Ankara’da kaçırılan Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz, “İçişleri Bakanı Diyarbakır’da, HDP önünde oturan anneleri ziyaret etti, biz burada ayağına gidiyoruz, kabul etmiyor” dedi.
BOLD – AKP Ankara İl binası önündeki eylem 4’üncü gününde devam etti. KHK’lı Cemal Yıldırım ile birlikte KHK’lı sağlık emekçisi Mahmut Konuk, Emekçi Hareket Partisi (EHP) İl Başkanı Sanem Deniz Kural ile oğluna müebbet hapis cezası verilen askeri hava okul öğrencisi annesi Meral Kuruç, oturma eylemi yapmak istedikleri için gözaltı alındı.
BEN NEDEN BURADA EYLEM YAPAMIYORUM?
19 Şubat tarihinde Ankara’da kaçırılan Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz da AKP önüne gelenler arasındaydı. Yılmaz, eylemin ardından şunları söyledi: “Eşim daha önce gözaltına alınıp tahliye edildi, 40 gün sonra evden işe giderken evimizin önünde darp edilerek ve başına beyaz torba geçirilerek zorla kaçırıldı. Kaçırılma anına ait video kaydı var. Ben kaydı emniyete verdim. Ama herhangi bir şey yapılmadı. HDP önünde oturan anneler rahat eylem yapabiliyorsa, ben niye burada oturup ‘eşimi arıyorum’ diyerek eylem yapamıyorum?”
ANNELERİN GÖZYAŞLARI AYRIŞTIRILMAZ
Yılmaz şunları dile getirdi: Eşimi tabi ki devletten arayacağım. Devleti de AKP yönetiyor. İçişleri Bakanı Diyarbakır’da HDP önünde oturan anneleri ziyaret etti. Biz burada ayağına gidiyoruz bizi kabul etmiyor. Annelerin gözyaşları ayrıştırılmaz, yarıştırılmaz. Bu insanların gözyaşları üzerinden prim yapılmaz. Yazık günah. Ben buraya dilenmeye gelmedim eşimi arıyorum. Ben 213 gündür 2 yaşındaki kızımla kapı kapı kocamı dilendim. Kimin ne hakkı var buna? Dedektif gibi delil topladım. Ama hala gerek adli, gerekse idari kurumlara hiçbir şekilde adım attıramıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum.”
AKP ÖNÜNDE OTURMA EYLEMİNE YİNE İZİN VERİLMEDİ
MA’nın haberine göre, Yıldırım, AKP İl binası önüne üzerinde yazı olmayan siyah bir pankart taşıyarak, oturma eylemine izin verilmemesini protesto etti. Oturma eylemine katılmak isteyen aralarında çocukları müebbet alan annelerin de olduğu 8 kişi polislerce alandan uzaklaştırıldı.
BİZ PİSLİK MİYİZ NEYİ SÜPÜRÜYORSUNUZ?
Anneler, “Çocuklarımız da sizin gibi emir altındaydı, emre uydukları için müebbet aldılar, onlara emir veren kişiler serbest” diye konuştu. Polis amirinin polislere “süpürün” diye emir vermesi üzerine anneler “Biz pislik miyiz neyi süpürüyorsunuz” diyerek tepkilerini gösterdi.
ÇOCUKLARIMIZ SUÇSUZ AMA VİCDAN YOK
Hava Harp Okulu öğrencisi oğlu Eren Yumuş’un müebbet hapis cezası almasına dair AKP önüne gelen Şahinde Yumuş, “20 yaşındaki çocukların hayalleri vardı. Çocukların komutanları suçlu ama dışarıdalar. Oğlum, ‘anne en güvenlikli yerdeyiz. En ufak bir şey olsa bile bizi dışarı çıkarmıyorlar’ diyordu. Buraya sesimizi duyurmaya geliyoruz. Çocuklarımızın suçsuz olduğunu hepsi biliyor. Ama vicdan yok” dedi.
[BoldMedya] 19.9.2019
Meclis Silivri’yi inceledi: Mahkumlar zincire vuruluyor, koğuşta hoş geldin dayağı atılıyor
Silivri Cezaevini ziyaret eden Meclis İnsan Hakları Alt Komisyonu üyeleri, siyasi ve adli mahkumlarla görüştü: Koğuşta dayak var. Mahkumlara zincir vuruluyor. İnsanların hayatı çalınıyor!
BOLD – Adli mahkumlar ise, koğuşa ilk defa gelenlere hoş geldin dayağı atıldığını, koğuşların boya parasının kendilerinden alındığını, açık görüşlerde konulan büyük masalar nedeniyle aileleriyle kucaklaşamadıklarından şikayetçi oldu.
İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Tutuklu ve Hükümlü Haklarını İnceleme Alt Komisyonu 5 Eylül 2019’da 22 bin 700 tutuklu ve hükümlünün kaldığı Türkiye’nin en büyüğü olan Silivri Cezaevi’ni ziyaret etti. TBMM heyeti Silivri Cezaevinde inceleme yaptı. Heyette bulunan CHP Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, Silivri’deki izlenimlerini aktardı. Heyetin ziyaret ettikleri isimler arasında Eren Erdem, Ahmet Altan, Zaman yazarları Mustafa Ünal, Ali Akkuş, Fox Editörü Ercan Gün, Avukat Selçuk Kozağaçlı da bulunuyor.
CHP’li Hakverdi’nin izlenimlerinde en dikkat çeken kısım IŞİD koğuşuydu. Hakverdi, koğuştan ayrıldıkları sırada arkalarından “teşrik tekbiri” getirdiklerini söyledi.
İşte CHP Milletvekili Ali Haydar Hakverdi’nin izlenimleri:
5 Eylül 2019 Perşembe günü Tutuklu ve Hükümlü Haklarını İnceleme Alt Komisyonu olarak 490 personelin görev yaptığı Türkiye’nin en büyük cezaevi olan Silivri Cezaevini ziyaret ettik. Ziyaret tarihimiz itibariyle cezaevinde 13 Bin hükümlü, 9.700 tutuklu olmak üzere toplam 22.700 hükümlü ve tutuklu kalmaktadır. Aynı zamanda cezaevi kampüsü içinde 9 adet duruşma salonu var. Haftada 20 bin ziyaretçi gelmekte, yine haftalık 650 hükümlü ve tutuklunun mahkeme ve nakil gibi gerekçelerle sevki yapılmakta.
5 Eylül günü cezaevi yönetiminin bilgilendirmesi ve sunumu sonrasında saat 11.00’de otobüs ve dolmuş duraklarının olduğu ana kapı önünde komisyon olarak basın açıklaması yaptık. Basın açıklaması sonrasında çevremizi saran mahkum yakınlarından biri, “Evladım askerde erdi, tezkeresine 8 gün kalmıştı. Üç yıldır cezaevinde. Erler suçsuzken parayı basan asıl suçlular dışarıda. Benim oğlumsa içeride” diye isyan ediyordu. Bir diğer mahkum yakını ise: “Benim oğlumun da 15 günü kalmıştı” diye bağırıyor, cezaevi içerisine yürüdüğümüz sırada başka bir kadın ise: “FETÖCÜ hakimler yüzünden kocam içeride” diye bağırıyordu.
KAPI KAPANMADAN DİĞERİ AÇILMIYOR
Cezaevi girişinde açtığınız bir kapı kapanmadan koridora açılan diğer kapı açılmıyordu. Heyet olarak koridor girişinde toplandık.Kapının kapanması ile önce koridora oradan da iş atölyesine geçtik.
ATÖLYEDE SINIRLI MAHKUM ÇALIŞIYOR
Bu deri işçiliği, cüzdan kartlık gibi üretimler yapılıyor. Burada çalışan mahkumlar haftalık 300 TL ücret alıyor. Atölyede çalışmak için mahkumların yoğun talebi var. Ancak idare tarafından olumlu görüş bildirilen sınırlı sayıda mahkuma çalışma olanağı sağlanıyor.
KAMERASIZ YERDE HAKARET VE KÜFÜR
Görüştüğümüz mahkumlar:
· Kantinden istenilen ihtiyaç malzemelerinin ellerine geç ulaşmasından,
· Hastalık halinde muayeneye götürülmemelerinden veya geç götürülmelerinden/sevk edilmemelerinden,
· Günlük verilen yemek miktarının azlığından,
· Banyoda çamaşır yıkama sırasının gelmemesinden,
· Kargoyla gelen iç çamaşırın geri gönderilerek hesabındaki para ile kantinden al denilmesinden,
· Bazı infaz koruma memurlarının kamera olmayan yerlerde hakaret ve küfür etmelerinden şikayetçi oldular.
EN ERKEN 3 AYDA MUAYANE
Mahkumların iş atölyesinde ve birkaç farklı koğuşta dile getirdikleri önemli sorunlardan biri de sağlık problemleriyle yeterince ilgilenilmemesi. Mahkumlar infaz koruma memurlarını hastalıklarına inandırmaya çalıştıklarını, cezaevinde sadece bir diş hekiminin olduğunu, revire çıkmak için sıra beklediklerini, en erken 3 ayda muayeneye çıkabildiklerini, ancak özel diş hekimi olduğunu ve parasını verirsen doktorun 3 günde geldiğini ifade ettiler.
A BLOK CİNSEL KOĞUŞ
Koğuş iki katlı, alt kat yemek yeme, televizyon izleme iki tuvalet ve iki banyolu ve 7’ye 18 adım olan dar bir havalandırmaya açılan ortak kullanım alanı. Üst kat 6 tane 10 metrekare odadan oluşuyor. Her bir odada iki katlı 3 ranzada 6 kişi kalıyor. Odalarda kalanlar dışında üst katta merdiven başında 4 ranza ve bir de yerde yatak var. Her bir oda birer kişi olarak planlanmış olmasına rağmen bir odada 6 kişi kalıyor. Bu yetmemiş ortak alanlara ranza atılmış, bu da yetmemiş yere yatak serilmiş…
HOŞGELDİN DAYAĞI, BOYA PARASI
Burada görüştüğümüz mahkumlar “Biz burada olanları size anlatırsak sizden sonra bize farklı muamele yaparlar.” diyerek şikayetlerini anlatmakta çekiniyorlardı. Şikayetlerini beyan eden mahkumlarsa: “Buraya ilk geldiğimizde bize hoş geldin dayağı atıyorlar. 3 aydır revire çıkamıyorum. Diş ağrısından duramıyorum, buna inandıramıyorum. Yemeklerimiz az, ekmek yeterli ama haftasonu bayat oluyor. Plastik masa ve sandalyeyi para ile alıyoruz, durumu olmayanların masa ve sandalyeleri yok. Koğuşumuzun boya parasını bile bizden alıyorlar. Kalabalığız, bir kişi yerde yatıyor. Anlaşamadığımız kişilerle ayrı koğuşta kalma talebimiz yerine getirilmiyor. Aile görüşlerimizi yarım saatle bir saat arası olması gerekirken biz sadece 15 dakika görüşebiliyoruz. Önceleri aramızda masa vardı ama biz birbirimize sarılabiliyorduk. Şimdi çok büyük masalar var. Açık görüşlerde aramızdaki mesafe nedeniyle sarılamıyoruz ailemize.” Bu koğuş ziyaretini sonlandırıp ayrılırdık.
HASTA MAHKUM BİR GÜN SONRA ÖLDÜ
Aynı blok içerisinde bir diğer ‘cinsel koğuş’ ziyaretinde aynı fiziki koşullar ile karşılaştık. Burası sigara içilmeyen bir koğuş. Şikayetler bir önceki koğuş ile aynı. Hasta olan bir mahkumun getirildiğini, bir gün sonra öldüğünü beyan ettiler.
SEVK İÇİN 6 BİN LİRA
Temel sorunlarının kötü muamele ve küfür olduğunu, eğitim ve spordan faydalanamadıklarını söylediler. Başka bir cezaevine sevkinin alınmasını isteyen mahkum kendisinden 6 bin lira istendiğini ancak bunu karşılayacak durumunun olmadığını söyledi.
ATÖLYEDE ARABESK MÜZİKLE DİKİM YAPIYORLAR
Tek tip mavi tişört giyen mahkumlar, arabesk müzik eşliğinde işveren temsilcisi olarak bilinen özel sektör yetkilisi gözetiminde iş kıyafeti dikimi yapıyorlar. Aylık 300 TL civarı gelirleri var. Çalışmanın iyi geldiğini, iş öğrendiklerini ve zamanın daha çabuk geçtiğini söylüyorlar. Kantinin yoğunluğu ve ürün eksikliğinden şikayet ediyorlar. Revire çıkma sıkıntısı burada da belirtildi.
İNFAZ KORUMA MEMURLARI İLE SOHBET
Ceza infaz memurları ile sohbetimizde, en büyük sorunlarının personel yetersizliği olduğu, sınıflarının güvenlik sınıfına alınmasını ve ek göstergelerinin 3600 olması gerektiğini, personel arasında sözleşmeli ve kadrolu farkı olduğunu, ekonomik nedenlerle bu cezaevinde iki infaz koruma memurunun intihar ettiğini, 8 saat çalıştıklarını ama 24 saat her an çağrı üzerine geldiklerini söylediler.
Bir kadın memur, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdür Yardımcısı’na 3 yıllık sözleşmeli memur olduğunu, yükselemediğini ve personelin azlığını anlatırken titriyordu. Konuşması bitince “zangır zangır titredim ölüyordum heyecandan” diyerek yanındaki arkadaşına sarıldı.
BİR KİŞİLİK ODADA 6 KİŞİ KALIYOR
C Blok (Hırsızlık, Gasp)
“En büyük problemlerimiz: Hastane sevki, suların pis akması. Bunun sonucunda vücudumuzda yaralar çıkıyor, dün kantinden aldığım su ile kafamı yıkadım.Haftada sadece bir saat spora çıkabiliyoruz. 6 kişi bir kişilik odada nefes almadan yatıyoruz. Şu an 42 kişiyiz ama 59 kişi olduğumuz zamanları da gördük.”
IŞİD KOĞUŞU
Diğer L tipi koğuşlarla aynı fiziki yapıda, daha aydınlık, daha temiz ve düzenli olan iki katlı koğuşta alt kat ortak kullanım alanı ve havalandırma; üst kat 6 odalı yatakhane. Koğuşta 16 kişi kalıyor ve hepsi Türk asıllı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. 10 metrekare odada 2 veya 3 kişi kalıyor.
En büyüğü 45, en küçüğü 26 yaşında 16 erkek kalıyor. Ayaklar çıplak ve terlikli, hepsi uzun sakallı kendi sandalyelerinde karşımızda sıralı halde oturdular. Koğuştaki televizyon üzeri ince bir karton ile kapatılmış. Kartonun üzerinde iki yaşlarında küçük bir çocuğun güvercinler arasında resmi var. Ancak çocuğun yüzü tükenmez kalem ile görülmeyecek şekilde karalanmış.
Televizyon altında duvarda “Ahlak ve fazilet aklın dışarıdan görünüşüdür.” yazıyor.
GÖRÜŞ SÜRELERİNE UYULMUYOR
“Kendi paramızla kitap okuyamıyoruz, kitap hakkımız verilmiyor, kütüphaneden alıyoruz ama istediklerimiz olmuyor, Seyyit Kutup okuyamıyoruz. Görüş sıkıntısı yaşıyoruz, görüş sürelerine uyulmuyor.” beyanlarında bulundu mahkumlar.
Duvarda A4 boyutundaki bir kağıtta “El” ile başlayan sözcükler bir sayfa boyunca sıralanarak sözcüklerin anlamları yazılmış:
El Samed: Muhtaç olmayan
El Kadir: Mutlak üstün
El Muhit: Sarıp kuşatan
El Vasi: Geniş olan…
Duvarda bir pano asılı ve panoda Arapça yazılar, yanında “Allah rızası için herkes görevini hakkıyla yerine getirsin.” yazısının altına bir aylık nöbet çizelgesi yapılmış. 23.30 ‘sessizlik saati’ yazıyor ve nöbetçi vazifeleri sıralanmış.
“Bir kimse gaza etmeden ve gaza etmeyi gönlünden geçirmeden ölecek olursa münafıklığın bir şubesi üzerinde ölür (Buhari)” cümlesi de panoda yazanlar arasında.
TEŞRİK TEKBİRİ GETİRDİLER
Koğuştan ayrılmak üzereyken bir mahkum bana yaklaşarak koğuştan ayrılmak istediğini söyledi. Gerekçe olarak anlaşamadığını ve sigara içemediğini gösterdi. Bir başka mahkum ise aile özel görüş hakkının bir yıldır verilmediğini fısıldadı. İsim bilgilerini aldım, idareye ilettim. Koğuş kapası kapanırken mahkumlar ‘teşrik tekbiri’ne başladı.
EVİMDE TAYYİP ERDOĞAN’IN RESMİ ASILIYDI
Fetö davalarından yargılanan sivillerden oluşan mahkum koğuşu iki katlı, diğer koğuşlarla aynı fiziki koşullara sahip. Koğuşta 36 kişi bulunmakta. Koğuşta avukatlar, cezaevi izleme kurulu başkanı, üniversite dekanı olan mahkumlar vardı. Sağ tarafta kapı ağzında çok sayıda 1,5 litrelik su biriktirilmiş.
“Sağlık ve nakil temel sorunumuz. Haftada bir kapalı, ayda bir açık görüş hakkımız var. Görüşlerde 35 dakikadan fazla görüştürülmüyoruz. Haftada bir spor hakkımız var ama biz 15 günde bir spor için çıkarılıyoruz. Gardiyanlar ile sorun yaşamıyoruz. Sayım denildiğinde hemen bahçeye çıkıyoruz. Diğer siyasiler gibi saygısızlık yapmıyoruz. Dışarıdan yayın istiyoruz ama dört aydır bu yayınlar alınmıyor. Kişi başı 7 kitap hakkımız vardı şimdi 10 kitaba çıkarıldı.”
BATTANİYE ÜZERİNDE NAMAZ
Alt kat merdiven başında 3 litrelik pet şişe bağlanıp üst tarafı kesilmiş. Üzerinde “Dilekçe ve Kantin Talep Dilekçe Kutusu” yazıyor. Merdivenlere yuvarlak satranç kutuları sıralı dizilmiş. Üst kat odaların dışında kalan merdiven başı kısmında yere battaniye serilmiş ve üzerine çarşaf serilerek namaz için yer hazırlanmış. Merdiven çıkışı tam karşı duvara Türk bayrağı asılmış.
“Diş çekimi için gittim. Uyuşturucu iğne vurulmasından dişimin çekilmesine kadar bütün her şeyi kelepçeli olarak yaptılar. Dışarıdan doktor isteyenler oluyor ama pahalı. Burada kan tahlili yaptılar ve kanımda mikrop olduğunu tespit ettiler. Hastaneye sevkim yapıldı, hastane, yapılan tahlilin yanlış olduğunu, mikrop bulgusunun doğru olmadığını ortaya çıkardı.”
“Meslek edindirme kursu istiyoruz, biz insanız. Suçlu olsak da olmasak da kaderimizi yaşıyoruz. Bu kadar mı düştük.”
AKP’Lİ VEKİLLERE HAKKIMI HARAM EDİYORUM
“Terörle mücadele gazisiyim. Evimde Tayyip Erdoğan’ın resmi asılıydı. Yıllarca AKP’ye oy verdim. AKP vekillerinin hepsine hakkımı haram zıkkım ediyorum.”
“Suçsuz yere yatıyorum. Bıçak bile tutmadım. Ben teröristim öyle mi(!)?”
AF BEKLENTİSİNİ DİLE GETİRDİLER
Turuncu tek tip tişört giyinen mahkumlar, iç çamaşırı katlama ve poşetleme işi yapıyordu. Özel sektör temsilcileri de yanlarında onları takip ediyordu. Hiçbir sorunlarının ve taleplerinin olmadığını söylediler. Af beklentilerini dile getirdiler.
TELEFON KULÜBESİ GİBİ YERDE İŞKENCE YAPTILAR
İki katlı, alt katında plastik yemek masası ve sandalye, küçük buzdolabı ve televizyon; tuvalet ve banyo ortak kullanım alanı, havalandırma; üst katta yatakların olduğu bölüm mevcut.
Üç kurmay albay birlikte kalıyor. Biri havacı, biri karacı bir diğeri Kuleli Askeri Öğrenci Okulu komutanı.
Kuleli Askeri Öğrenci Okulu komutanı olan albay: “Cezaevi sürecine kadar basına görüntüleri yansıyan işkencelere maruz kaldım. İlk geldiğimde beni telefon kulübesi gibi bir yere sokup dövdüler. İlk haftalarda yoğun baskı vardı. Şu anda baskı yapmıyorlar. Köprüdeki öğrenciler benim askerimdi.”
Havacı albay: “Köprüyü kesen askerlerin komutanı bendim. Biz Sabiha Gökçen Havaalanından terör eylemi var diye çıktık. Köprüyü kestik. Aslında diğer havaalanına gideceğimiz söylenmişti.”
Mahkumların yargılandıkları dosyalar üzerinde konuşmayı sürdürmesi üzerine komisyon üyeleri, yargılama dosyası ile ilgili gelmediklerini, cezaevi koşulları için geldiklerini ve inceleme yaptıklarını söylediler. Mahkumlar, şu an cezaevinde işkenceye maruz kalmadıklarını, gelene kadar çok fazla işkence gördüklerini anlattılar.
YEMEKLE İLGİLİ SAĞLIK SORUNUNUZ VARSA BURADA ÖLÜRSÜNÜZ
B Bloğun ilk hücresinden çıkışta hücre camından şahsıma ismimle seslenildiğini duydum.
Yan hücreye heyet olarak girdiğimizde Fox TV‘den Ercan Gün’ün, Zaman Gazetesinden Mustafa Ünal’ın ve Ali Akkuş’un birlikte kaldığını gördük. Fiziki olarak yan hücre ile aynıydı.
Ercan Gün: “Her türlü sosyal faaliyetten yoksunuz. Kuran öğrenmek istedim, öğrenemedim İstediğimiz gazete gelmiyor. Israrla TRT 2 izlemek istiyoruz ama yayın vermiyorlar. TRT 2’de Kaliteli filmler var. 37 aydır tutukluyum. Kelepçe vurulduğu için ne hastaneye ne mahkemeye gittim. Yemeğe ilişkin bir sağlık sorununuz varsa burada kesinlikle ölürsünüz. Yemeklerdeki yağ çok kötü. Kantinler merkeze bağlandı. Üç haftadır taleplerimiz alınmıyor.”
“Okula giden küçük çocuklarımız var. Hafta içi görüşe gelmeleri mümkün olmuyor. En azından onları görebilmek için görüşler hafta sonu da düzenlenebilir.”
“Masumiyetimize hukuk değil siyaset karar veriyor. Siz bizim masum olduğumuzu biliyorsunuz. Bize sorunlarımızı soruyorsunuz, esas sorun adalet. Adaletin “A”sı olsa başka bir şey istemeyiz.”
ERDEM: HASTANEYE GİDERKEN ZİNCİRLE ASKERE BAĞLANIYORUZ
Hücre kapısının camında “ekmek istemiyorum” yazıyordu. Baş infaz memuru kapıyı çalıp kilidi açtı. Kafamı uzatıp misafir kabul edip etmediğini sordum, cevap beklemeden içeri daldım. Kucaklaştık. Şaşkın karşıladı. Üzerinde tişört, eşofman ve spor ayakkabı vardı. Son ziyaretimde komisyon ile de geleceğimi söylemiştim ama zaman belirsizdi. Tek kişilik hücrede kalıyordu. Hücre tek katlıydı. Gün içinde iki kişi ile görüşebildiği havalandırma ortaktı. Hava kararmadan havalandırma ve kapılar kapanıyor, yalnız kalıyordu. Küçük televizyonda TV8 açıktı. Takıldım, “hep siyaset hep haber, zaman geçmiyor” dedi, gülüştük. Yatağının üstünde Waller Newell’in Tiranlar: “Gücün Adaletsizliğin ve Terörün Tarihi” kitabı vardı.
“Burada çalışan arkadaşlarla bir sorunum yok. Genel anlamda hepsi emekçi ve insani duyguları da gelişmiş. Bireysel olarak sorunlu bir memur var, genelde çoğu mahkum şikayetçi kendisinden. Onun dışında infaz memurlarına teşekkür ederim. Spor haftada bir saat, mektup ve kitap sorunum yok. Gazetelerim geliyor yalnız ‘Yeni Yaşam’ gazetesi gelmiyor. Kampüs içindeki hastaneye giderken kelepçe takıyorlar. Takılan kelepçeye bir zincirle öndeki askere, bir zincirle sağdaki, bir zincirle soldaki askere bağlanıyoruz. Bu çok onur kırıcı olduğundan hastaneye gitmiyorum.”
Havalandırmaya bakan tek cam, havalandırma kısmından demir parmaklıklarla kapatılmış. Demir parmaklıkların havalandırmaya bakan tarafına kuru soğanlar dizilmiş. Odasında kapının sağında kendine pano yapmış. Panoda sağ üste ‘Leman’ dergisinden alınmış bir karikatür, sol üste ‘Kafa’dergisinden alınmış bir karikatür asmış. Sarıldık, vedalaştık. Arkamdan seslendi: “Buralara sakın düşme” dedi. Döndüm “Mümkünse dışarıda görüşelim, çok işimiz var” dedim, gülüştük.
PKK HÜCRESİ
Üç kişi iki katlı hücrede kalıyordu. Havalandırma ve alt kat üç kişinin ortak alanı. Yatak kısmı üst katta; alt katta bir banyo tuvalet, küçük buzdolabı, üzerinde küçük televizyon, plastik masa ve üç sandalye var. 5 litrelik 10 su dizilmiş. Ayakkabılar merdivene sıralanmış, düzenli bir koğuş. Sağlık ve sevk sorunları diğer talepler ve şikayetlerle ortaktı. Yeni Yaşam gazetesi verilmediğini ve memurların keyfi davrandıklarını söylediler.
AHMET ALTAN’IN KOĞUŞU
Hücreye girdiğimizde Fetö dosyasından yargılanan iki gazeteci iki katlı hücrede kalıyordu. Kendimizi tanıttık ve şikayetlerini dinledik. Cezaevi koşullarından çok ülke koşullarından şikayetçilerdi. Ahmet Altan o sırada ziyaretçisi ile görüştüğünden hücresinde değildi. Ayrıldığımız sırada kapıda karşılaştık.
“Oooo nereye gidiyorsunuz beni görmeden, gelin size kahve ikram edeyim” diyerek her birimizle tokalaştı. Heyet ile birlikte yeniden hücreye girdik ve buradan havalandırma kısmına geçtik.
AHMET ALTAN’DAN AKP’Lİ YAYMAN’A: GELİN YATIN SİZ DE ÇOK SEVERSİNİZ
Heyet başkanının (AKP’Lİ HÜSEYİN YAYMAN) sorduğu “Nasılsın?” sorusuna,
“Sayenizde dinç kalıyoruz burada. Gelin yatın siz de çok seversiniz. Hiç üzülmeyin bu kadar adamı AK Parti cezaevine tıktı diye, çok kötü bir yer değil vallaha” diyerek güldü.
MEKSİKALI HAYDUT ÇETESİ GİBİLER
Dosyası sorulduğunda “Meksika’da her şeyi göze almış haydut çetesi gibiler, Yargıtayın kararı bozmasına dahi uymayabilir bu herifler. Hapishane insanların hayatını çalıyor. Ben çaldırmam. Ben yazıyorum burada. Benim hayatımı çalamazsınız. Zamanında AKP’yi çok destekledik. Siz dışarıdasınız şimdi ben burada. Hepiniz niçin burada olduğumu çok iyi biliyorsunuz.”
Heyet Başkanı Hüseyin Yayman’ın “O işler bizim işimiz değil yargı karar verir.” dediğinde “Hadi canım hepimiz biliyoruz kimin karar verdiğini, burada birbirimizi kandırmayalım.” diyerek güldü. Ardından “Siz nasılsınız, dışarıda bir isteğiniz var mı” diye gülerek sordu.
Heyet başkanı “Madem yazıyorsun, bir de demokrasi manifestosu yaz.” dedi yine gülerek.
“Onu yazınca hapse atıyorsunuz oğlum.” diye cevapladı. Gülerek karşıladı, gülerek uğurladı….
KOZAĞAÇLI: MAHKEMELER HÜKUMETTEN ÇEKİNİYOR
Cezaevi ziyaretimiz sırasında tüm gün cezaevi müdürüne Selçuk Kozağaçlı’yı sordum. Önce avukat sonra aile görüşünde dediler. Ziyaretçileri gidince haberi geldi. Heyetle son ziyaret olarak hücresine geçtik. Üç kişi ile birlikte iki katlı hücrede ortak havalandırmayı kullanıyordu.
“Davam devam ederken 500 gün hukuksuz olarak 12 metrekare hücrede yalnız kadım. Son 60 gündür üç kişi kalıyorum. Hastane sevklerinde üç jandarmaya kelepçeden zincirle bağlanarak götürülmeyi kabul etmiyorum. Bunu, insanlık dışı onur kırıcı buluyorum. Revir iyi çalışmıyor ve ciddi sağlık sorunları olan arkadaşlar var. Davam istinaf mahkemesinde ama mahkemeler hükümetten çekiniyor. Yargıtay, istinafın onama istediği 6 ayrı müebbet dosyasını beraat talebi ile bozdu. Durum bu kadar vahim. Hakkında toplatma kararı olmayan sürekli yayınlar, Yeni Yaşam, Yürüyüş, Kızılbayrak gibi yayınlar keyfi olarak cezaevine alınmıyor. Açlık grevi devam eden 4 kişi var. 100 gün olacak neredeyse. Grup Yorum kötü yargılama ile gerekçesiz mahkumiyet kararları aldı. Hemen hemen hepsi 37 Ağır Ceza Mahkemesinin önüne geliyor. 33 yaşında bir mahkeme başkanı var. Bir haftada 10 kişi maksimum 10 saat diğer mahkumlarla sohbet hakkı varken bizi beşer beşer 3 saat görüştürüyorlar.”
Silivri cezaevinden akşam 18.00 civarında heyet olarak ayrıldık.”
[BoldMedya] 19.9.2019
BOLD – Adli mahkumlar ise, koğuşa ilk defa gelenlere hoş geldin dayağı atıldığını, koğuşların boya parasının kendilerinden alındığını, açık görüşlerde konulan büyük masalar nedeniyle aileleriyle kucaklaşamadıklarından şikayetçi oldu.
İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Tutuklu ve Hükümlü Haklarını İnceleme Alt Komisyonu 5 Eylül 2019’da 22 bin 700 tutuklu ve hükümlünün kaldığı Türkiye’nin en büyüğü olan Silivri Cezaevi’ni ziyaret etti. TBMM heyeti Silivri Cezaevinde inceleme yaptı. Heyette bulunan CHP Milletvekili Ali Haydar Hakverdi, Silivri’deki izlenimlerini aktardı. Heyetin ziyaret ettikleri isimler arasında Eren Erdem, Ahmet Altan, Zaman yazarları Mustafa Ünal, Ali Akkuş, Fox Editörü Ercan Gün, Avukat Selçuk Kozağaçlı da bulunuyor.
CHP’li Hakverdi’nin izlenimlerinde en dikkat çeken kısım IŞİD koğuşuydu. Hakverdi, koğuştan ayrıldıkları sırada arkalarından “teşrik tekbiri” getirdiklerini söyledi.
İşte CHP Milletvekili Ali Haydar Hakverdi’nin izlenimleri:
5 Eylül 2019 Perşembe günü Tutuklu ve Hükümlü Haklarını İnceleme Alt Komisyonu olarak 490 personelin görev yaptığı Türkiye’nin en büyük cezaevi olan Silivri Cezaevini ziyaret ettik. Ziyaret tarihimiz itibariyle cezaevinde 13 Bin hükümlü, 9.700 tutuklu olmak üzere toplam 22.700 hükümlü ve tutuklu kalmaktadır. Aynı zamanda cezaevi kampüsü içinde 9 adet duruşma salonu var. Haftada 20 bin ziyaretçi gelmekte, yine haftalık 650 hükümlü ve tutuklunun mahkeme ve nakil gibi gerekçelerle sevki yapılmakta.
5 Eylül günü cezaevi yönetiminin bilgilendirmesi ve sunumu sonrasında saat 11.00’de otobüs ve dolmuş duraklarının olduğu ana kapı önünde komisyon olarak basın açıklaması yaptık. Basın açıklaması sonrasında çevremizi saran mahkum yakınlarından biri, “Evladım askerde erdi, tezkeresine 8 gün kalmıştı. Üç yıldır cezaevinde. Erler suçsuzken parayı basan asıl suçlular dışarıda. Benim oğlumsa içeride” diye isyan ediyordu. Bir diğer mahkum yakını ise: “Benim oğlumun da 15 günü kalmıştı” diye bağırıyor, cezaevi içerisine yürüdüğümüz sırada başka bir kadın ise: “FETÖCÜ hakimler yüzünden kocam içeride” diye bağırıyordu.
KAPI KAPANMADAN DİĞERİ AÇILMIYOR
Cezaevi girişinde açtığınız bir kapı kapanmadan koridora açılan diğer kapı açılmıyordu. Heyet olarak koridor girişinde toplandık.Kapının kapanması ile önce koridora oradan da iş atölyesine geçtik.
ATÖLYEDE SINIRLI MAHKUM ÇALIŞIYOR
Bu deri işçiliği, cüzdan kartlık gibi üretimler yapılıyor. Burada çalışan mahkumlar haftalık 300 TL ücret alıyor. Atölyede çalışmak için mahkumların yoğun talebi var. Ancak idare tarafından olumlu görüş bildirilen sınırlı sayıda mahkuma çalışma olanağı sağlanıyor.
KAMERASIZ YERDE HAKARET VE KÜFÜR
Görüştüğümüz mahkumlar:
· Kantinden istenilen ihtiyaç malzemelerinin ellerine geç ulaşmasından,
· Hastalık halinde muayeneye götürülmemelerinden veya geç götürülmelerinden/sevk edilmemelerinden,
· Günlük verilen yemek miktarının azlığından,
· Banyoda çamaşır yıkama sırasının gelmemesinden,
· Kargoyla gelen iç çamaşırın geri gönderilerek hesabındaki para ile kantinden al denilmesinden,
· Bazı infaz koruma memurlarının kamera olmayan yerlerde hakaret ve küfür etmelerinden şikayetçi oldular.
EN ERKEN 3 AYDA MUAYANE
Mahkumların iş atölyesinde ve birkaç farklı koğuşta dile getirdikleri önemli sorunlardan biri de sağlık problemleriyle yeterince ilgilenilmemesi. Mahkumlar infaz koruma memurlarını hastalıklarına inandırmaya çalıştıklarını, cezaevinde sadece bir diş hekiminin olduğunu, revire çıkmak için sıra beklediklerini, en erken 3 ayda muayeneye çıkabildiklerini, ancak özel diş hekimi olduğunu ve parasını verirsen doktorun 3 günde geldiğini ifade ettiler.
A BLOK CİNSEL KOĞUŞ
Koğuş iki katlı, alt kat yemek yeme, televizyon izleme iki tuvalet ve iki banyolu ve 7’ye 18 adım olan dar bir havalandırmaya açılan ortak kullanım alanı. Üst kat 6 tane 10 metrekare odadan oluşuyor. Her bir odada iki katlı 3 ranzada 6 kişi kalıyor. Odalarda kalanlar dışında üst katta merdiven başında 4 ranza ve bir de yerde yatak var. Her bir oda birer kişi olarak planlanmış olmasına rağmen bir odada 6 kişi kalıyor. Bu yetmemiş ortak alanlara ranza atılmış, bu da yetmemiş yere yatak serilmiş…
HOŞGELDİN DAYAĞI, BOYA PARASI
Burada görüştüğümüz mahkumlar “Biz burada olanları size anlatırsak sizden sonra bize farklı muamele yaparlar.” diyerek şikayetlerini anlatmakta çekiniyorlardı. Şikayetlerini beyan eden mahkumlarsa: “Buraya ilk geldiğimizde bize hoş geldin dayağı atıyorlar. 3 aydır revire çıkamıyorum. Diş ağrısından duramıyorum, buna inandıramıyorum. Yemeklerimiz az, ekmek yeterli ama haftasonu bayat oluyor. Plastik masa ve sandalyeyi para ile alıyoruz, durumu olmayanların masa ve sandalyeleri yok. Koğuşumuzun boya parasını bile bizden alıyorlar. Kalabalığız, bir kişi yerde yatıyor. Anlaşamadığımız kişilerle ayrı koğuşta kalma talebimiz yerine getirilmiyor. Aile görüşlerimizi yarım saatle bir saat arası olması gerekirken biz sadece 15 dakika görüşebiliyoruz. Önceleri aramızda masa vardı ama biz birbirimize sarılabiliyorduk. Şimdi çok büyük masalar var. Açık görüşlerde aramızdaki mesafe nedeniyle sarılamıyoruz ailemize.” Bu koğuş ziyaretini sonlandırıp ayrılırdık.
HASTA MAHKUM BİR GÜN SONRA ÖLDÜ
Aynı blok içerisinde bir diğer ‘cinsel koğuş’ ziyaretinde aynı fiziki koşullar ile karşılaştık. Burası sigara içilmeyen bir koğuş. Şikayetler bir önceki koğuş ile aynı. Hasta olan bir mahkumun getirildiğini, bir gün sonra öldüğünü beyan ettiler.
SEVK İÇİN 6 BİN LİRA
Temel sorunlarının kötü muamele ve küfür olduğunu, eğitim ve spordan faydalanamadıklarını söylediler. Başka bir cezaevine sevkinin alınmasını isteyen mahkum kendisinden 6 bin lira istendiğini ancak bunu karşılayacak durumunun olmadığını söyledi.
ATÖLYEDE ARABESK MÜZİKLE DİKİM YAPIYORLAR
Tek tip mavi tişört giyen mahkumlar, arabesk müzik eşliğinde işveren temsilcisi olarak bilinen özel sektör yetkilisi gözetiminde iş kıyafeti dikimi yapıyorlar. Aylık 300 TL civarı gelirleri var. Çalışmanın iyi geldiğini, iş öğrendiklerini ve zamanın daha çabuk geçtiğini söylüyorlar. Kantinin yoğunluğu ve ürün eksikliğinden şikayet ediyorlar. Revire çıkma sıkıntısı burada da belirtildi.
İNFAZ KORUMA MEMURLARI İLE SOHBET
Ceza infaz memurları ile sohbetimizde, en büyük sorunlarının personel yetersizliği olduğu, sınıflarının güvenlik sınıfına alınmasını ve ek göstergelerinin 3600 olması gerektiğini, personel arasında sözleşmeli ve kadrolu farkı olduğunu, ekonomik nedenlerle bu cezaevinde iki infaz koruma memurunun intihar ettiğini, 8 saat çalıştıklarını ama 24 saat her an çağrı üzerine geldiklerini söylediler.
Bir kadın memur, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdür Yardımcısı’na 3 yıllık sözleşmeli memur olduğunu, yükselemediğini ve personelin azlığını anlatırken titriyordu. Konuşması bitince “zangır zangır titredim ölüyordum heyecandan” diyerek yanındaki arkadaşına sarıldı.
BİR KİŞİLİK ODADA 6 KİŞİ KALIYOR
C Blok (Hırsızlık, Gasp)
“En büyük problemlerimiz: Hastane sevki, suların pis akması. Bunun sonucunda vücudumuzda yaralar çıkıyor, dün kantinden aldığım su ile kafamı yıkadım.Haftada sadece bir saat spora çıkabiliyoruz. 6 kişi bir kişilik odada nefes almadan yatıyoruz. Şu an 42 kişiyiz ama 59 kişi olduğumuz zamanları da gördük.”
IŞİD KOĞUŞU
Diğer L tipi koğuşlarla aynı fiziki yapıda, daha aydınlık, daha temiz ve düzenli olan iki katlı koğuşta alt kat ortak kullanım alanı ve havalandırma; üst kat 6 odalı yatakhane. Koğuşta 16 kişi kalıyor ve hepsi Türk asıllı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. 10 metrekare odada 2 veya 3 kişi kalıyor.
En büyüğü 45, en küçüğü 26 yaşında 16 erkek kalıyor. Ayaklar çıplak ve terlikli, hepsi uzun sakallı kendi sandalyelerinde karşımızda sıralı halde oturdular. Koğuştaki televizyon üzeri ince bir karton ile kapatılmış. Kartonun üzerinde iki yaşlarında küçük bir çocuğun güvercinler arasında resmi var. Ancak çocuğun yüzü tükenmez kalem ile görülmeyecek şekilde karalanmış.
Televizyon altında duvarda “Ahlak ve fazilet aklın dışarıdan görünüşüdür.” yazıyor.
GÖRÜŞ SÜRELERİNE UYULMUYOR
“Kendi paramızla kitap okuyamıyoruz, kitap hakkımız verilmiyor, kütüphaneden alıyoruz ama istediklerimiz olmuyor, Seyyit Kutup okuyamıyoruz. Görüş sıkıntısı yaşıyoruz, görüş sürelerine uyulmuyor.” beyanlarında bulundu mahkumlar.
Duvarda A4 boyutundaki bir kağıtta “El” ile başlayan sözcükler bir sayfa boyunca sıralanarak sözcüklerin anlamları yazılmış:
El Samed: Muhtaç olmayan
El Kadir: Mutlak üstün
El Muhit: Sarıp kuşatan
El Vasi: Geniş olan…
Duvarda bir pano asılı ve panoda Arapça yazılar, yanında “Allah rızası için herkes görevini hakkıyla yerine getirsin.” yazısının altına bir aylık nöbet çizelgesi yapılmış. 23.30 ‘sessizlik saati’ yazıyor ve nöbetçi vazifeleri sıralanmış.
“Bir kimse gaza etmeden ve gaza etmeyi gönlünden geçirmeden ölecek olursa münafıklığın bir şubesi üzerinde ölür (Buhari)” cümlesi de panoda yazanlar arasında.
TEŞRİK TEKBİRİ GETİRDİLER
Koğuştan ayrılmak üzereyken bir mahkum bana yaklaşarak koğuştan ayrılmak istediğini söyledi. Gerekçe olarak anlaşamadığını ve sigara içemediğini gösterdi. Bir başka mahkum ise aile özel görüş hakkının bir yıldır verilmediğini fısıldadı. İsim bilgilerini aldım, idareye ilettim. Koğuş kapası kapanırken mahkumlar ‘teşrik tekbiri’ne başladı.
EVİMDE TAYYİP ERDOĞAN’IN RESMİ ASILIYDI
Fetö davalarından yargılanan sivillerden oluşan mahkum koğuşu iki katlı, diğer koğuşlarla aynı fiziki koşullara sahip. Koğuşta 36 kişi bulunmakta. Koğuşta avukatlar, cezaevi izleme kurulu başkanı, üniversite dekanı olan mahkumlar vardı. Sağ tarafta kapı ağzında çok sayıda 1,5 litrelik su biriktirilmiş.
“Sağlık ve nakil temel sorunumuz. Haftada bir kapalı, ayda bir açık görüş hakkımız var. Görüşlerde 35 dakikadan fazla görüştürülmüyoruz. Haftada bir spor hakkımız var ama biz 15 günde bir spor için çıkarılıyoruz. Gardiyanlar ile sorun yaşamıyoruz. Sayım denildiğinde hemen bahçeye çıkıyoruz. Diğer siyasiler gibi saygısızlık yapmıyoruz. Dışarıdan yayın istiyoruz ama dört aydır bu yayınlar alınmıyor. Kişi başı 7 kitap hakkımız vardı şimdi 10 kitaba çıkarıldı.”
BATTANİYE ÜZERİNDE NAMAZ
Alt kat merdiven başında 3 litrelik pet şişe bağlanıp üst tarafı kesilmiş. Üzerinde “Dilekçe ve Kantin Talep Dilekçe Kutusu” yazıyor. Merdivenlere yuvarlak satranç kutuları sıralı dizilmiş. Üst kat odaların dışında kalan merdiven başı kısmında yere battaniye serilmiş ve üzerine çarşaf serilerek namaz için yer hazırlanmış. Merdiven çıkışı tam karşı duvara Türk bayrağı asılmış.
“Diş çekimi için gittim. Uyuşturucu iğne vurulmasından dişimin çekilmesine kadar bütün her şeyi kelepçeli olarak yaptılar. Dışarıdan doktor isteyenler oluyor ama pahalı. Burada kan tahlili yaptılar ve kanımda mikrop olduğunu tespit ettiler. Hastaneye sevkim yapıldı, hastane, yapılan tahlilin yanlış olduğunu, mikrop bulgusunun doğru olmadığını ortaya çıkardı.”
“Meslek edindirme kursu istiyoruz, biz insanız. Suçlu olsak da olmasak da kaderimizi yaşıyoruz. Bu kadar mı düştük.”
AKP’Lİ VEKİLLERE HAKKIMI HARAM EDİYORUM
“Terörle mücadele gazisiyim. Evimde Tayyip Erdoğan’ın resmi asılıydı. Yıllarca AKP’ye oy verdim. AKP vekillerinin hepsine hakkımı haram zıkkım ediyorum.”
“Suçsuz yere yatıyorum. Bıçak bile tutmadım. Ben teröristim öyle mi(!)?”
AF BEKLENTİSİNİ DİLE GETİRDİLER
Turuncu tek tip tişört giyinen mahkumlar, iç çamaşırı katlama ve poşetleme işi yapıyordu. Özel sektör temsilcileri de yanlarında onları takip ediyordu. Hiçbir sorunlarının ve taleplerinin olmadığını söylediler. Af beklentilerini dile getirdiler.
TELEFON KULÜBESİ GİBİ YERDE İŞKENCE YAPTILAR
İki katlı, alt katında plastik yemek masası ve sandalye, küçük buzdolabı ve televizyon; tuvalet ve banyo ortak kullanım alanı, havalandırma; üst katta yatakların olduğu bölüm mevcut.
Üç kurmay albay birlikte kalıyor. Biri havacı, biri karacı bir diğeri Kuleli Askeri Öğrenci Okulu komutanı.
Kuleli Askeri Öğrenci Okulu komutanı olan albay: “Cezaevi sürecine kadar basına görüntüleri yansıyan işkencelere maruz kaldım. İlk geldiğimde beni telefon kulübesi gibi bir yere sokup dövdüler. İlk haftalarda yoğun baskı vardı. Şu anda baskı yapmıyorlar. Köprüdeki öğrenciler benim askerimdi.”
Havacı albay: “Köprüyü kesen askerlerin komutanı bendim. Biz Sabiha Gökçen Havaalanından terör eylemi var diye çıktık. Köprüyü kestik. Aslında diğer havaalanına gideceğimiz söylenmişti.”
Mahkumların yargılandıkları dosyalar üzerinde konuşmayı sürdürmesi üzerine komisyon üyeleri, yargılama dosyası ile ilgili gelmediklerini, cezaevi koşulları için geldiklerini ve inceleme yaptıklarını söylediler. Mahkumlar, şu an cezaevinde işkenceye maruz kalmadıklarını, gelene kadar çok fazla işkence gördüklerini anlattılar.
YEMEKLE İLGİLİ SAĞLIK SORUNUNUZ VARSA BURADA ÖLÜRSÜNÜZ
B Bloğun ilk hücresinden çıkışta hücre camından şahsıma ismimle seslenildiğini duydum.
Yan hücreye heyet olarak girdiğimizde Fox TV‘den Ercan Gün’ün, Zaman Gazetesinden Mustafa Ünal’ın ve Ali Akkuş’un birlikte kaldığını gördük. Fiziki olarak yan hücre ile aynıydı.
Ercan Gün: “Her türlü sosyal faaliyetten yoksunuz. Kuran öğrenmek istedim, öğrenemedim İstediğimiz gazete gelmiyor. Israrla TRT 2 izlemek istiyoruz ama yayın vermiyorlar. TRT 2’de Kaliteli filmler var. 37 aydır tutukluyum. Kelepçe vurulduğu için ne hastaneye ne mahkemeye gittim. Yemeğe ilişkin bir sağlık sorununuz varsa burada kesinlikle ölürsünüz. Yemeklerdeki yağ çok kötü. Kantinler merkeze bağlandı. Üç haftadır taleplerimiz alınmıyor.”
“Okula giden küçük çocuklarımız var. Hafta içi görüşe gelmeleri mümkün olmuyor. En azından onları görebilmek için görüşler hafta sonu da düzenlenebilir.”
“Masumiyetimize hukuk değil siyaset karar veriyor. Siz bizim masum olduğumuzu biliyorsunuz. Bize sorunlarımızı soruyorsunuz, esas sorun adalet. Adaletin “A”sı olsa başka bir şey istemeyiz.”
ERDEM: HASTANEYE GİDERKEN ZİNCİRLE ASKERE BAĞLANIYORUZ
Hücre kapısının camında “ekmek istemiyorum” yazıyordu. Baş infaz memuru kapıyı çalıp kilidi açtı. Kafamı uzatıp misafir kabul edip etmediğini sordum, cevap beklemeden içeri daldım. Kucaklaştık. Şaşkın karşıladı. Üzerinde tişört, eşofman ve spor ayakkabı vardı. Son ziyaretimde komisyon ile de geleceğimi söylemiştim ama zaman belirsizdi. Tek kişilik hücrede kalıyordu. Hücre tek katlıydı. Gün içinde iki kişi ile görüşebildiği havalandırma ortaktı. Hava kararmadan havalandırma ve kapılar kapanıyor, yalnız kalıyordu. Küçük televizyonda TV8 açıktı. Takıldım, “hep siyaset hep haber, zaman geçmiyor” dedi, gülüştük. Yatağının üstünde Waller Newell’in Tiranlar: “Gücün Adaletsizliğin ve Terörün Tarihi” kitabı vardı.
“Burada çalışan arkadaşlarla bir sorunum yok. Genel anlamda hepsi emekçi ve insani duyguları da gelişmiş. Bireysel olarak sorunlu bir memur var, genelde çoğu mahkum şikayetçi kendisinden. Onun dışında infaz memurlarına teşekkür ederim. Spor haftada bir saat, mektup ve kitap sorunum yok. Gazetelerim geliyor yalnız ‘Yeni Yaşam’ gazetesi gelmiyor. Kampüs içindeki hastaneye giderken kelepçe takıyorlar. Takılan kelepçeye bir zincirle öndeki askere, bir zincirle sağdaki, bir zincirle soldaki askere bağlanıyoruz. Bu çok onur kırıcı olduğundan hastaneye gitmiyorum.”
Havalandırmaya bakan tek cam, havalandırma kısmından demir parmaklıklarla kapatılmış. Demir parmaklıkların havalandırmaya bakan tarafına kuru soğanlar dizilmiş. Odasında kapının sağında kendine pano yapmış. Panoda sağ üste ‘Leman’ dergisinden alınmış bir karikatür, sol üste ‘Kafa’dergisinden alınmış bir karikatür asmış. Sarıldık, vedalaştık. Arkamdan seslendi: “Buralara sakın düşme” dedi. Döndüm “Mümkünse dışarıda görüşelim, çok işimiz var” dedim, gülüştük.
PKK HÜCRESİ
Üç kişi iki katlı hücrede kalıyordu. Havalandırma ve alt kat üç kişinin ortak alanı. Yatak kısmı üst katta; alt katta bir banyo tuvalet, küçük buzdolabı, üzerinde küçük televizyon, plastik masa ve üç sandalye var. 5 litrelik 10 su dizilmiş. Ayakkabılar merdivene sıralanmış, düzenli bir koğuş. Sağlık ve sevk sorunları diğer talepler ve şikayetlerle ortaktı. Yeni Yaşam gazetesi verilmediğini ve memurların keyfi davrandıklarını söylediler.
AHMET ALTAN’IN KOĞUŞU
Hücreye girdiğimizde Fetö dosyasından yargılanan iki gazeteci iki katlı hücrede kalıyordu. Kendimizi tanıttık ve şikayetlerini dinledik. Cezaevi koşullarından çok ülke koşullarından şikayetçilerdi. Ahmet Altan o sırada ziyaretçisi ile görüştüğünden hücresinde değildi. Ayrıldığımız sırada kapıda karşılaştık.
“Oooo nereye gidiyorsunuz beni görmeden, gelin size kahve ikram edeyim” diyerek her birimizle tokalaştı. Heyet ile birlikte yeniden hücreye girdik ve buradan havalandırma kısmına geçtik.
AHMET ALTAN’DAN AKP’Lİ YAYMAN’A: GELİN YATIN SİZ DE ÇOK SEVERSİNİZ
Heyet başkanının (AKP’Lİ HÜSEYİN YAYMAN) sorduğu “Nasılsın?” sorusuna,
“Sayenizde dinç kalıyoruz burada. Gelin yatın siz de çok seversiniz. Hiç üzülmeyin bu kadar adamı AK Parti cezaevine tıktı diye, çok kötü bir yer değil vallaha” diyerek güldü.
MEKSİKALI HAYDUT ÇETESİ GİBİLER
Dosyası sorulduğunda “Meksika’da her şeyi göze almış haydut çetesi gibiler, Yargıtayın kararı bozmasına dahi uymayabilir bu herifler. Hapishane insanların hayatını çalıyor. Ben çaldırmam. Ben yazıyorum burada. Benim hayatımı çalamazsınız. Zamanında AKP’yi çok destekledik. Siz dışarıdasınız şimdi ben burada. Hepiniz niçin burada olduğumu çok iyi biliyorsunuz.”
Heyet Başkanı Hüseyin Yayman’ın “O işler bizim işimiz değil yargı karar verir.” dediğinde “Hadi canım hepimiz biliyoruz kimin karar verdiğini, burada birbirimizi kandırmayalım.” diyerek güldü. Ardından “Siz nasılsınız, dışarıda bir isteğiniz var mı” diye gülerek sordu.
Heyet başkanı “Madem yazıyorsun, bir de demokrasi manifestosu yaz.” dedi yine gülerek.
“Onu yazınca hapse atıyorsunuz oğlum.” diye cevapladı. Gülerek karşıladı, gülerek uğurladı….
KOZAĞAÇLI: MAHKEMELER HÜKUMETTEN ÇEKİNİYOR
Cezaevi ziyaretimiz sırasında tüm gün cezaevi müdürüne Selçuk Kozağaçlı’yı sordum. Önce avukat sonra aile görüşünde dediler. Ziyaretçileri gidince haberi geldi. Heyetle son ziyaret olarak hücresine geçtik. Üç kişi ile birlikte iki katlı hücrede ortak havalandırmayı kullanıyordu.
“Davam devam ederken 500 gün hukuksuz olarak 12 metrekare hücrede yalnız kadım. Son 60 gündür üç kişi kalıyorum. Hastane sevklerinde üç jandarmaya kelepçeden zincirle bağlanarak götürülmeyi kabul etmiyorum. Bunu, insanlık dışı onur kırıcı buluyorum. Revir iyi çalışmıyor ve ciddi sağlık sorunları olan arkadaşlar var. Davam istinaf mahkemesinde ama mahkemeler hükümetten çekiniyor. Yargıtay, istinafın onama istediği 6 ayrı müebbet dosyasını beraat talebi ile bozdu. Durum bu kadar vahim. Hakkında toplatma kararı olmayan sürekli yayınlar, Yeni Yaşam, Yürüyüş, Kızılbayrak gibi yayınlar keyfi olarak cezaevine alınmıyor. Açlık grevi devam eden 4 kişi var. 100 gün olacak neredeyse. Grup Yorum kötü yargılama ile gerekçesiz mahkumiyet kararları aldı. Hemen hemen hepsi 37 Ağır Ceza Mahkemesinin önüne geliyor. 33 yaşında bir mahkeme başkanı var. Bir haftada 10 kişi maksimum 10 saat diğer mahkumlarla sohbet hakkı varken bizi beşer beşer 3 saat görüştürüyorlar.”
Silivri cezaevinden akşam 18.00 civarında heyet olarak ayrıldık.”
[BoldMedya] 19.9.2019
Bir KHK’lının 3 yıllık savaşı: “Kış boyunca 3 ay balkonda yaşadım”
KHK’lı Yılmaz Olgun, balkonda yattı, tutuklandı, kendi çıktı eşini aldılar. Parasızlığa, hastalığa, tutsaklığa, toplumsal lince karşı 3 yıllık savaşını anlattı.
BOLD ÖZEL – KHK ile okulu kapatılınca işsiz kalan, ailece geçim ve barınma sıkıntısı yaşayan İngilizce Öğretmeni Yılmaz Olgun 3 yıldır yaşadıklarını BOLD’a anlattı. Onlarca sorunla boğuşurken, Olgun’a en zor gelen 4 ay önce eşinin tutuklanması olmuş. 4 yaşındaki kızıyla birlikte Gebze Kapalı Kadın Cezaevinde kalan anne Filiz Olgun’un yokluğunu ve bir ailenin yaşadığı baba Yılmaz Olgun’un anlatımlarıyla sunuyoruz:
“İngilizce öğretmeniyim. 10 yıl Türkiye’de öğretmenlik yaptım. En son Elazığ Güzide Hanım Kolejinde görev yapıyordum. Okulum 15 Temmuz’dan sonra KHK ile kapatıldı. Önce işimden oldum, sonrasında çalışma iznim iptal edildi. Acılar üst üste geldi. Önce hamile olan sınıf öğretmeni kız kardeşim Şenay Olgun, daha sonra diğer kız kardeşim Hatice Olgun ve daha sonra erkek kardeşim Yıldıray Olgun, daha sonra da eşim tutuklanıp cezaevine girdi. Bende mide rahatsızlığı başladı. Midemde yaralar oluşmuştu, ancak uzun ve düzenli tedavi sonra düzeldi.
BUZ GİBİ DONDURUCU HAVA
Sonrasında da ailemle birlikte kalabilecek ev bulamadık. Çünkü ne birikimimiz ne de bir yerlerden gelen gelirimiz ne de destek olabilecek maddi güce sahip anne, baba, kayınvalide, kayınpeder vardı. 3 ay bir tarafı açık bir balkonda yattım. Kışa denk gelmişti… Ev küçüktü ve yeterli yer yoktu, eşim ve çocuklarımı içeri bıraktım, ben balkonda uyudum. Aileyi de fazla rahatsız etmek istemediğim için bu yolu tercih ettim. Battaniyeyi hiç hava almayacak şekilde kapatıyor ve buz gibi dondurucu havayı ancak kendi sıcaklığıyla içeriyi ısıtıp öyle sabahlayabiliyordum.
Daha sonra çatısı akan, buz gibi hava alan değişik aralıklarla 3 akrebin çıktığı bir çatı katı bulduk. Sağdan soldan edindiğimiz kırık çekyatlarda 2 yıl geçirdik. Eşyalarımız yoktu ama çatı katı, balkondan sonra bizim için saray gibiydi. Bu çatı katında zaman zaman çocuklar ateşlendi, yeri geldi hasta oldular, günlerce başlarında sabahladık, geceledik. Yeri geldi biz hastalandık ama hiçbirinde doktora gidemedik.
TUTUKLANDIM, EV SAHİBİ AİLEMİ EVDEN ÇIKARDI
Ailemin geçimini sağlamak için her gün 3 saat yol yaparak asgari bile olmayan ücretlerde çalıştım. Ama bir gün beni de tutukladılar, 7 Mart 2018’de.. Önce Metris Cezaevine, sonra da Silivri’ye gönderdiler. Bunu duyan beraber iftar açtığımız, namaz kıldığımız, kurban kesmesine vesilen olduğum ve Kur’an hediye ettiğimiz ev sahibimiz, eşimi ve çocuklarımı evden çıkardı. Cezaevinde bunları duymak çok ağır geldi. Açık görüşe dört gözle beklediğim çocuklarım da gelmeyince koğuşta kriz geçirdim. Avlunun duvarlarını yumruklamaya başladım, arkadaşlarım zor teselli ettiler.
KISMİ FELÇ İNDİ
Üç ay sonra Silivri Cezaevinden adli kontrol şartıyla serbest bırakıldım, hala daha imza atıyorum. Ramazan ayında çıkmıştım, tekrar yeni bir hayata başlamak için oruçlu halimle, sıcağın ağzında yürüyerek akşama kadar hem iş hem ev arıyordu. Günler sonra günlük 3 saat yol süren bir iş bulmuştum ki aniden sağ kol ve omzuma kısmi ve geçici felç indi. Artık kaşık bile tutamıyor, abdest hiç alamıyordum. Kolumu ve omzumu kımıldatamıyordum. Çünkü çok şiddetli ağrı ve sancı oluyordu, acıdan inliyordum. Cepteki son parayla doktora gittim. Doktor acil ameliyat dedi.
