Sinek kanadı kadar değeri olsaydı [Safvet Senih]

Üstad Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dalında bazı Hadis-i Şeriflere gelen itirazlara cevap veriyor...

“Dokuzuncu Aslı: İmanî meselelerden bir kısmının netice ve meyveleri, şu sınırlı, kayıtlı ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âhiret âlemine bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair Hadis-i Şeriflerin bir kısmı tergib (teşvik) ve terhibe (sakındırmaya) münasip bir tesir vermek için belâğatlı (edebî ve yüce ifadeli) bir üslûpta geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübâlağalı zannetmişler. Halbuki, bütün onlar tamamen hak ve hakikat olduklarından ölçüsüz ve abartılı ifadeler, içlerinde yoktur. Bu cümleden olarak, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadistir ki: ‘Dünyanın Cenab-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.’ (Buhari)  Hakikatı şudur ki, ‘indallah’  (Allah nezdinde, yanında) tabiri, bekâ âleminde demektir. Evet bekâ âleminden bir sinek kanadı kadar bir nur, mâdem ebedîdir; yer yüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek, koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvâzene (dengeleme, mukayese) değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasının, bekâ âleminden bir sinek kanadı kadar daimî, ebedî, İlahî feyiz ile ve İlahî ihsan ile muvazeneye gelmediğini ifade etmektedir.

“Hem mesela: İnsafsız, inançsızların mübâlağa zannettikleri hatta imkânsız  bir abartı zannettikleri meselelerden birisi de amellerin sevaplarına dair bazı surelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Mesela, ‘Fâtiha Suresinin Kur’an kadar sevabı vardır.’ (Buharî)  İlhas Suresi, Kur’an’ın üçte bir kadardır.’ (Buharî )  Zilzâl Suresi, Kur’an’ın dörtte biri kadar.’ (Tirmîzî)  ‘Kâfirun Suresi, Kur’an’ın dörtte bir kadar.’ (Tirmizî)  Yâsîn Suresi, on defa Kur’an kadar.’ (Tirmizî) olduğuna dair rivayetler vardır.

“Hakikatı şudur  ki, hikmetli Kur’an’ın her bir harfinin BİR SEVABI var, bir hasenedir, Fazl-ı İlâhi’den o harflerin sevabı sümbüllenir, bazan ON tane verir, bazan YETMİŞ, bazan YEDi YÜZ (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazan BİN BEŞ YÜZ (İhlas Suresinin harfleri gibi) bazan ON BİN (Leyle-i Berat’ta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) gibi ve bazan OTUZ  BİN,  mesela haşhaş tohumunun  çokluğu misilli (Leyle-i Kadir’de  okunan âyetler gibi)  Ve ‘O gece bin aya mukabil’ işaretiyle, bir harfinin o gecede OTUZ  BİN  SEVABI’nın olduğu anlaşılır.

“İşte Kur’an-ı Hakim, kat kat sevabıyla beraber elbette dengeye ve mukayeseye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevap ile bazı surelerle muvazeneye gelebilir. Mesela: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, BİN TANE  ekilmiş. Bazı habbeleri (tohumları, taneleri)  YEDİ  SÜNBÜL vermiş farz etsek, her bir sünbülde YÜZER  TANE  olmuş ise, o vakit TEK BİR   habbe bütün tarlanın iki sülüsüne (üçte ikisi) mukabil oluyor. Meselâ: Birisi de ON SÜNBÜL  vermiş, her bir sünbül İKİ  YÜZ  TANE  vermiş, o vakit bir tek habbe asıl tarladaki habbelerin İKİ  MİSLİ  kadardır. İşte bunun gibi böylece kıyas et.

“Şimdi Kur’an-ı Hakîmi, nuranî, mukaddes bir semâvî tarla tasavvur ediyoruz. İşte her bir harfi asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Yâsin, İhlas, Fâtiha, Kâfirun, Zilzâl, Sureleri, gibi diğer faziletlerine dair rivayet edilen sure ve âyetlerle muvâzene edilebilir. Mesela: Kur’an-ı Hakîm’in ÜÇ  YÜZ  BİN  ALTI  YÜZ  YİRMİ  HARFİ  olduğundan, İhlas Suresi Besmele ile beraber ALTMIŞ DOKUZ  HARFTİR. Üç defa altmış dokuz, İKİ  YÜZ  YEDİ  HARF EDER. Demek Sure-i İhlas’ın her bir harfinin haseneleri BİN BEŞ  YÜZE  yakındır. İşte Sure-i YÂSİN’in  harfleri hesap edilse, Kur’an-ı Hakimin bütün harflerinin nisbet edilse on katı nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki, Yâsin-i Şerif’in herbir harfi yaklaşık BEŞ  YÜZ’e  yakın sevabı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir. İşte buna kıyasen başkalarını da tatbik etsen, ne kadar lâtif, güzel, doğru, katışıksız abartısız bir hakikat olduğunu anlarsın.”

İbn-i Mesud (R.A.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (S.A.S.) dinledim şöyle diyordu: ‘Kur’an-ı Kerim’den tek bir harf okuyana bile bir sevap vardır. Her hasene on misliyle kayda geçer. Elif-Lâm-Mîm bir harftir demiyorum. Aksine elif bir harf, lâm bir harf ve mim de bir harftir’ (Tirmizi, Sevabü’l-Kur’an, 16, 2912. H.)

Hz. Enes (R.A.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (S.A.S.) buyurdu ki: ‘Her şeyin bir kalbi vardır, Kur’an’ın kalbi de Yâ-Sîn’dir. Kim bu sureyi okursa, Cenab-ı Hak, bu okuması sebebiyle kendisine, Kur’an-ı Kerim’i on kere okumuş sevabını verir.” (Tirmizi Sevâbu’l-Kur’an, 7, 2889)

İbnü Büreyde’nin babası (Büreyde) anlatıyor: “Resulullah (S.A.S.) buyurdular ki: ‘Kıyamet günü Kur’an-ı Kerim rengi uçuk bir adam gibi gelir ve okuyucusuna; -Seni gece uykusuz ve gündüz susuz bırakan benim’ der.”

Ebu Mesud (R.A.) anlatıyor: “Resulullah (S.A.S.) buyurdular ki: -Allahü Ehad, el-Vâhidü’s-Samed. (Yani İhlas Suresi), Kur’an’ın üçte birine denktir.”

İşte bütün bu ve benzeri rivayetlerin gerçek mânaları ve yorumları üzerine Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin izahları zihinlerimizde engin bir ufuk açıyor… Değil, itirazların şüphe ve tereddütlerine maruz kalmak, bilakis ifade ettikleri derin ve ince mânâlar karşısında hayret ve hayranlık hissi uyanıyor. Onun için çağımızı ve gelecek çağları aydınlatan bu Risale-i Nurları tekrar tekrar okumak ve karşılıklı müzakerelerle feyiz almak ve istifadelerimizi artırmak gerekiyor.

[Safvet Senih] 20.12.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Taşerona köprüden geçinceye kadar kadro! [Tarık Ziya]

Kamuda 900 bin civarında taşeron işçiye kadro vereceğini ilan eden hükûmet kalıcı bir düzenleme yerine Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayımlayarak mevzuyu çözmeye çalışacak.

Tam bir göz boyama teşebbüsü...

Gece yarısı Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) mensup iki milletvekilinin kanun teklifini Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirmekte mahir bir iktidarın taşeron işçilere gelince KHK ile iktifa etmesi akıllara farklı suâller getiriyor.

Kanunun 1 Ocak 2018’e yetiştirme telaşı ile bu tavır izah edilemez.

BOKSÖR VEKİLLER NE GÜNE DURUYOR!

AKP’nin istediği vakit nice kanununu ışık süratinde geçirebildiğine TBMM Genel Kurul salonundaki ceylan derisinden mamul sandalyeler bile şahitlik eder.

Muhyettin Aksak, Oktay Saral ve Metin Gündoğdu gibi dünya boks şampiyonasına iştirak edecek kadar iddialı mebuslarıyla kanunlara direnen muhalefeti AKP’nin ne hale getirdiğini yine en iye AKP’liler biliyor.

Muhalefet seve seve desteklemezse AKP’nin çok hazzettiği ceberrut tarafı çıkar meydana.

Kendilerine söz hakkı verilirse onların damdan düşürdüğü muhalif mebuslar da anlatabilir ışık süratinde çıkan kanunları... 

MİLYONLUK KAHRAMAN

Taşeron işçinin endişelerini tamamen bertaraf etmek için TBMM’nin tarihinde harcama rekorları kıran reisine de müracaat edilebilir.

5 milyon liralık Mercedes ile züğürtlerin çenesini yoran TBMM Başkanı İsmail Kahraman makam saltanatının son halkasına 1 milyon liralık halıyı da ilave ettiğine göre milletin cebinden çıkan o kadar paranın hatırına mevzuya sahip çıkar herhalde.

Bizzat Genel Kurul’u idare etmesi jest bile sayılmaz!

SİMİT-ÇAY HESABI

1990’lı senelerin başında simit-çay hesabı yapan ve halihazırda AKP lideri ve Reis-i Cumhurluk makamlarını tek koltuğa sığdırmayı başarmış Recep Tayyip Erdoğan’ın herkesten evvel böyle bir tartışmaya asla müsaade etmemesi beklenirdi.

Kaç seçim geçti taşeron işçilere kadro taahhüdünü yerine getirmedi.

Aileleri ile beraber 5 milyondan fazla kimsede ‘eksiği fazlasıyla kanun bu defa çıkacak’ beklentisi bizzat Erdoğan’ın beyanları ile teşekkül etti.

‘Kanun olmadı, KHK verelim’ tavrı taşeron işçilerin mağduriyetini gidermeyecek.

NOBELLİK BİR SUÂL

Zaten bütçe için yana yakıla para arayan hükûmetin 900 bin kişiyi kadroya nasıl alacağı Nobel İktisat Ödülü’nü kazandıracak kadara çetin bir suâldi.

Kamuda işçi sayısı 300 binden 1 milyon 200 bine çıkınca maaşları kimin ödeyeceği de hayli ehemmiyet kazanıyor. 

O sis ve duman yetmezmiş gibi her an bir mahkemede iptal edilebilecek muvakkat bir paket, nam-ı diğer KHK ‘çare’ gibi takdim ediliyor.

120 binden fazla memurun katili KHK’nın 900 bin taşeron için oksijen çadırı olacağına ihtimal veremiyorum.

Kirlenmiş bir tabakla başkasına yemek ikram edilmemeli. 

ERKEN SEÇİM HAZIRLIĞI

Müspet menfi herşey o kadar alt üst oldu ki! O kadar söz verdiler. 2018’de baskın erken seçim yapacaklarsa taşeron işçiler ve aileleri oy deposu için biçilmiş kaftan.

Esasında işin matematiğinin zerre kadar ehemmiyeti yok. Hepsi teferruat oy ütme bahsinde...

Ekmeğin 50 gram küçülmesini ‘hükûmet bizi şişmanlık derdinden kurtardı’ diyerek alkışlayan seçmenlerin mevcudiyeti taşeronlara kadro veriliyormuş gibi yapılmasını da mazur gösterecektir.

Mazur hafif kaldı. İktidarı da Erdoğan’ı da muzaffer gösterecek kadar parlak bir icraat olarak yazılıp çizilecektir bu taktik.

O arada seçim yapılır ve hepsi unutulur gider. Bugüne dek neleri unutmadı ki o seçmen?

BU DA BİZE DERS OLSUN

Köprüden geçildiğinde lalettayin hazırlanmış taşeron KHK’sının sebebiyet verdiği hayal kırıklıklarına mukabil damdan düşenler, “Bu da bize ders olsun!” bile diyemeyecek.

Zira iktidar sahipleri ‘hürriyet ve demokrasi’ dediyse o kadar uzun boylu değil.

Herkes haddini bilecek...

Bir memleket namına tam bir asır sonra İttihad ve Terakki’nin mukallitlerine muhatap olmaktan daha beter ne olabilirdi ki!

AKP taşeron işçiye kamudaki sendikalı işçilerle aynı hakları haiz kalıcı kadroda hakikaten samimi ise CHP’nin verdiği açık desteği geri çevirmez ve kanunu TBMM’den geçirir.

Aynı işi yaptığı halde kadrolu işçinin üçte biri kadar maaş alamayan insanların mağduriyetini giderecek bir kanuna CHP gibi MHP ve HDP de ‘evet’ oyu verecektir.

OHAL ve KHK kolaycılığı iktidarda bağımlılık yapınca bütün bunların hiç mânâsı kalmıyor tabiî...                 

[Tarık Ziya] 20.12.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Gülen’in avukatından Rus elçi cinayetiyle ilgili açıklama: Sahte delil üretmeyi bırakın, asıl katilleri bulun [TR724]

Fethullah Gülen’in avukatlarından Nurullah Albayrak, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un cinayet sonucu öldürülmesine ilişkin soruşturmaya dahil edilmeye çalışılan müvekkiliyle ilgili açıklama yaptı. Haberlerde ‘Karlov’u öldüren polis Mevlüt Mert Altıntaş’ı, Gülen’in tanımama ihtimalinin yok’ iddialarını değerlendiren Albayrak, “Sn Gülen’in Altıntaşı’ı tanımama ihtimali yokmuş da, şifreyi deneme yanılma yoluyla kırmışlar da, tüm maillerini silmiş bir tane kalmış onda da Arapça korkma yazıyormuş da, o da beyin yıkama yoluymuş da… Bu zekayla başetmek gerçekten zor!” ifadelerini kullandı.

Bu zamana kadar Hizmet Hareketi’nin maruz kaldıkları onca zulme rağmen en küçük şiddet eylemine yönelmediğini hatırlatan Albayrak, “En temel hukuk ilkelerinden biri olan ‘masumiyet karinesi’ yok kabul edilerek, medya organları ve savcılık tarafından Hizmet Hareketi mensupları ‘uydurulmuş belgelerle’ ya da ‘gerçek dışı iddialarla’ suçlu ilan edilmeye çalışılmaktadır. Ne Sayın Gülen’in ne de Hizmet Hareketinin suikastla, cinayetle ya da şiddet hareketleriyle ilgisi ve irtibatı olamaz” dedi.

Albayrak, “Yargı mensuplarını gerçek dışı iddiaları ve sahte delilleri üretmeyi bırakarak asıl katilleri bulmaya davet ediyoruz.” dedi.

Albayrak’ın açıklaması şöyle;
***

Karlov suikastinde gözden kaçırılanlar: Sosyal Doku Vakfı ve Nurettin Yıldız

Rus Büyükelçi Karlov’un ölümüyle ilgili savcılık ısrarla yönlendirme yaparak suçu Hizmet Hareketi’nin üzerine yıkmaya çalışıyor. Açıklamada Gülen’in katili tanıdığı da iddia ediliyor. Türkiye’ye gelen ve  cinayeti araştıran Rus heyet, Ankara Emniyet Müdürlüğünde temaslarda bulundu. İddiaya göre Polis Altıntaş’ı bilgisayarını inceleyen Rus heyeti da ‘Fetullah Gülen’,’Hizmet’ ‘F…’, ‘Nur Cemaati” ibareli dosyalar buldu. Fakat silinen dosyaların içinden  cinayetin başından beri odak noktası olan ‘El –Kaide’, ‘El –Nusra’ ve ‘IŞİD’ gibi kelimeler bulunamadı. Savcılığın iddiasına göre, bu delillerle Mevlüt Mert Altıntaş’ın F… mensubu ve olay F… tarafından gerçekleştirildi.

