1940'lı yıllara dönüş! [Ali Emir Pakkan]

1947'nin son ayları. Devir, Tek parti devri! 

Afyon'dan 3 sivil polis Emirdağ ilçesine geliyor. Dini bir cemiyeti araştırıyorlar! Said Nursi ile kimler görüşüyor, tespit edecekler! Bediüzzaman, dışarı çıktı mı peşindeler! Bazı günler helikopterler uçuruluyor üzerinden.

Risale-i Nurların teksirle çoğaltılmasından rahatsızlar. İman hizmetini durdurmak ve Nur talebelerini yok etmek istiyorlar. 

Emirdağ, Isparta, Kastamonu, Konya, İnebolu, Safranbolu, Aydın ve daha pek çok il, ilçe ve köyde evlere baskınlar düzenleniyor. Masum insanlar, ellerine kelepçeler vurularak, birer terörist gibi karakola götürülüyor, işkence ediliyor. (O zaman kadınlara dokunulmuyor.)

Said Nursi ve 15 kadar Nur talebesi de Emirdağ'dan alınarak Afyon'a getirilir! Sorgulanır ve hapse atılırlar! Said Nursi, tecrittedir! Kimse ile görüştürülmez!

Oysa 1944'te Denizli mahkemesinden beraat etmiştir. Suçlamalar yine aynıdır;
"Gizli cemiyet kuruyor!"
"Halkı hükümet aleyhine kışkırtıyor!"
"Rejimi yıkmaya çalışıyor!"
"M.Kemal'e İslam deccali, Süfyan diyor! "
( Ne kadar tanıdık iddialar değil mi?)

Derin(!) soruşturmanın neticesinde bir tek suç delili bulamıyorlar! Ama Ankara'dan baskı ve talimat var. Cezası çoktan verilmiş! Kalemi kırılmış!
Mahkeme, " kanaatle " Bediüzzaman'ı 20 ay hapis cezasına çarptırıyor! 
Hükmü derhal infaz ediyor!
Mahkumiyet kararı temyize götürülüyor!
Karar, esastan bozuluyor! Yeniden mahkeme başlıyor! Ama mütemadiyen duruşmalar erteleniyor! Bediüzzaman ve talebeleri, hüküm kesinleşmeden verilen ceza müddetini hapiste geçiriyor!

Said Nursi'ye hücrede büyük işkence yapılıyor! Kendi ifadesi ile; Denizli hapsinde bir ayda gördüğü zulmü Afyon'da bir günde görüyor! 

Tam 20 ay, kışın çok soğuk olan koğuşta tecritte bırakılıyor! 
Hapishane penceresinin buz tuttuğu günlerde zehir veriliyor!  
Yatağında bir yandan diğer yana dönemez hale geldiğinde bile kimse yanına yaklaştırılmıyor!
Günlerce bir şey yiyemiyor!
Gıdasız kalıyor, zayıf düşüyor!
Penceresinden bakanlar bile falakaya çekiliyor! Bir talebesine şöyle diyor; "Belki hayatta kalamayacağım. Bütün mevcudiyetim vatan, millet gençlik ve alemi İslam ve beşerin ebedi refah ve saadeti uğrunda feda olsun! Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar!" 

Bediüzzaman, 20 Eylül 1949'da şafak vaktinde, karanlıkta tahliye ediliyor! 

Mahkumiyet kararı bozulmasına rağmen zulüm bitmemiştir! Afyon'da kaldığı süre içinde, üç polis kapısı önünde gece gündüz nöbet tutuyor! Bayramda bile kimse ile görüştürülmüyor!

Hapishanede zehirlenerek öldürülmek istenen Bediüzzaman, hizmetine devam ediyor. 23 Mart 1960'da vefat ediyor! Tek parti 1950'de devriliyor! Kur'an Nurları, ülkede her beldeye ulaşıyor! 

Dün Said Nursi'ye zulüm edenler bugün bütün güçleri ile Hizmet hareketini yok etmek istiyorlar! Mahkemelerdeki hukuksuzluklar, emniyette kullanılan işkence yöntemleri bile aynı! "Siyasi İslamcı" maske düştü, tek parti/tek adam dönemi göründü...


[Ali Emir Pakkan] 5.4.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan
             @TYolculuk

Bize gazetecilik dersi ver İsmail! [Ahmet Dönmez]

“büşra erdal’ın bile tahliye olduğu fethullahçılık suçundan ahmet şık’ın hala tutuklu olduğu ülke, yanılmadınız, türkiye’dir.” tweet’iyle başladı bu yazının ilk cümlesi. Yanılmadınız, İsmail Saymaz atmıştı tweet’i. Gazeteci. Yani gazeteci dediysem, şu ‘doğuştan haklı ve herkese özeleştiri buyurup kendi özeleştiriden muafgiller’den olan gazetecilerden. Öyle böyle değil yani.

Biliyorsunuz bu tweet, AKP’nin ‘yargı imamlarının’ fitilini ateşlemiş ve Cem Küçük’ler, Fatih Tezcan’lar, Zihni Çakır’lar, Ömer Turan’lar kan kokusu almış köpek balığı gibi saldırmıştı hâlihazırda can çekişmekte olan Türk yargısının üzerine. Son diş darbeleriyle Türk yargısı o gün orada tamamen mevta oldu. Allah taksiratını affetmesin!

17 Aralık sonrası mahkemelerde bir ‘kaç İsmail kaç’ vardı. Bizim İsmail ise bir yere kaçamadı. ‘Azmettirici’ olarak durduğu yerde duruyor.

Büşra Erdal tahliye olamadı neticede. Sadece o değil; diğer 20 gazeteci de olamadı. Onlara tahliye kararı veren mahkeme heyeti ise HSYK tarafından açığa alındı. Bizim İsmail, hani şu ‘muafgazetecigillerden’ İsmail, “bir heyeti tahliye verdi diye görevden el çektirirseniz bir daha hiçbir hâkim tahliye kararı veremez. gün gelir adaleti mumla ararız” diye yeni bir tweet atmasın mı?

Dedim ya onlar ‘doğuştan haklı’ gazetecilerdir. En gazetecilerdir. En objektif, en tarafsız, en cesur, en vicdanlı, en demokrat, en özgür, en bağımsız… Doğal olarak yerleri de en yukarıdadır. Şöyle ‘Tanrı katının’ biraz aşağısında, ‘özeleştiri manzaralı’ püfür püfür bir yer… FITRAT işte!

Ben de kendisine cevaben, “Büşra Erdal’ı geri tıktık hayırlısıyla; şimdi biraz da demokrat, muhalif, hak-hukuktan yana görünme zamanı” tweet’i attım. Cevabı, “ahmet hukuk sistemini ve adalet hissini yerle bir eden bir cemaatin üyesi olup şimdi demokrat pozu kesmekten hiç mi utanmıyorsun?” oldu. Devamında kendisine “Ben seninle konuşuyorum İsmail, ‘cemaatinle’ değil. Bizzat senin kendi imza attığın utançla. Hiç işi genelleyip şov yapma!” diye karşılık verdiysem de bunun 140 karakterle geçiştirilemeyecek bir mevzu olduğunu epeydir hissediyorum. Artık gına getiren ‘cemaat de cemaat’ rabarbasından bıkmışlığımdan olsa gerek, bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Sevgili İsmail, biliyorum sen ve cemaatin yanlış yapmazsınız. En azından ama en azından o meş’um ’31 Mart vakası’ sonrası özür dileyip özeleştiri yapamamışsan, bundan sonra hiç kimsenin kafasında ‘özeleştiri de özeleştiri’ diye çekiç dövmeyeceksin İsmail!

Bir cemaat lakırdısıdır gidiyor. Nasıl olsa herkeste bir cemaat düşmanlığı var, vur gitsin. Cemaate vurmanın konforu ve kolaycılığı ile kendine ‘demokratlık’ alanı açan ‘kahramancıklarla’ dolu ortalık.

Cemaat medyasının dünkü ‘günahları’ da en sevdikleri günahtır bunların. Haklı olarak Ahmet Şık’ları, Kuddusi Okkır’ları, Ali Tatar’ları gündeme getirirler sık sık. Zaman Gazetesi’nin eski genel yayın müdürleri Ekrem Dumanlı da Abdülhamit Bilici de bir özeleştiri yapmıştır ama bu arkadaşları kesmez! Tanrı katının biraz aşağısında, özeleştiri manzaralı tahtlarında daha da fazlasını isterler, daha da fazlasını!

HADİ BİR ‘SÖZDE TERÖRİST’ KİTABI DAHA YAZ İSMAİL

Peki, Sevgili İsmail, utandırsana bizi. Bize gazetecilik dersi versene biraz. Merhum Kuddusi Okkır gibi cezaevinde kaç insan can verdi şu cadı avı sürecinde, gidip hikâyelerini yazsana. Aileleriyle röportaj yapsana. Cezaevlerinde ya da dışarıda kaç tane intihar ve kaç tane intihar süsü verilmiş infazlar yaşandı. Yazsana yürek parçalayan hikâyelerini. Ciğerleri yanmış ailelerin feryatlarına tercüman olsana.

Cezaevinde 228 gazeteci var. Haklarında tek bir delil olmadan, tıpkı sizin ‘cemaatin’ gazetecileri gibi aylardır yatırılan bu suçsuz gazetecileri de yazsana. 147 bin insan tutuklandı. Hadi en kabadayı rakamla bunların bin tanesi darbeci olsun; geriye kalan 146 bin insanın dramını haberleştirsene.