GÜNLERCE İŞ ARADIM
İyileşmek ve acilen iş bulmam gerekiyordu. Ameliyat olamayacaktım tabii ki… 2,5 ay yattım, evden dışarı çıkamadım. Doktorun verdiği ilaçları harfiyen kullandım, yanında şifalı bitkiler ve manevi reçeteler denedim. Rahatsızlığım geçti ama yüzde 5 hasar kalmıştı. Hemen ayaklandım ve kendime bir CV oluşturdum. Yürüyerek sabahtan akşama kadar Gebze’deki tüm kurumları gezdim, kendimi tanıttım ve CV’mi bıraktım. Her gittiğim yerle güzel diyaloglar geliştirdim. Herkes “Hocam sizinle çalışmaktan şeref duyarız” diyor ama sonuç olmuyordu.
Pes etmek yoktu ve daha sonra Gebze’nin ilçesi olan Darıca’yı yine sabahtan akşama kadar yürüyerek tüm kurumlarını gezdim ama yine sonuç aynıydı. Ayaklarıma kara sular inmişti. 3 yıl evvelinden teşhis konulan ve ameliyat gerektiren ciddi bir menüsküs vardı ayağımda.
DÖRT AY ÖNCE EŞİM TUTUKLANDI, 4 YAŞINDAKİ KIZIMLA BİRLİKTE HAPİSTE
Tam 1 yıl olmuştu ki bu sefer eşim Filiz Olgun’u tutukladılar. Mayıs 2019’da… Gebze kadın kapalı Cezaevinde kalıyor. Hayat mücadelesini 3 yıldır alnım ak, başım dik ve yılmadan, pes etmeden sürdüren bana bu imtihan çok ağır geldi. 4 ve 6 yaşlarında Yavuz ve İpek adında iki çocuğumuz var. Kızım İpek şu an annesinin yanında. Ayda 15-20 gün arasında annesiyle birlikte kalıyor. Yavuz 6 yaşına girdiği için annesinin yanına gidemiyor, neden gidemiyorum diye üzülüyor. Annesi gitti, kardeşi gitti, benim de onu bırakıp gideceğimden korkuyor. Psikolojisi bozuldu. Çocukların anneyi özlemeleri ve ağlamaları ve anneyi istemeleri karşısında çok zorlandım. Hatta onlar ağladıkça ben de ağladım. Çocuklar daha küçükler ve anneye ihtiyaçları var.
HIÇKIRA HIÇKIRA AĞLIYOR
Düşünün 4 yaşındaki kızım İpek, ben akşam mutfakta yemek hazırlamaya çalışırken arkamdan geliyor ve ‘babaaaa’ diyor. Ben de ‘Efendim kızım diyorum’ , ‘Babaaa ben annemi…’ derken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor ve cümlesini tamamlayamıyor bana sarılıp cümlesinin geri kalan kısmını ‘…çok özledim’ diyerek ancak tamamlayabiliyor ve hıçkırıkları durmuyor. Ama nasıl bir ağlama, yok böyle bir şey. Gece onları yatırıyorum. Oğlum Yavuz bir anda yüzü değişmeye, ağzı yumuşamaya başlıyor ve başlıyor ağlamaya ‘Ben annemi özledim’ diye dökülüyor ağzından, gel de dayan.
BİR YUMURTA DA ANNESİ İÇİN ALIYOR
Sabah kahvaltı hazırlıyorum, 3 yumurta alıyorum dolaptan. Bakıyorum ki 1 yumurta da İpek alıyor. ‘Kızım onu kime alıyorsun’ diyorum, bana verdiği cevap kurşun gibi: Anneme alıyorum. Sonrası daha kötü, çünkü annesinin olmadığını hatırlayınca yüzü ve gözleri düşüyor ve yumurtayı geri koyuyor. Gece uykularında her iki çocuğumun da rüyalarında defalarca kez “Anneee” diye hıçkıra hıçkıra ağlamalarına şahit oldum ve uyandırmaya çalıştığımda uyandıramadım inanır mısınız, kopmuyor rüyadan, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve sonunda uyandırıyorum. Daha enteresanı evde annelerinin sesini duyuyorlar ve koşa koşa evin odalarını arıyorlar, bana inanmıyorlar. Daha enteresanı kızım İpek gördüğünü dahi söylüyor. Gel de dayan.”
Zaten iş yoktu ve dolayısıyla bu mutfağı da etkiliyordu ve şimdi de eş yok. Bir taraftan iş arıyor diğer taraftan eşimin işleriyle ilgileniyorum. Çocukların yeme-içme işleri, ev temizliği, çamaşır-bulaşık, çocukların giyimi, kira ücreti, faturalar vesaire hepsiyle ilgilenmeye çalışıyorum. Artık uyku saatlerim değişti, düşünmekten uyuyamıyorum, sabah namazına kadar yatamıyorum. Eşimin tutuklanması ile tamamen kilitlenmiş durumdayım. İş aramaya gidemiyorum, iş bulsam işe nasıl gideceğim. Çocukları bırakacak kimsemiz yok. Yavuz daha anaokuluna gidemeden ilkokul 1. sınıfa başladı. Borç alıp borç ödüyorum.
MESLEĞİME DÖNMEK İSTİYORUM
Mesleğime dönmeyi ve gasp edilen haklarımın iade edilmesini istiyorum. Çocuklar, iş ve imza arasında kaldım, en azından bilgisayar öğretmeni olan eşimin tutuksuz yargılanmasını istiyorum. Zira tamamen eli-kolu bağlanmış kilitlenmiş durumdayım. Sol dizimde risk derecesinde ve 3 yıl önceki doktorun ameliyat dediği ciddi bir menüsküsü bulunuyor. Sol el bileğimde ise yine 3 yıl önceki doktorun teşhis ve tespitine göre bir parça kemik erimiş ve vida takılması gerekiyor. Bununla kalmıyor, bel fıtığım var, doktorun kesinlikle ameliyat dediği patlamak üzere olan boyun fıtığı ve sağ kolumda da kısmi ve geçici olan ve yüzde 5 hasar bırakan felç bulunuyor.
Gasp edilen hakkımı da katarsanız çocuklarıma nasıl bakacağım, nasıl okula göndereceğim, nasıl kira ödeyeceğim, nasıl giyim ihtiyaçlarını karşılayabileceğim, hastalıklarda ailesini doktora nasıl götürebileceğim… 3 yıldır nasıl yaşıyorum ve bu nasıl mücadeledir ki 4. yılıma girdim. Nasıl ayakta duruyoruz halen tez konusu yapmak lazım.
Haksız yere yapılan ve hiçbir hukuki dayanağı olmayan 6 yılımı verdiğim diplomama (çalışma iznim) yapılan gasbın bitmesini ve yıllardır yaptığım mesleğime geri dönmeyi, başımızın tacı öğrenci ve velilerimize kavuşmak ve bu vatana yine ahlaklı, dürüst, çalışkan, vatansever bireyler yetiştirmek istiyorum.”
[BoldMedya] 19.9.2019
BOLD ÖZEL – KHK ile okulu kapatılınca işsiz kalan, ailece geçim ve barınma sıkıntısı yaşayan İngilizce Öğretmeni Yılmaz Olgun 3 yıldır yaşadıklarını BOLD’a anlattı. Onlarca sorunla boğuşurken, Olgun’a en zor gelen 4 ay önce eşinin tutuklanması olmuş. 4 yaşındaki kızıyla birlikte Gebze Kapalı Kadın Cezaevinde kalan anne Filiz Olgun’un yokluğunu ve bir ailenin yaşadığı baba Yılmaz Olgun’un anlatımlarıyla sunuyoruz:
“İngilizce öğretmeniyim. 10 yıl Türkiye’de öğretmenlik yaptım. En son Elazığ Güzide Hanım Kolejinde görev yapıyordum. Okulum 15 Temmuz’dan sonra KHK ile kapatıldı. Önce işimden oldum, sonrasında çalışma iznim iptal edildi. Acılar üst üste geldi. Önce hamile olan sınıf öğretmeni kız kardeşim Şenay Olgun, daha sonra diğer kız kardeşim Hatice Olgun ve daha sonra erkek kardeşim Yıldıray Olgun, daha sonra da eşim tutuklanıp cezaevine girdi. Bende mide rahatsızlığı başladı. Midemde yaralar oluşmuştu, ancak uzun ve düzenli tedavi sonra düzeldi.
BUZ GİBİ DONDURUCU HAVA
Sonrasında da ailemle birlikte kalabilecek ev bulamadık. Çünkü ne birikimimiz ne de bir yerlerden gelen gelirimiz ne de destek olabilecek maddi güce sahip anne, baba, kayınvalide, kayınpeder vardı. 3 ay bir tarafı açık bir balkonda yattım. Kışa denk gelmişti… Ev küçüktü ve yeterli yer yoktu, eşim ve çocuklarımı içeri bıraktım, ben balkonda uyudum. Aileyi de fazla rahatsız etmek istemediğim için bu yolu tercih ettim. Battaniyeyi hiç hava almayacak şekilde kapatıyor ve buz gibi dondurucu havayı ancak kendi sıcaklığıyla içeriyi ısıtıp öyle sabahlayabiliyordum.
Daha sonra çatısı akan, buz gibi hava alan değişik aralıklarla 3 akrebin çıktığı bir çatı katı bulduk. Sağdan soldan edindiğimiz kırık çekyatlarda 2 yıl geçirdik. Eşyalarımız yoktu ama çatı katı, balkondan sonra bizim için saray gibiydi. Bu çatı katında zaman zaman çocuklar ateşlendi, yeri geldi hasta oldular, günlerce başlarında sabahladık, geceledik. Yeri geldi biz hastalandık ama hiçbirinde doktora gidemedik.
TUTUKLANDIM, EV SAHİBİ AİLEMİ EVDEN ÇIKARDI
Ailemin geçimini sağlamak için her gün 3 saat yol yaparak asgari bile olmayan ücretlerde çalıştım. Ama bir gün beni de tutukladılar, 7 Mart 2018’de.. Önce Metris Cezaevine, sonra da Silivri’ye gönderdiler. Bunu duyan beraber iftar açtığımız, namaz kıldığımız, kurban kesmesine vesilen olduğum ve Kur’an hediye ettiğimiz ev sahibimiz, eşimi ve çocuklarımı evden çıkardı. Cezaevinde bunları duymak çok ağır geldi. Açık görüşe dört gözle beklediğim çocuklarım da gelmeyince koğuşta kriz geçirdim. Avlunun duvarlarını yumruklamaya başladım, arkadaşlarım zor teselli ettiler.
KISMİ FELÇ İNDİ
Üç ay sonra Silivri Cezaevinden adli kontrol şartıyla serbest bırakıldım, hala daha imza atıyorum. Ramazan ayında çıkmıştım, tekrar yeni bir hayata başlamak için oruçlu halimle, sıcağın ağzında yürüyerek akşama kadar hem iş hem ev arıyordu. Günler sonra günlük 3 saat yol süren bir iş bulmuştum ki aniden sağ kol ve omzuma kısmi ve geçici felç indi. Artık kaşık bile tutamıyor, abdest hiç alamıyordum. Kolumu ve omzumu kımıldatamıyordum. Çünkü çok şiddetli ağrı ve sancı oluyordu, acıdan inliyordum. Cepteki son parayla doktora gittim. Doktor acil ameliyat dedi.
GÜNLERCE İŞ ARADIM
İyileşmek ve acilen iş bulmam gerekiyordu. Ameliyat olamayacaktım tabii ki… 2,5 ay yattım, evden dışarı çıkamadım. Doktorun verdiği ilaçları harfiyen kullandım, yanında şifalı bitkiler ve manevi reçeteler denedim. Rahatsızlığım geçti ama yüzde 5 hasar kalmıştı. Hemen ayaklandım ve kendime bir CV oluşturdum. Yürüyerek sabahtan akşama kadar Gebze’deki tüm kurumları gezdim, kendimi tanıttım ve CV’mi bıraktım. Her gittiğim yerle güzel diyaloglar geliştirdim. Herkes “Hocam sizinle çalışmaktan şeref duyarız” diyor ama sonuç olmuyordu.
Pes etmek yoktu ve daha sonra Gebze’nin ilçesi olan Darıca’yı yine sabahtan akşama kadar yürüyerek tüm kurumlarını gezdim ama yine sonuç aynıydı. Ayaklarıma kara sular inmişti. 3 yıl evvelinden teşhis konulan ve ameliyat gerektiren ciddi bir menüsküs vardı ayağımda.
DÖRT AY ÖNCE EŞİM TUTUKLANDI, 4 YAŞINDAKİ KIZIMLA BİRLİKTE HAPİSTE
Tam 1 yıl olmuştu ki bu sefer eşim Filiz Olgun’u tutukladılar. Mayıs 2019’da… Gebze kadın kapalı Cezaevinde kalıyor. Hayat mücadelesini 3 yıldır alnım ak, başım dik ve yılmadan, pes etmeden sürdüren bana bu imtihan çok ağır geldi. 4 ve 6 yaşlarında Yavuz ve İpek adında iki çocuğumuz var. Kızım İpek şu an annesinin yanında. Ayda 15-20 gün arasında annesiyle birlikte kalıyor. Yavuz 6 yaşına girdiği için annesinin yanına gidemiyor, neden gidemiyorum diye üzülüyor. Annesi gitti, kardeşi gitti, benim de onu bırakıp gideceğimden korkuyor. Psikolojisi bozuldu. Çocukların anneyi özlemeleri ve ağlamaları ve anneyi istemeleri karşısında çok zorlandım. Hatta onlar ağladıkça ben de ağladım. Çocuklar daha küçükler ve anneye ihtiyaçları var.
HIÇKIRA HIÇKIRA AĞLIYOR
Düşünün 4 yaşındaki kızım İpek, ben akşam mutfakta yemek hazırlamaya çalışırken arkamdan geliyor ve ‘babaaaa’ diyor. Ben de ‘Efendim kızım diyorum’ , ‘Babaaa ben annemi…’ derken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor ve cümlesini tamamlayamıyor bana sarılıp cümlesinin geri kalan kısmını ‘…çok özledim’ diyerek ancak tamamlayabiliyor ve hıçkırıkları durmuyor. Ama nasıl bir ağlama, yok böyle bir şey. Gece onları yatırıyorum. Oğlum Yavuz bir anda yüzü değişmeye, ağzı yumuşamaya başlıyor ve başlıyor ağlamaya ‘Ben annemi özledim’ diye dökülüyor ağzından, gel de dayan.
BİR YUMURTA DA ANNESİ İÇİN ALIYOR
Sabah kahvaltı hazırlıyorum, 3 yumurta alıyorum dolaptan. Bakıyorum ki 1 yumurta da İpek alıyor. ‘Kızım onu kime alıyorsun’ diyorum, bana verdiği cevap kurşun gibi: Anneme alıyorum. Sonrası daha kötü, çünkü annesinin olmadığını hatırlayınca yüzü ve gözleri düşüyor ve yumurtayı geri koyuyor. Gece uykularında her iki çocuğumun da rüyalarında defalarca kez “Anneee” diye hıçkıra hıçkıra ağlamalarına şahit oldum ve uyandırmaya çalıştığımda uyandıramadım inanır mısınız, kopmuyor rüyadan, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve sonunda uyandırıyorum. Daha enteresanı evde annelerinin sesini duyuyorlar ve koşa koşa evin odalarını arıyorlar, bana inanmıyorlar. Daha enteresanı kızım İpek gördüğünü dahi söylüyor. Gel de dayan.”
Zaten iş yoktu ve dolayısıyla bu mutfağı da etkiliyordu ve şimdi de eş yok. Bir taraftan iş arıyor diğer taraftan eşimin işleriyle ilgileniyorum. Çocukların yeme-içme işleri, ev temizliği, çamaşır-bulaşık, çocukların giyimi, kira ücreti, faturalar vesaire hepsiyle ilgilenmeye çalışıyorum. Artık uyku saatlerim değişti, düşünmekten uyuyamıyorum, sabah namazına kadar yatamıyorum. Eşimin tutuklanması ile tamamen kilitlenmiş durumdayım. İş aramaya gidemiyorum, iş bulsam işe nasıl gideceğim. Çocukları bırakacak kimsemiz yok. Yavuz daha anaokuluna gidemeden ilkokul 1. sınıfa başladı. Borç alıp borç ödüyorum.
MESLEĞİME DÖNMEK İSTİYORUM
Mesleğime dönmeyi ve gasp edilen haklarımın iade edilmesini istiyorum. Çocuklar, iş ve imza arasında kaldım, en azından bilgisayar öğretmeni olan eşimin tutuksuz yargılanmasını istiyorum. Zira tamamen eli-kolu bağlanmış kilitlenmiş durumdayım. Sol dizimde risk derecesinde ve 3 yıl önceki doktorun ameliyat dediği ciddi bir menüsküsü bulunuyor. Sol el bileğimde ise yine 3 yıl önceki doktorun teşhis ve tespitine göre bir parça kemik erimiş ve vida takılması gerekiyor. Bununla kalmıyor, bel fıtığım var, doktorun kesinlikle ameliyat dediği patlamak üzere olan boyun fıtığı ve sağ kolumda da kısmi ve geçici olan ve yüzde 5 hasar bırakan felç bulunuyor.
Gasp edilen hakkımı da katarsanız çocuklarıma nasıl bakacağım, nasıl okula göndereceğim, nasıl kira ödeyeceğim, nasıl giyim ihtiyaçlarını karşılayabileceğim, hastalıklarda ailesini doktora nasıl götürebileceğim… 3 yıldır nasıl yaşıyorum ve bu nasıl mücadeledir ki 4. yılıma girdim. Nasıl ayakta duruyoruz halen tez konusu yapmak lazım.
Haksız yere yapılan ve hiçbir hukuki dayanağı olmayan 6 yılımı verdiğim diplomama (çalışma iznim) yapılan gasbın bitmesini ve yıllardır yaptığım mesleğime geri dönmeyi, başımızın tacı öğrenci ve velilerimize kavuşmak ve bu vatana yine ahlaklı, dürüst, çalışkan, vatansever bireyler yetiştirmek istiyorum.”
[BoldMedya] 19.9.2019
Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-31 [Tarık Burak]
Yıkıma Karşı İmar ve Islah Hamlelerini Sürdüren Bir Garip
"Bu din, kendisini bilmeyen, hâl ve dilinden anlamayan insanlar arasında neş'et etti. Bir gün gelecek, ilk ortaya çıktığı anki garipliğine tekrar dönecek ve bir kere daha gurbet yaşayacak. Müjdeler olsun gariplere!.. Onlar, bozguncuların yakıp yıktıklarını yapıp ıslah etmekle uğraşan kimselerdir." (Müslim, İman, 232)
Kaosa Sürüklenen Türkiye ve Hocaefendi’nin Güçlü Gayretleri (1977)
1 Mayıs 1977 tarihinde DİSK'in Taksim meydanında düzenlediği 1 Mayıs İşçi Bayramı Mitingi’nin bitimine doğru topluluğa ateş açıldı. 34 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bu vahşet sadece bununla kalmadı ve sonrasında Türkiye'deki faili meçhul katliamların pimi çekilmiş oldu. Toplumu kaosa sürükleyen bu anarşiliğin yanında bir de değişik kesimlerde kendisini göstermeye başlayan boykotlar, baskılar, toplumu korkuyla sindirme çabaları gün geçtikçe daha da artıyordu. Müspet hareketi kendine şiar edinmiş Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bu dönemde çok iş düşüyordu.
Hocaefendi’nin Boykotu Kırması
1977’de Yüksek İslam enstitüsü boykotu yurt çapına yayılmıştı. Boykotçular, “Yüksek İslam enstitüleri, akademi olsun” talebinde bulunuyordu. Kimi iddialara göre ise, seçim atmosferine girmiş Türkiye’de bazı partilerin köylere kadar gidip oy isteyecek insanlara ihtiyacı vardı ve enstitü öğrencileri böyle bir iş için bulunmaz fırsattı. Dolayısıyla boykotun gerçek sebeplerinden biri de buydu. Böylece öğrenciler köylere seçim çalışmasına gidebilecekti. Bir diğer teoriye göre boykotlar aslında bu enstitüleri kapattırmaya yönelik bir komploydu. Çünkü Türkiye çapında sayıları on kadar olan enstitülerin bir sene boykot edilmesi demek, bir sene mezun verememesi demekti. Boykot hem enstitülerin kapatılmasına zemin hazırlayacaktı hem de vaiz ve din dersi öğretmeni ihtiyacı olan toplum için önemli bir kayıp olacaktı.
Hocaefendi, vaazlarında boykotların doğru olmadığını belirterek öğrencilere, “Sınıfınıza girip derslerinizi yapın” çağrısı yaptı. Böylece boykot, Hocaefendi’nin İzmir’de güçlü bir şekilde verdiği “İslam’da boykot yoktur” mesajıyla kırıldı.
Sebebi her ne olursa olsun, Türkiye çapına yayılmış olan bu boykot, İzmir İslam Enstitüsü’nde sona erdirilirken, o gün enstitünün çevresini saran sivil halk da boykotu kırıp derslerine girmek isteyen öğrencilere yardımcı oldu. Hocaefendi de o gün, okulun yanındaki tepeye kadar gelerek boykotun kırılmasına kişisel olarak destek verdi. Boykotçular, derslere girmek isteyen arkadaşlarına, bir İslam enstitüsü öğrencisine yakışmayacak düzeyde hakaretler ederken, derslerine girmek isteyen öğrenciler seslerini çıkarmadılar. Hocaefendi’nin “Sizi öldürseler bile, tokatla dahi karşılık vermeyin” tavsiyesine uyan bu öğrenciler için önemli olan okulun açılmasıydı.
Hatta o gün üç boykotçu öğrenci Hocaefendi’nin yanına kadar gelerek tepkilerini gösterdiler. Öğrencilerden biri, “Senelerce sizi dinledim. Sizden böyle bir hareket beklemezdim” dedi. O sırada İsmail Büyükçelebi oradaydı ve onun uyarısıyla öğrenciler uzaklaştılar.
1977’deki bu boykot, 1969’dan itibaren yaşanan üç dört boykot girişiminin belki de en güçlüsüydü. Hocaefendi’ye göre, sokakta yürüyüş yapmak, slogan atmak, boykot yapmak Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm getirmeyecek ve dindar insanların günlük hayatlarına herhangi bir kolaylık sağlamayacaktı. Üstelik, Türkiye çapında İslam enstitüleri boykotu sürdüğü sırada Türkiye Büyük Millet Meclis’i tatildeydi. O şartlarda ülkenin çok daha acil konularını bile görüşüp karara bağlamakta güçlük çeken Meclis’in İslam enstitülerini akademiye dönüştürecek kanunu çıkarması çok zordu.
Sonraki yıllarda bu okullar, akademilerden çok daha iyi bir statüye sahip olan ilahiyat fakültelerine dönüştüler. Boykotçular başarılı olsaydı, bu sonucun elde edilmesi mümkün değildi.
Hocaefendi, güçlü mesajlarıyla camideki insanların dışarıda slogan atmakta olan sol gruplarla çatışmasını engellediği gibi İslam enstitüsü öğrencilerinin boykotçular ve boykot karşıtları olarak kavgaya tutuşmasını da önledi.
Fethullah Gülen Hocaefendi, o günlerde tehditle esnafı kepenk kapatmaya zorlayan örgütlere karşı ise bambaşka bir tavır sergiliyordu. Vaazlarında esnafa, “Bir avuç çapulcuya teslim olamazsınız. Gidin, dükkânlarınızı açın. Gelip öldürürlerse şehit olursunuz” diyordu. Çünkü bu olayda, silahlı grupların toplum üzerinde zorla baskı kurması söz konusuydu. Esnafın korkuyla teslim alınması demek, Türkiye’nin teröre teslim olması demekti.
Hocaefendi’ye göre Türk insanı, içte anarşi ve huzursuzluk çıkaran mütecavizlerin karşısına “tunçtan bir abide gibi” dikilmeli ve ölümü pahasına da olsa her türlü tecavüze set çekmeye çalışmalıydı. Çünkü canavarlaşmış ve insanlık sıfatını başka yerlerde bırakmış insanlara en küçük bir taviz vermek, yarın ardı arkası gelmeyen taleplere kapı açmak olacaktı. Mesela, anarşistler, “Bugün dükkânlar kapanacak, kepenkler çekilecek” diye ültimatom göndermişlerse, esnaf o gün bir başka mazeretinden dolayı dükkânını kapatacak dahi olsa, her türlü mazereti bir tarafa atacak ve gidip dükkânında oturacaktı. Diğer taraftan, bir anarşist elinde silah kapısına dikilse ve anarşi hesabına ondan “bir arpa tanesi” dahi istese, vermemek için diretecek, canını verecek, fakat o arpa tanesini vermeyecekti. Çünkü canavarın ilk talebi yerine getirildiğinde, aynı şahıs bir başka zaman yine kapısını çalacak ve onu ömür boyu utancından yere baktıracak taleplerde bulunacaktı. İşte o zaman, kapısı bir hain tarafından ilk çalındığında ne pahasına olursa olsun diretip ölümü tercih etmediğine bin pişman olacaktı.
Hocaefendi’nin İstanbul Vaazları…
Hocaefendi, ülkedeki buhranı aşmak ve gaye-i hayali olan dine Hizmet etmek için büyük çaba sarf ediyordu. Bunun için yollardaydı ve İstanbul’daki ikinci vaazını, 26 Ağustos 1977 tarihinde Eminönü’ndeki Yeni Camii’de verdi. Vaazın konusu: “Müslüman’ın öncelikle kendi benliğine çekidüzen vermesi”ydi.
Üçüncü vaazı, 9 Eylül 1977’de Sultanahmet Camii’ndeydi. O gün dönemin başbakanı Süleyman Demirel ve Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil de camiideydi.
Hocaefendi, İstanbul’a Sultanahmet Camii vaazına gelirken, İzmir’de “Eşrefpaşalılar” olarak bilinen bir grup arkadaşı da İstanbul’a geldi.
Hocaefendi’yi tanıyan ve ondan etkilenen Özcan Hasyiğit ve arkadaşlarının, 9 Eylül 1977’de İstanbul’da Sultanahmet Camii’nde olmalarının sebebi, kendi yöntemleriyle Hocaefendi’yi korumaktı. Bu karışık dönemde Hocaefendi’ye bir zarar gelmemesi için onu korumayı kendilerine vazife olarak görmüşlerdi. Özcan Hasyiğit ve Münir Kumlar, vaazlar sırasında dışarıda caminin etrafında dolaşıyor, arabaları kontrol ediyorlardı. Hocaefendi, “Korunmaya ihtiyacım yok” dese de onlar bundan vazgeçmedi. Sabri Travaş ismindeki arkadaşları da vaazlar öncesinde kürsüyü, kürsüdeki minderi kontrol ediyor ve hemen kürsünün altında oturarak muhtemel bir olaya karşı Hocaefendi’ye en yakın noktada duruyordu.
Hocaefendi’yi korumak için tedbir geliştirenlerden biri de 75 yaşlarında olan ak saçlı Halim Baba’ydı. Evini ve fırınını Akyazılı Vakfı’na bağışlayan Halim Baba, Hocaefendi, ne zaman bir yere gitse, arabanın ön koltuğuna geçip oturuyordu. Oysa Hocaefendi de otomobilde hep ön koltuğu tercih ediyordu.
Hocaefendi, ne zaman ön koltuğa geçmeye niyetlense, Halim Baba’yı, orada otururken buluyordu. Bir gün dayanamayıp, “Bu öne oturma merakı da neden?” diye sordu. Halim Baba’nın cevabı şöyle oldu: “Hocam, kötü niyetli insanlar var, sana zarar vermelerinden korkuyorum, şu sakalımla, kılık kıyafetimle öne oturuyorum ki beni Hoca zannetsinler de, vuracaklarsa beni vursunlar.”
Bu dönemde, 1977 yılının Haziran ayında Hocaefendi’nin çok sevdiği iki isim, Turgut Özal ve Yaşar Tunagür, Milli Selamet Partisi’nden (MSP) İzmir milletvekili adayı oldular. 5 Haziran 1977’de milletvekili seçimleri yapılacaktı. Özal liste birincisi, Tunagür ikinci sıradaydı. Özal, bürokrasinin tepesinden geliyordu, yıllardır siyasetçilerle çalışıyordu. O yüzden siyasete girmesi doğaldı. Ama Hocaefendi, Tunagür’ün siyasete girmesini istemiyordu.
Seçimlerde MSP İzmir’den 21.000 oy toplayabildi ve ikisi de seçilemedi. Hocaefendi belki de Tunagür ve Özal hatırına hayatında ilk defa o gün oy kullandı. Ne var ki MSP teşkilatı Yaşar Tunagür ve Turgut Özal’ın seçilmesi için çalışmamıştı. Çünkü ikisi de partinin tabanından gelmiyordu. Nitekim daha sonra 14 Ekim 1979 günü yapılan seçimlerde MSP İzmir’den 35.000 oy alacaktı.
“1981 yılında ne olacak?”
1977 yılında Hocaefendi’ye “1981 yılında ne olacak?” sorusu soruluyordu. Zira, 1981 yılında dünya tarihini bile değiştirecek büyük bir olayın meydana geleceği söyleniyordu. Hocaefendi, ise keramet beklentisi içinde olanları Türkiye’nin gerçekleriyle yüzleşmeye davet ediyordu. 1981’in mucizesini bekleyenlere şu cevabı veriyordu: “1981 yılında 81 öğrenci yurdu olacak!” Ona göre en önemli olay, “Altın Nesil” adını verdiği kuşağın yetişmesi için gençlere sahip çıkılmasıydı.
1977-78 yıllarına gelindiğinde Akyazılı Vakfı’nın Türkiye çapında inşaatını yürüttüğü yurt sayısı 80’i aşmıştı. Türk halkı, yıllar sonra dünyanın dört bucağına yayılacak okullar zincirini kuran bu türden vakıflara bağış yapmakta gerçekten de çok büyük fedakârlıklarda bulundu. Adeta cömertlikte sınır tanımadı.
Hocaefendi, İzmir’de yanında yetişen öğrencilerle ve vaazlarını dinleyen Ege esnafıyla birlikte Anadolu’nun içindeki hayır yapma dinamiğini harekete geçirdi. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce tarzının toplumda nasıl bir dönüşüme yol açtığının çok çarpıcı bir örneği 1978 İstanbul’da yaşanan şu hadiseydi:
İşadamı Ali Katırcıoğlu (Kervancı) o yıllarda İstanbul’da muhteşem Boğaz manzarasına sahip Büyük Çamlıca Tepesi’nin bitişiğindeki arsasında bir cami ve altında da cenazelerin yıkanıp kefenleneceği bir yer yaptırmak istiyordu. Ancak, Hocaefendi’nin talebelerinden İsmail Büyükçelebi, Ali Kervancı’ya şu sözlerle cenaze yıkama yeri yerine öğrenci yurdu yapmasını teklif etti: “Ağabey bu kadar vatan evladı yurtsuz, yuvasız okuma kavgası verirken, milletin ölüsüyle uğraşmak doğru mudur? Cenaze her yerde yıkanır, fakat öğrenci her yerde okuyup barınamaz!”
