Son Şeyhülislam'ın oğlu Kirkor'un yanında çırak [Safvet Senih]

Ali Ulvî Kurucu Ağabeyimizin Hatıralarından öğrendiğimize göre:

Son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ilk defa yurt dışına çıkmak zorunda kalınca önce Romanya’ya gidiyor. İttihatçılar  oradan yakalayıp getiriyorlar. Fakat idamı müzakere edilirken Enver Paşa, “Bu adamı idam etmeye kıyamam. Mücadelesini inancı, fikri uğruna yapıyor. Yalnız bu günlerde, buralarda durmasın. Bir yerlere sürelim. Sorun bakalım: Sinop’a  mı yoksa Gemlik’e mi gider?” diyor. Kendi isteğiyle Gemlik’e gidiyor. 

Cumhuriyet döneminde Mustafa Sabri Efendi Yunanistan’a gitmiş. Müslüman nüfusun yoğun olduğu Batı Trakya’da Gümülcine’ye “Yarın” gazetesini çıkarmış. Türk hükümeti bundan rahatsız olunca, Yunan hükümetiyle anlaşıp oradan uzaklaştırdılar. En sonunda Mısır’a gelip yerleşiyor. 

Mustafa Sabri Efendinin bir oğlu iki kızı vardı. Damatlar vefat etmiş. 1939’da Yeni Mısır denilen Heliopolis denilen yerde yerleşiyorlar. Oğlu İbrahim Bey yanında… İbrahim Beyin bir oğlu üç kızı olmuş. İbrahim Bey  Hukuk Fakültesi mezunu… Ama hicretlerde hep babasının yanında… Çok sıkıntılar çekmiş babasıyla beraber… 

1944 yıllarında İkinci Dünya Savaşı sıkıntıları iyice artmış. Fırınlar çalışmıyor. Çalışanlardan ekmek almak için sabahları erkenden sıraya girmek gerekiyor. Uzun uzun kuyruklar var.

Zaten ilk geldikleri günler para ve imkân olmadığı için en ucuz şey kuru fasulye olduğu için bir çuval kuru fasulye almışlar. Tencere de yok. Bir çaydanlıkları varmış. Fasulyeyi bu çaydanlıkta kaynatıp pişirip yiyorlar. Sonra yıkayıp çay yapıyorlarmış. Birkaç ay böyle geçirmişler. Sonra İbrahim Bey, bir Ermeni kunduracıya çırak olmuş. O mahallede bulunan Kirkor adında bir Ermeni kunduracı varmış. Türkiye’den göç etmiş. İbrahim Beyle ahbab olmuşlar. İbrahim Bey, sabah akşam, sık sık gidip dükkanında otururmuş. Kirkor bir gün şöyle demiş: “İbrahim Bey, bir vatandaş olarak, size bir iyilik yapamadığımdan dolayı  üzgünüm. Gel sana şu sanatı öğreteyim de bir faydam olsun. Sen de bizimle birlikte çalışırsın.” Usta Ermeni ile kalfaları çalışıyorlar; İbrahim Bey de onlara çırak olmuş, haftalık almaya başlamış. İbrahim Bey bu hususta şunları söylemiş: “Açız, başka çare yok. Kunduracıya çırak oldum. Birkaç ay çalıştım. İyi öğrendim. Bir gün kunduraya pençe vuruyorum. Islanmış köseleyi çiviyle çaktım. Bıçakla kenarlarını kesip alacağım. Kunduracı bıçakları, çok keskin olur. Ustura gibidir. Keseceğim derken elime kaçmasın mı? Sol elimde büyük bir yara açıldı. Tekrar işsiz kaldım. Yara geçecek de çıraklığa başlayacağım.”

Şu yaşadığımız süreçte yaşanan zulüm ve gadirden dolayı yurt dışına çıkmak zorunda kalan çok değerli vatan evlatlarının çok zor işlerde çalıştıklarını biliyoruz. Hatta bir lokantada bulaşıkçılık yapan bir profesör de varmış. Devirler değişse de cevirler işte böyle şekil değiştirerek devam ediyor. Ama, siz zâlim mi, yoksa mazlum mu olmak istersiniz?

Şunu çok iyi bilelim ki, İslâm tarihinde en çok zulme, sürgüne ve katliama maruz kalanlar Efendimizin  (S.A.S.) yakınları, Ehl-i Beytin erkek ve kadınlarıdır. Bu süreçte de en çok Hocaefendi ve yakınları sıkıntı çektiler, hem de ağır cenderelerden geçtiler… Kendisine ağır bir hizmet yükü yüklendiği gibi, kardeşleri de o “mukaddes hamuleyi” omuzlayacak kıvamda çıktılar Elhamdülillah… Onlardan birisi de Saime Gülen… Beş evladından, biri Van, biri Erzurum, biri de Gebze cezaevinde… Yani beşten üçü tutuklu… Diyor ki: “Ben tabii ki, üç gencecik çocuğu suçsuz yere içeride  olan bir anne olarak üzülüyorum ama inanın ki, şu yurtlar, yuvalar kapandı ya, onlara daha çok üzülüyorum." Bizden öncekiler daha kötülerini yaşadılar. Bize ne oluyor ki, hâlimizden şikayet edelim…’  Şühedâ cezaevine alınıp konulduğunda, bir ay yalvardım, evladımla görüştürün, diye ağladım. “Bakanlıktan emir var; sizinle görüştüremeyiz’ dediler. Cezaevine gelenlere tek tek soruyorum. Soyadını sorunca söylemiyorum; linç ederler diye… Sonra geçenlerde (merhum Sıbgatullah Gülen’in eşi)  yengemin ziyaretine gittim. O bana “Üzülme yine de yanında iki evladın var. Benim dokuz çocuğumdan hiçbiri burada değil.’  (Sadece engelli bir evladı var. Yengemin kendisi hasta olduğu için bakabilecek tek kimse kızı… Bu kızını da, eşini bulamadıkları için tutukladılar.) Bunları anlatırken yengem ağladı, teselli ettim. En çok içim Salih Ağabeyime yandı!..”

Asr-ı Saadetten sonraki dönemdeki zalimler, gaddarlar ne oldu? Mazlumlar mağdurlar ne oldu? Bir bakalım: Hepsi de âhirete göç etti?  Kim kârlı? Kim zararlı? Kim kimin yanında haşrolacak? Zâlim ve  gaddar Nemrudlar, Firavunlar, Şeddatlar kafilesinin yanında acaba kimler olacak?..    

[Safvet Senih] 27.4.2017 [Samanyolu Haber]

Denizli hapishanesinde edilen dua! [Ali Emir Pakkan]

Tek parti döneminde Bediüzzaman Said Nursi'ye talebe olmak hapsi, işkenceyi, sürgünü ve hatta ölümü göze almak demekti. Bugünkü gibi Kur'an tefsiri okuyor, hizmet ediyor diye yüzlerce kişi tutuklanıp hapse atılıyordu. O günlerde de cezaevlerinde mazlumlar ölüyordu. Hâfız Ali onlardan biriydi...

Hafız Ali (Ergün), 1898 yılında Isparta İslâmköy’de dünyaya geldi. İmamlık yapıyordu. Kur'an öğretiminin yasaklandığı dönemde onun talebesi hiç eksik olmadı. 1929 yılında Bediüzzaman ile tanıştıktan sonra hayatını Risâle-i Nur’a vakfetti. Bediüzaman’ın ifadesi ile onun gayreti ile İslamköy, “Nur Fabrikası” halini aldı. Şartlar ağırdı. Matbaa yoktu. Baskı ve zulüm vardı. 15 yıl evinden hiç çıkmadan üstadından gelen Risaleleri yazdı. Evinin duvarlarındaki gizli bölmelerde Kur'an tefsirlerini saklıyordu. 

1943'te Üstad ve talebeleri gözaltına alınarak Denizli'ye sevk edildi. Hafız Ali de hayvanların taşındığı bir vagonla Denizli'ye getirildi. Hapiste Üstadı ile tekrar buluştu! İşkenceden geçirildi. Korkusu yoktu. Hakimin ‘Risâle-i Nur’da yazılı Hafız Ali sen değil misin?’ sorusuna, 'benim' cevabını verdi. Bediüzzaman’ın en büyük yardımcısıydı. Hücrede, mum ışığında Risaleleri çoğaltmaya devam etti. Kibrit kutularına yazılan Risaleler elden ele dolaşıyor ve dışarıya ulaşıyordu.

Üstad defalarca zehirlenerek öldürülmek istenmişti. Denizli hapsinde bir kere daha zehirlendi. Bunu fark eden Hafız Ali, bir gün Nur Talebelerini yanına topladı. “Ben dua edeceğim, siz âmin deyin.” diyerek duaya başladı: “Ya Rab, bu millet ve vatan Risale-i Nur’a muhtaç. Eğer Üstad vefat ederse Kur’an davası yarım kalacak. O Nur kahramanının canını alma, benim canımı al ve benim ömrümü ona ver” 

Amin sesleri zindan duvarlarını inletti. Duası kabul olacaktı. 

Aniden rahatsızlandı ve ve hastaneye kaldırıldı. Durumdan haberdar olan Üstadı onu teselli etmek için bir mektup yazdı: 

"Aziz kardeşim Hâfız Ali, hastalığını merak etme. Cenâb-ı Hak şifa versin, âmin. Hapiste her bir saat ibadet on iki saat ibadet yerinde bulunmasından, çok kârlısın. İlâç istersen, bir kısım dermanlar bende var, sana göndereyim. Zaten ortalıkta bir hafif hastalık var. Ben mahkemeye gittiğim gün, herhalde hasta oluyorum. Belki sen bana yardım etmek için, eski zamanda birbirinin bedeline hasta olması ve ölmesi gibi harika fedakârlık gösteren zatlar gibi, benim bir parça rahatsızlığımı aldın."

Bediüzzaman kurtuldu ama Hafız Ali kurtarılamadı. 17 Mart 1944'te, 45 yaşında vefat etti. Denizli mezarlığına defnedildi. Vefatı Üstadı çok üzdü. Duygularını şöyle ifade edecekti: "Ben Hâfız Ali'yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. O hapiste Meyve Risalesini kemâl-i aşkla yazarken ve okurken vefat etti. Gizli düşmanlar beni zehirlediler. O benim bedelime hastahaneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi meyusâne ağlattırdı."

Said Nursi, Hafız Ali için şehit oldu, diyecek ve şu müjdeyi verecekti: 

"Nur’un böyle bir mânevî kahramanının vefatı bizi sıkarken, (…) birden İlahi inayet imdada geldi. Mübarek kardeşlerimin hâlis duâlarıyla o merhum şehidin, kuvvetli emârelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve suâl meleklerine mahkemedeki gibi Nurlarla cevap vermesi (...) inâyet-i Rabbâniyenin imdadımıza yetiştiğini ispat etti. O bir şehit. O benim yerime şehit oldu... Benim bedelime şehid olacağını hissetti. Kuvvet-i ihlâsının kerâmeti olarak bana gönderdiği mektubunda bunu haber veriyordu. Haber verdiği gibi şehid oldu.

Onu aynen hayattaki gibi Risâle-i Nur’la meşgul olarak en yüksek bir ilimde çalışan bir talebe-i ulûm vaziyetinde ve tam şehidler mertebesinde ve tarz-ı hayatlarında biliyorum. Ben hem kendimi, hem sizi tâziye ediyorum. Merhum Hâfız Ali’yi ve Denizli Mezaristanını tebrik ediyorum. "

Üstad, talebesinin dualarda yad edilmesini istiyordu: "Meyve Risâlesinin hakikatini ilmelyakîn ile bilen bu kahraman kardeşimiz, aynelyakîn ve hakkalyakîn makamına çıkmak için, kabre cesedini bırakıp melekler gibi yıldızlarda âlem-i ervahta seyahate gitti ve tam vazifesini yapıp terhisle istirahate çekildi. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Risâle’nin bütün yazılan ve okunan harfleri adedince defter-i a’mâline hasenat yazdırsın, âmin. Siz de benim gibi duâlarınızda onu yâd ediniz. Bin lisan onun lisanı yerine istimal edip, o kaybettiği bir hayat ve bir dil yerinde mânevî bin hayat kazandı diye rahmet-i İlâhîden ümitvarız.”

