Yeni bir edebi tür: İklim kurmacası [Rüya Karlıova]

İklim değişikliği edebiyatta da yeni bir türün oluşmasına yol açtı: Cli-fi.

İklim değişikliği edebiyatta da etkisini göstermeye başladı. Son dönemde “iklim değişikliği romanları” ya da “iklim romanları” diye tanımlanabilecek bir edebi tür doğdu.

Cli-fi (climate fiction) şeklinde kısaltılan bu yeni edebi türün örnekleri özellikle son on yılda artış gösterdi. Bunda iklim değişikliğinin hissedilmeye başlaması ve sonuçları rol oynuyor. Örneğin bugün dünyada bir iklim travmasından, iklim endişesinden söz etmek mümkün. Bu karmaşık duruma da en iyi cevap verecek türün kurmaca olduğu söylenebilir.

İklim değişikliği romanları bazen bir distopya sunuyor, bazen de umut. Bir krize ya da acil duruma dönüşen iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratmakta önemli bir işlevleri de var.

Avusturyalı yazar George Turner’ın 1987’de yazdığı Deniz ve Yaz bu türün ilk örneklerinden. Melbourne’de geçen roman 2030 yılında gökdelenlerin su seviyesine indiği bir kıyameti anlatıyor. Finlandiyalı yazar Emmi Itäranta’nın Suyun Hafızası adlı romanı da cli-fi distopyası türünün örneği. Bu romanda da su sıkıntısı ve yaşam kaynaklarının azalması kıyametvari bir atmosfer meydana getiriyor.

İklim değişikliği romanları İngiltere’de oldukça popüler bir tür. Ali Smith’in Sonbahar adlı romanında işlenen konulardan biri de iklim değişikliğiydi. Geçen yıl yayımlanan John Lanchester’ın The Wall (Duvar) adlı romanında iklim değişikliği, ırkçılık gibi çağın diğer acil sorunlarıyla birlikte işleniyor.

Avustralyalı yazarlar James Bradley’nin Clade ve Alexis Wright’ın The Swan Book (Kuğu Kitabı) adlı romanları ülke şu sıralar iklim değişikliğinden kaynaklanan yangınlarla boğuşurken öne çıkıyor.

Jeanette Winterson’ın The Stone Gods (Taştan Tanrılar) adlı kitabı, Barbara Kingslover’ın Flight Behaviour (Kaçma Davranışı) adlı romanı da yine cli-fi roman türünün örneklerinden. Basılı kitaplar dışında uluslararası pek çok edebiyat dergisinde de kısa cli-fi denemeleri görmek mümkün.

Öte yandan türün ilk örneğinin 1889’da yayımlanan, Fransız yazar Jules Verne’in Kuzey Kutbu’nun Satın Alınması adlı kitabı olduğu söylenebilir.

[Rüya Karlıova] 12.1.2020 [Kronos.News]

Önce rapor, sonra gözaltı: İş kazalarında en az 1736 işçi öldü [Yavuz Genç]

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi raporuna göre, 2019’da en az 1736 işçi iş cinayetleri sonucu yaşamını yitirdi. Ölenlerden 115’i kadın, 67’si çocuk, 112'si mülteci/göçmen işçiydi.

ANKARA – İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), 2019 yılında en az 1736 işçinin iş cinayetleri (iş kazası) sonucu yaşamını yitirdiğini açıkladı. 2018’de bu rakam 1923 olmuştu. AKP iktidarı döneminde, son 17 yılda iş cinayetleri sonucu yaşamını yitiren işçilerin sayısı toplamda 24 bini aştı. 2018 yılında iş kazalarında hayatını kaybedenlerin sayısı 1923 olmuştu. İstanbul, 181 işçi ölümüyle başı çekti.

İSİG’den yapılan açıklamada, “Bu cinayetlerin nedeni, neoliberal düzenin ucuz ve güvencesiz istihdam politikaları ve sermaye birikim stratejisidir” denildi. Ölen işçilerin yüzde 98’inin sendika üyesi olmadığına dikkat çeken İSİG, “İş cinayetlerinin önlenmesi, sağlıklı ve güvenli çalışmanın önkoşulu, işçi katılımıdır, işçiler ancak sendikalaşarak bunu sağlayabilir” değerlendirmesinde bulundu. Açıklamada, “Mahkemeler iş cinayetlerini cezalandırmıyor, failleri 24 taksitli para cezası vererek serbest bırakıyor” ifadeleri kullanıldı.

EN ÇOK ÖLÜM TARIMDA

İSİG açıklamasından satır başları şöyle:

Ölen 1736 işçinin 115’i kadın, 29’u 15 yaş altında olmak üzere 67’si çocuk işçilerden oluştu. Çoğunluğu Suriyeli ve Afganistanlı olmak üzere 112 göçmen işçi hayatını kaybetti. 181 işçi İstanbul’da, 74 işçi İzmir’de, 72 işçi Antalya’da, 71 işçi Kocaeli’de, 66 işçi Bursa’da ve 56 işçi Ankara’da yaşamını yitirdi. İşçilerin 442’si tarım, 336’sı inşaat, 234’ü taşımacılık, 105’i belediye/genel işler, 104’ü ticaret/büro, 70’i metal, 63’ü madencilik ve 50’si enerji işkolunda hayatını kaybetti. Ölüm nedenlerinin 392’si trafik/servis kazası, 285’i ezilme/göçük, 259’u yüksekten düşme, 202’si kalp krizi/beyin kanaması olarak kayıtlara geçti.

EN FAZLA İŞÇİ ÖLÜMLERİNİN YAŞANDIĞI ÜLKE TÜRKİYE

AB’nin resmi istatistik ofisi Eurostat ve Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) verilerine göre Türkiye iş kazalarında en fazla insanın hayatını kaybettiği ülkeler sıralamasında birinci. Türkiye’yi sırasıyla Fransa, İtalya, Almanya ve İspanya izliyor. AB ülkelerinde iş kazaları oranı daha yüksek ancak bu kazalara bağlı olan ölümlerin oranı ise daha düşük. Uzmanlar Türkiye’de iş kazalarının bu kadar sık yaşanmasını özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin denetlenmesinde yaşanan sorunlar, taşeronlaşma ve caydırıcılık bakımından görülen yetersizliklere bağlıyor.

RAPORU AÇIKLAYANLAR GÖZALTINA ALINDI

Bugün Ankara İSİG Meclisi 2019 yılı İş Cinayetleri Raporu’nu duyurmak üzere Madenci anıtı önünde buluştu. Polis müdahalesiyle 6 İSİG Meclisi gönüllüsü gözaltına alındı. İSİG’den yapılan açıklamada işçi ölümlerinin yazılı olduğu afişlerin polis tarafından yırtıldığı belirtilerek, “Ankara’da polis saldırarak arkadaşlarımızı gözaltına aldı, afişlerimizi yırtarak çöpe attı. Gözaltı aracından açıklamayı yaptık” ifadeleri kullanıldı.

[Yavuz Genç] 12.1.2020 [Kronos.News]

Kanal İstanbul’a karşı insan zinciri: İstanbullu birleşecek, İstanbul kurtulacak

İstanbullular, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Ne pahasına olursa olsun yapacağız” dediği Kanal İstanbul projesinin iptali için bir araya gelerek insan zinciri oluşturdu.

BOLD- AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, muhalefet, meslek odaları ve bilim insanlarının karşı olmasına rağmen “Ne pahasına olursa olsun yapacağız” dediği Kanal İstanbul projesi için, binlerce İstanbullu Küçükçekmece Gölü kıyısında insan zinciri oluşturdu.

Özellikle proje yapımı sırasında şantiyeye dönecek olan Küçükçekmece, Kayaşehir, Başakşehir ve Avcılar’dan yoğun katılımın olduğu eylemde göstericiler, ‘Kanal Hayal, Deprem Gerçek’, ‘Kanala Değil Depreme Bütçe’ yazılı dövizler taşıdı.

ZEHİR SOLUYACAĞIZ

Yapılan basın açıklamasında İstanbullunun kanal çalışmaları sırasında zehir soluyacağı vurgulanarak projenin yapımından vazgeçilmesi çağrısı yapıldı. Açıklamanın devamında Kanal İstanbul için harcanacak paranın, ekonomik zafiyet de doğuracağı belirtilerek, “Alınacak kredilerle memleketi dışa bağımlı hale getirecek olanlara karşı bu memleketin yiğit evlatlarıyız. Gelin şimdi hep birlikte topraklarımıza, kentimize, suyumuza ve yaşama tekrar sarılalım” ifadeleri kullanıldı.

BİRLİKTE KURTARALIM

İnsan Zinciri eyleminde okunan basın açıklamasının sonunda ise “Vazgeçmeyeceğiz ve projeyi durduracağız. İstanbullular birleşecek ve bunu başaracağız. Yaşama, doğaya, çocuklarına sahip çıkan bütün İstanbullulara sesleniyoruz. Katıl durduralım İstanbul’u birlikte kurtaralım!” denildi.
[BoldMedya] 12.1.2020

Melek Çetinkaya: Evde oturarak adalet beklemeyin! [Sevinç Özarslan]

Oğlu müebbet hapis cezasına çarptırılan Melek Çetinkaya, hukuksuzluğa maruz kalan herkes için 19 Ocak 2020’de Ankara Güvenpark’ta adalet yürüyüşüne başlıyor.

BOLD ÖZEL- Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya bir hafta sonra adalet yürüyüşüne başlıyor. 12 gün boyunca şehir şehir yürüyecek olan Çetinkaya, oğlunun tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevine varmayı hedefliyor.

Tüm masum ve mağdurların ailelerine çağrıda bulunan ve “İnanın biz adaletin gelmesini çok bile bekledik. Adaleti evinizde beklemeyin. Bana herkes kışın soğuk yazın yürü diyorlar. Ne yazı ya… Bir gün daha niye bekleyeyim?” diyen Çetinkaya ile 12 gün sürecek olan yürüyüşün ayrıntılarını konuştuk.

Adalet yürüyüşü yapmak aklınıza nereden geldi?

Adalet yürüyüşle ilgili tweeti aralık ayının ortalarında atıştım. O gece yine görüşten dönüyordum. Otobüsteydim. Ben bu yolu 3,5 yıldır hep otobüsle gidip geliyorum. Neden yürümüyorum. Bir kere de çocuğum için, tüm mağdur ve masum insanlar için yürüyeyim ne olacak diye düşündüm.

Sosyal medyada hava soğuk diye sizi vazgeçirmeye çalışanlar vardı.