Ali Katırcıoğlu (Kervancı) hikayenin gerisini şöyle anlatıyor: ‘O anda cevap veremedim. Hocaefendi’yi ve arkadaşlarını tanıyorum, hizmeti tanıyor ve beğeniyorum ama şöyle bir tereddüdüm oldu. Daha önce başka bir yerde arkadaşlar imam hatibi uygun görmedikleri için ‘acaba burada da öyle yanlış bir şey olur mu, diye düşüneyim' dedim. Benim bu konuda tereddütte olduğum bir gece, çok enteresandır, rüyamda, bir ses işittim. Sesi şu an bile çok net hatırlıyorum Bu, bana bir ikazdı. Ondan sonra caminin altını kurs yapmaya karar verdik. Daha sonra camiyi 1986 yılında, Hocaefendi hizmete açtı. İlk seneki talebeler çok gayretliydiler. Onların o aşk ve şevki, bizim yurdu genişleterek yanındaki yurt binasını yapmamıza vesile oldu.'
Ali Katırcıoğlu’nun yaptırdığı ve “Büyük Çamlıca Yurdu” adını alan bu mekânda günümüze kadar yüzlerce öğrenci barındı. Yine Katırcıoğlu tarafından bu caminin bitişiğinde yaptırılan bir diğer büyük tesiste İslami bilimler alanında araştırmalar ve yayınlar yapan birkaç kuruluş faaliyet gösterdi. Fakat, bu süreçle birlikte bugün hepsine el konuldu. Bu ilim yuvaları diğerleri gibi tarumar edildi.
Hoca İmajı ve Hassas Yaşam
Hocaefendi, yaşantısıyla gerçek hoca modelini ortaya koyarken, topluma da önemli bir uyarı yapıyordu: “Hocalar yaptıkları iş itibariyle peygamberlerin vârisleri olduklarına göre onlarla alay etmek büyük günahtır!” Çünkü ona göre, toplumdaki bu hoca imajının düzelmesi için hocalara da büyük bir görev düşüyordu. Hocalar görevlerini yaparken mümkün olduğu kadar mütevazi yaşamalı ve toplumdan bir şey istememeliydiler. Mademki hocalık peygamber mesleğiydi, o halde hocalar peygamberlerin vârisleri olarak din adına topluma bir hizmet sunarken kesinlikle bir karşılık beklentisi içine girmemeliydi. Çünkü peygamberlik mesleğinde ücrete talip olmak söz konusu değildi. Hocalara toplum nezdinde şahsiyet kazandıracak bu olgu için Hocaefendi, “müstağni yaşamak” diyordu. Müstağni yaşamak ya da bir başka ifadeyle istiğna duygusu, deyim yerindeyse derviş gibi, gerekirse “bir hırka, bir lokma” gibi bir hayat tarzını öngörüyordu. Bu, hocaları dini dünyaya alet etme töhmetinden de kurtaracak şeydi.
Hocaefendi, en başta kendisi bu ilkeye uygun olarak yaşama çabası içindeydi. Cami penceresinde yaşıyor, riyazat yapıyor, az yiyor, az içiyor, talabenin, vakfın, yurdun imkanlarından kesinlikle yararlanmıyordu. Kılı kırk yararcasına çok dikkatli yaşıyordu. En küçük bir şüphe dahi gördüğü sahalara asla yaklaşmıyordu.
1978 yılında Ramazan-ı Şerif, yaz aylarına denk gelmişti. Hocaefendi, İzmit’te inşa edilecek yurdun temel atma törenine davetliydi. Törene katılan Hocaefendi, oraya gelenlerle uzun bir sohbetten sonra Bursa’ya geçti. İftar vakti gelince yemek yemeyeceğini söyledi. Çünkü iftardan sonra vaaz verecekti ve vaazlarından önce yemek yemiyordu. Yıllardan beri, örneğin cuma günleri camide vaaz verecekse o günün sabahından itibaren bir şey yemiyordu. Sadece bir gün öncesinin akşamı çok hafif bir şeyler alıyordu.
O gün Bursa’da uzun bir vaaz veren Hocaefendi, vaazın ardından, o sıralarda yurt olan ve sonraki yıllarda okula dönüşecek olan eğitim tesisi için yapılan himmet toplantısına da katıldıktan sonra teravih namazı kıldı. Herkes dağılmıştı, ancak o henüz bir şey yememişti. İftarını yapması için yemek getirildi. Hocaefendi yine, “Ben yemeyeceğim, siz buyurun” dedi. Talebelerinden Vehbi Yıldız’ın “Yaz günü oruç tuttunuz, bu kadar yoruldunuz” ısrarları da fayda etmedi. Hocaefendi hiçbir şey yemiyordu. Yıldız en sonunda, “Hocam, buradaki yemek içerisinde öğrencinin yiyeceğinden hiçbir şey yok. Ben burada ne varsa hepsini kendi paramla hazırlattım” deyince Hocaefendi, “Ha öyle mi, peki o zaman” deyip iftarını açtı.
Hocaefendi, seyahat sırasında yol veya köprü için ödeme yapılması gerekiyorsa yine kendisi karşılıyordu. Mesela Boğaziçi Köprüsü’nden geçecekleri zaman: “Benim bir köprü parası kadar param var. Köprü parasını ben vereceğim” diyerek onu da kendisi ödüyordu.
Ecevit Kabinesi (2 Ocak 1978)
Bülent Ecevit, AP'den aldığı 11 Bakanla birlikte 2 Ocak 1978’de hükümeti kurdu. Bu yıllarda ülkeyi karıştırmak isteyenler yine iş başındaydı. Örneğin, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi önünde öğrencilerin üzerine bomba atılmasıyla 5 kişi ölmüş, 47 kişi yaralanmıştı. 23 Aralık 1978’te Kahramanmaraş’ta, karşılıklı olarak öldürülen kişilerin cenazeleri sonrası, muhtelif provakasyonlar tertiplenmiş, kundaktaki bebekler dahil 33 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmış, evler, dükkanlar yakılmıştı.
Ülke adım adım, 12 Eylül İhtilaline gidiyordu. Türkiye’de kamplaşmalar öylesine vahim boyutlara ulaşmıştı ki, Hocaefendi, 1979’da Bornova Camii’nde Cuma günü vaaz verirken, sol gruplardan birinin mensupları “Yaşasın Lenin, yaşasın komünizm” diye bağırarak caminin önünden geçiyorlardı. Ellerinde orak çekişli kırmızı bayraklarla geçen grubun amacı camidekileri tahrik etmekti. Cuma günü olduğu için caminin çevresi kalabalıktı. Özel olarak cuma gününün seçildiği anlaşılan bu gösteride, dışarıdan gelen “Yaşasın Dev-Sol, yaşasın Marksizm” sloganlarıyla içerideki cami cemaatinin psikolojisi bozulabilirdi. Hocaefendi, o günleri şöyle anlatıyor: “Cami avlusunda bile komünist gençler tarafından tehdit ediliyorduk. Cami avlusunda cemaatin gözünün içine baka baka ‘ya ya ya, şa şa şa, komünizm çok yaşa’ diye bağırılıyordu.”
Hocaefendi, basiretli davranarak o dönemde kendisini sağcı, solcu ya da dindar olarak tanımlayan bütün gençlere aynı dilden yaklaşıyordu ki bu çok önemliydi. Örneğin, kendilerini komünist olarak adlandıran gençler cami avlusuna girip bu sloganları attıklarında camideki dindar gençlerin harekete geçip onlara cevap vermesini doğru bir tarz olarak görmüyordu. Hocaefendi’ye göre sokaklara yazı yazmak veya karşı grupların yazdığı sloganları silip yeni sloganlar üretmek de faydasızdı. Hocaefendi’nin sağdan ve soldan bütün gençlere çağrısı şuydu: “12 Mart Muhtırası’ndan ders alın. Ülkeyi kurtarmayı bırakın, okulunuzu bitirmeye bakın.”
Bir gün bir arkadaşı Hocaefendi’ye “Hocam ne zaman kürsüde vaaz ederken ve minberde hutbe okurken size baksam, sizi alnınızdan bir kurşun yemiş ve kanlar içinde boylu boyunca yatarken görüyorum” demişti. Hocaefendi’nin bu arkadaşına cevabı şöyleydi: “Ben hep o tehlikeyi bilerek ve onu bekleyerek hutbe için minbere çıkıyorum.” Ve bir gün kürsüde vaaz ederken şöyle demişti: “Şayet bir gün beni kürsüde öldürürlerse, cesedimi bir kenara atın ve başınız önde asayişin, emniyetin temsilcileri olarak evlerinizin yolunu tutun. Eğer öyle bir anda kalkıp bana saldıranlara karşılık verirseniz size hakkımı helal etmem. Allah’ın huzurunda iki elim yakanızda sizinle hesaplaşırım.”
O günlerde sol gruplardan birine mensup gençler, Hocaefendi’nin Alaattin isimli bir öğrencisinin kafasını yarmışlardı. Bu öğrenci Hocaefendi’ye gelerek, “Hocam beni bu hale getirdiler, ama kimseye el kaldırmadım” dedi. Hocaefendi, bu öğrencisini teselli ederek, “Size yakışanı yapmışsınız” cevabını verdi. “Size biri bıçakla saldırıyorsa, kollarınızı açın, ona sarılın. Onun yaka cebine gül kondurmak için okunuzun ucuna gül takın” diyordu. Bu sol gruptaki öğrenciler, dövdükleri öğrencinin rakip sağcı bir gruba mensup olduğunu zannetmişlerdi. Kısa bir süre sonra onun Hocaefendi’nin öğrencisi olduğunu öğrendiklerinde, bir demet çiçekle Hocaefendi’yi ziyaret edip özür dilediler.
O dönemde şehirlerde kurtarılmış bölgeler vardı. Örneğin İzmir’deki Ege Üniversitesi solcu gençlerin kontrolündeydi, ülkücüler derslere giremiyordu. Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi ise sağcıların kontrolündeydi.
Bazı yerlerde öğretim üyeleri bile okullara giremiyordu.
Sağ ve sol gruplar da kendi aralarında birlik değildi. Örneğin Maocular bir grup, Leninciler bir başka gruptu. Bir grup diğerine “Rusçu”, “sosyal faşist” suçlaması yapıyordu.
Her genç, Hocaefendi’nin kafası yarılan bu öğrencisi kadar şanslı değildi. Her gün, 20-30 kişi ölüyordu. Ölen her üniversiteli gençle birlikte bir eve de ateş düşüyordu. Anneler ve babalar çaresizdi. İstanbul Şişli’deki olaylarda öldürülen iki öğrenciden biri olan Cezmi Yılmaz’ın babası Şuayip Yılmaz, “Arkadaşımızın cenazesini biz gömeceğiz” diyen bir grup öğrenciye, “Hayır, oğlumun ölümüne siz sebep oldunuz, cenazeyi size vermem” diyordu. Bunun üzerine yeniden olaylar çıkıyordu.
Türkiye Nasıl Düzlüğe Çıkar?
1979 yılında İş adamı Sabri Ülker’in İstanbul Boğazı’nın üzerindeki evinde bir yemek daveti vardı. Yemekte, dönemin Başbakan Müsteşarı Turgut Özal, İsmet İnönü döneminin Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu, Profesör Nevzat Yalçıntaş, birkaç profesör ve işadamları vardı. Hocaefendi de o akşam Ülker’in evindeydi. Özal, yemekten sonra Hocaefendi’ye “Hocam eğitim faaliyetlerinizi biraz anlatsanız” dedi. Hocaefendi, Türkiye’nin düzlüğe çıkması için bireysel olarak herkese düşen görevlerden söz etti. Türkiye sathına yayılmakta olan öğrenci yurtlarıyla birlikte okullar açılması gerektiğini anlattı. O akşam Hocaefendi’yi dinleyenlerden bazıları, “Bunun için gerekli olan para nasıl bulunacak?” sorusunu ortaya attılar. Hocaefendi, “O işin en kolay tarafı. Önemli olan samimiyet. Bakın İzmirli iş adamı gelip İstanbul’da yurt açıyor” diye cevap verdi.
Yemekten sonra Özal ile Hocaefendi bir saat kadar baş başa görüştüler. Hocaefendi, Turgut Özal için şöyle diyecekti: “Özal daha o zaman işin temelini, büyüklüğünü, inkişaf edeceğini görmüştü.”
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 19.9.2019 [Samanyolu Haber]
"Bu din, kendisini bilmeyen, hâl ve dilinden anlamayan insanlar arasında neş'et etti. Bir gün gelecek, ilk ortaya çıktığı anki garipliğine tekrar dönecek ve bir kere daha gurbet yaşayacak. Müjdeler olsun gariplere!.. Onlar, bozguncuların yakıp yıktıklarını yapıp ıslah etmekle uğraşan kimselerdir." (Müslim, İman, 232)
Kaosa Sürüklenen Türkiye ve Hocaefendi’nin Güçlü Gayretleri (1977)
1 Mayıs 1977 tarihinde DİSK'in Taksim meydanında düzenlediği 1 Mayıs İşçi Bayramı Mitingi’nin bitimine doğru topluluğa ateş açıldı. 34 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bu vahşet sadece bununla kalmadı ve sonrasında Türkiye'deki faili meçhul katliamların pimi çekilmiş oldu. Toplumu kaosa sürükleyen bu anarşiliğin yanında bir de değişik kesimlerde kendisini göstermeye başlayan boykotlar, baskılar, toplumu korkuyla sindirme çabaları gün geçtikçe daha da artıyordu. Müspet hareketi kendine şiar edinmiş Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bu dönemde çok iş düşüyordu.
Hocaefendi’nin Boykotu Kırması
1977’de Yüksek İslam enstitüsü boykotu yurt çapına yayılmıştı. Boykotçular, “Yüksek İslam enstitüleri, akademi olsun” talebinde bulunuyordu. Kimi iddialara göre ise, seçim atmosferine girmiş Türkiye’de bazı partilerin köylere kadar gidip oy isteyecek insanlara ihtiyacı vardı ve enstitü öğrencileri böyle bir iş için bulunmaz fırsattı. Dolayısıyla boykotun gerçek sebeplerinden biri de buydu. Böylece öğrenciler köylere seçim çalışmasına gidebilecekti. Bir diğer teoriye göre boykotlar aslında bu enstitüleri kapattırmaya yönelik bir komploydu. Çünkü Türkiye çapında sayıları on kadar olan enstitülerin bir sene boykot edilmesi demek, bir sene mezun verememesi demekti. Boykot hem enstitülerin kapatılmasına zemin hazırlayacaktı hem de vaiz ve din dersi öğretmeni ihtiyacı olan toplum için önemli bir kayıp olacaktı.
Hocaefendi, vaazlarında boykotların doğru olmadığını belirterek öğrencilere, “Sınıfınıza girip derslerinizi yapın” çağrısı yaptı. Böylece boykot, Hocaefendi’nin İzmir’de güçlü bir şekilde verdiği “İslam’da boykot yoktur” mesajıyla kırıldı.
Sebebi her ne olursa olsun, Türkiye çapına yayılmış olan bu boykot, İzmir İslam Enstitüsü’nde sona erdirilirken, o gün enstitünün çevresini saran sivil halk da boykotu kırıp derslerine girmek isteyen öğrencilere yardımcı oldu. Hocaefendi de o gün, okulun yanındaki tepeye kadar gelerek boykotun kırılmasına kişisel olarak destek verdi. Boykotçular, derslere girmek isteyen arkadaşlarına, bir İslam enstitüsü öğrencisine yakışmayacak düzeyde hakaretler ederken, derslerine girmek isteyen öğrenciler seslerini çıkarmadılar. Hocaefendi’nin “Sizi öldürseler bile, tokatla dahi karşılık vermeyin” tavsiyesine uyan bu öğrenciler için önemli olan okulun açılmasıydı.
Hatta o gün üç boykotçu öğrenci Hocaefendi’nin yanına kadar gelerek tepkilerini gösterdiler. Öğrencilerden biri, “Senelerce sizi dinledim. Sizden böyle bir hareket beklemezdim” dedi. O sırada İsmail Büyükçelebi oradaydı ve onun uyarısıyla öğrenciler uzaklaştılar.
1977’deki bu boykot, 1969’dan itibaren yaşanan üç dört boykot girişiminin belki de en güçlüsüydü. Hocaefendi’ye göre, sokakta yürüyüş yapmak, slogan atmak, boykot yapmak Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm getirmeyecek ve dindar insanların günlük hayatlarına herhangi bir kolaylık sağlamayacaktı. Üstelik, Türkiye çapında İslam enstitüleri boykotu sürdüğü sırada Türkiye Büyük Millet Meclis’i tatildeydi. O şartlarda ülkenin çok daha acil konularını bile görüşüp karara bağlamakta güçlük çeken Meclis’in İslam enstitülerini akademiye dönüştürecek kanunu çıkarması çok zordu.
Sonraki yıllarda bu okullar, akademilerden çok daha iyi bir statüye sahip olan ilahiyat fakültelerine dönüştüler. Boykotçular başarılı olsaydı, bu sonucun elde edilmesi mümkün değildi.
Hocaefendi, güçlü mesajlarıyla camideki insanların dışarıda slogan atmakta olan sol gruplarla çatışmasını engellediği gibi İslam enstitüsü öğrencilerinin boykotçular ve boykot karşıtları olarak kavgaya tutuşmasını da önledi.
Fethullah Gülen Hocaefendi, o günlerde tehditle esnafı kepenk kapatmaya zorlayan örgütlere karşı ise bambaşka bir tavır sergiliyordu. Vaazlarında esnafa, “Bir avuç çapulcuya teslim olamazsınız. Gidin, dükkânlarınızı açın. Gelip öldürürlerse şehit olursunuz” diyordu. Çünkü bu olayda, silahlı grupların toplum üzerinde zorla baskı kurması söz konusuydu. Esnafın korkuyla teslim alınması demek, Türkiye’nin teröre teslim olması demekti.
Hocaefendi’ye göre Türk insanı, içte anarşi ve huzursuzluk çıkaran mütecavizlerin karşısına “tunçtan bir abide gibi” dikilmeli ve ölümü pahasına da olsa her türlü tecavüze set çekmeye çalışmalıydı. Çünkü canavarlaşmış ve insanlık sıfatını başka yerlerde bırakmış insanlara en küçük bir taviz vermek, yarın ardı arkası gelmeyen taleplere kapı açmak olacaktı. Mesela, anarşistler, “Bugün dükkânlar kapanacak, kepenkler çekilecek” diye ültimatom göndermişlerse, esnaf o gün bir başka mazeretinden dolayı dükkânını kapatacak dahi olsa, her türlü mazereti bir tarafa atacak ve gidip dükkânında oturacaktı. Diğer taraftan, bir anarşist elinde silah kapısına dikilse ve anarşi hesabına ondan “bir arpa tanesi” dahi istese, vermemek için diretecek, canını verecek, fakat o arpa tanesini vermeyecekti. Çünkü canavarın ilk talebi yerine getirildiğinde, aynı şahıs bir başka zaman yine kapısını çalacak ve onu ömür boyu utancından yere baktıracak taleplerde bulunacaktı. İşte o zaman, kapısı bir hain tarafından ilk çalındığında ne pahasına olursa olsun diretip ölümü tercih etmediğine bin pişman olacaktı.
Hocaefendi’nin İstanbul Vaazları…
Hocaefendi, ülkedeki buhranı aşmak ve gaye-i hayali olan dine Hizmet etmek için büyük çaba sarf ediyordu. Bunun için yollardaydı ve İstanbul’daki ikinci vaazını, 26 Ağustos 1977 tarihinde Eminönü’ndeki Yeni Camii’de verdi. Vaazın konusu: “Müslüman’ın öncelikle kendi benliğine çekidüzen vermesi”ydi.
Üçüncü vaazı, 9 Eylül 1977’de Sultanahmet Camii’ndeydi. O gün dönemin başbakanı Süleyman Demirel ve Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil de camiideydi.
Hocaefendi, İstanbul’a Sultanahmet Camii vaazına gelirken, İzmir’de “Eşrefpaşalılar” olarak bilinen bir grup arkadaşı da İstanbul’a geldi.
Hocaefendi’yi tanıyan ve ondan etkilenen Özcan Hasyiğit ve arkadaşlarının, 9 Eylül 1977’de İstanbul’da Sultanahmet Camii’nde olmalarının sebebi, kendi yöntemleriyle Hocaefendi’yi korumaktı. Bu karışık dönemde Hocaefendi’ye bir zarar gelmemesi için onu korumayı kendilerine vazife olarak görmüşlerdi. Özcan Hasyiğit ve Münir Kumlar, vaazlar sırasında dışarıda caminin etrafında dolaşıyor, arabaları kontrol ediyorlardı. Hocaefendi, “Korunmaya ihtiyacım yok” dese de onlar bundan vazgeçmedi. Sabri Travaş ismindeki arkadaşları da vaazlar öncesinde kürsüyü, kürsüdeki minderi kontrol ediyor ve hemen kürsünün altında oturarak muhtemel bir olaya karşı Hocaefendi’ye en yakın noktada duruyordu.
Hocaefendi’yi korumak için tedbir geliştirenlerden biri de 75 yaşlarında olan ak saçlı Halim Baba’ydı. Evini ve fırınını Akyazılı Vakfı’na bağışlayan Halim Baba, Hocaefendi, ne zaman bir yere gitse, arabanın ön koltuğuna geçip oturuyordu. Oysa Hocaefendi de otomobilde hep ön koltuğu tercih ediyordu.
Hocaefendi, ne zaman ön koltuğa geçmeye niyetlense, Halim Baba’yı, orada otururken buluyordu. Bir gün dayanamayıp, “Bu öne oturma merakı da neden?” diye sordu. Halim Baba’nın cevabı şöyle oldu: “Hocam, kötü niyetli insanlar var, sana zarar vermelerinden korkuyorum, şu sakalımla, kılık kıyafetimle öne oturuyorum ki beni Hoca zannetsinler de, vuracaklarsa beni vursunlar.”
Bu dönemde, 1977 yılının Haziran ayında Hocaefendi’nin çok sevdiği iki isim, Turgut Özal ve Yaşar Tunagür, Milli Selamet Partisi’nden (MSP) İzmir milletvekili adayı oldular. 5 Haziran 1977’de milletvekili seçimleri yapılacaktı. Özal liste birincisi, Tunagür ikinci sıradaydı. Özal, bürokrasinin tepesinden geliyordu, yıllardır siyasetçilerle çalışıyordu. O yüzden siyasete girmesi doğaldı. Ama Hocaefendi, Tunagür’ün siyasete girmesini istemiyordu.
Seçimlerde MSP İzmir’den 21.000 oy toplayabildi ve ikisi de seçilemedi. Hocaefendi belki de Tunagür ve Özal hatırına hayatında ilk defa o gün oy kullandı. Ne var ki MSP teşkilatı Yaşar Tunagür ve Turgut Özal’ın seçilmesi için çalışmamıştı. Çünkü ikisi de partinin tabanından gelmiyordu. Nitekim daha sonra 14 Ekim 1979 günü yapılan seçimlerde MSP İzmir’den 35.000 oy alacaktı.
“1981 yılında ne olacak?”
1977 yılında Hocaefendi’ye “1981 yılında ne olacak?” sorusu soruluyordu. Zira, 1981 yılında dünya tarihini bile değiştirecek büyük bir olayın meydana geleceği söyleniyordu. Hocaefendi, ise keramet beklentisi içinde olanları Türkiye’nin gerçekleriyle yüzleşmeye davet ediyordu. 1981’in mucizesini bekleyenlere şu cevabı veriyordu: “1981 yılında 81 öğrenci yurdu olacak!” Ona göre en önemli olay, “Altın Nesil” adını verdiği kuşağın yetişmesi için gençlere sahip çıkılmasıydı.
1977-78 yıllarına gelindiğinde Akyazılı Vakfı’nın Türkiye çapında inşaatını yürüttüğü yurt sayısı 80’i aşmıştı. Türk halkı, yıllar sonra dünyanın dört bucağına yayılacak okullar zincirini kuran bu türden vakıflara bağış yapmakta gerçekten de çok büyük fedakârlıklarda bulundu. Adeta cömertlikte sınır tanımadı.
Hocaefendi, İzmir’de yanında yetişen öğrencilerle ve vaazlarını dinleyen Ege esnafıyla birlikte Anadolu’nun içindeki hayır yapma dinamiğini harekete geçirdi. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce tarzının toplumda nasıl bir dönüşüme yol açtığının çok çarpıcı bir örneği 1978 İstanbul’da yaşanan şu hadiseydi:
İşadamı Ali Katırcıoğlu (Kervancı) o yıllarda İstanbul’da muhteşem Boğaz manzarasına sahip Büyük Çamlıca Tepesi’nin bitişiğindeki arsasında bir cami ve altında da cenazelerin yıkanıp kefenleneceği bir yer yaptırmak istiyordu. Ancak, Hocaefendi’nin talebelerinden İsmail Büyükçelebi, Ali Kervancı’ya şu sözlerle cenaze yıkama yeri yerine öğrenci yurdu yapmasını teklif etti: “Ağabey bu kadar vatan evladı yurtsuz, yuvasız okuma kavgası verirken, milletin ölüsüyle uğraşmak doğru mudur? Cenaze her yerde yıkanır, fakat öğrenci her yerde okuyup barınamaz!”
Ali Katırcıoğlu (Kervancı) hikayenin gerisini şöyle anlatıyor: ‘O anda cevap veremedim. Hocaefendi’yi ve arkadaşlarını tanıyorum, hizmeti tanıyor ve beğeniyorum ama şöyle bir tereddüdüm oldu. Daha önce başka bir yerde arkadaşlar imam hatibi uygun görmedikleri için ‘acaba burada da öyle yanlış bir şey olur mu, diye düşüneyim' dedim. Benim bu konuda tereddütte olduğum bir gece, çok enteresandır, rüyamda, bir ses işittim. Sesi şu an bile çok net hatırlıyorum Bu, bana bir ikazdı. Ondan sonra caminin altını kurs yapmaya karar verdik. Daha sonra camiyi 1986 yılında, Hocaefendi hizmete açtı. İlk seneki talebeler çok gayretliydiler. Onların o aşk ve şevki, bizim yurdu genişleterek yanındaki yurt binasını yapmamıza vesile oldu.'
Ali Katırcıoğlu’nun yaptırdığı ve “Büyük Çamlıca Yurdu” adını alan bu mekânda günümüze kadar yüzlerce öğrenci barındı. Yine Katırcıoğlu tarafından bu caminin bitişiğinde yaptırılan bir diğer büyük tesiste İslami bilimler alanında araştırmalar ve yayınlar yapan birkaç kuruluş faaliyet gösterdi. Fakat, bu süreçle birlikte bugün hepsine el konuldu. Bu ilim yuvaları diğerleri gibi tarumar edildi.
Hoca İmajı ve Hassas Yaşam
Hocaefendi, yaşantısıyla gerçek hoca modelini ortaya koyarken, topluma da önemli bir uyarı yapıyordu: “Hocalar yaptıkları iş itibariyle peygamberlerin vârisleri olduklarına göre onlarla alay etmek büyük günahtır!” Çünkü ona göre, toplumdaki bu hoca imajının düzelmesi için hocalara da büyük bir görev düşüyordu. Hocalar görevlerini yaparken mümkün olduğu kadar mütevazi yaşamalı ve toplumdan bir şey istememeliydiler. Mademki hocalık peygamber mesleğiydi, o halde hocalar peygamberlerin vârisleri olarak din adına topluma bir hizmet sunarken kesinlikle bir karşılık beklentisi içine girmemeliydi. Çünkü peygamberlik mesleğinde ücrete talip olmak söz konusu değildi. Hocalara toplum nezdinde şahsiyet kazandıracak bu olgu için Hocaefendi, “müstağni yaşamak” diyordu. Müstağni yaşamak ya da bir başka ifadeyle istiğna duygusu, deyim yerindeyse derviş gibi, gerekirse “bir hırka, bir lokma” gibi bir hayat tarzını öngörüyordu. Bu, hocaları dini dünyaya alet etme töhmetinden de kurtaracak şeydi.
Hocaefendi, en başta kendisi bu ilkeye uygun olarak yaşama çabası içindeydi. Cami penceresinde yaşıyor, riyazat yapıyor, az yiyor, az içiyor, talabenin, vakfın, yurdun imkanlarından kesinlikle yararlanmıyordu. Kılı kırk yararcasına çok dikkatli yaşıyordu. En küçük bir şüphe dahi gördüğü sahalara asla yaklaşmıyordu.
1978 yılında Ramazan-ı Şerif, yaz aylarına denk gelmişti. Hocaefendi, İzmit’te inşa edilecek yurdun temel atma törenine davetliydi. Törene katılan Hocaefendi, oraya gelenlerle uzun bir sohbetten sonra Bursa’ya geçti. İftar vakti gelince yemek yemeyeceğini söyledi. Çünkü iftardan sonra vaaz verecekti ve vaazlarından önce yemek yemiyordu. Yıllardan beri, örneğin cuma günleri camide vaaz verecekse o günün sabahından itibaren bir şey yemiyordu. Sadece bir gün öncesinin akşamı çok hafif bir şeyler alıyordu.
O gün Bursa’da uzun bir vaaz veren Hocaefendi, vaazın ardından, o sıralarda yurt olan ve sonraki yıllarda okula dönüşecek olan eğitim tesisi için yapılan himmet toplantısına da katıldıktan sonra teravih namazı kıldı. Herkes dağılmıştı, ancak o henüz bir şey yememişti. İftarını yapması için yemek getirildi. Hocaefendi yine, “Ben yemeyeceğim, siz buyurun” dedi. Talebelerinden Vehbi Yıldız’ın “Yaz günü oruç tuttunuz, bu kadar yoruldunuz” ısrarları da fayda etmedi. Hocaefendi hiçbir şey yemiyordu. Yıldız en sonunda, “Hocam, buradaki yemek içerisinde öğrencinin yiyeceğinden hiçbir şey yok. Ben burada ne varsa hepsini kendi paramla hazırlattım” deyince Hocaefendi, “Ha öyle mi, peki o zaman” deyip iftarını açtı.
Hocaefendi, seyahat sırasında yol veya köprü için ödeme yapılması gerekiyorsa yine kendisi karşılıyordu. Mesela Boğaziçi Köprüsü’nden geçecekleri zaman: “Benim bir köprü parası kadar param var. Köprü parasını ben vereceğim” diyerek onu da kendisi ödüyordu.
