Küçük şeylerle direnmek [Can Bahadır Yüce]

Bizi mutlu eden, küçük şeylerdi.

İyi bir kitap, üç beş cümlelik bir mektup, güzel bir dize sevinmemize yeterdi.

Gazetede kısacık bir haber, belki okurun bile fark etmeyeceği bir ayrıntı, günü kurtarırdı. Işıltılı ve zekice bir başlığın sevinciyle yetinmeyi bilirdik. Hatta tek sözcük üzerine dakikalarca (üstelik telefonda) düşünüp taşındığımız olmuştur. Sözcükler yorardı ama sonunda duyduğumuz tatmin her şeye değerdi.

O gün postadan heyecan verici bir kitap çıktıysa artık keyfimizi kimse bozamazdı. Hele bir dergide sevdiğimiz şairin şiirine rastlamışsak bizden mutlusu yoktu. Bir ritüel gibi, mutlaka ‘oturmaya’ gider, şiiri öyle okurduk. Büyük davetlerden, cafcaflı toplantılardan köşe bucak kaçardık da, lezzetli bir fincan kahve için masamızdan kalkıp yarım saat yol gitmeye üşenmezdik.

Bize huzur veren, küçük şeylerin müziğiydi.

Öyle büyük ‘metafizik’ iddialar peşinde değildik. Bir yazıyla dünyaya nizam verenlere, tek paragrafta varoluşun anlamını çözenlere, bir aforizmada hayatın sırrını sunanlara bıyık altından güldüğümüz çok olmuştur. Elbette büyük sorular o zaman da vardı: Şu çoraklığın üstesinden sadece eğitimle mi gelinecek, sorun siyasal mı kültürel mi, toprak ne zaman yeşerecek… Bu soruların cevabı küçük şeylerdeydi.

Küçük şeylerle yetinmek bizce bir yaşama üslubuydu. (Bugün olup bitenler, galiba o tavrı daha değerli hale getiriyor: Bir yaşama üslubu geliştirebilenler yaşam alanı daralınca duruşunu daha kolay koruyor.)

Küçük şeylerde ısrar etmek, onca kötücüllüğe karşı koymanın en zarif yoludur. Örneğin tıraşınıza her zamankinden daha çok özen gösterir, kahveyi daha dikkatli pişirir, dolmakalemlerinizi temizlemeyi ihmal etmez, masanızı hiç olmadığı kadar düzenli tutarsınız—bu, direnme biçiminizdir.

Küçük jestlerde kazanılmış zaferleri küçümsememek gerekir. Bolşevik Devrimi’nden sonra akıllara durgunluk veren bir sefaletin ortasında yaşamak zorunda kalan şair Marina Tsvetaeva her küçük başarıya sevinerek hayatta kalabildiğini anlatıyor yeni yayımlanan günlüklerinde.*

Ayrıntılar göründüğünden daha önemlidir. Sözgelimi ortalığı toplamakta, toz almakta, kitaplığı düzeltmekte iyileştirici bir taraf var. Ya da her koşulda elinin altında iyi bir kitap bulundurmak sanıldığından önemlidir. (Nabokov, her gece yatmaya giderken okunacak iyi bir kitaba sahip olduğunu bilmenin kurtarıcı olduğunu söylerken abartmıyordu.) Bu tür minik uğraşlarda yaşamın heyecanını bulan Knausgaard’ın kitaplarının hâlâ tartışılıyor olması bize bir şey anlatıyor.

Yaşam doluluğunun ufak şeylerde olduğunu kadim bilgelik öğretiyor. Dünyanın kişiye yapacağı en büyük kötülük, küçük şeylere olan farkındalığını yok etmektir. İnsanın yaşantısına anlam katan ayrıntılara kayıtsız kalması hem ahlaki hem estetik bir yenilgidir.

Dünyaya hep taze gözle bakmak gerekir. Böyle bir yaşama üslubu, acıya gülmeyi öğretir insana. Uzun ömrünün büyük bölümünü eşi Abidin Dino ile oradan oraya taşınarak sürgünde geçiren Güzin Dino, sürgünlüğün acısını, eş dostun kendilerinden yüz çevirince yaşadıkları sıkıntıları anlatırken, her şeye rağmen bir araya gelip olan bitenlere güldüklerini ve bu sayede bunalımın üstesinden geldiklerini söylemişti. Dino’nun anılarında aktardığına göre, o dönemin sürgünleri sonu gelmez kötülüğe ‘küçük’ şeylere tutunarak karşı koymuşlar: Her okunan kitabı, dergiyi, gazete yazısını, şiiri, seyredilen her filmi tartışmışlar.

Küçük şeyler bize insanlık durumumuzu hatırlatır. Onların farkındalığıyla direnmek bir yaşam tavrıdır.

Goethe ilerlemiş yaşın bilgeliğiyle şöyle demişti: İnsan her gün en azından kısa bir şarkı dinlemeli, güzel bir resim görmeli, iyi bir şiir okumalı.

Hiç de küçük şey değildir.

* Earthly Signs: Moscow Diaries 1917-1922, Maria Tsvetaeva, New York Review Books.

[Can Bahadır Yüce] 16.1.2018 [Kronos.News]

İmanı zayıf, felsefe kavi egoist tenkitçiler [Safvet Senih]

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı'nda Hadis-i Şeriflere gelen itirazlara cevap verirken Onuncu Asıl’da şöyle diyor:

Onuncu Asıl: Mahlukatın çoğu tâifelerinde olduğu gibi insanların fiil ve amellerinde bazı hârika fertler bulunur. O fertler eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin övünme vesileleridir. Yoksa, uğursuzluk sebepleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs-ı mânevî (hükmî şahsiyet), birer gâye-i hayal (hedef) hükmüne geçerler. Diğer fertlerin her birisi o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek o mükemmel hârika ferd, mutlak, mübhem bulunup her yerde bulunması mümkün… Şu kapalı ve belirsiz durum itibariyle mantıkça kaziye-i mümkine (olabilirliği mümkün önerme teorisi) suretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani her bir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ ‘Kim iki rek’at namazı filan vakitte kılsa, bir Hac sevabı kadar sevap alır.’  İşte iki rekat namazın bazı vakitte bir Hac sevabına mukabil geldiği hakikattır. Her bir iki rekat namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün mâdem şartları vardır; külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi hadislerdeki külliyet ise, imkân itibariyledir. Meselâ: ‘Gıybet, insan öldürmek gibidir.’ (Deylemî) Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, öldürme gibi, öldürücü zehirden daha muzırdır. Meselâ: ‘Bir güzel söz, bir köleyi âzat etmek gibi büyük bir sadakanın yerine geçer.’  Şimdi terğib ve tevik için o mübhem mükemmel ferd, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını, vâki bir surette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir. Hem de şu âlemin mikyası (ölçü ve ölçeki) ile ebedî âlemin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne denk gelemez. Amellerin sevabı o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz. Mesela: “Kim, ‘Bütün hamdler, övgüler göklerin ve yerlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Göklerde ve yerde büyüklük âlemlerin Rabbi olan O’na mahsustur. O, sonsuz izzet ve hikmet sahibidir. Bütün hamdler göklerin ve yerlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Göklerde ve yerde azamet sadece âlemlerin Rabbi olan O’na aittir. O, sonsuz izzet ve hikmet sahibidir. Mülk sadece O’nundur. O göklerin Rabbidir ve sonsuz izzet ve hikmet Sahibidir.’ duasını okursa, ona Musa ve Harun’un misli kadar sevap verilir.”

İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivayetlerdir: Hakikati şudur ki; dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Musa ve Harun Aleyhissemların sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Ebedî âlemde Rahîm-i Mutlak olsan Cenab-ı Hak, ebedî saadette nihayetsiz ihtiyaç içinde olan bir kuluna bir tek zikir ve evrada mukabil vereceği sevabın hakikatı, o iki Zât’ın (Musa ve Harun Aleyhimesselamların) sevaplarına –fakat bizim ilim ve tahmin dairemize giren sevaplarına – denk olabilir. Meselâ; Bedevî, vahşî bir adam hiç padişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdut fikri ile bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hatta bizde sâfdil bir tâife var ki, eskiden: ‘Padişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor’ diyorlardı. Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette  ve âdi (sıradan) bir surette hayal ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde (büyüklük ve ihtişamında) farz ediyorlar. şimdi biri o adamlardan birisine dese: ‘Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim, yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim.’ O söz hakikattır. Çünkü padişahın haşmetinden onun dar fikir dairesine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevket ve haşmettir.

“İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle âhirete yönelik sevablara dair hakikatları o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hz. Musa Aleyhisselam ve Harun Aleyhisselamın meçhulümüz olan (bilmediğimiz) hakikî sevapları ile mukayese ve muvazene değil, -çünkü, teşbih kaidesi, meçhulü maluma kıyas eder- belki muvazene edilen ve mâlûmumuz olan ve tahminimize giren sevaplarıyla bir mümin kulun, bir zikir ve evradına mukabil meçhulümüz olan hakiki sevabıdır.

“Hem de, deniz yüzü ile katrenin (su damlasının) göz bebeği, Güneş’in tamam aksini tutmakla müsavidirler. Fark, keyfiyette, kalitededir, niteliktedir. Hz. Musa Aleyhisselam ve Harun Aleyhisselamın denize benzeyen ruh aynalarına yansıyan sevabın mâhiyeti bir damla hükmündeki bir mümin kulun bir âyetten aldığı sevabın aynı mahiyetidir. Mâhiyet yönünden, kemiyetçe, nicelik olarak birdirler. Keyfiyet ve nitelik ise, kabiliyete tâbidir. Hem bazan  olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış olabilir. Demek ki, bazı hâller oluyor ki, bir tek âyet bir Kur’an kadar fayda verebilir. Hem İsm-i Âzam’a mazhar olan Resûl-i Ekrem’in (S.A.S.) bir ayette mazhar olduğu İlahî feyiz, belki bir peygamberin bütün feyizleri kadar olabilir.

“Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki, bir zerrecik çam parçasında, gökler yıldızlarıyla beraber görünebilir; öyle de, hâlis niyet ile şeffâfiyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette, gökler gibi nûrânî sevaplar ve faziletler yerleşebilir.”

Gerçekten Üstad Bediüzzaman Hazretleri, engin ilmi, derin basireti ile, bazı hadis-i şeriflere gelecek itirazlara dolgun cevaplar veriyor ve o hadisler için, “Ya  bir tesiri, ya bir te’vili, ya bir tabiri vardır” dedirterek, onlara ilişmekten vazgeçirecek aklî delilleri zengince ortaya koyuyor. Cenab-ı Hak, kendisinden ebediyyen râzı olsun… 

[Safvet Senih] 17.1.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Bir OHAL ölümü daha: Tutukladılar, işinden attılar, zorla itirafçı yaptılar… En sonunda ölüme mahkum ettiler! [TR724]

Zabıt Katibi olarak çalışan Mesut Dinç, 15 Temmuz sonrası hukuksuz opearsyonlarda gözaltına alındı ve darbe gerekçe gösterilerek tutuklandı. Bu sürede mesleğinden de ihraç edildi. Tutuklu olarak 3 ayını cezaevinde kötü şartlarda geçiren Dinç, aile baskısından dolayı etkin pişmanlıktan yararlanıp cezaevinden çıktı.

