MİT’in ‘yasak delili’: Bylock [Arman Yavuz]

Zarrab davasının devam ettiği günlerde hükümet cenahından yükselen canhıraş feryatları hatırlayın: “Bilgi ve belgelerin hukuki yollardan elde edilmedi. Bu yüzden delil sayılamaz!”

Oysa onlar da çok iyi biliyordu ki, Amerikan Federal Mahkemesi’nin elindeki tek delil, iltica eden Türk polis tarafından kaçırıldığı iddia edilen materyaller değildi. Nitekim bunun böyle olmadığını mahkeme safahatında da herkes gördü.

Peki Zarrab davasında “hukuki delil” diye yırtınanlar ByLock’ta niye suskun? Soruyu bir de şöyle soralım: Delil denilen ByLock kişisel verileri ne kadar hukuki?

BYLOCK = YASAK DELİL

Türk hukuk sisteminde genel kural şudur: “İstihbari amaçlı toplanan bilgiler hukuken geçerli delil olamaz!” Bu nedenle MİT tarafından yapılan istihbari tespitler (dinleme, görüntüleme vs) ceza yargılamasında delil olarak kullanılamaz. Bu kural kanunla şöyle düzenlenmiş:

“Millî İstihbarat Teşkilatı uhdesindeki istihbari nitelikteki bilgi, belge, veri ve kayıtlar ile yapılan analizler, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Yedinci Bölümünde yer alan suçlar hariç olmak üzere, adli mercilerce istenemez.” (Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu Ek Madde 1/1)

Maddede “hariç suçlar” olarak tarif edilen suçlar ise “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk”.  Ancak ByLock kullanıcılarına yönelik suçlama “Casusluk” değil TCK 314. Yani  “Silahlı Örgüt – Terör Örgütü Üyeliği”. Dolayısıyla, bir ByLock kullanıcısı hakkındaki sadece Bylock’tan tutuklamanın hukuktaki karşılığı şu: Yasak delil ile tutuklama!

Yasak delilin farkında olan “uyanık” emniyetçiler topu mahkemelere atıyor. Buna bir örnek, Emniyet Müdürü Kayhan Ay imzasıyla, 21.10.2016 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen şu yazı:

“ByLock modülü ile ilgili bilgiler PVSK Ek 7. Madde kapsamında ve istihbari mahiyette olduğundan HUKUKİ DELİL NİTELİĞİ TAŞIMAMAKTADIR. Bu nedenle haricen delillendirilmedikçe yapılacak adli ve idari işlemlerde bizzat gerekçe teşkil etmez.”

Yasak delil kavramıyla ile ilk karşılaşmamız bu değil. Ergenekon davaları sürecinde MİT’in 23.12.2008 tarihinde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği şu meşhur yazı hala akıllarda:

MİT yazısında belirtilen o önemli hususun tekrar altını çizelim: “Müsteşarlığımıza pek çok kaynaktan gelen bilgi ve belgelerin değerlendirilmesi ve yorumlanması neticesinde hazırlanarak ilgili makam ve kurumlara gönderilen istihbari bilgi ve belgelerin delil olarak kullanılması da mümkün değildir.”

Peki ne oldu da “kullanılması mümkün değildir” denilen istihbari bilgiler ByLock kullanıcıları için delil olmaya başladı?

KANUN MU? O DA NEYMİŞ?…

MİT ByLock’a ilişkin verileri elinde tuttuğu 7-8 aylık süre zarfında gizli damgalı bir rapor hazırladı: “ByLock Teknik İzahat Raporu”. Ancak bu rapor tamamen istihbari amaçlı olsa da -şu anda- Yargıtay ve mahkemeler tarafından delil olarak kabul ediliyor.

İyi ama,

raporda ele geçirildiği anlatılan dijital delilerin değiştirilmediği, ekleme-çıkarma yapılmadığı ne malum?

bu raporu hazırlayanlar kim?

raporu hazırlayanların uzmanlık alanları ne?

raporda niçin isimleri yazmıyor?

rapor ne zaman hazırlandı?

Bunların hiçbiri raporda mevcut değil. Tüm bu soru işaretleri “Milli İstihbarat Teşkilatınca bu yetkiye dayanarak teşkilata özgü teknik istihbarat usul araç ve yöntemleri kullanılmak suretiyle…” denilerek gizlenmiş.

Oysa ki hukuk devletlerinde bir delilin elde ediliş yönteminin gizlenmesi mümkün değil. MİT Raporu, bu haliyle, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda belirtilen “bilirkişi incelemesi” hükümlerini de açıkça çiğnemiş.

Öte yandan,

Yine CMK’da, “Yüklenen suç, ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş olan delillerle ispat edilebilir” diyor… (Madde 217/2).

Yine CMK’da “Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse, reddolunur.” diyor… (Madde 206/2-a).

Yine CMK’da, “Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması, hukuka kesin aykırılık sebebidir.” diyor… (Madde 289).

Anlıyoruz ki, ByLock delilleri toplanırken kanun-manun tümden pas geçilmiş. Sonuçta ortaya Anayasa’yı da rafa kaldıran bir garabet çıkmış. Anayasa’nın ilgili maddesini hatırlayalım: “Kanuna aykırı olarak elde edilen bulgular delil olarak kullanılamaz.” (Madde 38/6).

Peki, ByLock tutuklamalarındaki hukuksuzluk böylesine aşikar iken hükümet ne yaptı? Yargıtay Ceza Genel Kurulu eliyle tüm hukuksuz tutuklamalara şöyle bir kılıf uydurdu:

“MİT’in terör suçlarıyla ilgili olarak telekominikasyon kanallarından geçen her türlü bilgi ve veri toplama, bunları analiz ve kaydetme, akabinde de bunları gerekli kuruluşlara ulaştırma görevi ve yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu görev ve yetkilerin yerine getirilmesinde zafiyet gösterilmesi halinde MİT kurum olarak görevini yapmamış sayılacak ve devletin bekası tehlikeye düşecektir… MİT’in görevlerini yerine getirirken elde ettiği veya rastladığı terör suçları, sınır aşan örgütlü suçlar veya siber suçlara konu materyalleri adli makamlara veya terörle mücadele konusunda görevli birimlere iletmesinin MİT’in istihbari bilgi toplama ve görüş bildirme değil, söz konusu suçlar yönünden bu materyallerin soruşturma veya kovuşturma evlerinde delil olarak kullanılması için adli makamlarla yaptığı bir paylaşım olarak değerlendirilmesi gerekir.

Bylock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu terör örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle, örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti, kişinin örgütle bağlantısını gösteren bir delil olacaktır.”

Yani,

Minareyi çalan, kılıfını hazırlamış…

[Arman Yavuz] 16.2.2018 [Kronos.News]

Vicdansızlığın soy ağacını sorgulama [Turan Görüryılmaz]

Bir Çinli, bir Arap, bir Taylandlı, bir Panamalı bir de ben…

Fıkra gibi başladım farkındayım ama amacım güldürmeden düşündürmek. Öğrenmeye çalıştığımız İngilizce buluşturdu bu rengarenk grubu.

Farklı ırk ve dinlerden oluşan arkadaş grubuma dönüp, “biliyor musunuz, Türkiye’de gündem soy ağacı sorgulama” desem tepkileri ne olurdu acaba?

Farklı milletlerden insanlarla birlikte bir şeyler paylaşınca, soyunun sopunun nereye dayandığı bilgisi önemsiz bir detaya dönüşüyor insanın hayatında.

Malumunuz şu yeni uygulamadan bahsediyorum. Kısa sürede 3 milyondan fazla kişi soy kütüğünde sorgulama yapmış. Yapılmasın demiyorum. Merak da gayet normal.

Benim takıldığım, sonucun neyi değiştireceği?

Diyelim bir Türk milliyetçisi, büyük büyük dedesinin Ermeni olduğunu öğrenirse ne olacak? Veya tersi…

Sen aynı sensin. Karakterin, duruşun, hayata bakışın, tecrübelerin yani hayat hikayen.

Irkın ve kökenin bunları değiştirmeyecek.

Keşke vicdanı körelmiş, zalimleşmişlerin bu kötülüklerinin kökenine bakabilmeye imkan tanıyan bir uygulama olsaydı!

Masum insanları evlatları ile kış günü bilinmez sulara süren kötülüğün kökeni mesela…

Hayatları karartılan, hiç büyüyemeyecek küçük bedenlerin kıyıya vuran dramına “ohh olsun” diyebilen vicdan yoksunluğunun kökenine ulaşmak da mümkün olsaydı keşke…

Belki o soy ağacının zalim dalını keser kurtulurdun bu hastalıklı kökeninden!

Milyonlarca insanın, dedesinin büyük dedesinin doğduğu yeri öğrenmenin heyecanını yaşadığı anlarda, doğduğu toprakları terketmek zorunda kalan birileri de vardı…

Belki birkaç nesil sonra, Avrupa veya Amerika’da bir yerde kökenini arayan bir Türk genci, 2018 yılında yaşanan bir insanlık dramına ulaşacak… Kim bilir?

[Turan Görüryılmaz] 16.2.2018 [Kronos.News]

Meriç’te can veren ‘yerleşik yabancılar’ [Selahattin Sevi]

Henüz geniş zamanlardı.

Haris Alexiou şehre gelecekti. Onun dilinde ‘polis’ yani şehir denince önce İstanbul anlaşılırdı.

Belki Selanik’in kız kardeşi, ata toprağı İzmir’i de ziyaret edecekti.

Her gün üzerinde binlerce umut yolcusunun yürüdüğü Ege Denizi’nin öte yakasından aşka, özleme, tutkuya dair sesler getirecekti.

“Havada bir bulut gibi / gökyüzünde yapayalnız bir bulut gibi / yol aldım” sözleri bir asır bile olmayan bir geçmişte mübadeleyle yerinden yurdundan edilen Rumeli’nin ve Küçük Asya’nın muhacirlerine yakılmış bir ağıt gibiydi. “Anadolu Helenleri aynı kayıklara atlamışlardı. Ancak anavatana gitmek, dilini konuştuğun yere gitmek farklı” derken mülteciliğin derin sızısını anlatıyordu.

Sevenlerinin sevgili ‘Harula’sı baba ocağı İzmir’den, çocukluk yıllarının geçtiği Thiva ve Atina’ya müzikal bir yolculuğa çıkaracağı yolculuk öncesi yüz yıllık kederi dile getirecekti: “Bütün yeryüzünü dolaştım / kalbimde tek bir şarkı / ve omuzlarımda yağmurla…”

Kim bilebilirdi o yağmurların sel olup taşacağını, yıllar yıllar sonra Anadolu’dan sürülen başka insanları yutacağını?

Şehrin köprüyü gören kıyısında küçük oğlunun flu fotoğrafını çeken Uğur Abdurrezezak acaba Alexiou’yu biliyor muydu?

Hayatı, insanları ve ailesini çok sevdiğini belli olan Uğur öğretmen şarkıları çok severmiş.

Keyfe keder paylaştığında bile hep öğretmen kalmış.

“Bir yerlerde mutlaka duymuşsunuzdur. Altta cümle cümle Türkçesini de ekliyorum” diyerek sosyal medyadaki öğrencilerine ve arkadaşlarına göndermiş:

Did I disappoint you or let you down?
Seni hayal kırıklığına mı uğrattım?
Should I be feeling guilty or let the judges frown?
Kendimi suçlu mu hissedeyim yoksa kaşlarını çatmana izin mi vereyim?
‘Cause I saw the end before we’d begun,
Çünkü daha biz başlamadan sonunu gördüm

Hayatının yeni macerasının sonunu göremedi Uğur Abdurrezzak. Mesleğine tutkuyla bağlı bir İngilizce öğretmeniyken edebiyat dersi öğretmeni Ayşe Söyler’le hayatını birleştirdi. Çocukları Abdülkadir Enes ve Halil Münir için bir gelecek hayali kurarken kendini ‘atılı suçlar’la bir anda hapishanede buldu. 11 ay tutuklu kaldığı cezaevinden çıktığında ortada öylece kalakalmıştı. Eşinin de gözaltına alınması ve ardından 686 sayılı KHK ile kendisi gibi mesleğinden ihraç edilmesiyle kendilerini iyice yalnız hissettiler küçük dünyalarının ortasında.

Kah çanta sattılar, kah eşarp.

Fakat umut yoktu.

Yola çıkmalı, yeni bir hayat kurmalıydı.

Dostlarına ve arkadaşlarına attığı kısa mesajda, “Çıkıyoruz, dua edin” derken nereden bilebilirdi Meriç’in azgın suyunun eşini, yüzüne bakmaya kıyamadığı çocuklarını ve kısacık hayatında ne varsa alıp götüreceğini.

Onlar da ‘Yeni Türkiye’nin metoikosları gibi bir gölgelik dünyadan gelip geçtiler.

Öyleydi eski Atina’da metoikoslar.

Ne yurttaş, ne köle; kentin yerleşik yabancılarıydılar.

Anne babaları aynı şehirde doğmuştu ama o kadar da soylu değillerdi hani. Antik Yunan’ın ‘metoikos’ları toprak edinerek varlıklarını artıramayacakları için birikimlerini farklı alanlarda değerlendirdiler. Bugüne ulaşan antik heykeller onların destekleriyle yapıldı.

Uğur ve Ayşe öğretmenler, çocukları, Ege’de can veren Maden ailesi ve yüzbinlerce insan bu ülkenin yerlisiydi ama özgür yurttaşı olamadılar. Metoikoslar’ın mermer yontucuları gibi ruhlarının heykelini dikmek için gece gündüz çalıştılar.

Haris Alexiou’nun, sevgili Harula’nın sesi bitmeyen öykünüze bir ağıt olsun.

“Mutluluğu hiç tatmamış / kanatlara benzer bu kollarla / dalgalarla çarpıştım



“gel dalga beni al götür / beni yeniden onunu kollarına bırak”

[Selahattin Sevi] 15.2.2018 [Kronos.News]

Bir demet yüksek değer [Bârân]

MERHAMET,
NE LATÎF BİR KELİME, ALLAH’TAN BİR EMANET.
BÜTÜN KALB-İ SELİME, LUTFEDİLMİŞ MERHAMET.

ŞEFKAT,
BAŞKALARINDA MECAZ, ANALARDA HAKİKAT.
SABIR OLMADAN OLMAZ, KARŞILIKSIZDIR ŞEFKAT.

SADAKAT,
ZAMANA MEYDAN OKUR, ONDA EKSİLMEZ TÂKAT
BÜTÜN HAYATI KORUR, MÜMİNDEKİ SADAKAT.

METANET,
DİKLENMEDEN DİK DURMAK, DOST YAPSA DA İHANET.
YIKILMADAN DAYANMAK, İŞTE GERÇEK METANET.

