İçişleri Bakanlığından nikah genelgesi: Oyun havası yasak!

İçişleri Bakanlığı, koronavirüs nedeniyle 15 Haziran’dan sonra hizmet verecek nikah salonlarıyla ilgili genelge gönderdi. Genelgeye göre, nikah mekanlarında temasa neden olabilecek dans, oyun amaçlı müzik yayını yapılmayacak. Misafirlerin dinlemesine yönelik müzik yayını yapılabilecek.

BOLD – İçişleri Bakanlığı 81 il valiliğine, “Nikah Merasimlerinde Uygulanacak Tedbirler” konulu genelge gönderdi.

Genelgede nikah salonlarının 15 Haziran’dan itibaren belirlenen kurallara uygun şekilde hizmet vermeye başlayabileceği yönünde karar alındığı belirtilen genelgeye göre, nikahlar, bulaşma riskini azaltmak amacıyla mümkün olduğunca açık havada yapılacak ve süre mümkün olduğu kadar kısa tutulacak.

Nikah merasimi yapılacak mekanların işletmecileri tarafından genel kullanım alanlarına ve oturma düzenine ilişkin mesafe planı hazırlanacak. Tesisin misafir kapasitesi mesafe planına göre belirlenecek. Bu kapasiteye uygun sayıda misafir kabul edilecek ve kapasite bilgisi, tesisin girişinde görülebilir bir yere asılacak. Hazırlanan plan çerçevesinde mekanın girişlerinde ve sıra oluşabilecek her noktada mesafeyi sağlamaya yardımcı yer işaretlemeleri yapılacak. Kurallar, mesafe, maske kullanımı ve temizlik uygulamalarına ilişkin bilgilendirme afişleri, nikah yapılacak mekanların girişlerine ve içerisinde uygun yerlere asılacak.

GELİN VE DAMAT MASKE TAKACAK

Misafirlerin girişlerde mutlaka ateş ölçümleri yapılacak, 38 dereceden yüksek ateşi olanların en yakın sağlık kuruluşuna yönlendirilmesi sağlanacak. Mekan girişlerinde dezenfektan/el antiseptiği bulundurulacak ve misafirlerin ellerini temizlemelerinden sonra içeri girişleri sağlanacak. Nikah yapılacak mekanlara maske takılarak girilecek, işletme sahiplerince mekanın girişinde yeterli miktarda maske bulundurulacak. Maskesiz misafirlere mekan girişinde maske dağıtılacak. Nikah merasimi sürecinde de gelin, damat, nikah memuru ve şahitler dahil olmak üzere tüm misafirlerin maske takması sağlanacak.

MASALARIN ARASINDA 1,5 METRE OLACAK

Yemek, kokteyl ve benzeri ikram yapılarak nikah merasimi düzenlenen mekanlarda, misafirlerin oturma düzeninde masalar arası en az 1,5 metre, sandalyeler arası 60 cm olacak şekilde düzenlenecek. Mesafe ve oturma düzeni kuralları, aynı evde oturan çekirdek aileden olan misafir grubu için uygulanmayacak. Her masada yeterli sayıda en az yüzde 70 alkol içeren kolonya veya el antiseptiği bulundurulacak.

TAKILAR SANDIĞA ATILACAK

Nikah merasiminde karşılama, uğurlama ve takı töreninde tokalaşma ya da temasa neden olan davranışlardan uzak durulacak ve mesafe korunacak. Takı merasimi, hediyelerin salonun uygun bir yerine konulacak sandık ve benzeri bir toplama kutusuna konulması şeklinde yapılacak.

GELİN VE DAMAT HARİÇ SOSYAL MESAFE

Toplu fotoğraf çekimleri yapılmayacak, fotoğraf çekimi ve pasta kesimi esnasında gelin ve damat hariç mesafe kuralına riayet edilecek. Aynı evde oturan çekirdek aileden olan misafirler için ortak kullanım alanlarında mesafe şartı aranmayacak.

OYUN HAVASI ÇALINMAYACAK

Bu genelge kapsamında nikah yapılacak mekanlarda temasa neden olabilecek dans/oyun ve benzeri amaçla canlı müzik dahil, müzik yayını yapılmayacak. Ancak sadece misafirlerin dinlemesine yönelik müzik yayını (canlı müzik dahil) yapılabilecek.

KAPI VE PENCERELERE AÇIK OLACAK

Merkezi havalandırma sistemleri bulunan alanların havalandırması doğal hava sirkülasyonunu sağlayacak şekilde düzenlenecek. Kapı ve pencereler açık bırakılarak doğal havalandırma sağlanacak ve havalandırma sistemlerinin kullanımı ile ilgili olarak Sağlık Bakanlığının İklimlendirme Rehberinde belirtilen kurallara uyulacak.

İKİ TÖREN ARASINDA EN AZ 15 DAKİKA KURALI

Kapalı alanlarda yapılacak nikah merasimlerinde mekanın sağlıklı havalandırılması için iki nikah merasimi arasında en az 15 dakikalık zaman bırakılacak, bu süre zarfında şartlara göre kapı/pencere açılarak veya merkezi sistemlerle doğal hava sirkülasyonu sağlanacak.

[Bold Medya] 13.6.2020

Prof. Dr. Naci Görür’den Ayasofya için ‘deprem’ uyarısı

Siyasetin merkezine çekilen Ayasofya’nın ibadete açılma tartışmaları arasında deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür’den ikaz geldi. Asırlık mabedin depreme dayanıklılığının değerlendirilmesini talep etti.

BOLD – AKP iktidarının ‘gündem değiştirmek’ için ortaya attığı iddia edilen Ayasofya’nın toplu ibadete açılması tartışması devam ederken deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür’den dikkat çeken bir çıkış geldi. Şahsi sosyal medya hesabından açıklama yapan Prof. Dr. Görür, asırlık mabedin depremde ayakta durup duramayacağının tartışılması gerektiğini belirtti.

ÇOK DAHA ANLAMLI BİR İŞ YAPMIŞ OLURLARDI

Görür paylaşımında, “Değerli arkadaşlar, siyasilerimiz Ayasofya Müzesi ibadete açılsın mı, açılmasın mı diye tartışıp duruyorlar. Halbuki onun yerine ‘büyük bir deprem geliyor, bu tarihi eser (tabii ki diğerleri de) bu depremde ayakta kalır mı’yı tartışsalardı çok daha anlamlı bir iş yapmış olurlardı” dedi.

DEPREM SEBEBİYLE BİRÇOK DEFA RESTORE EDİLDİ

Bir takipçisinin, “Ayasofya Mimar Sinan eserlerine bir şey olmaz. Yüzyıllardır ayaktalar, asıl yeni yapılanlardan ben emin değilim” yorumuna ise “Umarım bir şey olmaz. Ayasofya birçok depremden ciddi şekilde etkilenmiş ve defalarca restore edilmiş” şeklinde cevap verdi.

İYİ PARTİ’NİN AÇILSIN ÖNERGESİNİ AKP REDDETTİ

Tartışma, 29 Mayıs’ta Ayasofya’da Fetih Suresi okunmasıyla başlamıştı. 9 Haziran Salı’da İyi Parti, konuyla ilgili grup önerisi sunmuş ancak AKP reddetmişti. MHP ise çekimser oy kullanmıştı. AKP Grup Başkanvekili Mehmet Muş, kararlarıyla ilgili “İbadete açılması önerisine şimdi ret veriyoruz ama temmuzda gerekli adımlar atılacak” demişti.

[Bold Medya] 13.6.2020

Dumankaya Holding’in ana ambarı yağmalanmış!

AKP rejimi tarafından kayyım eliyle gasp edilen Dumankaya Holding’in Pendik Kurnaköy’deki ana ambarlarının yağmalandığı ortaya çıktı. Dumankaya Holding’in Yönetim Kurulu eski Başkanvekili Barış Dumankaya, talanın fotoğraflarını sosyal medya hesabından paylaştı.

Barış Dumankaya, Şirketlerime atanan kayyımların garip marifetleri!! Aşağıda resimlerde gözüken yerlerde eskiden Kurnaköy/Pendik’teki ana ambarlarımız vardı. Ambarların içini boşaltmakla kalmamışlar, çelik konstrüksiyon binalarına söküp hurdaya satmışlar. Yaklaşık 200 tırlık inşaatlarımızda kullanılmak üzere ambarlarda stoklanan malzemeleri satmışlar. Gözleri doymamış 67 dönüm arsayı çevreleyen tel örgüleri dahi söküp hurdaya satmışlar. Skandalın daha büyüğü biz, yağmanın olacağını öğrenip, ihtar edip uyarıyoruz, buna rağmen devam ediyorlar! Daha da beteri! Ambarlar yerindeyken mahkemeden tespit yaptırıyoruz. İnanılmaz bir şekilde yine durmuyorlar. Bu tür durumlarda insan, ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırıyor.” ifadelerini kullandı.

[TR724] 13.6.2020

7,5 yıllık askerdi, müzik enstrümanları yapıyor

Jandarma Astsubay Sedat Gülkaya, ankesörlü telefondan bir kez arandığı için Türk Silahlı Kuvvetleri'nden (TSK) ihraç edildi, tutuklandı. Tahliye edildikten sonra da boyacılık yapmaya ve müzik enstrümanları üreterek geçimini sağlamaya başladı.
7.5 yıllık askerdi şimdi müzik enstrümanları yapıyor

7,5 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) hizmet verdikten sonra hukuksuz şekilde ihraç edilen Sedat Gülkaya “Bizler hukuksuz bir şekilde mağdur edildik. Hiç bir suç unsuru yok dosyamızda. Suçsuzuz. Bunun rahatlığı ile başımızı yastığa başımızı koyuyoruz.” dedi.


İki yıldır marangozluk yapan Gülkaya KHK TV’den Ahmet Erkan’a konuştu. Ağaçlarla uğraşmanın kendisini tedavi ettiğini ve yaşadıklarını bir nebze olsun unutturduğunu anlattı.

Gülkaya, “Ağaçları seviyorum, sanatı seviyorum. Biz alnımızın teriyle bu işleri yaptık yapmaya devam ediyoruz.” dedi.

Adanalı 7,5 yıllık jandarma Astsubay evli bir çocuk babası Sedat Gülkaya'nın aklına gelmeyen şeyler mesleği oldu.

KHK İLE ATILDI, ENSTRÜNMAN İMAL EDİYOR

"Allah Kimseye ağaç kökü yedirmesin." diyen Gülkaya ihraç olduktan sonra, boyacılık yaparak ve müzik enstrümanları üreterek geçimini sağlıyor. Ankesörlü telefondan bir kez arandığı için ihraç olan daha sonra cezaevinde yatan Gülkaya, "Bizler hukuksuz bir şekilde mağdur edildik. Hiç bir suç unsuru yok dosyamızda. suçsusuz. Bunun rahatlığı ile başımızı yastığa başımızı koyuyoruz." diye konuştu.

"Ben yaklaşık 2 yıldır marangozluk enstrüman yapımcılığı yapıyorum ağaçları çok seviyorum." diyerek yeni mesleğini anlatan Sedat Gülkaya KHK TV'den Ahmet Erkan'a konuştu.

 Ağaçlarla uğraşmanın kendisini tedavi ettiğini yaşadıklarını bir nebzede unutturduğunu aktaran Gülkaya müzik enstrümanları yapma dışında boyacılık da yapıyor.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir çok sektörde çalışan ancak en son müzik enstrümanlığı işine sıkıca sarılan Gülkaya,  "Ağaçları seviyorum, sanatı seviyorum. Biz alnımızın teriyle bu işleri yaptık yapmaya devam ediyoruz." dedi.

 "BİR İNSANA TERÖRİST DEMEK BU KADAR KOLAY OLMAMALI"

Bir insana terörist demenin bu kadar kolay olmaması gerektiğini gözleri dolarak anlatan ihraç jandarma astsubay Sedat Gülkaya yaşadıklarını şöyle aktardı: "Zorluklarla okudum. Ben bu vatanın bütünlüğü için askerde yemin ettim. Bu vatanın bütünlüğünü korumak için mücadele ettim, canımı verecek kadar. Hakkımızı vermeniz de önemli değil bu saatten sonra. Yaşadıklarımız unutulmayacak. Mağduriyetlerin telafisi yok. Gidenler geri gelemeyecek Hatice Civelek'in çocukları geri gelmeyecek. Kaza da başka sebeplerle ölen insanlar geri gelmeyecek."

 "TERÖRLE MÜCADELE ÇALIŞTI TERÖRİST OLARAK SUÇLANDI"

7,5 yıllık astsubaylık yaşamında terörle mücadele çalıştığını ancak terörist olarak işinden olup cezaevine atıldığını aktaran Gülkaya " " Bu şekilde suçlanmak benim için büyük hakaret ve büyük iftira. Ben askerde bir yemin ettim bu vatanı koruyacağım diye. Ben yeminime sadık kaldım. Ben şahidim ki yeminine sadık kaldığı halde mağdur olan çok sayıda arkadaşım var." diye konuştu.

"NEYİN BEDELİNİ ÖDÜYORUZ"

Yaşadıkları acılara ve mağduriyetlere rağmen çocuklarına vatan aşkını aşılamaya çalıştıklarını aktaran Sedat Gülkaya "Neyin bedelini ödüyoruz bilmiyoruz. bu dava neyin davası onu da bilmiyoruz. Eğer suçumuz yoksa bizi bu vatanda ısrarla tutmak istiyorsanız. bizi anlamaya çalışın bize hak ettiğimizi verin bize merhamet etmeyin." ifadelerini kullandı.

"NE BU ÜLKEDE YAŞATILIYORUZ NE DE BU ÜLKEDEN GÖNDERİLİYORUZ"

İşçi bir babanın oğlu olarak zorluklarla okuduğunu hatırlatan Gülkaya Toplumsal barışı çözme noktasında hiç bir gayretin olmamasına ise çok üzüldüğünü kaydetti. 

"Terör canavarı yarattınız. Herkesi aynı torbaya attınız." diyerek yaşananları özetleyen Gülkaya, "Size muhalefet olan suçu olsun olmasın herkesi bu torbaya attınız. Kaybedecek bir şeyimiz de kalmadı. Sıfırda değiliz sıfırın altındayız. banka kredisi bile alamıyoruz KHK'lı olduğumuz için. Ne bu ülkede yaşatılıyoruz ne de başka bir yere gönderiliyoruz.

Toplumda "Terörist"olarak adlandırılmanın çok zor olduğunu aktaran İhraç astsubay, "Çevremdekiler terörist olarak görmüyor ancak sen iyi bir insansın sen terörist değilsin mağdur olmuşsun diyorlar ancak ama bu söylenenler mağduriyetlerimizi gidermiyor." dedi.

"BAHSETTİKLERİ YAPIYLA DEVLET BİZİ CEZAEVİNE ATARAK TANIŞTIRDI"

Topluma karşı bilinçli olarak küstürülmeye çalışıldıklarını ancak küsmeyeceklerini anlatan Gülkaya, "Çünkü bu toplum bizim. Bahsettikleri yapıyla bizi yine devlet tanıştırdı. Kendileri bu insanların reklamını yaptılar. Bizler dahil olmasak da bizleri cezaevine atarak canavarlaştırılan bu insanlarla devlet tanıştırmış oldu." ifadelerini kullandı.

"3 YAŞINDAKİ OĞLUM İÇİN UMUTLU OLMAK ZORUNDAYIM"

Maruz kaldığı mağduriyetlerin giderilmesi konusunda umutlu olduğunu er yada geç bu hukuksuzluğun sona ereceğine inandığını belirten Gülkaya, "Çocuklarımız için umutlu olmak onlara güzel yarınlar bırakmak için umutlu olmak zorundayız." dedi.

[Samanyolu Haber] 13.6.2020

Babacan ve 26 eski bakandan dünya liderlerine corona çağrısı: Tek başına mümkün değil

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan'ın da aralarında bulunduğu 27 ülkeden eski dışişleri bakanı, Birleşmiş Milletler, ülke liderleri ve hükümetlere, corona virüsü salgınına karşı dayanışma çağrısı yaptı.

Dünya, corona virüsü salgınıyla mücadele konusunda ülkeden ülkeye farklılık gösteren uygulamalar ve ilaç araştırmalarını sürdürürken, eski dışişleri bakanlarından, “dayanışma ve iş birliği” çağrısı geldi.