O masum çocukların yaşadığı travmayı gündeme getirsene. Onlarca kadın lohusa yatağından alınıp bebeğiyle beraber hapse tıkılıyor, bir tanesi nezarethanede kendi başına bağıra bağıra doğum yapıyor İsmail! Herkes seyrediyor! Yüzbinlerce insan işinden, aşından oldu; onlara maddi yardım toplayan insanlar bile zindana atılıyor İsmail! Burs verdi diye, kurban bağışladı diye, öğrenci yurdu yaptırdı diye, o yurtlarda barındı diye, evindeki saksının altında Zaman gazetesi sayfası var diye, Turgut Özal Hastanesi’nde doğum yaptı diye, tweet attı diye, başkasının tweet’ini retweet etti diye, okul yaptırdı diye, o okulda öğretmenlik yaptı diye, çocuklarını o okula gönderdi diye binlerce insan hapislerde çürüyor İsmail!

Çocuklarıyla beraber eşini ziyarete giden kadınlar cezaevlerinde gözaltına alınıyor İsmail! Ana babası tutuklanınca çocuk esirgeme kurumlarına verilen onlarca masum yavru var İsmail! İnsanlar, tıpkı bugün senin maaş hesabının olduğu bir banka gibi bankadan maaşını aldı diye tutuklanıyor İsmail!

Bize gazetecilik dersi ver hadi İsmail! Yaz bunları da utandır bizi. Haset komşusu şikâyet ettiği diye, kıskanç akrabası ihbar etti diye, rakibi-düşmanı istedi diye hapse girenleri yaz. Yıllardır alın teriyle biriktirdiği üç-beş kuruşla aldığı evine el konulanları yaz. Sırf eşi yurtdışına gitti, bu tetikçi yargıya teslim olmuyor diye tutuklanan eşleri yaz. Bize gazetecilik dersi ver İsmail! İşyerlerine, dükkânlarına, mülklerine el konulan binleri yaz. Memuriyetten atılıp da dışarıda iş verilmeyenleri, çareyi evde mantı-börek yapıp satmakta bulup da komşusunun ihbarıyla tutuklananları yaz! Ya da bunları yazmayan gazeteni eleştir, çıktığın televizyonları eleştir.

Bir ‘Sözde Terörist’ kitabı da bu insanlar için patlat. Biz de annesiyle beraber cezaevinde volta atan iki yaşındaki Şana’nın, taş atan çocuk Berivan’ın, ‘parasız eğitim’ pankartı açan Berna ve Ferhat’ın, oğlunu andığı için yargılanan Ayşe Karakaya’nın, Kürt sanılıp linç edilen Balgün Ailesi’nin, katılmadığı cinayetten müebbet alan yazar Doğan Akhanlı’nın, İbrahim Tatlıses’i vurdurmakla suçlanan avukatın, askeri casusluk örgütünün lideri denilen Narin Korkmaz’ın dışında da onbinlerce ‘sözde terörist’ varmış diyelim. “Evet” diyelim, “İsmail harbiden gazeteciymiş, vicdanlıymış, ezilen her kesimin yanındaymış”. Ders alalım. Utanalım.

KİM ÖZELEŞTİRİSİNİ VERDİ Kİ

Ama sen geçmişteki eleştirdiğin şeylerin bin katı bugün icra edilirken halen cemaate vurmanın kolay tarafını keşfetmişsin. Vuruyorsun abalıya bir güzel. Vurdukça daha demokrat, daha tarafsız, daha birey, daha cesur, daha gazeteci görünüyorsun öyle değil mi? Ne diyorsun gerekçe olarak; ‘E cemaat de özeleştiri yapsın bilader’… E yapıyor? Yok, yetmez! Yerlere kapansın, günde üç öğün af dilesin.

Gelinen noktada artık ayan beyan ortaya çıktı ki, Türkiye bir milletten değil, sosyolojik aşiretler ve cemaatlerden oluşuyor. Peki, hangi cemaatin geçmişi, ‘cemaat’ten daha temiz? Soruyorum. Sen, AKP ve cemaati kastederek, “İki taraf da birbirinden kirli, yesinler birbirini” diyorsun ya, ben de soruyorum; sana bu ‘günahsızlık mevkiini’ hangi lekesiz geçmiş bahşetti? Zira kendileri, her saat her dakika yaptıkları özeleştirileri üst üste koyarak o kadar yükseğe kurmuşlar ya minderlerini. Bir dön bak bakalım Türkiye’nin yakın tarihine.

Bir kere bugün tatlı su muhalifliğine soyunduğun AKP’yi doğuranın, senin cemaatinin geçmişteki affedilmez günahları olduğunun ne kadar farkındasın acaba? Yüzleştin mi bu geçmişle? Özeleştirini verdin mi?

Cemaat, 3 yıldır bir sosyal soykırım altında tarihin en büyük zulümlerinden birine maruz kalıyor. Daha nasıl bir kefaret istiyorsun arkadaş, bir türlü geçmek bilmedi hıncınız.

BÜŞRA’YI ASALIM MI?

Tıpkı Büşra Erdal mevzuu gibi. Evet, attığı tweet’ler insanlığa sığmazdı. Savunulur tarafı yok. Ama hadi bunun ceza kanunlarında bir karşılığı olmadığını geçtim, e vicdani olarak da özür diledi be arkadaş!  İddianameye bakılırsa 8 aydır da suçsuz yere cezaevinde. Daha ne bedel ödesin istiyorsun İsmail? İdam mı edelim? Kaldı ki sen o 31 Mart’ta attığın rezil tweet’le insanoğlunun bazen böyle saçmalayabileceğini ispat etmiş biri olarak daha kimden, neyin bedelini istiyorsun İsmail?

Böyle oluyor işte bizim memleketin demokratları da… Hani şimdi dünyanın dört bir tarafına savrulup da gerçek demokratları, insan hakkı savunucularını, solcularını, liberallerini tanımasak (sayenizde elbette) bize kendinizi sol-demokrat olarak yutturacaksınız iyi mi! Gerçi hakkın var. FITRAT işte! Özeleştiri vermeyince değişmiyor. İsmail Saymaz’ın bile objektif gazeteci, en bi solcu ve dahi en bi demokrat sayıldığı ülke; yanılmadınız: Türkiye!

[Ahmet Dönmez] 5.4.2017 [TR724]

Rütbeleri Sökülen Bir Genelkurmay Başkanı: Rüştü Erdelhun Paşa [Dr. Serdar Efeoğlu]

Türk idare sisteminde Genelkurmay Başkanlığı hep önemli bir yere sahip oldu. Ankara’da Meclis’in açılmasından sonra bu görevi Albay İsmet Bey (İnönü) üstlenmiş, ardından Fevzi Paşa (Çakmak) tayin edilmişti. Paşa, 1. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı’ndaki başarılarıyla büyük bir karizmaya kavuşmuş ve verdiği destekle devrimlerin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynamıştı.

Sekiz dil bildiği ifade edilen Fevzi Paşa, Atatürk’ten sonra Cumhurbaşkanlığı için en büyük aday olmasına rağmen İnönü’yü destekleyerek Cumhurbaşkanı seçtirdi. ‘Dindar’ kimliğiyle halk tarafından çok sevilen Çakmak Paşa, 1921’den 1944’e kadar Genelkurmay Başkanlığı makamında kalarak bir rekora da imza attı.

14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin ilk icraatlarından birisi Genelkurmay Başkanlığı’na Nuri Yamut’u getirmek oldu. DP darbe yapılacağı istihbaratı üzerine orduda büyük bir tasfiye yaparak 15 general ve 150 albayı emekli etti. Menderes döneminde Genelkurmay Başkanlığı makamında en uzun süre sonradan DP’den milletvekili olan Yamut Paşa kaldı. Diğer komutanlar kısa süreli görev yaptı.

RÜŞTÜ ERDELHUN PAŞA

Baba tarafı Romanya’dan göç eden Erdelhun Paşa’nın soyadının Erdel Beyliği’nden geldiği iddia edilmektedir. 1894’de Edirne’de doğan Erdelhun, 1. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde savaşırken yaralanmış, en büyük başarıları ise İstiklal Harbi’nde görülmüştü. Harp Akademisini birincilikle bitirerek ‘kurmay’ olmuş, Londra’da askeri ataşelik yapmış, Kore Savaşı’na iştirak etmiş ve Japonya’da görev yaparak uluslararası tecrübe kazanmıştı. Japonca dâhil olmak üzere altı dil bilen Erdelhun, Japoncaya radyodan konuşma yapacak kadar hâkimdi. Paşa’nın günlüklerinin Zaman Kitap tarafından yayınlanmasıyla kendisiyle ilgili birçok yeni bilgi ortaya çıktı.

Erdelhun 1954’de Genelkurmay 2. Başkanı, 1956’da 2. Ordu Kumandanı olmuş, 1958 yılı Ağustos’unda önce Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na, ardından Genelkurmay Başkanlığı’na tayin edilmişti. Erdelhun’un bu göreve tayininde Celal Bayar’ın etkili olduğu anlaşılmaktadır. Menderes Hükümeti, Irak’ta gerçekleşen askeri darbeden hemen sonra yaşanan darbenin Türk ordusunu etkileyeceğini düşünmüş ve siyasetin emrinde olacak bir komutan atamayı tercih etmişti. Menderes’in son gezisi olan Eskişehir seyahati öncesinde örfî idare yetkilerini Erdelhun’a devretmesi kendisine çok itimat edildiğini göstermektedir.

DP’nin iktidara gelmesi ile ordu içinde cuntacı örgütlenmeler olmuşsa da bunların en önemlisi “Dokuz Subay Olayı”dır. Binbaşı Samet Kuşçu darbe oluşumunu ihbar etmiş, “İttihatçı kökenli olan ve komitacılığı iyi bilen” Bayar konuyla yakından ilgilenmiş, ordunun üst yönetim kademesi ise sessiz kalmayı tercih etmişti.

Menderes darbe istihbaratını önemsememiş ve ordunun iç meselesi olarak görmüştü. Darbeciler beraat etmiş, ihbarcı Samet Kuşçu ise iki yıl hapse mahkûm olmuştu. Bayar’a göre “Bu olay hafife alınmasaydı, 27 Mayıs önlenebilirdi”. Bu sırada 2. Ordu Komutanı olan Erdelhun, Menderes’e bir telgraf çekerek kendisi ve birliklerinin Hükümetin emrinde olduğunu bildirdi. Böylece Genelkurmay Başkanlığı’na giden yolu açmış oldu.