UHUVVET,
İNSANLIKTA EN ÜSTÜN, RUHLARDAKİ MUHABBET.
KARDEŞ KARDEŞE DÜŞKÜN, MABEYNİNDE UHUVVET.

NEZAHET,
ZİRVELEŞEN İNCELİK, NARİNLEŞEN HAREKET.
CANA VERİR ZİNDELİK, ENGİN DUYGU NEZAHET.

SAADET,
HEM DÜNYA HEM UKBADA, İNSAN İÇİN BİR LEZZET.
OLMAZSA HAYAT HURDA, VARSA YOKSA SAADET.

LETAFET,
YÜKSEK AHLÂK BURCUNA, ULAŞSA BEŞERİYET.
VARIR NEBİ YOLUNA, SON DURAKTA LETAFET.

MA’RİFET,
SEVMEK BİLMEKLE KAİM, İLİM VERİR CESARET.
PETEKLER BALLA DAİM, MUHABBET VE MA’RİFET.

MELÂMET,
KİMLER NE DERSE DESİN, DÂVÂDA İSTİKAMET.
VERECEKSE HAK VERSİN, YOLUN ADI MELÂMET.

SAMİMİYET,
ALLAH RAZIYSA EĞER, KULLAR EDERLER HİZMET.
İHLASSIZ OLMAZ MEĞER, MUTLAKA SAMİMİYET.

MAHVİYET,
KUL KENDİNİ SIFIRLAR, BARINMAZ ENANİYET.
ARŞA YÜKSELİR BAŞLAR, NİYETLERDE MAHVİYET.

KURBİYET,
UZAKLAR YAKIN OLUR, KALPTE YOKSA BU’DİYET.
BAŞLAR HEP YERE KONUR, HEDEF İSE KURBİYET.

KIRAAT,
İKİ KİTABI OKUR, HEM KUR’AN HEM KÂİNAT.
KALP VE KAFA BİR OLUR, VARSA GERÇEK KIRAAT.

NEDAMET,
İNSANIN ÂDEM VASFI, GÜNAHLA MUAŞERET.
KULLAR HAK EDER AFFI, GÖSTERİRSE NEDÂMET.

İFFET,
İMANLA GELEN BİR NUR, HAYA DUYGUSU ELBET.
KADIN VE ERKEK BULUR, VİCDANLARINDA İFFET.

MUHABBET,
VARLIĞIN MAYASINA, SEVGİ VERİR ULVİYET.
HABİB’İN DUASINA, ŞEREF KATAR MUHABBET.

HACALET,
GÜNAHLAR KARŞISINDA, BİR KEZ SUÇLULUK HİSSET.
BEN ‘UTANIYORUM DA, DUYMAKTAYIM HACALET’.

ŞECAAT,
KALPLERDE KORKUSUZLUK, İMANA MÜRACAAT.
UKBADADIR SONSUZLUK, DÜNYADA DA ŞECAAT.

ŞEHADET,
DEĞERLERİ YAŞATMAK, ŞEHİTLER İÇİN ZİNET.
BURDA KEFENSİZ YATMAK, ÖLÜMSÜZLÜK ŞEHADET.

SEHAVET,
ÎSAR RUHU SON DURAK, VERMEDE VAR HALÂVET.
OLANLARI PAYLAŞMAK, GEREKTİRİR SEHAVET.

EMANET,
RUH VE BEDEN BİRLİKTE, HAYAT İÇİN ÜNSİYET.
MAHŞERDE SIRA İLKTE, SORULACAK EMANET.

[BÂRÂN] 16.2.2018 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com

Hollanda ‘Ermeni soykırımı’nı tanımaya hazırlanıyor [Basri Doğan]

Hollanda Temsilciler Meclisi, 1915’te yaşanan Ermeni olaylarını ‘soykırım’ olarak tanımaya hazırlanıyor. Mark Rutte hükümetinin koalisyon ortaklarından biri olan Hıristiyan Birlik Partisi (CU) bu yönünde hazırlık yaptıklarını duyurdu. CU, 21 Nisan’da organize edilecek Ermenistan’daki anma programlarına Hollanda adına bir delegasyon yollamayı planlıyor.

Geçen hafta Hollanda ile Türkiye arasında yaşanılan elçiler krizinin ardından, gelişen bu durumun iki ülke krizinin yeni bir aşaması olarak değerlendiriliyor. Başbakan Mark Rutte kabinesi, bu öneriye henüz cevap vermedi. Hükümet cephesinden teklifi doğrulayan veyahut yalanlayan bir açıklama yapılmadı.

İLİŞKİLER DAHA DA GERGİNLEŞECEK

Bakan Fatma Betül Kaya’nın sınırdışı edilmesiyle gerilen Hollanda ve Türkiye arasındaki ilişkilerin bu girişimle daha keskinleşeceğine dikkat çekiliyor.  Geçtiğimiz haftada, görevinden istifa eden Dışişleri Bakanı Halbe Zijlstra, Hollanda’nın resmi olarak büyükelçisini Türkiye’den geri çektiğini açıklamıştı.

[Basri Doğan] 16.2.2018 [TR724]

Hüzün iklimi [Emine Eroğlu]

Ayşe Abdurrezzak’ın ve bir firavun zulmü altında ölen bütün kadınların anısına…


İkliminiz hüzün sizin…

Hep yalnızlığın gurbetinde yaşadınız.

İşkence altında ölürken Rabbinizden “cennette bir ev” istediğinize göre, hiç eviniz olmadı.

Oysa kocaman bir sarayda yaşıyordunuz.

Üstadım’ın Volga nehri kıyısında geçirdiği esaret geceleri gibi, siz de uykusuz gecelerinizde Nil nehrinin kıyısına iniyordunuz. Akarsuyun hazîn şırıltıları, yağmurun rikkatli şıpırtıları ve rüzgârın firkatli esmesi sizin ruhunuza da iç içe geçmiş gurbetlerin elemini dolduruyordu.

Nil’in taşkınları biraz da sizin ruhunuzun infialleriydi.

Kur’an’da “Firavun’un karısı” olarak anlatılıyordunuz.

Hazreti Peygamber aleyhisselatü vesselam, “Firavun’un eşi Asiye” diyerek Cennet kadınlarının en hayırlıları arasında anıyordu isminizi.


SEÇİLMİŞTİNİZ

Hazreti  Musa’yı taşıyan sandığın sizin kıyılarınıza vurması tesadüf değildi. Firavun’un bebeklere bile uzanan zulmünden bîzar, kadınlık aleminin zirvesine erişmek için kaderin size bir fırsat sunmasını bekliyordunuz.

Allah, ulü’l-azm bir peygamberini sizin terbiye ve himayenize verdiğine göre Hazreti Meryem’e benziyor olmalıydınız.

Bir çiçek gibi yetiştirilmiş, kem nazarlardan gizlenmiştiniz. Firavun, sizi kendine yakın görse de siz ondan alabildiğine uzaktınız.

O bir cehennem zakkumuydu da, siz tuba-yı cennettiniz.

Hazreti Musa’yı, Firavun’un zulmünden nasıl bir ferasetle korumuş, üzerine nasıl titremiştiniz.

Firavun’a, “İşte” dediniz, “benim için de senin için de göz ve gönül aydınlığı olacak bir çocuk. Onu öldürmeyin. Olur ki bize fayda sağlar, bakarsın kendisini evlât da ediniriz” (Kasas, 9).

Hadiselerin hangi istikamette gelişeceğinin farkında değildiniz henüz, fakat bir çocuğu ölümden kurtarmıştınız.

Sizin için de, bütün bir insanlık için de göz ve gönül aydınlığı olacak o bebeğin, olağanüstü hallerini fark etmeniz için çok zamana ihtiyacınız yoktu. Belki onu emzirsin diye saraya aldığınız kadının Hazreti Musa’nın annesi olduğunu bile biliyor, bildiğinizi gizliyordunuz.


SAKİN VE SABIRLIYDINIZ

Hazreti Musa, onu himaye edemeyeceğiniz kadar göze batmaya başladığında, sessizlik oruçları tuttunuz.

Rüyalarınız sizi teselli ediyor, kırık kalbinize inen ilhamlar ruhunuza ferahlık veriyordu.

On yıllık bir ayrılığa sabrettiniz!.. Daha fazlasına da sabredebilirmiş gibi görünüyordunuz.

Vedalaşamamıştınız bile; fakat Firavun’un zulmünden kaçmak zorunda kalan oğulcuğunuzun mucizelerle geri döneceğinden o kadar emindiniz.

Rabbinizin rahmetine itimat ediyordunuz.

Ondan yalan söz sadır olmayacağını bildiğiniz için olmalı, Hazreti Musa’nın peygamberliğine tereddütsüz iman ettiniz. Musa’nın asası, kalbinizden sonsuzluğa doğru akacak bir ab-ı hayat fışkırttı.Yed-i Beyza’nın sırrına açıldınız.

***

Firavun ordularının başkomutanı “Mümin-i âl-i firavun” sizin ağabeyiniz, muhtemelen de sırdaşınızdı. Belki birlikte iman etmiş, imanınızı gizli tutmaya birlikte karar vermiştiniz.

Ağabeyiniz, Mümin Suresi’nde anlatılan o muhteşem konuşmayı halkın gözleri önünde yaparken siz de oradaydınız ve Firavun’un yanı başında oturuyordunuz.

O, “Rabbim Allah dediği için bu adamı öldürecek misiniz?” (Mümin, 28) deyip sesini yükselttiğinde gözyaşlarınızı içinize akıttınız.

Asa-yı Musa’nın büyücülerin sihirlerini yutması, tanıklık ettiğiniz onlarca mucizeden biriydi yalnızca. Büyücülerin Firavun’un dehşet verici tehditleri karşısında sergiledikleri cesaret ve kahramanlık sizin de kalbinizi güçlendirdi.

Benzer bir akıbetin sizi beklediğini elbette biliyordunuz.

Onların dualarına “amin” derken, kendinizi de katıyordunuz o yakarışın içerisine. Sessizce tekrar ediyordunuz:

“Ey bizim büyük Rabbimiz! Sabır kuvvetiyle doldur kalbimizi. Yağmur gibi sabır yağdır üzerimize ve sana teslimiyette sebat eden kulların olarak canımızı teslim al!” (Araf, 126)


AHİRET YURDUNU ÖZLÜYORDUNUZ

Firavun’un dinmeyen öfkesine, gittikçe artan şiddetine en çok siz tanıklık ediyordunuz. En çok siz farkındaydınız, firavunluğun Firavun’dan ibaret olmadığının. Etraftaki alkışçıların, işbirlikçilerin, çıkar ilişkilerinin, kirli düzenin, şer ittifakların…

Onların zulümlerine ortak olmasanız da karşı koyamamak yoruyordu ruhunuzu.

İmanınızı daha fazla saklayamazdınız. Saklamak istemiyordunuz!..

Gariptiniz. Gidecek hiçbir yeriniz, sığınacak kimseniz yoktu. Otuz yıl Rabbinize dayanarak sabretmiştiniz, “Firavun’un eşi” olmaya.

Artık Allah’a dönmek istiyordunuz.

***

Firavun, en büyük yenilgiyi sizinle yaşadı.

En çok sizin imanınızdan dönmeyişinize öfkelendi.

Canınızı ne kadar yakarsa o kadar firavun olacağını, bürokrasisi ve halkı karşısında o kadar dik durabileceğini sandı.

Size işkence ederek cezalandırmak istedi Hazreti Musa’yı.

Ellerinizi ve ayaklarınızı kazıklara çiviletti. O halde güneşin altında bekletti sizi.

Siz, yolundan dönücülerden değildiniz. Zalime boyun eğmediniz.

“Rabbim!” dediniz, “Benim için katında, cennette bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun kötülüklerinden kurtar. Beni bu zalimler topluluğundan halas eyle!” (Tahrîm,11)

Sonra cennetteki evinizi seyrettiniz, sizin için açılmış gayp penceresinden.

Gülümsediniz.

Üzerinize o büyük kaya parçası henüz düşmeden yürüdünüz ruhunuzun ufkuna.

Zalimlerle aranızı ebediyyen ayırdınız.

Bize Allah yolunda ölmenin güzelliğini öğrettiniz.

Ve hangi asırda olursa olsun, firavun zulmü altında ölen kızkardeşlerimizin birer Asiye olduğunu.

[Emine Eroğlu] 16.2.2018 [TR724]

Beştepe Sarayı’na komşu işkence merkezi [Erdoğan'ın Kirli Türkiye'si -3] [Erman Yalaz]

Türkiye’yi 1990’lı yıllardaki işkence, fail-i meçhul ve adam kaçırma ortamına taşıyan kirli çetenin Ankara, İzmir faaliyetleri ile işkence mekanlarından bir kısmını bugünkü yazımızda ele alacağız. Çetenin transporter araçlar ve polis kılığında eylemlerinin kamuoyuna yansıyan 13 isimle ilgili bilgiler vardı. Ancak yeni bilgiler ve mekanlara dair detaylar belirlendikçe sayının da zulmün da daha büyük olduğu ortaya çıkıyor.

Avukat Mustafa Özben’den sonra başkent Ankara’da hedefte bir başka öğretmen vardı: Fatih Kılıç. Özben’in güpegündüz Yenimahalle’de kaçırılmasından 5 gün sonra o da sırra kadem bastı.

Fatih Kılıç, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen bir öğretmendi. 7 aydır işsizdi, hiçbir geliri olmadığı için ailesinin yardımı ile geçiniyordu. 14 Mayıs Pazar günü eşi Nihal Hanım ve 4 çocuğuyla güzel bir Pazar günü geçirdi. Gece 22.30-23.00 sularında AŞTİ’den eşi ve çocuklarını memleketine yolcu etti. Kendisi sonraki günlerde ailesine katılma niyetindeydi. Çocuklarıyla vedalaştı, son kez sarıldı. Daha sonra 22.55’de Kızılay istikametine giden Ankaray’a bindi. Ankaray’dan Dikimevi son durağında indi. Fatih Kılıç’ın son görüldüğü yer burasıydı. O günden sonra kendisinden haber alınamadı.

DİKİMEVİNDEKİ SON GÖRÜNTÜLERİNİ EŞİ BULUYOR

Ankaray idaresinden görüntüleri istediğinde savcılık kararı olmadığı gerekçesiyle aileyi bir hafta beklettiler. Yine polis yerine aileler araştırıyordu kayıplarını. Daha sonra alınan görüntüler, AŞTİ ve Dikimevi arasında yaşananları gösteriyordu. Eşini bizzat Nihal Hanım tespit etti.

Önce emniyetin bütün birimleri sonra hastanelere gitti kaybolan hayat arkadaşını bulmak için. Diğer adam kaçırma olayları da basına yansıdığı için tedirginlikleri her geçen gün artıyordu. Sosyal medya hesaplarından, konuya duyarlı milletvekilleri ve STK’lardan, Ankara Valisi, İçişleri Bakanı gibi doğrudan konunun muhatabı yetkililerden birçok kanalla yardım istedi aile. Ancak derhal ve her yönüyle soruşturulması gereken bu insanlık suçunu araştıran aileye cevap bile gelmedi.

