‘Ağır, çok ağır bir dünya’ [Can Bahadır Yüce]

Gülten Akın son yapıtı Beni Sorarsan‘da (2013) pek alışılmadık bir şey yapmış, kitabın başına bir sunuş koymuştu. O metin, dünyanın gürültüsü karşısında bir adım geri çekilip olan biteni sessizce izleyen bir şairin hayata bakışını verir: “Gazetelerden, televizyondan kan damlıyor bir yandan. Öteden yılbaşı kutlamaları. Salt gürültü, salt mutlu gibi yapan insan (Nasıl insan?) kalabalığı. ‘Çok çiğ çağ’ demiş Necatigil Usta: ‘Çok çok çiğ’ şimdi.”

O sunuşun başlığı aslında Gülten Akın şiirinin olan biten karşısındaki bütün bir tavrıdır: “Ağır, çok ağır bir dünya.”

1933 doğumlu Gülten Akın şiire Garip rüzgârının şiddetli estiği, İkinci Yeni şiirinin henüz ufukta belirmediği yıllarda başladı. İlk şiiri 1951’de Son Haber gazetesinde yayımladı. (Gazetelerde şiir yayımlayan son kuşaktandı.) İlk kitabı Rüzgâr Saati (1956) günün modalarına kapılmayan, özgün bir şairin doğuşunu haber veriyordu. Ardından gelen Kestim Kara Saçlarımı (1960) Türkçenin gücünü kadın duyarlığıyla buluşturan genç şairin adını daha geniş kitlelere duyurdu. TDK Şiir Ödülü’ne değer görülen bir sonraki kitabı Sığda (1964) ile şiirimiz artık bir usta kazanmıştı.

Gülten Akın şiirinde ikinci dönem bundan sonra başlar: 1970’li yıllar boyunca yayımladığı dört kitapta (Kırmızı Karanfil, 1971; Maraşın ve Ökkeşin Destanı, 1972; Ağıtlar ve Türküler, 1976; Seyran Destanı, 1979) toplumcu çizgiyi benimsemiş bir şair görürüz. Fakat Gülten Akın en toplumcu yapıtlarında bile slogana savrulmamış, incelikli şiir çizgisini bozmamıştır.

Şairin üçüncü dönemi 90’lı yılların başına rastlıyor. Sevda Kalıcıdır (1991) ve Sonra İşte Yaşlandım (1995) kitaplarında, dünyaya iyice durulmuş bir dille, daha bilgece bakan bir şair karşımıza çıkar. Ardından gelen ve Altın Portakal Şiir Ödülü’ne değer görülen Sessiz Arka Bahçeler (1998) bir başyapıttır. Uzak Bir Kıyıda adlı bir sonraki kitabında ise iyiden iyiye hikmet burcundan seslenen bir şairin sesi duyulur: “Bütün öyküleri yazıp tüketti / bir kendi öyküsü kaldı içerde“.

Uzak Bir Kıyıda, Gülten Akın için aynı zamanda bir 70. yaş kitabıydı. Kitap üzerine söyleşmek için Burhaniye’ye, dünyayı uzak bir kıyıdan izleyen şairin evine gitmiştim. Son birkaç yıldır kış aylarını da o yazlık evde tek başına geçirdiğini anlatmış (eşi sağlık sorunları sebebiyle Ankara’dan uzun süre ayrılamıyordu), yalnızlıktan söz etmişti. Kış aylarında neredeyse hiç insan görmeden yaşadığını, bunun yalnızlıktan çok bir sürgüne benzediğini söylemişti. Kendisini ‘hikmet burcu’nda görüp görmediğini sormuştum Gülten Akın’a, cevabı hikmet burcuna çıktığının kanıtı gibiydi: “Tek bir şeyi yetmiş yılda bilebilmek hikmet sayılır mı?”

On yıl sonra bu kez 80. yaş kitabıyla okurlarını sevindirmişti. Beni Sorarsan’ın açılış dizeleri o kış yalnızlıklarının sürdüğünü haber veriyordu: “Beni sorarsan, / Kış işte / Kalbin elem günleri geldi / Dünya evlere çekildi, içlere“. Şair o kitabın ardından Zaman‘a verdiği söyleşide aslında bütün şiir serüvenini tek cümlede özetliyordu: “Başka yol bilmiyordum, yazdım.”

Gülten Akın, şiirini daima ileri taşıyan şairlerdendi. Her kitabında daha duru bir söyleyişe ulaşmıştı. Daima ve yalnızca şair kaldı. “Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” dizelerinin, şairini de aşan bir üne kavuşması onun talihsizliği de sayılabilir: Çok güzel şiirleri bazen bu iki unutulmaz dizenin gölgesinde kaldı.

Gülten Akın tam üç yıl önce, 4 Kasım 2015’te hayata veda etmişti. Onun ölümüyle çağdaş Türk edebiyatı en büyük şairlerinden birini kaybetti. O aynı zamanda şiirimizde, herkesin uzlaştığı üzere, bir ‘anne’ imgesinin karşılığıydı. (Dünya şiirinde buna benzer tek örnek galiba Anna Ahmatova’dır.) Ardından hepimiz biraz öksüz kaldık.

[Can Bahadır Yüce] 4.11.2018 [Krons.News]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder