Çocukluk yıllarımızda gurbetçiler gelirdi yaşadığımız şehirlerimize, köylerimize.. Halka göre daha zengin, daha “bilgili” ,daha sözü sazı dinlenen insanlardı bu gurbetçiler.
İsimleri de “gurbetçi ” idi çünkü o zamanlar İstanbul bile gurbet diyarlardı varın siz Almanya, Belçika, Fransa’yı düşünün. Arabistan biraz daha önce girdi gurbet literatürümüze.
Sonra bir Şehsuvar çıktı, ve kürsülerden haykırdı 90 lı yıllarda; yanıbaşınızda kardeşlerimiz bizi bekliyor, SSCB dağılacak, dağıldığı zaman Orta Asya’lı kardeşlerimiz bizleri yanlarında hazır bulsunlar, dedi. O dönem gözyaşları ile halkımıza bu kutsal çağrıyı yaptı usanmadan, bıkmadan. Rus tankları Azerbaycan’a girdiğinde kürsüde düşüp bayıldı.. ve ısrarlı çağrıya kulak veren, iş adamları, eğitimciler ilk ziyaretlerini gerçekleştirdiler. İsimlerini ilk kez duyduğumuz Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan Gürcistan, Nahcivan, Türkmenistan ve Özbekistan. Önce can Azerbaycan’a heyetler gitti. Çok büyülü ve sır dolu bir seyahat gerçekleşti. Onlarca yılın hasretini giderecek çok duygulu sahneler yaşandı. Gözyaşları sel oldu. Paslı kilitler açıldı, ezanlar okundu.
Ben de Fatih Koleji’nin üst katında bu ilk ziyaret sonrası gelen heyeti canlı dinleme imkanım olmuştu. Bu anlatılanlar ben de çok derin izler bırakmıştı. Camii kürsülerinde ve sohbetlerde bu anlatılanlar makes buldu, Anadolu insanı için yepyeni ufuklar açılmıştı, hareket alanı daralan Hizmet Hareketi kendine yepyeni zeminler ve fırsatlar bulmuştu. Ve adı sanı bilinmeyen diyarlara takkelerden çekilen kuralar ile hummalı bir göç zinciri başladı. Esnafı, öğretmeni, belletmeni adeta birbiri ile yarışıyordu. Yeni yeni coğrafyalarda yepyeni dostluklar kuruluyor, yeni müesseseler açılıyordu. Rusya ile açılım hız kazanmıştı. Rusya’ya az gecikmeli ilk gidenlerden olma şerefi ile ben de serfiraz olmuştum. Orada yaşadığım güzellikler başka yazıların konusu olarak askıda bırakarak devam edelim..
2015 ‘e kadar bu anlatılan açılımlar ve yepyeni coğrafyalara hicretler devam etti. 96-98’ lerde siyah inciler diyarı Afrika kapısı açıldı. 170 ülkede at koşturan, yepyeni dostluklar ile kurulan bir global şefkat hareketi oldu. 2015 sonrası ise yaşanan siyasi olaylar ve Hizmet Hareketini 2004 lerde bitirmek için basılan düğme hız kazandı. Yolsuzlukları ortaya çıkan siyasiler bahane edilerek ciddi bir cadı avı başlatıldı. Yaşanan acı ama çok acı, yürek dağlayan olaylar hepimizin malumu.
Sonrası ve günümüze gelirsek, son dört yıldır ülkemizin geldiği hukuksuz, keyfi, güvenliksiz ortamdan kaçmak için çok kaliteli insanımız ama her kesimden yurt dışında yaşam imkanı arayışı ile yurt dışına yöneldi. Amerika, Kanada, ve Avrupa’ya yoğun bir göç yaşandı, ilticalar oldu. Ülkenin en iyi beyinleri ve en dürüst sermaye sahipleri yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Hapishaneler eğitim seviyesi en yüksek günlerini yaşıyorlar.
Yazının başlığına gelirsek; bir zamanlar Orta Asya ile başlayan gönüllere seyahat Amerika, Kanada ve Avrupa ile devam ediyor. Çok yakında bu ülkelerde Hizmetin bu ülke vatandaşı pek çok insanı olacak. Dünyanın her yerine gidebilen dünya vatandaşlarından oluşan bir Hizmet Hareketi yepyeni ufuklarda seyahatine devam edecek inşallah…
[M. Ertuğrul, The Circle] 5.11.2018 [thecrcl.ca]
‘Ağır, çok ağır bir dünya’ [Can Bahadır Yüce]
Gülten Akın son yapıtı Beni Sorarsan‘da (2013) pek alışılmadık bir şey yapmış, kitabın başına bir sunuş koymuştu. O metin, dünyanın gürültüsü karşısında bir adım geri çekilip olan biteni sessizce izleyen bir şairin hayata bakışını verir: “Gazetelerden, televizyondan kan damlıyor bir yandan. Öteden yılbaşı kutlamaları. Salt gürültü, salt mutlu gibi yapan insan (Nasıl insan?) kalabalığı. ‘Çok çiğ çağ’ demiş Necatigil Usta: ‘Çok çok çiğ’ şimdi.”
O sunuşun başlığı aslında Gülten Akın şiirinin olan biten karşısındaki bütün bir tavrıdır: “Ağır, çok ağır bir dünya.”
1933 doğumlu Gülten Akın şiire Garip rüzgârının şiddetli estiği, İkinci Yeni şiirinin henüz ufukta belirmediği yıllarda başladı. İlk şiiri 1951’de Son Haber gazetesinde yayımladı. (Gazetelerde şiir yayımlayan son kuşaktandı.) İlk kitabı Rüzgâr Saati (1956) günün modalarına kapılmayan, özgün bir şairin doğuşunu haber veriyordu. Ardından gelen Kestim Kara Saçlarımı (1960) Türkçenin gücünü kadın duyarlığıyla buluşturan genç şairin adını daha geniş kitlelere duyurdu. TDK Şiir Ödülü’ne değer görülen bir sonraki kitabı Sığda (1964) ile şiirimiz artık bir usta kazanmıştı.
Gülten Akın şiirinde ikinci dönem bundan sonra başlar: 1970’li yıllar boyunca yayımladığı dört kitapta (Kırmızı Karanfil, 1971; Maraşın ve Ökkeşin Destanı, 1972; Ağıtlar ve Türküler, 1976; Seyran Destanı, 1979) toplumcu çizgiyi benimsemiş bir şair görürüz. Fakat Gülten Akın en toplumcu yapıtlarında bile slogana savrulmamış, incelikli şiir çizgisini bozmamıştır.
Şairin üçüncü dönemi 90’lı yılların başına rastlıyor. Sevda Kalıcıdır (1991) ve Sonra İşte Yaşlandım (1995) kitaplarında, dünyaya iyice durulmuş bir dille, daha bilgece bakan bir şair karşımıza çıkar. Ardından gelen ve Altın Portakal Şiir Ödülü’ne değer görülen Sessiz Arka Bahçeler (1998) bir başyapıttır. Uzak Bir Kıyıda adlı bir sonraki kitabında ise iyiden iyiye hikmet burcundan seslenen bir şairin sesi duyulur: “Bütün öyküleri yazıp tüketti / bir kendi öyküsü kaldı içerde“.
Uzak Bir Kıyıda, Gülten Akın için aynı zamanda bir 70. yaş kitabıydı. Kitap üzerine söyleşmek için Burhaniye’ye, dünyayı uzak bir kıyıdan izleyen şairin evine gitmiştim. Son birkaç yıldır kış aylarını da o yazlık evde tek başına geçirdiğini anlatmış (eşi sağlık sorunları sebebiyle Ankara’dan uzun süre ayrılamıyordu), yalnızlıktan söz etmişti. Kış aylarında neredeyse hiç insan görmeden yaşadığını, bunun yalnızlıktan çok bir sürgüne benzediğini söylemişti. Kendisini ‘hikmet burcu’nda görüp görmediğini sormuştum Gülten Akın’a, cevabı hikmet burcuna çıktığının kanıtı gibiydi: “Tek bir şeyi yetmiş yılda bilebilmek hikmet sayılır mı?”
On yıl sonra bu kez 80. yaş kitabıyla okurlarını sevindirmişti. Beni Sorarsan’ın açılış dizeleri o kış yalnızlıklarının sürdüğünü haber veriyordu: “Beni sorarsan, / Kış işte / Kalbin elem günleri geldi / Dünya evlere çekildi, içlere“. Şair o kitabın ardından Zaman‘a verdiği söyleşide aslında bütün şiir serüvenini tek cümlede özetliyordu: “Başka yol bilmiyordum, yazdım.”
Gülten Akın, şiirini daima ileri taşıyan şairlerdendi. Her kitabında daha duru bir söyleyişe ulaşmıştı. Daima ve yalnızca şair kaldı. “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizelerinin, şairini de aşan bir üne kavuşması onun talihsizliği de sayılabilir: Çok güzel şiirleri bazen bu iki unutulmaz dizenin gölgesinde kaldı.
Gülten Akın tam üç yıl önce, 4 Kasım 2015’te hayata veda etmişti. Onun ölümüyle çağdaş Türk edebiyatı en büyük şairlerinden birini kaybetti. O aynı zamanda şiirimizde, herkesin uzlaştığı üzere, bir ‘anne’ imgesinin karşılığıydı. (Dünya şiirinde buna benzer tek örnek galiba Anna Ahmatova’dır.) Ardından hepimiz biraz öksüz kaldık.
[Can Bahadır Yüce] 4.11.2018 [Krons.News]
O sunuşun başlığı aslında Gülten Akın şiirinin olan biten karşısındaki bütün bir tavrıdır: “Ağır, çok ağır bir dünya.”
1933 doğumlu Gülten Akın şiire Garip rüzgârının şiddetli estiği, İkinci Yeni şiirinin henüz ufukta belirmediği yıllarda başladı. İlk şiiri 1951’de Son Haber gazetesinde yayımladı. (Gazetelerde şiir yayımlayan son kuşaktandı.) İlk kitabı Rüzgâr Saati (1956) günün modalarına kapılmayan, özgün bir şairin doğuşunu haber veriyordu. Ardından gelen Kestim Kara Saçlarımı (1960) Türkçenin gücünü kadın duyarlığıyla buluşturan genç şairin adını daha geniş kitlelere duyurdu. TDK Şiir Ödülü’ne değer görülen bir sonraki kitabı Sığda (1964) ile şiirimiz artık bir usta kazanmıştı.
Gülten Akın şiirinde ikinci dönem bundan sonra başlar: 1970’li yıllar boyunca yayımladığı dört kitapta (Kırmızı Karanfil, 1971; Maraşın ve Ökkeşin Destanı, 1972; Ağıtlar ve Türküler, 1976; Seyran Destanı, 1979) toplumcu çizgiyi benimsemiş bir şair görürüz. Fakat Gülten Akın en toplumcu yapıtlarında bile slogana savrulmamış, incelikli şiir çizgisini bozmamıştır.
Şairin üçüncü dönemi 90’lı yılların başına rastlıyor. Sevda Kalıcıdır (1991) ve Sonra İşte Yaşlandım (1995) kitaplarında, dünyaya iyice durulmuş bir dille, daha bilgece bakan bir şair karşımıza çıkar. Ardından gelen ve Altın Portakal Şiir Ödülü’ne değer görülen Sessiz Arka Bahçeler (1998) bir başyapıttır. Uzak Bir Kıyıda adlı bir sonraki kitabında ise iyiden iyiye hikmet burcundan seslenen bir şairin sesi duyulur: “Bütün öyküleri yazıp tüketti / bir kendi öyküsü kaldı içerde“.
Uzak Bir Kıyıda, Gülten Akın için aynı zamanda bir 70. yaş kitabıydı. Kitap üzerine söyleşmek için Burhaniye’ye, dünyayı uzak bir kıyıdan izleyen şairin evine gitmiştim. Son birkaç yıldır kış aylarını da o yazlık evde tek başına geçirdiğini anlatmış (eşi sağlık sorunları sebebiyle Ankara’dan uzun süre ayrılamıyordu), yalnızlıktan söz etmişti. Kış aylarında neredeyse hiç insan görmeden yaşadığını, bunun yalnızlıktan çok bir sürgüne benzediğini söylemişti. Kendisini ‘hikmet burcu’nda görüp görmediğini sormuştum Gülten Akın’a, cevabı hikmet burcuna çıktığının kanıtı gibiydi: “Tek bir şeyi yetmiş yılda bilebilmek hikmet sayılır mı?”
On yıl sonra bu kez 80. yaş kitabıyla okurlarını sevindirmişti. Beni Sorarsan’ın açılış dizeleri o kış yalnızlıklarının sürdüğünü haber veriyordu: “Beni sorarsan, / Kış işte / Kalbin elem günleri geldi / Dünya evlere çekildi, içlere“. Şair o kitabın ardından Zaman‘a verdiği söyleşide aslında bütün şiir serüvenini tek cümlede özetliyordu: “Başka yol bilmiyordum, yazdım.”
Gülten Akın, şiirini daima ileri taşıyan şairlerdendi. Her kitabında daha duru bir söyleyişe ulaşmıştı. Daima ve yalnızca şair kaldı. “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizelerinin, şairini de aşan bir üne kavuşması onun talihsizliği de sayılabilir: Çok güzel şiirleri bazen bu iki unutulmaz dizenin gölgesinde kaldı.
Gülten Akın tam üç yıl önce, 4 Kasım 2015’te hayata veda etmişti. Onun ölümüyle çağdaş Türk edebiyatı en büyük şairlerinden birini kaybetti. O aynı zamanda şiirimizde, herkesin uzlaştığı üzere, bir ‘anne’ imgesinin karşılığıydı. (Dünya şiirinde buna benzer tek örnek galiba Anna Ahmatova’dır.) Ardından hepimiz biraz öksüz kaldık.
[Can Bahadır Yüce] 4.11.2018 [Krons.News]
‘Polis, ‘Hakkını helal et sorgunu MİT yapacak’ dedi, odadan çıktı’
Türkiye'de AKP'nin kurduğu işkence tezgahlarından geçen öğretmen Mehmet Alp yaşadıklarını Kronosnews.com'dan Selahattin Selvi'ye anlattı Üç bölüm halinde yayınlanan röportajın son bölümünde de çarpıcı bilgiler yer alıyor .
'Karanlık bir ortam. Şanlıurfa TEM’in iki kat altında ucu başı belli olmayan bir koridor. Başıma çuval geçirdiler. Ters kelepçe ile bekletildim. Beni getiren Adıyamanlı bir polisti. 'Hakkını helal et, sorgunu MİT yapacak' dedi ve odadan çıktı. Artık tek başımaydım."
İşte tarihe not düşecek gerçekler
ÖĞRETMEN MEHMET ALP VE AİLESİNİN 15 TEMMUZ’U – III
Gülen cemaati soruşturması kapsamında Mayıs 2016’da tutuklanan kimya öğretmeni Mehmet Alp, 1 yıl sonra hakim karşısına çıkarılmak için apar topar koğuşundan alınarak sivil araba ile Şanlıurfa’ya doğru yola çıkarılıyor. Yolculuk sırasında Alp, yanındaki kişilerin eşkallerini unutmamak için dikkatlice yüzlerine bakıyor. Yüzlerini adeta ezberliyor. Onları hatırlatacak hiçbir detayı kaçırmamak için kafasında notlar oluşturuyor.
Sırasıyla Keskin, Nevşehir, Maraş üzerinden Şanlıurfa’ya ulaşıyorlar. Vakit gece yarısı…
Şanlıurfa TEM’e geldiklerinde başına bir çuval geçiriliyor, nezarethaneye yalnız başına bırakılıyor. İlk gün herhangi bir sorgu yaşanmıyor, yani sakin geçiyor ama bir şey de söylemiyorlar. Neden getirildiğine, niçin sorgulanacağına dair bilgi verilmiyor.
Kısa bekleyişin ardından Mehmet öğretmeni başka bir odaya götürüyorlar. Sivil giyimli insanlar sorular sormaya başlıyor: “Darbeyi kim yaptı? Darbe talimatı kim verdi?” Mehmet öğretmen soruları şaşkınlıkla karşılıyor. “Siz benden daha iyi biliyorsunuz ki darbe girişimi sırasında cezaevindeydim, üstelik ben sıradan bir öğretmenim,” dese de kâr etmiyor.
CİZRE’DEKİ SAHNENİN AYNISI
Ardından aylar önce Cizre’de beyaz Polo’da yaşanan sürecin benzeri tekrarlanıyor. “Benden ‘bunlar darbeci, bunlar da da irtibatlı olduğu ve emir veren kişiler diye kâğıdı imzalamamı istediler. Yeniden Cizre’deki olayı yaşıyordum sanki,” diyor Alp.
Sonra bir belge daha gösteriyorlar: MİT’in ByLock tespit tutanağı… “İyi ama ben hiç ByLock kullanmadım ki!” cevabına yine kulak asmıyorlar. Bir yandan da çocuğun neden koleje gidiyor, eşin neden daha önce Samanyolu Koleji’nde çalıştı soruları geliyor. “Cizre bir terör bölgesi, çocuklarımı bu yüzden daha güvenli bir okula gönderdim. Sonra da kendi isteğimle devlet okuluna geçtim. Bank Asya hesabım da rahmetli babamın açtığı bir hesap. Ev kredisi borcu için açıldı” savunmasını da dinlemiyorlar.
‘KİMDE BYLOCK ÇIKACAK, KİMDE ÇIKMAYACAK BİZ BİLİRİZ’
İmzalamayınca, “Senin için iyi olmaz” uyarısı yapıyorlar. Nezarethanede tek başına kalıyor. Saati, günleri artık takip edemiyor. Şanlıurfa TEM’de zemin katta bir odaya alıyorlar, bir şahısla tanıştırıyorlar. Adının Murat olduğunu, Urfa MİT Bölge Başkanı olduğunu iddia ediyor. “Sorguda yardımcı olmazsan seni biz alacağız. Bu da senin için hiç iyi olmaz. Çok canın yanar. Gel, sana verilen evrakları imzala!” diyor. Ardından: “Bak sende ByLock çıktı, ister misin eşinde de çıksın. Eşini de tutuklarız. Kimde ByLock çıkacak, kimde çıkmayacak biz biliriz.”
“Hukuk zemininde yapabileceklerim varsa yapayım ama bu evraktaki insanları gerçekten tanımıyorum,” diyor Mehmet Alp ve anlatıyor: “Korktum. Eşime zarar vermelerinden korktum. Yine de imzalamadan nezarethaneye gittim. Beni üç gün daha bir odada tuttular. Sürekli ters kelepçeliydim ve oturmama bile izin vermiyorlardı. Kameraların falan olmadığı izbe bir yer. Duvara dönük bir şekildeyim. Saatler geçtikçe ayaklarım titriyor, yere düşüyorum. Tekrar kaldırıyorlar, tekrar düşüyorum. Ramazan ayı oruç tutamıyorum. Enerjim kalmadı. Namaza müsaade yok. Sadece tuvalet izni var.’’
Bunun başlangıç olduğunu, daha çok canımın yanacağını, eşinin de sıkıntı çekeceğini söylüyorlar her seferinde. Bir yandan da hem kendisine hem de eşine küfür ediyorlar.
‘HAKKINI HELAL ET, SORGUNU ARTIK MİT YAPACAK’
İçinden, “Acaba iyi polis-kötü polis oyunu mu oynuyorlar?” diye geçiriyor. Ameliyata -onların jargonunda işkence- alacaklarını söyleyerek tekrar geliyorlar ve Mehmet Alp’in “Sonrasını hiç hatırlamıyorum” dediği kaba işkence süreci başlıyor:
“Karanlık bir ortam. Sanıyorum Şanlıurfa TEM’in iki kat altında mahzen tarzında ucu başı belli olmayan uzun bir koridor. Başıma çuval geçirdiler. Ters kelepçe ile yönüm duvara dönük olarak bekletildim. Beni getiren Adıyamanlı genç bir polisti. Hakkını helal et, bundan sonra sorgunu MİT yapacak, dedi ve odadan çıktı. Artık tek başımaydım.
Uzun bir zaman sonra içeri birilerinin girdiğini gördüm. ‘Arkana sakın bakma, çuvalı da başından çıkarma’ diye uyardılar. Kimlik bilgilerimi ve aile bilgilerimi söylediler. Daha önce gördüğüm kâğıt tekrar önümdeydi. İmzalarsam özgürlüğüme kavuşacaktım. Tersi olursa gün yüzü görmeyecektim.Ben yine orada adı geçenleri tanımadığımı tekrarladım.
Bunun üzerine birisi başıma tekme attı, veya başka bir şeyle vurdu. Sadece büyük bir acı hissettim. Yüzüm gözüm dağılmıştı, burnumdan kanlar geliyordu. Tansiyon hastası olduğumdan bayılmışım. Gözümü açtığımda tekrar nezarette olduğumu anladım.
Beni yine ellerim arkadan ters kelepçeli olarak zırhlı bir aracın içine bindirdiler. Doktora götüreceklerini söylüyorlardı. Fakat doktor bilmediğim bir yerde araca geldi. Şaka gibi, tansiyon ilacı yazdı. İyi olduğuma dair rapor tuttu, gitti. Tekrar işkence merkezinin yolunu tuttuk.”
İŞKENCENİN HER TÜRLÜSÜ: BURADAN ÇIKAMAYACAĞIM!
“Yavaş yavaş psikolojim bozulmaya başlamıştı. Herhalde buradan çıkamayacağım, burası son durak,diye düşündüm. Sonra zorla bir kâğıdı imzalattılar. İlaçlarımı kendi isteğimle almıyorum diye başka bir kağıt daha imzalattılar. Yediğim dayaklardan ötürü kendimi kaybediyordum. Ayılınca önüme kağıtlar getiriyorlar. Artık ne gelirse imzalıyordum ama sadece karaladım. Kullandığım imzamı atmadım yine de… Düzenli kullanmak zorunda olduğum ilaçlarımı kendi isteğimle almıyorum, imzala… Avukat istemiyorum, imzala…
Sadece buradan sağ çıkmalıyım diye düşündüm. Çünkü çıkarsam mücadele edebilirdim. Bu uğurda ilaçlarımı, avukatımı, her şeyi reddettiğime dair imzalar attım.
TEM kantininde yanından geçerken yüzü gözü dağılmış, perişan halde, bilinci gitmiş bir şahsı gösterdiler. O zamanlar ‘paralel’ tabiri vardı. Bak bu da paralel, sonunun böyle olmasını istemiyorsan, istediklerimizi yap, dediler. Sonra o kişi benim aleyhime, ben onun aleyhine beyanatta bile bulunduk çıkabilmek için. Bir fırsat bulup helalleştik onunla.”
‘İŞKENCEDEN SONRA CEZAEVİ CENNET GİBİ’
20 Haziran 2018’de Şanlıurfa Sulh Ceza Hâkimliği’ne çıkarıldıktan sonra tekrar tutuklanan ve koğuşa getirilen Mehmet Alp, “O kadar işkenceden sonra o berbat koğuş benim için cennete dönmek gibiydi” diyor. Ramazan ayı ve iftara yakın bir vakitte koğuşa getirmişler. Ben gelmeden önce birini TEM’e götürmüşler. Mehmet öğretmeni onun yatağına yatırmışlar. Daha sonra öğrenecekti ki, o kişi TEM’de karşılaştığı kişi.