Cezaevinden çıkarıldıktan sonra işsiz kalan Dinç, ailesinin işsizlik problemini dile getirmesinden dolayı aşırı üzüntü hali oluşmaya başladı. Dinç, işsizliğin getirdiği stres, etkin pişmanlık nedeniyle zorla itirafçı olması ve sosyal problemlerin baskınında dolayı MS hastalığına yakalandı.

Yaşadığı problemlerin etkisiyle hastalığı ilerleyen Mesut Dinç, 10 Ocak’ta vefat etti. Mesleğinde dürüst, maneviyatlı, sadık ve vatanına bağlı bir insan olarak tanınan Dinç, geride eşini ve 3 yaşındaki kızını bıraktı.


[TR724] 17.1.2018

İstanbul’un göbeğinde devlet hastanesine 5 ayda 115 hamile çocuk getirilmiş; yönetim ve Valilik ise durumu gizlemiş! [TR724]

İstanbul’da Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 5 aylık süreçte yaşları 18’in altında 39’u Suriyeli 115 çocuğun hamile olduğu tespit edildi. Söz konusu çocukların emniyete bildirilmediği, olaydan sorumlu tutulan kişiler için valiliğin soruşturma izni verilmediği öğrenildi. Durumu bildiren kişinin ise görev yeri iki kez değiştirildi.

Hürriyet’in haberine göre, İstanbul Küçükçekmece’deki Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne 5 aylık süreçte gelen, yaşları 18’in altında 39’u Suriyeli 115 çocuğun hamile olduğu saptandı. Çocuklara ilişkin hazırlanan listeye göre 38 çocuk 15 yaşından küçük. Hastanede görevli bir personel, çocuklarla ilgili kayıtların polise bildirilmediğini saptayınca önce tutanak hazırladı sonra durumu savcılığa bildirdi. Hastanenin üst düzey bir yetkili ise konu ile ilgili bir ihmal olmadığı bilgisini aldığını, ancak raporu görmediğini söyledi. Durumu ihbar eden görevli hakkında inceleme başlatıldı ve görev yeri değiştirildi. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı düzenlemeye göre, hamile oldukları anlaşılan 18 yaşından küçük tüm çocuklara ilişkin bilgilerin Emniyet’e bildirilmesi gerekiyor.

2012 yılından beri hastanede görev yapan Ş.İ.N. (33), geriye dönük yaptığı incelemede 1 Temmuz 2001 doğumlu bir çocuğun hamile olduğuna ilişkin kayıtlara hastane sisteminde ve sosyal hizmet biriminde tutulmadığını fark etti. 18 yaş altındaki hamile çocuklara ilişkin bilgilerin adli birimlere ulaştırılmasının zorunlu olduğuna işaret eden Ş.İ.N., hastanede psikolog olarak çalışan I.Ö. ile birlikte durumu tutanak altına aldı. İkilinin imzaladığı tutanaktan sonra Ş.İ.N. geriye dönük inceleme yaptı.

5 AY İÇİNDE 115 HAMİLE ÇOCUK

Hastaneye 1 Ocak 2017- 9 Mayıs 2017 tarihleri arasında gelen 115 çocuğa ilişkin kayıtlar tek-tek incelendi. Kayıtlara göre, hamile oldukları tespit edilen 115 çocuktan 77’sinin 15 yaşın üstünde, 38 çocuğun ise 15 yaşından önce hamile kaldıkları anlaşıldı. 15 yaşın altındaki hamileliklerde rıza aranmaksızın çocuğun cinsel istismarı kapsamında olduğu belirtilen 12 Haziran 2017 tarihli tutanak Sosyal Hizmet Uzmanı Ş.İ.N.ve Psikolog I.Ö. tarafından imza altına alındı.

CUMHURİYET SAVCILIĞINA BİLDİRDİ

Tutanakta, yasal sorumluluğun bildirimi yapmayan Sosyal Hizmet Uzmanı N.D.’ye ait olduğu öne sürüldü. Durum hastane yönetimine bildirildi. Ancak, yapılan bildirime rağmen işlem yapılmaması nedeniyle Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na ihbarda bulunuldu. Ş.İ.N.’nin savcılığa yaptığı başvuruda şüphelilerin “kamu görevlisinin suçu bildirmemesi” suçunu işledikleri öne sürüldü. Anılan suç 1 yıl hapis cezasını gerektiriyor. Çocuğun 15 yaşından küçük olması halinde verilecek ceza yarı oranında artırılıyor.

VALİLİK SORUŞTURMA İZNİ VERMEDİ

Savcılığın talebi ile sorumlu görülen başhekim yardımcısı Dr. A. A. ve Sosyal Hizmet Uzmanı N.D. için soruşturma izni verilmesi istendi. İstanbul Valiliği, 4 Aralık 2017 tarihli yazısıyla iki görevli hakkında soruşturma izni verilmediğine karar verdi. Valilik yazısında, kayıtlara göre adli görevin ihmal edilmediği, görevliler hakkında görevi kötüye kullanma suçunun oluşmadığı kaydedildi.

İHMALİ SAVCILAR ARAŞTIRIR

Valiliğin kararının iptali için İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz başvurusu yapıldı. Avukat Erkan Akça’nın imzasını taşıyan 2 Ocak tarihli başvuruda, çocuk istismarına yönelik vakaların mutlaka adli makamlara bildirilmesinin zorunlu olduğu kaydedildi. Başvuruda “Bu ihmalin varlığını araştırması gereken kurum cumhuriyet başsavcılıkları iken, valilik makamınca soruşturma izni verilmemesi hukuka aykırılık teşkil emekte. Asıl sorumluların araştırılmasına engel teşkil etmektedir” denildi.

2003 DOĞUMLU ÇOCUK BİLE VAR

115 hamile çocuğa ilişkin kayıt listesine göre 2003 doğumlu iki çocuk da listede bulunuyor. Listede yer alan çocuklardan 11’inin 2002 doğumlu oldukları anlaşıldı. Listede, doğum tarihinden hastaneye geliş tarihine dek bir dizi bilginin yer aldığı listede yer alan çocuklardan 39’u ise, Suriye’deki savaş nedeniyle Türkiye’ye göç eden ailelerin çocukları.

GÖREV YERİ DEĞİŞTİRİLDİ

Olaya ilişkin önce tutanak tutan daha sonra konuyu savcılığa bildiren Ş.İ.N. hakkında inceleme başlatıldı. Ş.İ.N. inceleme görevlisi Dr. M.A.’ya geçen 26 Aralık’ta verdiği ifadede, 18 yaş altındaki hamile çocuklara ait kayıtların birim dışında çalışan hiç kimse ile paylaşılmadığı kaydetti. Hakkında inceleme yapılan Ş.İ.N.’nin görev yeri iki kez değiştirildi.

İHMAL YOK BİLGİSİNİ ALDIM

Hastanenin üst düzey bir yetkilisi, soruşturma sonunda, ‘ihmal’ iddiasının olmadığına ilişkin rapor çıktığını söyledi. Raporun kendisine sunulmadığını ancak sözlü olarak bilgi aldığını aktaran yetkili, “İhbarın yalan olduğu konusunda belgeler de var kanıtlar da var. İdari soruşturmayı yapan bey de gördü bunlar (bildirimler) yapılmış. Raporun sonucu bize intikal etmedi o raporu ben bile görmedim yani. Raporu bize bakanlık gönderir” şeklinde konuştu.

BAKANLIK: DERHAL BİLDİRİN

Sağlık Bakanlığı’nın 2012’de tüm illere gönderilen “Kadına Yönelik Şiddet, Adolesan Gebeliği ve Doğum Vakaları” konulu yazısında şu ifadeler yer alıyor: “Adolesan gebeliği (çocuk gebeliği), doğum vakaları ve çocuk ihmali, istismarı vakaların tamamının olayın geçtiği yerde bulunan İl/İlçe Emniyet Müdürlüğü Çocuk Büro Amirliği’ne bildirilmesi, çocuğun örselenmesini önlemek amacıyla adli sürecin sağlık kuruluşunda bulunduğu zaman zarfı içinde izlenmesi…”

BİLDİRİLMEMESİ AĞIR BİR SUÇ

İstanbul Barosu’na üye avukat Tuba Torun yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

“Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2017 yılında 387 çocuk istismara uğradı. Bu rakam, acı vakaların yalnızca haberleşen kısmı…Kayıt dışı olan kısmın bu sayının katbekatı olduğunu biliyoruz. Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde olduğu iddia edilen olay da tam olarak bunun kanıtıdır.

Yalnızca bir hastanede 115 çocuğun gebeliği hukuka aykırı ve suç teşkil eder şekilde gizli tutulmuş ve gerekli mercilere bildirilmemişse, diğer hastanelerle birlikte düşünüldüğünde ülkedeki çocuk hak ihlallerinin dehşet verici bir boyuta ulaşmış olduğu şüphesizdir. Çocuk gebeliğinin bir yasal zorunluluk olarak ilgili kurumlara bildirilmemesi, açıkça çocuk istismarının üzerini örtmek ve suça ortak olmak anlamına gelir. Sorumluların en ağır şekilde cezalandırılması gerekirken, suçu bildiren kişi hakkında inceleme başlatılması ve görev yerinin değiştirilmesi dikkat çekici. Bu kadar ağır bir sorunun varlığı karşısında hem hukuki düzenlemeler hem de sosyal politikaların çok daha hassas olması gerekir. Ancak çeşitli şekillerde konunun üzerinin kapatıldığını görüyoruz.”

[TR724] 17.1.2018

Hak aramayın! Biz istersek lütfederiz! [Kemal Ay]

İzmir’de Battal Sağır isimli bir işçi İŞKUR binasının önüne gelerek soyunmuş, kıyafetlerini kapıya fırlatarak, “İşçiyim ben, aç işçi! Benim hakkımı savunmuyorlar, patronun avukatlığını yapıyorlar” demiş. Önceki günlerde de Sıtkı Aydoğmuş isimli bir başka işçi, geçinemediğini belirterek, Meclis Devlet Hastanesi’nin önünde kendini yakmıştı.

Bu görüntüler, 2001’de esnaf Ahmet Çakmak’ın dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in yakınına gelerek yazarkasa fırlatmasını hatırlattı pek çoklarına. Krizin ‘sebebi’ değildi fakat ‘sembolü’ olmuştu. Ana akım medyada günlerce yer buldu. Hani derler ya, ‘döndürüp döndürüp yayınladılar’.

Ahmet Çakmak’la 1 Nisan 2017’de, yani 16 Nisan referandumundan kısa süre önce Yeni Şafak gazetesi bir röportaj yapmış. O günleri anlattırmış. Çakmak, bir ‘evet’ savunucusu olarak, ‘sıkıntılı günler’ yaşayan vatandaşların neden ‘evet’ demesi gerektiğini açıklamış.

Önce o dönem Bülent Ecevit’in olaya nasıl yaklaştığına bakalım. Çakmak, kendisine mikrofon uzatanlara şunları söylüyor: “[Ecevit’in kendisine iş bulmak için girişimlerde bulunduğunu söyleyen Çakmak,] Ancak o dönem bir türlü iş bulunamadı. Bir ülkenin başbakanının iş bulamadığı dönemleri düşünün.”