Eski bakanlar, kaleme aldıkları açık mektupta, BM’ye pandemiyi acil gündemine alması dahil beş önemli konuda adım atması çağrısı yaparken, liderler ve hükümetlere de aşının adil dağıtımı dahil beş konuda eylem planı önerdi.

“Bizler; uluslararası diplomasiyi yönetme, krizlere cevap verme, uluslararası kurumları yenileme gibi konularda onlarca yıllık deneyime sahip ve dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde daha önce Dışişleri Bakanlığı görevini üstlenmiş kişilerden oluşan bir grup insanız” ifadesiyle başlayan açık mektupta, salgının sınır tanımadığı ve bir ülkenin tek başına yenmesinin mümkün olmadığı vurgulandı.

‘KADINLARA YÖNELİK KORUMA GENİŞLEMELİ’

Eski bakanlar, ülke liderleri ve hükümetlerine de pandemiyle mücadele şu önerilerde bulundu:

– Pandemiyle ilgili çalışma yürüten uluslararası kuruluşlara maddi destek sağlayın.

– Olası bir aşının adil dağıtımını garanti altına alın.

– Kadınlara yönelik koruma alanlarını genişletin.

– Bilimi önceleyen çevre politikalarını destekleyin.

– Ülkeler arası işbirliği faaliyetlerini teşvik edin.

[Samanyolu Haber] 13.6.2020

Necaşi'den Günümüze "Rüşvetle Masum Avına Çıkanlar!" [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Bazen yakındaki ışık görülmez. Buna yakın körlüğü de diyebiliriz. Tarihte bunun fert ve toplum bazında pek çok örneği vardır. Allah Resûlü (s.a.s.), Mekke’lilerin yakından tanıdığı bir simaydı. Aynı şehirde, aynı mahallelerde, aynı ortamlarda pek çok defalar ondaki benzersiz güzel ahlakının pek çok örneğine şahit olmuşlardı. Ticaretteki güvenini, insana saygısını ve sevgisini, yardımseverliğindeki ulaşılmazlığını ve doğruluğunu, emin ve güvenilirliğini defalarca yakından görmüşlerdi. Kırk yıl gibi uzun bir süre aralarında kalmış Peygamber’in (s.a.s.), kendilerine karşı yalan söylemeyeceğini kesin olarak biliyorlardı. Ancak bütün bunlara rağmen, tevhid dinini onlara hatırlatınca ve Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu söyleyince, hepsi sırtını döndü. Sanki Resûlullah, hiç tanımadıkları bir yabancı haline gelmişti.

Mekke, zâlimlerin işkence ve zulmünden dolayı yaşanmaz bir hale gelince, Allah Resûlü (s.a.s.) ashabına, Habeşistan’a hicret etmelerini, zira orada Necâşi adında adaletle hükmeden sâlih bir kralın olduğunu söyledi. Peygamberliğin beşinci ve ertesi yılında kadın erkek iki kâfile yola çıktı. Böylece Mâlikü’l-Mülk olan Allah Teâla onları, başka bir ülkede, daha sıcak karşılayacak bir hâminin harîmine yerleştirdi. 

Habeşistan’daki Müslümanların Hayatı

Kureyş müşrikleri, ashabın Habeş ülkesinde emniyet ve sükûnete kavuşmuş ve orada yurt yuva edinip yerleşmiş olduğunu öğrenince, aralarında toplantı yaptılar. Habeşistan’a hicret edenleri oradan geri almak için çeşitli istişarelerde bulundular. Varılan karar; din adamlarına, kralın yanındakilere ve Necâşi’ye hediyeler vererek, Müslüman muhacirler hakkında hiçbir görüşme yapmadan, onları Necâşi’ye muhatap etmeden direkt iadelerini sağlamaktı. Bunun için Kureyş, içlerinden iknâ ve hitabet açısından meşhur ve zeki iki kişiyi gönderme kararına vardılar. Bunlar, Amr b. El-As ve Abdullah b. Rabia’ydı. Bu iki Kureyşli elçi, hem Necaşi hem de din adamları ve krala yakın kimseler için ayarladıkları en değerli hediyelerle yola çıktılar. Bunları rüşvet olarak verecekler ve karşılığında Müslümanları teslim alacaklardı. Kesin sonuç elde edecekleri hususunda hiçbir şüpheleri yoktu. Habeşistan’da bu kişiler, denilenleri aynen yaptılar ve hediyeleri (rüşvetleri) sahiplerine ulaştırdılar. Her bir kişiye hediyeyi verirken de, uyarı ve yönlendirme yapmayı ihmal etmiyorlardı.

Değerli hediyeleri alan kralın adamları, denilenleri aynen yerine getireceklerini söylediler. Bu defa hediyelerle birlikte Necaşî tarafından kabul edilen elçiler, aynı şekilde: “Ey hükümdar! Bizden birtakım aklı ermez gençler senin ülkene gelip sığındılar. Onlar kavimlerinin dininden ayrıldılar, senin dinine de girmediler. Onlar bizim de, senin de bilmediğin bir din uydurdular. Onların babalarından, amcalarından ve yakın akrabasından olan kavimlerinin eşrafı, onları kendilerini geri çevirmeniz için bizi sana yolladılar. Çünkü onlar, bunları başkalarından daha iyi bilir, kusurlarını, kabahatlerini başkalarından daha iyi anlar” mâhiyetinde, iknâya yönelik sözler söylediler.

Necâşi’nin yanında bulunan kumandanları da: ‘Ey Kralımız! Bu iki adam doğru söylüyor. Kavimleri onları daha iyi bilirler ve kusurlarını bizden daha iyi anlarlar. Sen onları bu iki adama teslim et, ülkelerine ve kavimlerine geri götürsünler!” dediler.
Necâşi onların bu tekliflerine kızdı ve: “Hayır! Vallahi, ben onları bu iki adama hemen teslim edivermem! Gelip ülkeme sığınmış, beni başkalarına tercih ederek benim himayeme girmiş bir topluluğa kötülük yapmış olurum! Onları derhal huzuruma alın. Bu elçilerin söyledikleri hakkında onlara sorular soracağım. Şayet elçilerin dedikleri gibi iseler, onları teslim eder, kavimlerine geri gönderirim. Şayet söyledikleri gibi değillerse, onların ilticalarını kabul eder ve himayemde kaldıkları müddetçe de en güzel şekilde korur ve kollarım” dedi. Sonra da, misafirleri huzuruna almalarını emretti.

Kilise’de Karşılaşma ve Dinlenen Kur’ân

Necâşi ve din adamlarının huzurunda Cafer b. Ebi Talip şöyle konuştu: “Ey hükümdar!’ Biz cahil bir toplumduk. Putlara tapardık. Ölmüş hayvan eti yerdik. Bütün kötülükleri yapardık. Akrabalarımızla ilgilerimizi keser, akraba hakkı gözetmezdik. Komşularımızı unutur, komşuluk vazifelerini yerine getirmezdik. İçimizden güçlü olan, güçsüz, zayıf olanı yerdi. Yüce Allah bize kendimizden, soyunu sopunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz Resûlü gönderinceye kadar, biz hep bu kötü durum ve tutumda idik. O peygamber, bizi, bizim ve babalarımızın Allah’tan başka tapageldiğimiz taştan, ağaçtan, altın ve gümüşten yapılmış putları bırakarak Allah’ın birliğine inanmaya ve yalnız O’na ibadet etmeye davet etti. Yine o peygamber, doğru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akraba haklarını gözetmeyi, komşulara iyi davranmayı, haramlardan uzak, kan dökmekten geri durmamızı bize emretti. Yine o, bizi her türlü çirkin, yüz kızartıcı söz ve işlerden, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, iffetli kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten de yasakladı. Ayrıca: Hiçbir şeyi kendisine eş ve ortak tutmaksızın yalnız Allah’a ibadet etmemizi, namaz kılmamızı, zekât vermemizi, oruç tutmamızı da bize emretti. Biz onu doğruladık ve ona iman ettik. Allah tarafından getirdiği şeylere göre ona tâbi olduk. Bir ve tek olan Allah’a ibadet ettik, O’na hiçbir şeyi şirk koşmadık. O’nun bize haram kıldığını haram, helâl kıldığını helâl olarak kabul ettik. Bunun üzerine, kavmimiz bize düşman kesildi. Bizi dinimizden döndürmek, Yüce Allah’a ibadetten vazgeçirip putlara taptırmak, öteden beri helâlleştirip serbestçe işleyegeldiğimiz kötülükleri tekrar işletmek için, bizi işkenceden işkenceye uğrattılar. Onlar bize böylece galebe çalıp zulmettikleri, bizimle dinimiz arasına gerildikleri ve tazyiklerini arttırdıkları zaman, biz senin ülkene çıkmak, sığınmak zorunda kaldık. Seni başkalarına tercih ederek, senin koruman altında ve komşuluğunda bulunmayı arzu ettik. Ey hükümdar! Biz senin yanında hiçbir zulme uğramayacağımızı umuyoruz!”

Necâşî: “Allah tarafından peygamberinizin getirip sizlere bildirdiği şeylerden, senin yanında bir şey var mı?’ diye sordu. Cafer: “Evet! Var” dedi. Necaşî: “Onu bana oku!” dedi. Câ’fer, Meryem Sûresi’nin baş tarafından, Hz. Yahya ve Hz. İsa (a.s.) ile ilgili âyetleri (1-35) okuyunca, Necâşî o kadar ağladı ki, akan gözyaşlarından sakalı ıslandı. Din adamları da okunan âyetleri dinledikleri zaman ağladılar. Bunun üzerine Necaşî, Mekke’den gelen iki Kureyşliye: “Bu dinlediğim şey, İsa’ya gelmiş olanla muhakkak aynı yerden gelmektedir! Siz ikiniz, gidin artık! Hayır! Vallahi ben onları size ne teslim ederim, ne de onlara dokunulur!” dedi.

Ertesi gün, Amr b. As, Necâşî’nin yanına gidip: “Ey hükümdar! Onlar İsa b. Meryem hakkında çok büyük ve ağır sözler söylüyorlar! dedi. Necâşi tekrar: “Meryem oğlu İsa hakkında ne diyeceksiniz?” diye sordu. Cafer b. Ebi Talip: “Biz, onun hakkında, Peygamberimizin bildirdiklerini söylüyoruz. O diyor ki: “İsa Allah’ın kulu, resûlü ve Allah’a bağlanmış bir kız olan Meryem’e ilka eylediği kelimesidir’” deyince, Necaşî, elini yere uzatıp oradan bir çöp aldıktan sonra: “Vallahi, İsa b. Meryem de, senin söylediğinden başka bir şey değildir! Arada, şu çöp kadar bile fark yoktur!” dedi. Necâşî bunu söylediği zaman, çevresindeki kumandanlar homurdanmaya başladılar. Necâşî, kumandanlara: “Vallahi, siz homurdansanız da, gerçek olan budur!” dedi. Muhacirlere de: “Gidiniz! Sizler, benim ülkemde, tamamıyla emniyet içindesiniz! Size söven ve dil uzatan kimse cezalandırılacaktır! Ben, sizden hiç birinize, bir dağ altın karşılığında bile olsa, eziyet etmek istemem! Getirdikleri hediyeleri de şu iki adama geri verin! Benim onlara ihtiyacım yok! Vallahi, Allah bana saltanatımı geri verdiği zaman, benden rüşvet almadı ki, ben bu hususta rüşvet alayım!” dedi.

Tarih tekerrür etmektedir. On dört asır önce gerçekleşen bir olay, aynıyla günümüzde de yaşanmaktadır. Mekkeli müşriklerin rolünü, Müslüman olduğunu iddia eden yeni Mekkeliler almıştır. Daha düne kadar ülke çapında ve dünya genelinde İslam’a ve insanlığa hizmetlerinden dolayı takdir ettikleri, alkışladıkları, beraber oldukları, güvendikleri, güvendiklerinden dolayı çocuklarını emanet ettikleri mâsum ve samimi insanları, bir darbe oyunuyla terörist ilan ettiler. Bu vesileyle mâsumiyet karinesi, suçun şahsiliği ve kânûnilik ilkesine bakmadan ve hâlen yürürlükte olan kânunlara göre bile suç olmayan uydurma delillerle yüzbinlerce insanı, hâmile, çocuklu kadın, ihtiyar, hasta demeden tutukladılar. Bazılarının mal varlığına el koydular; kimilerini sorguda, kimilerini hapishane hücrelerinde çeşitli işkencelere maruz bıraktılar. Bu kötü gidişattan etkilenen bazıları, bulabildikleri imkânlarla havadan, karadan, denizden bir yolunu bulup ülke dışına çıktılar. Gittikleri yerler, dinleri, dilleri ve kültürleri farklı olan ülkelerdir. Bu defa Mekkelilerdeki kin ve nefretin benzeri, yeni Mekkelilerde depreşmişti. Gittikleri yerlerde, masumlara kapıların açılması ve değer verilmesi, yeni Mekkelileri rahatsız etti ve aynı yöntemi kullanmaya karar verdiler. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılara ve yığınla çözüm bekleyen probleme rağmen, en büyük dertleri, rüşvetle, masum insanları bulundukları ülkelerden geriye almak oldu.
Aylarca, gidilen ülkelerin rüşvet paydaları görüşüldü, milletin paralarıyla, henüz doğmamış çocuğun üzerine yükledikleri borçlarla ve rüşvetten elde edilen çuvallar dolusu parayla, istedikleri meblağı topladılar. Hangi ülkedeki insan, neden hoşlanırın ve hangi şey karşılığında hayır diyemezin hesaplarını yaptılar. Aynı zamanda her ülkenin din ve kültürünü de dikkate alarak, masumlarla ilgili kime hangi yalanı söylersek, rahatça ikna edebilirizin de tartışmalarını yaptılar. Bu arada, ülkenin içinde meydana gelen kargaşa, açlık sıkıntısı, komşu ülkelerle problemlerin çözümü, aile ve gençliğin önündeki büyük tehlikeler ve benzeri devâsâ bir sürü problemler bir tarafa bırakıldı, bütün devlet ricali buna odaklandılar.

Ellerinden kaçıp kurtulan masumları elde etme ve işkenceler altında bırakarak, hınçlarını almak için, hatırı sayılır kişilerle, hatırı sayılır rüşvetler, yeni Mekkelilerin ümidi oldu. Ancak kendileri gibi rüşvet ve yolsuzluk çarkıyla iş çeviren birkaç istisna dışında, hiçbir ülkeyi ikna edemediler. Hele ki, demokrasi ve insan haklarının yaşanıp uygulandığı ülkeleri. Masumlar hakkında uydurdukları yalan ve iftiralar, yüzlerine çalındı, istedikleri kişilerin güvenilir ve yollarının da doğru olduğu yüzlerine söylendi ve gittikleri gibi elleri geriye boş döndüler.

Ellerinin boş dönmesi, yeni Mekkelilerin kinini, nefretini ve gayzını daha da artırdı; bu defa suçsuz hapse attıkları, mal ve mülklerine el koydukları, mesleklerini ellerinden aldıkları masumlara, çektirmedik eza ve cefa bırakmadılar. O gün için Mekkelilerin sonu nasıl olduysa, yeni Mekkelilerin sonunun da aynı olacağında hiç bir şüphe yoktur. Tarih tekerrür etmektedir. Mekkelileri yeni Mekkeliler, Necaşileri yeni Necaşiler ve masumları da yeni masumlar takip etmektedir.   
   
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 13.6.2020 [Samanyolu Haber]

“7 aylık hamile kızım bir haftadır hapiste tek başına!” [Sevinç Özarslan]

İki ay sonra doğum yapacak olan Ümmiye Kara, salgın nedeniyle Sincan Cezaevinde tek başına kalmak zorunda bırakıldı. Kara, kapalı görüş hakkı olduğu halde bir haftadır ailesiyle de görüştürülmedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Geçen hafta cuma günü (5 Haziran 2020) 3 hamile kadın tutuklanıp hapse gönderildi. Cezaevinde kanaması başlayan 3 aylık hamile Hatice Aydın dün tahliye edildi. 7 aylık hamile Ümmiye Kara Sincan’da, 5 aylık Sehat Sarı ise Aksaray Cezaevinde hala tutuklu bulunuyor.