“Gece yarısı üstü çıplak, sağında solunda morluklar olan, sol gözü kan çanağına dönmüş olarak işkence gördüğüne şahitlik ettiği kişinin yatağında yatmak garipti,” diyor aynı kaderi paylaşan Mehmet öğretmen. O beş dakikada sarılmışlar, birbirlerini teselli etmişler.
Sonrasında yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor: “6 Haziran 2017’de mahkemem vardı. Bu yüzden beni tekrar Ankara’ya getirdiler. Mahkemeden önce bana ‘Salonda üç polis olacak. Eğer Şanlıurfa TEM’de olanları anlatırsan daha zor zamanlar geçirirsin’dediler. Bir de ‘6 Haziran’da tahliye edileceksin. Kimin tahliye olup olmadığına hâkimler değil, biz karar veririz’ dediler, ‘Bizim mahkemelerin üzerinde gücümüz var. Mahkemeler bizim söylediklerimizi yapar!’”
MAHKEMEDE 3 POLİSLE TEHDİT
Alp, “6 Haziran’da mahkemede savunma yaparken sürekli polisler gözetliyor, adeta beni bakışlarıyla baskı altında tutmaya çalışıyorlardı” diye anlatıyor duruşma atmosferini: “Mahkemeye benimle birlikte bir başka evrak daha geldi ve bu evrak hâkime talimat gibi verildi. Gördüm.”
Günler süren işkencenin ardından yine işkencenin devam edeceği Şanlıurfa TEM’e dönüyorlar ters kelepçeli olarak. Eşi de arkalarından…
Kötü günler tahliye olacağı 20 Haziran 2018’e kadar devam ediyor.
DAYAKTAN DİLİ TUTULANLAR
“Yaşadıklarımı gün gün hafızamda tutmaya çalışıyorum. Çok daha vahim durumda, konuşma yetisini kaybetmiş, bilincini kaybetmiş insanlar görünce durumun ciddiyetini anladım. 40 gün, 60 gün kalanlar var orada. Ben işkencelere dayanamadığımdan dolayı imzamı değiştirerek imzalamak zorunda kaldım,” diyor.
“TEM’deki polislerde korku yok, endişe yok, müthiş bir özgüven var. Güç bizde modundalar,” diyen Mehmet Alp, tam 13 sayfalık dilekçe ile yaşadıklarını tek tek yazmış.
Bütün yaşadıklarını gün gün hatırladığı saatleriyle birlikte her yere göndermiş. Savunmasını da eklediği yazısını mahkemeye, eşi de MHP dahil gibi siyasi partilere, CHP’li Mahmut Tanal’a, barolara, insan hakları örgütlerine ulaştırmış. İşkence altındayken sosyal medyada kendisiyle ilgili paylaşımlar yapıldığını da çok sonraları öğrenmiş.
KADINLARA İNSANLIK DIŞI İŞKENCE
“İlk gözaltına alındığım 24 günlük nezarethane ve işkence döneminde her yerde sorguda yüzü gözü morarmış insanlar, ağzı burnu kan içinde mahkûm ve tutuklular gördüm. Bazıları sırılsıklam ıslatılmış, bazılarına elektrik verilmişti.
DIŞARISI DAHA KÖTÜ
23 ay sonra 4 Nisan 2018’de Hilvan’dan tahliye oldu Mehmet öğretmen. “Eve döndük ama travmayı atlatmak kolay olmadı” diyen Alp, “Ailelerimiz bile yaşadıklarımızın farkında değil. Ailem bile anlattıklarıma inanamıyor. Bu kadar ağır şeyler yaşattıklarını tahmin etmiyor,” diyerek şöyle konuşuyor:
“Toplumun umurunda bile değil, hâl hatır soran sayısı bile azdı çıktığımda. Öz vatanımızda paryaydık. Yaşları çatır çatır yaktılar, hem de herkesin gözü önünde. Neyi anladım, demek ki bu toplum daha önceki yıllarda azınlıklara, bir dönem Kürtlere, bir dönem başörtülülere yapılanların hepsini toplu olarak bize, sıradan insanlara yaptı. Yok etme projesi bu kez bizlere uygulandı.”
Sıradan bir hayat yaşarken kendini farklı ve yorucu bir sürecin içinde bulan Mehmet Alp ve eşi için Türkiye’de ümitler tamamen tükenmiş. “Hukuka ve adalete olan inancım” kalmadı diyen Mehmet öğretmen, İstanbul’a gelmiş, Fatih ve Aksaray’da Suriye kökenli kaçakçılara ulaşmış. Kütahya Tavşanlı’ya döner dönmez arabasını satmış. Artık Türkiye’yi terk etme zamanının geldiğine ikna olmuş.
Önce İstanbul’a, sonra bir gece yarısı Meriç’in kıyısına ulaşmışlar.
Mehmet Alp bütün aile gibi o geceyi unutamıyor: “Eşim ve çocuklarıma sarıldım. Oğlumu yanıma aldım. Kızımı da annesine emanet ettim. Bir şey olursa arkanıza bile bakmadan karşıya yüzün diye tembih ettim. Büyümüş de küçülmüşler gibi, ‘Tamam baba’ dediler. Öyle böyle bir akıntı yok. Bize sadece yıldızlar yol gösteriyor. Aklıma Yunus Aleyhisselam’ın duası geldi. Rabbim dedim, bizi de Yunus nebi gibi sahili selamete çıkar!”
YANINA AİLESİNİ, SECCADESİNİ, BAYRAK VE KUR’ANI ALDI
“Yanımda ailemle birlikte yanıma aldığım seccadem, Kur’an ve bayrağım vardı.
Herkes ve her şey geride kalmıştı. Sahile çıktık ama bizi çalı çırpı ve sivrisinekler karşıladı. Saklana saklana 8 saat yol yürüdük. Çok yürüdüler, çok yoruldular, çok ağladılar… Ama artık özgürdük.”
“Yakalandık. 6 gün karakol ve nezarette kaldık. Ama en rahat uykumu üç yıl sonra o sağlıksız ortamda uyudum. Yunanistan bize dostluk elini uzattı. Polislerden sıradan insanlara kadar herkes yardım etmeye çalıştı.”
“Atina’ya gittik, hastaneye işimiz düştüğünde Karolin diye bir Alman, ‘Hatay’da kaldım bir süre. Biraz Türkçem var, size nasıl yardım edebilirim,’dedi. Ülkemizde vebalı gibi insanlar bizden kaçarken burada güler yüz gördük. Metro çıkışında yaşlı bir adam geldi yanımıza. ‘Türk müsünüz’ dedi. ‘Evet’deyince durumumuzdan anladı. ‘Sizi ve yaşadıklarınızı biliyorum. İstanbulluyum. Harbiye’de doğdum. Adım Stefanos. Berber dükkanım var. Bir yardıma ihtiyacınız olabilir. Ev tutmak için, başka işler için. İşte kartım,’ dedi.”
Mehmet Alp ve ailesi şimdi bir Avrupa kentine ulaşmak için Yunanistan’ın mütevazi bir semtindeki kiralık daireyi kendisiyle aynı kaderi paylaşan başka bir aile ile paylaşıyor. Cezaevinde eşinin getirdiği çizim kitaplarıyla geliştirdiği yeni hobisini, uzun süre ayrı kaldığı cep telefonundaki aplikasyonlardan çizerek, “Mahir Aydın” ismiyle açtığı sosyal medya hesabından ‘renkli’ olarak paylaşıyor. Ki, onu ilk farketmemiz de bu sayede oluyor ve öyküsünün peşine düşüyoruz.
Atina’nın nezih mahallesindeki küçük dairede ‘eski güzel günlerdeki gibi’ eşiyle birlikte Türk usulü kahvaltıyı hazırlarken Mehmet Alp yaşadıklarına hâlâ inanamadığını belirtiyor.
“1977’de Kütahya Tavşanlı’da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Tavşanlı’da tamamladım. Liseyi İstanbul’da okudum. Üniversiteyi Bursa Uludağ Üniversitesi’nde bitirdim. Yüksek lisansımı Kıbrıs’ta Yakın Doğu Üniversitesi’nde eğitim yönetimi üzerine yaptım. Son ana kadar da doktoramı Gaziantep’te yapmaktaydım,” derken hayatındaki kırılmalara dikkati çekiyor. Bu söyleşiyi ise tarihe not düşmek için yapmaya karar verdiğini anlatıyor: “Çünkü Türkiye’de şu anda çok ciddi bir toplumsal sıkıntı yaşanmakta, devlet sıkıntısı yaşanmakta belki. Mağduriyetler yaşanmakta. Onların da sesi olmak istedik.”
Devam ediyor Alp: “Ben bir evin bir oğluyum. Bir ablam var. Maddi durumu iyi olmayan bir aile, annem ev hanımı, babam Tunçbilek Kömür İşletmesi’nden emekli. Bütün varlığını benim okumama adamış bir insan. Rahmetli oldu zaten daha sonra. Benim de bütün hayalim öğretmenlikti, eğitimdi. Başka bir şey düşünmedim. Yüksek lisans ve doktoram da eğitim üzerine. 2000 yılından bu yana öğretmenlik yapmaktayım. Bursa’da, Ankara’da, Cizre’de, Şanlıurfa’da çalıştım.”
Özgür fikirli biri olduğunu söylüyor. Her türlü düşünceye ve siyasetçilere de zaman zaman sempati duyduğunu belirtiyor. “Hayatımda kavga bile etmedim” diyerek aile geçmişinden de söz ediyor:“Mevlevi bir sülaleden geliyoruz. Benim büyük büyük dedem Gorgor Mehmet Dede denilen bir zât. Mülayim Dede’nin, Esif Dede’nin, İsmail Hakkı Çelebi’nin talebeleri olan bir sülale. Mahkemede kendi beyitinden bir bölüm de okudum. Babaannemin babasının, rahmetli Gorgor Dede’nin bir beyitinde der ki, “Muhabbete mahbubuz, başka yol aram bize / adavete adüvvüz başka yol haram bize”. Bizim sülalemizde insanlara karşı, devlete karşı işlenmiş bir suç yok. O kültürle büyüdüm. Kabül görmedi. İkna edemedim.”
EN BÜYÜK KORKUSU EŞİNİN VE ÇOCUKLARININ BOĞULMASIYDI
En büyük korkusunun çocuğunun ve eşinin boğulması olduğunu söyleyen Mehmet öğretmen, “Vebalini nasıl taşırdım? Onlara zarar gelmemesi için hapse girmeye bile razıydım tekrar. Ama eşimle başka çare bulamadık,” diyor.
“Üzgünüz ama artık özgürüz. Çünkü Atinada’yız. Türkiye’de insanlar bizden kaçarken burada insanlar size yardımcı olmaya çalışıyor bir karşılık beklemeden,” diyen Mehmet Alp, daha önce Yunanistan ve Yunan halkıyla ilgili yanlış düşünceleri aklına gelince kendinden utandığını anlatıyor.
Şimdi bazen cezaevinden eşine yazdığı ve onun da kendisine yazdığı 5 bin sayfalık mektuplarla ülkesini hatırlıyor: “Resmi seviyorum, sanatın her türlüsünü seviyorum. Cezaevinden kendimi terapi için eşimden resim çizim tekniği kitapları istedim. Çizdiklerim birkaç kez kayboldu ama yine bana geldi. Yaşadıklarımı ve bunları tarihe not olarak düşmek istiyorum.”
Son sözü: “Devletin dini adalettir. Artık tecelli etsin. Herkes çok zarar görüyor.
ÖĞRETMEN MEHMET ALP'İN 15 TEMMUZ ÖYKÜSÜ( 2)
ÖĞRETMEN MEHMET ALP'İN 15 TEMMUZ ÖYKÜSÜ( 1)
[Samanyolu Haber] 5.11.2018
'Karanlık bir ortam. Şanlıurfa TEM’in iki kat altında ucu başı belli olmayan bir koridor. Başıma çuval geçirdiler. Ters kelepçe ile bekletildim. Beni getiren Adıyamanlı bir polisti. 'Hakkını helal et, sorgunu MİT yapacak' dedi ve odadan çıktı. Artık tek başımaydım."
İşte tarihe not düşecek gerçekler
ÖĞRETMEN MEHMET ALP VE AİLESİNİN 15 TEMMUZ’U – III
Gülen cemaati soruşturması kapsamında Mayıs 2016’da tutuklanan kimya öğretmeni Mehmet Alp, 1 yıl sonra hakim karşısına çıkarılmak için apar topar koğuşundan alınarak sivil araba ile Şanlıurfa’ya doğru yola çıkarılıyor. Yolculuk sırasında Alp, yanındaki kişilerin eşkallerini unutmamak için dikkatlice yüzlerine bakıyor. Yüzlerini adeta ezberliyor. Onları hatırlatacak hiçbir detayı kaçırmamak için kafasında notlar oluşturuyor.
Sırasıyla Keskin, Nevşehir, Maraş üzerinden Şanlıurfa’ya ulaşıyorlar. Vakit gece yarısı…
Şanlıurfa TEM’e geldiklerinde başına bir çuval geçiriliyor, nezarethaneye yalnız başına bırakılıyor. İlk gün herhangi bir sorgu yaşanmıyor, yani sakin geçiyor ama bir şey de söylemiyorlar. Neden getirildiğine, niçin sorgulanacağına dair bilgi verilmiyor.
Kısa bekleyişin ardından Mehmet öğretmeni başka bir odaya götürüyorlar. Sivil giyimli insanlar sorular sormaya başlıyor: “Darbeyi kim yaptı? Darbe talimatı kim verdi?” Mehmet öğretmen soruları şaşkınlıkla karşılıyor. “Siz benden daha iyi biliyorsunuz ki darbe girişimi sırasında cezaevindeydim, üstelik ben sıradan bir öğretmenim,” dese de kâr etmiyor.
CİZRE’DEKİ SAHNENİN AYNISI
Ardından aylar önce Cizre’de beyaz Polo’da yaşanan sürecin benzeri tekrarlanıyor. “Benden ‘bunlar darbeci, bunlar da da irtibatlı olduğu ve emir veren kişiler diye kâğıdı imzalamamı istediler. Yeniden Cizre’deki olayı yaşıyordum sanki,” diyor Alp.
Sonra bir belge daha gösteriyorlar: MİT’in ByLock tespit tutanağı… “İyi ama ben hiç ByLock kullanmadım ki!” cevabına yine kulak asmıyorlar. Bir yandan da çocuğun neden koleje gidiyor, eşin neden daha önce Samanyolu Koleji’nde çalıştı soruları geliyor. “Cizre bir terör bölgesi, çocuklarımı bu yüzden daha güvenli bir okula gönderdim. Sonra da kendi isteğimle devlet okuluna geçtim. Bank Asya hesabım da rahmetli babamın açtığı bir hesap. Ev kredisi borcu için açıldı” savunmasını da dinlemiyorlar.
‘KİMDE BYLOCK ÇIKACAK, KİMDE ÇIKMAYACAK BİZ BİLİRİZ’
İmzalamayınca, “Senin için iyi olmaz” uyarısı yapıyorlar. Nezarethanede tek başına kalıyor. Saati, günleri artık takip edemiyor. Şanlıurfa TEM’de zemin katta bir odaya alıyorlar, bir şahısla tanıştırıyorlar. Adının Murat olduğunu, Urfa MİT Bölge Başkanı olduğunu iddia ediyor. “Sorguda yardımcı olmazsan seni biz alacağız. Bu da senin için hiç iyi olmaz. Çok canın yanar. Gel, sana verilen evrakları imzala!” diyor. Ardından: “Bak sende ByLock çıktı, ister misin eşinde de çıksın. Eşini de tutuklarız. Kimde ByLock çıkacak, kimde çıkmayacak biz biliriz.”
“Hukuk zemininde yapabileceklerim varsa yapayım ama bu evraktaki insanları gerçekten tanımıyorum,” diyor Mehmet Alp ve anlatıyor: “Korktum. Eşime zarar vermelerinden korktum. Yine de imzalamadan nezarethaneye gittim. Beni üç gün daha bir odada tuttular. Sürekli ters kelepçeliydim ve oturmama bile izin vermiyorlardı. Kameraların falan olmadığı izbe bir yer. Duvara dönük bir şekildeyim. Saatler geçtikçe ayaklarım titriyor, yere düşüyorum. Tekrar kaldırıyorlar, tekrar düşüyorum. Ramazan ayı oruç tutamıyorum. Enerjim kalmadı. Namaza müsaade yok. Sadece tuvalet izni var.’’
Bunun başlangıç olduğunu, daha çok canımın yanacağını, eşinin de sıkıntı çekeceğini söylüyorlar her seferinde. Bir yandan da hem kendisine hem de eşine küfür ediyorlar.
‘HAKKINI HELAL ET, SORGUNU ARTIK MİT YAPACAK’
İçinden, “Acaba iyi polis-kötü polis oyunu mu oynuyorlar?” diye geçiriyor. Ameliyata -onların jargonunda işkence- alacaklarını söyleyerek tekrar geliyorlar ve Mehmet Alp’in “Sonrasını hiç hatırlamıyorum” dediği kaba işkence süreci başlıyor:
“Karanlık bir ortam. Sanıyorum Şanlıurfa TEM’in iki kat altında mahzen tarzında ucu başı belli olmayan uzun bir koridor. Başıma çuval geçirdiler. Ters kelepçe ile yönüm duvara dönük olarak bekletildim. Beni getiren Adıyamanlı genç bir polisti. Hakkını helal et, bundan sonra sorgunu MİT yapacak, dedi ve odadan çıktı. Artık tek başımaydım.
Uzun bir zaman sonra içeri birilerinin girdiğini gördüm. ‘Arkana sakın bakma, çuvalı da başından çıkarma’ diye uyardılar. Kimlik bilgilerimi ve aile bilgilerimi söylediler. Daha önce gördüğüm kâğıt tekrar önümdeydi. İmzalarsam özgürlüğüme kavuşacaktım. Tersi olursa gün yüzü görmeyecektim.Ben yine orada adı geçenleri tanımadığımı tekrarladım.
Bunun üzerine birisi başıma tekme attı, veya başka bir şeyle vurdu. Sadece büyük bir acı hissettim. Yüzüm gözüm dağılmıştı, burnumdan kanlar geliyordu. Tansiyon hastası olduğumdan bayılmışım. Gözümü açtığımda tekrar nezarette olduğumu anladım.
Beni yine ellerim arkadan ters kelepçeli olarak zırhlı bir aracın içine bindirdiler. Doktora götüreceklerini söylüyorlardı. Fakat doktor bilmediğim bir yerde araca geldi. Şaka gibi, tansiyon ilacı yazdı. İyi olduğuma dair rapor tuttu, gitti. Tekrar işkence merkezinin yolunu tuttuk.”
İŞKENCENİN HER TÜRLÜSÜ: BURADAN ÇIKAMAYACAĞIM!
“Yavaş yavaş psikolojim bozulmaya başlamıştı. Herhalde buradan çıkamayacağım, burası son durak,diye düşündüm. Sonra zorla bir kâğıdı imzalattılar. İlaçlarımı kendi isteğimle almıyorum diye başka bir kağıt daha imzalattılar. Yediğim dayaklardan ötürü kendimi kaybediyordum. Ayılınca önüme kağıtlar getiriyorlar. Artık ne gelirse imzalıyordum ama sadece karaladım. Kullandığım imzamı atmadım yine de… Düzenli kullanmak zorunda olduğum ilaçlarımı kendi isteğimle almıyorum, imzala… Avukat istemiyorum, imzala…
Sadece buradan sağ çıkmalıyım diye düşündüm. Çünkü çıkarsam mücadele edebilirdim. Bu uğurda ilaçlarımı, avukatımı, her şeyi reddettiğime dair imzalar attım.
TEM kantininde yanından geçerken yüzü gözü dağılmış, perişan halde, bilinci gitmiş bir şahsı gösterdiler. O zamanlar ‘paralel’ tabiri vardı. Bak bu da paralel, sonunun böyle olmasını istemiyorsan, istediklerimizi yap, dediler. Sonra o kişi benim aleyhime, ben onun aleyhine beyanatta bile bulunduk çıkabilmek için. Bir fırsat bulup helalleştik onunla.”
‘İŞKENCEDEN SONRA CEZAEVİ CENNET GİBİ’
20 Haziran 2018’de Şanlıurfa Sulh Ceza Hâkimliği’ne çıkarıldıktan sonra tekrar tutuklanan ve koğuşa getirilen Mehmet Alp, “O kadar işkenceden sonra o berbat koğuş benim için cennete dönmek gibiydi” diyor. Ramazan ayı ve iftara yakın bir vakitte koğuşa getirmişler. Ben gelmeden önce birini TEM’e götürmüşler. Mehmet öğretmeni onun yatağına yatırmışlar. Daha sonra öğrenecekti ki, o kişi TEM’de karşılaştığı kişi.
“Gece yarısı üstü çıplak, sağında solunda morluklar olan, sol gözü kan çanağına dönmüş olarak işkence gördüğüne şahitlik ettiği kişinin yatağında yatmak garipti,” diyor aynı kaderi paylaşan Mehmet öğretmen. O beş dakikada sarılmışlar, birbirlerini teselli etmişler.
Sonrasında yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor: “6 Haziran 2017’de mahkemem vardı. Bu yüzden beni tekrar Ankara’ya getirdiler. Mahkemeden önce bana ‘Salonda üç polis olacak. Eğer Şanlıurfa TEM’de olanları anlatırsan daha zor zamanlar geçirirsin’dediler. Bir de ‘6 Haziran’da tahliye edileceksin. Kimin tahliye olup olmadığına hâkimler değil, biz karar veririz’ dediler, ‘Bizim mahkemelerin üzerinde gücümüz var. Mahkemeler bizim söylediklerimizi yapar!’”
MAHKEMEDE 3 POLİSLE TEHDİT
Alp, “6 Haziran’da mahkemede savunma yaparken sürekli polisler gözetliyor, adeta beni bakışlarıyla baskı altında tutmaya çalışıyorlardı” diye anlatıyor duruşma atmosferini: “Mahkemeye benimle birlikte bir başka evrak daha geldi ve bu evrak hâkime talimat gibi verildi. Gördüm.”
Günler süren işkencenin ardından yine işkencenin devam edeceği Şanlıurfa TEM’e dönüyorlar ters kelepçeli olarak. Eşi de arkalarından…
Kötü günler tahliye olacağı 20 Haziran 2018’e kadar devam ediyor.
DAYAKTAN DİLİ TUTULANLAR
“Yaşadıklarımı gün gün hafızamda tutmaya çalışıyorum. Çok daha vahim durumda, konuşma yetisini kaybetmiş, bilincini kaybetmiş insanlar görünce durumun ciddiyetini anladım. 40 gün, 60 gün kalanlar var orada. Ben işkencelere dayanamadığımdan dolayı imzamı değiştirerek imzalamak zorunda kaldım,” diyor.
“TEM’deki polislerde korku yok, endişe yok, müthiş bir özgüven var. Güç bizde modundalar,” diyen Mehmet Alp, tam 13 sayfalık dilekçe ile yaşadıklarını tek tek yazmış.
Bütün yaşadıklarını gün gün hatırladığı saatleriyle birlikte her yere göndermiş. Savunmasını da eklediği yazısını mahkemeye, eşi de MHP dahil gibi siyasi partilere, CHP’li Mahmut Tanal’a, barolara, insan hakları örgütlerine ulaştırmış. İşkence altındayken sosyal medyada kendisiyle ilgili paylaşımlar yapıldığını da çok sonraları öğrenmiş.