Ama Çakmak’ın ortalama bir vatandaş olarak ‘devletten beklentisini’ özetleyen cümleleri şöyle: “O dönem Başbakan Ecevit yeşil kart almam için beni Abidinpaşa Sağlık Ocağı’na yönlendirdi. ANAP’lı bir doktor bana yeşil kart verilmesine engel oldu. Herkese de ‘yazar kasa atan adama yeşil kart vermedim’ diyerek anlatmıştı. Çift başlılık ne demek o zamanlar yaşadığım sıkıntılardan dolayı çok iyi biliyorum. Bir tane doktor koskoca başbakanın istediği işlemi yapmadı.”

Yani 16 Nisan referandumuyla tarihe gömdüğümüz ‘çift başlılık’ aslında ‘koskoca başbakanın’ (devleti yöneten tek başın) her istediğinin hemen yerine getirilmemesi, engeller çıkarılması anlamına geliyor. Bir başka deyişle, ‘koskoca devlet başkanı’ ne isterse yapmak zorundasınız kardeşim!

HAK ARAYANLARA MUAMELELER

Peki, bugün kendini Meclis’in önünde yakan işçiye nasıl tepkiler veriliyor? Öncelikle böyle bir olay yokmuş gibi davranılıyor. Meğerse orası Meclis’in değil, Meclis’teki Devlet Hastanesi’nin önüymüş! Başka? Erdoğan’ın son zamanlardaki PR’cısı Bosphorus Global’in (hani şu meşhur Pelikan Yalıcıları) ‘stratejisti’ Hilal Kaplan’a göre olay şöyle: “Meclisin önünde kendini yakan yok ama İran ve Tunus sokaklarını hareketlendirdikleri gibi bizde de bir ayaklanma çıkarmak isteyenler var! AYM de pası atmışken… Tankın üzerine çıkmış bir milleti ezmeye kalkmayın derim.”

Tabi burada ilginç olan, Tunus’ta sokağa çıkan gençlerin ve bunun neticesinde iktidara gelen Gannuşi’nin AKP tarafından ‘dost ve müttefik’ görülmesi. Tunus halkı, bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla sokağa çıkmıştı, benzetme tamam olsun diye zikredilmiş muhtemelen. Geçelim.

Muhalefet lideri ne yaptı peki? Kemal Kılıçdaroğlu işçiye şöyle bir tavsiyede bulundu: “Git kendini Saray’ın önünde yak.” Elbette Kılıçdaroğlu burada, Meclis’in etkisizliğine ve mevcut kötü gidişten Saray’ın sorumlu tutulması gerektiğinden bahsediyor. Ama yani, biraz da densizce bir yaklaşım değil mi? Nitekim hukukçu Prof. Adem Sözüer de fırsatı kaçırmamış, böyle bir eylemi teşvik ettiği için Kılıçdaroğlu’nun 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası alabileceğini söylemiş. Buyur, buradan yak!

SITKI AYDOĞMUŞ’UN HİKÂYESİ

Sıtkı Aydoğmuş’un hikâyesini merak edeniniz oldu mu? Hapisten çıktığı gibi gazeteciliğe dört nala devam eden Tunca Öğreten etmiş.

Sıtkı Bey, taşeron işçi. Gece vardiyasına kaldığı sırada bir kaza geçiriyor. Yedi kaburga kemiği kırılıyor, omuriliği ve kafatası zedeleniyor. Çalıştığı şirketten, geçimini sağlayabilmek için çalışamadığı zamanda da yevmiyesinin yatmasını talep ediyor. Olumlu yaklaşıyorlar.

Gelgelelim, evde istirahati sırasında kendisine telefonla müjdelenen ‘yardım’ parası sadece 300 TL olmuş. Olayın üzerinden bir türlü iş bulamamış Sıtkı Aydoğmuş. Bu arada şirketi dava etmiş. 40 bin lira kredi çekmiş bunun için de. 5 yıldır sürüyor dava fakat bir sonuç yok. Bu arada yargı sistemini ‘ehlileştirmek’ için yargıçların sürekli tayinini çıkaran iktidar yüzünden, davada 5 kez hâkim değişmiş.

Sıtkı Aydoğmuş, Meclis’e aslında birkaç milletvekili ile görüşmek için gitmiş. Kendini yakmak, son çaresiymiş. Fakat daha girer girmez polisler etrafını sarınca, ateşe vermiş kendini. Tunca Öğreten’in konuştuğu sendika temsilcisinin şu sözleri, durumun vahametini anlatıyor: “Sağlığı iyi ama bu travmatik olay onun psikolojisini daha da bozmuş durumda. Umarım sesi duyulur.”

ÇIPLAK GÖRGÜSÜZLÜK

Demokrasi kültürü açısından, hakkını aramakla yardım (ya da aman) dilemek arasında ince ama önemli bir fark var. Zamanında yanılmıyorsam Ali Bayramoğlu yazmıştı. AKP ve Erdoğan, hak mücadelesini sevmiyor. Bunu, siyaseten iktidarını aşındıran bir eylem olarak görüyor ve engellemek için elinden geleni yapıyor. Ancak bir lütuf olarak ‘hak dağıtmayı’ benimsiyor. Çünkü bu, iktidarının altını oyan değil, kalınca bir kalemle çizen, belirginleştiren bir eylem.

Bir padişah gibi ulufe dağıtmayı, çaresiz kalıp kendisinden aman dileyen reayanın önüne bir kese altın atmayı seviyor Erdoğan. Oysa bu durum, ‘talep edenin’ kimliğini yok eden, iktidar karşısında adeta bir ‘hiç kimse’ye dönüştüren bir eylem. Gerçek iktidar da bu. Son örneği, İstanbul’daki Demir Kilise’nin restorasyondan sonraki açılışında ortaya çıkan fotoğrafta gizli. Keyfilik öyle bir noktada ki, kimse ‘Ne yapıyoruz?’ diye sormuyor. Görgüsüzlük, çıplak.

Öte yandan, aynı keyfilikle verilen hakların geri alınabileceği pek düşünülmüyor. Tarihten de iyi biliyoruz ki, geri alınıyor. Hem de çok acı şekilde.

[Kemal Ay] 17.1.2018 [TR724]

Al sana direniş! [Ekrem Dumanlı]

Devlet, bütün imkânları ile seferber olmuş üzerlerine üzerlerine geliyordu. Vatan haini ilan edilmişlerdi. Kara listelere alınmışlardı. Ağır cezalar almış, hapishanelerde yatmışlardı. Onca olumsuzluğa rağmen bir gün gizlice bir araya geldiler. Sağlığı da morali de bozuk bir aydın diğerine sordu: Ne yapmamız gerektiğini düşünüyorsun?

Cevap çok sade ama çok derindi: NE YAPMAMIZI İSTEMİYORLARSA ONU YAPACAĞIZ!

Evet; aynen böyle demişti Amerikalı senaryo yazarı James Dalton Trumbo.

McCarthy dönemi yaşanıyordu Amerika’da. Cadı avı yapılıyordu her mahfilde. Yazarlar, sanatçılar, aydınlar fişleniyordu birer birer. Öğretmenler, askerler, bürokratlar sorgulanıyor, hapse atılıyordu. Aralarından zayıf karakterli bazı tipler seçiliyor, itirafçı olması sağlanıyor, meslektaşlarını gammazlayan bu tiplerin iftiraları üzerinden kara propaganda yapılıyordu.

Bir de faşist yöntemleri can-u gönülden destekleyen gazeteciler vardı. Onların mağrur bir şekilde parmaklarının ucuyla birini işaret etmesi, ‘hain’ yaftası için yetiyordu. Ve bu ‘hain’lerin adlarının yer aldığı bir ‘kara liste’den bahsediyordu herkes.

Belki de en ağır sınavı Hollywood verdi o dönemde. Baskılara dayanamayıp arkadaşlarını ihbar edenler oldu: Ünlü sinema yönetmeni Elia Kazan gibi… “Aman bana da sıra gelir” diye korkudan yüreği çatlayacak hale gelip araştırma komisyonlarına ihbarda bulunan yapımcılar oldu. “Ben onların örgüt olduğunu bilmiyordum” diye başlayan ifadeler, kamuoyunda oluşturulan ihanet algısını pekiştiriyordu. Çözülenler, savrulanlar, tetikçiler…

Bir de direnmeye karar verenler vardı. Trumbo gibi. Pek çok meslektaşı gibi o da ‘kara liste’ye alınmıştı. Senaryo yazamıyordu artık. Vaktiyle yazdığı ve övgüler aldığı senaryolara verip veriştiriyordu goygoycu medya. En ağırına giden de bir zamanlar yakın dostu olan bazı meslektaşlarının faşist yaklaşımlar sergilemesi ve linç kampanyalarında en ön safta yer almasıydı. Kim gibi? Kovboy filmlerinin tartışmasız en önemli aktörü John Wayne gibi. Meşhur kovboy, cadı avının önde gideniydi. Bir infaz timi, ‘komünist!’ diye yaftaladığı meslektaşlarını ‘vatana ihanet’le suçlarken somut bilgi ya da belgeye bakmıyordu.

Medya aleyhlerindeydi, politikacılar aleyhlerindeydi, meslektaşları aleyhlerindeydi; hatta halk kitlesi bile aleyhlerindeydi.

Ve en kritik soru karşılarında duruyordu: Ne yapmak lazım?

Trumbo’nun cevabı hiç değişmedi. Yazarak direnecekti. Faşizmin en çok korktuğu, engel olmak için kırk dereden su getirdiği bir eylem: Yazmak!

Hapse atıldılar, dışlandılar, şeytanlaştırıldılar… Bütün bunlara rağmen senaryo yazabilirdi; ama Trumbo ismi kara listenin en tepesinde duruyordu. O liste orada durdukça hiç kimse onların yazdığına itibar edemezdi. Bir formül buldu Trumbo sonunda. Bir arkadaşını ikna etti ve senaryonun üzerine onun ismini yazacaktı. Kabul etmedi ilkin arkadaşı; dürüstçe bulmadı. Tek bir satırında bile emeği olmadığı senaryoya nasıl sahip çıkabilirdi? Ne var ki başka çaresi de yoktu.

Bir anda ortaya çıkan bir yetenekle karşı karşıya geldi Hollywood. Senaryo talepleri arttıkça diğer yazar arkadaşlarını da yazma eylemine kattı Trumbo. Kara listede adı geçen herkes (çeşitli tedbir metotlarına başvurarak) yazmaya başladı.

Cadı avı devam ediyor, aslı astarı olmayan iddialar havada uçuşuyor ve entelektüeller üzerindeki baskı hızını hiç kesmiyordu. Buna rağmen kendilerine ve aile fertlerine zarar gelmesinden çekinen fikir ve sanat isçileri, müstear isimlerin gölgesine sığınarak yazmaya devam ettiler.

Bu arada beklenmedik bir olay yaşandı. Trumbo’nun yazdığı ama başka bir isim üzerinden yapımcı firmaya verilen bir senaryo Oscar ödülü aldı. Herkes senaristi merak etmeye başlamıştı. Hollywood’un sahne gerisinde fısıldanan “Senaryonun gerçek yazarı Trumbo” cümlesi önce bitik yapımcıların kulağına çalındı. Bunlardan biri de Trumbo ve arkadaşlarının eski dostuydu. Mahkemeye gelip aleyhlerinde ifade vermiş, kendini kurtarmak için John Wayne ve avenesine teslim olmuştu. İflasın eşiğinden dönebilmek için aleyhinde şahitlik yaptığı Trumbo’ya ulaştı eski dost/yapımcı. En azından elindeki senaryoyu gözden geçirmesini rica etti.

