CIA ile BND'nin gizli sahibi oldukları İsviçre merkezli Crypto şirketinin sattığı kripto cihazları ve iletişim hatları üzerinden Soğuk Savaş döneminde 130'dan fazla ülkenin en gizli sırlarına vakıf olduğu ortaya çıktı.
CIA ile BND'nin gizli sahibi oldukları İsviçre merkezli Crypto şirketinin sattığı kripto cihazları ve iletişim hatları üzerinden Soğuk Savaş döneminde 130'dan fazla ülkenin en gizli sırlarına vakıf olduğu ortaya çıktı. Washington Post'un haberinde, konuya ilişkin "On binlerce kişinin katledilmesinden haberdar oldular, ama seslerini çıkarmadılar" denildi.
The Washington Post gazetesi, Almanya'nın kamusal yayın kuruluşu ZDF ve İsviçre'nin kamusal radyo televizyonu SRF'nin ortak araştırma haberi, 'yüzyılın istihbarat darbesini' ortaya çıkardı. 'Darbenin' başında ABD'nin Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA ile Batı Almanya'nın Dış İstihbarat Servisi BND var.
Sputnik'in aktardığına göre, üç medya kuruluşunun #Cryptoleaks (Crypto sızıntıları) etiketi altında yayımladığı araştırma, gizli CIA ve BND belgelerine dayanıyor.
2. Dünya Savaşı'ndan beri küresel çapta istihbarat servisleri için kripto cihazları ve iletişim hatları üreten İsviçre merkezli Crypto AG şirketinin gizli sahibinin CIA olduğu, bu operasyonu BND ile birlikte yürüttüğü belirtildi.
NATO müttefikleri dahil 130'dan fazla ülke
CIA ile BND ajanları, ayaklarını uzatıp Crypto AG'nin şifreleme makineleri sattığı istihbarat servislerinin iletişimlerini takip ediyordu, böylece onların tüm sırlarına vakıf oluyordu. Crypto AG'nin satış yaptığı ülkelerin sayısı ise 130'u geçiyor.
Listedeki ülkeler arasında Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Umman, Katar, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Libya, Mısır, Cezayir, Fas, Tunus, Etiyopya, Nijerya, Güney Afrika, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Birmanya (Myanmar), Filipinler, Malezya, Tayland, Japonya, Güney Kore, Endonezya, Arjantin, Şili, Brezilya, Kolombiya, Meksika, Peru, Uruguay ve Venezuela bulunuyor.
Listede İspanya, İtalya, Portekiz, Yunanistan ve Türkiye gibi NATO müttefiklerinin de olması dikkati çekti.
"Yüzyılın istihbarat darbesi"
Bir CIA raporunun paylaşıldığı haberde, operasyona ilişkin şu ifadeler kullanılıyor:
"Yüzyılın istihbarat darbesi... Yabancı hükümetler en gizli iletişimlerinin en az iki (ve muhtemelen beş-altı kadar) yabancı ülke tarafından okunması gibi bir imtiyaz için ABD ile Batı Almanya'ya iyi para ödedi."
CIA'in 'Minerva', BND'nin 'Rubicon' kod adını verdiği ve on yıllarca sürdürdüğü bu operasyonun Soğuk Savaş'ın en sıkı saklanan sırlarından biri olduğu belirtildi. Bu operasyondan İsviçre istihbarat servisleri de haberdardı.
Hâlâ 12'den fazla ülkede kullanılıyor
BND'nin talebiyle Alman sanayi devi Siemens'in Crypto AG ile işbirliği yaptığı, BND'nin 1990'ların başında ifşa olma korkusuyla operasyondan çıktığı, CIA'in ise şirketin hisselerini ancak 2018'de sattığı aktarıldı.
Ama Crypto AG ürünlerinin hâlâ 12'den fazla ülkede kullanıldığı kaydedildi.
Haberde ABD ve Batı Alman istihbarat servislerinin on binlerce kişinin katledilmesini bilmelerine rağmen seslerini çıkarmadıklarının altı çizildi.
"Rubicon kesinlikle dünyanın daha güvenli olmasını sağladı"
ZDF'nin görüş aldığı Helmut Kohl'un başbakanlığı döneminin Alman gizli servisleri koordinatörü Bernd Schmidbauer, "Rubicon kesinlikle dünyanın bir nebze daha güvenli olmasını sağladı" savunmasını yaptı.
ZDF'nin bu yorumla ilgili görüşünü aldığı İngiliz Warwick Üniversitesi'nin Uluslararası Güvenlik dalı profesörü Richard J. Aldrich, "Orası çok tartışılır, ama muhtemelen tarihin en önemli istihbarat operasyonuydu, gelmiş geçmiş en cüretkar ve skandal operasyonlardan biri" dedi.
[Samanyolu Haber] 11.2.2020
Kamu bankaları, doların yükselişini durdurmak için 4,5 milyar dolar sattı!
Türk kamu bankalarının dolardaki yükselişi engellemek amacıyla son bir hafta içerisinde 4,5 milyar dolar sattığı iddia edildi.
BOLD-ABD merkezli haber kuruluşu Bloomberg’de yer alan habere göre, doların kurundaki yükselişin önüne geçmek için kamu bankalarının son bir haftada 4,5 milyar dolar satış yaptığı belirtildi.
Dünya’daki gelişmeler ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar dikkate alındığında dolar kurunun yapay bir müdahale sonucu güçlü tutulduğu ifade edildi.
Haberin devamında dolar kurunun 6,05’i görmesiyle TL’nin dolar karşısında son sekiz ayın en düşük seviyesine gerilediğine dikkat çeken ABD merkezli finans ajansı, kamu bankalarının geçen hafta 4 milyar dolar, son iki günde de yaklaşık 500 milyon dolar sattığını öne sürdü. İddia, konuya yakın üç farklı kaynağa dayandırıldı.
Bloomberg’in haberinde, uzmanların, faizlerdeki sert düşüşe ve artan jeopolitik risklere rağmen kurun yapay bir şekilde güçlü tutulduğunu ve müdahaleciliğin giderek arttığını söylediği aktarıldı. Ayrıca uzmanlar, dolardaki yükselişin dolar satarak engellenemeyeceğine dikkat çekti.
[BoldMedya] 11.2.2020
BOLD-ABD merkezli haber kuruluşu Bloomberg’de yer alan habere göre, doların kurundaki yükselişin önüne geçmek için kamu bankalarının son bir haftada 4,5 milyar dolar satış yaptığı belirtildi.
Dünya’daki gelişmeler ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar dikkate alındığında dolar kurunun yapay bir müdahale sonucu güçlü tutulduğu ifade edildi.
Haberin devamında dolar kurunun 6,05’i görmesiyle TL’nin dolar karşısında son sekiz ayın en düşük seviyesine gerilediğine dikkat çeken ABD merkezli finans ajansı, kamu bankalarının geçen hafta 4 milyar dolar, son iki günde de yaklaşık 500 milyon dolar sattığını öne sürdü. İddia, konuya yakın üç farklı kaynağa dayandırıldı.
Bloomberg’in haberinde, uzmanların, faizlerdeki sert düşüşe ve artan jeopolitik risklere rağmen kurun yapay bir şekilde güçlü tutulduğunu ve müdahaleciliğin giderek arttığını söylediği aktarıldı. Ayrıca uzmanlar, dolardaki yükselişin dolar satarak engellenemeyeceğine dikkat çekti.
[BoldMedya] 11.2.2020
Türk polisi Gülencileri yakalamak için Sırp polisiyle devriyeye çıkacak
AKP yönetimi, göçmen kaçakçılığını önleme ve Avrupa'ya kaçmaya çalışan Gülen cemaati üyelerini yakalama iddiasıyla Sırbıstan polisi ile ortak devriyeye çıkma kararı aldı.
KRONOS -11 Şubat 2020
Sırbistan-Hırvatistan sınırında görev yapan polisler. (FOTOĞRAF: SELAHATTİN SEVİ)
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Sırbistan Başbakan Yardımcısı Stefanoviç’in imzaladığı anlaşma, 7 Şubat günü TBMM Başkanı Mustafa Şentop’a kanun teklifi olarak Meclis’e sunuldu.
Teklifin gerekçesinde, “Sırbistan ile ortak devriye yürütülmesi, sahte seyahat belgeleri ile Avrupa ülkelerine kaçma teşebbüsünde bulunabilecek ‘FETÖ’ üyelerinin tespitinde faydalı olacaktır” denildi. Anlaşmaya CHP de destek verdi.
Sözcü’de yer alan habere göre anlaşmaya göre Türk polisi, Sırp sınır kapılarında kendi üniforması ile kontroller yaparak, Yunanistan ve Bulgaristan üzerinden Sırbistan’a giden ve Avrupa’ya geçmek isteyen Gülen cemaati üyelerini yakalamaya çalışacak. Sınır komşusu olmadığımız Sırbistan’a gidecek Türk polisi, Sırp güvenlik güçleri ile gümrük kapılarında ortak devriye görevi yapacak.
Anlaşma ile Sırp polisi de kendi vatandaşlarının ülkemizde katıldığı etkinlikler, göçmen kaçakçılığı ve asayiş konularında işbirliği için, kendi üniformaları ile ve silahsız biçimde Türk sınır kapılarında görev yapabilecek. Türk ve Sırp polisi, kendi ülkelerindeki turistik bölgeler ile etkinlik ya da işbirliği projeleri nedeniyle de taraf ülkeye gönderilip, ortak çalışma görevinde bulunabilecek.
Anlaşma ile Sırbıstan ile Ankara’nın, Suriye’den yeni bir göçmen dalgasını koordine etmeyi hedeflediği öne sürüldü.
[Kronos.News] 11.2.2020
KRONOS -11 Şubat 2020
Sırbistan-Hırvatistan sınırında görev yapan polisler. (FOTOĞRAF: SELAHATTİN SEVİ)
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Sırbistan Başbakan Yardımcısı Stefanoviç’in imzaladığı anlaşma, 7 Şubat günü TBMM Başkanı Mustafa Şentop’a kanun teklifi olarak Meclis’e sunuldu.
Teklifin gerekçesinde, “Sırbistan ile ortak devriye yürütülmesi, sahte seyahat belgeleri ile Avrupa ülkelerine kaçma teşebbüsünde bulunabilecek ‘FETÖ’ üyelerinin tespitinde faydalı olacaktır” denildi. Anlaşmaya CHP de destek verdi.
Sözcü’de yer alan habere göre anlaşmaya göre Türk polisi, Sırp sınır kapılarında kendi üniforması ile kontroller yaparak, Yunanistan ve Bulgaristan üzerinden Sırbistan’a giden ve Avrupa’ya geçmek isteyen Gülen cemaati üyelerini yakalamaya çalışacak. Sınır komşusu olmadığımız Sırbistan’a gidecek Türk polisi, Sırp güvenlik güçleri ile gümrük kapılarında ortak devriye görevi yapacak.
Anlaşma ile Sırp polisi de kendi vatandaşlarının ülkemizde katıldığı etkinlikler, göçmen kaçakçılığı ve asayiş konularında işbirliği için, kendi üniformaları ile ve silahsız biçimde Türk sınır kapılarında görev yapabilecek. Türk ve Sırp polisi, kendi ülkelerindeki turistik bölgeler ile etkinlik ya da işbirliği projeleri nedeniyle de taraf ülkeye gönderilip, ortak çalışma görevinde bulunabilecek.
Anlaşma ile Sırbıstan ile Ankara’nın, Suriye’den yeni bir göçmen dalgasını koordine etmeyi hedeflediği öne sürüldü.
[Kronos.News] 11.2.2020
Natali Avazyan’ın annesi: Kızım hasta, doktorlar seyahate bile izin vermedi; onu serbest bırakın
Aktivist Natali Avazyan, 2017’de Hilal Kaplan’la ilgili yorumsuz paylaştığı bir tweet nedeniyle evi basılarak gözaltına alınmasına tepkiler gelmeye devam ediyor.
Avazya’nın Adana’da yaşayan 82 yaşındaki annesi Aysel Avazyan kızı için bir video yayınladı. Avazyan, “Ben Natili’nin annesiyim. Kızım İstanbul’dan bir ay önce beni ziyarete geldi. Kendisi böbrek hastası ve zatürre idi. İstanbul’a dönmesine ve seyahat etmesine doktoru izin vermemişti. Gözaltına alındı. Şimdi yanına refakatçi almasına bile müsaade etmediler. Bir an önce kızımın eve gelmesini istiyorum. Lütfen.” ifadelerini kullandı.
Natali Avazya’nın yeğeni ise Twitter hesabından bu paylaşımda bulundu: “Son yaptığım görüşmelerde Halam Natali Avazya’nın durumunun gayet iyi olduğu bilgisini aldım. Bu geceyi emniyette geçirecek, yarın sabah ifadesinin alındıktan sonra serbest bırakılacağını ümit ediyoruz. Yanımızda olan herkese sonsuz teşekkürler!!”
Avazya’nın Adana’da yaşayan 82 yaşındaki annesi Aysel Avazyan kızı için bir video yayınladı. Avazyan, “Ben Natili’nin annesiyim. Kızım İstanbul’dan bir ay önce beni ziyarete geldi. Kendisi böbrek hastası ve zatürre idi. İstanbul’a dönmesine ve seyahat etmesine doktoru izin vermemişti. Gözaltına alındı. Şimdi yanına refakatçi almasına bile müsaade etmediler. Bir an önce kızımın eve gelmesini istiyorum. Lütfen.” ifadelerini kullandı.
Natali Avazya’nın yeğeni ise Twitter hesabından bu paylaşımda bulundu: “Son yaptığım görüşmelerde Halam Natali Avazya’nın durumunun gayet iyi olduğu bilgisini aldım. Bu geceyi emniyette geçirecek, yarın sabah ifadesinin alındıktan sonra serbest bırakılacağını ümit ediyoruz. Yanımızda olan herkese sonsuz teşekkürler!!”
[TR724] 11.2.2020Son yaptığım görüşmelerde Halam @NataliAVAZYAN ın durumun gayet iyi olduğu bilgisini aldım. Bu geceyi emniyette geçirecek, yarın sabah ifadesinin alındıktan sonra serbest bırakılacağını ümit ediyoruz. Yanımızda olan herkese sonsuz teşekkürler!! 🙏🏻🙏🏻— Մ.Լ.Ճ.Չ (@Levon4401) February 11, 2020
Adem Yavuz Arslan: ‘FETÖ’nün finalini Erdoğan’la yapacaklar!
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ arasında yaşanan ‘FETÖ’nün siyasi ayağı’ tartışması giderek büyüyor. Peki Başbuğ ve Erdoğan ne yapmaya çalışıyor? Bir sonraki adım ne olacak? Gazeteciler Adem Yavuz Arslan ve Fatih Akalan Türkiye’nin konuştuğu meseleyi masaya yatırdı.-BOLD
[BoldMedya] 11.2.2020
[BoldMedya] 11.2.2020
ABD’den İdlib desteği: NATO müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, İdlib’de 5 askerin şehit olduğu saldırıyla ilgili Twitter hesabından açıklamada bulunarak, “NATO müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız” dedi.
BOLD-Suriye’nin kuzeyindeki İdlib kentinden yaşanan Rusya’nın desteğiyle gerçekleşen saldırılarda son bir hafta 13 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) askeri şehit oldu. Rusya her iki saldırıda Türkiye’ye Suriye’nin hava sahasını kullanmasına izin vermemesi ilişkilerin gerilmesine neden oldu.
Rusya’dan her hangi bir taziye mesajının gelmemesinin TSK’ya yönelik saldırıları desteklediği yönündeki iddiaları güçlendirdi. ABD’den ise İdlib’te şehit olan 5 Türk askeri için taziye mesajı paylaşıldı.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo twitter hesabından “Dün İdlib’de hayatını kaybeden askerlerin ailelerine taziyelerimi sunuyorum. Esad rejimi ve Rusya’nın saldırıları durmalı. Bu saldırıya karşı atılacak adımları koordine etmek için Jim Jeffrey’i Ankara’ya yolladım. NATO müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız.” paylaşımında bulundu.
BOLD-Suriye’nin kuzeyindeki İdlib kentinden yaşanan Rusya’nın desteğiyle gerçekleşen saldırılarda son bir hafta 13 Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) askeri şehit oldu. Rusya her iki saldırıda Türkiye’ye Suriye’nin hava sahasını kullanmasına izin vermemesi ilişkilerin gerilmesine neden oldu.
Rusya’dan her hangi bir taziye mesajının gelmemesinin TSK’ya yönelik saldırıları desteklediği yönündeki iddiaları güçlendirdi. ABD’den ise İdlib’te şehit olan 5 Türk askeri için taziye mesajı paylaşıldı.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo twitter hesabından “Dün İdlib’de hayatını kaybeden askerlerin ailelerine taziyelerimi sunuyorum. Esad rejimi ve Rusya’nın saldırıları durmalı. Bu saldırıya karşı atılacak adımları koordine etmek için Jim Jeffrey’i Ankara’ya yolladım. NATO müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız.” paylaşımında bulundu.
[BoldMedya] 11.2.2020My condolences to the families of the soldiers killed in yesterday's attack in Idlib. The ongoing assaults by the Assad regime and Russia must stop. I've sent Jim Jeffrey to Ankara to coordinate steps to respond to this destabilizing attack. We stand by our NATO Ally #Turkey.— Secretary Pompeo (@SecPompeo) February 11, 2020
Şehit olunca terör yargılaması durduruldu [Cevheri Güven]
Özel Kuvvetlerde görevli astsubay Ökkeş Karaca, El-Bab’da şehit oldu. Türkiye’de tabutta değil de sağ dönseydi terörist olarak yargılanacaktı.