Said Nursi, Denizli hapsinden çıktıktan sonra ilk iş, bir ikindi vakti Hafız Ali’nin mezarına gitti. Kur’an okudu, dua etti. Elini açtı; “Bu şehit bir yıldızdır” dedi. Talebeleri başlarını kaldırdılar. Gökte bir yıldız ışıl ışıl parlamaktaydı. Mezar taşına; "Mahkeme-i Kübray-ı Haşirde Nur talebelerinin bayraktarı şehit merhum Hafız Ali" yazıldı.

Türkiye tarihi zulüm tarihidir. Her gün hapishanelerden işkence ve ölüm haberleri geliyor. Hafız Aliler var ki, zulüm sürüyor. 

[Ali Emir Pakkan] 27.4.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Hani faiz lobisine karşıydınız! [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Merkez Bankası (TCMB) 25 Nisan toplantısında faizi yüzde 12,25’e çıkardı. Mamafih bankanın resmî internet sitesinde politika faizinin karşısında hâlâ ‘yüzde 8’ yazıyor. Faiz yüzde 4,25 arttığı halde beyanın yüzde 8 olmasının sebebi malum: Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, faizlerin indirilmesini isterken nispet yapar gibi faizi artırdığını ilan etmek için cesaret lazım.

Mevcut tabloda hem faiz artmış oluyor hem de artmamış oluyor! Banker Bilo filmindeki gibi… “Hele bir sor niye!” TCMB bir müddet Saray’ın gönlünü hoş tutmak uğruna dövizin ani yükseldiği tarihlerde tribünlere çıktı. Baktı dövizin düşeceği yok. Geç de olsa sahaya indi. Geç Likidite Penceresi (GLP) diye açıkladığı oran, neticede bankaların borç alırken katlandıkları maliyettir. Daha evvelki politika faizi artık GLP altında gösteriyor. Bir cebinden alıp öbürüne koyuyor. Hakikatte arttığı halde kelime oyunları ile faizi düşük göstermeye çalışıyor.

ÜÇ AYDA BÜTÇEDEN  FAİZE 18,8 MİLYAR LİRA

Faiz artışı da dövizin yükselmesi gibi parayı maliyetli hale getirir. Türkiye gibi döviz açığı bulunan ekonomi için ikisinin de yok birbirinden farkı. Kırk katır mı, kırk satır mı? Ocak-Mart 2017 bütçe rakamları da gösterdi ki Türkiye hem döviz tarafından hem de TL’nin faizinden darbe yemeye devam ediyor. TCMB’nin faizi artırmamış gibi yaptığı Ocak-Mart arasında bütçeden faize ödenen para yüzde 14,3 arttı ve 18,8 milyar liraya çıktı. 2016’ya nazaran bütçeden bu kaleme 2,6 milyar lira fazladan gitti.

Halka istikrardan bahseden Saray müşavirleri, faize sadece üç ayda yaklaşık 2 milyon asgari ücretlinin bir aylık maaşına bedel bir fark ödenmesine gelince dut yemiş bülbüle dönüyor. Bu para eğitim, ulaştırma ve sağlık gibi kamu hizmetlerine aktarılmadı, Erdoğan’ın tabiriyle faiz lobisine verildi. Kalan 9 ayda faiz artacak. Dövizi tutmak için TCMB’nin başka kozu yok. Dolayısıyla üç ayda 2,6 milyarlık faiz farkı sene bittiğinde 15 milyar lirayı aşacak. Bir senede faiz lobisine 15 milyar lira ilave ödeme yapanların malî istikrardan bahsetmeye hakkı olabilir mi?

EKONOMİ SAĞLAMSA FAİZLER NİYE YÜKSELİYOR?

Aradaki 2,6 milyar liralık fark, Hazine’nin piyasadan borç alabilmek için ilave para ödemeyi kabul ettiğini tescil ediyor. Hükûmet medyasının iddia ettiği gibi Türkiye piyasalardan kolay borçlanabiliyorsa bu fark niye ödendi? Cevap gayet basit: Paranın baronları Türkiye’yi riskli buluyor ve masaya oturduklarında ‘ne kadar risk o kadar faiz’ restini çekiyor.

Kullandıkları kelime GLP olmuş, politika faizi olmuş farketmiyor. Borcun vadesi bugün dolsa maliyet yüzde 12,25 üzerinden hesaplanıyor. Ajanslarda geçen şu cümlelerden ikincisinin bir hükmü yok: “TCMB, Nisan toplantısında Geç Likidite Penceresi (GLP) faizini 50 baz puan artırdı. Böylece GLP borç verme faizi yüzde 11,75’ten yüzde 12,25’e yükseltildi.

Politika faizi yüzde 8 seviyesinde, koridorun alt bandı yüzde 7,25, üst bandı yüzde 9,25 seviyesinde tutuldu.” TL’nin faizi bugün itibarıyla asgari yüzde 12,25’e geldi. Bankaların kredi ve mevduata tatbik edecekleri oran elbette bunun fevkinde. Şu anda kimsenin senelik yüzde 17 gibi yüksek bir maliyeti göze almadan borçlanma imkânı kalmamıştır. Uzun vadeli kredilerde yüzde 20 geçildi bile…

YÜZDE 12,25 DE KÂFİ GELMEYECEK

“Kurdaki ciddi artışın ekonomiye bir tesiri olmaz.” diyen Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci bugünlerde ağız değiştirdi. Kurda tansiyonun düşmesini kendi başarıları gibi göstermeye çalışıyor. Halbuki kur yükseldiği seviyeden fazla geriye gelmediği gibi enflasyon yükseldi, faiz de yükseldi. Bir parantez: Kurdaki mevcut seviye ABD Merkez Bankası’nın en az üç faiz artıracağı senaryoda kalıcı olamaz…

Yüksek kur, yüksek enflasyon ve yüksek faizin ekonomiyi nasıl tahrip ettiğini her ay iliklerimize kadar hissediyoruz. TCMB’nin mevcudu muhafaza etmesi için yüzde 12,25 de kâfi gelmeyecek. Enflasyon yüzde 12’yi geçti geçecek… Bu şartlar altında Merkez Bankası’na piyasaya daha fazla faiz sunmaktan başka çare kalmıyor. Zaten bankanın son toplantı zabıtlarında faiz artışının süreceği ifade ediliyor: “Enflasyon beklentileri, fiyatlama davranışları ve enflasyonu etkileyen diğer unsurlardaki gelişmeler yakından izlenerek ihtiyaç duyulması halinde ilave parasal sıkılaştırma yapılabilecektir.”

SARAY MÜŞAVİRLERİNİN U DÖNÜŞÜ İBRETLİK

Faizi artırmadan artıran! TCMB’ye hükûmet ve Saray cenahından tepki gelmemesi dikkatten kaçmasın. Cumhurbaşkanı Başmüşaviri Bülent Gedikli’nin, “Fiyat istikrarı ve malî disiplin için kurumlar gereğini yaptı.” sözleri, ekonominin hissiyatla, miting meydanlarında bol kepçeden atmakla yürümediğini ispat ediyor. Düne kadar, “Faizler indirilmeli.” diyen Gedikli, faizin artmasını ‘gereği yapıldı’ şeklinde tevil ediyor. Bu kadar basit mi? Ortalığı ayağa kaldır, faiz artıracak diye Merkez’in ensesinde boza pişir, sonra hiç birşey olmamış gibi beylik sözler sarfet!

Tahminleri, tahlilleri iflas etmiş müşavir kadrosunun iş bilmezliğinin, had bilmezliğinin bedelini bütün millet fakirleşerek ödüyor. Müşavirler de Saray da en azından bu bahiste havlu attıklarına göre artık şu suâlin cevabını vermek mecburiyetinde: “TCMB’yi rahat bıraksaydınız ve faiz vaktinde artırılsaydı azamî enflasyon yüzde 8, ABD Doları 3,40 TL civarında olabilir miydi?”

Tumturaklı sözlere itibar etmeyin. Nitekim dediklerinin tam zıttı tahakkuk ediyor. “Faiz lobisine karşıyız.” dediklerinde faiz yükseliyor. “Dolar alan yanar.” nutuklarını müteakip dolar kıymetleniyor. Bugün de istikrardan bahsettiklerine göre yakın vadede olacakları varın siz tahmin edin…

[Semih Ardıç] 27.4.2017 [TR724]

Erdoğan’ın bağımsız yargı korkusu (2) [Mehmet Yıldız]

Adalet dağıtan değil, çay toplayan yargı

28 Şubat’ta hakim ve savcıları gruplar halinde Genelkurmay’a toplayıp brifing veren askerler gitmiş yerine Erdoğan ve yakınları gelmiş. Bir düdük sesiyle toplanıyorlar, bir düdük sesiyle çay toplamaya gidiyorlar, bir düdük sesiyle Saray’a koşuyorlar…

ABD Başkanı Obama’nın karşısında ayağa kalkmayan ABD yargıçlarının aksine Erdoğan karşısında düğmeleri olmayan cübbeleri iliklemeye yeltenen yüksek yargı başkanları sözde bağımsız ve tarafsız yargıyı temsil ediyorlar.

***

İktidarın hoşuna gitmeyen karar veren hakime 10 yıl hapis

Yüksek yargının iktidar karşısındaki tutumu böyle olunca ilk derece yargı mensuplarının durumu elbette çok daha vahim.

Başlarında HSYK’nın sürgün, açığa alma ve ihraç sopaları sallanan hakim ve savcıların önlerinde 4000’den fazla meslektaşının akıbeti ibret levhası olarak duruyor. Saray’a rağmen dosyadaki delillere bakıp vicdanıyla karar verebilmek neredeyse imkansız. Bunun ilk çarpıcı örneğini 25 Nisan 2015’te, Silivri’de tutsak Hidayet Karaca ve bazı polisler için tahliye kararı verdikleri için tutuklanan hakimler Mustafa Başer ve Metin Özçelik’te gördük.

Bu olay üzerine toplanıp tahliyeleri engelleyen HSYK’ya sert çıkan Erdoğan, “HSYK’nın başlatmış olduğu toplantı geç kalmış bir toplantıdır” dedi. Hemen ardından açıklama yapan HSYK 2. Daire Başkanı Mehmet Yılmaz’ın “Özür diliyorum, kararımız gecikti” demesi tarihe geçti.

Halbuki bir hakim yanlış karar bile verse, buna karşı izlenecek yol, hukuk içindeki mekanizmaların çalıştırılarak düzeltmektir. Hakimler Savcılar Kanunu madde 88’e göre “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez.”

Bu iki hakimi yargılayan Yargıtay 16. ceza dairesi, tutuklanmalarına neden olan kararı verdiklerinin tam da 2. yıldönümünde, 10’ar yıl hapse mahkum ederek görevde bulunan bütün hakim ve savcılara ‘sübliminal’ bir mesaj vermiş oldu.

***

Yargı kararına ne hacet…

Karaalioğlu, Başbakan Erdoğan’a sorduğu soruda ‘cemaat’ ifadesini kullanınca Başbakan hemen araya girip “cemaat ifadesini bir daha kullanma bunlar cemaat değil” dedi. Karaalioğlu bunun üzerine ifadesini ‘oluşum’ diye değiştirince Başbakan, “Niye korkuyorsun? Bunlar örgüt” diye kızdı. Halbuki bu konuda alınmış bir yargı kararı yoktu. Bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından alınmış bir karar hala yok. En son iki gün önce AKPM’de AKP’li milletvekillerinin hizmet hareketine FETÖ denilmesi önerisi reddedildi.

Can Dündar’a ‘casus ve vatan haini’ yaftası taktı

Sırf haber yaptığı için casus ve vatan haini olarak nitelediği gazeteci Can Dündar’ı hedef aldı. ‘Bunların derdi Türkiyenin imajına gölge düşürmek. Bunu özel haber olarak yapan kişi de bunun bedelini ağır ödeyecek öyle bırakmam onu” diyerek mahkemelere talimat verdi.

Dündar ve Gül tutuklandı, 3 ay cezaevinde kaldıktan sonra AYM’nin ihlal kararıyla yargılandıkları mahkeme tarafından tahliye edildi.