Ecevit Kabinesi (2 Ocak 1978)
Bülent Ecevit, AP'den aldığı 11 Bakanla birlikte 2 Ocak 1978’de hükümeti kurdu. Bu yıllarda ülkeyi karıştırmak isteyenler yine iş başındaydı. Örneğin, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi önünde öğrencilerin üzerine bomba atılmasıyla 5 kişi ölmüş, 47 kişi yaralanmıştı. 23 Aralık 1978’te Kahramanmaraş’ta, karşılıklı olarak öldürülen kişilerin cenazeleri sonrası, muhtelif provakasyonlar tertiplenmiş, kundaktaki bebekler dahil 33 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmış, evler, dükkanlar yakılmıştı.
Ülke adım adım, 12 Eylül İhtilaline gidiyordu. Türkiye’de kamplaşmalar öylesine vahim boyutlara ulaşmıştı ki, Hocaefendi, 1979’da Bornova Camii’nde Cuma günü vaaz verirken, sol gruplardan birinin mensupları “Yaşasın Lenin, yaşasın komünizm” diye bağırarak caminin önünden geçiyorlardı. Ellerinde orak çekişli kırmızı bayraklarla geçen grubun amacı camidekileri tahrik etmekti. Cuma günü olduğu için caminin çevresi kalabalıktı. Özel olarak cuma gününün seçildiği anlaşılan bu gösteride, dışarıdan gelen “Yaşasın Dev-Sol, yaşasın Marksizm” sloganlarıyla içerideki cami cemaatinin psikolojisi bozulabilirdi. Hocaefendi, o günleri şöyle anlatıyor: “Cami avlusunda bile komünist gençler tarafından tehdit ediliyorduk. Cami avlusunda cemaatin gözünün içine baka baka ‘ya ya ya, şa şa şa, komünizm çok yaşa’ diye bağırılıyordu.”
Hocaefendi, basiretli davranarak o dönemde kendisini sağcı, solcu ya da dindar olarak tanımlayan bütün gençlere aynı dilden yaklaşıyordu ki bu çok önemliydi. Örneğin, kendilerini komünist olarak adlandıran gençler cami avlusuna girip bu sloganları attıklarında camideki dindar gençlerin harekete geçip onlara cevap vermesini doğru bir tarz olarak görmüyordu. Hocaefendi’ye göre sokaklara yazı yazmak veya karşı grupların yazdığı sloganları silip yeni sloganlar üretmek de faydasızdı. Hocaefendi’nin sağdan ve soldan bütün gençlere çağrısı şuydu: “12 Mart Muhtırası’ndan ders alın. Ülkeyi kurtarmayı bırakın, okulunuzu bitirmeye bakın.”
Bir gün bir arkadaşı Hocaefendi’ye “Hocam ne zaman kürsüde vaaz ederken ve minberde hutbe okurken size baksam, sizi alnınızdan bir kurşun yemiş ve kanlar içinde boylu boyunca yatarken görüyorum” demişti. Hocaefendi’nin bu arkadaşına cevabı şöyleydi: “Ben hep o tehlikeyi bilerek ve onu bekleyerek hutbe için minbere çıkıyorum.” Ve bir gün kürsüde vaaz ederken şöyle demişti: “Şayet bir gün beni kürsüde öldürürlerse, cesedimi bir kenara atın ve başınız önde asayişin, emniyetin temsilcileri olarak evlerinizin yolunu tutun. Eğer öyle bir anda kalkıp bana saldıranlara karşılık verirseniz size hakkımı helal etmem. Allah’ın huzurunda iki elim yakanızda sizinle hesaplaşırım.”
O günlerde sol gruplardan birine mensup gençler, Hocaefendi’nin Alaattin isimli bir öğrencisinin kafasını yarmışlardı. Bu öğrenci Hocaefendi’ye gelerek, “Hocam beni bu hale getirdiler, ama kimseye el kaldırmadım” dedi. Hocaefendi, bu öğrencisini teselli ederek, “Size yakışanı yapmışsınız” cevabını verdi. “Size biri bıçakla saldırıyorsa, kollarınızı açın, ona sarılın. Onun yaka cebine gül kondurmak için okunuzun ucuna gül takın” diyordu. Bu sol gruptaki öğrenciler, dövdükleri öğrencinin rakip sağcı bir gruba mensup olduğunu zannetmişlerdi. Kısa bir süre sonra onun Hocaefendi’nin öğrencisi olduğunu öğrendiklerinde, bir demet çiçekle Hocaefendi’yi ziyaret edip özür dilediler.
O dönemde şehirlerde kurtarılmış bölgeler vardı. Örneğin İzmir’deki Ege Üniversitesi solcu gençlerin kontrolündeydi, ülkücüler derslere giremiyordu. Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi ise sağcıların kontrolündeydi.
Bazı yerlerde öğretim üyeleri bile okullara giremiyordu.
Sağ ve sol gruplar da kendi aralarında birlik değildi. Örneğin Maocular bir grup, Leninciler bir başka gruptu. Bir grup diğerine “Rusçu”, “sosyal faşist” suçlaması yapıyordu.
Her genç, Hocaefendi’nin kafası yarılan bu öğrencisi kadar şanslı değildi. Her gün, 20-30 kişi ölüyordu. Ölen her üniversiteli gençle birlikte bir eve de ateş düşüyordu. Anneler ve babalar çaresizdi. İstanbul Şişli’deki olaylarda öldürülen iki öğrenciden biri olan Cezmi Yılmaz’ın babası Şuayip Yılmaz, “Arkadaşımızın cenazesini biz gömeceğiz” diyen bir grup öğrenciye, “Hayır, oğlumun ölümüne siz sebep oldunuz, cenazeyi size vermem” diyordu. Bunun üzerine yeniden olaylar çıkıyordu.
Türkiye Nasıl Düzlüğe Çıkar?
1979 yılında İş adamı Sabri Ülker’in İstanbul Boğazı’nın üzerindeki evinde bir yemek daveti vardı. Yemekte, dönemin Başbakan Müsteşarı Turgut Özal, İsmet İnönü döneminin Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu, Profesör Nevzat Yalçıntaş, birkaç profesör ve işadamları vardı. Hocaefendi de o akşam Ülker’in evindeydi. Özal, yemekten sonra Hocaefendi’ye “Hocam eğitim faaliyetlerinizi biraz anlatsanız” dedi. Hocaefendi, Türkiye’nin düzlüğe çıkması için bireysel olarak herkese düşen görevlerden söz etti. Türkiye sathına yayılmakta olan öğrenci yurtlarıyla birlikte okullar açılması gerektiğini anlattı. O akşam Hocaefendi’yi dinleyenlerden bazıları, “Bunun için gerekli olan para nasıl bulunacak?” sorusunu ortaya attılar. Hocaefendi, “O işin en kolay tarafı. Önemli olan samimiyet. Bakın İzmirli iş adamı gelip İstanbul’da yurt açıyor” diye cevap verdi.
Yemekten sonra Özal ile Hocaefendi bir saat kadar baş başa görüştüler. Hocaefendi, Turgut Özal için şöyle diyecekti: “Özal daha o zaman işin temelini, büyüklüğünü, inkişaf edeceğini görmüştü.”
Devam Edecek…
[Tarık Burak] 19.9.2019 [Samanyolu Haber]
Ah Hüseyin’im! Hangi çölde vurdular seni? [Harun Tokak]
Gece, sırılsıklam siyah şalını köyün üzerine atmıştı.
Uzaklarda kabaran derenin ağır uğultusu duyuluyor, rüzgâr ağaçlarda ağıtlaşıyordu.
Derviş Odası’na doğru tırmananlar ıslak tahta basamaklardan odanın üst katına çıkıyorlardı.
Emektar soba yine gürül gürül yanıyordu.
Fırtınaların arasından çıkıp gelen Mehmet Hoca her zamanki yerine oturdu.
“Acı haber tez duyulur, derler.” diye başladı gecenin sohbetine.
Ümmü Seleme Annemiz daha Hazreti Hüseyin’in başı bedeninden ayrılır ayrılmaz, “Eyvah! Üveyikimi vurdular.” diye Medine’de feryadı bastı.
Abbas, aynı gün Medine mescidindekilere şunları anlatıyordu:
“Gece rüyamda Peygamberimizi gördüm. Son derece üzüntülü ve kederli idi. Elinde bir sırça çanak ve çanağın içinde toplanmış kan vardı. ‘Ya Resulallah bu nedir?’ diye sordum.
‘Bu Hüseyin ve arkadaşlarının kanıdır, Allah’a arz etmeye götürüyorum’ dedi.”
Tarihin bir köşesinden zafer coşkuları kulaklarımıza dolarken, diğer bir köşesinden ölüm ağıtları yarar yüreğimizi.
Bu hep böyledir.
Matem haberleri ulaşınca Medine’de yer yerinden oynamış, Şam bahçelerinde ise sevinç gülleri açmıştı.
Kadınların ve çocukların şehitlere veda sahnesi Kerbela’nın en acıklı sahnelerinden biriydi. Gece boyunca Fırat bir yandan, onlar bir yandan şehitlerin başında ağlamışlardı.
Kadınları ve çocukları şehitlerin kanlı bedenlerinden ayırmak mümkün olmuyordu.
Ağabeyi İmam Hüseyin’in başsız bedenine kapanan Seyyide Zeyneb’in feryatları arşı tutuyordu:
“Allah’ım! Bu kurbanı bizden kabul et! Ey göklerdeki bütün meleklerin kendisine salat ve selam gönderdiği dedem Muhammed’im! Şu yerde yatan kanlara ve kumlara belenmiş, başı kesilmiş beden, senin Hüseyin’indir.”
Kufeli askerler, nasıl bir cinayete araç olduklarını Seyyide Zeyneb’in feryatlarında görmeye çalışıyorlardı.
O tarihe kadar dünya böyle bir aile katliamı görmemişti.
Zorla sevdiklerinden koparılarak develere bindirilen kadınlar ve çocuklar develerden atlayıp şehitlere doğru koşuyor, cansız cesetlere sarılıyor, sille tokat yine bindiriliyorlardı.
Ehl-i Beyt’ten sağ kalanlar, İmam Hüseyin’in eşi, kızları, gelinleri, torunları ve kız kardeşleri olmak üzere toplam dokuz kadın ve beş çocuktu...
Bir de ateşler içinde yanan Zeynü’l Abidin...
Bir sonbahar sabahının taze ışıkları vuruyordu şehitlerin yüzlerine.
Esirler kervanının komutanı Seyyide Zeyneb, hem söylüyor, hem ağlıyor, hem de gidiyordu:
“Ah ey dedem Muhammed! Sana gökteki melekler selam etsin! İşte Hüseyin’in! Kana boyanmış vaziyette. Kızların esir alınmış, zürriyetin öldürülmüş, rüzgâr onların üzerine toprak savuruyor.”
Yol boyunca uğradıkları köylerin ve kasabaların sokaklarından geçerken çevre halkı; elleri bağlı kadınları, masum yavruları, gözyaşları içinde seyrediyorlardı. Onlara koşmak, sarılmak isteyenler kılıçla durduruluyordu.
Kadınlar ve çocuklar askerlerin arasında şehre girerken Kufeli kadınlar çığlıklar kopararak hüngür hüngür ağlamaya başladılar.
Seyyide Zeyneb ve Ümmü Gülsüm Kufe’nin sokaklarını, bahçelerini, bağlarını çok iyi biliyorlardı. Babaları Hazreti Ali’nin hilafeti zamanında dört yılı aşkın bir vakit kalmışlardı burada.
Babaları şehit edildikten ve ağabeyleri İmam Hasan’ın hilafeti elinden alındıktan sonra hazin bir firakla ayrıldıkları bu şehre yine pek hazin bir şekilde dönmüşlerdi.
Seyyide Zeyneb’in o gün Kufe halkına yaptığı konuşma, şifahi edebiyatın şaheser örneklerindendir:
"Ey Kufe halkı! Sizi yalancılar, hainler, bozguncular! Siz ey günahkârlar, dövünün artık. Asla dindirmesin Allah gözyaşlarınızı ve kalbiniz ebediyen acıyla sızlasın, kederle için için yansın. Doğruluktan, içtenlikten nasibi yokmuş o yalan yeminlerinizin.
Yazıklar olsun sizlere ey Kufe halkı! Muhammed’i en çok neresinden vurduğunuzu biliyor musunuz? Nasıl bir yemindir bu bozduğunuz ve kimin kanıdır bu akıttığınız?”
Ehl-i Beyt kadınları ve çocukları birkaç gün daha Kufe’de kaldıktan sonra Yezit’e götürülmek üzere Şam’a doğru yola çıkarıldılar.
Seyyide Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ün, babaları İmam Ali’nin Kufe yakınlarındaki mezarına bile uğramasına izin verilmedi.
Günlerce sürecek bir çöl yolculuğu başlamıştı yine.
Ehl-i Beyt kadınları Medine’den çıkalı neredeyse altı aydan bu yana kona göçe hep yollardaydılar.
Hayat nasıl bir şeydi?
Bazen koca şehirler birkaç insanı bağrına basmıyor, bazen sığınacak bir ağaç gölgesi bile bulunmuyor, bazen coşkun akan nehirler bile bir yudum su vermiyordu.
Çöllerde güneşler doğuyor, güneşler batıyordu.
Her birinin yürümekten ayakları patlamış, yüzleri kavrulmuş, gözleri yuvalarına kaçmış, genç yaşta belleri bükülmüş, kumdan bir canlı gibi düşe kalka hareket ediyorlardı.
Günlerden beri küfelerin içinde, güneşin bağrında, kum fırtınaları arasında yol alan çocuklar insanlıktan çıkmıştı.
Kafilenin düşe kalka ilerlediği bir gün, sıcakla buğulanmış çöl ufkunda bir bina göründü.
Yaklaştıklarında yol üstüne kurulmuş bir manastır olduğunu fark ettiler.
Manastırın genç ve güzel rahibesi kafilede esir muamelesi gören kadınların kim olduklarını öğrenince çok üzüldü:
“Siz ey Müslümanlar! Siz kendi peygamberinizin torunlarının kafasını kesip, kızlarını da böyle elleri bağlı olarak bir zalimin sarayına mı götürüyorsunuz? Yazıklar olsun size! Cehennem ateşi size azdır. İslam sizin kanlı ellerinizle kirlenmiştir. Kerbela denilen çöl, Müslümanların utancı ve yüz karası olacaktır. Asırlar sonra bile kimse bu vahşetle hesaplaşmaya cesaret edemeyecektir. İsa’ya ihanet edenlerle ve onu çarmıha gerenlerle bizim hesaplaşmamız hiç de kolay olmadığı gibi.”
Günlerce süren bir yolculuktan sonra Ehl-i Beyt kadınları bitkin ve yorgun olarak Şam’a ulaştılar.
Kufe’de olduğu gibi Şam’da da halk yollara dökülmüştü. Kadınların ve çocukların yürek yakıcı hallerini görenler gözyaşlarına boğuluyordu.
Ehl-i Beyt kadınları huzuruna çıkarıldığında Yezit, Şam ehlinin önemli kişileriyle oturuyordu.
Kadın ve çocuklarla birlikte İmam Hüseyin’in kesik başı da Yezit’in önüne atıldı. İmam Hüseyin’in başı gelse de kendisi gelmemişti.
Sarayda bir feryat koptu.
Emevi kadınları da bu hazin tablo karşısında gözyaşlarını tutamadılar.
Yezit, değnekle dudaklarına dokundu.
“Keşke bizim Bedir’deki yaşlılarımız görselerdi bunu.” dedi.
Seyyide Zeyneb daha fazla dayanamadı:
“Ey Yezit! Bizi aç ve sefil bıraktığına, bizim varlığımızı tehlikeye soktuğuna mı inanıyorsun?
Sizin kadınlarınız perdelerin ardına saklanacak da Resulullah’ın kızları tutsak edilecek ve pazar pazar kapı kapı dolaştırılıp halka teşhir edilecek, öyle mi? Bu mu sizin adaletiniz? Bizim hicaplarımızı açtırmakla, Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inin masumiyetini gerçekten ayaklar altına düşürdün. Senin kaprislerin yüzünden şehir şehir dolaştırıldık.
Eli iş tutan bir erkeğimiz yok ki yardıma gelsin, bir yakınımız yok ki imdada yetişsin.
Ey Yezid! Senin defterini dürmek için yalnızca Allah kâfidir; davacın, dedem Allah’ın Resulü olacaktır.”
Seyyide Zeyneb’in bir kamçı gibi Yezit’in suratına inen bu sözleri, Ehl-i Beyt meşalesinin sönmediğini, sönmeyeceğini, Kerbela mateminden muhteşem bir medeniyet doğacağını haykırıyordu.
Kerbela kasırgasında titrek bir kandil gibi kalan Ehl-i Beyt ışığı, yeniden bir meşale ormanı haline gelebilmek için kahraman bir kadının yiğit yüreğine sığınmış görünüyordu.
Sonraki gün, Hazreti Hüseyin’e reva görülenler için Şam halkının nasıl vicdan azabı çektiği ve yas tuttuğu anlaşılınca Yezit, bu olayın başına bir iş açacağı endişesiyle korumalar tahsis ederek Ehl-i Beyt kadın ve çocuklarını Medine’ye gönderme kararı aldı.
Uçsuz bucaksız çöllerde yine aylarca sürecek bir yolculuk başlamıştı.
Aylar önce çıktıkları Medine’ye dönüyorlardı. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) köyüne, baba ocağına, ana kucağına geri döndüler.
Fakat bu defa kervan çok eksikti, yiğitleri neredeydi?
Başta İmam Hüseyin olmak üzere, Zeynü’l Abidin dışında ailenin hiçbir genci geri dönmemişti.
En yürek yakıcı olanı da buydu.
Ümmü Seleme annemiz, acıların yonttuğu Ehl-i Beyt kadınlarını görünce feryadı bastı:
“Hüseyin’im hangi çölde vurdular seni, nasıl kıydılar sana?”
Not: Haftaya baharda fırtınalar olur
[Harun Tokak] 19.9.2019 [Samanyolu Haber]
Uzaklarda kabaran derenin ağır uğultusu duyuluyor, rüzgâr ağaçlarda ağıtlaşıyordu.
Derviş Odası’na doğru tırmananlar ıslak tahta basamaklardan odanın üst katına çıkıyorlardı.
Emektar soba yine gürül gürül yanıyordu.
Fırtınaların arasından çıkıp gelen Mehmet Hoca her zamanki yerine oturdu.
“Acı haber tez duyulur, derler.” diye başladı gecenin sohbetine.
Ümmü Seleme Annemiz daha Hazreti Hüseyin’in başı bedeninden ayrılır ayrılmaz, “Eyvah! Üveyikimi vurdular.” diye Medine’de feryadı bastı.
Abbas, aynı gün Medine mescidindekilere şunları anlatıyordu:
“Gece rüyamda Peygamberimizi gördüm. Son derece üzüntülü ve kederli idi. Elinde bir sırça çanak ve çanağın içinde toplanmış kan vardı. ‘Ya Resulallah bu nedir?’ diye sordum.
‘Bu Hüseyin ve arkadaşlarının kanıdır, Allah’a arz etmeye götürüyorum’ dedi.”
Tarihin bir köşesinden zafer coşkuları kulaklarımıza dolarken, diğer bir köşesinden ölüm ağıtları yarar yüreğimizi.
Bu hep böyledir.
Matem haberleri ulaşınca Medine’de yer yerinden oynamış, Şam bahçelerinde ise sevinç gülleri açmıştı.
Kadınların ve çocukların şehitlere veda sahnesi Kerbela’nın en acıklı sahnelerinden biriydi. Gece boyunca Fırat bir yandan, onlar bir yandan şehitlerin başında ağlamışlardı.
Kadınları ve çocukları şehitlerin kanlı bedenlerinden ayırmak mümkün olmuyordu.
Ağabeyi İmam Hüseyin’in başsız bedenine kapanan Seyyide Zeyneb’in feryatları arşı tutuyordu:
“Allah’ım! Bu kurbanı bizden kabul et! Ey göklerdeki bütün meleklerin kendisine salat ve selam gönderdiği dedem Muhammed’im! Şu yerde yatan kanlara ve kumlara belenmiş, başı kesilmiş beden, senin Hüseyin’indir.”
Kufeli askerler, nasıl bir cinayete araç olduklarını Seyyide Zeyneb’in feryatlarında görmeye çalışıyorlardı.
O tarihe kadar dünya böyle bir aile katliamı görmemişti.
Zorla sevdiklerinden koparılarak develere bindirilen kadınlar ve çocuklar develerden atlayıp şehitlere doğru koşuyor, cansız cesetlere sarılıyor, sille tokat yine bindiriliyorlardı.
Ehl-i Beyt’ten sağ kalanlar, İmam Hüseyin’in eşi, kızları, gelinleri, torunları ve kız kardeşleri olmak üzere toplam dokuz kadın ve beş çocuktu...
Bir de ateşler içinde yanan Zeynü’l Abidin...
Bir sonbahar sabahının taze ışıkları vuruyordu şehitlerin yüzlerine.
Esirler kervanının komutanı Seyyide Zeyneb, hem söylüyor, hem ağlıyor, hem de gidiyordu:
“Ah ey dedem Muhammed! Sana gökteki melekler selam etsin! İşte Hüseyin’in! Kana boyanmış vaziyette. Kızların esir alınmış, zürriyetin öldürülmüş, rüzgâr onların üzerine toprak savuruyor.”
Yol boyunca uğradıkları köylerin ve kasabaların sokaklarından geçerken çevre halkı; elleri bağlı kadınları, masum yavruları, gözyaşları içinde seyrediyorlardı. Onlara koşmak, sarılmak isteyenler kılıçla durduruluyordu.
Kadınlar ve çocuklar askerlerin arasında şehre girerken Kufeli kadınlar çığlıklar kopararak hüngür hüngür ağlamaya başladılar.
Seyyide Zeyneb ve Ümmü Gülsüm Kufe’nin sokaklarını, bahçelerini, bağlarını çok iyi biliyorlardı. Babaları Hazreti Ali’nin hilafeti zamanında dört yılı aşkın bir vakit kalmışlardı burada.
Babaları şehit edildikten ve ağabeyleri İmam Hasan’ın hilafeti elinden alındıktan sonra hazin bir firakla ayrıldıkları bu şehre yine pek hazin bir şekilde dönmüşlerdi.
Seyyide Zeyneb’in o gün Kufe halkına yaptığı konuşma, şifahi edebiyatın şaheser örneklerindendir:
"Ey Kufe halkı! Sizi yalancılar, hainler, bozguncular! Siz ey günahkârlar, dövünün artık. Asla dindirmesin Allah gözyaşlarınızı ve kalbiniz ebediyen acıyla sızlasın, kederle için için yansın. Doğruluktan, içtenlikten nasibi yokmuş o yalan yeminlerinizin.
Yazıklar olsun sizlere ey Kufe halkı! Muhammed’i en çok neresinden vurduğunuzu biliyor musunuz? Nasıl bir yemindir bu bozduğunuz ve kimin kanıdır bu akıttığınız?”
Ehl-i Beyt kadınları ve çocukları birkaç gün daha Kufe’de kaldıktan sonra Yezit’e götürülmek üzere Şam’a doğru yola çıkarıldılar.
Seyyide Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ün, babaları İmam Ali’nin Kufe yakınlarındaki mezarına bile uğramasına izin verilmedi.
Günlerce sürecek bir çöl yolculuğu başlamıştı yine.
Ehl-i Beyt kadınları Medine’den çıkalı neredeyse altı aydan bu yana kona göçe hep yollardaydılar.
Hayat nasıl bir şeydi?
Bazen koca şehirler birkaç insanı bağrına basmıyor, bazen sığınacak bir ağaç gölgesi bile bulunmuyor, bazen coşkun akan nehirler bile bir yudum su vermiyordu.
Çöllerde güneşler doğuyor, güneşler batıyordu.
Her birinin yürümekten ayakları patlamış, yüzleri kavrulmuş, gözleri yuvalarına kaçmış, genç yaşta belleri bükülmüş, kumdan bir canlı gibi düşe kalka hareket ediyorlardı.
Günlerden beri küfelerin içinde, güneşin bağrında, kum fırtınaları arasında yol alan çocuklar insanlıktan çıkmıştı.
Kafilenin düşe kalka ilerlediği bir gün, sıcakla buğulanmış çöl ufkunda bir bina göründü.
Yaklaştıklarında yol üstüne kurulmuş bir manastır olduğunu fark ettiler.
Manastırın genç ve güzel rahibesi kafilede esir muamelesi gören kadınların kim olduklarını öğrenince çok üzüldü:
“Siz ey Müslümanlar! Siz kendi peygamberinizin torunlarının kafasını kesip, kızlarını da böyle elleri bağlı olarak bir zalimin sarayına mı götürüyorsunuz? Yazıklar olsun size! Cehennem ateşi size azdır. İslam sizin kanlı ellerinizle kirlenmiştir. Kerbela denilen çöl, Müslümanların utancı ve yüz karası olacaktır. Asırlar sonra bile kimse bu vahşetle hesaplaşmaya cesaret edemeyecektir. İsa’ya ihanet edenlerle ve onu çarmıha gerenlerle bizim hesaplaşmamız hiç de kolay olmadığı gibi.”
Günlerce süren bir yolculuktan sonra Ehl-i Beyt kadınları bitkin ve yorgun olarak Şam’a ulaştılar.
Kufe’de olduğu gibi Şam’da da halk yollara dökülmüştü. Kadınların ve çocukların yürek yakıcı hallerini görenler gözyaşlarına boğuluyordu.
Ehl-i Beyt kadınları huzuruna çıkarıldığında Yezit, Şam ehlinin önemli kişileriyle oturuyordu.
Kadın ve çocuklarla birlikte İmam Hüseyin’in kesik başı da Yezit’in önüne atıldı. İmam Hüseyin’in başı gelse de kendisi gelmemişti.
Sarayda bir feryat koptu.
Emevi kadınları da bu hazin tablo karşısında gözyaşlarını tutamadılar.
Yezit, değnekle dudaklarına dokundu.
“Keşke bizim Bedir’deki yaşlılarımız görselerdi bunu.” dedi.
Seyyide Zeyneb daha fazla dayanamadı:
“Ey Yezit! Bizi aç ve sefil bıraktığına, bizim varlığımızı tehlikeye soktuğuna mı inanıyorsun?
Sizin kadınlarınız perdelerin ardına saklanacak da Resulullah’ın kızları tutsak edilecek ve pazar pazar kapı kapı dolaştırılıp halka teşhir edilecek, öyle mi? Bu mu sizin adaletiniz? Bizim hicaplarımızı açtırmakla, Resulullah’ın Ehl-i Beyt’inin masumiyetini gerçekten ayaklar altına düşürdün. Senin kaprislerin yüzünden şehir şehir dolaştırıldık.
Eli iş tutan bir erkeğimiz yok ki yardıma gelsin, bir yakınımız yok ki imdada yetişsin.
Ey Yezid! Senin defterini dürmek için yalnızca Allah kâfidir; davacın, dedem Allah’ın Resulü olacaktır.”
Seyyide Zeyneb’in bir kamçı gibi Yezit’in suratına inen bu sözleri, Ehl-i Beyt meşalesinin sönmediğini, sönmeyeceğini, Kerbela mateminden muhteşem bir medeniyet doğacağını haykırıyordu.
Kerbela kasırgasında titrek bir kandil gibi kalan Ehl-i Beyt ışığı, yeniden bir meşale ormanı haline gelebilmek için kahraman bir kadının yiğit yüreğine sığınmış görünüyordu.
Sonraki gün, Hazreti Hüseyin’e reva görülenler için Şam halkının nasıl vicdan azabı çektiği ve yas tuttuğu anlaşılınca Yezit, bu olayın başına bir iş açacağı endişesiyle korumalar tahsis ederek Ehl-i Beyt kadın ve çocuklarını Medine’ye gönderme kararı aldı.
Uçsuz bucaksız çöllerde yine aylarca sürecek bir yolculuk başlamıştı.
Aylar önce çıktıkları Medine’ye dönüyorlardı. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) köyüne, baba ocağına, ana kucağına geri döndüler.
Fakat bu defa kervan çok eksikti, yiğitleri neredeydi?
Başta İmam Hüseyin olmak üzere, Zeynü’l Abidin dışında ailenin hiçbir genci geri dönmemişti.
En yürek yakıcı olanı da buydu.
Ümmü Seleme annemiz, acıların yonttuğu Ehl-i Beyt kadınlarını görünce feryadı bastı:
“Hüseyin’im hangi çölde vurdular seni, nasıl kıydılar sana?”
Not: Haftaya baharda fırtınalar olur
[Harun Tokak] 19.9.2019 [Samanyolu Haber]
Mantıkî bir sürpriz [Safvet Senih]
Deniliyor ki: “Bilhassa dizi filimlerinde bir kırılma noktası vardır. Eğer hemen o noktada mantıkî bir boşluk bırakmadan güzel ve uygun bir sürpriz çıkarılabilirse, aynı dikkat, merak ve heyecanla seyredilmeye devam edilir…”
Hüseyin Bey birkaç ülke dolaştıktan sonra Berlin’e gelir ve bir otelde kalır, sonra Üstad Hazretlerinin yüz sene önce Rusya firarından sonra Varşova üzerinden gelip kaldığı otel olduğunu öğrenir ve çok sevinir… Sonra da Bismillah deyip yeni bir aşk ve şevkle Hizmet için yapacaklarını düşünmeye başlar: “Ben artık belli bir yaşa geldim diyerek, işleri oğullarına emanet edip bir kenara çekilmeyi düşünüyordum. Ama şimdi bu süreç benim gözümü ve gönlümü açtı!... Yepyeni bir dönem başlıyor.” der…
* * *
Avrupa’da yaşayan yaşlı bir hanımefendi var. Tahsili yok ama, İslami kültüre sahip… “Birisi kız, öbürü oğlan iki tane evlatlığı olan bir komşum vardı. Onlara her zaman çok iyi davrandım. Evimde yemekler yedirdim. Annelikleri olan o komşum, birgün yolculuğa, seyahate çıkarken bu evlatlıklarını bana emanet edip gitti… Onlara yedirdim, içirdim… Bu gayr-i Müslim olan komşu hanım bana: ‘Hiçbir menfaat, karşılık ve ücret beklemeden bu fedakârlığı niçin yapıyorsun?’ diye sordu. Ben dedim ki: ‘Bizim dinimize göre, MİSAFİR KISMETİYLE GELİR. Onun yiyeceğini, ALLAH VERİR. Hatta bereketlendirir.’ O, ‘Hakikaten sizin dininiz böyle mi söylüyor?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Ne güzel bir din imiş!..’ dedi. Sonra da ihtida etti. Onun dışında da İslamiyete hayranlık duyan hanımlar oldu…
* * *
Yavuz Bey anlattı: “Faslı bir arkadaşım, Endülüs’te seyahat ederken arabası bozuluyor. Bir İspanyol gelip bakıyor, “Hemen tamir edilebilecek gibi değil… Gece vakti… Ben bizim evi bir arayayım, müsait ise, bu akşam bizde kalalım, yarın tamire götürürüz.’ diyor. Hanımı evin müsait olduğunu söyleyince, eve gidiyorlar. Bizimkiler namaz kılmak istediklerini söyleyince, ev sahibi İspanyol, onları en alt kata indiriyor. Bakıyorlar ki, bir MESCİD!.. Ev sahibi ‘Biz dedelerimizden bu yana Müslümanız! Dışarıda İspanyol, evde Müslüman!.. İbadetlerimizi hiç terk etmedik!’ diyor.”