Fotoğrafçı-yazar Fırat Erez ise tweet hesabından “Bu saçmalıkları bırakıp, M. Mevlüt Altıntaş’ın “Sosyal Doku” whatsupp grubunda ne aradığını ve o grupta başka kimlerin olduğunu araştırın.” demesi dikkat çekiyor.

Aslında bu iddiaya cinayetin işlendiği tarihte bu zamana kadar çok sık gündeme geldi. Fakat daha sonra yavaş yavaş kapatıldı. Altıntaş’ın, “Cumhurbaşkanımıza destek vermeyi imanımın gereği görüyorum” diyen Nureddin Yıldız’ın sohbetlerine sık sık katıldığı ortaya çıkmıştı. Aynı zamanda Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nureddin Yıldız, Kızılcahamam’daki AKP kampında Gençlik Kolları’na eğitim vermişti. Yıldız’ın Hacı Bayram Camisi’ndeki sohbetlerine katılan Altıntaş’ın, toplantılara eski ev arkadaşı ile gittiği ortaya çıkmıştı.

Diğer yandan Altıntaş’ın bir akrabası ‘polis olduktan sonra’ radikalleştiğini söylerken, ‘uzun zamandır takip ettiği’ Suriye’deki Selefi bir grupla temas halindeki bir tanıdığı da şu bilgiyi vermişti: “Çevik Kuvvet’ten ayrılıp aktif görev almak istediğini söyledi ve bu konuda tavsiye istedi.”

Altıntaş cinayetten sonra El Nusra örgütünün marşının giriş kısmı söylemişti. Tekbir getirerek “Halep’i, Suriye’yi unutmayın” diye bağırmıştı.

‘Mesleğe girdikten sonra değişti’

O dönem bu durumu haber yapan Hürriyet suikastçı polisin bir akrabasının da, son dönemlerde Altıntaş’taki değişikliğin ailede dikkat çektiğini öne sürdüğünü aktararak şu sözlerini aktarmıştı: “Kuşadası’na denize girmeye gittiğimizde bizimle fotoğraf bile çektirmezdi. Ama son geldiğinde denize bile girmemiş. Hatta artık televizyon dahi açtırmıyormuş evde. Bu değişimi biraz evdekilerin tuhafına gitmiş. ‘Amma değiştin’ diye de çıkışmışlar. Altı yedi aylık bir süreç olduğunu sanmıyorum. Son iki-iki buçuk yılında yani mesleğe girdikten sonra böyle değiştiğini düşünüyoruz. Bizim bildiğimiz kadarıyla bir kız arkadaşı yoktu.”

Selefi grupla da temas etmiş

Hürriyet’in haberinde Altıntaş’ın bir yıl önce Suriye’deki ‘Kurtuba Gençlik Hareketi’ adlı Selefi grupla bağlantılı Murat Oduncu adlı Türkiye vatandaşıyla da temas kurduğu ortaya çıktı. Haberde Oduncu’nun suikastten sonra Twitter’dan, Altıntaş’ın “Çevik Kuvvet’ten ayrılıp aktif görev almak istiyorum” dediğini yazdığı belirtildi.

Altıntaş 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’ın koruma ekibinde yer almıştı

Altıntaş’ın ilginç bağlantılarından biri de  15 Temmuz’dan sonra Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Ankara’da katıldığı 8 programa özel olarak seçilerek görev verilmesi. Altıntaş Cumhurbaşkanlığı korumalarından hemen sonra iç güvenliği sağlayan ekip arasındaymış.

[TR724] 19.12.2017

Gazeteci Çaygeç’e terör suçlaması delili: AKP’nin kamp yaptığı otelde konaklamış olmak [Ahmet Dönmez]

Deneyimli gazeteci Cumali Çaygeç (43), tam 362 gündür özgürlüğünden mahrum. Yani neredeyse 1 yıldır. Geçen yıl 22 Aralık 2016 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Bilişim Suçları Bürosu’nca başlatılan soruşturma çerçevesinde gözaltına alındı. 30 Aralık’ta da tutuklanarak Ankara Sincan Cezaevi’ne kondu.

İsveç merkezli insan hakları kuruluşu Stockholm Center for Freedom (SCF), 22 yıllık televizyoncu olan Çaygeç’in dosyasını mercek altına aldı. SCF’nin haberine göre usta gazeteciye  yöneltilen suçlama, terör örgütü üyeliği. Deliller ise Gülen Hareketi’ne yakın olduğu iddia edilen Samanyolu TV’de 2008 yılına kadar çalışmış olmak, cep telefonuna sohbet uygulaması Bylock’u indirmek, Bank Asya’ya 2014 yılında bin TL yatırmak, Kızılcahamam Asya Termal Kaplıca Otel’de konaklamak ve Turgut Özal Hastanesi’nde tedavi olmak.

Gülen Hareketi’ne yakın olduğu belirtilen Bank Asya’nın iştiraki olan Asya Termal Otel, aynı zamanda iktidar partisi AKP ile de özdeşleşmiş bir turistik tesis. AKP, kuruluşundan 2014 yılına kadar yılda 2 defa bu otelde istişare kampı yapıyordu. Genel Başkan, bakanlar, milletvekilleri, il ve ilçe başkanları, belediye başkanları aileleriyle birlikte 2 gece burada konaklayıp partinin iç meselelerini görüşüyorlardı. Buna rağmen Gazeteci Çaygeç’in orada ailesiyle bir kaç günlüğüne tatil yapmış olması, ‘terör örgütü üyeliği’ için delil sayıldı.

1995 YILINDA GAZETECİLİĞE BAŞLADI

Evli ve 3 çocuk babası Cumali Çaygeç, İstanbul Üniversite Gazetecilik Bölümü mezunu. Mesleğe 1995 yılında Samanyolu TV (STV) İstanbul Haber Merkezi’nde gece muhabiri olarak başladı. Bir kaç yıllık gece deneyiminin ardından polis muhabirliğiyle devam etti. İstanbul’da en iyi polis muhabirleri arasında gösteriliyordu. Elinden hiç düşürmediği telsizleri adeta bir duyu organı gibiydi. İlerleyen yıllarda haber şefliği ve editörlük görevlerinde bulundu.

2008 yılında kurum değiştirdi. AKP’nin prestij projesi olan TRT Şeş (TRT 6 / TRT Kurdî) için Ankara’ya taşındı. Devlet televizyonu TRT bünyesinde açılan bu kanal, devletin ilk Kürtçe yayın organı olarak bir tür demokratik açılım projesi idi. Kürt kökenli olan Çaygeç de TRT’den aldığı davetle bu kanalın kuruluşunda görev aldı ve haber müdürü oldu. 2013 Ekim ayına kadar da bu görevi sürdürdü.

Daha sonra TRT Haber kanalına geçerek muhabirliğe başladı. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları sonrası devlette başlatılan cadı avından o da nasibini aldı. Geçmişte STV’de çalıştığı için o da fişlenmişti. TRT Avaz kanalına pasif görevle tayin edildi. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminden sonra da meslekten ihraç edildi.

YAKLAŞIK 1 YILDIR BYLOCK’TAN TUTUKLU

22 Aralık 2016 tarihinde gözaltına alındı. Gerekçe Bylock’tu. Fakat sorgusunda başka konular da gündeme getirildi. Türk Ceza Kanunu’nda suç olmayan, hiç bir evrensel hukuk prensibine göre suç olarak görülemeyecek hususlardan dolayı ‘terör örgütü üyeliği’ iddiası ile sorgulandı.

Mesela Çaygeç’e yöneltilen sorulardan biri şu: “Yapılan araştırmada FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü’ne (AKP hükümeti, Gülen Hareketi’ni bir silahlı terör örgütü olarak adlandırıp bu isimle anıyor) müzahir kurum ve kuruluşlar olan Asya Termal Tatil Köyü’nde konaklama kaydınızın bulunduğu, Turgut Özal Hastanesi, Bank Asya, Kimse Yok mu Derneği, Fatih Üniversitesi Hastanesi, Zaman Gazetesi, Nüans Tur, Meydan, Asya Bireysel Emeklilik Sistemi, Asya Card, Anafen ile irtibatlı olduğunuz tespit edilmiştir. Bu kurumlarla irtibatınız nedir?”

Çaygeç, Kızılcahamam Asya Termal Otel ile ilgili soruyu şöyle cevapladı: “Asya Otel bir termal tesistir. Param ile gittim. buraya gitmenin suç olduğuna dair herhangi bir kanun yoktu. Resmi kuruluştu. Ben orada tatildeyken şu anda günümüzde siyaset yapan bir çok aktif kişi de oradaydı. AK Parti günlerce orada kamp yapardı. Ondan dolayı da bilinen bir yer olduğu için gittim.”

Ankara’daki Turgut Özal Hastanesi ise Turgut Özal Üniversitesi’ne bağlı binlerce hastası olan resmi bir sağlık kuruluşu. Cumali Çaygeç, bu soruya da “Görev yaptığım kurum olan TRT’nin bu hastane ile indirim anlaşması vardı. Ben de bu nedenle burayı kullandım.”

Gazeteci Çaygeç, zikredilen diğer kurumlarla ise bir irtibatının olmadığını söyledi. Kendisine, “18 Mart 2002 tarihinde Bank Asya’da hesap açtırdığınız, 2014 yılında bu hesaba 1000 (bin) TL hesaba para yatırdığınız tespit edilmiştir” denilmesi üzerine de duygusal bir cevap verdi: “Babam son 2 yıldır hastaydı. Öleceğini düşünüyordu. Cenaze masraflarını karşılamam için verdi bu parayı. ‘Faizsiz bir bankaya yatır’ dedi. Ben de faizsiz olmasından dolayı bu bankaya yatırdım. Babam vefat etti. O sırada bu parayı çekip cenaze masraflarında kullandım.”

FİŞLENMİŞSİN, O HALDE SUÇLUSUN!

Çaygeç’e yöneltilen bir diğer ilginç soru da şöyleydi: “17 Aralık 2013 (yolsuzluk operasyonu) ve 15 Temmuz 2016 tarihlerinde yaşanan darbe girişimi sonrası FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü ile irtibatlı / üyesi / yöneticisi olan devlet kurumlarında çalışan personellerin bir kısmı görevden uzaklaştırılmış, ihraç edilmiş ve pasif görevlere ataması yapılmıştır. Sizin de bu darbe girişiminden sonra görevden uzaklaştırılarak kurumdan ihraç edildiğiniz, dolayısıyla FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü yöneticisi veya üyesi olduğunuz anlaşılmaktadır. Konu ile ilgili savunmanızı yapınız”

Yani insanlar önce fişlenerek cadı avına maruz bırakıldı, işlerinden atıldı. Sonra da bu terör örgütüne üyeliğin bir delili imiş gibi, “Sen bu süreçte ihraç edildiğine göre bu örgütün üyesisin. Savunmanı yapar mısın?” denildi. Bu, Hizmet Hareketi mensuplarına yönelik bütün soruşturmalarda geçerli olan bir soru idi. Cumali Çaygeç, cevap olarak “Hiç bir terör örgütüne üye değilim. Ben gazeteciyim.” dedi.

Bylock kullandığı iddiası ile ilgili de “Kullanmadım. Kullandı isem suç delillerini görmek istiyorum, suç unsuru mesajları görmek istiyorum” karşılığını verdi.

Çaygeç, 15 Temmuz askeri darbe girişimi ve terör örgütü üyeliği suçlamaları hakkında da şu ifadeleri kullandı: “Bu suçlamaların hiç birini kesinlikle kabul etmiyor ve reddediyorum. TRT 6’da çalışırken bir gün koordinatörümüz Sinan İlhan elinde resmi bir evrakla geldi. Bu evrakın MİT’ten (Milli İstihbarat Teşkilatı) geldiğini söyledi ve sırf TRT 6’da çalıştığım için terör örgütü PKK’nın ölüm listesinde ismimin olduğunu söyledi. Kendime dikkat etmemi istedi. PKK’nın ölüm listesinde yer alırken şimdi bir terörist gibi muamele görmek ve bu ağır suçlarla itham edilmek ağrıma gidiyor. Bunun izahı yok. Darbe girişiminde askerimize, polisimize, Meclisimize ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne yapılan saldırı, bombalama gibi eylemleri kabul etmem, onaylamam kesinlikle söz konusu olamaz. Bu girişimin hiç bir şekilde herhangi bir yerinde yokum. Olamam da. Ben terörist değilim. Asla da terörist olmayacağım. Bana terörist diyeceğinize alnımdan vurun daha iyidir.”

Cumali Çaygeç, bu sorgulamanın ardından 30 Aralık 2016 tarihinde tutuklandı. Cezaevinde neredeyse 1 yılı doldurmak üzere. Sincan Cezaevi’nde 8 kişilik koğuşta 28 kişi kalıyorlar. Yeterli yatak olmadığı için 7 ay boyunca yerde yattı. Yaklaşık 30 kişi, 2 tuvalet ve bir banyoyu kullanıyor.

10 AY SONRA HÂKİM KARŞISINA ÇIKABİLDİ

Hakim karşısına ilk kez 24 Ekim 2017 tarihinde, yani tutuklandıktan yaklaşık 10 ay sonra çıktı. İkinci duruşması 13 Şubat 2018’de olacak.

Fatih, Ayşe Nalan ve Halil İbrahim adında 3 çocuğu var. Küçük oğlu Halil İbrahim, babası tutuklandığın 3.5 yaşındaydı. Önce babasını orada çalışmaya başladığı söylendi kendisine. Zamanla şikayet etmeye başlayan Halil İbrahim, “Ben babamın yeni iş yerini hiç beğenmedim. Eski işine geri dönsün. Akşamları eve gelemiyor burada” demeye başladı. Artık sık sık “Ben babamı çok özledim” diye ağlıyor. Zaman zaman ağlayarak, “Anne, bizim babamız öldü mü?” diye soruyor.

[Ahmet Dönmez] 20.12.2017 [TR724]

Garo Paylan: Doğrulanan bir istihbarat aldım, Avrupa’da Türklere suikastler yapılacak [TR724]

HDP İstanbul Milletvekili, Plan ve Bütçe Komisyonu üyesi Garo Paylan, Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarına yönelik olası suikast planları hakkında yazılı bir açıklama yaptı. Paylan, Avrupa’da yaşayan Alevi ve Ermeni toplumların temsilcilerine, ülkesini terk etmek zorunda kalan gazetecilere, yazar, akademisyen ve kanaat önderlerine yönelik olası bir eylem hazırlığında olduğunu söyledi. Paylan, edindiği bilgileri geçen hafta doğruladığını vurguladı.

Paylan, yazılı açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

“Geçtiğimiz hafta sonu çeşitli kaynaklardan doğrulanan bir istihbarat aldım.

Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da yaşayan Türkiyeli Alevi ve Ermeni toplumları temsilcileri ve AKP iktidarında ülkeyi terk etmek zorunda kalmış gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, kanaat önderlerine yönelik eylem hazırlığı içinde olan grupların, ses getirecek bir eylem için harekete geçtiği bilgisi tarafıma ulaştı.

Bu istihbaratın vahim tarafı, saldırıları planlayan yapının Türkiye kaynaklı olduğu yönündeki bilgidir.

Özellikle sansasyon yaratacak isimlere yönelmiş açık bir tehdit ile karşı karşıya olduğumuzu gösteren duyumlar aldım. Avrupa’daki emniyet birimleri, bu istihbari bilgiler sonucunda ciddi tedbirleri devreye soktular.