Trumbo, “Sen nasıl bir felakete sebep olduğunu bilmiyor musun? Sen ve senin gibi adamlar yüzünden insanlar hapse atıldı, ölenler oldu!” demesine rağmen adamın baskılar yüzünden yaşadığı korku ve pişmanlığa acıyarak yardım etti.

Hollywood kulislerinden “Kara liste deliniyor!” dedikodusu yükselir de Amerikan medyasının tabloid tetikçileri duymaz mı? Yapımcıları, “Bu hainlere iş veriyormuşsunuz” diye azarlamaya başlayan McCarthy’ci basın, çemberi daraltmaya başlamıştı çoktan. Ve nihayet Trumbo’ya ulaşarak tehdit etmeye de varacaktı iş. Tek dertleri vardı görünürde: Yazmalarına engel olmak.

Aslında baskı arttıkça faşizmin ömrü tükenmekteydi. En güçlü oldukları an, en zayıf duruma düştükleri zaman dilimiydi. Trumbo ve arkadaşlarının etrafında örülen faşist duvar da baskının en yoğun olduğu döneme rastladı.

Bir gün Trumbo’nun kapısı çalınır. Elinde tuğla gibi bir senaryo ile gelen, dönemin en popüler aktörü Kirk Douglas’tır. O yoğunluğun içinden duru ve etkili bir hikâye çıkarmak istemektedir. Yasaklı olmasına rağmen Trumbo’dan ince işçilik talep etmektedir.

Cadı avcısı tetikçi medya bu gelişmeden haberdar olur. Tehditler uçuşur havada. Douglas, Trumbo’nun adının senaryoya yazılmaması şartını kabul eder. Daha doğrusu kabul etmiş gibi yapar. Ta ki filmin vizyona girmesine çok az bir zaman kalacağı ana kadar. Yasağı öyle bir zaman diliminde deler ki filmin yok edilmesine ya da yeniden çekilmesine imkân kalmamıştır. Bunun üzerine Spartakus (1960) filminin boykot edilmesi gerektiğini savunur yasakçı medya. Tetikçi kalemler “vatan hainliği” yaftasını vurduğu kişilerin bir yudum su içmesine bile izin vermek istemez. Onlar istemiyor diye düşünceler sonsuza kadar tutsak mı kalacak? Hayır.

Bütün faşist uygulamalar bir gün (çoğu zaman da küçücük ve naif bir hamle ile) yerle bir olur. Filmin boykot edilmesi çağrılarına rağmen seyirci, sisteme başkaldıran bir adamın hikayesini (Spartaküs’ü) sever. Bir de dönemin Amerikan Başkanı John F. Kennedy sinemaya gidip filmi çok beğendiğini söylemez mi! İşte o gün, faşist boykot bitmiş, korku üzerine kurulu cadı avının çadırı güüürrr diye çöküvermiştir…

2015’te filmi de yapılan Trumbo’nun hikayesi ne kadar çok çağrışımlar taşıyor değil mi?

Hikâye hep aynı. Çare de belli!

Yazarak direnme, konuşarak direnme, değer üreterek direnme…

Bir tenha köşeye çekilip herkese ayar verme, “sen konuş, sen konuşma” tarzında ombudsmanlık taslama ya da hayatın tabii seyrini ve mücadele etme sürecini/zorunluluğunu görmezden gelme gibi tercihler, faşist sistemlerin özelliğidir. Aydınlar, armudun sapı uzumun çöpüne odaklandıkça, demagoji yapmayı değer üretmeye tercih ettikçe, faşistler davul zurna çalarak mazlumların üzerinde tepinmeye devam eder. Bunun vebali de burnunun ucuna odaklanmaktan ufka bakmaya vakit bulamayan aydınlara aittir.

Sözü olan konuşur, değer üretir, direnir…

Değer üretemeyen, laf üretir…

Trumbo’nun dediği gibi, yapılacak tek şey varsa o da baskıcı rejimin yapmamamıza izin vermediği tek şeydir: Yazmak. Faşizmi yıkacak güç, hiçbir zaman laf ebeliğinden geçmedi ki! Her daim yazarak direnenler vesile olmadı mı diktatörlüğün çürüyüp gitmesine…

[Ekrem Dumanlı] 17.1.2018 [TR724]

Yargı hangisinin köpeği? [Ahmet Dönmez]

En son Şahin Alpay ve Mehmet Altan olayında da gördük. Yine birileri yaptı yargıda şeyini, yargı da yaptı yine siyasete köpekliğini.

Bu iş böyle.

Yeni Türkiye dediğin neydi ki zaten, tastamam bu işte!

Tıpkı Ahmet Altan’ın dediği gibi: “Bir devlet ile çeteyi ayıran şey” ortadan kalktığı için her alanda “Vurduk mu oturturuz” devrindeyiz.

Tamam, yargı siyasetin köpeği de tam olarak hangisinin köpeği?

***

AKP’li Bülent Arınç geçenlerde yaptığı bir yazılı açıklamada, “82 yaşında çok ciddi sağlık sorunları olan ve başkasından yardım almadan hareket edemeyen yaşlı bir insanı tutuklu yargılayan ve ellerini kelepçeleyen irade milletin iradesi değildir. O irade ‘Hukuk siyasetin köpeğidir’ diyen ve Mustafa Türk örneğindeki gibi mağduriyetlere yol açan, hukuksuz yargı süreçleri için büyük bir sevinçle ‘Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor’ diyenlerin iradesidir.” demişti.

Hiç kuşkusuz ki adres, Doğu Perinçek’ti. Çünkü hem “Hukuk siyasetin köpeğidir” aforizmasını hem de “Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor” memnuniyetini dile getiren oydu. Arınç açıkça, “Bu onların iradesidir” diyerek bir takım kararları AKP’nin değil Ergenekon’un verdiğini ima etti. AKP içinde, “Yargıda kararları bizim verdiğimizi mi sanıyorsunuz, ipler Ergenekon’un elinde” söyleminin var olduğunu biliyorum. Arınç da bu inanışın güçlü temsilcilerinden.

***

Peki, Perinçek ne diyor? Ahval’den Eşref Aydoğmuş’a verdiği röportajda bu iddiayı şöyle cevapladı: “Bahsedilen uygulamalar, yani diyelim 80 yaşının üzerindeki insanların tutuklanması vs. bunlar oluyor maalesef ve tabii ki hukuken de yanlış, insani olarak da çok yanlış. (…) Bugün biz aşırıya gidilmesi, FETÖ’nün merkezindeki güçlerin ötesinde bu tutuklamaların çok yayılmasını doğru bulmuyoruz. Kenarda köşede bu işlere karışmış, bulaşmış, efendim bankaya para yatırmış, telefon açmış falan, bu insanlara kadar işin yayılması hiç yerinde değil. (…) Tekrar şunda ısrar ediyorum; artık çok fazla bu tutuklamaları yaymamak lazım. Bir takım elde edilen kanıtlarla, bugüne kadar tespit edilememiş önemli bazı isimlerin üzerine gidilebilir tamam, ama kalkıp da böyle iyice kenarlara doğru yaymanın Türkiye’ye hiçbir faydası yok. (…) kalkıp da bunu böyle çok kenarlara yaymak, her türlü diyelim telefon ilişkisi, yok bankaya para yatırmış, yok çocuğu onların okulunda okumuş falan filan, böyle suç tanımının dışına taşan uygulamalar doğru değil.

Suç tanımında da biraz bağışlayıcı ve dönüştürücü olmak lazım.”

****

Yukarıdaki tırnak içi bölümü peş peşe verdiğime bakmayın. Farklı yerlerde döne döne vurguladığı cümleler bunlar. Belli bir kaygıyı gözettiği anlaşılıyor Perinçek’in.

Bununla beraber aynı röportajda, “Tutuklamaların çok yayılmasıyla bağlantılı olarak şunu da sormak istiyorum; Bylock’ta da bir hata yapıldığı fark edildi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı bin kişinin tahliyesinin talep edileceğini açıkladı. 30 bin kişinin durumunun ise tekrar inceleneceği söyleniyor. Tüm bu gelişmelerin ardından hala ‘Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor’ diyor musunuz?” sorusuna da şöyle cevap veriyor: “Bu sözümün hala arkasındayım. Evet, altın devrini yaşıyor. Türk tarihinde irticaya karşı bu kadar kapsamlı bir mücadele olmadı. Bakın rakamlar veriyorum; 71 bin kişi, bunun 50 bini FETÖ bağlantısı nedeniyle hapse atıldı. (…) Biz burada bir savaşın merkezindeyiz. Yani Türk yargısına bir cesaret veriyoruz, kararlılık aşılamaya çalışıyoruz. ‘Devam edin, hukuku uyguluyorsunuz, yanınızdayız’ diyoruz. Şimdi Türkiye’nin başına bela olan unsurlarla bir mücadele yürütüyorsunuz. Doğru yapıyorsunuz’ şeklinde bir tavır koyuyoruz.”

***

Tekrar Altan’lara, Alpay’lara gelecek olursak… Perinçek onlarla ilgili de şunları söylüyor: “Biz hiçbir gazetecinin, gazetecilik faaliyeti yüzünden, haber yaptığı için hapse atılmasına taraftar değiliz. Ama o adını saydığınız kimseler (Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak) hakikaten gazetecilik faaliyetiyle mi yoksa Fethullah Terör Örgütü ya da PKK bağlantıları nedeniyle mi hapishaneye atılmış, tutuklanmışlardır? Bunu saptayacak olan tabi ki Türk yargısıdır.”

Hangi Türk yargısı pardon? Sizin bizzat ‘siyasetin köpeği’ olduğunu ilan ettiğiniz yargı mı? O mu saptayacak bunu? Gem vurmayalım da kendini at sanmasa bari!

Perinçek’in bu adı geçen yazarlarla bir hesabı olduğu belli. Tutuklu olmalarından ne kadar memnun olduğunu da saklamıyor.

İyi ama bu, yargıda “şeyini” onun yaptığı anlamına gelir mi? Erdoğan şeyini bizzat kendisi mi yapıyor yoksa Perinçek’in şeyiyle mi giriyor yargıda şeyine? Bilmem Arınç ne der bu ‘şeyini şey ettiğimin şeyine’?!

****

AKP lideri Erdoğan diyor ki mesela, “Bazen anneler geliyor, ‘Benim evladım suçsuz, günahsız’ diyor. Kusura bakma. Suçsuz, günahsızsa zaten bırakıyoruz.”

Bırakıyoruz?

Ha, evet. “Yargıda patronun kim olduğunu göstereceğim onlara” repliğinden sonra ettiği onlarca lafın sonuncusuydu bu sadece.