Bana çok insan mesaj attı. Kışın yürüyemezsin yazın yürü diye. Ne yazı ya… Bir gün daha niye bekleyeyim? Biri diyor ki yazın yüyüyelim, biri yürümeyelim, diğer Kemal Kılıçdaroğlu yürüdü de ne oldu? Ben hiçbir şey çıkmayacağına inanmıyorum. Eve gelince oturdum, yürüyüş güzergahları belirledim. Tek başıma gece gündüz yürümek biraz zor ve tehlikeli olduğu için sadece şehir merkezlerine yürümeyi planladım.

Nasıl olacak yürüyüş güzergahları?

19 Ocak’ta Ankara Kızılay’daki Güvenpark’tan başlayacağım. İki gün Ankara’nın şehir içine yürüyeceğim. Saat 13.00 ile 17.00 arasında sürecek bu yürüyüşler. Yaklaşık 6-15 km arasında bir yürüyüş olacak her gün. ilk gün Güvenpark’tan Batıkent metrosuna kadar yürüyeceğiz, yürütürlerse. 17.00’de eve geleceğiz. Ertesi gün kaldığım yerden devam edeceğim. (Güzergah adreslerinin ayrıntıları aşağıda).

Silivri’de ne zaman olacaksınız?

Toplamda 12 gün sürecek yürüyüş. 13. gün sabah Silivri Cezaevi önünde olacağız. İki gün Anadolu, iki gün Avrupa yakasındayız. Beşinci günün sabahında da Silivri Cezaevi önünde olacağız. Bir de niye 19 Ocak’ı tercih ettim. 17 Ocak’ta yarı yıl tatili başlıyor. Bu şekilde daha çok insanın katılım yapacağını düşündüm.
Bunu tek başınıza mı organize ediyorsunuz, sizi kim destekliyor?

Zaten her zaman eylem yaptığımız KHK’lılar Cemal Yıldırım, Nazan Bozkurt, Acun Karadağ da bana destek vereceklerini söylediler. Birçok KHK’lı da katılacağını belirtti. Ama günü geldiğinde kaç kişi geldiğinde göreceğiz. Kimi Kazan’dan, kimi Gebze’den, kimi de İstanbul’dan katılacağını söylüyor.

Sadece oğlunuz için değil, tüm mağdurlar için yürüyeceğinizi hep söylüyorsunuz. Sizi bu noktaya getiren ne oldu?

Herkesin acısını hissediyoruz. Sadece adalet istiyoruz, adam kayırma istemiyoruz. Bizim çocuklarımızın dosyalarına hangi hakim hangi savcı bakarsa baksın bu dosya ile mi müebbet aldınız diye hayretler içinde kalıyor. Demek ki adalet yok, uygulanmıyor. Çocuklarımız ve tüm masumlar için yeniden yargılama istiyoruz. Ben burada sadece askeri öğrenciler için yürüyüş yapacağım demedim, biliyorsunuz. Tüm masum askerler için. Rütbeli de olsa masum olanı da var. KHK’lılar için, cezevindeki kadınlar, bebekler için, hasta ve yaşlı tutuklular için. Bir sürü kanser hastası var, tahliye edilmiyor, tedavileri yaptırılmıyor. Bu insanlar hepimizin derdi. Benim derdim sadece oğlumun müebbet almış olması, cezaevinde olması değil.

Birçok askeri öğrenci müebbet aldı ama anneleri susmayı tercih ediyor. Onlara bir mesajınız, çağrınız var mı?

İnsanlara artık susmayın diyorum. Yapılan haksızlığa susmayın. Adaleti evinizde beklemeyin. Bu şekilde adaletin gelmeyeceğini 3,5 yılda anlamamışsak daha nasıl anlayacağız. Birçok takipsizlik alan insan var, beraat eden insan var. Onlar bile görevine dönmemişken… Susarsam belki görevime iade olurum, susarsam eşim hapisten çıkar, çocuğum hapisten çıkar diye düşündük hep. Adaletin olmadığını daha nasıl görülebilir ben anlamıyorum. Korku bir yere kadar. Korkunun ecele faydası yok. Ne olacaksa olsun. Korku duvarlarını yıkın!

Hakikaten tutuklanma korkunuz yok mu?

Hiç yok. Hatta buna hazırım bile. Belki beni yürüyüşü organize etmekten, terör örgütü kurmaktan belki tutuklayacaklar, hapse bile atacaklar, velev ki vursalar dahi… Bakın bizi gözaltına alan polisler de var. Bellerinde silahlarıyla. Son zamanlarda çok haşinleştiler. Kadın polisler tırnaklarını geçiriyorlar, erkekler ellerinden gelse boğacaklar. Ama inanın zerre kadar umurumda değil. Zaten biz evde acı çekiyoruz. Görünmeyen bir acı çekiyoruz. – İnanın biz adaletin gelmesini çok bile bekledik. Çocuğu tutuklu olmayan birçok anne bana, ben eve gitmezdim, yatmazdım, yiyip içmezdim diyor.

Oğlunuzun ve arkadaşlarının cezaevindeki son durumu nasıl?

Onlar he zamanki gibi bize ümit veriyorlar. Üzülmeyin kendinizi yıpratmayın, masum olduğumuzu herkes bizi biliyor diyor. Kötü bir şey duymak, konuşmak bile istemiyorlar.
[Sevinç Özarslan] 12.1.2020 [BoldMedya]

ABD Irak'a kibarca 'tüm paranıza el koyarız' dedi

Irak hükümetinin ABD güçlerinin ülkeden çıkarılması kararını hayata geçirmesi halinde, Fed'deki (ABD Merkez Bankası) Irak Merkez Bankası hesabına erişimini kaybedeceğine dair Washington tarafından uyarıldığı belirtildi. Söz konusu hesapta Irak'ın petrol gelirlerinden elde ettiği milyarlarca dolar bulunuyor.

ABD'nin Irak'taki Kasım Süleymani suikastını takiben Irak meclisinin ABD dahil yabancı askeri güçlerin ülkeden çıkarılması kararını almasının ardından Washington'ın Bağdat'a ekonomik tehdit yönelttiği belirtildi.

Sputnik'te yer alan habere göre The Wall Street Journal gazetesine konuşan Iraklı yetkililer, Irak hükümetinin ABD güçlerinin ülkeden çıkarılması kararını hayata geçirmesi halinde, ABD'nin Merkez Bankaları Sistemi dahilinde New York'taki Federal Rezerv Bankası'ndaki Irak Merkez Bankası hesabına erişimini kaybedeceğine dair Washington tarafından uyarıldığını söyledi.

The Wall Street Journal, Trump yönetiminin Bağdat'a uygulayabileceği diğer baskı araçları olarak İran'a yaptırımlardan Irak'ın muaf tutulması ayrıcalığının kaldırılmasını da saydı.

Washington Irak'ın elektrik sisteminin çalışabilmesi için Bağdat'ın İran'dan gaz almasını, İran'a uyguladığı yaptırımların dışında tutuyor. Şubatta dolacak muafiyet süresinin yenilenmemesi gündemde.

Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi'nin ofisinden bir yetkili, Washington'ın banka hesabıyla ilgili uyarıyı 8 Ocak'taki telefon görüşmesinde başbakana ilettiğini söyledi.

Söz konusu hesapta Irak'ın petrol gelirlerinden elde ettiği milyarlarca dolar bulunuyor.

Başka birçok ülke gibi New York Fed'de hükümet hesapları tutan Irak, bu hesaplarda toplanan petrol gelirleriyle maaşları ve ihaleleri ödüyor.

Hesapta kaç para olduğuna dair resmi açıklama olmamakla birlikte, The Wall Street Journal, 2018 sonu itibarıyla 3 milyar dolar bulunduğunu yazdı.

Irak aylardır ekonomi sebepli protestolarla sarsılıyor

Tehdidin hayata geçmesi, zaten zor durumdaki Irak ekonomisine ağır darbe indirir. Irak aylardır yolsuzluk, işsizlik, kamu hizmetlerinin yetersizliği nedeniyle düzenlenen protestolarla sarsılıyor. ABD'dek hesaplara ulaşamazsa Irak hükümetinin bu taleplere yanıt vermesi imkansız hale gelebilir.

Irak yatırım bankası Rabee'nin başkanı Şvan Taha "ABD Merkez Bankası'nın eli tüm Irak ekonomisinin gırtlağında" derken sıkıp boğabileceği uyarısı yaptı.

Irak Başbakanı Danışmanı Abd Hüseyin Henayin ise Trump yönetiminin blöf yaptığını iddia etti. Danışman "ABD bunu yaparsa, Irak'ı ebediyen kaybeder" dedi.

2015'te de erişim kesilmişti

The Wall Street Journal, Washington'ın daha önce 2015 yılında paranın IŞİD'e kanalize edildiği şüphesiyle haftalarca Irak'ın bu hesaplara erişimini askıya aldığını hatırlattı.

[Samanyolu Haber] 12.1.2020

'Bu adam gidici, İngiltere'ye kaçma planı olanlar varsa onlara kötü bir haberim var''

CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, iktidarın yapılacak ilk seçimde gideceğini ifade ederek, “Bunlara güvenenlere bir şey söyleyeyim: Bu adam gidici. Kalma ihtimali asla yok. Bütün iş dünyası, bürokrasi dünyası ve yargı dünyası hesaplarını buna göre yapsın” dedi.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre, ekonomideki son gelişmeleri değerlendiren CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, insanların işsizlikten kırıldığını, fabrikaların kapandığını, çiftçiliğin bittiğini, esnafın kan ağladığını kaydederek, tüm bu ortamda iktidarın Kanal İstanbul projesini gerçekleştirmek istediğini dile getirerek şunları söyledi:

“İstanbul’un seçilmiş bir belediye başkanı var. Ve o bilimsel sonuçlara dayanarak Kanal İstanbul’un şehre büyük zarar vereceğini söyleyerek karşı çıkıyor. Sen seçilmiş bu adamın kentine ne hakla Cumhurbaşkanı sıfatıyla müdahale ediyorsun. O gelse senin sarayına karışsa ne olacak? Yaptığın Anayasa’ya aykırı. Orada iki tane barajımız var. İstanbul’da bu yatırıma ihtiyaç yok. Ülkede insanlar aç. Orada Araplara sattığın, Katarlılara sattığın araziler rant yapsın diye 75 milyar yatırım yapmaya kalkıyorsun. Bu nasıl vicdan?”