KADINLARA İNSANLIK DIŞI İŞKENCE
“İlk gözaltına alındığım 24 günlük nezarethane ve işkence döneminde her yerde sorguda yüzü gözü morarmış insanlar, ağzı burnu kan içinde mahkûm ve tutuklular gördüm. Bazıları sırılsıklam ıslatılmış, bazılarına elektrik verilmişti.
DIŞARISI DAHA KÖTÜ
23 ay sonra 4 Nisan 2018’de Hilvan’dan tahliye oldu Mehmet öğretmen. “Eve döndük ama travmayı atlatmak kolay olmadı” diyen Alp, “Ailelerimiz bile yaşadıklarımızın farkında değil. Ailem bile anlattıklarıma inanamıyor. Bu kadar ağır şeyler yaşattıklarını tahmin etmiyor,” diyerek şöyle konuşuyor:
“Toplumun umurunda bile değil, hâl hatır soran sayısı bile azdı çıktığımda. Öz vatanımızda paryaydık. Yaşları çatır çatır yaktılar, hem de herkesin gözü önünde. Neyi anladım, demek ki bu toplum daha önceki yıllarda azınlıklara, bir dönem Kürtlere, bir dönem başörtülülere yapılanların hepsini toplu olarak bize, sıradan insanlara yaptı. Yok etme projesi bu kez bizlere uygulandı.”
Sıradan bir hayat yaşarken kendini farklı ve yorucu bir sürecin içinde bulan Mehmet Alp ve eşi için Türkiye’de ümitler tamamen tükenmiş. “Hukuka ve adalete olan inancım” kalmadı diyen Mehmet öğretmen, İstanbul’a gelmiş, Fatih ve Aksaray’da Suriye kökenli kaçakçılara ulaşmış. Kütahya Tavşanlı’ya döner dönmez arabasını satmış. Artık Türkiye’yi terk etme zamanının geldiğine ikna olmuş.
Önce İstanbul’a, sonra bir gece yarısı Meriç’in kıyısına ulaşmışlar.
Mehmet Alp bütün aile gibi o geceyi unutamıyor: “Eşim ve çocuklarıma sarıldım. Oğlumu yanıma aldım. Kızımı da annesine emanet ettim. Bir şey olursa arkanıza bile bakmadan karşıya yüzün diye tembih ettim. Büyümüş de küçülmüşler gibi, ‘Tamam baba’ dediler. Öyle böyle bir akıntı yok. Bize sadece yıldızlar yol gösteriyor. Aklıma Yunus Aleyhisselam’ın duası geldi. Rabbim dedim, bizi de Yunus nebi gibi sahili selamete çıkar!”
YANINA AİLESİNİ, SECCADESİNİ, BAYRAK VE KUR’ANI ALDI
“Yanımda ailemle birlikte yanıma aldığım seccadem, Kur’an ve bayrağım vardı.
Herkes ve her şey geride kalmıştı. Sahile çıktık ama bizi çalı çırpı ve sivrisinekler karşıladı. Saklana saklana 8 saat yol yürüdük. Çok yürüdüler, çok yoruldular, çok ağladılar… Ama artık özgürdük.”
“Yakalandık. 6 gün karakol ve nezarette kaldık. Ama en rahat uykumu üç yıl sonra o sağlıksız ortamda uyudum. Yunanistan bize dostluk elini uzattı. Polislerden sıradan insanlara kadar herkes yardım etmeye çalıştı.”
“Atina’ya gittik, hastaneye işimiz düştüğünde Karolin diye bir Alman, ‘Hatay’da kaldım bir süre. Biraz Türkçem var, size nasıl yardım edebilirim,’dedi. Ülkemizde vebalı gibi insanlar bizden kaçarken burada güler yüz gördük. Metro çıkışında yaşlı bir adam geldi yanımıza. ‘Türk müsünüz’ dedi. ‘Evet’deyince durumumuzdan anladı. ‘Sizi ve yaşadıklarınızı biliyorum. İstanbulluyum. Harbiye’de doğdum. Adım Stefanos. Berber dükkanım var. Bir yardıma ihtiyacınız olabilir. Ev tutmak için, başka işler için. İşte kartım,’ dedi.”
Mehmet Alp ve ailesi şimdi bir Avrupa kentine ulaşmak için Yunanistan’ın mütevazi bir semtindeki kiralık daireyi kendisiyle aynı kaderi paylaşan başka bir aile ile paylaşıyor. Cezaevinde eşinin getirdiği çizim kitaplarıyla geliştirdiği yeni hobisini, uzun süre ayrı kaldığı cep telefonundaki aplikasyonlardan çizerek, “Mahir Aydın” ismiyle açtığı sosyal medya hesabından ‘renkli’ olarak paylaşıyor. Ki, onu ilk farketmemiz de bu sayede oluyor ve öyküsünün peşine düşüyoruz.
Atina’nın nezih mahallesindeki küçük dairede ‘eski güzel günlerdeki gibi’ eşiyle birlikte Türk usulü kahvaltıyı hazırlarken Mehmet Alp yaşadıklarına hâlâ inanamadığını belirtiyor.
“1977’de Kütahya Tavşanlı’da doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Tavşanlı’da tamamladım. Liseyi İstanbul’da okudum. Üniversiteyi Bursa Uludağ Üniversitesi’nde bitirdim. Yüksek lisansımı Kıbrıs’ta Yakın Doğu Üniversitesi’nde eğitim yönetimi üzerine yaptım. Son ana kadar da doktoramı Gaziantep’te yapmaktaydım,” derken hayatındaki kırılmalara dikkati çekiyor. Bu söyleşiyi ise tarihe not düşmek için yapmaya karar verdiğini anlatıyor: “Çünkü Türkiye’de şu anda çok ciddi bir toplumsal sıkıntı yaşanmakta, devlet sıkıntısı yaşanmakta belki. Mağduriyetler yaşanmakta. Onların da sesi olmak istedik.”
Devam ediyor Alp: “Ben bir evin bir oğluyum. Bir ablam var. Maddi durumu iyi olmayan bir aile, annem ev hanımı, babam Tunçbilek Kömür İşletmesi’nden emekli. Bütün varlığını benim okumama adamış bir insan. Rahmetli oldu zaten daha sonra. Benim de bütün hayalim öğretmenlikti, eğitimdi. Başka bir şey düşünmedim. Yüksek lisans ve doktoram da eğitim üzerine. 2000 yılından bu yana öğretmenlik yapmaktayım. Bursa’da, Ankara’da, Cizre’de, Şanlıurfa’da çalıştım.”
Özgür fikirli biri olduğunu söylüyor. Her türlü düşünceye ve siyasetçilere de zaman zaman sempati duyduğunu belirtiyor. “Hayatımda kavga bile etmedim” diyerek aile geçmişinden de söz ediyor:“Mevlevi bir sülaleden geliyoruz. Benim büyük büyük dedem Gorgor Mehmet Dede denilen bir zât. Mülayim Dede’nin, Esif Dede’nin, İsmail Hakkı Çelebi’nin talebeleri olan bir sülale. Mahkemede kendi beyitinden bir bölüm de okudum. Babaannemin babasının, rahmetli Gorgor Dede’nin bir beyitinde der ki, “Muhabbete mahbubuz, başka yol aram bize / adavete adüvvüz başka yol haram bize”. Bizim sülalemizde insanlara karşı, devlete karşı işlenmiş bir suç yok. O kültürle büyüdüm. Kabül görmedi. İkna edemedim.”
EN BÜYÜK KORKUSU EŞİNİN VE ÇOCUKLARININ BOĞULMASIYDI
En büyük korkusunun çocuğunun ve eşinin boğulması olduğunu söyleyen Mehmet öğretmen, “Vebalini nasıl taşırdım? Onlara zarar gelmemesi için hapse girmeye bile razıydım tekrar. Ama eşimle başka çare bulamadık,” diyor.
“Üzgünüz ama artık özgürüz. Çünkü Atinada’yız. Türkiye’de insanlar bizden kaçarken burada insanlar size yardımcı olmaya çalışıyor bir karşılık beklemeden,” diyen Mehmet Alp, daha önce Yunanistan ve Yunan halkıyla ilgili yanlış düşünceleri aklına gelince kendinden utandığını anlatıyor.
Şimdi bazen cezaevinden eşine yazdığı ve onun da kendisine yazdığı 5 bin sayfalık mektuplarla ülkesini hatırlıyor: “Resmi seviyorum, sanatın her türlüsünü seviyorum. Cezaevinden kendimi terapi için eşimden resim çizim tekniği kitapları istedim. Çizdiklerim birkaç kez kayboldu ama yine bana geldi. Yaşadıklarımı ve bunları tarihe not olarak düşmek istiyorum.”
Son sözü: “Devletin dini adalettir. Artık tecelli etsin. Herkes çok zarar görüyor.
ÖĞRETMEN MEHMET ALP'İN 15 TEMMUZ ÖYKÜSÜ( 2)
ÖĞRETMEN MEHMET ALP'İN 15 TEMMUZ ÖYKÜSÜ( 1)
[Samanyolu Haber] 5.11.2018
ÇAĞLAYAN KASIM 2018 [Abdullah Aymaz]
Bu sayının Başyazısı, “Kendisiyle yüzleşmede HÂLE İLE HALLENENLER” başlığı ile, Hz. Hüseyin Efendimizin oğlu İmam Zeynelâbidin’den bahsediyor: “Hazret’in hiçbir zaman dilinden düşürmediği nağmelerdi şu içten sızlanışlar: ‘Allah’ım! Yapageldiğim hata ve günahlar ruhuma bir zillet urbası giydirdi. Sen’den ayrı düşmekle, kendimi ciddi bir meskenet libası içinde buldum. İşlediğim devâsâ hatâlar kararttı kalbimi; Sana sığınırım ey biricik Matlûb ve Maksûd u Mahbûb’um! Ciddi bir tevbe ameliyesiyle dergâhına teveccühümü kabul buyurarak, beni bir ba’s u ba’de’l-mevt ile yepyeni bir dirilişe erdir. Kasem ederim ki, ben hiçbir zaman yaralarımı sarıp sarmalayacak ve derdime derman olacak Sen’den gayrı birini bilmedim, bilmiyorum ve her şeye rağmen huzurunda el pençe divan tavrıyla affedilme intizarı içindeyim. Kovarsan bendeni hangi kapıya yönelir ve kime sığınabilirim? Kovulursam o kapıdan vay benim hâlime ve utanılacak ahvâlime!..”
Nuh Aydın, “Musavvir İsminin Harikulade Bir Tezahürü SKUTOİT” başlıklı yazısında, Skutoitin bir tarafının düzgün beşgen, diğer tarafının düzgün altıgen prizma formatında olduğunu ve dış derimizin bu yapıda olmasının hikmetini şöyle anlatıyor: “Derimiz, yani epitel hücreler büküldükçe, skutoit, enerji bakımından daha tasarruflu bir şekildir.”
“Adil Olmayan Otoritenin Akıbeti” başlıklı yazısında Fatih Güner, diktatörlere boyun eğen kitlelerin, yalnızlık korkusundan, cehaletten ve maddî kaygılarından dolayı bu felâkete düştüklerini ifade ediyor. Bunlara karşı mücadelede bu şeye önem vermemiz, çıkış olarak bunlara çare bulmamız gerekiyor.
Prof. Dr. Ömer Serranur, “Uyku İle İlgili Tavsiyeler” başlıklı yazısında 8 saatten fazla uyumakla, 6 saatten daha az uyumanın risklerinden ve öğleyin uyunan kaylulenin faydasından bahsediyor.
“İhlas ve Sadakat Abidesi BAYRAM YÜKSEL” yazısında da ömrünü hizmette geçirmiş, dersaneler açmada öncülük yapmış ve Kore Savaşı gazisi bu ağabeyimizin örnek hayatı ve cenazesinde görülen enteresan bir rüya anlatılıyor…
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Gözlerimi Ceyhun Et” münacaatı ve “Kenetlensin Eller” naatı ile gönlümüzde yeni ufuklar açıyor.
“Affetmeyi Bilmeyen AFFEDİLMEZ” hikayesi ile Zeynep Deniz, bu süreçte büyük mazlumiyet ve mağduriyetlere uğrayanların ibret alacağı bir anlatımda bulunuyor.
“Üç Farklı Cevabın Mânâsı” başlıklı yazısında Prof. Dr. Said Işık, M. Fethullah Gülen’in cevaplarında aslında bütün meselelerin şu altı esasta düğümlendiğini ifade ediyor: “1-Kur’an ve Sünnetten ayrılmama, 2-Istırabın vicdandan derinlemesine duyulması, 3-Verimlilik, 4-Sükunetle iş yapma, 5-Hayırların Allah’tan bilinmesi, 6-Yeis ifadelerinden kaçınma ve kuvve-i mâneviyeyi takviye etme.”
“Kalbin Zümrüt Tepeleri”ne Tekmile olarak yazdığı “İnsan Muamması-1” başlıklı yazısında, M. Fethullah Gülen Hocaefendi, insanı, ahsen-i takvimden, esfel-i sâfiline iniş ve çıkışları ile ele alıyor ve şöyle bir yol gösteriyor: “Böyleleri keşke, maddî anatomileri itibarıyla bir ârızaya maruz kaldıklarında işin uzmanlarına başvurdukları gibi, kalb, ruh ve sâir letâifin kibir, gurur, ucub, bakış inhirafı ve önyargı gibi objektif mütalaaların önünü kesen gulyabanîlerden sıyrılması için de akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-i selim, hiss-i selîm seralarına sığınma ve kendilerini bu düşünce yol kesicilerinin yanıltıcı atmosferinden kurtarma cehdi sergileyebilselerdi.”
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Kanser Bir Çevre Hastalığı mıdır?” başlıklı yazısında, kanserde çevre faktörünün genetik faktörlerden çok daha ağırlıklı bir unsur olduğunu ilmî verilere dayanarak ortaya koymaktadır.
“Akıllara Durgunluk Veren Silahşör TABANCA KARİDESİ” başlıklı yazısında Didem Fırtına, 3-5 cm boyundaki karidesin kullandığı mermilerin su kabarcıklarından oluştuğunu ama meydana getirdiği sıcaklık 4400 santigrat C’ye ulaştığını ifade etmektedir.
Arif Mert “Vatandaş Gazeteciliği ve Sosyal Medya”, Sadık Sefer “Akrabalarla Münasebette NEBEVÎ ÇİZGİ, Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan Motivasyon yazıları ve M. Garib ise “Yeryüzü Harmanı” şiiriyle katılmaktadırlar…
İşte sizlere bu sayıdan birkaç damla güzellik… Unutmayalım, fennî-ilmî yazıların bir çoğu Tabiat Risalesinin bir nevi şerhi mesabesindedir. M. Fethullah Gülen Hocaefendinin ifadeleriyle Risaleler bir güftedir, herkesin anlaması için yeniden yeniye bestelenip devam edeceklerdir… Biz Sızıntı ile beslendik ve o sevda ile yol aldık.” Bugün Sızıntı yerine Çağlayan var… Bizler birer canlı Çağlayan olmalıyız, bizden bizzat Çağlayan çağlamalı…
Unutmayalım, bu Çağlayan, bir direniş destanıdır. Çağlayan’a stratejik olarak bakmalıyız… Bu yazarak direnme demektir. Bizler de okuyarak ve okutarak bu direniş kervanına katılacağız… Hizmet lâf değil DEĞER ÜRETİYOR…
Onun için diyoruz ki, Çağlayan bir tiraja takılıp kalmasın, Sızıntı gibi, 800 binlere hatta milyonlara ulaşsın inşaallah…
[Abdullah Aymaz] 5.11.2018 [Samanyolu Haber]
Nuh Aydın, “Musavvir İsminin Harikulade Bir Tezahürü SKUTOİT” başlıklı yazısında, Skutoitin bir tarafının düzgün beşgen, diğer tarafının düzgün altıgen prizma formatında olduğunu ve dış derimizin bu yapıda olmasının hikmetini şöyle anlatıyor: “Derimiz, yani epitel hücreler büküldükçe, skutoit, enerji bakımından daha tasarruflu bir şekildir.”
“Adil Olmayan Otoritenin Akıbeti” başlıklı yazısında Fatih Güner, diktatörlere boyun eğen kitlelerin, yalnızlık korkusundan, cehaletten ve maddî kaygılarından dolayı bu felâkete düştüklerini ifade ediyor. Bunlara karşı mücadelede bu şeye önem vermemiz, çıkış olarak bunlara çare bulmamız gerekiyor.
Prof. Dr. Ömer Serranur, “Uyku İle İlgili Tavsiyeler” başlıklı yazısında 8 saatten fazla uyumakla, 6 saatten daha az uyumanın risklerinden ve öğleyin uyunan kaylulenin faydasından bahsediyor.
“İhlas ve Sadakat Abidesi BAYRAM YÜKSEL” yazısında da ömrünü hizmette geçirmiş, dersaneler açmada öncülük yapmış ve Kore Savaşı gazisi bu ağabeyimizin örnek hayatı ve cenazesinde görülen enteresan bir rüya anlatılıyor…
M. Fethullah Gülen Hocaefendi “Gözlerimi Ceyhun Et” münacaatı ve “Kenetlensin Eller” naatı ile gönlümüzde yeni ufuklar açıyor.
“Affetmeyi Bilmeyen AFFEDİLMEZ” hikayesi ile Zeynep Deniz, bu süreçte büyük mazlumiyet ve mağduriyetlere uğrayanların ibret alacağı bir anlatımda bulunuyor.
“Üç Farklı Cevabın Mânâsı” başlıklı yazısında Prof. Dr. Said Işık, M. Fethullah Gülen’in cevaplarında aslında bütün meselelerin şu altı esasta düğümlendiğini ifade ediyor: “1-Kur’an ve Sünnetten ayrılmama, 2-Istırabın vicdandan derinlemesine duyulması, 3-Verimlilik, 4-Sükunetle iş yapma, 5-Hayırların Allah’tan bilinmesi, 6-Yeis ifadelerinden kaçınma ve kuvve-i mâneviyeyi takviye etme.”
“Kalbin Zümrüt Tepeleri”ne Tekmile olarak yazdığı “İnsan Muamması-1” başlıklı yazısında, M. Fethullah Gülen Hocaefendi, insanı, ahsen-i takvimden, esfel-i sâfiline iniş ve çıkışları ile ele alıyor ve şöyle bir yol gösteriyor: “Böyleleri keşke, maddî anatomileri itibarıyla bir ârızaya maruz kaldıklarında işin uzmanlarına başvurdukları gibi, kalb, ruh ve sâir letâifin kibir, gurur, ucub, bakış inhirafı ve önyargı gibi objektif mütalaaların önünü kesen gulyabanîlerden sıyrılması için de akl-ı selîm, kalb-i selîm, ruh-i selim, hiss-i selîm seralarına sığınma ve kendilerini bu düşünce yol kesicilerinin yanıltıcı atmosferinden kurtarma cehdi sergileyebilselerdi.”
Prof. Dr. Atıf Yorulmaz “Kanser Bir Çevre Hastalığı mıdır?” başlıklı yazısında, kanserde çevre faktörünün genetik faktörlerden çok daha ağırlıklı bir unsur olduğunu ilmî verilere dayanarak ortaya koymaktadır.
“Akıllara Durgunluk Veren Silahşör TABANCA KARİDESİ” başlıklı yazısında Didem Fırtına, 3-5 cm boyundaki karidesin kullandığı mermilerin su kabarcıklarından oluştuğunu ama meydana getirdiği sıcaklık 4400 santigrat C’ye ulaştığını ifade etmektedir.
Arif Mert “Vatandaş Gazeteciliği ve Sosyal Medya”, Sadık Sefer “Akrabalarla Münasebette NEBEVÎ ÇİZGİ, Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan Motivasyon yazıları ve M. Garib ise “Yeryüzü Harmanı” şiiriyle katılmaktadırlar…
İşte sizlere bu sayıdan birkaç damla güzellik… Unutmayalım, fennî-ilmî yazıların bir çoğu Tabiat Risalesinin bir nevi şerhi mesabesindedir. M. Fethullah Gülen Hocaefendinin ifadeleriyle Risaleler bir güftedir, herkesin anlaması için yeniden yeniye bestelenip devam edeceklerdir… Biz Sızıntı ile beslendik ve o sevda ile yol aldık.” Bugün Sızıntı yerine Çağlayan var… Bizler birer canlı Çağlayan olmalıyız, bizden bizzat Çağlayan çağlamalı…
Unutmayalım, bu Çağlayan, bir direniş destanıdır. Çağlayan’a stratejik olarak bakmalıyız… Bu yazarak direnme demektir. Bizler de okuyarak ve okutarak bu direniş kervanına katılacağız… Hizmet lâf değil DEĞER ÜRETİYOR…
Onun için diyoruz ki, Çağlayan bir tiraja takılıp kalmasın, Sızıntı gibi, 800 binlere hatta milyonlara ulaşsın inşaallah…
[Abdullah Aymaz] 5.11.2018 [Samanyolu Haber]
Masallara inanmak bedava! [Semih Ardıç]
Türkiye’de sadece hakikatin peşine düşecek gazete, radyo, televizyon ve internet sitesi kalmayınca yabancılar “kral çıplak” diyor. Ekonomiye dair en objektif veriler yabancı medyada yer alıyor.
İktidar çer çöpü halının altına süpürme alışkanlığını biraz da korkak gazetecilere borçlu. O korkak gazetecilerin elinde gazeteler de birer kapanıyor.
“Kimseden korkmadan, halktan kopmadan” sloganı ile 2002 yılında yola çıkan Vatan gazetesinin cenazesi Yıldırım Demirören tarafından 1 Kasım’da defnedildi.
“KİMSEDEN KORKMADAN” DİYEN VATAN BİLE KORKTU
İşsiz kalan editörlerinin Vatan’ın son nüshasında döktürdüğü “objektif gazetecilik” methiyelerine aldırmayın.
“Kimseden korkmadan” diyen o Vatan bile “zamlar” için “güncelleme” diyen gazeteci müsveddeleri ile veda etti Bâb-ı Âlî’ye.
Düne kadar zulme, soyguna, talana alkış tutan ve bugün zelil bir şekilde mesleğe veda edenlerin arasında 68 kuşağından isimlerin olmasını solun kendi vicdanına havale edelim…
BEDAVA DAĞITAN GAZETELER…
Elbette bir gazetenin kapanması bir fikir kalesinin daha düşmesidir. Amma velakin kendi iflas ederken bile “Türkiye uçuşa geçti” manşeti atabilen gazete yahut dergiler için böyle bir ifade gazeteciliğe hakarettir.
6 Temmuz’da Habertürk, 4 Kasım’da Vatan… Sıra TOKİ sitelerine, benzin istasyonlarına, otobüs terminallerine, resmi dairelere ve Migros gibi büyük marketlere balya balya bırakılan ve bedava dağıtılan gazetelerde…
Halkın ödediği vergilerle sübvanse edilen ve böylece Saray’ın kulu haline getirilen o gazetelerin hakiki tirajı ilan edilenin yarısı kadar bile değil.
Bugünlerin karanlık tarihi yazılırken Basın İlan Kurumu’na ve BİK üzerinden çevrilen dolaplara ayrı bir fasıl açılacaktır.
KRİZ YOKSA GAZETELER NİYE KAPANIYOR?