SAVCI 1.5 AY SONRA GÖREVLENDİRİLİYOR, O DA TAKİPSİZLİK VERİYOR

Kılıç’ın kaybolmasıyla ilgili şikayete konu soruşturma için neredeyse bir buçuk ay sonra savcılık görevlendirmesi yapıldı. 21 Haziran 2017 tarihinde atanan soruşturma savcısı, 3 Temmuz’da takipsizlik vererek dosyayı kapattı. Kılıç evine dönmemişti, ailesi ve onu arayan arkadaşlarıyla irtibata da geçmemişti. Ancak savcılık sürpriz bir şekilde dosyayı kapatıp olayın üstünü örtmüştü. Aile bir haber bekledi, karneler alındı, bayram geldi. Özlemin, korkunun ve endişenin her türü yaşatıldı Kılıç ailesine. Ancak o geri dönmedi.

TRANSPORTER’LAR HAZİRAN’DA TEKRAR YOLLARDA

KHK ile memuriyetten ihraç edilen bir başka isim Cemil Koçak da, 15 Haziran 2017 günü saat 17.20 sıralarında Ankara Altındağ’da kaçırıldı. Ailesi tarafından Twitter aracılığı ile paylaşılan bilgilere göre; Koçak evden 8 yaşındaki çocuğu ile ayrıldıktan sonra aracı ile seyahat halinde iken arkasından minibüs tarzı füme renkli siyah cam filmli Transporter bir araç çarpmış, kaza sebebi ile araçtan inen Koçak zorla alıkonulmuştu. Olay çocuğunun gözü önünde gerçekleşti. Çevrede görgü tanıkları da vardı.

ANNE, BABAMI KAÇIRDILAR

Aracı ile ana caddeye çıkmaya çalışıyordu Cemil Koçak. Yanında 8 yaşında oğlu da vardı. Kırmızı Honda Jazz marka aracının arkasında siyah ve beyaz renkli iki Ford Focus araç takipteydi, onların da ardında VW Transporter araç izliyordu. Siyah araç kaza süsü vermek için Cemil Koçak’ın aracına arkadan çarptı. Bir anda ortalık karışmıştı. Tartışma görüntüsü ile Koçak apar topar Transporter’e atılmıştı. Koçak’ın küçük oğlu şok içindeydi. Annesini telefonla aradığında söyleyebildiği tek şey ‘Babamı kaçırdılar anne!’ oldu. Cemil Bey imdat dediğinde yardıma koşmuştu çevredekiler. Ancak Cemil Bey’i alan çete çoktan yola çıkmıştı. Küçük çocuğun elinden telefonu alan bir görgü tanığı eşine de olayı neredeyse canlı canlı anlatmıştı.

FÜME RENKLİ İSTANBUL PLAKALI TRANSPORTER

Önder Asan, Turgut Çapan, Mustafa Özben de olduğu gibi yine  4 araçlı bir ekip Koçak’ı takibe almıştı. Koçak’ı kaçıran ekip ve füme renkli 34 plakalı Transporter, Mustafa Özben’in ailesinin kayıtlarda bulduğu minibüsle aynıydı. Kamera görüntüleri vardı. Ankara’nın göbeğinde adam kaçıran ekip yine iş başındaydı ve yakalanmıştı. Ancak polis ve savcılıklardan olayların derinlemesine araştırması beklenirken, dosyaları birleştirme, gizlilik veya takipsizlik kararları geliyordu.

ADAM KAÇIRMA ÇETESİ  İZMİR YOLLARINDA

Koçak’tan bir gün sonra 16 Haziran 2017 günü hedef alınan isim bu kez İzmir’deydi. KHK ila kapatılan Şifa Üniversitesi Hastanesi yöneticilerinden Murat Okumuş, o gün saat 18.00 sularında İzmir Bornova’dan Ankara’daki kaçırılma olaylarına benzer bir şekilde kaçırıldı. Olay Erzene Mahallesi’nde 8. Sokak’taki GYM Fitness’in önünde gerçekleşmişti. Polis ve hastane kayıtlarında Murat Okumuş’a dair hiçbir iz bulamamıştı ailesi. Ancak olay yerindeki görgü tanıkları vasıtasıyla birçok detayı öğrenmişlerdi.

‘POLİSİZ’ TAKTİĞİ VE İKİ FARKLI ARAÇLA TAKİP

İki farklı araçla Okumuş’u takibe alan kişiler 45 plakalı Volkswagen Caddy marka bir araç ve 20 AK 171 plakalı Toyota Auris marka başka bir aracı kullanıyordu.  Ankara’daki çete gibi İzmir’de bu işi yapanlar yine aynı taktiği kullanmış, kendilerini polis olarak çevreye tanıtmıştı. Olaya şahit olanlar 155 Polis İhbar Hattı’nı aradı. Olay yerine resmi polis ekipleri geldi. Ancak vatandaşlara bu tuhaf kaçırma olayına ilişkin iki aracın kullanıcılarının Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli oldukları söylenmişti.

Bu kez Ankara’daki kaçırmalar gibi olayın üstünden uzun bir süre geçmemişti. Ancak 6 gün boyunca görüntüleri almamak için direndi polis adeta. İlerleyen günlerde ailenin şikayeti dahi dikkate alınmayacaktı. Ailenin İzmir’de ikamet etmediği gerekçe gösterilerek işleme konulmadı. Israrlar üzerine polisteki soruşturma dosyasına olay bir kaçırılma değil, ‘kayıp’ şeklinde girebilmişti.

Hem ayak sürünüyor, hem işler yokuşa sürülüyordu. Kaçırma suçunun ispatı için aileden polise tanık getirmesi istenmişti. Polis daha sonra ise olaya karışan araçların plakalarının sahte olduğunu söyleyecekti aileye. Bu kez de sahte plakalı araçlar sebebiyle soruşturma yürütmek istenmiyordu. Failler biliniyor ve korunuyordu.

İZMİR TORBALI DA BİR ÖĞRETMEN KAÇIRILIYOR

İzmir’deki ilk kaçırılma olayı Murat Okumuş’un kaçırılması değildi. Ankara’da Turgut Çapan ve Önder Asan’ın kaçırılmasından hemen sonra öğretmen Cengiz Usta kaçırıldı. 4 Nisan 2017 tarihinde evinden çıkan öğretmen Cengiz Usta evine bir daha dönememişti. Polis, hastane, sokak sokak gezerek kayıp Cengiz Öğretmeni arama işi de ailesine düşmüştü. Cengiz Usta İzmir Torbalı’da uzun süre görev yapmıştı. Kaçırılmadan 8 ay önce KHK ile ihraç edildi.

Ağabeyi Selim Usta iki hafta boyunca kardeşine aradıklarını anlattığı Büyük Torbalı gazetesine Cengiz Öğretmenin kaçırılışına ilişkin tüm detayları anlatmıştı: “4 Nisan’da kardeşim, küçük kızını evde bırakıp asansör taksitini yatırmaya çıktı. Taksiti yatırdıktan sonra eve ne yazık ki dönmedi. Bir görgü tanığı Abdülhamit Caddesi’nde kardeşimin iki kişi tarafından zorla araca bindirildiği söylendi. Bu polis tutanaklarında da yer alıyor. Benim kardeşimin kimseyle kötü bir diyaloğu yoktu. Bir an evvel tüm izlerin değerlendirilmesini ve kardeşimizin sağ salim evine dönmesini istiyoruz. İki çocuğu ve eşi evde harap durumda.”

İŞKENCEHANEDEKİ ‘HADİ CENGİZ’ SESLERİ

Ankara’da kaçırıldıktan sonra 1.5 metrekarelik bir hücrede 42 gün tutulan ve işkenceye uğrayan Önder Asan’ın insan hakları  örgütlerinin raporlarına ve savcılık şikayet dosyalarına giren anlatımlarında, işkence mekanında duyduğu bir isimden bahsediliyordu. İşkence odası Asan’ın hücresinin karşısındaydı. Bir keresinde işkencecilerin ‘Hadi Cengiz’ dediğini işitmişti Asan. O Cengiz, İzmir’den kaçırılarak getirilen Cengiz Usta idi.

İyi ama Ankara’dan sonra neden İzmir’e sıçramıştı adam kaçırma çetesinin icraatları? Turgut Çapan’ın İzmir geçmişi vardı. O da Önder Asan, Cengiz Usta, Murat Okumuş  ve diğer birçok isim gibi aynı işkencecilerin elindeydi. Muhtemelen sorulduğunda Hizmet Hareketi ile ilgili tanıdığı isimler söylemek zorunda kalıyor, farklı yöntemlerle bu isimler de faili meçhul ve adam kaçırma çetesinin sorgularına konu ediliyordu.

MEÇHUL KAYIKÇI’NIN İFŞAATLARI

Bu kısımdan itibaren kaçırılanların dram ve yaşananlara ilaveten mekan ve olayların oluş şekilleri ile ilgili bilgileri paylaşmak istiyorum. Ankara ve İzmir’deki bu adam kaçırma hadiselerinin yaşandığı dönemin son günlerinde (Mart-Haziran 2017), Twitter’da Meçhul Kayıkçı isimli bir kullanıcı (@kayikci06) ilginç paylaşımlar yapmaya başladı. MİT’in içinden bilgiler yazıyordu. Bir psikolojik harekat hesabı olmaktan öte, yer, mekan ve isim vererek işkence olaylarına dair ilginç bilgiler paylaşıyordu.

‘O GENÇ ÇOCUKLARIN ÇIĞLIKLARI YETTİ ARTIK!’

Bu kimliksiz kullanıcı, https://ciftlikteiskencevar.wordpress.com/ isimli ücretsiz web sitesi yayını yapılabilen bir mecraya da yazdıklarını taşımıştı. Yazdığı isimler gerçekti, mekanlar da. İlk paylaşımlarında, “Müsteşarın emriyle MİT’e geldik. Her türlü pis işi bize yaptırmaya başladılar. Suriye’deki cihatçılara silahları hep biz götürdük. Bu işleri emir dedik, eyvallah çektik. Sınırdan adam geçirin dendi görevdir dedik. Emri sorgulamadık, denileni yaptık. Sonra adam kaldırma ve işkenceler başladı. Ama işkencelerde kulağımdan hiç gitmeyen o genç çocukların çığlıkları yetti artık, delirmek üzereyim geceleri kabusla uyanır oldum” şeklinde yazmıştı.

DARBEDEN ÖNCE HAZIRLANAN İŞKENCEHANELER

Mevzuat altyapısı 15 Temmuz öncesi hazırlanan ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kullandığı, sorgu odalarının bulunduğu bir mekandan bahsediyordu. Anlattığına göre teşkilat buraya ‘Çiftlik’ diyordu. Ankara Bulvarı ile Anadolu Bulvarı’nın kesiştiği yolun yanıbaşında MİT’in sorgu odalarının olduğu bir binaydı bu. Traktör fabrikasının karşısında Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın tam arkasındaydı. Burası Milli İstihbarat Teşkilatı Özel Faaliyetler Başkanlığı’nın yerleşkesiydi.

O hesap ve internet adresinde ‘kaçırılan ve işkence gören bazı isimler’ başlığıyla paylaşılan bilgiler şöyleydi:

Önder ASAN (Öğretmen)
Mustafa Özgür GÜLTEKİN (Memur)
Ayhan ORAN (Mit)
Mesut GEÇER (Mit)
Hüseyin KÖTÜCE (Memur)
Sunay ELMAS
M. SÖNMEZ (Memur)
Aytekin Yılmaz (Öğretmen)
Kenan Şahin (Memur)

Daha sonra aynı hesap ikinci bir liste daha yayınladı. Kamuoyunun çoğunu hiç duymadığı isimlerdi bunlar.

Basri Kızıl (Öğretmen)
Abdulkadir Yılmaz (Sağlık Bakanlığı)
Abdullah Kaymaz (Öğretmen)
Şahin C. T. (Mit)
Serdar S. (Mit)
Murat Y. A. (Mit)
Mesut Kaçmaz ve ailesi
Gülizar Erkaçar (BTK)
Güngör Bilal E. (Diyanet İşleri Başkanlığı)
Turgay Karaman
A. Osman Çırak (Sağlık Bakanlığı)

YARIN: ÇETENİN İŞKENCE MERKEZİNE YOLCULUK

[Erman Yalaz] 16.2.2018 [TR724]

İslâm büyükleri nasıl namaz kılardı? (2) [Cemil Tokpınar]

Namazdaki huşu ve derinlik milyarlarca basamağı olan bir merdiven gibidir. Herkes kendi namazını her gün bir basamak da olsa yükseltmek için çırpınmalıdır. Namazı keşfedip kaliteli hâle getirme yolculuğu ancak ölünce bitecektir. Bu gerçekten hareketle namazını güzelleştirmek için gayret edenler mutlaka kazanır, ama hiçbir gayret göstermeyip sürekli aynı namazı kılan, hatta sıradanlaştırarak geriye götüren kimseler kazanmadıkları gibi her geçen gün kaybetmiş olurlar.

İşte büyüklerin namazları bizim için hem örnek teşkil eder, hem de aşk ve şevk verir. Bugünkü yazımızda “Ah bizim de böyle namazlarımız olsa” diye imreneceğimiz, imrenip gayrete geleceğimiz örnekler vereceğiz.


Bayezid-i Bistamî

Büyük evliyalardan Bayezid-i Bistamî Hazretleri çocukken cami avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan büyük velilerden Şakik-i Belhî kendisini görüp:

– Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak, buyurdu.

Yine bir gün hadis âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu:

– Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?

Bayezid-i Bistamî de ona:

– Evet, Allah dilerse becerebiliyorum, cevabını verince:

– Nasıl, diye sordu.

Bayezid-i Bistamî:

– Buyur ya Rabbi, diyorum. Allah’ın emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur’ân-ı Kerim’i tane tane okuyor, tâzim ile rükûa varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selâm veriyorum, dedi. O zât hayran kalarak:

– Ey sevgili ve zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun, diye sordu. Bayezid-i Bistamî:

– Onlar beni değil, Allahü Teâlâ’nın beni süslediği o güzelliği mesh ediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim, cevabını verdi.

Bayezid-i Bistamî Allah aşkında o kadar ileri ve ibadette o derece yüksekti ki, namaz kılarken Allah korkusundan göğüs kemikleri gıcırdar, yanında bulunanlar bunu duyarlardı.