Tüm bunların insanların gözünden kaçmadığını ve seçmenin davranışını önemli ölçüde ekonominin belirlediğini vurgulayan Erdoğdu şu görüşleri dile getirdi:

“Bir ülkede demokrasi yoksa, adalet yoksa, o ülkede ekonomi yoktur, zenginlik yoktur. Eğer bir ülkede kuvvetler ayrılığı yoksa cumhurbaşkanı mahkemelere talimat veriyorsa, parlamento çökertilmişse, o ülkede ekmek yoktur. ‘Ne yaparlarsa yapsınlar, ben esnafım, muhafazakarım, işime bakarım’ dersen, boşuna uğraşma, kuvvetler ayrılığı yoksa, hukukun üstünlüğü yoksa ekmek yok sana.

Tayyip Erdoğan’a başka, Aykut Erdoğdu’ya başka, yandaşa, vatandaşa başka hukuk varsa kimseye ekmek yok. Falan cemiyetin filan kurumu ele geçirdiği, hakimlerin keyfine göre karar verdiği ülkede, iş yok, siftah yok, müteşebbise kar yok, asgari ücretliye zam yok.”

“Demokrasi gelirse Erdoğan gider”

Erdoğan’ın muhalefetin bunları anlatmasından korktuğunu kaydeden Erdoğdu, “Demokrasi ve adalet istediğinizde Tayyip Erdoğan gidecektir. Onun etrafındaki küçücük rant grubu şu anlattıklarımdan çok korkuyor. Çünkü, ‘demokrasi ve adalet yoksa ekmek yoktur’ dediğimiz an Tayyip Erdoğan ve onun gibi ülkelerini soymuş olun liderlerin hepsi çökecek” diye konuştu.

Gençlerin ülkeden umudu kalmadığı için iyi eğitimli olanların yurt dışına gittiklerine dikkat çeken Erdoğdu, resmi rakamlara göre, gençler arasında işsizliğin yüzde 26 düzeyinde olduğuna dikkati çekti.

“İktidar istediği kadar hamaset yapsın, istediği kadar milliyetçilik, muhafazakarlık nutukları atsın ülke zor durumda” diyen Erdoğdu, gençlerin ülkesinden umudunu kaybettiğini, bunu tersine çevirmenin yolunun da demokrasi ve adaletten geçtiğini söyledi.

CHP olarak halkla birlikte bunun mücadelesini vereceklerini, yüksek teknolojili katma değerli üretime geçip bu gençlere yüksek ücretli iş alanları sağlayacaklarını kaydeden Erdoğdu şöyle konuştu:

“Bütün bu dengeli kalkınmayı sağlayacak kadrolar var. Çoğu bakanlıklarda perişan ediliyor. Bu kadroları toparlayacak, yeni bir kalkınma modeli yaratacağız. Bizim Ortadoğu savaşında işimiz yok. Irak’ta Suriye’de barışı sağla, bak Güney illeri nasıl kalkınıyor. Rusya, ABD ve Çin’le aynı anda iyi ilişkiler kuracak diplomatik başarımız olmak zorunda. Onlarca başlık var, bakanlıkları tekrar ayağa kaldırmak, müsteşarlık düzenini tekrar kurmak zorundayız. Bunu sağlarsanız insanlar sizin ülkenizde kalır, istihdam sağlayan yabancı yatırımlar gelir, tarımınızdaki katma değerli ürünler artar, enerji alt yapınız gelişir.”

“Ülkenin gelecek 30 yılı satıldı”

Erdoğdu, iktidarın yol yapmakla, KÖİ yöntemiyle yaptığı projelerle övündüğünü ifade ederek, “Yaptınız da 2 trilyon vergi topladınız. Özelleştirerek sattıklarınız da cabası. Yaptığınız bu projelerle ülkenin 30 yıllık geleceğini de sattınız” dedi. Havalimanı varken, gereksiz hava limanı yapıldığını, arsa rantı için köprü, otoyol yapıldığını anlatan Erdoğdu şunları kaydetti:

“Bunlara güvenenlere bir şey söyleyeyim. Bu iktidar, bu adam gidici. Kalma ihtimali asla yok. İlk seçimde Recep Tayyip Erdoğan ve ekibi gidici. Bütün iş dünyası bütün bürokrasi dünyası bütün yargı dünyası hesaplarını buna göre yapsın. Halk istedikten sonra öyle bir dakika oturtmazlar insanı. Bu halk bütün adaletsizliklerine rağmen sandığa oyunu attığı an gideceksin. Herkes hazırlığını ona göre yapsın, Şimdi yandaşların hepsi İngiltere’den gayrimenkul alıyor. Hepsi İngiltere’ye kaçma derdinde. Ama onlara da bir kötü haberim var, halktan çaldıklarını geri verecekler. Öyle, ‘halktan çalayım, burda milliyetçi muhafazakar görüneyim, İngiltere’de 50 milyona malikane alayım, bu halk da saf saf beklesin’ Böyle bir şey yok. O paraları kuzu kuzu getireceksiniz”

[Samanyolu Haber] 12.1.2020

Buğday üretemiyoruz: ‘İthalat yüzde 53 arttı’

Türkiye, buğdayda hızla ithalatçı ülke konumuna doğru sürükleniyor. 2019’un ilk 11 ayında ithalat bir önceki yıla göre yüzde 53 arttı. Rusya’dan gelen buğday yüklü 13 gemi Tekirdağ’da limanlara girmek için sıra bekliyor. AKP’nin “un ihraç etmek için buğday ithal ediyoruz” söylemi de doğru çıkmadı.

Cumhuriyet’in haberine göre, CHP milletvekili İlhami Özcan Aygun, 2020’ye girer girmez Suriye’den 20 bin ton hububat alınması yönündeki kararın, Türkiye’nin buğday üretiminde düştüğü acı tablonun yansıması olduğunu söyledi. “Unu değil, geleceğimizi çuvallıyoruz” diyen Aygun, “AKP, buğday ithalatının un ihraç etmek için yapıldığını savunuyor. Öyle olsa dahi durum vahimdir. Çünkü un ihracatı 3 milyon tonun altına düştü. 2019’da 8.8 milyon ton buğday ithalatı yapıldı. Türkiye’nin üretimi ise 19.5 milyon ton oldu. Yani ithalatımız, üretimimizin yüzde 45.5’ine ulaştı” değerlendirmesini yaptı. Aygun, Türkiye’nin buğdayda kendi kendine yeterli bir ülke olmaktan çıktığını vurgularken, “Buğday ithalatının yüzde 70’i Rusya’dan yapıldı. Rusya, kuraklık nedeni ile ithalatı keserse ne yapacağız” diye sordu.

Aygun ayrıca, Türkiye’nin 2002’de de 19.5 milyon ton buğday ürettiğini hatırlatırken, şu noktaya da dikkat çekti: “Türkiye nüfusu 2002’de 66 milyon 401 bin kişi iken, 2018’de 82 milyona ulaştı. Bu dönemde nüfus yüzde 23.4 artarken, üretim miktarı aynı kalmış ve buğday ekim alanları ise daraldı. Tehlike çanları çalmaktadır.”

[TR724] 12.1.2020

Sosyal medyada ‘sahte’ Ahmet Altan mektubu

Sosyal medya üzerinden yazar Ahmet Altan’a ait olduğu öne sürülen bir mektup dolaşıma sokuldu. Anlatım bozukluğuyla dikkat çeken mektup, bazı internet siteleri tarafından da gerçek sanılarak haberleştirildi.

Altan Altan’ın kızı Sanem Altan “Ne yaparsanız yapın onu kendinize benzetemeyeceksiniz” diyerek, sahte mektuba tepki gösterdi.

Silivri’de tutuklu Altan’ın ismi bu kez sahte bir mektupla gündeme getirildi. Gazeteci-yazar Ahmet Altan’ın yazdığı öne sürülen ‘Kürtler’ başlıklı bir mektup, sosyal medyada dolaşıma sokuldu.
İmla hataları ve anlatım bozukluğuyla dolu ‘hapisten notlar’ cümlesiyle başlayan mektupta, Ahmet Altan kendisinden, “İnsanlar Shakespeari hatırladıkları gibi beni de hatırlayacaklar. Ben yeri geldiğinde bir milliyetçiyim. Milliyetçi başarılarımı yaptığım sanatsal çalışmalar üzerine kazandım” şeklinde bahsetmiş gibi lanse ediliyor.

“Benim Erdoğan’a gücüm yetmez ama, Erdoğan benim düşüncelerimi ve fikirlerimi satın alamaz. Parayla ve korkutarak satın alamadığı iki adam bir kadın var Türkiye’de, biri Selahattin Demirtaş, biri ben, biride Figen Yüksekdağ’dır” cümlelerinin de yer aldığı sahte mektup, bazı internet siteleri tarafından da, Ahmet Altan’ın mektubu denilerek yayınlandı.

Ahmet Altan’ın kızı Sanem Altan, söz konusu sahte mektuba tepki göstererek, “Ne yaparsanız yapın Onu kendinize benzetemeyeceksiniz!” dedi.

Sanem Altan, söz konusu sahte mektuba ilişkin sosyal medyadan şu açıklamayı yaptı:

“Ne yaparsanız yapın Onu kendinize benzetemeyeceksiniz! Ahmet Altan yazdı denilen yazı, her şeyin başında yazıya ihanet bir metin, o ne çirkin cümleler. Ahmet Altan büyük bir yazardır, o yazının onun kaleminden çıkmadığı bu sebeple bile bellidir, inanmakta çıkarı olan inanır buna, net!”

[TR724] 12.1.2020

Barbarlar gelecek mi? [Can Bahadır Yüce]

Barbarlık karşısında sanat ne işe yarar? Nihayetinde Auschwitz’te kadınları ve bebekleri gözlerini kırpmadan fırına yollayanlar Beethoven dinleyen, Goethe okumuş kimselerdi.

CAN BAHADIR YÜCE -12 Ocak 2020

Geçen hafta dünya bir kez daha savaşın eşiğine gelince (ya da siyaset gereği öyle görününce) bir barbarlık tartışması başladı. Olası savaşın yıkımı bir tarafa, Amerikan başkanının İran’ın kültür hazinelerini yerle bir etme tehdidi tartışmanın merkezindeydi. New York Times’ın sanat eleştirmeni, bu tehdidi “İŞİD ya da Taliban barbarlığıyla” eşdeğer görürken kavramı yeniden tanımlıyordu: Barbar, kültüre bakarken hiçbir güzellik görmeyendir.

Kültürel ve tarihi eserlerin hedef alınması, savaş suçu olma ihtimalinin yanısıra, barbarlık hakkında konuşmak için iyi bir çıkış noktası.