Erdoğan, dosyanın savcısına çağrıda bulunarak tahliye kararına itiraz etmesini istedi: “Evet ortada bir Anayasa ihlali vardır. Ama Anayasa’yı ihlal eden ben değilim. Bu Anayasa Mahkemesi’nin karar merciinde olanlardır. Bu ihlali maalesef göz göre göre yapmışlardır. Birinci mahkeme Anayasa Mahkemesi’nin kararına uydu. Ama bu işin bittiği anlamına gelmez. Savcı karara itiraz edebilir. İtiraz durumunda, bir üst mahkeme yeni bir süreci başlatabilir. Bize de bu durumda, yargının bu işleyişini izlemek düşer” dedi.

Mahkeme yaptığı yargılama sonucunda casusluk ve hükümeti devirmek suçlarından beraat kararı verdi. Can Dündar kararın verildiği gün adliye önünde kurşunlandı. Ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Kararı veren mahkemenin bir üyesi şimdi cezaevinde tutuklu.

Alman gazeteciyi terörist ilan etti

13 Nisan’da bir televizyon kanalında konuşan Erdoğan, Yücel’in Almanya’ya iade edilmesine de değindi, “Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla” dedi. Erdoğan, gazeteci Deniz Yücel’in PKK ile bağlantısı olduğu iddialarına yönelik de bir kez daha “Elimizde görüntüler, her şey var. Bu tam bir ajan terörist” yanıtını tekrarladı. Halbuki bu olayda da ortada bir mahkeme kararı yok.

Hapisteki gazeteciler

Geçen ay yaptığı bir konuşmada Erdoğan şunları söyledi: “Şimdi bu gazeteciler, ‘Listesini verin’ dediğimizde gelen isimlere bakıyoruz. Yurt dışı için söylüyorum; içlerinde katilden soyguncuya, çocuk istismarcısından dolandırıcıya kadar herkes var. Gelen listede sadece gazeteci yok. Geçenlerde ülkemize 149 tutuklu ismin bulunduğu bir liste geldi. Arkadaşlarımız baktılar ki bu listenin 144’ü terör suçundan, 4’ü adi suçlardan cezaevinde bulunuyor.

Halbuki 9 aydır cezaevinde tutuklu bulunan gazeteciler hakkında 3’er defa ağırlaştırılmış müebbet hapis istenen iddianameler ortaya çıktıkça görüldü ki, yazı yazmak, haber yapmak ve konuşmaktan başka bir suç delili yok. Ama olsun, Reis terörist demişse hepsi teröristtir!..

***

Reza’yı Türk hakimlerine emanet etmek istedi

Bir başka örnek, 17 – 25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarında da sanık olarak kısa bir süre gözaltına alınan Reza Zarrab daha sonra serbest bırakılmış ve hakkındaki suçlamalar da düşürülmüştü. Ak-lanan Zarrab, yandaş televizyonlara çıkıp aslında ne kadar iyi bir vatandaş olduğunu anlatmalara doyamadı.

22 Mart 2016’da ajanslara düşen son dakika haberleri Zarrab’ın ABD’de tutuklandığını bildiriyordu. Önceleri oralı olmuyormuş havasına bürünen Erdoğan, sonradan işin rengini öğrenince ‘Reza Türkiye vatandaşıdır. hukukunu aramak zorundayız.’ diye çırpınmaya başladı. Obama yönetimi, Reza’nın Türkiye’ye verilmesi taleplerini ABD yargısı bağımsızdır diyerek topu mahkemelere attı.

Türk yargısına istediği gibi talimat verip istediği sonucu almayı başaran Erdoğan için anlaşılması güç bir durumdu bu. Yılmadı. Zarrab için Türk milletinin vergileriyle tuttuğu avukatlar ve lobicilerine oluk oluk para akıttı. Üçüncü dünya ülkelerinde her kapıyı açan Erdoğan yöntemlerinin Trump’ın ABD’sinde işe yarayıp yaramayacağını zaman gösterecek.

Erdoğan 25 Nisan 2017 günü Reuters’e verdiği mülakatta “Sarraf benim vatandaşımdır ve devletlerin bir görevi de vatandaşlarının hukukunu korumaktır. Bir suçu varsa Türkiye’ye bildirilir ve gereği yapılır ama yoksa bazı şeyler uydurularak insanlar tutuklanırsa, vatandaşına sahip çıkamayan ülke konumuna düşersiniz” diyerek bir kere daha Reza’yı kurtarma konusundaki kararlılığını gösterdi.

Ah nerede Türk yargısı. Olsalardı, Reza çoktan özgürlüğüne kavuşmuş, şimdilerde cari açığı kapatmakla meşgul oluyor olacaktı.

Savunma hakkı çökertildi

Savunma hakkı gerek iç hukukta gerekse evrensel hukukta adil yargılanmanın en temel unsurlarından biri. Savunma hakkı olmazsa, adil yargılama yapılamaz.

Hizmet hareketini yok etmeye dönük yargılamalar esnasında Saray’a bağlı yargıçları en çok zorlayan avukatlar oldu. Ortada bir suç olmayınca, yapılan savunmalar karşısında hakimlerin kıvrım kıvrım kıvrandığına çok şahit olduk. Böyle olunca olmayan suçtan silahlı terör örgütü kararı çıkartmak neredeyse imkansızdı. İktidarın buna karşı bulduğu çözüm avukatları sindirmek oldu. Olmayan terör örgütünün avukatlığını yapmak da terör örgütü üyeliği için delil sayıldı. Bu yüzden 300’e yakın avukat tutuklandı. Bu sayıdan daha fazlası da mesleğini yapamaz hale geldi.

Seri katillerin veya organize suç örgütlerinin bile avukatlarının mesleğini rahatça icra ettiği yerde, hiçbir suçu olmadığı halde sırf cemaate yakınlığı nedeniyle haklarında adli işlem yapılan yüz binden fazla kişi ya avukat bulamadı ya da bulduğu avukatlara büyük paralar vermek zorunda kaldı.

Birkaç gönüllü hukukçunun, avukat bulamayan mağdurlar için kurduğu internet sitesi üzerinden örnek dilekçeler yayınlaması bile koskoca Cumhurbaşkanı’nın gözüne battı, ‘Mağduriyetim giderilsin diye başvuranlar var! Dilekçeler sanki aynı kalemden çıkmış! Bunlar namussuz! Aynı merkezden çıkıyor, aynen devam ediyorlar.’ sözlerini sarf ederek, hak arayan vatandaşları namussuzlukla suçladı.

Yargı trollere emanet

Geçtiğimiz günlerde ağır ceza mahkemesinde yargılaması devam eden 29 gazeteciden 21’inin mahkeme tarafından tahliye edilmesi üzerine harekete geçen troller ‘vatan elden gidiyor’ nidalarıyla HSYK’yı göreve çağırdı. Saray’dan mı, HSYK’dan mı bilinmez, kimden talimat geldiyse gündüz tahliye ettiği 21 gazeteciyi akşam saatlerinde tekrar gözaltına almak zorunda kalan hakimler kendilerini zor kurtardılar. Bir kısmı da kurtaramayıp görevden alındı.

HSYK’nın daire başkanları bir yargı mensubu gibi davranmaktan daha çok yönettikleri iddia edilen trol hesaplar bir yana, işi gücü bırakıp sosyal medyada ‘çıt çıt çıt’ twit atmakla meşguller.

Bize de Ziya Paşa gibi şunu demek düşüyor:

Kâdı ola da’vâcı vü muhzır dahî şâhid,

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet?

***

Sonraki yazı: Anayasa Mahkemesi ve AİHM

[Mehmet Yıldız] 27.4.2017 [TR724]

Kupa Trabzon’a gelirse CHP’ye de ‘hayır’ gelir [Analiz: Ahmet Dönmez]

CHP ile Trabzonspor’un referandum sonrası şaşırtan benzerliği, ilahi adaletin bir tecellisi mi acaba? 7 yıldır “Aslında şampiyon benim” diyen ve bunu tescil ettirebilmek için kapı kapı dolaşan bir Trabzonspor var. Diğer tarafta da “Aslında referandumda ‘hayır’ çıkmıştı’ diyen ve kapı kapı dolaşmaya henüz başlayan bir CHP var. Maalesef ikisinin de çabaları bir işe yaramayacak. Her ikisinin elindeki zaferi çalan güç aynı.

Herkes biliyor ki 2010-11 sezonunda şike vardı. Tıpkı daha önceki sezonlarda olduğu gibi… Türk futbolunda hep olduğu gibi… Tek fark; bu kez suçüstü hali olmuştu. Ve herkes biliyor ki 16 Nisan’da şike yapıldı. AKP oyları çaldı. Daha önceki seçimlerde de çaldığı gibi… Tek fark; bu kez alenen suçüstü yakalanmasıydı. Kanun açıkça ihlal edilmişti.

Fanatikler hariç herkes kabul eder ki 3 Temmuz operasyonu haklıydı. Bugün güdümlü yargı tarafından aklanmış görüntüsü verilse de şikenin gerçek olduğunu her ehl-i vicdan teslim edecektir. Trabzonspor ise 6 yıldır “O kupa buraya gelecek” diyor. Kendisi söylüyor, kendisi dinliyor. Yurtiçinde ve dışında başvurmadığı merci kalmadı. Ama neredeyse hepsinden eli boş döndü. Atı alan Üsküdar’ı geçti.

16 Nisan’a niye şaşırıyoruz ki? İkisi birbirinden bağımsız olaylar değil. Tek bir sistemin, tek bir zihniyetin farklı tezahürleri sadece. Türkiye’de hemen herkes şikeyi çok iyi bilmesine rağmen adalete sırtını döndüğü için referandumda da oylar çalınabildi. O yüzden Tayyip Erdoğan bütün milletin gözünün içine baka baka “Baskın basanındır.” havası estirebildi. Türk halkı yakın tarihte hangi şikenin, hangi hırsızlığın, hangi dalaverenin üzerine hakkıyla gitmişti ki? İşte şimdi CHP de Trabzonspor gibi, “Aslında Hayır çıkmıştı” diye kapı kapı gezecek. YSK’ydı, Danıştay’dı, AYM idi, AİHM’di dolanıp duracak. Ama neticesi ne mi olacak? Olacağı şu: Bugün AKP’nin en fazla oy aldığı illerin başında Trabzon geliyor. Erdoğan’ı her defasında en fazla bağrına basan şehir de orası. Avni Aker’de “O kupa Trabzon’a gelecek” diye bağırıp sonra elinde AKP flamalarıyla konvoy yapan insanların şehri. Kulübün eski başkanı, neredeyse AKP mitinglerinin anonsçusu haline gelmişti.

Önceki gün Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümü töreninden bir enstantane sosyal medyada çok konuşuldu. ‘Hayır’ cephesi, Başbakan Binali Yıldırım ve TBMM Başkanı İsmail Kahraman’la şen pozlar veren CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na ateş püskürüyordu. Ama acaba onların yüzde kaçı, dün sırf kendi gönül verdiği renkler korunuyor diye hukukun alenen ihlal edilmesine ses çıkarmıştı?

CHP, AKP İLE BERABER ŞİKEYİ AKLAMIŞTI

CHP dün şikede nasıl bir tutum almıştı mesela? Hiç kimse ‘kumpas’ deyip sıyrılma kolaycılığına savrulmasın. Şikeyi aklayan, adeta suç olmaktan çıkaran ve cezaevindeki şike sanıklarını çıkarmayı hedefleyen Sporda Şiddet Yasası, 2011 sonunda 3 partinin ittifakıyla geçti. Hemen hiçbir konuda yan yana gelemeyen AKP, CHP ve MHP, bu yasa değişikliğine birlikte onay verdi. Sırf taraftara şirin gözükebilmek için, popülist bir duruşla CHP şikeyi meşrulaştırdı.

Dönemin Başbakanı, önce “Kişilerle kurumlar ayrılmalıdır. Kişilerin cezasını tüzel kişilikler çekmemelidir” şeklinde garabet bir formül uydurdu. Sonra Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı değiştirildi. Kanun gereği, şike yaptığı iddia edilen kulübe ceza verme eğilimi taşıyan ve üstelik de o takımın bir taraftarı olan TFF Başkanı M. Ali Aydınlar, istifa etmek zorunda kaldı. Daha doğrusu istifa ettirildi. Türkiye’nin ‘hayır’ cephesi, sağduyusu bir dürüst adamın koltuğunda kalmasını ve savaşmasını sağlayamadı. Türkiye’nin dürüstlük geçmişi, birikimi Aydılar’ın herkesin gözü önünde çiğ çiğ yenmesine mâni olamadı. Onun yerine, şikeyle suçlanan kulüplerden birinin hali hazırdaki başkanı TFF Başkanı yapıldı. Dönemin başbakanının ‘babasını ağlattığı’ Yıldırım Demirören’den başkası değildi o. Nitekim bugün CHP’nin “Şike yapıldı” dediği referandum için “Evet” vereceğini açıklayan Demirören.