Her iki hamile de cuma sabahı gözaltına alınıp öğleden sonra Aksaray 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından eşleriyle birlikte tutuklandılar. 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanuna göre hamile kadınların gözaltına alınması ve tutuklanması yasaya aykırıyken karı-koca tutuklanan çiftin diğer çocukları da bir anda annesiz-babasız bırakıldı.

8 KİŞİLİK KOĞUŞTA TEK BAŞINA

Korona salgını nedeniyle bir haftadır kızının cezaevinde tek başına kaldığını söyleyen babası Mehmet Ali Yıldırım “Kızım geçen hafa cumadan beri 8 kişilik koğuşta tek kalıyor. Salgın nedeniyle yeni bir bölüm açmışlar. Gelenleri Sincan’da L-3 Cezaevinde tutuyorlar. İki torunuma biz bakıyoruz ama anne baba gibi olmaz.” dedi.

KAPALI GÖRÜŞ HAKKI OLDUĞU HALDE GÖRÜŞTÜRÜLMEDİ

Kapalı görüş hakkı olduğu halde kızıyla görüşemediklerini belirten Yıldırım “Bize 15 gün sonra görüş olabileceğini söylemişlerdi. Oysa çarşamba günü kızımın, perşembe günü de damadımın görüş günüymüş. Haber verilmediği için gidemedik. Bir daha ne zaman görüşebileceğimiz belli değil. İzinlerin kaldırıldığını söylediler. Tutuklandıktan sonra bir kez ziyaret hakkı doğar ailesine, pandemi nedeniyle o yok, e görüş varmış, haberimiz yok. Sadece salı günü telefonda görüştük, iyiyim dedi ama ne yapıyor, ne ediyor, tek başına merak ediyoruz.” ifadelerini kullandı.

“DAHA ÖNCE DÜŞÜK YAPTI”

Kızının daha önce bir kez düşük yaptığını vurgulayan Mehmet Ali Yıldırım “Kızım gözaltına alınmadan bir gün önce ultrasona girmişti. Herhangi bir sıkıntısı yoktu ama bir kez düşük yapmıştı. Mahkemede söyledik bu durumu. Adli kontrol şartıyla bırakılmasını talep ettik ama vermediler. 14 gün sonunda test yapılacak, bir sıkıntı çıkmazsa kadın cezaevine gönderilecek. Şimdi dosyasının Ankara gelmesini bekliyoruz.” diye konuştu.

Birlikte tutuklanan Ümmiye-Oktay Kara çiftinin Sema Nur (4) ve Mert Salih (6) adında iki çocukları daha bulunuyor.

HEMŞİRELİK MEZUNU

Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik bölümü mezunu olan Ümmiye Kara (34), 2015’ten bu yana çalışmıyordu. Eşi Oktay Kara (34) ise özel eğitim kurumlarında fen ve teknoloji bilimleri öğretmenliği yapmıştı.

“İKİ HAMİLEYİ SERBEST BIRAKIN, ZULME ORTAK OLMAYIN”

Sehat Sarı ve Ümmiye Kara’nın gözaltına alındığını duyuran HDP Milletvekili ve insanlar hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Önceden de böyleydi ama son yasayla netleşti. Hamile tutuklanamaz! Bazı savcı ve hakimlerin ya bilmemezlikten ya işgüzarlıktan tutuklamalarına şahidim. 2 hamileyi serbest bırakın, zulme ortak olmayın.” dedi. Gergerlioğlu dün Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e kanunsuz yapılan bu tutuklamaların neden tutuklandığını cevaplaması için soru önergesi verdi.

[Sevinç Özarslan] 13.6.2020 [Bold Medya]

Twitter'ın Türkiye'de kapattığı hesaplarla ilgili raporda neler var?

Dünyanın en büyük sosyal medya platformlarından Twitter, Türkiye'den 7 bin 340 hesabı, manipülasyonu engelleme politikalarını ihlal ettikleri gerekçesiyle kapattı.

Twitter, bu hesapların Adalet ve Kalkınma Partisi'nin gençlik faaliyetleri ile bağlantılı olduğunun tespit edildiğini bildirdi.

Bu alanda Twitter'la birlikte çalışan Stanford İnternet Gözlemevi (SIO), Türkiye'deki hesaplarla ilgili bir rapor hazırladı.

SIO hazırladığı raporun tümünü internet sitesinde yayımladı.

Hesaplarla ilgili istatistikler neler?
Rapora göre, Twitter'ın kapattığı 7 bin 340 hesap, 9 Haziran 2008 ila 18 Ocak 2020 arasında oluşturulmuş.

Hesaplardan 60'ı 100 binden fazla izleyiciye sahip.

Birçok hesabın ise kullanıcı sayısı fazla değil. 4 bin 534 hesap 500'den az kullanıcıya sahip.

Tüm hesapların ortalama izleyici sayısı 4 bin 274.

Kapatılan hesaplardan yapılan toplam paylaşım sayısı ise 37 milyon.

Raporun girişinde, "Twitter'daki Türk vatandaşlarını hedef alan ve iktidar partisinin içeriğini yayan dezenformasyon kampanyasının bir ilk olmadığı, 2013 yazındaki hükümet karşıtı gösterilerin ardından AKP'nin, sosyal medya faaliyetleri için 6000 kişiyi işe aldığı ve bu gruba AK troller dendiği" belirtiliyor.

'Retweet halkaları ve sahte hesaplar var'
Rapora göre kapatılan hesapların arasında AKP yanlısı retweet halkaları önemli bir yer tutuyor.

Bu halkalar dahilindeki hesapların aynı içerikleri retweet ettikleri, aynı sahte izleyici toplama taktiklerine başvurdukları ve sosyal medya etiketlerini yaygınlaştırmak için birlikte çalıştıkları belirtiliyor.

Bu retweet halkalarının genelde siyasi isimler kullandığı aktarılıyor. Bazı hesaplarda AK sözcüğü kullanılmış. AK Davam ve AK Hilal, bu halkalara örnek olarak gösteriliyor.

Hesaplar arasında, benzer isimlerle oluşturulmuş çok sayıda sahte kimliğe rastlandığı da aktarılıyor.

Bunun yanında, bu faaliyetler için, hükümet karşıtı gruplara ait olup bilgisayar korsanları tarafından hedef alınan hesapların da kullanıldığı aktarılıyor.

Ele geçirilmelerinin ardından bu hesapların AKP'ye destek mesajları için kullanıldığı belirtiliyor.

Raporda, söz konusu hesapların AKP'ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a ciddi bir destek verdiklerinin görüldüğü belirtiliyor.

Bu hesapların #CumhurbaşkanıErdoğan etiketini toplamda 13 bin kere kullandığı aktarılıyor.

Hesaplardan ayrıca #WeLoveErdogan (#ErdoğanıSeviyoruz), #TheLastWarriorErdoğan (#SonSavaşçıErdoğan), #ErdoganIsTheLeaderOfTheWorld (#ErdoğanDünyanınLideri), #BraveHeartErdogan (#CesurYürekErdoğan) ve #ITrustToErdogan (#ErdoğanaGüveniyorum) gibi İngilizce etiket paylaşımları da yapılmış.

2017'deki anayasa referandumunda bu hesapların bazılarından #TurkeySaysYes (#TürkiyeEvetDiyor), #YeniAnayasaGüçlüTürkiye ve #ÜlkeninBekasıİçinEVET etiketleri paylaşılmış.

Farklı hesaplarla etkilşime geçen bu hesapların, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın resmi hesabı olan @RTErdogan'ı rertweet ettikleri ya da ondan bahsettikleri mesaj sayısı ise 1,7 milyon olmuş.

Hesapların sık sık retweet ettikleri veya tweetlerinde bahsettikleri diğer bazı hesaplar ise şunlar: @Akparti, @tcbestepe, @BeratAlbayrak, @abdulhamitgul, @06melihgokcek.

'Twetler HDP ve CHP'yi hedef alıyor'
Raporda bu hesaplardan atılan tweetlerin sadece AKP'yi desteklemek için kullanılmadığı, aynı zamanda muhalefet partileri HDP ve CHP'yi hedef aldığı da belirtiliyor.

HDP ile ilgili tweetlerde bu partinin "terörle" ilişkilendirildiği ve tahrif edilmiş fotoğraf kullanımı gibi yöntemlere başvurularak sosyal medya hileleri yapıldığı aktarılıyor.

HDP'yi eleştirmek için kullanılan etiketlere örnek olarak #HDPyeOyVermiyorumÇünkü gösterilmiş.

CHP'yle ilgili ise #ŞeddeliFaşistCHP ve #CHPyeRağmenDireniyoruz etiketleri örnek verilmiş.

Rapora göre HDP ve CHP'yi eleştiren mesajların çoğu, sahte hesap gibi görünen hesaplardan oluşan bir gruptan oluşuyor. Bu gruptaki hesaplar 28 Ekim 2014'te oluşturulmuş.

Bu hesaplarda büyük harfle yazılmış isimler bulunuyor ve hiçbirinde profil açıklaması yer almıyor.

Raporda, "ilginç bir şekilde bu gruptaki hesapların sık sık eski Ankara belediye başkanı Melih Gökçek ve oğlu Osman Gökçek'i destekleyen mesajlar paylaştıkları da" belirtiliyor.

Suriye, Libya ve Katar'la ilgili mesajlar
Rapor, bu hesaplardan paylaşılan yabancı ülkelerle ilgili mesajların içerisinde en fazla Suriye'nin ele alındığını belirtiyor.

Yaklaşık 170 bin tweette Suriye kelimesi geçmiş.

Bu tweetler AKP'nin Suriye'deki politikaları ve askeri müdahaleleri ile Türkiye'deki Suriyeli göçmenlerle ilgili içeriğe sahip.

Rapor, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi ve Suriyelilerin ülkelerine geri dönüşü konularında, aynı tweet kümeleri içinde farklı görüşler içeren mesajların paylaşıldığını da aktarıyor.

Daha az sayıda olan Libya ile ilgili mesajlarda, Türkiye'nin Libya'daki siyasetinin desteklendiği; Katar'la ilgili tweetlerde ise ambargolara karşı Katar'ın yanında olunduğuna dair içerik paylaşıldığı bildiriliyor.

Birçok hesabın İsrail'i eleştiren, Filistin yanlısı mesajlar da paylaştığı belirtiliyor.

Hesapların dönem dönem İngilizce paylaşımda bulunduğu aktarılıyor.

'Hesaplardan reform talepleri de dile getirildi'
Rapora göre hesaplardan reform talepleriyle ilgili tweetler de atılmış.

Bunlar arasında tarım sektöründe daha fazla gıda mühendisine istihdam sağlanması, yurtdışı eğitim bursu faizlerinin silinmesi, uzman erbaşlara emeklilik hakkıyla ilgili 6000 sayılı kanunun değiştirilmesi de var.

Bu kampanyalar kapsamında #5bingidamuhendisi etiketi, Eylül 2018 ve Kasım 2019'da kullanılmış. Tarım ve Ormancılık Bakanlığı ise Mart 2020'de yeni personel alım açıklaması yapmış.

#1416ylsy, #1416ylsytazminat ve #Faizaffi etiketleri, Milli Eğitim Bakanlığı'nın akademisyen ve uzman yetiştirmek amacıyla yurt dışı eğitimi için sağladığı bursların faizlerinin affı için hazırlanmış. Eğitim Bakanlığı'nın bu konudaki reform çalışmaları sürüyor.

#VUK359 ise esnafların gündeminde olan, Vergi Usul Kanunu'nun 359. Maddesi'nin değişim talebi için kullanılmış.

Stanford'un raporunda bu tweetlerin hükümetin bu alanlardaki değişikliklerine dair meşruiyetini artırmayı hedefleyen bir hükümet yanlısı kampanyanın parçası mı olduğu yoksa başka organizatörler tarafından mı yönlendirildiğinin belirsiz olduğu aktarılıyor.

Bununla birlikte bir olayda hükümetin bir reformu tartışmaya açarken meselenin Twitter'da popüler olmasına işaret ettiği notu düşülmüş.

[Samanyolu Haber] 13.6.2020

ABD Bilim Akademisi’ne seçilen Prof. Dr. İvet Bahar aşı için tarih verdi

ABD Bilim Akademisi’ne seçilen ilk Türk bilim kadını Prof. Dr. İvet Bahar'ın başkanlığını yaptığı laboratuvar corona ile ilgili üç önemli çalışma birden yürütüyor. “Yıl sonuna kadar en az bir aşı bulunur” diyen Prof. Dr. Bahar, ekibiyle yaptığı çalışmanın başlıklarını şöyle sıraladı: "Virüsün insanın hücre zarından içeri girmesine engel olacak bir ilaç tasarımı. Virüsün mutasyon geçirip geçirmediğini saptamak. Mevcut ilaçların yeni amaçla kullanılması için yoğun araştırmalar yapmak.”

Prof. Dr. İvet Bahar, ABD'nin önemli laboratuvarlarından birinin başkanı. ABD Bilim Akademisi'ne seçilen ilk Türk bilim kadınımız. Hesaplamalı biyolojinin öncülerinden. O ve ekibi Covid-19 konusunda ciddi çalışmalar yürütüyorlar.

Çalışmaları ve corona virüsü ile ilgili Cumhuriyet gazetesinden Özlem Yüzak‘a bilgi veren Prof. Dr. İvet Bahar, “Yıl sonuna kadar en az bir aşı bulunur” dedi.

HEDEF VİRÜSÜN HÜCREYE GİRİŞİNİ ENGELLEMEK

Virüsle mücadelede çok yönlü çalışmalar yürüttüklerini aktaran Prof. Dr. Bahar, “Bunlardan biri virüsün hücre zarından içeri girmesine engel olacak bir ilaç geliştirmek. Virüsün “spike” adını verdiğimiz proteini, insanın hücre zarındaki Ace2 reseptörü ile etkileşime geçiyor ve biz bunu engellemek istiyoruz. Bu yüzden bir “hedef” protein seçtik: Spike'in Ace2 proteinini “tanıması” için yardımcı olan bir proteaza odaklandık. Şu anda o proteaza engel olacak ilaç tasarlamaktayız” dedi.

BİRÇOK LABORATUVARLA BİLGİ PAYLAŞIYORUZ

Prof. Dr. Bahar, İkinci çalışmalarını ise şu sözlerle özetledi

Bugüne kadar kullanılan bütün ilaçlar hakkında çok kapsamlı veri bankaları var, hangi ilaç ne amaçla kullanılıyor, hangi proteinlerle etkilesiyor vs.

O bilgilerin tümünü kullanarak mevcut ilaçların SARS-CoV-2 virüsüne karşı ‘yeni amaçla kullanılması’ için yoğun analizler yapıyoruz.

Bu konuda çalışan birçok laboratuvar ile bilgileri paylaşıyoruz, aday ilaçları test etmek üzere klinik araştırmacı/uzmanlarla işbirliği halinde çalışıyoruz.

ÇOCUKLARDA COVİD-19

Üçüncü çalışmayı ise “Virüsteki genetik farklılaşmalar (mutasyonlar) ve onların etkileri” olarak tanımlayan Prof. Dr. Bahar, şu bilgileri paylaştı:


* Özellikle son zamanlarda gerek New York gerekse ABD'nin kimi doğu eyaletlerinde Covid-19'a çocukların da yakalandığı ve sistemik (toksik şok diye bilinen) şiddetli reaksiyonlar gösterdikleri gözlemleniyor.

* Bazı mutasyonların bu semptomları tetikleyebileceği ve bağışıklık sisteminde aşırı uyarma/tepkilere yol açabileceği sonucuna vardık.

* İlk sonuçlarımızı yayımlanmak üzere gönderdik. UCLA ile ortaklaşa çalışmamız oradaki deneylerle devam ediyor.

“YIL SONUNA KADAR BİR AŞI BULUNACAK AMA…”

Prof. Dr. Bahar, “Yeni bir ilacın ya da aşının bulunması ne kadar zaman alacak?” sorusuna şu yanıtı verdi:

* Sanırım yıl sonuna kadar çok etkin olmasa da en az bir aşı veya ilaç bulunacak, zamanla daha da geliştirilecek.