Marx barbarlığı insanlığın gelişiminde bir aşama saymıştı. Vahşilikle medeniyet arasındaki bu dönem ancak vahşi kapitalizmin yenilgisiyle bitebilirdi. (Erken kapitalizmin acımasız düzenini “barbarca” diye tanımlıyordu Marx.) Gelgelelim, öngörüsü ilerlemeci tarih anlayışına, yani Marx’ın en çok eleştirildiği noktaya dayanıyordu. Bir yüzyıl sonra Stalin Rusya’sında eşi görülmemiş barbarlıktaki çalışma kampları ve katliamlar bir anlamda Marx’ın savını çürüttü.

Barbarlığa ilişkin daha ikna edici yorum bir romancıdan geldi. J. M. Coetzee, Barbarları Beklerken adlı romanında barbarlığı bir aşama değil sürekli yinelenen bir izlek olarak anlattı: “Her kuşakta bir kez olsun barbar isterisi depreşiyordu.” Buna göre barbarlar dünyadan hiç eksik olmaz çünkü asıl barbarlar asiler değil, gücü elinde tutanlardır.

Barbar imgesi Batı düşüncesinin hep merkezinde yer aldı. Yunanca barbaroi, Yunan dilini konuşamayanlar anlamına geliyordu. Zamanla sözcük bütün yabancıları kapsar oldu ve Yunanlar Perslere üstünlük sağladıktan sonra bütün “barbar”ları kendilerinden aşağı görmeye başladılar. Barbarlığın karşıtı uygar, sivil bir toplum (civitas—düzenli toplum) Aristoteles’e göre iyi bir yaşamın mümkün olduğu tek yerdi. Romalılar içinse barbarlar daima kapıdaki tehlikeydi. Yüzyıllar sonra, 11 Eylül saldırılarının ardından sağcı Niall Ferguson barbarların yine kapıda olduğunu ilan edecekti. Bugün de dünyada yükselen sağ milliyetçilikle birlikte göçmen karşıtlığı “kapıdaki barbarlar” söyleminden güç alıyor.

Bu resimde eksik olan elbette Batı barbarlığı—sömürgeciliğin, emperyalizmin, şimdi de neoliberal kapitalizmin acımasızlığı yeterince deşilmiyor. Batı kendini daima barbarlık karşıtı olarak konumlandırırken günahlarıyla yüzleşmekten kaçınıyor. Belki de bu yüzden Palmira’daki antik kenti, Ninova’daki Maşki Kapısı’nı yok eden, bir müze müdürünün kafasını kesen İŞİD, dünyaya kullanışlı bir barbar imgesi sundu.

Barbarlığın yaygın iki anlamı vardır: Şehirli olmayan (medeni: ‘medine’de mukim) ve yasa/kültür tanımayan… ‘Modern’ teröristler bu tanıma uyuyordu.

Aslında modern dünya barbarlığı yok etmek yerine yeniden üretiyor. Bu savı kültür alanında George Steiner dile getirir. Liberal iyimserliğin insanlığı barbarlığa karşı korumadığını söyleyen Steiner buradan bütün yapıtının merkezindeki soruya varır: Barbarlık karşısında sanat ne işe yarar? Nihayetinde Auschwitz’te bebekleri gözlerini kırpmadan fırına yollayanlar Beethoven dinleyen, Goethe okumuş kimselerdi.

Yeni bir barbarlık çağındayız. Büyük olasılıkla yakın gelecekte kapitalizmin vahşiliği iklim barbarlığıyla birleşecek. Kapitalizmin en ölümcül dönemi benzersiz bir barbarlık gösterisi olabilir. Yeni barbarlık çağında köktencilik yüzünden değil kapitalist hırslar yüzünden felaketler yaşayabiliriz. Önümüzde iki seçenek var: Ya insanca bir yaşam ya barbarlık (Rosa Luxemburg’un söylediği gibi—üçüncü bir yol yok).

Güce, hırsa ve Orwellci bir kontrol sistemine dayanan yeni barbarlığın maharetlerinden biri kendini gizlemesi, çünkü söylemi de güçlüler belirliyor. En yakın örnek: “Kanal İstanbul” bir iklim ve doğa barbarlığı değil bir medeniyet projesi olarak tartışılıyor.

Barbarlar tarih boyunca kullanışlı bir araçtı. Muktedirler haklarını korkuturken hep barbarları beklediler. Kavafis de Coetzee’nin romanına adını veren şiirinde o bekleyişi anlatmıştı:

“Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?

Bugün barbarlar geliyormuş buraya.

Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.

Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün…”

Barbarlar gelmeyecek—onlar zaten aramızda dolaşıyor.

[Can Bahadır Yüce] 12.1.2020 [Kronos.News]

7 yıldır oğlu için mücadele eden Emsal Atakan’a dava

Hatay’da Gezi eylemleri sırasında yaşamını yitiren Ahmet Atakan’ın annesi Emsal Atakan hakkında “Devletin askeri veya Emniyet teşkilatını alenen aşağıla” suçlamasıyla iddianame düzenlendi.

KRONOS -12 Ocak 2020

Gezi eylemleri sırasında Hatay’da yaşamı yitiren Ahmet Atakan’ın annesi Emsal Atakan hakkında, “Devletin askeri veya Emniyet teşkilatını alenen aşağılamak,” suçlamasıyla iddianame düzenlendi.

Emsal Atakan, 18 Ekim 2015’te polisin evlerine düzenlediği operasyonda polis tarafından öldürülen Dilek Doğan’ın ölüm yıldönümünde sosyal medyadan yaptığı paylaşım nedeniyle hâkim karşısına çıkacak. Emsal Atakan’ın, “Devletin askeri veya Emniyet teşkilatını alenen aşağıladığı” öne sürülerek cezalandırılması istendi.

Ahmet Atakan’ın öldürülmesine ilişkin soruşturma ise 7 yıldır tamamlanmadı.

“ÇOCUKLARI ÖLDÜRÜLEN AİLELERE DAVA AÇILIYOR”

Ahmet Atakan ve ailenin avukatlarından Tamer Doğan ise sosyal medyadan yaptığı açıklamada Emsal Atakan’ın yargılanacağı davaya kamuoyunun sahip çıkması için çağrıda bulundu. Avukat Tamer Doğan, paylaşımında şu ifadelere yer verdi:

“Yalnızca bu da değil ki! Emsal Anneye dava açıldı ve 13 Şubat’ta duruşması var. Tıpkı Çorlu Tren Katliamında olduğu gibi asıl sorumlular ve katiller yerine mağdurlar ve aileler yargı önüne çıkarılıyor. Bizlere düşen öncelikle Ahmet Atakan Davasının bir an evvel açılması için bir kamuoyu oluşturmaktır. Ayrıca ailemize destek verecek gönüllü hukukçulara ulaşmalıyız. Ayrıca Emsal Annenin yargılandığı davada ona sahip çıkmalıyız, davaya yoğun bir çağrı yapmalıyız.”

[Kronos.News] 12.1.2020

Enes Kanter’den çifte rekor [Zafer Çağrı]

Yıldız oyuncu Enes Kanter 23 dakikada bulduğu, 22 sayı 19 ribaund ile, 51 yıl sonra bunu başaran ilk Boston Celtics oyuncusu oldu. Kanter 38 yıllık başka bir rekoru da egale etti.

ZAFER CAĞRI -12 Ocak 2020

Boston Celtics’in New Orleans’ı 140-105 yendiği maçta Enes Kanter ilk yarıda double-double yaptı. Üçüncü çeyrekte hiç süre verilmeyen yıldız oyuncu 23 dakikada bulduğu, 22 sayı 19 ribaund ile, 51 yıl sonra bunu başaran ilk Boston Celtics oyuncusu oldu.
BİR MAÇTA ÇİFTE REKOR

1969 yılında Paul Silas’ın 24 dakikadan daha az süredeki 22 sayı 18 ribaundluk performansını geride bırakan Enes Kanter ayrıca, Boston Celtics oyuncusu Larry Bird’in 1982 yılında benchden gelerek ortaya koyduğu +22 sayı, +19  ribaundluk performansı, daha kısa sürede yakalayarak 38 yıl sonra egale etti.


[Zafer Çağrı] 12.1.2020 [Kronos.News]

‘Acaba o uçakta İran’ın ölmesini istediği birileri mi vardı?’

Emekli Hava Korgeneral Köse: Yeni kalkan bir yolcu uçağının hızı en fazla 200 mildir. İran Hava savunma operatörünün uçağı ses hızında uçan bir füzeyle karıştırmış olması imkansız.'

KRONOS -12 Ocak 2020

Emekli Hava Korgeneral Orhan Köse, İran’ın Ukrayna Havayolların ait yolcu uçağını füze sanarak yanlışlıkla vurduklarını açıklamasının inandırıcı olmadığını söyledi. Köse, ‘Ses hızıyla gelen füze ile 180 mille kalkan yolcu uçağı karıştırılamaz. Acaba o uçakta ölmesi istenen birileri mi vardı” dedi.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre Korgeneral Köse, İran’ın iddia ettiği Cruise seyir füzelerinin ses hızına yakın ya da üstünde uçtuklarını belirterek ‘Oysa yeni kalkan bir yolcu uçağının hızı 170-180 deniz milidir hadi diyelim en fazla olsun 200 mil. Hava savunma operatörünün bu hızda hareket eden uçağı neredeyse ses hızında uçan bir füzeyle karıştırmış olması imkansız.’ görüşünü dile getirdi.

İran’ın “Uçağı biz düşürdük” itirafının bir siyasi oyun olabileceğini öne süren Köse, iddialarını şöyle sürdürdü:

İran başından beri çelişkili bilgiler veriyor. Bir uçağın düşmesinde 200 farklı neden etken olabilir. O süratteki bir füze ile yeni kalkmış bir yolcu uçağının karıştırılması imkansız. Acaba o uçakta İran’ın ölmesini istediği birileri mi vardı diye düşünmeden edemiyorum.

[Kronos.News] 12.1.2020

41 aydır tutuklu olan sınıf öğretmeni ileri derece bel fıtığı hastası oldu

Cezaevleri hasta, yaşlı ve işlerini tek başına göremeyen insanlarla dolu. Kalp ve tansiyon hastası Hatice Öğüt (53), ben anjiyo hem de bel fıtığı ameliyatı olması gerekiyor.

BOLD ÖZEL- 41 aydır Gaziantep L Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan emekli sınıf öğretmen Hatice Öğüt (53), sağlık sorunlarına rağmen tahliye edilmiyor. Kalp ve tansiyon hastası Hatice Öğüt, çamaşırlarını koğuş arkadaşları yıkayacak düzeyde bel fıtığı sorunu yaşıyor. Tutuklanmadan bir hafta önce ameliyat için gün alan Öğüt, ameliyattan sonra insanlara kelepçe takıldığı için cezaevinde ikinci bir ameliyat yaşamak istemiyor.