Numan Kurtulmuş da hükümet sözcüsü iken “Yargı kurum ve kuruluşları son olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığı makamına bağlıdır” dememiş miydi? Öyle ya! Bu saatten sonra davul kimin boynunda, tokmak kimin elinde diye tartışmanın lüzumu var mı? “Bu köpeğin tasması kimin elinde?” sorusu da aynı derecede anlamsız.  Bu bir günah ortaklığıdır. Suç ortaklığıdır. Yoktur birbirlerinden farkları.

***

Cumhuriyet’in yargı muhabiri Alican Uludağ, önceki gün şöyle bir tweet atmıştı: “Bugün adliye asansöründe karşılaştığım kıdemli bir savcıya AYM’nin son kararının uygulanmamasını sordum; ‘yargı mı kaldı evlat’ dedi, gitti.”

Ört ki ölem…

Devletle bir çeteyi ayıran çizginin yok olduğu bu kertede artık önemli olan, -tasavvuftaki o meşhur metaforda olduğu gibi- bu günahkâr devletin nefsinin dışarıya bir köpek suretinde fırlayıp havlamasıdır. İşte o, bu yargıdır. Bu karanlık devrin bir köpeğidir, evet.

Yoksa “Ben yapmadım, Recep yaptı” tarzı sözler, sadece taraflardan birinin, sabıkalı ortağı ileride “Kandırıldım. Aldatıldım” demesin diye aldığı ‘küçük tatlı’ önlemlerdir. “Köpeği öldürene sürütürler” diye bir söz var hani…

[Ahmet Dönmez] 17.1.2018 [TR724]

Arada gelip, iz bıraktılar [Hasan Cücük]

Ligin ilk devresinde aradığını bulamayan takımlar devre arasındaki ara transfer döneminde kadrolarını güçlendirme yoluna gider. Aslında ara transferde oyuncu almak bir risktir. Takıma uyum için fazla vakti yoktur. İşin doğrusu çoğu oyuncular da fiyasko olur. Kurtarıcı olarak alınıp, takımın baş belası konumuna gelenler oldukça fazladır. Ancak hakkını teslim edeceğimiz başarılı transfer de yok değil. İşte 2000’li yıllarda ara transfer döneminde Türkiye’ye gelip de tribünleri coşturan yıldızlardan bir demet.

Marcio Nobre (Fenerbahçe): 2004’te ara transferde kiralık olarak Fenerbahçe kadrosuna katılan Marcio Nobre daha ilk maçında iki gol atarak taraftarların gönlüne girmeyi başardı. Sezonu 12 golle tamamlayan Nobre’yi Fenerbahçe yönetimi sezonun bitimiyle birlikte bonservisini ödeyip kadrosuna kattı. Vatandaşı Alex’le iyi bir uyum sağlayan Nobre, attığı gollerle tribünleri coşturdu. 2,5 sezon Fenerbahçe formasını giyerken, 80 maçta 46 gole imza attı. 2006-11 arasında Beşiktaş için ter döken ve Türk vatandaşlığına geçerek Mert ismini alan Nobre, futbol hayatını hâlen Erzurumspor’da sürdürüyor.

Franck Ribery (Galatasaray): Ocak 2005’te 2,5 milyon Euro bonservis ücretiyle Metz’den Galatasaray kadrosuna katılan Franck Ribery, 21 yaşında gelecek vaat eden bir yıldız adayıydı. Galatasaray formasıyla iyi bir performans ortaya koyan Ribery, ligde 14 maçta forma giydi. Galatasaray’ın Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe’yi 5-1 yendiği maça damgasını vuran Ribery, parasını alamadığı gerekçesiyle FİFA’ya başvurup sezon sonu bedelsiz olarak Marsilya’ya gitti. Kısa sürede Avrupa’nın en iyi orta saha oyuncularından biri hâline geldi ve 11 yıldır Bayern Münih formasını başarıyla terletiyor.

Nicolas Anelka (Fenerbahçe): PSG, Arsenal, Real Madrid, Liverpool ve Manchester City formalarını giyen Anelka, gittiği her kulüpte başarılı olduğu kadar problemli de bir isimdi. Ocak 2005’te Fenerbahçe’ye transfer olan Anelka, kısa sürede kalitesini Türk futbolseverlere gösterdi. 2005-06 sezonuyla birlikte takıma tam uyum sağlayan Anelka, oynadığı futbolla yeniden Fransa milli takımı kadrosunda yer buldu. 2006’da 14 milyon Euro bedelle Bolton’a transfer olup yeniden Premier Lige döndü. Anelka, Fenerbahçe formasını 39 maçta giyip 14 gole imza atmıştı.

Bobo (Beşiktaş): Ocak 2006’da kiralık olarak Beşiktaş kadrosuna katılan Bobo, çıktığı ilk lig maçı olan Diyarbakırspor karşısında 6. dakikada golle tanıştı. Sezonun geri kalanında 14 lig maçında 5 gol atan Bobo, çalışkanlığı ile dikkat çekti. Sezonun bitimiyle bonservisini alan Beşiktaş, 2011’e kadar oyuncusunu takımda tuttu. Beşiktaş’la çıktığı 144 maçta 57 gol atarak, siyah- beyazlı taraftarların gönlünde silinmez iz bıraktı. Beşiktaş’tan sonra ülkesine döndü fakat 2012’de yeniden Türkiye’ye gelerek 3 yıl daha Kayserispor forması giydi.

Fabian Ernst (Beşiktaş): Ocak 2009’da Beşiktaş kadrosuna katılan Fabian Ernst ilk kez Almanya dışına çıkarken daha önce Hannover 96, Hamburg, Werder Bremen ve Schalke 04 formasını giymişti. Sezonun ikinci devresinde oynanan büyün maçlarda forma giydi ve kazanılan şampiyonlukta önemli rol oynadı. Çalışkanlığı ve 90 dakika oyundan düşmemesiyle dikkat çeken Ernst, 2012’de Beşiktaş’tan ayrılıp Kasımpaşa’ya giderken siyah beyazlı formayla 106 maça çıkıp 7 gol atmıştı.

Didier Drogba (Galatasaray): Chelsea formasını 8 yıl giyip Avrupa’nın en iyi forvetlerinden biri olan Didier Drogba’nın yolu Türkiye’ye 2013’te düştü. Çin’in Shanghai Shenhua takımından Ocak 2013’te Galatasaray’a geldi. 1,5 yıllığına sarı kırmızılı takımla anlaşan Drogba, ilk maçında Akhisar karşısında çıktı. 63. dakikada oyuna girdi, maçı bir gol ve asistle tamamladı. 35 yaşında olmasına rağmen formundan bir şey kaybetmeden ter döken Drogba, 51 maçta Galatasaray formasını giyip 20 gol attı. 2014’te sezonun bitimiyle birlikte yeniden eski takımı Chelsea’ye döndü.

Wesley Sneijder (Galatasaray): Hollanda futbolunun son dönemde yetiştirdiği en önemli yıldızlardan biri olan Sneijder, Ajax, Real Madrid ve İnter formalarını başarıyla giymişti. 2013’te ara transfer döneminde İnter’den ayrılmak isteyen Sneijder’i kadrosuna katmak için Liverpool, PSG ve Tottenham gibi takımlar teklif götürürken, mutlu sona ulaşan takım Galatasaray oldu. Türkiye’de 4,5 sezon top koşturan Sneijder, Galatasaray’ın unutulmazları arasına adını yazdırdı. Sezon başında alacaklarına karşılık bonservissiz olarak Fransa’nın Nice takımına transfer oldu. Sneijder, sarı kırmızılı formayla 183 maça çıkıp 48 gole imza attı.

Ryan Babel (Beşiktaş): Kariyerinde Ajax ve Liverpool formalarını giyen Ryan Babel’in yolu Türkiye’ye 2013’te düşerken, takımın adı Kasımpaşa oluyordu. Oynadığı futbolla dikkatleri üzerine çeken Babel, 2015’te ülkemizden ayrılıp Katar liginin yolunu tuttu. Deportivo formasını giyerken Ocak 2016’da ara transferde bedelsiz olarak Beşiktaş’a gelen Babel, kısa sürede Şenol Güneş’in gözdelerinden biri hâline geldi. Ara sezonda geldi ve 18 maçta forma giyip 5 gol attı. Bu sezon da Beşiktaş’ın en başarılı isimlerinden biri olan Babel, lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’nde 23 maçta forma giyip 9 gol buldu.

[Hasan Cücük] 17.1.2018 [TR724]

Yetki gaspı ve Mazhar Osman [Bülent Korucu]

Anayasa Mahkemesi’nin gazeteci Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkında verdiği tahliye kararlarının uygulanmaması, devletin niteliği konusundaki tartışmaları bitirdi. Artık hiç kimse Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu iddia edemez. Bunu biz yaşayarak biliyorduk, şimdi Pollyanna’cılık oynayanlar da görmüş oldu.

Son cümle benim aşırı iyimser değerlendirmem olabilir. Meclis’in önünde kendini yakan vatandaşa “Git Saray’da yak, Meclis’in hükmü kalmadı” diye adres gösteren ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu bu gerçeği tam anlamıyla gördü mü? Ya da topu taca atma dışında anlamı olmayan OHAL Komisyonu’nu ve kendi kendini yetkisiz ilan eden AYM’yi iç hukuk yolu olarak gören Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başını kumdan çıkarır mı? Emin değilim.

Uluslararası örgütlerin raporlamaları belki AİHM ve diğer Avrupa kurumları için daha uyandırıcı olabilir. Freedom House’un dün yayınladığı, ‘2018 Dünyada Özgürlük’ raporuna göre, Türkiye, ilk defa ‘özgür olmayan’ ülke seviyesine düştü. Bugüne kadar, ‘kısmen özgür’ kategorisinde yer alıyordu. Rapor, Türkiye’de hukuk ve demokrasinin kötüye gittiğini bir kez daha gösterdi. Freedom House’un 2017 değerlendirmesinde, Türkiye düşünce özgürlüğü, örgütlenme hakkı, hukukun üstünlüğü, bireysel özgürlük ve haklar konusunda geriye düştü.

AYM YETKİ GASPI MI YAPTI?

İlk derece mahkemesi olan ağır cezalar, Anayasa Mahkemesi’nin kararına karşı direnirken iki gerekçe sunuyor. İlki usul kılıfında: ‘Gerekçeli karar elimize ulaşmadı’ diyorlar. Oysa önceki uygulamalarda kısa kararın açıklanması yetmişti. Hukukta sanık lehine olan her şey öncelikle uygulanır. Şüpheden sanık yararlanır, kanunlar geriye yürümez ancak sanık ve hükümlünün lehine olanlar uygulanır. Burada da gecikme, ihlali ve mağduriyeti büyüteceği için ilk derece mahkemeleri kararı gecikmeksizin uygulamalıydı.

İkinci bahaneyi kendini hâlâ Adalet Bakanı zanneden Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ verdi. (Adalet Bakanı olsaydı verebilirdi gibi absürt sonuçlar çıkaracaklara hemen söyleyeyim: Anayasamıza göre hiçbir makam ya da kişi mahkemelere talimat veremez.) Anayasa Mahkemesi’nin yetki gaspı yaptığını ileri sürüyorlar. AYM dahil bütün mahkemeler yanlış karar verebilir ve bunlar eleştiriye açıktır. Ancak bir hukuk anarşisi doğmaması için bu kararlar uygulanır. Sonra temyize açık bir kararsa usulüne uygun biçimde yetkili merci tarafından bozulur.