2001 krizinde tek gazetenin kapanmadığı dikkate alındığında 2018 krizinin evvela iktidarın propagandacısı rolünü üstlenmiş gazete ve televizyonlara isabet ettiği aşikâr.
Manidar bir çöküş: Sen o kadar manşet at, Türkiye’de krizin olmadığına halkı ikna etmek için didin dur. Günün sonunda matbaanın, yazı işlerinin kapısına kilit vur!
Kelin ilacı olsa başına sürermiş… Türkiye’de gazetecilerin perişan ahvalini tarif için başka söze hacet yok. Anadolu’da 100’e yakın gazete kepenk indirdi, 1.000 gazeteci işsiz kaldı.
Bu kadar ağır bir krize rağmen “merkez medya” denilen büyük gazetelerde gazetelerin içine düştüğü darboğazın tek satır haberi yayımlanmadı.
DIE WELT “BUNLAR PERİ MASALI” DİYOR
Almanya’da yayımlanan Die Welt gazetesinin “Peri Masalı” teşbihi ile hazırladığı haberi okuyunca çiftçiden esnafa, sanayiciden ihracatçıya milyonlarca insanın Türkiye’de sıhhatli haber alamadığını bir kere daha esefle müşahade ettim.
Bilgi en etkili güç oysa…
İktidar neyin haber olmasına müsaade ediyorsa onlar gazete sütunlarında yer bulabiliyor.
Elektrik-doğalgaz zamlarına kibrit kutusu kadar yer verebilen gazeteler yüzde 40-50’ye varan zamların mahdut sayıda mamülde yüzde 10 aşağı çekilmesini manşetlere taşıdı.
“Dolar düştü, kriz bitti” manşetlerini atan yayın yönetmenlerine, “Hani kriz-mriz yoktu. Ne vakit krize girdik?” diye suâl eden olmuyor haliyle.
YİNE ABD VE ALMANYA EL UZATTI
Türkiye’yi hariçten takip edenler krizin daha yeni başladığına, ağustos ayında ekonominin maruz kaldığı kur şokunun gecikmeli tesirlerine dikkat çekiyor.
Alman Die Welt son günlerde müşahede edilen gelişmelerin ABD ve Almanya ile münasebetlerin düzeltilmesine bağlıyor. Bu da Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a rağmen, Türkiye’yi kaybetmemek adına yapıldı.
Hükümetin beceriksizce sürüklediği krizde elimizden yine iki ülkenin tutması sürpriz değil.
Pastör Andrew Brunson’ın serbest bırakıldığı 12 Ekim’den bugüne TL’nin dolara mukabil yüzde 12 yükseldiğini belirten Die Welt, TL’deki toparlanmaya rağmen doların sene başına kıyasla yüzde 30 daha kıymetli hale geldiğini kaydediyor.
SEFALET ENDEKSİ ÖYLE DEMİYOR
Kimsenin kur şokunun kalıcı etkilerinden bahsetmediğine de dikkat çeken gazete, “Bu nasıl olabilir? Ekonomi çökmeye yakın değildi miydi? Son olarak, işsizlik oranını ve enflasyon oranını bir araya getiren “sefalet endeksi” gibi göstergeler yıkıcı şartları göstermektedir.” tespitinde bulunuyor.
Merkez Bankası’nın gösterge niteliğindeki repo faizinin yüzde 24 olduğunu belirten Die Welt’e göre böyle bir faiz oranı seviyesi, piyasalarda yükselen bir ekonomi beklentisinden çok, derin bir güvensizlik işaretidir.
İSPANYOL BBVA’YA GARANTİ’Yİ HATIRLATTI
İspanyol bankası BBVA’dan Jaime Sáenz de Tejada’nın Bloomberg’e verdiği mülakat Die Welt’in dikkatinden kaçmamış.
Mülakatta geçen, “Türkiye için en kötüsü bitti. Ankara para krizini kontrol altına aldı.” sözlerine itiraz eden Die Welt, Tejada’ya Türkiye’de ortak oldukları Garanti Bankası’nın piyasa değerindeki düşüşü gösteriyor. Garanti’nin hisse fiyatı son 10 ayda yüzde 25 düştü.
Bu tespitin akabinde gazate, “Bankalar, bir ekonominin iyi bir barometresidir, çünkü tüm ilgili finansal akışlar finansal kurumların kayıtlarından geçer. İflaslar, tüketici iflasları ve batık krediler bilançolarda ve dolayısıyla borsa fiyatlarına yansıyor.” diyor.
BORÇLAR MİLLİ GELİRİN YÜZDE 70’İNE ULAŞTI
Die Welt, krizin artçı şoklarının iflasları tetiklediğini vurgulayarak, “Kimse şirketler ve tüketiciler için çarpışma rotasının sonuçlarının ne olduğunu söylemiyor.” ifadesi kullanılıyor.
Gazete şirketlerin, şahısların ve kamunun borçlarının toplamının milli gelirin yüzde 70’ine ulaştığını belirtiyor. Brezilya, Güney Afrika ve Rusya gibi Türkiye’nin iktisadî muadili memleketlerde aynı oran yüzde 40.
“Birçok şirket yatırımlarını sıfıra indirdi. Kredileri ödeyebilmek için nakitte kalmak için çok çalışıyorlar. Böyle bir kemer sıkma er ya da geç resesyona yol açacaktır.” diyen Die Welt enflasyonun yüzde 24,5, işsizliğin yüzde 11’e yükseldiğini aktarıyor.
ENFLASYON 2001’DEN BU YANA EN YÜKSEK SEVİYEDE
Üretici fiyatlarının 2001 yılındaki büyük krizinden bu yana en yüksek seviye olan yüzde 46’ya tırmandığını aktaran Die Welt enflasyonun kontrolden çıktığını şu tespitlerle hülâsa ediyor: “Bu, fiyat baskısının ülke ekonomisinde ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Seyrek olarak, tüketici fiyatları üretici fiyatını bir gecikme ile takip ediyor.”
Die Welt’in haberi yüzümüze tutulan bir ayna. Türkiye’de krizin bitmediğini iktidar da biliyor. Mamafih 31 Mart 2019’da yapılacak mahalli idareler seçimine kadar manzarayı toz pembe göstermek için elinden geleni ardına koymayacak.
DAMAT BERAT’IN ADAMI TÜİK’TE
Muhtemelen siz bu satırları okurken Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyonu aşağı çekmek için ilk adımı attığını çoktan haberdar olacaksınız.
Eylülde enflasyon yüzde 24’ü geçince Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın talimatı ile TÜİK’te Enver Taştı kızağa alınmış, yerine Albayrak’ın Enerji Bakanlığı’nda beraber çalıştığı Yinal Yağan tayin edilmişti.
Dileyen iktidarın anlattığı Peri Masalı’na inanabilir, hesabını ona göre yapabilir.
Bugün küçülerek de olsa ayakta kalanlar benzer bir darbeye yakın vadede maruz kalmak istemiyorsa farklı kanallardan haber almalı.
Hafife alınan bir ikazın kıymeti çok geç anlaşılıyor. Ekonomiyi krizden kurtaracak o acı reçeteyi yudumlamadıkça kalıcı iyileşme mümkün değil.
[Semih Ardıç] 5.11.2018 [TR724]
İktidar çer çöpü halının altına süpürme alışkanlığını biraz da korkak gazetecilere borçlu. O korkak gazetecilerin elinde gazeteler de birer kapanıyor.
“Kimseden korkmadan, halktan kopmadan” sloganı ile 2002 yılında yola çıkan Vatan gazetesinin cenazesi Yıldırım Demirören tarafından 1 Kasım’da defnedildi.
“KİMSEDEN KORKMADAN” DİYEN VATAN BİLE KORKTU
İşsiz kalan editörlerinin Vatan’ın son nüshasında döktürdüğü “objektif gazetecilik” methiyelerine aldırmayın.
“Kimseden korkmadan” diyen o Vatan bile “zamlar” için “güncelleme” diyen gazeteci müsveddeleri ile veda etti Bâb-ı Âlî’ye.
Düne kadar zulme, soyguna, talana alkış tutan ve bugün zelil bir şekilde mesleğe veda edenlerin arasında 68 kuşağından isimlerin olmasını solun kendi vicdanına havale edelim…
BEDAVA DAĞITAN GAZETELER…
Elbette bir gazetenin kapanması bir fikir kalesinin daha düşmesidir. Amma velakin kendi iflas ederken bile “Türkiye uçuşa geçti” manşeti atabilen gazete yahut dergiler için böyle bir ifade gazeteciliğe hakarettir.
6 Temmuz’da Habertürk, 4 Kasım’da Vatan… Sıra TOKİ sitelerine, benzin istasyonlarına, otobüs terminallerine, resmi dairelere ve Migros gibi büyük marketlere balya balya bırakılan ve bedava dağıtılan gazetelerde…
Halkın ödediği vergilerle sübvanse edilen ve böylece Saray’ın kulu haline getirilen o gazetelerin hakiki tirajı ilan edilenin yarısı kadar bile değil.
Bugünlerin karanlık tarihi yazılırken Basın İlan Kurumu’na ve BİK üzerinden çevrilen dolaplara ayrı bir fasıl açılacaktır.
KRİZ YOKSA GAZETELER NİYE KAPANIYOR?
2001 krizinde tek gazetenin kapanmadığı dikkate alındığında 2018 krizinin evvela iktidarın propagandacısı rolünü üstlenmiş gazete ve televizyonlara isabet ettiği aşikâr.
Manidar bir çöküş: Sen o kadar manşet at, Türkiye’de krizin olmadığına halkı ikna etmek için didin dur. Günün sonunda matbaanın, yazı işlerinin kapısına kilit vur!
Kelin ilacı olsa başına sürermiş… Türkiye’de gazetecilerin perişan ahvalini tarif için başka söze hacet yok. Anadolu’da 100’e yakın gazete kepenk indirdi, 1.000 gazeteci işsiz kaldı.
Bu kadar ağır bir krize rağmen “merkez medya” denilen büyük gazetelerde gazetelerin içine düştüğü darboğazın tek satır haberi yayımlanmadı.
DIE WELT “BUNLAR PERİ MASALI” DİYOR
Almanya’da yayımlanan Die Welt gazetesinin “Peri Masalı” teşbihi ile hazırladığı haberi okuyunca çiftçiden esnafa, sanayiciden ihracatçıya milyonlarca insanın Türkiye’de sıhhatli haber alamadığını bir kere daha esefle müşahade ettim.
Bilgi en etkili güç oysa…
İktidar neyin haber olmasına müsaade ediyorsa onlar gazete sütunlarında yer bulabiliyor.
Elektrik-doğalgaz zamlarına kibrit kutusu kadar yer verebilen gazeteler yüzde 40-50’ye varan zamların mahdut sayıda mamülde yüzde 10 aşağı çekilmesini manşetlere taşıdı.
“Dolar düştü, kriz bitti” manşetlerini atan yayın yönetmenlerine, “Hani kriz-mriz yoktu. Ne vakit krize girdik?” diye suâl eden olmuyor haliyle.
YİNE ABD VE ALMANYA EL UZATTI
Türkiye’yi hariçten takip edenler krizin daha yeni başladığına, ağustos ayında ekonominin maruz kaldığı kur şokunun gecikmeli tesirlerine dikkat çekiyor.
Alman Die Welt son günlerde müşahede edilen gelişmelerin ABD ve Almanya ile münasebetlerin düzeltilmesine bağlıyor. Bu da Başkan Recep Tayyip Erdoğan’a rağmen, Türkiye’yi kaybetmemek adına yapıldı.
Hükümetin beceriksizce sürüklediği krizde elimizden yine iki ülkenin tutması sürpriz değil.
Pastör Andrew Brunson’ın serbest bırakıldığı 12 Ekim’den bugüne TL’nin dolara mukabil yüzde 12 yükseldiğini belirten Die Welt, TL’deki toparlanmaya rağmen doların sene başına kıyasla yüzde 30 daha kıymetli hale geldiğini kaydediyor.
SEFALET ENDEKSİ ÖYLE DEMİYOR
Kimsenin kur şokunun kalıcı etkilerinden bahsetmediğine de dikkat çeken gazete, “Bu nasıl olabilir? Ekonomi çökmeye yakın değildi miydi? Son olarak, işsizlik oranını ve enflasyon oranını bir araya getiren “sefalet endeksi” gibi göstergeler yıkıcı şartları göstermektedir.” tespitinde bulunuyor.
Merkez Bankası’nın gösterge niteliğindeki repo faizinin yüzde 24 olduğunu belirten Die Welt’e göre böyle bir faiz oranı seviyesi, piyasalarda yükselen bir ekonomi beklentisinden çok, derin bir güvensizlik işaretidir.
İSPANYOL BBVA’YA GARANTİ’Yİ HATIRLATTI
İspanyol bankası BBVA’dan Jaime Sáenz de Tejada’nın Bloomberg’e verdiği mülakat Die Welt’in dikkatinden kaçmamış.
Mülakatta geçen, “Türkiye için en kötüsü bitti. Ankara para krizini kontrol altına aldı.” sözlerine itiraz eden Die Welt, Tejada’ya Türkiye’de ortak oldukları Garanti Bankası’nın piyasa değerindeki düşüşü gösteriyor. Garanti’nin hisse fiyatı son 10 ayda yüzde 25 düştü.
Bu tespitin akabinde gazate, “Bankalar, bir ekonominin iyi bir barometresidir, çünkü tüm ilgili finansal akışlar finansal kurumların kayıtlarından geçer. İflaslar, tüketici iflasları ve batık krediler bilançolarda ve dolayısıyla borsa fiyatlarına yansıyor.” diyor.
BORÇLAR MİLLİ GELİRİN YÜZDE 70’İNE ULAŞTI
Die Welt, krizin artçı şoklarının iflasları tetiklediğini vurgulayarak, “Kimse şirketler ve tüketiciler için çarpışma rotasının sonuçlarının ne olduğunu söylemiyor.” ifadesi kullanılıyor.
Gazete şirketlerin, şahısların ve kamunun borçlarının toplamının milli gelirin yüzde 70’ine ulaştığını belirtiyor. Brezilya, Güney Afrika ve Rusya gibi Türkiye’nin iktisadî muadili memleketlerde aynı oran yüzde 40.
“Birçok şirket yatırımlarını sıfıra indirdi. Kredileri ödeyebilmek için nakitte kalmak için çok çalışıyorlar. Böyle bir kemer sıkma er ya da geç resesyona yol açacaktır.” diyen Die Welt enflasyonun yüzde 24,5, işsizliğin yüzde 11’e yükseldiğini aktarıyor.
ENFLASYON 2001’DEN BU YANA EN YÜKSEK SEVİYEDE
Üretici fiyatlarının 2001 yılındaki büyük krizinden bu yana en yüksek seviye olan yüzde 46’ya tırmandığını aktaran Die Welt enflasyonun kontrolden çıktığını şu tespitlerle hülâsa ediyor: “Bu, fiyat baskısının ülke ekonomisinde ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Seyrek olarak, tüketici fiyatları üretici fiyatını bir gecikme ile takip ediyor.”
Die Welt’in haberi yüzümüze tutulan bir ayna. Türkiye’de krizin bitmediğini iktidar da biliyor. Mamafih 31 Mart 2019’da yapılacak mahalli idareler seçimine kadar manzarayı toz pembe göstermek için elinden geleni ardına koymayacak.
DAMAT BERAT’IN ADAMI TÜİK’TE
Muhtemelen siz bu satırları okurken Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyonu aşağı çekmek için ilk adımı attığını çoktan haberdar olacaksınız.
Eylülde enflasyon yüzde 24’ü geçince Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın talimatı ile TÜİK’te Enver Taştı kızağa alınmış, yerine Albayrak’ın Enerji Bakanlığı’nda beraber çalıştığı Yinal Yağan tayin edilmişti.
Dileyen iktidarın anlattığı Peri Masalı’na inanabilir, hesabını ona göre yapabilir.
Bugün küçülerek de olsa ayakta kalanlar benzer bir darbeye yakın vadede maruz kalmak istemiyorsa farklı kanallardan haber almalı.
Hafife alınan bir ikazın kıymeti çok geç anlaşılıyor. Ekonomiyi krizden kurtaracak o acı reçeteyi yudumlamadıkça kalıcı iyileşme mümkün değil.
[Semih Ardıç] 5.11.2018 [TR724]
Zaman, 32. yaşını kutlarken, Anayasa Mahkemesi iç hukuku bir daha bitirdi [Ramazan Faruk Güzel]
KHK ile kapatılmadan önce tirajı bir milyonu geçen ve Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi ünvanını kimselere kaptırmayan Zaman Gazetesi, 4 Mart 2016’da dünyanın gözü önünde gasp edildi. Bunun üzerinden 2 yıl 8 ay geçmişken, kuruluşunun 32. Yıldönümünü sessiz sedasız kutladı; bir zamanlar o kurumda çalışmış, yetişmiş gazetecilerin ve yazarların sosyal medyadaki Cumartesi günkü sessiz ve kırık dökük paylaşımları ile..
Ankara Rüzgarlı Sokak’taki mütevazi yerinde başlayan yayıncılığı hızla büyüyerek, belli bir grubun yayın organı olmaktan çıkıp sayısı milyonlara ulaşan bir yayına dönüşmüştü. Hemen her kesimden insanı köşesinde yer vermesiyle çok seslilik adına Türk medyasına farklı bir soluk getirdi kanımca.. Tasarımı ve vizyonu ile uluslararası ödüller alırken, baskısı ve şubeleri hemen her kıtada 20’den fazla ülkede kendisini göstermişti.
Siyaset üstü yayıncılık yapma iddiasında olan gazete, özellikle 2007’deki GKB’nın e“sanal muhtıra”sından sonra iyice bir taraf seçme noktasına savrulmuştu. Sonrasında başgösteren Ergenekon ve Balyoz Davaları’ndan sonra ise bu taraf seçme olgusu daha kalın hatlarla çizilmiş oldu. Türkiye siyasi tarihini ve basın tarihini inceleyecek olanlar, bu dönemlerde yaşanan “sosyal mühendisliği” çok derinlemesine tahlil edeceklerdir; “demokratikleşme”, “sivilleşme”, “özgürleşme”, “her kesimden insanın kendisini devlette temsil etme imkanı”, “batılılaşma”, “Avrupa Birliği üyeliğinde yol alma” gibi vaatlerle başta Kürtler ve Cemaat olmak üzere, liberalinden, solcusuna bir çok kesimin nasıl manipüle edildiğini, tek adam yolunda bu kadar geniş bir yelpazenin iyi niyetlerinin nasıl da suistimal edilip sonra –işleri bitirildiği düşüncesinden sonra- nasıl da iplerinin çekildiğini ileriki nesiller ibretle okuyacaklardır, 50 yıl boyunca Hitler’in nasıl iktidara yürüyüp tek adam olup ülkesini ve dünyayı felakete sürüklediğini okuya geldiği gibi…
TERÖR BAHANESİYLE GASP
Zaman Gazetesi’nin ve yayın grubunun, Samanyolu Televizyonu ve yayın grubunun, İpek Medyası’nın ve grubunun ve dahi kapatılan yüzlerce medya kuruluşunun kapanışına giden yolda şahsi ya da kurumsal bazdaki hataları, sevapları bilahare tartışılır, konuşulur.. Fakat asıl irdelenmesi gereken mesele, tirajı ya da yayın çapı ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, böylesine kolayca terör iddiasıyla yaftalanıp sonra gasp edilmesi, sonra da bu yayınlar dolayısıyla yüzbinlerce insanın suçlanması, mağdur edilmesidir.. Bu yöndeki (ve bu yazıda ele alacağımız) yeni Anayasa Mahkemesi kararı da bir dönüm noktası ve ibret levhasıdır..
Bu karara gelmeden önce, bir yayının terör iddiasıyla kapatılıp kapatılamayacağına kısaca değinmek gerekir.
Şu anki iktidarın önde gelen isimlerinin çoğu, bu yayınlarda sivrilerek kendisini gösterip meclise kapağı atmış kimselerdir. O dönemde hemen herkes bu yayınlarda yazılarını yayınlatmak, ulusal ve uluslararası basın ve fikir camiasında sesini duyurmak istemiştir. Çok rahat söylüyorum ki, benim de bir çok yazılarım çıktı bu gazetede ve diğer muhalif denilen yayınlarda.. Hepsinde de doğru bildiklerimi, evrensel hukuka dair izlenimlerimi aktarmaya çalıştım; yurt içindeki yayınlarında olduğu kadar yurtdışındaki yayınlarında da..
Fakat bu süreçte devlet fişlemesine devam ediyormuş. Yüzbinlerce insanı olduğu kadar beni de fişlemiş. Hakimliğe geçerken Taraf’ın yayınlarında öğrendim ki avukatlık yıllarımda bu gazetelere yazmışlıklarım hep fişlenmiş ve damgalanmışım bunlardan dolayı.. HSYK’daki sorgumda da bana bu çalışmalarımı sormuşlardı. (Yazılarımın içeriğine hiç girmiyorlardı, sadece bir yerlerde yazmış olmam idi mesele..)
Şimdi Zaman davasında yargılananlara bakıyorum; tek suçu bu yayın kuruluşunda çalışmış olmak, ya da buralarda bir yazısının çıkmış olması… Ve bütün bu suçlamaları yöneten şimdinin başkanı R.T. Erdoğan, Zaman’ın 25. Yıl kuruluş yıldönümüne katılmış, çalışmalarını öve öve bitirememiş ve Erdoğan, “Dizgiciden müsahhihe, tasarımcıdan editörüne, muhabirlerden yazarlara, her sabah gazete dağıtan kardeşlerimizden, genel yayın yönetmenine, üst yöneticilere, sahiplere kadar herkese böyle güzel bire eseri çıkardıkları için şükranlarımı sunuyorum” demişti.
O zamanlar tarih 2012’yi gösteriyordu.. Yani yolsuzluk operasyonlarından 1 yıl önce idi ve hiç terör meselesi konuşulmuyordu… Bu konuşmasından 4 yıl sonra Erdoğan, gasp için adamlarını gazeteye gönderdiğinde ise Diyarbakır’da görevliydim ve o esnada bu gasp hadisesini (bir AKP mücahidi) Ağır Ceza hakiminin evinde canlı izliyorduk. İkimizin de ağzı açık idi.. Ben, “Hukuken böyle bir şey nasıl yapılabilir?!” diye, o hakim arkadaş ise polisin pervasızlığı, gazete yöneticilerinin dik duruşu karşısında ne diyebileceğini bilemez halde: “Bu.. bu var ya, bunu kesin Cemaat yapmıştır, sırf kendilerini mağdur göstermek ve kahraman olarak gözükebilmek için” diyebilmiş sadece..
“Hukuken nasıl olur?!” demek gerek tabii ki, bir hukukçu olarak.. Başka kişisel mülahazalar spekilasyondan ibarettir. Zira, bırakın bir basın kuruluşuna el koymayı, kayyum atamayı, ortada bir terör suçuna girecek yayın olsa bile, suça konu basın-yayın malzemelerinin aranıp bulunması ve bunlara el konulması dahi mümkün değildir ve CMK m.119 ve 127’de de durum açıktır..
Nitekim, “Basın araçlarının korunması” başlıklı Anayasa m.30 çok nettir ve “elkoyma tedbiri”nin basın hürriyeti konusunda özel bir kanun olan 5187 sayılı Basın Kanunu’nun “El koyma, dağıtım ve satış yasağı” başlıklı 25. maddesine göre uygulanabilirliği çok özel ve sınırlı bir şekilde düzenlenmiştir.
