Erdoğan ve gelmeyen bahar [Bahadır Polat]

2018 yılını derin bir ekonomik krizde geçiren Türkiye ekonomisi için umutlar 2019’un ilk çeyreği ve özellikle de yerel seçim sonrasına ertelenmişti. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, ekonomik göstergelerdeki düzelme için şubat ve mart aylarını işaret etmişti. Ekonomi yönetiminde nirvanaya ulaşan isim ise , Ziraat Bankası Genel Müdürü ve Türkiye Bankalar birliği Başkanı Hüseyin Aydın olmuştu. Ayın, katıldığı bir toplantıda, “Öncü göstergeler baharı müjdeliyor” ifadelerini kullanmıştı. Bunu söyleyen kişi, ekonominin motoru denilebilecek bankalar birliği gibi bir yapının başında olmasa, o cümlenin ekonomik aktivite için söylendiğini anlamamız mümkün olmayacaktı.

Aslında iktidar sözcülerinin, ekonomide düzelme için sürekli seçim sonrasını işaret etmesi, yerel seçim sonrası başlayacak 4,5 yıllık seçimsiz dönemin getirdiği özgüvenden kaynaklanıyordu. AKP ve özellikle de Saray açısından 24 haziran ve 31 Mart seçimlerinin sorunsuz aşılması, yeni dönemin, “dikensiz gül bahçesi” haline gelmesi demekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, 24 Haziranda istediğini aldı ve ilk engel sorunsuz aşılmış oldu. Ancak bu seçim öncesi AKP, 15 yıllık iktidarında ilk kez bütçe disiplininden taviz vererek, yoğun bir seçim ekonomisi uyguladı. İktidar 24 hazıranda istediğini aldı almasına ancak bunun bedeli ağır bir ekonomik kriz oldu.

Geçen yıl ağustos ayında yaşanan döviz şoku, özel sektörü, şirketleri perişan etti. Döviz borçları bir anda katlanan şirketlerde büyük bir konkartado ve iflas dalgası yaşandı. Bunun sonucunda işsizler ordusu hızla büyüdü. Enflasyon, AKP’nin ilk iktidara geldiği seviyeye (Yüzde 25) yükseldi. Dövize karşı faiz silahını çeken Merkez Bankası politika faizini yüzde 24’e yükseltmek zorunda kaldı.

Türkiye Ekonomisi 2009’daki küresel krizden bu yana ilk kez küçüldü. İş ve aş derdi, AKP’in 16 yıllık iktidarı boyunca ilk kez bu derece önem kazandı ve toplumdaki en büyük sorun haline geldi. Bu vahim tabloya iktidar, ‘geçici istihdam’ denilebilecek, kamu kurumlarındaki 6 aylık işler için kura çekimleri yapmak ve kamu bankaları üzerinden daha düşük faizle piyasaya nakit ve kredi enjekte ederek cevap vermeye çalıştı. Bir de, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın ara ara yaptığı sunumlarda sürekli vurguladığı ancak hiçbir makro ekonomik gerçekliğe tekabül etmeyen ‘ekonomik dengeleme sürüyor’ açıklamaları var elbette. Nitekim seçim sonrası yaptığı son power-point sunumu yakın dönem ekonomi tarihinde şimdiden ‘cek-cak planı’ olarak geçti bile.

Böyle bir ekonomik tabloda girildi 31 mart yerel seçimlerine. Diğer bir deyişle, ‘dikensiz gül bahçesi’ için son engeldi. Nitekim seçimler için yapıldı ama kamunun bütün imkanları seferber edilmesine, ekonomik göstergeleri daha da bozacak şekilde, para muslukları ardına katar açılmasına rağmen, evdeki hesap çarşıya uymadı. AKP ve MHP’nin Cumhur İttifakı gerçi seçimden yüzde 51 oyla birinci çıktı çıkmasına ama batıda İstanbul ve Ankara olmak üzere Antalya, Mersin, Adana gibi çok önemli büyükşehirler de muhalefete geçti. Erdoğan için adeta siyasi kariyer simgesi haline gelen İstanbul’un kaybedilmesi iktidar için elbette büyük yıkım oldu. İstanbul’da oyların sayım sürecinde herkesin gözü önünde yaşanan, hepsi siyasi tarihe geçecek tuhaflıklar aslında bu yıkımın en bariz göstergesiydi.

İstanbul seçiminin ve tabi Ankara’nın kaybedilmesi ülkenin en önemli iki belediyesinin 25 yıl sonra CHP’ye geçmesi, kamuoyunda iktidar açısından ‘sonun başlangıcı’ algısına yol açtı. Bu algı ise hem Erdoğan hem de iktidar açısından bir hamleyi zorunlu kılıyordu. İşte son bir aydır yaşanan, ‘bitmeyen seçim’ gündemi ve YSK’nın İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçimleri için verdiği yenileme kararı, iktidarın karşı hamlesini oluşturdu.

Peki, herkesin gözü önünde yaşanan tarihi bir hukuksuzluğun ve hak gaspının dayanak yapıldığı bu siyasi hamlenin ekonomik sonuçları neler olacak?

Önce şu tespiti yapmak lazım, 2002 yılından bu yana AKP’nin kazandığı her seçim, piyasalar tarafından ekonomik istikrarın garantisi olarak algılanmıştı. AKP’nin kazandığı seçim sonrası  piyasalar rahatlar, döviz kurları geriler, faizler düşer ve borsa yükselirdi. İşte bu denklem ilk kez, geçen yıl yapılan 24 Haziran seçimlerinden sonra bozuldu. AKP seçimi kazanmasına, Erdoğan başkan olmasına rağmen piyasalar allak bullak oldu. Özellikle yaz aylarından itibaren, yazının başında anlattığım tablo yaşandı. Aynı tabloyu şimdi 31 mart seçimlerinden sonra da yaşıyoruz.

Ekrem İmamoğlu’na mazbatasının verilmesinden sonra rahatlayan piyasalar, YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal kararı ile toz duman oldu. Döviz kurlarının freni patladı, borsa çöktü. Son yıllarda hukuk güvencesinin büyük oranda ortadan kalkması ile zaten tedirgin olan yerli ve yabancı yatırımcı 31 mart hamlesi ile artık tamamen diken üstünde duruyor.

Uzun sözün kısası AKP’nin seçim başarıları ve son dönemde belirginleşen, ‘sandık ancak biz kazanırsak geçerlidir’ tavrı yerli ve yabancı piyasalar açısından bir ekonomik istikrarsızlık ve yatırım ortamının giderek bozulması olarak algılanıyor. Yani son 16 yıldır ülke gündemini belirleyen siyasi söylemin miadını doldurduğu bir döneme girildi.

Nitekim İstanbul seçimlerinin yenilenme kararının ardından, döviz kurlarında yaşanan sert yükseliş, borsadaki düşüş ve Türkiye’nin dış piyasalardaki iflas riskini değerlendiren CDS priminin, eylül 2018’den bu yana en yüksek seviyesini görmesi, ekonomik istikrar eşittir AKP algısının, son bir yılda ikinci kez çökmesi anlamına geliyor.

Ekonomi yönetimimin, 31 mart sonrası planladığı ekonomik restorasyon, diğer tabirle ‘acı reçete’, Cumhurbaşkanı ve AKP’nin genel başkanı Erdoğan’ın, İstanbul’u ne pahasına olursa olsun tekrar kazanma (kurtarma) stratejisi sebebiyle, temmuz başına kalmış oldu. Tabi 23 Haziran seçiminden de istedikleri sonuç çıkmazsa ne olur, onu muhtemelen iktidarın kendisi de bilmiyor!

İktidar şimdi tekrar seçime kadar ekonomik göstergelerin daha da bozulmasını engellemek için Avrupa Birliği’nin ipine tutunmak istiyor. AKP’nin beklentisi, AB’ye çok önceden taahhüt edilen hukuk ve yargı reformunu hayata geçirip, Avrupa ülkelerinden tekrar sıcak para ve doğrudan yabancı sermaye akışını başlatmak. Çünkü ülke ekonomisinin şu anda AB’den gelecek parasal desteğe hava ve su kadar ihtiyacı var.  Yoksa AB’den de olmazsa, köprüden önce son çıkış IMF olacak.

Kendi kitlesindeki, ‘IMF’yi kovan adam’ imajına çok önem veren ve Türkiye’yi 16 yıl aradan sonra tekrar IMF’ muhtaç eden lider olarak anılmak istemeyen Erdoğan’ın elindeki son ve en etkili koz, ironik de olsa Avrupa Birliği. Birliğin önceliği de, evrensel standartlarda bir hukuk ve yargı sistemi ve elbette bununla uyumlu yasal düzenlemeler.

Son üç dört yıldır toplumda hukuku mumla aratan, son olarak İstanbul seçimlerinin iptalini de bütün hukuk kurallarını ve YSK’nın yerleşik içtihatlarını yerle bir etme pahasına iptal ettiren AKP, şimdi yaşanan ekonomik krizi AB’ye ‘evrensel hukuk’ sözü vererek aşmaya çalışıyor. Erdoğan, son açıklamalarında hukukla ekonomi arasında kaldı.

Türkiye’nin ahvalini ve geldiği noktayı özetleyen bundan daha etkili bir görüntü de olamazdı.

[Bahadır Polat] 20.5.2019 [Kronos.News]

Halime Gülsu’nun arkadaşı: Dili boğazına kaçtı kaşıkla çıkarıp kurtardık

MAZLUM DER’in hazırladığı Halime Gülsu Raporu’nda, aynı koğuşta kalan arkadaşının ifadeleri yeralıyor: Su verilmedi, yürüyemez haldeydi, boğazına kaçan dilini kaşıkla çıkardık, raporlu ilaçları gelmedi…

BOLD- İngilizce öğretmeni Halime Gülsu’nun tutuklu bulunduğu Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’nde ilaçlarının verilmemesi ve tedavisinin yapılmaması nedeniyle hayatını kaybeden Halime Gülsu’nun ölümüne ilişkin MAZLUM-DER’in hazırladığı raporda çarpıcı ayrıntılar yeralıyor.

Raporu hazırlayan kurul; Halime Gülsu’yla birlikte gözaltında polis merkezinde ve tutuklandığında cezaevinde aynı koğuşta kalan arkadaşıyla görüştü. Güvenlik nedeniyle isminin açıklanmasını istemeyen arkadaşının rapor heyetine anlattıkları Gülsu’yu ölüme sürükleyen detayları içeriyor ve Gülsu’nun şikayet dilekçeleri ve son mektubunda anlattıklarını doğruluyor.

Arkadaşının anlatımına göre MS hastalığı nedeniyle bol su içmesi gereken Halime Gülsu’ya gözaltı merkezinde su verilmemiş, dışardan parayla su alma talebi dahi karşılanmamış. Arkadaşları günde 500 mililitre verilen sularından artırarak Halime Gülsu’ya vermeye çalışmış ancak bu da yeterli olmamış.

CEZAEVİNDE YÜRÜYEMEZ HALE GELMİŞTİ

Halime Gülsu’nun koğuşta yatakların bulunduğu ikinci kata tek başına çıkamaz hale geldiği buna rağmen tahliye edilmediği, son günlerinde kişisel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiği, bayılıp dilinin boğazına kaçtığı, arkadaşlarının kaşıkla dilini boğazından çıkardıkları gibi dehşet verici detayları paylaşan arkadaşının MAZLUM DER rapor heyetinin 2019 yılı Mart ayı içerisinde Adana ilinde bulunan halka açık bir mekânda gerçekleştirdiği görüşmedeki anlatımları şöyle:

“Mersin TEM şubesine bağlı polislerce 20.02.2018 günü sabah saat 06.00’da evinde gözaltına alındığını, daha sonra Yenişehir İlçe Emniyet Müdürlüğünde bulunan küçük bir nezarethanede, kendisiyle birlikte yedi şahsın 12 gün boyunca kaldıklarını, bu şahıslardan birinin Halime Gülsu olduğunu, nezarete bakan polis memurlarının kadın olduğunu, kadın polis memurlarının kendilerine iyi davrandıklarını, Halime’nin hasta olduğunu, Halime’nin ilaç kullandığını, günlük, haftalık ve altı aylık periyotlarla kullandığı ilaçlarının olduğunu söylediğini, polislere de ilaç kullanması gerektiğini söylediğini, polislerden ilaçlarının ailesinden istenmesini rica ettiğini, bundan kısa bir süre sonra ilaçların bir kısmının geldiğini ancak raporlu ilaçların gelmediğinden şikayet ettiğini, sabahları kendilerine su verilmediğini, meyve suyu verildiğini, öğlenleri 500 ml, akşamları 500 ml olmak üzere günde iki kez su verildiğini, kendilerine verilen suyun yetersiz kaldığının polislere bildirildiği hatta ücret mukabilinde talep edildiği halde kendilerine başkaca su verilmediğini, şikayetlerinin dikkate alınmadığını, fazladan su talep edenlerin çeşme suyu içmeleri konusunda kendilerine telkinde bulunulduğunu ancak çeşme suyu içenlerin karın ağrısı, ishal v.b. şikayetleri nedeni ile nezarethaneye hekim geldiğini, Halime’nin hastalığından dolayı çok su tüketmesi gerekmesi ancak suyun kısıtlı olması sebebiyle nezarethanede gözaltında bulunan diğer şahısların kendi sularını Halime’yle paylaştıklarını, 12 gün boyunca Halime ve diğer şahıslarla nezarethanede birlikte kaldıklarını, hazırlık ifadelerinin alınmasından sonra tutuklanmaya sevk edildikleri Sulh Ceza Hakimliğince tutuklandıklarını, Tarsus Kapalı Kadın Cezaevine gönderildiklerini, Halime’nin 2 gün geçici koğuşta kaldığını, 5 Mart 2018’de aynı koğuşa geçtiklerini, Halime’nin kendisine hastalığını anlatarak 16 yıldır ilaç kullandığını söylediğini, ilaç raporunun nezarette kaybolduğunu, rapor olmaması halinde ilaç alamayacağını, rapora bağlı olan ilaçlarının gelmediğini, ilaçları düzenli kullanmaması halinde hastalığının nüksedeceğini ifade ettiğini, Halime Gülsu’nun koğuşta sürekli oflayarak derin derin nefes aldığını, sürekli yorgun ve bitkin olduğu için hastaneye gitmek istediğini, bu nedenle sürekli cezaevi doktoru ile görüşmesine ve doktordan defaatle kendisini romatoloji doktoruna sevk etmesini istediğini ancak cezaevi doktorunun kendisini anlamadığını ve kendisini sürekli olarak dahiliye bölümüne sevk ettiğini, romatoloji bölümüne sevkinin yapılmadığı için sevk edildiği dahiliye doktorunun ilaçlarını yazamadığını, gittiği hastanede sürekli yatış talebinde bulunduğunu ancak yatışının hiç yapılmadığını, ilaçlarının tamamının Nisan ayında verildiğini bildiğini ancak ilaçları gelmesine rağmen düzelemediğini, talebi üzerine kan tahlillerinin yapıldığını ancak talep ettiği bir kısım tahlillerinin yapılmadığını ifade ettiğini, Halime’nin cezaevi koğuşunun yatakların bulunduğu ikinci katına çıkarken ancak  birkaç kez  dinlenme arası vererek çıkabildiğini, son zamanlarda koğuşun ikinci katına tek başına çıkamadığını, koğuş arkadaşlarının belinden ve kollarından tutarak destek olmasıyla ikinci kata çıkabildiğine tanık olduğu, Halime’nin vefat etmeden önceki 3-4 gün boyunca da kişisel ihtiyaçlarını karşılayamadığını, Halime’nin bu süreçteki kişisel bakımının koğuş arkadaşları tarafından yapıldığını, hatta bir keresinde Halime’nin bilincini kaybettiğini bu sırada dilinin boğazına kaçtığını ve koğuş arkadaşlarının yemek kaşığı kullanmak suretiyle dilini çıkardıklarına ve nefes almasına yardımcı olduklarına tanık olduğunu, 24 Nisan 2018 tarihinde hastaneden ambulansın geldiğini, gelen sağlık personelinin Halime’nin tansiyonunu ölçtüğünü, bir şeyinin olmadığının ifade edilerek hastaneye götürülmediğini, son zamanlarda cezaevi idaresinden Halime’yi yatakların bulunduğu kat ile diğer yaşam alanlarının tuvaletin ve banyonun bulunduğu zemin kat arasında taşımak için sedye istenmesine rağmen kendilerine sedye verilmediğini, Halime’nin vefatından bir hafta önce birçok kuruma hastalığı ve bir kısım şikayetleri hakkında 6-7 adet mektup yazdıklarını, bu mektupların bir kısmını Halime’nin çok halsiz olması nedeni ile yazamadığını, Halime’nin söylediklerini koğuş arkadaşlarının yazdığını”

KAMU OTORİTESİ HALİME GÜLSU’NUN YAŞAM HAKKINI İHLAL ETTİ

Aylardır üzerinde çalışılan MAZLUM DER raporu için Halime Gülsu’nun ailesi, koğuş arkadaşı ile görüşüldü; Hastane verileri, Adli Tıp raporları, Gülsu’nun cezaevi yönetimine verdiği dilekçeler incelendi.  Hapishane yetkilileri ve Hastane görevlileriyle de temasa geçen MAZLUM DER, tüm bunlar ışığında hazırladığı raporda, kamu otoritesinin Halime Gülsu’nun yaşam hakkını ihlal ettiği sonucuna vardı.