Bir gece çok uykusuz ve yorgundu. Bu yüzden uykusu çok ağırlaşmış, sabah namazına uyanamamıştı. Namazını kaza edip ağlayıp inledi, sel gibi gözyaşı döktü. O kadar çok tövbe ve istiğfar etti ki, üzüntü ve acıdan yanan kalbini sevince boğacak şöyle bir ses işitti:

– Ey Bayezid, bu günahını affettim. Pişmanlık ve ağlamana da, yetmiş bin namaz sevabı ihsan ettim.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra yine uyku bastırdı. Şeytan gelip, Bayezid-i Bistamî’nin ayağından tutarak uyandırdı:

– Kalk, namazın geçmek üzere, dedi. Bayezid-i Bistamî, karşısında şeytanı görünce şaşırdı:

– Ey mel’un! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini, kazaya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?

Şeytan şu cevabı verdi:

– Birkaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için affedilmiş, ayrıca yetmiş bin namaz sevabı almıştın. Bugün, o kadar sevaba kavuşmayasın diye seni uyandırdım!


Cüneyd-i Bağdadî

Büyük velilerden Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri hocasına âit olan evin bir odasında kalırdı. Seccadesi üzerinde, sabaha kadar Allah’ı zikreder, aynı abdestle sabah namazını kılardı. Bu hâl senelerce böyle devam etti.

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, otuz sene cemaatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünya düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Daima Allah’ı zikrederdi.

Her gün 400 rekât namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibadetle meşgul oldu.

Bir zaman Cüneyd-i Bağdadî’nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Doktor çağırdılar. Gelen doktor Hıristiyan idi. Muayene edip:

– Gözlerinize su değdirmeyeceksiniz, dedi.

Cüneyd-i Bağdadî:

– Su değdirmesem nasıl abdest alırım, diye sorunca, doktor:

– Gözleriniz size lâzımsa su değdirmeyeceksiniz, cevabını verdi.

Cüneyd-i Bağdadî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir miktar uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda şöyle bir ses duydu:

– Ya Cüneyd! Sen bizim için gözlerini feda ettin, biz de senden o ağrıyı aldık…

Bir müddet sonra Hıristiyan doktor tekrar geldi. Baktı ki gözleri tamamen iyi olmuş, hayret ederek sordu:

– Ne yaptın da iyi oldu?

Cüneyd-i Bağdadî olanları anlatınca, onun elini öpüp Müslüman oldu. Yeni hidayete ermenin sevinç ve heyecanı ile şunları söyledi:

– Esas ağrıyan göz sizinki değil, benim gözlerim imiş. Hakikatleri göremeyen benmişim.

Cüneyd-i Bağdadî ölüm döşeğinde iken yanına bir genç girdi. Artık Cüneyd’in dünyaya veda vakti gelmiş, hastalığı ağırlaşmış, yüzü şişmişti. O hâliyle bile yine namaz kılıyordu. Onun ölüm döşeğinde bile namaz kılmasına şaşıran genç sordu:

– Bu hâlde de mi namazını terk etmiyorsun?

Cüneyd selâm verdikten sonra şu ibretli cevabı verdi:

– Bu namaz öyle bir vasıtadır ki biz Allah’a onunla kavuştuk. Onu terk etmek istemeyiz.

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri vefat ettikten sonra Muhammed bin İbrahim onu rüyasında gördü.

Onun hesabını nasıl verdiğini, kabirde nasıl bir muamele gördüğünü çok merak ediyordu.

Bunun için heyecanla sordu:

– Allah sana ne yaptı?

Cüneyd şu cevabı verdi:

– O işaretler, o ibareler, o ilimler, şekiller, âdetler hep gitti. Yalnız gece seher vakitlerinde kıldığımız o rekâtcikler bize yaradı. Ârifler için ibadetler, meleklerin başına konan taçlardan daha güzeldir.

Elbette ilim öğrenmek, ahlâklı olmak çok önemliydi. Cüneyd, belki de bu sözüyle, ihlâsla kılınan namazların ahirette ne büyük ikramlara vesile olduğunu anlatmak istiyordu.


İmam-ı Buharî

Büyük hadis âlimlerinden İmam-ı Buhârî, çok muttakî, ibadetlerine düşkün, bilhassa namaza çok ehemmiyet veren bir kimseydi. Namazdaki huşûu ve ihlâsı çok fazlaydı.

Bir gün huşû içinde namaz kılıyor, etrafında olup bitenleri hiç duymuyordu.

Namaza kendisini öyle vermişti ki, arılar kendisini tam on yedi defa soktuğu halde namazını bozmadı.

Çünkü onların soktuğunu hiç hissetmiyordu.

Ne zaman ki, namazı bitmiş, sağına soluna selâm vermişti ki acıları hissetmeye başladı.

Eli yüzü şişmiş, arıların soktuğu yerler sızlamaya başlamıştı.

İşte o zaman kendisini arıların soktuğunu fark etti. Olaya şahit olanlar hayretler içinde kalmışlardı.


Sultan Bayezid-i Velî

İstanbul’daki Bayezid Camii’nin açılışı yapılıyordu.  Camiyi yaptıran Osmanlı Sultanı, tarihe “veli” ünvanıyla geçen Sultan İkinci Bayezid idi. İbadet ve takvasıyla ünlü olan Sultan İkinci Bayezid, kendi adını taşıyan caminin içine girdiğinde, kalabalığa şöyle seslendi:

– Hiç namazını aksatmamış birisi mihraba geçsin, imam olsun.

Bir müddet susup namaz kıldırmak için birilerinin ortaya çıkmasını bekledi. Ne gariptir ki, o kadar âlim ve hocanın da bulunduğu kalabalıktan bir kişi bile çıkmıyordu. Hiç kimsenin çıkmadığını görünce kendisi mihraba yürüdü ve:

– Hamdolsun ki biz hazerde ve seferde (barışta ve savaşta), namazımızı hiç terk etmedik, diyerek imam oldu.

Aziz Mahmud Hüdaî

Sultan Ahmed’in kendisine büyük bir muhabbetle bağlı bulunduğu Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri, saraya davetli olduğu bir günde abdestini tazelemek istemişti. Hüdâî abdest alırken suyunu bizzat sultan dökmüş, havlusunu da padişahın annesi tutmuştu.

Valide Sultan havluyu verirken gönlünden “Hazreti şeyhin bir kerametini görseydim…” diye geçirmişti. Hz. Hüdâî de keşfen durumu fark edince:

– Hayret, bazı kimseler bizden keramet isterler! Cihan padişahı elimize su döküyor, valideleri havlu tutuyor; bundan daha büyük keramet mi olur, buyurmuştu.

Şöhreti her yana yayılmış olan Hüdâî’nin durumunu bir fakir seyyah da duyup dergâhına gelerek huzurunda kalben ve ruhen feyizlenmek ister.

Huzura geldiğinde hiç ummadığı bir tarzda şeyhi çok kıymetli bir kürkün içinde görünce şaşırır ve bunu tarikatla, maneviyatla bağdaştıramaz. Vakit, ikindi namazı vaktidir ve cemaat henüz sünnet kılmak üzere ayağa kalkarken farz için kamet getirilir.

Bu sırada dervişin gönlünden “Sünnet kılınmadan farza duruluyor!” şeklinde bir düşünce geçer. Bu sırada Hüdâî, bu dervişin kolundan tutar. Derviş elindeki postu yere bırakır. Hüdâî de sırtındaki kürkü çıkararak, tam farza duracakları anda kendilerini Beytullah’ta, yani Kâbe’de bulurlar. Seyyah derviş, hayretler içinde namazını tamamladıktan sonra:

– Efendim, postum dergâhta kaldı, der. Hz. Hüdâî de:

– Bizim kürk de orada kalmadı mı, diye mukabele eder ve her ikisi de tekrar bir anda dergâha dönerler. Bilahare Hz. Hüdâî, bu biçareye lütuf ve ikramda bulunur.

[Cemil Tokpınar] 16.2.2018 [TR724]

Avrupa’nın Brezilyası Portekiz’e ne oldu? [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi’nde bu sezon İngiltere fırtınası esecek gibi görünüyor. Manchester United’ın geçen yıl UEFA Avrupa Ligi’ni kazanmasıyla bu yıl 5 İngiliz takımı Devler Ligi’nde mücadele etme hakkını elde etmişti. Kayıpsız olarak gruplardan çıkmayı başaran İngiliz kulüplerinden Manchester United ve Liverpool ikinci turda deplasmanda oynadıkları maçları farklı kazandılar. Tottenham ise güçlü Juventus deplasmanından avantajlı skorla döndü. Manchester United ve Chelsea maçları haftaya oynayacak. İngiliz rüzgarının estiği Şampiyonlar Ligi’nde bu sezon alışık olmadığımız bir manzara gördük: Portekiz kulüplerinin başarısızlığı.

Portekiz için yıllarca ‘Avrupa’nın Brezilyası’ yorumu yapıldı. Göze hoş gelen futbol oynamada Portekiz hep bir adım önde olmuştu. Avrupa’nın Brezilyası denmesinin bir diğer gerekçesi ise, yabancı oyuncu sınırlanması olduğu dönemde bile Brezilyalı oyuncuların Portekiz liginde yerli statüsünde oynamış olmalarıydı. Bu sebeple Portekiz futbolu uzun yıllar Avrupa’da Samba esintisi sundu. Yetiştirdiği yıldızlarla futbola katkı yapan Portekiz, Euro 2016’da şampiyonluk sevinci yaşayarak tarihinin en büyük başarısına imza attı. Eusebio, Figo ve Ronaldo gibi dünya çapında yıldızlar yetiştiren Portekiz futbolunda bu yıl rüzgar tersten esti.

BENFİCA SIFIR ÇEKTİ!

Portekiz temsilcileri, FC Porto ve Benfica’nın doğrudan, Sporting’in ise eleme turlarını geçerek Şampiyonlar Ligi’nde ter döktü. Son 4 yılın şampiyonu Benfica, Manchester United, Basel ve CSKA Moskova ile aynı gruba düşerken, İngiliz temsilcisiyle birlikte grubun favorisi gösteriliyordu. Ancak maçların start almasıyla ortaya çok farklı bir manzara çıktı. Benfica, rakipleriyle oynadığı tüm maçları kaybederek Portekiz futbolunun uzun süre unutamayacağı bir başarısızlığa imza attı. Grupta sadece sahasında 2-1 yenildiği CSKA Moskova’ya gol atan Benfica kalesinde 14 gol gördü. Sıfır puanla Şampiyonlar Ligi’ne veda etti. Basel’e deplasmanda 5-0 yenilerek, unutulmaz bir yılı unutulmaz bir hezimetle kapattı.

PORTO’NUN LİVERPOOL HEZİMETİ

FC Porto ise temsilcimiz Beşiktaş’ın da bulunduğu grupta yer aldı. Fransa’dan Monaco, Almanya’dan ise RB Leipzig’in bulunduğu grubun ilk bakıştaki favorileri Monaco ve Porto’ydu. Maçlar başlayınca özellikle Monaco’nun favoriliğinin kağıt üzerinde olduğu ortaya çıktı. Evinde Beşiktaş’a 3-1 yenilerek grup maçlarına başlayan FC Porto, ikinci maçında Monaco’yu deplasmanda 3-0 yenerek yara sardı. RB Leipzig deplasmanından puansız dönerek gruptan çıkma şansını zora sokan Portekiz temsilcisi, son 3 maçının 2’sini kazanarak temsilcimiz Beşiktaş’ın ardından grubu ikinci sırada tamamlamayı başardı. Bu sezon ligde az gol yiyen FC Porto, Şampiyonlar Ligi’nde kalesini gole kapatma sıkıntısı yaşadı. 6 maçta 10 gol gördü. Tesellisi, attığı 15 gol oldu. Şampiyonlar Ligi 2. Turunda İngilizlerin güçlü temsilcisi Liverpool ile eşleşen FC Porto ilk maçta sahasında tarihi bir hezimet yaşayarak tur ümitlerini bitirdi. Liverpool’a sahasında 5-0 yenilen FC Porto için deplasman maçı turistik bir geziden öte anlam taşımayacak. Gruptan çıkan tek Portekiz takımı olarak Devler Ligi’nde ikinci turda veda edecek.

UEFA’DA DEVAM EDEBİLİRLER Mİ?

Juventus ve Barcelona ile aynı gruba düşen Sporting’in tek hedefi Yunan temsilcisi Olympiacos’u geçip grupta üçüncü olarak yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etmekti. Yunan temsilcisiyle yaptığı iki maçı da kazanan Sporting üçüncülük yolunda büyük avantaj sağladı. Barcelona’ya her iki maçta da yenilirken, Juventus’la sahasında oynadığı maçta berabere kalarak 7 puanla grubu üçüncü sırada bitirdi. Yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam eden Sporting’in rakibi FC Astana oldu. Arsenal, Atletico Madrid, Borussia Dortmund, Marsilya ve Zenit gibi güçlü takımların bulunduğu UEFA Avrupa Ligi’nde Sporting’in işi hiç de kolay gözükmüyor.

UEFA Avrupa Ligi’nde ise Portekiz’i Braga ve Vitoria de Guimaraes takımları temsil etti. Braga, temsilcimiz Başakşehir’in yer aldığı gruptan 10 puanla lider olarak çıkmayı başardı. İkinci turda Fransa’nın güçlü ekibi Marsilya ile eşleşerek zor bir kura çekti. Vitoria de Guimaraes de Konyaspor’la aynı gruptaydı. Portekiz ekibi topladığı 5 puanla grupta son sırada yer alarak Avrupa’ya veda etti.

BAŞARILAR MAZİDE Mİ KALDI?

Benfica, Avrupa’nın bir numaralı kupasını 1961 ve 62’de iki yıl üst üste müzesine götürmüştü. Bu tarihten sonra 7 kez Avrupa kupalarında final oynayan Benfica, rakiplerine boyun eğerek kupa sevinci yaşayamadı. 1987 ve 2004’te Avrupa’nın bir numaralı kupasını müzesine götüren FC Porto, 2003 ve 2011’de ise UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanma başarısını gösterdi. Sporting ise 1964’te Avrupa Kupa Galipleri kupasını müzesine taşıdı. Bu başarılar mazide kalmış gözüküyor. Özellikle bu yıl Portekiz takımları taraftarlarına hüsran yaşattı. Bu durum kalıcı mı yoksa geçici mi? Bunu zaman gösterecek.


[Hasan Cücük] 16.2.2018 [TR724]

Erdoğan, ABD’den istediği ‘ilgiyi’ aldı [İskender Derviş]

Önceki gün Amerikalı Türkiye analisti Nick Danforth, ilginç bir yazı yayınladı. Türkiye’nin Batı’dan koptuğunu fakat Doğu’ya dönmek yerine kendi yolunda gittiğini belirtiyordu Danforth. Yani Türkiye aslında ABD’nin yerine Rusya’yı koymuyor. İran ya da bir başka Ortadoğu aktörüyle de ‘ittifak’ hâlinde değil. Tıpkı bir zamanların moda diskurunda ifade edildiği gibi ‘değerli yalnızlık’ yaşıyor.