TFF Başkanı değiştikten sonra, şikeye teşebbüs dahi etse küme düşme cezası öngören TFF Futbol Disiplin Talimatı’nın meşhur 58. maddesi de değiştirildi. Mevzuat bir bir ‘temizleniyor’, engeller bir bir kaldırılıyordu. Daha önce 12 maçta şikeyi tespit eden TFF Etik Kurulu, daha sonra ikinci kez rapor hazırlayıp ‘Şike yok’ dedi. Daha doğrusu vardı da ‘sahaya yansımamıştı’. Yıldırım Demirören öyle dedi. İtirazı olan? Yok.

Yargıtay, Aziz Yıldırım’ın mahkûmiyet kararını onadığı halde hiç kimse kendisini yeniden hapse koyamadı. Sonra bu dava da ‘kumpas’ kategorisine alındı ve ‘yeniden yargılama’ yolu açıldı. Sonrası malum. Tıpkı 17 Aralık sonrası gibi… Türkiye’de ne yolsuzluk vardı ne şike…

Buraya CHP’den geldik. Pardon Trabzonspor’dan. Ne yaptı Bordo-Mavili kulüp bu süreçte? Önce bir ligden çekilme söylentisi çıktı. Sonra dönemin kulüp başkanı Sadri Şener, “O da nereden çıktı” dedi. Çekilme falan yoktu. Böylece Karadeniz ekibi, ilk defa suçüstü yakalanmış olan Türk futbolunun aynı lekeyle yoluna devam etmemesi için eline geçirdiği tarihi fırsatı tepti. Eyyamcılık yaptı. Dengelere ve korkularına yenildi. ‘Devam’ diyerek şikeyi meşrulaştırdı. Belki kendisi de onun bir parçası olduğu için, bu kirli düzenin bir cüz’ü olarak yoluna devam etti.

Ama Allah var, ısrarla da ‘hakkını aradı’. Önce 2010-11 şampiyonluk unvanının Fenerbahçe‘den alınarak kendi lehine tescilini istedi. TFF reddetti. Bu kez TFF Tahkim Kurulu’na itirazda bulundu. O da reddetti. Trabzonlu yöneticiler, “Bu kararı tanımıyoruz” diyordu. Sonra TFF’ye “2010-11 sezonunda oynanan 12 maçın tescilinin iptali” için başvuru yaptı. O da kabul edilmedi. Laz inadı tutan kulüp, müracaatlarını sınırötesine taşıdı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuruda bulundu. AİHM reddetti. Bu kez FIFA ve UEFA‘ya başvuru yaptı. Önce UEFA Kontrol Etik ve Disiplin Kurulu daha sonra da UEFA Temyiz Kurulu red kararı verdi. Son olarak Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi (CAS) de Trabzonspor’un itirazını geri çevirdi. Halen FİFA nezdinde girişimlerini sürdüren Bordo-Mavililer, buradan gelecek olumlu bir kararın yollarını gözlüyor.

CHP DE TRABZON DA DÜZENİN PARÇASI OLMAYA DEVAM EDİYOR

Fakat bu sırada atı alan Üsküdar’a çoktan tur bindirmişti. Yeniden yargılama oldu ve mahkeme bu kez Aziz Yıldırım ve diğer yöneticileri beraat ettirdi. Trabzon halkı hala “O kupa buraya gelecek” diye bekliyor. Bir yandan da Reis sevgisi sel olup akıyor.

Önceki gün Danıştay, CHP’nin itirazını reddederken AYM Başkanı da “Sakın bize gelmeyin, reddederiz” mesajı gönderdi. Aynı toplantıda Kılıçdaroğlu, Binali Yıldırım ile neşeli dakikalar geçiriyordu. YSK’nın açık kanun ihlaline rağmen gerekli direnci gösterememekle eleştirilen Kılıçdaroğlu, ‘sine-i millet’ baskılarına karşılık da Sadri Şener gibi “O da nereden çıktı.” diyerek bu sistemin bir parçası olmaya devam kararı almıştı.

Kimse kimseyi kandırmasın. Türkiye bundan daha fazlasını hak etmiyor. Bugün Yıldırım Demirören’i YSK Başkanı yapın, Sadi Güven’i de TFF’nin başına geçirin bir şey değişmez. Kılıçdaroğlu Trabzonspor’un başkanı olsun, Muharrem Usta ya da Sadri Şener CHP lideri; bir şey fark etmez. “Bir ülkenin hastanesi ne ise postanesi de odur” derler.

Trabzonspor yöneticilerinden Murat Türköz, dönemin TS Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’na “Ligden çekilelim” çağrısı yaparken “Her gün yeni bir umut, ‘ha bugün, ha yarın Trabzonspor’un hakkı teslim edilecek’ diye bekledik. Anladık ki şike devam ediyor.” serzenişinde bulunuyordu. Hacıosmanoğlu o sırada Erdoğan’ın peşinde miting miting geziyordu. Bir başka Trabzonspor yöneticisi Gökhan Saral da geçenlerde “2010-2011 sezonu şampiyonu Trabzonspor’dur. Hak arama mücadelemiz şampiyonluk kupamız müzemize gelene kadar devam edecektir.” diyordu.

Danıştay’ın red kararı sonrası toplanan CHP Parti Meclisi, 7.5 saatlik toplantının ardından şu açıklama yapıldı: “Meşruiyeti olmayan bu halk oylaması ile bunun üzerine inşa edilecek her türlü otoriter düzenleme ve girişime karşı mücadelemiz her zeminde devam edecektir.”

[Ahmet Dönmez] 27.4.2017 [TR724]

15 Temmuz savcısından çok ilginç itiraflar [Veysel Ayhan]

Karşımızda hırsızlıklarını örtmek için sabah-akşam 15 Temmuz darbe girişimini “Hizmet”e yamamaya çalışıp yalan söyleyen bir iktidar var. Karşımızda sabah-akşam 20 TV ve 15 gazeteyle yalan püskürtülen bir halk var. Ve iktidarın söylediği yalanları şuursuzca tekrarlayan bir muhalefet var.

Gerçeklerin ortaya çıkması hiç birinin umurunda değil. Daha ötesini Hayvanlar Çiftliği ve 1984 yazarı George Orwell söylüyor: “Toplum gerçekten koptuğu ölçüde gerçeği söyleyenden nefret eder.” Son günlerdeki binlerce gözaltını böyle okumak lazım. “Tan yeri ağarınca hırsızın gözü kararır” derler.

SON YALANLAMA SARAY SAVCILARINDAN

İlk olarak Adem Yavuz Arslan yazdı. Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak gibi gazetecilerle ilgili Savcı Can Tuncay hazırladığı iddianame darbe girişimin ardında “Hizmet”in olduğunu yalanını açıkça tekzip ediyor.

DİKKATLE OKUYALIM DEMEK Kİ NEYMİŞ?

“Teşhis edilenlerden (47 albaydan) iki kişi hariç diğerlerinin (Bylock kullananlar da dahil) darbe girişimine iştirak ettiklerine dair herhangi bir tespit bulunmadığı, ayrıca Kurmay Albay seviyesinde olanların dahi darbeci askeri kanat tarafından hazırlanan sözde atama listesinde isimlerinin geçmediği tespit edilmiştir.”

“Bylock kullandığı tespit edilen 800’e yakın askeri personelden haklarında darbe girişimi eylemleri veya silahlı terör örgütü üyeliği suçlarından önceden adli İşlem yapılmayan yaklaşık 500’ü … Bylock ve diğer kriptografık haberleşme programlarını kullanan ve terör örgütüyle organik bağı bu şekilde açığa çıkan askeri personelin çoğunluğunun (somut olayda üçte İkisi kadar) darbe girişimine iştirak etmediğidir.”

ERDOĞAN’IN PARAYA BOĞDUĞU LOBİCİ

Savcının bu ifadelerini şunu hatırlatıyor. AKP’nin Fethullah Gülen aleyhinde lobi yapsın diye büyük paralar akıttığı Emekli General Michael Flynn’ın 15 Temmuz darbesi yaşanıyorken (O sırada ABD’de gündüz) bir konferansta şunları diyordu: “Beraber eğitim aldığımız bir generalle görüştüm. Türkiye’de şu anda bizim tanıdığımız askerler yönetime el koyuyor ve siyasal İslamcı iktidarı yerinden ediyor” 

SARAY YAZARLARI

15 Temmuz’da 8 ay sonra MİT ve Saray’dan beslenen yandaş yazarlar aynı şeyleri söyledi:

“15 Temmuz ihanetinde F… dışındaki generallerden de büyük katılım olduğu yine somut bir bilgidir.”

“Bu gerçeği inkâr eden komik duruma düşer. Devletin tüm birimleri bu bilgiyi teyit etmektedir.”

“karma yapı var.”

“Fakat darbecilerin önemli bir kısmı ve özellikle üst tabakanın çoğunluğu biyografik istihbarat açısından incelendiğinde F… asla değildir. ”

SAVCININ EN KOMİK İDDİASI:

Düşünün Real Madrid Şampiyonlar ligi yarı final maçına çıkacak ama A kadrosunun büyük kısmını bir sonraki yıla saklıyor, oynatmıyor. “Yedekler”le çıkıyor.

Savcının tezi böyle naif ve komik. Buyrun okuyun:

“DAHA AZ BİR KISMININ İŞTİRAK ETTİKLERİ”

“Terör örgütünce gerçekleştirildiği bariz olan bir darbe girişimine bir kısım örgüt mensuplarının iştirak etmemesinin, yıllardır TSK içerisinde yuvalanan ve sıkı tedbir kuralları nedeniyle hücre tipi yapılanmasının boyutları bilinmeyen örgütün bir yöntemi olduğu, yıllardan beri gelen kadrolaşma süreci nazara alındığında örgüt mensuplarının nispeten daha az bir kısmının darbe girişimine iştirak ettikleri, bu durumun örgütün darbe girişiminin başarısız olması halinde çoğunluk örgüt mensuplarının Silahlı Kuvvetler içerisinde kalmasını sağlamak olduğu, terör örgütünün stratejisinin İkinci bir darbe girişimi veya başka bir eyleminde bu asker şahısları kullanmak olduğu…”

DEŞİFRE ETMEMEK İÇİN BAŞARISIZ OLMAK!

“Açıklanan olgular nazara alındığında terör örgütünün girişimde bir kısım mensubunu kullanarak geleceğe yönelik tedbirli davrandığı ve mensuplarının diğer kısmının deşifre edilmemesini temin etme politikası yürüttüğü izahtan varestedir.”

Savcı Can Tuncay, kendince delilsizlikten ne yapacağını bilememiş, güzel güzel itiraf etmiş.

Geçtiğimiz aylarda çıkan raporlar da göz ardı ediliyor. Zaten medyada sansür olduğundan halkın haberi de olmadı. ABD ve Alman istihbarat teşkilatlarına, İngiltere Dışişleri Bakanlığı raporuna ve NATO’dan medyaya yansıyan görüşlere göre 15 Temmuz’un arkasında “Hizmet”in olduğuna dair ‘kanıt’ yok. En uç rapora göre, ‘bireysel katılımlar’ var.

Tüm dünya darbe girişiminden bir gün önce Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile 6 saat toplantı yapan Hakan Fidan’ın ve karargahta önlenmiş ve bitmiş bir darbe için halkı sokağa döken Erdoğan’ın bu işin neresinde olduğunu biliyor. O sebeple de Erdoğan’a inanmıyorlar.

Halkın durumuna gelince… “İnanmak istemeyeni hiç bir mantık inandıramaz.”

Bu patolojinin psikoloji kitaplarında bir karşılığı var.

İşte birkaç tanım:

“İlkel savunma mekanizmalarından olan yadsıma; bunaltı doğurabilecek bir gerçeği yok saymak, görmezlikten gelmektir. Bu sayede insan acıdan kaçmış olur.”