RAPORUN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

HALİME GÜLSU KİMDİR?

İngilizce Öğretmeni Halime Gülsu, 20.02.2018 tarihinde Mersin Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünün Hizmet Hareketi’ne yönelik operasyonları kapsamında gözaltına alındı. Gülsu ile birlikte gözaltına alınan kadınlara yöneltilen suçlama terör örgütüne yardımdı. Gülsu ve arkadaşları çoğu KHK’lı eşi tutuklu ihtiyaç içindeki ailelere yardım için kermes düzenlerken gözaltına alınmışlardı. Kermes terör örgütüne yardım sayıldı. 12 gün nezarethanede gözaltında tutulduktan sonra, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığının terör örgütü üyesi olduğu iddiası ile tutuklama talebiyle sevki neticesinde 03.03.2018 tarihinde Mersin Sulh Ceza Hâkimliğince tutuklanan Halime Gülsu, 27.04.2018 tarihinde, ilaçlarının tam ve zamanında verilmemesi ve tedavisinin yapılmaması sebebiyle hayatını kaybetti.

[MedyaBold.com] 21.5.2019

Yarbay Alkan’ın söz ettiği 9 bin kişilik TSK fişlemesi doğru çıktı

Yarbay Alkan dün TSK’da 9 bin kişilik liste oluşturulduğunu ve bu subayların 100’er 200’er tasfiye edileceğini söyledi. Bugün 129 askere operasyon oldu.

Şehit kardeşinin cenazesinde verdiği tepkiyle Türkiye’nin tanıdığı Yarbay Mehmet Alkan, gazeteci Çağlar Cilara’nın programına konuk olmuş ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tasfiye edildiğini söylemişti.

Yarbay Alkan, TSK ve Jandarma’dan ihraç edilen 22 bin askerin yüzde 90’ının hiçbir suçla ilişkisi olmadığını ancak “ankesör” ve benzeri operasyonlarla amacın TSK’yı tasfiye etmek olduğunu söyledi.

Kendisine gelen bir bilgiyi de açıklayan Yarbay Alkan şöyle konuştu: “Hulusi Akar’ın en son açıkladığı, Jandarma ve Sahil Güvenlik hariç 16 bin 540 kişi ihraç edilmiş Milli Savunma Bakanlığı’ndan. Buna en az 6-7 bin de Jandarma koyun, 22 bin. Daha Silahlı Kuvvetler’de sırasını bekleyen 8-9 bin kişi var. Neyi bekliyorlar biliyor musunuz? Son dönemdeki meşhur ankesör soruşturmalarında benim aldığım bilgiye göre 9 bin kişiye karar veriyorlar. Çok daha yüksek ama en son 9 bin kişiye operasyon yapalım diyorlar ama bunların hepsine birden yapamayız, yavaş yavaş 100’er 200’er yapalım diyorlar. Belki bunun daha üçte birine operasyon yapıldı, diğerleri sırasını bekliyor. Bir bakıma şu an Silahlı Kuvvetler kendi tespitine göre terörist istihdam ediyor. Ama bekliyor. Bir kısmı bunların Suriye’de El Bab’da ya da başka yerde. Özellikle getirmiyorlar orada ihtiyaç olduğu için. Yani öyle garip bir durum var ki, yarın ölse birisi omuzlar üzerinde gelip şehit denecek, el üstünde tutulacak ama ertesi güne kalırsa terörist olarak operasyon yapılacak. Bunu akıl fikir kabul eder mi?”

BUGÜN 129 ASKERE OPERASYON

Yarbay Alkan’ın açıklamalarının üzerinden bir gün geçmeden Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri Komutanlıklarına yönelik operasyon yapıldı.

41’i muvazzaf asker olmak üzere, ankesörlü ve kontörlü telefon operasyonu kapsamında; 129 asker hakkında gözaltı kararı verildi.

Gözaltına alınanlar arasında Kara Kuvvetleri Komutanlığından 2 albay, 4 yarbay, 7 binbaşı, 17 yüzbaşı, 16 üsteğmen ve 4 teğmen, Hava Kuvvetleri Komutanlığından 31 astsubay, Deniz Kuvvetleri Komutanlığından 2 albay, 2 yarbay, 1 binbaşı, 3 yüzbaşı ve 40 astsubayın gözaltı işlemleri yapıldı.


[MedyaBold.com] 21.5.2019

Kanserden ölen tutuklu Doç. Özcerit’in kızı ve eşine gözaltı

Cezaevinde kanser olan, tedavi ettirilmeyip 4. evrede hastaneye gönderilen ve hayatını kaybeden Doç. Ahmet Turan Özerit’in kızı ve eşi sabah saatlerinde gözaltına alındı.


BOLD-Cezaevinde kanser olan ve daha sonra vefat eden Doç. Ahmet Turan Özcerit’in eşi Esra Özcerit (42) ve kızı Senanur Özcerit (19) Sakarya’daki evlerinde bu sabah gözaltına alındı.

18 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI, YABANCI ÖĞRENCİLER DE VAR

Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümünde okuyan oğlu Sinan Özcerit (21), Bold Medya’ya yaptığı açıklamada; “Bugün 7.30’da polis evimize gelmiş, arama yapmışlar, telefonlara el koyup annem ve kızkardeşimi de almışlar. Aslında Sakarya’da gözaltına alınan 18 kişi var. İçlerinde kardeşimin yabancı uyruklu arkadaşları da bulunuyor. Avukatımız savcı ile görüştü, dosya hakkında bilgi alamadık. Neden gözaltına alındıklarını bilmiyoruz” dedi.

Sakarya Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen Sakarya Üniversitesi Gazetecilik bölümü 2. sınıf öğrencisi Senanur Özcerit, evhanımı Esra Özcerit’in neden gözaltına alındığı henüz bilinmiyor.

Gözaltı haberini, Ahmet Turan Özcerit’e yapılan haksızlıkları başından beri takip eden TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu sosyal medya hesabından duyurdu.

DAHA NE YAŞATILMAK İSTENİYOR!

Ahmet Turan Özcerit’in büyük oğlu Sinan Özcerit de Twitter hesabından duyuru yaparak “Annem ve kız kardeşim sabah saatlerinde gözaltına alındı. Yaşadıklarımızın üstüne daha ne yaşatılmak isteniyor bilmiyorum ama artık çok yorulduk. Dualarınızı bekliyorum.” dedi.

Sinan Özcerit daha sonra hesabından “Babam vefat ettiğinde taziye evine polis gönderip rahatsız etmiştiniz, şimdi de kardeşim yabancı uyruklu üniversite arkadaşlarını evimize iftara davet etti diye onları da gözaltına almışsınız. Biz zaten yandık ve yanıyoruz, bize dokunan herkesi de yakacak mısınız?” açıklamasını yaptı.

CEZAEVİNDE KANSER OLAN AHMET TURAN ÖZCERİT 4. EVREDE HASTANEYE GÖTÜRÜLMÜŞTÜ

12 Şubat 2018’de hayatını kaybeden Doç. Dr. Ahmet Turan Özcerit, KHK ile ihraç edilmeden ve tutuklanmadan önce Sakarya Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünde görev yapıyordu. Özcerit 14 ay tutuklu kaldığı Bandırma Cezaevinde kalın bağırsak kanserine yakalanmış ve hastaneye götürüldüğünde rahatsızlığının dördüncü evresine gelmiş, tedavisi için çok geç kalınmıştı. Özcerit, hastaneye götürüldüğünde tedavi adına yapılacak bir şey kalmamış ve kısa süre sonra hayata gözlerini yummuştu.

Özcerit’in Sinan ve Senanur dışında Dilara (17) ve Esat (9) adlı iki çocuğu daha bulunuyor.

[MedyaBold.com] 21.5.2019

Sırlar Dolu Mübârek Ay ve Kutlu Gece -1 [Mehmet Ali Şengül]

Ramazân-ı Şerifin en güzel şekilde değerlendirilmesi onun kıymetinin bilinmesine bağlıdır. İnsan kıymetini bilmediği bir şeyi, nasıl ve nerede değerlendireceğini de bilemez. Bu mübârek ayın kıymet ve değerini idrak eden mü’min, onun bir ânını bile boşa geçirmemeye gayret edecektir.
 
Ramazân-ı Şerifin en önemli ve en bâriz özelliği, bu ay da tutulan oruçtur. Mü’minler, sadece midelerine değil; kalp, ruh, akıl, irâde ve niyet gibi maddî mânevî herşeylerine oruç tutturmalıdırlar. Gözü haramdan, dili gıybetten korumalıdırlar.
 
Ramazân Şerifte iki oruç sevabı almak isteyenler, oruçlu bir kişiye iftar yaptırsın. O oruçlunun alacağı sevabın aynısını, iftar ettiren de alır. Oruç tutanın sevabından hiçbir şey eksilmez. Yardıma muhtaç olanlara, zekat ve sadaka ile el uzatıp yüzlerini güldürmek, bu vesîlelerle gönülleri kazanmak ve  Rabbimizi hoşnut edip rızâsını kazanmak,  ne büyük bir lütuf, ne büyük bir ikramdır.
   
Televizyon, internet ve gazetelerde uygun olmayan programlarla ömrü heder etmemeli, binlerce sevap işleme fırsatını kaçırmamalı, husûsiyle Kadir gecesini ki; o öyle bir gece ki şâyet iyi değerlendirilirse ömrü ikiye katlıyor, seksen küsür yıllık ömre tekâbül eden bir kazanç sağlama imkanı sağlıyor. Bu fırsatı, nefis terbiyesi adına iyi değerlendirmelidir.
   
Kaderini hizmete adayanlar, sabahlara kadar TV karşısında, internette, uygunsuz sahnelerle ömrünü berbat edenlerden olmamalıdırlar. Allah her şeyi, gizliyi açığı görmekte olduğu, kâtip meleklerin her şeyi kayda geçtiği unutulmamalıdır.
 
Kur’an-ı Mûcizü’l Beyan, Allah’a ibâdetten sonra en büyük iyilik, ‘Anne babaya iyilik’ olduğuna dikkatlerimizi çekmekte, bir çiçek gibi onlara iyi bakıp hizmet vermeyi, kırıcı söz, tavır ve davranışlardan katiyyen uzak durulması gerektiğini hatırlatmaktadır.
   
Mü’min, Ramazan’da geceleri iyi değerlendirmeli, kötü alışkanlıklardan, gıybet, dedikodu, uygunsuz sözlerden, ister sokakta ister televizyon karşısında haram ve uygunsuz şeyleri seyretmekten kurtulmak için bu mübârek ayı fırsat bilmelidir. Orucu, bütün organlara da tutturmalı, böylece maddî mânevî bütün vücut da Ramazanlaşmalıdır.
   
Bizi Allah’a ulaştıracak yaratılış  gâyemizi anlatan ilimle, ibâdetle, zikir ve tefekkürle, daha çok da Rabbimizin kelâmı Kur’an-ı kerim ve muhtevâsı ile meşgul olmak; çocuklarımızın Kur’an’a,  oruca, namaza özendirici ve merakını artırıcı plan-programlar yapıp hediyelerle mükâfatlandırmak gerekmektedir.
   
Mü’min; Ramazanda dünya işlerini azaltıp, âhiret hayatına önem vermenin yanında, alışveriş işlerinin sadece zarûret derecede olanlarını yapmalı, zamanı çarşı pazarda israf etmemelidir. Bilhassa geceleri istiğfara, salât-ü selâma, teheccüd ve hacet namazlarına ve duâlarına önem vermeli, ihlâs ve niyete derinlik kazandırmalı, namazları vaktinde, ihsan şuuru ile edâ etmeye çalışmalıdır.
 
Bütün bunların gerçekleşmesi için yenilenmek isteyen müslüman, evvelâ niyetinin istikâmet üzeri olmasına önem vermeli, sonra Allah’a ve Resûlü’ne (sav) verdiği sözün önemine kendini inandırmalıdır.
 
Ramazân-ı mübârek bir muhâsebe, aynı zamanda bir melekleşme ayıdır. Melekler yeyip içmezler. Mü’minler de, oruçla melekleşme yolundadırlar. Müminler için en büyük değişim; nefis ve arzularını aşıp, Allah ve Resûlü’nün ahlâkıyla ahlaklanma ufkuna yücelme gayreti içinde bulunma olmalıdır.
     
Ramazanın bereketinden istifâde eden mü’min, bayramdan sonra da uzun zaman Ramazan ruhunu korumalı ve yaşatmalı, bu minval üzereyken bir sonraki Receb-i Şerif ayı kapıyı çalmalıdır.
     
Ramazân-ı Şerif bir âhiret pazarıdır. İrâdeyi güçlendirir, istikamet içinde hayat sürmeyi ve bu şekilde ölmeyi ders verir. Hayâtı disipline eder ve vicdanı hareket geçirir. Zengin fakir herkes anlar ki, insan mâlik değil memlüktür. Hür değil abd (kul) dir, hakîki vazîfesi şükürdür.
   
O gecenin kadrini bilin ki kadriniz bilinsin..
   