* Ancak daha önemlisi bu süreçte kendimizi korumamız. Çok basit kurallar yeterli: Hijyen, sosyal mesafe, ve maske kullanmak bunların başında.

* Uzakdoğu ülkelerinin başarısı (ilaç/aşı bulunmadığı halde hasta ve ölüm sayılarını düşük tutabilmeleri) bu önlemlerin dikkatli bir şekilde uygulanmasından kaynaklanıyor.

“DOĞRU ÇÖZÜMÜ BULMANIN YOLU İŞBİRLİĞİ”

Pandemiye karşı bilimsel işbirliğinin önemine vurgu yapan Prof. Dr. Bahar, bilgi kirliliğine de dikkat çekti. İşbirliğini ‘Doğru çözümü bulmanın yolu’ olarak tanımlayan Bahar şunları kaydetti:

* İşbirliği, farklı disiplinlerden araştırmacıların güç birliği yapması, ortaya atılan konularda/çözümlerde çeşitlilik olması iyi bir şey.

* Doğru çözümü bulmanın yolu bu. Tabii bazen acele ile, yeteri kadar sınanmadan, sıkı bir hakem onayından geçmeden, bazı sonuçlar yayımlanıyor, zaman zaman birbiri ile çelişen sonuçlar görülüyor.

* Maalesef bazen kanıtlanmamış bilgiler halkı da yanıltabiliyor. O nedenle basın-yayına, yöneticilere iş düşüyor, yanlış/eksik bilgilerin yayılmaması için.


* Bilim insanlarına gelince, biz çalışmaların yayımladığı dergilerin kalitesinden, yayın yapan laboratuvarların daha önceki çalışmalarından, rapor edilen sonuçların ne kadar geçerli olduğunu iyi-kötü tahmin edebiliyoruz; arada deneme-yanılma payı da olduğunu biliyoruz, her şeyi sorguluyoruz tabii.

[Samanyolu Haber] 13.6.2020

Covid-19'a karşı antibiyotik kullanımı başka ölümlere davetiye çıkartıyor

Uzmanlar Covid 19 hastalarında gereksiz yere antibiyotik kullanılmasının yeni biir krize yol açmasından endişe duyuyor DSÖ, koronavirüse karşı savaşta antibiyotik kullanımının en büyük küresel tehlikelerden biri olacağını açıkladı.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), koronavirüse karşı savaşta antibiyotik kullanımının artmasının tehlikeli boyutlara ulaştığını belirterek, bu uygulamanın virüsün bakteri direncini güçlendirdiği ve ileride daha fazla ölüme yol açabileceği hususunda uyardı.

Antibiyotikler ne kadar sık  kullanılırsa, etkinliklerini o kadar çok kaybedeceği bilinen bir gerçek . Çünkü antibiyotiklerin etkili olduğu bakteriler direnç kazanıyorlar . Uzun vadede, tıp uzmanları artık olası enfeksiyonları tedavi edemediği için küçük yaralar veya ameliyatlar bile hayati tehlike oluşturabilir. Korona krizinin bu sorunu daha da kötüleştireceğinden korkuluyor

Dünya Sağlık Örgütü, Covid 19 pandemisinin antibiyotik kullanımının artmasına neden olduğunu açıkladı . Genel Direktör Tedros Adhanom Ghebreyesus  "Bu, bakterileri daha dirençli hale getirecek - ve salgın sırasında ve sonrasında hastalık ve ölüm artacak."dedi

Antibiyotikler genellikle önlem olarak kullanılır

Aslında Covid-19'a karşı antibiyotikler etkli değil . Ancak , dünyanın bir çok yerinde doktorlar bu ilaçları hastaneye yatırılan hastalaragenellikle önlem olarak verdi. Çoğu Covid-19 yanında başka bakteriyel enfeksiyonların gelişmesini önemek için kullandığı bu ilaçlar farklı sıkıntılara da yol açacak gibi gözüküyor

Almanya Köln Üniversitesi Hastanesi enfeksiyon araştırmacısı Jörg Janne Vehreschild, "Bunu maodası geçmiş bir düşünce olarak gördüğünü söyleyerek  'Güvenli olsun diye ilaçlara antibiyotik ekliyoruz," dedi. Bazı doktorların antibiyotikleri sıklıkla zararsız bir katkı maddesi olarak gördüğünü eleştiren Vehreschild. Özellikle karmaşık olmayan Covid 19 vakalarından kullanılmamalı dedi

Vehreschild, üniversite kliniğinden meslektaşları ile birlikte yaklaşık 130 hastane ve pratisyen hekimden  topladığı verileri değerlendirdiğinde Covid-19 hastalarını hastaların yaklaşık dörtte birigereksiz olarak antibiyotik almış

DSÖ antibiyotiklere karşı uyarıyor

DSÖde benzer sonuçlara ulaştı  Dünyadaki birçok doktor sıklıkla gereksiz yere antibiyotik veriyor. Bu, son haftalarda dünya çapında ortaya çıkan bazı çalışmalarla ortaya çıktı . Buna göre, Covid 19 hastalarının yüzde onundan daha azı görünüşte bakteriyel süperenfeksiyondan muzdariptir, ancak önemli ölçüde daha fazla antibiyotik verilir.

Köln Üniversite Hastanesi'nden Profesör Vehreschild, şu anda normalden çok önemli kaynakların kullanılmasından korkuyor - ancak aksi takdirde antibiyotik içeren korona krizi nedeniyle birçok tedavi ve operasyon başarısız oldu. Vehreschild, "Corona dünya çapında bir sorun olmaya devam ederse ve hastaneye yatırılan insanlar büyük miktarlarda antibiyotik almaya devam ederse, bunun direnç istatistikleri üzerinde bir etkisi olacaktır" diyor.

[Samanyolu Haber] 13.6.2020

Babası 4 yıldır tutuklu olan Mehmet Fatih’e lenfoma teşhisi konuldu

Dört yıldır Yozgat E Tipi Cezaevinde tutuklu olan KHK’lı Salih Dedeoğlu’nun 14 yaşındaki oğlu Mehmet Fatih’e ‘burkitt lenfoma’ teşhisi konuldu.

Geçtiğimiz Ramazan ayında apandisit şikayetiyle hastaneye kaldırılan Mehmet Fatih'in bağırsağında kitle çıkınca 1 Haziran’da Ankara’ya sevk edildi. 12 gündür Hacettepe Üniversitesi Hastanesi yoğun bakımda yatan Mehmet Fatih’e kesin teşhis bugün konuldu. Burkitt lenfoma olduğu öğrenilen Mehmet Fatih, bu süreçte babasını bir kez görebildi.

Yozgat’taki doktor, “Her türlü tedbiri alırım, tüm hijyen kurallarına dikkat ederim, babayı hastaneye almadan ambulansta da olsa evladını gösterelim” demesine ve annesi çok uğraşmasına rağmen savcı izin vermemişti.  Savcılık 7 Haziran 2020’de izin verince baba cezaevi aracıyla Yozgat’tan Ankara’ya getirildi.

“BABANIN TAHLİYESİ ONU İYİ EDER”

LGS’ye hazırlanırken hastalanan Mehmet Fatih’in, babasıyla görüşebilmesi için resmi süreçlerle yakından ilgilenen Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Kemoterapilere iyi cevap vereceğini umuyorum. Biraz da moral destek ve babanın tahliyesi onu nasıl iyi eder :)” dedi.

“ÇOCUĞUM BANA ÖZLEMİNDEN BU HALE GELDİ”

Baba Salih Dedeoğlu da cezaevinde hastalık sorunlarıyla uğraşıyor. Tek böbreğiyle koğuşta yaşamaya çalışan Dedeoğlu’nun bir gözü görmüyor. Oğlunun hastalığını öğrendikten sonra çok üzülen Dedeoğlu, “Lütfen beni çıkarsınlar, çocuğum bana özleminden bu hale geldi. Şu zor süreçte yavrumun yanında olayım sonra yine tutuklasınlar” demişti.

[Samanyolu Haber] 13.6.2020

Emzirme ile Corona Virüsü bulaşır mı?

Emziren annelerin merak ettiği sorunun yanıtı Dünya Sağlık Örgütü’nden (WHO) geldi. WHO, Corona virüsünün anneden bebeğe emzirme yoluyla geçmediğini ve mevcut bulguların, anne sütünün yararlarının olası risklerinden fazla olduğuna işaret ettiğini bildirdi.

WHO Başkanı Tedros Adhanom Ghebreyesus, emzirme sırasında annelerin bebeklerine Corona virüsü bulaştırma olasılığını dikkatle incelediklerini söyledi.

Tedros, ‘’Çocukların Covid-19’a yakalanma riskinin görece düşük, ancak emzirmeyle engellenen birçok hastalığa yakalanma risklerinin yüksek olduğunu biliyoruz. Eldeki bulgulara göre Dünya Sağlık Örgütü’nün tavsiyesi, anne sütünün yararlarının Covid-19 riskine göre daha ağır bastığı yönünde’’ dedi.

Tedros, Covid-19 hastası ya da şüphesi olan annelerin kendilerini iyi hissettikleri sürece bebeklerinden ayrılmayarak emzirmelerinin teşvik edilmesi gerektiğini kaydetti.

Örgütün Üreme Sağlığı Araştırma Dairesi’nden Anshu Banerjee de anne sütünde canlı virüse rastlanmadığını, sadece virüs parçacıkları görüldüğünü kaydetti.

Banerjee, ‘’Anne sütünde şu ana kadar canlı virüs tespit etmedik. Yani anneden bebeğe virüsün geçme riski oluşmadı’’ diye konuştu.

Emzirme, özellikle doğumdan sonraki ilk altı ayda bebeğin ihtiyacı olan besinleri, vitamin ve mineralleri sağlıyor. Anne sütünde bulunan antikorlar, bebeğin de bağışıklık sisteminin oluşmasında, virüsler ve bakterilerle savaşmasında çok önemli. Anne sütü bebekte, lösemi, şeker hastalığı, obezite, kulak enfeksiyonları ve bağırsak sorunları ile ilgili riskleri de azaltıyor.

Bir başka araştırmaya göre emzirilen bebekler arasında, halk arasında beşik ölümü olarak bilinen ani bebek ölümü sendromu (SIDS) daha az görülüyor.

[Samanyolu Haber] 13.6.2020

Cemre Birand: Kanser hastası gazeteci Mevlüt Öztaş’ı serbest bırakın

Ünlü gazeteci Mehmet Ali Birand’ın eşi Cemre Birand, Ankara Dışkapı Eğitim Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu’nun ‘Hayati tehlikesi var, cezası ertelenmeli’ raporuna rağmen tutuklu kanser hastası gazeteci Mevlüt Öztaş’ın tahliye edilmemesine tepki gösterdi.

Cemre Birand sosyal medyadan paylaşım yaparak pankreas kanseri gazeteci Mevlüt Öztaş’ın sağlık kurulu raporuna rağmen tahliye edilmemesini eleştirdi.

BİRAND: BIRAKIN İSTEDİĞİ GİBİ TEDAVİ OLSUN, SERBEST BIRAKIN

Cemre Birand twitter hesabından yaptığı paylaşımda ‘‘Mevlut Öztaş’ın 4.evre pankreas kanseri olduğu rapor 22 Nisan’da çıktı. Hala hapiste. Kendinizi bir an onun yerine koyun, ailesini düşünün. Bırakın istediği gibi tedavi olsun, serbest bırakın. Sizin de başınıza bu hastalık gelebilir.’’ İfadelerini kullandı.

Ankara Dışkapı Eğitim Araştırma Hastanesi Sağlık Kurulu raporunda, Öztaş’ın hayati tehlikesinin bulunduğu için acilen tahliye edilmesi gerektiğini belirtmişti. Raporda Öztaş’ın, hayati tehlikesi olduğu, ceza infazının tehirinin gerektiği, cezaevi koşullarında tedavi sürecinde hayatını tek başına idame ettiremeyeceği, tedavi sürecinde bakıma muhtaç olduğu ve hastalığının süreklilik arz ettiği’ belirtiliyordu. Ancak bu rapora rağmen Öztaş tahliye edilmedi.

[TR724] 13.6.2020

Bütçeye ‘trafik cezası’ desteği! [İlker Doğan]

Hazine’yi boşaltan AKP iktidarı, bütçeyi trafik cezalarıyla düzeltmenin hesabını yapıyor. Geçtiğimiz yıl rekor kırarak 5,6 milyar TL ceza kesen trafik polisleri, bu yıl 7 milyarı bulacak gibi görünüyor. İki ay süren sokağa çıkma yasağına rağmen ilk 5 ayda resmi verilere göre kesilen ceza miktarı 2 milyar 330 milyonu aştı.

Sokağa çıkma yasakları bitti, tatil sezonu da kısmen açıldı. Bu aydan sonra kesilecek cezaların da katlanarak artması bekleniyor. Bu hızla giderse yıl sonunda vatandaşlara kesilen toplam ceza miktarı 7 milyar TL’yi bile bulabilir! Dün sosyal medyaya sızan EGM Trafik Daire Başkanı Mehmet Yavuz imzalı yazı da bunun belgesi niteliğinde. Söz konusu yazıda 12-13-14 Haziran tarihlerinde istisnasız bütün trafik ekiplerinin radar uygulaması ve ‘titizlikle’ ceza kesmesi isteniyor. Bu arada hatırlatalım; 2017 yılında kesilen ceza miktarı 2 milyar 818 milyon 752 bin liraydı.

EGM Trafik Daire Başkanı Mehmet Yavuz imzalı yazı sosyal medyada dün gündem oldu. 81 ilin Emniyet Müdürlükleri’ne gönderilen yazıda, 12-13-14 Haziran tarihlerinde yurt genelindeki karayollarında radarlı hız denetimi yapılması talimatı veriliyordu. Yazıda, istisnasız tüm radar araçlarının uygulamaya katılması ve ‘etkin, sürekli ve yoğun’ bir şekilde yürütülecek trafik denetimlerinde görev almaları isteniyor. Öyle anlaşılıyor ki, hafta sonunda Türkiye’de sürücülere ceza yağacak!

2,8 MİLYARDAN 5,6 MİLYARA!

Mehmet Yavuz’un yazısı gözleri kesilen trafik cezalarına çevirdi. Trafik cezaları özellikle son 3 yılda inanılmaz bir hızla arttı. 2017’de kesilen toplam para cezası miktarı 2.8 milyar TL iken rakam bir yıl sonra 4.36 milyar TL’ye çıktı. Geçtiğimiz yıl ise planlanan neredeyse iki katı kadar ceza kesildi vatandaşlara; 5,6 milyar TL. Halbuki 2019’de Maliye Bakanlığı sadece 2,7 milyar liralık trafik cezası kesileceğini öngörüyordu. Söz konusu tutar bütçede bile belirtilmişti.

SOKAĞA ÇIKMA YASAĞINA RAĞMEN CEZALAR TAVAN YAPTI

Bu yıl rakam tahmin edilenin çok çok üzerinde olacak gibi görünüyor. Ocak ayında 1 milyon 352 bin sürücüye 540 milyon TL ceza kesilmişti. Şubatta rakam 529 milyon oldu. trafik.gov.tr‘nin rakamlarına göre bir sonraki ay ise 549 milyon ceza kesildi. Mart ayında sokağa çıkma yasağına rağmen kesilen ceza miktarının 549 milyon lira olarak kayıtlara geçmesi dikkat çekti. Ancak Nisan ayında rakam 283 milyon TL’ye, Mayıs’ta ise 382 milyon TL’ye geriledi. Dolayısıyla iki ay süren sokağa çıkma yasağına rağmen kesilen ceza miktarı 2 milyar 330 milyon lirayı aştı.

YASAKLAR KALKTI, CEZALAR ARTACAK

Son iki ayda yasaklara rağmen 665 milyon liranın üzerinde ceza kesildi. Vergiden sonra devletin en önemli gelir kalemi harçlar ve trafik cezaları olarak gösteriliyor. Son zamanlarda sıklaşan trafik denetimleri ve son talimata bakılırsa önümüzdeki aylarda vatandaşlara ceza yağacağını söylemek zor olmaz. Gelecek 7 ayda ortalama 700 milyon TL ceza kesilse, yıl sonunda toplam rakamın 7 milyarın bile üzerine çıkması içten bile değil! Devleti zengin etmek istemiyorsanız, kurallara uyun!