AYM’nin kararını bozacak bir merci ise yok, bir hukuk devletinde tek yol, yanlışın bile uygulanmasıdır. Çünkü hukuk devleti bir kanunlar ve kurumlar hiyerarşisidir. Anayasa ve uluslararası sözleşmeler üst normdur. Anayasa Mahkemesi de bu üst normun uygulanmasının denetleyicisidir. Alt mahkeme, üst mahkemenin kararına direnmeye kalkarsa, bütün herkese mahkemelere direnme hakkı gündeme gelir. O zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı gibi işine geleni uygula işine gelmeyene diren durumu ortaya çıkar. Böyle bir ülkeye hukuk devleti denmez, muz cumhuriyeti diye küçümsediğimiz ülkelerin ligine düşeriz. Yaşadığımız tam da budur.

Anayasa 6. madde, “Hiç kimsenin kaynağını anayasadan almadığı bir devlet yetkisini kullanamayacağını” kayıt altına alır. İçinde Anayasa geçen her konuda hakem AYM’dir. Psikiyatrinin Türkiye’deki piri olarak görülen Mazhar Osman’a birisi ‘deli’ diyecek olmuş. O da “Senin demen bir anlam ifade etmez ama ben senin için aynı şeyi söylersem görürsün gününü” diye cevap vermiş. İnsan hakkı ihlallerini anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi temelinde denetleme yetkisi hiç şüphesiz AYM’nin elinde. Tutuklu yargılamada ölçü aşılmasına da bakmayacaksa neye bakacak?

Kendini kurtarmak adına iki üyesini 15 Temmuz sunağında kurban veren AYM saygıyı hak etmiyor olabilir. Kanun Hükmünde Kararnameleri (KHK) denetleyemem diyerek kendini anlamsızlaştıran ve Erdoğan’a devleti kafasına göre yeniden yapılandırma imkânı sunan bir mahkemenin varlığını tartışabiliriz. Kişisel hak ihlali başvurularında çifte standart uygulayan yargıçları eleştirebiliriz. Bunların hiçbiri verilmiş bir kararın uygulanmamasının mazereti olamaz.

Hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş müvekkillerini AYM’nin kararlarıyla kurtaran bazı Ergenekon avukatlarının hukukçu maskesinin düştüğünü de kayıtlara geçirmek lazım. Mustafa Balbay’ı Mehmet Haberal’ı kurtarıp Selahattin Demirtaş ve HDP’lilere yerel mahkemelerin adresini gösterilmesine alkış tutuyorlar. İlker Başbuğ’u salıveren uygulamadan Şahin Alpay’ın yararlanmasını önlemeye çalışıp bel altı vuruşlara girişiyorlar.

ENİS BERBEROĞLU DA AYNI DURUMDA

AKP daha doğrusu Erdoğan, belli bir tecrübe ve donanım gerektiren ağır ceza mahkemelerine, ihraç edilen yargıçların yerine doldurduğu özel seçilmiş yargıçları atıyor. Daha az hukukçu daha fazla militan formatındaki bu kişiler tek adam diktasının sigortası olarak sisteme yerleştiriliyor. Hatırlayın Can Dündar kararına karşı da Erdoğan direniş çağrısı yapmış uygulatamamıştı. 15 Temmuz’u bir lütuf olarak değerlendiren Erdoğan’ın yargıda yaptığı kıyımın sonuçları çıkmaya başladı. 695-96 sayılı KHK ile Yargıtay’a seçilmek için gerekli olan 17 yıl görev yapmış olma şartı da kaldırıldı. Artık aynı kurşun askerleri Yargıtay’da göreceğiz. ‘Sanki mevcut ‘mevsimlik çay işçileri’ farklı mı?’ diyebilirsiniz. Evet onların bile imza atmaktan içtinap edecekleri şeyleri yeni üyelere yaptıracaklar. Zira önlerine konulacak ve çelişmek istemeyecekleri bir geçmişleri yok.

CHP milletvekili ve eski gazeteci Enis Berberoğlu da benzer bir mağduriyeti yaşıyor. Bölge Adliye Mahkemesi (istinaf) hakkındaki mahkûmiyet kararını bozdu. Kararı veren ilk derece mahkemesi hem de dalga geçer gibi “Yargıtay içtihatlarına göre direnme hakkımız yok ama…” diyerek kararı istinafa geri gönderdi. Kendini devletin gerçek sahibi gören ulusalcı yargı da hukuku sündürürdü. Ancak hiç olmazsa şekil şartlarına uymaya çalışırdı. Erdoğanist yargının hiçbir sınır ve ilkesi yok. Her an her şey olabilir modunda bir ülkeye döndük.

[Bülent Korucu] 17.1.2018 [TR724]

Dünyada özgürlük gerilerken [İskender Derviş]

ABD merkezli kuruluş Freedom House’un ‘2018’de Dünyada Özgürlük’ raporu yayınlandı. Medyadan haberiniz olmuştur: Türkiye’nin ‘kısmen özgür’ olan statüsü, bu yılki raporla birlikte ‘özgür değil’ olarak güncellenmiş. 100 üzerinden 32 puanımız var. Özgürlük reytingimiz 7 üzerinden 5,5. Burası sizi yanıltmasın, en özgür ülkelerin reytingi 1 olarak hesaplanıyor. Aynı şekilde politik haklar konusunda 7 üzerinden 5, sivil haklar konusunda ise 7 üzerinden 6 reytinge sahibiz. Türkiye, 2014’ten bu yana özgürlükler konusunda ‘serbest düşüşte’.

Bu, yalnızca Türkiye’nin problemi değil elbette. Tam 12 yıldır, üst üste dünyadaki özgürlük oranı düşüşte. Freedom House’a göre, dünyadaki ülkelerin yüzde 25’i ‘özgür değil’, yüzde 30’u ‘kısmen özgür’ ve yüzde 45’i ‘özgür’ kategorisinde. İyimser bir tablo gibi görülebilir. Nüfusa dayalı olarak düşündüğümüzde, işler değişiyor. Dünya nüfusunun yüzde 37’si, ‘özgür değil’ kategorisinde yaşıyor. Yüzde 24’ü ‘kısmen özgür’, yüzde 39’u ise ‘özgür’. Burada endişe verici olan, ‘özgür değil’ kategorisinin oransal olarak giderek büyümesi.

Raporda açık şekilde, ‘demokrasi krizde’ ifadesi kullanılmış. Bu krizin gerekçeleri arasında Amerika’nın kendi problemleri ve demokrasi kültüründen uzaklaşan görüntüsü, Avrupa’da yükselen ve mevki kazanan popülist sağ, Rusya ve Çin’in anti-demokratik değerleri yaygınlaştıran uluslararası hamleleri sayılıyor. Freedom House raporunun en ilginç tespitlerinden birisi, ABD’nin de ‘izlenmesi gereken ülkeler’ arasında sayılması. Trump yönetiminin medya ve yargı üzerinde baskı kurmaya çalışması, demokrasi açısından açık tehdit olarak vurgulanmış.

2018’DE DEĞİŞİM GELİR Mİ?

Bu durum 2018’de değişir mi? Zor görünüyor. Demokrasi yanlısı aktörlerin hatalardan ders çıkardığı ya da ‘daha fazla mücadele’ sözü verdiğine dair yorumlar okumuş olabilirsiniz. ABD’de Trump’ın köşeye sıkıştığı ya da Avrupa’da ‘demokrasi liderliği’ gibi bir bilincin geliştiği yönündeki yaklaşımlar, şimdilik zayıf ihtimaller üzerine bina ediliyor. 2016’da önce İngiltere’de Brexit referandumu, ardından Trump’ın seçilmesi, ciddi bir soğuk duş etkisi yapmıştı. 2017, bu şoku atlatamamakla geçti, dense yeridir. İngiltere’de Muhafazakâr Parti’nin alternatifinin İşçi Partisi’nin sosyalist lideri Jeremy Corbyn olması, ülkede tansiyonun kolay kolay düşmeyeceğinin göstergesi. ABD’de ise herkes Trump’ı azletmeye yoğunlaşmış durumda fakat ‘yaralı’ bir Cumhuriyetçi Parti’nin ve özellikle alt-right gençliğinin ülkenin geleceğinde nelere sebep olabileceği üzerinde pek durulmuyor.

Avrupa demokrasileri, refah ve istikrar odaklı oldukları için, Ortadoğu’daki krizlerden doğrudan etkilendiklerini keşfettiler. Suriye’deki iç savaş ve mülteci akını, Avrupa’da popülist politikacıları vitrine taşıdı. Sağlıklı toplumlarda bu popülist tavrın panzehiri de hemen kendisini gösteriyor. Nitekim Avrupa’da popülizmle beraber yükselen bir ‘çok kültürlülük’ dalgası da var ki, çok az habere konu oluyor. Medyanın bu çabalara pek az odaklanıyor oluşu, aslında popülizmin ekmeğine yağ sürüyor. Nitekim ABD’de Trump’ın seçilmesine verilen ilk tepkide (Kadınlar Yürüyüşü) olduğu gibi Avrupa’da da irili ufaklı çok sayıda inisiyatif, ayrımcılığın ve nefretin giderilmesi için çabalıyor.

Yine de Avrupa Birliği (AB) üyesi olduğu hâlde anti-demokratik uygulamalarıyla son yıllarda dikkat çeken Macaristan ve Polonya gibi ülkeler ve AB yolunda yürüdüğünü iddia eden fakat tam tersi istikamette adımlar atan Türkiye karşısında Avrupalı politikacılar bir çözüm üretebilmiş değiller. Rusya’nın Avrupa kurumlarının (Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, AİHM) meşruiyetini tehlikeye atan politikaları, yine AB tarafından etkili hamlelerle karşılanabilmiş değil.

ORTADOĞU’DA VE AFRİKA’DA DURUM KARIŞIK

Öte yandan Ortadoğu’da krizler sürüyor ve politikacılar nezdinde bir satranç tahtasına dönen coğrafyada, halklar acı çekmeye ve umutsuzca yaşamaya devam ediyor. Trump yönetiminin tek ‘olumlu’ etkisinin, Suudi Arabistan üzerinde olduğunu görmek şaşırtıcı. Mutlak monarşinin yaşandığı ve politik ya da sivil hakların sağlanmadığı ülkede, Muhammed bin Salman’ın kıymeti kendinden menkul ‘reform’ programı, daha önce görülmemiş bazı hakların iade edilmesini sağladı. Benzer şekilde İran’daki gösterilerin de ilk kazanımı, kadınların sokakta başlarını örtme zorunluluğunun kaldırılması oldu. Elbette İran’da pratikte artık etkisini yitirmiş bir zorunluluktu fakat gösterilerle birlikte ‘ilk akla gelen’ hamle olması, ilgi çekici.

Freedom House raporunda dikkat çeken bir başka ülke Tunus. Arap Baharı’ndan olumlu bir demokratik görünümle çıkmayı başaran Tunus’ta, işler iyi gidiyordu fakat yerel seçimlerin bir türlü yapılamaması ve eski rejimin kalıntılarının yeni politik sistemi tehdit etmeye devam etmesiyle birlikte ‘özgür’ kategorisinde bulunan tek Arap ülkesi, kısıtlamalar yaşayabilir.