Erdelhun Paşa Genelkurmay Başkanlığı’nda Hükümetle uyumlu bir tutum sergiledi. Erdelhun’un düşük rütbeli subaylar arasındaki yapılanmaları önemsemediği ve üst rütbeli subayları içine alacak şekilde genişleyeceğini öngöremediği anlaşılmaktadır. Paşa günlüklerinde 27 Mayıs’ın nedenleri olarak; “CHP’nin tahrikleri, istedikleri makamı elde edemeyen subayların hırsları, sıkıyönetim ilanıyla orduya siyasi görev verilmesi ve subayların ekonomik yönden sıkıntılı olmaları” gerekçelerini sıralıyordu.

Erdelhun 27 Mayıs öncesinde elindeki istihbarata dayanarak Ankara’ya takviye kuvvet getirmek istemişse de Menderes, “takviye kuvvet rahatsızlık uyandırır” düşüncesiyle karşı çıkmıştı. Erdelhun darbecilerin de içinde bulunduğu subaylarla bir toplantı yaparak onları uyarmış ve TSK’nın seçimle gelmiş iktidarın emrinde olması gerektiğini söylemişti.

Günlüklerinden öğrendiğimize göre darbecilerle birlikte hareket etmeyi reddeden Erdelhun’un bu uyarısından on iki saat sonra evi tanklarla kuşatılarak kapısı kırıldı. Harp Okulu’na götürüldü ve burada çok kötü muamelelere maruz kaldı. Hatta annesinin verdiği muska bile alınmaya çalışıldı. Yassıada Yargılamalarında hâkimler tarafından kendisine “Er Erdelhun ayağa kalk!” şeklinde hitap edilerek aşağılandı. Yeğeninin anlatımına göre idam cezası onaylanmadığı halde kefen bile giydirildi.

Yassıada’da idam cezası verilen on beş kişiden birisi de Erdelhun oldu. Bu ceza Milli Birlik Kurulu tarafından ömür boyu hapse çevrildi. 1963 yılında rütbeleri alınarak “er” statüsüne düşürüldü. Darbe destekçileri Erdelhun hakkında, kendisinden düşük rütbede bir Amerikalı subayın şapkasını taşıdığı ve ziyaretine gelen bir Amerikalı çavuşun paltosunu tuttuğu gibi yanlış bilgiler yaydılar. Gazetelerde Erdelhun’un evinde Harp Okulu’nun imha planlarının bulunduğu bile yazıldı.

‘YALNIZ’ BİR PAŞA

Paşa’nın eşi Vasfiye Hanım Japonya görevi sırasında attan düşerek yatalak hale gelmişti. Paşa, eşi Almanya’da tedavi gördüğünden Kayseri Cezaevi’nden özlemini mektup yazarak giderebildi. Mektuplarında görev yaptığı dönemde olduğu gibi ordu siyaset ayrımına vurgu yapması ilginçtir. Bir mektubunda; “Şuna şükrediyorum ki, orduyu siyasete karıştırmamak için gösterdiğim ısrarlarımın kıymeti ve benim uğratıldığım ağır mahkûmiyetin mahiyeti bugün milletimizce anlaşılmış durumdadır” demekteydi.

Tahliye olduktan sonra İstanbul’a yerleşen Paşa, Kabataş Setüstü’nde ağabeyinden kalan beş katlı apartmanda yaşadı ve kendisini eşinin bakımına adadı. Yassıada günlerinde kedisine “Kader” ismini verdiği gibi İstanbul’daki apartmanına da aynı ismi verdi. Apartmandaki kiracılarıyla münasebeti olmayan Erdelhun, karşı daireyi boş bırakmış sonra da Mehmetçik Vakfı’na bağışlamıştı.

1967 yılında rütbeleri iade edilen Erdelhun Paşa’ya yaşlılık döneminde iki kız çocuk annesi olan kapıcısı Kiraz Hanım baktı. 27 Mayıs darbesinde 66 yaşında olan Erdelhun, 1983’de 89 yaşında vefat etti. Vasiyeti üzerine Genelkurmay Başkanlarının yanına değil, Cebeci Asrî Mezarlığı’na defnedildi. Erdelhun için ilk anma programı mezarı başında ölümünden 29 sene sonra yapılabildi.

TARİHE NOT DÜŞME ADINA

Bugün Erdelhun Paşa’nın yaşadıklarını günlüklerinden ayrıntılı olarak öğrenebiliyoruz. 15 Temmuz darbesinde ise Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın neler yaşadığını veya nelere maruz kaldığını hala öğrenebilmiş değiliz. Akar’ın kendisine darbe ihbarı ulaştıktan sonra ve Hakan Fidan’la görüşmesine rağmen darbenin önlenememesi anlaşılır gibi değil. Ayrıca Paşa’nın TBMM Araştırma Komisyonu’na ifade vermemesi, yabancı istihbarat servislerinin açıklamaları ve son olarak Kılıçdaroğlu’nun “kontrollü darbe” ifadesi olayı daha da karmaşık hale getiriyor.

Bir tarihçi olarak tarihe not düşme adına belki de cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz en basit soruları bir de biz sıralayalım:

  1. Darbe istihbaratı önceden alınamamışsa bunun sorumlusu kimdir?
  2. MİT’in haber verdiğini dikkate aldığımızda niye bu teşebbüsün önüne geçilmemiş ve sivil halkın ölümüne neden olunmuştur?
  3. Darbe istihbaratına rağmen kuvvet komutanları neden düğüne gitmişlerdir?
  4. Orduda bir grubun muhalif gördüğü subayları tasfiye için mi darbe teşebbüsüne yol verilmiştir?
  5. Darbe sonrasında binlerce subay ihraç edilmesine rağmen, sürekli olarak yeni darbe girişimleri olabileceğine dair haberler neden çıkmaktadır?
  6. Darbeyle hiçbir ilgisi olmadığı bilindiği halde, neden on binlerce insan memuriyetten ihraç edilmiş, tutuklanmış ve hayatı karartılmıştır?

Bu sorulara daha birçok soru ilave edilebilir. Ama elbette cevaplanması en zor soru Akar’ın rehin alındığı halde neden serbest bırakıldığıdır. Zira 15 Temmuz Darbesi’nin kilit noktalarından birisini Genelkurmay Başkanlığı oluşturmaktaydı. Akar’ın onay vermesi ile darbe 12 Eylül gibi “emir komuta zinciri” içinde gerçekleşecek ve başarı ihtimali çok yüksek olacaktı.

27 Mayıs Darbesi’nde dönemin Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, cuntaya karşı çıkmanın bedelini çok ağır bir şekilde ödemişti. 15 Temmuz gecesi Genelkurmay’da neler yaşandığını bilemesek de, kamuoyuna yansıtıldığı kadarıyla Akar Paşa darbeye destek vermeyince Akıncılar’a götürüldü ve ertesi gün de Çankaya Köşkü’ne getirildi. Ancak darbenin üzerinden aylar geçmesine rağmen soru işaretleri ortadan kalkmadığı gibi her gün yenileri eklenmeye devam ediyor.

Kaynaklar: E. Şen, Belgelerin Dilinden Yassıada’nın Karakutusu, 2007; M. Gürlek, F. Uğur, 50 Yıllık Sır, 2012; S. Güder, 10. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’un Hayatı ve Demokrat Parti-Ordu İlişkileri, T. Özal Üniversitesi, SBE yüksek lisans tezi, 2014.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 5.4.2017 [TR724]

Bin yıllardır okumadığımız destan [Kemal Ay]

İnsanlık tarihinin ilk yazılı hikâyelerinden olan Gılgamış Destanı, bugün Irak olarak adlandırdığımız yerdeki ‘Uruk’ şehrinde yaşayan Kral Gılgamış’ın maceralarını anlatır.

Şehri tapınaklarla donatan (dindar) Gılgamış, üçte iki tanrı üçte bir insandır ve hem çok güzel görünüşlü hem de çok bilgedir. Gelgelelim, Gılgamış şehrini tam bir zalimlikle yönetir.

Onun zulmünün herhalde ‘yalnızlıktan’ olduğunu düşünen tanrılar, Enkidu ismini verdikleri ve en az Gılgamış kadar ‘özel’ birini yaratırlar. Enkidu, Gılgamış’ın zalimliklerini öğrenir öğrenmez Uruk şehrine gider ve Kral Gılgamış’ı yine halkına zulmederken yakalar. İkili kıyasıya bir güreşe tutuşur. Yenişemezler ancak çok iyi dost olurlar.

Uruk halkı da rahat bir nefes alır.

İkili birkaç maceraya atılır fakat ‘sınırı aştıkları’ için tanrılar bu kez Enkidu’nun ölmesini buyurur. Gılgamış’ın yalnızlığına deva olan Enkidu ölünce, Kral daha önce pek tatmadığı bir telaşa kapılır: Gücü, güzelliği ve harikaları vardır ama bir gün ölecektir.

Bu telaş onu bütün dünyayı dolaşıp ölümsüzlüğü aramaya yöneltir. Bu arada bilge insanlarla karşılaşır, onların hikâyelerini dinler (hatta Gılgamış Destanı’nda anlatılan ‘tufan hikâyesi’ kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı’na çok benzer).

Ölümsüzlüğü aradığını söyleyince o bilgelerden biri, bir hafta uyumamayı başarabilirse, ölümsüz olacağını söyler. Ancak Gılgamış bunu başaramaz. Kendisine ‘gençlik otu’ verilir. Eğer bu otu yerse, ölümsüz olmasa da hep genç ve güçlü görüneceği söylenir. Gelgelelim, onu da bir yılana kaptırır Gılgamış (yılanların bahar aylarında deri değiştirmelerinin sebebi).