BOLD ÖZEL – Özel Kuvvetler’de görevli Tankçı Astsubay Kıdemli Çavuş Ökkeş Karaca, Fırat Kalkanı Harekatı’nda IŞİD saldırısı sonucu 23 Aralık 2016’da şehit oldu. 25 yaşındaki Karaca, Harekattan sağ olarak dönseydi terör örgütü üyesi olarak yargılanacaktı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 2017/2619 nolu iddianamede şehit astsubay Ökkeş Karaca’nın da ismi geçiyor. 15 Temmuz kapsamında hazırlanan iddianamede, çok sayıda asker ve sivil şahsın ifadeleri bulunuyor. İfadeden başka delil bulunmayan iddianamede Astsubay Mustafa Y.’nin ifadesinde Ökkeş Karaca da Cemaat mensubu olarak niteleniyor. Ancak bununla ilgili hiçbir delil iddianamede yok.
Soruşturmanın devam ettiği ve bu ifadelerin alındığı sırada Astsubay Ökkeş Karaca, Fırat Kalkanı Harekatı kadrosuna alınıp El Bab’a gönderildi. Ardından da IŞİD saldırısında şehit oldu.
Astsubay Karaca’nın şehit olması üzerine hakkındaki soruşturma ilerletilmedi ve Karaca’nın dosyası kapatıldı. Ancak köyüne hakkındaki soruşturmayla ilgili bir tebligat gittiği öğrenildi.
YARGILANACAK ASKERLERİN ÖN SAFLARA GÖNDERİLDİĞİ İDDİASI
KHK’yla TSK’dan ihraç edilen Yunanistan Askeri Ataşesi Albay Halis Tunç, Suriye’deki harekatlarda en riskli bölgelere gönderilen kişilerin Cemaat soruşturmaları kapsamında yargılanacak kişiler olduğu görüşünde.
El Bab’da IŞİD’la savaşan Ökkeş Karaca, şehit olduktan sonra memleketi Kahramanmaraş’ta toprağa verildi. Cenazesine Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak da katıldı.
Törende 2012 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dahil olan ve Özel Kuvvetler Komutanlığında görev yaparken Fırat Kalkanı operasyonuna katılan Ökkeş Karaca’nın üniformasını giyen kardeşi Ramazan ve yakınları Türk bayrağına sarılı tabuta kapanıp ağıt yaktı.
[Cevheri Güven] 11.2.2020 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Özel Kuvvetler’de görevli Tankçı Astsubay Kıdemli Çavuş Ökkeş Karaca, Fırat Kalkanı Harekatı’nda IŞİD saldırısı sonucu 23 Aralık 2016’da şehit oldu. 25 yaşındaki Karaca, Harekattan sağ olarak dönseydi terör örgütü üyesi olarak yargılanacaktı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan 2017/2619 nolu iddianamede şehit astsubay Ökkeş Karaca’nın da ismi geçiyor. 15 Temmuz kapsamında hazırlanan iddianamede, çok sayıda asker ve sivil şahsın ifadeleri bulunuyor. İfadeden başka delil bulunmayan iddianamede Astsubay Mustafa Y.’nin ifadesinde Ökkeş Karaca da Cemaat mensubu olarak niteleniyor. Ancak bununla ilgili hiçbir delil iddianamede yok.
Soruşturmanın devam ettiği ve bu ifadelerin alındığı sırada Astsubay Ökkeş Karaca, Fırat Kalkanı Harekatı kadrosuna alınıp El Bab’a gönderildi. Ardından da IŞİD saldırısında şehit oldu.
Astsubay Karaca’nın şehit olması üzerine hakkındaki soruşturma ilerletilmedi ve Karaca’nın dosyası kapatıldı. Ancak köyüne hakkındaki soruşturmayla ilgili bir tebligat gittiği öğrenildi.
YARGILANACAK ASKERLERİN ÖN SAFLARA GÖNDERİLDİĞİ İDDİASI
KHK’yla TSK’dan ihraç edilen Yunanistan Askeri Ataşesi Albay Halis Tunç, Suriye’deki harekatlarda en riskli bölgelere gönderilen kişilerin Cemaat soruşturmaları kapsamında yargılanacak kişiler olduğu görüşünde.
El Bab’da IŞİD’la savaşan Ökkeş Karaca, şehit olduktan sonra memleketi Kahramanmaraş’ta toprağa verildi. Cenazesine Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak da katıldı.
Törende 2012 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dahil olan ve Özel Kuvvetler Komutanlığında görev yaparken Fırat Kalkanı operasyonuna katılan Ökkeş Karaca’nın üniformasını giyen kardeşi Ramazan ve yakınları Türk bayrağına sarılı tabuta kapanıp ağıt yaktı.
[Cevheri Güven] 11.2.2020 [BoldMedya]
“Karnımda ölü bebekle cezaevinde 3 hafta yaşadım” [Sevinç Özarslan]
Cezaevinde düşük yapan hamile tutuklu Gülden Aşık, üç hafta karnında ölü bebeğiyle yaşamak zorunda bırakıldı. Ev hanımı Aşık, yaşadıklarını Bold’a anlattı.
BOLD ÖZEL – Gülden Aşık, Mayıs 2019’da tutuklu bulunduğu Bandırma Cezaevinde 10 haftalık çocuğunu düşürmüş, sonra da eşine mektup yazarak yaşadıklarını anlatmıştı. Aşık’ın 19 sayfalık mektubunun sonunda yer alan “Benim yavrum canım kanım, onlar için çöptü” cümlesi ise akıllara kazınmıştı.
10 Temmuz 2019’da tahliye edilen Gülden Aşık’a, serbest kalmasından hemen sonra tiroid kanseri teşhisi konuldu. Cezaevinde yaşadığı ağır travmanın etkisi henüz geçmemişken, şimdi kanserle mücadele ediyor. 26 Şubat’ta karar mahkemesi görülecek olan Gülden Aşık ile bebeğini kaybetme sürecini ve hastanede yaşadıklarını konuştuk.
Geçmiş olsun. Teşhis ne zaman konuldu?
İlk biyopsi cezaevindeyken yapıldı. Tahliyemden 4 gün önce. Cezaevindeyken beni rutin hamilelik kontrolüne götürmüşlerdi. Bebeğin alındığı dönemdi. Hipotiroid bende zaten vardı. Onun için dahiliyeye sevk etmişlerdi. Doktor miyom var dedi, Bandırma’da endokrinoloji olmadığı için beni Balıkesir’e sevk ettiler. O zaman şüphelenmişlerdi ama ikinci bir biyopsi yapma ihtiyacı hasıl oldu. O zaman da zaten özgürdüm. Ağustos 2019’da teşhis kondu. Birçok yere gittim, tek bir yerle yetinmedim. Lenflere sirayet etmiş, lenflerin de alınmasını gerektiren bir ameliyat olmam lazım. Lenflere sıçradığı için ağrı sızı biraz oluyor. Ama diğer kanser türleri gibi değil çok şükür.
Ne zaman çıkmış hastalığınız, doktor herhangi bir şey söyledi mi?
Son hamileliğimde nodül çıkmıştı bende ama kanser şüphesi yoktu. Doktor, 4 kadından 2’sinde rastlanabiliyor demişti. Ama tabi ki stres, sıkıntı tetikliyor. Kansere dönüşebiliyor. Cezaevinde olmamın etkisi olmuştur. Çok büyük travmalar yaşadık. Son 3-4 yıldır. Daha öncesinde de. Oradan buraya bakınca nasıl görünüyoruz bilmiyorum ama çok sağlıklı değiliz açıkçası.
Cezaevindeyken düşük yaptınız, dediğiniz gibi büyük travmalar yaşadınız. Baştan beri yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?
Eşim 15 Temmuz’dan sonra tutuklanmıştı. 17 ay cezaevinde kaldı. Bir yıl sonra ben tutuklandım. 2019 yılının nisan ayıydı. Korkunç günlerdi. Aleyhimde ifadeler varmış, sigorta geçmişi vs. Alındığımda hamile olduğumu bilmiyordum. 2 günlük gözaltı süreci oldu. O süreçte doktora götürüyorlar ama sadece darp raporu alıp çıkartıyorlar hastaneden. Bana hiçbir şekilde tahlil yapılmadı. Doktor yüzünüze bakıyor, darp var mı diye soruyor. Hayır deyince, raporu imzalayıp sizi gönderiyor. Cezaevine girerken çıplak muayenede gösterilen hassasiyeti sağlık raporunda göstermediler. Hamile olduğumu tahmin ediyordum ama o anda kimseye söyleyemedim.
Rahatsızlıklarınız ne zaman başladı?
Cezaevine girdikten 10 gün sonra. Baygınlık geçiriyordum. Tansiyonum, şekerim düşüyordu. Sonra ani yükselmeler oluyordu. Hemşire koğuşun kapısına, mazgala gelip tansiyonumu ölçüp gidiyordu. Şunu yap, bunu yap yat deniyordu. Ramazan’dı. Oruçla birlikte rahatsızlığım arttı. Kanama vardı bu arada. Bir gün namaz kılarken bayılmışım. Durup dururken baygınlık geçiriyordum. Ben bu süreçte hamile olabilirim diye şüphelenmeye başladım.
Bayılınca hastaneye gitmediniz mi?
İlk başta çok kötüydüm hastaneye gidemedim. Sonrasında dilekçeler yazdım, cevap gelmedi. En son ‘gebelik şüphesi’ diye yazdım. Yine de 4-5 gün sonra gidebildim kurum revirine. Oraya gidince doktor ile gardiyanlar arasında tartışma oldu.
Nasıl bir tartışma?
Dilekçelerimiz hep revire gidiyor ama dönüş alamıyoruz, gardiyanların inisiyatifine kalmış. Doktor, “Bunca zamandır dilekçeler geliyor, neden getirmediniz bu kadını, gebelik şüphesi var, yaşı ortada, yaşadığı sağlık problemleri var, riskli bir gebelik.” dedi. “Biz ne yapabiliriz, idari” diye gardiyan kendini savunuyor. Sonra yetkili gardiyan geldi. Bu sefer jandarmada problem biz ne yapabiliriz, o götürmezse biz ne yapabiliriz mantığı. Kurum içindeki revire çıkamıyorum, jandarmalık bir durum yoktu. Sonra doktor “Hemen acil sevk yazıyorum, hastaneye götüreceksiniz” dedi. Gittim hastaneye. Hamileyim.
Gülden Aşık, cezaevinde yaşadığı hak ihlallerine dair Adalet Bakanlığı’na gönderdiği şikayet dilekçesine de henüz cevap verilmediğini söylüyor.
Hamile olduğunu duyunca ilk ne hissettiniz, tutsak bir anne olarak?
Bir sevinç yaşıyorsunuz tabi ama garip bir sevinç. Burada hamileliği nasıl geçiririm. Bu bebek burada sağlıklı nasıl doğar. Daha dosya yok, iddianame yok. Endişeler yaşıyorum. Halbuki bebek ölüymüş. Doktor 10 haftalık hamile olduğum söyledi. Fakat şöyle bir şey var. Bebeğin otopsi sonucu geldi. Bebek 7 hafta 5 günlükken kalbi durmuş. Küçülmüş de mi 7 haftalık olmuş, o zaman mı ölmüş de 10. haftada fark edilmiş belli değil.
Yani karnınızda ölü bebekle 3 hafta cezaevinde mi yaşadınız?
Evet…
Bu mümkün mü? Bebek anneyi zehirlemiyor mu?
Yani yaşamışım. Doktor siz 10 haftalık hamilesiniz demişti. Öldüğünde 7 haftalık. Gelişimi 7 haftalık 5 günlükken durmuş sanırım. Kalbinin durma tarihini ona göre veriyorlar. Üç hafta ölü bebekle cezaevinde yaşama hadisem var. Büyük bir şey atlattık. Verilmiş sadakamız varmış. Sevineyim mi üzüleyim mi onu da bilmiyorum, farklı bir hadise.
Hastaneye gittiğiniz ilk gün mü size kürtaj yapıldı?
Hayır ertesi gün. 30 Mayıs 2019’da beni revire çıkardılar. 31 Mayıs’ta sevk yapıldı. Bebeğin ölü olduğu o gün yapılan ultrason sonuçlarında ortaya çıktı. Yatış yaptılar ve 1 Haziran’da bebek alındı.
Bebek karnınızda cezaevindeyken mi öldü, yoksa öncesinde mi?
Öncesinde öldüğünü düşünmüyorum. Çok büyük bir bebek değil. Çünkü bebek 2,5 aylık. 11 Nisan 2019’da cezaevine girdim. 1 Haziran 2019’da 10 haftalıktı. O süreçte öldüğü gözüküyor. 2 Haziran 2019’da da hastaneden taburcu oldum.
Dilekçelerinize zamanınızda cevap verilse, kontrole gitseniz bebeğin yaşama ihtimali var yani?
Yaşayabilir. Yaşamasa bile ben o sıkıntıları yaşamazdım.
Peki hastanede neler yaşadınız? Mahkum koğuşunda kalmak bildiğim kadarıyla çok zor.
Ameliyattan önce mahkum koğuşuna koymak istediler. Fakat doktorun ısrarıyla normal odada yatabildim. Onlara kalsa benimle hiç kimse ilgilenmeyecekti. Mahkum koğuşu denilen yere bir Allah’ın kulu uğramıyor, sizinle kimse ilgilenmiyor. Kimse size bir yardımda bulunmuyor. Kapı kilitli. Ve jandarma gelip size pencereden bakıp gidiyor, her 15-20 dakikada bir. Kaçmış mı bu diye. Kadınsınız, yaralısınız yatıyorsunuz öyle bir ortamda. Doktor benim ısrarla normal odada yatmamı istedi ameliyat süresince. O noktada yardımlarını gördüm doktorun. Ameliyattan sonra mahkum odasına götürdüler tabi.
Bebeğinizi ihmal sonucu kaybettiğinize dair bir rapor istediniz mi doktordan?
Ben orada doktora dedim ki, bakın ben mağdur edildim, siz de farkındasınız, ihmale maruz kaldım, bana bebeğimin hakkını arayabileceğim bir rapor verin. “Ben avukat da değilim, hakim de değilim” dedi. Hakim, avukat aramıyorum, mesleğinizle alakalı yapmanız gerekeni istiyorum, dedim. “Karışamam” dedi. Raporu kürtaj yapılmıştır, şeklinde verdi. İhmal sebebiyle bebeğini kaybetmiştir demedi. Bandırma Devlet Hastanesinde oluyor bunlar.
Gardiyanlara kızdı, “Akarı kokarı getiriyorsunuz bu kadını neden getirmediniz” dedi. Doktor da benim fetöden yargılandığım için bu muameleyi gördüğümün farkında. Onlara sitem ediyor, tartışıyor ama sizin lehinize bir karar da vermiyor.
Erzurum Atatürk Üniversitesinde ilahiyat okuyan Gülden Aşık’ın Tarık (11), Zafer (10) ve Nilgün (7) adında üç çocuğu bulunuyor.
Refakatçi izni alabildiniz mi?
Normalde kanserli, yoğun bakımda yatan hastalara bile refakatçi verilmiyor. Fakat benim hadisem kurum ihmalinden kaynaklı olduğu için savcı eşime refakatçi izni verdi. Ve ameliyat olduğum günün gecesi eşim yanımda kaldı. Sabahında zaten onu gönderdiler. Ve benim çıkış işlemlerimi yapıyorlar. Kolumda serum, iğneler var. Onların çıkarılması için hasta bakıcının gelmesi lazım. Biraz uzadı gelmesi.
Evet, gardiyanlarla ilgili bir sorun yaşamıştınız hastanede.
Tabi gardiyanlar da ilk defa hastanede nöbet tutuyorlar. Çok da hoşlarına gitmiyor bu durum. Çok iyi insanlar da vardı ama bu gardiyan sabırsız, tahammülsüz, bir an önce evine gitmek istiyor. “Evde bebeğim beni bekliyor” diyor. Hasta bakıcı gelmeyince iğneyi kendi çıkarmaya kalktı. Hatta iğneyi damarda iken kırdı. Canım acıyor yapmayın dedim. Hasta bakıcıyı bekliyoruz, gidiyor geliyor, sinirleniyor. Sonra nöbet değişimi oldu. Jandarma komutanı geldi. Komutan “Bu bayan bebeğini kaybetmiş, öyle mi” diye sordu. “Ya abi işte ne olacak, 7-8 haftalık, çöp işte ya” şeklinde argo tabirlerle durumumu komutana izah ediyor. Ben de uzaktan dinliyorum. Moraliniz bozuluyor, tepki veremiyorsunuz, esaret böyle bir şey. Gıkınızı çıkaramıyorsunuz. Onları dinledim öyle. Sonra beni ring aracına bindirdiler, hiçbir şey olmamış gibi cezaevine attılar. Yaşadığım hadiseyle ilgili idareden herhangi bir açıklama, yorum, geçmiş olsun, nabzımı bile yoklamadılar.
Cezaevinde kendinizi nasıl toparladınız?