Bu ciddi tehlike ile ilgili olarak, Avrupa’daki vatandaşlarımızın güvenliğinin sağlanması için hükümeti ve ilgili kurumları, gerekli tedbirleri almaları ve Avrupalı mevkidaşlarıyla ilişkiye geçmeleri konusunda uyardım.

Değerli basın mensupları, çok ciddiye alınması gereken bir olay bu. Yani bu şu demek; Türkiye’den karanlık ellerin organize ettiği silahlı suikastler yapacak cinayet birimlerinden bahsediyoruz. Geçmişte yaşanan bu tür cinayetlere bir yenisini daha eklememek, kalabalık bir cenazeyi daha bu ülkenin sırtına yüklememek için hükümet üzerine düşeni yapmalıdır.

Kendi ülkesinde özgürce yazamayan, konuşamayan aydınlarımıza, gazetecilerimize “Siz nerede olursanız olun, size susturmayı biliriz” mi denmek isteniyor? Yoksa yine bu iklimden faydalanmak isteyen derin güçler mi harekete geçti?

Bütün bu gelişmeler sonrası Avrupa’da yaşayan Türkiyelileri hassas ve dikkatli olmaya, hükümeti ve ilgili kurumları sorumluluk almaya davet ediyorum.”

CEM KÜÇÜK VE FUAT UĞUR, HEDEF GÖSTERMİŞTİ: MİT’İN YETKİSİ VAR, SIKSIN

Garo Paylan’ın açıklaması, yandaş TGRT’de program yapan Cem Küçük ve Fuat Uğur’un suikast çağrısını akla getirdi. Canlı yayında MİT’in yurtdışında operasyon yetkisi olduğunu savunan ve suikast yöntemlerini konuşan Küçük ve Uğur, isimler sayarak bu kişileri hedef göstermişti.

[TR724] 20.12.2017

‘Sınırları olmayan bir ulus, ulus değildir’ [İskender Derviş]

Başlıktaki söz ABD Başkanı Donald Trump’a ait. Başkanlık döneminin ‘ulusal güvenlik stratejisi’ belgesini açıkladığı toplantıda sarf etti bu sözü. ‘Önce Amerika’ doktrinini vurguladığı konuşmasında, Rusya ve Çin’i ‘ABD’nin gücüne meydan okuyan devletler’ olarak tanımladı. Bolca terör vurgusu yaptı. Mesela Pakistan’ı teröre karşı daha kararlı olmaya çağırdı. Kuzey Kore’nin nükleer imkânının yok edilmesi gerektiğini söyledi. Bir de ilk kez bir ulusal güvenlik strateji belgesinde ‘ekonomik tehlike’ye atıf yapıldığının altını çizdi.

Peki, belgede neler var? Bu, 68 sayfalık bir doküman. Kongre’ye sunuluyor, oylanıyor. Kabul edilmesi durumunda özellikle Savunma Bakanlığı bürokrasisi için bir çerçeve sunulmuş oluyor. Yeni faaliyetler, görevlendirmeler, hatta uluslararası ilişkiler buna göre şekilleniyor.

Başkan Trump’ın sunuş yazısında özellikle şu satırlar çok ilginç: ‘Amerika’nın yenilenmesi ve Amerikan liderliğinin yeniden ortaya çıkması bütün dünyayı heyecanlandırdı. Bir yıl sonunda, dünya Amerika’nın müreffeh, güvenli ve güçlü olduğunu gördü.’ Bunun ‘kendinden menkul’ bir tespit olduğunu söylemek mümkün. Zira dünyanın hemen her yerindeki gözlemciler, ABD’deki tartışmaları, özellikle de Trump’ın politikalarını büyük bir endişeyle seyrediyor. Bu durumun, Amerikan liderliğini bilakis zayıflattığı görüşü daha yaygın.

STRATEJİNİN SÜTUNLARI

Strateji belgesinin dört ana sütunu var:
1) Amerikan halkını, anavatanı ve Amerikan yaşam tarzını korumak;
2) Amerikan refahını (ekonomi) arttırmak;
3) Barışı güçle korumak;
4) Amerikan etkisini geliştirmek.

Bunlardan ilki, özellikle ABD içindeki göçmen politikalarının geleceğini şekillendirmesi açısından önemli. Trump, başlıktaki sözü söylerken, aynı zamanda vize verilmesini kısıtlamakla, Meksika sınırına duvar örmekle ve Green Card tarzı uygulamaları eleştirmekle uğraşıyor. Amerika’ya daha fazla ‘göçmen’ gelmesini istemiyor ve bunu açıkça dile getiriyor. Göçün, Amerikan tarihi açısından önemini hiç umursamadan yapıyor bunu üstelik.

İkincisi, ‘ilk kez’ denilen ekonomik tehlikelere yönelik madde. Bu da yine Trump’ın üretimin Amerikan topraklarında yapılması ve Amerika’da daha fazla ‘istihdam üretilmesi’ yönündeki ekonomi politikasının yansıması. Bunun bir ‘güvenlik’ meselesi olarak algılanıyor oluşu, önümüzde çok çetin bir yüzyıl olduğunu gösteriyor. Çünkü bu kısımda özellikle ‘enerji dominasyonundan’ bahsediliyor. Çin’in Pasifik’teki etkinliğinden, Rusya’nın Ortadoğu’daki emellerinden dem vuruluyor. Adeta yeni savaşları çağırıyor.

Üçüncü ve dördüncü madde aslında birbirine bağlı denebilir. Amerikan ordusunun güçlendirilmesi, savunmaya daha fazla bütçe ayrılması ve böylece dünyanın hemen her yerinde daha fazla Amerikan askerî varlığı konuşlandırılması, planlamalar arasında. Bunun yanı sıra, Amerikan değerlerinin ulus aşırı reklamının yapılması hesaplanıyor ki, bu iki unsurun nasıl bağdaşacağı merak konusu. Zira ‘güçle’ baskı altına alınacak topluluklara aynı zamanda Amerikan hayat tarzını sevdirmeye çalışmak, zor olacaktır.

İÇERİDEKİ SINIRLARI KİM KORUYACAK?

Nitekim gerek Rusya, gerekse Çin bu belgeye verdikleri cevaplarda en kolay yolu seçerek ‘emperyalizm’ suçlamasını gündeme getirmişler. Hatta Çin, ‘Soğuk Savaş dönemi zihniyeti’ diyerek daha ağır sözler sarf etmiş. Evet, dokümanın paçalarından akan bir ‘dünyayı yönlendirme arzusu’ var. Trump’ın Nisan ayında Suriye’deki bir askerî üsse Tomahawk füzeleri yağdırması da, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul etmesi de, ABD’nin dış politikada daha ‘sürpriz’ şeyler yapacağının göstergeleri. Geçen hafta Ulusal Güvenlik Danışmanı McMaster’ın Türkiye ve Katar’ı ‘terörün sponsoru’ ilân etmesi ve İran’a yönelik düşmanlığın el yükseltmesi de, gelecek adına ipuçları veriyor.

Batı’da giderek yükselen popülist dalganın ve ‘sınırları’ savunan siyasetçilerin ‘sponsoru’ olarak karşımıza çıkan Rusya ise son yıllarda sınırlara karşı en agresif tutumu gösteren ülke. Çin’in de sessizce yürüttüğü ‘etki’ projeleri mevcut. Özellikle Asya-Pasifik’te ve Afrika’daki Çin etkisi, görünenden ya da medyaya yansıyandan çok daha fazla. Rusya’nın da aynı şekilde eski Sovyet hinterlandını yeniden güdümüne sokmuş olması, Ortadoğu’ya doğru ilerleyişini sürdürmesi, Trump’ın ulusal güvenlik stratejisini daha şimdiden etkisiz kılmış görünüyor.

Hele ki, Rusya’nın Amerikan seçimlerine müdahalesi yargı önünde de kanıtlanırsa, Meksika sınırına örülecek duvarların hiçbir anlamı kalmayacak.

Çünkü günümüzde sınırlar duvarlarla tahkim edilemiyor. Barack Obama’nın 2008’deki stratejisi doğruydu. Amerika’nın yeniden bir ‘toplum’ olmaya ihtiyacı var. 2008-2016 arasındaki dönemde yeterince başarı sağlanamadı ama Trump ve ekibi, ‘Biz kazanalım’ diye kutuplaşmayı arttırma ve Amerika’yı dünyada madara etmeye devam ederlerse, bundan sonra Amerika’nın dünya barışından ziyade, içeride ‘barışı’ koruyamaması durumu oluşacak. İçeride ‘düşmanlık’ arttırıldığında Amerikan ordusunun fazla güçlü olmasının bir işe yaramayacağını da sanırım yaşayarak görecek.

[İskender Derviş] 20.12.2017 [TR724]

Savcı delillere ‘Gülen komplosu’ diyen avukatlarla dalga geçti: “Olaylar okyanusun ötesinde, ayakkabı kutularının nakit parayla doldurulduğu Türkiye’de oldu”

Reza Zarrab’ın tanık olduğu ve Halkbank Müdürü Mehmet Hakan Atilla’nın tek tutuklu sanık olduğu ABD’deki davanın 16. günü başlıyor. İran ambargosunun delinmesi iddiası ile New York’ta devam eden mahkemenin Cuma sabahı başlayan 14. gün oturumunda Hakan Atilla tanık küsrüsüne çıkmıştı. Dün Atilla’nın tanık kürsüsünde ifade süreci devam ederken bitime yakın Savcılık tarafından çapraz sorgusu başlamıştı. Çapraz sorgu bugün de devam edecek. Duruşmanın bu hafta bitmesi bekleniyor.

Bugünkü duruşmada savcı çapraz sorgu sırasında Atilla’ya şunu sordu;

Savcı: İran hükümetine altın satılmasının yasa dışı olduğunu biliyordunuz, değil mi?

Atilla: Evet, biliyorduk.

Savcı: İran Merkez Bankası’nın İran hükümetinin bir parçası olduğunu biliyorsun değil mi?

Atilla: Sanırım öyle.

Savcı: Dolayısıyla, ödeme talimatının kim için yazıldığının bankaları için önemli olduğunu biliyorsunuz?

Atilla: Tabii ki bu önemli ve gönderici ile alıcı kontrol edilmeli.

‘Bu dava yalanlarla ilgili”

Savcılık duruşmada Hakan Atilla’yla ilgili son sözlerini söyledi.

Savcı Lockhard’ın konuşması şöyle: Bu dava, yalanlarla ilgili. Bu, Atilla’nın yaptırımları delme yönündeki milyonlarca dolarlık bir planın üzerini örtmek için söylediği yalanlarla ilgili. Atilla’nın tasarladığı yöntemin mimarisini destekleyen yalanlar..”

Savcı, Atilla’nın avukatlarının kanıtları ‘Gülenci kamplo’ olarak tasvir etmesiyle dalga geçti

Duruşmada avukatların ardından söz alan Sidhardha Kamaraju, Atilla’yı ‘iş bitirici’ olarak niteledi, ABD’ye neden geldiği konusunda da “Hapse atılamayacak kadar önemli olduğunu düşünüyordu” dedi. Savcı, “Reza Zarrab sistemdi, Hakan Atilla da yöntemdi” dedi; yaptırımların delinmesi konusunda Zarrab’ın yerine bir başkasının geçebileceğini ama Atilla’nın vazgeçilmez olduğunu ifade etti.

Kamaraju, savunma avukatlarının kanıtları ‘Gülenci komplo’ olarak tasvir etmesiyle dalga geçti; bu savunma taktiğinin son özetlerde avukatlar tarafından dillendirilmediğine dikkat çekti.

Savcı, Zarrab’ın Atilla’ya daha fazla suçlama yöneltebileceğini, ona rüşvet verdiğini iddia edebileceğini ama bunu yapmadığını söyledi; “Bu olaylar bir okyanusun ötesinde, ayakkabı kutularının nakit parayla doldurulduğu Türkiye’de oldu” dedi.

Oturum sona erdi.

***

Dünkü duruşma sırasında Hakan Atilla tanık olarak ifade verirken Trump tarafından görevinden alınan duruşmanın eski başsavcısı Preet Bharara, salonuna girmişti. Bharara bir süre davanın tek tutuklu sanığı olanAtilla’nın kürsüde vermekte olduğu ifadeyi dinledi. Ardından da kendisini fark eden Türk basın mensuplarının sorularına çok kısa cevaplar vermişti.

Bharara, ABD Başkanı Donald Trump tarafından New York Güney Bölge Federal Savcılığı görevinden alındıktan sonra “İlk kez binaya ve mahkeme salonuna geldiğini” söyledi.

“Neden geldiniz” sorusuna ise, “Bir uğrayıp bakmak istedim” cevabını verdi.

Türkiye’de AKP ve yandaşların kendisinden sonra, davayı devralan yardımcısı, Savcı vekili Joon Kim’i de hedef alan açıklamalar yaptıklarını, Türk mahkemelerinin Joon Kim hakkında soruşturma başlattığının hatırlatılması üzerine ise Bharara, “Bu konuda yorum yok” dedi. Ardından mahkemenin güvenlik görevlileri Bharara’yı Türk basın mensuplarının yanından alarak, savcıların durduğu bölüme götürdüler ve duruşma salonunu da boşaltmışlardı.

Atilla: İran hükümetine altın satışının yasa dışı olduğunu biliyorduk

ABD’de görülen İran’a yönelik yaptırımların delinmesiyle ilgili olarak eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın yargılandığı davanın bugünkü duruşması başladı.

Savcı David Denton, Atilla’ya İran’a altın ticaretiyle ilgili sorular yöneltmeye başladı.

Savcı: İran hükümetine altın satılmasının yasa dışı olduğunu biliyordunuz, değil mi?

Atilla: Evet, biliyorduk.

Savcı: İran Merkez Bankası’nın İran hükümetinin bir parçası olduğunu biliyorsun değil mi?

Atilla: Sanırım öyle.

Savcı: Dolayısıyla, ödeme talimatının kim için yazıldığının bankaları için önemli olduğunu biliyorsunuz?

Atilla: Tabii ki bu önemli ve gönderici ile alıcı kontrol edilmeli.

Savcı Denton, Atilla’ya kendisine ve Halkbank yetkilisi Levent Balkan’a gönderilen bir e-mail’ı gösteriyor. Mail bilgi amaçlı eski banka genel müdürü Süleyman Aslan’a da gönderilmiş; konu, altın ticareti.

Atilla, Amerikalı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi ile Hazine Bakanlığı yetkililerinin kendisini uyarmadığını söylemişti. Savcı Denton, Atilla’nın bu sözlerini sorguluyor.

Davayı takip eden gazeteci Adam Klasfeld’in yorumu: Denton’un tonu giderek saldırgan hale geliyor.

Atilla’ya gönderilen e-mail’da, İran’ın acılarının Türkiye için bir nimet haline geldiğinden söz eden bir haber var. Atilla, bu haberin yanlış bilgi verdiğini, ancak Türkiye’nin borcu azalsaydı bu haberin doğru olacağını söylüyor.

Savcı, Atilla’ya Zarrab’a ait Safir isimli şirketi sordu. Ardından gösterilen bir listede, Zarrab’ın iki şirketinin bir milyar eurodan daja yüksek mikatrda altın sattığı görülüyor.

Savcı, Atilla’ya Zarrab’la bir konuşmasını soruyor.

Savcı, Atilla’ya Barselona’da olduğu sırada gönderilen bir e-mail’ı sordu; cep telefonu üzerinden e-mail’ı alıp almadığını sordu. Atilla ‘evet’ cevabını verdi.

Atilla’ya Szubin’in “Atilla’yı kenara çekerek uyardım” iddiası soruluyor.