“ARKADAŞLARLA BİR HAZIRLIK” YAPIP, SULH CEZALARLA “YARGIDA ŞEYİNİ YAPMAK”
Erdoğan, muhaliflerini ekarte ederken bir sihirbaz gibi her seferinde şapkasından br tavşan çıkarmasını bilmiştir. Ergenekon ve Balyoz yargılanmalarını organize ederken “özel yetkili mahkemeler” ihraz etmişti. Yeni muhaliflerini tasfiye hazırlığında iken de, 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 28 Haziran 2014 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve bununla birlikte “Sulh Ceza Hakimlikleri” ihdas edilmişti.
Bundan önce Erdoğan “Arkadaşlarla bir çalışma içindeyiz” diye de duyurmuştu, Amerika’ya yaptığı çağrıdaki gibi “Yargıda şeyini yapma” sürecine girilmişti. Erdoğan’ın bir büyükelçiler toplantısında söylediği rivayet edildiği gibi, “Canı sıkıldığında 2 polisle, 1 savcı ya da hakimle birilerini terörist ilan edebilmenin” kılıfı uydurulmuştu.
Bu Sulh Ceza Hakimlikleri ile, “Kanuni hâkim” veya “Olağan hâkim” de denen “Tabii hâkim ilkesi” tamamen ayaklar altına alınmış oldu, ayrıca bir üst mahkemeye itiraz edilememekte, bir sulh ceza hakimliği dairesinin verdiği karara karşı, onu takip eden numaraları dairesine karşı itirazlar ileri sürülebilmekte… Bu ise “hukuk devleti ilkesi”ne, “tabii hâkim ilkesi”ne, kişi özgürlüğü ve güvenliği”ne, “adil yargılanma hakkına” aykırıdır. (Fıkrada ters yola giren Temel’in, polis aracından gelen “ters yolda seyreden araç, o yoldan çık” uyarısı karşısında, “Ne bir aracı, hepsi ters yoldan geliyi” demesi kadar absürt ve trajikomik bir süreçti bu..) Baştan aşağı bütün hukuki süreçler yanlışlıklar ve hukuk katliamları içeriyor.
Belki de en önemlisi “Kanunilik İlkesi” açıkça katlediliyor. Kanunilik İlkesi, “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” şeklinde özetlenirken; hiç kimsenin kanunun açıkça suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamayacağı ve hiç kimsenin bir fiil için kanunda gösterilen ceza dışında bir ceza ile veya kanunda gösterilen cezadan daha ağır bir ceza ile cezalandırılamayacağı ifade edilir. İlke, Alman ceza hukukçusu Anselmo Feuerbach tarafından latince “Nullum crimen, nulla poena sine lege” şeklinde ilkeselleştirilmiştir.
Bu ilke, 1982 Anayasasının 38. m.’de: “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” Şeklinde formülize edilmiştir. Bu ilke TCK’nın 2.m.’de: “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbiri hükmolunamaz.” şeklinde temel bir ilke olarak yer almıştır.
Ama gelin görün ki, açılışını Erdoğan’ın yaptığı Bank Asya’da hesabı olanlar, sırf bundan dolayı yargılanıyorlar, Erdoğan’ın hemen her yıldönümüne katıldığı ve övecek kelime bulamadığı Zaman Gazetesi’nin çalışanları ve aboneleri için şimdi hukuk ve yargı cezalar yağdırıyor.
ALİ ŞEKER KARARI İLE İÇ HUKUKUN BİTİŞİ
Evet, Zaman Gazetesi’nin 32. Yaş günü sessizce anılırken, kimsenin ruhu bile duymadan iç hukuk yollarını bitiren yeni bir karar açıklanıverdi. Anayasa Mahkemesi, 01.10.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bireysel Başvuru kararıyla, -bırakın Zaman’da çalışmayı vs- Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV lehine protestoya katılmayı ve Aktif Sen üyesi olmayı “terör örgütü üyeliği için yeterli kuvvetli suç şüphesi” saymış oldu. (Başvurucu, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştür.)
Halbuki daha önce Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2017/1862 E. 2017/5796 K. sayılı 30.12.2017 tarihli kararı ile “sendika irtibatının terör örgütü üyeliği suçunu oluşturmayacağı”na hükmetmişti ve AYM bunu hiçe saymış oldu. (İki üyesi halen tutuklu ve hücrede olan AYM, aykırı bir karar verseydi başına ne gelirdi acaba, o da ayrı bir tartışma konusu.)
“Ali Şeker Başvurusu” denilen dosyaya baktığımızda görüyoruz ki Anayasa Mahkemesi; üç yıl önce gerçekleşmiş sıradan ve hukuk sınırları içinde gerçekleşmiş demokratik bir hak olan protesto eyleminden dolayı sanığın tutukluluğu için yeterli ve gerekli bir gerekçe olarak saymıştır.
Dosyada geçtiği haliyle , sanığın “..15/12/2014 günü Zaman Gazetesi ve Samanyolu televizyonu hakkındaki soruşturmayı protesto etmek amacıyla Samsun Adalet Sarayı önünde Aktif-Sen organizesindeki eylemilere örgüt talimatı ile katıldığının belirlenmesi” ve devamında “.. FETO-PDY ile bağlantılı olduğu bilinen (?!) Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’ye ilişkin olarak yapılan bazı soruşturma işlemlerini protesto amacıyla yapılan etkinliklere katılmanın da bu süreçte ülke genelinde yaşanan gelişmeler karşısında başvurucu ile FETO/PDY arasında örgütsel bir ilişki bulundugu yönünde kuvvetli belirti olarak kabul edilmesinin temelsiz ve keyfi bir yaklaşım olduğunun ifade edilmesi güçtür.
Sonuç olarak başvurucuucu yönünden suç şüphesini doğrulayan kuvvetli belirtilerin bulunmadığının kabülü mümkün değildir.”
İfadelere baktığınızda bunun bir istihbari rapor bağlamında kaleme alınıp havale edildiği net anlaşılacaktır. Majestelerinin hukukunda asıl baklayı şu kısımda çıkarıyorlar:
“57. FETÖ/PDY ile bağlantılı oldukları belirtilen (kim nerde belirtmiş, hangi karine ile?!) savcı ve hakimler tarafından 2013 yılının sonunda bazı siyasiler ve bunların yakınlar ile kamuoyunun tanıdığı bir kısım iş adamı hakkında yolsuzluk yaptıklan iddiasıyla soruşturma başlatılması (17-25 Aralık soruşturmaları) ve 2014 yılının başında Milli İsthbarat Teşkilatı’na (MIT) ait malzemelerin bulunduğu tırlarla silah taşındığı iddiasına dayanılarak tırların durdurulup aranması, FETÖ/PDY’nin faaliyetlerinin Hükümeti devirmeye yönelik olduğu yönündeki soruşturmaların temel dayanağını oluşturmuştur. 17-25 Aralık ve MİT tırlarında görev alan bazı yargı mensupları ve emniyet görevlileri hakkında soruşturmalarında uygulanan tutuklama tedbirleri de Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru konusu edilmiş; Anayasa Mahkemesi başvuruları açıkça dayanaktan yoksun görerek kabul edilemez bulmuştur.”
Bu kararların hangi saiklerle verildiği, zaten kararın içinde var.. “Merdi kıpti şecaat arzederken..”
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı ile iç hukuk yolları tüketilirken, aslında hukuğun da kendisi ülkede tamamen bitirilmiş oluyor burada!.. Bundan sonrası AİHM’dir.. Fakat ülkenin siyasi ve hukuki geleceğinde de yepyeni ve karanlık bir sayfa açılmış oluyor. AYM’nin de belirttiği gibi, görevlerini yaptığı için hakim savcılar yolsuzluk ve sözde mit tırları davalarında tutuklanırken, sonradan siyasi güçle bütün bu dosyaların üstü örtülürken.. bütün bir hukuk, yargı sistemi, baştaki iktidar partisi ve seçmenleri, bütün bir havuz medyası, ülkenin bütün mekanizmaları bu suçlara alet edilmiştir. Siyasette ve hukukta bir medcezir yaşandığında ise yeni bir soruşturmalar dalgası açılacaktır. Bunun adı RETÖ mü olur, E-RETÖ mü olur bilinmez ama bu yoldan gidildiğinde olacak olan şudur:
İşin içinde “Terör örgütlerine yardım etme” “Çıkar amacıyla örgüt faaliyetlerine iştirak, yardım ve yataklıktan” bütün bir hukuk sistemi, bir iktidar partisi ve ona destek vermiş herkes ve onların bu faaliyetlerine lojistik takviye yapan bütün medya kuruluşları aynı mikyas ile yargılanacak, o yayınları takip etmiş olan herkes terör örgütü üyeliğinden yargılanacak ve böyle cezalar alacaklardır.
İstenen bu mudur? Hayır! Ama A noktasından çıkıp B noktasından geçen bu ışının C noktasındaki izdüşümü budur! Yeter ki bu kısır döngüye evet diyecek birileri gelecek olsun…
AİHM NE DİYORDU, BUNDAN SONRA NE DER?
“İfade özgürlüğü” başlıklı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.10’a göre; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir” ve basın özgürlüğü de bu anlamda en önemli argümandır. Anayasa m.28’e de bu; “Basın hürdür, sansür edilemez” şeklinde girmiş olup, OHAL dönemlerinde bile bunun kısıtlanmasında Uluslararası hukuk kuralları asla çiğnenemez. Bu yöndeki demokratik protesto ve gösteri hakları kısıtlanamaz.
Buna rağmen Türkiye, basın kuruluşlarına baskı uygulama, kapatma, araçlarına el koyma noktasında sık sık AİHM’lik oldu. Özgür Gündem gazetesinin kapatılması ve Dicle Haber Ajansı muhabirlerinin tutuklanması da AİHM’e taşınmış, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3., 5., 10. ve 13. maddeleri ile sözleşmeye Ek 1 Numaralı Protokol 1/1. maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiği belirtilerek, AİHM’in başvuruyu acilen dikkate alması istenmişti.
Basın araçlarına el konulamayacağı, basın özgürlünün kısıtlanamayacağına dair AİHM’in sayısız kararları var ve bu noktada Türkiye aleyhine bir çok mahkumiyet kararı bulunmakta.. Fakat şu son dönemeçte nedense AİHM çok tutuk davranıyor. OHAL Komisyonu kurulması aymazlığını fikrini Türkiyeli yetkililere fısıldayanlar da kendileri.. Bundan sonrası için gelen redleri de basın keyifle (“AİHM’den FETÖ’ye 30 bin kez ret!” başlıklarıyla) duyurdu.[2]
Türkiye ve AB, şu son dönemde çok ağır bir imtihan veriyor. Türkiye, her türlü gücü ele geçirmiş birilerinin, kanundan kaçarken ters yola girmiş bir tır şöförünün önüne gelen her şeyi ezip geçmesini büyülenmişcesine izliyor.. hukuk da kimi zaman eli bağlı, kimi zaman olayın şehvetli destekçisi olarak hadisenin içinde yer alıyor. Avrupa da, yeri geldiğinde tehditlerden, kimi zaman menfaatleri gereği sessiz kalmayı, çok lazım olduğunda “kaygılarını iletmeyi” tercih ediyor.. Bosna katliamında olduğu gibi, şartların olgunlaşmasını bekliyor.
“Mutlak hak mutlak haksızlıktır” (Cicero) ve bu zulmü Türkiye’de insanlar iliklerine kadar hissediyor. Adaletin küçüldüğü böyle ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır ve onlar şimdi en kilit, en tepe noktalarında. Hadis-i Şerif’te “Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır” denilirken, bu çöküşte adaletin oynadığı rolü üzüntüyle izliyoruz.
Hukuk ve demokrasi mücadelesinde bu topraklara ve millete mecburen bir bedel ödetiliyor. Ödeme sonrasında (Hitler sonrası Avrupa’da vs olduğu) gibi, ders alınmış yeni bir sayfa açılması şimdilik sadece bir temenni. Adalet yolunda bedel ödeyenler, ileride temiz sayfa açıldığında kendilerine bir yer bulabilecekler mi, o bilinmez.. Ama herkes bu arınma sürecinde elinden geleni yapmalı, eteğindeki taşları dökmeli. Şahsen öyle yapmaya çalışıyorum ve yazıyorum. Bedeli neyse de ödemeye devam..
[Ramazan Faruk Güzel] 5.11.2018 [TR724]
Ankara Rüzgarlı Sokak’taki mütevazi yerinde başlayan yayıncılığı hızla büyüyerek, belli bir grubun yayın organı olmaktan çıkıp sayısı milyonlara ulaşan bir yayına dönüşmüştü. Hemen her kesimden insanı köşesinde yer vermesiyle çok seslilik adına Türk medyasına farklı bir soluk getirdi kanımca.. Tasarımı ve vizyonu ile uluslararası ödüller alırken, baskısı ve şubeleri hemen her kıtada 20’den fazla ülkede kendisini göstermişti.
Siyaset üstü yayıncılık yapma iddiasında olan gazete, özellikle 2007’deki GKB’nın e“sanal muhtıra”sından sonra iyice bir taraf seçme noktasına savrulmuştu. Sonrasında başgösteren Ergenekon ve Balyoz Davaları’ndan sonra ise bu taraf seçme olgusu daha kalın hatlarla çizilmiş oldu. Türkiye siyasi tarihini ve basın tarihini inceleyecek olanlar, bu dönemlerde yaşanan “sosyal mühendisliği” çok derinlemesine tahlil edeceklerdir; “demokratikleşme”, “sivilleşme”, “özgürleşme”, “her kesimden insanın kendisini devlette temsil etme imkanı”, “batılılaşma”, “Avrupa Birliği üyeliğinde yol alma” gibi vaatlerle başta Kürtler ve Cemaat olmak üzere, liberalinden, solcusuna bir çok kesimin nasıl manipüle edildiğini, tek adam yolunda bu kadar geniş bir yelpazenin iyi niyetlerinin nasıl da suistimal edilip sonra –işleri bitirildiği düşüncesinden sonra- nasıl da iplerinin çekildiğini ileriki nesiller ibretle okuyacaklardır, 50 yıl boyunca Hitler’in nasıl iktidara yürüyüp tek adam olup ülkesini ve dünyayı felakete sürüklediğini okuya geldiği gibi…
TERÖR BAHANESİYLE GASP
Zaman Gazetesi’nin ve yayın grubunun, Samanyolu Televizyonu ve yayın grubunun, İpek Medyası’nın ve grubunun ve dahi kapatılan yüzlerce medya kuruluşunun kapanışına giden yolda şahsi ya da kurumsal bazdaki hataları, sevapları bilahare tartışılır, konuşulur.. Fakat asıl irdelenmesi gereken mesele, tirajı ya da yayın çapı ne kadar küçük ya da büyük olursa olsun, böylesine kolayca terör iddiasıyla yaftalanıp sonra gasp edilmesi, sonra da bu yayınlar dolayısıyla yüzbinlerce insanın suçlanması, mağdur edilmesidir.. Bu yöndeki (ve bu yazıda ele alacağımız) yeni Anayasa Mahkemesi kararı da bir dönüm noktası ve ibret levhasıdır..
Bu karara gelmeden önce, bir yayının terör iddiasıyla kapatılıp kapatılamayacağına kısaca değinmek gerekir.
Şu anki iktidarın önde gelen isimlerinin çoğu, bu yayınlarda sivrilerek kendisini gösterip meclise kapağı atmış kimselerdir. O dönemde hemen herkes bu yayınlarda yazılarını yayınlatmak, ulusal ve uluslararası basın ve fikir camiasında sesini duyurmak istemiştir. Çok rahat söylüyorum ki, benim de bir çok yazılarım çıktı bu gazetede ve diğer muhalif denilen yayınlarda.. Hepsinde de doğru bildiklerimi, evrensel hukuka dair izlenimlerimi aktarmaya çalıştım; yurt içindeki yayınlarında olduğu kadar yurtdışındaki yayınlarında da..
Fakat bu süreçte devlet fişlemesine devam ediyormuş. Yüzbinlerce insanı olduğu kadar beni de fişlemiş. Hakimliğe geçerken Taraf’ın yayınlarında öğrendim ki avukatlık yıllarımda bu gazetelere yazmışlıklarım hep fişlenmiş ve damgalanmışım bunlardan dolayı.. HSYK’daki sorgumda da bana bu çalışmalarımı sormuşlardı. (Yazılarımın içeriğine hiç girmiyorlardı, sadece bir yerlerde yazmış olmam idi mesele..)
Şimdi Zaman davasında yargılananlara bakıyorum; tek suçu bu yayın kuruluşunda çalışmış olmak, ya da buralarda bir yazısının çıkmış olması… Ve bütün bu suçlamaları yöneten şimdinin başkanı R.T. Erdoğan, Zaman’ın 25. Yıl kuruluş yıldönümüne katılmış, çalışmalarını öve öve bitirememiş ve Erdoğan, “Dizgiciden müsahhihe, tasarımcıdan editörüne, muhabirlerden yazarlara, her sabah gazete dağıtan kardeşlerimizden, genel yayın yönetmenine, üst yöneticilere, sahiplere kadar herkese böyle güzel bire eseri çıkardıkları için şükranlarımı sunuyorum” demişti.
O zamanlar tarih 2012’yi gösteriyordu.. Yani yolsuzluk operasyonlarından 1 yıl önce idi ve hiç terör meselesi konuşulmuyordu… Bu konuşmasından 4 yıl sonra Erdoğan, gasp için adamlarını gazeteye gönderdiğinde ise Diyarbakır’da görevliydim ve o esnada bu gasp hadisesini (bir AKP mücahidi) Ağır Ceza hakiminin evinde canlı izliyorduk. İkimizin de ağzı açık idi.. Ben, “Hukuken böyle bir şey nasıl yapılabilir?!” diye, o hakim arkadaş ise polisin pervasızlığı, gazete yöneticilerinin dik duruşu karşısında ne diyebileceğini bilemez halde: “Bu.. bu var ya, bunu kesin Cemaat yapmıştır, sırf kendilerini mağdur göstermek ve kahraman olarak gözükebilmek için” diyebilmiş sadece..
“Hukuken nasıl olur?!” demek gerek tabii ki, bir hukukçu olarak.. Başka kişisel mülahazalar spekilasyondan ibarettir. Zira, bırakın bir basın kuruluşuna el koymayı, kayyum atamayı, ortada bir terör suçuna girecek yayın olsa bile, suça konu basın-yayın malzemelerinin aranıp bulunması ve bunlara el konulması dahi mümkün değildir ve CMK m.119 ve 127’de de durum açıktır..
Nitekim, “Basın araçlarının korunması” başlıklı Anayasa m.30 çok nettir ve “elkoyma tedbiri”nin basın hürriyeti konusunda özel bir kanun olan 5187 sayılı Basın Kanunu’nun “El koyma, dağıtım ve satış yasağı” başlıklı 25. maddesine göre uygulanabilirliği çok özel ve sınırlı bir şekilde düzenlenmiştir.
“ARKADAŞLARLA BİR HAZIRLIK” YAPIP, SULH CEZALARLA “YARGIDA ŞEYİNİ YAPMAK”
Erdoğan, muhaliflerini ekarte ederken bir sihirbaz gibi her seferinde şapkasından br tavşan çıkarmasını bilmiştir. Ergenekon ve Balyoz yargılanmalarını organize ederken “özel yetkili mahkemeler” ihraz etmişti. Yeni muhaliflerini tasfiye hazırlığında iken de, 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 28 Haziran 2014 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve bununla birlikte “Sulh Ceza Hakimlikleri” ihdas edilmişti.
Bundan önce Erdoğan “Arkadaşlarla bir çalışma içindeyiz” diye de duyurmuştu, Amerika’ya yaptığı çağrıdaki gibi “Yargıda şeyini yapma” sürecine girilmişti. Erdoğan’ın bir büyükelçiler toplantısında söylediği rivayet edildiği gibi, “Canı sıkıldığında 2 polisle, 1 savcı ya da hakimle birilerini terörist ilan edebilmenin” kılıfı uydurulmuştu.
Bu Sulh Ceza Hakimlikleri ile, “Kanuni hâkim” veya “Olağan hâkim” de denen “Tabii hâkim ilkesi” tamamen ayaklar altına alınmış oldu, ayrıca bir üst mahkemeye itiraz edilememekte, bir sulh ceza hakimliği dairesinin verdiği karara karşı, onu takip eden numaraları dairesine karşı itirazlar ileri sürülebilmekte… Bu ise “hukuk devleti ilkesi”ne, “tabii hâkim ilkesi”ne, kişi özgürlüğü ve güvenliği”ne, “adil yargılanma hakkına” aykırıdır. (Fıkrada ters yola giren Temel’in, polis aracından gelen “ters yolda seyreden araç, o yoldan çık” uyarısı karşısında, “Ne bir aracı, hepsi ters yoldan geliyi” demesi kadar absürt ve trajikomik bir süreçti bu..) Baştan aşağı bütün hukuki süreçler yanlışlıklar ve hukuk katliamları içeriyor.
Belki de en önemlisi “Kanunilik İlkesi” açıkça katlediliyor. Kanunilik İlkesi, “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” şeklinde özetlenirken; hiç kimsenin kanunun açıkça suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamayacağı ve hiç kimsenin bir fiil için kanunda gösterilen ceza dışında bir ceza ile veya kanunda gösterilen cezadan daha ağır bir ceza ile cezalandırılamayacağı ifade edilir. İlke, Alman ceza hukukçusu Anselmo Feuerbach tarafından latince “Nullum crimen, nulla poena sine lege” şeklinde ilkeselleştirilmiştir.
Bu ilke, 1982 Anayasasının 38. m.’de: “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” Şeklinde formülize edilmiştir. Bu ilke TCK’nın 2.m.’de: “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbiri hükmolunamaz.” şeklinde temel bir ilke olarak yer almıştır.
Ama gelin görün ki, açılışını Erdoğan’ın yaptığı Bank Asya’da hesabı olanlar, sırf bundan dolayı yargılanıyorlar, Erdoğan’ın hemen her yıldönümüne katıldığı ve övecek kelime bulamadığı Zaman Gazetesi’nin çalışanları ve aboneleri için şimdi hukuk ve yargı cezalar yağdırıyor.
ALİ ŞEKER KARARI İLE İÇ HUKUKUN BİTİŞİ
Evet, Zaman Gazetesi’nin 32. Yaş günü sessizce anılırken, kimsenin ruhu bile duymadan iç hukuk yollarını bitiren yeni bir karar açıklanıverdi. Anayasa Mahkemesi, 01.10.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Bireysel Başvuru kararıyla, -bırakın Zaman’da çalışmayı vs- Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV lehine protestoya katılmayı ve Aktif Sen üyesi olmayı “terör örgütü üyeliği için yeterli kuvvetli suç şüphesi” saymış oldu. (Başvurucu, tutuklama tedbirinin hukuki olmaması ve soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması nedenleriyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğini öne sürmüştür.)
Halbuki daha önce Yargıtay 16. Ceza Dairesi 2017/1862 E. 2017/5796 K. sayılı 30.12.2017 tarihli kararı ile “sendika irtibatının terör örgütü üyeliği suçunu oluşturmayacağı”na hükmetmişti ve AYM bunu hiçe saymış oldu. (İki üyesi halen tutuklu ve hücrede olan AYM, aykırı bir karar verseydi başına ne gelirdi acaba, o da ayrı bir tartışma konusu.)