Eşim telefonda, avukatımın idari mahkemeye dilekçe verdiğini ve tahliyemi istediğini söyledi. Ben de eşime sorumluların yargılanmasını istiyorum dedim. Bu meselede hukuki yol aransın, bebeğimin hakkı sorulsun. Bütün sıralı amirlerden şikayetçiyim, ihmale kurban gitti bebeğim. Ben de ölebilirdim. Bunlar hakkında soruşturma açılmasını istiyorum diye avukattan talep etmesini söyledim. Orada emir komuta var. Bizim muhatap olduğumuz gardiyanlar mesul değil, onlar sadece emirleri yerine getiriyor ama revire gidip gitmeyeceğime karar verecek amirler var. Açık açık telefonda konuştum, görüşte de ifade ettim. Ondan sonra bir hareketlilik başladı, bana karşı daha pozitif davranıldı. Hastaneye götürmeye, daha yumuşak ve esnek davranmaya başladılar.
Daha sonra savcı ile görüşmek istediğime dair dilekçeler yazdım. Sormak istedim bir soruşturma açıldı mı diye. Çünkü siz sanki saçınızı kuaförde kestirip gelmişsiniz, hiçbir şey olmamış gibi hayat rutin devam ediyor gibi davranıldı. Zaten haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsunuz, bunun üstüne bir de travma yaşıyorsunuz. Ağlıyorum sürekli. Yemek yiyemiyorum. Kürtaj oldum, hamilelik sona erdi ama hamilelik sıkıntıları devam etti. Bulantı oluyor, kokulara karşı hassasiyet var. O psikoloji de düşünün. Üstüne vurdumduymazlık, hiç saymak… Çok kırıldım, psikolojim çok fazla etkilendi. O dönemde hızla çok fazla kilo verdim. Hiç uyumuyorum, ağlıyorum, sürekli kitap okuyorum, delirmemeye çalışıyorum. Öyle bir dönem geçirdim.
Gülden Aşık ve çocukları bir görüş gününde.
“Delirmemeye çalışmak” ağır ve taşıması zor bir kelime.
Kalkıyorsunuz sabah ve akli melekelerimi kaybetmemişim (ağlıyor), çok şükür bugün de böyle başladım diyorsunuz. Yatarken Allahım aklımı alma. Sağlık problemleri illaki yaşıyorsunuz, çünkü bedeni besleyen şey ruh. Ruhunuz yaralandı mı bedeniniz de isyan ediyor. Dinlerken başkalarına sıradan basit bir şeymiş gibi geliyor. Çünkü burada daire daire insanlarda duyarsızlık var. Kendisine dokunmadıktan sonra… Orada herkes sizin yaşadıklarınız biliyor, mağduriyetlere kulak tıkıyor. Kimse umursamıyor. Sen kurtulmuşsun şükret, arkasını arama diyorlar. Öyle bir mantık var. Her şeye kırılıyor, üzülüyorsunuz. Kendinizi sosyal bir kıyımın içinde hissediyorsunuz. Dışlanmışlık, her şey üst üste geliyor.
Mektubu yazmaya nasıl karar verdiniz?
Ben normalde de yaşadığım her şeyi günlük tutar gibi yazıyordum. Yaşadıklarımı telefonla eşime anlatamadım ama bilinmesini istedim. Eşimin paylaşacağını da tahmin etmiyordum. Canınız yandıkça bu orada dilinize de halinize de yanıyor. Canınız yandıkça vaveyla etmek istiyorsunuz, sesinizi herkes duysun istiyorsunuz. Allah da sesimi duyurdu. Bizden terörist çıkaramazsınız ama mücadele insanı çıkardınız.
Koğuş ortamı nasıldı?
Benim kaldığım koğuş eskiden revir olarak kullanılan bir yermiş. Biz 8 kişiydik. Tamamen demirlerin arasında yaşıyorsunuz. Ne kadar temizliğe dikkat ederseniz edin, hijyenik bir ortam değil. Bina çok eski, rögarın taştığı bir yer. Eskiden koğuşun içine taşıyormuş, benim gittiğim dönemde bahçeye taşıyordu. Bahçe zaten küçük bir alan. Havalandırma imkanı yok koğuşun. Tuvaletin, banyonun ve mutfağın tavanı ortak. Üst duvar yok. Bütün kokuların birbirine karıştığı bir yer düşünün. Tuvalete gitmek istediğinizde iki kişinin koridorda geçemediği, duvara yaslanmak zorunda olduğu bir ortam. Benim girdiğim dönemin iyi olduğunu söylüyordu arkadaşlar. Tavuk fabrikalarının olduğu bir bölge orası. Sinekten, kokudan durulmuyor. Yüzde 45 özürlü biri vardı, hala içeride. 3 yılına girmek üzere. Çocuk felci geçirmiş, kolunu kullanamıyordu. Böyle hayatını idame ettirmeye çalışan insanlar var içeride…
[Sevinç Özarslan] 11.2.2020 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Gülden Aşık, Mayıs 2019’da tutuklu bulunduğu Bandırma Cezaevinde 10 haftalık çocuğunu düşürmüş, sonra da eşine mektup yazarak yaşadıklarını anlatmıştı. Aşık’ın 19 sayfalık mektubunun sonunda yer alan “Benim yavrum canım kanım, onlar için çöptü” cümlesi ise akıllara kazınmıştı.
10 Temmuz 2019’da tahliye edilen Gülden Aşık’a, serbest kalmasından hemen sonra tiroid kanseri teşhisi konuldu. Cezaevinde yaşadığı ağır travmanın etkisi henüz geçmemişken, şimdi kanserle mücadele ediyor. 26 Şubat’ta karar mahkemesi görülecek olan Gülden Aşık ile bebeğini kaybetme sürecini ve hastanede yaşadıklarını konuştuk.
Geçmiş olsun. Teşhis ne zaman konuldu?
İlk biyopsi cezaevindeyken yapıldı. Tahliyemden 4 gün önce. Cezaevindeyken beni rutin hamilelik kontrolüne götürmüşlerdi. Bebeğin alındığı dönemdi. Hipotiroid bende zaten vardı. Onun için dahiliyeye sevk etmişlerdi. Doktor miyom var dedi, Bandırma’da endokrinoloji olmadığı için beni Balıkesir’e sevk ettiler. O zaman şüphelenmişlerdi ama ikinci bir biyopsi yapma ihtiyacı hasıl oldu. O zaman da zaten özgürdüm. Ağustos 2019’da teşhis kondu. Birçok yere gittim, tek bir yerle yetinmedim. Lenflere sirayet etmiş, lenflerin de alınmasını gerektiren bir ameliyat olmam lazım. Lenflere sıçradığı için ağrı sızı biraz oluyor. Ama diğer kanser türleri gibi değil çok şükür.
Ne zaman çıkmış hastalığınız, doktor herhangi bir şey söyledi mi?
Son hamileliğimde nodül çıkmıştı bende ama kanser şüphesi yoktu. Doktor, 4 kadından 2’sinde rastlanabiliyor demişti. Ama tabi ki stres, sıkıntı tetikliyor. Kansere dönüşebiliyor. Cezaevinde olmamın etkisi olmuştur. Çok büyük travmalar yaşadık. Son 3-4 yıldır. Daha öncesinde de. Oradan buraya bakınca nasıl görünüyoruz bilmiyorum ama çok sağlıklı değiliz açıkçası.
Cezaevindeyken düşük yaptınız, dediğiniz gibi büyük travmalar yaşadınız. Baştan beri yaşadıklarınızı anlatabilir misiniz?
Eşim 15 Temmuz’dan sonra tutuklanmıştı. 17 ay cezaevinde kaldı. Bir yıl sonra ben tutuklandım. 2019 yılının nisan ayıydı. Korkunç günlerdi. Aleyhimde ifadeler varmış, sigorta geçmişi vs. Alındığımda hamile olduğumu bilmiyordum. 2 günlük gözaltı süreci oldu. O süreçte doktora götürüyorlar ama sadece darp raporu alıp çıkartıyorlar hastaneden. Bana hiçbir şekilde tahlil yapılmadı. Doktor yüzünüze bakıyor, darp var mı diye soruyor. Hayır deyince, raporu imzalayıp sizi gönderiyor. Cezaevine girerken çıplak muayenede gösterilen hassasiyeti sağlık raporunda göstermediler. Hamile olduğumu tahmin ediyordum ama o anda kimseye söyleyemedim.
Rahatsızlıklarınız ne zaman başladı?
Cezaevine girdikten 10 gün sonra. Baygınlık geçiriyordum. Tansiyonum, şekerim düşüyordu. Sonra ani yükselmeler oluyordu. Hemşire koğuşun kapısına, mazgala gelip tansiyonumu ölçüp gidiyordu. Şunu yap, bunu yap yat deniyordu. Ramazan’dı. Oruçla birlikte rahatsızlığım arttı. Kanama vardı bu arada. Bir gün namaz kılarken bayılmışım. Durup dururken baygınlık geçiriyordum. Ben bu süreçte hamile olabilirim diye şüphelenmeye başladım.
Bayılınca hastaneye gitmediniz mi?
İlk başta çok kötüydüm hastaneye gidemedim. Sonrasında dilekçeler yazdım, cevap gelmedi. En son ‘gebelik şüphesi’ diye yazdım. Yine de 4-5 gün sonra gidebildim kurum revirine. Oraya gidince doktor ile gardiyanlar arasında tartışma oldu.
Nasıl bir tartışma?
Dilekçelerimiz hep revire gidiyor ama dönüş alamıyoruz, gardiyanların inisiyatifine kalmış. Doktor, “Bunca zamandır dilekçeler geliyor, neden getirmediniz bu kadını, gebelik şüphesi var, yaşı ortada, yaşadığı sağlık problemleri var, riskli bir gebelik.” dedi. “Biz ne yapabiliriz, idari” diye gardiyan kendini savunuyor. Sonra yetkili gardiyan geldi. Bu sefer jandarmada problem biz ne yapabiliriz, o götürmezse biz ne yapabiliriz mantığı. Kurum içindeki revire çıkamıyorum, jandarmalık bir durum yoktu. Sonra doktor “Hemen acil sevk yazıyorum, hastaneye götüreceksiniz” dedi. Gittim hastaneye. Hamileyim.
Gülden Aşık, cezaevinde yaşadığı hak ihlallerine dair Adalet Bakanlığı’na gönderdiği şikayet dilekçesine de henüz cevap verilmediğini söylüyor.
Hamile olduğunu duyunca ilk ne hissettiniz, tutsak bir anne olarak?
Bir sevinç yaşıyorsunuz tabi ama garip bir sevinç. Burada hamileliği nasıl geçiririm. Bu bebek burada sağlıklı nasıl doğar. Daha dosya yok, iddianame yok. Endişeler yaşıyorum. Halbuki bebek ölüymüş. Doktor 10 haftalık hamile olduğum söyledi. Fakat şöyle bir şey var. Bebeğin otopsi sonucu geldi. Bebek 7 hafta 5 günlükken kalbi durmuş. Küçülmüş de mi 7 haftalık olmuş, o zaman mı ölmüş de 10. haftada fark edilmiş belli değil.
Yani karnınızda ölü bebekle 3 hafta cezaevinde mi yaşadınız?
Evet…
Bu mümkün mü? Bebek anneyi zehirlemiyor mu?
Yani yaşamışım. Doktor siz 10 haftalık hamilesiniz demişti. Öldüğünde 7 haftalık. Gelişimi 7 haftalık 5 günlükken durmuş sanırım. Kalbinin durma tarihini ona göre veriyorlar. Üç hafta ölü bebekle cezaevinde yaşama hadisem var. Büyük bir şey atlattık. Verilmiş sadakamız varmış. Sevineyim mi üzüleyim mi onu da bilmiyorum, farklı bir hadise.
Hastaneye gittiğiniz ilk gün mü size kürtaj yapıldı?
Hayır ertesi gün. 30 Mayıs 2019’da beni revire çıkardılar. 31 Mayıs’ta sevk yapıldı. Bebeğin ölü olduğu o gün yapılan ultrason sonuçlarında ortaya çıktı. Yatış yaptılar ve 1 Haziran’da bebek alındı.
Bebek karnınızda cezaevindeyken mi öldü, yoksa öncesinde mi?
Öncesinde öldüğünü düşünmüyorum. Çok büyük bir bebek değil. Çünkü bebek 2,5 aylık. 11 Nisan 2019’da cezaevine girdim. 1 Haziran 2019’da 10 haftalıktı. O süreçte öldüğü gözüküyor. 2 Haziran 2019’da da hastaneden taburcu oldum.
Dilekçelerinize zamanınızda cevap verilse, kontrole gitseniz bebeğin yaşama ihtimali var yani?
Yaşayabilir. Yaşamasa bile ben o sıkıntıları yaşamazdım.
Peki hastanede neler yaşadınız? Mahkum koğuşunda kalmak bildiğim kadarıyla çok zor.
Ameliyattan önce mahkum koğuşuna koymak istediler. Fakat doktorun ısrarıyla normal odada yatabildim. Onlara kalsa benimle hiç kimse ilgilenmeyecekti. Mahkum koğuşu denilen yere bir Allah’ın kulu uğramıyor, sizinle kimse ilgilenmiyor. Kimse size bir yardımda bulunmuyor. Kapı kilitli. Ve jandarma gelip size pencereden bakıp gidiyor, her 15-20 dakikada bir. Kaçmış mı bu diye. Kadınsınız, yaralısınız yatıyorsunuz öyle bir ortamda. Doktor benim ısrarla normal odada yatmamı istedi ameliyat süresince. O noktada yardımlarını gördüm doktorun. Ameliyattan sonra mahkum odasına götürdüler tabi.
Bebeğinizi ihmal sonucu kaybettiğinize dair bir rapor istediniz mi doktordan?
Ben orada doktora dedim ki, bakın ben mağdur edildim, siz de farkındasınız, ihmale maruz kaldım, bana bebeğimin hakkını arayabileceğim bir rapor verin. “Ben avukat da değilim, hakim de değilim” dedi. Hakim, avukat aramıyorum, mesleğinizle alakalı yapmanız gerekeni istiyorum, dedim. “Karışamam” dedi. Raporu kürtaj yapılmıştır, şeklinde verdi. İhmal sebebiyle bebeğini kaybetmiştir demedi. Bandırma Devlet Hastanesinde oluyor bunlar.
Gardiyanlara kızdı, “Akarı kokarı getiriyorsunuz bu kadını neden getirmediniz” dedi. Doktor da benim fetöden yargılandığım için bu muameleyi gördüğümün farkında. Onlara sitem ediyor, tartışıyor ama sizin lehinize bir karar da vermiyor.
Erzurum Atatürk Üniversitesinde ilahiyat okuyan Gülden Aşık’ın Tarık (11), Zafer (10) ve Nilgün (7) adında üç çocuğu bulunuyor.
Refakatçi izni alabildiniz mi?
Normalde kanserli, yoğun bakımda yatan hastalara bile refakatçi verilmiyor. Fakat benim hadisem kurum ihmalinden kaynaklı olduğu için savcı eşime refakatçi izni verdi. Ve ameliyat olduğum günün gecesi eşim yanımda kaldı. Sabahında zaten onu gönderdiler. Ve benim çıkış işlemlerimi yapıyorlar. Kolumda serum, iğneler var. Onların çıkarılması için hasta bakıcının gelmesi lazım. Biraz uzadı gelmesi.
Evet, gardiyanlarla ilgili bir sorun yaşamıştınız hastanede.
Tabi gardiyanlar da ilk defa hastanede nöbet tutuyorlar. Çok da hoşlarına gitmiyor bu durum. Çok iyi insanlar da vardı ama bu gardiyan sabırsız, tahammülsüz, bir an önce evine gitmek istiyor. “Evde bebeğim beni bekliyor” diyor. Hasta bakıcı gelmeyince iğneyi kendi çıkarmaya kalktı. Hatta iğneyi damarda iken kırdı. Canım acıyor yapmayın dedim. Hasta bakıcıyı bekliyoruz, gidiyor geliyor, sinirleniyor. Sonra nöbet değişimi oldu. Jandarma komutanı geldi. Komutan “Bu bayan bebeğini kaybetmiş, öyle mi” diye sordu. “Ya abi işte ne olacak, 7-8 haftalık, çöp işte ya” şeklinde argo tabirlerle durumumu komutana izah ediyor. Ben de uzaktan dinliyorum. Moraliniz bozuluyor, tepki veremiyorsunuz, esaret böyle bir şey. Gıkınızı çıkaramıyorsunuz. Onları dinledim öyle. Sonra beni ring aracına bindirdiler, hiçbir şey olmamış gibi cezaevine attılar. Yaşadığım hadiseyle ilgili idareden herhangi bir açıklama, yorum, geçmiş olsun, nabzımı bile yoklamadılar.
Cezaevinde kendinizi nasıl toparladınız?
Eşim telefonda, avukatımın idari mahkemeye dilekçe verdiğini ve tahliyemi istediğini söyledi. Ben de eşime sorumluların yargılanmasını istiyorum dedim. Bu meselede hukuki yol aransın, bebeğimin hakkı sorulsun. Bütün sıralı amirlerden şikayetçiyim, ihmale kurban gitti bebeğim. Ben de ölebilirdim. Bunlar hakkında soruşturma açılmasını istiyorum diye avukattan talep etmesini söyledim. Orada emir komuta var. Bizim muhatap olduğumuz gardiyanlar mesul değil, onlar sadece emirleri yerine getiriyor ama revire gidip gitmeyeceğime karar verecek amirler var. Açık açık telefonda konuştum, görüşte de ifade ettim. Ondan sonra bir hareketlilik başladı, bana karşı daha pozitif davranıldı. Hastaneye götürmeye, daha yumuşak ve esnek davranmaya başladılar.