Efendimiz (sav), bir gün Ashabı’na İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibâdet ettiklerini anlatmıştı. Sahabe efendilerimiz (r.anhüm) bunu hayretle karşıladılar.
   
Cibril (as) geldi, ‘Yâ Muhammed! Ümmetin bunların hâlini hayretle karşıladılar.  Allah Sana, ondan daha hayırlısını vermiştir’ diyerek Kadir sûresini okudu;
“Biz Kur’ân’ı indirdik kadir gecesi.” “Bilir misin nedir kadir gecesi?” “Bin aydan daha hayırlıdır kadir gecesi!” “O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner...”  “Artık o gece bir esenliktir gider... Tâ tan ağarana kadar...” (Elmalılı tefsiri)

Ramazân-ı Şerif’in son on gününü yâni, itikâf günlerini iyi değerlendiren bir mü’min, aynı zamanda Kadir gecesini değerlendirmiş olacaktır.
       
Kadir gecesi, zaman içinde kulun Allah’a en yakın olduğu zirvedir. Bir dakikası bir güne, bir saati iki aya, bir günü de bir kaç seneye, velhâsıl  83 küsür yıla tekâbül etmektedir. Yâni ömür ikiye katlanmaktadır.

Bâzı zaman ve mekanlar içinde bulunurken, şartlar nedeniyle az amellere kat kat değer verilir. Bir askerin hudutta bir saat nöbet beklemesi, bir sene ibâdet hükmüne geçer. Allah yolunda şehit düşen bir kişi, alâ-i illiyyîn-i kemâlâta yükselir. İyi değerlendirilen bir Kadir gecesi,  seksen üç sene dört aylık bir süreye denk gelir. Görülüyor ki, Kadir gecesi, Sultân-ı Ezel ve ebedin, kendisine inananlara ulûfeler dağıttığı  mübârek bir zaman dilimidir.

Mü’minler de bunu fırsat bilerek ömürlerinin her gününü o gece (Kadir gecesi) şeklinde değerlendirip şöyle duâ etmelidirler:
“Allahım! Senin yüce adını, hak ve hakikati dünyanın her yerinde bir kez daha yücelt. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalplerini îmana, İslâma, Kur’an’a ve îman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsn-ü kabul vaz’et. Bizi muhlis, muhlas, müttakî, verâ sahibi, zâhid, yakınlığına mazhar, Rabbinden hoşnut ve Rabbi kendisinden  hoşnut, Seni seven ve nezdinde sevilen, huşû sâhibi, mütavâzi, Kur’an ahlâkıyla ahlaklanmış kullarından eyle. Efendimiz Hz.Muhammed’e (sav), ehline ve bütün ashabına da salât-ü selam eyle! Âmin”

Efendimiz (sav), ‘Kadir gecesinin hangi gün olduğu bana bildirilmişti. Söylemek üzere dışarıya çıktım. Baktım ki, iki insan birbiri ile münâkaşa ediyor. Onlarla meşgul olurken Kadir gecesi bana unutturuldu’ buyuruyor. (Buhari)

Bu mübârek beyânıyla Efendimiz (sav), mü’minler arasındaki en ufak bir ihtilaf ve kavganın, kendisini nasıl derinden yaraladığını, bunun Kadir gecesinin unutturulması gibi önemli nelere sebebiyet verdiğine işârette bulunmuştur.

Hz.Üstadın; ‘Milletimin îmânının selâmette görürsem Cehenmemin alevleri içinde yanmaya râzıyım’ (T.Hayat) ufkuna ulaşma, her mü’minin vazîfesi sayılmalıdır.  Kendi ıztırabını unutup, başkalarının ıztırabını duyar hale gelme ufku..
Böyle düşünmek, bu hususta gayret göstermek, dua dua Allah’a yalvarmak da peygamberâne bir tavırdır. Bu gece okunacak Kur’an’ın her harfine, otuz bin sevap verilir. Diğer ibâdetlerin, salât-u selamların, sadakaların, ezkâr ve efkarların sevâbı da aynı nisbette arttırılır.

Hz.Âişe (r.anha) vâlidemiz vâsıtasıyla Efendimiz’in (sav) ümmetine tâlim buyurduğu şu duâyı dilden ve kalpten düşürmemeli:
‘Allahım! Sen çok affedicisin. Kerem sahibisin, affetmeyi seversin. Beni de -bizi de- affet, bağışla!’ (Tirmizi)

[Mehmet Ali Şengül] 21.5.2019 [Samanyolu Haber]

Gönül Dolusu Teşekkürler [Asım Yıldırım]

Sahurlar yapıldı.. niyetler edildi. Saat 20.17'ye kadar (ABD'de bulunduğum şehirde), Allah için, oruca duruldu.
Saat şu an 03.55 ve yapmam gereken daha bir sürü iş var ama... o kadar yoruldum ki.

Ramazan'ın hemen öncesinde başlayan, bin bir zorlukla ve sıkıntıyla başladığımız Bir Ümittir Ramazan programında, stüdyoda sadece 2 kişi çalışıyoruz.

Bir arkadaşımız başka bir ülkeden bize montaj desteği veriyor..okunan Kuran-ı Kerim'leri montajlıyor, meallerini çerçeveye oturtup hazır ediyor.. Dünya Ramazanlaşıyor mesajlarını, Ramazan Manisi ve Gönülden Nağmeler bölümlerini montajlayıp bize yolluyor.

Bir arkadaşımız ise ABD'de çektiğimiz yayınları Almanya'ya gönderiyor ve bölümlere de ayırma işlemini yaptıktan sonra Youtube'a yükleme işlemlerini yapıyor.

Hiç kameramanımız olmadı.

Ses teknisyenimiz yok o yüzden ciddi bir ses sorunu yaşıyoruz.

Hem ışık teknisyenimiz, hem yeteri kadar ışığımız yok. O yüzden stüdyomuzu ancak bu kadar aydınlatabiliyoruz.

Prompterımızı kumanda eden birileri yok, onu da biz yapmaya çalıştık ilk 10 gün. Sonra vazgeçtik kullanmaktan.. çünkü prompterı başlatıp saniyeler içinde yerinize oturmanız, gerilime ve konsantrasyon kaybına sebebiyet veriyor.

Youtube'a yayın yüklendikten sonra yapılması gereken işlemler ise ayrı bir hikaye konusu... Ama... elhamdülillah.. bütün eksiklere rağmen, aynı aşkla ve şevkle programı yapmaya gayret ediyoruz.

Bir gün yayında da anlatacağım burada yazdıklarımı ve yazmadıklarımı da..

Çok zorlanıyoruz... ama olsun.

Yola çıkarken, öncelikle;
"Türkiye'de hayat damarları kesilmiş arkadaşlarımıza nefes olabilir miyiz, yüreklerine su serpebilir miyiz, yaralarına bir nebze olsun merhem olabilir miyiz, 'bitmedik devam ediyoruz' müjdesini ulaştırabilir miyiz" düşüncesindeydik...

İlk yayın başladıktan sonra, gelen duygu dolu mesajlara bakınca "elhamdülillah" dedik. Dualar aldık ve halen almaya devam ediyoruz.

Biliyoruz ki, bizim insanımız çok daha güzellerine layık..ama elde şu an bu kadar var. Ama inşaallah daha iyilerini yapabilmek için bu bir başlangıç olacak. O yüzden, burada bana "patron" olup destek verenlerden ALLAH ebeden razı olsun.

Bir Ümittir Ramazan yayınından önce kapılarına gidip "bize sponsor olur musunuz" dediğim ve beni boş çevirmeyen abilerimizden, kardeşlerimizden ALLAH razı olsun. Toparlayabildiğimiz miktarın neredeyse iki katı masrafımız oldu. Borç filan alarak tamamladık düzenimizi. Açığımızı henüz kapatamadık..ama kapanacak inşaallah. Birileri daha sahip çıkacak ve omuz verecek bu güzel işe...

Biz, Üstad Hazretlerinin "çay koy keçeli, yeniden başlıyoruz" dediği gibi.. dün bildiğimiz ve yapmaya çalıştığımız güzel ve hayırlı işleri, dünkü yanlış ve eksiklerimizden sıyrılmış olarak aynen yapmaya devam edeceğiz inşaallah.

Yanımızda olduğunuz için..
destek verdiğiniz için..
dualarınızda yer ayırdığınız için..
gözyaşlarınızla gönüllerimizi yıkadığınız için.. ÇOK TEŞEKKÜRLER.
Rabbim, hiçbirimizi rızası istikametinden ayırmasın.

[Asım Yıldırım] 21.5.2019 [Samanyolu Haber]

Hazine-i Rahmetin en kıymetli pırlantası [Abdullah Aymaz]

Birşeyin olmasını isteyince sadece “Ol!” demekle yoktan var eden sonsuz bir kudrete mâlik ve sonsuz bir Rahmete sahip bir Zâtın kullarıyız… O’nun Rahmet Hazinesinin en kıymetli pırlantası ve kapıcısı Muhammed Aleyhisselamdır… En birinci anahtarı Bismillahirrahmanirrahim’dir… En kolay bir anahtarı  da Muhammed Aleyhisselama getirilen salavattır…

Üstad Hazretleri; “Cismânî ihtiyaçlar, vakitlerin muhtelif olmasıyla değişir; noksanlaşır veya fazlalaşır. Mesela havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan ihtiyaç, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç, ekseriyetle haftada bir defa lâzımdır. İşte bunlar gibi, manevî ihtiyaçların da vakitleri muhteliftir. Her anda ALLAH  kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHÎM’e… Her saatte ise, LAİLAHE  İLLALLAH’a ihtiyaç vardır. Binaenaleyh, âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Aynı şekilde, o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir.” (Mesnevi-i Nuriye, Onuncu Risale) diyor.
On Dördüncü Lem’a’nın İkinci Makamı’ndaki Altıncı Sır’da Üstad Hazretleri şöyle diyor: “Ey hadsiz âcizlik ve nihayetsiz fakirlik içinde yuvarlanan bîçâre insan! Rahmet ne kadar kıymetdar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâl’e vesiledir ki, yıldızlarla zerreler beraber olarak tam bir intizam ve itaatle –beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. O Zât, Sultan-ı Ezel ve Ebed… Onun Zâtî istiğnası var… Gerçekten O, Müstağni-i Mutlaktır. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan mutlak mânada bir Ğaniydir. Bütün kainat, emir ve iradesinin tahtında; heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celâline karşı zillet ile boyun eğmektedir.

“İşte RAHMET, seni –Ey insan! – hiçbir şeye asla muhtaç olmayan Sermedî Sultan’ın huzuruna çıkarır ve O’na dost yapar ve O’na muhatap eder. Ve sevgili bir KUL vaziyetini verir… Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun. Fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, tecelli ve cilvesini senin aynan vasıtasıyla senin eline verir, öyle de: O en Mukaddes Zât’a ve O Ezel ve Ebed Güneşine gerçi biz nihayetsiz uzağız, yanaşamayız; fakat O’nun RAHMETİNİN  ZİYASI, O’nu bize yakın ediyor.

“İşte ey insan! Bu RAHMET’i bulan, ebedî tükenmez bir NUR  HAZİNESİ  buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: RAHMET’in en parlak bir misâli ve mümessili ve o RAHMET’in en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve RAHMETEN li’l-âlemîn ünvanıyla Kur’an’da isimlendiren Resul-i Ekrem Muhammed Aleyhisselamın sünnetidir ve ona tâbî olmadır. Ve bu RAHMETEN  Lİ’LALEMİN olan MÜCESSEM  RAHMETE  vesile ise salavâttır. Evet, salavâtın mânâsı RAHMET’tir. O zihayat mücessem RAHMET’e, RAHMET  duası olan salavât ise; O  RAHMETEN  Lİ’LALEMÎN’e ulaşmaya vesiledir. Öyle ise; sen salavâtı kendine, O RAHMETEN Lİ’LALEMÎNE vesile yap O ZâTI’nda RAHMAN’ın RAHMET’ine vesile edin.

“Umum ümmetin Rahmeten  li’l-âlemîn olan Muhammed Aleyhisselamın hakkında hadsiz bir çoklukla RAHMET mânâsıyla salavat getirmeleri RAHMET ne kadar kıymetli bir İlahî Hediye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette isbat eder.

“Elhâsıl: Hazine-i Rahmetin en kıymetdar pırlantası ve kapıcısı AHMET  Aleyhisselamın Zâtı olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillahirrahmanirrahim’dir. En kolay bir anahtarı da salavattır.
“Allahım! Bismillahirrahmanirrahim’in sırlarının hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Zât’a ve bütün âl ve ashabına, Senin RAHMET’ine ve O’nun hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selam et. Sen’den gayrı, mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayalım.”

Evet ey Erhamürrahimîn, Sen’den başka hiçbir kimsenin merhametine muhtaç olmayacak şekilde bizlere merhamet et…

[Abdullah Aymaz] 21.5.2019 [Samanyolu Haber]

Bir sabah uyandığınızda döviz... [Gölge Bankacı]

15 Mayıs’ta Samanyoluhaber’de yayımlanan makalede şu uyarılarda bulunmuştum:

“Bugün dövizden vergi alan AKP hükümeti yine bir gece yarısı kararı ile kambiyo kontrol rejimine geçebilir. Neticede döviz kalmadı ve dövizin nerede duracağı belli değil. Talep çok fazla.

Türk Lirası içine düştüğü çukurdan yasaklarla, ekonomik gerçeklerle ve serbest piyasa dinamikleri ile uyumlu olmayan kararlarla çıkarılamaz.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, nam-ı diğer Damat Berat “Daha iyi olacak.” dedikçe işler kötüye gidiyor.

Sıkı durun ve dövizinize mukayyet olun.”

BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben imzalı yazı Türkiye Bankalar Birliği'ne ve Türkiye Katılım Bankaları Birliği'ne tebliği edildi.

ÖNCE VERGİ, ŞİMDİ DE “1 GÜN BEKLE HEMŞEHRİM” KARARI

Maalesef bizim cenahta “o kadarına da cesaret edemezler” dediğimiz ne varsa hükümet nispet yapar gibi her birini icra ediyor.

Geçen hafta döviz satışına yüzde 0,1 (binde 1) Kambiyo Gider Vergisi getirilmişti. AKP, 2008’de kaldırdığı bir vergiye niçin sarıldı? Dövizin yasak olduğu yıllara mı geri dönülüyor?

Vergi şoku atlatılmadan 21 Mayıs itibarıyla döviz almak isteyenlere yeni bir tahdit getirildi.

Bundan böyle bankalar 100 bin dolar ya da bu tutara tekabül eden döviz talebinde bulunan müşterilerine dövizi bir iş günü valörlü teslim edecek.

RİSKİ GÖSTERİP DÖVİZDEN CAYDIRMAK İSTİYORLAR

Valör, alınan veya satılan para birimlerinin el değiştirdiği (takas) tarihtir. Dolayısıyla BDDK bu kararı ile yatırımcının kur seviyesine göre avantajlı bulduğu günde döviz almasını yasaklamış oldu.

Böylece vatandaşı dövizde al-sat yapmaktan men edecekler. Peki bankalar ve diğer mali kuruluşlar? Onlara serbest!

Doğrudan bir müdahale gibi görünmese de Kambiyo Kontrol Rejimi’nin ayak sesleri bunlar.