ŞIMARIK DIŞ POLİTİKA

Elbette bunun Türkiye açısından ne kadar ‘değerli’ olduğu tartışılır. Bir yandan en çok ticaret yaptığı Almanya, Hollanda ya da ABD gibi ülkelerle bir çeşit gerilim siyaseti güdülürken, diğer yandan ‘müttefik’ gibi davranılan Rusya ya da İran’la gelgitli, güvensizlik üzerine bir dış politika tercih ediliyor. Haliyle Türkiye, dengesiz, belirsiz bir aktör olabilmenin – şimdilik – keyfini sürüyor. Canı dikkat çekmek istediğinde Suriye’nin kuzeyindeki bir hedefi gözüne kestirip çomak sokuyor.

Bu ‘şımarıklığın’ var olabilmesinin tek yolu, içeride ‘tek adam’ idaresiydi. Aksi hâlde bu türlü bir dış politika, iç dengeleri sarsabilirdi. Bu kadar kolay ‘kahramanlık hikâyeleri’ anlatamayabilirdiniz. Sıkı bir muhalefet, sizin yaptığınız sınırötesi harekatlardaki bir yığın absürtlüğü gözler önüne serer, halktaki güveninizi kaybederdiniz.

EĞİT-DONAT DÖNEMİNİ HATIRLAYIN

Türkiye’nin bölgedeki dış politikasına ‘şımarıklık’ deme sebebim belli: Bir yere varmayan fakat yüksek sesli bir ‘dikkat çekme’ çabası. Erdoğan’ın Afrin Operasyonu ile amaçladıklarından birisi gerçekleşti sözgelimi. ABD’nin dikkati şu anda Türkiye’de. Trump’ın dış politikasını yürüttüğü bilinen iki general Mattis ve McMaster’ın yanı sıra ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da, Ankara ile temasa geçti. Ortak mesaj şu: Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate alacağız.

Peki bu, ABD’nin PYD’ye destek vermekten vazgeçmesi anlamına geliyor mu? Hayır. Çünkü Obama’nın son dönemlerinde, Türkiye’nin çabalarıyla başlatılan ‘eğit-donat’ hamlesini ve ÖSO’yla birlikte IŞİD’e karşı mücadele etme stratejisini hatırlarsanız, neden ABD’nin artık Türkiye ya da ÖSO’yla çalışmak istemediğini kolaylıkla anlayabilirsiniz.

‘Eğit-donat’ bölgedeki en başarısız ve skandal askerî hamle olarak tarihe geçti. PYD ağırlıklı Suriye Demokratik Güçleri ise IŞİD’le sahada en etkili şekilde mücadele eden askerî birlik olarak öne çıktı. IŞİD’i ABD’nin kurdurduğu yönündeki iddiaların aksine, IŞİD’in varlığı Rusya ve Suriye rejimi için bir nimet hâline gelmişti çünkü bizatihi IŞİD, Suriye’deki ‘silahlı muhalefetin’ ne kadar ‘uzak durulması gereken’ bir zihniyete sahip olduğunu gösterdi. Eğit-donat birliklerindeki ÖSO askerlerinin IŞİD’le mücadele ediyor görünürken, ABD’den ya da Türkiye’den gelen silahları IŞİD’lilere sattığına dair haberler bile çıkmıştı.

SAHADA KAZANIP MASADA BIRAKMAK

Şimdi bu ortamda Türkiye, Afrin Operasyonu’nu hem PKK’ya, hem PYD’ye hem de IŞİD’e karşı yaptığını söylemesi elbette hedef şaşırtmaca. Ancak bu, asıl maksadının PYD olduğunu da göstermiyor. Kimse neler olduğunu anlamamışken bir anda, ‘Harekatımız başarıya ulaşmıştır, bitiriyoruz’ diye çekilecek olsa mesela, TV’lerde Kuzey Suriye’yi komple Türkiye’ye bağlayan analistler ne anlatacak merak ediyorum.

Çünkü başta da dediğim gibi Türkiye dış politikasının uzun vadeli planları yok. Gerektiğinde ‘dikkat çekiyor’. ABD ve Rusya arasındaki gerilimden nemalanıyor. Sahada kazandıklarını masada iade ederek ama masadaki iadeleri hiçbir şekilde medyada malzeme etmeden, iç politikada kahramanlık hikâyeleri anlattırıyor.

ABDÜLHAMİT DÖNEMİ DIŞ POLİTİKASI

Erdoğan’ın haklı olduğu bir konu var: Merhum II. Abdülhamit’in dış politikası da böyleydi. Bir yığın toprak kaybetmişliği vardır fakat propagandacıları bundan bahsetmezler. Yahudilerle Filistin pazarlığı yapmıştır ama sorsanız, ‘Filistin’i satmamakla’ meşhurdur. Yine Abdülhamit dönemi devletin modernize edildiği, merkezileştirildiği, seküler eğitimin yaygınlaştırıldığı bir dönemdir fakat sanki Abdülhamit ‘daha önce laik bir yönetime sahip’ Osmanlı’yı İslamlaştırmış gibi davranılır. Abdülhamit, İngiltere ile Rusya arasındaki bir çeşit ‘Soğuk Savaş’ı kullanmış ve kendince ‘denge politikası’ dediği bir diyalog inşa etmiştir. Fakat bu, Osmanlı’nın daha istikrarlı ve kendi kendine yetebilen bir ülke olmasına hizmet etmemiştir.

Ki zaten sorun da bu. Liderlik insanları gaza getirip mobilize etme sanatı değil. Bilakis tarihte ‘büyük işler başarmış’ görkemli liderlerden sonra genelde kaos dönemleri başlamıştır. Çünkü o illüzyonun yerini kimse dolduramaz. En istikrarlı siyaset, bu sebeple, iktidarın paylaşıldığı, herkesin söz söyleyebildiği ve adem-i merkeziyetçi olandır.

Türkiye’nin bugün Afrin Operasyonu’nu ‘başarıyla’ tamamlaması, hatta Münbiç’e girip PYD’yi oradan da çıkarması, bu istikrarsızlığa bir yarar sağlamayacak bu sebeple. Sadece daha da karmaşıklaştıracak. Erdoğan sonrasının belirsizliğini arttıracak.

[İskender Derviş] 16.2.2018 [TR724]

Hayat devam ediyor… [Kemal Ay]

Bir cenaze evinde, gözyaşlarını elinin tersiyle silerek yemek yapmaya çalışan bir kadın görmüştüm. Unutamam o hâlini. Acısı taze. En sevdiği, yıllardır muhabbetle birlikte olduğu insanlardan birini kaybetmiş. Ama diğer yandan eve taziyeye gelenler var. Yemek hazırlanması lazım onlara. Kim hazırlayacak? Tabi ki o kadın. Gözyaşlarıyla.

Hayatın en acımasız tarafı, devam etme zorunluluğudur. Ateş, düştüğü yeri yakar çünkü başkalarının hayatlarının, artık onları ele geçirmiş bir akışı vardır. O akışın devamı için diğer her şey bir ayrıntıya dönüştürülür. Aceleniz vardır, yolda yürürken gördüğünüz bir ihtiyaç sahibi için duramazsınız. Nasılsa, dersiniz, bir başka görüp yardım eder.

HEPİMİZ BİR YERLERE KÖR, SAĞIR

Bu ‘devam etme’ zorunluluğu için kimsenin kimseyi suçlayacak hâli yok bence. Hepimiz, bir yerlere kör, bir yerlere sağır yaşıyoruz. Bazen ocağımıza düşen acıyla, ‘Nasıl gökler gürlemez, yer yarılıp insanlar içine girmez?’ diye düşünüyoruz. Kendi umarsızlıklarımızı unutuyoruz. Bir şeyler olsun istiyoruz, hemen! Olmuyor. Uzun bir sessizlik, ardından kesif bir yalnızlık geliyor. Ateş düştüğü yeri yaktığı için de herkes kaderini tek başına yüklenebiliyor.

Tek başınalık bir nimet gibi de düşünülebilir. Minnet etmemek için bir fırsat. Ama ihtiyaçların 3’ten 300’e çıktığı bir dönemde, kimseye minnet etmeden yaşanabilir mi? Hayat devam ediyor çünkü, illa ki birilerinin kaşığı diğerine çarpıyor. ‘Olmazsa olmazlarımız’ çok. ‘Buna da şükür’lerimiz az. Çoğu zaman bir akışa kaptırıp kendimizi gidiyoruz ve bu arada ‘özgür irade’den bahsediyoruz.

Şu yaşadığımız hayat ideallerle realitelerin acımasız bir savaşından ibaret. Başkalarını ideallerin merceğinden yargılarken, kendimizi hep realitelerden kaynaklanan bahanelerle tartıyoruz. Alman yazar Goethe’nin şöyle bir sözü var: ‘Hareket eden her zaman adaletsizdir ve hiç kimse gözlemleyenin adaletine sahip değildir.’ Kenardan durup bakarken nehrin akışına dair yüzlerce söz söylersiniz de, o yıllanmış yatağın içinde bir nehir gibi akmayı hiçbir zaman anlayamazsınız.

ATEŞ OLURSUNUZ BELKİ BİR GÜN

Yahut nehir sizi yutuverir bir sabah. O nehir ki, sağırların ülkesinden kimseye derdinizi anlatamadığınız için sizi başka bir dünyaya taşıyacaktır hesapta. O nehirde, o denizde, sizden önce de binlercesi kayboluvermiştir. Ama duymuşsunuzdur, başka ülkeler de vardır. Sağırların ülkesine mahkum değilsinizdir. Başka bir hayat mümkündür.

Bu kez ateş siz olursunuz. Birilerinin yüreğine düşersiniz. Ölüm, ölen için değil de kalan için büyük imtihandır. İnsan ölmekle imtihanını sonlandırır fakat kalanlar, o ölümle nasıl başa çıkacaklarını bilmek zorundadır. Görmezden mi gelecekler? Onu hiç düşünmeyecekler mi? Etrafa mı öfkelenecekler? Gayzlarını mı bileyecekler? Öfkeyle oturup öfkeyle mi kalkacaklar? Yoksa o ateşin düştüğü yere mi bakacaklar? Ateşi anlamaya mı çalışacaklar?

Hepsi oluyor aslında. Biz, hayatta kalanlar devam etmek zorundayız çünkü yürümeye. Etrafımızı sarmış ve bizi sürükleyen bağlarımız var hayatla. Çok önceden yapılmış planlar, verilmiş sözler, geleceğe dair hayaller. Ateş, bütün bunları yakacak kadar kuvvetli olmuş mudur hiç? Belki de olmamalı zaten, inadına yeşil kalmalı her şey, hatta çoğalmalı, nehrin akışını yükseltmeli.

ÖLÜMLERİ ANLAMAYA ÇALIŞMAK

İnadına! Kime inat? Bu hayatı yok etmeye, kaynağı kurutmaya çalışanlara inat elbette. Ama ikisi bir arada gidemez mi? İnadına güçlü kalarak ama aynı zamanda içten içe o ölümlerle, ateşlerle derinden derine ilgilenmek. Gayza, öfkeye, nefrete değil de, kalbe, fikre, tefekküre yelken açmak. Çünkü hayatta kaldık biz, bir şeyler yapmamız lazım. Ölüm bize gelene kadar onu anlamaya çalışmamız gerek. Nehrin hep kenarında durarak onunla anlaşamayacağız. Ona bağırsak da, onu yanlış tercihlerinden ötürü sorgulasak da, o nehre atlamadıkça onun bilgisine sahip değiliz.

Şu son yıllarda yaşananlar eğer bir şey öğretmişse o da şu: Ateş düştüğü yeri yakar ve insan tek başınadır çoğu zaman. Kemani Serkis Efendi, yüzyıla yakın bir zaman evvelinde boşu boşuna, ‘Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben hâlime’ dememiş. Şimdi onunla aynı nehirde (ama aynı nehirden iki kez geçememeliydik!) yol alırken, daha iyi anlıyorum.

[Kemal Ay] 16.2.2018 [TR724]

Prof. İhsan Yılmaz: “Bu Ülke’den Çıkan Hizmet Hareketi Bir Başarı Hikayesidir” [Engin Sezen]

Vurgulamakta yarar var: The Circle, ne Cemaat’i topa tutma ne de Cemaat’e sadakat ve merbutiyet bildirme platformu!

Yurtdışında mukim, Hizmet Hareketi’ne yakın, bu tefekkür ve tahassüs ikliminde yetişmiş veya bu Hareket’e sempati duyan kimselerle mülakatların da yapıldığı bir mecra. Sözkonusu mülakatlar serisini verimli bulanların yanında, bu mülakatlara olumsuz yaklaşanlar da var. Burada, benim için en önemli husus, “konuların medenice tartışılıyor olması”. Cemaat aydınlarının kendi heybelerindeki düşünce hevenglerini içtenlikle birbirlerine sunabilmeleri, birbirleriyle paylaşabilmeleri.
Bir ay içinde, bu mülakat serisi tamamlanmış olacak ve geriye, zamanında yapılmış bu yerinde konuşmaların müspet neticeleri kalacak.

Serinin bugünkü konuğu Prof. Dr. İhsan Yılmaz.

Eleştiriden, eleştirmek ve eleştirilmekten çekinmeyen biri.

“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz” diyen

“Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” sözleriyle yoluna devam eden Akif-meşrep bir akademisyen. Takdiri de tekdiri de bir bilenlerden.

Yılmaz, kendisini çeşitli mahfillerde gayet iyi ifade ediyor, sesini duyuruyor. Bir dönem anaakım medyada da sıklıkla “Cemaat kontenjanı”ndan yer aldı. Polemiği seven fıtratıyla Cemaat’i yalınkılıç savundu. Daha geniş kitlelere ulaştı. Hareket’in “medya yüzü” oldu.

Prof. Yılmaz, lafını esirgemeden konuşsa bile, Cemaat meclislerinde içtenliği tartışmasız biri olduğunu biliyorum.  Gıll ü gışsız, gizli bir ajandası yok. Rahatlıkla “hata yaptık, hata yaptım, bak meğer burda yanılmışım” diyebilen biri.

Mülakatta, kendisiyle hem-fikir olduğum çok mesele yanında, kendisine katılmadığım konular da var. Bununla birlikte aslolan, düşüncelerini dürüstçe ve cesurca ifade eden bu bilimadamının ademe mahkum edilmeden dinlenilmesi ve anlaşılmaya çalışılması.

Zeki insanlardan gelen müspet eleştiri, evet başta rahatsız eder, kafa karıştırabilir, bazılarını “comfort zone”larının dışına çıkmaya zorlayabilir, ama neticesi semeredardır.

İhsan Bey’le uzun uzun konuştuğumuz söyleşinin ilk bölümü burda. Sizi temin ederim ki,Yılmaz’ın daha söyleyecek çok sözü var. Arkası gelecek.