Nihayet bilge adam ona şöyle der: İnsanlar ölecektir ama insanlık yaşayacaktır.

Bunun üzerine Uruk şehrine geri dönen Gılgamış, ölümsüzlüğü bulamamıştır ancak çok önemli bir ders almıştır. Uruk halkına zulmetmekten vazgeçer. Şehri güzelleştirmeyi ve insanlar arasında ‘iyi bir yâd’ olarak yaşamayı, böylece insanlık var oldukça ölümsüzleşmeyi hedefler.

***

Gılgamış, bir Mezopotamya (Sümerler) kralıdır. Bugün Ortadoğu dediğimiz yer burası. İnsanlığın en eski yerleşim yerlerinden biri olmanın yanı sıra, hayli zengin ve refah dolu şehirlerin kurulduğu, Gılgamış Destanı gibi efsanelerin, hikâyelerin yazıldığı, söylendiği bir kültür havzası.

Bugün nasıl medya, düşünce kuruluşları, sivil toplum örgütleri içinde yaşadıkları toplumun fotoğrafını çekip, sorunları saptamaya çalışıyorsa, eski destanlar da benzer bir fonksiyonu eda ediyor. Medeniyetler, ortaya koydukları ‘hikâyeler’ ile hem kendilerini anlatıyor hem de insanlığa yol gösteriyor.

Mezopotamya halkının bu çok eski hikâyesinde de, iki önemli mesaj bulunuyor: 1. Gılgamış gibi karşısında hiçbir gücün duramadığı ‘güçlülerle’ mücadelenin en etkin yöntemi, onun gücüne denk güçte bir ‘denetim mekanizması’ (Enkidu) oluşturmak. 2. Güçlü kimseler, bir gün öleceklerini ve bunu engelleyemeyeceklerini düşündüklerinde zulmetmek yerine hayırla anılmayı seçebilirler.

Ne kadar yalın değil mi?

Peki, sizce Mezopotamya’da hüküm sürmüş krallar bu hikâyeden hiç ders çıkarmışlar mıdır? Yani Ortadoğu’da bir şekilde halklara liderlik etmiş, yönetime talip olmuş, iktidarın tadına varmış kimseler sizce bu hikâyeyi hiç okumuşlar mıdır?

***

Osmanlı sonrası Mezopotamya topraklarındaki ‘iktidar’ eğilimlerini ikiye ayırabiliriz: Önce Batılılaşma (muasırlaşma) ve kimliği bulma (baskın milliyetçilik) yolunda hareket eden yarı-seküler yönetimler. Ardından bunlara tepki olarak gelişmiş, karşı-devrimci (anti-Batıcı) ve resmi kimliğin dışında kalmışlarca kurulmuş yönetimler.

Modern İran tarihi sözgelimi… İran devrimini ‘aşağılamak’ isteyenler, Şah döneminin ‘seküler’ hayat tarzından dem vururlar ama Şah’ın şiddetinden pek bahsetmezler. Mollaları savunanlar ise, ‘devrim’ denilen şeyin bir çeşit ‘karşı zulüm’ olduğunu saklamaya çalışırlar. Oysa, 1979’daki devrimden sonra milyonlarca ‘muhalif’ ülkeyi terk etmek zorunda kaldı, yüzlercesi idam edildi, binlercesi yurt içinde ve yurt dışında suikasta uğradı. ‘Şah destekçisi’ olarak yaftalanan bu insanlar, ülkenin en eğitimli, en yüzleri dünyaya dönük insanlarıydı.

Irak’ta 1968’de darbeyle iktidarı ele geçiren Baas Partisi’nin ‘sosyalist-İslamcı’ tonlara sahip yönetimi 1979’da Cumhurbaşkanı olan Saddam Hüseyin eliyle iyice popülist bir tarza büründü. Mahallelere kadar uzanan istihbarat ağı ve sadece Saddam’ın önemli olduğu bir yönetim biçimi, sivil toplumun bütün imkânlarını elinden aldı. ‘Muhalif’ temizliği yaparak, İran’da olduğu gibi insan sermayesini çarçur etti. Kitlesel kıyımlar yaptı. Yüz binlerce insan yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Toplumu o hâle getirmişti ki, 2003’te Amerikan işgaliyle devrildiğinde, sorunlar çözülmediği gibi, daha da karmaşıklaştı.

Irak’tan iki yıl sonra bu kez Suriye’de Baas Partisi iktidara geldi. ‘Kansız bir darbeyle’ Hafız Esad ülke yönetimini ele geçirdi. Yıllarca ‘demir yumrukla’ ve ‘tek adam kültü’ ile ülkesini yönetti. ‘Muhalifleri temizlemek’ ve karşısına hiçbir gücün çıkmaması için kitlesel katliamlar ve işkenceler yaptı. 2000’de koltuğunu oğlu Beşşar Esad’a devrettiğinde, ‘Avrupa görmüş’ bu genç liderin daha ‘ılımlı’ olacağı bekleniyordu ama devraldığı miras korkunçtu. 2011’de başlayan iç savaş muhalefet namına ne kalmışsa, ‘insan sermayesi’ adına ne varsa sildi süpürdü.

Bu ülkeler, komşularımız. Ve bugün Türkiye de aynı yollardan geçiyor. Bir zamanlar Gılgamış Destanı’nı yazacak kadar ‘bilge’ insanların yaşadığı bir coğrafya, en iyi meyvelerini sokağa atıyor. Tek gerekçe var: Krallar ölümsüzlük istiyor. Son nefeslerine kadar ‘yönetmek’ için, kısa süre iktidar olup koltuğu barışçıl yollarla devretmek yerine (Ortadoğu’da koltuğunu barışçıl şekilde bir başkasına devreden lider neredeyse yok), ‘halk kahramanları’ olmaya çalışıyorlar.

Tabi kahraman olmak kolay değil, olağanüstü şartlar olması gerekli. Eğer yoksa, bu şartlar ‘zorla’, ‘komployla’ oluşturulmalı. İtirazsız kahramanlık ise, adalet ve şefkati değil, zulüm ve şiddeti gerektiriyor.

***

Bir hikâyede kahramanı ne kadar büyütmek isterseniz, sıradan insanı da o kadar küçültürsünüz. ‘Bütün sevapları bir kişiye yazıp bütün günahları ondan alıp halka dağıtmak’ tek adamlığın şiarıdır. Herkes Tac Mahal’in arkasında Hükümdar’ın karısına olan aşkını görür ve büyülenir… Tac Mahal’i inşa eden işçilerin hayatını ise kimse merak etmez.

Öte yandan kahramanlar ne kadar ‘sorgulanmaz’ olursa, gündelik hayat da o kadar ‘tepedekinin tekrarı’ hâline gelir. İnsanlar bir süre sonra ‘atalarının dinini’ tek kimlik olarak benimser ve hiç sorgulamadan o ‘cahiliye’ içinde yaşamayı sürdürür.

Nitekim ‘bir sağdan bir soldan’ tek adamlar çıkarıp duran Türkiye gibi Ortadoğu ülkelerinde, özel ticarethanelerde de, sivil toplum kuruluşlarında da, küçük grup ya da cemaatlerde de, toplumun ruhuna işlemiş bu ‘ölümsüzlük hastalığının’ örneklerine rastlamak mümkün.

Toplumda da aynı şekilde kurumsallaşmayla, ilkeler ve prensipler etrafında ortak akılla, meşveretle, ‘liderlik’ değil ‘moderatörlük’ yaparak, idare edilen yapılara denk gelmek zor. Aile şirketleri, birkaç nesil sonra ya satılıyor ya da iflas bayrağını çekiyor. Türkiye’de neredeyse her sivil toplum kuruluşunda kendi çapında bir ‘Game of Thrones’ (Taht Oyunları) yaşanıyor. Kimin ‘lider’ olacağı, kimin ‘teşkilatta’ olacağı, bir kuruluşun misyonundan çok daha önemli.

Bütün bunlar insanlarımız ‘saf kötü’ oldukları için meydana gelmiyor üstelik. Birçoğu iyi niyetten yapışıyor koltuğa. Bir ebeveyn çılgınlığıyla her şeylerin ‘yolunda’ olduğuna ikna olmak, bunun için de her şeyleri tek tek ‘kontrol’ etmek gerektiğini düşünüyorlar. Tepedeki büyük kahramanlar onların kimliklerini sürekli örselediği için, yereldeki bu küçük kahramanlar da önce ‘ne yapacağım?’ sorusunu değil, ‘kim olacağım, hangi makamda oturacağım?’ sorusunu soruyor.

Emekli subayların apartman yöneticiliği maceralarında karikatürize edilen bu acayip ‘içgüdü’, insanları ‘sıradan görevlere talip olmaktan’ kaçınır hâle getirir. Ancak o ‘sıradan görevler’ çoğu zaman ‘kahramanlardan’ daha önemlidir.

Herkes, tıpkı tepedeki yöneticiler gibi, bir koltuk sahibi olmak ve ‘kahramanlıklar yaşamak’ için çabalarken ve öyle ya da böyle elde ettikleri makamları daha iyisini bulmadıkça bırakmazken, toplum da kendini yeni problemlere hazırlayamıyor. Eskinin yöntemlerini ve şartlarını sürekli tekrar edip duruyor. 100 yıllık problemlerle, hem ulusal hikâyemizde, hem de yerel küçük hikâyemizde, sanki daha dünmüş gibi uğraşıp duruyoruz.

Ama her şey değişiyor… Hiç bıkmadan, usanmadan değişiyor. Değişime direnenler, kendilerini kandırıyor sadece.

[Kemal Ay] 5.4.2017 [TR724]

Müflis patron işçinin parasını çalacak [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Bankalardan aldığı 4,5 milyar dolarlık kredinin son iki taksitini ödeyemeyen Türk Telekom’dan bile medet uman hükümetin, kasasında 103 milyar Türk Lirası nakit para olan İşsizlik Fonu’nu gözden kaçırmış olma ihtimali var mıydı? Elbette yoktu. Borcu borçla çevirme devri de nihayete ererken para edecek her ne varsa listesi çıkarılıyor. Yağma sırası İşsizlik Fonu’na geldi.