Soru: Bugün bu konuşmanın hiç bir zaman yapılmadığını belirttiniz mi?

Cevap: Kesinlikle durum bu.

Atilla “Böyle bir konuşma yapılmış olsaydı, o işlemleri durdururduk” dedi.

Atilla, “Szubin’in böyle bir endişesi olsaydı Szubin’in Halkbank’ın 2016’da bu tür işlemler yapmasına izin vermeyeceğini” söyledi.

Atilla: Aslan ve Zarrab gözaltına alındıktan sonra Halkbank da bir soruşturma yürüttü

Savcı Denton, Atilla’ya Süleyman Aslan ve Rıza Zarrab Türkiye’de gözaltına alındıktan sonra Halkbank’ın bir soruşturma açıp açmadığını sordu.

Bu soruya ‘Evet’ yanıtını veren Atilla, soruşturma sırasında süreçlerin ele alındığını belirterek ‘iki farklı konu’nun söz konusu olduğunu söyledi.

Denetimi gerçekleştirenlerin olumsuz bir noktaya rastlamaması yüzünden durumun raporlanmadığını sözlerine ekledi.

Atilla BDDK’nın da (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) bir soruşturma yürüttüğünü ancak buna dair bir şey hatırlamadığını belirtti.

Atilla, “Hiç kimse beni yapmak istemediğim bir şeyi yapmaya zorlayamaz” dedi.

Savcının çapraz sorgusu sona erdi.

Atilla, son bir defa kendi avukatı Cathy Fleming’in sorularını yanıtlıyor.

Duruşmaya öğle arası verildi.

‘Bu dava Atilla’nın yalanlarla ilgili”

Savcılık, son sözlerini söylüyor.

Savcı Lockhard’ın konuşması şöyle: Bu dava, yalanlarla ilgili. Bu, Atilla’nın yaptırımları delme yönündeki milyonlarca dolarlık bir planın üzerini örtmek için söylediği yalanlarla ilgili. Atilla’nın tasarladığı yöntemin mimarisini destekleyen yalanlar..”

Savcı, Atilla’nın hayali gıda ticareti, altın ticareti ve Halkbank hakkında yalan söylediğini savundu. Savcı Lockhard Atilla’nın ifadesi boyunca da yalan söylediğini öne sürdü.

Lockhard, “Atilla’nın ifadesi sırasındaki yalanların bazılarının küçük, bazılarının ortalama, bazılarının ise palavra olduğunu” öne sürdü

Zarrab’ın cezaevinde amcasıyla arasında geçtiği iddia edilen ses kayıtları kanıt olarak kabul edilmeyecek

Reza Zarrab’ın cezaevinde amcasıyla yaptığı ve cezasını hafifletmek için yalan söyleyebileceğini ima ettiği belirtilen ses kayıtları kanıt olarak kabul edilmeyecek.

Duruşmaları salondan izleyen gazeteci Pete Brush, yargıç Berman’ın ses kaydının jüriye dinletilmesine izin vermeyeceğini duyurdu. Brush bu haberi Atilla’nın savunma ekibine dayandırdı; yargıç kararının henüz resmen açıklanmadığını belirtti.

Savcı Lockhard, Atilla’nın Amerikalı yetkililerle yaptığı görüşmeler hakkında yalan söylediğini ifade ediyor.

Savcı Lockhard, Zarrab’ın ifadelerinden yola çıkarak İran yaptırımlarının nasıl delindiğini kronolojik olarak jüri için özetlerken, Atilla’nın yalan söylediğini vurgusunu yapmaya devam ediyor.

Savcı Lockhard, Atilla’nın yalan söylediği tezi için Zarrab’ın ifadesi sırasında dinletilen bir ses kaydını gösteriyor. Zarrab bu ses kaydında, hayali gıda ticareti belgelerinde hata yaptıklarından söz ettiğini anlatmıştı. Buna göre, Zarrab’ı Dubai’de buğday yetişmediği konusunda Atilla uyarıyordu.

Savcı: Bilmediğine inanmak imkansız

Savcı Lockhard, Atilla’yı yaptırımların delindiğini kasten gözardı etmekle suçladı, jüriye şu sözlerle hitap etti:

“Gördüğünüz kanıtlara ve duyduğunuz ifadelere dayanarak, Atilla’nın bu bankada neler yaşandığı konusunda herhangi bir şüphesi olduğuna inanmak imkânsız.”

Savcı Lockhard, Atilla’nın birçok konuda ‘ton değiştirdiğini’ belirterek, “Tutuklanmasından önce önemli bir adamdı. Bu davada size önemli olmadığını anlatmaya çalıştı. Size, tali olduğunu anlatmaya çalıştı” dedi.

Savcı Lockhard: “Bütün bu zaman boyunca müdahil olan, her bir adımda orada olan kişi Hakan Atilla’ydı. Yaptırımları ihlal etmek için başkalarıyla birlikte çalıştı” ifadesini kullandı.

Atilla’nın avukatları sözü aldı; adete 717 Aralık Rüşvet Operasyonları gerçekti’ diyor ama Atilla

Avukat Victor Rocco sözlerine, “Bu bir Reza Zarrab şovu oldu” diyerek başladı.

Rocco, ‘Zarrab’ın suç içeren devasa faaliyetlerinin, üç kıtada arkasında yalanlar ve yolsuzluk izleri bıraktığını, kendisinin bu arada şahsi servet edindiğini’ söyledi.

Atilla’nın avukatı Rocco, “İran’ın ABD’ye karşı ekonomik cihadına katılan bu usta suçlu şimdi Amerikan hükümeti tarafından kucaklanıyor ve bir başka kişiyi suçluyor” dedi.

Avukat , Hakan Atilla’nın ‘suçsuz bir piyon’ olduğunu söyleyip “Bu dava bir Amerikan mahkemesine değil, Alacakaranlık Kuşağı’na ait” yorumunu yaptı.

Atilla’nın avukatları Süleyman Aslan’ı suçluyor: Zarrab tarafından satın alındı

Atilla’nın avukatları Cathy-Fleming ve Victor-Rocco

Rocco, savcılığın ‘Atilla’nın ekonomik cihadın mimarı olduğu’ tezini kanıtlayamadığını söyledi. Savcının “İran’ın askerlere değil, bir bankacıya ihtiyacı vardı” sözünü hatırlatan avukat, “Kanıtlar İran’ın bir bankacıya ihtiyacı olduğunu ortaya koydu ve o bankacı Süleyman Aslan’dı” dedi.

Zarrab’ın felsefesini “Benimle değilsen seni satın alırım. Etrafından dolanırım, üzerinden geçerim, patronuna giderim” sözleriyle açıklayan Rocco, Zarrab’ın ‘Süleyman Aslan’ı satın aldığını’ söyledi

Atilla’nın avukatı, Reza Zarrab’ın eski Halkbank genel müdürü Süleyman Aslan’la ilişkisi hakkında “Reza Zarrab kime gidiyordu? Satın aldığı adama gidiyordu. Doğrudan Süleyman Aslan’a gidiyordu” dedi.

Rocco, “Sürekli kime gidiyordu? Durmaksızın kime gidiyordu? Gecikmeden kime gidiyordu? İki genç sevgili gibiydiler” diye konuştu.

Avukat Rocco Zarrab için ‘rüşvetin Bernie Madoff’u’ benzetmesi yaptı. Madoff, ABD’de tarihinin en büyük dolandırıcılığına imza atan, 150 yıl hapis cezasına çarptırılan eski bir borsacı.

Rocco jüriye, karar verirken en ufak bir şüphelerinin olmaması gerektiğini söyledi.

Avukat ardından, Atilla’nın savcılığın sorularına yanıt vermeyi kabul ederek masumiyetini tüm dünyaya kanıtlamak istediğini, ABD’ye soruşturmadan haberdar olmasına rağmen gitmesinin de suçsuzluğunun kanıtı olduğunu söyledi.

“”Bunlar masum bir adamın davranışları” diyen Rocco, Atilla’nın tutuklanması sonrası sorgu görüntülerinde de ‘sakin, rahat ve kendinde’ göründüğüne dikkat çekti.Rocco müvekkilinin Zarrab’ın bir iddiasının aksine o sırada Barselona’da olduğuna, FBI’ın ‘Hakanları karıştırdığına’ vurgu yapıyor.

Savunma avukatı Rocco, geçen hafta ifadelerinde Atilla’yı suçlayan Amerikalı yetkililerin iddialarını çürütmeye çalışıyor. Avukat, yetkililerin söyledikleri gibi Atilla’yı yaptırımların delinmesi konusunda uyarmaları halinde bu durumun resmi belgelere girmiş olması gerektiğini söylüyor.

Avukat Rocco: “Hakan Atilla niçin 22 yıllık kariyerini çöpe atsın? Atilla’nın, iddia edilen şeyleri yapmaktaki gerekçesi nedir?” Rocco jüriden, tüm kanıtları en küçük detayına kadar incelemelerini istedi, “Bu kozmik satranç oyununda bir piyon olan Atilla’yı, Türkiye’deki evine, eşine ve oğluna geri gönderin” dedi.

Avukat, ABD’nin 19’uncu yüzyılda önde gelen siyasetçilerinden olan Daniel Webster’ın ünlü “Adalet, bir insanın hayattaki en önemli varlığıdır” sözünü alıntıladı.

Savunma avukatlarının özet konuşmaları bitti; kısa bir ara verildi.

Savcı, Atilla’nın avukatlarının kanıtları ‘Gülenci kamplo’ olarak tasvir etmesiyle dalga geçti

Savcı Sidhardha Kamaraju söz aldı. Kamaraju, Atilla’yı ‘iş bitirici’ olarak niteledi, ABD’ye neden geldiği konusunda da “Hapse atılamayacak kadar önemli olduğunu düşünüyordu” dedi. Savcı, “Reza Zarrab sistemdi, Hakan Atilla da yöntemdi” dedi; yaptırımların delinmesi konusunda Zarrab’ın yerine bir başkasının geçebileceğini ama Atilla’nın vazgeçilmez olduğunu ifade etti.

Kamaraju, savunma avukatlarının kanıtları ‘Gülenci komplo’ olarak tasvir etmesiyle dalga geçti; bu savunma taktiğinin son özetlerde avukatlar tarafından dillendirilmediğine dikkat çekti.

Savcı, “Hakan Atilla’nın anlattıklarına inanmak, [ifade veren Amerikalı yetkililer] Adam Szubin ile David Cohen’in onu suçlamak için kasten yalancı şahitlik yaptıkları anlamına gelir” dedi.

Savcı, Zarrab’ın Atilla’ya daha fazla suçlama yöneltebileceğini, ona rüşvet verdiğini iddia edebileceğini ama bunu yapmadığını söyledi; “Bu olaylar bir okyanusun ötesinde, ayakkabı kutularının nakit parayla doldurulduğu Türkiye’de oldu” dedi.

Oturum sona erdi.

[Adem Yavuz Arslan] 20.12.2017 [TR724]

Ergenekon’un ilk hâkimi Şengün: 15 Temmuz’dan sonra partilileri hâkim ve savcı yaptılar! [TR724]

Ergenekon davasının ilk hakimi Köksal Şengün, sulh ceza hâkimlerinin özellikle seçildiğini, dün siyasi olanların bugün hakim yapıldığına dikkat çekti. Şengün “Bugün sulh ceza hâkimleri dediğin, ağır ceza reislerinden daha etkili” görüşünü dile getirirken,  “Bu hukukla Türkiye bir yere varamaz. Bir yere kadar hukuku getirirsin, sonra aşağı doğru götürürsün. Bu devletin sonu olur. Sürdürülemez. Kişiye özel sistem olur mu? Talimatlı sistem olur mu?” diye soruyor.

SİYASETİ BIRAKTILAR; HAKİM SAVCI OLDULAR

T24’ten İnan Ketenciler’e konuşan Şengün, dün siyasi olup bugün hakim yapılanları ise şöyle izah ediyor: “Bir yığın kişiyi çıkarıp yeni hâkim ve savcılar aldılar. Bunların çoğunu avukatlıktan gelme diye aldılar. Kimi aldılar? Bir partinin il genel meclisi üyesini, bir partinin başkan yardımcısını, belediye başkan vekilini. Bunlar hep avukat tabii, avukat olmazsa olmaz. Ve bunların hepsinin kökeninde siyaset var. Siyaseti bıraktılar, hâkim ve savcı oldular.”

Şengül, “Darbe girişimi” ve “F…ö’ye yardım” gibi iddialarla gazeteci, akademisyen ve milletvekillerinin yargılandığı davalardaki uzun tutukluluk sürelerini de eleştiren Köksal Şengün, mahkemelerin karar aşamasında “ister istemez” ceza verecekleri görüşünde. Yargıdaki mevcut durumun sürdürülemeyeceğini vurgulayan Şengün, hükümeti eleştirirken “Onlar da korkudan yapıyor. Ne yaptıkları belli değil. Bunlarla bir yere varamazlar. Kendileri de biliyor bunu” diyor.

“TUTUKLU GAZETECİLERE İSTER İSTEMEZ CEZA VERECEKLER”

Şengün’e göre gazetecilere suçsuz oldukları halde ceza verilecek.  Şengün, “Cumhuriyet gazetesinden Akın Atalay, Murat Sabuncu ve Ahmet Şık, yazarlar Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak gibi birçok isim bir yılı aşkın süredir tutuklular. Bu kadar uzun tutukluluk süreleri göz önüne alınınca bu yargılamalardan beraat beklenebilir mi?” sorusuna şu cevabı veriyor: “Başka bir şey bulacaksınız ona. Adamı 1 yıl yatırdıktan sonra ne diyeceksin? “Hadi çık!” dediğinizde bir sebebiniz olacak. İster istemez ceza verecekler. İstemese de ceza vermek durumunda kalacaklar.”

SİYASİ SUÇLARI CEZAEVİNE ATMAK GÖZDAĞIDIR, TÜFEK BOMBA ALIP BİR YERLERE ATMADILAR…

Şengün, Ergenekon davasında tutuksuz yargılanacakların tutuklu yargılandığını hatırlatarak önemli bir noktaya işaret ediyor: “… Adam paşa, adam profesör, üniversitenin rektörü. Bunu kaçacak diye oraya koyarsanız olmaz bu. “Tutukluluğunun devamına” diyorsun buna. Niçin diyorsun? Sonra bunlar ellerine tabanca, tüfek, bomba alıp bir yerlere atmadılar. Hiçbirinin böyle bir eylemi yok. Siyasi suçlarda dikkat edeceksin. İnsanları cezaevinde yatırmakla olmaz o iş. Cezaevinde yatırmak bir nevi gözdağıdır, başka bir şey değil.”

Köksal Şengün’ün T24’ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

– 15 Temmuz darbe girişiminin sonrasında yargıda yaşanan ihraçların ardından İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerdeki bazı ağır ceza mahkemelerinde yaş ortalaması 25-30’lara düştü. Bu durum daha önce nasıldı, genç yaşta ağır ceza mahkemelerinde görevlendirilen hâkimler için ne dersiniz? Ağır ceza mahkemelerinde tecrübe açısından teamül neydi? Ağır ceza mahkemesi yargılaması ne demektir?

Teamül bu değildi kesinlikle. Ağır ceza, en ağır cezayı veren mahkemelerdir. İdam kaldırıldı ama, ağır ceza idama varan cezalar verilen bir mahkeme. Orada yeni bir hâkimin olması biraz zor. Hem onu zor duruma sokar ve manevi bir külfetin altına sokar, hem de sonuç nasıl olursa olsun, toplumu tatmin etmez. Deneyim şart.