“Herhangi bir gerçeğin deve kuşu misali kafayı toprağa gömerek kesin ve sarsılmaz biçimde yadsınması normal değildir. Bu, psikoloji bilimi de patolojik bir durumdur.”

“Kişinin, önüne deliller konduğunda dahi gerçekleri reddetmesi, gerçeklikle bağının ciddi derecede kopmuş olduğunu gösterir.”

[Veysel Ayhan] 27.4.2017 [TR724]

Zarrab’ın babası! [Vehbi Şahin]

Cumhurbaşkanı Erdoğan zor durumda…

Her halinden belli oluyor bir kurt kapanı içinde olduğu…

Kafasını kurcalayan mesele New York’ta devam eden Zarrab davası…

Erdoğan, önceki gün İran asıllı Türk vatandaşı Reza Zarrab’a bir kez daha sahip çıktı.

Mayıs’ta, ABD Başkanı Trump’la yapacağı görüşmede bu konuyu gündeme getireceğini açıkladı.

Zarrab’ı savunurken söyledikleri ise hem hukuken hem de siyaseten bir delil niteliğinde…

  

BABAMIN OĞLU DEĞİL AMA…

Ne dedi Erdoğan?

1) Zarrab benim babamın oğlu değil.

2) Benim vatandaşım.

3) Devletlerin bir görevi de vatandaşlarının hukukunu korumaktır.

4) Zarrab’ın bir suçu varsa Türkiye’ye bildirilir ve gereği yapılır.

5) Suçu yoksa, bazı şeyler uydurularak insanlar tutuklanırsa, vatandaşına sahip çıkamayan ülke konumuna düşersiniz.

Bu sözlerden siz ne anladınız?

Ben şunları anladım:

1) Erdoğan çok hassas biri…

2) Dünyanın dört bir yanındaki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her derdi ile ilgileniyor.

3) Hatta gözaltına alınanları dahi ihmal etmiyor.

4) Devletin en önemli vazifelerinden birinin nerede olursa olsun vatandaşına sahip çıkmak olduğunu söylüyor.

Gözyaşartıcı bir durum…

Her ülkeye nasip olmaz böyle bir lider…

Tebrik etmek lâzım!

Reza Zarrab gibi para vererek “vatandaşlık” alanları bile sahip çıkıyor yani…



BENİ DE KURTAR!

Şu anda yurt dışında hapiste olan her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, Erdoğan’a mektup yazarak “Beni de kurtar baba!” diye yardım talebinde bulunabilir.

Madem Zarrab için bu fedakarlığı yapıyor,  bu topraklarda doğup büyüyen öz vatandaşları için aynı gayreti niye göstermesin?

Yapar mı böyle bir civanmertlik?

Kesinlikle yapmaz.

Yapmaz değil de neden kesinlikle yapmaz diye net bir hüküm cümlesi kullandım.

Tabii ki icraatlarına ve söylediklerine bakarak böyle söyledim.

Allah aşkına…

Elinizi vicdanınıza koyun ve şu sorulara samimi cevap verin:

Milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına kan kusturan kim?

Evlerini ocaklarını yıkan kim?

Kanun hükmündeki kararnamelerle yüzbinlerce memuru meslekten atan kim?

Binlerce okulu, hastaneyi, dershaneyi, gazeteyi, fabrikayı, işyerini devlet eliyle gasp eden kim?

Buralarda çalışanları işsiz bırakan kim?

Mağduriyetler yüksek sesle dilledirilince “Kusura bakmayın, mağdur falan yok” diyen kim?



ÖZ VATANINDA PARYA

Kendi ülkesinin öz vatandaşlarını gaddarca zulmediyor Erdoğan ve avaneleri…

Onun gözünde Zarrab kadar değeri yok bu ülke insanının…

Kendisine sormak lâzım…

Madem Reza Zarrab “bazı şeyler uydurularak” ABD’de gözaltına alındı.

Türkiye’de neyle suçlandığını dahi bilmeyen 200 bine yakın kişi neden soruşturma altında?

Bank Asya’ya para yatırdı, çocuğunu cemaatin okulunda okuttu, öğrenciye burs verdi, etini fakirlere dağıtmak için kurban kesti diye hapse atılan 50 bin insan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil mi?

İnsanlık dışı işkencelere maruz kalıp dişleri kırılan, çeneleri dağıtılan, kulak zarları patlatılanlar hangi ülkenin yurttaşı?

En iğrenç cinsel tacizlere maruz kalan, hatta tecavüze uğrayanlar 15 yıldır Erdoğan’ın yönettiği bu ülkede yaşamıyor mu?

Kemikleri kırılan, tırnakları sökülenler uzaylı mı?



BAŞÖRTÜLÜ BACILAR

Seçim meydanlarında istismar edilen başörtülü hanımlar var ya…

15 bin kadın, sırf Erdoğan tatmin olsun diye zindanlarda çile dolduruyor bugün…

İçlerinde, gece yarısı otomatik silahlarla evleri basılan, özel eşyaları erkek polisler tarafından aranan hamile kadınlar var.

Yanında eşi ve ailesi olmadan polis gözetiminde doğum yaptıktan bir gün sonra lohusa haliyle hapse gönderilen hanımlar hangi ülkenin vatandaşı?

Bebeğini emziremediği için sütünü lavaboya dökmek zorunda kalan anneler, Zarrab kadar ilgiyi hak etmiyor mu?

Hak etmiş olsaydı eşini ziyaret için geldiği cezaevinde bir anne, çocuklarının gözü önünde gözaltına alınmazdı.

Sevgiye ve şefkate muhtaç bebekler anne ve babasından koparılmazdı.

80 yaşındaki dedeler, nineler hapse atılmazdı.

Kendisine bakan evlatları tutuklanınca, bakıma muhtaç hastalar ortada kalmazdı.

Binlerce insan yurt dışına çıkmazdı.



HEPSİNDEN SORUMLU

Bunların hepsi, Erdoğan istese de istemese de, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı…

Ve hepsinden de sorumlu…

Reza Zarrab kadar onlara da sahip çıkmak zorunda yani…

Bu devran hep böyle sürüp gidecek düşüncesiyle Erdoğan’ın hukuksuz talimatlarını yerine getiren bakanlar, müsteşarlar, polisler, savcılar, hakimler de sorumlu…

Neden?

Hukuk dışı işlemler yaptıkları için…

Masumlara işkence ettikleri için…

40 civarında insanın gözaltındayken ölümüne sebep oldukları için…

Kurbanlık koyun gibi vahşice yere yatırıp arkadan ters kelepçe taktıkları için…

Sırf acı çeksinler diye battaniye vermeden buz gibi betonda yatırdıkları için…



ZARRAB’A DEĞİL AYNAYA BAK

Evet, burada hepsini yazamadığımız pek çok suçu işlemiş durumda, Erdoğan ve 15 yıldır ülkeyi tek başına yöneten AKP iktidarı…

En ağır suçları da sırf cemaate destek verdi diye haklarında hiçbir somut delil olmadan yüzbinlerce insana yapılan “soykırım” bence…

Yarın Amerikan yönetimi, Zarrab’a sahip çıkan Erdoğan’a şunları söyleyebilir:

-ABD bir hukuk devletidir.

-Yargı bağımsızdır.

-Hakimler hukuka göre karar verir.

-Siyasiler yargı sürecine müdahale edemez.

-Bize ayar vermeden önce kendinize bakın.

-Zarrab’dan önce suçsuz yere hapse attığın kendi vatandaşlarının haklarını savun.

Trump bu şekilde konuştuğunda Erdoğan, ne cevap verir acaba?

Muhtemelen kızar.

Washington’dan döner dönmez AKP’nin başına geçip erken seçim kararı alır.

Siyasi ömrünü uzatabilmesi için geriye yalnızca bu seçenek kalıyor çünkü…

MHP’nin ve HDP’nin baraj altında kaldığı bir seçimden üçte ikilik çoğunluğu aldığı takdirde ABD’ye de AB’ye de “Benimle çalışmak zorundasınız” demek isteyebilir.

Neden?



ÖLÜMCÜL HATA

Zira Erdoğan, Zarrab’ı savunurken ABD’yi töhmet altında bırakacak ağır bir suçlamada bulunuyor.

“Suçu yoksa, bazı şeyler uydurularak insanlar tutuklanırsa, vatandaşına sahip çıkamayan ülke konumuna düşersiniz.” sözleriyle Amerikan hukuk sistemine gölge düşürmeye çalışıyor.

Bunu yaparken büyük bir hata yapıyor.

Çünkü…

Erdoğan, önce Giuliani ile Ankara’da görüşerek, sonra Zarrab’ı açıktan bizzat savunarak kendini “hukuken” zan altında bırakıyor.

Amerikan kamuoyunda, hakkında ortaya çıkan “Zarrab’la bağlantısı olduğuna dair şüpheleri” iyice pekiştiriyor.

Ayrıca…

Mayıs’ta, Trump’la yapacağı görüşmeden istediğini alamazsa, ABD ile vuruşarak geri çekilmenin ve bunu bir erken seçimde kullanmanın hesabını yapıyor.

Muhtemelen farkında değil.

Aslında baltayı taşa vuruyor.

Ne diyelim…

Alma mazlumun ahını…

Çıkar aheste aheste…

[Vehbi Şahin] 27.4.2017 [TR724]

Hadi soruşturma açın, açığa alın onları! [Tarık Toros]

Türk toplumu, adı “Avrupa” ile başlayan her kurumu birbirine karıştırır, aynı zanneder. Avrupa Birliği başkadır, Avrupa Konseyi başkadır, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı çok başkadır. En son Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin (AKPM) Türkiye’yi 13 sene sonra gözetime (İngilizcesi: monitoring) alması da böyle karıştırıldı. Türk siyasetçiler biliyor da, toplumun bilgisizliğinden yararlanıyor. 7 sene önce AKPM Başkanı olan ve bu görevi iki yıl yürüten zat, bugün Türkiye Dışişleri Bakanı, neyin ne olduğunu bilmez mi?

BİR İLKE İMZA ATTIK

Avrupa Konseyi, bir insan hakları kuruluşudur, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de buraya bağlıdır. Merkezi Fransa’da Strazburg’dur. Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde (2004) izlemeden çıkardığı Türkiye’yi 13 sene sonra aynı kişinin cumhurbaşkanlığında (ilk defa olarak) tekrar izlemeye almasının iki temel nedeni var: Olağanüstü Hal uygulamasının devam etmesi ve fikir suçlularının tutuklanması.

AB BAŞKA AK BAŞKA…

Avrupa Konseyi’nin (Council of Europe) Avrupa Birliği (European Union) ile hiçbir organik bağı yoktur. 1949’da kurulmuştur, Türkiye kurucu üyedir. Avrupa ülkelerinin tamamı üyedir, 47 ülke var. Konseyin Parlamenter Meclisi’nde TBMM’den iktidar/muhalefet 18 üye bulunuyor. Deniz Baykal, Ekmeleddin İhsanoğlu, Şaban Dişli, Haluk Koç, Gülsün Bilgehan, Markar Esayan, Ertuğrul Kürkçü gibi… (Liste, TBMM’nin sitesinde görülebilir.)

ORAYI TÜRKİYE SANMIŞLAR!

Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu, salı günkü oturumunda 45’e karşı 113 oyla Türkiye’yi insan hakları konusunda izlemeye aldı. Türk milletvekilleri oturumdaydı ve söz aldılar. AKP’li üyeler kararı 1 yıl erteletemeyince “oturumu terk ederiz” gibi çıkışlar yapmışlar ama olmamış. Hatta, Markar Esayan “Gözlemcileriniz terör örgütü sempatizanı” deyince büyük homurdanmalar olmuş. Ve tahmin edin bakalım, CHP’li üyeler de AKP’lilerle birlikte “yanılıyorsunuz, Türkiye’de demokrasi var, insan hakları konusunda gözetime ihtiyaç yok” yönünde oy kullanmış. Ne olduysa oldu, toplum olarak bu konularda pek çabalamadık, işi hep siyasetçilere bıraktık. Onlar da “insanı” değil “devleti” önde tutan bir politika izlediler hep!