Türk Telekom, THY ve Halkbank gibi Hazine payı olan şirketleri fona devredip bu hisseleri kefil gösterip yurt dışından borç alabileceklerini zannetmişlerdi. Amma velâkin Saray’daki hesap çarşıya uymadı. Türk Telekom 4,5 milyar dolar kredi borcunu ödeyemez halde. Üst üste iki ay temerrüde düştü. En fazla alacaklı mevkiindeki Akbank ve Garanti Bankası tarafından hisselerine yakında el konulabilir.

Yolcu sayısı azalan, ABD ve İngiltere’nin ‘kabinde tablet yasak’ diyerek Ortadoğulu hava yolu şirketi muamelesi yaptığı THY’nin o eski halinden eser yok şimdi. Turizm bir geriliyorsa THY üç zarar ediyor. Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın Reza Zarrab davası muvacehesinde New York’ta tevkif edilmesi Halkbank’a milyarlarca dolar para cezası kesilebileceği ihtimalini kuvvetlendirdi. New York Savcılığı, kara para aklama suçuna iştirak edenleri, paravan olarak Halkbank’ı kullanmakla itham ediyor. Naylon faturalar ve sahte evrak tanzimi gibi ağır iddiaların bedeli de ağır olacak.

VARLIK FONU YOKLUK İÇİNDE

İlk günden ‘Yokluk Fonu’ ismini verdiğim Paralel Hazine’den kısa vadede ümitlerini kestiler.

Zira satranç tahtasında en kıymetli taşlar üst üste devriliyor. Acilen para lazım. Enflasyon yüzde 11’i de aştı. Doları en azından 3,65-3,70 TL arasında tutmak için Merkez Bankası (TCMB) arka kapıdan yüzde 11,45 ile bankalara borç veriyor. Mart enflasyonu bu hesapları da altüst etti. Tüketici fiyatlarının TÜİK tornasından geçmiş hali bile nisanda yüzde 12’yi aşacak. Bu şartlarda TL’yi cazip kılmak için TCMB’nin yüzde 14’ün fevkine çıkmaktan başka çaresi yok. Yüksek enflasyonun tabî neticesi yüksek faiz ve azalan refah.

Diğer taraftan ‘evet rüşveti’ olarak dağıtılan yardımların, meydanlarda verilen sözlerin hepsi paraya bakıyor. Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın 3,1 milyar lirası arada kaynayıp gitse de hazıra dağ dayanmıyor. Birkaç sene evvel dünyanın her tarafından para bulabiliyorlardı. Dolu bulutlar Türkiye semasına uğramaz oldu. Artık yatırımın damlasına hasret Anadolu toprakları.

İŞSİZE GELİNCE PARA YOK

İşte bu ahval ve şerait içinde İşsizlik Fonu’na (İF) göz diktiler. Fon, Mart 2002’de işsiz kalanların iş bulana dek bir müddet maaş desteği vermek maksadıyla kurulmuştu. Fonda şu ana dek 103 milyar TL birikti. Mevcut şartlarda ciddi bir tutar. Hükümet işsizliği azaltamadığı gibi fondan işsizlere kaynak aktarılması mevzuunda cimri davrandı. İşsizlik maaşı (2017’de 710 TL ila 1.421 TL arasında değişiyor) reel olarak artmadığı gibi en yüksek tutarda pirim yatırana bile en fazla 10 ay maaş veriliyor. Fondaki paradan işsiz kalanlara 15 senede 5,1 milyon işsize ödenen tutar 14 milyar TL. Bu kadar zamanda hak edenlerin kullandığı tutar fondaki paranın sekizde biri bile etmiyor.

Fondan GAP ve diğer projelere güya ödünç alınan para bile bundan fazla. İşsize niyet bütçe açığına kısmet! Çalışan ve işverenden kesilen paralarla ayakta duran İF’yi delmenin yollarını öğrenen ve şu ana kadar yaptığı yanına kâr kalan hükümet, bundan böyle işi kitabına uydurma zahmetine de katlanmayacak.

OHAL BAHANESİ İLE BİRLEŞTİRMİŞ GİBİ YAPACAKLAR

Olağanüstü Hal (OHAL) kalkmadan gece yarısı çıkarılacak bir KHK marifeti ile İF ile Sosyal Güvenlik Kurumu birleştirilmiş olacak. Her biri ayrı ayrı kanunlarla kurulan iki yapı, normal şartlarda, KHK ile birleştirilemez. İşsize ait bir para farklı mecraların fonlanması için kullanılacak. Sendikalar dâhil herkes üç maymunu oynuyor. Mamafih ‘yaptım, oldu’ edası ile hukuku askıya alan Adalet ve Kalkınma Partisi’ni bundan men edecek iki merci de kayıp. Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın İF ile SGK tek çatı altında imiş gibi karar alınmasına ‘dur’ diyebilme ihtimali yok.

Yüksek mahkemelerin suskunluğundan cesaret alan Çalışma Bakanı Mehmet Müezzinoğlu adım adım bu işlemin tamamlanacağını şöyle itiraf etti: “Yasa gerektirmeyenlerin hepsini inşallah hızla çözeceğiz. Ben devamlı yaşıyorum. İşkur ayrı bir yapı SGK ayrı bir yapı. Arkadaş birbirinizi örtüştürün. Yok, biz ayrı kurumuz. Ne demek ayrı kurum. Sağ kolla sol kolun bir yerde birbirine bağlı. Beraber yürüyeceğiz. Sağ ayakla sol ayak bir birine bağlıdır. Zıplaya zıplaya gidemezsin bir yere. Bunu birbirine koordine edeceğiz. Ama tabii ki elinizde sihirli değnek yok, basamak basamak.”

HÜKÜMET GAP İÇİN 16 MİLYAR TL ÖDÜNÇ ALDI, PARA HÂLÂ ÖDENMEDİ

SGK’nın senelik zararı 85 milyar TL. Bütçede kaynak kalmadı, ilaç ve muayene ücretlerine zam üstün zam yapılsa da kara deliği kapatmak imkânsız. İşkur’un uhdesindeki 103 milyar ise referandum sonrası lazım gelecek harcamalarda iş görebilir. İşkur, dolayısıyla İF ayrı bir yönetim kurulu tarafından idare ediliyor.

Yönetim kurulu, daha evvel benzer talepler geldiğinde kanunun çizdiği çerçeveyi aşan hususlarda hükümetten yazılı teminat (TBMM’den onaylı) istiyordu. GAP için 16 milyar lira kanuna istinaden kullandırıldı. Hükümet aldığı parayı güncel karşılığı ile 2014’te kasaya iade edecekti. O para hâlâ tahsil edilemedi.

FON ZARAR EDERSE İMZASI OLANLAR DÜŞÜNSÜN

Bundan sonraki kaynak kullanımı daha yüksek olacak. SGK’nın açıkları başta olmak üzere nakit ihtiyacı duyan müesseselere, bakanlıklara can simidi vazifesini İF görecek. Kanun değişmediği halde bu yağmaya göz yuman memur ve idareciler, Fon’un uğrayacağı zararın tamamından mesul olacaktır.

Yarın mahkemede, “Hukukî mesnetten mahrum bu işleme/ödemeye niye imzayı attın?” suâline bir başına cevap vereceklerini unutmasınlar. Bugün bürokratların sırtını sıvazlayan bakanlar o gün hepsinin gözlerinin içine baka baka, “Bana mı sormuşlar efendim! Çeksinler cezasını.” diyerek işi pişkinliğe vuracak.

Unutmayın Türkiye, bir anonim şirketi gibi idare ediliyor. Bugüne dek müşahede ettiklerimiz fiilî başkanlığın işçiye/vatandaşa çıkardığı faturanın çok cüzî bir kısmı. Müflis patron, işçisine ait parayı, onun hakkını gasp ettikten sonra ne yapacak? Lüks içinde yaşamaya alışmış tüccarın rahatını bozmamak uğruna neler yapabileceğini hayal bile edemezsiniz.

Patronun müflis olması ihtirasının da tükendiği mânâsına gelmez…

[Semih Ardıç] 5.4.2017 [TR724]

Yargı gerçeklerin ortaya çıkmasını istemiyor [Akıncı Üssü İddianamesi] [Mehmet Yıldız]

15 Temmuz darbe teşebbüsünün komuta merkezi olduğu iddia edilen Akıncı Üssü İddianamesi geçtiğimiz hafta mahkemeye sunuldu.

Ankara Adliyesi Cumhuriyet Savcılarından Ramazan Dinç tarafından hazırlanan 4658 sayfalık iddianamede 10 tanesi sivil kalanı asker 481 şüpheli/sanık, müştekiler kısmında başta Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan ve Adalet bakanı olmak üzere toplam 520 isim yer alıyor.

Beklentimiz o ki, bu aptalca darbe teşebbüsünün failleri ve bu yüzden hayatını kaybeden 250 vatandaşımızın katilleri hak ettikleri cezaya çarptırılsın. Ama birileri bunun böyle olmasını pek istemiyor gibi.

Darbe girişimini eniştesinden öğrenen (!) Erdoğan, anında faillerinin Cemaat mensupları olduğunu anlamış ve ilk andan itibaren bütün konuşmalarında orayı işaret etmişti.

Okyanusun öbür tarafında başka bir hareketlilik yaşanıyordu. Kapısına yığılan onlarca kameranın karşısına çıkan Fethullah Gülen, canlı yayında “Bu girişimi benim idare ettiğim yolunda bir iddia varsa; uluslararası bir komisyon darbeyi araştırsın, sonucunu şimdiden kabul ediyorum” teklifini yaptı.