– Baskı altında kalmadan karar vermek zor mu olur tecrübesiz hâkimlikte?

Zor. Olanları görüyoruz. Baskı olmaz mı? Güven duygusu, belli bir zaman geçtikten sonra kazanılır.

– Yargıda hâkimlik kariyerinin yol haritası nedir, hangi noktalarda görev yaptıktan sonra ağır ceza hâkimi olunur?

Bizde beş bölge var. Beşinci bölgeden başlarsınız, dörde, üçe, ikiye, ondan sonra bire çıkarsınız. İkinci bölgedekilerden bazılarında ağır ceza hâkimi vardır. İkinci bölgede olup ağır ceza mahkemesi olan birçok vilayet vardır. Ama orada bile en azından bir on, on beş senelik bir hâkimlik tecrübesi söz konusu. Ağır ceza hâkiminin yaşının 40’ın üzerinde olması lazım bana göre. Hatta daha da yüksek olması lazım. Ben 48 yaşında ağır ceza hâkimliğine geçtim. Tüm basamakları tek tek atladım. Şimdiki sistemde maalesef adam beşinci bölgeden hemen İstanbul’a gelmiş. Üç beş yıllık hâkimler bunlar, o külfetin altına sokup eziyorsunuz o çocuğu. Ondan çok şey bekleyemezsiniz.

– Haziran 2014’te yapılan değişiklikle sulh ceza mahkemeleri yerine sulh ceza hâkimlikleri kuruldu. Sulh ceza hâkimliklerinin kararları sürekli tartışma konusu oldu. Sulh ceza hâkimlerince tutuklama kararı veriliyor, tutuklananların mahkemeye çıkmaları ayları bulabiliyor. Bu eleştiriler hakkındaki görüşleriniz ne?

Çok değişik bir sistem oldu. Ben 25 sene DGM’de çalıştım. İstanbul’da 24 yıl çalıştım. Yanlış bir şey. Kişi niye tutuklansın, hâkim önüne çıkıp kendini savunabilmeli. Siz cezaevine atarak kişiyi peşinen cezalandırıyorsunuz. Savunmasını almadan adamı cezalandırmış oluyorsunuz. Çıkıyor, ilk celsede tahliye oluyor. Ne diyeceksiniz buna? Niye 1 sene yatırdınız onu? Cevabı yok bunun. Hukukta bilerek yanlış olmaz. Bile bile yanlış yapıyorlar.

“Devletin sonu olur, sürdürülemez”

– Anayasa hukuku profesörü Kemal Gözler, sulh ceza hâkimlikleriyle ilgili olarak, suç işlediği iddia edilen kişilerin tabii hâkim ilkesine aykırı olarak, atanmış hâkimler karşısına çıkarıldıklarında, bu kişilerin tutuklanma ihtimallerinin, masum olsalar bile, çok yüksek olduğunu söylemişti. Bu eleştiri hakkındaki yorumunuz ne?

Asıl olan tabii hâkim. Bunlar özellikle seçilmiş, getirilmiş. Sulh ceza hâkimleri dediğin, ağır ceza reislerinden daha etkili. Sulh cezalar bizim zamanımızda sadece hakaretlere, basit suçlara bakan bir mahkeme türüydü. Ayrıca tutuklamaların, tahliye taleplerinin karara bağlandığı yerlerdi. Ama her kararı denetime tabiydi. Böyle olmaz. Hukuku yanlış uyguluyorlar. Bu hukukla Türkiye bir yere varamaz. Bir yere kadar hukuku getirirsin, sonra aşağı doğru götürürsün. Bu devletin sonu olur. Sürdürülemez. Kişiye özel sistem olur mu? Talimatlı sistem olur mu?

– Kişiye özel sistemi açar mısınız?

Bir yığın kişiyi çıkarıp yeni hâkim ve savcılar aldılar. Bunların çoğunu avukatlıktan gelme diye aldılar. Kimi aldılar? Bir partinin il genel meclisi üyesini, bir partinin başkan yardımcısını, belediye başkan vekilini. Bunlar hep avukat tabii, avukat olmazsa olmaz. Ve bunların hepsinin kökeninde siyaset var. Siyaseti bıraktılar, hâkim ve savcı oldular. Şimdi yeni yeni meslekten almaya başladılar ama alma şekilleri de değişik. Neleri araştırıyorlar belli değil. Adam gidiyor 100 alıyor, sözlüde almıyorlar adamı. Bir sebep de göstermiyorlar. Ne oldu, niye almıyorsun çocuğu, en başarılı aday işte.

“Partililer hâkim ve savcı oldu”

– Partililerin alındığı dönem hangisi, 15 Temmuz sonrası mı?

Evet, o dönem çok boşalma olmuştu. Aldıkları kişilerin birçoğu öyle. Hem de alınan kişiler çok tehlikeli yerlere, ana yerlere getirdiler. Sulh ceza hâkimi yaptılar. Çoğu sulh ceza hâkimi oldu. Çoğu ağır cezalarda çalıştırıldı. İstanbul’da 23, 24, 25 ve 26. Ağır Ceza mahkemeleri siyasi davalarla görevli. Çoğu oralara atandı maalesef.

– Diğer yandan 15 Temmuz öncesinde de yargıda cemaat yapılanması yok muydu?

Vardı tabii, olmaz mı? Yargıtay’a bir anda 140-160 kişi aldılar. 15 Temmuz öncesinde de onlar vardı.

“Gazetecilere mecburen ceza verecekler”

– Cumhuriyet gazetesinden Akın Atalay, Murat Sabuncu ve Ahmet Şık, yazarlar Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak gibi birçok isim bir yılı aşkın süredir tutuklular. Bu kadar uzun tutukluluk süreleri göz önüne alınınca bu yargılamalardan beraat beklenebilir mi?

Başka bir şey bulacaksınız ona. Adamı 1 yıl yatırdıktan sonra ne diyeceksin? “Hadi çık!” dediğinizde bir sebebiniz olacak. İster istemez ceza verecekler. İstemese de ceza vermek durumunda kalacaklar.

– Peki ortada suç yoksa?

Bunu anlamak çok zor. Tahlilini yapmak, ayrıştırmak zor.

“Kaçma şüphesi olanların hepsini kaçırdın”

– Bugün kürsüde olsaydınız, Cumhuriyet ya da Altan kardeşler veya tutuklu milletvekillerinin davalarında delilleri karartma ya da kaçma şüphesi olduğunu düşünür müydünüz? Sizce mahkeme heyetleri neden tutuksuz yargılama kararları vermiyor?

Niye kaçacağını düşüneceğim? Ergenekon’da bir subay Yeni Zelanda’dan kalkıp geldi. Kaçma şüphesiyle tutuklandı. Böyle bir sistem olur mu? Olmaz bu. Kaçma şüphesi olanların hepsini kaçırdın.

– Tutuklu yargılama konusunda usul hukukunun esasları nedir? Hâkimler ve mahkemeler CMK uyarınca hangi koşullarda tutuklama ve tutuklu yargılama yapmalıdır?

Tutukluluk esas değil. Yargılama tutuksuz yapılır. Esası odur. Kendilerine göre kaçma göçme sebepleri üretiyorlar. Gerçeği de var tabii, kaçacak biri olur. Yabancıdır, yurt dışına çıkar. Ama onları da engelleyecek kıstaslarınız var. Yurt dışına çıkış yasağı koyarsınız. Bir adam öldürme fiilinde bile “tutuklanabilir” diyor sana yasa. Siyasi dava bunlar. Bu adamları niçin tutuklu yargılıyorsunuz? Yargılamasını yap tabii. Eğer bir suç isnat ediyorsanız yargılamasını yapın ama illa cezaevinde yatırmanın anlamı yok. Bir nevi gözdağından başka bir şey değil. Başka türlü izah edemiyorum.

Onun için kimse konuşmuyor. 😯 – 90 hukuk fakültesi var. Hepsinin dekanı var, profesörü var, doçenti var. Hukuk hocası. Hani bir tane var mı, görüyor musunuz? Televizyonlar birkaç kişinin eline kaldı. Hangi televizyonu açsan aynı kişileri görürsün. Bu mudur hukuk, bu kadar mıdır hukuk? Çıksınlar, konuşsunlar. Yok. Herkes kendinden korkuyor. Çıkıp ters bir şey söylediği ana hukuk fakültesine almazlar. Alıyorlar görevden. Bu sistem bir yere gitmez, bir yere varmaz. Kimseye de bir şey kazandırmaz. Siyasiler böyle yapıyorlar ama cezalarını da kendileri görecekler.

– Ama iktidar öyle düşünmüyor gibi, bir şekilde sürdürüyorlar.

Onlar da korkudan yapıyor. Ne yaptıkları belli değil. Bunlarla bir yere varamazlar. Kendileri de biliyor bunu.

– Peki nereye varır? Sonuçta ortada da fiili bir durum var.

Maalesef var. Kendilerini korumak için çareler arıyorlar. Hâlâ arıyorlar, bulamıyorlar. Yok. Yalandan, eksikten, yanlıştan bina kurarsanız çökmeye mahkûmdur. Her gün bir tarafına bir yama yaparsanız bir taraf sökülür, bir yama daha. Nereye kadar gider? Bu sistem sonunda çöker. Vatandaş bunu anlamalı. Bu toplumun bu kadar mı muhasebesi yok? Anlamıyorum bunu.

“Ahmet Şık’a F..ö’cü derseniz gülerler”

– Cumhuriyet gazetesi geçmiş 30 yıl boyunca Gülen cemaatine karşı yayınlarıyla da biliniyor. Ahmet Şık’ın cemaat yapılanması hakkındaki kitapları malum. Cumhuriyet gazetesi ve Ahmet Şık ile ‘F..ö’ arasında bağlantı kurulması hakkında bir hukukçu gözüyle görüşünüz ne?

Olmaz. Gülünç bir şey. Adamların F..ö’ye karşı tavırları ortadayken, neler yaptıkları ortadayken siz gelip de Ahmet Şık’a bu şekilde bir yakıştırma yaparsanız olmaz. Gülerler size. Ama maalesef nasıl bir toplumda yaşıyoruz bilmiyorum. Bunu izah edemiyoruz bir türlü. Toplum bunu anlamak zorunda. Ama bugün ama yarın mutlaka anlayacak. Yapılanların yanlış olduğunu, ters tarafa gittiğini, kötüye gittiğini anlayacak bu toplum. Niye diyor adam “Üniversiteyi okuyan istemiyorum”  diye. (Sebahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı, 20 Mart 2016’da okuma oranı arttıkça kendisine afakanlar bastığını söylemiş ve cahil, okumamış halka daha çok güvendiğini belirtmişti. Arı, ülkeyi ayakta tutacak olanların okumamış cahil halk olduğunu söylemişti – T24) “En makbul adam okumayan adamdır” diyor. Bu adam üniversitede hoca. Bunlar olur mu? Biliyor ki okumuş kesimden oy alamıyor. Almadığını biliyor, çok güzel anketler yapıyorlar. O işte ustalar. Öyle yaparsan insanları toprağa mahkûm edersin.

ALTAN KARDEŞLERİN  KONUŞMALARINDAN DARBEYE YANDAŞLIK OLMAZ

– Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak, 15 Temmuz darbe girişiminden bir gün önce yaptıkları televizyon programı gerekçe gösterilerek “darbeyi önceden bildikleri” iddiasıyla tutuklandı. Darbe girişimi suçunun somut unsurları neler?

Darbe girişimi suçunun somut unsuru, darbe girişimi için bazı faaliyetlerde bulunmaktır. Onlar faaliyetlerde nerede bulundular? Nasıl bir faaliyette bulundular. Televizyon programı açık, ortada. Dinledik o konuşmaları. O konuşmalardan darbeye yandaşlık olmaz.

“Özensiz, pespaye”

– Taraf gazetesi yöneticilerinin ‘Balyoz darbe planı’ haberleri için 52 yıl 6 aya kadar hapis istemiyle yargılandıkları davanın iddianamesinde “sanık Can Dündar” ifadesinin geçtiği anlaşılınca mahkeme başkanı, iddianame hazırlanırken kopyala yapıştır yönteminin kullanıldığını kabul etmişti. Bu kamuoyunda, yargılamanın özensizce yapıldığının göstergelerinden biri olarak yorumlanmıştı. İddianamelerde kopyala yapıştır yönteminin kullanılması bize  adli süreçlerle ilgili bize bir şey anlatıyor mu?

Çok özensiz. Başka türlü altından kalkamaz ki.

– Böyle bir teamül mü var?   

Hayır, böyle bir teamül olur mu? O kadar özensiz ki, pespaye duruma düşmüş. İnsanı bu kadar ağır cezalarla suçlamak kolay bir şey değil. Böyle şey olur mu? Yan baktı, şu kadar ceza. Tersinden baktı, şu kadar ceza. İnsanlar düşüncelerini söyleyecek. Bunları hemen torbaya atıp da “Bunlar budur” diye bir mana çıkarmak olmaz. Yanlış. İnsan düşünecek. İnsan bu. Düşüncesini açıklamayan insan olur mu? Bizi öyle yapmaya çalışıyorlar. Ha düşüncenizi açıklarsınız, hep bir tarafa doğru verirseniz olur. İstediğiniz gibi açıklayın ama onların istediği tarafta açıklarsanız hiçbir şey yok.

“Adamı 2 yıl yatırıp ‘Hadi git’ diyeceksin, böyle şey olur mu?”

– Yargının siyasetten etkilenerek tutuklu yargılamaları esas aldığı yorumlarıyla ilgili görüşünüz ne?

Tabii, olmaz mı. Çok yanlış bir şey. İnsanları mağdur edersiniz. Şimdi bir adamı yargılayacaksınız, iki sene yatmış adam. Adamı beraat ettireceksiniz veya ceza vereceksiniz, Yargıtay bozar onu. Olanlar ortada. Sonra ne yapacaksınız adama? “Al sana 100 lira, 2 yılın karşılığı, hadi git” diyeceksin adama. Böyle şey olur mu? Bunun karşılığı bu mudur? O cezaevinde bir gün geçirebilir mi insan? Biz bayramda, seyranda bazen giderdik de, onlara belli etmeden kaçmak için, bir an evvel çıkmak için can atardık. O parmaklıkları gördükten sonra. Parmaklık, parmaklık, parmaklık, bir kapı, iki kapı, beş kapı. Psikolojik olarak da etkilenirsiniz. Bizde de öyle oldu. Bu insanlar yıllarca böyle oturdu. 5-6 sene hapis yatan insanlar var.

– İktidarın ve muhalefetin bu davalara yaklaşım tarzını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidarın tavrı hep tek taraflı oldu. Öyle bir ülke oldu ki Türkiye, hepimiz taraf olduk. Böyle bir birliktelik nasıl yaşayacaksınız bir ülkede? Birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Hiçbir konuda birleşme var mı? Bir Kudüs olayında herkes parmak kaldırdı, tamam. Başka hangi olayda bir araya gelindi? Bu işte herkesin bir katkısı var ama ana katkı devletin, devleti idare edenlerin. O göz ardı edilemez. Bizi bu durumlara getirenler onlar.  Meclis’e bomba attıran onlar, o hâle getirdiler adamları.

“Sözde kura çekilmişti, bence Ergenekon davası bize verildi”

– Daha önce Ergenekon davalarına istemeden baktığınızı söylemiştiniz. Neden öyle düşünmüştünüz? Sizi o noktaya hangi olaylar, süreçler getirmişti?

Bu davanın bize verildiğini düşünüyorum. Sözde kura çekilmişti ama ben bize verildiğini düşünüyorum.