MESELE AB DEĞİL, DEMOKRASİ SİCİLİ

Gündem çabuk değişiyor. Oysa daha geçen hafta, kısa adı Türkçe’de AGİT olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (Organization for Security and Co-operation in Europe – OSCE) referandum raporu yerden yere vuruluyordu! Esasen Türkiye’yi yönetenler demokrasi sicilinin berbat olduğunu biliyor, topu çıkaramayınca taca atmaları bundan. AGİT’in de Avrupa Konseyi gibi AB ile bağı yoktur. 57 katılımcı devlet vardır. Sadece Avrupa ülkeleri değil, ABD ile birlikte Asya ülkeleri de katılımcıdır. Merkezi Viyana’dır. Türkiye burada da kurucu üyedir. Yani, ülkemiz kurucu üyesi olduğu uluslararası kuruluşlar üzerinden üyesi olmadığı Avrupa Birliği’ne kafa tutuyor, görülmüş şey değil ama durum bu!

SIKIYORSA TUTUKLAYIN…

İnsanlar korkularını dindirmek için her şeyi yapar. Şimdi çıkmış, “Kararları tanımıyoruz” diyorlar. Peki şunu diyebiliyor musunuz: “Karara uymuyoruz, biz gözetim listesine girmedik, bizi kimse izleyemez, raporlayamaz, denetleyemez.” Ayrıca, elinizi tutan mı var, kararı alanlar hakkında soruşturma açın, hakimleri aldığınız gibi açığa alın onları! Yapabiliyor musunuz? Sizin gibi düşünmeyen herkesi hain, terörist, darbeci ilan ettiniz, peki Avrupa’yı, dünyayı da içeri tıkabilir misiniz? Anca başınızı kuma gömer, vatandaşı aptal yerine koyarsınız. Ülkenizde keyfi ve fevri davrandığınız için, altında imzanız olan 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin tüm maddelerini ihlal ettiğiniz için böyle oluyor.

BAŞKA NEREDE HAK ARANACAK?

Gücünüz yetiyorsa, Yunan komutanlar Eşek adasında kuzu çevirmiş, buna bir şey desenize? Anca erteleme! Fikir özgürlüğü yok, cezaevleri gazeteci dolu. Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan ve diğer Zaman çalışanlarının ilk duruşması Eylül ayına alınmış, hiç aceleniz yok maşallah. Tümüyle, “savcının kişisel görüşleri” diyebileceğimiz iddianamesi çıkmış, duruşması 5 ay sonra! Ayıptır, günahtır, zulümdür. Ülkede hukuk da mahkemeler de biteli çok oldu. Kurucu üyesi olduğu uluslararası kuruluşlardan başka Türkiye’yi uyaracak ne kaldı geride? Bundan normal ne var? Bunun neresi tuhaf? Kemal Kılıçdaroğlu gibi diyeyim, böyle bir şey olabilir mi? (Hoş, bu laf Kılıçdaroğlu’na yapıştı kaldı lakin patenti Deniz Baykal’a aittir. Açın bakın meclis grup konuşması tutanaklarına, görürsünüz.)

MUHTARCIK…

Ülke “üst akıl” diye diye aklını yitirdi. Manidar bir misalle kapatayım; Kayseri’de Alparslan Camii’nin muslukları ikinci kez çalınmış. Mahalle muhtarı demiş ki, “Muslukları çalanlar vatana ihanet içindeler.” Hırsız yahu hırsız, ne ihaneti! Fakat kınamayın adamcağızı. Saray’da böyle ayar verilince, canını sıkan herkese “hain” demesi doğal. Allah’ım aklımıza mukayyet ol, “alt akılların” da müstehakını ver, âmin.

[Tarık Toros] 27.4.2017 [TR724]

Kime diktatör denir? Ne olunca soykırım olur? [Analiz: Kemal Ay]

Evet, tarihi kazananlar yazıyor. Eğer Adolf Hitler savaşı kazanabilseydi kimse ona ‘diktatör’ demeyecekti belki de. Ya da ABD savaşı kaybetseydi, Japonya’ya attığı atom bombalarından ötürü Başkan Henry S. Truman ‘insanlığa karşı suç’ ile yargılanacaktı. Tarihin hükümleri her zaman keskin gündelik sonuçlara dönüşmeyebilir. Ama tarihin pek çok şeyi kaydettiğini, bugün olmasa da yarın bunların açığa çıktığını görüyoruz.

İtirazlara rağmen ortak kanaate ulaşmış, delilleriyle birlikte apaçık ortada olan örneklere bakarak, bugünkü ya da yakın tarihteki olayların aslında neye karşılık geldiğine dair fikir yürütüyoruz çoğunlukla. Kime diktatör dendiği, neyin soykırım olduğu da böyle ortaya çıkıyor biraz.

REICHSTAG YANGINI KARARLARINI DUYDUNUZ MU?

Almanya’da 27-28 Şubat 1933 günleri yaşanan Reichstag yangını ve sonuçlarını hepimiz biliyoruz. Hollandalı bir anarşistin çıkardığı yangın (evet, bir terör eylemidir) iktidardaki Nazi Partisi tarafından Komünist Parti’nin ‘iktidarı ele geçirme’ olarak adlandırılır ve hükümet hemen olağanüstü hâl ilan eder. Böylece hükümetin Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarma yetkisi de olur. Bu, olağanüstü bir güçtür zira artık Hitler’in, bakanlar kuruluna bile ihtiyacı olmadan ve yargıyı asla kafasına takmadan yasa çıkarabilmesi mümkündür. Kısa süre içerisinde de zaten Yahudilerin bütün sosyal haklarını elinden alacaktır.

Reichstag Yangını Kararları adı verilen bu KHK’lar, ne kadar süre devam etmiştir sizce? Tam 12 yıl. Yani 1945’te Hitler ölene ve İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya mağlup olana kadar, ülke Reichstag Yangını’nda elde edilmiş bu süper yetkilerle yönetilir. Biraz da bu yüzden Hitler’e diktatör demişler.

STALİN’İN GEÇMİŞİ TEMİZLEME ÇABASI

Sovyet Rusya’da 1930’lu yıllarda yaşanan ‘The Great Purge’ (Büyük Temizlik) Lenin’den sonra Komünist Parti’nin başına geçen Josef Stalin’in bir ‘öngörüsüne’ dayanır: Dışarıda savaş, içeride isyan ihtimali artıyor.

Stalin’i bu noktaya getiren, Komünist Parti’de liderliğinden rahatsız olanların artmasıydı. 1917’deki Bolşevik Devrimi’nin önde gelen isimlerinden Martemyan Ryutin, Stalin’in özellikle köylülere karşı tutumunu ‘sert’ buluyor, onu zorla da olsa iktidardan uzaklaştırmak ve devrimin fabrika ayarlarına dönmek gerektiğini düşünüyordu. Yalnız değildi, Troçki ve Bukharin de Stalin’in karşısındaydı.

Stalin yönetimi, köylülere ‘gereğinden fazla kazandığı’ gerekçesiyle keyfî vergiler uyguluyor, sanayileşme sonrası köylerden şehirlere yoğun göçlerden ötürü de buralarda çıkacak bir rahatsızlıktan çekiniyordu. Buna 1932’deki büyük kıtlık da dâhil olunca, Stalin isyan ve savaş bahanesiyle ‘demir yumruğunu’ indirme ihtiyacı hissetti. Sovyet Rusya ‘güçlü’ kalmak zorundaydı.

Büyük Temizlik, Stalin’in en çok güvendiği istihbarat teşkilatının liderliğinde sürdürülür. Öyle ki istihbarat başkanı Nikolai Yezhov’un adıyla anılır (Yezhov’un Zamanları). Devrim, kısaca kendi evlatlarını yer. Stalin parti içindeki rakiplerini tasfiye eder.

İLÂN EDİLMEMİŞ KRAL: FRANCO

Toplama kampları, idamlar, hapisler, sürgünler… Stalin’in tasfiye sürecinin en sembolik kısmı, devlet arşivlerindeki fotoğraflardan ve yazılı belgelerden de ‘muhaliflerin’ silinmesidir. Diktatörler, Stalin’de görülebileceği üzere, ‘sembollere’ aşırı önem verirler. Çoğu zaman da asıl niyetlerini gizleyerek hareket ederler. Mesela İspanya’yı 1936’dan 1975’te ölümüne kadar yöneten General Franco, ülkenin bir ‘Monarşi’, kendisinin de 1930’ların başında devrilen İspanyol Krallığı’nın en sıkı taraftarı (hatta Kral naibi) olduğunu savunur. Ancak hiçbir zaman kraliyet ailesinin resmi varislerinin taç giymesini istemez, bilakis kralların giydiği askerî üniformayı giyerek adeta kendisini bu göreve layık görür ama asla kendisi söylemez, etrafındakilere söyletir.

PRAGMATİST ZANNEDİLİYORDU

İtalyan diktatör Benito Mussolini’nin iktidara geliş hikâyesi de ilginçtir. 1922’de kara gömlekli faşist öğrenciler Roma’ya yürüyüş düzenlediğinde, Milano’daki evinde oturmaktadır. Kral, öğrenci hareketini bastıramayacağını anlayınca Mussolini’ye hükümeti kurma görevi verir. Sebebi, Mussolini’nin pragmatist bir siyasetçi olarak nam salmasıdır. Ancak ondaki ‘güç şehveti’ çok sonra keşfedilecektir. Dış politikada ‘İtalya’nın doğal nüfuz alanları’ tezini savunur ve İtalyan kültürüyle ‘iç içe’ gördüğü bütün diğer bölgelere müdahale eder. Roma İmparatorluğu’nu canlandırmaya çalışır. İçeride, baskıcıdır. 1926’daki kendisine yönelik suikast girişimini, muhalefet partilerini yasa dışı ilân ederek fırsata çevirir.

1925’te bir Noel gecesi Meclis’ten çıkarttığı bir yasayla, Benito Mussolini “Bakanlar Konseyi’nin başkanı” olan makamını, “Yürütmenin Başı” hâline getirir. Fiilî tek adam rejimini böylece tamamlar.

DIŞA BAĞLI EKONOMİYE EMİR VEREBİLİR MİSİNİZ?

Benzer bir rejim değişikliğine 1974’te Romanya’nın diktatörü Çavuşevsku da gidecektir. Yeni sistemde beş yılda bir seçilecek başkan, yürütmenin başı hâline gelir. Çavuşevsku, her şeyi emrederek yapabileceğini sanan diktatörlerdendir. 770 numaralı Kanun Hükmünde Kararname ile, beş ve daha fazla çocuğu olan kadınları ‘ulusal kahraman’ ilan eder ve maaş bağlar. Ayrıca Romen halkının çoğalması için boşanmaları da istisnalara bağlı hâle getirir. Ekonomiyi de KHK’larla kurtaracağını zanneder ancak ülkeyi dış borç batağına sokmaktan başka bir şey yapmaz.

Bu isimlerin hiçbiri kendilerinin diktatör olduğunu düşünmüyordu muhtemelen. 1975 ile 1979 arasında sadece dört yıl Kamboçya’da başbakanlık yapan Pol Pot, gerilla ordusu Kızıl Kmerlerle birlikte, 7 milyonluk ülkede 2 milyona yakın kişiyi öldürtmüştü. Yeni bir Kamboçya ulusu yaratacağını vaat eden Pol Pot, ‘Sıfır Yılı’ dediği iktidar döneminde, birkaç milyon köylü dışındaki insanlara ihtiyaç olmadığını savunmuştu. Gözlüklü insanları, okuma yazma bilenleri öldürerek işe başladı. Eğitimli insan sevmiyordu… Ölümüne yakın kendisine pişman olup olmadığı sorulduğunda, vicdanının çok rahat olduğunu, hiçbir şeyi tek başına yapmadığını savunacaktı.

KEYFÎ İDARENİN KAÇINILMAZ SONU

Yukarıdaki örneklerde görülebileceği gibi diktatörlüğün alâmetifarikası keyfi idare (canının istediğini yapabilme), muhalefet sevmezlik ve korku. Evet, hemen hepsi o koltuğu bıraktıkları anda yargılanacaklarını, güçten ve gözden düşeceklerini bildiği için ölene kadar iktidarda kalabilmeyi amaçlamış.