Afrika’da ‘taşların yerinden oynadığı’ bir yıldı 2017. Zimbabve’de Robert Mugabe’nin askerî müdahaleyle görevden ayrılmasıyla Freedom House notu da ‘kısmen özgür’den ‘özgür değil’e indirilmiş oldu. Ancak 2018’de eğer ordunun ‘hakemliğinde’ özgür seçimler gerçekleşebilirse, bu durumun iyileşebileceği öngörülüyor. Benzer şekilde Gambiya’da da uzun süren Yahya Jammeh Aralık 2016’da seçimlerle son bulmuş fakat muhalif liderin seçimi kazandığının tescili için Ocak 2017’de askerlerin ülkeye girmesi gerekmişti. Freedom House’a göre Gambiya’da belirli bir aşama kaydedildi ve sürgündeki gazeteciler ve aktivistler ülkelerine döndü.

Elbette özellikle kendilerini ‘kısmen özgür’ ya da ‘özgür değil’ kategorilerinde bulan ülkeler Freedom House’a tepkili. Bunun yanında Freedom House’un kullandığı ölçüm metotlarına yönelik ciddi eleştiriler yönelten akademisyenler de mevcut. 1978’den bu yana hazırlanan kapsamlı rapor, 1990’lardan itibaren ülkelerle ilgili dışarıdan uzmanların da katılımıyla büyük bir hacme kavuştu. Geçen yıl, Freedom House, metodolojisini incelemesi ve geliştirilmesine yardımcı olması için bir ekiple anlaştı. Bu denetimin sonucunda ülkelerin özgürlük seviyesini ölçmek için kullandıkları soruların çoğunun aynı kaldığını ilan etti.

Buna rağmen Freedom House’un raporunun ‘kısmen özgür’ ya da ‘özgür değil’ notlarına sahip ülkelerde pek bir etkisi olmayacaktır. Yalnızca iktidardakilerin ve iktidara yakın kimselerin konuşma özgürlüğüne sahip olduğu ülkelerde, özgürlüklerin kısıtlandığını kim iddia edebilir?

[İskender Derviş] 17.1.2018 [TR724]

Robert Kolej’den Boğaziçi Üniversitesi’ne [Dr. Serdar Efeoğlu]

Geçtiğimiz hafta ülkemizde uzun bir süre Boğaziçi Üniversitesi’nin “yerli ve milli” olup olmadığı tartışıldı. Yıllardır dünya genelindeki çeşitli değerlendirmelerde Türkiye’den ilk 500’e girebilen birkaç üniversite arasında yer alan bir üniversitenin başarıları yerine farklı yönlerden gündem olması, her yönüyle ilginç bir durum oluşturdu.

Biz de bu yazıda Boğaziçi’nin başarısında yüz elli yıllık bir geleneğin etkili olduğundan hareketle üniversitenin temelini oluşturan Robert Kolejin gelişimini ve Boğaziçi Üniversitesi’ne dönüşümünü ortaya koymaya çalıştık.

ROBERT KOLEJ’İN HİKÂYESİ

19.yüzyılda Osmanlı toprakları misyonerlerin adeta “cirit attığı” bir alana dönüşmüş ve “eğitim” bu faaliyetlerde önemli bir yer tutmuştu. Misyonerler, geri kalmış olarak gördükleri Osmanlı toplumunun “okullar” vasıtasıyla aydınlanacağını düşünmüşler ve bu amaçla ülkenin birçok yerinde okullar açmışlardı.

Bu dönemde “American Board of Comissioners for Foreign Mission (American Board)”, okulları destekleyerek din adamı ve öğretmen yetiştirmeye çalışıyordu. Bu ideallerle harekete geçen New York’lu zengin bir tüccar olan Christopher Robert, İstanbul’da kolej açmak için planlara girişti. Robert’in daha önce Osmanlı ülkesine gelmiş bir misyoner olan Dr. Cyrus Hamlin’le tanışması, kolejin kurulmasını sağladı. Deyim yerindeyse “inançla para” birleşiyor ve idealler gerçekleşiyordu.

Okul, Hamlin’in girişimciliği ve Robert’in parası sayesinde 1863’de Bebek’te American Board’a ait eski bir okulda, altı öğretmen ve dört öğrenci ile eğitime başladı. Hamlin, Robert’in itirazlarına rağmen okula “Robert Kolej” adını verdi.

1863-1864’de 20 olan öğrenci sayısı, 1867-1868’de 100’e, 1878’de 162’ye ve 1902-1903’de 318’e çıktı. Kolej ilk mezunlarını 1868’de verdi.

Eğitim devam ederken bir taraftan da inşa edilecek okul binası için arsa aranıyordu. Sonunda Paris elçiliği sırasında çok borçlanan ve devletten parasını alamayan Ahmet Vefik Paşa’nın Rumelihisarı’ndaki arazisi satın alınarak yeni bina 1871’de faaliyete geçirildi.

Robert’in 1878’de ölümünden sonra da birçok Amerikalı hayırsever okula bağışta bulundu. Bu bağışlar sayesinde yeni binalar yapıldı ve okul, 1914 yılına gelindiğinde hemen hemen bugünkü şekline kavuştu.

Kolej kuruluştan itibaren ücretli olarak eğitim yapmış; bakan ve misyoner çocuklarından bile para alınmıştı. Başarılı öğrenciler ise yarı ücretle kaydedilmiş ve en başarılı kitle, bu öğrenciler arasından çıkmıştı.

Kolejin eğitim sistemi İngilizcenin mükemmel bir şekilde öğretilmesine dayanıyor, ayrıca ikinci bir Avrupa dili ve Latince ile öğrencinin kendi dilinin en iyi şekilde öğretilmesi amaçlanıyordu. Böylece mezun olan bir öğrenci dört dil biliyordu.

ROBERT KOLEJ’İN SİSTEMİ

Robert Kolej, Osmanlı döneminde uluslararası bir okul niteliğindeydi. Bazı yıllar yirmi beş farklı milletten öğrenci okulda öğrenim gördü. Okulu başlangıçta azınlıklar tercih etti. İlk yıllarda Bulgarlar, 1886’dan sonra ise Ermeniler en büyük öğrenci grubunu oluşturdu. 1900’lerden Cumhuriyet dönemine kadar ise en büyük kitle, Rum öğrenciler oldu.

Cumhuriyet devrinde çoğunluğu Türk öğrenciler oluştursa da okulun uluslararası niteliği devam etti. Örneğin 1928-1929’da kolejde yirmi üç farklı milletten öğrenci bulunuyordu. Müslüman halk başlangıçta okula öğrenci göndermemiş, Robert Kolej’den ilk Türk öğrenci 1903’de, ikincisi ise 1911’de mezun olmuştur.

Kolej, öğrencilerin kitap okumasına dayalı bir sistem kurmuş ve İngilizce öğretimini buna dayandırmıştı. Kütüphanede 1900’de 10.000 olan kitap sayısı 1937’de 40.000’e, 1940’larda 70.000’e çıkmıştı.

Robert Kolej, Türkiye’de mühendislik eğitimine de öncülük etti. Osmanlı Devleti’nin sanayileşme isteğine paralel olarak kolejin Mütevelli Heyeti, bir Mühendislik Okulu açılmasına karar verdi. 1912’de faaliyete geçen okulun elektrik, makina ve inşaat bölümleri mezunları; Cumhuriyetin ilk dönemlerinde madenler, demiryolu yapımı, fabrikalar, yol ve köprülerle kamu binalarının inşasında önemli görevler üstlendiler.

Kolejde öğrencilerin ahlaki ve dini karakterlerini geliştirmek temel amaçlardan biriydi. Bu nedenle bütün öğrenciler sabah duasına, öğleden sonraki İncil okumasına ve akşam yapılan dini sohbete katılmak zorundaydı. Cumhuriyet devrinde ise okul seküler bir yapıyı benimsedi ve “İncil” dersi sadece Hıristiyan öğrencilere verildi.

Kolejde “adab-ı muaşeret” öğretilmesi de amaçlanıyordu. Bunun için konserler, balolar ve piknikler düzenlenerek farklı ortamlarda nasıl davranılması gerektiği öğretiliyordu. Bazı yılların karnelerinde “Tavr-ı Hareket” adıyla bir ders bulunması, buna verilen önemi açıkça gösteriyordu. Ayrıca okulda nasıl davranılacağına dair kurallar belirlenmiş ve duvarlara asılmıştı. Bunun en ilginç örneği de “Kütüphane Anayasası” idi.

Mezunlar Avrupa ve ABD üniversitelerine doğrudan kabul ediliyordu. İlk yıllarda çok az öğrenci okulu bitirebiliyordu. 1863-1907 arasında okula kaydolan 8.545 öğrenciden ancak 464’ü mezun olmuştu ve mezuniyet oranı yüzde 5,4’dü.

Okulda verilen eğitimin öğrencilerde milliyetçi fikirlerin güçlenmesinde etkisi olduğu bir gerçekti. Nitekim Bulgar mezunların bazıları Osmanlı’dan ayrılan Bulgaristan’da belediye başkanı, milletvekili, bakan ve başbakanlık görevlerine gelmişlerdi.

Müfredatta tarih dersinin ayrı bir yeri vardı. Bu derslerde azınlıklara etnik kimlik kazandırmak amaçlandığından Bizans Tarihi, Rumların Tarihi, Romenlerin Tarihi gibi dersler de veriliyordu. Tarih derslerinde sadece Yakındoğu değil, Amerikan tarihi de öğretiliyordu.

Kolej, bugüne kadar bir cumhurbaşkanı ve iki başbakan çıkarmıştır. Türkiye’nin altıncı cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, beş defa başbakanlık yapan Bülent Ecevit ve 12 Mart dönemi başbakanlarından Naim Talu Robert mezunudur.

ROBERT’TEN BOĞAZİÇİ’NE

ABD, doğrudan maddi destek vermese de hem Osmanlı hem de Cumhuriyet döneminde kriz durumlarında devreye girerek Robert Kolej’e yeni imkânlar sağladı. 1950’lerde kolej için böyle bir fırsat doğdu.

ABD, Soğuk Savaşın devam ettiği 1950’lerin ortalarında Türkiye’ye nükleer reaktör vermeyi öneriyor ve buna karşılık Robert’in üniversiteye dönüştürülmesini istiyordu. Menderes Hükümeti sıcak baksa da özellikle basın ve hukuk camiası bu öneriye karşı çıktı. Gerekçe, yabancılar tarafından üniversite açılmasının Lozan’a aykırı olmasıydı.

1956 yılı başlarında konu uzun süre tartışılsa da kolej, üniversiteye dönüşmedi. Fakat 1957 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Robert Kolej bünyesinde bir yüksekokul kuruldu. Böylece üniversiteye geçişte önemli bir adım atıldı.

1970’lere gelindiğinde bütçenin devamlı açık vermesi sonucunda Arnavutköy’deki Amerikan Kız Koleji, Robert’le birleştirilerek karma eğitime geçildi. Bu sırada kolejin Mütevelli Heyeti yüksekokulun Bakanlığa devredilerek bir üniversite kurulmasına karar verdi.