Daha sonra savcı ile görüşmek istediğime dair dilekçeler yazdım. Sormak istedim bir soruşturma açıldı mı diye. Çünkü siz sanki saçınızı kuaförde kestirip gelmişsiniz, hiçbir şey olmamış gibi hayat rutin devam ediyor gibi davranıldı. Zaten haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsunuz, bunun üstüne bir de travma yaşıyorsunuz. Ağlıyorum sürekli. Yemek yiyemiyorum. Kürtaj oldum, hamilelik sona erdi ama hamilelik sıkıntıları devam etti. Bulantı oluyor, kokulara karşı hassasiyet var. O psikoloji de düşünün. Üstüne vurdumduymazlık, hiç saymak… Çok kırıldım, psikolojim çok fazla etkilendi. O dönemde hızla çok fazla kilo verdim. Hiç uyumuyorum, ağlıyorum, sürekli kitap okuyorum, delirmemeye çalışıyorum. Öyle bir dönem geçirdim.
Gülden Aşık ve çocukları bir görüş gününde.
“Delirmemeye çalışmak” ağır ve taşıması zor bir kelime.
Kalkıyorsunuz sabah ve akli melekelerimi kaybetmemişim (ağlıyor), çok şükür bugün de böyle başladım diyorsunuz. Yatarken Allahım aklımı alma. Sağlık problemleri illaki yaşıyorsunuz, çünkü bedeni besleyen şey ruh. Ruhunuz yaralandı mı bedeniniz de isyan ediyor. Dinlerken başkalarına sıradan basit bir şeymiş gibi geliyor. Çünkü burada daire daire insanlarda duyarsızlık var. Kendisine dokunmadıktan sonra… Orada herkes sizin yaşadıklarınız biliyor, mağduriyetlere kulak tıkıyor. Kimse umursamıyor. Sen kurtulmuşsun şükret, arkasını arama diyorlar. Öyle bir mantık var. Her şeye kırılıyor, üzülüyorsunuz. Kendinizi sosyal bir kıyımın içinde hissediyorsunuz. Dışlanmışlık, her şey üst üste geliyor.
Mektubu yazmaya nasıl karar verdiniz?
Ben normalde de yaşadığım her şeyi günlük tutar gibi yazıyordum. Yaşadıklarımı telefonla eşime anlatamadım ama bilinmesini istedim. Eşimin paylaşacağını da tahmin etmiyordum. Canınız yandıkça bu orada dilinize de halinize de yanıyor. Canınız yandıkça vaveyla etmek istiyorsunuz, sesinizi herkes duysun istiyorsunuz. Allah da sesimi duyurdu. Bizden terörist çıkaramazsınız ama mücadele insanı çıkardınız.
Koğuş ortamı nasıldı?
Benim kaldığım koğuş eskiden revir olarak kullanılan bir yermiş. Biz 8 kişiydik. Tamamen demirlerin arasında yaşıyorsunuz. Ne kadar temizliğe dikkat ederseniz edin, hijyenik bir ortam değil. Bina çok eski, rögarın taştığı bir yer. Eskiden koğuşun içine taşıyormuş, benim gittiğim dönemde bahçeye taşıyordu. Bahçe zaten küçük bir alan. Havalandırma imkanı yok koğuşun. Tuvaletin, banyonun ve mutfağın tavanı ortak. Üst duvar yok. Bütün kokuların birbirine karıştığı bir yer düşünün. Tuvalete gitmek istediğinizde iki kişinin koridorda geçemediği, duvara yaslanmak zorunda olduğu bir ortam. Benim girdiğim dönemin iyi olduğunu söylüyordu arkadaşlar. Tavuk fabrikalarının olduğu bir bölge orası. Sinekten, kokudan durulmuyor. Yüzde 45 özürlü biri vardı, hala içeride. 3 yılına girmek üzere. Çocuk felci geçirmiş, kolunu kullanamıyordu. Böyle hayatını idame ettirmeye çalışan insanlar var içeride…
[Sevinç Özarslan] 11.2.2020 [BoldMedya]
Anayasa Mahkemesi'nden sonra ilk karar!
Öğretmen B.K.'nın müracaatını karara bağlayan Ankara 5’inci İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin on binlerce insanı memuriyetten mahrum bırakan güvenlik soruşturmasını iptal eden hükmüne atıf yaparak oy çokluğuyla yürütmeyi durdurdu.
Karaman’a bağlı Ermenek ilçesindeki bir liseye tayin edilen öğretmen B.K. kamuoyunda "fişleme" olarak bilinen güvenlik soruşturması sebebiyle iş başı yapamadı.
B.K., Eğitim-Sen'in avukatı Nedim Değirmenci ile birlikte yürütmenin durdurulması için mahkemeye müracaat etti.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARINDAN SONRA BİR İLK
Ankara 5’inci İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin on binlerce insanı memuriyetten mahrum bırakan güvenlik soruşturmasını iptal eden hükmüne atıf yaparak, oy çokluğuyla yürütmeyi durdurdu.
Karar "Yüksek Mahkeme'nin memuriyete girişte Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yapılan güvenlik soruşturmasını iptal etmesinin akabinde verilen ilk karar" niteliğinde.
Sözleşmeli öğretmen B.K.’nin ataması geçen yıl Ermenek’teki bir liseye yapıldı.
Fakat güvenlik soruşturması sebebiyle iş başı yapamayınca, yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu, kamu hizmetine girme hakkının engellendiğini ve adli sicil kaydı bulunmadığını söyleyerek yürütmenin durdurulması için mahkemeye müracaat etti.
Milli Eğitim Bakanlığı ise mahkemeye yaptığı savunmada işlemin hukuka uygun olduğunu belirterek davanın ve yürütmenin durdurulması talebinin reddedilmesi gerektiğini iddia etti. Ancak mahkeme böyle düşünmedi.
Kararı veren Ankara 5’inci İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin 1,5 ay önce verdiği memuriyete girişte yapılan güvenlik soruşturması uygulamasını iptal ettiği hükme atıfta bulundu.
MAHKEMEDEN BAKANLIĞA: TELAFİSİ GÜÇ ZARARLAR DOĞACAK
İdare Mahkemesi, “Anayasa Mahkemesi kararları kesindir.” diyerek şu ifadelere yer verdi: “Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiş olduğu bilindiği halde görülmekte olan davaların anayasaya aykırılığı tespit edilmiş hükümler dikkate alınarak çözümlenmeleri anayasanın üstünlüğü ve hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayacağı açıktır.” değerlendirmesinde bulundu.
İdare mahkemesi, B.K.’nin atamasının yapılmaması halinde, “Davacı açısından telafisi güç zararlar doğurabileceği ise tabiidir.” dedi.
OHAL DÜZENLEMELERİNDEN MAĞDUR OLANLAR AÇISINDAN ÖNEMLİ
Gazete Duvar'ın haberine göre idare mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verdi. Ancak karar 2’ye 1 oy çokluğuyla verildi.
Davanın avukatı Nedim Değirmenci, “Mahkemenin verdiği karar, AYM kararı ile iptal edilmiş düzenlemeler sebebiyle yeni yasa ve düzenleme bekleyen kişilerin daha fazla mağdur olmaması açısından çok önemli.” dedi.
AKP HÜKÜMETİ, ANAYA MAHKEMESİ KARARINA RAĞMEN GERİ ADIM ATMIYOR
Anayasa Mahkemesi (AYM) 2019 yılı aralık ayında memuriyete girişte güvenlik soruşturması şartını anayasaya aykırı bulmuş ve düzenlemeyi iptal etmişti.
AKP ise "fişleme" olarak bilinen güvenlik soruşturmasını kalıcı hale getirmekte ısrar ediyor. AKP'nin hazırladığı kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu.
[Samanyolu Haber] 11.2.2020
Karaman’a bağlı Ermenek ilçesindeki bir liseye tayin edilen öğretmen B.K. kamuoyunda "fişleme" olarak bilinen güvenlik soruşturması sebebiyle iş başı yapamadı.
B.K., Eğitim-Sen'in avukatı Nedim Değirmenci ile birlikte yürütmenin durdurulması için mahkemeye müracaat etti.
ANAYASA MAHKEMESİ KARARINDAN SONRA BİR İLK
Ankara 5’inci İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin on binlerce insanı memuriyetten mahrum bırakan güvenlik soruşturmasını iptal eden hükmüne atıf yaparak, oy çokluğuyla yürütmeyi durdurdu.
Karar "Yüksek Mahkeme'nin memuriyete girişte Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yapılan güvenlik soruşturmasını iptal etmesinin akabinde verilen ilk karar" niteliğinde.
Sözleşmeli öğretmen B.K.’nin ataması geçen yıl Ermenek’teki bir liseye yapıldı.
Fakat güvenlik soruşturması sebebiyle iş başı yapamayınca, yapılan işlemin hukuka aykırı olduğunu, kamu hizmetine girme hakkının engellendiğini ve adli sicil kaydı bulunmadığını söyleyerek yürütmenin durdurulması için mahkemeye müracaat etti.
Milli Eğitim Bakanlığı ise mahkemeye yaptığı savunmada işlemin hukuka uygun olduğunu belirterek davanın ve yürütmenin durdurulması talebinin reddedilmesi gerektiğini iddia etti. Ancak mahkeme böyle düşünmedi.
Kararı veren Ankara 5’inci İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin 1,5 ay önce verdiği memuriyete girişte yapılan güvenlik soruşturması uygulamasını iptal ettiği hükme atıfta bulundu.
MAHKEMEDEN BAKANLIĞA: TELAFİSİ GÜÇ ZARARLAR DOĞACAK
İdare Mahkemesi, “Anayasa Mahkemesi kararları kesindir.” diyerek şu ifadelere yer verdi: “Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiş olduğu bilindiği halde görülmekte olan davaların anayasaya aykırılığı tespit edilmiş hükümler dikkate alınarak çözümlenmeleri anayasanın üstünlüğü ve hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayacağı açıktır.” değerlendirmesinde bulundu.
İdare mahkemesi, B.K.’nin atamasının yapılmaması halinde, “Davacı açısından telafisi güç zararlar doğurabileceği ise tabiidir.” dedi.
OHAL DÜZENLEMELERİNDEN MAĞDUR OLANLAR AÇISINDAN ÖNEMLİ
Gazete Duvar'ın haberine göre idare mahkemesi yürütmeyi durdurma kararı verdi. Ancak karar 2’ye 1 oy çokluğuyla verildi.
Davanın avukatı Nedim Değirmenci, “Mahkemenin verdiği karar, AYM kararı ile iptal edilmiş düzenlemeler sebebiyle yeni yasa ve düzenleme bekleyen kişilerin daha fazla mağdur olmaması açısından çok önemli.” dedi.
AKP HÜKÜMETİ, ANAYA MAHKEMESİ KARARINA RAĞMEN GERİ ADIM ATMIYOR
Anayasa Mahkemesi (AYM) 2019 yılı aralık ayında memuriyete girişte güvenlik soruşturması şartını anayasaya aykırı bulmuş ve düzenlemeyi iptal etmişti.
AKP ise "fişleme" olarak bilinen güvenlik soruşturmasını kalıcı hale getirmekte ısrar ediyor. AKP'nin hazırladığı kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu.
[Samanyolu Haber] 11.2.2020
Türkiye'de Varlık Fonu’na "sınırsız" borçlanma yetkisi
Türkiye'de iktidar partisi vekillerinin TBMM’ye sunduğu teklifte Varlık Fonu’nun borçlanmasında kredi sınırlarının kaldırılması öngörülüyor. Bu durum, fonla ilgili yeni tartışmaları beraberinde getirdi.
İktidar partisi vekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına sunduğu 40 maddelik yasa değişikliği teklifinde yer alan Türkiye Varlık Fonu’na ilişkin düzenleme fonla ilgili tartışmalara bir yenisini ekledi.
Meclis'e sunulan teklif paketinde yer alan ilgili maddeye göre Varlık Fonu'nun borçlanmada kredi sınırlamalarına tabi olmaması öngörülüyor. Başka deyişle hükümet Varlık Fonu’na sınırsız bir borçlanma yetkisi vermeye hazırlanıyor.
Teklif maddesinde yer alan detay Varlık Fonu içindeki alt fonlara da sınırsız borçlanma imkanı sağlandığına işaret ediyor. Bu kapsamda son zamanlarda gündeme gelen Varlık Fonu’nun bir inşaat projesi olan İstanbul Finans Merkezi’nin kurtarmasına ilişkin tartışmalar başka bir boyut kazanmış oluyor.
Türkiye Varlık Fonu ilk dönemde bazı alt fonlar kurmuştu. 2019’un Eylül ayında bu alt fonlardan birisi TVF İstanbul Finans Merkezi Gayrimenkul Yatırım Alt Fonu olarak değiştirilmişti. Bu alt fona da kamu borçlanma araçları ve Türk Silahlı Kuvvetler Vakfı’nın bazı varlıkları dahil edilmişti.
Son gelen düzenlemeyle İstanbul Finans Merkezi ile ilgili alt fon da kredi sınırlamasına takılmadan borçlanma yapabilecek. Türkiye Varlık Fonu Genel Müdürü Zafer Sönmez, İstanbul Finans Merkezi inşaatını üstlenen müteahhitlerin taahhütlerini yerine getirememesi üzerine 1,3 milyon metrekarelik kullanım alanı olan projenin yaklaşık 465 bin metrekarelik kısmının 1,67 milyar TL karşılığında devralındığını ilan etmişti.
"Bu gidişle geleceğe varlık değil borç bırakılacak"
Kamu maliyesini yakından takip eden ekonomistlere göre kamu kurumlarıyla ilgili borçlanmanın sınırsız olması borç yükü açısından ciddi riskler yaratıyor.
Ekonomist Veyis Fertekligil bu düzenleme ile Varlık Fonu’nda yer alan kamu şirketleri için de sınırsız bir borçlanma öngörüldüğüne dikkat çekiyor. Fertekligil, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunulan teklifte Varlık Fonu’na ilişkin düzenlemeyle ilgili bence en çok dikkat çeken konu Varlık Fonu’na ait alt fonların da sınırsız borçlanma yapacak olması. Varlık Fonu’na ait alt fonların borçlanma araçları da kredi sınırlamasına takılmayacak" ifadelerini kullandı.
TBMM’ye sunulan teklifi DW Türkçe’ye değerlendiren eski Hazine bürokratı ve Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Saygılıoğlu Varlık Fonu’na sınırsız borçlanma yetkisinin diğer alt fonlara da yayılmasınının riskli olduğuna dikkat çekti.
Saygılıoğlu, "Kamunun borçlanması Hazine üzerinden yapılır. Hazine bu borçlanmayı yaparken belli limitlere uymak zorundadır. Her kurum kendi başına borçlanmaya giderse Türkiye borçlu konumuna düşer ve risk primleri artar. Türkiye Varlık Fonu bu konuda bir gedik açtı. Ben bu düzenlemeyle neyin amaçlandığını anlamakta zorlanıyorum. Bu doğrultuda borçlanma yapılırsa gelecek nesillere varlık yerine sadece borç bırakırız" değerlendirmesini yapıyor.
Varlık Fonu ne kadar etkin?
Varlık Fonu ile ilgili yeni düzenleme fonun etkinliğinin de yeniden tartışılmasına yol açtı. Türk Hava Yolları, Ziraat Bankası ve PTT gibi kamunun önemli varlıklarını elinde tutan fon kurulduğu günden bu yana kuruluş amaçları arasından sadece borç bulma konusunda aktif bir görüntü çizdi. Geçen yıl fon yabancı bankalardan 1 milyar euroluk borç aldı.
Bunun karşısında fonun zor durumdaki işlerin kurtarılması konusunda da adım attığı görüldü. İstanbul Finans Merkezi’nin belli bir bölümünün devralınması bu kapsamdaki hamlelerden biri oldu. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) Türkiye borsasındaki paylarının Varlık Fonu tarafından satın alınması da bu tür hamlelere başka bir örnek oluşturdu.
EBRD, ABD’de İran yaptırımlarını delme suçlamasıyla yargılanan Hakan Atilla’nın Borsa İstanbul Genel Müdürlüğüne getirilmesinin ardından borsadaki paylarını satmak istediğini açıklamış, sonrasında Varlık Fonu bu payları satın almıştı.
"Kamuoyuna bilgi verilmiyor"
Fonla ilgili şeffaflık tartışmaları da gündemden düşmüyor. Sayıştay denetimi dışında olan fonun performansına ilişkin kamuoyuna yansıyan bir rapor bulunmuyor. Ekonomistler Platformu Başkanı Oğuz Demir sınırsız borçlanma yetkisi elde eden fonun borçlanmasına ilişkin detayların kamuoyuyla paylaşılmadığını, bu durumun risk oluşturduğunu belirtti.
Türkiye Varlık Fonu 2016’da Türkiye’de ekonomik büyümeye katkı sağlamak ve büyümeye kaynak sağlamak amaçlarıyla kurulmuştu. Türk Hava Yolları’ndan Çaykur’a kadar kamu kurumlarındaki Türkiye Hazinesi’ne ait hisseler fona devredilmişti.