Bugün dolar/TL paritesinin 6,20 TL’den 6,15 TL’ye düştüğünü ve bir müşterinin 100 bin dolar almaya karar verdiğini kabul edelim.

BDDK’nın son kararına kadar 615 bin TL mukabili bahsettiğimiz tutarda dövizi alabilecekti. Artık bu talep ertesi güne kadar tahakkuk ettirilmeyecek.

DÖVİZ TÜKENDİKÇE YENİ MÜDAHALELER GELECEK

Valör tarihinde dolar 6,25 TL’ye çıkarsa ne olacak? Aynı müşteri 625 bin TL ödemek mecburiyetinde kalacak. Bir günlük kur farkı 10 bin liraya mâl olacak.

Şimdilik gerçek kişiler, yani şahıslar için getirilen bu sınırlamanın tüzel kişiler dediğimiz şirketleri şamil hale gelmeyeceğinin garantisi yok. Döviz havuzunda su azaldıkça yeni yasaklar gelecek.

Zira bu karar şirketlerin döviz tevdiat hesaplarından son iki haftada 5 milyar dolara yakın parayı çekip kiralık kasalara nakletmesinin hemen akabinde geldi.

Şirketlerin bankadaki dövizi hangi saikle çektiğini bilen biliyor. Çünkü her tarafta dövizlere el konulacağı konuşuluyor.

BANKALARDA FİZİKİ TALEBİ KARŞILAYACAK DÖVİZ YOK

Hâl böyle olunca bankalar fiziki döviz talebine yetişemiyor.

Doları 6,25 TL’den geri çevirmek için Türkiye’de piyasalar kapalı iken kamu bankalarına Asya-Pasifik’te zararına 4,5 milyar dolar sattıran Merkez Bankası da haliyle bir çıkış yolu gösteremedi.

Elde avuçta kalan son dövizler de suyunu çekti. Swap (dolar-TL takası) üzerinden gelen dövizler ve altınlar düşüldüğünde TCMB’nin net rezervi ekside.

BDDK BAŞKANI, ALBAYRAK İLE GÖRÜŞTÜ

BDDK’nın “Çözüm yoksa, yasak var!” dayatmasının da tıpkı Kambiyo Gider Vergisi gibi döviz talebini azaltmayacak. Bilakis bu akla ziyan karar vatandaşta “döviz kıtlığı” endişesini körükleyecek.

Yine atılan taş ürkütülen kurbağaya değmeyecek. 

Hiç müzakere etmeden tepeden inme kararlarla serbest piyasanın bütün teamüllerini altüst eden BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in “100 bin dolar kararı” öncesinde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile bir araya geldiği konuşuluyor.

Albayrak bugünlerde emeklilere Ramazan Bayramı arefesinde verilecek 12,5 milyar TL ikramiyeyi düşünüyor.

Merkez Bankası’nın “ihtiyat akçesi” olan 40 milyar TL’ye el süremeyeceğini anlayan Albayrak mütemadiyen artan döviz talebine böyle kestirmeden bir çözüm bulduğunu zannediyor.

Albayrak ile BDDK Başkanı Akben’in bankacılıktan zerre kadar anlamadığını ortaya koyan son iki karar döviz işlemlerinde kayıt dışılığı artıracak.

Döviz yavaş yavaş karaborsaya düşecek.

BDDK kararı dolaylı olarak döviz büfelerinden yapılacak işlemleri de etkileyecek.

5 BİN DOLAR DA AYNI HÜKME TABİ

Bu arada kararda 100 bin dolar ve üzeri denilse de bankalara şifahi talimat verildi: 5 bin doları geçen her talebi bir şekilde aynı şekilde değerlendirin ve ertesi güne bırakın!

Sosyal medyada “Dijital ortamda serbestçe alınır-satılır” gibi cümleler gördüm. Kazın ayağı hiç de öyle değil.

Bankalar şahıslardan gelen döviz taleplerinde internet bankacılığı ya da şubeden fiziki talep şeklinde ayırmayacak. Hepsi sınırlamaya tabi olacak. 

KAMU BANKALARI ZATEN BEKLETİYORDU

Bilenler biliyor ben tekrar ifade edeyim: Son dönemde yurt dışından gelen ihracat bedelleri kamu bankalarında keyfi bir şekilde 1-2 gun tutuluyordu. Müşterinin hesabını gecikmeli aktarılıyordu döviz tutarı.

Şimdi BDDK kararı ile o keyfiliğe kanunî kılıf da bulunmuş oldu.

Zararına dolar satan Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank ihracatçının, tüccarın veya şahısların dövizi üzerinden para kazanmaya çalışacak kadar iki yüzlü bir tavır sergiliyor.

100 bin dolar tutarında döviz satın alırsanız 1 gün geç ödenecek. Aynı tutarda döviz satarsanız böyle bir şart yok. Ya da dövizi bir şirket, yatırım fonu, aracı kurum, banka vb alacaksa yine herhangi bir zorluk çıkarılmayacak.

BU GÜRÜLTÜ DOLARI 23 HAZİRAN’A KADAR 6 TL’NİN ALTINDA TUTMAK İÇİN

Kim ne derse desin Türkiye’nin döviz açığı her geçen gün içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Hükümet kalıcı bir çare bulmak yerine 31 Mart Mahalli İdareler Genel Seçimi’nden önce doları 5,50 TL’nin altında tutmak için yeltendiği dokuz kusurlu hareketleri tekrar ediyor.

O gün yabancıların TL almasına mani olunmuştu ve TL swap faizleri yüzde 1.300’e kadar fırlamışkı.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) “100 TL’nin 25 lirası sahte” manasına gelen evlere şenlik kararı yüzünden 23 Haziran’da İstanbul Büyükşehir’de tekrar seçime gidilecek.

Bu yüzden o tarihe kadar doları 5,90 ila 5,99 TL arasında tutabilmek ümidiyle döviz satışına vergi ve alışına ise valörlü işlem şartı getirildi.


Döviz hesaplarının bankalardaki mevduatın içindeki payı 57'ye yaklaştı. Hükümetin peşi sıra aldığı kararlar bu hesaplara da müdahale edilebileceği endişelerini artırdı.

DÖVİZ ALAN BİR ŞEKİLDE ALACAKTIR

Hükümet ekonomiyi nasıl batırdığını itiraf etmek ve kalıcı çözümler bulmak yerine vatandaş “döviz almasın” diye barikatlar kuruluyor.

Son iki karar kambiyo kontrolü ya da sermaye kontrolünden başka bir anlam taşımıyor. Türkiye'nin risk primini artırmaktan başka netice vermeyecek bu adımlar.

Sistemden kaçan yatırımcı gider dünyanın öbür ucundan da olsa o dövizi alır. Biraz meşakkatli olsa da yumurtaları tek sepette heba etmekten iyidir. 

BİR SABAH UYANDIĞINIZDA…

BDDK kendi elleriyle TL’den kaçmaları için hem yerli hem de yabancı yatırımcıya bir bahane daha verdi.

Tekrar altını çiziyorum: Varsa dövizinize mukayyet olun! Bir sabah uyandığınızda Bankadaki döviz hesabınızın TL üzerinden sabitlendiğini görebilirsiniz.

S-400 krizinin etrafında dönüp duruyoruz. Bu turlardan birinde Türkiye’nin yörüngeden tamamen çıkma ihtimalini hiç uzak bir ihtimal değil.

O vakit ne serbest piyasa kalır ne dolar ne banka!

[Gölge Bankacı] 21.5.2019 [Samanyolu Haber]

Günlük kalsiyum ihtiyacı için 1-2-2 Kuralı

Ulusal Süt Konseyi’nin yayınladığı raporlar Türkiye’nin süt tüketiminde diğer ülkelere göre geride kaldığını gösteriyor. 2018 yılında ABD’de kişi başına ortalama yıllık 292, AB ülkelerinde 342.5 litre süt tüketilirken, Türkiye’de tüketimin 146 litre olduğu belirtiliyor.

Sütün, kalsiyum ve fosfor başta olmak üzere vitamin ve mineral yönünden zengin bir içecek olduğuna işaret eden Diyetisyen Berna Ertuğ, çocukluk ve ergenlik döneminde süt tüketimine ağırlık verilmesinin önemine vurgu yapıyor. Ertuğ, 21 Mayıs Dünya Süt Günü vesilesiyle şu önemli bilgileri paylaşıyor: Sütün ortalama yüzde 87,3’ü su, yüzde 5’i karbonhidrat, yüzde 3,5’i yağ, yüzde 3,4’ü protein, yüzde 0,7’si de mineraldir. Süt; C vitamini ve demir dışındaki tüm vitamin ve minerallerden zengindir. Bunların başında kalsiyum, fosfor, A ve B grubu vitaminlerinden özellikle B12, riboflavin ve protein gelmektedir. Süt; kemik sağlığının yanı sıra kanser, hipertansiyon, diyabet gibi kronik hastalıklara karşı da koruyucu etki gösterir. Diş çürüklerinin oluşmasını ve osteoporozu önler, tokluk hissi sağlayarak kilo kontrolüne yardımcı olur.

Bir bardak süt, iki kase yoğurt, iki dilim peynir

Erken yaşlarda düzenli ve yeterli kalsiyum alımıyla kemik mineral yoğunluğunu artırmak, ileri yaşlarda kemik erimesi gibi problemleri önlemeye yardımcı olur. Süt ürünlerindeki kalsiyumun diğer sebze veya besinlere göre üstün olmasının sebebi, bioyararlılığının daha yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Yetişkinlerin alması gereken kalsiyum miktarı günlük 1200 mg’dır. Bu; 1 su bardağı süt, 2 kase yoğurt veya 2 dilim az yağlı peynir ile sağlanabilir. Türkiye’ye Özgü Beslenme Rehberi’nde yetişkin bireylerin 2 orta boy su bardağı; çocuklar, büyüme-gelişme dönemindeki gençler, gebeler, emziren anneler ve menopoz dönemindeki kadınların ise yaklaşık 3-4 orta boy su bardağı süt ve süt ürünü tüketmesi önerilmektedir.

Az yağlı süt ürünleri kolesterolü dengeler

Kolesterol, vücuttaki üretiminin yanı sıra hayvansal kaynaklı besinlerden alınmaktadır. Kan kolesterol seviyesi yüksek olan kişilerde kalp hastalıklarına yakalanma ve kalp krizi geçirme riski daha yüksek olur. Az yağlı olan sütteki hayvansal yağ azaldığı için doğrudan kolesterol düşürür. Dolayısıyla özellikle süt ve grubunu az yağlı olanlardan tercih etmek, hem daha fazla kalsiyum alımını sağlar, hem de günlük doymuş yağ ve kolesterol alımını azaltır.

Pastörize süt iki günde tüketilmeli

Süt tüketiminde laktoz intoleransı olan bireyler zorluk yaşayabilir. Süt içimi sonrası gaz, şişkinlik, karın ağrısı, ishal, nadiren bulantı ve kusma görülebilir. Bu rahatsızlığı yaşayanların laktozsuz ürünleri tüketmesi önerilir. Alerjik bünyesi olan kişiler, sütteki kazein proteininden etkilenebilir. Bu nedenle bir yaşına kadar bebeklere inek sütü verilmemelidir. Süt tüketilirken açıldıktan sonra geçen süreye dikkat edilmelidir. Pastörize sütü açıldıktan sonra buzdolabında 2 gün içerisinde tüketilmelidir. UHT süt ise açılmadığı sürece oda sıcaklığında 4 ay saklanabilir. Açıldıktan sonra ise buzdolabında 3-4 gün içinde saklanması ve tüketilmesi gerekmektedir.

[TR724] 21.5.2019

Problemler, sakatlıklar ve cezalar Galatasaray’ı durduramadı [Hasan Cücük]

Süper Lig’in 61. sezonunun düğümü 33. haftada çözüldü. Sarı-kırmızılı ekip mutlu sona ulaşırken, şampiyonluk sayısını 22’ye yükseltti. Sezonu çifte kupa ile kapatan Galatasaray, sezon boyunca birçok problemle uğraşmak durumunda kaldı. Sakatlıklar ve cezalarla birçok maça ideal kadrosundan yoksun çıktı. İkinci devreye defans ve forvet kurgusu değişen bir kadroyla giren Galatasaray, bir ara Başakşehir’in 8 puan gerisine düşmesine rağmen pes etmeyerek rakibini geçip sezonu zirvede tamamladı.

2018-19 sezonuna ‘son şampiyon’ ünvanıyla başlayan sarı-kırmızılı ekip, ligin başlamasına kısa bir süre kala golcüsü Befatimbi Gomis’i sattı. Sezonu 29 golle kral olarak tamamlayan Gomis’in yerine Galatasaray, UEFA’nın Finansal Fair Play (FPP) kriterleri kapsamında yaptığı anlaşma gereği yerine santrafor transferi gerçekleştiremedi. Forvet hattının bir numaralı ismini kaybeden sarı-kırmızılarda gözlerin çevrildiği isimler Eren Derdiyok, Sinan Gümüş ve Muğdat Çelik oldu. Sezonun startıyla bu isimlerin hiçbirinin derde deva olmayacağı kısa sürede ortaya çıktı. Muğdat ilk 11’de yer bulamazken, Eren ve Sinan da sık sık sakatlıklarından dolayı takımı yalnız bıraktı. Devre biterken Eren Derdiyok 7, Sinan ise 1 gol atıyordu.

İlk devre sıkıntı sadece gol yollarında yaşanmadı. Galatasaray’ın başı sık sık sakatlıklardan kurtulamadı. Sezonun ilk yarısında Younes Belhanda, Sinan Gümüş, Eren Derdiyok ve Yuto Nagatomo 4’er, Fernando Reges, Serdar Aziz ve Selçuk İnan 3’er, Henry Onyekuru 2, Maicon Roque ile Sofiane Feghouli de 1’er maçta sakatlıklar nedeniyle takımdan uzak kaldı. Sakatlık problemi devre ile de bitmedi.  İkinci yarıda ise Nagatomo 6, Fernando Reges 5, Kostantinos Mitroglou 4, Marcao ve Mariano Filho ise 1’er karşılaşmaya sakatlıklarından dolayı çıkamadı. En talihsiz isim ise Emre Akbaba oldu.

Ligin 7. haftasında sakatlanan Alanyaspor’dan yeni transfer Emre Akbaba, 4,5 ay sahalardan uzak kaldı. Sahalara döndükten sonra toparlanma sürecinde olan Emre’nin 32. haftadaki Rizespor müsabakasında bu kez kaval kemiği kırıldı. Tüm bu problemlerin sahaya yansıması ise 17 maçta toplanan 29 puan alıyordu. 35 puanlı lider Başakşehir’in 6 puan gerisinde devreyi tamamlayan Galatasaray, kadronun aksayan yönlerini güçlendirmek için kolları sıvıyordu.