Darbeleri araştır(ma)ma komisyonu

Önce TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Başına da hayatının çoğunu Cemaatten nemalanmakla geçirmiş, devran dönünce de Cemaatten olmadığını ispatlamak için her türlü iftirayı atmaktan çekinmemiş eski başsavcı, yeni vekil Reşat Petek getirildi.

Hayatta olan eski genelkurmay başkanlarından tutun, ömrünün son deminde kameraların karşısına çıkıp ben de varım diyen eski ünlüler veya beni de çağırın, ben de Cemaat aleyhine konuşurum diyen kim var kim yoksa bulunup komisyon önüne çıkarıldı. Bu arada AKP’li bir komisyon üyesinin “Madem bu teşebbüsün arkasında o var, Fethullah Gülen’i de dinleyelim” teklifi apar topar geri çekildi.

Ama nedense o gece olayların tam ortasında olan asıl aktörler, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan veya Zekai Aksakallı vb. gibi kritik isimler ısrarla komisyondan kaçırıldı. Şimdi de yargıdan kaçırılıyor, kontra bir soru gelir endişesiyle olsa gerek mahkeme huzurunda ifade vermeyip ayrı ifade veriyorlar.

Bu arada darbeye karıştığı iddiasıyla gözaltına alınan askerlerin, esaslı bir işkenceden geçirilerek kafa göz dağılmış görüntüleri devletin ajansı tarafından servis ediliyor. İşkence altında alınan ifadeler çarşaf çarşaf gazetelerde yer alıyordu ancak bir terslik vardı. Onca işkenceye rağmen alınan ifadelerin tamamına yakınında bu teşebbüsün arkasında cemaatin olduğuna ilişkin doğru dürüst bir veri yoktu. Buna da derhal tedbir alındı ve 15 Ağustos’tan itibaren askerlerin ifadelerine yayın yasağı getirildi.

Gerçekler itinayla çarpıtılır

Bundan yaklaşık 10 yıl önce Türkiye, Ümraniye’de bir gecekonduda ele geçirilen 27 adet el bombasının izini sürerken ortaya çıkan Ergenekon isimli örgütle tanıştı. 2010 yılının başlarında Taraf Gazetesinde yayınlanan haberler ve ses kayıtlarıyla da Çetin Doğan’ın başını çektiği bir grubun Balyoz Darbe Planları yaptığını öğrendik.

Aynı mahallede büyümüş, sol tandanslı darbeleri her zaman mazur görmüş pek çok ‘aydın’ bir anda darbecilerin hamisi kesildi. Soruşturmalar ve dava aşamasındaki maddi hatalar büyütüldükçe büyütüldü, yandaş gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlar yapıldı. Hele bir de ortaya çıkan ses kayıtlarında asla şüpheye yer vermeyecek şekilde darbe planladığı belli olan emekli orgeneral Çetin Doğan’ın damadının yaptıkları var ki, Allah herkese böyle damat nasip etmez. Yandaş kalemleri de arkasına alarak, savcıların yaptığı küçük hatalardan yola çıkıp koca davayı lime lime etti.

Bir karar verin artık, kumpas mı değil mi?

AKP ise bütün darbe teşebbüslerini işine geldiği zaman kabul etti, işine gelmediğinde Cemaatin kumpası olarak yansıttı. Yalçın Akdoğan’ın Aralık 2013’te Erdoğan’ın Başdanışmanı iken ‘milli orduya kumpas kuruldu’ demesi şaşkınlıkla karşılanmıştı. 1 hafta sonra sözlerini düzelterek Ergenekon ve Balyoz’u kastetmediğini yazdı. Bundan 1 yıl önce Adalet Bakanı Bozdağ, Balyoz, Ergenekon, Kafes, Yakamoz ve Eldiven Darbe teşebbüslerini kabul ettiğini söyledi. Başbakan Binali Yıldırım’a göre ise “Balyoz ve Ergenekon vardı, FETÖ’cüler o dönemde bu iddiaları sulandırdı, gerçek olan yalan oldu”.

Madem Ergenekon ve Balyoz gerçekti, neden o zaman bugün Cemaati bitirmek için AKP savcılarının düzenlediği iddianamelerde kumpasmış gibi gösteriliyor?

***

Neyse bizim konumuz o değil. Darbe teşebbüsüne dair hazırlanan iddianamenin akıbeti de Ergenekon ve Balyoz gibi olacak diye korkarım. Zira savcı Ramazan Dinç’in hazırladığı (?) 4658 sayfalık iddianamede çok fazla boşluklar var. Kes yapıştır yöntemiyle sayfa sayısı şişirilmiş iddianamede delil olsun olmasın herkes her şeyle suçlanmış. Konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayanlar da dahil edilerek dava sulandırılmış. Zaten son dönemde savcıların ‘sanığın aleyhine delil topladığı gibi lehine olan delilleri de toplamakla görevli olduğu’nu unuttuklarını biliyoruz.

Dün (5 Nisan) Hürriyet gazetesinde yer alan bir haberde darbeci olduğu iddia edilen bir tümgeneralin yurtdışı bağlantıları yazılmış ve her zamanki gibi işin içinde ‘dış mihraklar’ın olduğu ima edilmiş. Bu söylem Erdoğan ve AKP’nin son yıllarda çokça kullandığı ve prim de yapan ‘üst akıl’ söylemine uygun. Üşenmeyip iddianameden o generalle ilgili kısmı okudum.

Darbe girişimi sırasında koordinasyon sağlamakla suçlanan Tümgeneral İdris Aksoy, belli ki iyi bir koordinatör değilmiş. Zira o gün, 15 Temmuz günü 17.40’ta Savunma Sanayii Müsteşarının da katıldığı bir fuar için gittiği Londra’dan İstanbul’a dönmüş. Anadolu yakasındaki meşhur düğüne gitmek istemiş ama trafik nedeniyle yetişemeyeceğini anlayınca rotasını değiştirip o sırada Erdek’te bulunan kızlarını görmek için Yenikapı Feribotu’na binip Bandırma’ya gitmiş. Feribottan indiğinde saat 21.30. Yani ‘koordinatör general’ 2,5 saat boyunca telefonunun kapalı olduğu feribotta iken çarşı çoktan karışmış tanklar yürümeye uçaklar uçmaya başlamış bile. Belli ki yargılama sonucunda kolayca bu işten yırtacak biri.

Hürriyet’in haberine göre Tümgeneral Aksoy’un HTS kayıtları incelenmiş, 15-16 Temmuz tarihlerinde İngiltere ve ABD’de kullanılan bazı telefon hatlarıyla görüştüğü tespit edilmiş. Ama iddianamede bu hatların kim tarafından kullanıldığı, şüphelinin kendisine bu konuda soru sorulup sorulmadığı bilgisi yok. Halbuki yine aynı iddianameden öğreniyoruz ki ABD makamları Adil Öksüz ve Kemal Batmaz’ın ABD’ye giriş sırasında çekilen fotoğraflarını (ihtimal başka bilgilerle beraber) paylaşmışlar. Bu numaraların da kime ait olduğunun bilgisini almaları zor değildi sanırım.

Geçmişte benzer bir olayda HTS kayıtlarını delil diye iddianameye koyan savcı, sanığın yurtdışında bulunan kızı ve ailesiyle yaptığı konuşmaları ‘dış mihraklarla bağlantı’ delili olarak göstermişti de ortaya çıkınca rezil olmuştu. Umarım savcı Ramazan Dinç aynı hataya düşmez.

Hele bir de her sanık için ayrı ayrı yazılan ‘yurtdışı giriş çıkış analiz raporları’ var ki evlere şenlik.

A isimli şahıs İngiltere’de iken Adil ÖKSÜZ ve Kemal BATMAZ ABD’de bulunmuştur.

A isimli şahıs Katar’da iken B isimli şahıs KKTC’de bulunmuştur.

A isimli şahıs ABD’de iken C isimli şahıs Yunanistan, B isimli şahıs KKTC’de bulunmuştur.

Eee? Ne ilgisi var konumuzla?

***

Savcı Ramazan Dinç, bunları yazdıktan sonra sanığa Cumhurbaşkanına suikast ve o gece Ankara’da 44 kişiyi öldürmek de dahil olmak üzere 13 ayrı suçlama yöneltmiş. Yani, Akıncı üssünde fiilen bulunup da darbe girişimine iştirak eden veya havadaki uçaklarda görev yapanlara yönelttiği suçlamanın aynısını Ankara’ya 500 km uzakta tatil yapan birine de yöneltmiş. Benzer bir durum İstanbul’da Korgeneral Mehmet Şanver’in kızının düğününe katılanlar için sözkonusu. Düğüne katılan generallerden bazıları tutuklandı bazıları görevi başında. Nedeni, kim tarafından hazırlandığı belli olmayan darbe sonrası görevlendirme listesinde isimlerinin yer alması.

Böyle saçma sapan bir iddianame olmaz. Bu kafayla o gece gerçekten darbe yapmak isteyenler bulunup ortaya çıkarılamaz ve cezalandırılmaz.

Darbenin 1 numarası olduğu iddia edilen Adil Öksüz hala meslekte olan iki hakim tarafından kaybedilmiş ve hala kayıp. İşkence altında alındığı devlet ajansı tarafından belki de kasten ifşa edilen askerlerin ifadelerinin hukuki anlamda bir değeri yok. Delil diye iddinameye konan argümanlar yetersiz, çoğu zaman konuyla ilgisiz.

Öyle anlaşılıyor ki bu dava da Balyoz ve Ergenekon gibi davaların akıbetine uğrayacak. Yine asıl failler cezalandırılmayıp, dini hassasiyetleri gereği burs veren, kurban bağışlayan amcalar, fakir öğrencilere yardım için kermes düzenleyen teyzeler, tweet atan veya haber yapan gazeteciler hapislerde çürüyecek. Çocuğunu cemaat okuluna veren, gazetesini okuyan on binlerce insan ya hürriyetinden ya işinden olacak ve sivil ölüme mahkum edilecek.