* * *
Devesine yiyecek ve içecek yükleyip çölde yolculuğa çıkan bir adam, çölün ortasında bir gencin “Su!.. Su!..” diye inlediğini görünce, devesinden inmiş, kendi soyundan ona su vermiş. Genç suyu içince, adamı itip-kakmaya başlamış ve deveye atladığı gibi kaçış yolunu tutmuş. Zavallı adam kaçan gencin arkasından, “Sakın, bunu hiç kimseye anlatma!..” diye bağırmış. Bu söz, gence tesir etmiş. “Acaba bu adam bana ne demek istiyor?’ diye düşünmeye başlamış. Bu merakla deveyi çevirip adamın yanına gelmiş ve “Sen normalde, bağırıp çağıracağına, küfredip, hakaret ve lânetler yağdıracağına, ‘Sakın bunu başkalarına anlatma!’ dedin. Bunu bana niye söyledin? Böyle bir şey yaptım diye anlatsam, ne olur ki?” demiş. Mağdur adam, “Eğer sen başkalarına anlatırsan bir daha hiç kimse bundan sonra, susuzluktan ölmekte olup yardım isteyenlere su vermez… ‘Ya elimden her şeyimi alıp, beni soyarsa ben ne yaparım?’ der ve oradan geçip gider. Sen böylece hayırlara mâni olmuş, şerlerin ve ölümlerin meydana gelmesine sebep olmuş olursun. Çünkü insanlar çok çekinirler. Senin işte bir tek kötü misalinin yayılması, pek çok hayırların iyiliklerin yapılmasına engel olur.” demiş. Gencin içinde yine de iyilikten biraz kırıntı varmış. Bu sözler üzerine, adamdan özür dilemiş, devesini ve eşyalarını kendisine geri vermiş.
* * *
Bir baba genç oğlunu parka götürüp, bir ağacı göstererek “Bu ne?” diye sormuş. Oğlu “Ağaç” demiş. Tekrar ve tekrar dört-beş defa sormuş. Oğlu “Baba! Daha kaç defa soracaksın?!..” deyince, babası, “Oğlum!. Hatırlıyor musun, seninle çocukken buraya gelmiştik, bana 30-40 defa ‘Baba bu nedir?’ diye sordun, ben hiç bıkmadan hep ‘Ağaç! Ağaç!’ dedim. Ama sen dört-beş defada hemen ‘Of be baba!..’ demeye başladın!..” demiş. Anne ve babaya Kur’an’da “Of!” bile denilemeyeceğini bilen ve hatırlayan oğul “Baba haklısın ama… Ben o zaman çocuktum… Sen çocuk değilsin… Kusura bakma olur mu?” demiş.
Unutulup gitmesin diye not ettiğim böyle şeyleri nakletmeye çalışıyorum…
[Safvet Senih] 19.9.2019 [Samanyolu Haber]
Hüseyin Bey birkaç ülke dolaştıktan sonra Berlin’e gelir ve bir otelde kalır, sonra Üstad Hazretlerinin yüz sene önce Rusya firarından sonra Varşova üzerinden gelip kaldığı otel olduğunu öğrenir ve çok sevinir… Sonra da Bismillah deyip yeni bir aşk ve şevkle Hizmet için yapacaklarını düşünmeye başlar: “Ben artık belli bir yaşa geldim diyerek, işleri oğullarına emanet edip bir kenara çekilmeyi düşünüyordum. Ama şimdi bu süreç benim gözümü ve gönlümü açtı!... Yepyeni bir dönem başlıyor.” der…
* * *
Avrupa’da yaşayan yaşlı bir hanımefendi var. Tahsili yok ama, İslami kültüre sahip… “Birisi kız, öbürü oğlan iki tane evlatlığı olan bir komşum vardı. Onlara her zaman çok iyi davrandım. Evimde yemekler yedirdim. Annelikleri olan o komşum, birgün yolculuğa, seyahate çıkarken bu evlatlıklarını bana emanet edip gitti… Onlara yedirdim, içirdim… Bu gayr-i Müslim olan komşu hanım bana: ‘Hiçbir menfaat, karşılık ve ücret beklemeden bu fedakârlığı niçin yapıyorsun?’ diye sordu. Ben dedim ki: ‘Bizim dinimize göre, MİSAFİR KISMETİYLE GELİR. Onun yiyeceğini, ALLAH VERİR. Hatta bereketlendirir.’ O, ‘Hakikaten sizin dininiz böyle mi söylüyor?’ dedi. ‘Evet’ dedim. ‘Ne güzel bir din imiş!..’ dedi. Sonra da ihtida etti. Onun dışında da İslamiyete hayranlık duyan hanımlar oldu…
* * *
Yavuz Bey anlattı: “Faslı bir arkadaşım, Endülüs’te seyahat ederken arabası bozuluyor. Bir İspanyol gelip bakıyor, “Hemen tamir edilebilecek gibi değil… Gece vakti… Ben bizim evi bir arayayım, müsait ise, bu akşam bizde kalalım, yarın tamire götürürüz.’ diyor. Hanımı evin müsait olduğunu söyleyince, eve gidiyorlar. Bizimkiler namaz kılmak istediklerini söyleyince, ev sahibi İspanyol, onları en alt kata indiriyor. Bakıyorlar ki, bir MESCİD!.. Ev sahibi ‘Biz dedelerimizden bu yana Müslümanız! Dışarıda İspanyol, evde Müslüman!.. İbadetlerimizi hiç terk etmedik!’ diyor.”
* * *
Devesine yiyecek ve içecek yükleyip çölde yolculuğa çıkan bir adam, çölün ortasında bir gencin “Su!.. Su!..” diye inlediğini görünce, devesinden inmiş, kendi soyundan ona su vermiş. Genç suyu içince, adamı itip-kakmaya başlamış ve deveye atladığı gibi kaçış yolunu tutmuş. Zavallı adam kaçan gencin arkasından, “Sakın, bunu hiç kimseye anlatma!..” diye bağırmış. Bu söz, gence tesir etmiş. “Acaba bu adam bana ne demek istiyor?’ diye düşünmeye başlamış. Bu merakla deveyi çevirip adamın yanına gelmiş ve “Sen normalde, bağırıp çağıracağına, küfredip, hakaret ve lânetler yağdıracağına, ‘Sakın bunu başkalarına anlatma!’ dedin. Bunu bana niye söyledin? Böyle bir şey yaptım diye anlatsam, ne olur ki?” demiş. Mağdur adam, “Eğer sen başkalarına anlatırsan bir daha hiç kimse bundan sonra, susuzluktan ölmekte olup yardım isteyenlere su vermez… ‘Ya elimden her şeyimi alıp, beni soyarsa ben ne yaparım?’ der ve oradan geçip gider. Sen böylece hayırlara mâni olmuş, şerlerin ve ölümlerin meydana gelmesine sebep olmuş olursun. Çünkü insanlar çok çekinirler. Senin işte bir tek kötü misalinin yayılması, pek çok hayırların iyiliklerin yapılmasına engel olur.” demiş. Gencin içinde yine de iyilikten biraz kırıntı varmış. Bu sözler üzerine, adamdan özür dilemiş, devesini ve eşyalarını kendisine geri vermiş.
* * *
Bir baba genç oğlunu parka götürüp, bir ağacı göstererek “Bu ne?” diye sormuş. Oğlu “Ağaç” demiş. Tekrar ve tekrar dört-beş defa sormuş. Oğlu “Baba! Daha kaç defa soracaksın?!..” deyince, babası, “Oğlum!. Hatırlıyor musun, seninle çocukken buraya gelmiştik, bana 30-40 defa ‘Baba bu nedir?’ diye sordun, ben hiç bıkmadan hep ‘Ağaç! Ağaç!’ dedim. Ama sen dört-beş defada hemen ‘Of be baba!..’ demeye başladın!..” demiş. Anne ve babaya Kur’an’da “Of!” bile denilemeyeceğini bilen ve hatırlayan oğul “Baba haklısın ama… Ben o zaman çocuktum… Sen çocuk değilsin… Kusura bakma olur mu?” demiş.
Unutulup gitmesin diye not ettiğim böyle şeyleri nakletmeye çalışıyorum…
[Safvet Senih] 19.9.2019 [Samanyolu Haber]
Hollanda’da yeni yasama yılı farklı dinlerin temsilcilerinin duası ile açıldı [Basri Doğan]
Hollanda’da yeni yasama yılı, Lahey’deki Büyük Kilise’de (Grote Kerk) düzenlenen törenle başladı. Başbakan Mark Rutte, Bakan Jetta Klijnsma, kabine üyeleri, milletvekilleri, siyasi parti başkanlarının katıldığı açılış, farklı dinlerin temsilcilerin duası ile yapıldı.
Toplumun her kesiminden insanların iştirak ettiği törende, Hollanda’da aktif olan çeşitli dinlerin temsilcileri de hazır bulundular. Törende farklı dinlerin temsilcileri, birlik ve beraberlik vurgusu yaptı. Bu yıl 20.ci defa düzenlenen yeni yasama yılı açılışında “Farklı Kültürden İnsanların İnsanlığa Sahip Çıkması” teması işlendi.
Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Budist, Hümanist ve Bahaî dini temsilcileri toplumsal paylaşmanın öneminden bahsetti. Hollanda Başbakanı Mark Rutte’ye özellikle ilkokul çocukları ve Grote Kerk Kilisesine davetli Müslümanlar büyük ilgi gösterdi. Kur’an-ı Kerim’den Bakara Suresinden 30. Ayeti Muhammed Ali okurken, Safi Karataş ise Hollandaca tercümesini yaptı.
KÜRESEL ISINMA VE DÜNYANIN FELAKETİ
Geleneksel olarak Prens Günü Kutlama Vakfı tarafından düzenlenen törende gençler, küresel ısınmanın etkilerden dolayı dünyanın gelecekte büyük bir felakete doğru sürüklendiğine dikkat çekti. ‘Ne zaman uyanacağız ve gerçekten dünyamızın büyük “yıkımını” durdurmak için etkili bir şekilde çalışmaya başlayacağız?’ mesajı verildi.
HALK KRAL GÜNÜNE BÜYÜK İLGİ GÖSTERDİ
Hollanda’da Yeni Yasma Yılı törenleri, Kral Willem Alexander’in geleneksel açılış konuşmasıyla start aldı. Yeni yasama döneminin başlamasıyla eş zamanlı her yıl eylül ayının üçüncü salı günü kutlanan Prens Günü’ne halk büyük ilgi gösterdi. Lahey’deki Noordeinde Sarayı’ndan altın faytonuyla halkı selamlayarak meclis binasının yakınındaki tarihi Ridderzaal salonuna gelen Kral Willem, Alexander ile Kraliçe Maxima’yı parlamentonun alt kanadı Temsilciler Meclisi Başkanı Khadija Arib ile Senato Başkanı Ankie Broekers-Knol kapıda karşıladı. Ülkenin farklı bölgelerinden Lahey’e gelen binlerce kişi yol boyunca kral ve kraliçeye sevgi gösterisinde bulundu. Meclis ile Senato binalarının ortasında bulunan tarihi Şövalye Salonu’nda düzenlenen özel oturumda, aralarında hükümet üyeleri, milletvekilleri ve senatörlerin de olduğu üst düzey topluluğa hitap etti. Yeni bütçe maliye bakanı tarafından takdim edildi.
[Basri Doğan] 19.9.2019 [TR724]
Toplumun her kesiminden insanların iştirak ettiği törende, Hollanda’da aktif olan çeşitli dinlerin temsilcileri de hazır bulundular. Törende farklı dinlerin temsilcileri, birlik ve beraberlik vurgusu yaptı. Bu yıl 20.ci defa düzenlenen yeni yasama yılı açılışında “Farklı Kültürden İnsanların İnsanlığa Sahip Çıkması” teması işlendi.
Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, Budist, Hümanist ve Bahaî dini temsilcileri toplumsal paylaşmanın öneminden bahsetti. Hollanda Başbakanı Mark Rutte’ye özellikle ilkokul çocukları ve Grote Kerk Kilisesine davetli Müslümanlar büyük ilgi gösterdi. Kur’an-ı Kerim’den Bakara Suresinden 30. Ayeti Muhammed Ali okurken, Safi Karataş ise Hollandaca tercümesini yaptı.
KÜRESEL ISINMA VE DÜNYANIN FELAKETİ
Geleneksel olarak Prens Günü Kutlama Vakfı tarafından düzenlenen törende gençler, küresel ısınmanın etkilerden dolayı dünyanın gelecekte büyük bir felakete doğru sürüklendiğine dikkat çekti. ‘Ne zaman uyanacağız ve gerçekten dünyamızın büyük “yıkımını” durdurmak için etkili bir şekilde çalışmaya başlayacağız?’ mesajı verildi.
HALK KRAL GÜNÜNE BÜYÜK İLGİ GÖSTERDİ
Hollanda’da Yeni Yasma Yılı törenleri, Kral Willem Alexander’in geleneksel açılış konuşmasıyla start aldı. Yeni yasama döneminin başlamasıyla eş zamanlı her yıl eylül ayının üçüncü salı günü kutlanan Prens Günü’ne halk büyük ilgi gösterdi. Lahey’deki Noordeinde Sarayı’ndan altın faytonuyla halkı selamlayarak meclis binasının yakınındaki tarihi Ridderzaal salonuna gelen Kral Willem, Alexander ile Kraliçe Maxima’yı parlamentonun alt kanadı Temsilciler Meclisi Başkanı Khadija Arib ile Senato Başkanı Ankie Broekers-Knol kapıda karşıladı. Ülkenin farklı bölgelerinden Lahey’e gelen binlerce kişi yol boyunca kral ve kraliçeye sevgi gösterisinde bulundu. Meclis ile Senato binalarının ortasında bulunan tarihi Şövalye Salonu’nda düzenlenen özel oturumda, aralarında hükümet üyeleri, milletvekilleri ve senatörlerin de olduğu üst düzey topluluğa hitap etti. Yeni bütçe maliye bakanı tarafından takdim edildi.
[Basri Doğan] 19.9.2019 [TR724]
AİHM, ‘Mahpuslar ikametlerinden uzak yere nakledilemez’ dedi; Türkiye’yi tazminata mahkûm etti
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Abdülkerim Avşar ve Abdülkerim Tekin adlı tutukluların istemleri dışında Kırıkkale Cezaevi’ne nakledilmesi üzerine yaptıkları başvuruyu karara bağlayarak Türkiye’yi tazminata mahkûm etti. Türkiye’nin her iki başvurucunun “aile hayatına saygı yükümlüğünü” ihlal ettiği kararına varan AİHM, her başvurucu için 6 bin euro tazminat kararı verdi.
Kararı değerlendiren Abdülkerim Avşar’ın avukatı Sidar Avşar, AİHM kararlarının Türkiye için bağlayıcı olduğuna işaret ederek, “Bu sebeple tüm tutuklu ve hükümlüler bulundukları cezaevinden ailelerine yakın bir yere sevk başvurusunda bulunabilir” dedi.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, Abdülkerim Avşar ve Abdülkerim Tekin istemleri dışında Kırıkkale Cezaevi’ne nakledildi. Avşar’ın avukatı Sidar Avşar, 2008 yılında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’ne başvurarak, sağlık ve uzaklık, görüş zorluğu gerekçesiyle müvekkillerinin ikametgâhlarına yakın üç ilden birindeki bir cezaevine nakledilmesini istedi.
İdare talebe cevap vermedi
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, nakil istemine hiçbir şekilde yanıt vermedi. Avukatların iç hukuktaki girişimleri sonuç vermeyince avukatlar, davayı AİHM’e taşıdı. “Adil yargılanma”, “ailenin özel ve aile hayatının korunmasına saygı”, “ayrımcılık yasağı”, “insan haklarına saygı yükümlülüğü” hakkının ihlali başlıklarıyla yapılan başvuruyu karara bağlayan AİHM, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) düzenleyen 2 maddesini ihlal ettiğine karar verdi.
İki başlıktan ihlal kararı verildi
AHİM, başvurucuların AİHS’in “özel ve aile hayatının korunmasına saygı yükümlülüğünün” ihlalini ve “talebin gerekçesiz, keyfi biçimde idare tarafından reddedilmesi”ni düzenleyen maddelerinden ihlal kararı verdi.
AİHM, başvurucuların aile ilişkileri, sağlık durumları, sevk taleplerine idare tarafından gerekçesiz reddedilmesi, özel hayatın korunması, keyfi bir biçimde aile ile görüşün kısıtlanması haklarının ihlal edildiğini hükmetti.
AİHM, ihlalden dolayı her iki başvurucu için ayrı ayrı Türkiye’yi 6 bin euro tazminata mahkûm etti. AİHM, her bir başvurucu için bin euro mahkeme masrafının da Türkiye tarafına yüklenmesine karar verdi.
[TR724] 19.9.2019
Kararı değerlendiren Abdülkerim Avşar’ın avukatı Sidar Avşar, AİHM kararlarının Türkiye için bağlayıcı olduğuna işaret ederek, “Bu sebeple tüm tutuklu ve hükümlüler bulundukları cezaevinden ailelerine yakın bir yere sevk başvurusunda bulunabilir” dedi.
Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre, Abdülkerim Avşar ve Abdülkerim Tekin istemleri dışında Kırıkkale Cezaevi’ne nakledildi. Avşar’ın avukatı Sidar Avşar, 2008 yılında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’ne başvurarak, sağlık ve uzaklık, görüş zorluğu gerekçesiyle müvekkillerinin ikametgâhlarına yakın üç ilden birindeki bir cezaevine nakledilmesini istedi.
İdare talebe cevap vermedi
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, nakil istemine hiçbir şekilde yanıt vermedi. Avukatların iç hukuktaki girişimleri sonuç vermeyince avukatlar, davayı AİHM’e taşıdı. “Adil yargılanma”, “ailenin özel ve aile hayatının korunmasına saygı”, “ayrımcılık yasağı”, “insan haklarına saygı yükümlülüğü” hakkının ihlali başlıklarıyla yapılan başvuruyu karara bağlayan AİHM, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) düzenleyen 2 maddesini ihlal ettiğine karar verdi.
İki başlıktan ihlal kararı verildi
AHİM, başvurucuların AİHS’in “özel ve aile hayatının korunmasına saygı yükümlülüğünün” ihlalini ve “talebin gerekçesiz, keyfi biçimde idare tarafından reddedilmesi”ni düzenleyen maddelerinden ihlal kararı verdi.
AİHM, başvurucuların aile ilişkileri, sağlık durumları, sevk taleplerine idare tarafından gerekçesiz reddedilmesi, özel hayatın korunması, keyfi bir biçimde aile ile görüşün kısıtlanması haklarının ihlal edildiğini hükmetti.
AİHM, ihlalden dolayı her iki başvurucu için ayrı ayrı Türkiye’yi 6 bin euro tazminata mahkûm etti. AİHM, her bir başvurucu için bin euro mahkeme masrafının da Türkiye tarafına yüklenmesine karar verdi.
[TR724] 19.9.2019
Barcelona’nın yeni gözdesi: Ansu Fati [Hasan Cücük]
Barcelona’nın yakın tarihine baktığımızda takımın yıldız oyuncusunun Güney Amerikalılardan oluştuğunu görmek mümkün. 1990’lı yıllarda Brezilyalı Romaria ile başlayan Samba dönemi Rivaldo ve Ronaldinho ile devam etti. 2000’li yılların ortasından itibaren bayrağı Tangocu Lionel Messi devraldı. Barcelona’nın son 15 yılına damga vuran Messi yavaş yavaş futbolunun sonbaharına gelirken, bu sezon sürpriz bir yıldız adayı arz-ı endam etti.
Messi sonrası Barcelona? Bu soruya cevap vermek istemeyecek milyonlarca Barcelona taraftarı vardır. 32 yaşındaki Messi’nin önünde artık sayılı yıllar var. Futbolunun sonbaharına girmiş bulunuyor. Peki Messi’nin veliahtı kim olacak? Bu sorunun cevabı da kolay değil. Zira, Messi kendinden önceki yıldızların boşluğunu kat be kat doldurmakla kalmadı, başarı çıtasını yükselterek arkadan gelenlere doldurulması çok zor bir boşluk bıraktı. Messi sonrasının planlamasını yapan Barcelona yönetimi Ousmane Dembele ve Philippe Coutinho gibi iki genç stara milyonlar ödedi ama her iki isimde Messi’nin gölgesine bile yaklamaşadı. Bu sezon Atletico Madrid’in Fransız yıldızı Antoine Griezmann’ı 120 milyon Euro karşılığında renklerine bağlayan Barcelona, bir anlamda Messi sonrasına yatırım yaptı. Messi’nin veliahtı olarak Griezmann’a gözlerin çevrildiği bir ortamda isimsiz bir yıldız ortaya çıktı. Bu isim 16 yaşındaki Ansu Fati.
Ansu Fati adı manşetlere ilk kez Barcelona’nın deplasmanda Osasuna ile 2-2 berabere kaldığı maçta çıktı. Oyuna ikinci yarının başında giren Fati, dakikalar 51’i gösterdiğinde golünü attı. 16 yaşındaki Ansu Fati bu golle kulüp tarihine La Liga’da gol atan en genç oyuncu olarak geçti. Yine La Liga tarihinde gol atan 3. en genç oyuncu olarak da tarihteki yerini aldı. Barcelona’nın Valencia’yı 5-2 yendiği maçta yine Ansu Fati fırtınası vardı. Ansu Fati topla ilk kez buluştuğunda takımını 2. dakika da 1-0 öne geçiren gole imza attı, topla ikinci buluşmasında ise Frenkie de Jong’a 2-0’ın asistini yaptı ve müsabakanın 7. dakikasında maça damga vurdu. La Liga’da 3 maçta 2 gol ve 1 asiste ulaşan Fati tüm bu heyecan verici işleri görev aldığı 117 dakikada yaptı. Şampiyonlar Ligi’nde Borussia Dortmund karşısında sahaya ilk 11’de çıkan Ansu Fati, yaşayan efsane Messi’ye ait bir rekorunda yeni sahibi oldu. Fati 16 yıl 321 günle Katalan ekibi tarihinde Şampiyonlar Ligi’nde bir maça ilk 11’de başlayan en genç oyuncu olarak adını yazdırdı. Daha önce bu rekor 17 yıl 166 günle Lionel Messi’ye aitti.
Barcelona’nın yeni prensi tam adı Anssumane Fati olan genç yıldız adayı Gine – Bissau’da dünyaya geldi. Henüz 6 yaşındayken ailesiyle birlikte Portekiz’e göç etti. Futbola Herrara takımında başlayan Fati daha sonra da Sevilla altyapısına girdi. Sevilla yıllarında Barcelona ve Real Madrid’in yetenek avcılarının radarına girdi. Sevilla’da geçen 2 yılın ardından. Fati ve ailesi Real Madrid daha fazla para teklif etmesine karşın Barcelona’yı seçti. 10 yaşında Katalan ekibinin dünyaca ünlü altyapısı La Masia’nın kapısından içeri giren Ansu Fati’nin geleceği böyle şekillendi.
Fati’nin babası Bori Fati de meşin yuvarlağın peşinden koşmuş bir isim. Portekiz’e göç ettikten sonra, bazı amatör takımlarda futbol oynadı. Portekiz’den ayrılıp İspanya’ya göç ettiklerinde Sevilla yakınlarında bir Endülüs kasabası olan Marinaleda’ya taşındı. Hayatındaki ilk dönüm noktası şehrin belediye başkanıyla tanışmasıyla başladı. Fakirlik içinde geçen günlere vedası şoför olarak iş bulmasıyla başladı. Fati ailesinin hayatı değişmeye başladı. Önce Herrera’ya yerleştiler, ardından Ansu Herrera altyapısında futbol oynamaya başladı. Ardından Sevilla ve sonra da Barcelona’ya uzanan hikaye bu şekilde başlamış oldu.
Ansu Fati, Barcelona ile resmi sözleşmeye 24 Temmuz’da imza attı. Katalan ekibiyle ilk resmi maçına Real Betis karşısında çıktı. Yedek kulübesinde başladığı maçın son 12 dakikasında oyuna girdi. Sahaya adımını attığında 16 yıl 297 günlük olan genç oyuncu, 1941-42 sezonunda 16 yıl 280 günlükken Barcelona formasıyla ilk maçına çıkan Vicente Martinez’in ardından Katalan ekibinde forma giyen en genç ikinci oyuncu oldu.
Doğduğu ülke olan Gine- Bissau’nun yanında İspanya pasaportu da bununan Fati henüz milli takım tercihini yapmadı. Genç oyuncu herhangi bir milli takımın da formasını henüz sırtına geçirmedi. Gine’nin Portekiz sömürgesi olması nedeniyle Portekizliler de Fati’yi milli takıma kazandırmak için çaba gösterirken, İspanya Futbol Federasyonu harekete geçti. İspanya Milli Takımı Teknik Direktörü Roberto Moreno, İspanyol basınına verdiği demeçte, Ansu Fati’nin İspanya formasını giymesini sağlamak için İspanya Futbol Federasyonu (RFEF) bünyesinde girişimlerde bulunulduğunu söyledi. Moreno, “Ansu konusuyla ilgileniliyor. Ama sonunda kararı verecek olan futbolcu.” dedi.
[Hasan Cücük] 19.9.2019 [TR724]
Messi sonrası Barcelona? Bu soruya cevap vermek istemeyecek milyonlarca Barcelona taraftarı vardır. 32 yaşındaki Messi’nin önünde artık sayılı yıllar var. Futbolunun sonbaharına girmiş bulunuyor. Peki Messi’nin veliahtı kim olacak? Bu sorunun cevabı da kolay değil. Zira, Messi kendinden önceki yıldızların boşluğunu kat be kat doldurmakla kalmadı, başarı çıtasını yükselterek arkadan gelenlere doldurulması çok zor bir boşluk bıraktı. Messi sonrasının planlamasını yapan Barcelona yönetimi Ousmane Dembele ve Philippe Coutinho gibi iki genç stara milyonlar ödedi ama her iki isimde Messi’nin gölgesine bile yaklamaşadı. Bu sezon Atletico Madrid’in Fransız yıldızı Antoine Griezmann’ı 120 milyon Euro karşılığında renklerine bağlayan Barcelona, bir anlamda Messi sonrasına yatırım yaptı. Messi’nin veliahtı olarak Griezmann’a gözlerin çevrildiği bir ortamda isimsiz bir yıldız ortaya çıktı. Bu isim 16 yaşındaki Ansu Fati.
Ansu Fati adı manşetlere ilk kez Barcelona’nın deplasmanda Osasuna ile 2-2 berabere kaldığı maçta çıktı. Oyuna ikinci yarının başında giren Fati, dakikalar 51’i gösterdiğinde golünü attı. 16 yaşındaki Ansu Fati bu golle kulüp tarihine La Liga’da gol atan en genç oyuncu olarak geçti. Yine La Liga tarihinde gol atan 3. en genç oyuncu olarak da tarihteki yerini aldı. Barcelona’nın Valencia’yı 5-2 yendiği maçta yine Ansu Fati fırtınası vardı. Ansu Fati topla ilk kez buluştuğunda takımını 2. dakika da 1-0 öne geçiren gole imza attı, topla ikinci buluşmasında ise Frenkie de Jong’a 2-0’ın asistini yaptı ve müsabakanın 7. dakikasında maça damga vurdu. La Liga’da 3 maçta 2 gol ve 1 asiste ulaşan Fati tüm bu heyecan verici işleri görev aldığı 117 dakikada yaptı. Şampiyonlar Ligi’nde Borussia Dortmund karşısında sahaya ilk 11’de çıkan Ansu Fati, yaşayan efsane Messi’ye ait bir rekorunda yeni sahibi oldu. Fati 16 yıl 321 günle Katalan ekibi tarihinde Şampiyonlar Ligi’nde bir maça ilk 11’de başlayan en genç oyuncu olarak adını yazdırdı. Daha önce bu rekor 17 yıl 166 günle Lionel Messi’ye aitti.
Barcelona’nın yeni prensi tam adı Anssumane Fati olan genç yıldız adayı Gine – Bissau’da dünyaya geldi. Henüz 6 yaşındayken ailesiyle birlikte Portekiz’e göç etti. Futbola Herrara takımında başlayan Fati daha sonra da Sevilla altyapısına girdi. Sevilla yıllarında Barcelona ve Real Madrid’in yetenek avcılarının radarına girdi. Sevilla’da geçen 2 yılın ardından. Fati ve ailesi Real Madrid daha fazla para teklif etmesine karşın Barcelona’yı seçti. 10 yaşında Katalan ekibinin dünyaca ünlü altyapısı La Masia’nın kapısından içeri giren Ansu Fati’nin geleceği böyle şekillendi.
Fati’nin babası Bori Fati de meşin yuvarlağın peşinden koşmuş bir isim. Portekiz’e göç ettikten sonra, bazı amatör takımlarda futbol oynadı. Portekiz’den ayrılıp İspanya’ya göç ettiklerinde Sevilla yakınlarında bir Endülüs kasabası olan Marinaleda’ya taşındı. Hayatındaki ilk dönüm noktası şehrin belediye başkanıyla tanışmasıyla başladı. Fakirlik içinde geçen günlere vedası şoför olarak iş bulmasıyla başladı. Fati ailesinin hayatı değişmeye başladı. Önce Herrera’ya yerleştiler, ardından Ansu Herrera altyapısında futbol oynamaya başladı. Ardından Sevilla ve sonra da Barcelona’ya uzanan hikaye bu şekilde başlamış oldu.