Devre arasında Ozan Kabak, Garry Rodrigues, Maicon Roque ve Serdar Aziz takımdan ayrılan isimler oldu. Bu futbolcuların satışından 24 milyon Euro’luk gelir elde eden Galatasaray, kolları sıvayıp 17 milyon Euro harcayarak Mbaye Diagne, Konstantinos Mitroglou, Marcao, Christian Luyindama, Semih Kaya ve Emre Taşdemir’i kadrosuna kattı. Özellikle sezonun ilk devresinde Kasımpaşa formasıyla 20 gol kaydeden Diagne’den beklentiler yüksekti. Sarı-kırmızılı camiada, artık gol sorununa çözüm bulunduğu, Gomis’in boşluğunun nihayet doldurulduğu inancı hakimdi. Ancak Gomis, Kasımpaşa performansının çok gerisinde kaldı. Sarı-kırmızılı formayla çıktığı maçlarda yarıdan fazlası penaltıdan olmak üzere 10 gole imza attı. Diagne’nin sustuğu anlarda devreye Feghouli çıktı. Özellikle son dönemeçte attığı kritik gollerle Galatasaray’ı yarışta tutan isim oldu. İkinci devrenin en büyük artılarından biri defans hattına monte edilen Luyindama ve Marcao’nun performansı oldu. İlk kez birlikte oynanan iki oyuncu kısa sürede uyumu yakaladı. İlk devre kalesinde 21 gol yiyen Galatasaray, Luyindama ve Marcao’nun görev yaptığı 16 maçta kalesinde 11 gol gördü.

Galatasaray’ın geçen sezondan kalan deplasmanda puan kaybetme alışkanlığı bu sezon da devam etti. Bir anlamda tıpkı geçen yıl olduğu gibi bu yılda şampiyonluğu iç saha başarısı getirdi Sahasında oynadığı 17 maçta 43 puan çıkaran sarı-kırmızılı ekip, 13 galibiyet ve 4 beraberlik aldı. Deplasmanda ise 16 maçın 7’sinde galibiyet görürken, 5 beraberlik ve 4 yenilgi aldı. 2019 yılı itibariyle yenilgi yüzü görmedi. 19 maçtır bileği bükülmeyen Galatasaray son yenilgisini ligin 14. haftasında 1-0’lık Beşiktaş yenilgisiyle aldı.

Ekonomik kriz, sakatlıklar ve formsuzluklara bir de cezaları eklemek gerekir. Ligin 4. haftasındaki Trabzonspor karşılaşmasında gördüğü kırmızı kart nedeniyle Younes Belhanda, 3 maç cezası aldı.Fenerbahçe ile 11. haftada oynanan derbide yaşanan olayların ardından sarı-kırmızılı futbolculardan Ryan Donk 6, Badou Ndiaye’ye 5, Garry Rodrigues ise 3 maçla cezalandırıldı. Fenerbahçe derbisinde sadece oyuncular ceza almadı. Fatih Terim 10 maç, yardımcısı Hasan Şaş 8 maç ceza aldı. Terim, müsabaka hakemine yönelik hakareti ile sonrasındaki açıklamaları nedeniyle, Hasan Şaş da saha içindeki kavgadan dolayı ceza aldı. Cezasının bir bölümünü kupa maçlarıyla çeken Terim, ligde 7 maçta yedek kulübesinde yer alamadı. Hasan Şaş ise 6 lig maçında görev yapamadı.

Alanyaspor ile oynanan 20. hafta maçında berabere kalarak kayıp yaşayan sarı-kırmızılı takım, 44 puanlı lider Başakşehir’in 8 puan gerisine düştü. Herkesin ortam yorumu Süper Lig’in adım adım 6. değişik takımın şampiyonluğu için gün saydığıydı. Ancak ligin son dönemecinde Başakşehir’in üst üste puan kayıplarını iyi değerlendiren takım sarı-kırmızılar oldu. Önce ligin 31. haftasında sahasında Beşiktaş’ı yenerek hem rakibini yarıştan uzaklaştırdı hem de Başakşehir ile puanını eşitleyip, averajla öne geçti.  32. haftayı kayıpsız geçen Galatasaray, 33. haftada aynı puanda olduğu Başakşehir’i 2-1 yenerek 3 puan fark yakalayıp bitime bir hafta kala 22. şampiyonluğunu ilan etti.

2018-19 sezonunu çifte kupayla kapatan Galatasaray’ın önünde şimdi Şampiyonlar Ligi hedefi bulunuyor. Gruplara doğrudan katılacak. Ancak bu kadro ile Devler Ligi’nde işi kolay değil. Mutlaka yeni transferler yapması gerekiyor. Zira, artık Fatih Terim ve oyuncularından sadece Edirne sınırları içinde değil Avrupa’da da başarı bekleniyor. Galatasaray sezonu şampiyon tamamladı ama 2018-19 sezonunun yazacağımız daha çok hikayesi var.

[Hasan Cücük] 21.5.2019 [TR724]

Kurallandırılmamış rekabet [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Kurallandırılmamış rekabet şiddet içerme potansiyeli barındırır. Rekabetin kurallandırıldığı rekabetlerde, kurallara uyulup uyulmadığını denetleyecek, tartışmalı durumlarda nihai olarak kuralların ihlal edilip edilmediğine dair karar verecek bir hakemlik müessesesi bulunur. En basit spor müsabakalarından, merkezi devlet yapılarına kadar, kurallandırarak oluşturulan normatif rejimler, insanlık tarihi boyunca uygarlaşmanın da ana dinamiğini oluşturmuştur.

Savaş gibi öldürme üzerine inşa edilen bir rekabette dahi, savaş hukuku savaş esnasındaki insan davranışına belirli kısıtlamalar getirir ve normatif bir yapı oluşturur. Kurallandırılmış şiddet, kurallandırılmamış şiddete oranla daha insanidir. Kurallandırılma suretiyle oluşturulan ortam, evrensel bir insani özelliktir. Tüm kültürler, dinler, milletler, etnik gruplar, kabileler, kurallandırışmış ilişkiler bütünüdür aslında.

Siyasal sistemler, rejimlerine bakmaksızın siyasal karar alma mekanizmalarının, kurumlarının ve süreçlerinin kurallandırılmasından oluşur. Siyasal kararları kimler alacak, yasaları kimler, nasıl yapacak, yasalara aykırı hareket edenleri kimler, hangi parametrelere göre yargılayacak, tüm bunların olması esnasındaki otoriteyi kim hangi zorlayıcı önlemlerle kullanacak, tüm bunlar siyasal sistemlerin konusudur. Siyasal sistemlerin hukuki (de jure) ve fiili (de facto) olmak üzere iki tür kurallandırması söz konusudur. Birincisi, örneğin anayasa ve yasalardır. İkincisi, bu anayasa ve yasaların uygulama alanına ilişkindir. Bazı devletlerde var olan yasal müktesebat ve devlet mimarisi ile uygulamadaki süreç birbirleriyle uyumluyken, bazı devletlerde arada uyum yoktur. De jure ve de facto alanlar arasında uyum bulunmayan devletler, öngörülemez. Çünkü bu tür siyasal birimlerde bir tür istisnalar rejimi vardır. İstisnalar rejiminde prosedürel çerçeve çok zayıftır.

Onu eğip bükmek, kişilere ve anlık gereksinimlere göre kuralları uygulamak veya uygulamamak, yasal olağan prosedürün sağladığı veya sağlamakla mükellef olduğu güven ortamının altını oyar. Bu tür sistemlerin süjesi olan vatandaşlar, devletten korkarlar. Devlet böyle rejimlerde hesaplanamaz, kontrol edilemez, öngörülemez bir güçtür çünkü. De jure ve de facto durumun uyumlu olduğu devletlerde ise vatandaşların devletten çekinmelerini gerektirecek bir neden yoktur. Birincisinde sis ve pus hâkimken, ikincisinde şeffaflık ve hesaplanabilir olmak / öngörülebilir olmak esastır.

De jure ve de facto (hukuki durum ve fiili durum) arasında uyum olmayan rejimlerde siyasal rekabet ve işbirliği alanı, Borges’in yolları çatallanan bahçesi gibi, bir tür belirsizlikler labirentidir. Labirentlerde genelde bir giriş ve bir çıkış vardır. Aradaki tüm çıkmaz sokaklara karşın, deneme-yanılma yöntemi ile akıl yürütme / mantık kullanılarak sonunda doğru yolu bulur ve labirentten kurtulursunuz. Oysa belirsizlikler labirenti, doğası gereği manipülatiftir. Orada kurallardan ziyade güç dengeleri egemendir. Siyasal işbirliği kısa süreli geçici barış dönemleridir. Kök salmaz ve uzlaşılara kapı açmaz. Klasik pat durumlarıdır. Eşit veya eşite yakın güçler arası dinamik, kurallara evrilmez. Bu tür geçici barış ortamları, esasında savaşa hazırlık süreleridir. Anlık ortaklıklar, hasımların soluk aldığı ve güç berkitmeye gayret ettikleri soğuk savaş ortamlarıdır. Diktatörlüklerde ve otoriter yapılarda durum böyledir. Sistemin ana unsuru olan belli kurumlar, bu tür dinamik ilişkilerde ister istemez ön plana çıkar. Ordu gibi!

Ordular ve devletler esasında birbirini tamamlar. Tıpkı yumurta ve tavuk ilişkisi gibi, birinin olmadığı yerde diğeri de olamaz. Tek farkla: yumurta-tavuk paradoksuna çözüm bulmak olanaksızdır. Oysa ordu-devlet paradoksu yoktur. Çünkü ordu olmadan devlet olamaz. Dolayısıyla, devlet ordunun sonucudur. Ordu devletin sonucu olamaz. Silahlı güç, devlet oluşumunda esas belirleyici unsurdur. Ordular ve devletler birbirini tamamlasa da, geçiş süreçlerinde devletler ortadan kalkabilir. Ama ordular ortadan kalkmaz. Osmanlı Devleti’nin fiili çöküşü sürecinde ordunun gücünü görece koruduğu ve bunun bir yeni devlete evrildiği vakadır. Bu ordunun yeni devlet kurması veya eski devletin restorasyonuna kalkması arasında ordunun devlete göre önceliği bağlamında hiçbir fark yoktur. Tezimiz, devletlerin ömrünün orduların ömrü kadar olduğu ise eğer, her iki olasılıkta da 1919 sonrası ortaya çıkan milli mücadelenin, silahlı gücün inisiyatifi ile olduğu görülür. Elbette tarihsel gerçeklikte, silahlı güç başındaki iradenin etkisiyle yeni devlete yöneldi. Ama konu bu değil. Esas konu, devletleri orduların var ettiği gerçeğidir. Devletteki esas güç, şiddet kullanma tekelidir. Bu güç ancak kontrol altında olan bir silahlı güçle gerçekleşebilir. Kast ettiğim güç, düzenli ordu – ve kısmen de kolluk – tüm devletlerin ana nüvesidir.

Türkiye’de orduyu kim kontrol etmektedir?

Şimdi konuya girelim: bugünkü rejimde Türkiye’de orduyu kim kontrol etmektedir? Bu soruya yanıt, bir bulmacadır. Elimizde devletin röntgenini çekecek bir araç yok. Bugünkü kuralsızlıklar rejiminde, amiyane tabirle, kimin eli kimin cebinde, bunu bilmiyoruz. Bir işbirliği var. Belli bir rekabet var. İşbirliğine somutça dâhil olan güçleri biliyoruz. İşbirliğine rezervlerle katılımda bulunan yapıları da öyle! Saray-AKP-MHP, bu işbirliğinin somut ve aleni kısmı; bir nevi buzdağının su yüzeyinde kalan kesimidir. CHP, bu işbirliğinin rezervlerle kapılan kesimidir. Yeknesak bir yapı olmayan CHP içerisinde ulusalcılar olarak nitelenen kesim, rejimin Kürt siyaseti ve Cemaat’e yönelik yaklaşımına sempati duyduğu için, rejimi desteklemektedir. CHP içerisindeki farklı yönelimlerdeki sol kesimler ise, rejimi kısmen desteklemek, kısmen desteklememekle, rejime tümden muhalefet etmek arasındaki tartışmalı sularda seyretmekte, yeknesak bir profil çizememektedir. CHP, bu nedenle daha çok rejime payanda olan, ona arka çıkan bir görünümdedir. Muhalefeti palyatiftir. Bir diğer güç, buzdağının en görünmez kısmını oluşturan esas taşıyıcı kitledir. Silahlı kuvvetler!

Silahlı kuvvetlerin üzerinde önemle durulmalı. Çünkü yukarıda izah etmeye çalıştığım üzere, rejimin esas kaderini belirleyecek güç unsuru budur. Silahlı kuvvetlerin içini göremiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki, bugünkü TSK, 15 Temmuz öncesindeki TSK değil. 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra TSK’da tüm Türk tarihinde neredeyse Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile benzer siyasal önemde bir tasfiye gerçekleşmiştir. 15 Temmuz sonrasında ordudaki general-amiral kadrosunun tamamının ½’si ordudan atılmış ve hapse tıkılmıştır. Yine sayıca çok fazla ve oransal olarak çok yüksek bir subay kitlesi aynı şekilde TSK’dan ihraç edilerek hapse atılmıştır. TSK’nın göz bebeği eğitim kurumları, külliyen kapatılmıştır – ki bu bile tek başına “vaka-i Hayriye” gibi önemli sonuçları olan bir durum meydana getirmiştir. Yapılanların doğru mu yanlış mı olduğuna bakmaksızın, dünyanın herhangi bir bağımsız uzmanının bu olanları geçiştirmesi ve önemsememesi düşünülemez. Nitekim, gerek NATO çevreleri, gerekse de akademik çevreler, 15 Temmuz sonrasında TSK’da gerçekleştirilen tasfiye ile rejim arasında korelasyon kurmaktadır.

Tüm bu güç odakları arasında bugün bir tür fırtına öncesi sessizliği vardır. 19 Mayıs 2019 günü çektirilen fotoğraf – 19 Mayıs ruhu olarak Sözcü gazetesinin sürmanşetten verdiği tarihi kare – bir devlet kuran 19 Mayıs 1919’da Samsun’a yanaşan Bandırma vapuru gibi, esasında sembolik bir milada işaret etmektedir. Osmanlı Devleti’nin yıkılışını 19 Mayıs 1919’a tarihleyen – fiilen ordunun Osmanlı devlet kontrolünden çıkması ve bir başka fiili otorite altına girmesi sürecinin başlangıcı olması sebebiyle! – akıl yürütme, bu 100. yıldönümünün yeni rejimin resmi tarih yazımı gayretlerinde özel bir yere sahip olacağını da görmeli. Benim kanaatimce, 17 Aralık 2013, 15 Temmuz 2016, 19 Mayıs 2019 tarihleri, yeni rejimin resmi tarih yazımında her biri ayrı bir milli bayram olarak tezgâhlanabilecek kadar büyük önemi haiz sembolik tarihlerdir. Özellikle CHP’nin bu kareye girmesi, çalınarak iptal edilen İstanbul seçimlerinin sonrasında tıpkı Yenikapı’ya giderek o kareye girmek gibi, bir yelkenleri suya indirme, bir tür biat yemini gibidir. Zaten CHP rejimin dilini benimsemiyor mu? Kemal Kılıçdaroğlu’nun “15 Temmuz kontrollü darbedir” söylemi bıçak gibi kesildi. Adalet yürüyüşünde KHK’lıların ve Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğünü talep eden sol ve demokrat söylemleri unutuldu. Ergenekon sempatizanı ulusalcı kanadın dümen suyuna girerek kendi konumunu korumayı seçen Kılıçdaroğlu, en az Recep Tayyip Erdoğan kadar rejimce kullanılan, rejimce sahip olunan, rejimce manipüle edilen biridir.