– Diğer iki hâkimden dolayı mı?

Ne söyleyeyim size. Bir hâkim hakkında konuşmak istemem. Ama maalesef yapılanlar da ortada. Ama biz hâkimliği böyle yapmadık. 40 yıllık hâkimliğim var ama hiç böyle bir ortam olmadı.

– Ara karar alma aşamasında neler yaşanıyordu?

Söylüyorsunuz, sanığın konumunu, yapısını. Adam paşa, adam profesör, üniversitenin rektörü. Bunu kaçacak diye oraya koyarsanız olmaz bu. “Tutukluluğunun devamına” diyorsun buna. Niçin diyorsun? Sonra bunlar ellerine tabanca, tüfek, bomba alıp bir yerlere atmadılar. Hiçbirinin böyle bir eylemi yok. Siyasi suçlarda dikkat edeceksin. İnsanları cezaevinde yatırmakla olmaz o iş. Cezaevinde yatırmak bir nevi gözdağıdır, başka bir şey değil.

– Ama Ergenekon’da yargılananlar arasında tartışmalı isimler de vardı.

Ayrı konu. Hepsi için söylemiyorum ama tartışmalı isimler bile olsa ki o isimler tartışıldıkları suçlamalardan, iddia olunan eylemlerinden yargılama yapılmıyordu. Hiçbir madde yok.

– Cumhuriyet davasında mahkeme heyeti başkanı, avukatlara “Bu avukatlar, sanıklar ve bizlerin zorunlu bir yol arkadaşlığıdır. Olmasaydı da olurdu diyebiliriz” demişti. Bu sözleri nasıl okumak gerek?

“Avukatın burada ne işi var, gereksiz” demeye getiriyor.

– Dolayısıyla “Ortada suç yok” mu diyor?

Hayır, tersine yorumluyor. Ters yola itiyor diyor. “Lüzumsuz bir gelişmedir” diyor.

“Al HSYK’yı vur HSK’ya”

– 2010 referandumu sonrası Gülenci yapılanma HSYK’da çoğunluğu ele geçirmekle suçlanıyordu, sizin de kurulla ilgili eleştirileriniz olmuştu. Bugünkü HSK yapılanması hakkındaki düşünceleriniz neler?

Al birini vur ötekine. Hiçbir farkı yok.

“Örgüt adına da yapsa ölüyor bu adam”

– Ergenekon ve diğer yargılamalarda yaşanan mağduriyetlerle, bugünkü yargılamalarda yaşanan mağduriyetler arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar var?

Mağduriyet, mağduriyettir. İkisinde de siyaset var. İkisinde de tabanca, tüfek, bomba atmak yok. Sadece söz var. Yazılı konuşmalar var. İkisinde de bu şekilde uzun tutukluluk olmamalı.

– Ergenekon davası döneminde özellikle hasta tutuklulara yönelik tahliye yönünde oy kullandığınız biliniyor. Yakın zamanda Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın uzun tutukluluklar sonrası tahliyeleri söz konusu oldu. Hasta tutukluların bugünkü durumları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yanlış, o şekilde tutulmaları yanlış. Onlara başka şeyler atfediyorlar, örgüt adına yapıyor diyorlar. İnsan ölüyor. Örgüt adına da yapsa ölüyor bu adam. Adam kanser olmuş. Cezaevinde ölecek, cezaevinde tedavisini yapma şansınız yok. Bırakın dışarıda tedavi olsun. Ona göre tedbir koy. Çok tedbir var. Haftada bir polisten sorarsın, yurt dışı yasağı koyarsın, imza attırırsın.

“Kimse Cumhurbaşkanı’nın karşısına çıkıp ‘Sen ne yapıyorsun?’ demiyor”

– Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül ile ilgili verdiği tahliye kararı sonrası “Bu karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” demiş, yerel mahkemelere karara direnme çağrısı yapmıştı. Anayasa Mahkemesi’nin daha sonra verdiği birçok karar tartışma konusu oldu. AYM’nin iktidar baskısı altında olduğu iddialarına katılıyor musunuz?

Başka türlü olur mu? Devletin cumhurbaşkanı bu şekilde beyanatta bulunuyor. Demek ki bir yere güveniyor da böyle bir beyanatta bulunuyor. Kimse karşısına çıkıp, “Hey, sen ne yapıyorsun? Anayasa Mahkemesi’ne sen böyle nasıl cevap verirsin” demiyor. Bir şey dememenin sebebi suskunluk değil, bir şeyleri kabuldür.

“Bakanlar dâhil herkes yargılanmalıydı”

– Reza Zarrab’ın ABD’de yargılanmasıyla ilgili olarak Milliyet yazarı Mehmet Tezkan, “Bu 4 bin 500’ü aşkın atılan hâkim ve savcılarla mı yargılayacaktık? İyi ki o zaman bunu yapmamışız” dedi. Bu yöndeki görüşler katılıyor musunuz?

Ne zaman yargılayacaktınız Zarrab’ı? Adamlar kaçmadan önce yargılayacaktınız. Ortaya bir şeyler çıktı. Bakanlar dahil yargılayacaksınız. Suç isnat ediyorsanız. Yargılamada o kişiler yanlışlar yapabilir, taraf tutabilir. Onlar o zaman düşünülecek şeyler. Şimdiden adamların neler yapacağını, nasıl davranacaklarını, mahkemeyi nasıl yönlendireceklerini kestirmek zor bir şey. Ama tabii mutlaka o adamlar kaçtığına göre, o hâkimler hakkında bu kadar suçlama olduğuna göre, o adamlar mutlaka orada da bir şey yapabilirdi düşüncesi hakim olabilir.

– Türkiye’de yargıdan umudunuz var mı? Böylesine tartışmalara konu olan bir yargıda yargılanmak ister miydiniz? Kendinizi hukuk güvencesi içinde hisseder miydiniz?

Biraz zor, bu şartlarda. Bu şartlarda biraz zor.

“Askeri hâkimler daha objektifti”

– 2014 yılında yine T24’e verdiğiniz söyleşide, DGM’lerde görev yaptığınız dönemde askeri hâkimlerin de yer aldığı heyetlerin daha objektif karar verdiğini savunarak, “Bugünleri gördükten sonra geriye baktığımda o zamanlar daha rahat çalıştık gibi geliyor. Böyle sert şeyler yapmadık” demiştiniz. Aynı eleştiriyi bugünkü yargılama süreçleri için de yapar mısınız?

Askeri hâkimler daha objektif davrandı onlarla beraber çalıştığım sürede. Gördüğüm kadarıyla. Bu kadar sert değillerdi. Hukuku öne almadan yargılama yapamazsınız.

“Detaylarını inceleyebilseydim, iddianameyi alıp savcının kafasına vururdum”

– Aynı söyleşide, Ergenekon davasının iddianamesiyle ilgili olarak “Okuduk desek yalan söyleriz. Şimdi olsa gerekli incelemeyi yaptığım için birçok yönden o iddianameyi geri çevirirdim. Ama o zaman kabul etmek zorundaydık. Çünkü geri çevirmek için sebepleri öne sürmek gerekiyordu” demiştiniz. Neden kabul etmek zorundaydınız?

Kabul etmemek için sebepleriniz olacak. Onları bulup, diyeceksiniz ki savcıya “Al bu iddianameni şunları şunları ekle, bunlar eksik.” Savcı iddianameyi ikinci kez gönderirse size kabul etmeme şansınız yok. Bir kezdir o. Onun için çok ince eleyip sık dokumak lazım iade etmek için iddianameyi. Şimdi düşünün, 500-600 klasör dosya. İki bin sayfa iddianame. Süreniz 15 gün. 15 günde bu kadar şeyi nasıl inceleyeceksiniz? O zaman eksik gördüğünüz bir iki basit şeyi yollarsınız. Ne olur o, size 15 gün daha süre kazandırır, iddianame düzeltilir hemen geri gönderilir. Esasa yönelik bir şey elde edemezsiniz. Mecburen kabul etmek durumunda kalıyorsun. Zaman içinde evrakları, dosyaları incelediğimde o kadar şey görüyorsunuz ki, onları o zaman görebilsek alıp savcının kafasına vurursun. “Sen ne diyorsun. Hayali şeyler yazıyorsun da hani bunların dayanağı? Bir dünya ceza istiyorsun, hepsi dayanaktan yoksun” diyebilirdik o zaman ama olmadı.

– O dönemde iktidardan hükümete yakın medyaya kadar birçok kesim “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” görüşündeydi ama rüzgâr birkaç yılda tersine döndü. Benzer durum önümüzdeki yıllarda da gerçekleşir mi?

Yaşanmasın. Türk insanı bundan çekiyor görüyoruz. İlla bunlar çekti, karşı taraf da çeksin diye bir olayın içine girmemek lazım. Suçluysa gayet tabii. Kim suç işlediyse çekecek ama kısasa kısas uyguladığınızda olmaz. Hukukta bu yok. Ama bu demek değildir ki yapanlar yanlış yaptıysa, eksik yaptıysa yanlarına kâr kalsın.

KÖKSAL ŞENGÜN KİMDİR?

Ergenekon soruşturması, 12 Temmuz 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda 27 el bombasının bulunduğunun ihbar edilmesinin ardından başladı. 2008’de Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, “Davanın avukatıyım” diyen dönemin ana muhalefet lideri Deniz Baykal ile tartışırken “Ben bu davanın savcısıyım” sözleriyle desteklediği  hukuki süreç, 17-25 Aralık operasyonlarının ardından bu sefer hükümet kanadı tarafından “milli orduya kumpas” söylemiyle tam tersine çevrildi.

Aradan geçen 10 yılın ardından bugün gelinen noktada Ergenekon davası çöktü, davaya bakan 8 eski hâkim ve savcı hakkında “F..ö üyeliği”,  “görevi kötüye kullanma”, “görevi ihmal”, “hürriyeti tahdit”, “resmi belgede sahtecilik”, “suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme”, “bilişim sistemini engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme” gibi suçlardan 3 yıl ile 600 yıl arasında değişen hapis cezaları talep ediliyor.

Davaya bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne 3 yıl başkanlık eden Köksal Şengün, 13 Temmuz 2011’de, bugün “F..ö” olarak suçlanan Gülen cemaatinin ele geçirdiği iddia edilen  AKP eliyle dizayn edilen Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından disiplin cezasına çarptırılarak Bolu’ya atanmıştı. Dava sürecinde tutuklu yargılananlar için tahliye yönünde oy kullanmasıyla bilinen Köksal Şengün, 21 Ağustos 2013’te emekli olarak 40 yıl süren meslek hayatına nokta koymuştu.

[TR724] 20.12.2017 [TR724]

Bunca şey neden yaşanıyor? [Süleyman Sargın]

“Fıtratın gayesi, hilkatin neticesi iman-ı billahtır” der Bediüzzaman. Onun ardından marifetullah, muhabbetullah, peşi sıra da zevk-i ruhanî gelir. Zevk-i ruhanîden kasıt “iştiyak likâullah” olmalıdır. İman ederek varlığını peşin kabul ettiği Rabbini uzun mücahede ve gayretler sonunda marifet ile tanıyan insan, irfanını muhabbet ile taçlandıracaktır. Tanıdıkça sevecek, sevdikçe içinde O’nu tanıma aşkı daha da derinleşecektir. Bu muhabbet elbette tek taraflı olmayacaktır. İmam Rabbâni, kulun ulaşacağı en büyük seviyenin “mahbûbiyet” (Allah tarafından sevilme) olduğunu ifade eder. Böyle bir sevilmenin ruhta hâsıl ettiği zevk herhalde “Sevgiliyle mülâkî olma iştiyakı” olsa gerektir. Bütün bunlar, insanın mahiyetinde var olan ve inkişafı insanın tercihine bırakılmış cevherlerdir. İrade, insana bunları gerçekleştirsin diye verilmiştir.

Peki, insanda olanı genellikle cüz’î olarak tanımlanan irade nedir? İnsana cüz’î de olsa bir iradenin verilmesini nasıl anlamalıyız? Bediüzzaman iradeyi, “Bir meyelan (eğilim) veya meyelandaki tasarruf” olarak tarif eder. Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, onlardan herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır. Hocaefendi, irade için daha çok “şart-ı âdi” tabirini kullanır. Bu aynı zamanda iradenin hem kulun fiili için bir şart olduğunu hem de hakikatte tesirinin bulunmadığını (âdî) anlatan enfes bir tanımlamadır. İradeyi kullanmanın zorunluluğunu “şart” ile hakikatteki etkisini ise sıradan ve basit anlamında “âdî” kelimesi ile anlatır.

“Şart-ı âdi”de sebeple sonuç arasında doğrudan, bağlayıcı bir ilişki de aranmaz. Bir tohumun filizlenip göğermesi için toprağa atılması şarttır. Toprakla temas etmeyen, çuvalda, depoda bekleyen hiçbir tohum çatlayıp yeşermez. Ama toprağa düştükten sonra tohumun geçireceği hiçbir aşamada onu toprağa atanın bir tasarrufu söz konusu değildir. Çocuğun oluşumu da böyledir. Basit bir spermin bir yumurtayı döllemesi için küçük bir şart söz konusudur ama döllenme gerçekleştikten sonra o çocuğun cinsiyeti, rengi, sağlık durumu, vücut yapısı ve hatta huyu, karakteri ve kişilik özellikleri tamamen sperm ve yumurta sahibinin tasarrufları dışında şekillenir.

Mesajı doğru anlamalıyız

Rabbimizin bize en büyük nimetlerinden olan iradeyi doğru yere koymak, tevhid telakkimizin sıhhati açısından da önemlidir. Çoğu zaman sahiplendiğimiz, başardığımızı iddia ettiğimiz, sonuçlandırdığımızda mutlu olduğumuz işlerimizde irademizin rolü o çekirdeğin ağaçtaki rolü kadardır. Allah’ın apaçık inayetini görmeden neticeyi tamamen irademize bağlayıp sahiplenmek Allah’a karşı saygısızlıktır ve Allah buna sebep olan nimetleri sevdiği kullarının elinden alır.

Tekrar başa dönecek olursak Allah bizi yeryüzüne Kendisini bilip tanımamız, kulluk etmemiz ve başkalarına da tanıtmamız için gönderdi. İradeyi de bu hedefi tahakkuk ettirelim diye bizlere ekstradan bir lütuf olarak ihsan etti. Yaşadığımız her şeyi bu iki temel gerçeği aklımızdan çıkarmadan değerlendirmeliyiz. Zahiren hayır gibi görünen işlerin de, şer gibi görünenlerin de hakikatte bu gayeye matuf ilâhî bir tercih olduğunu asla unutmamalıyız.

Sırf hizmete gönül verdikleri için yüzbinlerce insan kitlesel bir zulme ve kırıma maruz kalıyor ve bu imtihan hız kesmeden devam ediyor. Bütün bunları Celâlî tecelliler olarak görüp irademizi o istikamette kullanabilirsek imtihanı kazanırız. İster zindanda, ister sürgünde, isterse de kahredici bir atmosferde bu süreci yaşıyor olalım; her ne olursa olsun hakkımızdaki ilâhî tercihe karşı şikâyet etmemek irademizin hakkını vermek adına ilk adımdır. Bediüzzaman’ın ister hapis, ister sürgün başına gelen her yeni hadiseyi “el-hayru fî mâ’htârahu’llah- Hayır, Allah’ın benim hakkımdaki tercihidir” ifadeleriyle tam bir teslimiyetle karşılaması bizim için önemli bir örnektir.