[Mehmet Yıldız] 5.4.2017 [TR724]

‘Özel Harp’ geleneği ve 15 Temmuz’u anlama kılavuzu [Adem Yavuz Arslan]

24 Mayıs 2014.

Türkiye, YouTube’a yüklenen bir ses kaydı ile sarsıldı.

‘Seçim Güdümü’ isimli bir hesaptan yüklenen ve ‘ortam dinlemesi’ olduğu anlaşılan kayıtta dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ve Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in yaptığı toplantı vardı.

Bu denli ‘çok gizli’ bir toplantının böyle sızması ayrı bir skandaldı fakat içerik o kadar büyük skandaldı ki ‘sızma’ doğal olarak ikinci plana düştü.

Kayıtlarda Davutoğlu’nun, dönemin başbakanı Erdoğan’ın Suriye’ye operasyon istediğini anlattığı görülüyor.

MİT Müsteşarı Fidan ise ‘gerekirse Suriye’ye dört adam göndererek Türkiye’ye sekiz füze attırıp gerekçe üretebileceklerini’ söylüyor.

MİT Müsteşarı Fidan ‘Türkiye-Suriye sınırının kontrol edilmediğini, her yerde bombalar patlayacağını’ söylerken Yaşar Güler ‘Hakan Bey’in desteklenmesi yoluyla muhaliflere silah ve mühimmat gönderilmesi gerektiğini’ anlatıyor.

Aynı konuşmanın devamında Güler ‘Katarlıların peşin parayla mühimmat aradığını, ilgili bakanların talimat vermesi halinde MKE’ye silah ürettirebileceklerini’ söylüyor.

Fidan ise devamında ‘Suriye’ye 2 bine yakın TIR malzeme gönderildiğini‘ anlatıyor.

Suriye’ye girmek için ‘gerekçe’ aranırken Fidan ‘gerekirse Süleyman Şah’a da bir saldırı düzenleyebileceklerini’ veya ‘önden saldırtabileceklerini’ söylüyor.  (Bu ses kaydı da faili meçhule gitti, hala kaydı kimin sızdırdığı tespit edilemedi. Kayıt bir ‘zihniyet analizi’ için muhteşem veriler içeriyor. Meraklıları internetten bulup tekrar okuyabilir…)

‘HALKI GALEYANA GETİRMEK İÇİN CAMİ BOMBALATTIK’

23 Eylül 2010 tarihinde Habertürk’e bir röportaj veren emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu hem Türkiye hem de Kıbrıs’ta büyük tartışma doğuracak şu cümleleri kullanmıştı;

“Özel Harp’te bir kural vardır; halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela.”

Habertürk (o yıllarda gazetecilik yapıyor olsa gerek) muhabiri “Cami mi yaktınız?” diye sorunca Yirmibeşoğlu “Mesela yani…” deyip konuyu değiştiriyor.

2016 yılı Ocak ayında ölen Yirmibeşoğlu’nun ‘özel harp’e dair tek itirafı bu değildi.

1991 yılında verdiği bir röportajda “6- 7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil miydi?” ifadelerini kullanmıştı.

Adı ‘derin devlet’ ve ‘Gladyo’ ile anılan Yirmibeşoğlu Turgut Özal’a suikast girişimiyle de irtibatlı olabileceği gerekçesiyle, 1991 yılında da emekli edilmişti.

‘HÂKİMLERİ KORKUTMAK İÇİN BOMBA ATTIRIYORDUM’

Emekli Korgeneral Altay Tokat, Aktüel dergisinin 27 Temmuz 2006 tarihli sayısında Semin Gümüşel’in sorularını yanıtlarken Güneydoğu’da yaşananlara dair ilginç detaylar paylaşmıştı.

Emekli Korgeneral Tokat, Güneydoğu’da görev yaparken bölgeye yeni gelen hâkim ve memurlar ‘işlerini ciddiye alıp, hizaya girsinler’ diye etrafa bomba attırdığını itiraf etti.

Tokat “Mesaj vermek istemiştim” dedi.

‘HİZBULLAH VE PKK’DAN ÇIKAN SİLAHLAR JANDARMANIN’

15 Kasım 2000.

Polis, Hizbullah’ın çok güçlü olduğu Cizre’de, Yasef Mahallesi Nehir Sokak’ta iki katlı bir eve baskın düzenledi. Ev sıradan görünüyordu. Ev sahibi A.G. isimli bir manavdı. Polisler evi didik didik ettiler ancak herhangi bir suç unsuruna rastlayamadılar.

Yine de, İstanbul İstihbarat Şube ‘evin cephanelik’ olduğunda ısrarlıydı. Sonra zemin katta bulunan karpuz sergisinin altındaki beton kırıldı. İstihbarat doğruydu, ‘özel harp nizamnamesine göre depolanmış’ 99 adet uzun namlulu silah çıktı.

Şırnak polisi günlerce ‘bir sivilin yapamayacağı şekilde depolanmış’ bu silahları temizledikten sonra kriminal laboratuara gönderdi. Gelen sonuç şok edici türdendi. Zira Hizbullah’tan yakalanan bu silahlar kayıtlara ‘PKK eylemleri’ diye geçen bazı ‘karanlık’ olaylarda kullanılmıştı.

Dahası bazı silahların envanter kaydı Ergenekon döneminden tanıdığımız Levent Ersöz’ün başında olduğu Şırnak Jandarma’sıydı. Benzer bir sonuç bir yıl sonra İdil’de yapılan bir operasyonda da çıkacaktı. PKK’lı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan kişilerde ‘jandarmaya ait’ silahlar bulunmuştu.

‘DKHP/C DEN YAKALANAN ZANLI ZİRVE CİNAYETİ’NDE AZMETTİRİCİ BÜYÜK ABİ’

5 Aralık 1995.

Malatya’da faal olan bir DHKP/C hücresi bir av bayiini soyarken suçüstü yakalandı. Yakalanan iki DHKP/C militanından birisi Bülent Varol Aral’dı. Sorguda ise ilginç bir gelişme yaşandı. MİT Malatya Bölge Müdürlüğü’nden emniyete gelen görevli ‘bizim adamımız’ diyerek Aral’ı sorgudan kurtardı.

Emniyet, olayı F4 raporu ile tutanak altına alırken uzun yıllar Aral’dan haber alınmadı. Ta ki 2007’de ki Malatya Zirve Cinayeti’ne kadar. Aral, Zirve Yayınevi’nde misyonerleri öldüren 3 zanlıyı azmettirme iddiasıyla tutuklandı. O yıllarda ‘radikal İslamcı’ bir portre arz ediyordu. (Bu olaya dair detayları ve söz konusu raporun orijinalini Ergenekon’un Zirvesi kitabımda yayınlamıştım. Aradan bu kadar zaman geçti hala o kitaptan tutuklama kararı çıkarmadılar. Hayret!)

‘DİNK’İ TEHDİT EDEN MİTÇİ ERGENEKON’DA DA AKTİF’

Hrant Dink’i İstanbul Valiliğinde tehdit eden MİT’çi Özel Yılmaz’dı.

Hakkında işlem yapılmadığı gibi terfi ederek İzmir’e tayin edilmişti. Aynı ismin Bedrettin Dalan’a gözaltına alınacağını söyleyip kaçmasına da yardım ettiği ortaya çıktı. (Bu cinayete dair en kapsamlı ve somut verileri içeren kitabın yazarı olarak bana tutuklama kararı veren mahkeme Özel Yılmaz’a takipsizlik verdi.)

‘TÜRKİYE TARİHİ ÖZEL HARP TARİHİ SAYILIR’

Türkiye tarihi biraz da ‘derin devlet’in tarihidir.

Her önemli olayda, dönüm noktasında ‘özellikle kendi halkına karşı psikolojik harp yapmakta uzman’ olan Psikolojik Harp Dairesi’nin izini görmek mümkün.

Hatta mafyatik hesaplaşmalardan tutun da ‘KCK’ya kadar birçok olayda istihbaratın izleri var.

Mesela Danıştay saldırısında çalışmayan kameraların ardından MİT’çi O.Ç.’nin çıkması, Aleaddin Çakıcı’dan çıkan pasaportun MİT’çi F.M.’ye ait olması, Akın Birdal Suikastını üstlenen Türk İntikam Tugayı ile MİT’çiler Kaşif Kozanoğlu ve Yavuz Ataç’ın irtibatlı olması, Suriye muhalefetinin sembol isimlerinden Albay Mustafa Harmuş’un kaçırılarak Esad’a teslim edilmesi (burada kurşuna dizilmesi) olayında MİT’çi Ö.S.’nin çıkması (Ö.S. bu suçtan 20 yıl hapis cezası alırken bölge başkanı M.A.A. ‘beklendiği gibi’ beraat etti) ve Sauna Çetesi’nden Yargıtay-MİT skandalına kadar her olayda ‘istihbaratın’ izi var.

KCK-MİT ilişkisine dair ise yazı dizisi yapmak lazım.

Elinde bomba ile yakalanan bir KCK’lının emniyet sorgusundan MİT tarafından nasıl çıkarıldığını bizzat sorguyu yapan emniyet müdüründen dinlemiştim.

Bu hatırlatmaları yapmamın nedeni şu:

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden neredeyse 9 ay geçti. Bu sürede darbeye dair temel sorular bile cevaplandırılamadığı gibi yeni sorular da eklendi.

Bu aşamada ‘darbeyi kimin organize ettiği, kimlerin katıldığı’ hala muamma. Yaklaşık 250 kişinin hayatını kaybettiği darbe girişimi için ‘Allah’ın bize bir lütfü’ diyen Erdoğan ve AKP’nin 15 Temmuz’a dair sorulara cevap arama niyeti yok.

Zira her şey gerçekten de ‘Allah’ın lüftü’ oldu ve Erdoğan başta Cemaat olmak üzere ‘canını sıkan’ herkesi, her şeyi silip süpürüyor.