[Samanyolu Haber] 11.2.2020
İktidar partisi vekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına sunduğu 40 maddelik yasa değişikliği teklifinde yer alan Türkiye Varlık Fonu’na ilişkin düzenleme fonla ilgili tartışmalara bir yenisini ekledi.
Meclis'e sunulan teklif paketinde yer alan ilgili maddeye göre Varlık Fonu'nun borçlanmada kredi sınırlamalarına tabi olmaması öngörülüyor. Başka deyişle hükümet Varlık Fonu’na sınırsız bir borçlanma yetkisi vermeye hazırlanıyor.
Teklif maddesinde yer alan detay Varlık Fonu içindeki alt fonlara da sınırsız borçlanma imkanı sağlandığına işaret ediyor. Bu kapsamda son zamanlarda gündeme gelen Varlık Fonu’nun bir inşaat projesi olan İstanbul Finans Merkezi’nin kurtarmasına ilişkin tartışmalar başka bir boyut kazanmış oluyor.
Türkiye Varlık Fonu ilk dönemde bazı alt fonlar kurmuştu. 2019’un Eylül ayında bu alt fonlardan birisi TVF İstanbul Finans Merkezi Gayrimenkul Yatırım Alt Fonu olarak değiştirilmişti. Bu alt fona da kamu borçlanma araçları ve Türk Silahlı Kuvvetler Vakfı’nın bazı varlıkları dahil edilmişti.
Son gelen düzenlemeyle İstanbul Finans Merkezi ile ilgili alt fon da kredi sınırlamasına takılmadan borçlanma yapabilecek. Türkiye Varlık Fonu Genel Müdürü Zafer Sönmez, İstanbul Finans Merkezi inşaatını üstlenen müteahhitlerin taahhütlerini yerine getirememesi üzerine 1,3 milyon metrekarelik kullanım alanı olan projenin yaklaşık 465 bin metrekarelik kısmının 1,67 milyar TL karşılığında devralındığını ilan etmişti.
"Bu gidişle geleceğe varlık değil borç bırakılacak"
Kamu maliyesini yakından takip eden ekonomistlere göre kamu kurumlarıyla ilgili borçlanmanın sınırsız olması borç yükü açısından ciddi riskler yaratıyor.
Ekonomist Veyis Fertekligil bu düzenleme ile Varlık Fonu’nda yer alan kamu şirketleri için de sınırsız bir borçlanma öngörüldüğüne dikkat çekiyor. Fertekligil, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunulan teklifte Varlık Fonu’na ilişkin düzenlemeyle ilgili bence en çok dikkat çeken konu Varlık Fonu’na ait alt fonların da sınırsız borçlanma yapacak olması. Varlık Fonu’na ait alt fonların borçlanma araçları da kredi sınırlamasına takılmayacak" ifadelerini kullandı.
TBMM’ye sunulan teklifi DW Türkçe’ye değerlendiren eski Hazine bürokratı ve Atılım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nevzat Saygılıoğlu Varlık Fonu’na sınırsız borçlanma yetkisinin diğer alt fonlara da yayılmasınının riskli olduğuna dikkat çekti.
Saygılıoğlu, "Kamunun borçlanması Hazine üzerinden yapılır. Hazine bu borçlanmayı yaparken belli limitlere uymak zorundadır. Her kurum kendi başına borçlanmaya giderse Türkiye borçlu konumuna düşer ve risk primleri artar. Türkiye Varlık Fonu bu konuda bir gedik açtı. Ben bu düzenlemeyle neyin amaçlandığını anlamakta zorlanıyorum. Bu doğrultuda borçlanma yapılırsa gelecek nesillere varlık yerine sadece borç bırakırız" değerlendirmesini yapıyor.
Varlık Fonu ne kadar etkin?
Varlık Fonu ile ilgili yeni düzenleme fonun etkinliğinin de yeniden tartışılmasına yol açtı. Türk Hava Yolları, Ziraat Bankası ve PTT gibi kamunun önemli varlıklarını elinde tutan fon kurulduğu günden bu yana kuruluş amaçları arasından sadece borç bulma konusunda aktif bir görüntü çizdi. Geçen yıl fon yabancı bankalardan 1 milyar euroluk borç aldı.
Bunun karşısında fonun zor durumdaki işlerin kurtarılması konusunda da adım attığı görüldü. İstanbul Finans Merkezi’nin belli bir bölümünün devralınması bu kapsamdaki hamlelerden biri oldu. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) Türkiye borsasındaki paylarının Varlık Fonu tarafından satın alınması da bu tür hamlelere başka bir örnek oluşturdu.
EBRD, ABD’de İran yaptırımlarını delme suçlamasıyla yargılanan Hakan Atilla’nın Borsa İstanbul Genel Müdürlüğüne getirilmesinin ardından borsadaki paylarını satmak istediğini açıklamış, sonrasında Varlık Fonu bu payları satın almıştı.
"Kamuoyuna bilgi verilmiyor"
Fonla ilgili şeffaflık tartışmaları da gündemden düşmüyor. Sayıştay denetimi dışında olan fonun performansına ilişkin kamuoyuna yansıyan bir rapor bulunmuyor. Ekonomistler Platformu Başkanı Oğuz Demir sınırsız borçlanma yetkisi elde eden fonun borçlanmasına ilişkin detayların kamuoyuyla paylaşılmadığını, bu durumun risk oluşturduğunu belirtti.
Türkiye Varlık Fonu 2016’da Türkiye’de ekonomik büyümeye katkı sağlamak ve büyümeye kaynak sağlamak amaçlarıyla kurulmuştu. Türk Hava Yolları’ndan Çaykur’a kadar kamu kurumlarındaki Türkiye Hazinesi’ne ait hisseler fona devredilmişti.
[Samanyolu Haber] 11.2.2020
Devrik diktatörü Lahey'e teslim edecekler
Sudan’ın kitlesel protestolar sonrası ordu tarafından görevden alınan eski devlet başkanı Ömer el Beşir’in yargılanmak üzere Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) teslim edileceği açıklandı.
UCM, Beşir’i Darfur’da işlenen soykırım, savaş suçları ve insanlığa suçlar nedeniyle uzun zamandır suçluyordu. Beşir hakkında 2009 ve 2010 yıllarında uluslararası tutuklama kararları çıkarılmıştı.
Güney Sudan’ın başkenti Cuba’da, Sudan Hükümetinin Silahlı Hareketlerle Müzakere Heyeti Sözcüsü Muhammed Hasan et-Teayişi, basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.
Kürdistan24'ün aktardığına göre, Teayişi, hakkında tutuklama emri bulunan Sudanlıların UCM'ye teslim edilmesi konusunda silahlı hareketlerle anlaştıklarını söyledi.
Sözcü, teslim edilmesinde anlaşılan isimler arasında Beşir’in yanı sıra eski Savunma ve İçişleri Bakanı Abdurrahim Muhammed Hüseyin, eski Kuzey Kurdufan Valisi Ahmed Harun, milis gücü liderlerinden Ali Kuşib'in de bulunduğunu duyurdu.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 4 Mart 2009'da dönemin Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir hakkında Darfur'da soykırım, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten tutuklama emri çıkarmıştı.
[Samanyolu Haber] 11.2.2020
UCM, Beşir’i Darfur’da işlenen soykırım, savaş suçları ve insanlığa suçlar nedeniyle uzun zamandır suçluyordu. Beşir hakkında 2009 ve 2010 yıllarında uluslararası tutuklama kararları çıkarılmıştı.
Güney Sudan’ın başkenti Cuba’da, Sudan Hükümetinin Silahlı Hareketlerle Müzakere Heyeti Sözcüsü Muhammed Hasan et-Teayişi, basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.
Kürdistan24'ün aktardığına göre, Teayişi, hakkında tutuklama emri bulunan Sudanlıların UCM'ye teslim edilmesi konusunda silahlı hareketlerle anlaştıklarını söyledi.
Sözcü, teslim edilmesinde anlaşılan isimler arasında Beşir’in yanı sıra eski Savunma ve İçişleri Bakanı Abdurrahim Muhammed Hüseyin, eski Kuzey Kurdufan Valisi Ahmed Harun, milis gücü liderlerinden Ali Kuşib'in de bulunduğunu duyurdu.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 4 Mart 2009'da dönemin Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir hakkında Darfur'da soykırım, savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlemekten tutuklama emri çıkarmıştı.
[Samanyolu Haber] 11.2.2020
Kur’anda’ki Kıssaların Sebebi [Rehberlik Köşesi] [Z.Hicran Yıldırım]
Âd kavminin kıssası, bütün insanlara büyük bir ibrettir. Dünya saltanatına güvenerek insanlara zulmedenlerin değişmez kaderini anlatır.
Hud Aleyhisselam
İnsanlar yeryüzünde anarşi çıkarmanın neticesinde çok büyük bir tufan geçirmiş ve İlahi gazaptan sonra yeniden bir medeniyet kurmak için çalışmalara girişmişti. Hz. Nuh (as)’dan sonra uzun yıllar geçmiş, artık yerleşim yerleri kurulmuş, yeni yeni medeniyetler teessüs etmişti.
Modern tarih, yazının belli bir devreden itibaren kullanıldığını iddia etse de bu olduğu gibi doğru değildir. Zaten insanlığın başlangıcının mağara devri gibi bir vahşete bağlanması kat'iyen mâkul değildir. Zira, Hz. Adem’den (as) itibaren her peygambere ve dolayısıyla her kavme sayfalar halinde Allah’ın ayetleri indirilmiş ve insanlar onları okumuşlardı. İnsanlığın yeryüzündeki hayatı, peygamberlerle başladığı için, beşer tarihinin temelinde vahşet değil, o günün şartlarına göre bir medeniyet söz konusudur. Hz. Nuh (as)’dan önce de sonra da durum böyleydi.
Nuh (as) devri artık çok geride kalmıştı… Büyük bir azaba uğrayan ve bunu dilden dile çocuklarına anlatan insanoğlu bir müddet sonra tekrar yeryüzüne gönderiliş gayesini, kulluğu, dünyanın faniliğini unuttu. Kibirlenip böbürlendi. Yeryüzünde yine anarşi çıkardı, kan döktü, haksızlık etti.
Âd Kavmi
Nuh Tufanı’ndan sonra Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerden birisi Ad kavmiydi. Hadramevt ve Yemen'e kadar uzanan bu bölgede oturan Ad kavminin, yerin üzerinden akan ırmakları, bağları, bahçeleri, taştan yontulmuş süslü ve gösterişli evleri, sürü sürü davarları vardı. (Şuara Suresi, 26/133-134) “İrem Bağları" ile meşhur şehirleri dillere destandı.
Allah’ın kendilerine verdiği bunca nimet, lütuf ve ihsan bir müddet sonra Ad halkını da şımarttı. Dünyada ebedi yaşayacak gibi tavırlara girdiler. Kibirle inşa ettikleri yüksek kulelerde, evlerde, süslü saraylarda akıl ve vicdanlarını kaybettiler.
Ne yazık ki, bu şımarmanın neticesinde Ad Kavmi, Nuh Tufanı’ndan sonra putperestliğe dönen ilk kavim oldu.
Yüce Allah, onları bu taşkınlıklarıyla hemen yakalamadı. Rahmeti gazabına sebkat eden Yüce Mevla, Hz. Hud (as)’ı sapkınlık içindeki Ad kavmine peygamber olarak gönderdi. Onları zulümlerinden vazgeçirsin, uyarsın diye.
“Bir de Âd halkının kardeşleri Hûd’u hatırla. O Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. Gerçekte ondan önce de sonra da birçok uyaran peygamberler gelip geçmişti. O, ‘Yalnız Allah’a ibadet edin. Doğrusu ben, sizin başınıza gelecek müthiş bir günün azabından endişe ediyorum.’ demişti.” (Ahkâf, 46/21)
Kur’an: "Eğlence yapmak, oyun oynamak için en zirvelerde ve dağların yamaçlarında binalar yapıyorsunuz." (Şuarâ sûresi, 26/128) "gördüğünüz her tepeye bir bina konduruyorsunuz" diyerek o günkü Ad kavmini de tasvir eder.
Yani ‘Fâni olan sözlerinizi, fenâya mahkûm olan hatıralarınızı, sanatla bir kibirlenme vasıtası haline getirmek istiyorsunuz. Dünyada ebedî kalacak gibi, bakıp bakıp iftihar edebilecek, böbürlenebilecek harika saraylar, âbideler ve bir bakıma sizi putperestliğe götüren sanat eserleri meydana getiriyorsunuz. Öyle ki, bunlarla hep övüneceğinizi ve gölgelerinde hep çalım çakacağınızı zannediyorsunuz...’
İnsanlar yine ruh dünyalarından uzaklaşmış, son derece inada, isyana yelken açmışlardı. Taşları yontma, onlara şekil verme ve dağlara-taşlara ölümsüzlük duygusunu işleme, bu mağrur, mütekebbir Ad halkının en bariz hususiyetleriydi. Ortaya koydukları eserler, söz ve düşünceler, sanat ve mimari adına yapılan şeyler, birer sanat eseri olmaktan daha çok bir başkaldırma ifadesiydi. Zorbalık, gaddarlık onların en belirgin vasıfları olmuştu.
"Siz (insanları) derdest edip yakaladığınız zaman zorbalar gibi yakalıyorsunuz." (Şuarâ Suresi, 26/130)
Putperest, eşyaperest olmanın yanında, aynı zamanda hodfuruş, bencil, gaddar ve o kadar da zalim insanlardı. Kendileri gibi düşünmeyenleri ele geçirdikleri zaman zulmün en şiddetlisini onlara yaşatıyorlardı. Baskı, şiddet, zulüm, tabiatlarının bir yanı haline gelmiş, bunları yaparken asla rahatsızlık duymuyorlardı.
Hud (as) onları uyardığı zaman da: "Ey Hud! Bize hiçbir delil getirmedin… ahirete gidenler dönüp gelmediler ki, ahiretin var olduğuna inanalım. Sonra, bir Allah var dedin. O'nu göstermedin ki, varlığını kabul edelim. Peygamber olduğunu ileri sürdün, buna dair bir alâmet, bir mucize görmedik ki, peygamberliğine inanalım..."
"Beraberinde bir melek gelse ya!" (Hûd Sûresi, 11/12)
"Âd (kavmi) de gönderilen peygamberi yalanladı." (Şuarâ sûresi, 26/123)
‘Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz!’ (Hûd:) ‘Ey kavmim! dedi: Ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim!’” (A’râf, 65-67)
''Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret hayatına kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o taktirde siz, mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz." (Mü'minûn, 23/33-34).
Hud (as) insanlara, Allah'ın himayesine sığınmalarını, Allah'a karşı saygılı olmalarını ve O'na itaat etmelerini tebliğ ediyordu. Bu vazifeyi yaparken de "İş yaptım, ücretimi verin!" demiyor; aksine, "Biz, Lillah için koştuk, Lillah için yorulduk, sesimiz soluğumuz kesilinceye kadar sizin için gayret ettik." diyor ve mükâfatını Allah'a bırakıyordu her peygamber gibi.
“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin! Sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın! Günah işleyerek (Allâh’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd, 52)
Buna karşın, akılları gözlerine inmiş, dünya saltanatıyla kibirlenen inkârcılar hiç usanmadan Hud (as) ile alay ediyorlar, hırçınlıkta sınır tanımıyorlardı:
“Ey Hûd! Yazıklar olsun! Biz bu kadar güçlü ve kalabalık kimseler olduğumuz hâlde, sen bize galip geleceğini mi zannediyorsun? Bilmez misin ki sen, sadece bir kişisin! Hem bilmez misin ki, bizim her gün bin tane çocuğumuz dünyaya gelir!”
Kur’an-ı Kerim, bu sözleri, her devirde kaba kuvvet sahibi kibirli insanların dırıltıları olarak bize hatırlatır. Değişik anlayış, hava ve karakteriyle Hz. Hud'un kavmini, kaleleriyle, baş döndüren âbideleriyle, değişik türden heykel ve putlarıyla tekrar tekrar ele alır, zikreder. Hud kavmi, Hz. Nuh kavmine nispeten farklı bir küfür ve farklı bir kâfir tipi sergiliyordu.
“Vaktâ ki, bildirilen azabı, vâdilerine doğru enlemesine yayılarak ilerleyen bir bulut halinde görünce, ‘Bu,’ dediler, ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ Hûd, ‘Hayır,’ dedi, ‘bu, sizin gelmesi için acele edip durduğunuz şeydir, yani can yakıcı bir azap taşıyan rüzgârdır! Rabbinin izniyle her şeyi devirip yerle bir eden kasırgadır.’ Derken hepsi helâk olup sadece meskenleri kaldı. İşte Biz, suça gömülmüş gürûhu böyle cezalandırırız.
Gerçekten, Biz onlara, size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Kulaklar, gözler ve gönüller lütfetmiştik kendilerine. Fakat ne kulakları ne gözleri ne de gönülleri kendilerine fayda verdi. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile, inatla inkâr ediyorlardı. Neticede alaya aldıkları o azap kendilerini her taraftan sarıverdi.” (Ahkâf, 46/24-26)
Hud (as)’ın üzerlerine gelmekte olan semavi gazabı ikaz etmesi de onların akıllarını başlarına getirmedi. Zulüm Gayretullah’a dokunmuştu artık. Kavmine azabın gelmekte olduğu Hud aleyhisselama bildirildi. Hud aleyhisselam iman edenleri bir araya topladı.
Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, ‘işte bize yağmur geliyor!’ dediler. Hûd aleyhisselam son kez de olsa onları yine uyardı: “Hayır, o can yakıcı, azap veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder.” dedi.