[İlker Doğan] 13.6.2020 [TR724]

Yüzümün siyahlığı Cennet’e girmeme engel midir? [Dr. Reşit Haylamaz]

Adı konulmuş bir kast sistemi vardı, Mekke’de; fakîr u fukarayı yanlarına yaklaştırmaz, kölelere insan nazarıyla bakmazlardı. Onlara göre Habbâb çulsuz, Ammâr da pulsuzdu; Bilâl’in başında ekşir, Esved’in ensesinde boza pişirirlerdi!

Hele bir insan, fakir veya köleliği yanında bir de siyah tenli olmaya görsün, tepeden bakar ve dillerine doladıkları rengini alay konusu yaparlardı. “Siyah kadının oğlu” diye tanımlayıp, ses tonlarına yansıyan vurguyla hakaret ettikleri insan sayısı hiç de az değildi. 

 Beri tarafta bir de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) vardı; horlanıp hakir görülenleri sıcak iklimine alır ve ayaklar altındaki iniltinin çaresiz mahkumlarını baş tâcı yapardı.

Ümeyye İbn-i Halef’in şamar oğlanı Bilâl’i huzuruna almış, Allah’a en yakın anlarının “alem”i yapmıştı. Onu tarif ederken Hazreti Ömer (radıyallahu anh), “Bilâl, efendimizdir; O’nu Efendimiz hürriyete kavuşturmuştur!” derken hem Hazreti Bilâl’in hem de O’nu Ümeyye’nin elinden çekip alan Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) hakkını teslim ediyordu. Öyle ki Habîb-i Kibriyâ Hazretleri bir gün, Cennet’e girdiğini ve önünde bir ses işittiğini, sesin sahibini Cibrîl-i Emîn’e sorduğunda, “Bilâl” cevabını aldığını nakletmişti. Habeş diyarından kopup gelen dünkü köle Bilâl, nice hür ve varlıklılardan önce Cennet muştusuyla pâyelenen bir isimdi. 

Sadece O mu? Elbette değil; bu iklimden istifade eden; Sa’dü’l-Esved’den Cüleybib’e, Ebû Bekre’den Şükrân’a, Mihcâ’dan Eymen’e, Enceşe’den Âsım’a kadar Saâdet Hânesi’ne renk katan daha niceleri vardı.

Bir gün huzura geldi ve sordu, Hazreti Sa’d:

“Yâ Resûlallah! Yüzümün siyahlığı Cennet’e girmeme engel midir?”

Duruşunda, sesinin tonunda ve beklediği cevabın arkasında, renginden dolayı itilip kakılan bir insan portresi okunuyordu. Halden anlayan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) olanca sıcaklığıyla cevap verdi:

“Hayır! Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki Rabbinin emirlerine karşı titiz ve hürmetkâr ve Resûlü’nün getirdiklerine de iman ettikten sonra bu söylediklerin Cennet’e girmene engel değildir!”

Evet, aldığı cevap, tam da beklediği gibiydi ve bir adım daha attı; “Yâ Resûlallah!” dedi. “Ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Resûlü olduğuna inanıyorum; öyleyse benim hakkım nedir?”

“Herkesin lehine olan senin de lehine, herkesin aleyhine olan senin de aleyhinedir; sen de onların kardeşisin!” buyurdu Fahr-i Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem).

Kabına sığacak gibi durmuyordu Hazreti Sa’d ve bu sıcaklığı iliklerine kadar hissettiği demde hiç eğip bükmeden “Peki, Öyleyse bu insanlar neden beni hor görüyor, neden bana kimse kızını vermiyor? Zira ben, senin yanındakilerden de senin huzuruna gelmeyenlerden de kız istedim; siyahî oluşum ve yüzümün esmerliğinden dolayı kimse bana kızını vermedi!”

Evet, bu bir problemdi; hem de büyük bir problem. Zira herkes aynı toplumun ferdiydi ve ne acı ki neş’et ettikleri toplumun refleksleri hep bu istikametteydi. Ama öğreneceklerdi.

Sesindeki kuşatıcılıkla Hazreti Sa’d’ı sinesine basan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), gözleriyle de gönlünü ısıtmıştı. Yanına yaklaştırdı ve “Sen” dedi. “Amr İbn-i Vehb’e git. Kapısını çal ve içeri girince de ‘Allah’ın Peygamberi bana, kızınızı nikahladı’ de.”

Amr İbn-i Vehb, yeni Müslüman olmuş, sert tabiatlı birisiydi. Sakîf kabilesine mensuptu. Bir farkla ki evlilik çağına gelmiş, güzel olduğu kadar aynı zamanda akıllı bir kızı vardı.

Asırlardır teraküm etmiş Câhiliyye’ye ait bir tortu daha fiilen yıkılacaktı; hem de herkesin şahit olacağı şekilde! 

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanından ayrılır ayrılmaz Amr İbn-i Vehb’in evine geldi, Hazreti Sa’d. Kapıyı çaldı ve açılır açılmaz, “Şüphesiz ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kızınızı bana nikahladı!” dedi.

Baba Amr İbn-i Vehb, bir anda kapısına dayanan ve kızının Resûlullah tarafından kendisine nikahlandığını söyleyen bu delikanlıya öfkelendi ve sert bir şekilde kapısından kovdu.

Resûlullah’ın talimiyle “bir ümit” deyip geldiği son kapı da yüzüne kapanmıştı.

Neredeyse ümidini yitirmek üzereydi!

Mahzûn ve melül ayrılmış dönerken arkadan gelen telaş yüklü bir sesle irkildi; “Ey Abdullah!” diyordu, sesin sahibi. Geri dön! Şayet beni sana Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) nikahladı ise bana bakan yönüyle bu nikaha ben ‘evet’ diyor, Allah ve Resûlü’nün hoşnut olduğundan hoşnut olduğumu ilan ediyorum!”

Evet, sesin sahibi, Amr İbn-i Vehb’in güzel ve akıllı kızından başkası değildi. Babasına da çıkışmış, “Vahiy gelip de insanlar arasına çıkamayacak hale gelmeden önce hemen git ve Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) özür dile!” demişti.

Bu ikazla aklı başına gelen Amr, bir solukta Mescid’de geldi. Onun gelişini gören Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Benim elçimi eli boş geri gönderen sen misin?” diye sordu.

“Evet, yâ Resûlallah!” dedi. “O, benim. Ancak, onun yalan söylediğini zannettik. Allah’ın beni bağışlamasını umarım. Ne var ki biz, kızımızı ona verdik!”

Mesele tatlıya bağlanmıştı ve Hazreti Sa’d’ı yanına çağıran Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), evlilik hazırlıklarına başlamasını emretti. Bu konuda kendisine yardımcı olmaları için ashâbından bazılarını da görevlendirmiş, işini kolaylaştırmalarını söylemişti.

Yıllardır aradığını bulan bir gencin heyecanıyla çarşıya gitmişti ki kulağına tanıdık bir ses geldi; “Ey Allah’ın askerleri!” diyordu. “Haydi, bineklerinize binin; sizi Cennet bekliyor!”

Bu ses, kendisi gibi esmer güzeli birisinin, Bilâl’in sesiydi. Kapıya kadar dayanan bir düşmandan bahsediyor ve eli silah tutan herkesi cihada çağırıyordu.

Herkesin cepheye koştuğu yerde düğün-derneğin lafı mı olurdu? Elinde teraküm eden imkanlarıyla hemen bir at, bir kılıç ve bir de mızrak satın aldı ve hiç vakit kaybetmeden yola koyuldu. ‘Belki gelişine rıza göstermez’ endişesiyle sarığının bir kenarıyla yüzünü kapatmış olarak Resûlullah’ın ordusuna katıldı.

Görmüştü görmesine ama sarığıyla kapalı yüzünden kim olduğunu çıkaramamıştı.

Canhıraşâne savaştı ve cephenin de hakkını verdi Hazreti Sa’d. O kadar ki bir aralık göz göze geldiler ve bu sırada açılan kolundan tanıdı, Habîbullah (sallallahu aleyhi ve sellem); “Sen, Sa’d mısın?” diye sordu. 

Sadece, “Evet!” dedi ve toz toprak içinde yine gözlerden kayboldu.

Günün sonunda Hazreti Sa’d’ın şehadet haberini verdiler Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem). Çok üzüldü; gönül mahzun olmuş, gözler de yaş döküyordu!

Yanına geldi. Siyah başını elleriyle kaldırdı ve mübarek dizlerine koydu; dua ediyordu!

Çok geçmeden hüznü, sürûra ınkılâb etti; Cennet’i görmüşçesine bir hali vardı.

Sonra, atı ve silahını Amr İbn-i Vehb ailesine gönderdi. Bir de mesajı vardı:

“Bunlar, Allah’ın sizin kızınızdan daha hayırlılarıyla evlendirdiği delikanlının mirasıdır!” diyordu.

Öyle ya, Allah (celle celâlühû), insanın kalıbına değil, kalbine bakıyor!

[Dr. Reşit Haylamaz] 13.6.2020 [TR724]

Bundesliga’nın Türk golcüleri [Hasan Cücük]

Türkler’in bir zamanların ‘acı vatanı’ şimdilerin ise ‘yeni vatanı’ olan Almanya’nın çeşitli liglerinde çok sayıda Türk kökenli oyuncu ter döküyor. Eskiden milli tercihini genelde Türkiye’den yana kullanan ‘Alamancı’ gençlerimiz, şimdilerde daha çok ‘Die Mannschaft’ formasını tercih ediyor. İlk Türk oyuncunun 1963 yılında ter dökmeye başladığı Almanya’da golleriyle damga vuran isimlere mercek tutalım.

Takvim yaprakları 1963 yılını gösterirken Almanya’da top koşturan ilk Türk olarak Aykut Ünyazıcı tarihe geçiyordu. Eintracht Braunschweig takımının formasını giyen Aykut Ünyazıcı, ülkede top koşturan 4 yabancı oyuncudan biri oluyordu. Bu kez takvim yaprakları 1976-77 sezonunu gösterirken ilk kez göçmen bir Türk’ün oğlu Bundesliga’da sahne alıyordu. Bayern Münih formasıyla yeşil sahalarda boy gösteren bu gencin adı Erhan Önal’dı.

İleriki yıllarda yolu Türkiye’ye düşüp Galatasaray formasını giyecek olan Erhan Önal adı Bundesliga tarihinde yerini alırken, arkasından gelecek gençlerin de rol modeli oldu. 1980-81 sezonunda Erdal Keser, Borussia Dortmund formasını sırtına geçirirken, Türk göçmen nüfusunun en yoğun olduğu Ruhr bölgesinde Bundesliga’da top koşturan ilk isim oldu.

Erhan Önal, Erdal Keser ve İlyas Tüfekçi ile başlayan Bundesliga’da Türk oyuncu varlığına ilerleyen yıllarda yeni isimler eklendi. 2000’li yıllara geldiğimizde Yıldıray Baştürk adı Alman spor basının manşetlerini süsledi. Önceleri bir elin parmaklarına ulaşmayan Bundesliga’daki Türk oyuncu sayısı zaman geçtikçe artmaya başladı. Geriye dönüp baktığımızda attığı gollerle Bundesliga’ya damga vuran oyuncular listesinde ilk sırada Altıntop kardeşlerden Halil var. 

Almanya’da Kaiserslautern, Schalke 04 ve Augsburg formalarını giyen Halil Altıntop, özellikle Schalke 04 formasıyla attığı gollerle hafızalara kazındı. İkiz kardeşi Hamit ile aynı takımın formasını terletirken, Halil forvet hattında, kardeşi orta sahada ter döktü. Tüm kariyeri boyunca 136 gole imza atan Halil bunun 67’sını Bundesliga maçlarında kaydetti. Bu rakam Halil Altıntop’u Bundesliga’da en fazla gol atan Türk oyuncu konumuna yükseltti.

Listenin ikinci sırasında Union Berlin formasını giyen Yunus Mallı bulunuyor. 25 kez A Milli Takım formasını giyip bir gol kaydeden Yunus Mallı, Bundesliga’da Union Berlin, Wolfsburg ve Mainz için ter döktü. Bu sezon 10 maçta sahaya çıkan Mallı’nın golü bulunmazken, Bundesliga kariyeri boyunca 36 gol attı.

2000’li yılların başında Bayer Leverkusen formasıyla Bundesliga’da resital sunmaya başlayan Yıldıray Baştürk, oynadığı futbolla Türkiye ile Almanya arasında rekabete sebep olmuştu. Her iki ülke de milli takımında görmek istediği Yıldıray için uğraş verirken, gurbetçi oyuncu tercihini ay-yıldızlı formadan yana kullandı. Oynadığı futbolla Bundesliga’nın en iyi orta sahalarından biri olarak gösterilen Yıldıray Baştürk, Bochum, Bayer Leverkusen ve Hertha Berlin formalarıyla çıktığı maçlarda 32 gole imza attı.

Hakan Çalhanoğlu, Milan formasıyla Serie A’da kariyerini sürdürüyor. 26 yaşındaki Çalhanoğlu serbest vuruştan attığı gollerle hafızalara kazındı. Bundesliga’da Hamburg ve Bayer Leverkusen formalarını giyen Çalhanoğlu 28 gole imza attı. 3 yıldır Milan formasını giyen Hakan Çalhanoğlu, Bundesliga’da kariyerine devam etmiş olsaydı gol sayısı daha fazla olacaktı. Bundesliga’da top koşturan sembol Türk oyunculardan biri olan Erdal Keser, Borussia Dortmund formasını giydi. 1980-84 arasında Dortmund formasını terleten Erdal Keser 27 golle Bundesliga kariyerini tamamladı.

Nuri Şahin, Bundesliga’da genç yaşında ter dökmeye başlayan bir isimdi. Takvim yaprakları 26 Kasım 2005 tarihini gösterirken Nuri Şahin, Nürnberg’e attığı golle adını Bundesliga tarihine yazdırdı. 17 yıl 82 günlükken gol atan Nuri Şahin, Bundesliga’da gol atan en genç oyuncu oldu. Şahin’in 15 yıldır kırılamayan rekorunu geçtiğimiz hafta Bayern Münih’e gol atan Bayer Leverkusen’li Florian Wirtz kırdı. Karşılaşmanın 46. dakikasında oyuna giren Wirtz, 89. dakikada attığı golle, Bundesliga tarihinde gol atan en genç oyuncusu oldu. Nuri Şahin’den 48 gün daha genç olan Wirtz, Bundesliga’da gol atan en genç oyuncu oldu. Borussia Dortmund ve Werder Bremen formalarıyla Bundesliga’da top koşturan Nuri Şahin 22 gol attı. Son yıllarda form düşüklüğü yaşayan 31 yaşındaki Şahin, sakatlığından dolayı sezonu kapattı.

Stuttgart ve Schalke 04 formalarını giyen Türk futbolunun efsanelerinden İlyas Tüfekçi 21 gol, Bayern Münih, Schalke ve Darmstadt için sahaya çıkan Hamit Altıntop 15 gol attı. Aktif kariyerine Bundesliga takımlarından Fortuna Düsseldorf formasıyla devam eden Kenan Karaman ise 12 gol attı. 26 yaşındaki Karaman Hannover formasını da giydi. Galatasaray formasıyla ortaya koyduğu futbolla Bundesliga’ya transfer olan Ozan Kabak ise Schalke 04 adına 6 gol kaydetti.

[Hasan Cücük] 13.6.2020 [TR724]

Gül gibi insanları incittiniz! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Memleketim Uşak, Batı Anadolu’da küçük bir şehrimiz. Herkesin birbirini tanıması, belki şikâyet mekanizması nedeniyle zulmün en ağır geçtiği yerlerden. Uşak’ta zulüm 15 Temmuz’dan çok önce başladı. Türkiye’nin tanıdığı, AKP milletvekili adayı olmuş sanayici Hazım Sesli ve bir grup esnafı ortada daha “puslu darbe ortamı” yokken aldılar içeriye. Bu küçük ilde yaşatılan zulümler öyle can yakıcı hala geldi ki sosyal medyada “Ne çektin be Uşak!” diye hesap bile açıldı.