“Ali Şeker Başvurusu” denilen dosyaya baktığımızda görüyoruz ki Anayasa Mahkemesi; üç yıl önce gerçekleşmiş sıradan ve hukuk sınırları içinde gerçekleşmiş demokratik bir hak olan protesto eyleminden dolayı sanığın tutukluluğu için yeterli ve gerekli bir gerekçe olarak saymıştır.
Dosyada geçtiği haliyle , sanığın “..15/12/2014 günü Zaman Gazetesi ve Samanyolu televizyonu hakkındaki soruşturmayı protesto etmek amacıyla Samsun Adalet Sarayı önünde Aktif-Sen organizesindeki eylemilere örgüt talimatı ile katıldığının belirlenmesi” ve devamında “.. FETO-PDY ile bağlantılı olduğu bilinen (?!) Zaman gazetesi ve Samanyolu TV’ye ilişkin olarak yapılan bazı soruşturma işlemlerini protesto amacıyla yapılan etkinliklere katılmanın da bu süreçte ülke genelinde yaşanan gelişmeler karşısında başvurucu ile FETO/PDY arasında örgütsel bir ilişki bulundugu yönünde kuvvetli belirti olarak kabul edilmesinin temelsiz ve keyfi bir yaklaşım olduğunun ifade edilmesi güçtür.
Sonuç olarak başvurucuucu yönünden suç şüphesini doğrulayan kuvvetli belirtilerin bulunmadığının kabülü mümkün değildir.”
İfadelere baktığınızda bunun bir istihbari rapor bağlamında kaleme alınıp havale edildiği net anlaşılacaktır. Majestelerinin hukukunda asıl baklayı şu kısımda çıkarıyorlar:
“57. FETÖ/PDY ile bağlantılı oldukları belirtilen (kim nerde belirtmiş, hangi karine ile?!) savcı ve hakimler tarafından 2013 yılının sonunda bazı siyasiler ve bunların yakınlar ile kamuoyunun tanıdığı bir kısım iş adamı hakkında yolsuzluk yaptıklan iddiasıyla soruşturma başlatılması (17-25 Aralık soruşturmaları) ve 2014 yılının başında Milli İsthbarat Teşkilatı’na (MIT) ait malzemelerin bulunduğu tırlarla silah taşındığı iddiasına dayanılarak tırların durdurulup aranması, FETÖ/PDY’nin faaliyetlerinin Hükümeti devirmeye yönelik olduğu yönündeki soruşturmaların temel dayanağını oluşturmuştur. 17-25 Aralık ve MİT tırlarında görev alan bazı yargı mensupları ve emniyet görevlileri hakkında soruşturmalarında uygulanan tutuklama tedbirleri de Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru konusu edilmiş; Anayasa Mahkemesi başvuruları açıkça dayanaktan yoksun görerek kabul edilemez bulmuştur.”
Bu kararların hangi saiklerle verildiği, zaten kararın içinde var.. “Merdi kıpti şecaat arzederken..”
Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı ile iç hukuk yolları tüketilirken, aslında hukuğun da kendisi ülkede tamamen bitirilmiş oluyor burada!.. Bundan sonrası AİHM’dir.. Fakat ülkenin siyasi ve hukuki geleceğinde de yepyeni ve karanlık bir sayfa açılmış oluyor. AYM’nin de belirttiği gibi, görevlerini yaptığı için hakim savcılar yolsuzluk ve sözde mit tırları davalarında tutuklanırken, sonradan siyasi güçle bütün bu dosyaların üstü örtülürken.. bütün bir hukuk, yargı sistemi, baştaki iktidar partisi ve seçmenleri, bütün bir havuz medyası, ülkenin bütün mekanizmaları bu suçlara alet edilmiştir. Siyasette ve hukukta bir medcezir yaşandığında ise yeni bir soruşturmalar dalgası açılacaktır. Bunun adı RETÖ mü olur, E-RETÖ mü olur bilinmez ama bu yoldan gidildiğinde olacak olan şudur:
İşin içinde “Terör örgütlerine yardım etme” “Çıkar amacıyla örgüt faaliyetlerine iştirak, yardım ve yataklıktan” bütün bir hukuk sistemi, bir iktidar partisi ve ona destek vermiş herkes ve onların bu faaliyetlerine lojistik takviye yapan bütün medya kuruluşları aynı mikyas ile yargılanacak, o yayınları takip etmiş olan herkes terör örgütü üyeliğinden yargılanacak ve böyle cezalar alacaklardır.
İstenen bu mudur? Hayır! Ama A noktasından çıkıp B noktasından geçen bu ışının C noktasındaki izdüşümü budur! Yeter ki bu kısır döngüye evet diyecek birileri gelecek olsun…
AİHM NE DİYORDU, BUNDAN SONRA NE DER?
“İfade özgürlüğü” başlıklı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi m.10’a göre; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir” ve basın özgürlüğü de bu anlamda en önemli argümandır. Anayasa m.28’e de bu; “Basın hürdür, sansür edilemez” şeklinde girmiş olup, OHAL dönemlerinde bile bunun kısıtlanmasında Uluslararası hukuk kuralları asla çiğnenemez. Bu yöndeki demokratik protesto ve gösteri hakları kısıtlanamaz.
Buna rağmen Türkiye, basın kuruluşlarına baskı uygulama, kapatma, araçlarına el koyma noktasında sık sık AİHM’lik oldu. Özgür Gündem gazetesinin kapatılması ve Dicle Haber Ajansı muhabirlerinin tutuklanması da AİHM’e taşınmış, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3., 5., 10. ve 13. maddeleri ile sözleşmeye Ek 1 Numaralı Protokol 1/1. maddesinin Türkiye tarafından ihlal edildiği belirtilerek, AİHM’in başvuruyu acilen dikkate alması istenmişti.
Basın araçlarına el konulamayacağı, basın özgürlünün kısıtlanamayacağına dair AİHM’in sayısız kararları var ve bu noktada Türkiye aleyhine bir çok mahkumiyet kararı bulunmakta.. Fakat şu son dönemeçte nedense AİHM çok tutuk davranıyor. OHAL Komisyonu kurulması aymazlığını fikrini Türkiyeli yetkililere fısıldayanlar da kendileri.. Bundan sonrası için gelen redleri de basın keyifle (“AİHM’den FETÖ’ye 30 bin kez ret!” başlıklarıyla) duyurdu.[2]
Türkiye ve AB, şu son dönemde çok ağır bir imtihan veriyor. Türkiye, her türlü gücü ele geçirmiş birilerinin, kanundan kaçarken ters yola girmiş bir tır şöförünün önüne gelen her şeyi ezip geçmesini büyülenmişcesine izliyor.. hukuk da kimi zaman eli bağlı, kimi zaman olayın şehvetli destekçisi olarak hadisenin içinde yer alıyor. Avrupa da, yeri geldiğinde tehditlerden, kimi zaman menfaatleri gereği sessiz kalmayı, çok lazım olduğunda “kaygılarını iletmeyi” tercih ediyor.. Bosna katliamında olduğu gibi, şartların olgunlaşmasını bekliyor.
“Mutlak hak mutlak haksızlıktır” (Cicero) ve bu zulmü Türkiye’de insanlar iliklerine kadar hissediyor. Adaletin küçüldüğü böyle ülkelerde, büyük olan artık suçlulardır ve onlar şimdi en kilit, en tepe noktalarında. Hadis-i Şerif’te “Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır” denilirken, bu çöküşte adaletin oynadığı rolü üzüntüyle izliyoruz.
Hukuk ve demokrasi mücadelesinde bu topraklara ve millete mecburen bir bedel ödetiliyor. Ödeme sonrasında (Hitler sonrası Avrupa’da vs olduğu) gibi, ders alınmış yeni bir sayfa açılması şimdilik sadece bir temenni. Adalet yolunda bedel ödeyenler, ileride temiz sayfa açıldığında kendilerine bir yer bulabilecekler mi, o bilinmez.. Ama herkes bu arınma sürecinde elinden geleni yapmalı, eteğindeki taşları dökmeli. Şahsen öyle yapmaya çalışıyorum ve yazıyorum. Bedeli neyse de ödemeye devam..
[Ramazan Faruk Güzel] 5.11.2018 [TR724]
Birleşmiş Milletler, Bylock konusunda son noktayı koydu [Av. Nurullah Albayrak]
İktidarın talepleri doğrultusunda hareket eden yargı organları tarafından, Bylock kullanımı terör örgütü üyeliği suçunun en önemli delili olarak gösterilip binlerce insan hakkında soruşturmalar açıldı, tutuklama ve mahkumiyet kararları verildi. Binlerce insan da halen sadece Bylock gerekçe gösterilerek cezaevlerinde tutuluyor.
Konunun uzmanı olan hukukçular, teknik bilirkişiler ve uluslararası bazı kurumlar tarafından hazırlanan raporlar, bir iletişim aracı olan Bylock isimli programı kullanmanın suç olmayacağını ortaya koymasına rağmen mahkemeler, istihbarat teşkilatı tarafından yasadışı yollardan elde edilen bazı verileri gerekçe göstererek, Bylock kullanmayı suç delili olarak kabul edip bu doğrultuda kararlar verdi, veriyor.
Birleşmiş Milletler (BM), bu değerlendirmelerin ve uygulamaların hukuk dışı olduğunu, Bylock programı kullanmanın tek başına suç delili kabul edilemeyeceğini belirterek, bu konuda yaşanan hukuksuzluklara son noktayı koymuş oldu.
Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubunun 18 Ekim 2018 tarihinde yayınlanan kararına göre; olağan bir iletişim aracı olan ByLock kullanma ve bu uygulama aracılığıyla yazışma, haber, bilgi ve görüş paylaşma, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır ve suç olamaz. BM tarafından yapılan değerlendirmede, savcılıklar ve mahkemeler tarafından ortaya konulan tüm gerekçeler değerlendirilmek suretiyle bylock kullanmanın tek başına suç olarak kabul edilemeyeceği açık olarak kamuoyuyla paylaşıldı..
Bu karar, ByLock kullanmanın terör örgütü üyeliğinin delili olduğu iddiasını çürüten ilk karar olması açısından son derece önemli. Hükümet tarafından BM Çalışma Grubuna bylock kullanmanın neden delil olduğuna dair sunulan tüm argümanlar ve mahkemeler tarafından verilen kararlara rağmen, Bylock kullanmanın suç delili olarak kabul edilemeyeceği belirtilmiş ve bu iddialara dayalı olarak herhangi bir yargılama dahi yapılmaması gerektiğinin altı çizilmiştir.
İncelemede, bylock programına ait verilerin yasadışı olarak elde edilmiş olması, içerik olarak sunulan bilgilerin hukuk dışı yollarla elde edilmiş ve güvenilir olmaması konusunun incelenmesi talep edilmediği için BM Çalışma Grubu bu hususu inceleme gereği dahi duymadan ByLock’un suç delili olamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Ancak, illegal delil olması bir yana, ByLock verileri tamamen legal yollarla elde edilmiş olsa dahi, bu uygulama kullanılarak suç işlenmesi amacıyla talimat verildiği gösterilmedikçe, tek başına bu uygulamayı kullanma terör örgütü üyeliği suçlamasına delil olarak gösterilemez; çünkü BM’nin kararında da ortaya konulduğu gibi olağan bir iletişim aracını kullanmayı suç delili olarak göstermek, düşünce ve ifade özgürlüğü (AİHS m. 10) ile iletişim özgürlüğü (AİHS m. 8) gibi temel hakları ihlal eder.
Herkes mahkeme ve savcılıklara bu kararı sunmalı
Yeni doğum yapmış kadınlar, bebekli anneler ve ev hanımlarının da içerisinde olduğu binlerce insan sadece ‘Bylock kullandı’ gerekçesiyle zindanlara atıldı ve haklı çığlıkları kendisine hukukçu denilen kişiler tarafından dikkate alınmadı. BM Çalışma Grubu ise yaptığı değerlendirme ile 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu 1966 tarihli BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (BM MSHS) hükümlerini dikkate alarak yaşanan bu süreçte birçok hakkın ihlal edildiğine hükmetmiştir.
Birleşmiş Milletler tarafından verilen bu karar, yargılanan ve soruşturması devam eden herkes tarafından ilgili mahkeme ve savcılıklara sunulmalı ve yaşanan haksızlığa son verilmesi istenmelidir.
Bizim hakim ve savcılarımızın, hukuk bakış açıları sorunlu olduğu için bu kararı hemen kabul etmeleri zor olacaktır. Kabul ettirene kadar ısrarla sunulmaya devam edilmeli. Ancak, hiç şüphe yok ki bu karar hem mahkemeler hem Anayasa Mahkemesi hem de AİHM tarafından dikkate alınarak bundan sonraki süreçte ihlal kararları verilecektir.
Karar için bkz. Working Group on Arbitrary Detention – Opinion No. 42/2018 concerning Mestan Yayman (Turkey), 18 October 2018
(https://www.ohchr.org/Documents/Issues/Detention/Opinions/Session82/A_HRC_WGAD_2018_42_AEV.pdf).
[Av. Nurullah Albayrak] 5.11.2018 [TR724]
Konunun uzmanı olan hukukçular, teknik bilirkişiler ve uluslararası bazı kurumlar tarafından hazırlanan raporlar, bir iletişim aracı olan Bylock isimli programı kullanmanın suç olmayacağını ortaya koymasına rağmen mahkemeler, istihbarat teşkilatı tarafından yasadışı yollardan elde edilen bazı verileri gerekçe göstererek, Bylock kullanmayı suç delili olarak kabul edip bu doğrultuda kararlar verdi, veriyor.
Birleşmiş Milletler (BM), bu değerlendirmelerin ve uygulamaların hukuk dışı olduğunu, Bylock programı kullanmanın tek başına suç delili kabul edilemeyeceğini belirterek, bu konuda yaşanan hukuksuzluklara son noktayı koymuş oldu.
Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubunun 18 Ekim 2018 tarihinde yayınlanan kararına göre; olağan bir iletişim aracı olan ByLock kullanma ve bu uygulama aracılığıyla yazışma, haber, bilgi ve görüş paylaşma, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır ve suç olamaz. BM tarafından yapılan değerlendirmede, savcılıklar ve mahkemeler tarafından ortaya konulan tüm gerekçeler değerlendirilmek suretiyle bylock kullanmanın tek başına suç olarak kabul edilemeyeceği açık olarak kamuoyuyla paylaşıldı..
Bu karar, ByLock kullanmanın terör örgütü üyeliğinin delili olduğu iddiasını çürüten ilk karar olması açısından son derece önemli. Hükümet tarafından BM Çalışma Grubuna bylock kullanmanın neden delil olduğuna dair sunulan tüm argümanlar ve mahkemeler tarafından verilen kararlara rağmen, Bylock kullanmanın suç delili olarak kabul edilemeyeceği belirtilmiş ve bu iddialara dayalı olarak herhangi bir yargılama dahi yapılmaması gerektiğinin altı çizilmiştir.
İncelemede, bylock programına ait verilerin yasadışı olarak elde edilmiş olması, içerik olarak sunulan bilgilerin hukuk dışı yollarla elde edilmiş ve güvenilir olmaması konusunun incelenmesi talep edilmediği için BM Çalışma Grubu bu hususu inceleme gereği dahi duymadan ByLock’un suç delili olamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Ancak, illegal delil olması bir yana, ByLock verileri tamamen legal yollarla elde edilmiş olsa dahi, bu uygulama kullanılarak suç işlenmesi amacıyla talimat verildiği gösterilmedikçe, tek başına bu uygulamayı kullanma terör örgütü üyeliği suçlamasına delil olarak gösterilemez; çünkü BM’nin kararında da ortaya konulduğu gibi olağan bir iletişim aracını kullanmayı suç delili olarak göstermek, düşünce ve ifade özgürlüğü (AİHS m. 10) ile iletişim özgürlüğü (AİHS m. 8) gibi temel hakları ihlal eder.
Herkes mahkeme ve savcılıklara bu kararı sunmalı
Yeni doğum yapmış kadınlar, bebekli anneler ve ev hanımlarının da içerisinde olduğu binlerce insan sadece ‘Bylock kullandı’ gerekçesiyle zindanlara atıldı ve haklı çığlıkları kendisine hukukçu denilen kişiler tarafından dikkate alınmadı. BM Çalışma Grubu ise yaptığı değerlendirme ile 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu 1966 tarihli BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (BM MSHS) hükümlerini dikkate alarak yaşanan bu süreçte birçok hakkın ihlal edildiğine hükmetmiştir.
Birleşmiş Milletler tarafından verilen bu karar, yargılanan ve soruşturması devam eden herkes tarafından ilgili mahkeme ve savcılıklara sunulmalı ve yaşanan haksızlığa son verilmesi istenmelidir.
Bizim hakim ve savcılarımızın, hukuk bakış açıları sorunlu olduğu için bu kararı hemen kabul etmeleri zor olacaktır. Kabul ettirene kadar ısrarla sunulmaya devam edilmeli. Ancak, hiç şüphe yok ki bu karar hem mahkemeler hem Anayasa Mahkemesi hem de AİHM tarafından dikkate alınarak bundan sonraki süreçte ihlal kararları verilecektir.
Karar için bkz. Working Group on Arbitrary Detention – Opinion No. 42/2018 concerning Mestan Yayman (Turkey), 18 October 2018
(https://www.ohchr.org/Documents/Issues/Detention/Opinions/Session82/A_HRC_WGAD_2018_42_AEV.pdf).
[Av. Nurullah Albayrak] 5.11.2018 [TR724]
Ya bu adam n’aptı şimdi? [Levent Kenez]
Gerçekten merak ettiğim için soruyorum. Harran Üniversitesi rektörü “Erdoğan’a itaat etmek farzdır, etmeyen harpten kaçmış sayılır” tabiri diğerle itaat etmeyenin katli vaciptir demesinden sonra görevinden alındı. “Yok, rektör kendisi istifa etti” diyenleri duyar gibiyim. Geçelim onu. ‘Ya istifa et yoksa görevden alacağız’ mesajına karşılık rektörün bir farz-ı ayını yerine getirmesidir o iş. Elbette gerçekten samimi olsalar görevden alırlardı. Bu arada rektörün mühendis olduğunu, Teknik Üniversite’yi derece ile kazandığını hatırlatalım. Rektörlük seçimlerinden en az oyu almış olmasına rağmen Erdoğan tarafından atandığını da.
Şimdi benim anlamadığım şu, bütün seçim sürecinde muhatabın tipine göre -ki bu epey milyon kişi demek oluyor- Erdoğan’ın kafirlerle, Haçlılarla, İsrail’le, ABD’yle, Vatikan’la mücadele ettiğini ve eğer ona oy verilmezse dinen büyük vebal altına girileceğini anlatıp şimdi neye kızdığınız siz?
“Her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu her yerde söylemeyeceksin Hocam” basitliğinde mi olay?
Referandum sürecinde bütün kirli işleriniz için size “caizdir” fetvası veren adama “Evet oyu vermek farzdır” diye yazı yazdırıp rektörün neyine takıldınız?
Şu ana kadar Erdoğan’a haşa Allah diyenden ona dokunmanın ibadet olduğunu söyleyene, doğduğu şehrin mübarekliğinden girip ikinci peygamberden çıkan siyasilere ağzınızı açmadınız. En üstten en alttan bir tane tepki ya da itiraz gelmedi. Yok Allah olmaktan mı yoksa peygamber olmaktan mı vazgeçti Erdoğan bizim haberimiz yok? Yoksa fakir bizim bilmediğimiz ortamlarda mı adamlara haddini bildirdi.
Hadi onlar kastı aştı, dilleri sürçtü, Kuran ayetleri ile bakara makara yapan ve buna rağmen canhıraş savunduğunuz Egemen Bağış, Erdoğan’a yeni başdanışman oldu. Hadi diyelim Egemen konuşmasın, yakınlarda tutulsun diye düşünülüyor. Demek ki diğerleri de götürenlerden. “Peygamber gurura kapıldı ama biz kapılmadık” diyen Efkan Ala son kurultayda parti MKYK’sına girdi. Şu sözlerin onda birini bir CHP’li söylese linç ederdiniz.
AKP sözcüsü Ömer Çelik’e bir gazeteci tarafından rektörün sözleri soruldu. Konunun parti toplantısında konuşulup konuşulmadığı ve şahsi görüşü de. Ömer Çelik birazdan söyleyeceği sözlerin kendi sözleriymiş gibi anlaşılmasından öyle ödü koptu öyle ödü koptu ki cümlesine şöyle başladı: “Bu kürsüde parti sözcüsü şahsi görüşünü açıklamaz”. Tamam tamam anladık ne denmişse söyle işte. Sonraki ifade bomba: Sorunlu buluyorlarmış.
Belli ki Erdoğan ve ekibi rektörün ipini çekmiş. Erdoğan bu tür adamları harcamaz mutlaka yakında bir göreve atar. TÜBİTAK kontenjanı yeni doldu ama bir yer açarlar. Erdoğan’ın rektör hakkında kararı belli olduktan sonra parti grup başkanvekili Naci Bostancı’ya da bir şeyler söylemek düşmüş. Yoksa kimin haddine rektöre söz söylemek. Siyasete girene kadar olgun ve entelektüel biri olarak bilinen Bostancı bütün birikimini ve saygınlığını siyasette uşaklık yapmak için tükettiğinden olsa gerek son şaklabanlığı ona yaptırdılar. Bostancı’nın açıklamasına bakın, “Harran Üniversitesi rektörünün Cumhurbaşkanımızla ilgili sözlerinin a. Cumhuriyetimizle b. İslamla c. Cumhurbaşkanımızın siyasal anlayışıyla d. Rektörlük makamında aranan akademik müktesebatla hiçbir ilgisi yoktur.”
Hadi a’yı b’yi anladık da cumhurbaşkanımızın siyasal anlayışıyla ilgisi yok ne demek ya!? Şaka gibi. Sizin cumhurbaşkanınızın siyasal anlayışı ekle çıkar bundan ibaret. Bütün gün 7/24 dinin ırzına geçen en kutsal şeyleri iğrenç siyasetine alet eden Erdoğan için bunu söyleyebiliyor siyaset bilimi profesörü. Zamanında bir şey sandığımız adam. Ha bir de d var, rektörlük makamında aranan akademik müktesebat! Erdoğan’ın atadığı rektörlerden bir tanesinin bile akademi ile bir müktesebatı yok.
Evet temel sorumuza geri dönersek. Bu adam, sizin İslamcı siyasetinizin amentülerinden bir tanesini dile getirdi. Erdoğan’a itaat ‘ulu’l emre itaat’tir diye atıp tutarsınız. Bu adama neden kıydınız?
Hani AKP’ye kapatma davası açacaklar da biz mi rüya görüyoruz. Yani yarın öbür gün sizi yargılayacaklar da bir-iki sigorta mı bulunsun kenarda? Yok artık buna mı kaldı iş. Kamuoyundaki tepki desek size vız gelir, gündem değiştirmek on saniyelik mesele. Yaklaşan seçimler öncesi taktik desek. Oyu atan biz sayan siz neden ihtiyaç olsun. Velhasıl ben işin içinden çıkamadım. Sahi siz bu adamı neden harcadınız?