Onlar: ‘Tam tersine bu ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ diyerek Hûd aleyhisselam’ı işkenceyle öldürmeye kalkıştılar.
Derken, rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vadiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya savrulup paramparça oldular. Hepsi cansız yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle bildirilmektedir:
“Nihâyet Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri, rahmetimizle kurtardık ve ayetlerimizi tekzip ederek, yalanlayarak iman etmemiş olanların kökünü kestik.” (A’râf Suresi, 72)
Hûd aleyhisselam ve ona iman edenler bu şiddetli kasırgada Allah ü Teâlâ tarafından muhafaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esmişti.
Hûd aleyhisselam, Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Kâbe-i Muazzama’nın bulunduğu yerde ibadet ve taatla meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Şerîfte (Kabe’de) Hicr-i İsmail denilen yerde bulunduğu rivayet edilmektedir.
Hud (as) ve Ad Kavmi ile ilgili hadisler
Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır:
“Bana Saba rüzgârıyla yardım edildi. Âd kavmi de Batı rüzgârıyla helak edildi.” (Buhari, İstiska 26; Müslim, İstiska 17)
Hz. Âişe (ra)’dan şöyle nakledilmiştir:
“Bir bulut ya da rüzgâr gördüğü zaman bunun verdiği sıkıntı, Rasûlullah’ın yüzünde belli olurdu. Bu sebeple ben kendisine, “Ey Allah’ın Rasûlü! Halk bir bulut gördüğü zaman onda yağmur bulunduğu ümidiyle sevinir. Oysa onu gördüğün zaman senin yüzünde bir rahatsızlık alameti görüyorum. Bunun hikmeti nedir?” diye sordum.
“Ey Âişe! O bulutta bir azap bulunmadığından beni hangi şey emin kılabilir? Oysa geçmişte bir kavim rüzgârla helak edilmiştir, yine geçmişte başka bir kavim de azap taşıyan bulutları görmüş: “Bu (ufukta beliren) bize yağmur getirici bir buluttur” demişlerdi.” (Ebu Davud, Edep 103 -104; Buharı, Tefsir XI. VI. 2: Müslim, İsitiska 15-16; Ahmed h. Hanbel, VI. 66)
Yine Hazret-i Âişe validemizden şöyle bir hadis nakledilir:
‘(Rüzgâr şiddetli estiği zaman) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu:
“Allah’ım! Sen’den bu rüzgârın, bu rüzgârın içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin hayırlı olmasını istiyorum. Bu rüzgârın, içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin şerrinden de Sana sığınırım.” (Müslim, İstiskâ, 15)
Peygamber Efendimiz (sav) Veda Haccı’nda, Usfan vadisine ulaştığı zaman, Hz. Ebû Bekr'e: "Ey Eba Bekr! Bu hangi vadidir?" diye sormuştu. Hz. Ebû Bekir "Usfan vadisidir" diye cevaplayınca: Hz. Peygamber (sav): "Hûd (as), beline aba tutmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş" diyerek sanki daha yeni oradan geçmiş gibi haber vermişti. (Ahmed b. Hanbel, I, 232).
İrem Bağları
Âd kavmi, gerek siyâsî, gerek ekonomik açıdan çok güçlüydü!.. "Bağ-ı İrem" İrem Bağları diye anılan; muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir, dillere destan olmuştu!..
Kur'an-ı Kerim: "Ey Muhammed, Rabbinin, ülkelerde benzeri yaratılmayan sütunlara (büyük saraylara) sahip İrem şehrinde yaşayan Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?" (Fecr, 89/6-8) diyerek bu bağlardan bahsetmektedir.
İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın:
“Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şahane olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.
Kur’anda’ki Kıssaların Sebebi
Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssaları, inananların ibret almaları için Kur'ân'da zikredilir. Geçmiş peygamberlerin her tavrı Müslümanlar için de takip edilecek bir yoldur.
‘Kur’ân-ı Kerim’de, kıssaların anlatıldığı yerlerdeki espri ve ana temanın yakalanması çok önemlidir. Yani Kur’ân’ın o kıssa ile sunduğu evrensel mesajın kavranması, Kur’ân’ı anlamada âdeta bir nirengidir. Tabi bu biraz da hâdiselere “zaman üstülük” düşüncesiyle yaklaşmaya bağlıdır. Zira beşer tarihinde bazı vak’alar birbirinin izdüşümü olarak cereyan etmektedir. Bu mülâhaza ile biz kâh o dönemde, kâh bu dönemde yaşarız. İşte böyle bir yaklaşımın kavranması, mesajı kavrama adına atılan önemli bir adım sayılır.’***
Bediüzzaman, Risale-i Nur’da Peygamberlerin ve kavimlerinin kıssalarını ifade ederken ‘İki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş.’ der.
‘İnsanlık tarihi ve Mukaddes Kitaplar, kuvvetli haberlere, külli ve kati hadiselere ve malumat ve insanların gözlemlerine dayanarak ittifakla, açık ve kati bir surette haber veriyorlar ki, sırat-ı müstakim ehli olan peygamberlere (aleyhimüsselam) binler hadiselerde yardım istemelerine harika bir tarzda gaybi imdat gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hadisatta aynı zamanda gazap gelmesi ve semavi musibet başlarına inmesi, kati, şeksiz gösterir ki, bu kâinatın ve içindeki nev-i beşerin Hakim ve Adil ve Muhsin ve Kerim ve Aziz ve Sahhar bir Mutasarıfı, bir Rabbi var ki, Nuh ve İbrahim, Musa ve Hud ve Salih gibi (aleyhimüsselam) çok nebilere pek harika bir surette tarihi ve geniş hadiselerle muzafferiyet ve necatları vermiş ve Semud ve Ad ve Firavun kavimleri gibi çok zalimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarına mukabil, dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semavi musibetler indirmiş.
Evet, Adem (as) zamanından beri, beşeriyette, iki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takip ile nimet ve iki cihan saadetine mazhar olan peygamberler ve dindarlar ve iman sahipleri; kâinatın hakiki güzelliğine ve intizam ve kemaline mutabık olarak istikamette hareket ettiklerinden hem kâinat sahibinin lütuflarına hem iki cihanın saadetine mazhar olup, beşeri melekler derecelerine, belki üstünde terakki ettirmeye vesile olarak dünyada iman hakikatleriyle manevi bir cennet, ahirette bir saadet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp, ifrat ve tefritle aklı bir azap vesilesi ve elemler toplayıcı bir alete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukabil İlahi gazabı ve musibet tokatlarını yemekle beraber, dalaleti cihetinden, akıl alakadarlığıyla kâinatı bir hüzün yeri ve umumi bir matem yeri ve yokluğa yuvarlanan hayat sahipleri için bir mezbaha, selhhane ve gayet çirkin ve karışık görüp ruhu, vicdanı dünyada bir manevi cehennemde olup, ahirette daimi bir azap çekmeye kendini müstehak eder.
İşte Fatiha-i Şerife’nin ahirinde ‘Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna ilet-gazaba uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil!’(Fatiha Suresi,7) ayeti, bu iki büyük akımı ders veriyor. Ve Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin menbaı ve esası ve üstadı bu ayettir. Madem yüzer muvazenelerle Nurlar, bu ayeti tefsir etmişler; biz dahi izahını ona havale ederek, bu kısa işaretle iktifa ederiz.’ (On Beşinci Şua, Risale-i Nur)
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 11.2.2020
Hud Aleyhisselam
İnsanlar yeryüzünde anarşi çıkarmanın neticesinde çok büyük bir tufan geçirmiş ve İlahi gazaptan sonra yeniden bir medeniyet kurmak için çalışmalara girişmişti. Hz. Nuh (as)’dan sonra uzun yıllar geçmiş, artık yerleşim yerleri kurulmuş, yeni yeni medeniyetler teessüs etmişti.
Modern tarih, yazının belli bir devreden itibaren kullanıldığını iddia etse de bu olduğu gibi doğru değildir. Zaten insanlığın başlangıcının mağara devri gibi bir vahşete bağlanması kat'iyen mâkul değildir. Zira, Hz. Adem’den (as) itibaren her peygambere ve dolayısıyla her kavme sayfalar halinde Allah’ın ayetleri indirilmiş ve insanlar onları okumuşlardı. İnsanlığın yeryüzündeki hayatı, peygamberlerle başladığı için, beşer tarihinin temelinde vahşet değil, o günün şartlarına göre bir medeniyet söz konusudur. Hz. Nuh (as)’dan önce de sonra da durum böyleydi.
Nuh (as) devri artık çok geride kalmıştı… Büyük bir azaba uğrayan ve bunu dilden dile çocuklarına anlatan insanoğlu bir müddet sonra tekrar yeryüzüne gönderiliş gayesini, kulluğu, dünyanın faniliğini unuttu. Kibirlenip böbürlendi. Yeryüzünde yine anarşi çıkardı, kan döktü, haksızlık etti.
Âd Kavmi
Nuh Tufanı’ndan sonra Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerden birisi Ad kavmiydi. Hadramevt ve Yemen'e kadar uzanan bu bölgede oturan Ad kavminin, yerin üzerinden akan ırmakları, bağları, bahçeleri, taştan yontulmuş süslü ve gösterişli evleri, sürü sürü davarları vardı. (Şuara Suresi, 26/133-134) “İrem Bağları" ile meşhur şehirleri dillere destandı.
Allah’ın kendilerine verdiği bunca nimet, lütuf ve ihsan bir müddet sonra Ad halkını da şımarttı. Dünyada ebedi yaşayacak gibi tavırlara girdiler. Kibirle inşa ettikleri yüksek kulelerde, evlerde, süslü saraylarda akıl ve vicdanlarını kaybettiler.
Ne yazık ki, bu şımarmanın neticesinde Ad Kavmi, Nuh Tufanı’ndan sonra putperestliğe dönen ilk kavim oldu.
Yüce Allah, onları bu taşkınlıklarıyla hemen yakalamadı. Rahmeti gazabına sebkat eden Yüce Mevla, Hz. Hud (as)’ı sapkınlık içindeki Ad kavmine peygamber olarak gönderdi. Onları zulümlerinden vazgeçirsin, uyarsın diye.
“Bir de Âd halkının kardeşleri Hûd’u hatırla. O Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. Gerçekte ondan önce de sonra da birçok uyaran peygamberler gelip geçmişti. O, ‘Yalnız Allah’a ibadet edin. Doğrusu ben, sizin başınıza gelecek müthiş bir günün azabından endişe ediyorum.’ demişti.” (Ahkâf, 46/21)
Kur’an: "Eğlence yapmak, oyun oynamak için en zirvelerde ve dağların yamaçlarında binalar yapıyorsunuz." (Şuarâ sûresi, 26/128) "gördüğünüz her tepeye bir bina konduruyorsunuz" diyerek o günkü Ad kavmini de tasvir eder.
Yani ‘Fâni olan sözlerinizi, fenâya mahkûm olan hatıralarınızı, sanatla bir kibirlenme vasıtası haline getirmek istiyorsunuz. Dünyada ebedî kalacak gibi, bakıp bakıp iftihar edebilecek, böbürlenebilecek harika saraylar, âbideler ve bir bakıma sizi putperestliğe götüren sanat eserleri meydana getiriyorsunuz. Öyle ki, bunlarla hep övüneceğinizi ve gölgelerinde hep çalım çakacağınızı zannediyorsunuz...’
İnsanlar yine ruh dünyalarından uzaklaşmış, son derece inada, isyana yelken açmışlardı. Taşları yontma, onlara şekil verme ve dağlara-taşlara ölümsüzlük duygusunu işleme, bu mağrur, mütekebbir Ad halkının en bariz hususiyetleriydi. Ortaya koydukları eserler, söz ve düşünceler, sanat ve mimari adına yapılan şeyler, birer sanat eseri olmaktan daha çok bir başkaldırma ifadesiydi. Zorbalık, gaddarlık onların en belirgin vasıfları olmuştu.
"Siz (insanları) derdest edip yakaladığınız zaman zorbalar gibi yakalıyorsunuz." (Şuarâ Suresi, 26/130)
Putperest, eşyaperest olmanın yanında, aynı zamanda hodfuruş, bencil, gaddar ve o kadar da zalim insanlardı. Kendileri gibi düşünmeyenleri ele geçirdikleri zaman zulmün en şiddetlisini onlara yaşatıyorlardı. Baskı, şiddet, zulüm, tabiatlarının bir yanı haline gelmiş, bunları yaparken asla rahatsızlık duymuyorlardı.
Hud (as) onları uyardığı zaman da: "Ey Hud! Bize hiçbir delil getirmedin… ahirete gidenler dönüp gelmediler ki, ahiretin var olduğuna inanalım. Sonra, bir Allah var dedin. O'nu göstermedin ki, varlığını kabul edelim. Peygamber olduğunu ileri sürdün, buna dair bir alâmet, bir mucize görmedik ki, peygamberliğine inanalım..."
"Beraberinde bir melek gelse ya!" (Hûd Sûresi, 11/12)
"Âd (kavmi) de gönderilen peygamberi yalanladı." (Şuarâ sûresi, 26/123)
‘Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz!’ (Hûd:) ‘Ey kavmim! dedi: Ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim!’” (A’râf, 65-67)
''Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret hayatına kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o taktirde siz, mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz." (Mü'minûn, 23/33-34).
Hud (as) insanlara, Allah'ın himayesine sığınmalarını, Allah'a karşı saygılı olmalarını ve O'na itaat etmelerini tebliğ ediyordu. Bu vazifeyi yaparken de "İş yaptım, ücretimi verin!" demiyor; aksine, "Biz, Lillah için koştuk, Lillah için yorulduk, sesimiz soluğumuz kesilinceye kadar sizin için gayret ettik." diyor ve mükâfatını Allah'a bırakıyordu her peygamber gibi.
“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin! Sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın! Günah işleyerek (Allâh’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd, 52)
Buna karşın, akılları gözlerine inmiş, dünya saltanatıyla kibirlenen inkârcılar hiç usanmadan Hud (as) ile alay ediyorlar, hırçınlıkta sınır tanımıyorlardı:
“Ey Hûd! Yazıklar olsun! Biz bu kadar güçlü ve kalabalık kimseler olduğumuz hâlde, sen bize galip geleceğini mi zannediyorsun? Bilmez misin ki sen, sadece bir kişisin! Hem bilmez misin ki, bizim her gün bin tane çocuğumuz dünyaya gelir!”
Kur’an-ı Kerim, bu sözleri, her devirde kaba kuvvet sahibi kibirli insanların dırıltıları olarak bize hatırlatır. Değişik anlayış, hava ve karakteriyle Hz. Hud'un kavmini, kaleleriyle, baş döndüren âbideleriyle, değişik türden heykel ve putlarıyla tekrar tekrar ele alır, zikreder. Hud kavmi, Hz. Nuh kavmine nispeten farklı bir küfür ve farklı bir kâfir tipi sergiliyordu.
“Vaktâ ki, bildirilen azabı, vâdilerine doğru enlemesine yayılarak ilerleyen bir bulut halinde görünce, ‘Bu,’ dediler, ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ Hûd, ‘Hayır,’ dedi, ‘bu, sizin gelmesi için acele edip durduğunuz şeydir, yani can yakıcı bir azap taşıyan rüzgârdır! Rabbinin izniyle her şeyi devirip yerle bir eden kasırgadır.’ Derken hepsi helâk olup sadece meskenleri kaldı. İşte Biz, suça gömülmüş gürûhu böyle cezalandırırız.
Gerçekten, Biz onlara, size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Kulaklar, gözler ve gönüller lütfetmiştik kendilerine. Fakat ne kulakları ne gözleri ne de gönülleri kendilerine fayda verdi. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile, inatla inkâr ediyorlardı. Neticede alaya aldıkları o azap kendilerini her taraftan sarıverdi.” (Ahkâf, 46/24-26)
Hud (as)’ın üzerlerine gelmekte olan semavi gazabı ikaz etmesi de onların akıllarını başlarına getirmedi. Zulüm Gayretullah’a dokunmuştu artık. Kavmine azabın gelmekte olduğu Hud aleyhisselama bildirildi. Hud aleyhisselam iman edenleri bir araya topladı.
Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, ‘işte bize yağmur geliyor!’ dediler. Hûd aleyhisselam son kez de olsa onları yine uyardı: “Hayır, o can yakıcı, azap veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder.” dedi.
Onlar: ‘Tam tersine bu ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ diyerek Hûd aleyhisselam’ı işkenceyle öldürmeye kalkıştılar.
Derken, rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vadiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya savrulup paramparça oldular. Hepsi cansız yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle bildirilmektedir:
“Nihâyet Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri, rahmetimizle kurtardık ve ayetlerimizi tekzip ederek, yalanlayarak iman etmemiş olanların kökünü kestik.” (A’râf Suresi, 72)
Hûd aleyhisselam ve ona iman edenler bu şiddetli kasırgada Allah ü Teâlâ tarafından muhafaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esmişti.
Hûd aleyhisselam, Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Kâbe-i Muazzama’nın bulunduğu yerde ibadet ve taatla meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Şerîfte (Kabe’de) Hicr-i İsmail denilen yerde bulunduğu rivayet edilmektedir.