Yine de: bu tablo bir geçici güç dengesidir ve kurumsallaşmış bir işbirliği değildir, hiçbir zaman olamaz da. Ortada bir rejim vardır ve bu işbirliğinin ortak paydası, bu rejimin sürdürülmesidir. Ancak rejimde kim ne ağırlıkta rol oynayacak, devamlı karışan kartlar ortamında içi kıpır-kıpır bir rekabet dinamiği barındırıyor. Bu rekabet dinamiğinde enteresan figürleri ve güç odaklarını bazen aynı takımda görüyor, şaşırıyorsunuz, biliyorum! Hatta yıllardır Türkiye siyasetini takip eden duayen gazeteciler, akademisyenler, uluslararası gözlemciler bile gördükleri manzara karşısında bocalıyorlar. Bense gördüklerimi ve anladıklarımı bütünsel bir resim içinde anlamlandırmaya çalışıyor, 15 Temmuz’dan bu yana ortaya koyduğum hipotezden hareketle, TSK içinde ve dışında silahlı kuvvetleri kontrolünde tutan kimdir sorusuna odaklanıyorum. Bu soruyu hiç unutmadan, ihmal etmeden, gözden kaçırmadan, görmezden gelmeden, boşlamadan detayları okumaya ve anlamaya gayret ediyorum. Ve karşıma sürekli Rusya yanlısı, liberal demokrasi karşıtı, Türk dış politikasını 100 yıllık Batı yöneliminden kopartan ve onu Rus steplerine ve tehlikeli denizlere sürükleyen maceracı bir hizip çıkıyor. Bu cunta, Perinçek’le karikatürize edilecek kadar hafife alınacak bir yapı değil. İnanmıyorsanız içerideki generallere, amirallere ve on binlerce subaya sorun.

Bu rejimin nereye evrileceği konusu, TSK içi bir kurallandırılmamış rekabetle belirlenecek. Bu zelzele, Türk siyasetini de yeniden şekillendirecek.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.5.2019 [TR724]

YSK’nın beklenen gerekçeli kararı ve asıl hırsızlıklar, anayasal suçlar [Ramazan Faruk Güzel]

Bu haftabaşı YSK toplantı ve beklenen açıklama geldi: “Gerekçeli kararın açıklanmasının ertelenmesine.”

Ve Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul’da seçimin yenilenmesine dair kararının gerekçesi “200 sayfa kadarmış!” Ve bu gerekçeli karar için, “seçim iptaline muhalif olan dört üyenin muhalefet şerhlerini yazmalarının, imza ve tasnif süreçlerinin tamamlanması” bekleniyormuş…

CHP’nin üyelik konusunda çarpıcı bir tepsiti var: “YSK’nın bir tane üyesi var o da Saray’ın kibirli kişisi, diğerleri yedek.” Ve de CHP Sözcüsü Faik Öztrak’ın, “Minare o kadar büyük ki kılıf uydurmak çok zor oluyor” sözleri sürecin tam özeti…

Malumunuz, YSK’nın İstanbul seçimlerini iptal kararı, dörde karşı yedi oy ile alınmıştı. Kısa kararda, “kamu görevlisi olmayan sandık görevlileri” iptal için gerekçe gösterilmişti. AKP “çünküçaldılar” kampanyası başlatınca bu 7 üye de boşa düşmüştü açıkçası. Dolayısıyla o iddiaları da kapsayacak beyan arayışlarına girdiler. Onların yeni beyanlarına karşı da muhalif kalan üyeler ek süre istemişler…

Şimdi sizce 200 sayfalık ne gibi gerekçeler sıralanacak ki?

Gerekçenin tamamının çıkmasını beklemeyiniz ve o kadar sayfayı okumak için uğraşmayınız; size “mana-i harfi” ile özet geçeyim:

“Efendim, devletimizin, bütün erklerin reisi, tek liderimiz (“Ein Führer”), başyargıcımız (“Oberster Gerichtsherr”) ‘böyle bir karar çıksın’ dedi biz de verdik gitti. Ne yapalım yani, bir üyemiz halen içeride, binlerce yargı mensubunun başına gelenler malum; bizim de çoluk çocuğumuz var…  Sandık görevlileri aslında uygun değilmiş filan yani, böyle kabul edin gitsin.”

AKP BAHANELERİ!

Yerel seçimlerin üzerinden neredeyse 2 aya yakın zaman geçse de tartışmalar bitmiyor.

YSK üzerinden İstanbul seçimler bir şekilde iptal ettirildi, CHP adayının hakkı çalındı, şimdi günlerdir kılıf bulunmaya, buna bir izahat getirilmeye çalışılıyor.

Belki de insanlık tarihinin eşine az rastlanır derecede azgın, arsız hırsızları son dönemlerdeki seçimlerin hemen hepsine şaibe karıştırsalar da bu seçimi alamayınca tam bir taşkınlık içerisindeler… Bir de işi arsızlığa vurup çünküçaldılar diye hastag bile açtılar. Tam bir yavuz hırsız misali…

Yemek masası olan, hali vakti yerinde evlere gidip yerlere iftar sofraları kurduran, orada yemek ortasında iftar duası pozları verdiren AKP’nin İstanbul adayı Binali Yıldırım, sonra bağdaş kurup seçimin çalındığına dair komplo teorileri sıralıyor. Seçim gecesi yaşanan ‘en büyük hilesi’ şuymuş bakınız: “Seçim sandığı yetkilisi bakıyor seçmene, AK Parti’ye verecek gibiyse büyükşehir pusulasını vermiyor.”

Evet, bilgisayar mausunu kullanmaktan, kendi adını yazmaktan, en basit motorik hareketleri yapmaktan bile aciz Cumhur İttifakı’nın İBB adayı Binali Yıldırım, seçim hilelerine dair çok mahir bir bahane bulmuş: 31 Mart günü ‘AKP’liye benzeyen seçmenlere’ İBB adayı için oy kullanmamaları için pusula verilmemesi…

Halbuki seçim akşamı Binali Yıldırım #ÇünküÇaldılar dememiş, “Oyumuz eksik kaldı onu tamamlayacağız” demişti. Muhalefetin oy çuvalları üzerine yatıp oyları çaldırmayınca “eksik oyları tamamlayamayan” AKP, şimdi ise seçimleri iptal ettirip tekrar deniyor şansını. Çünkü İstanbul’u vermemekte çok kararlı, zira oradaki rant beslemeleri için çok mühim, çok elzem.

ASIL HIRSIZLAR

Hırsızlıktan bahsedilirken, HDP’li hukukçu vekil Mehmet Tiryaki, yenilerde AKP’nin seçimleri nasıl iptal ettirdiğini verileri ile açıkladı; AKP’nin YSK temsilcisi vekili Recep Özel ile görüşme izlenimlerinden yola çıkarak…

– Meğer AKPliler, devletin bütün imkanlarını kullanarak bütün seçmenlerin ve de seçim sandığı görevlilerin şahsi bilgilerini ve yakınlarına dair istihbari bilgilerini ÇALMIŞLAR.

O YSK önünde poz verdikleri o valizlerin içi de o fişleme bilgileri imiş!..

– Meğer Sağlık Bakanlığı’ndan 20 bin kadar zihinsel engellilerin isimlerini ve bilgilerini ÇALMIŞLAR,

– İçişleri Bakanlığı’ndan 10 bin kadar kısıtlıların bilgilerini, Adalet Bakanlığı’ndan da mahkeme dökümlerini ÇALMIŞLAR,

– Sandık başkanlarının bütün kişisel bilgilerini İlçe Seçim Kurulları’ndan, yakınlarının bilgilerini İçişleri Bakanlığı’ndan, çalışmış oldukları yerlerin bilgilerini SGK’dan ÇALMIŞLAR!..

Vekil Tirkyaki’nin dediği gibi, Sandık Kurulu başkanlarının hangisinin eniştesinin “Fetö’den soruşturma” geçirdiğini, hangisinin kaynının “Fetö’den davası”nın olduğu bilgilerini dahi alarak kişisel verileri ÇALMIŞLAR!

Evet, seçimi iptal ettirmişlerdi, çünkü ÇALMIŞLAR!

KANUNLAR NE DİYOR?!

6698 Sayılı “Kişisel Verileri Koruma Kanunu” m.6/1 “özel nitelikli kişisel veriler”i şöyle sıralar:

“Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri…”

Ve 6/2’ye göre bu özel nitelikli kişisel verilerin, “ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır.”

Binaenaleyh bu yasanın 17/1 m. gereğince “kişisel verilere ilişkin suçlar bakımından 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 135 ila 140 ıncı madde hükümleri uygulanır.”

Buna göre:

– “Kişisel verilerin kaydedilmesi” ile ilgili atıf yapılan TCK Madde 135/1 de: “Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.” demektedir.

Her bir mağdur için üst sınırdan 3 yıl ceza tayin edildi diyelim:

– TCK 135/2’ye göre: “Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır.”

Burada AKP ve yetkilileri açıkça bu suçu işlediği için ceza yaklaşık 4,5 yıla çıkmaktadır.

– “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” ile ilgili olarak da Madde 136/ “iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası” öngörülmektedir.

– Kaldı ki burada “Nitelikli haller” mevcuttur. Nitekim Madde 137/1’de, bahsedilen suçların;

a) Kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle,
b) Belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle, işlenmesi halinde,
verilecek cezanın yarı oranında artırılması öngörülmektedir!

– Madde 137/2’y göre de: “Suçun konusunun Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) hükümlerine göre “ortadan kaldırılması veya yok edilmesi gereken veri olması” hâlinde verilecek ceza bir kat artırılır.

Özetle, AKP ve yöneticileri;

Kanun Numarası : 6698 Kabul Tarihi : 24/3/2016 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih: 7/4/2016 olan (yani yenilerde kendilerinin yasalaştırdığı) KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI KANUNU’na göre ve kaç kere düzenlemesini yaptıkları 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na göre veri hırsızlıkları yapmış, suç işlemişlerdir.

Ve TCK 139/1 gereğince, “bu suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikayete bağlı” olduğu için, İstanbul’da bu tür veri hırsızlıkları ile mağdur edilmiş bütün vatandaşları şikayet hakkını kullanmaya davet ediyorum.

“Anayasayı tanımadığını ilan eden” bu iktidar, bu eylemleriyle ile aynı zamanda Anayasal bir hakkı ihlal edip suç işlemektedirler. Zira Anayasanın 20. maddesine göre; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.”

Buna dair de TCK 134 vd maddelerde ilgili düzenlemeler bulunmaktadır.

FİŞLEMECİLER!

Aslında bunlar fişlemeci bir idarenin hastalıklı semptomları! Avrasyacı kanatla suç ortaklığına ve işbirliğine giden iktidar, onların yıllar yıl süren arşivcilik ve fişlemecilik hastalığını aynen kapmış oldu. Ve bunu o kadar kaptırdılar ki bir İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (Torbalı) bile okullara yazı göndererek, “sosyal medyada siyasi paylaşım yapan öğretmen ve öğrencilerin fişlenmesini” isteyebiliyor, bu iş o kadar ayağa düştü yani!

AKP yönetimi durur mu; sadece muhalif seçmenin fişleme listesini değil, 31 Mart’da sandığa gitmeyen oyverenlerin bilgilerini dahi devletten almış! (Yani onları zorla sandığa götürecek, bir şekilde…) Oy kullanmayan, sandığa gitmeyen 1,5 milyonu aşkın seçmenin isim ve adres listeleri AKP’de ve CHP, bu listelerin nasıl ve kimden iktidara ulaştırıldığını soruyor. Sizce…?

Yasal güvence altındaki “özel hayatın gizliliği” ve “kişisel verilerin korunmasına” dair bütün bu düzenlemelere rağmen, AKP’nin bu bilgilere ulaşıp YSK’ya sunması karşısında, aynı zamanda bir yüksek yargı kurumu olan, kararları kesin ve itiraz yolu kapalı olan YSK’nın buna kayıtsızlığı hukuk ve yargı sistemimizin dip noktasıdır artık!



Özellikle şu son 4-5 yıldır fişleme listeleri üzerinden yüzbinlerce insanın hayatı karartıldı. Bunun başat lokomotifi de “Fetö davaları.” Bunun organizatörü Erdoğan’ın adını koyduğu şekliyle Ortaçağ “Cadı Avı” mantığı ile giden bu uygulama, insanların her türlü iletişim ve veri bilgilerinin kopyalanması, çalınması, arşivlenmesi üzerinden gidiyor.

Bu zamana kadar yapılan bu Anayasal suça, TCK anlamında işlenen bu suçlara milletçe sessiz kalındı. Ama suç ve zulüm bir yangın gibidir, baştan önlem alıp bastırmazsanız daldan dala atlayarak yol alır ve bütün bir ormanı yakar kül eder zamanla. Diktatörlüğe giden süreçlerde de bu tür insan hakları ihlallerine “mazlumların kimliğine bakılarak ses çıkarılmazsa” rejim, otoritesini kurmuş ve kökleştirmiş olur.

AİHM ve uluslararası mahkemeler, AİHS gibi düzenlemeler “Özel hayatın gizliliğini ihlalleri”ni açıkça reddeder. (Bakınız AİHM, Burghartz v. Switzerland kararı ve de Sidabras and Dziautas v. Latvia kararı).  Nitekim AİHS m 8 gereği bu açıkça suçtur. Buna rağmen ülkede çok fecaatler işlendi. Örneğin; Anayasa Mahkemesi’nin 2 üyesinin ihracında sadece “sosyal çevre bilgisi” adını verdiği fişlemelere dayanılmıştır. Aynı akibeti paylaşan 1 YSK üyesinin durumu da farksız…

HSK başkan vekili Mehmet Yılmaz’ın itiraf ettiği bu adice “fişlemeler” ile de zaten 5 bin kadar yargı mensubu ihraç edilmişlerdir. Ve bu Anayasa 159/1’de bahsedilen “mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına” aykırıdır.

“Deve boynun eğri” demişler, “Nerem doğru ki!” demiş… Anayasa’nın hangi maddesini tanıyorlar ki bunu tanısınlar!? Zaten önce Anayasa’nın bu 159/1 maddesini ihlal ettiler, devletin temeli olan adaleti çökerttiler evvelen, sonra diğer bütün maddelerini böyle kolayca hiçe sayabiliyorlar!..

İstanbul seçmenine sesleniyorum; bu kadar hak gaspına, hırsızlığa yeteri kadar tepki gösterilmedi, bari seçimlerinizin, kişisel verilerinizin çalınmasına ses veriniz. Bu arsız hırsızlara bu kez olsun geçit vermeyiniz ve şikayet haklarınızı kullanınız lütfen. Tamam, bu sürecin mağdurları bizler bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyoruz, sizler son durumu kurtarın bari.

[Ramazan Faruk Güzel]

Zor zamanlar, zor sorular [Veysel Ayhan]

Çocuk önce emekler. Sonra bir yere tutunur, ayakta durmaya çalışır, sonunda yardımsız olarak yürümeyi başarır. Yürüme, koşma böyle basit bir şeydir. Küçük yaşlarda düşe kalka öğrenilir. Sancılı olmaz.