Bu sebeple de diktatörler soykırımlara, büyük katliamlara, kitleler halinde insanları hapse atmaya ya da sürgüne yollamaya karar vermiş. Tarihte bıraktıkları iz, hep kanlı olmuş. Diktatör olarak tarihe geçip de, işkence yapmayan, katliama, şehirleri yerle bir etmeye bulaşmayan yok neredeyse. (Gerçi bunları yaptığı hâlde diktatör olarak anılmayanlar da var. Mesela Belçika Kralı II. Leopold, Kongo’da milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğu hâlde ‘diktatör’ payesi elde edemedi. Ama Belçikalılar onu hayırla yâd etmiyor.)

SOYKIRIM NASIL GELİR?

Peki, soykırıma nasıl varılıyor? Bir diktatör, adamlarını ve toplumun en azından bir bölümünü bir soykırıma nasıl ikna ediyor?

Soykırım İzleme Örgütü’nün internet sayfasında, ‘Soykırıma götüren 8 adım’ isimli bir yazı var. Şöyle başlıyor hikâye: Önce bir grubu ‘sınıflandırıyor’ ve hedef hâline getiriyorsunuz. “Bunlar…” diye başlayıp o grubun hatlarını çiziyorsunuz. Genelde kötü sıfatlarla tarif ediyorsunuz. Ardından onlara bazı ‘semboller’ veriyorsunuz. Hitler, Yahudilere kıyafetlerinin üzerine sarı Davut yıldızı nakşetmeyi şart koşmuştu mesela. Bazen de bu semboller, derinize işlemiştir. Deriniz siyah olduğu için de hedef olabilirsiniz. Ermeni ya da Süryani doğduğunuz için bir devlet sizi ölüme gönderebilir… Ardından ‘insandan saymama’ (dehumanization) geliyor. Belirlediğiniz grubun insan olmadığını, haliyle insanlar için belirlenmiş ‘haklara’ sahip olmadıklarına ikna ediyorsunuz insanları. İnsanlar çabucak ikna oluyorlar buna inanın.

Bir sonraki aşama organizasyon. Hukukî altyapıyı, paramiliter gruplarla şiddetin nasıl uygulanacağını belirliyorsunuz. Bir anda binlerce insan ‘yasa dışı’ ilân ediliyor, hareket kabiliyetleri azaltılıyor (mesela pasaportları iptal ediliyor). Sonraki aşama kutuplaşmanın harlanması. İnsanların şiddete teşvik edilmesi bir bakıma. Hazırlık aşamasında ise şiddetin yöneltileceği grup toplumdan soyutlanarak toplama kampı gibi yerlere götürülüyor ve insanlar bir daha onlardan haber alamıyor. Artık imha etmek (extermination) kolaylaşıyor. Zira muhataplar insan yerine konmadığı için adeta fazla emtia gibi ‘imha ediliyor’. Sekizinci aşama ise ‘inkâr’. Bunun bir soykırım olduğunu ısrarla inkâr ediyor ve başlarına geleni ‘hak ettikleri’ tezini savunuyorsunuz.

TARİH ORADA ÖYLECE DURUYOR

Bütün bunları yaşadığı hâlde soykırıma uğradığına kimseyi ikna edemeyenler de var. Bazen de ‘imha’ sürecinin şartları değişebiliyor. Başınıza bombalar yağdığı, yaşadığınız şehir sakinleriyle birlikte yok edildiği hâlde, ‘soykırım’ kelimesini kullanamayabilirsiniz.

Tarih orada öylece duruyor. Herkesin yaptıkları kayıt altında. Kime diktatör dendiği de belli, neye soykırım dendiği de. Kelimeleri tartışmak yerine belki de harekete geçmek gerekir. Meşruiyetini çoktan yitirmiş politikacıları desteklemeyi bırakmak ya da apaçık zulüm olan olaylarda mazlumdan yana olmak, çok zor değil. Kimseye bakarak tavır belirlemek zorunda da değilsiniz. Boş verin siyaseti, ulusal çıkarları, sonradan icat edilen kurgu yapıları… İçinizden geldiği gibi, zulme zulüm deyin. Sağa sola değil, aynaya bakın ve söyleyin. Çünkü içimizdeki kötülükle yüzleşmeden, nedamet getirmeden, kurtuluş yok.

[Kemal Ay] 27.4.2017 [TR724]

O polis niçin ‘Allah benim’ dedi? [Ekrem Dumanlı]

Aynen şöyle diyor bir meczup trol: “Din devlettir, devlet dindir. Devlete sahip çıkmak namaz gibi, oruç gibi farzdır, hem de farz-ı kifaye. Ya Rab, sen devletimize zeval verme.” Bu şahsın hemen her gün attığı saçma sapan ve bilgisizlik kokan mesajlarını görünce yukarıdaki cümlelerini ciddiye almamak gerektiğini düşünüyorsunuz. Ne var ki din-devlet ilişkisine dair söyledikleri, İslamcılık ideolojisine kendini kaptıran bir kitlenin ortak düşüncesi haline geldi. Herkes onun gibi aklına geleni hemencecik yazmayı ve aleme rezil olmayı göze alamadığı için din-devlet mantığını bu kadar cahilce ama cesurca ifade etmiyor.

Dikkatli okurun gözünden kaçmamıştır ki adam(lar) devlet yönetme meselesini farz-ı kifayeye benzetirken namazı ve orucu da farz-ı kifaye sanıyor. Cahilce. Namaz, oruç gibi ibadetler farz-ı kifaye değil farz-ı ayndır; yani bazı Müslümanların yerine getirmesi ile diğer müminlerin sorumluluktan kurtulduğu bir ibadet değildir. Farz-ı ayn her bir kişiye tek tek farzdır: oruç, namaz, hac, zekat gibi. Farz-ı kifayenin en anlaşılır misali cenaze namazıdır; bazı müminler cenaze namazını ifa edince diğerlerinin üzerinden o sorumluluk kalkar. İslamî literatüre birazcık vâkıf olan herkes bunu bilir.

Hızlı İslamcı, daha farz-ı ayn ile farz-ı kifayenin farkını bilemiyor ki devlet konusunu namaz gibi ibadetlere benzetip farz-ı kifaye diyor. Bunun neresini düzelteceksin?

KURAN’DA BİR KEZ BİLE DEVLET GEÇMİYOR

Peki, bu konuda gibi bir hüküm var mıdır İslam’da? Yani İslam, devlet kurmak için mi gönderilmiştir? Kuran ve sünnet gibi iki ana kaynak devlet kurmayı dinin özü mü saymaktadır?

Tabi ki hayır!

Dinin gayesi, Kuran’ın nazil olmasının maksadı, Hazreti Peygamber’in (sav) irşat ve tebliğ yapmasının sebebi devlet kurmak değildi. İslam’ı devlet kurmaya/yönetmeye indirgediğinizde o muazzam dini tamamen dünyevileştirmiş, sıradan bir ideoloji haline getirmiş, onun cihanşümul ufkunu kendi yaşadığınız kümesin anahtar deliğine sıkıştırmış olursunuz.

Kuran’da bir kerecik olsun ‘devlet’ kelimesinin geçmemesi (Dileyen Diyanet’in İslam ansiklopedisindeki devlet maddesine bakabilir) aklı başında her insan için bir mana ifade ediyor olmalı. Kuran’da 6 bin küsur ayet içinde bir kerecik bile olsa “Ey iman edenler devlet kurun” manasına gelecek bir ifadenin yer almaması da net bir gerçeğin ifadesidir: İslam’ın aslî gayesi devlet yönetmek değil, insanın iki cihanda mesut kılınması ve Rabb’ini tanıyarak ve O’nun yarattığı her şeye saygı-sevgi besleyerek iyilik yapması ve huzura ermesidir…

Cibril hadisi diye bilinen o meşhur rivayette net bir şekilde anlatıldığı gibi din üç temel esasa dayanıyor: İman-İslam-ihsan; yani inanç-ibadet-ahlak. Hazret-i Cebrail’in sorduğu ilk üç soruda bu üç kavramı detaylı bir şekilde anlatan Hazreti Muhammed (sav) bundan sonraki sorulara (Ahir zamana dair sorulardı onlar) ayrıntı gözüyle bakıyor…

İslam bir dindir. Nokta! Daha ötesi yok. İşte bu din somut, bütün zaman mekan ve insanlar için geçerli bir rejim önermiyor, sistem dayatmıyor.

İSLAM’IN DEVLETTEN BEKLEDİĞİ NE?

Peki, ne öğütlüyor? Devlet yönetiminde temel esaslar, ilkeler, normlar ortaya koyuyor ve onların hayata geçirilmesini istiyor. Nedir bunlar? Adalet, şûra, istişare, hürriyet, eşitlik, ehliyet, liyakat… İslam’ın emrettiği bu ilkeler hayata geçirildiği ölçüde yönetim şekilleri İslam’a muhalif görülmüyor. Bu nedenle her çağda yönetimler kendini İslamî görmüş, Müslümanlar da değişik yönetim biçimlerini yukardaki ilkeler açısından İslamî saymışlardır. Bu nedenle o günün şartlarına ve temel ilkelerin ihyasına binaen devleti bir padişahın yönetmesine de sıcak bakılmıştır, parlamenter sisteme de. Meşrutiyeti de, cumhuriyeti de, demokrasiyi de İslamî bulan İslam alimleri/dünyası, gayet iyi biliyordu ki Kuran ve sünnette emredilen yol, adaletin tesisine dayanıyor; belli bir sistemin dayatılmasına değil.

İSLAMCILARIN YAŞADIĞI DEĞİŞİM

Bu yazının asıl mevzu, Türkiye’deki İslamcıların yasadığı değişim ve başkalaşım. Devlet düşmanlığı ile yola çıkan, devlet mekanizmasının zalimce kullanıldığını savunan, bu fikirlere ayniyle inanmayanlara “devletçi” yaftası yapıştırarak onları aforizma çemberine alan siyasal İslamcılar, iktidar koltuğuna oturunca tepeden tırnağa devletin kölesi haline geldiler. Bir zamanlar devlet kavramını her daim “put”, “Tağut” gibi kavramlarla yâd eden ve meydanlarda “Laik devlet, yıkılacak elbet” diye bağıran siyasal İslamcılar, artık her gün devleti kutsamakla, ona dinde olmayan manalar yüklemekle sadakatlerini sunuyor.

Siyasal İslam muhalefette iken hep adaletten bahsetti durdu; ama iktidarı ele geçirince zalimlerden daha zalim bir canavara dönüştü. Rüşvet, hırsızlık, yolsuzluk, usulsüzlük devlet zırhına büründü ve bu korkunç günahlar devlet için yapılıyormuş gibi sunuldu. Bu, çürümüşlüğün ve kokuşmuşluğun ört bas edilmesi için İslam’ı kalkan gibi kullanmaktan başka bir şey değildir. Mazide de örnekleri vardır bu çarpıtmanın; ancak bu kadar pervasız, bu kadar seviyesiz bir devlet seviciliği hiç yapılmamıştı.

Görünen o ki İslam dünyası (en başta da siyasal İslamcılar) devlet kavramını doğru bir yere oturtmadıkça ne bireyin değeri anlaşılacak, ne toplumun. Her konu inanç eksenli siyaset üzerinden okunduğunda da tekfirlerle başlayan kaos, kıtaller ve zulümlerle devam edecek. Bu kafa, ne İslam dünyasına huzur getirebilir ne yeryüzüne…

DEVLET NE Kİ ŞERİK KABUL ETMESİN?

Yıllar önce bir generalin şöyle dediğini duymuştum: “Hizmet Hareketi iyi işler yapıyor ama devlete şirk koşuyor.” Anlaşılan o ki, adamın kafasında devlet Tanrı gibi bir şey; o yüzden devlete şirk koşulamaz diye düşünüyor. Ne acıdır ki yıllar sonra siyasal İslam’ın iktidarını temsil eden Adalet Bakanı Bekir Bozdağ “Allah şirk, devlet de şerik kabul etmez” gibi bir laf ediverdi. Devlet ne ki şerik (yani ortak) kabul etmezmiş?

Doğru olan şudur: İslam’a göre Allah şirk kabul etmez ama devlet şerik kabul eder. Hazret-i Peygamber’in istişare uygulamaları bunun örnekleri ile doludur. Günümüz devlet anlayışında ise aslolan katılımcı ve çoğulcu yönetimlerin hayata geçirilmesi, kuvvetler ayrılığı sayesinde hem katılımın sağlanması hem de iç denetimin ifa edilmesidir. Devlet denen mekanizmayı şirk ile şerik ile izah etmeye ve yönetimi bir kişiye/bir partiye bağladığınızda despotik bir rejim üretmiş olursunuz. Bu hatayı kapatabilmek için İslami argümanların arkasına saklanmak ise kaba bir susturma metodudur.