Hud (as) ve Ad Kavmi ile ilgili hadisler
Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır:
“Bana Saba rüzgârıyla yardım edildi. Âd kavmi de Batı rüzgârıyla helak edildi.” (Buhari, İstiska 26; Müslim, İstiska 17)
Hz. Âişe (ra)’dan şöyle nakledilmiştir:
“Bir bulut ya da rüzgâr gördüğü zaman bunun verdiği sıkıntı, Rasûlullah’ın yüzünde belli olurdu. Bu sebeple ben kendisine, “Ey Allah’ın Rasûlü! Halk bir bulut gördüğü zaman onda yağmur bulunduğu ümidiyle sevinir. Oysa onu gördüğün zaman senin yüzünde bir rahatsızlık alameti görüyorum. Bunun hikmeti nedir?” diye sordum.
“Ey Âişe! O bulutta bir azap bulunmadığından beni hangi şey emin kılabilir? Oysa geçmişte bir kavim rüzgârla helak edilmiştir, yine geçmişte başka bir kavim de azap taşıyan bulutları görmüş: “Bu (ufukta beliren) bize yağmur getirici bir buluttur” demişlerdi.” (Ebu Davud, Edep 103 -104; Buharı, Tefsir XI. VI. 2: Müslim, İsitiska 15-16; Ahmed h. Hanbel, VI. 66)
Yine Hazret-i Âişe validemizden şöyle bir hadis nakledilir:
‘(Rüzgâr şiddetli estiği zaman) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu:
“Allah’ım! Sen’den bu rüzgârın, bu rüzgârın içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin hayırlı olmasını istiyorum. Bu rüzgârın, içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin şerrinden de Sana sığınırım.” (Müslim, İstiskâ, 15)
Peygamber Efendimiz (sav) Veda Haccı’nda, Usfan vadisine ulaştığı zaman, Hz. Ebû Bekr'e: "Ey Eba Bekr! Bu hangi vadidir?" diye sormuştu. Hz. Ebû Bekir "Usfan vadisidir" diye cevaplayınca: Hz. Peygamber (sav): "Hûd (as), beline aba tutmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş" diyerek sanki daha yeni oradan geçmiş gibi haber vermişti. (Ahmed b. Hanbel, I, 232).
İrem Bağları
Âd kavmi, gerek siyâsî, gerek ekonomik açıdan çok güçlüydü!.. "Bağ-ı İrem" İrem Bağları diye anılan; muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir, dillere destan olmuştu!..
Kur'an-ı Kerim: "Ey Muhammed, Rabbinin, ülkelerde benzeri yaratılmayan sütunlara (büyük saraylara) sahip İrem şehrinde yaşayan Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?" (Fecr, 89/6-8) diyerek bu bağlardan bahsetmektedir.
İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın:
“Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şahane olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.
Kur’anda’ki Kıssaların Sebebi
Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssaları, inananların ibret almaları için Kur'ân'da zikredilir. Geçmiş peygamberlerin her tavrı Müslümanlar için de takip edilecek bir yoldur.
‘Kur’ân-ı Kerim’de, kıssaların anlatıldığı yerlerdeki espri ve ana temanın yakalanması çok önemlidir. Yani Kur’ân’ın o kıssa ile sunduğu evrensel mesajın kavranması, Kur’ân’ı anlamada âdeta bir nirengidir. Tabi bu biraz da hâdiselere “zaman üstülük” düşüncesiyle yaklaşmaya bağlıdır. Zira beşer tarihinde bazı vak’alar birbirinin izdüşümü olarak cereyan etmektedir. Bu mülâhaza ile biz kâh o dönemde, kâh bu dönemde yaşarız. İşte böyle bir yaklaşımın kavranması, mesajı kavrama adına atılan önemli bir adım sayılır.’***
Bediüzzaman, Risale-i Nur’da Peygamberlerin ve kavimlerinin kıssalarını ifade ederken ‘İki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş.’ der.
‘İnsanlık tarihi ve Mukaddes Kitaplar, kuvvetli haberlere, külli ve kati hadiselere ve malumat ve insanların gözlemlerine dayanarak ittifakla, açık ve kati bir surette haber veriyorlar ki, sırat-ı müstakim ehli olan peygamberlere (aleyhimüsselam) binler hadiselerde yardım istemelerine harika bir tarzda gaybi imdat gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hadisatta aynı zamanda gazap gelmesi ve semavi musibet başlarına inmesi, kati, şeksiz gösterir ki, bu kâinatın ve içindeki nev-i beşerin Hakim ve Adil ve Muhsin ve Kerim ve Aziz ve Sahhar bir Mutasarıfı, bir Rabbi var ki, Nuh ve İbrahim, Musa ve Hud ve Salih gibi (aleyhimüsselam) çok nebilere pek harika bir surette tarihi ve geniş hadiselerle muzafferiyet ve necatları vermiş ve Semud ve Ad ve Firavun kavimleri gibi çok zalimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarına mukabil, dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semavi musibetler indirmiş.
Evet, Adem (as) zamanından beri, beşeriyette, iki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takip ile nimet ve iki cihan saadetine mazhar olan peygamberler ve dindarlar ve iman sahipleri; kâinatın hakiki güzelliğine ve intizam ve kemaline mutabık olarak istikamette hareket ettiklerinden hem kâinat sahibinin lütuflarına hem iki cihanın saadetine mazhar olup, beşeri melekler derecelerine, belki üstünde terakki ettirmeye vesile olarak dünyada iman hakikatleriyle manevi bir cennet, ahirette bir saadet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp, ifrat ve tefritle aklı bir azap vesilesi ve elemler toplayıcı bir alete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukabil İlahi gazabı ve musibet tokatlarını yemekle beraber, dalaleti cihetinden, akıl alakadarlığıyla kâinatı bir hüzün yeri ve umumi bir matem yeri ve yokluğa yuvarlanan hayat sahipleri için bir mezbaha, selhhane ve gayet çirkin ve karışık görüp ruhu, vicdanı dünyada bir manevi cehennemde olup, ahirette daimi bir azap çekmeye kendini müstehak eder.
İşte Fatiha-i Şerife’nin ahirinde ‘Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna ilet-gazaba uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil!’(Fatiha Suresi,7) ayeti, bu iki büyük akımı ders veriyor. Ve Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin menbaı ve esası ve üstadı bu ayettir. Madem yüzer muvazenelerle Nurlar, bu ayeti tefsir etmişler; biz dahi izahını ona havale ederek, bu kısa işaretle iktifa ederiz.’ (On Beşinci Şua, Risale-i Nur)
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 11.2.2020
En Çok Muhtaç Olduğumuz Muhabbetullah -1 [Mehmet Ali Şengül]
Muhabbetullah, Allah’ın kalpte oluşturduğu ilâhî bir nurdur. Kalbin, Mahbûb-u Hakîki’yle münâsebetidir. Muhabbetullah, mü’minlerin kalblerine akan mânevî bir zevk ve vâridât-ı ilâhîdir. Bu muhabbet ile insan ruhu, kederlerden ve hüzünlerden kurtulur.
Cenâb-ı Hak, insan kalbine -belli ölçüde diğer mahlûkâta da- bir muhabbet kabiliyeti koymuştur. Ne var ki, insana lütfedilen bu sevgi kabiliyeti, herşeyden evvel Allah’ı sevmek içindir.
İnsanlar iki şeyden dolayı sevilirler. İnsan birisini ya menfaat için ya da Allah için sever. Yâni; insan kendi menfaati, çıkarı, şan ve şöhreti için sever. Veyâhut; ondaki kemâlâtdan, irfan ve fazîletinden, olgunluk ve güzel ahlâkından, insanca muâmelesinden dolayı sever.
Bir müslüman; peygamberleri, evliyâ ve kâmil mü’minleri, kendini Allah’a adamış, her şeyini Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına bağlayan muhabbete lâyık büyük zâtları, anne-baba, evlat ve dâvâ arkadaşlarını ve bütün insanları bundan dolayı sever.
Allahü Teâla hazretleri Kur’ân’ı Mû’cizü’l Beyân da, insanların dünyevî-uhrevî bütün hayatlarına, birbirlerine karşı olan muâmelelerine, yiyip içmeden ticâretlerine ve konuşmalarına kadar, aynı zamanda fikir ve his âlemlerine, akıl, irâde ve hayallerine kadar belli ölçüler koymuştur.
Mü’minde, Allah korkusunun ölçüsü takvâdır. Sevginin alâmeti ise, Allah’ın emir ve yasaklarına saygılı olmasıdır. Aynı zamanda, hesap vereceği güne inanarak hayâtını tanzim etmesi ve gıybetten, yalandan; yılan ve akrepten kaçar gibi sakınmasıdır.
Râbiatü'l-Adeviyye'nin; “Allah'a isyan edip durduğun halde O'nun muhabbetinden dem vuruyorsun.. kasem ederim bu anlaşılır gibi değil! Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın O'na itâat ederdin; çünkü seven sevdiğine itâat eder." (el-Beyhâki) sözleri, bu mülâhazayı ifâde etme bakımından oldukça ehemmiyetlidir.
“Gerçek muhabbet; insanın, bütün benliğiyle Sevgili'ye yönelip O'nunla olması, O'nu duyması ve topyekün başka arzulardan, başka isteklerden sıyrılabilmesiyle tahakkuk eder ki, böyle bir mazhariyete ermiş babayiğidin kalbi, her an Sevgili'ye âit ayrı bir mülâhaza ile atar.. hayâli, her zaman O'nun büyülü ikliminde dolaşır.. duyguları, her lâhza O'ndan, başka başka mesajlar alır.. irâdesi, bu mesajlarla kanatlanır ve gönlü sürekli vuslat mesîrelerinde seyahat eder.” (KZT)
İnsan olarak bizlere düşen vazîfe , bizi yaratan, yaşatan, sevgi, şefkat ve merhameti sonsuz olan Allah’ı, şartsız olarak sevmektir. Yine bizler, vahiyle müeyyed, hayatında hiç yanılmayan ve kıyâmete kadar ümmetini de yanıltmayan insanlığın iftihar tablosu Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselam) de, O’nun kulu ve Resûlü olarak severiz.
O’ndaki (sav) bütün fazîlet ve güzelliklerin Allah’dan olduğuna îman eder, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellisine en geniş bir ayna olduğunu bilir; canımızdan, malımızdan, eş, evlat ve akrabalarımızdan, kısaca O’nu her şeyden daha çok severiz.
Tevbe sûresi 24. âyette; “De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticâret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise, o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” buyrulmuştur.
Allah’ı sevmenin nasıl olacağına gelince, bu hususta Kur’ân-ı Kerim şu ölçüyü koymuştur: “(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Al lah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân, 31)
Hz.Üstad (rahmetullahi aleyh); “Allah’a (c.c.) îmânınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Mâdem Allah’ı seveceksiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. O’na benzemek ise, O’na ittibâ etmek (tâbi olmak)tır. Ne vakit O’na ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz; tâ ki, Allah da sizleri sevsin.” izâhında bulunur. (Lem’alar)
Bir mü’min; itikat, ahlâk ve ibâdette Resulüllah’a benzemek ve O’nun getirdiği bütün hükümleri mümkün olduğu kadar uygulamakla Allah’ı sevmiş olur. Bir mü’min, O Rehber-i Ekmel’e benzediği ölçüde, Allah’ı sevmiş ve O’nun muhabbetini kazanmış olur.
Bir sahabî (ra) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:
"Kıyamet ne zaman kopacak Yâ Resûlallah?" diye sordu.
Efendimiz (sav) de: “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu.
O sahabe de; "Allah ve Resûlünün sevgisini Yâ Resûlallah" dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber Efendimiz:
“O halde sen, sevdiğin ile berâbersin.” buyurdu. (Müslim)
“Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Kim benim sünnetimi ihyâ ederse beni sevmiş olur. Beni seven de cennette benimle berâber olur” (Tirmizi)
Hz. Ebû Zer (radıyallâhu anh) anlatıyor:
,Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Amellerin en fazîletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir."(Ebu Dâvud)
[Mehmet Ali Şengül] 11.2.2020 [Samanyolu Haber]
Cenâb-ı Hak, insan kalbine -belli ölçüde diğer mahlûkâta da- bir muhabbet kabiliyeti koymuştur. Ne var ki, insana lütfedilen bu sevgi kabiliyeti, herşeyden evvel Allah’ı sevmek içindir.
İnsanlar iki şeyden dolayı sevilirler. İnsan birisini ya menfaat için ya da Allah için sever. Yâni; insan kendi menfaati, çıkarı, şan ve şöhreti için sever. Veyâhut; ondaki kemâlâtdan, irfan ve fazîletinden, olgunluk ve güzel ahlâkından, insanca muâmelesinden dolayı sever.
Bir müslüman; peygamberleri, evliyâ ve kâmil mü’minleri, kendini Allah’a adamış, her şeyini Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına bağlayan muhabbete lâyık büyük zâtları, anne-baba, evlat ve dâvâ arkadaşlarını ve bütün insanları bundan dolayı sever.
Allahü Teâla hazretleri Kur’ân’ı Mû’cizü’l Beyân da, insanların dünyevî-uhrevî bütün hayatlarına, birbirlerine karşı olan muâmelelerine, yiyip içmeden ticâretlerine ve konuşmalarına kadar, aynı zamanda fikir ve his âlemlerine, akıl, irâde ve hayallerine kadar belli ölçüler koymuştur.
Mü’minde, Allah korkusunun ölçüsü takvâdır. Sevginin alâmeti ise, Allah’ın emir ve yasaklarına saygılı olmasıdır. Aynı zamanda, hesap vereceği güne inanarak hayâtını tanzim etmesi ve gıybetten, yalandan; yılan ve akrepten kaçar gibi sakınmasıdır.
Râbiatü'l-Adeviyye'nin; “Allah'a isyan edip durduğun halde O'nun muhabbetinden dem vuruyorsun.. kasem ederim bu anlaşılır gibi değil! Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın O'na itâat ederdin; çünkü seven sevdiğine itâat eder." (el-Beyhâki) sözleri, bu mülâhazayı ifâde etme bakımından oldukça ehemmiyetlidir.
“Gerçek muhabbet; insanın, bütün benliğiyle Sevgili'ye yönelip O'nunla olması, O'nu duyması ve topyekün başka arzulardan, başka isteklerden sıyrılabilmesiyle tahakkuk eder ki, böyle bir mazhariyete ermiş babayiğidin kalbi, her an Sevgili'ye âit ayrı bir mülâhaza ile atar.. hayâli, her zaman O'nun büyülü ikliminde dolaşır.. duyguları, her lâhza O'ndan, başka başka mesajlar alır.. irâdesi, bu mesajlarla kanatlanır ve gönlü sürekli vuslat mesîrelerinde seyahat eder.” (KZT)
İnsan olarak bizlere düşen vazîfe , bizi yaratan, yaşatan, sevgi, şefkat ve merhameti sonsuz olan Allah’ı, şartsız olarak sevmektir. Yine bizler, vahiyle müeyyed, hayatında hiç yanılmayan ve kıyâmete kadar ümmetini de yanıltmayan insanlığın iftihar tablosu Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselam) de, O’nun kulu ve Resûlü olarak severiz.
O’ndaki (sav) bütün fazîlet ve güzelliklerin Allah’dan olduğuna îman eder, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellisine en geniş bir ayna olduğunu bilir; canımızdan, malımızdan, eş, evlat ve akrabalarımızdan, kısaca O’nu her şeyden daha çok severiz.
Tevbe sûresi 24. âyette; “De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticâret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan ve Resûlü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise, o halde Allah emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah öyle fâsıklar gürûhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” buyrulmuştur.
Allah’ı sevmenin nasıl olacağına gelince, bu hususta Kur’ân-ı Kerim şu ölçüyü koymuştur: “(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Al lah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Âl-i İmrân, 31)
Hz.Üstad (rahmetullahi aleyh); “Allah’a (c.c.) îmânınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Mâdem Allah’ı seveceksiniz, Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. O’na benzemek ise, O’na ittibâ etmek (tâbi olmak)tır. Ne vakit O’na ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah’ı seversiniz; tâ ki, Allah da sizleri sevsin.” izâhında bulunur. (Lem’alar)
Bir mü’min; itikat, ahlâk ve ibâdette Resulüllah’a benzemek ve O’nun getirdiği bütün hükümleri mümkün olduğu kadar uygulamakla Allah’ı sevmiş olur. Bir mü’min, O Rehber-i Ekmel’e benzediği ölçüde, Allah’ı sevmiş ve O’nun muhabbetini kazanmış olur.
Bir sahabî (ra) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:
"Kıyamet ne zaman kopacak Yâ Resûlallah?" diye sordu.
Efendimiz (sav) de: “Kıyamet için ne hazırladın?” buyurdu.
O sahabe de; "Allah ve Resûlünün sevgisini Yâ Resûlallah" dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber Efendimiz:
“O halde sen, sevdiğin ile berâbersin.” buyurdu. (Müslim)
“Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
"Kim benim sünnetimi ihyâ ederse beni sevmiş olur. Beni seven de cennette benimle berâber olur” (Tirmizi)
Hz. Ebû Zer (radıyallâhu anh) anlatıyor:
,Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Amellerin en fazîletlisi Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir."(Ebu Dâvud)
[Mehmet Ali Şengül] 11.2.2020 [Samanyolu Haber]
Aşık-ı Sadık Fethullah Gülen Hocaefendi-53 [Tarık Burak]
Hizmet Camiasını Bitirme Planı
Fethullah Gülen Hocaefendi’yi, anlaşılması güç kin ve düşmanlıkla, akla hayale gelmedik oyun ve tuzaklarla mahkûm edip ardından onun şahsında Hizmet hareketini yok etme girişimleri Allah’ın lütfu ile hep başarısız olmuştu. Ne hazirandaki kaset fırtınası ne tuzağa düşürülen savcıların çabaları ve ne de askeriyeyi kandırıp işin içine çekme gayretleri… Hiçbirisi Hocaefendi için bir mahkûmiyet kararı aldırmaya yetmemişti.