Not: Gündemin en önemli iki maddesine yer kalmadı. Erdoğan meclise gelince sanki özel tuvaleti ve banyosu yokmuş gibi fakirlerin abdest aldığı yerde kendisine özel alan ayrılmasına ve Uganda’daki manyaklara uzun uzun değinemiyoruz. Birincisini gayet makul buluyorum. Millet görsün diye mescide gelen Erdoğan’ın yanında abdest alacağım diye halife-i ruy-i zemini sırılsıklam yapan adamlardan illallah etmiştir. İkinci olay için de şunu söyleyebiliriz eninde sonunda büyükelçilerden delirenler olacaktı piyango Uganda’ya vurmuş.
[Levent Kenez] 5.11.2018 [TR724]
Şimdi benim anlamadığım şu, bütün seçim sürecinde muhatabın tipine göre -ki bu epey milyon kişi demek oluyor- Erdoğan’ın kafirlerle, Haçlılarla, İsrail’le, ABD’yle, Vatikan’la mücadele ettiğini ve eğer ona oy verilmezse dinen büyük vebal altına girileceğini anlatıp şimdi neye kızdığınız siz?
“Her söylediğin doğru olsun ama her doğruyu her yerde söylemeyeceksin Hocam” basitliğinde mi olay?
Referandum sürecinde bütün kirli işleriniz için size “caizdir” fetvası veren adama “Evet oyu vermek farzdır” diye yazı yazdırıp rektörün neyine takıldınız?
Şu ana kadar Erdoğan’a haşa Allah diyenden ona dokunmanın ibadet olduğunu söyleyene, doğduğu şehrin mübarekliğinden girip ikinci peygamberden çıkan siyasilere ağzınızı açmadınız. En üstten en alttan bir tane tepki ya da itiraz gelmedi. Yok Allah olmaktan mı yoksa peygamber olmaktan mı vazgeçti Erdoğan bizim haberimiz yok? Yoksa fakir bizim bilmediğimiz ortamlarda mı adamlara haddini bildirdi.
Hadi onlar kastı aştı, dilleri sürçtü, Kuran ayetleri ile bakara makara yapan ve buna rağmen canhıraş savunduğunuz Egemen Bağış, Erdoğan’a yeni başdanışman oldu. Hadi diyelim Egemen konuşmasın, yakınlarda tutulsun diye düşünülüyor. Demek ki diğerleri de götürenlerden. “Peygamber gurura kapıldı ama biz kapılmadık” diyen Efkan Ala son kurultayda parti MKYK’sına girdi. Şu sözlerin onda birini bir CHP’li söylese linç ederdiniz.
AKP sözcüsü Ömer Çelik’e bir gazeteci tarafından rektörün sözleri soruldu. Konunun parti toplantısında konuşulup konuşulmadığı ve şahsi görüşü de. Ömer Çelik birazdan söyleyeceği sözlerin kendi sözleriymiş gibi anlaşılmasından öyle ödü koptu öyle ödü koptu ki cümlesine şöyle başladı: “Bu kürsüde parti sözcüsü şahsi görüşünü açıklamaz”. Tamam tamam anladık ne denmişse söyle işte. Sonraki ifade bomba: Sorunlu buluyorlarmış.
Belli ki Erdoğan ve ekibi rektörün ipini çekmiş. Erdoğan bu tür adamları harcamaz mutlaka yakında bir göreve atar. TÜBİTAK kontenjanı yeni doldu ama bir yer açarlar. Erdoğan’ın rektör hakkında kararı belli olduktan sonra parti grup başkanvekili Naci Bostancı’ya da bir şeyler söylemek düşmüş. Yoksa kimin haddine rektöre söz söylemek. Siyasete girene kadar olgun ve entelektüel biri olarak bilinen Bostancı bütün birikimini ve saygınlığını siyasette uşaklık yapmak için tükettiğinden olsa gerek son şaklabanlığı ona yaptırdılar. Bostancı’nın açıklamasına bakın, “Harran Üniversitesi rektörünün Cumhurbaşkanımızla ilgili sözlerinin a. Cumhuriyetimizle b. İslamla c. Cumhurbaşkanımızın siyasal anlayışıyla d. Rektörlük makamında aranan akademik müktesebatla hiçbir ilgisi yoktur.”
Hadi a’yı b’yi anladık da cumhurbaşkanımızın siyasal anlayışıyla ilgisi yok ne demek ya!? Şaka gibi. Sizin cumhurbaşkanınızın siyasal anlayışı ekle çıkar bundan ibaret. Bütün gün 7/24 dinin ırzına geçen en kutsal şeyleri iğrenç siyasetine alet eden Erdoğan için bunu söyleyebiliyor siyaset bilimi profesörü. Zamanında bir şey sandığımız adam. Ha bir de d var, rektörlük makamında aranan akademik müktesebat! Erdoğan’ın atadığı rektörlerden bir tanesinin bile akademi ile bir müktesebatı yok.
Evet temel sorumuza geri dönersek. Bu adam, sizin İslamcı siyasetinizin amentülerinden bir tanesini dile getirdi. Erdoğan’a itaat ‘ulu’l emre itaat’tir diye atıp tutarsınız. Bu adama neden kıydınız?
Hani AKP’ye kapatma davası açacaklar da biz mi rüya görüyoruz. Yani yarın öbür gün sizi yargılayacaklar da bir-iki sigorta mı bulunsun kenarda? Yok artık buna mı kaldı iş. Kamuoyundaki tepki desek size vız gelir, gündem değiştirmek on saniyelik mesele. Yaklaşan seçimler öncesi taktik desek. Oyu atan biz sayan siz neden ihtiyaç olsun. Velhasıl ben işin içinden çıkamadım. Sahi siz bu adamı neden harcadınız?
Not: Gündemin en önemli iki maddesine yer kalmadı. Erdoğan meclise gelince sanki özel tuvaleti ve banyosu yokmuş gibi fakirlerin abdest aldığı yerde kendisine özel alan ayrılmasına ve Uganda’daki manyaklara uzun uzun değinemiyoruz. Birincisini gayet makul buluyorum. Millet görsün diye mescide gelen Erdoğan’ın yanında abdest alacağım diye halife-i ruy-i zemini sırılsıklam yapan adamlardan illallah etmiştir. İkinci olay için de şunu söyleyebiliriz eninde sonunda büyükelçilerden delirenler olacaktı piyango Uganda’ya vurmuş.
[Levent Kenez] 5.11.2018 [TR724]
Süper Ligde heyecan böyle mi olmalı! [Hasan Cücük]
Süper Lig’de geride kalan 11 haftaya baktığımızda manzara; her an herşey olabilir havasında ilerliyor. Lig sonuncusuyla lider arasındaki puan farkı diğer liglere göre daha az. Ligin sonuna demir atan takımlar, üst sıralardaki takımları yeniyor. Şampiyonluğun en güçlü adayları bir sezonda alacakları yenilgi sayısına daha şimdiden ulaşmış bulunuyor. Dıştan bakılınca zevkli bir lig görüntüsü veriyor. Peki gerçek öyle mi?
Türk futbolu ve istikrar pek yanyana gelen kelimeler olmadı. Tek istikrarlı olduğumuz konu; şampiyonun uzun süre İstanbul takımlarında kalması oldu. Bunun adı istikrardan ziyade hegomanya olurken, Türkiye’de ligde kazandıkları başarıyı Edirne dışına taşımada zorluk çektk. Daha doğrusu başarısız oldu. Sistem olmadığı için kısa süreli başarılarla avunduk.
Galatasaray, 1988’de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynarken, bu başarının mimarı Jupp Derwall’di. Alman futbolunun efsanesi 1984 Avrupa Şampiyonası sonrası geldiği ülkemizde Galatasaray’ın yıllar süren şampiyonluk hasretine son vermekle kalmayıp, bir kaç yıl sürecek bir takımın temellerini atmıştı. Derwall’in mirasını Mustafa Denizli tüketirken, 1988’de Avrupa’da gelen başarının mimarı Derwall’den başlası değildi.
A Milli Takım, 1990’da göreve gelen Sepp Piontek’le tarihinde hem ilk kez sistemle tanışıyor hem de tarihinin en başarısız sonuçlarını alıyordu. İlk kez sistemle tanışan milli takımın başarısız sonuçlar alması doğal oluyordu. 3 yıllık Piontek dönemi bittiğinde artık nasıl oynacağını bilen bir takım vardı. Nitekim, Piontek’in bu emeğinin karşılığını Fatih Terim – Rasim Kara ikilisi Euro 96’ya Türkiye’ye taşıyarak alıyordu.
A Milli Takım’la başlayan süreç Galatasaray’la devam ediyordu. 1996-2000 arasında tarih yazan bir Galatasaray, 2000’de UEFA Kupası ile başarısını Avrupa’ya taşıyordu. Terim başarının mimarı gözükse de, kadronun temelinin 1992’de Ümit Milli Takımı ile atıldığı gerçeği gözden uzak tutuluyordu. Türkiye’yi Euro 96’ya taşıyan, 2000’de Galatasaray ile UEFA Kupası’nı kaldıran iskelet kadro 2002 Dünya Kupası’nda üçüncü olarak misyonunu tamamlıyordu. Sonrası ise yine bize hasret yine bize hüsran düşüyordu. Sadece 13 dakika galip oynadığımız Euro 2008’de gelen yarı final ise sistemden ziyade sürpriz başarı oluyordu.
Ligimizde yaşadığımız işte bu istikrarsızlık. Sezona büyük değişim ve şampiyonluk parolasıyla başlayan Fenerbahçe’nin 11 haftada yaşadıklarını kalite mi? Rekabet mi? Her ikiside değil. Futbolumuzun istikrarsızlığıdır. Kötü olan sadece Fenerbahçe deil ki! Galatasaray ve Beşiktaş’ın durumu da ortada. Sarı-kırmızılar, deplasmanda kazanmayı unutan bir takım oldu. Ya Beşiktaş? Şampiyonlar Ligi’nde tarih yazıp, Süper Lig’de dökülmenin izahı nasıl olur. Hem de takımın başında Şenol Güneş gibi bir tecrübeye rağmen.
Ligin zirvesinde Başakşehir ve Kasımpaşa’nın yer alması, Ankaragücü, Antalyaspor ve Yeni Malatyaspor’un üst sıralarda bulunması, ne kaliteyi ne de heyecanı getiriyor. Öyle olsaydı ligde maçlar boş tribünler önünde oynanmazdı. İstikrarın adresi olarak gösterilen Başakşehir maçlarını yıllarca boş tribünler önünde oynuyor. Hem de arkasına devlet desteğini almasına rağmen.
Ligin kalitesi ve heyecanı şampiyonluğa oynayan Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor’un başa baş şampiyonluk verdiğinde olur. Şampiyonun aynı takımlar arasında olması problem değil. Problem şampiyonluğun adaylarının erkenden havlu atması olur. İngiltere Premier Lig’de şampiyonluk yarışı denince akıllara Manchester City, Manchester United, Chelsea, Liverpool, Arsenal ve Tottenham geliyor. Bu takımlardan biri şampiyon olduğunda sürpriz değil beklenen oluyor.
Ligdeki tabloya bakıp, aman ne heyecanlı bir sezon oluyor romantizimine kapılmamak gerekiyor. İstanbul’un 3 büyüklerinin yaşadığı düşüş zaten istikrarın semtine uğramadığı futbolumuzun genelini kapsıyor. Benzer örneğini İtalya’da gördük. İnter ve Milan’ın düşüşüyle zirvede Juventus yalnız kaldı ama o güçlü kadrosuna rağmen Avrupa’da kupa kaldırımadı. Borussia Dortmund güçlü iken Bayern Münih, Avrupa’da kupa kaldırdı. Barcelona – Real Madrid rekabeti olmasa Avrupa’da başarı zor olurdu.
Evet ligimizde kalite ve heyecan arıyorsak İstanbul’un 3 büyükleri ve Trabzonspor’un başa baş bir şampiyonluk yarışı vermesi lazım. Türkiye’de bile seyirci çekemeyen bir takımın şampiyonluğu sadece kısa süreli heyecan oluşturur. Tıpkı Bursaspor’un yaptığı gibi. Sonrası gelmez. Futbolumuz zaten istikrarsız bari şampiyonluk mücadelesi veren takım sayısında istikrarı tutturalım!
[Hasan Cücük] 5.11.2018 [TR724]
Türk futbolu ve istikrar pek yanyana gelen kelimeler olmadı. Tek istikrarlı olduğumuz konu; şampiyonun uzun süre İstanbul takımlarında kalması oldu. Bunun adı istikrardan ziyade hegomanya olurken, Türkiye’de ligde kazandıkları başarıyı Edirne dışına taşımada zorluk çektk. Daha doğrusu başarısız oldu. Sistem olmadığı için kısa süreli başarılarla avunduk.
Galatasaray, 1988’de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynarken, bu başarının mimarı Jupp Derwall’di. Alman futbolunun efsanesi 1984 Avrupa Şampiyonası sonrası geldiği ülkemizde Galatasaray’ın yıllar süren şampiyonluk hasretine son vermekle kalmayıp, bir kaç yıl sürecek bir takımın temellerini atmıştı. Derwall’in mirasını Mustafa Denizli tüketirken, 1988’de Avrupa’da gelen başarının mimarı Derwall’den başlası değildi.
A Milli Takım, 1990’da göreve gelen Sepp Piontek’le tarihinde hem ilk kez sistemle tanışıyor hem de tarihinin en başarısız sonuçlarını alıyordu. İlk kez sistemle tanışan milli takımın başarısız sonuçlar alması doğal oluyordu. 3 yıllık Piontek dönemi bittiğinde artık nasıl oynacağını bilen bir takım vardı. Nitekim, Piontek’in bu emeğinin karşılığını Fatih Terim – Rasim Kara ikilisi Euro 96’ya Türkiye’ye taşıyarak alıyordu.
A Milli Takım’la başlayan süreç Galatasaray’la devam ediyordu. 1996-2000 arasında tarih yazan bir Galatasaray, 2000’de UEFA Kupası ile başarısını Avrupa’ya taşıyordu. Terim başarının mimarı gözükse de, kadronun temelinin 1992’de Ümit Milli Takımı ile atıldığı gerçeği gözden uzak tutuluyordu. Türkiye’yi Euro 96’ya taşıyan, 2000’de Galatasaray ile UEFA Kupası’nı kaldıran iskelet kadro 2002 Dünya Kupası’nda üçüncü olarak misyonunu tamamlıyordu. Sonrası ise yine bize hasret yine bize hüsran düşüyordu. Sadece 13 dakika galip oynadığımız Euro 2008’de gelen yarı final ise sistemden ziyade sürpriz başarı oluyordu.
Ligimizde yaşadığımız işte bu istikrarsızlık. Sezona büyük değişim ve şampiyonluk parolasıyla başlayan Fenerbahçe’nin 11 haftada yaşadıklarını kalite mi? Rekabet mi? Her ikiside değil. Futbolumuzun istikrarsızlığıdır. Kötü olan sadece Fenerbahçe deil ki! Galatasaray ve Beşiktaş’ın durumu da ortada. Sarı-kırmızılar, deplasmanda kazanmayı unutan bir takım oldu. Ya Beşiktaş? Şampiyonlar Ligi’nde tarih yazıp, Süper Lig’de dökülmenin izahı nasıl olur. Hem de takımın başında Şenol Güneş gibi bir tecrübeye rağmen.
Ligin zirvesinde Başakşehir ve Kasımpaşa’nın yer alması, Ankaragücü, Antalyaspor ve Yeni Malatyaspor’un üst sıralarda bulunması, ne kaliteyi ne de heyecanı getiriyor. Öyle olsaydı ligde maçlar boş tribünler önünde oynanmazdı. İstikrarın adresi olarak gösterilen Başakşehir maçlarını yıllarca boş tribünler önünde oynuyor. Hem de arkasına devlet desteğini almasına rağmen.
Ligin kalitesi ve heyecanı şampiyonluğa oynayan Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray ve Trabzonspor’un başa baş şampiyonluk verdiğinde olur. Şampiyonun aynı takımlar arasında olması problem değil. Problem şampiyonluğun adaylarının erkenden havlu atması olur. İngiltere Premier Lig’de şampiyonluk yarışı denince akıllara Manchester City, Manchester United, Chelsea, Liverpool, Arsenal ve Tottenham geliyor. Bu takımlardan biri şampiyon olduğunda sürpriz değil beklenen oluyor.
Ligdeki tabloya bakıp, aman ne heyecanlı bir sezon oluyor romantizimine kapılmamak gerekiyor. İstanbul’un 3 büyüklerinin yaşadığı düşüş zaten istikrarın semtine uğramadığı futbolumuzun genelini kapsıyor. Benzer örneğini İtalya’da gördük. İnter ve Milan’ın düşüşüyle zirvede Juventus yalnız kaldı ama o güçlü kadrosuna rağmen Avrupa’da kupa kaldırımadı. Borussia Dortmund güçlü iken Bayern Münih, Avrupa’da kupa kaldırdı. Barcelona – Real Madrid rekabeti olmasa Avrupa’da başarı zor olurdu.
Evet ligimizde kalite ve heyecan arıyorsak İstanbul’un 3 büyükleri ve Trabzonspor’un başa baş bir şampiyonluk yarışı vermesi lazım. Türkiye’de bile seyirci çekemeyen bir takımın şampiyonluğu sadece kısa süreli heyecan oluşturur. Tıpkı Bursaspor’un yaptığı gibi. Sonrası gelmez. Futbolumuz zaten istikrarsız bari şampiyonluk mücadelesi veren takım sayısında istikrarı tutturalım!
[Hasan Cücük] 5.11.2018 [TR724]
Mahalle hödüğünün gelişimi -Staj Notları- [Hakan Zafer]
Varlığın borçladır. Bu yüzden sakın düşmansız kalma. Kime düşmanlık ettiğini bilmene gerek yok. Bilme zaten. Bilince acırsın. Suç işlerken de kulağını tıka, sağa sola da bakıp durma, işini yap; duyduğun, gördüğün seni vazgeçirmesin.
Filmlerdeki gibi. Suçu işledikten sonra mahallene doğru koş. Esnaftır, kahve önü ahalisidir, işportacıdır vs. kalabalığın içine doğru git, tam hizalarında dur, sakın geçme. Hemen arkandan gelen mağdur ettiğin seni suçsuz yere kovalıyormuş, tutsa ağzını burnunu ufalayacakmış gibi korkak durursan ahali, haline üzülür, senden yana vaziyet eder. Biraz da acındır kendine, telaşlı ve nefes nefese gözük ki akılları öfkelerini yendiği gün, senden yana olmayı sorguladıklarında ellerinde tutunacak sebepleri olsun.
Seni öyle bir savunurlar ki gözün yaşarır, bir an kendini dini, milli kahraman bile zannedersin. Şansın varsa Kadir Savun edalı tok sesli bir abimizin yüreği kabarır, çıkıp birlik beraberlik edebiyatı keser ki tüyü diken diken olmayana aşk olsun.
Sende ne var canım! Kavgada sadece arsızı, hırsızı değil; katili, ahlaksızı bile sever hale gelir mahalleli. Yeter ki kavgaya bulaşan mahalleden biri olsun, kimsenin gözünün yaşına bakmaz illa taraf tutar.
Yiğitse aradan biri çıkıp “adalet dediğin, kendinden olanın kavgasında belli olur” desin bakalım. Ağzına, “kimden yanasın” şamarını indirirler de dediğine pişman ederler. Çoğu zaman mahalleli, marangoz talaşı gibidir. Paha edenle aynı malzemedendir ama önce süpürülür, sonra yakılır. Ne olduğu kimin umurunda! Kimden yana olduğundan başka tarif edecek sıfatı kalmasın, mahalle esas bundan razı olur. Fakat mahalleliyi küçük gördüğünü sakın belli etme. Belli olmasın diye arada senden başkasının övünmesine izin ver, hatta sen öv. Bu esrikli müskirat gibidir. Bir de bakmışsın övdüğün sana kul köle olmuş.
Hep bağırman lazım. Sen bağırıp gürültü çıkarınca sana sesini duyuramayanları, çok hissettirmeden “kısık sesliler” diye aşağıla. “Sesiniz gür çıksın ya hu, siz ki…” diye pohpohlarsan daha çok bağırırlar. Sakın bu bağırtılardan rahatsız olup posta koyma. Rahatın kaçar ama işin kolaylaşır. Bağıranlar birbirini duymayınca bu kadar sağıra tek işittiren sen olursun. İstediğin gibi lafı taşır, eğip büker, kendine göre aralarını gergin tutarsın ki etrafından dağılmasınlar. Hem bir birini dövmeye senden yardım isterler. Bu kez sebepli sebepli döversin.
Bu şekil dövmek kadar risksiz bir iş mi var? Hem kolaydır hem de yumruğunu büyük gösterir. Sıradaki olmasınlar diye diğerleri, dayak yemiş garip yerine, yumruğu yorulmuş seni teselli eder. Hem “yoruldum, tırnağım, dişim eskidi” yollu borç da yazarsın garibe. O, borcunu ödeyene dek belini doğrultamaz, sen de mahallede ökçe ezip gezersin, fena mı?
*****
Eğriye eğri, doğruya doğru ise, maalesef bir kere size musallat oldu mu, göçü toplamaktan başka çare bırakmayan belalıları mahalle sever arkadaş.
Mahallen mi var, derdin var işte…
[Hakan Zafer] 5.11.2018 [TR724]
Filmlerdeki gibi. Suçu işledikten sonra mahallene doğru koş. Esnaftır, kahve önü ahalisidir, işportacıdır vs. kalabalığın içine doğru git, tam hizalarında dur, sakın geçme. Hemen arkandan gelen mağdur ettiğin seni suçsuz yere kovalıyormuş, tutsa ağzını burnunu ufalayacakmış gibi korkak durursan ahali, haline üzülür, senden yana vaziyet eder. Biraz da acındır kendine, telaşlı ve nefes nefese gözük ki akılları öfkelerini yendiği gün, senden yana olmayı sorguladıklarında ellerinde tutunacak sebepleri olsun.
Seni öyle bir savunurlar ki gözün yaşarır, bir an kendini dini, milli kahraman bile zannedersin. Şansın varsa Kadir Savun edalı tok sesli bir abimizin yüreği kabarır, çıkıp birlik beraberlik edebiyatı keser ki tüyü diken diken olmayana aşk olsun.
Sende ne var canım! Kavgada sadece arsızı, hırsızı değil; katili, ahlaksızı bile sever hale gelir mahalleli. Yeter ki kavgaya bulaşan mahalleden biri olsun, kimsenin gözünün yaşına bakmaz illa taraf tutar.
Yiğitse aradan biri çıkıp “adalet dediğin, kendinden olanın kavgasında belli olur” desin bakalım. Ağzına, “kimden yanasın” şamarını indirirler de dediğine pişman ederler. Çoğu zaman mahalleli, marangoz talaşı gibidir. Paha edenle aynı malzemedendir ama önce süpürülür, sonra yakılır. Ne olduğu kimin umurunda! Kimden yana olduğundan başka tarif edecek sıfatı kalmasın, mahalle esas bundan razı olur. Fakat mahalleliyi küçük gördüğünü sakın belli etme. Belli olmasın diye arada senden başkasının övünmesine izin ver, hatta sen öv. Bu esrikli müskirat gibidir. Bir de bakmışsın övdüğün sana kul köle olmuş.