Devlete tapınmanın arka planındaki zihniyet çarpıklığı, devleti Tanrı gibi görmekte. Devlet dediğiniz ve her gün tapındığınız mekanizma, aslında bireyin ve toplumun mutluluğu ile görevli aygıttır sadece. Adaleti ayaklar altına aldığında, bireyi inancından, hayat tarzından vs. dolayı hırpaladığında ise hiçbir kıymeti kalmaz devletin.

Bekir Bozdağ gibi vaktiyle ilahiyat okumuş biri, devlet kavramını tevhit akidesine dayanan terminoloji ile anlatmaya çalışır ve devleti kutsamak için şirk-şerik benzetmesi yaparsa dengesizin biri de çıkar “Din devlettir; devlet de din” deyiverir.

BİR PARTİ POLİSİNİN HEZEYANLARI

Daha kötüsüne de şahit olduk: Erdoğan rejimi, Kutlu Doğum Haftası’nı değerlendirmek isteyen dindar insanların üzerine onlarca polis gönderdi, kutlamaya gelen herkese meydan dayağı atıldı. 50’den fazla insanın göz altına alındığı Adana’daki olayda, haddini bilmez bir parti polisinin “Allah benim, devlet benim!” diye höykürmesi tarihi kayıtlara geçti.

Kendine (haşa) “Ben Allah’ım” demesinin hemen ardından “Ben devletim” demesi bir güvenlik görevlisinin zihni arka planını ve şuur altı hezeyanını açığa çıkarıyor. Tarih şahittir ki “Ben sizin en âlâ Rabbinizim” diye kendini cinnete kaptıran irili ufaklı herkes, kendi iktidarına atıf yapmıştır…

Serserice söylenmiş bir laf gibi geliyor size değil mi? Hayır. O korkunç zulüm manzarası ve orada sarf edilen o saygısız cümle, siyasal İslam’ın devlete tapınmasında vardığı uçurumun fotoğrafıdır. Kameralar önünde o hadsiz lafı sarf eden, kim bilir karanlık hücrelerde işkence yaparken hangi azgın/taşkın sözcükleri kullanıyor? Tevhit akidesi bu kadar göz ardı edilir, bütün gayeler ve kutsallar iktidar olma amacına odaklanırsa sonuç elbette böyle olur!

[Ekrem Dumanlı] 27.4.2017 [TR724]

AKPM kararından sonra Türkiye, Rusya’nın yolundan mı gidecek? [Analiz: Onur Türkmen]

Avrupa Birliği’nin (AB) ardından, Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Strazburg merkezli Avrupa Konseyi’nde de Türk demokrasisinin tekrar 2. lige düştüğü resmi olarak tescillendi. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Türkiye’yi 13 yıl sonra tekrar denetim sürecine aldı.

ALMANYA’DAN BİLE ÖNCE ÜYE OLUNMUŞTU

Avrupa Konseyi üyeliği, Türkiye’nin Batı ile en eski kurumsal bağı. AB’den önce kurulan Avrupa Konseyi’ne Türkiye, Almanya’dan dahi önce üye olmuş, Almanya’nın adaylık sürecinde Berlin’in katılması için Ankara lobi yapmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın oluşturduğu yıkımın ardından kurulan Avrupa Konseyi, Türkiye’de sık sık AB ile karıştırılıyor. Oysa ki, insan hakları ve demokratik kurumların sağlıklı işleyişini denetlemekle yükümlü bu uluslararası kurum AB’den bağımsız. Ancak AB’nin kurulmasını sağlayan ana kurumların başında geliyor.

Türkiye, NATO’ya dahi 1952’de üye olmasına rağmen Avrupa Konseyi’nin kurucu ülkesiydi. Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal olarak Batı ittifakı içinde yer almasını sağlayan kurum olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’nin inişli çıkışlı demokrasi tarihinde çok özel bir önemi olan bu kurum tarafından Ankara’nın 2017’de 3. sınıf demokrasiler sınıfına dahil edilmesi çok vahim bir gelişme.

2014’TEN BU YANA BAĞIRA BAĞIRA GELİYORDU

Hem hükümetin açıklamalarında hem Türk kamuoyunda bu kararın tartışmalı referandum oylamasının bir sonucu olduğu yönünde bir algı oluştu. Ancak, bu karar 2014 yılından bu yana bağıra bağıra geliyor. Kasım 2015 ve Mart 2016 tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret eden Avrupa Konseyi İzleme Komitesi, Türkiye’ye yönelik son 20 yılın en sert raporunu kaleme almış ve Türkiye’nin tekrar denetim sürecine alınmasını son dakikada eklenen bir değişiklik önergesiyle teklif etmişti. Bu teklif geçen yıl Mart ayında ufak bir farkla reddedildi.

O tarihten bu yana Ankara ‘denetim’ kararını engelleyebilmek için sayısız girişimde bulundu. En önemlisi Türkiye, Avrupa Konseyi’ne en çok yıllık aidat ödeyen 5 ülke arasına girmeyi kabul etti. ‘Grand payeur’ statüsünü almak için kendisi girişimde bulunan Ankara, İngiltere, İspanya, İtalya, Fransa, Almanya ile birlikte en büyük katkıyı sağlayan ülke oldu. Özellikle bir dönem AKPM Başkanlığı yapan Mevlüt Çavuşoğlu’nun ikili ilişkilerini bu kararı geciktirmek için kullandığı biliniyor. Ancak, kaçınılmaz felaket senaryosu gerçekleşti.

1996-2004 YILLARI DA ‘DENETİM’ SÜRECİNDE GEÇTİ

Temel haklar ve hukukun üstünlüğü alanındaki kriterleri yerine getiremeyen üye ülkeler Avrupa Konseyi İzleme Komitesi tarafından denetim sürecine alınıyor. Türkiye, 2. sınıf demokrasilerin yer aldığı bu denetim listesinde 1996-2004 arasında yer almıştı. AB adaylığına hak kazanmak için bu listeden çıkmak gerekiyor. O nedenle, Türkiye 2002-2004 yılları arasında gerekli hukuki reformları yaparak AB adaylık sürecine aylar kala denetim sürecinden çıkmayı başarmıştı. 2008’de AKP parti kapatma davasında AKPM Türkiye’yi tekrar denetim sürecine almaya tartışmış, en son Nisan 2013’te Türkiye’nin “denetim sonrası diyalog” sürecinden çıkartılıp demokratik ülkeler kategorisine alınması tartışılmıştı. 2 ay sonra Gezi olayları gerçekleşti. O günden bu yana Türkiye demokrasiden adım adım uzaklaştı.

Halihazırda Rusya, Ukrayna, Sırbistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Moldova, Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan denetim altındaki ülkeler arasında yer alıyor. Ancak, bu ülkelerin birçoğu Avrupa Konseyi’ne Türkiye’den 35-40 yıl sonra katıldı. Kurucu üyeler arasında bu denetim altında olan hiçbir ülke yok. Daha da acısı denetim sürecinden bir kez çıktıktan sonra tekrar denetime alınan tek ülke de Türkiye oldu.

TÜRKİYE RUSYA’NIN YOLUNDAN MI GİDİYOR?

AKP’nin de bu karara ilk tepkisinin AKPM’den çekilme yönünde olması Ankara’nın da Rusya’nın yolundan gitme ihtimalini akıllara getiriyor. Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesinin ardından Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Rus parlamenterlerin oy kullanma hakkını askıya almıştı. Bu karar üzerine Avrupa Konseyi’nden çıkma tehdidinde bulunan Rusya ilk önce AKPM toplantılarına katılmama kararı aldı. Daha sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Avrupa Konseyi bünyesindeki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını geçersiz kılacak bir yasa çıkardı. Bu yasaya göre, AİHM’in Rusya aleyhinde verdiği bütün kararlar Rus Anayasa Mahkemesi tarafından yeniden değerlendirilecek. Rus AYM’si, AİHM’nin kararını haksız bulursa Rusya tazminat ödemeyi reddedecek.

Bu yasanın ardından Rus Anayasa Mahkemesi’nin ilk büyük kararı Yukos davasında geldi. AİHM, 2014’te Putin’in el koyduğu Yukos petrol şirketinin davasında Rusya’yı 2 milyar Euro tazminat ödemeye mahkûm etmişti. Rus Mahkemenin ilk işi AİHM’in bu kararını iptal etmek oldu. Yukos davası, Türkiye’de siyasi saiklerle mallarına el konulan binlerce şirket için de örnek bir karar olmak niteliği taşıyor. Türkiye’yle birlikte AİHM’den en çok mahkûmiyet alan ülke konumundaki Rusya’nın bu girişimi Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkmanın ilk büyük adımı olarak görülüyor. Mart ayında Avrupa Konseyi’nin ülkedeki seçimlere göndermek istediği gözlemcilere giriş izni vermeyen Rusya, Strazburg merkezli Konsey’in hazırladığı bütün raporları iade ediyor. 49 üyesi olan Avrupa Konseyi’ne üye olmayan kıta ülkesi Beyaz Rusya. Rusya’nın uluslararası sistemden tamamen dışlanmış Beyaz Rusya’nın yolundan gidip gitmeyeceği henüz bilinmiyor. Ancak, çok sayıda Rus siyasetçi açıkça Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınmasını savunuyor.

ASIL GEREKÇE AİHM KARARLARINDAN KURTULMAK

Putin’in Avrupa Konseyi’nden uzaklaşma isteğinde en büyük faktörün AİHM kararları olduğu biliniyor. Zira Rusya ve Türkiye son 20 yıldır açık arayla AİHM tarafından en çok tazminata mahkûm edilen iki ülke. Türkiye, 1990 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (O dönemki adıyla Avrupa Adalet Divanı) yargı yetkisini tanıdı. O tarihten bu yana Türk yargısının verdiği binlerce karar Strazburg Mahkemesi’nden döndü. Strazburg kulislerinde sık sık Türk hakimlerin imza attıkları insan hakları ihlalleriyle tüm Avrupa’nın içtihadını oluşturduğu esprisi yapılır. Zira tüm Avrupa ülkelerinin mahkemeleri açısından AİHM en üst düzey karar mercii olma niteliği taşır. Gerçekten de hemen hemen her alanda içtihad niteliği taşıyan pilot kararlar Türkiye’yle ilgilidir.

Ancak, 15 Temmuz’dan yaşanan kitlesel insan hakları ihlalleri hem AİHM, hem Türkiye açısından kritik bir eşik olma özelliğini taşıyor. Türkiye’nin KHK’lar nedeniyle milyarlarca Euro tazminat ödeyeceği şimdiden belli. Strazburg’da ise Türkiye’den gelen davaların çokluğu nedeniyle AİHM’nin dava yükünü kaldıramayacak seviyeye gelmesinden korkuluyor. Acaba Türkiye de Rusya gibi AİHM’nin kararlarını kadük kılacak çözümler arıyor olabilir mi? Türk Hükümetinin böyle bir istikamet izlemesi halinde benzersiz bir uluslararası izolasyonla karşı karşıya olabiliriz.

Her şeyden önce, Türkiye’nin denetim sürecine tekrar girmesi AB adaylık sürecini de tehlikeye atabilir. Zira, 2005’de AB adaylığı için Ankara’nın Avrupa Konseyi’nin denetim sürecinden çıkması şart koşulmuştu. Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin bu yönde karar alması, Ankara’nın artık AB adaylığı için zorunlu olan Kopenhag siyasi kriterlerini de yerine getirmediği anlamına geliyor. Brüksel’in nasıl bir yol izleyeceği şimdilik belli değil. Ancak, Ankara’nın tansiyonu arttırmaya devam etmesi halinde zaten ölü olan AB adaylık sürecinden daha büyük kazanımlar da tehlikeye girebilir. Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması önce AB’yle ilişkilerin doğasını sonra NATO üyeliğini tartışmaya hale getirir. Bir gün Türkiye’nin neden Avrupa’daki spor müsabakalarında yer aldığı dahi tartışılmaya başlanabilir.

[Onur Türkmen] 27.4.2017 [TR724]