Uşak’ta herkesin sevdiği, her fakirin “buradan boş dönmem” diye kapısını çaldığı, her cami yapanın mutlaka uğradığı, bütün İslami cemaatlerin “abi” bilip her yıl düzenli destek aldığı, her daim gülümseyen, etrafına pozitif enerji ve umut yayan Ömer Abi’yi tanımayan yoktur.

Kimin bir işi olsa ya bizzat önüne düşer yardımcı olur, ya arabasını verir veya çalışanlarından birisini tahsis ederdi. İlk tanıdığımda eski garajın yanında rulman ticareti yapan bir işyeri vardı. İşyerinin yola bakan köşesindeki küçük ofisi arı kovanı gibiydi; ziyaretçilerle dolar boşalırdı. Mesaisinin büyük kısmını başkalarına yardımcı olmakla, hayır işleri ile geçirirdi. “Ömer Abi’nin bana faydası olmadı!” diyebilecek çok az insan vardır Uşak’ta. Her kimin, ne tür sıkıntısı olsa kıvranarak çözüm üretmeye çalışırdı.

Yıl 1996, evleneceğim. Uşak’tan başka bir şehre gelin almaya gideceğiz. Kötü bir arabam var; ama gelin arabası için biraz düzgünü lazım. Sağ olsun o dönemde bir abimiz kendi arabasını verdi. Bizzat kendisi de şoförümüz oldu. Akrabalardan, dostlardan gelmek isteyenler var, fakat yeterli araç yok. Nasıl yaparız diye düşünürken birisi: “Ömer Abi’nin dolmuşu var; o halleder!” dedi. Sağ olsun hiç ikiletmeden şoförüyle birlikte aracını tahsis etmişti. Sonradan öğrendim ki benim gibi pek çok arkadaşa arabalarını şoförleriyle birlikte defalarca tahsis etmiş.

Bir defasında kendisi gibi Uşak’ın önde gelen esnaflarından İlyas beyle başka bir şehre öğrenciler için gıda toplamaya giderler. Şu sıralar, Ömer Bey gibi malına-mülküne çökülmüş, torunlarından mahrum bırakılmış, sürgün hayatı yaşayan İlyas Bey yardım topladıkları işletmedeki ürünleri çok beğenir. “Bu ürünler çok güzelmiş! Ben bunlardan bir miktar da kendi evime de almak istiyorum” der. Ömer bey kendisinden büyük olan İlyas abiye: “Abi şimdi alma! Ben sana sonra daha fazlasını getirtirim. Eğer şimdi alırsak öğrenciler için topladıkları yardımları evlerine götürüyorlar diye suizanna sebep olabilir ve insanları günaha sokabiliriz” der ve aldırmaz. Sonra gerçekten İlyas Abi’nin bahsettiğinden daha fazlasını teslim eder.

Yaşları 70’lere dayanmış Makina mühendisi Ömer Bey ve eşi Birgül Abla Uşak’ta nerdeyse herkesin evinde yemek yediği, kimseyi kırmayan, herkese el uzatan güler yüzlü bir aileydi.

Ortak bir dostumuz: “Köprü olsa üstünden geçmeye kıyamayacağınız kadar güzel, nezaket ve zarafet sahibi bir ailedir. Pek çoğumuz fedakarlığı onlardan öğrendik” diyecekti. Birgül abla 7 çocuk yetiştirmesine rağmen Hızır gibi her yere koşar, her işe yetişirdi. Ömer bey ve Birgül abla İnsanlara inançları, siyasi görüşleri, aidiyetleri açısından ayrım yapmaz, her dara girenin problemini çözmeye çalışırdı.

Ömer Abi müşterilerinden birinin işinin kötüye gittiğini duyarsa rencide etmeden borçlarını silerdi. Arabasından hediye eksik olmazdı. Bir yılda yaklaşık 500 kilo meşhur Uşak tarhanası dağıtırdı. Ailecek vermeyi, paylaşmayı çok severlerdi. Pek çok insan başkalarıyla kaynaşamaz, arasına mesafe koyardı. Ama Ömer Abi ve Birgül Abla herkesi kardeşi gibi gördüğü için herkes de onları kendine yakın hissederdi.

Uşak’ın bir başka mütebessim çehresi, herkesin tanıdığı Mehmet K. Abi ve eşi şimdilerde gurbet elde torun hasretiyle yanıp tutuşuyor. 15 Temmuz sonrası birkaç gün içinde hem oğullarını hem gelinlerini tutukladılar. En büyüğü ilkokul 3. Sınıfa giden torunları annesiz ve babasız ortada kaldı. Mallarına kayyım atandı, serveti talan edildi. Yıllardır yanında çalışan elemanı: “Abi sizin hiç dostunuz yokmuş! Dostlarınız, akrabalarınız sizi sormaya korkuyorlar!” diyecekti. Torunlarından birisi: “Annem yok, babam yok! Dedem yok! Bana anneannem bakıyor. O da ölürse ne olacak?” diye çocuk yüreğinde taşıdığı kaygıyı öğretmeniyle paylaşmıştı. Daha okula bile gitmeyen başka bir torunu cezaevine babasını ziyarete gittiğinde gözlerinden şıpır şıpır gözyaşı döküyor. Sonra: “Buraya kim bakıyor? Ben onlara babamın suçsuz olduğunu anlatırım!” diye babasını alıp götürmek için bir umut arıyordu.

Uşak’ta herkesin tanıdığı en genci 70’ini geçmiş bu güzel insanlar şimdi yaban ellerde, gurbet ve hasret duygularıyla iç içe dervişane, dualarla geçen, münzevi bir hayat yaşıyorlar. Bazen beni ararlar ve dertleşiriz. Her şeylerine çöktükleri, şirketlerine kayyım atadıkları için pek çoğu 5 yıldır yokluklar, zorluklar içinde yaşıyorlar.

Geçen Ömer abiyle görüştüm hala gülümsüyor, hala ümit yayıyor etrafına. Günleri ibadet, okuma zikirle geçiyor. Uzun uzun dua listeleri yapmış, vaktini mağdur-mazlum dostlarına isim isim dua ederek, yakarışla geçiriyor.

“Şirketlerden bir şey gelmiyor mu abi?” dedim.

Yüzünde en küçük bir şikayet olmadan, her zamanki güleçliğiyle şükredip “hayır” dedi. Türkiye’den ayrıldığı yıl 350 ayrı kişiye/kuruma yardımı olmuş. Fakir fukaraya giden bu imkanlar üzerinde şu an adına “kayyım” denen at hırsızları tepiniyor!

Gül gibi insanları incittiniz. Onları çoluk çocuğundan, torunlarından ayırdınız. Alın teriyle kazandıkları mallara çöktünüz. Zalimlere sözümüz yok! Onlarla hesabımızı Allah’a havale ettik.

Ama ya siz Uşak halkı, Türkiye toplumu. Hep güzellik, fayda gördüğünüz bu insanlara “terörist” denmesini nasıl içinize sindiriyorsunuz?

Hiç aynaya bakmıyor, kendinizle yüzleşmiyor musunuz? Zulümler yetmedi mi? Kalplerinizin yumuşayacağı an gelmedi mi? Acaba haksızlık ediyor olabilir miyiz diye aklınıza gelmiyor mu?

Sizin için şairin dediği gibi “Bahçeleriniz bahar görmesin!” demiyorum. Allah yüreklerinize merhamet versin, vicdanlarınızı diriltsin! Zulüm karşısında lal kesilmekten kurtarsın sizleri!

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 13.6.2020 [TR724]

Esad’ın yerine O mu geçecek? [Cumali Önal]

Son günlerde İsrail medyası Beşşar Esad’ın devrileceği yönünde senaryolara fazlasıyla yer veriyor. Yerine geçeceği öne sürülen isim ise uzun yıllardır Fransa’da sürgün yaşayan Şamlı Sünni bir aileye mensup Fahd el Masri.

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun danışmanlarından Arap ilişkileri uzmanı Edy Cohen geçtiğimiz Nisan ayında attığı bir twitte Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esed’in Temmuz’da ülkeden kaçacağını ve yerine de el Masri’nin geçeceğini öne sürdü. Cohen sık sık el Masri’nin Suriye halkına yönelik mesajlarını da sosyal medya hesapların üzerinden paylaşıyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Cohen’in twitinden sonra el Masri bir anda dünya medyasının da gündemine oturdu.

Arap ve Kürt medyasının da sık sık röportaj yaptığı isimler arasında el Masri (50). Son olarak bugün Erbil merkezli Rudaw Televizyonu’nun internet sitesinden el Masri ile yapılan röportaja yer verildi. El Masri röportajda Kürtlerin haklarının gözardı edilmeyeceğini belirtiyor ancak otonomi ya da federalizm gibi taleplerinin tüm tarafların uzlaşacağı bir şekilde çözüme ulaştırılması gerektiğini belirtiyor.

Sadece Kürt sorunu konusunda değil, neredeyse her konuda sivri sözler sarfetmemeye çalışıyor. Mesela ülkedeki tüm yabancı güçlerin çekilmesini istiyor ancak Türkiye’nin Suriye konusundaki endişelerini anlayışla karşıladığını belirtiyor.

En cesur çıkışlarını ise İsrail konusunda yapıyor.

Geçtiğimiz Mart ayında Fransa’da sürgünde ölen Suriye eski Devlet Başkanı Hafız Esad’ın Yardımcısı Abdulhalim Haddam ile birlikte Suriye Kurtuluş Cephesi’nin de kurucularından olan el Masri, oluşumlarına 32 Yahudi’nin üye olduğunu öne sürüyor.

Tıpkı Mısır eski devlet başkanlarından Enver Sedat gibi İsrail Parlamentosu Knesset’te konuşma yapmak istediğini anlatan el Masri’nin İsrail hükümetinin de desteklediği bir isim olup olmadığı bilinmiyor.

Geçtiğimiz yıl İsrail’de yayınlanan Media Line adlı haber sitesine yaptığı açıklamada Suriye ve İsrail halklarının barış içinde yan yana yaşayabileceklerini ve barış ortakları olabileceklerini ifade ediyor. Masri açıklamasında kendisini Esed rejiminin alternatifi olarak gösteriyor.

Teknik olarak 1948’den beri savaş durumunda bulunan İsrail ve Suriye arasında hiçbir diplomatik ilişki bulunmuyor.

Üniversitede okurken sadece Baas Partisi mensuplarının okuduğu Siyasal Bilimler Yüksek Enstitüsü’nden kovulduğunu söyleyen el Masri, 24 yıl önce kaçarak Fransa’ya yerleşiyor. Bir süre gazetecilik yapan el Masri, Suriye’de ayaklanmaların başladığı tarihlerde Haddam’la birlikte muhalif grupları örgütlemeye başlıyor ve Fransa öncülüğündeki uluslararası güçlerin Suriye’ye müdahale etmesini talep ediyor.

2012 yılında, Özgür Suriye Ordusu’nun kurucuları arasında yer alıyor. Hatta beş gün sahte pasaportla Türkiye’ye girdiği için İstanbul Atatürk Havaalanı’nda tutuklu kalıyor. Franız yetkililerin devreye girmesiyle serbest bırakılıyor.

2014 yılında Rus Dışişleri Bakanı Mihail Bogdanov ile Özgür Suriye Ordusu’nun faaliyetleri konusunda görüşmelerde bulunuyor.

El Masri’nin yanı sıra Liberal Demokratik Birliği’nin kurucusu Kemal el Labwani’nin (63) de ismi Esed sonrası dönem için zikrediliyor. Asıl mesleği doktorluk olan el Labwani, askeri doktorluk görevi yaparken rejimin 1982 yılındaki Hama katliamına şahitlik ediyor. Hafız Esad’ın öldüğü 2000 yılında düzenlenen Şam Baharı gösterilerinde yer alıyor. 2001-2004 ve 2007-2011 yılları arasında Suriye’de hapis yatan el Labwani, ülkedeki isyanların başlamasıyla birlikte Eylül 2011’de rejim tarafından serbest bırakılıyor.

İsveç’ten sığınma hakkı elde eden el Labwani İsrail’in Suriye muhalefetine yardım ederek Esed rejimini devirmesi gerektiğini düşünüyor. Pek çok kez el Masri gibi İsrail’i ziyaret eden el Labwani Suriye ve İsrail’in dost ülkeler olabileceklerini ifade ediyor.

Labwani Esed rejiminin devrilmesi durumunda Suriye İstihbaratı’nın başındaki Ali Memlük’ün onun yerine geçebileceğini ve bir geçiş dönemi oluşturabileceğini belirtiyor. Labwani’ye göre Ali Memlük, İran’ın Suriye’deki nüfuzunu da sonlandıracak isimlerden biri. Labwani, Esed’ sonrası yönetimi kabul etmediği için Memlük’ün Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından kara listeye alındığını öne sürüyor.

Labwani ayrıca Esed ailesinin en geç bu yıl sonunda devrileceğini de iddia ediyor.

Arap medyası tarafından Esed’e alternatif olarak sunulan diğer bir isim ise Suriye Genel Güvenlik Direktörlüğü Başkanı Muhammed Dib Zeytun. Sünni bir aileye mensup olan Zeytun (69), 2012’den itibaren bu görevi yürütüyor. Tıpkı Memlük gibi Zeytun da Esed ailesinin en güvendiği isimler arasında yer alıyor.

Ancak her ne kadar bu isimler Esed sonrası olarak zikredilseler de nihai kararı Rusya ve İran verecek. İyice çekilmez hale gelen ekonomik kriz, artan yolsuzluklar, Esed ile kuzeni ve ülkenin en zengin ismi Rami Mahluf arasında yaşanan nüfuz mücadelesi sonrası Mahluf’un mallarına el konulması, İsrail’in yoğun saldırıları sonrası İran’ın Suriye’de savaşan birliklerinin önemli bir kısmını geri çekmesi gibi sebeplerden dolayı beli iyice kırılan Esed rejiminin en geç önümüzdeki yıl yapılacak devlet başkanlığı seçimlerinde devrileceği öne sürülüyor.

Rusya’nın Esed sonrası arayışlara girdiği ancak ülkenin birliğini sağlayabilecek bir isim üzerinde hala karar kılamadığı belirtiliyor.

Buna karşılık İran ise Esed rejiminin devrilmesi durumunda yerine her kim geçerse geçsin Suriye üzerindeki nüfuzunu kaybetmekten korkuyor.

Rejim üzerinde belirleyici olabilecek diğer ülkeler ise Türkiye, İsrail ve Fransa. Eski bir Fransız sömürgesi olan Suriye’nin Paris ile çok sıkı ilişkileri bulunuyor. Hem rejim ve hem de muhalefete mensup pek çok önde gelen isim Fransa’da yaşıyor.

Benzer bir şekilde Türkiye de hem topraklarında barındırdığı üç milyondan fazla mülteci ve hem de Suriyeli silahlı muhalif birlikleri kontrol etmesinden dolayı Şam’da kurulacak yeni bir yapıda söz sahibi olma potansiyeline sahip.

Diğer bir oyuncu olan İsrail de, Şam’da güvenliğini ve varlığını tehdit edebilecek hiçbir yapının oluşmasına izin vermeyeceğini belirtiyor. Her ne kadar Esed ailesi İsrail ile fiili bir savaş stratejisini sürdürse de, Tel Aviv yönetiminin en az sorun yaşadığı bölge Suriye ile olan sınır bölgesi. Esed ailesi Arap-İsrail savaşlarından sonra adeta İsrail’in güvenliğini garanti eden bir politika izledi.

[Cumali Önal] 13.6.2020 [TR724]

Sinemada yansıma motifi ya da perdedeki ayna metaforları [M.Nedim Hazar]

Kamera objektifin temel görevi, içindeki mercekler vasıtasıyla dış dünyadaki görüntüleri toplayarak kamera gövdesine ulaştırmaktır. Objektifin önünde bulunan mercek görüntüyü toplar, bu görüntü daha arkalardaki merceklerden aynadan yansıyarak kamera gövdesine ulaşır. CCD’ler bu görüntüleri elektronik sinyallere çevirir. Kameralar ve objektifler insan gözünün görüntüyü oluşturma sisteminden yola çıkarak üretilmiş ve geliştirilmesine rağmen günümüzün en ileri teknolojisi bile bir kamera objektifinin insan gözünün mükemmelliğinden fersah fersah uzakta olduğunu söyleyebiliriz.