Bize biraz İhsan Yılmaz’dan bahsedin desek?

Zor soru. İnsanlar kendilerini tanıtırken, genelde eğitimlerinden ve işlerinden söz eder; halbuki bunun çok farklı şekilleri olabilir. Ben yine de geleneği bozmayayım:

1960’larda İstanbul’a yerleşmiş Trabzonlu bir ailenin 7 çocuğundan üçüncüsüyüm.

Güngören ve Bayrampaşa’da 60-70 öğrencili devlet okulu sınıflarında eğitim gördüm. Sağmalcılar Lisesi’ni bitirdim. Lise 3’te Matematik derslerimizin boş geçmesine rağmen, %50 burslu devam ettiğim Sosyalist bir dershanenin de ciddi katkılarıyla ÖSS’de hatırladığım kadarıyla Türkiye 124.sü oldum. Boğaziçi Üniversitesi’nde mühendislik bölümünü kazandım. Ama mühendisliğe pek ısınamadım. Bilahere, tekrar sınava girip aynı üniversitenin bu kez Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne kayıt yaptırmaya hak kazandım. Bu bölümden de mezun oldum.

İş adamlıgı yapan babam ben lisede iken iflas etti. İnşaat işçiliğine başladı. Komşu ve akrabalarımızın “oğlanları tamirciye ver, eve ekmek getirsinler” sözlerine rağmen çocuklarını yüksek eğitimlerinde sonuna kadar destekledi. Hem bu fedakar babaya, hem de okuma yazma bilmemesine rağmen çocuklarının tahsili için sonuna kadar eşine destek çıkan anneme, elbette ne kadar medyun u şükran olduğumu anlatamam.

Üniversiteyi bitirdikten sonra Fatih Üniversitesi açılacak diye gayr- ı resmi başladığım masterda Ahmet Davutoğlu yönetiminde Postmodern Türk Medya Eliti başlıklı bir tez yazdım. Ne yazık ki, üniversite açılmadığı diploma alamadan Londra Üniversitesi’nde Hukuk Sosyolojisi, Felsefesi ve İslam Hukuku üzerine doktora yapmaya Ingilitere’ye gittim. İki yılda bitirdiğim için Oxford Üniversitesinden çalışma teklifi aldım, Londra Üniversitesi’nde daha iyi bir pozisyon buluncaya kadar, 2 yıl Oxford’da çalıştım.

Hocaefendi’yi ziyaret gittigim bir zamanda, beni daha önceden de tanıdığı için, Türkiye’ye tersine beyin göçünü teşvik etti ve “Türkiye’ye geri dönmeyi düşünmez misiniz” dedi. Bunun üzerine 12.5 yıllık gurbet hayatından sonra, Britanya vatandaşlığını da Türkiye Devleti’nin onayı ile almış olarak memlekete döndüm. 2008 Ekim ayında Fatih Üniversitesi’nde hocalığa başladım.
Gurbete giderken yalnızdım, dönerken yanımda en iyi arkadaşım, eşim Arzu ve 3  dünya tatlısı çocuğum da vardı. Dönüşümüze, elbette en çok her görüşmemizde ağlayan annem sevindi. Şimdi de her görüşmemizde yine ağlıyor.

Şu anda neredesiniz?

Türkiye’de işini kaybedenler içinde sanırım iş bulma açısından en şanslı kişi benim. Her akademisyenin hayalindeki bir işe sahibim: ders verme mecburiyeti olmayan tam zamanlı araştırmacı profesörlük ve aynı zamanda bir kürsü sahibiyim. Üst üste her yıl dünyanın en yaşanabilir şehri seçilen Melbourne’dayım.

Bununla birlikte, evet içim kan ağlamakta…Türkiye denilen dert bir beyin tümöru gibi (rahmetli Hrant’a yapıldığı gibi bu sözümü de çarpıtıp, beni şeytanlaştırmazlar umarım!) her an insanı içten içe yakıyor. Ama mağdurlar, mazlumlar, çocuklarımız ve gelecek nesiller için ağlayıp ah vah etmenin de bir faydası yok. Ayakta kalmaya, tutunmaya, sağlıklı ve başarılı olmaya; mümkün olduğu kadar da mağdurlara maddi manevi yardımcı olmaya çalışıyorum.

Bugün, doktoraları yarım kalan, şu an sığınma kamplarında ayakta kalmaya çalışan 3 eski öğrencime, akademik çalışmalarına benimle burada devam edebilmeleri için imkanlar araştırdık ve üçüne de üniversiteden bursları çıktı.

Bulunduğunuz yerden Türkiye’ye bakınca, nasıl bir manzara görüyorsunuz?

Acı bir manzara…

Sanki hiç düzelmeyecek gibi, çünkü bir kısım Kürtler, bir kısım Alevi ve Hizmet’ten insanlar haricinde herkes halinden memnun görünüyor. İnsanlar alışıyorlar hallerine, memleketteki bu olağanüstülüğe, dolayısıyla da günübirlik yaşamlarına sanki hiç bir şey yokmuşçasına devam ediyorlar. Kendilerine dokunmayan yılan bin yaşasın diye düşünüyorlar diyeceğim, ama vaziyet öyle gösteriyor ki, sanki bunu bile düşünmüyormuşçasına bir hal içindeler. Tıpkı benim de 20 yıl evvel, Kürt’e, Alevi’ye, Rum’a ve Ermeni’ye neler olduğunu, bu ülkede bu vatandaşlara nelerin yapıldığını hiç düşünmediğim, çünkü aslında hiç bilmedigim, ilgilenmediğim gibi. Burda şunu da belirtmeliyim, sorun daha derinde; bu bir parti meselesi değil. Siyasi kültür değişmedikçe AKP gider, BKP gelir.
Süreç’in öncesinde ve sonrasında ulusal medyada Hizmet Hareketi’nin en etkin seslerinden biri haline gelmiştiniz. O günlerden bugüne, kısa zamanda çok şey değişti. Adeta günler uzadı yıl oldu.  Siz bu dönem zarfında kendinizde ne gibi değişimler gözlemliyorsunuz?

Söylem ve düşüncelerimde Hizmet’in haklılığını savunma açısından bir şey değişmedi. Ben Hizmet’i Lise 2-3’te Cuma namazlarına giderken, çıkışta çok iyi sohbet yapan üniversite öğrencileri var diyen arkadaşlarımla tanıdım. Dünyalar tatlısı, mübarek, apaydın, eğitimli, dürüst, fedakar, dini bugüne göre anlayan, insanlığa acaba nasıl bir katkım olur diye geceleri ağlayan, ibadetlerini aksatmayan, eğitime ve hayrata çok önem veren insanlar topluluğu olarak tanıdım. Süreçte de TV’lerde bu Hareket’i savunurken aslında ben bu değerleri ve insanları savunuyordum, anlatıyordum.

Ama elbette, 2000’lerle birlikte, Cemaat, büyük bir hareket’e dönüşmüş, zamanla da homojenliğini kaybetmiş ve içinde türlü fıtratlarda insanları barındırır bir hale gelmişti. Bu yüzden, bilmediğim şeyler hakkında konuşmadım televizyonlarda, bu Hareket’i de ezbere savunmadım. Agos’a verdiğim röportajda Hareket’i eleştirdim de. Körü körüne bir savunmam olmadı hiç bir zaman.

Hizmet eleştirisi demişken bir hususun altını kalın kalın çizmek isterim: Ben Hizmet eleştirisi yaparken, Hizmet’i kendi kriterlerine, ahlaki standartlarına topluma vaad ettiklerine ve prensiplerine göre tahliller yapıyorum, o açıdan eleştiriyorum. Yani, bak senin bir zamanlar şu ideallerin, şöyle prensiplerin vardı, sana gönül verenler, destek verenler de bunun için destek vermişti diyorum. Acaba içinden bazı insanlar bu itibarı alıp suistimal ettiler mi, bu krediyi gidip siyasetçilere  pazarladılar mı, şahsi maddi ya da manevi menfaatlerine alet ettiler mi, gayr-i meşru haller ve tavırlar içine girdiler mi, etraflarına kibir ve nobranlık saçtılar mı? Ben bu ve buna benzer soruları sordum ve sormaya devam edeceğim.

Burada kesinlikle yanlış anlaşılmaması gereken bir diğer husus da şu: Hizmet Hareket’ine laf etme hakkına sahip Türkiye’de hiç bir grup yok. Herkes önce aynaya baksın. Sayısı elliyi yüzü geçmeyecek Ahmet Altan gibi tertemiz ve dümdüz insan evlatlarının dışında, Hizmet’ten ahlaken daha üstün kişi ya da grup yok memlekette. İşte hepsinin halini şimdi daha iyi görüyoruz, masum insanların olduğu grubun hepsine birden sabah aksam F.TO, yani düpedüz terör örgütü diyebiliyorlar. Bu iftira ile hapislerde türlü zulüm ve işkence gören onbinlerce masum insan var.  İstisnası cok az olmak üzere hemen hemen herkes, zulüm altındaki bu kişilere, arkadaşlarına, akrabalarına her gün terör örgütü diyerek, AKP’ye ve zulümlerine aslında destek çıkmış oluyorlar.

Hizmet Hareketi sadece bir mağdurdur. Bununla kastım sadece mevcut mağduriyeti değil. Baskıcı sistemin bu kişilerin kimliklerini gizlemesine sebep olarak travmalara ve patolijelere sebep  olmasını da kastediyorum. Bu açıdan İslamcılar da mağdurdur ama bugun zalimleriyle ortak olup zalim cepheye geçtiler.Orda bu masum insanlara karşı bugün birlikte mücadele ediyorlar.

Anlayabildiğim kadarıyla, 2007-2010 arası kısa bir süre, Hizmet’in icindeki Bürokratik İslamcı (sivili, ilahiyatçısı, bürokratı ve medyadaki elemanları ile beraber) birileri AKP ile elele ülkeye yön vermiştir. Ama ne o zaman, ne başka bir zaman bu Hareket’in gönüllülülerin %99’ının iktidarla, ülkeyi yönetmekle ilgisi olmamıştır. Onlarca yıldır Ermeni, Dersimli, Alevi, Rum, Kürt, Solcu, Nurcu demeden, önüne gelene zulmeden, halkı çoluk çocuğu ile perişan eden, hatta yok eden bu devlettir, onu yönetenlerdir. Kazanan,  devletin ayrıcalıklı vatandaşı olan Kemalistler, Atatürkçüler, milliyetçiler, Beyaz Türklerdir. Bunlara hiç kimse, hiç bir zaman özeleştiri yap demiyor.

Yaptıklarının,  sustuklarının ve başkasının rağmına kazandıklarının hesabını ver de demiyor, diyemiyor. Birazcık diyenlere de bugün neler yaptıkları ortada.

Sözün özü, Hizmet eleştirisi ya da özeleştirisi derken, Hizmet bu zulmü haketti, yaptıklarının cezasını çekiyor vs asla demiyorum.  Dediğim, neden bir kısım üst-orta-alt tabaka yonetici ve bir kısım tabandan insanlar (mesela bazı işadamları) kendi ideallerine uygun neden davranamadı, neden tüm Hizmet’e bu kadar çok hasım ve düşman biriktirdi, kırıp döktüğünün farkına bile varmadı.

Neden herşeyinin (insan kaynağı, para, medya, zihni enerji, gayret vs) %90’ını Türkiye’ye yatırdın, zeki gençleri ille de devlete yönlendirdin ve neden AKP’nin arkasında AKP’yi aşan şeylerin olduğunu göremedin!

Neden bir gün kaybetme ihtimaline veya yeni bir 28 Şubat’a göre bir hazırlık yapmadın ve kendine güven sarhoşluğu ile açıldıkça açıldın!

Neden excel listeleri ile kendini sistematik olarak kandırdın!

Neden Hizmet bir an evvel Türkiye’deki ağırlığını dışarı taşımalı diyenlere kulak vermediler?

Tekrar edeyim, bu soruların hiç biri AKP iftiralarını desteklemiyor, yaşanan zulme % 1 bile olsa hak vermiyor.

Ve son olarak da bu sorularu sormak, zulümle mücadeleyi azaltmıyor, mağdura, mazluma yardım edecek olanın elini tutmuyor.

Şimdi o günlere baktığımda, evet keşke biraz daha sakin konuşsaymışım diyorum.
Karadenizlilik?

Kesinlikle, Karadenizli olmamın elbette etkisi var, ama istesem sakin de konuşabilirdim. Sarsıcı olmak istemiştim. Çünkü 10 yıl boyunca Hizmet’in kendi tabanından MHPlilere kadar herkese, “bu kabine Cumhuriyet tarihinin en çok namaz kılan kişisini barındıran bir kabine”, “Erdoğan, aynen senin benim gibi hasbi, mübarek, ehl-i hizmet bir insan” vs gibi şeyler ısrarla enjekte edilmişti. Gözleri buğulanarak Cemaat’e Erdogan’ı anlatan hatipler vardı, gazeteciler vardı, bölgeciler vardı ortalıkta.
Hizmet’in medyasında AKP aleyhinde minicik eleştiriler belki çıkardı, ama onları da Hizmet’ten kişiler değil de Şahin Alpay gibi liberal entelektüeller yazardı. O yüzden, 10 yıl sonra birden kavga çıkınca, insanları sözün etki gücünü artırarak iyice sarsmak gerekiyordu. Bu bir işe yaradı mı? Hayır, yaramadı. Olan benim itibarıma oldu. Soğukkanlı bir akademisyen değil de heyecanlı, duygusal biri olarak algılandım, dahası öyle de tescillendim. Sağlık olsun.

Pişman gibisiniz?

Evet, geçmişle ilgili pişmanlıklarım var. Zaten, bir aforizma kurgulayıp söyleyecek olursam: “Pişman olmayan insan olamaz”. En önce, yukarıdaki soru ile ilgili, acaba benim agresif muhalefetim, bu zalimleri daha da azdırdı mı ve benim yüzümden 1000 yerine 1010, hatta 1100 şiddetinde zulüm yapıyorlar mı? Bu sancıyı kafamdan atmam mümkün değil. Cevabını da Allah bilir.

Bir başka pişmanlığım, keşke Türkiye’ye döner dönmez çok daha sesli ve net bir şekilde, hem AKP hem de Hizmet eleştirileri yapsaymışım. AKP konusunda, ehven-i şer ideolojisi ben başta olmak üzere çoğumuzun kişiliğini de prensiplerini de erozyona uğrattı. Kemalistlerin, 28 Şubatçıların, 367 rezaletine imza atanların zulmü korkusu ile AKP’ye gereksiz kredi verdim. Mesela kirada yaşayan bir adamın oğluna nasıl olur da düğünde bir milyonluk altın alınır diye sormadım. Bu  o zaman aklıma bile gelmedı Çünkü herşeyimle hasım ve zalim cepheye odaklanmıştım. İşte şimdi benzer hataları yapmamalıyım. Bir kısım Arapların Yahudi düşmanlığının, onların tersten pusulası olması gibi zalim, hırsız, katil ve iskenceciler de benim tersten pusulam olmamalı. Benim cephemden diye yanlışı görmezden gelmemeliyim.