Ansu Fati, Barcelona ile resmi sözleşmeye 24 Temmuz’da imza attı. Katalan ekibiyle ilk resmi maçına Real Betis karşısında çıktı. Yedek kulübesinde başladığı maçın son 12 dakikasında oyuna girdi. Sahaya adımını attığında 16 yıl 297 günlük olan genç oyuncu, 1941-42 sezonunda 16 yıl 280 günlükken Barcelona formasıyla ilk maçına çıkan Vicente Martinez’in ardından Katalan ekibinde forma giyen en genç ikinci oyuncu oldu.
Doğduğu ülke olan Gine- Bissau’nun yanında İspanya pasaportu da bununan Fati henüz milli takım tercihini yapmadı. Genç oyuncu herhangi bir milli takımın da formasını henüz sırtına geçirmedi. Gine’nin Portekiz sömürgesi olması nedeniyle Portekizliler de Fati’yi milli takıma kazandırmak için çaba gösterirken, İspanya Futbol Federasyonu harekete geçti. İspanya Milli Takımı Teknik Direktörü Roberto Moreno, İspanyol basınına verdiği demeçte, Ansu Fati’nin İspanya formasını giymesini sağlamak için İspanya Futbol Federasyonu (RFEF) bünyesinde girişimlerde bulunulduğunu söyledi. Moreno, “Ansu konusuyla ilgileniliyor. Ama sonunda kararı verecek olan futbolcu.” dedi.
[Hasan Cücük] 19.9.2019 [TR724]
En aşağılık savaşı izlemeye hazır mısınız? [Naci Karadağ]
Kaybedecek şeyiniz ne kadar çok ise girdiğiniz kavgada o denli şirretleşebiliyorsunuz. Atasözüne dönüşsün diye söylemiyorum bunu; iktidar cenahındaki yandaşların son günlerde artan sıklıkla girdikleri dalaşmalara bakarak bunu görmek mümkün.
Türkiye’de devlet öylesi dev yarasa bir balinaya dönüştü ki, sadece diş aralarına sıkışan artıklarla beslenen binlerce parazit oluştu. Buna bir de metabolizmanın bilinçli oluşturduğu planktonları eklersek bahsettiğimiz kitlenin boyutu hakkında fikrimiz oluşabilir.
Bir eleman vardı, Hizmet camiasının medya kuruluşlarında meşhur oldu, semirdi, bir tarz oluşturdu. Geleceğin iktidarda olduğunu gördüğü an trenden ilk atlayanlardandı. O kadar ki gazetecilik faaliyetinin yanında jurnalcilik yapmayı da kendine yediriyordu. Misal, gazete binasının etrafında dolaşıp matbaa işçilerine sanki tesadüfen denk gelmiş gibi “Şu kişi nerede, binada neler konuşuluyor?” gibi aklı sıra istihbarat topluyordu.
Bir gün bir belediye dergisinin yayınını üstlenen mahalle ajanslardan birinin sahibiyle rastlaştık. Bana, “Keşke siz paralel yapıdan olmasaydınız, dergileri beraber hazırlardık” deyince şaşırdım. Meğer bahsini ettiğim eleman bunlara telif usulü pek çok dosya hazırlayıp hiç de küçük olmayan meblağlar kazanıyormuş. “karaktersizdir ama en azından işini yapar” filan diyecek oldum, “Ne alaka internetten kopyala yapıştır ile dosyaları veriyor, çekindiğimiz için ses de çıkaramıyoruz. Geçen gün viskili yemek tarifini yayınladık bilmeden. Kaç bin dergi çöp oldu” deyiverdi.
Korkudan bırakın itiraz etmeyi, herifçioğlunun yaptığı hataları bile yüzüne söyleyemiyorlardı.
Avrupa Yakası’ndaki Burhan Altıntop, mafyatik iş adamı Osman Koçarslanlı’ya “sen benim sırtımı kaşı, ben senin sırtını haşıyım” diye bu güruhun temel anlayışını söylemiş meğer. Hepsi birbirinin sırtını kaşıyordu.
Kaybedecekleri şey büyük olduğu için, kolay kolay riske etmiyorlar, kavgaya mecbur olduklarında ise çirkinleşmenin şahikasını yaşıyorlardı.
İstanbul seçimlerinin tekrarlanmasının artında da bu birbirinin sırtını kaşıma döneminin son ermemesi mantığı vardı.
Seçimler 45 milyon TL’ye mal olmuştu ama AKP cenahı için bu rakamın sözü bile edilmez. Bakıyoruz sadece bir TRT dizisine 20 milyon TL’den fazla kaynak aktaranlar, ne idüğü belirsiz bir Okçular Vakfı isimli ucubeye bir kerede 1 milyon liradan fazla koltuk çıkanlar için 45 milyon para mı yani!
Kemal Öztürk isimli bir gazeteci var. Vaktiyle Anadolu Ajansı’nı filan yönetti. Ajans dediğime bakmayın devletin en ciddi ajansını beş paralık parti bültenine çeviren şahıstır kendileri. Son dönemde ekmek yediği yerler daralınca kendince “özgür bağımsız gazetecilik” filan goygoyculuğuna başladı. Geçen akşam televizyonda Pelikancıların koçbaşlarından biri ile tartışırken seyrettim Öztürk’ü. (Bu arada o yüzük nedir kardeşim. Youtube kanalına değirmen taşı gibi iki yüzükle aniden fırtlayan görüntü yüzünden abone olamayanlardanım)
Pelikancı rezil olmak gibi bir seçeneği olmadığı için döndü ve Öztürk’ü alenen tehdit etti; “yarın özgür medyada sizi herkes kınayacak!”
Özgür medya dediği malum, kendilerinin kontrol ettiği havuz bataklığı. Artık gizlemeye bile ihtiyaç durmadan doğrudan böyle tehditler edebiliyorlar.
Özellikle Erdoğan’ın çete merkezini alenen ziyaret etmesinden büyük güç almışlar belli ki.
Elemanın yengesi Hilal kaplan ise bir şahıs nasıl çirkinlikte zirve yapar her geçen gün yeni bir bayağılaşma rekoru kırarak cümle aleme gösteriyor.
Son olarak Yeni Şafak isimli havuz organının yazarı Özlem Albayrak’ı hedef aldı.
Albayrak her iktidar yandaşı gibi herhangi bir kriteri, prensibi, etik değeri olmayan biri. Yıllardır belediyeden aylık 4 bin 500 lirayı cukkalıyormuş. Ne hizmeti verdiği de belli değil. Bir başka yere dış hizmete filan yollama ayağına parayı işyerine gitmeden hesabına yatırtıyormuş.
Bunlar havuzdan geçinen yandaşlar için vakayı adiyeden şeyler. Özlem Hanım’ı kınayan Ersoy Dede sanki çok temizmiş gibi Albayrak’a vuruyor ama kaç yerden maaşlı olduğunu tam olarak bilen yok. Eşinin üzerinden aldıkları paranın da haddi hesabı yok Dede ailesinin.
Hilal Kaplan Salih Tuna namlı kişiyi ölümüne savunur. Çok sevdiğinden , bayıldığından filan değil. Tuna yapım şirketi vasıtasıyla başta ATV olmak üzere Tv kanallarını yıllardır söğüşler. Burhan Altıntop’un dediği gibi birbirini sırtını kaşıma durumundan başka bir şey değildir.
Düşünün “Abdulhamitiyedirmeyiz” diye tag açtırıyor birileri. Belli ki Pelikan çetesinin Adalet Bakanı’nı yemeye kalkıştığının farkındalar. Abdulhamit dedikleri sultan olan değil bakan olan. O da şeytanlaştırdığı cemaat üzerinden yükleniyor kendi bataklığının timsahlarına: “Beraber maklube kaşıklayan bize ders vermesin!”
Siyasal İslamcılar ahlaki üstünlüklerini, imanı hakikatlerle olan samimi bağlantılarını, samimiyetlerini, liyakatlarini, erdemlerini çoktan gömdüler. Şimdi hepsi birbirinin pisliğini çok iyi biliyor.
En ufak bir dalaşmada kenar mahalle kavgaları yanlarında entelektüel muhaverat kalıyor.
Bu nedenle bunlar arasında çıkacak savaşlar ülke tarihinin en aşağılık ve bel altı savaşı olacak.
Hazin ama yapacak bir şey de yok. Adetullahtandır bu kader.
Çekirdeklerinizi hazırlayın.
[Naci Karadağ] 19.9.2019 [TR724]
Türkiye’de devlet öylesi dev yarasa bir balinaya dönüştü ki, sadece diş aralarına sıkışan artıklarla beslenen binlerce parazit oluştu. Buna bir de metabolizmanın bilinçli oluşturduğu planktonları eklersek bahsettiğimiz kitlenin boyutu hakkında fikrimiz oluşabilir.
Bir eleman vardı, Hizmet camiasının medya kuruluşlarında meşhur oldu, semirdi, bir tarz oluşturdu. Geleceğin iktidarda olduğunu gördüğü an trenden ilk atlayanlardandı. O kadar ki gazetecilik faaliyetinin yanında jurnalcilik yapmayı da kendine yediriyordu. Misal, gazete binasının etrafında dolaşıp matbaa işçilerine sanki tesadüfen denk gelmiş gibi “Şu kişi nerede, binada neler konuşuluyor?” gibi aklı sıra istihbarat topluyordu.
Bir gün bir belediye dergisinin yayınını üstlenen mahalle ajanslardan birinin sahibiyle rastlaştık. Bana, “Keşke siz paralel yapıdan olmasaydınız, dergileri beraber hazırlardık” deyince şaşırdım. Meğer bahsini ettiğim eleman bunlara telif usulü pek çok dosya hazırlayıp hiç de küçük olmayan meblağlar kazanıyormuş. “karaktersizdir ama en azından işini yapar” filan diyecek oldum, “Ne alaka internetten kopyala yapıştır ile dosyaları veriyor, çekindiğimiz için ses de çıkaramıyoruz. Geçen gün viskili yemek tarifini yayınladık bilmeden. Kaç bin dergi çöp oldu” deyiverdi.
Korkudan bırakın itiraz etmeyi, herifçioğlunun yaptığı hataları bile yüzüne söyleyemiyorlardı.
Avrupa Yakası’ndaki Burhan Altıntop, mafyatik iş adamı Osman Koçarslanlı’ya “sen benim sırtımı kaşı, ben senin sırtını haşıyım” diye bu güruhun temel anlayışını söylemiş meğer. Hepsi birbirinin sırtını kaşıyordu.
Kaybedecekleri şey büyük olduğu için, kolay kolay riske etmiyorlar, kavgaya mecbur olduklarında ise çirkinleşmenin şahikasını yaşıyorlardı.
İstanbul seçimlerinin tekrarlanmasının artında da bu birbirinin sırtını kaşıma döneminin son ermemesi mantığı vardı.
Seçimler 45 milyon TL’ye mal olmuştu ama AKP cenahı için bu rakamın sözü bile edilmez. Bakıyoruz sadece bir TRT dizisine 20 milyon TL’den fazla kaynak aktaranlar, ne idüğü belirsiz bir Okçular Vakfı isimli ucubeye bir kerede 1 milyon liradan fazla koltuk çıkanlar için 45 milyon para mı yani!
Kemal Öztürk isimli bir gazeteci var. Vaktiyle Anadolu Ajansı’nı filan yönetti. Ajans dediğime bakmayın devletin en ciddi ajansını beş paralık parti bültenine çeviren şahıstır kendileri. Son dönemde ekmek yediği yerler daralınca kendince “özgür bağımsız gazetecilik” filan goygoyculuğuna başladı. Geçen akşam televizyonda Pelikancıların koçbaşlarından biri ile tartışırken seyrettim Öztürk’ü. (Bu arada o yüzük nedir kardeşim. Youtube kanalına değirmen taşı gibi iki yüzükle aniden fırtlayan görüntü yüzünden abone olamayanlardanım)
Pelikancı rezil olmak gibi bir seçeneği olmadığı için döndü ve Öztürk’ü alenen tehdit etti; “yarın özgür medyada sizi herkes kınayacak!”
Özgür medya dediği malum, kendilerinin kontrol ettiği havuz bataklığı. Artık gizlemeye bile ihtiyaç durmadan doğrudan böyle tehditler edebiliyorlar.
Özellikle Erdoğan’ın çete merkezini alenen ziyaret etmesinden büyük güç almışlar belli ki.
Elemanın yengesi Hilal kaplan ise bir şahıs nasıl çirkinlikte zirve yapar her geçen gün yeni bir bayağılaşma rekoru kırarak cümle aleme gösteriyor.
Son olarak Yeni Şafak isimli havuz organının yazarı Özlem Albayrak’ı hedef aldı.
Albayrak her iktidar yandaşı gibi herhangi bir kriteri, prensibi, etik değeri olmayan biri. Yıllardır belediyeden aylık 4 bin 500 lirayı cukkalıyormuş. Ne hizmeti verdiği de belli değil. Bir başka yere dış hizmete filan yollama ayağına parayı işyerine gitmeden hesabına yatırtıyormuş.
Bunlar havuzdan geçinen yandaşlar için vakayı adiyeden şeyler. Özlem Hanım’ı kınayan Ersoy Dede sanki çok temizmiş gibi Albayrak’a vuruyor ama kaç yerden maaşlı olduğunu tam olarak bilen yok. Eşinin üzerinden aldıkları paranın da haddi hesabı yok Dede ailesinin.
Hilal Kaplan Salih Tuna namlı kişiyi ölümüne savunur. Çok sevdiğinden , bayıldığından filan değil. Tuna yapım şirketi vasıtasıyla başta ATV olmak üzere Tv kanallarını yıllardır söğüşler. Burhan Altıntop’un dediği gibi birbirini sırtını kaşıma durumundan başka bir şey değildir.
Düşünün “Abdulhamitiyedirmeyiz” diye tag açtırıyor birileri. Belli ki Pelikan çetesinin Adalet Bakanı’nı yemeye kalkıştığının farkındalar. Abdulhamit dedikleri sultan olan değil bakan olan. O da şeytanlaştırdığı cemaat üzerinden yükleniyor kendi bataklığının timsahlarına: “Beraber maklube kaşıklayan bize ders vermesin!”
Siyasal İslamcılar ahlaki üstünlüklerini, imanı hakikatlerle olan samimi bağlantılarını, samimiyetlerini, liyakatlarini, erdemlerini çoktan gömdüler. Şimdi hepsi birbirinin pisliğini çok iyi biliyor.
En ufak bir dalaşmada kenar mahalle kavgaları yanlarında entelektüel muhaverat kalıyor.
Bu nedenle bunlar arasında çıkacak savaşlar ülke tarihinin en aşağılık ve bel altı savaşı olacak.
Hazin ama yapacak bir şey de yok. Adetullahtandır bu kader.
Çekirdeklerinizi hazırlayın.
[Naci Karadağ] 19.9.2019 [TR724]
Saadet, Saraya yeni gelin mi? [Alper Ender Fırat]
Daha önce demokrat ve haktan yana görüntüler veren Numan Kurtulmuş ve Süleyman Soylu’yu devşirerek onların içindeki gerçek kimlikleri ortaya çıkaran Recep T. Erdoğan bu sefer Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’na teklif götürmüş ve ‘bizim birlikte çalışmamız lazım’ demiş. Karamollaoğlu’nun hık mık yok mok demesi bir tarafa anlaşılan pazarlıklar başlamış.
Abdulkadir Selvi’nin yazdıkları doğru ise oradan anladığım, Karamollaoğlu; ‘cemaat mensuplarını çok hunhar katlediyorsunuz, olayları oturup izlediğimiz için tabanda bize yoğun baskı geliyor bu yüzden biraz daha zarif katledin’ demeye getirmiş. Bunun için Erdoğan’a yaptığı önerilerden de anladığım ‘’Üç beş şöhretli düşünce suçlusunu salıverin ki, lohusa kadınlar, bebekler, dört duvar arasında tedavi olamadığı için ölenler yüzünden yediğimiz baskı biraz azalsın, böylece onlar çok göze çarpmasın da demeye getirmiş.
Aslında Saadet Partisi, Erdoğan’a yeni göz kırpıyor değil. Arada bir CHP gibi muhalefet ediyor gibi yapıp sonra bütün olanlara sessiz kalmayı tercih ediyor. Sükutun dolaylı onay olduğu gerçeğini yüzlerine haykırmak gerekiyor. Milli Gazete Gaziantep’de KHK’lı zor durumdaki ailelere yardım edenlere karşı yapılan operasyonu büyük bir sevinçle haber yapmış yardım edenler için ‘enselendiler’ başlığıyla haberi vermişti.
Oysa Saadet Partisi bu süreçte yapılan zulme sahici bir şekilde itiraz etseydi, muktedirler bu kadar küstah, bu kadar pervasızca bu zulmü yapmaya cesaret edemezdi. Parti yöneticileri hakkında birkaç soruşturmayı, bir de göz altıyı bahane edip yapılan zulümlere sessiz kaldılar. Zulüm zamanında ‘tarafsız’ kalıp vebalin ortağı haline geldiler. Sessiz kalmakla yetinmeyip yer yer yapılanların destekçisi de oldular.
Ama eğer ortalama bir insanın, ortalama bir müminin göstereceği kadar yapılan zulme karşı gelselerdi bu onları herhangi bir şeyci yapmazdı ama bu insan olarak kalmalarını sağlayabilirdi.
Temel Karamollaoğlu tam da Erdoğan’ın istediği gibi ‘bir sorun varsa bana iletin kamuoyunda konuşmanın ne alemi var’ yaklaşımına uygun olarak yapılan yanlışları kürsülerde seslendirmek yerine kapalı kapılar arkasından dillendirmeyi daha uygun bulmuş olmalı.
SP yönetimi çok da umurlarında olmayan bir kitlenin soykırımına ses ederek kendilerini riske atmamayı uygun görüyor.
Erdoğan, Saadet Partisinin bir iki puan oyunu kendi tarafına çekmek istiyor ancak ondan çok daha önemlisi uzaklaşmaya başlayan İslami çevrelere karşı, yeni bir İslamcı grubu yanına almış olmayı çok önemsiyor. İslami çevreler Erdoğan’ın din düşmanı bir şebeke ile yaptığı ittifakın kendi kuyularını nasıl kazdığını, yeşil urba örtünmüş 28 Şubatçıların her şeyi kontrol edip nasıl boyunlarına ip doladıklarını yavaş yavaş da olsa fark ediyorlar. Bu fark ediş de büyük kopuşlara sebep oluyor.
Partiyi işte tam da böyle bir zamanda yanında istiyor ancak Saadet’in Saray’a gelin olup olmayacağına Temel Karamollaoğlu değil Saadetin derin abileri karar verir. Bu abileri de Erdoğan’ın ‘ortaklarının’ ikna etmesi gayet kolay görünüyor.
Neticede pazarlık başlamış, köyün ağası göz koymuş bir kere, ‘hem ağlarım hem giderim’ diyecekler gibime geliyor. Umarım yanılırım.
[Alper Ender Fırat] 19.9.2019 [TR724]
Abdulkadir Selvi’nin yazdıkları doğru ise oradan anladığım, Karamollaoğlu; ‘cemaat mensuplarını çok hunhar katlediyorsunuz, olayları oturup izlediğimiz için tabanda bize yoğun baskı geliyor bu yüzden biraz daha zarif katledin’ demeye getirmiş. Bunun için Erdoğan’a yaptığı önerilerden de anladığım ‘’Üç beş şöhretli düşünce suçlusunu salıverin ki, lohusa kadınlar, bebekler, dört duvar arasında tedavi olamadığı için ölenler yüzünden yediğimiz baskı biraz azalsın, böylece onlar çok göze çarpmasın da demeye getirmiş.
Aslında Saadet Partisi, Erdoğan’a yeni göz kırpıyor değil. Arada bir CHP gibi muhalefet ediyor gibi yapıp sonra bütün olanlara sessiz kalmayı tercih ediyor. Sükutun dolaylı onay olduğu gerçeğini yüzlerine haykırmak gerekiyor. Milli Gazete Gaziantep’de KHK’lı zor durumdaki ailelere yardım edenlere karşı yapılan operasyonu büyük bir sevinçle haber yapmış yardım edenler için ‘enselendiler’ başlığıyla haberi vermişti.
Oysa Saadet Partisi bu süreçte yapılan zulme sahici bir şekilde itiraz etseydi, muktedirler bu kadar küstah, bu kadar pervasızca bu zulmü yapmaya cesaret edemezdi. Parti yöneticileri hakkında birkaç soruşturmayı, bir de göz altıyı bahane edip yapılan zulümlere sessiz kaldılar. Zulüm zamanında ‘tarafsız’ kalıp vebalin ortağı haline geldiler. Sessiz kalmakla yetinmeyip yer yer yapılanların destekçisi de oldular.
Ama eğer ortalama bir insanın, ortalama bir müminin göstereceği kadar yapılan zulme karşı gelselerdi bu onları herhangi bir şeyci yapmazdı ama bu insan olarak kalmalarını sağlayabilirdi.
Temel Karamollaoğlu tam da Erdoğan’ın istediği gibi ‘bir sorun varsa bana iletin kamuoyunda konuşmanın ne alemi var’ yaklaşımına uygun olarak yapılan yanlışları kürsülerde seslendirmek yerine kapalı kapılar arkasından dillendirmeyi daha uygun bulmuş olmalı.
SP yönetimi çok da umurlarında olmayan bir kitlenin soykırımına ses ederek kendilerini riske atmamayı uygun görüyor.
Erdoğan, Saadet Partisinin bir iki puan oyunu kendi tarafına çekmek istiyor ancak ondan çok daha önemlisi uzaklaşmaya başlayan İslami çevrelere karşı, yeni bir İslamcı grubu yanına almış olmayı çok önemsiyor. İslami çevreler Erdoğan’ın din düşmanı bir şebeke ile yaptığı ittifakın kendi kuyularını nasıl kazdığını, yeşil urba örtünmüş 28 Şubatçıların her şeyi kontrol edip nasıl boyunlarına ip doladıklarını yavaş yavaş da olsa fark ediyorlar. Bu fark ediş de büyük kopuşlara sebep oluyor.
Partiyi işte tam da böyle bir zamanda yanında istiyor ancak Saadet’in Saray’a gelin olup olmayacağına Temel Karamollaoğlu değil Saadetin derin abileri karar verir. Bu abileri de Erdoğan’ın ‘ortaklarının’ ikna etmesi gayet kolay görünüyor.
Neticede pazarlık başlamış, köyün ağası göz koymuş bir kere, ‘hem ağlarım hem giderim’ diyecekler gibime geliyor. Umarım yanılırım.
[Alper Ender Fırat] 19.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Hesap zamanı yaklaşıyor! [Mehmet Tahsin]
Geçen hafta Zaman’ın eski Marka Pazarlama Direktörü Yakup Şimşek’in avukat kızı Büşra Şimşek’in babasına yazdığı mektup yüreklerimizi dağladı. Oğlunun suçsuz yere tutuklanmasını kaldıramayan Yakup Şimşek’in babası Temel amca yataklara düşmüş, “Ölüm döşeğindeki babacığımı bir kerecik göreyim.” diyen Yakup Şimşek’in yazdığı tahliye talepleri İstanbul 26. Ağır Ceza mahkemesinin soğuk duvarlarına çarparak defalarca reddedilmiş.
Ve 86 yaşındaki Temel amca bu yaşananlara daha fazla dayanamayıp geçen Cuma günü ruhunu teslim etmişti. Mesafenin uzak ve prosedürlerin uzun olması nedeniyle Yakup Bey babasının cenazesine de gidemedi. Yerine oğlu Sinan’a “sana vekalet veriyorum, dedeni öp benim yerime mezarına indir o zaman görevimi yerine getirmiş olurum” demiş. Bu yürek paralayıcı sahnelerin daha ağırı belki her gün onlarca cezaevi koğuşunda, onlarca defa yaşanıyor.
Babayı evladına, evladı babasına hasret bırakan, son nefesinde yanında olmasını hatta cenazesinde bulunmasını bile çok gören bu ifritten süreç neden yaşanmakta? Ne yaptı bu insanlar ki ömür boyu hapis cezası verilerek betonarme bir hücreye atıldılar.
Son birkaç yılda düzenlenen saldırılarda onlarca masumun ölümüne sebep olan IŞİD militanlarını bile ardı ardına tahliye eden AKP yargısı, şiddeti rüyasında bile görmemiş kadınlara, çocuklara, öğretmenlere, iş adamlarına ve gazetecilere gelince duvar kesiliyor.
NEYLE SUÇLANDILAR?
Yakup Şimşek’le aynı davada yargılanan Ahmet Altan’ın “Ben suçlu olduğum için değil, suçluların hukuku iktidarda olduğu için hapisteyim. Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir. Bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık haline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş.” dediği iddianame baştan beri zorlama ve kurgu deliller içeriyordu zaten.
Yakup Şimşek ve Fevzi Yazıcı 20 saniyelik bir reklam filmi yüzünden darbecilikle suçlandılar. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçeli kararında “(Subliminal mesajlar içeren reklam filmi hazırlamak suretiyle) Silahlı Kuvvetler içerisindeki FETÖ hücrelerinin bir kısmının katıldığı darbe girişimine ilişkin talimat iletmek suretiyle iştirak ettikleri…” belirtilerek müebbet hapse mahkum edildi.
KURGU DELİLLER
Enver Paşa’ya atfedilir… Verdiği bir emrin karşılığının yasalarda olmadığı kendisine hatırlatılınca bunu söyleyenlere kızar ve ‘Yok kanun, yap kanun!‘ dermiş. 17 Aralık’ta yasadışı talimatını yerine getirmek istemeyen bürokratına ‘Yav kardeşim, biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız.’ diyen Efkan Ala da öyle… 15 Temmuz sonrası yargılamalarında da ‘yok delil, yap delil’ yöntemini kullandı savcılar. Delil yoksa delil uydurdular!
Yakup Şimşek ve Fevzi Yazıcı’nın müebbetle suçlandığı iddianameyi hazırlayan Savcı Can Tuncay, soruşturma aşamasında aldığı tanık beyanlarını çarpıtmış ve Youtube’a yüklenen (veya yükletilen) 20 saniyelik bir reklam filmi bahane ederek 15 Temmuz darbe girişimiyle irtibatlandırmıştı. Yükletilen diyorum çünkü subliminal mesaj içerdiği iddia edilen reklam filmi hikayesinin ardından pis kokular geliyor.
Zaman Gazetesi’nin abone kampanyası için hazırlanan 20 saniyelik reklam filmi, 31 Temmuz 2016 tarihinde bugün bile sadece 124 takipçisi olan Görkem Altınaz isimli bir kullanıcı tarafından Youtube’a yüklendikten dakikalar sonra havuz medyasında gündem yapılmıştı. Üzerinden 3 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen bugüne kadar başka video yüklenmeyen, tek kullanımlık operasyonel bir hesap! İleride bir gün araştırıldığı zaman videoyu yükleyen kişi kim bilir neden çıkacak… Havuz medyası binalarından mı, Çağlayan Adliyesi’nden mi yoksa Vatan Emniyetten mi bilinmez. Ama belli ki sırf darbe iddialarına delil olması için yüklenmiş ve Savcı Can Tuncay da bunu iddianameye delil diye koymuş!
İşte bu video Youtube’a yüklendikten saatler sonra Yakup Şimşek babasının evinden alınıp İstanbul’a getiriliyor ve 4 günlük gözaltı süresinden sonra tutuklanıyor.
Yargılamayı yapan İstanbul 26. Ağır Ceza mahkemesi Başkanı Kemal Selçuk Yalçın, bu saçma sapan delilleri çürüten savunmaları dikkate almadı. İfadeleri çarpıtılan tanıkları dinleme gereği duymadı. Belki de darbeden çok önce yazılmış, cemaat medyasının darbe ile ilişkisini gösteren senaryoyu yargılama boyunca oynamaya devam etti ve sonunda müebbet hapis cezalarını verip geçti. Bir hakimden çok tetikçi gibi davrandı.
Aynı oyun İstanbul Bölge Adliyesi’nde de oynandı. Birkaç saatlik göstermelik yargılamayla istinafta karar onandı ve Yargıtay’a gönderildi.
YARGITAY’DAN BOZMA SÜRPRİZİ
Neyse ki Yargıtay beklenmedik bir sürpriz yaptı ve bütün sanıklar hakkında darbeye iştirak suçlamalarını düşürdü. Yani subliminal mesaj konusunun kocaman bir iftira olduğu kanıtlandı. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın anayasal düzeni bozmaya teşebbüs suçundan değil sadece örgüte yardım, Fevzi Yazıcı, Yakup Şimşek ve Tuğrul Özşengül’ün de örgüt üyeliğinden yargılanabileceklerine karar verdi. Ancak birçok benzer davada olduğunun aksine tahliye yerine tutuklulukların devamına hükmetti. Halbuki bu suçlamalarla cezaevine girip de 3 yıl tutuklu kalan neredeyse yok gibi. Sonunda dosya döndü dolaştı yine İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine geldi.
Dün Erdoğan’ın ‘ben bu davanın savcısıyım’ diye destek verdiği Ergenekon ve Balyoz gibi davaların hakimlerinin maruz kaldıklarının çok daha ağırı şimdilerde cemaat davalarında tetikçilik yapanların başlarına gelecek. Müyesser Yıldız dün 1509 kişilik cemaat bağlantılı hakim savcının hala görevde olduğunu yazdı. Bu demektir ki herkesin bir gün aynı suçlamaya maruz kalacağı kuvvetle muhtemel.
Geçtiğimiz hafta İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 3 yılı aşkın süredir tutuklu bulunan Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Şükrü Tuğrul Özşengül, Yakup Şimşek’in aylık tutukluluk değerlendirmesini tahliye taleplerini yine reddetti. Şimdi önümüzdeki 8 Ekim’de Yargıtay’dan dönen dosya İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinde tekrar açılacak.
Geçen hafta Reuters’a konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Devlet başkanı olarak yargının gücü benim elimde mi? Böyle bir saçmalık olur mu? Yargı bağımsızdır. Bağımsız yargı kararlarını vermekte serbesttir” dedi. Bu dediklerine kimsenin inanmasını bekleyemeyiz ama kesin olan şu ki, bugün hukuka aykırı kararlar verenlerin arkasında durmayacağının da işaretini vermiş oldu. Suçlu veya suçsuz demeden, bir yerlere yaranmak için önüne geleni hapse gönderen hakimler, yakında verdikleri kararlarla baş başa kalacaklar.