Sanatın pek çok dalında olduğu gibi, sinemada da ayna metaforu pek çok derin katmanda karşımıza çıkar. Kimi zaman benlik, kimi zaman sırlı yüz, kimi zaman hakikatin yansıması, kimi zaman ise bir suç ortağı olarak yansır perdeye aynalar. Ayna, keşfinden itibaren kamera ile yakın bir ilişki kurar ve seyircinin insanî olan tüm yönlerini hikâyenin içine eklemleyen nadide unsurların başında gelir.

İnsan-ayna ilişkisinin kadimliği yansıma kadar, kimi zaman yanılsama olarak da filmlere ilişir. Geceden gökyüzüne, insan benliğinden hislere kadar bir dolu karşılığı vardır metafor olarak kullanılan aynaların. Mevlânâ, ‘hakiki olana yüzünü dönmek’ cümlesiyle özetler insan ile ayna arasındaki mistik ilişkiyi. Ona göre, yansıma aynı zamanda bir devinim ve değişimin de ifadesidir: “Şu derede akan suya bakın; Güneş, Ay ve yıldızlar O’nun yüzünde yansımada. Su akarak durmadan değişmede amma suyun yüzündeki yansıma devam etmede. Bu dünyadaki insanlara da düşünceler ve hakikatler yansımada. İnsanlar su gibi durmadan değişmede fakat hakikatler, bilgiler ve düşünceler yeni gelenlere yansımada…”

Sinema, teknik olarak fotoğraf kökenli olduğu için yapısal olarak aynalar vasıtasıyla görüntüyü perdeye düşürür. Erken dönem sinemacıları ise ayna ve yansıma metaforu kullanmakta ellerini çabuk tutmuşlardır. Şüphesiz bu çabuklukta Charlie Chaplin, çağdaşlarından hep bir adım önde olmuştur. Sinemanın bu erken dönem ustası, birden fazla filminde ayna metaforunu bol bol kullanmıştır. The Circus (1928)’da neredeyse 5 dakikalık ayna labirenti kullanarak bu tür sekanslara öncüllük yapar.

Sinemada bir duygunun yansımasını desteklemek, derinleştirmek ve metaforik bir katman olarak kullanmak üzere kullanılan ayna, sayısız filmde bambaşka anlatımlara kapılar açar.

Orson Welles, Lady from Shangai’de (1947)  katarsisi yaparken kahramanın üzerine gölgeler düşürür. Karanlığın yansımasını ise bir final sekansında sekansta aynalarla donatılmış gerçek üstü bir labirentte yapar.

Sinema, keşfinden hemen itibaren ürettiği filmlerde kurgulu filmlere geçene kadar perdeyi tiyatro sahnesi gibi (belgesel filmler elbette farklıdır) kullanır. Esas mesleği sirk cambazlığı olan George Melies, bu yeni keşif ile gösterilerini birleştirebileceğini düşünerek sinemada aynayı bir metafordan ziyade teknik aksam olarak kullanır. Bu minvalde ayna kullanılan ilk film 1903 yapımı 5 dakikalık sessiz film olan Melies’nin The Inn Where No Man Rests’idir diyebiliriz. Fransız mukallit, tiyatro sahnesine benzer bir şekilde dizayn ettiği şenlikli bir platformda ayna ve resim çerçeveleri kullanarak bol bol illüzyon gösterisiyle komedi türünün de ilk başarılı örneklerinden birini verir.

Geliştirdiği yeni çekim teknikleriyle drama türünün babası sayılan Edwin S. Porter ise bundan iki yıl sonra çektiği 7 dakikalık ‘How Jones Lost His Roll’de hem tipografi oyunları yaparak filmin diyaloglarını daha dikkat çekici kılar, hem de aynaya önemli bir rol verir. Kumarbazın arkasına yerleştirilen boy aynasıyla elindeki kartların görülmesi sağlanır ve sadece parası değil elbiseleri bile alınır!

Mary Shelley’nin ilk uyarlaması sayılan ve yönetmenliğini J. Searle Dawley’in yaptığı 1910 yapımı Frankenstein’da, Dr. Frankenstein, odasının kapısına sırtı dönük oturmasına rağmen tam karşısına yerleştirdiği boy aynası sayesinde girip çıkanı kontrol etmektedir. Bu film, sinema tarihinde aynayı metaforik olarak kullanan ilk film olma özelliğine sahiptir. Çünkü biraz sonra odaya yaratık girer ve doktorun nasıl bir canavara sebebiyet verdiğini bizzat aynaya bakarak görüp öfkelenir. Ve her canavar gibi finalde sahibine yönelip bedel ödetir.

Mary Shelley’nin ilk uyarlaması sayılan ve yönetmenliğini J. Searle Dawley’in yaptığı 1910 yapımı Frankenstein’da, Dr. Frankenstein, odasının kapısına sırtı dönük oturmasına rağmen tam karşısına yerleştirdiği boy aynası sayesinde girip çıkanı kontrol etmektedir. Bu film, sinema tarihinde aynayı metaforik olarak kullanan ilk film olma özelliğine sahiptir.

Enteresandır ilk uzun metraj filmde ayna kullanımını da yine bir uyarlamada (Pamuk Prenses) Searle Dawley yaptığında yıl 1916’dır. 63 dakikalık filmde meşhur ‘ayna ayna söyle bana’ repliğini çocuklar masal dinlerken zihinlerinde canlandırmayıp, perdede izlerler.  Yine sinemanın ilk starlarından olan Harold Lloyd, 1925 yapımı The Freshman’da buğulu aynayı sildiğinde hayalindeki kadını karşısında görür. Bundan bir yıl sonra ise ayna bu kez gerçek hikâyeden uyarlanmış bir suç filminde arz-ı endam eder. Filmin adı Chicago, yönetmeni Frank Urson’dur.

İlk kez bir savaş filminde ayna metaforunun kullanılması ise 1930 yılına denk gelir. Ünlü ‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’ filminde asker sevkiyatını harabeler içinde sağlam kalmış büyükçe bir salon aynasından izleriz. Aynı yıl korkunun babası Alfred Hitchcock da ayna kullanan yönetmenler arasına katılır. Clemence Dane ve Helen Simpson tarafından yazılan ‘Enter Sir John’ adlı romanın sinema uyarlaması olan ‘Murder!’ Sıkı kurgusu ve usta diliyle hayli takdir toplayan Hitchcock, aynı seti kullanarak bir de Alman versiyonunu çeker. Ustanın bu filmde kullandığı kamera hareketlerine alışık olmayan seyirci, işlenen cinayeti derinden hisseder. Şüphesiz bu etkideki etkenlerden biri de cinayet işlenen odanın duvarında asılı olan aynadır!

İlk kez bir savaş filminde ayna metaforunun kullanılması ise 1930 yılına denk gelir. Ünlü ‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’ filminde asker sevkiyatını harabeler içinde sağlam kalmış büyükçe bir salon aynasından izleriz.

İlk kez 1921’de sinemaya aktarılan Bram Stoker’ın Dracula’sı 1931’de bu kez Bela Lugosi’yi yıldızlaştıracak uyarlamasıyla ‘ayna’lı çekilir. Tchaikovsky’nin  Swan Lake’yle açılan filmde yönetmen Tod Browning öylesine etkileyici bir mekân tasarımı yapmıştır ki, yüksek tavanları ile tekinsiz ve terk edilmiş olan Kont Şatosu’nun her adımında ürperti vardır. Ve erken katarsisi iki kadın devasa bir ayna karşısında yaparlar. Film o kadar tutar ki, hemen aynı yıl bir Dracula daha yapılır. Üstelik içinde ayna da vardır!

1931, sinema için ‘ayna yılı’ dense yeridir. Fritz Lang’ın sinema tarihine giren klasiklerinden olan ‘M’ de o yıl çekilir. Filmde ayna, katilin gazeteye yazdığı mektup dış ses tarafından okunurken kendi çökmüşlüğünü incelemesi esnasında kullanılır.

Walt Disney, 1935 yapımı The Golden Touch’ta aynayı ilk kez bir animasyonda kullanan film şirketi olur. Aynı yıl Edgar Allen Poe’nun meşhur eseri Kuzgun (The Raven) da sinemaya aktarılırken sahnede ayna vardır.

Sadece çekim tekniği, kamera hareketleri açısından değil, kullandığı metaforik katmanın kalınlığı ve senaryosuyla da önemli bir film olan Matrix için ayna ve yanılsama metaforu bambaşka bir yazı konusudur belki. Yaşayan en tehlikeli insan Morpheus kahramanımız Neo’ya hakikati göstermek için tercih sunar. Malum mavi ve kırmızı haptır bunlar. Yapacağı tercihe göre ya uykuya devam edecek ya da ‘gerçeğin çölüne’ uyanacaktır. İşte tam bu esnada Wachowski Kardeşler bize tercihi Morpheus’un gözlüklerinden yansıtarak verirler. Başka bir sahnede ise Neo, yaşadığı dünyanın sahteliğini aynaya elini uzatarak test eder, aynanın arkasına uzanan parmakları uyuduğu evrenin derinliğiyle koşut sarsar onu. Bir başka sahnede ise kaşık büken çocuğu görürüz. Kahramanımızın ‘seçilmiş kişi’ olup olmadığını test etmek için gittiği mekândır burası ve kaşıktan yansıtarak repliği patlatır film: “Eğilen kaşık değil, zihnindir!” Araç dikiz aynasından kapı tokmağına kadar bir dolu yansımayı mebzul miktarda kullanır yönetmen kardeşler Matrix’te.

Yıl 1933 Marks Biraderleri’in (iki değil, dört kişidirler; Groucho, Harpo, Chico ve Zeppo) anlaşılması için 30 yıl bekleyen ve içerdiği sert devlet eleştirileri ile bir anti-savaş filmi Duck Soup’ta kahramanlarımızdan biri aynanın içinden geçmeye kalkışınca tuz buz eder. Ancak hiç kırılmamış gibi öte taraftaki diğer kahramanı taklidiyle ‘kim gerçek?’ algısı oluşturulur. Görüntüye üçüncü bir şahıs girince illüzyon bozulur.

Ayna metaforunu en sert şekilde ve doğrudan modernizme yönelten çalışmalardan biri de şüphesiz, 2011 yapımı İngiliz kısa filmler serisi Black Mirror / Kara Ayna’dır. Her sezonunda ana ekseninde ‘ekran’ olan çalışma fişi çekildiğinde anlamsız bir siyahlığa bürünecek dijital ekranlar üzerinden modernizme yüklenir. Yalanlarımızı parlatan, geleceğimizi karartan, bizi yakınlaştıracak sanırken uzaklaştıran ve giderek bizi kendisine ‘râm’ eden ekranlar! Ayna kavramı ile günümüz insanının cihaz bağımlılığına oldukça tutucu bir dille sert bir dil kullanarak yaklaşır Black Mirror. Özellikle 2. sezonun 2. bölümü olan ‘Beyaz Ayı’da büyük bir suç işlemenin bedelini ödeyen kadın, kendiyle ilk yüzleşmesini hafızası silik olarak ayna karşısında yapar ve kendinden korkar!

Ayna metaforunu en sert şekilde ve doğrudan modernizme yönelten çalışmalardan biri de şüphesiz, 2011 yapımı İngiliz kısa filmler serisi Black Mirror / Kara Ayna’dır. Her sezonunda ana ekseninde ‘ekran’ olan çalışma fişi çekildiğinde anlamsız bir siyahlığa bürünecek dijital ekranlar üzerinden modernizme yüklenir

Sıra dışı yönetmen Quentin Tarantino, Pulp Fiction’daki bar sahnesinde ayna kullanımında cömerttir. Tarantino, kahramanı Vincent Vega’ya Martin Scorsese’nin Taxi Driver’de Travis Bickle’a yaptırdığına benzer bir kendiyle diyalog yaptırır. Her ne kadar Travolta DeNiro kadar başarılı olamasa da, beyazperdede aynayı alt benlik olarak yerinde kullanan ender sahnelerden biridir bu. Şüphesiz usta oyuncu Robert DeNiro’nun canlandırdığı taksi sürücüsünün yapacağı fenalığa savrulmadan önce aşkı ve eylemi arasındaki sıkışıklığa kendi kendiyle diyalog yaparak çıkış aradığı meşhur sahnesi belki de sinema tarihinin en etkili ayna sahnesidir. 1995 yılında Mathieu Kassovitz çektiği sert filmi ‘La Haine’ benzer bir ‘aynadaki ben ile diyalog’ plan koyar. Kadr öznel açıyla ilerler ve kendi yansımasıyla hem diyalog hem de silah çekme egzersizi yapan Vinz’in yerine geçer. Üstelik bunu yaparken aynada görünmesi gereken kamera yok olmuştur.

Benzer bir teknik oyunu Robert Zemeckis’in Carl Sagan’dan uyarlanan bilim kurgusu Contact’ta görürüz. Küçük Ellie, babası ölümcül krize girdiği an üst kattaki ecza dolabına koşar. Bir çocuğun babası için çırpınışını dolabın aynasından izleriz. Ve bu müessif olay çocuğun ruhunda öylesine derin yaralar açar ki, film boyunca bu yaranın onarılmasını izleriz. 

İki dâhinin anlatıldığı iki filmde de ayna/yansıma metaforuna rastlıyoruz. İkisi de Oscar ödüllü. Ron Howard’ın A Beautiful Mind’ında John Nash zihin olarak pencere camını kullanırken, Gus Van Sant Good Will Hunting’de matematik dâhisine doğrudan aynayı zihin olarak kullandırır. Nash, kodları çözdüğü sahnede her şey yansıma dizaynıyla yapılmıştır. Aklın tezahürlerini bir yerlerden yansıtarak anlatır film.

Alman yapımı şahane film Çöküş-Der Untergang’da da karşımıza ayna çıksa da, sanırım savaş filmleri arasında en etkili ayna sahnesi Jean-Jacques Annaud’nun 2001 yapımı Enemy at the Gates’nde keskin nişancıların kedi-fare oyunu oynarken harabe fabrikada sıkışıklığına çözüm olarak kullanıldığı andır. Keza Steven Spielberg bol Oscar’lı Schindler’s List’in de adeta tıraş dersi veriyorcasına Liam Neeson’u aynanın karşısında tutar. Spielberg Jurassic Park’ta yerdeki suyu ayna olarak kullanır. Dev dinozorun gelişini, kahramanımızın çamurlu suya yansıyan suretinin titreşiminden anlarız.

Spagetti Western’in usta ismi Sergio Leone, Bir Zamanlar Batıda – Once Upon a Time in the West’te kötü adamlarla mızıkacıyı karşılaştırdığı sahnede önce lamba camından küçük bir yansıma oyunu yapar. Dikkatler harmonikaya dönmüşken, hemen arkasındaki kırık aynayı görürüz. İyiyle kötünün bol göndermeli diyaloğuna şahittir ayna.

Stanley Kubrick’in kült filmi The Shining’de pek çok mekân ve sahnede aynayı kullanması belki olayların bir otelde geçmesi münasebetiyle gibi düşünülebilir. Ancak odadan bara, tuvaletten fantastik sahnelere kadar pek çok anda ayna ürkütücü bir yansıtıcı olarak kullanılır Cinnet’te.

Darren Aronofsky’nin derinlerimizdeki kötülüğü yüzeye doğru ittiği Oscarlı filmi Black Swan’da aynaların çok özel bir yeri vardır. Nina ile Siyah Kuğu arasındaki ruh bölünmesi aynada tezahür eder.

Çizgi dünyasından sinemaya transfer olan kahramanlardan Spider-Man’de ayna hem iyiliğin hem de kötülüğün tarafında kullanılır. Peter Parker’ın kahramanlığa giden yoldaki gelişimini aynada görürüz ara ara. Ancak esas metafor kötülerin tarafındadır. Green Gablin, ruhunu bir ayna aracılığıyla şeytana satar.