Şimdi, ehven-i şer ideolojisini de toptan reddediyorum. İksinden birini seçmek zorunda değilim. Yanlışı varsa ikisine de karşı çıkmalıyım, birini ötekine tercih etmemeliyim, en azından susmalıyım.
Hizmet ile ilgili de “kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışı bana hata yaptırdı. Güç sarhoşu olmuş kişilerin güçlü oldukları zamanda hiç bir itirazı dikkate almayacaklarını görebilmeli ve açıktan kamu yararına olduğu için daha sesli ve çok konuşmalıydım.

Bir başka pişmanlığım, 10 yıl boyunca köşe yazmış olmak. Bu beni hep 2. sınıf akademisyen olarak tuttu. Daha fazlası için potansiyelim vardı. Ama köşe yazabilmek için vaktimin önemli bir kısmını Türk medyasını takip ederek geçirdim. Şimdi olsa asla kabul etmez ve kendimi makale, kitap yazmaya, araştırmaya ve öğrenci yetiştirmeye adardım.

Şu sıralar, çok daha az Türkiye merkezli düşünmeye ve yaşamaya çalışıyorum. Zulüm bitse, mazlumlar kurtulsa ilgimi daha da azaltacağım. Düşüne düşüne kahrolmamak için, bu yaştan sonra, kendime hobiler, ugraşılar icat etmeye çalışıyorum.

Türkiye de, milletin büyük çoğunluğu da, aydın sandıklarımız da Hizmet’in karar alıcılarının önemli bir kısmı da bende büyük bir hayal kırıklığı…

En büyük hayal kırıklığımsa, bizzat kendim: fazla duygusallık, romantizm, hüsn-i zan…aşırı dozaj fazla.

Halbuki, bilimsel veriler ortada, bu ülkede ancak bu kadar olur. Bu yüzden de bu ülkeden çıkan Hizmet Hareketi bir başarı hikayesidir. Bu hikaye, devletle ve siyasetle bu kadar içli dışlı olmasaydı, büyümeyi varoluşsal bir öncelik haline getirmeseydi, kokuşan ve giderek sayısı artan çürük yumurtaları eleme sistemi geliştirebilseydi, elbette çok daha iyi devam edebilirdi. Ama benim gibi, annesi okuma yazma bilmeyen, babası ilk okulu bitirememiş insanlarla dünyanın 170 ülkesindeki insanlığa umut mesaji ile ulaşmış olmasının İslam dünyası denen coğrafyada ve tarihinde eşi benzeri yok. Bu yüzden, çürük yumurtalara, elmalara; ve onları görüp bilip de kendine zarar gelmesin diye susanlara daha fazla kızıyorum.

Peki, Hizmet kurumlarda çalışırken dile getirdiniz mi bu söylediklerinizi?

Ben Fatih Üniversitesine Hocaefendi’nin ricası ile dönmeden önce Fatih’te kazandığımın en az 5 katı parayı Londrada kazanıyor ve hatta bu paranın bır kısmı ıle Hızmet kurumu olarak kurduğum bir think tankı finanse ediyordum. Öğleye kadar uyuyan İngilizce bilmeyen ama güya itaatkar kişilere verilen maaş ve burslardan think tanka para kalmıyordu çünkü. Bunu istişarelerde dile getirdiğim için bir ayet iki hadis eşliginde duyduğum hakaretleri hiç mesele etmedim ve ilk defa şimdi söylüyorum. Yani Hizmet kurumundan para alırken susuyordum diye bir şey yok. Fatih’te çalışırken de daha iyi yerlerden teklifler geliyordu.

STV, ilk döndüğümde beni 2-3 kez çıkartmıştı, ama bir problemden dolayı (konuk iptal edince programdan sadece birkaç saat evvel çağırmalar), ben de biraz gurur yaptım ve “istepne lastiği muamelesini çok belli ediyorsunuz” gibi bir şey dedim nazikçe. Onlar da yıllarca adeta küstüler, aramadılar. AKP ile kavga başlayınca, Habertürk ve CNN Türk’e çıkmaya başladım. O zamanlar, daha önce STV’de program yapanlar ve sık sık çıkan Hizmet’ten akademisyenler bile ısrarla çağrılmalarına rağmen artık çıkmak istemiyordu. Ben ise gelen her program teklifine seve seve evet deyip koştum.

Hizmet’in kendini en çok güçlü hissettiği ve AKP oylarını %30’a düşüreceğini düşündüğü 30 Mart seçimleri öncesi Agos’a röportaj verip, Hizmet sosyolojisinin bazı yönlerini eleştirdim. Hem de Hizmet içinde en popüler olduğu bir zamanda yaptım  bunu. Diğer yandan, seçim oncesi Anadolu’da günde 5-6 konuşma yaptığım oldu ve hepsinde de önce kendimize bakalım dedim. Bugün söylediğim şeylerin çoğunu o zaman da söyledim.

Ayrıca, Türkiye’ye döndüğüm Ekim 2008’ten itibaren gördüğüm her sorunu, ilgili ortamlarda defalarca dile getirdim. Pek çok şeyi o günlerde görmek kolay değildi. Hizmet’in terörle uzaktan yakından alakası yok. Suçla da uzaktan yakından alakası yok. Ancak bazı bireylerin tek başına, ya da grup halinda bazen AKPli siyasetçilerle, bazen kendi başlarına ahlaki problemler barındıran işler yaptıkları anlaşılıyor. Bunlar bazen bu bireylerin şahsi suçlarına da dönüşmüş. Ben mahkeme degilim; Türkiye’de de şu anda mahkeme falan yok. Onun için, ne benim ne başkasının bir hüküm verme durumu yok. Ama görüp duyduklarımdan anladığım kadarı ile birileri hırs yapıp kirli işlere bulaşmış. Bunların hukuk içinde üzerine gitmek yerine hiç alakasız insanlaro soykırıma uğratmaksa İslamcılara nasip oldu.

Cemaat’teki sözünü ettiğiniz “kötüye gidişat”la ilgili söylenmesi gerekenler söylendi, ‘hatta bir rapor hazırlanıp verildi” deniyor. O raporla ilgili ve raporun akibeti hakkında herhangi bir malumatınız var mı?

Bir değil pek çok rapor hazırlandı. 30 Mart seçimleri fiyaskosu sonrası, hem Türkiye’nin nabzını tutma, hem de Hizmet içi eleştirel raporlar ve revizyon teklifleri hazırlamak için Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bünyesinde bir think tank kurdum. Belki 20ye yakın rapor çıktı oradan. Bir kısmı Hizmet iç bünyesi içindi. Ama tüm bunlar için çok geç kalınmıştı. Kimsenin böyle raporları dinleyecek hali de yoktu ayrıca. Cemaat medyasının Kürtlerle ilgili sorunlu dili uzerine bir raporumuzu, bir medya yöneticisi “ben onlarla ilgili rapor hazırlıyorum mu” deyip, fırlattı. O süreçte, hiç bir Hizmet kurumunun, müşteri memnuniyeti anketi türü şeyler yapmadığını öğrendik. Yani nasılsa herkes abone oluyor, seyrediyor, çocuğunu okullara, dersanelere yolluyor diye düşünülmüş ve biz toplumca nasıl algınanıyoruz, nasıl görünüyoruz, nasıl bir eleştiri var bizimle ilgili diye bir dert olmamış hiç. Kaz kez sahit oldum Hocafendiye de hep olumlu anektodlar aktarılıyor yaşlı aman üzmeyelim deniliyordu. Mesela üniversiteden gidecek ziyaretçi hocalara sakın universite ile ilgili bir şey demeyin dıye tembihliyorlardı. Belki vardır böyle raporlar, kimsenin de günahını almayayım ama aklınıza gelebilecek kurumlara sorduk, hep yok böyle bir şey denildi. Dediğim gibi eleştiriler, bünye içinde dile getiriliyordu, ama rapor uygulaması AKP ile kavgadan sonra başladı. Bu raporlar için çok geç kalınmıştı. Kavga varken, raporların okunma şansı da, uygulanma şansı da kalmamıştı zaten.
Hizmet Hareketi sizce nedir? Kendinizi bu yapının neresinde görüyorsunuz?

Hizmet, iyi kul olmanın yolunun insanlığa hizmetten geçtigine inanan, bunun için de proaktif bir şekilde özellikle eğitim yolu ile modern kurumlar açan, ibadete önem verdigi gibi donanımlı olmaya da önem veren, fedakarlığı hayatının merkezine yerleştirmiş insanlar topluluğu…

Hareket, zamanla heterojenleştiği için, içine artık her tür insanın dahil olduğu, bunların kolay kolay ayıklanamadığı, hasbilik, fedakarlık, çalışkanlık ve gayret gibi hasletlerin giderek az kişide görünür olmaya başladığı bir yapıya dönüşmeye başlamıştı. Türkiye’ye ilk döndüğüm günlerde bunu farkettim ve çevremdeki arkadaşlara “Tayyip Erdoğan kadar AKP’li, Hocaefendi kadar şakirt” bir sürü melez tip türemiş diyordum. Böyle öğrenci de vardı, işadamı da vardı ortalıkta. Bır kısım Hizmet kurumu yöneticisi ya da bazı bölge hadimleri de buna dahil. Bu kişiler, Hizmet içinde, Hizmet terminolojisini kullanıyor, imkanlarından yararlanıyor ama cefakar değil, nobran, kibirli, dediğim dedikçi, kul hakkını pek dert eder gözükmeyen ehl-i dünya olmuş karakterler…
Yurtdışında bile, Hizmet’in maddi imkanlarının iyi olduğu yerlerde, oran olarak az olsa da böyle insanlar var hala. Kriz dönemi atlatılınca aynen devam ederler böyle giderse.

Ama çoğunluk hasbi, fedakar, mübarek… Tek sorun, Hizmet’ten maaş ya da burs alanlarda söz konusu kişilerin oranları biraz daha yüksek maalesef. Bunlar daha görünür oldukları için ve icraatları daha bağlayıcı, temsil edici oldugu için daha çok zarar veriyorlar harekete. Bunun önüne geçmek çok zor, çünkü her insan grubunda böyle şeyler olur ve en az Hizmet’te oluyor; ama bunu azaltmak mümkün. Artık Hizmet’in bir cemaat değil, hareket olduğunun kabul edilmesi ve hüsn-i zanna ve tek adamlıklara dayalı bir sistem yerine, tamamıyla şefffaf, resmi, hesap verir ve demokratik süreçlerle karar alan ve lokal yapılar kurması lazım.

Ben üniversiteyi kazandığım zamandan itibaren Hizmet içinde aktif oldum. Yani 30 yıl oluyor. Fakir aile çocuklarına bedava ortaokul, fen lisesine hazırlık ve lise dersleri çalıştırırdım, rehberlik yapmak için uğraşırdım. Üniversiteyi bitirene kadar, esnaf sohbetleri, bölge, mütevelli işleri yaptım. 1994’te mastıra başlayınca bunları bıraktım ama 1996 Şubatında Britanya’ya gidince, doktoramın yanında bu tür işlerle uğraşmaya devam ettim. İşin doğrusu, Avustralya’ya gelene kadar akademisyenliğin yanında her zaman resmi ya da gayr-i resmi bir Hizmet kurumunda ya da biriminde bir şeyler yapar gibi göründüm. Akademik CV’im kadar bir de Hizmet CVim var diye espri yapabilirim. Tüm bunları şunun rahatlığı ile söylüyorum: bu kalabalık görüntü takva ya da ihlasa dair bir şey söylemiyor. Yani övünülecek bir durum yok, hatta kafa göz yardığım çok olduğu için tam tersi bir durum var. En son da Fatih Üniversitesi’nde hocalık yaparken, aynı zamanda GYV’de danışmanlık yapıyor, yurtdışından gelen gazeteci, akademisyen ve siyaetcilerle fırsat oldukça buluşuyordum.

Yeri gelmişken, GYV’nin meşhur deklarasyonlarının bir ikisi hariç, çoğunu kaleme aldım. 10 hatta bazen 20 kişi, kafa kafaya verip söylenecekleri belirliyorduk, ama tek bir kalem ve üslup olsun diye, birimiz yazıp, herkesin değiştirmesine ve onayına sunuyorduk. Tarihi metinlerdir bunlar. İslam ve Demokrasi uyuşumu manifestolarıdır. Hizmet içindeki sorunlu kişilere de ikaz mahiyetindedirler. Tüm bunları şunun için dile getirdim: tanımayıp sosyal medyadan “akademisyen işte, elini taşın altına koymamış, dısarıdan ahkam kesiyor” diye itham edenler var. Onlara izah olmuş olsun. Bugün benim gibi Hizmet özeleştiri yapmalı diyen akademisyen ve gazetecilerin de Hizmet CV’si durumları aşağı yukarı benim gibidir.

Kendimi artık sadece bir akademisyen olarak görmek istiyorum. Asıl işimin hakkını vermeliyim. İnsanlığa da en iyi katkım ancak böyle olur. Hizmet ile ilişkilerimi sempatizanlık seviyesine indirdim. Hizmet ideallerinde ve vizyonunda bir sorun görmüyorum, ama uygulamalarda sorunlar başgöstermeye devam ediyor. Mesela, Türkiye’de yaşanan kazaya rağmen, başka bir iki Müslüman ülkede hala bürokratlara sohbet organize etmeler devam ediyor; siyasetçilerin dibinden çıkmamalar devam ediyor, gayr-i resmi bölgecilik işleri devam ediyor. O yüzden yapılan, açık, şeffaf, resmi işlerin ve projelerin destekçisi ve alkışçısı olmaya devam edeceğim, ama yanlış gördüğüm yerde de dışarıdan ahkam kesecegim.

Gölge yerlerinde birilerinin neler yapıp yapmadığını bilmediğim şeylerin olduğu bir yapının mensubu olmak da istemiyorum. İleride tamamen sivil toplum kuruluşu olur, bürokrasi, medya, sendika, siyaset gibi şeylere eleştirel bir mesafe koyarsa, belki gider resmi üye olurum. Ancak, içinde yüzbinlerce güzel, iyi, doğru insanın olduğu bu oluşuma, içindeki bazılarının tüm hatalarına rağmen, bu zor zamanda elbette destek olmak sadece vefa degil, bir insanlık gereğidir. Hizmetin bu desteğe ihtiyacı olmasa da insan kalabilmek için benim bu desteği ona vermeye ihtiyacım var.

Fethullah Gülen?

Yakın tarihin Turkıyeiden çıkmış en başarılı lideri desem abartmış olmam. Anadolunun muhafazakar insanlarını köylerinden kasabalarından çıkmaya ikna etti. 170 ülkede muhteşem bir ufuk sergilemelerine sebep oldu bu insanların.