Dün Erdoğan’ın ‘ben bu davanın savcısıyım’ diye destek verdiği Ergenekon ve Balyoz gibi davaların hakimlerinin maruz kaldıklarının çok daha ağırı şimdilerde cemaat davalarında tetikçilik yapanların başlarına gelecek. Zaten uzun zamandır Cemaat’e yapılan zulümlerin ‘yargıdaki Fetöcülerin işi’ olduğu konuşulup yazılıyor. Müyesser Yıldız dün yayınlanan yazısında 1509 kişilik cemaat bağlantılı hakim savcının hala görevde olduğunu yazdı. Bu demektir ki herkesin bir gün aynı suçlamaya maruz kalacağı kuvvetle muhtemel.
8 Ekim’i bekliyoruz. Bakalım Ağır Ceza Reisi Kemal Selçuk Yalçın başkanlığındaki heyet, hukuka dönüp Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Tuğrul Özşengül ve Yakup Şimşek’i tahliye mi edecek, yoksa AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay İçtihatlarını hiçe sayıp hukuku bir kere daha ayaklar altına mı alacak. Bekleyip göreceğiz.
[Mehmet Tahsin] 19.9.2019 [TR724]
Ve 86 yaşındaki Temel amca bu yaşananlara daha fazla dayanamayıp geçen Cuma günü ruhunu teslim etmişti. Mesafenin uzak ve prosedürlerin uzun olması nedeniyle Yakup Bey babasının cenazesine de gidemedi. Yerine oğlu Sinan’a “sana vekalet veriyorum, dedeni öp benim yerime mezarına indir o zaman görevimi yerine getirmiş olurum” demiş. Bu yürek paralayıcı sahnelerin daha ağırı belki her gün onlarca cezaevi koğuşunda, onlarca defa yaşanıyor.
Babayı evladına, evladı babasına hasret bırakan, son nefesinde yanında olmasını hatta cenazesinde bulunmasını bile çok gören bu ifritten süreç neden yaşanmakta? Ne yaptı bu insanlar ki ömür boyu hapis cezası verilerek betonarme bir hücreye atıldılar.
Son birkaç yılda düzenlenen saldırılarda onlarca masumun ölümüne sebep olan IŞİD militanlarını bile ardı ardına tahliye eden AKP yargısı, şiddeti rüyasında bile görmemiş kadınlara, çocuklara, öğretmenlere, iş adamlarına ve gazetecilere gelince duvar kesiliyor.
NEYLE SUÇLANDILAR?
Yakup Şimşek’le aynı davada yargılanan Ahmet Altan’ın “Ben suçlu olduğum için değil, suçluların hukuku iktidarda olduğu için hapisteyim. Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir. Bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık haline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş.” dediği iddianame baştan beri zorlama ve kurgu deliller içeriyordu zaten.
Yakup Şimşek ve Fevzi Yazıcı 20 saniyelik bir reklam filmi yüzünden darbecilikle suçlandılar. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçeli kararında “(Subliminal mesajlar içeren reklam filmi hazırlamak suretiyle) Silahlı Kuvvetler içerisindeki FETÖ hücrelerinin bir kısmının katıldığı darbe girişimine ilişkin talimat iletmek suretiyle iştirak ettikleri…” belirtilerek müebbet hapse mahkum edildi.
KURGU DELİLLER
Enver Paşa’ya atfedilir… Verdiği bir emrin karşılığının yasalarda olmadığı kendisine hatırlatılınca bunu söyleyenlere kızar ve ‘Yok kanun, yap kanun!‘ dermiş. 17 Aralık’ta yasadışı talimatını yerine getirmek istemeyen bürokratına ‘Yav kardeşim, biz yasa yapan yeriz, gerekirse hangi yasa yapılıyorsa onu yapar, sizin yaptığınızı suç olmaktan çıkarırız.’ diyen Efkan Ala da öyle… 15 Temmuz sonrası yargılamalarında da ‘yok delil, yap delil’ yöntemini kullandı savcılar. Delil yoksa delil uydurdular!
Yakup Şimşek ve Fevzi Yazıcı’nın müebbetle suçlandığı iddianameyi hazırlayan Savcı Can Tuncay, soruşturma aşamasında aldığı tanık beyanlarını çarpıtmış ve Youtube’a yüklenen (veya yükletilen) 20 saniyelik bir reklam filmi bahane ederek 15 Temmuz darbe girişimiyle irtibatlandırmıştı. Yükletilen diyorum çünkü subliminal mesaj içerdiği iddia edilen reklam filmi hikayesinin ardından pis kokular geliyor.
Zaman Gazetesi’nin abone kampanyası için hazırlanan 20 saniyelik reklam filmi, 31 Temmuz 2016 tarihinde bugün bile sadece 124 takipçisi olan Görkem Altınaz isimli bir kullanıcı tarafından Youtube’a yüklendikten dakikalar sonra havuz medyasında gündem yapılmıştı. Üzerinden 3 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen bugüne kadar başka video yüklenmeyen, tek kullanımlık operasyonel bir hesap! İleride bir gün araştırıldığı zaman videoyu yükleyen kişi kim bilir neden çıkacak… Havuz medyası binalarından mı, Çağlayan Adliyesi’nden mi yoksa Vatan Emniyetten mi bilinmez. Ama belli ki sırf darbe iddialarına delil olması için yüklenmiş ve Savcı Can Tuncay da bunu iddianameye delil diye koymuş!
İşte bu video Youtube’a yüklendikten saatler sonra Yakup Şimşek babasının evinden alınıp İstanbul’a getiriliyor ve 4 günlük gözaltı süresinden sonra tutuklanıyor.
Yargılamayı yapan İstanbul 26. Ağır Ceza mahkemesi Başkanı Kemal Selçuk Yalçın, bu saçma sapan delilleri çürüten savunmaları dikkate almadı. İfadeleri çarpıtılan tanıkları dinleme gereği duymadı. Belki de darbeden çok önce yazılmış, cemaat medyasının darbe ile ilişkisini gösteren senaryoyu yargılama boyunca oynamaya devam etti ve sonunda müebbet hapis cezalarını verip geçti. Bir hakimden çok tetikçi gibi davrandı.
Aynı oyun İstanbul Bölge Adliyesi’nde de oynandı. Birkaç saatlik göstermelik yargılamayla istinafta karar onandı ve Yargıtay’a gönderildi.
YARGITAY’DAN BOZMA SÜRPRİZİ
Neyse ki Yargıtay beklenmedik bir sürpriz yaptı ve bütün sanıklar hakkında darbeye iştirak suçlamalarını düşürdü. Yani subliminal mesaj konusunun kocaman bir iftira olduğu kanıtlandı. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın anayasal düzeni bozmaya teşebbüs suçundan değil sadece örgüte yardım, Fevzi Yazıcı, Yakup Şimşek ve Tuğrul Özşengül’ün de örgüt üyeliğinden yargılanabileceklerine karar verdi. Ancak birçok benzer davada olduğunun aksine tahliye yerine tutuklulukların devamına hükmetti. Halbuki bu suçlamalarla cezaevine girip de 3 yıl tutuklu kalan neredeyse yok gibi. Sonunda dosya döndü dolaştı yine İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesine geldi.
Dün Erdoğan’ın ‘ben bu davanın savcısıyım’ diye destek verdiği Ergenekon ve Balyoz gibi davaların hakimlerinin maruz kaldıklarının çok daha ağırı şimdilerde cemaat davalarında tetikçilik yapanların başlarına gelecek. Müyesser Yıldız dün 1509 kişilik cemaat bağlantılı hakim savcının hala görevde olduğunu yazdı. Bu demektir ki herkesin bir gün aynı suçlamaya maruz kalacağı kuvvetle muhtemel.
Geçtiğimiz hafta İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, 3 yılı aşkın süredir tutuklu bulunan Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Şükrü Tuğrul Özşengül, Yakup Şimşek’in aylık tutukluluk değerlendirmesini tahliye taleplerini yine reddetti. Şimdi önümüzdeki 8 Ekim’de Yargıtay’dan dönen dosya İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesinde tekrar açılacak.
Geçen hafta Reuters’a konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Devlet başkanı olarak yargının gücü benim elimde mi? Böyle bir saçmalık olur mu? Yargı bağımsızdır. Bağımsız yargı kararlarını vermekte serbesttir” dedi. Bu dediklerine kimsenin inanmasını bekleyemeyiz ama kesin olan şu ki, bugün hukuka aykırı kararlar verenlerin arkasında durmayacağının da işaretini vermiş oldu. Suçlu veya suçsuz demeden, bir yerlere yaranmak için önüne geleni hapse gönderen hakimler, yakında verdikleri kararlarla baş başa kalacaklar.
Dün Erdoğan’ın ‘ben bu davanın savcısıyım’ diye destek verdiği Ergenekon ve Balyoz gibi davaların hakimlerinin maruz kaldıklarının çok daha ağırı şimdilerde cemaat davalarında tetikçilik yapanların başlarına gelecek. Zaten uzun zamandır Cemaat’e yapılan zulümlerin ‘yargıdaki Fetöcülerin işi’ olduğu konuşulup yazılıyor. Müyesser Yıldız dün yayınlanan yazısında 1509 kişilik cemaat bağlantılı hakim savcının hala görevde olduğunu yazdı. Bu demektir ki herkesin bir gün aynı suçlamaya maruz kalacağı kuvvetle muhtemel.
8 Ekim’i bekliyoruz. Bakalım Ağır Ceza Reisi Kemal Selçuk Yalçın başkanlığındaki heyet, hukuka dönüp Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Fevzi Yazıcı, Tuğrul Özşengül ve Yakup Şimşek’i tahliye mi edecek, yoksa AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay İçtihatlarını hiçe sayıp hukuku bir kere daha ayaklar altına mı alacak. Bekleyip göreceğiz.
[Mehmet Tahsin] 19.9.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Mehmet Tahsin
Abdülhamit’in azli mi, pelikan katliamı mı? [Levent Kenez]
Pelikancıların, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ü hedef almaları ve kamuoyunda bilinen ilk atışı da Serhat ile Berat’ın yönettiği Sabah paçavrası üzerinden yapmış olmaları AKP’deki bir kavganın daha kamuoyuna mal olmasını sağladı.
Bu devrin tarihi yazılırken şeref ve ahlak yoksunu listesinin en başlarında yer alacak olan Abdülhamit Gül de bugün bunlara cevap vererek iddiaları doğrulamış oldu. Parti sözcüsü Ömer Çelik de MKYK öncesi Bakan Gül’e destek olarak yorumlanabilecek siyaseten boş laflar etti.
Sabah gazetesinde bir bakanı eleştiren bir yazının çıkması mümkün değil çıkmışsa ya yazdırılmıştır ya da sorulup izin verilmiştir.
Kabine revizyon söylentileri çıktığından beri AKP içindeki grupların kavgası yoğunlaştı. Ha kavganın uydurdukları ‘Fetö’ üzerinden yapılıyor olmasına çok bir önem atfetmeyin. Bunu yapmaya mecburlar. Çünkü yakın zamanda bir kaç kez görüldü ki biri diğerini pisliğini deşifre ettiğinde hemen öteki de diğerinin yediği bir haltı ortaya çıkarıyor. E bu durumda karşılıklı kirli çamaşırların ortaya saçılmasındansa su üstünde yok sen Fetö ile mücadele ettin yok ben ettim muhabbeti olarak görülen şey ile karşılaşıyoruz. Fetö diye diye birbirlerini imha edecekler. Ama hiçbir zaman gerçek sebep de bu olmayacak. Aynen fetö diye bir şey olmadığı gibi.
Sadece AKP içinde olmayacak bu, yakında başkaldıran ve bayrak açıp yeni oluşumlar içerisinde yer alanların da eninde sonunda Fetö sopası ile tanışmalarına tanık olacağız.
Erdoğan geçtiğimiz aylarda Pelikancıların üssünü ziyaret ederek aslında bir nevi bunların arkasında kim var iyi görün mesajı vermişti. Pelikancıların partide bir tabanları falan yok, abartıldığı kadar bir güçleri de yok. Davutoğlu’nu yediler denen şey aslında Davutoğlu’nun ‘beni kulağımdan tutup onursuzca attı’ diyememesinden ötürü sarıldığı bir gerekçe. Yoksa Erdoğan’ın operasyonu olduğunu bilmeyen yok. Kulislerde o zamanlar Binali Yıldırım’ın aktardığı ve Ankara’da herkesin bildiği bir kaç kez görevden alınacağı zaman kendisinden istenen her şeye evet dediği için ömrünü uzattığı bir gerçek. Aslında Pelikancılar memnuniyetsizlerin Erdoğan’a laf edemedikleri için vura vura büyütttükleri bir grup. Yoksa tek tek tiplere baktığınızda bir tanesi bile bir pelikandan zeki değil. Ama tabii olduklarından çok daha güçlü görünmek kendilerinin de hoşuna gidiyor.
Erdoğan’ın kendisine zarar verdiği aşikar ve giderek bir nefret objesi olarak sivrilen ve püff dese bir daha kimsenin bir parçasını bulamayacağı bu gruba neden bu kadar sahip çıkıyor?
Kamuoyuna yapılan psikolojik harp dediğimiz şeyi bunların üzerinden yapılıyor. Çok iğrenç insanlar oldukları için insanları şeytanlaştırma, hedef gösterme ve itibarsızlaştırma işlerinde birer aparatlar. Erdoğan bütün siyasetini kutuplaştırma ve bölme üzerinde kurguladığı için medyasını bunlarla idare ediyor. Pek bahsi geçmiyor ama Pelikan dediğimiz yapı aslında MİT’in bir arka bahçesi.
Erdoğan’ın hanedanlığın devamında Berat’ı bir adım öne çıkardığı için damadın sabırsız davranması ve kişisel olarak gıcık kaptıklarını bu kanalizasyonla boğabileceğini sanması işleri zorlaştırıyor. Erdoğan’ın ona o kadar kapı açmadığı görünce işi bel altında götürüyor. Erdoğan koltukta kalmak için kimlerle iyi geçinmek zorunda olduğunu biliyor. Ancak bir fırsatını bulduğunda onları da alt etmenin yollarını arıyor.
Pelikancıların Erdoğan’a hissettirdikleri korku da, paranoyak Erdoğan ile örtüşmelerini sağlıyor. Bu iş dönerse yaptıklarımızdan çok daha fazlasını bize yaparlar pompası ve bu sebeple kendilerince merhametsiz gitmeyenlere karşı da tavır almaları boşuna değil. Ellerinden gelse gaz odalarını önerecekler. Ancak artık giderek patlayacak olan toplumdaki gazı göremeyen tecrübesiz gençler tecrübeli rakipleri tarafından artık partiyi bitiren bir yapı olarak ilan edildiler. Bundan pek dönüş mümkün değil.
Erdoğan’ın dengeler adına zaman zaman sürpriz icraatlar yaptığı malum. Erdoğan bu sefer partinin geleceği adına pelikancılara gol denebilecek şeyler yaparsa süpriz olmaz. Ya da giden gider kalan kalır gidenlerin tepesine binerim derse pelikancıları kimse tutamaz. Yakın zamanda dış politikada yaşanacak gelişmeler ve bunun iç siyasette nasıl sonuçlar vereceği paradigmayı değiştirebilir.
[Levent Kenez] 19.9.2019 [TR724]
Bu devrin tarihi yazılırken şeref ve ahlak yoksunu listesinin en başlarında yer alacak olan Abdülhamit Gül de bugün bunlara cevap vererek iddiaları doğrulamış oldu. Parti sözcüsü Ömer Çelik de MKYK öncesi Bakan Gül’e destek olarak yorumlanabilecek siyaseten boş laflar etti.
Sabah gazetesinde bir bakanı eleştiren bir yazının çıkması mümkün değil çıkmışsa ya yazdırılmıştır ya da sorulup izin verilmiştir.
Kabine revizyon söylentileri çıktığından beri AKP içindeki grupların kavgası yoğunlaştı. Ha kavganın uydurdukları ‘Fetö’ üzerinden yapılıyor olmasına çok bir önem atfetmeyin. Bunu yapmaya mecburlar. Çünkü yakın zamanda bir kaç kez görüldü ki biri diğerini pisliğini deşifre ettiğinde hemen öteki de diğerinin yediği bir haltı ortaya çıkarıyor. E bu durumda karşılıklı kirli çamaşırların ortaya saçılmasındansa su üstünde yok sen Fetö ile mücadele ettin yok ben ettim muhabbeti olarak görülen şey ile karşılaşıyoruz. Fetö diye diye birbirlerini imha edecekler. Ama hiçbir zaman gerçek sebep de bu olmayacak. Aynen fetö diye bir şey olmadığı gibi.
Sadece AKP içinde olmayacak bu, yakında başkaldıran ve bayrak açıp yeni oluşumlar içerisinde yer alanların da eninde sonunda Fetö sopası ile tanışmalarına tanık olacağız.
Erdoğan geçtiğimiz aylarda Pelikancıların üssünü ziyaret ederek aslında bir nevi bunların arkasında kim var iyi görün mesajı vermişti. Pelikancıların partide bir tabanları falan yok, abartıldığı kadar bir güçleri de yok. Davutoğlu’nu yediler denen şey aslında Davutoğlu’nun ‘beni kulağımdan tutup onursuzca attı’ diyememesinden ötürü sarıldığı bir gerekçe. Yoksa Erdoğan’ın operasyonu olduğunu bilmeyen yok. Kulislerde o zamanlar Binali Yıldırım’ın aktardığı ve Ankara’da herkesin bildiği bir kaç kez görevden alınacağı zaman kendisinden istenen her şeye evet dediği için ömrünü uzattığı bir gerçek. Aslında Pelikancılar memnuniyetsizlerin Erdoğan’a laf edemedikleri için vura vura büyütttükleri bir grup. Yoksa tek tek tiplere baktığınızda bir tanesi bile bir pelikandan zeki değil. Ama tabii olduklarından çok daha güçlü görünmek kendilerinin de hoşuna gidiyor.
Erdoğan’ın kendisine zarar verdiği aşikar ve giderek bir nefret objesi olarak sivrilen ve püff dese bir daha kimsenin bir parçasını bulamayacağı bu gruba neden bu kadar sahip çıkıyor?
Kamuoyuna yapılan psikolojik harp dediğimiz şeyi bunların üzerinden yapılıyor. Çok iğrenç insanlar oldukları için insanları şeytanlaştırma, hedef gösterme ve itibarsızlaştırma işlerinde birer aparatlar. Erdoğan bütün siyasetini kutuplaştırma ve bölme üzerinde kurguladığı için medyasını bunlarla idare ediyor. Pek bahsi geçmiyor ama Pelikan dediğimiz yapı aslında MİT’in bir arka bahçesi.
Erdoğan’ın hanedanlığın devamında Berat’ı bir adım öne çıkardığı için damadın sabırsız davranması ve kişisel olarak gıcık kaptıklarını bu kanalizasyonla boğabileceğini sanması işleri zorlaştırıyor. Erdoğan’ın ona o kadar kapı açmadığı görünce işi bel altında götürüyor. Erdoğan koltukta kalmak için kimlerle iyi geçinmek zorunda olduğunu biliyor. Ancak bir fırsatını bulduğunda onları da alt etmenin yollarını arıyor.
Pelikancıların Erdoğan’a hissettirdikleri korku da, paranoyak Erdoğan ile örtüşmelerini sağlıyor. Bu iş dönerse yaptıklarımızdan çok daha fazlasını bize yaparlar pompası ve bu sebeple kendilerince merhametsiz gitmeyenlere karşı da tavır almaları boşuna değil. Ellerinden gelse gaz odalarını önerecekler. Ancak artık giderek patlayacak olan toplumdaki gazı göremeyen tecrübesiz gençler tecrübeli rakipleri tarafından artık partiyi bitiren bir yapı olarak ilan edildiler. Bundan pek dönüş mümkün değil.
Erdoğan’ın dengeler adına zaman zaman sürpriz icraatlar yaptığı malum. Erdoğan bu sefer partinin geleceği adına pelikancılara gol denebilecek şeyler yaparsa süpriz olmaz. Ya da giden gider kalan kalır gidenlerin tepesine binerim derse pelikancıları kimse tutamaz. Yakın zamanda dış politikada yaşanacak gelişmeler ve bunun iç siyasette nasıl sonuçlar vereceği paradigmayı değiştirebilir.
[Levent Kenez] 19.9.2019 [TR724]
Anayasa Mahkemesi ne yapmaya çalışıyor? [Bülent Korucu]
Ne şirin, ne cici bir Anayasa Mahkememiz var değil mi? Ayrıca bir demokrat, bir özgürlükçü; sormayın. En son 17-25 Aralık soruşturmasıyla ilgili yayın yasağının hak ihlali olduğuna karar verdi. Daha ne yapsın! Bakmayın siz bazı fitne fücürların eleştirilerine.. Neymiş beş yıl önceki başvuruymuş, yok atı olan Üsküdar’ı geçmişmiş, yok aynı konudaki başvuruları daha önce reddetmiş, kendisiyle tenakuza düşmüş….
İroni yaparak tehlikeli sulara açıldığımın farkındayım ama hakikaten olayın ciddiyetle ele alınır yanı kalmadı. Cezaevi idaresinin kendisine başvuru yapılmasını engellemesinde bile sakınca görmemiş bir yüksek mahkeme ne kadar kaale alınabilirse o kadar alıp devam edeyim.
AYM’nin araya serpiştirmeye başladığı doğru ve hukuka uygun kararların sıklaşmaya başlaması tesadüf değil. Yüksek Mahkeme başını kuma gömdüğünde açıkta kalan kısımlarının da görülmeyeceğini sanıyor. Daha doğrusu bazı muhataplarıyla paslaşarak, top çevirerek zaman kazanmayı umuyor.
Cinlere hükmeden bir kral hikayesi dinlemiştim. Öldükten sonra bir müddet daha asasına dayanarak ayakta durmaya devam etmiş. Böylece emrindeki cinler çalışmayı bırakmamış. Güveler asayı yiyip bitirince düşmüş ve vefat ettiği ortaya çıkmış. Onun korkusuyla çalışanlar da çil yavrusu gibi dağılmış.
AYM’nin, Barış Akademisyenleri davasında kılpayı da olsa ihlal kararı vermesi işaret fişeği idi. Üç savcı hakkındaki haksız tutukluluk tespiti de sıradışıydı. Öncesinde aynı dosyadan aynı suçlamayla yargılanan Altan kardeşlerden Mehmet’i haklı, Ahmet’i haksız bulmak gibi tuhaflıkları saymazsak ‘yeni bir sürecin eşiğindeyiz’ diyebiliriz. Bilinçli bir ayıklama ile hem zülfü yare dokunmayacak hem de kuyruğu dik gibi gösterecek kararlar alıyorlar. Söz konusu kararlar sayesinde özgürlüğünü kazanan bir kişi bile olsa elbetti önemli. Bunu küçümsüyor değilim ancak genel hukuk ve demokrasi ortamına faydadan çok zarar veriyor, bu şirinlikler. Teşbihte hata olmasın mafyanın fakir çocukları sünnet ettirerek ya da öldürdüğü adamın mevlidini okutarak imaj düzeltmesine benzetiyorum.
AYM, kendi iki üyesi Alpaslan Altan ve Erdal Tercan’ın anayasal ve kanuni güvencelere ters biçimde tutuklanmasında bir sakınca görmedi.
AYM, kendi iki üyesi Alpaslan Altan ve Erdal Tercan’ın anayasal ve kanuni güvencelere ters biçimde tutuklanmasında bir sakınca görmeyip, tersine çanak tutacak kararlar aldı. Onları ihraç etti, başvurularını reddetti. Sadece Tercan’ı, hakim karşısına çıkmadan dosya üstünden tutukluluk incelemesi yönünden haklı buldu. Ki o bölüm itirazın en kıytırık bölümüydü. Diğer üye Altan’ın hakkını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi teslim etti ve tutuklanamayacağına hükmetti. Ama hâlâ cezaevinde. AYM’nin üst mahkeme konumundaki AİHM’den yediği bu ayar yeni kararların ateşleyicisi oldu.
AYM, seçmece dağıttığı hukukla tarafsız ve bağımsız rolü yapıyor. Normal şartlarda AİHM’ye vekaleten kullandığı bireysel başvuru inceleme yetkisinin geri alınması gerekiyor. AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden doğan yetkisini, üye ülkelerdeki mekanizmalarla kontrollü biçimde paylaşıyor. Bunun için üç başlık halinde denetim yapıyor: bireylere gösterilen adresin etkili ve sonuç alınabilir denetim yapması; kolay ulaşılabilir olması ve AİHM içtihatlarıyla uyumlu kararlar vermesi… Söz konusu şartları yerine getirmeyen Azerbaycan, Slovakya ve Hırvatistan’a bireysel başvuru kabul yetkisini devretmemişti. Zühtü Aslan başkanlığındaki mahkeme yukarıdaki üç şarttan hangisini karşılıyor? O kararlara ‘beni bağlamaz, saygı da duymuyorum’ diyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ne bir karar ne de bir satırla cevap verebildiler. Yerel mahkemeler AYM içtihatlarına isterse, bazen de seçerek uyuyor.
Demokrasi tiyatrosunun sürüyor olması içerideki muhalifimsiler ve kestaneyi maşayla tutmaya çalışan uluslararası kurumların işine geliyor. Demokrasi ve hukuk varmış, Meclis işliyormuş, yargı bağımsızmış gibi bir görüntü onları bazı yükümlülüklerden kurtarıyor. Asaya dayanmış krala da zaman kazandırıyor. AYM açıkça bu çarpık düzenin koltuk değneği olmayı seçti. Bunu başlarda negatif kararlarla yapıyordu şimdilerde pozitif görünümle çıkışlarla yapıyor. Ölmüş rejimi suni teneffüslerle hayatta tutmaya çabalıyor.
[Bülent Korucu] 19.9.2019 [TR724]
İroni yaparak tehlikeli sulara açıldığımın farkındayım ama hakikaten olayın ciddiyetle ele alınır yanı kalmadı. Cezaevi idaresinin kendisine başvuru yapılmasını engellemesinde bile sakınca görmemiş bir yüksek mahkeme ne kadar kaale alınabilirse o kadar alıp devam edeyim.
AYM’nin araya serpiştirmeye başladığı doğru ve hukuka uygun kararların sıklaşmaya başlaması tesadüf değil. Yüksek Mahkeme başını kuma gömdüğünde açıkta kalan kısımlarının da görülmeyeceğini sanıyor. Daha doğrusu bazı muhataplarıyla paslaşarak, top çevirerek zaman kazanmayı umuyor.
Cinlere hükmeden bir kral hikayesi dinlemiştim. Öldükten sonra bir müddet daha asasına dayanarak ayakta durmaya devam etmiş. Böylece emrindeki cinler çalışmayı bırakmamış. Güveler asayı yiyip bitirince düşmüş ve vefat ettiği ortaya çıkmış. Onun korkusuyla çalışanlar da çil yavrusu gibi dağılmış.
AYM’nin, Barış Akademisyenleri davasında kılpayı da olsa ihlal kararı vermesi işaret fişeği idi. Üç savcı hakkındaki haksız tutukluluk tespiti de sıradışıydı. Öncesinde aynı dosyadan aynı suçlamayla yargılanan Altan kardeşlerden Mehmet’i haklı, Ahmet’i haksız bulmak gibi tuhaflıkları saymazsak ‘yeni bir sürecin eşiğindeyiz’ diyebiliriz. Bilinçli bir ayıklama ile hem zülfü yare dokunmayacak hem de kuyruğu dik gibi gösterecek kararlar alıyorlar. Söz konusu kararlar sayesinde özgürlüğünü kazanan bir kişi bile olsa elbetti önemli. Bunu küçümsüyor değilim ancak genel hukuk ve demokrasi ortamına faydadan çok zarar veriyor, bu şirinlikler. Teşbihte hata olmasın mafyanın fakir çocukları sünnet ettirerek ya da öldürdüğü adamın mevlidini okutarak imaj düzeltmesine benzetiyorum.
AYM, kendi iki üyesi Alpaslan Altan ve Erdal Tercan’ın anayasal ve kanuni güvencelere ters biçimde tutuklanmasında bir sakınca görmedi.
AYM, kendi iki üyesi Alpaslan Altan ve Erdal Tercan’ın anayasal ve kanuni güvencelere ters biçimde tutuklanmasında bir sakınca görmeyip, tersine çanak tutacak kararlar aldı. Onları ihraç etti, başvurularını reddetti. Sadece Tercan’ı, hakim karşısına çıkmadan dosya üstünden tutukluluk incelemesi yönünden haklı buldu. Ki o bölüm itirazın en kıytırık bölümüydü. Diğer üye Altan’ın hakkını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi teslim etti ve tutuklanamayacağına hükmetti. Ama hâlâ cezaevinde. AYM’nin üst mahkeme konumundaki AİHM’den yediği bu ayar yeni kararların ateşleyicisi oldu.
AYM, seçmece dağıttığı hukukla tarafsız ve bağımsız rolü yapıyor. Normal şartlarda AİHM’ye vekaleten kullandığı bireysel başvuru inceleme yetkisinin geri alınması gerekiyor. AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden doğan yetkisini, üye ülkelerdeki mekanizmalarla kontrollü biçimde paylaşıyor. Bunun için üç başlık halinde denetim yapıyor: bireylere gösterilen adresin etkili ve sonuç alınabilir denetim yapması; kolay ulaşılabilir olması ve AİHM içtihatlarıyla uyumlu kararlar vermesi… Söz konusu şartları yerine getirmeyen Azerbaycan, Slovakya ve Hırvatistan’a bireysel başvuru kabul yetkisini devretmemişti. Zühtü Aslan başkanlığındaki mahkeme yukarıdaki üç şarttan hangisini karşılıyor? O kararlara ‘beni bağlamaz, saygı da duymuyorum’ diyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ne bir karar ne de bir satırla cevap verebildiler. Yerel mahkemeler AYM içtihatlarına isterse, bazen de seçerek uyuyor.
Demokrasi tiyatrosunun sürüyor olması içerideki muhalifimsiler ve kestaneyi maşayla tutmaya çalışan uluslararası kurumların işine geliyor. Demokrasi ve hukuk varmış, Meclis işliyormuş, yargı bağımsızmış gibi bir görüntü onları bazı yükümlülüklerden kurtarıyor. Asaya dayanmış krala da zaman kazandırıyor. AYM açıkça bu çarpık düzenin koltuk değneği olmayı seçti. Bunu başlarda negatif kararlarla yapıyordu şimdilerde pozitif görünümle çıkışlarla yapıyor. Ölmüş rejimi suni teneffüslerle hayatta tutmaya çabalıyor.
[Bülent Korucu] 19.9.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)