İkincisi ise, bulunduğumuz şartları gerek Allah’la şahsi irtibatımız gerekse inandığımız değerlerin ihyası adına en verimli şekilde nasıl değerlendirebileceğimiz üzerine kafa yormaktır. Kader bir kısmımızı medrese-i yusufiye’de inziva ve uzlete alıp şahs-ı manevinin kalbini iman, marifet, muhabbet, ihlas, takva ve daha pek çok zümrütten güzelliklerle nakış nakış örüyor. Oradaki kardeşlerimize düşen, bu durumu kulluk ve kıvam adına en iyi şekilde değerlendirip hem kendileri hem de dışarıda varlık cilvesi göstermeye çalışan kardeşleri için dua dua yalvarmaktır. Aklını, fikrini, kalbini hiçbir şeyle kirletmeden, dedikodulara ve fitnelere prim vermeden bu muvakkat imtihanı kayıpsız atlatmaya çalışmaktır.

Geri dönmeyi unutmak lazım

Zindanda olmayanların bir kısmını da Allah, cebrî bir lütufla daha önce akıllarından bile geçirmeyecekleri coğrafyalara sevk edip yeni dünyalarla ve farklı insanlarla tanıştırıyor. Elbette dışarıda da işler kolay yürümüyor ama neticede kader cebriyle gerçekleşen bir hicret söz konusu. Cebrî hicrete mazhar olanların birinci önceliği, geri dönmeyi kafalarından ve kalplerinden çıkarmalarıdır. Onlar için geri dönmek bundan sonra sadece ziyaret ve sıla-i rahim gayeli olmalıdır. Bunu kabullendikten sonra bulunduğu ülkeye adapte olmak için başta dil öğrenmek olmak üzere bütün sebeplere eksiksiz riayet edilmelidir. (Daha önce başta değerli Mahmut Akpınar olmak üzere pek çok insan yurt dışında neler yapmak gerektiğini detaylarıyla yazdıklarından o fasla girmek istemiyorum.)

Tabii, ilahi takdiri bu kabulleniş Allah’a karşı saygımızın gereğidir, yoksa bu durum pasif ve pısırık bir duruşu netice vermemelidir. Dışarıdakilerin, yaşanan hukuksuzlukları, zulümleri, mağduriyetleri bütün dünyaya etkili bir şekilde duyurmak gibi bir sorumlulukları da var. Kim bilir belki de kader onları, bu gayeye matuf olarak yurt dışına çıkarmıştır. İradeleri böyle bir meyelan-ı hayır istikametinde kullanmak, sebeplerin çok ötesinde verimli ve bereketli neticelerin doğmasına vesile olacaktır. (Yeri gelmişken bu konuda en göz dolduran ve hakikaten ciddi emek sarf edip kimlik sormadan bütün mazlum ve mağdurların sözcülüğünü yapan İsveç’teki Stockholm Center for Freedom (SCF) ekibine dolu dolu teşekkür etmek gerekiyor. Pek çok imkândan mahrum olmalarına rağmen insan takatini zorlayan bir azim ve gayretle iradelerinin hakkını veriyorlar.)

İster içeride ister dışarıda olsun herkesin ama herkesin boynuna borç olan ise kesintisiz dua etmektir. Çünkü dua hem meyelan-ı hayra (irademizi iyi yönde kullanmaya) kuvvet verir, hem de Rabbimizle ve kardeşlerimizle kalbi irtibatımızı kuvvetlendirir. Marifet, muhabbet ve likâullaha iştiyak yolunda daha kat edeceğimiz çok mesafe var…

[Süleyman Sargın] 20.12.2017 [TR724]

Bizim askerleri kim vurmuştu? [Barbaros J. Kartal]

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Karlov’un öldürülmesinin yıl dönümünde cinayetle ilgili yeniden bir kara propagandanın düğmesine basıldığı görülüyor. Rusların katilin bilgisayarının hard diskini çözdüğü ve içinden Cemaat’le ilgili bir takım belgeler bulunduğu haberleri ve savcılığın havuz medyasına servis ettiği bilgileri yan yana getirdiğimizde yine oldukça amatör ve komik bir kurgu ile karşılaşıyoruz.

Öncelikle her şeyden evvel altının kalın kalın çizilmesi gereken bir durum var: Cinayeti çözmek ve aydınlatmak isteyen devlet katili sağ olarak ele geçirirdi. Ve buna dair her türlü imkan mevcuttu. Katilin sağ olarak yakalanmaması büyük bir skandaldır. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun cinayet mahalline gelerek operasyonu bizzat yönetmiş olması bütün sorumluluğun siyasi iradede olduğunu göstermektedir. Diğer bir ifade ile hükümet, katili öldürerek olası tespit edilecek bağlantıları ve bilgileri kendi eliyle yok etmiştir.

Katilin koridorlarda dolaştığı, camdan baktığı ve etkinlik salonunda rahatlıkla hareket ettiği kameralara yansımıştı. Katilin büyükelçiden başka kimseyi hedef almamış olması ve intihar etmek gibi bir girişiminin olmamasına rağmen gerek bayıltıcı gaz, plastik mermi, ya da öldürücü olmayan yerlerinden hedef alınarak etkisiz hale getirmek gibi sıradan bir vatandaşın bile aklına gelen tedbirlerin uygulan(a)mamış olması esas araştırılması gereken bir durumdur. Katilin sağ ele geçirilmesine engel olan herkes potansiyel bu davanın şüphelisi olmalıdır.

Olayın hemen ardından daha büyükelçinin naaşı yerden kaldırılmadan servise sokulan haberlerin tekrar hatırlanması gerekiyor. Katilin 15 Temmuz’da Today’s Zaman Ankara Temsilcisi Abdullah Bozkurt’un evinde kaldığı iddia edilmişti. Büyük bir yalan olduğu bir saat içinde belgeleri ile ortaya çıkan bu kadar adrese teslim bir iftiranın kimin aklına geldiği, nasıl bir anda yayıldığı, sahte belgenin nasıl hazırlandığı henüz aydınlatılamadı ancak MİT’in bu konuda olağan şüpheli olduğunu kullanılan elemanların cinsinden tahmin etmek mümkün. Bu haberin yalan olduğu ortaya çıkmasına rağmen ısrarla kullanılmaya devam edilmesi her şeyi özetliyor.

GÜLEN’İN AVUKATINDAN RUS ELÇİ CİNAYETİYLE İLGİLİ AÇIKLAMA: SAHTE DELİL ÜRETMEYİ BIRAKIN, ASIL KATİLLERİ BULUN… 

Katilin Cemaat’e ait bir dershaneye gitmemesine rağmen,-ki gitmiş olması de pek tabii mümkündü-, gittiği yönünde haberler yapılması bir merkezin olayın hemen ardından devreye girdiğini gösteriyor. Abdülkadir Selvi ve Nedim Şener gibi haber elemanlarının o günlerde yazdıkları gösteriyor ki bu cinayetin cemaate fatura edilmesi için katilin tetiği çekmesini hazır olda bekleyen bir birim varmış.

Savcılığın aktardığı bilgilere göre katil özel olarak yetiştirilmiş ve bir süre önce Cemaat ile bağlantısını keserek izlerini kaybettirmiş.

Yine savcılığın aktardığı bilgilere göre bu kadar profesyonel davranan ve arkasında delil bırakmamaya özen gösteren katil cinayetten kısa bir süre önce gidip kendisine akıllı bir telefon almış. Bir polis olan şahsın internete bağlanan telefonun bir şekilde güvenlik açısından bir tehlike arz ettiğini bilmeme ihtimali yok.

Bu da yetmemiş akıllı telefonunun yedekleme kısmını açmış ve telefonu düzenli olarak kendisini yedeklemeye başlamış. Bunu yanlışlıkla yapma ihtimali yok, çünkü telefonun kurulumunda bu özelliği siz aktive ediyorsunuz.

Havuz medyasının aktardığı en komik bilgi de şu. Katilin irtibatlı olduğu dört azmettiriciden birisi tespit edilmiş ve bu kişi şu an cezaevinde bulunuyormuş. Sıkı durun arkasından gelen bilgi şu: Savcılık tahliye ihtimaline karşı bu şahıs hakkında yakalama kararı çıkartmış. Eğer şu an hapiste olan bir kişi başka bir dosyanın şüphelisi ise bu dosyadan da tutuklanması için girişimde bulunursunuz. Tahliye olsa bile hakkında açılan başka bir dosyadan dolayı tutuklu olduğu için asla tahliye olamaz. Eğer şunu diyorsanız, tutuklama kararı ile mahkemeye çıktığı halde bu dosyadan dolayı tutuklanmadı ise ki bu ihtimal zayıf,  o zaman dosya ile ilgisi olmayan birisini neden haber ile ilintilendiriyorsunuz.
Olaya fantastik ayrıntılar katmayı seven savcı, katil son gün ne yapmışsa aynısı yapmış. Haberlere göre katilin yattığı yatakta bile yatmış. Davayı bu kadar içselleştiren savcının radikal örgütlerle ve bazı ülkelerle ilgili bir hiçbir bağlantıya ulaşamaması acaba içselleştirmede biraz ileri gitmiş olmasından kaynaklı olabilir mi?

Katilin dört basamaklı telefon şifresini çözemeyen Emniyet’in ve güvenlik birimlerinin her gün çarşaf çarşaf yayınladıkları başka şahısların telefonundan şunlar çıktı bunlar çıktı haberlerinin ne olduğuna artık siz karar verin.

Katilin gmail e-posta hesabının deneme yanılma yöntemi ile çözüldüğünü aktarıyor savcılık. Yani şifreyi unuttum bilgisinden sonra sorulan güvenlik soruları vasıtasıyla çözülmüş. Bunun olma ihtimali yok değil eğer birisi bu kadar basit bir güvenlik önlemi almışsa profesyonel olma ihtimali çok zayıf. Ben açıkçası mailin bu şekilde çözüldüğünü sanmıyorum.

Cinayetten sonra birileri katilin hesaplarına ve bazı dijital bilgilerine ulaşıp bilgileri silmek gibi bir işlem gerçekleştirdi ise ki buna bilgi yüklemek gibi bir ihtimal ile birlikte değerlendirmek gerekir. Hiçbir yapı, bu işi olacağını bildiği bir cinayet sonrasına bırakmaz. Belli ki silmek kadar  eklemek için de birileri girmeye çalışmış.

Savcılığın Emre Uslu’yu dahi işin içine dahil etmesi gösteriyor ki ellerinde Cemaat’e yönelik herhangi bir delil yok.

Rusya’nın cinayetin ayrıntılarından ziyade kendi lehine gelişen sonuçları ile daha fazla ilgili olduğu anlaşılıyor. Zaman zaman Erdoğan hükümetinin hoşuna gidecek manipülasyonlara izin verdiği ama gerçekte cinayetle ilgili olarak hükümetin resmettiği gibi bir fikre sahip olmadığı anlaşılıyor. Radikal dincilerle ve 15 Temmuz ile ilgili ilişkisini bildikleri Erdoğan’ı çok güzel kullanmaya devam ediyorlar. ABD emperyalizmine karşı slogan atan İslamcıların gün gün Rusya’nın kucağına nasıl oturduğumuz ile ilgili bir şikayetleri yok nedense.

Ruslar öldürülen büyükelçileri ile bu kadar ilgili iken 24 Kasım 2016 günü, bu tarihten bir yıl önce düşürülen Rus uçağının aynı gün yıl dönümünde Suriye’de bulunan askeri birliğimize uçaklarla yapılan saldırıyı kimin yaptığı ile ilgili bir araştırma da biz yapıyor muyuz? Bir yıl önce Numan Kurtulmuş elimizde belgeler var yakında açıklama yapacağız demişti. Yoksa Rusya’nın vurduğu bilgisinden sonra her şey rafa mı kalktı? 3 Mehmetçiğin Rusya’nın büyükelçisi kadar değeri yok biliyoruz da yine de ruhlarına saygı gereği hatırlamış olalım.




[Barbaros J. Kartal] 20.12.2017 [TR724]

Ayağa düşen tarih ve Fahrettin Paşa [Dr. Serdar Efeoğlu]

A.Hamdi Tanpınar tarihle ilgili olarak şahit olduğu yanlış yorumlara tepkisini, “Bu tarihin de nasibi bu. Bilmeyen açıklamaya kalkar, bilen susar. Matematik bilmeyenin matematikten bahsettiğini duymadım. Talihsiz bir bilgi dalı olsa gerek” sözleriyle ifade etmişti.

Bugün de benzer şeyler yaşıyoruz. Televizyon ekranlarında kitlelere mesaj vermek için yayınlanan “tarih” dizileri, yayınlandığı günün en çok seyredilen programı oluyor. Ancak bu dizlerde tarih, magazine dönüştürülerek yanlış bilgiler aktarılıyor.

Bazen de bir belgede veya bir hatıratta geçen bir bilgi, başka belge ve bilgilerle mukayese edilmeden “tamamen doğruymuş” gibi sunuluyor. Uzmanlar ise kamuoyunun önüne çıkıp gerçekleri paylaşmaktan korkuyorlar. Her bölümünde birçok yanlış bilginin yer aldığı “Payitaht Abdülhamit” veya “Diriliş Ertuğrul” dizilerine tarihçilerin tepkisiz kalmalarının başka bir izahı olmasa gerek.

AYAĞA DÜŞEN TARİH

Geçtiğimiz hafta, “Medine Müdafiî” olarak bilinen Fahrettin Paşa bir itibar suikastına maruz kaldı. “Tarihe dair her şeyi bildiği” izlenimi veren, ancak özgeçmişinden “hukukçu” olduğunu ve muhtemelen bir tarih disiplinine sahip olmadan “hukuk tarihi” doktorası yaptığını anladığımız bir yazar-akademisyen Fahrettin Paşa’ya suçlamalar yöneltti.

Yazara göre Paşa’nın suçu, Mondros’a rağmen “İttihatçı” kimliğinden dolayı Medine’yi teslim etmemekti. İddia sahibi, Paşa’nın Hicaz savunmasındaki rolünü de küçümsedi.

Bugün, Medine savunması ve askeri yazışmalardaki adıyla “Fahri Paşa” hakkında Genelkurmay ATASE Arşivi’ne ve İngiliz arşivlerine dayalı birçok çalışma var. Paşa ile ilgili 1990’da Süleyman Beyoğlu tarafından bir doktora tezi yapılmış. Ayrıca Salahi R. Sonyel daha 1972’de Medine’nin son günlerini İngiliz arşivlerinden hareketle açıklayan bir makale yazmış.

FAHRETTİN PAŞA’NIN MÜCADELESİ

Önce Hicaz Kuvve-i Seferiye ve ardından Medine Muhafız Kumandanlığını üstlenen Fahreddin Paşa’nın görevleri; Arap isyanının genişlemesini önlemek, Medine-Şam demiryolunu kontrol altında tutmak ve Medine’yi savunmaktı. Birçok cephede savaşan Hükümet, Hicaz’ı “tâli bir cephe” olarak görüyordu. Enver Paşa’ya göre asıl savaş Avrupa cephelerinde oluyordu ve burada Almanya veya İngiltere’den hangisi başarılı olursa müttefikleri de kazanacaktı.

İttihatçılar, Hicaz için çeşitli tedbirler alsalar da bunların başarılı olamayacağını düşünerek Filistin’i elde tutabilmek için 1917’de Medine’yi tahliye etmeye karar verdiler. Hükümete göre, Filistin’in kaybı “domino etkisi” yapacak, önce Suriye, ardından Anadolu işgale uğrayacaktı.