Sinema tarihindeki en etkin ayna kullanımlarından biri de, gerek diyalog, gerekse görsel olarak 2005 yapımı fenomen film V for Vendetta’da görülür. Kahramanımız V, medyaya gönderdiği görüntüsünde aynen şöyle der: “Eğer suçluyu arıyorsanız aynaya bakmanız yeterli olacak!” Filmin ilerleyen sahnelerinin birinde ise Evey, kirli aynayı silerken Latince şu yazı görülür: “Vi veri veniversum vivus vici” Dikkat edilirse tamamı ‘V’ ile başlayan kelimelerden oluşan bu söz Dr. Faust’un şeytanı kandırdığı cümledir: “Hakikatin kudretiyle kâinatı fethettim!”

Peter Weir’in modern insanın medya ve gözetleme bağımlılığı hakkında sıkı eleştirilerle bezeli Truman Show’da kahramanımızın tüm aynaları aslında mahremiyetine açılan birer kapıdır. Truman, aynada kendini izlerken aslında milyonlara mahremiyetini sunduğundan habersizdir. Film, parlak ve saydam olan her şeyin geçirgenliği nispetinde insan özelini ihlal ettiğini kara mizahi bir dille anlatır.

Avrupa sinemasının usta ismi Krzysztof Kieslowski, bayraklarındaki renklere adadığı üçlemesi Mavi, Kırmızı ve Beyaz’da ayna kullanmayı ihmal etmez.

Açılır kapanır dolap aynası özellikle korku filmlerinin vazgeçilmez ögelerinden biridir. Pek çok korku/gerilim filminde kahramanlar dolabın kapağını kapattıkları anda korku unsuruyla ayna vasıtasıyla karşılaşırlar. The Ring, Halloween II, Saw III, Orphan, Omen. Shaun of the Dead, The Unborn, The Grudge, A Nightmare on Elm Street 3, Dark Water bunlardan sadece birkaçıdır.

Elbette Orta Dünya’da ayna metaforunun kullanılmaması düşünülemez. Ünlü Yüzüklerin Efendisi serisinin Yüzük Kardeşliği’nde Galadriel sudan ayna yaparak yazgısını gösterir Frodo’ya.

Bruce Lee için sadece iyi bir aksiyon aktörü demek asla doğru olmasa gerek. Uzak Doğu sinemasındaki gerçeklik algısını mantık sınırlarına çekerek kültürüne en önemli katkıyı yapan Lee, kendi felsefesini her filmindeki metaforik katmana ustaca ekmiştir. Bunlardan en önemlisi ise şüphesiz Enter The Dragon’un finalindeki aynalı oda sahnesidir. Bu sahnede kötü karakter ayna vasıtasıyla alabildiğince çoğalıp iyiye sürekli hasar verir. Çözüm ise yanıltıcı olan görüntüleri tuzla buz etmektir. Kahramanımız aynaları kırmaya başlayarak alt eder düşmanını.

Uzak Doğu’nun bir başka fenomeni olan Pang Biraderler’in Hollywood tarafından tekrar çevrimi de yapılan kült korkusu Gin Gwai yani Göz, görmek ve görünmek üzerine oldukça derinlikli bir filmdir. Kör bir kadının yapılan göz nakliyle gördüğü şeyler ile gerçekte olanlar arasındaki farkı ilk anladığı an, aynada kendi görüntüsüne baktığı andır. Gördüğü kendisi değildir kadının!

Tunuslu yönetmen Nacir Khemir’in metaforlarla bezeli epik filmi Bab’Aziz’in ayna ve yansıma metaforu kullanmaması elbette düşünülemez. Zira ayna ve suretin yansıması tasavvufta çok ciddi bir yer tutar. Khemir, filminde dede ile torunu hikâyelerle bezeli bir yolculuğa çıkarır. Anlatılan öykülerden biri de, sefahat içindeki bir prensin öyküsüdür. Bir eli yağda bir eli balda günün gün eden prens, çölün ortasında bir yavru ceylanın peşine düşer ve çöllerde kaybolur. Bulduğu bir vahada sudaki yansımasına bakar ama şüphesiz bambaşka âlemleri temaşa etmektedir. Yoldan geçenler aracılığıyla izleyici için kolaylaştırıcı metinler meseleyi bize yaklaştırır: “Görsen sanki sudaki yansıması ile temaşa halinde sanırsın. Belki kendi görüntüsü değildir. Sadece âşık olmayanlar kendi yansımalarını görürler.” “Peki ne görüyor?” diye sorar değir yolcu cevap: “Ruhu ile temaşa halinde. Uyandırma!” Mevlânâ, Attar, İbn Arabi gibi Müslüman bilgelerden zenginleştirilmiş diyaloglarda sudaki yansıma meselesi bu kadarla kalmaz, sevgiliyi kuyuda gören kahramanın atlayışına kadar uzanır.

Bilim kurgu sinemasının son ‘iyi’ örneklerinden olan Ex Machine, yapay zekânın vücut bulmasıyla insanoğlunun ne gibi tekinsiz sulara açılabileceğine dair bir distopik tablo sunuyor. Şüphesiz insanlar ile makineler arasındaki bu ilişkiyi aynasız mekânlarda görmek mümkün değil. Bu nedenle Alex Garland’ın filmi aynadan yansıtarak birtakım can sıkıcı gerçekleri anlatan son örnek.

Yazıyı bir sinemacıdan daha çok feylesof gibi eserler veren Andrei Tarkovsky’nin Ayna isimli filmiyle tamamlayalım. Yer yer gerçeküstü anlatımıyla oldukça zor bir dile sahip ve ustanın belki de en kişisel filmi denebilecek olan Ayna, bir yansıma, yanılsama ve rüya filmidir. Inception’a da esin kaynağı olan sahnede kadının sudaki suretinin akabinde tavan ve duvarların çöktüğünü görürüz.     

[M.Nedim Hazar] 13.6.2020 [TR724]

‘Pensilvanyalı Joe’nun sıradışı hikâyesi [Adem Yavuz Arslan]

AMERİKA GÜNLÜĞÜ | ADEM YAVUZ ARSLAN

Önce Korona salgını, ardından da George Floyd’un polis şiddetiyle öldürülmesi sonrası ABD’yi esir alan ırkçılık karşıtı gösteriler nedeniyle pek gündeme gelmiyor ama Amerika seçim yarışında son düzlüğe girdi.

Obama döneminin başkan yardımcısı Joe Biden adaylık için gerekli delege sayısına ulaştı ve matematiksel olarak 2020 başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’nin adayı olmayı garantiledi.

2 yıl önce adaylığını “Amerika’yı Amerika yapan her şeyin risk altında olduğunu” iddia ederek açıklayan Biden ön seçim yarışında 19 rakibini geride bırakmayı başardı.

Daha önce 1998 ve 2008 seçimlerinde başkanlık yarışında yer alan ama başarılı olamayan Biden bu kez hedefine oldukça yaklaştı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Peki Demokratların adayı olan Joe Biden kim ?

ABD siyasetinin demirbaşlarından sayılan, yılların senatörü ve eski başkan yardımcısının nasıl bir hayat hikayesi var?

Amerika Günlüğü’nde bu haftasonu ‘Pensilvanyalı Joe’ya daha yakından bakacağız.

SIRA DIŞI BİR HİKAYE

Joe Biden her ne kadar Delawere senatörü olsa da aslında Pensilvanya’lı.

1942 yılında Pensilvanya’nın kuzey doğusunda bulunan Scranton’da doğdu. İrlanda kökenli Katolik bir ailenin çocuğu.

Daha sonra ABD tarihinin en genç senatörlerinden biri olacağı Delaware eyaletine taşınıyor. Syracuse Üniversitesi’nde  hukuk okuyor. 1969’da avukat olduktan 3 yıl sonra ABD senatosuna seçiliyor.Yaklaşık 50 yıl boyunca Washington DC’nin en önemli simalarından biri haline geliyor.

Genç bir avukat olarak Senato’ya seçildiğinde büyük bir aile dramı yaşıyor.

Yemin törenine iki hafta kala eşi, kızı ve iki oğlunun içinde olduğu otomobille kaza yapıyorlar. Eşi ve kızı olay yerinde ölürken iki oğlu uzun süren hastane günleri sonrası hayata tutunuyorlar.

Joe Biden iki çocuğuna bakabilmek için siyasete başlamadan bırakma kararı alır.

Ancak Demokrat Parti yönetimi onu ikna eder ve Senato’dan istifa etmez. Biden artık siyaset için başkenttedir ama her gün Delawere’de bulunan evine gider gelir.

Üstelik 30 yıl boyunca bu kuralını bozmaz.

Hatta gün içerisinde gelişen durumlar için Senato toplantılarına ara verip çocuklarının yanına gider.

Ailesiyle ilgili hassasiyetini işlerine de yansıtır.

Yanında çalışan personeline “işler yüzünden ailesini ihmal eden kimseyi burada görmek istemiyorum” diye emir verir.

Biden ikinci büyük dramını oğlu Beau ile yaşadı.

Kendisi gibi hukukçu olan oğlu Beau 45 yaşındayken 2015 Mayısında beyin tümörü nedeniyle hayatını kaybetti.

Biden’in diğer oğlu Hunter ise fırtınalı yaşamıyla hep tartışmaların odağında yer aldı. İlk eşinden boşanırken kokain partileri ile gündeme geldi, Çinli bir işadamından rüşvet aldığı iddiasıyla yine gündeme oturdu. Başkan Trump’ın başını ağrıtan Ukrayna skandalı sırasında Hunter Biden yine manşetlere çıktı.

Joe Biden Obama döneminde Başkan Yardımcısı iken Hunter Biden Ukraynalı bir işadamının enerji şirketinde yönetim kurulu üyeliği yapıyordu. Trump bunun bir çıkar çatışması olduğunu iddia edip soruşturulması gerektiğini iddia etti. Tartışma bitmiş değil.

‘SAMİMİYET PROBLEMİ’

Joe Biden gafları ve ‘samimiyeti’ ile sürekli gündemde olan bir siyasetçi.

Çocukken kekeme olan Biden halen konuşurken yazılı metin kullanmıyor. Promter kullanmadan yaptığı konuşmalar nedeniyle de sık sık polemiklere konu oluyor.

New Yorker’a konuşan eski ABD Dışişleri Bakanı John Kerry “Dokunmayı seven bir siyasetçi her şeyi sahici, hiç bir şeyi sakil değil” diye tarif etmişti.

Ancak Biden’in seçmenleriyle yakın temasta olması, ‘dokunmayı sevmesi’ başını çok ağrıttı.

Özellikle başkanlık yarışı sırasında toplam 8 kadın Biden’in kendisine “uygunsuzca dokunduğu ve sarıldığı”nı iddia etti.

Biden konunun manşetlere çıkması üzerine “etkileşimlerimde daha düşünceli olacağım” dedi.

‘LİBERAL MÜDAHALECİ’ VE ILIMLI BİR SİYASETÇİ

ABD siyasetenin son 50 yılında aktif olarak sahada olan Biden doğal olarak dünyanın bütün önemli siyasileriyle oturup kalkmasıyla biliniyor.

Biden son yarım asırda her olaya bir şekilde müdahil olmuş bir isim ‘Liberal müdahaleci’ olarak tanımlanıyor.

İnsani kriz hallerinde müdahale edilmesi gerektiğini savunuyor. Sözgelimi Bosna’da soykırım yapan Sırplara karşı askeri müdahale bulunulmasının en ateşli savunucularındandı.

Miloseviç’e hitaben “Lanet bir suçlusun ve lanet bir suçlu gibi yargılanmayı hak ediyorsun” demesiyle manşetlere çıkmıştı.

Biden 1991 Körfez Savaşı’na karşı oy kullandı, 2003’te Irak işgalini desteklerken takip eden dönemde ABD’nin ‘Irak’a fazla müdahil olduğu’ tepkisini dile getirdi. Biden 2007’de Irak’taki ABD askeri varlığının arttırılmasına da karşı çıktı.

Tecrübeli siyasetçi seçildiği takdirde başkan yardımcısı olarak bir kadın siyasetçi seçeceğini açıkladı.

Kuvvetle muhtemel bu isim başkan adaylığında rakibi olan Elizabeth Warren olacak. Amerikan medyasına yansıyan yorumlara göre Biden’in bu tercihi ilk kadın ABD başkanının yolunu da açabilir.

TÜRKİYE’YE 4 KEZ GELDİ 2 KEZ ÖZÜR DİLEDİ

Gelelim tecrübeli siyasetçinin Türkiye ile olan geçmişine.

Onlarca yıl Senato Dış İlişkiler Komisyonu ve Adalet Komisyonu’nda görev aldığı için Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir çok konuyla doğrudan mesaisi oldu Biden’ın.

Mesela 1915 olaylarının ABD tarafından Ermeni Soykırımı olarak tanınmasını destekledi, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını sert bir dille eleştirdi. Biden Yunan diasporasının çok güçlü olduğu Delaware eyaletinin senatörü olduğu için Yunan lobisiyle çok yakın çalıştı.

Biden’in Başkan Yardımcılığı dönemi ise Türkiye politikalarında daha ılımlı olaylara sahne oldu.

Biden Başkan Yardımcısı olarak Türkiye’yi 4 kez ziyaret etti ve önemli görüşmelerde bulundu. Hatta Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret eden ilk ABD Başkan Yardımcısı olarak tarihe geçti.

Biden’in 2016 ziyaretinde ise o dönem tutuklu olan Can Dündar’ın ailesiyle buluştu. Son ziyareti ise 15 Temmuz darbe girişimi iddiasından bir ay sonra yaptı.

Erdoğan’la görüşen Biden bu ziyaretinde “daha erken gelmediği” için özür diledi.

Biden’in Türkiye’de çok tartışılan, Erdoğan’ın şimşeklerini üzerine çektiği diğer olay ise Harvard Kennedy School’da yaptığı bir konuşma oldu.

Türkiye ziyaretinden bir kaç ay sonra Ekim 2014’te Harvard’ta konuşan Biden “Ortadoğu’daki en büyük sorunlarının müttefikleri olduğunu” söyledi ve Türkiye’nin Suriye’ye gönderdiği silahların IŞİD’e gittiğini iddia etti.

Biden ayrıca Türkiye’nin Suriye’ye giden çok sayıda yabancı savaşçının sınırı geçmesine izin verdiğini de söyledi.

Erdoğan bu sözlere çok sert tepki gösterdi ve “Eğer Biden bu tür ifadeler kullandıysa benim için tarih olur” dedi.

Biden daha sonra Erdoğan’ı arayıp özür diledi.

Erdoğanlar ile Biden ailesi arasında sıradışı başka görüşmeler de yaşandı. Washington Post’un tecrübeli kalemi David Ignatius’un yazdıklarına göre Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan 2016’da yapılan ABD ziyareti sırasında Biden’in eşi Jill Biden’dan Reza Zarrab’ın serbest bırakılmasını istedi.

Washington Post yazarı şu ifadeleri kullanmıştı:

“Erdoğan’ın Sarraf’ın serbest bırakılması için yürüttüğü kampanya sıradışı. 21 Eylül 2016’da dönemin başkan yardımcısı Joe Biden ile özel görüşmesinde hem Sarraf’ın bırakılmasını hem de [davanın o dönemki savcısı olan] Preet Bharara’nın kovulmasını istedi. Amerikalı yetkililer, 90 dakika süren bu görüşmenin yarısında Sarraf’ın konuşulduğunu söylüyor. Erdoğan’ın eşi de o gece aynı şeyi Jill Biden’dan talep etti. O dönem adalet bakanı olan Bekir Bozdağ ekim ayında Adalet Bakanı Loretta E. Lynch’le yaptığı görüşmede davanın ‘kanıtlara dayanmadığını’ savunarak Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi.”

Erdoğan’ların ısrarı sonuç vermedi ve Zarrab itirafçı olarak ABD’de kaldı ancak Erdoğan ailesinin girişimleri tarihe geçti.

Özetlemek gerekirse tecrübeli siyasetçi Joe Biden gerekli delege sayısına ulaştı ve artık resmen Demokratların başkan adayı.

Demokratlar tarafından ‘fazla muhafazakar’, Cumhuriyetçiler tarafından da ‘fazla liberal’ bulunan Biden yarım asırlık tecrübesi ve insanlarla iyi diyalog kurabilmesi nedeniyle Kasım’da yapılacak seçimlerde kararsızların oyunu alıp Beyaz Saray’a çıkabilir.

[Adem Yavuz Arslan] 13.6.2020 [TR724]