KELEPÇELİ AMELİYAT

28 Ocak 2019’da Gaziantep Tıp Fakültesinde apandisit ameliyatı olan Öğüt’ün yanına o zaman ne refakatçi verilmiş ne de eşinin görüşmesine müsaade edilmişti. Eşi Habeş Öğüt, “Ameliyatlı kadını 5 saat sandalyede oturttular. Beş saat sonunda eline kelepçe vurularak tekrar cezaevine gönderdiler. Bel fıtığı ileri düzeye geldi. Şimdi tekrar bu şekilde ameliyat olmak istemiyor. Ayrıca kalbi sorunlu. Doktoru anjiyo olman gerekiyor dedi” diye konuştu.

Gaziantep Nizip ilçesinde yaşayan Hatice Öğüt, bir öğretmenler gününde kendisine teveccüh gösterildiğinden dolayı örgüt yöneticisi olduğu iddia edilip 25 Ağustos 2016’da tutuklandı. Gaziantep 8. Ağır Ceza Mahkemesi, 53 yaşındaki bir sınıf öğretmenini tek başına silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek iddiasıyla 15 yıl hapis cezasına çarptırdı. İstinaf Mahkemesi cezayı 8 yıl 9 aya düşürdü. Karar, Yargıtay tarafından 18 Eylül 2019’da onayladı.

BM’YE BAŞVURU YAPILDI

Keyfi tutuklama yapıldığı gerekçesiyle 11 Şubat 2019’da Birleşmiş Milletler’e başvurduklarını söyleyen Habeş Öğüt, “Oradan da henüz bir sonuç alamadık. 11 aydır bekliyoruz. Her yerde tıkanmış durumdayız” ifadelerini kullandı.

AİLE BOYU CEZAEVİ GÖRDÜLER

5 çocuk sahibi Hatice-Habeş Öğüt çifti ve çocukları 15 Temmuz’dan bu yana hukuksuz uygulamalara maruz kaldı. Dernek, sendiki üyeliği, bankaya para yatırma gibi nedenlerle Habeş Öğüt de tutuklanıp cezaevine gönderildi. 14 ay sonra, mahkemesine bir hafta kala gardiyanlar tarafından koğuşun kapısı açılınca şok olduğunu söyleyen Öğüt o anı şöyle anlattı:

“Koğuşa birini getirdiler, kapı açıldı, baktım ki oğlum karşımda. Bir hafta da onunla birlikte kaldık. Beni bıraktılar, bu sefer oğlum 8 ay yattı.” Mühendis oğlu, bir üniversiteliler derneğinde görüldüğü için örgüt üyesi olmakla suçlandı ve 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

İkinci oğlu devlet memuru olduğu için KHK ile ihraç edilerek sosyal ölüme mahkum edildi. Lise 3’e giden ikiz çocukları ise psikolojileri bozulduğu için tedavi görüyorlar. Habeş Öğüt, “Hamd olsun içimiz rahat. Kimse bizim yüzümüzden içeride yatıyor, kimseye bir haksızlığımız yok. Ne yapalım hayırlısı diyoruz. Allah’tan geldi. Allah inşallah bertarah eder.” dedi.

[BoldMedya] 12.1.2020

2019’da 1736 işçi, iş kazasında öldü

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, 2019 yılında en az 1736 işçinin iş kazası sonucu hayatını kaybettiğini açıkladı. Ölenlerden 115’i kadın, 67’si çocuk işçi olurken; AKP iktidarında iş kazalarında ölen işçi sayısı ise 24 bini aştı.

BOLD – İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), 2019 yılında en az 1736 işçinin iş kazası sonucu yaşamını yitirdiğini açıkladı. 2018’de bu rakam 1923 olmuştu. AKP iktidarı döneminde, son 17 yılda iş cinayetleri sonucu yaşamını yitiren işçilerin sayısı toplamda 24 bini aştı.

FAİLLER PARA CEZASI İLE KURTULUYOR

Ölen işçilerin yüzde 98’inin sendika üyesi olmadığına dikkat çeken İSİG, “İş cinayetlerinin önlenmesi, sağlıklı ve güvenli çalışmanın önkoşulu, işçi katılımıdır, işçiler ancak sendikalaşarak bunu sağlayabilir” değerlendirmesinde bulundu. İş cinayetlerinin sorumlusu olan patronlar, bürokratlar ve siyasilerin yargılanmadığını, yargılananların ise çoğunlukla günah keçisi haline getirilen iş güvenliği uzmanları olduğunu vurgulayan İGİS, “Mahkemeler iş cinayetlerini cezalandırmıyor, failleri 24 taksitli para cezası vererek serbest bırakıyor” dedi.

TARIM VE İNŞAAT BAŞI ÇEKİYOR

İşçi ölümleri ile ilgili detaylar şu şekilde:
Ölen 1736 işçinin 115’i kadın, 29’u 15 yaş altında olmak üzere 67’si çocuk işçilerden oluştu.

Çoğunluğu Suriyeli ve Afganistanlı olmak üzere 112 göçmen işçi hayatını kaybetti.

181 işçi İstanbul’da, 74 işçi İzmir’de, 72 işçi Antalya’da, 71 işçi Kocaeli’de, 66 işçi Bursa’da ve 56 işçi Ankara’da yaşamını yitirdi.

İşçilerin 442’si tarım, 336’sı inşaat, 234’ü taşımacılık, 105’i belediye/genel işler, 104’ü ticaret/büro, 70’i metal, 63’ü madencilik ve 50’si enerji işkolunda hayatını kaybetti.

Ölüm nedenlerinin 392’si trafik/servis kazası, 285’i ezilme/göçük, 259’u yüksekten düşme, 202’si kalp krizi/beyin kanaması olarak kayıtlara geçti.

[BoldMedya] 12.1.2020

Son 2 yılda 7 bin yabancı, ‘Emlak Vatandaşı’ oldu

2017’den bu yana Türkiye vatandaşlığı için taşınmaz edinimi şartını yerine getiren 7 bine yakın yabancı, ‘Emlak Vatandaş’ oldu.

BOLD-Türkiye’de 2017’den bu yana 6694 yabancı ülke vatandaşı, taşınmaz edinimi yoluyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı için Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nden (TKGM) uygunluk belgesi aldı.

Milliyet’te yer alan habere göre, TKGM’den aktardığı bilgiye göre vatandaşlık almak isteyen yabancı uyruklulara taşınmaz alımı karşılığında Türkiye vatandaşlığı verilmesi uygulamasında 2017’de alt limit olan 1 milyon doların Eylül 2018’de 250 bin dolar olarak düzenlenmesi, yabancı yatırımcının gözünü Türkiye’ye çevirdi.

Bu kapsamda TKGM, 6085’i geçen yıl olmak üzere 2017’den bugüne kadar, belirlenen rakamlarda taşınmaz edinen 101 ülkeden toplam 6694 yabancı ülke vatandaşına, Türkiye vatandaşlığı için uygunluk belgesi düzenledi.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı için taşınmaz edinimi şartını yerine getiren yabancılar arasında ilk sırayı 1475 kişiyle İran vatandaşları aldı.

842 kişiyle Iraklılar ikinci, 812 kişiyle Afganistanlılar üçüncü sırayı alırken bu ülkeyi 658 kişiyle Yemen, 390 ile Filistin, 365 ile Ürdün, 291 ile Libya, 268 ile Çin, 229 ile Mısır ve 139 ile Pakistan vatandaşları takip ediyor.

Geçen yıl İran’dan 1321, Irak’tan 756, Afganistan’dan ise 754 kişiye uygunluk belgesi verildi.

[BoldMedya] 12.1.2020


İstanbul Havalimanına uyku kabini; saati 9 euro

İstanbul Havalimanında uyku kabini uygulaması başladı. ‘İGA Sleepod’ isimli uyku kapsülünün saatlik ücreti 9 euro olarak belirlendi. Battaniye ve yastık için ise 2 euro ek ücret alınacak.

BOLD – İYolcular bu kapsülleri saatlik olarak kiralayabilecek.

İstanbul Havalimanı işletmecisi İGA, yolcu konforunun arttırılmasına yönelik dış hatlar terminali giden yolcu katında İGA Sleepod isimli uyku kapsülü hizmetini başlattı. Kapsüller yolcular tarafından saati 9 euro’ya kiralanabilecek.

BATTANİYE VE YASTIK 2 EURO

Her yolcuya tek kullanımlık çarşaflar ücretsiz olarak verilecek. Yolcuların battaniye ve yastık gibi ek hizmet talep etmesi halinde ise 2 euro daha ücret ödenecek. Kullanılan malzemeler ise görevli personeller tarafından her kullanımdan sonra kuru temizlemeye gönderilecek.

Mini kabinlerin içi yolcuların ihtiyaçlarına uygun olarak tasarlandı. Kabinlerin içerisinde USB girişi ve priz yer alıyor. Yolcular böylece cep telefonlarını ve diğer elektronik cihazlarını çalıştırabilecek veya şarj edebilecek. Uyku kabininin alt kısmında ise yolcunun el bagajını koyacağı özel bir alan yer alıyor.

[BoldMedya] 12.1.2020

Sezen Aksu’dan cezaevindeki gazetecilere büyük jest; Silivri Avlu Şarkıları Spotify’de yayınlandı

Gazeteci akademisyen Mehmet Altan’ın Silivri Cezaevi’ndeyken hayalini kurduğu hapishane şarkıları albümü, “Silivri Avlu Şarkıları” ismiyle Spotify’de yayınlandı. Sezen Aksu, Altan’ın isteği üzerine şarkı listesine destek verdi.

BOLD – Silivri Cezaevinde 2 yıl tutuklu kaldıktan sonra Anayasa Mahkemesi kararıyla tahliye edilen ve Yargıtay’ın bozma kararı sonrası beraat eden gazeteci akademisyen Mehmet Altan’ın, hapishane günlerinde kurduğu bir hayal gerçek oldu. Jailed Journos’un haberine göre, Mehmet Altan Silivri Cezaevinde kaldığı dönemde hapishane avlusunda dinlediği şarkıları ‘Silivri Avlu Şarkıları’ listesi olarak Spotify’e yükledi. Listenin hazırlanmasına Sezen Aksu yardım etti ve cezaevindeki gazetecilere müzikle destek oldu.