Benim annem babam gibi, kızlarını okutmayan yüzbinlerce dindara bir yol gösterdi. Yüzbinlerce insana, hem dindar, hem çağdaş olup gönül huzuru ile yaşamayı öğretti. Tüm bunları kimse yok sayamaz.

Gülen, keşke, Türkiye’ye bu kadar ilgi duymasaydı.

Keşke çok daha etkin şekilde dünyaya yayılın deseydi, uygulamayanları, bu vizyona hazır olmayanları, ayak sürtenleri de kenara çekseydi.

Keşke AKP ile aradaki mesafeyi 2007’de, neredeyse sıfıra indirmeseydi, medya yöneticileri vasıtası ile onlarla iletişim kurmasaydı.

Keşke, Hizmet medyasının AKP borazanı olmasının yolunu açmasaydı. Bunları bugünden söylemek tabii ki kolay iş. Ama bundan sonrası için ve başka ülkeler için dersler barındırıyor. Sonuçta o da bir insan. Hiç bir insan yüz üzerinden yüz alamaz. Benim gibilerin hem mesleklerinde, hem de insanlıklarında yüz üzerinden 50’yi alma mücadelesi verdiği yerde, Hocafendinin çok daha yüksek not aldığı açıktır, ama yüzdeyüz değildir. Cunku insan tanımı geregi %100 alamaz. Peygamberlerın bile zelleleri vardır. Bu arada, şimdi birileri çıkıp da “sen kim oluyorsun da not veriyorsun hocamıza enaniyet fıçısı akademisyen” diyerek, röportajın gerisini yok saymak isteyecekler de çıkacaktır.
Hocafendi, son on yıldır, Hareket’i kendisinden sonrasına hazırlamaya çalışıyor. Eskiden olduğu gibi mikro-yönetim yapmıyor uzun zamandır. Bunu zaten yapması da mümkün değil. Ancak, yukarıda saydığım tür yapılar oluşamadığı için, ortalığı ve otorite bolsugunu, bazen benim tirancık dediğim kişiler doldurdu. Bunlar, kafalarına göre kurumları, bölgeleri yönettiler ve her defasında Hocaefendi’nin arkasına saklandılar; o da ya dervislik dedi ya vefa dedi, ya fitne çıkmasın diye sessiz kaldı. Veya, “bu adam devlet içinde kendini zulme uğramamak için saklamış, kaymakam, öğretmen vs kişilerin isimlerini biliyor, gidip de bu masumları Kemalistlere yem etmesin” diye bazı zararlı tipleri sineye çekti. Bunlar benim tahlillerim. Direkt kendisine sormuş değilim. Ama artık Türkiye’de böyle bir bagaj yok. Bu tiplerden kurtulabilir ve Hizmet 2.0da bunların etkin olmasının önüne geçebilir. Hala bekleşiyorlar cünkü. Zira Hızmet dışında sıradan insan olmaktan başka karşılıkları yok. Yöneticilik uyuşturucu bağımlılığı gibi bağımlılık yapmış.

Israrla Cemaat’teki bir kesimden, üstteki lider kadroda kendine yer edinebilmiş kimselerden söz ediyorsunuz. Bunu biraz daha açmanızı istiyorum, mümkünse!

MiT’in Hizmet Hareket’inin başını koparmaya çalıştığını unutmamak lazım. Onun için toptancı bir şekilde ve AKP ağzı ile tavanı şöyle, tabanı böyle dememek lazım. Zaten AKP’nin yalancı olduğu da ortaya çıktı. Masum dediklerı tabanda kim varsa hapse attılar, yetinmediler her türlü alçak işkenceyi yapıyorlar.

Hizmet’in tabanı, ortası, tavanı artık her neyse, her yerinde her tür kişilik var. Özelliklerine göre konuşmak lazım. Abdullah Aymaz, Mehmet Ali Şengül, İsmail Büyükçelebi gibi mübareklik, fedakarlık, şefkat abidesi olan çok, ama Hoacaefendi sonrası bu hareketi ben yöneteyim derdinde olan da var, rakip gördüğü kimseleri, sohbet ettiği polislere dinleten de var. Bunlar kimseyi ümitsizliğe sevk etmesin. İnsan gruplarında böyle şeyler her zaman olur. Sorun, bizde asla öyle şey olmaz dendiğinde başlar. İnsan fıtratını bilerek, öyle bir yapı kur ki birileri istismar edemesin. Sahabe zamanında bile münafik kaynıyor ortalık.Hz Ömer, Hz. Huzeyfe’yi takip edip, “bakalım, kim, aslinda neymiş” diye öğrenmeye çalışıyor.

Hizmet’in içinde her tür bürokrat var. Kimi mübarek, işinde gücünde; kimi daha hırslı, siyasetçiye yakın olayım, Hizmet irtibatlarımı kullanayım, daha etkin olayım derdinde. Onları dışarıdan kullanmak isteyen siviller de olmuş belli. Siyasetçiler de bu siviller üzerinden, bu bürokratların bir kısmını kendi ağlarına düşürmüşler bugün daha iyi anlaşıldığı kadarıyla…

Bölgecisi, rehberlikçisi, bunların içinde çok fedakar hasbi insan elbette çok, ama öğleye kadar yatan, sonra mahalle baskısı ile himmet peşine düşen, burs, abone toplayıp excelcilik yapan, ama bunları yaparken de aslında milletı kendinden nefret ettirdiğini fark etmeyen de çok.

Şimdi, bunlar artık eskide kaldı denilebilir. Hayır, yurtdışında düşük ölçekte de olsa benzer problemler devam ediyor. Ama Turkiyedekı gecmıs problemlerle sımdıden yüzleşilmez ise Türkiye dışında büyüme oldukça bu sorunlu durumlar da büyüyecek. ABD ve Ingiltere gıbı yerlerde olagansutu degisiklik gayretleri var ama cogu yerde pek bir değişiklik haberi alamıyorum. Talep edenlere mağdurlara odaklanın denilip geciliyor simdilik.

Peki bu bağlamda, sizce yapılması gerekenler ne?

Yapılması gereken, tüm bu yasanan sorunları dikkate alan, şeffaf, resmi, hesap sorulabilir, performans denetimi olan, düzenli teftiş edilen, karar alanların resmi olduğu, kararların demokratik alındığı, fizibletisi yapılmayan hiç bir işe girişilmediği yönetenlerin her 3-4 yılda bir mutlaka değistigi yapılar kurmak ve tamamen sivil alanda kalmak.

Denetim olmayan her yapıda, kendini başarılı göstermek isteyen, aferin peşinde koşan, rakamları abartır, anekdotları arttırır. Sübjektif şeylerle değil, objektif kurallarla çalışılırsa, çürük elmalar azalır ve bunlar Hizmet’e kan ve itibar kaybı yaşatamazlar. Bunun için, iç denetim, gizli müşteri uygulaması, iç ve dış algı anketleri, şikâyet kabul mekanizmaları, performans denetim kriterleri gibi şeylerin geliştirilmesi ve bunların lüzumsuz görülmemesi şart.

Eğer bugün insanlık uzayda yasam aşamasına geldiyse, cebimize TV, radyo, fotoğraf makinesi, daktilo ve bilgisayarı tek bir aletle koyacak durumda ise, evrensel olan yani Müslüman’i da enterese etmesi gereken bu tür şeffaflık, denetim, hesap verebilirlik, şikâyet, sorgulama, yönetişim, iletişim, objektiflik, adalet, insana ve akla saygı, eleştirel düşünceye açıklık kriterleri ve uygulamaları ile geldi.

Mükemmel değiller, ama kendi yanlışlarını yine bu medeniyetleri kendileri tespit edip bize anlatıyor, daha iyi nasıl oluruz diye uğraşıyor, sistemlerine ya yanlışlarına itiraz edenleri şeytanlaştırmıyor, ajan ilan etmiyor. Bütün bunlar müminlerin yitik ilimleri, hikmetleri. Onlara sırt dönen, bu tür şeyler dinimizde yok diyen, kendini matbaayı istemeyen yazıcılar durumuna düşürür. Sonuç, Global Ismailaga Cemaati ya da Global Yazıcılar Cemaati olarak Tebliğ Cemaati gibi yola devam etmek olur. “Oldu mu bu şimdi, biz bu işe bunun için mi gönlümüzü, yıllarımızı, itibarimizi vs verdik” diyenlere de hain, bölücü, münekkit, yönetimden pay isteyen, enaniyetli, Pakraduni, AKPci, ajan vs denilir. En hafifçe de,  “ahiret var, burada dilsiz ol, sus, orada hakkını alırsın” denilir, vicdanlar, kafalar rahat, insanlık ve dünya kurtarılmaya devam edilir.

İstikbale dair “muştulu” haberler veren verene. Siz nasıl bakıyorsunuz Hizmet’in geleceğine?
Allah bilir. Ama Hizmet bitmez, format değiştirir. Daha gevşek bir network haline gelir. Yukarıdan bir şeyler gelmez, sadece prensipler, idealler ve çok genel hedefler ortaya konulur.

Lokaldeki, yönetiminde %50’den fazla Hizmet’ten maaşlı ve burslu olmayan, işadamı, avukat, mühendis, öğretemenin olduğu kurumlar, kendi lokal şartlarına göre, tamamen kendi yetkileri ile kararlar alırlar.

Devlet memurlarından ve siyasetçilerden tamamen uzak dururlar, sohbet isteyene de “sohbet camide, camiye gitmeye çekiniyorsan, o zaman YouTube’da, kusura bakma” derler.

Bu arada, Hizmet prensipleri ile yaşayan, ama organik yapıya dahil olmayan birey ve ailelerin sayısı giderek artar.  Bu ailelerin bir kısmı bir araya gelip, kendi çocuklarına kendileri rehberlik ve sosyal aktiviteler yapar. Sonuçta bu bir ihtiyaç ve hiç bir zaman da ortadan kalkmayacak.

“Hey Gidi Günler”deki Hizmet Medyasıyla ilgili düşünceleriniz?

Bugünden geriye bakıp konuşmak kolay tabi. Ama bunca yaşanandan sonra, durum tespiti yapmamak da sorumsuzluk olur. En önce şunu diyeyim: bence Hizmet’in artık asla bir medya, haber, yorum kanalı, web sitesi vs olmamalı. İçinden yetişen bireyler elbette gazeteci olabilir, ama ya şahsi işini kursun ya da gitsin ciddi ve itibarlı bir kurumda çalışsın.

Geçmişte olan şuydu:

Hizmet medyası ne yaparsa yapsın, bu Hizmetin, Cemaat’in resmi duruşu, söylemi gibi algılanırdı. Hizmet’ten olduğu bilinen kalemlerin de önemli konularda birbiriyle neredeyse hiç çelişmemesi, ağız birliği etmesi, her şeye aynı açıdan bakması bunu pekiştirdi. Benim Twitter’a 2010’da girişimin hikayesi de budur. Başta Kürt konusu olmak üzere, medyada bu konuları yazan çizen arkadasları milliyetci ve devletçi buluyordum. Halbuki Hareket’te çok farklı sesler vardı. STV programa çıkarmıyordu beni, o sıralar Zaman Yorum bana adı konmamış bir ambargo uyguluyordu. Ben de sosyal medyadan sesimi duyurayım istedim. Hiç unutmuyorum, Ayse Hür, bir Twit atip “Cemaat’in Kürt konusundaki duruşunu Ekrem Dumanlı mı, İhsan Yılmaz mı temsil ediyor” diye sormuştu. İstedigim olmaya başlıyor galiba diye mutlu olmuştum.

AKP eleştirileri konusunda da benzer şeyler oldu. Hizmet medyası tamamen AKP bülteni gibi çıkmaya başlamıştı. Bunda medya yöneticilerinin dışındaki faktörler de var elbette. Hareket de AKP ile bozuşmak istemiyordu, ehven-i şer ideolojisi ile hareket ediliyordu, CHP ve MHP ile bağlarını koparmıştı. Medyasından da muhtemelen benzeri  şeyleri istiyordu. Bu tip şeyleri dinlemeyecek Bülent Keneş gibilere de mesela Türkçe köşe vermiyorlardı. Biz de 2008’den başlayarak Today’s Zaman’da ve daha sonra da Twitter’da AKP’yi eleştirmeye başladık, ama kaç kez sivri dillisiniz diye medya ya da GYV yöneticilerinden ihtarlar aldık. AKP eleştirisi istenmiyordu. Kavga çıkınca da, bize sivri dilli diyenler, on kat daha ağır laflar ettiler ama geç kalmışlardı, atı alan çoktan Üsküdarı geçmişti.

Bu arada, “Kendi dershanelerine dokununca konuşuyorlar, Gezi’de bile yolsuzluk ve zulüm aşikarken, ortada durdular” anlayışı çoktan yerleşmişti. Bu yüzden de Hizmet yalnız kaldı. Bu tek sebep değil elbette, yıllarca bazı bölgecilerin, idarecilerin etrafa kibir ve nobranlık saçmaları, farkında olarak ya da olmayarak küçük şirket, cemaat ve tarikatları rekabette sindirir görüntü vermeleri, insanların içindeki kini büyütmüştü. Bunlar fark edilemedi, zamanında tedbiri alınamadı. Hem Beyaz Türklerin, hem muhafazakarların kıskançlık ve hasedi de önemli bir faktör. Binlerce yıldır devlete, Diyanet’e, TRT’ye itaati din haline getiren Anadolu halkının, devlet ile kavga eder görüntü veren Hizmet’i anında bırakması da ayrı bir faktör. AKP’nin sosyal politikaları ile dini kullanması ile Cemaat’te olumlu bakan tabanı yanına çekmesi de önemli bir unsur. Ergenekon ve KCK davaları sırasında Hizmet medyasının davaları asla eleştirmeyen tavrı (buna ben de dahilim) ve bölgelerde insanların “bu işleri bizimkiler yapıyor” övünmeleri yüzünden, yapılan her yanlış Hizmet’e fatura edildi, Beyaz Türklerden, CHP ve MHP’den sempati ile bakan varsa onlar da kaybedildi. En son AKP tabanı kalmıştı, onu da Erdoğan bizzat çekip aldı. Benim Hizmet medyası ile problemim bu. Ve hala bunlarla yüzleşilmiyor, hala aynı kişiler bir Hizmet medyası kurmaya çalışıyor. En çok bozulduklarım da öncelikli olarak bu konuda yapılan izah ve yüzleşme çağrılarına cevap vermesi gerektigi halde (bir tek Abdulhamit Bilici konuştu), “özeleştiri” diyen kişilere,  arada sırada ayar verenler ve bunu yaparken de pataklar gibi yapanlar, had bildirmeye çalışanlar.

SÜRECEK…

[Engin Sezen, The Circle] 16.2.2018 [thecrcl.ca]