1971 Eylülünde Nihat Erim’in başbakanlığı esnasında Meclise, kolej kampüsü üzerinde bir üniversite kurulması teklifi sunuldu. Mecliste üniversitenin adının “Fatih Üniversitesi” olması önerildiyse de kabul görmedi ve Robert Koleji Yüksekokulu’nun yerine Cumhuriyet devrinin dokuzuncu üniversitesi olarak “Boğaziçi Üniversitesi” kuruldu. Üniversite, kolejin birçok özelliğini devraldı. Eğitim dili de İngilizce olarak sürdürüldü.

YERLİ VE MİLLİ NASIL OLUNUR?

Robert Kolej temeline dayanan Boğaziçi Üniversitesi kuruluşundan itibaren Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden birisi oldu. Üniversitenin popüler ifadeyle “yerli ve milli” olup olmadığı tartışılsa da ülkemizin bütün dünyada kabul gören ender markaları arasında yer aldığı bir gerçek.

Bu aşamada asıl sorgulanması gereken, dört beş üniversite dışında diğer üniversitelerin niye böyle bir başarı elde edemediğidir. Türkiye, 2010’daki bir araştırmada nüfus ve GSMH’ye göre ilk 500’de yer alan üniversite sayısı itibarıyla OECD ülkeleri arasında en kötü durumdaki ülkeler arasında yer almaktadır.

15 Temmuz sonrasında 8.000 civarında öğretim elemanının tasfiyesiyle yaşanan “akademik kıyımın” ülkenin akademik seviyesini çok daha gerilere götürdüğü bir gerçektir. YÖK’ün bilimsel kaliteyi artırmak yerine “cadı avı” ile her KHK’da kıyıma devam etmesiyle kalite daha da düşecek ve doçentlik kriterlerini düşürme gibi “hile-i şeriyyelerin” de üniversitelerin kalitesini artırmaya bir katkısı olmayacaktır.

Kaynaklar: F. Acun, E. Ş. Gürtunca, “Osmanlı’dan Cumhuriyete Robert Kolej’de Eğitim”, TİD, S. XXXI, 2016; Z. Toprak, “Robert Kolej”, İstanbul Ansiklopedisi, C. 6; Z. Toprak, “Demokrat Parti, Lozan ve Robert Kolej”, Toplumsal Tarih, S. 120.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 17.1.2018 [TR724]

İçimiz ne kadar yanıyorsa duamız o kadardır [Süleyman Sargın]

Dua kulun itibarıdır. Allah’la arasındaki en büyük sırdır. Dua eden insan kendi aczini, çaresizliğini, ihtiyacını ve aslında hiçbir şeye gücünün yetmediğini itiraf eder. Buna karşılık kendisini işiten, her haline nigehban ve ihtiyaçlarını karşılamaya muktedir bir Zât’ın varlığını ve dualara karşılık verdiğini kabul eder. Duadaki en önemli sır budur. Ne istediğinden ya da istediğinin verilip verilmediğinden önce esas olan bu sırrı kavramaktır.

Duada önemli olan kulun Rabbine teveccühüdür. Bu teveccühün sürekliliği kul ile Rabbi arasındaki münasebeti kuvvetlendirir. Bu yönüyle dua insanın imanına ve yakînine tesir eder. Dua eden kul, Rabbinin Kudreti’ne, Keremi’ne ve Rahmeti’ne güvenip dayanmıştır. Böyle bir itimad ve istimdad hissi, insana “Kâinata meydan okuyabileceği” bir şecaatin kapılarını açar.

Dua iki tarafı parlak bir ayna gibidir. Aynanın bir yüzü Rabb-i Rahîm’e müteveccihtir. Diğer yüzü ise insanın kalbine, vicdanına dönüktür. Dua eden insan her bir cümlesiyle hem Rabbine arz-ı halde bulunmuş hem de o talebi kendi vicdanına deklare etmiş olur. Bu bir nevi kişinin kendini terapiye alması demektir. Sözgelimi “Filan günahımı affet Allah’ım” diye niyaz eden bir kul, hem Cenab-ı Hakk’tan af dilemekte hem de kendi nefsine“Bir daha o günahı işleme!” ikazını yapmaktadır. Ya da “Allah’ım, hapiste, zindanda, hücrede bulunan, sorguda, nezarette, işkencede veya sürgünde çile çeken kardeşlerime tez zamanda ferec ve mahreç lütfeyle, onları sıkıntıdan kurtar!” diye yalvaran muzdarip, bir yandan Rabbine kardeşleri adına beyaz bir dilekçe sunarken, diğer yandan kendine “Bu kardeşlerin için başta dua olmak üzere daha çok şey yapmalısın!” görevini vermektedir.

Aynı şey evrad u ezkar için de söz konusudur. Günde yüzlerce defa “Lâ ilâhe illallah” diyerek Zât-ı Ulûhiyet’e, tevhidine iman ettiğini ikrar eden insan kendi kalbine de “Sakın içinde Allah’tan başka bir ma’bûda, bir maksuda, bir mahbuba yer verme!” tembihinde bulunmaktadır. “Dua ederken dilimizden dökülen her kelimeye, her cümleye kalbimizin de iştirak etmesi” ifadesi ile kastedilen budur. Maksat, ne dediğimizin, ne istediğimizin şuurunda olmak ve her isteğimizi aynı zamanda kendi nefsimize ve iç dünyamıza da telkin etmektir.

Kul, Rabbi katındaki değerini öğrenmek istiyorsa O’na ne kadar dua ettiğine bakmalıdır. Çünkü Allah Teâlâ “De ki, duanız olmasa Rabbim size neden değer versin ki!” (Furkan/77) meâlindeki ikazıyla kulun Hak nezdindeki değerinin duasıyla doğru orantılı olduğu ilan ediyor. Şu halde dua kulluğun esasıdır. Efendimiz de “Dua ibadetin omuriliği mesabesindedir” beyanıyla, dua ile taçlanmayan ve sonu duaya varmayan ibadetin felçli bir bedenden farkı olmadığını anlatıyor.

Önemli bir husus

Tam burada bir hususu hatırlatmakta fayda var; insanlar da dâhil olmak üzere bütün varlık âlemi hayatını Rahmâniyet’in kanunlarına bağlı olarak sürdürür. Modern bilimin, adına “tabiat kanunları” dediği âyât-ı tekvîniyye bizim için hayat kanunları mesabesindedir. Bu kanunlara uymak da Kur’an’da bizlere tebliğ edilen kanunlara uymak gibi zorunludur. Hasta olanın gerektiğinde doktora başvurması, ilaç kullanması, istirahat, ameliyat gibi tedavi usullerini yerine getirmesi; acıkan kişinin yemek yemesi, susayanın su içmesi, yorulanın dinlenmesi, üşümemek için sıkı giyinmesi vs bu kanunlardan bazılarıdır. Bir hedefe ulaşmada gereken sebeplere riayet de diyebileceğimiz bu kanunlara uyma, kanunların Sahibi’ne itimad ve itaat demek olduğundan “fiilî dua” olarak adlandırılır.

Buradan hareketle, bugünlerde yaşanan zulümlere, mağduriyetlere, haksızlıklara karşı kanunlar ve meşruiyet çerçevesinde mücadele etmek, zulmü her yere ve herkese duyurmak, mazlumların, mağdurların kurtulmaları için mümkün olan bütün meşru yolları kullanmak ve yırtınırcasına bir gayretle çalışmak bizler için hem farzdır hem de bir nevi duadır. Sosyal medya başta olmak üzere bütün iletişim imkânlarını en iyi ve profesyonel usullerle kullanmak, her meşru mecrada aktif olmak ve hakikatin sesini duyurmak için dur durak bilmeden gayret etmek imanı, insafı ve merhameti olan herkes için olmazsa olmaz bir zorunluluktur.

Bütün bunları yaparken dikkat edilmesi gereken nokta ise, bu gayretlerin bizde bir tatmin hissi oluşturması ve duaya yeterince zaman ayırmamıza engel teşkil etmesidir. Evet, o gayretlerin hepsi değerlidir, zaruridir ve fiilî duadır. Ama Kudreti Sonsuz’un bizden beklediği sadece fiilî gayret değildir. Esas olan yukarıdaki ayet-i kerimede de buyurulduğu gibi kalbî bir teveccühle her şeyin hakikî Mâliki’ne yönelmektir. Bu yöneliş, riayet ettiğimiz sebeplerin evvelen ve bizzat müessir olmadığının da bir ilanı ve itirafıdır ki böyle bir şuur, kurbiyet merdivenlerini hızla çıkmaya ve amûdî yükselmeye vesiledir. Allah Resûlü’nün (aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te sebeplere riayet noktasında bütün tedbirleri eksiksiz aldığını biliyoruz. Ama bütün muharebelerde ridası sırtından kayacak derecede ellerini semaya kaldırarak ızdırar diliyle dua dua yalvardığını ve zaferlerin bu dualar neticesinde geldiğini de unutmamalıyız.

Esbaba kusursuz riayetten sonra dua, Müsebbibü’l-esbab’a sebepler üstü bir teveccühtür. Böyle bir duayı yapan, bilir ve inanır ki Allah (c.c.) Kendi koyduğu kanunlara bağlı değildir ve dilediği zaman bu kanunları değiştirir veya onların ötesinde icraatta bulunur; kullarının imdadına yetişir. Yine inanır ki, “Biri var, kalbinden geçenleri bile işitir, her şeye gücü yeter, her arzusunu yerine getirebilir; aczine merhamet, fakrına medet eder.” İşte bir yandan mücadelede sebeplere kusursuz riayet, diğer yandan bu sebeplerin hakiki tesirlerinin olmadığını ilan sadedinde O’nun hususi rahmetine sığınmak Allah’a iman ve teslimiyetin bir manada en üst noktasına işaret eder.

Hizmet insanları olarak bugüne kadar maruz kalmadığımız ölçüde büyük musibetlere giriftarız. Bu durum bizi duaya mecbur kılıyor. Bu dönem “dua dönemi” olarak adlandırılsa yeridir. Sosyal medyada ve başka mecralarda hainlere, zalimlere karşı sonuna kadar mücadele edilmeli ama diller, gönüller duadan dûr olmamalı. Ettiğimiz dualar, attığımız tweet’lerden az olmamalı. Evrad kitaplarına, sosyal medya hesaplarımızdan daha fazla zaman ayırmalıyız. Her birimiz içeride çile çeken binlerce masumun tez zamanda kurtulması için istisnasız her gece ızdırar diliyle kıvranmalıyız.

Çetelelerle teheccüd, evrad ve kulluk takip etme gibi zorlamalara gerek yok. Dönem öyle bir dönem değil. İçinde bebeklerin, kadınların, yaşlıların ve her meslekten, her yaştan masumların cayır cayır yandığı, alevleri göklere yükselen ve Nemrut’un ateşini aratmayan zalim bir yangın var. O yangını söndürmek için kaç kova su döktüğümüzün çetelesini tutmak hem trajik hem de komik bir durum. Herkes bu mefkûreye bağlılığı kadar, vicdanı kadar, imanı kadar bu işin derdini, ızdırabını yaşamalı ve ona göre dua etmelidir.

Allah katındaki değerimiz duamız kadar ise, bu masum ve güzel insanlarla aramızdaki bağ da onların derdiyle dertlendiğimiz ve onlara ettiğimiz dua kadar olacaktır.

[Süleyman Sargın] 17.1.2018 [TR724]