MÜEBBETLE YARGILANIRKEN HAYAL KURDU

Basın Konseyi Başkanı Pınar Türenç, müebbet hapis cezası talebiyle yargılandığı günlerde Ahmet ve Mehmet Altan’ı, Silivri Cezaevi’nde ziyaret etmiş, izlenimlerini Hürriyet gazetesine yazmıştı. Mehmet Altan, Türenç’e bir CD çalışması yapmak istediğini anlatmış, “Ben müzikten pek anlamam aslında. 2017’nin en popüler şarkı ve türkülerini topluyorum. Mesela, ‘Ben yoruldum hayattan…’ Sabahattin Ali’nin Sinop Cezaevi’nde yazdığı ‘Mahpushane Türküsü’ şiirindeki ‘Başın öne eğilmesin/ Aldırma gönül, aldırma’ dizeleri. ‘Cigaramın dumanı’ gibi… Bunları tek CD’de topluyorum. Sezen Aksu’dan ricam var. Bana bu konuda destek olabilir mi acaba? 15 şarkılık bir CD.” isteğinde bulunmuştu.

SEZEN AKSU’DAN BÜYÜK JEST

Altan, Tahliye sonrasında “yapılacak işler” listesine aldığı, hayalini kurduğu CD çalışmasını, dijital müzik platformu Spotify’de “Silivri Avlu Şarkıları” adı altında topladı. Listenin hazırlanmasına Sezen Aksu da destek verdi. Altan, P24 internet şunları yazdı: “Sağ olsun, Sezen onca işi gücü arasında oluşturduğum listeyi gözden geçirdi, iki alternatif liste oluşturdu. Birini seçtik. Nihat Yıldırım ve uzman bir arkadaşımız daha hep birlikte o şarkıları en iyi söyleyenleri son bir kez daha gözden geçirerek noktayı koyduk.” yazdı. Altan, ‘neden CD fikrini Spotify’e dönüştürdüğünü de anlattı; “CD çıkarma işinin manâsızlığını öğrendim. Nihat Yıldırım son gelişmeleri bana olağanüstü nezaketiyle özetledi, teknik ve bürokratik zorlukları yanında piyasada CD talebinin öldüğünü anlattı. Spotify’ı önerdi.

DİNLEYEN SİLİVRİ’Yİ HATIRLASIN

Eğer dinlerseniz çok değerli ses sanatçılarımızın seslerinin büyüsü içinden Silivri Cezaevini, ömürlerin bırakıldığı üzerine tel çekilmiş ufacık avluyu, avlunun üzerindeki teller arasından gördüğümüz gökyüzünü hissedeceksiniz..”

Altan, “Avluda Sabahattin Ali’ler, Ahmed Arif’ler, Grup Yorum’un müzisyenleri de dolaşacak. O şarkılar, siyasal yönetimlerin yazıya, çiziye, düşünceye bitmez tükenmez zulmünün ses tarihimize bırakılan kaydıdır.” ifadelerini kullandı.

HANGİ ŞARKILAR VAR?

Sezen Aksu’nun derlemesi ile “Silivri Avlu Şarkıları’ listesinde ‘Aldırma Gönül’, ‘Hatırla Sevgili’, ‘Gesi Bağları’, ‘Hakim Bey’, ‘Yalan Dünya’ gibi şarkıların yer alıyor. Listede toplamda 24 parça var. Grup Yorum’un ‘Özgürlük Türküsü’ de listenin içinde.

[BoldMedya] 12.1.2020

Silah doğrulttuğu fakülteye asistan oldu

Hukuk Fakültesi öğrencisiyken 2017’de Siyasal Bilgiler Fakültesine silah doğrultan ve bu fotoğrafı gururla paylaşan M. A. V’nin silah doğrulttuğu fakülteye asistan yapıldığı öğrenildi.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisiyken sosyal medya hesabından paylaştığı fotoğrafla Siyasal Bilgiler Fakültesine (SBF) silah doğrultan M.A.V’nin silah doğrulttuğu fakülteye asistan yapıldığı öne sürüldü. Evrensel Gazetesi'nden Vural Nasuhbeyoğlu'nun haberine göre Mülkiyeliler Birliği Başkanı Dinçer Demirkent, bunun adım adım geldiğine ve bir sonuç olduğuna vurgu yaparak “Şiddeti meşrulaştıranlar fakültelere doldurulurken, barışı savunanların da fakültelerden atıldığı bir dönemin sonucudur bu” diye konuştu.

M.A.V., üniversitenin resmî web sayfasında Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü Ticaret Hukuk Anabilim Dalı’nda asistan olarak görülüyor. 1 Kasım 2019’da açıklanan sınav sonucuna göre, M.A.V. sınavı kazanmış olarak gözüküyor. M.A.V’nin adı, fakültenin resmî sitesine de eklendi ancak M.A.V. hakkında herhangi bir bilgiye yer verilmedi. Sitedeki tüm akademisyenlerin üstüne tıklandığında o kişilere ait bilgilere ulaşılabilirken M.A.V. hakkında herhangi bir bilgi yer almıyor.

2017 yılı ocak ayında hukuk fakültesi önünde bulunan ve adının M.A.V. olduğu bilinen bir hukuk fakültesi öğrencisi, silahını SBF’ye doğrulttuktan sonra çektirdiği fotoğrafını sosyal medya hesabından paylaşmıştı. Bu sosyal medya hesabı kapatılmış durumda. Gösterilen tepkiler sonrasında M.A.V. hakkında soruşturma başlatılmıştı ancak soruşturmanın akıbeti bilinmiyor.

SORUŞTURMANIN ÜSTÜ KAPATILDI

O dönem SBF’de olan ve Eğitim Sen işyeri temsilciliği yapan Mülkiyeliler Birliği Başkanı Dinçer Demirkent, fotoğrafın ortaya çıktığı dönem Eğitim Sen işyeri temsilcisi olarak silahını fakülteye doğrultmuş olan bu öğrenci hakkında sendika yetkilisi olarak üniversite yönetimine yaptığı uyarılar sonrasında bu kişi hakkında soruşturma başlatıldığını, ancak bunun üstünün kapatıldığını hatırlattı. 

2017’de SBF’ye silah doğrultan M.A.V. ile SBF’ye asistan olan kişinin aynı kişi olduğunu belirten Demirkent “Bu kişiyle gözetmenliğe beraber giren arkadaşlar fotoğraftaki kişi ile bu asistanın aynı kişi olduğunu ifade ediyor” dedi. Demirkent, son 3-4 yıldır Hukuk Fakültesinde kılıç teslim törenlerinde şiddet araçlarının gösterildiği, ülkü ocakları bayraklarının fakülteden sallandırıldığı bir dönemin yaşandığını ve bunların korunup kollandığını söyledi.

[Samanyolu Haber] 12.1.2020

''Korkunç yıkıcı darbeydi benim için tarif edemem''

Zor şartlarda okuyan ve daha sonrasında başarılarla dolu bir yaşamı olan Prof Dr. Zekeriya Aktürk 15 Temmuz sonrası yaşadığı KHK mağduriyetini anlattı

Aile hekimliği alanında Türkiye'nin ilk profesörlerinden olan Aktürk görev yaptığı üniversite KHK ile kapatılınca işsiz kaldı. Daha sonra gözaltına alındı ve 14 ay cezaevinde tutuklu kaldı.

Kendi tabiriyle " Çok zor günlerdi. Ölmeyi arzuladığım çok anlar oldu" diyor Prof Dr Zekeriya Aktürk.

Aktürk "İnandığım değerler alt üst oldu. Korkunç yıkıcı bir darbeydi yaşadıklarım benim için. Tarif edemem" diye de ekliyor.

O'na göre asıl darbe Anadolu insanına yapıldı. Kendisi gibi vatan sevdalısı yüzbinlerce vatan evladı da bu süreçte harcandı. Anadili dışında 3 dil bilen Aktürk yaşadıklarını KHK TV'ye anlattı.

[Samanyolu Haber] 12.1.2020

Türkiye bir alanda daha küme düştü

Türkiye CDS liginde Rusya, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan, Malezya, Endonezya, Çin’in gerisinde kaldı, borçlanma maliyetleri çok daha pahalı hale geldi.

Türkiye'nin kredi riskinin en temel göstergesi olan 5 yıllık CDS (risk primi) puanı 2018 kur krizinin 566 puanla zirveyi görmesinin ardından kademeli gerileyerek dün 269 baz puan seviyelerine geldi. Bu gerilemede ekonomik aktivitedeki yavaşlamayla birlikte yabancı para ihtiyacının azalması etkili oldu.

Risk primi 300 baz puanın altına geriledi fakat, halen CDS liginde yıllarca başa baş mücadele ettiği Rusya, Brezilya, Güney Afrika, Hindistan, Malezya, Endonezya, Çin, Kore ve Kolombiya'nın açık ara farkla gerisinden gelmeye devam ediyor.

Türkiye'nin borçlanma maliyetini belirleyen 5 yıllık kredi iflas temerrüt sigortası (CDS)  puanı 2010 yılında 142 baz puan ile Endonezya, Rusya, Hindistan, Kolombiya'dan daha düşük, Güney Afrika, Brezilya ve Kore ile ise yakın seviyelerdeydi. Bugün ise Türkiye'nin risk primi Kore'den 12 kat, Çin'den 9 kat, Malezya'dan ise 8 kat daha fazla.

Ekonomik büyüme için sürekli dış kaynak arayışı içinde olan Türkiye CDS maliyetlerinin artmasıyla muadil ülkelere oranla yüksek maliyetlerle borçlanmaya başladı. Üstelik risk primi sadece kamunun aldığı kredileri değil, tüm borçlanma araçlarını da etkiliyor.

Sözcü gazetesinde yer alan habere göre, yurtdışından kaynak temin eden Türk şirketler daha yüksek faiz ödemek durumunda kalırken, kredi kullanan vatandaşların da ödediği faiz CDS puanı dolayısıyla  diğer ülkeler oranla daha yüksek oluyor.

YATIRIMCIYI ZORLUYOR

Bir ülkenin parasına yatırım yapan yatırımcılar, yaptıkları yatırımın geri dönmeme riskine karşı sigorta satın alabiliyor. CDS primi her bir ülke için ödenmesi gereken risk primini gösteriyor. 2010 yılında Türkiye'nin risk primi 142 baz puan iken, Güney Afrika'nın 126, Brezilya'nın ve Güney Kore'nin 110, Malezya'nın 74, Çin'in ise 68 baz puan seviyesindeydi. Aynı yıl Endonezya 133 baz puan, Rusya 147 baz puan, Hindistan 151 baz puan, Kolombiya ise 170 baz puanla CDS sıralamasında Türkiye'nin gerisinden geliyordu.

Aradan geçen 10 yılda yabancı yatırımcılar açısından Türkiye'ye benzer kabul edilen ülke ekonomileri risk primlerinde iyileşmeler görüldü.