Fikri olarak kalkmak, yürümek, dengeyi sağlamak, desteksiz hareket etmek ise küçük yaşlarda olmaz. Zaman ister. Fikri olarak olgunlaşmak için bazen otuz, bazen kırk, bazen elli yıl gerekebilir.

İnsanlar çoğu zaman tahkik edip araştırarak değil de taklidi olarak düşünürler, tercihler yaparlar. Akli değil de duygusal olarak yönelimlere girerler. Herhangi bir düşünceyi veya aksiyonu sever ve o sevgi üzerinden taklidi olarak o yola adım atarlar.

Yolu sevmiştir. Yoldaki rehberi sevmiştir. Gönül vermiştir. İçinde bulunduğu insanları sevmiştir. Kitle psikolojisinin etkisindedir.

Kabe’de tavaf sırasında ayakta durmak kolaydır. Kendinizi salsanız da düşmezsiniz. Kalabalıklar size destek olur. Kendi gücünüz yetmese de çevrenin desteğiyle ayakta durabilirsiniz. Önemli olan yalnız ayakta durabilmeyi başarmaktır. Destek ve payandalarla verilen görüntü yanıltıcı olur.

Ben bir masanın kanepenin üzerinde ayakta duruyorsam gerçek boyumu ölçemezsiniz. Masa altımdan çekildiğinde veya masa çöktüğünde gerçek boyum belli olur. Bir koltuğa dayanmışsam gerçek “büyüklüğümü” anlayamazsınız. Koltuk, altımdan alınınca gerçek “ben” ne isem o, ortaya çıkar.

KENDİ BOYUMUZU ÖLÇEBİLİR MİYİZ?

Bir bugday tanesi için güzel mevsimlerde başaklarda saf saf dizilmek, hep beraber meltemle salınmak kolaydır; ama vakti geldiğinde biçerdöverlere maruz kalmak, harman yerinde kürek yemek, savrulmak, rüzgara kapılmak ve bilmediği diyarlara bir tohum olarak bin bir takla yol alırken başı dönmemek, midesi bulanmamak, tepetakla olmamak mümkün değildir. Gerçek nitelik ve olgunluk harmandan sonra belli olur.

Kimse kendi boyunu kendisi ölçemez. İnsan çoğu zaman çevresindeki insanların bakışlarından, tavırlarından, övgülerinden çıkarım yapar. Çoğu zaman yanılır. Ancak iyi bir iç muhasebe yaparsa kendini tanır, “bilir”. Ama; insanın gerçek mahiyeti, kimliği, büyüklük veya küçüklüğü üniformalardan, dayanaklardan ve desteklerden sıyrıldığında ortaya çıkar.

İnancınız var. İtikadınız var. Hayat tarzınız var.

Bunun dayanağı yüzde yüz Allah’a olan imanınız mı?

Yoksa yüzde 40’ı kitle psikolojisi… yüzde 20’si yol rehberiniz… yüzde 10’u mürşidinize olan inanç ve itimadınız mı?

İşte bunlarla sınanmak işin en zoru.

Dolayısıyla her insan için iki ağır imtihan mukadder.

1-Bulunduğu makamı veya konumu kaybettiğinde istikametini sürdürecek mi?

Bu kaybediş imanını etkileyecek mi?

Bu ilk imtihanı hemen herkes yaşadı. Hala da yaşayanlar var.

Kim kazandı, kim kaybetti bilmiyoruz.

2-Sırtını dayadığı sütunları yitirdiğinde veya destek aldığı dayanakları kaybettiğinde veya onlardan şüpheye düştüğünde yine ayakta kalabilecek mi?

Fikri desteklerle, manevi dayanaklarla imtihan olma bir yana, bir de çoluk-çocuk, evlat kaybedildiğinde veya onlardan ayrı düşüldüğünde ayakta kalabilme, istikametini koruyabilme imtihanı.

Sürecin en son ve en zor sorusu bu. Sözün gelişi değil, hakkalyakin olarak “Dost istersen Allah yeter… düşman istersen nefsin yeter.” diyebilecek noktaya gelme. Veya gelemeyip savrulma.

Şimdilerde hemen hepimiz bu noktaya ulaşmak için “esbab eliyle” zorlanıyoruz.

Bu günlerin misyonu ve fonksiyonu bu.

EN AZ İLK SORU KADAR ZOR

Bu dönemde “Hizmet” ten vefa beklersiniz. Şartlar değişmiştir, herkes kendi derdine düşmüştür. Vefa veya medet bulamayınca sarsılırsınız. “Koskoca Hizmet” dersiniz, “Falanlara niye sahip çıkılmıyor?” diye dertlenirsiniz. Problemlere odaklanırsınız. Üzülürsünüz. Dayandığınız direklerin çatladığını fark edersiniz. Sarsılırsınız. Bir şeyler yapmalarını bekledikleriniz sizi hayal kırıklığına uğratır, sarsılırsınız.

Alıştığınız kadir ve kıymeti bulamazsınız sarsılırsınız.

Sırtını dayadığınız kitlenin nisbi olarak yenilgi yaşaması sizi sarsar, sarsılırsınız.

Acaba… demeye başlarsınız.

İnandığınız rehberleriniz hakkında atılan soru işaretleri ve iftiralar zihninizde iz bırakır sarsılırsınız.

Yenilgileri sorgularsınız, yenilgiye sebep olanları düşünür sarsılırsınız.

Öfkelenirsiniz, kimi zaman bu öfke sizi kenara ve yalnızlığa savurur.

Bu psikolojik faktörlerin ve desteklerin ortadan kalkmasına veya “çöküşüne” rağmen ayakta nasıl durulur?

Bu zor imtihanda kalbimi Allah dışındaki her türlü vesile ve vasıtalardan sıyırmadığım sürece sarsılırım. Tek bir yolu var: Sırtını sadece ve sadece Allah’a dayamak. İnsanları boş vermek. Yüzü sadece Allah’a dönmek.

Bunun da iki vesilesi var:

1-“Ünsiyet”i ve “zaten bunları biliyoruz”u bir kenara atıp Birinci Söz’le başlayıp tahkiki imanın yollarını aramak. Ruhun derece-i hayatına çıkma gayretine girmek. (Bkz: Nur’larla İlahi Dergâh’ın kapısında)

2-“Eğer Allah(’ın dinine) destek olursanız Allah da size yardım eder ve (O’nun uğrunda bastığınız her yerde) ayaklarınızı sağlam tutar, kaydırmaz.” (47/7) ayetindeki Allah’ın kefaletini yakalamak için bir “iş”in ucundan tutmak. Allah’ın inayetine dua olması için insanların yardımına koşmak.

(Devamı var…)

[Veysel Ayhan] 21.5.2019 [TR/24]

Ergenekon özeleştirim [Levent Kenez]

Bazıları sosyal medyayı ve orada yazıp çizen çoğu cahili ya da  görevli trolü çok ciddiye alıyor ve onlardan etkileniyor.

Hele hele twitter’da birilerini ikna edeceğini sananlar boş yere kendilerini yoruyor.

Sosyal medyayı bilgi sahibi olmak için kullanırsanız bugünkü baskı ve sansür ortamında oldukça faydalı bir yer. Takip etmek istediğinizi edersiniz, en komiği de gidip gönüllü takip ettiğiniz insanlara sövüp saymadır ki duymak istemiyorsan takip etmezsin olur biter.

Bir de iş propagandaya döküldüğü zaman söylenen sözlerin değerinin kaybolduğu hatta itici hale geldiğini artık görmeyen kalmamıştır.

Anonim bir hesaba sahip olmak bir insan hakkıdır. İsteyen kimliğini gizleyebilir. Anonim hesap sahibi olmayı herkese sayıp sövmeye bir ruhsat gibi kullananlar kadar anonim hesap görünümlü 657’liler de cirit atmakta. Bu yüzden bu hesapları ne ciddiye almak gerekiyor ne de onlarla muhatap olmak.

Geçtiğimiz hafta Haluk Savaş Hoca’nın durumu ve cezaevinde iftira atmayı kabul etmeyen bir mağdur ile ilgili olarak Ergenekon meselesi gündeme geldi.

Sosyal medyada Ergenekon davalarını kumpas zanneden kişilerin birçoğunun yazdıklarına baktığımızda ya da ezberleri incelediğimizde zerre kadar meseleyi bilmediklerini kolayca anlıyorsunuz. Kulaktan dolma ve propaganda bilgileri papağan gibi tekrar ediyorlar.

Ayrıca, sureti haktan görünüp Ergenekonculara 2 satır bir şey demek adına objektiflik ayağına önce cemaatin üzerine işemek de gerekmiyor. Bu artık çok kabak tadı vermiş hatta modası geçmiş alıcısı da pek kalmamış çok da sırıtan bir taktik.

Çoğu kendinden çağdaş, kimisi Kürtçü, kimisi demokrasi havarisi, kimisi 15 Temmuz’dan sonra aydınlanmış kesimlerin kontrgerilla, derin devlet, askeri vesayet, sivil uzantılar gibi afilli lafları ömürleri boyunca geveleyip konjonktür değişince nasıl rüzgar gülüne döndüklerini nasıl kaypaklaştıklarını da görüyorsunuzdur.

Bugünün Türkiye’sinde gak diyenin üzerine çöküldüğü ortamda en rahat takılanların Ergenekoncular olması tabii ki bir rastlantı değil.

“Hazır yüzde 50’yi evirip çeviren biri varken bunu karşımıza almaktansa bunu kullanıp esas düşman olan cemaati bitirmek varken neden 28 Şubat’taki gibi aptalca şeyler yapalım” diyenlerin zahiri başarısına tanık oluyoruz. Ergenekoncular rüyalarında bile göremeyecekleri şeyleri yaşamanın zafer sarhoşluğunda.

AKP iktidarda kalmak için bu derin yapılar ile mücadele etmek zorundaydı. Söz verdiği özgürlükçü anayasa, AB reformları ve Kürt sorununa barışçı çözüm vaadlerini yerine getirebilseydi; ülkeyi vesayetten temizlemiş, yeni bir toplumsal sözleşmeye kavuşturmuş ve iç barışı sağlamış bir parti olarak tarihe altın harflerle geçecekti. Onun yerine battığı yolsuzluk ve suç havuzundan seni buradan kurtarırız ama şunların işini bitirmemiz lazım diyen eski düşmanları ile koalisyon kurmayı tercih etti. Tıynetleri buna hazırdı. Böylece kendi sonunu hazırladı.

Ergenekon, Balyoz, Şike, Casusluk davalarının ne kadar doğru olduğu ileri de daha net anlaşılacak.

Bu davalar konusunda ezik, büzük olmak, acaba demek yakın geçmişi hiç bilmemek, davalara konu olan dosyaları hiç okumamak ve bunların etki ajanların durmadan yaydığı propagandanın etkisi altında kalmak ile ilgili.

Savcı savcıdır, polis de polis. Polise kimi al dersen onu alır. Cemaatten bir çok kişiyi gözaltına almaya yine aynı polislerin gitmesi bunu delildir.

Bütün dünyada bu davalar arkasından ciddi bir siyasi iradenin yer alması ile bir sonuca gitmiştir. AKP  bu davalar ile ilgili tek hesap sorulacak yapıdır.

Ve bu davalar ile ilgili en büyük hukuk ihlali bu davaların akamete uğraması ve pervasız suç örgütü üyesi sanıklarının elini kolunu sallaya sallaya ülkede cirit atmasıdır. Şahsım adına en büyük özeleştirim bütün sivil-askeri uzantılarına ulaşılması için vatandaş olarak gerekli hissiyat içinde olmamamdır.

Bu davalar esnasında hayatını kaybedenler sürekli gündeme getirilip insani bir zırh ile davaların esasına yönelik bir karartma uygulanıyor. Bu insanlar o kadar samimi ise Ergenekon davalarında hayatını kaybedenler ile birlikte konuşmasından korkulduğu için öldürülen kişileri de gündeme getirirler ki dürüst oldukları belli olsun.

Bu davalarda yapılmış usul, esas hataları var ise bunun birinci dereceden bilgi sahibi savcı ve hakimlerin bir kısmı içeride hücrede işkence görüyor, kendilerini savunamıyorlar bile.  Tek kişilik hücrelerde akıl sağlıklarının bozulması için intikam alınıyor. Yurtdışında olanlar da garip bir sessizlik içerisinde yaptıklarını savunamayan kişiler gibi yaşıyorlar. Çıkıp konuşmaları bildikleri her şeyi anlatmaları gerekirken sessizlikleri kumpas diyenlerin ekmeğine bal sürüyor. Herkesin kendine göre bir takım insani sebepleri olabilir ama herkes de susmaz kardeşim.  Hırsız, katil göğsünü gere gere dolaşırken hırsızı, katili yakalayan sinemez.

Ergenekon’u bugün yaşanan zulümlerin karşısına koymak kansızlık

Hele hele Ergenekon’u bugün yaşanan zulümlerin karşısına koymak tek kelimeyle kansızlık ve şerefsizliktir. Kıyas bile edilemez. 300 civarı tutuklusu olan davalardır. Hiçbiri işkence görmemiştir. Hiçbir tanesinin aile bireyine dokunulmamıştır. Hiçbirinin kızı, karısı sorgu esnasında karşısına getirilmemiştir. Bir tanesinin bile ailesinin pasaportu iptal edilmemiştir. Bir tanesi bile Meriç’i geçmek zorunda kalmamıştır. Bir tanesinin bile mal varlığına dokunulmamıştır.. Memur olanların maaşı devam etmiş, kurumları onlar için para toplamış, asker olanlarda askeri cezaevinde kanunen olması gerekenden daha konforlu bir hapis hayatı yaşamıştır.

AKP kapatma davasından Danıştay cinayetine, Zirve katliamından Cumhuriyet gazetesi bombalanmasına, Hrant Dink cinayetinden 367 kumpasına, her yerden fışkıran silahlardan propaganda sitelerine, Seferberlik Tetkik Kuruluna ve burada yer kalmadığı için tek tek sayamayacağım yakın geçmişin bütün namusuzluklarının gerçek failleri hesap vermemiştir.

Milli irade diye yeri göğü inletenlerin, ülkedeki tek söz sahiplerinin 27 Nisan’da kendilerine muhtıra verenlere dokunamadığını unuttu herkes. Üstüne madalya aldı adam. 28 Şubat diye istismar etmedikleri şey kalmadı, 28 Şubattan kimse içeride değil.

İran ajanlarını gece gündüz canı pahasına takip edip ülkenin namusunu kurtaranlar içeride, İran ajanları ya bürokraside ya de deşifre olduğu için kaçtılar gittiler.

15 Temmuz’dan sonra bazı polis ve savcılarla tanışma fırsatım oldu. Bu adamların devlette çalışmaları TC için bir jest imiş. Devletin kimi baş kimi ayak yaptığına kahrolmamak mümkün değil. Bu vesile ile ülkenin derin yapılardan arınması için görevini layıkıyla yapmak için çalışan ve bu uğurda hapiste olan ya da ülkeyi terk etmek zorunda kalan bu kişilerden Allah razı olsun. Tez zamanda diğer masumlarla birlikte özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum.

Yine bu davaları haberleştirdiği için bu kanlı örgütün intikam kini sebebiyle özgürlüğünden mahrum kalmış bütün meslektaşlarımın da tez zamanda özgürlüklerine kavuşmalarını dilerim.