Hep bağırman lazım. Sen bağırıp gürültü çıkarınca sana sesini duyuramayanları, çok hissettirmeden “kısık sesliler” diye aşağıla. “Sesiniz gür çıksın ya hu, siz ki…” diye pohpohlarsan daha çok bağırırlar. Sakın bu bağırtılardan rahatsız olup posta koyma. Rahatın kaçar ama işin kolaylaşır. Bağıranlar birbirini duymayınca bu kadar sağıra tek işittiren sen olursun. İstediğin gibi lafı taşır, eğip büker, kendine göre aralarını gergin tutarsın ki etrafından dağılmasınlar. Hem bir birini dövmeye senden yardım isterler. Bu kez sebepli sebepli döversin.
Bu şekil dövmek kadar risksiz bir iş mi var? Hem kolaydır hem de yumruğunu büyük gösterir. Sıradaki olmasınlar diye diğerleri, dayak yemiş garip yerine, yumruğu yorulmuş seni teselli eder. Hem “yoruldum, tırnağım, dişim eskidi” yollu borç da yazarsın garibe. O, borcunu ödeyene dek belini doğrultamaz, sen de mahallede ökçe ezip gezersin, fena mı?
*****
Eğriye eğri, doğruya doğru ise, maalesef bir kere size musallat oldu mu, göçü toplamaktan başka çare bırakmayan belalıları mahalle sever arkadaş.
Mahallen mi var, derdin var işte…
[Hakan Zafer] 5.11.2018 [TR724]
Ayetlerin doğru anlaşılması için bağlam bilgisinin önemi (3) [Ahmet Kurucan]
Bağlam’a gelince; önce bağlamdan ne kastettiğimi anlatmalıyım. Bağlam, İngilizce’deki ifadesiyle kontekst bilginin üretildiği zemin demektir. Herhangi bir hadisenin içinde gerçekleştiği ve buna bağlı olarak bilginin ve hükmün verildiği ortamdır. Sözü edilen bilgi ve hükmün insanlara intikali ise kelimelerle ve kavramlarla olacaktır. Doğal olarak bunlar da o zeminin, o ortamın şartlarını içinde kullanılan kelimeler ve kavramları barındıracaktır. Şunu diyebilirim kelime ile ortam, kavram ile ortam arasında diyalektik bir ilişki vardır ve bu ilişki o zeminin sakinleri ve hadisleri üzerinden yapılmak zorundadır. Aynı kelimeye iki ayrı anlamın yüklenmesi tamamıyla bahsini ettiğimiz zemin ve o zeminin sakinleri ile kavramlar arasındaki diyalektik ilişkiye dayanır. Bu açıdan bağlam ile anlam arasında, lafızla mana arasındaki direk ilişki gibi olmasa da indirekt bir ilişki vardır. Kısacası, herhangi bir kelimenin, kavramın, deyimin manası bağlamdan bağımsız değildir.
Bağlam değişirse kelime ve kavramların anlamı değişir mi? Ya da o bağlamın hiç olmadığı başka kültürel ve sosyal ortamlarda lafızların ifade ettiği manalar askıda değil midir? Bu soruya evet cevabından başka bir şey verilemez. Mesela “şart” kelimesi bugün bile Anadolu’nun Batı’sında “yemin” manasını içerirken Doğu’da “boşama” anlamında kullanılmaktadır. Demek ki bağlamın değişmesi, o bağlamda insanların o kavrama yüklediği anlamın değişmesi ile birleşince mana da değişiyor, hüküm de değişiyor. Fazlarrahman’ın teşbihi ile bağlam buzdağının yeraltındaki % 90’lik kütlesini gösteriyor, kelime, kavram ve deyimler ise onun yeryüzünde çıplak gözle görünen yüzde onuna tekabül ediyor. Bu kısa açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Kur’an ayetlerini ve Allah’ın maksadını doğru anlamayı ele aldığımız bu zeminde benim bağlamdan kastım sosyal siyasal kültürel dini vb. bütün unsurları ile İslam öncesi Arap toplumun örfü, adeti, geleneği, göreneği ile yaşamış oldukları tarihi ortamdır.
Yazının ana mihverini teşkil eden bu önemli hususu şöyle de ifade edebilirim, ister kamuoyunda yaygın olduğu şekliyle cahiliyye deyin isterseniz “cahiliye” kavramına yüklenen menfi anlamdan sıyrılmak için vakıaya daha mutabık olan bir tanımlama ile “İslam öncesi Arap toplumu” deyin, Allah’ın maksadının isabetli bir şekilde anlaşılabilmesi için o toplumun sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, dini vb. bütün yönleri ile çok iyi bilinmesinin evvel emirde şart olduğu kanaatindeyim. Bunun için yani Allah’ın maksadını doğru anlamak için 610-632 yılları arasında Mekke-Medine sokaklarında dolaşmak, sanki o toplumun fertlerinden birisi olmak zorundayız. Hani Muhammed İkbal’in “Kur’an sana inmiş gibi oku” noktasına gelmeden önce Kur’an’ı inananı ile inanmayanı ile nüzul toplumunda yaşayan bir ferde inmiş gibi okumak mecburiyetindeyiz.
Açıkca söyleyeyim, İslam öncesi Arap toplumunda faiz’in ne olduğunu, nasıl uygulandığını bilmeden faiz ile alakalı ayetleri doğru anlamlandırmanız mümkün değildir. Zihar nedir, lian nedir, fitne nedir bilmeden ve bu kavramlarla ifade edilen şeylerin toplumsal hayattaki karşılıklarına derinlemesiyle vakıf olmadan bunlar hakkında inen ayetleri doğru anlamamız imkansızdır. Haliyle doğru anlamadığın bir ayeti doğru anlamlandırmak ve ardından ondan hükümler çıkartıp hayata hayat kılmak da imkansızdır. Bağlam işte tam da burada karşımıza çıkan çok önemli bir yere sahip olan kavramdır. Onun içindir ki bizim fıkıh kitaplarımızda faiz’in haramlığına amenna ama neyin faiz olduğu, faizin illeti ve sebebi –hikmeti demiyorum- hakkında yığınla müzakere vardır. Bu illetler açısından baktığımızda İ. Azam’a göre faizli muamele olarak adlandırılıp haram hükmü verilen bir işlem, İ. Şafii’ye göre faizli muamele değildir ve helaldir.
Misaller üzerinden bağlamı izaha geçmeden önce sebeb-i nüzul ile bağlam bilgisi aynı şey değil mi diyebilirsiniz. Nüzul toplumunda yaşasaydık aynı şeydi. Böyle bir ayırıma gerek yoktu. Ama söz konusu Kur’an’ın nüzulünden 14 asır sonra dünyaya gelmiş, farklı örf-adet, gelenek ve göreneklerin dünyasında yaşayan insanlar için aynı şey değil. Arap olmadığımız, Arapça ana dilimiz olmadığı için değil. Arap olsaydık, söz gelimi 2000 yılında Mekke veya Medine’de dünyaya gelmiş olsaydık bile aynı şeyi söylerdim, zira 14 asır öncesinin Arap toplumu örf ve adetleri, siyasal, sosyal kültürel, dini arka plan şartları ile günümüz Mekke-Medinesi’nin arka plan şartları aynı değil. Yukarıda söyleyip geçtiğim zihar, lian ve fitneyi örnek alalım. Kim bilir bu kavramların her biri aradan geçen 14 asır içinde ne anlam farklılıklarına uğradı. İsimler aynı ama tarifler, muhtevalar değişti. Belki bazıları uygulamadan kalktı.
Teorik sayılabilecek bunca beyandan sonra misale geçeyim; tercih ettiğim misal aynı zamanda ülkemizde sofra dualarında okuduğumuz bir ayet; “Yiyiniz içiniz israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” Anadolu Müslüman halk muhayyilesinde bu ayetin oturduğu zemin -ihtimal hep sofralarda dua olarak zikir ve tekrar ettiğimiz için olsa gerek- yiyin için ama tıka-basa doymayın. Yemekleri israf edecek kadar da çok yapmayın. Yiyeceğiniz kadar yapın, mideyi tıka basa doldurmak ve yenilmesi imkansız derecede çok yemek yapmak ve ardından çöpe atmak israftır” gibi cümlelerle anlatabileceğimiz şeydir.
Ama ayet üzerinde yapacağınız derinlemesine bir okuma karşımıza tam da aksi bir zemini işaret ediyor. Şöyle ki: Hicri 9. yılda Müslümanlar Hz. Ebu Bekir’in hac emirliği altında hac yapmışlardı. Gerek o hac ile alakalı gerekse Tevbe süresinin ilk 28 ayetinin nüzul sebebi ve yorumlarında bize intikal ettirilen bilgilerden anlıyoruz ki o sene Mekke müşrikleri de Müslümanlarla birlikte hac görevini ifa etmişlerdi. Tabii ki kendi asırlık kadim inançları ve adetlerinin gereğini uygun olarak. Bunlar arasında Kabe’nin yanında yeme içme yasağı da vardı. Bunun manası açık, İslam öncesi Arap toplumu Kabe etrafında yeme-içmeyi yaptıkları ibadete mani bir hal olarak görüyorlardı.
Pekala böylesi bir durumda Müslümanlar ne yapacak? Birlikte hac yaptıkları ve cahiliyye adetlerine göre hac yapan müşrik Araplarla birlikte hareket edecekler ve yasağa uyacaklar mı yoksa? Neden bu soruyu soruyoruz? Zira hac esnasında başka menasikleri Müslümanlar müşriklerle birlikte yapıyorlardı. Bakara suresi 199 ayeti -ki Müzdelife’den Mina’ya intikali anlatır- bunu açıkça belirtir bize: “Sonra, sel gibi aktığı, dalga dalga ilerleyen insanlarla birlikte siz de ilerleyin ve Allah’tan af dileyin! Allah’tan günahlarınıza mağfiret dileyin: Doğrusu Allah, çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.”
Kabe etrafında yeme-içme yasağına geri dönecek olursak, Kur’an zihinlerde dolaşan ve soru edatları ile biten düşüncelere Araf 31-32 ayeti ile cevaplandırıyor. Buyuruyor ki: “Ey Adem’in evlatları! Kabe’yi tavaf edeceğiniz her vakitte (çıplak olarak değil) giyinik olarak gelin, edep yerlerinizi örtün. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” Yani Anadolu Müslümanları olarak bizlerin kullandığı kontekste değil, tam zıddı bir kontekste Allah diyor ki “cahiliye insanlarının yaptıkları yanlış, Kabe etrafında yemeniz içmeniz ibadete mani değildir, yiyin için ama israf etmeden.” Hatta bir sonraki ayetiyle biraz daha sert bir dille bir uyarıda da bulunuyor. “De ki: “Allah’ın, kulları için yaratıp ortaya çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları haram kılmak kimin haddine?”
Şimdi İslam öncesi insanlarının uyguladıkları Kabe etrafında yeme-içme yasağı ayetin sebebi nüzulü, ama bunun ibadet kastıyla yapılıyor oluşu bağlamı ifade ediyor. Söz konusu yasağın toplumsal gerçekliğini ve dini boyutunu nazara veriyor. Nüzül sebebi bilinse de bağlam bilinmezse ayeti doğru anlamak, doğru yorumlamak, bu tikel ayetten tümel bir ilke ve mesaj çıkartmak mümkün olmaz. Dolayısıyla ayet metninin tarihle olan münasebeti kopartmamamız gerekiyor.
Aslında ayetin ilk cümlesini de benim kullandığım manada bağlam bilgisine misal olarak verebiliriz ki giyinik ve çıplak olma meselesidir. Ayet Kabe müşriklerin günah işlenmemiş yeni elbiselerle tavaf edilmelidir inanışından hareketle bu ayeti sevk ediyor. Zira yeni elbise alacak imkanı olmayanlar ya da zamanla ticari piyasası oluşan tavafta kullanılmış temiz ikinci el elbise alamayacak ya da kiralayamayacak olanlar Kabe’yi çıplak olarak tavaf ediyorlardı. İşte ayetin ilk cümlesi bu inanış ve uygulamaya atıfla Kabe’yi tavaf edeceğiniz her vakitte (çıplak olarak değil) giyinik olarak gelin, edep yerlerinizi örtün.” diyor. Halbuki ayetin lafzı “huzuu zineteküm inde külli mescid” şeklinde nazil olmuş. Ne Kabe’den ne tavaftan ne namazdan bahsediyor. Dediği şey açık; “Mescidlerde zinetinizi takınınız.” Nitekim Türkçe meallerde her nedense ayete hep lafzi mana verilmiş. O mealleri veren zevatın, ayetin Kabe’yi çıplak tavaf etmeme ile alakalı olarak nazil olduğunu bilmemeleri mümkün değil. İhtimal zihinsel arka planda var olan “Kur’an her ayetiyle evrensel mana taşıyor” ve “Nüzul sebebinin hususiyeti hükmün umumiyetine mani değildir” prensipleri ya da “Kur’an’ın zahiri manasının dışına çıkmayalım” endişelerinden hareketle olsa gerek meal yazarlarımız bunu meallerine intikal ettirmiyorlar.
(Devamı haftaya)
[Ahmet Kurucan] 5.11.2018 [TR724]
Bağlam değişirse kelime ve kavramların anlamı değişir mi? Ya da o bağlamın hiç olmadığı başka kültürel ve sosyal ortamlarda lafızların ifade ettiği manalar askıda değil midir? Bu soruya evet cevabından başka bir şey verilemez. Mesela “şart” kelimesi bugün bile Anadolu’nun Batı’sında “yemin” manasını içerirken Doğu’da “boşama” anlamında kullanılmaktadır. Demek ki bağlamın değişmesi, o bağlamda insanların o kavrama yüklediği anlamın değişmesi ile birleşince mana da değişiyor, hüküm de değişiyor. Fazlarrahman’ın teşbihi ile bağlam buzdağının yeraltındaki % 90’lik kütlesini gösteriyor, kelime, kavram ve deyimler ise onun yeryüzünde çıplak gözle görünen yüzde onuna tekabül ediyor. Bu kısa açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Kur’an ayetlerini ve Allah’ın maksadını doğru anlamayı ele aldığımız bu zeminde benim bağlamdan kastım sosyal siyasal kültürel dini vb. bütün unsurları ile İslam öncesi Arap toplumun örfü, adeti, geleneği, göreneği ile yaşamış oldukları tarihi ortamdır.
Yazının ana mihverini teşkil eden bu önemli hususu şöyle de ifade edebilirim, ister kamuoyunda yaygın olduğu şekliyle cahiliyye deyin isterseniz “cahiliye” kavramına yüklenen menfi anlamdan sıyrılmak için vakıaya daha mutabık olan bir tanımlama ile “İslam öncesi Arap toplumu” deyin, Allah’ın maksadının isabetli bir şekilde anlaşılabilmesi için o toplumun sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik, dini vb. bütün yönleri ile çok iyi bilinmesinin evvel emirde şart olduğu kanaatindeyim. Bunun için yani Allah’ın maksadını doğru anlamak için 610-632 yılları arasında Mekke-Medine sokaklarında dolaşmak, sanki o toplumun fertlerinden birisi olmak zorundayız. Hani Muhammed İkbal’in “Kur’an sana inmiş gibi oku” noktasına gelmeden önce Kur’an’ı inananı ile inanmayanı ile nüzul toplumunda yaşayan bir ferde inmiş gibi okumak mecburiyetindeyiz.
Açıkca söyleyeyim, İslam öncesi Arap toplumunda faiz’in ne olduğunu, nasıl uygulandığını bilmeden faiz ile alakalı ayetleri doğru anlamlandırmanız mümkün değildir. Zihar nedir, lian nedir, fitne nedir bilmeden ve bu kavramlarla ifade edilen şeylerin toplumsal hayattaki karşılıklarına derinlemesiyle vakıf olmadan bunlar hakkında inen ayetleri doğru anlamamız imkansızdır. Haliyle doğru anlamadığın bir ayeti doğru anlamlandırmak ve ardından ondan hükümler çıkartıp hayata hayat kılmak da imkansızdır. Bağlam işte tam da burada karşımıza çıkan çok önemli bir yere sahip olan kavramdır. Onun içindir ki bizim fıkıh kitaplarımızda faiz’in haramlığına amenna ama neyin faiz olduğu, faizin illeti ve sebebi –hikmeti demiyorum- hakkında yığınla müzakere vardır. Bu illetler açısından baktığımızda İ. Azam’a göre faizli muamele olarak adlandırılıp haram hükmü verilen bir işlem, İ. Şafii’ye göre faizli muamele değildir ve helaldir.
Misaller üzerinden bağlamı izaha geçmeden önce sebeb-i nüzul ile bağlam bilgisi aynı şey değil mi diyebilirsiniz. Nüzul toplumunda yaşasaydık aynı şeydi. Böyle bir ayırıma gerek yoktu. Ama söz konusu Kur’an’ın nüzulünden 14 asır sonra dünyaya gelmiş, farklı örf-adet, gelenek ve göreneklerin dünyasında yaşayan insanlar için aynı şey değil. Arap olmadığımız, Arapça ana dilimiz olmadığı için değil. Arap olsaydık, söz gelimi 2000 yılında Mekke veya Medine’de dünyaya gelmiş olsaydık bile aynı şeyi söylerdim, zira 14 asır öncesinin Arap toplumu örf ve adetleri, siyasal, sosyal kültürel, dini arka plan şartları ile günümüz Mekke-Medinesi’nin arka plan şartları aynı değil. Yukarıda söyleyip geçtiğim zihar, lian ve fitneyi örnek alalım. Kim bilir bu kavramların her biri aradan geçen 14 asır içinde ne anlam farklılıklarına uğradı. İsimler aynı ama tarifler, muhtevalar değişti. Belki bazıları uygulamadan kalktı.
Teorik sayılabilecek bunca beyandan sonra misale geçeyim; tercih ettiğim misal aynı zamanda ülkemizde sofra dualarında okuduğumuz bir ayet; “Yiyiniz içiniz israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” Anadolu Müslüman halk muhayyilesinde bu ayetin oturduğu zemin -ihtimal hep sofralarda dua olarak zikir ve tekrar ettiğimiz için olsa gerek- yiyin için ama tıka-basa doymayın. Yemekleri israf edecek kadar da çok yapmayın. Yiyeceğiniz kadar yapın, mideyi tıka basa doldurmak ve yenilmesi imkansız derecede çok yemek yapmak ve ardından çöpe atmak israftır” gibi cümlelerle anlatabileceğimiz şeydir.
Ama ayet üzerinde yapacağınız derinlemesine bir okuma karşımıza tam da aksi bir zemini işaret ediyor. Şöyle ki: Hicri 9. yılda Müslümanlar Hz. Ebu Bekir’in hac emirliği altında hac yapmışlardı. Gerek o hac ile alakalı gerekse Tevbe süresinin ilk 28 ayetinin nüzul sebebi ve yorumlarında bize intikal ettirilen bilgilerden anlıyoruz ki o sene Mekke müşrikleri de Müslümanlarla birlikte hac görevini ifa etmişlerdi. Tabii ki kendi asırlık kadim inançları ve adetlerinin gereğini uygun olarak. Bunlar arasında Kabe’nin yanında yeme içme yasağı da vardı. Bunun manası açık, İslam öncesi Arap toplumu Kabe etrafında yeme-içmeyi yaptıkları ibadete mani bir hal olarak görüyorlardı.
Pekala böylesi bir durumda Müslümanlar ne yapacak? Birlikte hac yaptıkları ve cahiliyye adetlerine göre hac yapan müşrik Araplarla birlikte hareket edecekler ve yasağa uyacaklar mı yoksa? Neden bu soruyu soruyoruz? Zira hac esnasında başka menasikleri Müslümanlar müşriklerle birlikte yapıyorlardı. Bakara suresi 199 ayeti -ki Müzdelife’den Mina’ya intikali anlatır- bunu açıkça belirtir bize: “Sonra, sel gibi aktığı, dalga dalga ilerleyen insanlarla birlikte siz de ilerleyin ve Allah’tan af dileyin! Allah’tan günahlarınıza mağfiret dileyin: Doğrusu Allah, çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.”
Kabe etrafında yeme-içme yasağına geri dönecek olursak, Kur’an zihinlerde dolaşan ve soru edatları ile biten düşüncelere Araf 31-32 ayeti ile cevaplandırıyor. Buyuruyor ki: “Ey Adem’in evlatları! Kabe’yi tavaf edeceğiniz her vakitte (çıplak olarak değil) giyinik olarak gelin, edep yerlerinizi örtün. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.” Yani Anadolu Müslümanları olarak bizlerin kullandığı kontekste değil, tam zıddı bir kontekste Allah diyor ki “cahiliye insanlarının yaptıkları yanlış, Kabe etrafında yemeniz içmeniz ibadete mani değildir, yiyin için ama israf etmeden.” Hatta bir sonraki ayetiyle biraz daha sert bir dille bir uyarıda da bulunuyor. “De ki: “Allah’ın, kulları için yaratıp ortaya çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları haram kılmak kimin haddine?”
Şimdi İslam öncesi insanlarının uyguladıkları Kabe etrafında yeme-içme yasağı ayetin sebebi nüzulü, ama bunun ibadet kastıyla yapılıyor oluşu bağlamı ifade ediyor. Söz konusu yasağın toplumsal gerçekliğini ve dini boyutunu nazara veriyor. Nüzül sebebi bilinse de bağlam bilinmezse ayeti doğru anlamak, doğru yorumlamak, bu tikel ayetten tümel bir ilke ve mesaj çıkartmak mümkün olmaz. Dolayısıyla ayet metninin tarihle olan münasebeti kopartmamamız gerekiyor.
Aslında ayetin ilk cümlesini de benim kullandığım manada bağlam bilgisine misal olarak verebiliriz ki giyinik ve çıplak olma meselesidir. Ayet Kabe müşriklerin günah işlenmemiş yeni elbiselerle tavaf edilmelidir inanışından hareketle bu ayeti sevk ediyor. Zira yeni elbise alacak imkanı olmayanlar ya da zamanla ticari piyasası oluşan tavafta kullanılmış temiz ikinci el elbise alamayacak ya da kiralayamayacak olanlar Kabe’yi çıplak olarak tavaf ediyorlardı. İşte ayetin ilk cümlesi bu inanış ve uygulamaya atıfla Kabe’yi tavaf edeceğiniz her vakitte (çıplak olarak değil) giyinik olarak gelin, edep yerlerinizi örtün.” diyor. Halbuki ayetin lafzı “huzuu zineteküm inde külli mescid” şeklinde nazil olmuş. Ne Kabe’den ne tavaftan ne namazdan bahsediyor. Dediği şey açık; “Mescidlerde zinetinizi takınınız.” Nitekim Türkçe meallerde her nedense ayete hep lafzi mana verilmiş. O mealleri veren zevatın, ayetin Kabe’yi çıplak tavaf etmeme ile alakalı olarak nazil olduğunu bilmemeleri mümkün değil. İhtimal zihinsel arka planda var olan “Kur’an her ayetiyle evrensel mana taşıyor” ve “Nüzul sebebinin hususiyeti hükmün umumiyetine mani değildir” prensipleri ya da “Kur’an’ın zahiri manasının dışına çıkmayalım” endişelerinden hareketle olsa gerek meal yazarlarımız bunu meallerine intikal ettirmiyorlar.
(Devamı haftaya)
[Ahmet Kurucan] 5.11.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