2018'den beri Türkiye'nin risk primi 280'nin altına inmedi. Bugün ise 269 baz puan CDS primi ile en yakın rakibi Güney Afrika'nın 109 baz puan gerisinde kaldı. Güney Kore'nin CDS primi 22, Çin'in CDS primi 31, Malezya'nın risk primi 36 düzeyinde seyrediyor. Yıllardır ABD ve Avrupa Birliği'nin yaptırımlarına maruz Rusya'nın CDS puanı ise 57 seviyesinde.

ARABAYI DEVİRME İHTİMALİ YÜKSEK

Ülkelerin CDS primlerinin bir nevi ilgili ülkenin ekonomi yönetimlerinin kaza yapma ihtimalini gösterdiğini ifade eden ekonomist Güven Sak, G20 ülkelerinin iflas riskini karşılaştırdığı analizinde şu yorumu yaptı:

“Nasıl otomobilinizi kazaya karşı sigortalatırken, sigorta şirketi, sürücünün, son yıllarda kaç kere kaza yaptığına falan bakarak olası kaza yapma riskini dikkate alıp, ödenmesi gereken sigorta primini saptıyorsa; ülkelerin CDS primleri de bir nevi ilgili ülkenin ekonomi yönetimlerinin kaza yapma ihtimalini bize gösteriyor. Ülkenin CDS primi yüksekse, o ülkenin borçlanma maliyeti aşağıya inmez. Nedir? Arabayı devirme ihtimali yüksek olanın sigorta primi de yüksek olur.”

[Samanyolu Haber] 12.1.2020

Çiçek Bahçesi [Erkan Çıplak]

Devr-i Osmanlı'da bir mahalleye yeni bir aile taşındığı zaman nasıl insanlar oldukları bilinmediğinden, selamlaşma haricinde pek fazla iletişim kurulmazmış. Fakat çaktırmadan gözetim altında tutulur ve iki kritere bakılırmış. Birincisi, aile çiçek bakıyor mu, İkincisi evcil hayvanı var mı, hayvanlara nasıl davranıyor? Eğer çiçek bakıyorsa sevgi dolu bir kalbe, evcil hayvanı varsa sorumluluk sahibi, merhametli birileri olduğuna kanaat getirilir ve muhabbet başlarmış.     

Bu yüzden eşimle yeni tanıştığımda en sevdiğim özelliği çiçekleri çok sevmesiydi. Fakat gönlünü kazanmak ve en sevdiği çiçeği bulmak için aylarca türlü çiçekler almıştım. Üsküdar’daki çiçekçilerin çoğu beni tanıyordu artık. Fakat en sevdiği çiçeğin karanfil olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Medyanın da etkisi olsa gerek ben karanfilin cenaze töreni ve anmalarda kullanılan bir çiçek olduğunu sanıyordum. Çiçek işi tamamdı, hayvanları da çok seviyordu, bir tektaşı hak etmişti :) Çok şükür 15 yıldır evimizden çiçek ve hayvan eksik olmuyor. 

Esasında bizim çiçekle maceramız eşimin çeyizlerinin arasındaki  hanımeli fidanı ile başladı. Meğer onu da çok severmiş.  Ben “bu bahçe bitkisi saksıda olmaz” diye anlatırken, o çoktan yerini bulmuştu bile. Balkon küçük olduğundan daha fazlasına alamayacağı için üzülüyordu. Bir yıl sonra Allah bize büyük terası olan bir ev nasip etti. Akabinde ne olduğunu herkes tahmin etmiştir. Eşim asansörü olmayan beşinci kattaki eve bir tarlaya yetecek kadar toprak taşıtmakta başladı işe. Kardeşim ve ben günlerce bir yerlerde tünel kazıyormuş gibi toprak taşıdık. Sonrasında ise karanfil başta olmak üzere envai çeşit  çiçek, süs bitkisi, sebze ve sarmaşıklar terasta yerlerini aldı.Yanlış hatırlamıyorsam çam ağaçlarının ve zakkumun hemen yanında siyah üzüm bile vardı. Yaseminler duvarlara sarmaya başladı, demirbaş hanımelimiz yerini pek sevdi,salonun penceresinin üstüne doğru uzayıp gitti. Domatesler, biberler, salatalıklar eve gelen misafirlere ikram edilmeye başlandı. Hatta bir ara karpuz yetiştirmeyi bile denedi. Eşim çiçeklerini çok severdi, her sabah onlarla konuşarak bakımlarını yapardı. Hepsi de kızdı nedense, ben de hepsinin babasıydım. : ) Çünkü eşim 'babası kızlarım susamış, kovayı doldur getir’ derdi. Rengarenk saksıların içinde, bütün terası kaplayan bir botanik bahçesi vardı artık. Çok uzaktan bile bahçemize bakmaya gelen ziyaretçiler olurdu, ben de bilet kesmeye ne zaman başlıyoruz diye şakalar yapardım.

Fakat hüzünlü bir eylül gününde yanımıza sadece birer valiz alarak evimizle, sevdiklerimizle ve çiçeklerimizle vedalaşıp uzak diyarlara gitmek zorunda kaldık. Eşimin çiçekleri ile tek tek koklayarak ve konuşarak vedalaşması ve geri dönüp uzun uzun bakmasını unutmam mümkün değil. Yabancı ülkedeki yeni evimizin de çok büyük bir terası vardı ama bir tane bile çiçek yoktu.  Çirkin ve sevimsiz görünüyordu.Eşim sadece temizlemek için çıkardı, çok vakit geçirmezdi terasta. Birkaç gün sonra temizlik yaparken heyecanla beni çağırdı. Meğer terasın tenha bir köşesinde tohumunu rüzgarın getirtiği bir ot bulmuş.  O zavallı da giderin orada hayata tutunmaya çalışıyordu. Eşim günlerce ona baktı, ama mevsim sonbahar olduğu için bitkimiz çok yaşamadı. Birkaç gün sonra yerli bir arkadaşımız bir geleneği yaşatmak için poşet içinde iki şifalı bitki fidanı verdi. Ben onları eve getirdim, eşim çok mutlu oldu. Su bidonlarını keserek saksı yapıp terasa koyduk. Ama eşim teras dolusu çiçeğe alışıktı ve ona yetmedi bu çiçek açmayan bitkiler. O çiçekleri koklayarak nefes alan bir kadındı, çiçek olmayan evde nefes alamıyordu sanki. Aklıma bir fikir geldi , yanından geçtiğim cafelerin tohuma durmuş çiçeklerinden getirmeye başladım, tabi pikniğe gittiğimizde toprak getirmeye de :) Eşim onları ekmeye ve beklemeye başladı. Aylar sonra top kadifeler başta olmak üzere bir saksı karanfilin de olduğu dünyanın en güzel topluluğu neredeyse terasın tamamını kaplamış, rengarenk boy gösteriyordu. Fakat eşim yine boş durmuyor çeşit artırmak için gayret sarf ediyordu. Pikniğe gittiğimiz  bir gün dağ çileği fidanı bile getirmiştik terasa.Fakat o bitki dağ çileği değil, şımarık bir sarmaşık çıktı : ) Hakkına girdik diye diğer hafta götürüp ormana tekrar dikmiştik. 

İstanbul'daki kadar olmasa da  eşim terasta vakit geçiriyor,  çiçeklerle konuşuyor ve misafirlerini orada ağırlıyordu. İmtihanın sırrından olsa gerek problem bir komşu yüzünden bir süre sonra o evden taşınmak zorunda kaldık. Eşyalardan sonra çiçekleri taşımak günler almıştı. Çiçeklerimizle birlikte yeni evimizde de güzel günlerimiz oldu, balkonumuzda her gün kuşları ve kelebekleri misafir ettik. Yeni ev görmeye gelen arkadaşlarımız balkonumuzdan tanırdı bizim evi.Çünkü 13 katlı ve 50 daireli binada tek çiçekli balkon bizimkiydi.Fakat türlü sebeplerden ötürü yine başa dönmek zorunda kaldık. Yine sadece valizlerimizi alarak yollara düştük. İkinci kez sevdiklerimizden ve çiçeklerimizden ayrıldık. Çok şükür ki bu sefer gözümüz arkada kalmamıştı, çünkü çiçeklerimizi iyi bakma ve ara sıra fotoğraf atma karşılığında bir arkadaşımıza hediye etmiştik.

Yeni ülkemizde ilk aşamada yaşayacağımız evleri biz seçemiyorduk, geçici deniyordu ama biz o evde yaşıyorduk. Evin eve benzemesi ve eşimin onu benimsemesi için çiçek olmalıydı. Fakat o günler bütçemiz çok sınırlı olduğundan çiçek alamıyorduk. Bir sure sonra eşim bir çözüm buldu, bağ maydanoz yerine mini saksıda canlı maydanozları almaya başladı eve, hatta yanına arkadaş reyhan da almıştı. Onun derdi evde yaşayan bir bitki yetiştirmekti. Ancak o zaman mutlu oluyor ve nefes alıyordu. Fakat maydanoz birkaç günde kuruyor ama reyhan daha dayanıklıydı. Hiç çiçeğimiz olmadan sebzelerde 6 ay idare ettik. Ama çok şükür sonunda kendi seçebildiğimiz evimize taşındık. Eşimin iki isteği vardı, mutfağı geniş olsun ve çiçek ekeceği küçük de olsa bir bahçesi olsun. Mutfağımız küçük ama eşimi mutlu edecek kadar bahçemiz var. Fakat öncelikle eşya almamız gerektiğinden çiçek konusunu hiç konuşmadık. Günler geçiyordu ve bazı eşyalar için zamana ihtiyacımız vardı. Yine bir eşya arayışı için alışverişe çıktığımızda bütçemize fazla geldiğinden elzem olanları alamadık. Bu durumun verdiği stresle kasaya doğru sessizce yürürken eşim birden gülümsedi,çünkü nota gereği çiçek reyonuna gelmiştik . Eşim çiçekler arasında bayram çocuğu gibi mutluydu. Ona bir orkide alacağımı söyledim.Dakikalarca seçim yaptı,çünkü bu yeni evindeki ilk çiçeği olacaktı. Beyaz orkidesini eve kadar kucağında taşıdı ve pencerenin en güzel köşesinde yerini buldu. Şimdi her sabah benden çok onunla konuşuyor, güneş alması için gün içinde sürekli yerini değiştiriyor. Ne tevakfuktur ki o da kız :) Henüz koltuğumuz  yok, masa ve sandalyelerimiz de, günlerdir yerde oturuyor, hatta öğrenci hayatı gibi yerde yemek yiyoruz ama hiç problem etmiyoruz. Bir çiçeğimiz var, eşimin yüzü gülüyor. O bize umut olacak ve sabredip şükrettiğimizde daha önce olduğu gibi evimiz çiçek bahçesine dönecek.