Rüzgar gülü olmak iyi değildir. Rüzgar bazen hiç esmez öylece kalırsın. Bazen fırtına kopar ne yana döneceğini bilmezsin.

[Levent Kenez] 21.5.2019 [TR724]

O ilanın yanında can verdi Eyüp [Semih Ardıç]

Bir ilan kadar kıymet verilmeyen hayatlar…

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) işsizlik rakamlarında bile bir sayı olamadı. 4 milyon 730 bin işsizden biri olarak gösterilmedi.

Zira TÜİK iş bulma ümidini kaybedenleri “işsiz” kabul etmiyor.

“Ne istihdamda ne de eğitimde olan” kategorisinde zar zor yer bulabilmişti. Burası Türkiye idi ve insanın kıymeti sudan ucuzdu.

Aylardır iş bulamamaktan, hurdaya dönmüş 1992 model Şahin’in benzin parası için kardeşine el açmaktan yorulmuştu.

“LÜZUMSUZ ADAM” MUAMELESİ

Devletin resmî istatistiklerini tanzim eden TÜİK “işsiz” sayacak kadar bile kendisine kıymet vermemişti. Etrafındaki insanlar TÜİK’ten farklı değildi.

Arkadaşı ya da dostu zannettiklerine ne vakit selam verse muhataplarının “lüzumsuz adam” muamelesine maruz kalıyordu.

Annesi o yaşta semt pazarında sattıkları ile eve para getiriyordu. O ise mahallede gıyabında söylendiği şekliyle “aylak aylak” geziyordu.

Her duyduğu söz yüreğine hançer gibi saplanıyor, “işsiz” damgası yüzünden genç yaşta belinin iki büklüm olduğunu hissediyordu.

ANNESİNE “MÜJDE” DİYE KOŞTU

En son Gazintep’te bir fabrikadan umut verici bir cevap aldığında annesine koşa koşa müjdeyi vermişti. Fabrikada asgarî ücretle işe başlayacaktı yakında. Annesi artık evde oturacaktı. Evin geçimini o üstlenecekti.

Ne olduysa bir anda fabrikadaki müdür kararını değiştirdi ve “Maalesef o kadro doldu.” dedi. Bu defa Şahinbey Belediyesi’ne müracaat etti.

31 Mart Mahallî İdareler Seçimi’nin arefesinde iş bulmak umutları yeniden yeşermişti.

Kendisine iş verileceğini duyduğunda emin olmak için tekrar tekrar sormuş ve, “Evet. Seçimden sonra başlayabilirsin.” cevabını almıştı.

SEÇİM BİTTİ, VERİLEN SÖZLER UNUTULDU


Seçim geçti. Oyların yüzde 60’ına yakınını alan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) adayı Mehmet İhsan Tahmazoğlu, Şahinbey Belediye Başkanı olarak seçilmişti.

Her seçimin akabinde olduğu gibi köprüler geçilmiş, atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Verilen sözler çoktan unutulmuştu.

16 Mayıs’ta son bir umutla belediyeye gitti. Güvenlik noktasından bile içeri giremedi. O kapı da yüzüne kapanmıştı.

Kardeşine gitti. Yine benzin alacağını söyledi ve ödünç para istedi. Kardeşi her defa olduğu gibi yine arabaya benzin alacağını zannetti.

Akaryakıt istasyonunda benzini arabaya değil bidona doldurdu. Birkaç saat evvel kapısından yaka paça dışarı atıldığı Şahinbey Belediyesi’ne yöneldi.

“İŞSİZİM; AÇIM” DİYE FERYAT ETTİ

Belediye binasının önünde başından aşağı benzini dökmesi ile çakmağını ateşlemesi bir oldu.

Dehşet verici anlarda belediyenin önünde bulunanlar, “Artık yaşamak istemiyorum. İşsizim, işsiz. Açım, aç. Lanet olsun size.” diye haykıran bir gencin kendini ateşe vermesi karşısında donup kaldı.

Yangın söndürme tüpü ile belediye binasından birileri koştu. Alevler söndüğünde yerde baygın vaziyette yatıyordu.

Ortalığı kesif bir yanık kokusu kaplamıştı. Hastaneye kaldırıldı. Ağır yanıklar içerisinde kaldırıldığı yoğun bakım ünitesinde ancak dört gün dayanabildi.

Bir yitik olarak göçtü gitti. Gaziantep’te yayımlanan Hâkimiyet gazetesi de yazmasa ismini bile bilmeyecektik.

“Belediye önünde biri kendini yakmış.” denilip geçilecekti.

Üç gün sonra da unutulacaktı.

TAZİYE İÇİN BİLE O KAPIYI ÇALMADILAR

Annesi Türkan Dal, “Oğlum 5 yıldır iş arıyordu. Geçenlerde bir fabrikadan kendisini aradıklarını ve işe başlayacağını gülerek anlatan oğlum orada da iş bulamadı. Belediye de iş vermedi.” derken gözyaşlarına boğuldu.

“Oğlumun iyileşmesi için 4 gün yoğun bakım ünitesinin önünde bekledik. Fakat oğlum uyanmadı. Yüreğim yanıyor.” diyen anne Dal’a belediyeden tek kişi dahi taziyede bulunmadı.

Şahinbey Belediyesi’nin Ramazan tebriğinin asılı olduğu büfenin az ötesinde alevler içinde kıvrandı Eyüp Dal.

Aylardan Ramazan’dı. Yardımlaşma, acıları paylaştıkça azaltma mevsimiydi.

Belediyenin ilanında Hazreti Ömer’e (ra) atfedilen “Bugün Allah (cc) rızası için ne yaptın?” cümlesi yazıyordu.

O İLANIN MASRAFI İLE EYÜP DAL BİR YIL ÇALIŞABİLİRDİ

Eyüp Dal’ın bir senelik maaşı 25 bin lira bile etmezdi. Gencecik yaşta, hemen yanında kendisini ateşe verdiği büfeye asılan o cümleler kalplere işlemediği için can verdi.

Bir ilan parası bile çok görüldü Eyüp’e.

Onun ve bütün halkın vergilerini gösteriş yapmak için harcayanlar, Eyüp’ün haklı feryadını duymayacak kadar kalın duvarların ardında, sırça saraylarda yaşıyor.

Şayet kocaman bir ağaçsak 20 Mayıs’ta kendi ellerimizle dallarımızdan birini kırdık attık.

-mış gibi hayatların ortasında İslâmiyet bile siyasetin halkla ilişkiler (PR) vasıtasına dönüştürüldü.

ÇORAKLAŞMIŞ RUHUMUZ

Makyajlı hayatlarımızın suniliğini on bir ayın sultanı Ramazan bile gideremedi.

Daha doğrusu Ramazan’ın feyiz ve bereket tohumunun yeşeremeyeceği kadar çoraklaşmış ruhumuz.

Eyüp Dal, Ramazan ayında Gaziantep Şahinbey’de hepimizin gözleri önünde can verdi. İnsanı insan yapan ne varsa hepsi o Ramazan tebriğinin yanında öldü.

Bir avuç mutlu azınlık 1.000 liralık altın varaklı kadehlerde 120 liralık ejder meyvesi suyu ile iftar açarken bir lokma ekmeğe ve kuru soğana muhtaç milyonlar iftar sofrasından aç kalkıyor.

Açlık, sefalet ve çaresizlik Anadolu’da nice hanede sessiz bir hıçkırık şimdi.

Eyüp’ün hazin hikâyesi ne ilk ne de son hikâye. Zira Türkiye’de insanlık her gün ölüyor.

[Semih Ardıç] 21.5.2019 [TR724]

23 Haziran’da seçim olacak mı? [İlker Doğan]

Kamuoyunun, Millet İttifakı’nın adayı Ekrem İmamoğlu’na teveccühü, kazandığı seçimlerin ‘iptal’ edilmesinden sonra daha da arttı. Kazanma ihtimali 31 Mart’tan çok daha yüksek. Peki Erdoğan buna müsaade edecek mi? Görünen o ki 23 Haziran seçimleri ‘iptal’ yoluna doğru gidiyor. Bundan sonra İstanbul, rejimin uygun gördüğü göstermelik ‘kayyımlar’ eliyle Erdoğan tarafından yönetilebilir. Muhalefet de bugüne kadar olduğu gibi bir iki bağırıp çağırdıktan sonra süklüm püklüm yerine oturacak!

Türkiye’nin en büyük sorunu ekonomi, eğitim ya da sağlık değil; muhalefet eksikliği. Bu gerçek özellikle son 5 yılda belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Kendine ait bir söylem geliştiremeyen, bugüne kadar AKP’nin belirlediği gündemin arkasından koşan ve papağan gibi rejimin söylemlerini tekrarlayan muhalefet, 17 yıldır AKP’nin kanunsuzluklarını meşrulaştırmaktan başka hiç bir işe yaramadı. Görünürde Meclis’te vardılar ve TBMM çalışıyordu. Ancak varlıkları, rejimin varlığını meşrulaştırdı; o kadar!

AKP İSTEDİĞİ HER KANUNU ÇIKARDI

Başında Erdoğan’ın bulunduğu rejim, istediği her kanunu çıkardı, her yasa değişikliğini yaptı. Yetinmedi rejimi bile değiştirdi ve parlamenter sistem tarihe karıştı. Türkiye artık ‘tek adam’ tarafından yönetiliyor. Her şeye o karar veriyor. Her şey onun iki dudağı arasından çıkacak sözlere bağlı. Öyle ki kaybedilmiş bir seçimi bile ‘iptal’ ettirdi. Muhalefet tıpkı bundan önce olduğu gibi bu skandal kararı da sineye çekti!

4 OYDAN BİRİ SORUNLU!

İstanbul seçimleri AA’nın ‘karartma operasyonuyla’ başladı. Ardından YSK devreye girdi. Günlerce mazbata verilmedi. Tekrar tekrar yapılan sayımlar sonrasında Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı açıklandı. 14 bine yakın farkla. Ancak AKP’nin itirazlarının sonu gelmedi. Ve nihayet YSK çok tartışmalı bir kararla sadece büyükşehir seçimlerini ‘iptal’ etti. YSK’ya göre aynı zarfta kullanılan 4 oydan üçünde sorun yokken, sadece büyükşehir belediye başkanlığı için kullanılan oylarda sorun vardı! Yeni seçim tarihi olarak da 23 Haziran’ı belirledi. İmamoğlu’nun mazbatası elinden alındı, İstanbul’a kayyım atandı.

EKREM İMAMOĞLU ‘MAĞDUR’ EDİLDİ

Ekrem İmamoğlu mazbatayı günler sonra almıştı. Ancak hiç boş durmadı. Sürekli halkın arasındaydı. Başkan olduktan sonra bile çarşı pazar dolaştı. ‘İptal’ kararını öngörmüş olmalıydı. Seçimlerin yenileneceğinin açıklanmasının ardından vatandaşlarla birebir temaslarını da artırdı. İlk seçime göre çok daha avantajlı. Zira artık kamuoyunda tanınırlığı ciddi oranda arttı. İkinci olarak ‘kazanabileceğini’ gösterdi. Ayrıca kazandığı seçim rejim tarafından iptal edildi; artık ‘mağdur’. Ve başkanlık koltuğunda oturduğu kısa dönemde suya yüzde 40 indirim ve öğrenci akbillerini 40 liraya düşürme taahhüdünü yerine getirmek için çalıştı. Bugün su ve öğrenci akbillerinde yapılan indirimin mimarı İmamoğlu.

BİNALİ YILDIRIM: OYLARIMIZ ECCÜK EKSİK KALDI!

Yalanı savunmak zordur; işte bu yüzden iktidar kanadı ‘iptal’ kararının gerekçesini bir türlü açıklayamadı. AKP tabanında bile İmamoğlu’nun mağdur edildiğine inanan küçük de olsa bir kitle var. Başta Erdoğan olmak üzere rejimin temsilcileri, oyların çalındığını söylüyor. Ancak bunun nasıl ve kimler tarafından yapıldığını açıklayamıyorlar. YSK’nın kararında ise böyle bir ibare yok. YSK, ‘sandık kurullarının oluşumundaki usulsüzlük’ gerekçesiyle iptal kararı aldığını açıkladı. Daha geçtiğimiz hafta Binali Yıldırım, aldığı oyların İmamoğlu’ndan ‘eccük eksik kaldığını’ bizzat kendisi açıkladı. Dolayısıyla hırsızlık yoktu!

EKONOMİ TEPE TAKLAK OLDU, AKP ZORDA

AKP’nin 31 Mart seçimlerinde hezimete uğramasının en büyük sebebi ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik krizdi. Ekonomik anlamda 31 Mart’tan bugüne bir iyileşme olmadığı gibi aksine daha da kötüye gidiyor ülke. O gün dolar kuru 5,35 seviyelerindeydi bugün iktidarın baskılamasına rağmen 6 lira barajını aştı. Seçime kadar daha da artacağı iddia ediliyor. İşsizlik oranı son 10 yılın en yüksek rakamına ulaşarak yüzde 14,7’ye çıktı. Şubat döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre işsiz sayısı 1 milyon 376 bin kişi artarak 4 milyon 730 bin kişi oldu. Geniş tanımlı işsizlik hesaplamasına göre ise sayı 7 milyona yakın.

İKTİDAR YİNE ‘KORKUTARAK’ KAZANMAK İSTİYOR

İktidarın şahin kanadı -ki neredeyse tamamı öyle- yine insanları korkutmaya başladı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, daha bir kaç gün önce, İstanbul ve Ankara’nın ciddi bir tehdit altında olduğunu savundu. İstanbul’un kaybedilmesi halinde ‘terörün hortlayacağı’ yönünde aslı astarı olmayan açıklamalar diğer iktidar temsilcileri tarafından da dillendiriliyor bugünlerde. 31 Mart öncesinde de benzer açıklamalar defalarca yapılmış, su faturalarının ‘PKK’lı teröristler tarafından getirileceği’ dillendirilmişti!

23 HAZİRAN’DA SEÇİM YENİLENECEK Mİ?

Öncelikle şunu bir yere not edelim: Erdoğan’ın uzun vadede yerel seçimleri iptal ederek, belediye başkanlarını ‘atama’ yoluyla görevlendirmeyi düşündüğü yansımıştı medyaya. Bu konuda çalışma bile yapılması talimatını vermiş kurmaylarına… Zira AKP artık yeni politikalar geliştiremiyor, parti kan kaybediyor. İkinci olarak, yukarıdaki tablo ve eldeki veriler AKP’nin 23 Haziran’da kazanma şansının çok düşük olduğunu gösteriyor. Peki kaybetme ihtimali yüksek bir seçime girer mi? Ya da şöyle soralım; çıkarılacak ‘kontrollü’ bir kaos sonrası, “Gördüğüm lüzum üzerine 23 Haziran’daki seçimi iptal ediyorum.” dese kim ne diyebilir?! Hiç kimse… Ve Erdoğan, ‘atama’ yoluyla büyükşehir yönetimi işine İstanbul’la başlamış olur… Muhalefet ne yapar dersiniz; bir iki bağırır, çağırır. Ondan sonra süklüm püklüm oturur.

[İlker Doğan] 21.5.2019 [TR724]