DARBENİN AKTÖRLERİ MEÇHUL AMA MAĞDURLAR BELLİ

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıkladığı son rakamlara göre 113 bin 260 kişi Cemaate yönelik operasyonlarda gözaltına alındı. Yaklaşık 50 bin kişi tutuklu. Tutuklulardan 11 bine yakını polis, 8 bine yakını asker ve 168’i general. 3 bine yakın hakim ve savcının yanında 27 bine yakın sivil cezaevinde.

Darbeyi Cemaat’e mal etmek hem Erdoğan, hem de Cemaat nefreti yüzünden gözleri-basiretleri bağlanmış kesimler için en konforlusu.

Şu aşamada bu dengeyi bozacak bir güç de gözükmüyor.

ABD ve Alman istihbarat teşkilatlarına, İngiltere Dışişleri Bakanlığı raporuna ve NATO’dan sızan görüşlere göre 15 Temmuz’un arkasında Gülen’in olduğuna dair bir kanıt yok.

İngilizlere göre ‘bireysel katılımlar’ var.

KİM BU ‘BİREYSEL KATILANLAR?’ YA DA ‘DEVLET’ CEMAAT’E NE KADAR SIZDI?

Tabiri caizse ‘zurnanın zırt dediği yer’ de bu ‘bireysel katılımlar’.

Çünkü Gülen Cemaati’nin darbeye kalkışmasının akılla mantıkla izah edilebilir bir tarafı yok. Dünyanın 170 ülkesinde olan bir hareketin -başarılı olsa bile – bir darbeye bulaşması sonunu getirir.

Cemaatin bunu hesaplayamayacak kadar basireti bağlanmış olamaz.

Kaldı ki, bütün hayatı kovuşturmalar, baskılar ve takiplerle geçen Gülen’in en zor dönemlerinde bile ‘sivil iktidarı’ desteklediği bilinen bir durum.

Dahası 17/25 Aralık yolsuzluk skandalı ile başlayan süreçte Erdoğan, arkasına devletin tüm gücünü de alarak, Cemaate savaş açtı.

Bunca zulme rağmen Cemaat’den sertlik yanlısı bir tutum gelmedi.

Erdoğan’ın binlerce kişiyi ordudan tasfiye etmek için hazırlık yaptığını sağır sultan bile duymuşken asker 15 Temmuz’da ‘garip bir şekilde’ harekete geçti.

Daha baştan itibaren ‘başarısız olmaya göre planlanmış’ bir hamle yapıldı ve Erdoğan’da bu pası çok iyi değerlendirdi.

BU GENERALLER, SUBAYLAR VE POLİSLER CEMAATÇİ İSE DARBEYE NEDEN DİRENDİLER?

Şimdi soru şu: Erdoğan’ın ‘Cemaatçi’ diye tasfiye ettiği rakamlar doğru ise…

Her iki generalden birisi (bu arada Gülen’in ve Cemaat’in tarihini bilenler, varsa bile ‘Cemaatçi generallerin’ şu zamana kadar en fazla tuğgeneral seviyesine çıkabileceğini bilirler) subayların ve polisin büyük bir kısmı ‘Cemaatçiyse’ bu isimler darbeye neden katılmadı?

Üstelik bizzat MİT’e giderek darbeyi ihbar eden Binbaşı H.A. ‘Cemaatçi’ diye tutuklu. ‘Cemaatçi’ diye tutuklanan binlerce subay ve polis darbeye katılmamış hatta birçoğu direnmiş.

Peki, Akıncı Üssü’nde olan ve ‘Cemaati bu işe bulaştırmak için’ özel çaba sarf eden ‘siviller’ kimlerdi?

Gerçekte kim adına hareket ediyorlardı?

Okuduğum iddianameler, ifadeler ve haberlerden anladığım şu: Erdoğan, orduda yükselen tepki dalgasını fark etmiş ki bu da normal. Darbe ihtimalini bilen yandaş yazar ve yayın yönetmenleri bile vardı.

MİT ve TSK içindeki bazı gruplarla kontrollü bir darbe planladılar.

Bunun için ‘karşıya 3 adam gönderip bu tarafa 5 roket atılması’ gerekiyordu ki Akıncı Üssü’ndeki sivillere dair en mantıklı açıklama da bu.

Belki bugün, yarın olmaz ama ileride bir gün “15 Temmuz muhteşem bir özel harp operasyonuydu” itirafını bir röportajdan okuruz.

[Adem Yavuz Arslan] 5.4.2017 [TR724]

Bütün dünya'ya bahar geliyor bahar!.. [Abdullah Aymaz]

1987’den beri Avrupa’ya gelip gidiyorum. 2001 Şubatından itibaren de oturumum olduğu için 16-17 senedir de Almanya’da oturuyorum. Bazılarının iddia ettiği gibi Türkiye’den firarilik söz konusu değil… Buradaki insanlarımızla Gazetemiz Zaman, Televizyonumuz Samanyolu ve Haber ajansımız Cihan münasebetiyle görüşmelerimiz oldu. Gazete kampanyaları, dergilerimizin ve yayınlarımızın tanıtımı ile ilgili davetlere katıldım. Bunun için de çok şeylere muhatap oldum… Bir traktör, bir ev alıp döneyim diye gelip yerleşen insanlar var. Daha da enteresanı Norveç’te karşılaşmıştım. Aksaray’ın köylerinden birisi, silaha çok meraklı imiş, sırf para kazanayım ve güzel bir silah alayım diye buralara gelmiş. Sonra bir daha dönememiş. Üstüne üstlük peşinden bütün köyünün halkını  da buraya sürüklemiş. Görüştüğüm torunu, dedesinin bu macerasını “Bir Silah Uğruna” diye bir kitap yazarak anlatmış…

Aşağı yukarı on sene önce dünya çapında en önde gelen üç adamdan biri olan kulak, boğaz mütehassısı Prof. Dr. Montandon ile beraberdik. Meslektaşı Prof. Dr. Şerif Ali Bey tanıştırmıştı. Bu İsviçreli meşhur uzmana, Vatikan’da görevli ortaçağ giysili İsviçreli askerleri sordum: “Katolik dünyada bu görev niçin sizinkilere verildi?” dedim. Güldü… Bunun bir ayrıcalık, bir imtiyaz olmadığını söyledikten sonra dedi ki: “Bir zamanlar bizler de sizin gibi başka ülkelerde çalışmak zorunda imişiz. İşçi olarak, Hollanda’ya, İtalya’ya gidiyormuşuz. Paralı asker olarak da Vatikan’da iş bulmuşuz. Tamamen onun hatırası. Bak bir sırrımı söyliyeyim. Benim büyük dedem, paralı asker olarak Hollanda ordusunda görevli olarak Endonezya’ya gitmiş. Orada bir hanımla evlenip Müslüman olmuş. İsmini de Ali olarak değiştirmiş. Yani ben Ali Montandon’un torunuyum. Biz İsviçrelileri bu hale getiren eğitime verdiğimiz önem ve çalışkanlığımız. Şimdi bu canlılığı sizde görüyorum. Ben Moğolistan’a kadar gittim… Orta Asyada, Türkiye’de okullarınızı gördüm. Siz de bir İsviçre olmaya namzetsiniz.” dedi.

2001 Şubatından beri okuyucularımıza arkadaşlarımıza  “Bulunduğunuz Avrupa ülkesinin vatandaşlığını aldınız mı?” diye soruyor ve teşvik ediyordum. Dillerini öğrenmelerini ve çocuklarını yüksek tahsil yaptırmalarını tavsiye ediyordum. Hâlâ da ediyorum…

Konuşmalarımda ve yazılarımda sık sık şu ifadelere rastlanmıştır: “Biz bu ülkelere geldik, iş bulduk, aş bulduk. Bazılarımız eş buldu… İş-aş-eş… Yani bu ülkelerin imkanlarından istifade ediyoruz. Bu ülkelere bir borcumuz var. O da, kendi özümüzü ve kökümüzü unutmadan buralara entegre olup bu mozayiğin içinde kendi renk ve kokularımızla çiçek açmak. Bu ülkelere asal problem olmamak, bilakis problemleri çözücü olmak… Eğer problem olursak, çocuklarımızı topluma faydalı şekilde eğitemezsek, çetelere ve uyuşturuculara kaptırırsak, bu ülke insanları bizden nefret ederler ve istemezler. Siz, Türkiyemize, dışarıdan gelmiş problemleri ister misiniz? Bir empati yapalım… Onun için öyle güzel nesiller yetiştirelim, öyle güzel şeyler yapalım ki, Anadolu’nun gülen güzel yüzünü görenler “Ne iyi oldu! Bu güzel insanlar ülkemize geldiler ve güzellikleri taşıdılar!..” desinler…

Şimdi görüyorum ki, Türkiye’de zulme ve gadre uğrayan insanlarımız geliyorlar ve ilk iş olarak dil kurslarına gidiyorlar. 30-40 senedir burada olup da dil öğrenmeyenlerden daha iyi dil öğreniyorlar. Türkiye’deki yaptıkları işleri, güzellikleri de burada yapmaya devam edecekler. Kısa zamanda kendilerini toplayıp eğitim hizmetlerine hız verecekler… Amerika’ya gelenler içinde aynı şeylerin olduğunu öğreniyorum ve bunun için “Bahar Geliyor!” diye seviniyorum. 20-25  senedir, “Dünyaya dağılalım. Türkiye’deki güzellikleri esnaf olarak da öğretmenlerimiz gibi dünyaya yayalım!” tavsiyesi şimdi bütün heyecanı ile  Elhamdülillah tahakkuk ediyor. Bizim bahardan anladığımız böyle şeylerdir. Aynı dili konuşsak bile aynı duyguları paylaşmadığımız için bazıları “Bahar!” deyince kıştan daha soğuk şeyler düşünebiliyorlar. Ne diyeyim, kendimizi tam anlatamamışız.

Evet bahar geliyor, bahar!. 

[Abdullah Aymaz] 5.4.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com