Ve bu hasletler eşime ait hasletler değil sadece, dünyanın dört bir yanına savrulmuş insanlar da evlerini çiçek bahçesine çevirmiş durumda. Ve insan sormadan edemiyor, çiçeklerle bu denli münasebeti olan, yaşadığı yeri çiçek bahçesine çeviren, geride bıraktığı çiçekler için göz yaşı döken bu hanımlar ve niceleri terörist olabilir mi? Teröristin çiçekle, sevgiyle, gönül kazanmakla işi olur mu?Terörist sevgi tohumları ekmek için dünyanın öbür ucuna gider mi? Eksilerdeki soğuklara veya bunaltıcı sıcaklara katlanır mı? Terörist savaşların bazen de iç karışıklıkların olduğu ülkelerde kelle koltukta yaşar mı? Tabi ki hayır, bizden bahçıvan çıkar, öğretmen çıkar, mühendis , doktor, gazeteci, televizyoncu çıkar, gönlü zengin iş adamı ve esnaf çıkar , fedakar ev hanımları çıkar ama asla terörist çıkmaz. Çünkü teröristin dünyayı  huzurlu bir çiçek bahçesine çevirmek gibi bir derdi ve davası yoktur. Devri Osmanlı gibi yeni taşındığımız her yerde komşularımız balkonlarımıza bakarak bizim nasıl insanlar olduğumuzu görecek ve elbet bir gün dünya çiçek bahçesine dönecek. Selam olsun 170 ülkedeki bahçivanlara ve onlara maddi ve manevi destek olan güzel insanlara…

[Erkan Çıplak] 12.1.2020 [Samanyolu Haber]

Huzurun En Önemli Esası Allah’a Îman‘dır [Mehmet Ali Şengül]

Güneş olmazsa dünya, karanlık içinde kalır. Gören göz, hiçbir şeyi görmez olur. Allah’a îman olmazsa, îman nuru ile Kâinât’a bakılmazsa; o zaman eşyâyı gerçek mânâsıyla görmek ve okumak mümkün olmaz. Çünkü  bakmak başka, görmek başkadır. Her bakan görmez. Biz çocukken bir ağabeyimiz, saatini bize gösterip saat kaç diye sordu? Cevap verdik, sonra saatin markasını sordu, bilemedik. Niçin? Saate marka niyetiyle bakmadığımız için.
 
Kâinâta, ondaki düzen ve sisteme, nebatât, hayvanât ve insanların yaratılışına Allah hesâbına bakmayınca, onların ifâde ettiği mânâyı anlamak, kavramak mümkün değildir. İnsan, hârika bir sanat eseridir. Yaratılış ağacının şuurlu bir meyvesidir. Sânî’siz olması mümkün değildir.
   
Mü’minun sûresi 13, 14, 15 ve 16.âyetlerde; “Sonra onu nutfe (sperm) halinde sağlam bir yere yerleştiririz.”
“Sonra nutfeyi alakaya (yapışkan döllenmiş hücreye), alakayı mudgaya, yani bir çiğnem et görünümündeki varlığa, mudgayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!”
 “Ve bütün bunlardan sonra, siz ey insanlar, ölürsünüz.”
“Sonra büyük duruşma (kıyamet) günü diriltilirsiniz.”
   
İnsanın akıllı ve şuurlu oluşu, beyin fakültesi, sinir sistemi, saat gibi Sânî’ni zikrederek çalışan kalbi, el-ayak, göz-kulak, dil-dudak, mîdenin, kuvve-i zâikanın yaratılışı; topraktan, ağaçtan yaratılan, konserve edilmiş hârika nimetlerin uzuvlara göre tanzim edilmesi Allah’a iman ile izah edilebilir.
     
Hac sûresi 5.âyette; “Ey insanlar! Eğer siz öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız, bilin ki: Biz sizi ilkin topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir yapışkan hücreden, sonra esas unsurlarıyla hilkati tamamlanmış, ama bütün âzâlarıyla henüz tamamlanmamış bir çiğnem et görünümünde bir ceninden yarattık ki, kudretimizi size açıkça gösterelim. Dilediğimizi belli bir süreye kadar ana rahminde durdururuz. Sonra da sizi bir bebek olarak dünyâya çıkarırız. Sonra güç kuvvet kazanıncaya kadar sizi büyütürüz. İçinizden kimi henüz çocukken öldürülür, kimi de hayâtın en düşkün biçimine götürülür. Öyle ki, daha önce bildiği şeyleri bilmez hale gelir.
Yeri de kupkuru görürsün, ama oraya Biz su indirince çok geçmeden kıpırdanır, kabarır da gözü gönlü açan her güzel çiftten nice nebat bitirir.” Buyrulmaktadır.

Böylesine hârika yaratılan insanın hayâl dünyası ve aynı zamanda her şeyin kıymet ve değeri onun varlığına bağlı olan, mâhiyetini Allah’ın bildiği ruh mekanizması, Allah’a îman olmadan insanın anlayıp kavraması ve sadece aklıyla çözmesi mümkün olmayan şeylerdir.
   
Onun için kâinatta, gayet muhteşem ve muntazam işlemekte olan iki dâire vardır. Bunlardan birisi Rubûbiyet dâiresi, yâni; her şeyi yaratan, kuşatan ve yöneten, sevk ve idâre eden dâiredir.
   
Diğeri Ubûdiyet dâiresi, yâni; nurlu, rengârenk çiçeklerle, hârika sanatlarla donatılan, hal diliyle zikir ve ibâdette bulunan ay, güneş, bütün gezegenler ve nebatât ile beraber, zîhayat canlılar, emr-i ilâhiyle yaptıkları vazîfelerle, meselâ, arının bal yapması, bulutların âb-ı hayat yağmur göndermesi, insanların ve cinlerin iradî olarak Allah’a tefekkür, tezekkür ve ibâdetleri, istihsan, teşekkür ve îmanlarıyla ifâde edilen dâiresidir.
   
Ubûdiyet dâiresi, iradî olarak yaratılan insanların ve cinlerin inanmayanları dışında, kâinattaki herşey; Rubûbiyet dâiresi nâmına hareket edip itaat etmektedir.  Varlık âleminde zerreden küreye herşeyi insanoğlunun hizmetine veren Allah (cc), herşeyi sisteme koyup, eksiksiz, kusursuz yaratıp ubûdiyet dâiresi hâline getirip devam ettirendir.
 
Bakara sûresi 164. âyette; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda,
elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır” buyrulmaktadır.
 
Rabbimizi bize târif eden üç büyük küllî muarrif olduğunu, Hz.Üstad Sözler adlı eserinde şöyle ifâde ediyor:
 
“Birisi, şu Kitâb-ı Kebîr’i kâinattır. Birisi, şu Kitâb-ı Kebîr’in âyetü’l kübrâsı, en büyük delili olan Hâtemü’l enbiyâ’dır (aleyhüssalâtü vesselam). Birisi de, Kur’ân’ı Azîmüşşan’dır. Şimdi, şu ikinci bürhân-ı nâtık olan Hâtemü’l enbiyâ’yı (as) tanımalıyız, dinlemeliyiz.. Evet, o bürhânın şahs-ı mânevîsine bak:
   
‘Sath-ı Arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medîne bir minber… O bürhân-ı  bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm; bütün ehl-i îmâna imam, bütün insanlara hatib, bütün enbiyâya reis, bütün evliyâya seyyid, bütün enbiyâ ve evliyâdan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiridir.’
   
Bütün enbiyâ hayattar kökleri, bütün evliyâ tarâvettar semereleri bir şecere-i nûrâniyedir ki; herbir dâvâsını, mu’cizatlarına istinâd eden bütün enbiyâ ve kerâmetlerine îtimad eden bütün evliyâ tasdik edip imza ediyorlar.
   
Zira O, ‘Lâilâhe illallah’ der, dâvâ eder. Bütün sağ ve sol, yânî; mâzi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nûrânî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ  ile mânen, “Sadakte ve bil-hakkı natakte” (Doğru söyledin ve hakkı konuştun) derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesabsız imzalarla te’yid edilen bir müddeâya parmak karıştırsın.” (19.Söz)
     
Mâhiyet-i meçhul, isim ve sıfatları ile tanımaya çalıştığımız Rabbimizi, ya Allah’ın kelam sıfatının tecellisi Kur’ân-ı Kerim’le veya Kudret ve irâdesinin tecellisi  kâinat kitâbı ile veyahut Peygamber Efendimiz’in (sav) verdiği bilgiler ölçüsünde tanırız.
Cenâb-ı Hak İhlas Sûresinde şöyle buyurmaktadır:
“1 – De ki: O, Allah’tır, gerçek İlahtır ve Birdir. (Allah: Beşer aklının aslâ idrak edemediği ve edemiyeceği, eşi, zıddı, benzeri olmayan Zât’ın has -özel- ismidir.)
2 – Allah Samed’dir. (Samed: “Tam, eksiği olmayan, her şey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan” demektir.)
3 – Doğurmamıştır, doğurulmamıştır.
4 – Herhangi bir şey O’na eş ve denk olamaz.”

Enbiya sûresi 22.âyette;  “Halbuki gökte ve yerde, Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı oraların nizâmı bozulurdu. Demek ki, o yüce arş ve hükümranlığın sâhibi Allah, onların zanlarından, onların Allah’a revâ gördükleri vasıflardan münezzehtir, yücedir!”

Âl-i Imran sûresi 5.âyette; “Gerek yerde, gerek gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.”
190.âyette de; “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında,  gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, düşünen insanlar için elbette birçok dersler vardır.”

Yusuf sûresi 105.âyet ise; “Göklerde ve yerde Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini gösteren nice deliller vardır ki, insanlar yanından geçip gittikleri halde yüzlerini çevirdiklerinden farkına varmazlar” buyrulmaktadır.
       
Kâinatın her tarafında ve insan uzuvlarında birbiriyle öylesine bir yardımlaşma mevcuttur ki; insan basîretle bunlara nazar ettiği zaman tevhide dayalı olduğunu kolayca fark edecektir. Yerler gökler, aylar güneşler, zerreler küreler ve insan vücudundaki atomlar, hücreler, aynı zamanda uzuvlar; öylesine bir münâsebet ve uyum içindedir ki, akıl ve iz’an sâhibi bir insanın, bunları aynı Yaratıcı’nın sevk ve idâre ettiğinde ve bütün bunların, o kâdir-i mutlak, alîm-i mutlak Allah’a tam bir itaat içinde hareket etmekte olduğunda zerre kadar şüphesi  kalmayacaktır.

[Mehmet Ali Şengül] 12.1.2020 [Samanyolu Haber]