Padişah Mehmet Reşat ise tahliyeye karşı çıkarak böyle bir durumda istifa edeceğini belirtti. Cemal Paşa Fahrettin Paşa’ya tahliyeyi emrederken “Ancak, bu telgrafı alınca ağlamamanızı rica ederim. Ne yazık ki, Medine, bugün İslam vücudunun kangren olmuş bir uzvudur. Anavatanı kaybetmemek için, bu uzvu geçici olarak feda edeceğiz” diyordu.

Fahrettin Paşa cevabında bu emri “ağlamaktan okuyamadığını” söylüyor, az bir kuvvetle savunmanın devam ettirilmesini istiyor ve Ravza’yı “kanının son damlasına kadar” koruyacağını belirtiyordu. Doğabilecek tepkilerden dolayı yazışmalarda “tahliye” yerine “Medine programı” ifadesi kullanılmaktaydı. Ancak teşebbüsler başarılı olmadı ve tahliyeden vazgeçildi.

Fahrettin Paşa ise demiryolunu ve Medine’yi savunmaya devam etti. İngilizler, 1917 ortalarında Akabe’nin düşmesiyle asi Araplara doğrudan yardım ulaştırma imkânı elde ettiler. Aynı yıl, bugün Topkapı Sarayı’nın Hırka-i Şerif dairesinde sergilenen “Kutsal Emanetler” trenlerle İstanbul’a nakledildi.

MEDİNE’NİN TESLİMİ 

1918 yılından itibaren isyancıların Medine ve demiryoluna saldırıları daha da arttı. Fahrettin Paşa demiryolu bağlantısının kesilmesi ihtimaline karşı, askerin ihtiyacını karşılamak için erzak depolamaya çalışmaktaydı. Paşa’nın emrinde,1 Nisan 1918’de demiryolu hattında ve Medine’de 11.050 asker vardı ve bu sayı 1 Kasım’da da 11.000 olarak bildirilmişti.

Eylül ayı içinde Osmanlı ordusu hızla geri çekilmeye başladı. Hayfa ve Nablus’tan sonra Der’a ve ardından Şam kaybedildi. Fahrettin Paşa bu gerileyişi askerden gizlese de İngilizler attıkları broşürlerle askerin moralini bozmaya çalışıyorlardı.

Fahrettin Paşa, İngilizlerle 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzalanmasına rağmen Medine’yi savunmaya devam etti. Paşa, askerin moralini artırmak için “kutsal bir belde olan Medine’nin savunulmaya devam edeceğine dair” konuşmalar yapıyordu.

Ekim ayından itibaren Medine’de açlık tehlikesinin ortaya çıkmasıyla haftada üç gün ekmek yerine yüz gram peksimet verilmesi ve diğer üç günde ise ekmeğe peksimet karıştırılması kararlaştırıldı. Şehrin kuşatılmasından dolayı erzak kafilelerinin şehre gelmesi çok zordu. En azından nakit ihtiyacını karşılamaya çalışan Fahreddin Paşa, Rabiğ şeyhi Hüseyin Mübir’den 5.000 altın borç almayı başardı. Ayrıca Hazine-i Nebeviye’de bulunan altın ve gümüş eşyaları satarak etraftan yiyecek satın aldı.

Ateşkesle birlikte Fahrettin Paşa’nın Medine’yi teslim etmesi için İngilizler tarafından İstanbul Hükümeti’ne baskılar başladı. Önce Sadrazam A. İzzet Paşa, bir telgraf çekerek Medine’nin teslim edilmesini istedi. Ardından Yüzbaşı Ziya Bey, Medine’ye kadar gelerek Hükümetin emrini tebliğ etti. Fahrettin Paşa ise açlık tehlikesi olduğu iddialarına; askere altı ay kadar yetecek erzak bulunduğunu söylüyor, diğer taraftan da buğday ektirerek tedbir almaya çalışıyordu.

Ziya Bey’den sonra da bir İngiliz gemisiyle Adliye Nazırı Haydar Molla Medine’ye gönderildi. Haydar Molla önce Yenbu’ya çıktı. Oradan da Medine’ye gelerek Paşa’yı ikna etmek için uğraştıysa da sonuç alamadı. Bu sırada komutanların bazıları, sıkıntıların etkisiyle askerleriyle birlikte İngilizlere teslim olmaya başlamışlardı.

Paşa’nın direnişine İngilizler çok şaşırmakta ve Necid’deki İbn-i Suud’dan yardım aldığını düşünmekteydiler. İngilizlere göre Paşa, Arap isyancılara teslim olmak istemiyordu. İngilizler Paşa’ya, teslim olmaması için Hükümet tarafından gizli bir emir verilmiş olabileceğini düşünüyorlar ya da “İttihatçı” olduğundan İttihat ve Terakki tarafından yönlendirildiğini tahmin ediyorlardı.

İngilizler, İstanbul Hükümeti’ni Medine teslim edilmezse Boğazlardaki istihkâmları bombalamakla tehdit etmekteydiler. Özellikle, Paşa’nın Medine işgal edilmeye kalkışılırsa kendisini “Ravza’da havaya uçuracağı” şeklindeki sözlerinden çok rahatsız olmuşlardı.

Fahri Paşa, Ocak ayı başında üst komuta kademesinin direnişin artık bir anlamı olmadığı yönündeki baskısıyla teslim olmaya karar verdi ve müzakereler başladı. 8 Ocak’ta da yerine vekil bırakarak “hastalık” bahanesiyle Mescid-i Nebevi’ye çekildi. Bu durum isyancı Arapların ve İngilizlerin çok büyük tepkisine neden oldu.

Fahri Paşa’nın hiçbir şekilde asilere teslim olmayacağı anlaşılınca 10 Ocak günü sabaha karşı Osmanlı jandarma kuvvetleri tarafından Harem-i Şerif’te tutuklandı. Paşa, buradan alınarak önce Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Ali’nin karargâhına götürüldü. Oradan Mısır’a, daha sonra da Malta’ya gönderildi. Asi Abdullah’ın kuvvetleri de 13 Ocak’ta şehre girdi. Böylece Medine’de 1517’de başlayan Osmanlı hâkimiyeti kesin olarak sona erdi.

PAŞA NEDEN TESLİM OLMADI?

Ateşkese rağmen direnen tek yer Medine değildi. Osmanlı kuvvetleri; Musul, Asir ve Trablusgarp’ta da hemen teslim olmadılar. İstanbul Hükümetlerinin bu yolla İngilizlerle çeşitli konularda “pazarlık yapmayı” amaçladığı tahmin edilebilir.

İngilizler, “Türk kaplanı” dedikleri Fahrettin Paşa’nın teslim olmamasının nedenlerinin başında “dini duygular” olduğunu düşünmekte ve çevredeki kabilelerden yeterince erzak takviyesi aldığını tahmin etmekteydiler. Ziya Bey’e göre ise Paşa, Araplara teslim olmayı kabullenemiyor, tam bir kuşatma olmadığından ve elinde yeterince hurma ve pirinç stoku olduğundan teslim olmaya yanaşmıyordu.

Fahrettin Paşa’nın bir başka endişesi, Arapların teslim olduğu takdirde savaş hukukuna uymayarak kendisine çok kötü davranmaları ve işkence etmeleriydi. İngiliz Yarbay Bassett’e göre ise “Fahreddin Paşa kaburga kemiklerine kadar bir asker” olarak askerliğin gereğini yapmaktan başka bir düşünce içinde değildi.

Bize göre de bütün bu gerekçeler, Fahrettin Paşa’nın iki aydan fazla bir süre direnmesinde etkili olmuş ve Paşa, bir asker olarak görevini yapmaya çalışmıştır. Medine’yi zor şartlara rağmen ateşkes sonrasında bile aylarca müdafaa eden Paşa’nın kabri Aşiyan Mezarlığı’nda bulunmakta ve orada ziyaretçilerini beklemektedir.

Kaynaklar: S. R. Sonyel, “İngiliz Belgelerine Göre Fahreddin Paşa”, Belleten, S. 143, 1972; Y. Nizamoğlu, “Hicaz Cephesi”, Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti, Kitabevi, 2015.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 20.12.2017 [TR724]

‘Artı 2 kişi istihdam’ demesi kolay [Semih Ardıç]

Ekmeği 50 gram küçülten (250 gramdan 200 grama indi) yüzde 11,1’lik büyümenin rüzgârı çabuk kesildi. Hakikatlerle yüzleştikçe ekonomiye takılan maskeler birer bire düşüyor. Türkiye’nin haricinde kimse inanmadı o büyüme rakamlarına! Nitekim ekonomi büyürken döviz borcu artıyor, bütçe kevgire dönmüş, işsizlik, enflasyon ve faiz çift hanede nice canlar yakıyor… Olacak iş mi şimdi bu?

Toplama ve çıkarma işlemini yapabilen herkesin idrak ettiğini Saray ve hükûmet idrak edemedi. Daha doğrusu o oranda büyümeden eser olmadığını kabul etmek istemediler. Zira ne verirlerse kabul eden milyonlardan cesaret alıyorlar.

İHANET BİLE ALKIŞLANIYOR

Esasında, “Çirkin binalarla İstanbul’u katlettik. Artık bu güzelim şehri geri getiremeyiz. İstanbul’a ihanet ettik.” sözlerini kendinden geçercesine alkışlayan insanlar varsa büyümenin yüzde 2 ya da yüzde 20 olarak ilan edilmesinin arasında niye fark olsun!

Dünya rekoru kırıldığına dair kendilerinden menkul bir rivayetle büyüme hamaseti sayesinde birkaç gün nefes alınsa da sözle peynir gemisi yürümüyor tabiî. Geçen hafta millî gelirin yüzde 11,1 arttığını ilan eden Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) işsizliğin Eylül’de yüzde 10,7 olarak hesapladı. Eylül büyümenin çift haneye çıktığı iddia edilen üçüncü çeyreğin son ayı oluyor. Dolayısıyla ekonomi büyürken işsiz sayısı azalmamış.

Ya büyüme yok ya da TÜİK işsiz sayısını olduğundan fazla göstererek hükûmete tuzak kuruyor! Olağanüstü Hal (OHAL) rejiminde ikinci ihtimal tamamen ihtimal haricinde kaldı. Kaldı ki sokaktaki işsizlik yüzde 10,7 değil en az yüzde 18-20.

MORAL BOZAN RAKAMLAR

Büyüme ve işsizlik gibi iki mühim kalemde elde kalan bir ekonomide işin hakikatini devleti idare edenler gayet iyi biliyor. Hakikati ifade etmek oy getirmediği için moral bozan rakamlardan uzak duruyorlar.

Hadd-i zatında erken seçim iddiaları günden güne ciddiyet kazanıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan, her iş yerinde ilaveten kişinin istihdam edilmesini boşuna dillendirmiyor. 2017 başında ‘herkes bir kişiyi işe alsın’ diyerek başlattığı istihdam seferberliğinden geriye çıraklık ve meslek kurslarına gidenlerin de istihdam hanesinde gösterilmesi kaldı.

MASRAFI İŞKUR ÖDÜYOR, BU NASIL İSTİHDAM?

Yine İŞKUR üzerinden gelen ve sigorta primi ile maaşlarında işverenin dahlinin olmadığı on binlerce kişi de yeni işe girmiş gibi kayıtlara geçti. O kadar hile, al takke ver külah gayretleri ve TÜİK’in iş bitirici dokunuşları bile işsizliği tek haneye düşürmeye kâfi gelmedi.

İstihdam seferberliği sözün gelişi. Talimatla istihdam artışının olup olmamasından ziyade bütün dertleri 16 Nisan 2017 başkanlık referandumuna kadar vitrini süslemekten ibaretti. Referandum geride kalınca işsizleri unutanlar, erken seçim sath-ı mailinde +2 istihdam nakaratına sarıldı.

Bir işyeri tahayyül edin. Mesela bir oto tamirhanesi. İki kişi çalışıyor. Tamirhane sahibi, Erdoğan’ın gözüne girmek istiyorsa kadroyu 4’e çıkaracak. İstihdamı yüzde 100 artırması lazım. Nasıl olacak bu? Hal-i hazırda iki kişinin maaşını ödemek ve sigorta primini yatırmak için akla karayı seçen patron iki kişi daha iş verebilir mi?

100 PATRONDAN 72’Sİ ‘ELEMAN ALMAM’ DİYOR

Büyük holdingi ve şirketlerde de vaziyet farklı değil. Hem ihtiyacı yoksa niye fazladan kişi istihdam etsin? Patronlar zaten 2018’de istihdama dair tahminlerini açıkladı.

ManpowerGroup İstihdama Genel Bakış Araştırması’na göre 2018’in ilk üç ayında istihdam artışı bekleyen, yani yeni eleman almayı düşünen işverenlerin oranı sadece yüzde 18. Diğer taraftan yüzde 12’si mevcut istihdamı azaltacak. Yüzde 70’i ise herhangi bir değişiklik olmayacak’ demiş.

Anketten çıkan hülasa şu ki Erdoğan’ın ilave istihdam sözlerine iş âleminin kahir ekseriyeti kulak asmıyor. Gelecek sene de işsizlik yüzde 11 civarında kalacak.

İNŞAATTA BİLE TENKİSAT VAR

Türkiye’nin istihdam görünümüne dair değerlendirmede bulunan Manpower Türkiye Genel Müdürü Reha Hatipoğlu, “İnşaat sektöründeki istihdam artış hızında görülen düşüş de dikkati çekiyor. Yılın ilk altı ayının millî gelir (GSYH) büyümesine katkı sağlayan inşaat sektörü artık biraz da olsa biraz yavaşlıyor gibi görünüyor.” ifadelerini kullanıyor.

Hükûmetin gözde sektörü inşaat hakkında yazılıp çizilenler buzdağının görünen kısmı. Orada bile tenkisat var. Elde kalan konutlar stokları şişiriyor. İstanbul’da süratle düştüğü halde reklam mukabili ‘rekor artış’ haberleri ile üzeri örtülen fiyatların nereye kadar ineceğini kimse kestiremiyor. Ciddi alıcılara yüzde 40’a kadar tenzilat yapılıyor.

Bankalar kredi taleplerini ‘notun düşük’ diyerek nazikçe red ediyor. Demir fiyatı yüzde 50’den fazla zam yapıldı. İnşaatta yaşanan talep daralması ekonominin hemen her sektöründe müşahade ediliyor.

EKMEK KÜÇÜLÜNCE KİLO DERDİ KALMADI!

Algının hakikat kabul edildiği diyarda fikr-i takibin ehemmiyeti de yok… Alışıldığı üzere ekmekler küçüldükçe Saray medyası ‘ekmek israfı bitiyor’ manşetlerini yayımlayacak. Benzin ve köprü zammına ‘fiyat güncellemesi’ diyecek kadar zeka pırıltısına sahip gazetecilerden başka icatlar bekliyoruz.

Ekmeklerin küçülmesi deyip geçmeyelim lütfen! Güzel tarafları anlata anlata bitirilemez.  Bu sayede millet ‘şişmanlık’ derdinden kurtuldu. ‘Ne kadar ekmek o kadar köfte’ olduğuna göre ekmek küçülünce ateş pahası kıyma de ucuzlamış sayılır bir nevi.

Bu şartlar altında iki kişiyi birden işe almak hakikaten cesaret istiyor.

İstihdam seferberliği gibi +2 kişi sloganı da seçmenin gözünü boyamaktan öteye gitmeyecek.

İşsiz sayısı artacak, çalışanların maaşları enflasyon yüzünden günden güne eriyecek.

[Semih Ardıç] 20.12.2017 [TR724]