Hocaefendi’ye bir mahkûmiyet kararı aldıramamak kökü ecnebide olan bu insanlık düşmanlarını çıldırtıyordu. Fakat, şimdiye kadar hemen hemen her hareketi ve her camiayı ya bir şekilde ele geçiren ya da itibarsızlaştırıp yokluğa mahkûm eden bu insanların durmaya pek niyetleri yoktu.
Bediüzzaman gibi onların bu hırslarını sezen Hocaefendi, sevgi ve hoşgörüye duyulan bu kine bir anlam veremiyordu. Bu ızdırap en evvel onun ruhunda büyük üzüntülere ve sağlığının bozulmasına neden oluyordu. Son yıllarda evin merdivenlerinde yığılıp düşmeler, göğsündeki sıkışmalar, hastane kapılarında geçen zamanlar, yoğun bakımlar, ilaçlar, tahliller ve uykusuz geçen gecelerde dökülen gözyaşları hep bu yüzdendi…
Ve Hocaefendi, 21 Ocak 2004’te mahkemenin kararından 8,5 ay sonra kalp damarlarına stent takılması için Pennsylvania’nın Lehigh Valley Üniversitesi Hastanesi’ne yattı. Riskli bir operasyondu bu ve kalbin iki damarına stent takılacaktı.
Hocaefendi’ye eşlik eden iki Türk doktorla birlikte operasyonu Doktor Patrick Kleaveland yapacaktı.
Hocaefendi’nin kalp damarlarındaki birinci darlık çok kritik bir yerdeydi. Bu darlığı açmak için balon şişirildiğinde damar cidarı çatlayabilir veya diğer bazı ciddi komplikasyonlar sebebiyle acil baypas ameliyatı bile gerekebilirdi. Herkes büyük bir endişe içinde bekliyordu. İlk darlık, birinci işlemde tam açılmadı, o yüzden balon ikinci kez şişirildi. İkinci müdahalede damarda tam bir açılma sağlandı. İkinci darlık biraz daha kolayca ve ilk şişirmede açıldı. Hocaefendi’nin kalp damarlarındaki her iki darlık bölgesine stentler başarılı bir şekilde yerleştirilip operasyon tamamlandı.
Hizmet Camiasını Bitirme Planı
2004 Ağustos’undaki Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) “Türkiye’de Nurculuk ve Fethullah Gülen’i Bitirme Eylem Planı” gizlice imzalandı. Bu daha derin ve iktidar partisiyle birlikte yürütülecek bir eylem planıydı. Önceden üzerinde sır gibi çalışılmış ve camiayı bitirme konusunda üzerinde anlaşılmış olan bu plan, o gün MGK’nın diğer üyelerine de ilan edildi.
İktidar Partisi her ne kadar Hizmet Hareketi`ne dostmuş gibi davransa da aslında Hizmet’e ve Hocaefendi’ye hiçbir zaman sıcak bakmamıştı. Onların ‘derinler’le iş birliği halinde “Hizmeti Tasfiye Projesi” hep vardı. Önceleri inkar ettikleri 2004 Ağustos MGK’sında yapılan ‘Hizmet camiasını yok etme planı’ hep gerçekti. Ve bu, 17-25 Aralık Yolsuzluk süreci, ardından da 15 Temmuz darbe planıyla net olarak ortaya çıkacaktı.
2004’te gizlice alınan bu plandan hemen bir yıl sonra Adalet Bakanlığı aniden “bireysel terör” ve “silahsız terör örgütü” gibi maddeler içeren bir taslak çalışmasına başladı. Hazırlanan taslak tamamen Hizmet camiası için büyük tuzaklar içeriyordu. Amaç, öncelikle en güçlü sivil toplum hareketi olan Hizmet camiasını ve ardından diğer bütün cemaatleri bitirmekti.
Zaman Gazetesi bu yüzden 8 Eylül 2005 tarihinde:
“TMK (Terörle Mücadele Kanun) taslağında yer alan tedbirler sıkıyönetim dönemini hatırlatıyor” manşetiyle çıktı. Birkaç gün boyunca, bu taslağa göre, terör tanımının genişletileceği, herhangi bir şiddet eylemine başvurmayanların bile potansiyel suçlu haline geleceği, düşüncenin tekrar suç kapsamına alınacağı, 141, 142 ve 163 gibi maddelerin hortlatılacağı vurgulandı, izah edilmeye çalışıldı. (Nitekim bu niyet bugün açık olarak uygulanıyor.)
Zaman’ın haberleri üzerine sivil toplum örgütleri harekete geçti. Yoğun kamuoyu baskısının akabinde iktidar partisi ülkeyi yakacak tasarıyı geri çekmek zorunda kaldı. Ama bu, zaman kazanmak ve daha inandırıcı birtakım oyunlar tezgahlamak için sadece bir taktikti. Zira, halkı bu taslağa inandırmaları zor gibi gözükmüştü.
Hizmet gönüllülerine düşmanlık yapan bu kesimler, bir kısım uydurma deliller üretmek, halkı kendi taraflarına çekecek daha inanılır “bitirme plânları” hazırlamak (mesela 15 Temmuz Darbe Planı gibi) ve tatbikata koymak için daha şiddetli ama dostane bir yüzün altında kinlerini köpürttüler.
Milletin geleceğine, ülkenin menfaatine, dinin esaslarına, cumhuriyet ve demokrasinin gereklerine ve dünya huzurunun sağlanmasına ters hiçbir faaliyeti olmayan, bilakis bunları sağlamak için çalışan, bunları destekleme ve geliştirmeyi hayatına gaye edinen Hizmet erlerinin yaptıkları faaliyetleri bitirmek için yapılan hizmetleri çok farklı gösterme gayreti içine girdiler.
Halbuki ülkenin pek çok ferdi gibi Hizmet gönüllüleri de ülkenin başına gelen bu yeni iktidarın demokrasi, hak ve hürriyetler adına birleştirici bir söylem ve aksiyona sarılacaklarına inanmış, onları samimi bulmuşlardı. Halkın genelini kucaklayacaklarını, merkezi tutan bir anlayışa bağlı kalıp nefret ettirici değil hep sevdirici bir üslup takip edeceklerini zannetmişlerdi.
Ülkenin ikbal ve istikbali için tam bir demokrasi, içe kapanma yerine dünyaya açık olma, yüzünü Batı’ya dönmekle beraber kendi coğrafyasıyla da sıkı münasebette bulunma; şeffaf ve hesap verebilir bir devlet anlayışı tutturma ve insan haklarına sonuna kadar saygılı bir anayasa yapma gibi hususları gerçekten bunların yapabileceklerine içten inanmışlardı.
Zira iktidar partisi daha ilk seçimlere girerken, bu hususlara sahip çıkacağını ve bu istikamette yürüyeceğini vaad etmiş; özellikle yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceğini ve darbecilerden hesap soracağını ısrarla ifade etmiş ve bunun sözünü vermişti. Halk, bu kadar alnı secdeli insanı mecliste bir arada görünce heyecana kapılmıştı. Verilen sözlerin yerine getirileceğine ve ülkenin hak ettiği yere yürüyeceğine dair ümitler artmıştı.
Ne var ki, çok geçmeden garip haberler dolaşmaya başlamıştı kulislerde, kulaktan kulağa…
Güç ve iktidar adeta başlarını döndürmüş, bakışlarını bulandırmıştı. İnsanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme aracına dönüşmüştü. Hele haset ve kıskançlık da ruhlarına bütün şiddetiyle çökünce ‘bizden olmayanların hayat hakkı yoktur’ kaidesi temel düstur olmuştu.
Servetlerine servet katma, yeni iş ihaleleri ve ticaret vesileleri yakalama hırsındaki kimseler bir hürriyet aşığı edasıyla en adi zulümleri bile alkışlamaya durmuş ve birer goygoycu edasına bürünmüştü. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılmış veya idareciler böylelerle kendilerini dar bir oligarşinin içine hapsetmiş ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilmişti.
Hele bir de humus, takıyye ve muta ağları bir kısım yabancı güçler tarafından ülkemizin üzerine atılınca en sarsılmaz zannedilen kimseler bile avlanmış ve elleri kolları bağlanmıştı.
İşte, bir taraftan halkın kendilerinden icraatlar beklediği iktidarın çizgi kaybı yaşaması diğer taraftan da samimi insanları bitirmeye yönelik plan ve teşebbüslerin dilden dile dolaşmaya başlaması üzerine Fethullah Hocaefendi bir gün “Acaba sayın Başbakan’a bir mektup yazsak, nasıl karşılar?” demişti.
Bir iki gün böyle bir niyeti birkaç defa telaffuz etmiş; nihayet 2 Mayıs 2006 tarihinde gece yarısı mektubu yazmıştı.
Hocaefendi, sabah namazında mektubu bir kere daha okumuş; iki büklüm, yanaklarından süzülen gözyaşları arasında ellerini dua eder gibi açmış:
“Sen de biliyorsun Allah’ım! Sadece bir mü’min olarak ikaz vazifemi yapıyorum. Senin rızandan başka maksadım yoktur. Ahirette ‘Neden uyarmadın?’ sualiyle karşılaşmaktan korkuyorum!..” demişti.
2006 Senesinde Yazılan Mektup
Hocaefendi, mektubunda yukarıda sözü edilen (Türkiye’de Nurculuk ve Fethullah Gülen’i Bitirme Eylem Planı) bir kanun ve eylem planına hükümetçe imza atılmasının sinelere hançer gibi saplandığını, o yetmezmiş gibi bir zamanlar Müslümanların başında Demokles’in kılıcı misillü duran ve onları tehdit eden 163. Madde’nin benzeri bir terör yasasının imzalanmak üzere olduğunu üzüntüyle karşıladığını dillendirmiş ve şöyle demişti:
“Esefle belirtmeliyim ki; belli bir eylem planına Hükümetçe imza atılması Müslümanların sinelerinde ciddi bir yara açmıştır. Bazı salim düşünceler, salim hissiyatlar ve salim gönüller, bunu sizin meziyetlerinize bağlayarak bir kor gibi sinelerine basıp bastırsalar da sizi seven her kesim için aynı şeyin söz konusu olmadığı da bir gerçektir. Beni de isterseniz, tasvip edilmesi mümkün olmayan o işi zıpkın gibi sinesinde hissetse de belayı dertten âh eylemeyenler arasında düşünebilirsiniz. Şayet, bir zamanlar Müslümanların başında Demokles’in kılıcı gibi duran ve onları tehdit eden lastikli 163’ün benzeri terör yasası mevcut haliyle çıkarsa, onun da bu kronik yaraya elîm bir neşter vurma mesabesinde olacağı âşikardır.
Dahası, Türkiye’nin diğer derin bir yarası haline gelen başörtüsü meselesinde elinizin kolunuzun bağlanması ve İmam Hatiplerin kapısındaki zincirlerin hâlâ kırılamamış olması da bu problemleri çözeceğiniz hususunda size itimat edenleri inkisar-ı hayale uğratmaktadır. Bu konudaki ümitler de sönmek üzeredir; ihtimal, millet bunu büyük bir başarısızlık olarak görecek ve -hasımlarınızın da propagandasıyla- çözümsüzlüğü size fatura edecektir.”
Hocaefendi ayrıca iktidarın bazı derin çevrelerle mutabakata varıp dindarları ezme kararı aldığına dair şayianın dilden dile dolaştığını ve bunun kendi kredilerine ve itibarlarına dokunacağını anlattıktan sonra şu cümleleri eklemişti:
“Böyle bir durumdan sıyrılmanıza şartlar ve konjonktür müsaade eder mi bilemeyeceğim; ancak, sıyrılıp rahmetli Necip Fazıl’ın merhum Menderes’e ifadeleri çerçevesinde “Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!” düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim.”
Hocaefendi’nin uyarma gayretleri
Muhterem Hocaefendi, daha o günlerde şimdiki tenkil gayretlerinin ucunu görmüştü. Fakat, inkisarlarını ve hüzünlerini senelerce kimseye sezdirmedi; en yakınlarına dahi hükümet ve çevresiyle alakalı sözler ettirmedi. Vifak, ittifak ve uhuvveti korumaya gayret gösterdi. Bazen aracılar vasıtasıyla, kimi zaman mektup ve çoğunlukla haftalık sohbetlerinde sürekli bazı mevzulara değindi, ikazlarda bulundu.
Hocaefendi, camia mevzubahis olunca, demokratik bir ülkede tanınması gereken haklar nelerse sadece onları dile getirdi; Hizmet şahs-ı manevîsi ya da gönüllüleri için imtiyaz ifade eden hiçbir talepte bulunmadı.
Her zaman ülkemizin ikbali ve milletimizin saadeti için lazım gelen hususları vurguladı:
“Ne olur, kırıcı ve bölücü bir dil kullanmayın; toplumun bazı kesimlerini hasım yerine koymayın; fertler arasına öfke ve ayrılık tohumları saçmayın!
Allah aşkına, hizmetleriniz karşılığında maddî-manevî beklentiye girmeyin; kamu malına el uzatmayın, yolsuzluklara asla bulaşmayın, ihalelere fesat karıştırmayın; iffet ve istikâmetinizi muhafaza edin!” diye inledi.
“Lütfen, dediğim dedik yanlışlığına düşmeyin; etrafınızdaki şakşakçıların sizi aldatmasına fırsat vermeyin; herkesin fikrine saygı gösterin, “istişare” müessesesini çok iyi işletin ve her zaman ortak akla önem verin!”
Hemen her sohbetinde bir vesileyle bu hususlara değindiği gibi zaman zaman gönderdiği mektuplarda da aynı mevzuları nazara verdi. Maalesef, Hocaefendi’nin nazik üslubunu ve edebini anlamadılar…
Hizmet ya biat etmeli ya da bitmeliydi
Bütün bu gelişmeler karşısında ‘Hocaefendi ve Hizmet camiası ya biat etmeli ya da acilen yok edilmeli’ düşüncesi hakim olmuştu iktidar çevresinde. Zaten ikisi de aynı anlama gelmekteydi. Fakat bu sadece şahsi bir hırs mıydı, yoksa birilerine verilen söz müydü? Ne olursa olsun tek gerçek şuydu: ‘Hizmet camiası mutlaka bitirilmeliydi… Ve bu son fırsattı.’
Biat alamayınca, önce Hizmet’i bölme gayretlerine girişildi. Gayr-i memnun olan pişkin ve kesif insanlar bulunup danışman olarak kullanıldı. Denenmeyen yol kalmadı; ama camia menfaat etrafında toplanmış bir heyet değildi ve içinde satılık insan yoktu. Bölüp parçalama ve sonra yok etme işi de tutmadı.
Daha sonra, haksız tayin, sürgün, kıyım ve fişleme yoluna gidildi. Nitekim, Hocaefendi, Cumhurbaşkanı’na yazdığı meşhur mektupta buna işarette bulunmuştu:
“Hizmet hareketinin önünü kesmeye matuf gayretlerin aşikar hale geldiğini; bu yakışıksız engelleme faaliyetlerinin hareketin büyümesi ve genişlemesiyle eş zamanlı olarak arttığını; hayatın değişik alanlarında yalnızca “falan yere müntesip, falancı.. filancı..” görüldüğünden dolayı mağduriyete uğramış pek çok insanın gelip gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu; fakat bunları hiç dillendirmediği gibi o insanlara da sabır ve vifak tavsiye ettiğini” belirtmişti. (Osman Şimşek, Herkül.org)
Akabinde, dershanelerin kapatılması… Sırf bu gayeye matuf dört bakanın değiştirilmesi… saldırılar, iftiralar, hakaretler…
Hücumlar her gün biraz daha şiddetlendi… Türkiye vatandaşlarının ve aklıselim sahibi dünya insanlarının çok değerli bulduğu Türk okullarının kapatılması için talimat verildi. Ülke liderlerine telefonlar edildi. Hatta, bir taraftan Hocaefendi Türkiye’ye davet edilirken aynı anda onun için suç dosyaları hazırlatıldı. Pennsylvania’ya elçi gönderildiği esnada Obama’ya şikayet dosyaları sunuldu.
Bu süreçte yaşananlar gariplerin değişmez kaderiydi. Dünya var oldukça da bitmeyecekti. Talihsiz insanlar, Gönüllüler Hareketi’ni engellemek için iddiaları, iftiraları tekrar edip duracaklardı. "Organize faaliyet" diyecekler, "şuna tâlipler, niyetlerinde şu var." gibi iftiralarda bulunacaklardı. Karakter bakımından zayıf, alet olmaya açık kimseler bulup menfaat düşkünü, çıkar sevdalısı bu karaktersizliğin çocuklarını kullanacaklardı. Bazı meseleler hakkında sordukları sorulara onlarca defa cevap aldıkları halde yine de iftira etmekten utanmayacak, hep aynı şeyleri yazıp duracaklardı.
Devam edecek…
[Tarık Burak] 11.2.2020 [Samanyolu Haber]
Fethullah Gülen Hocaefendi’yi, anlaşılması güç kin ve düşmanlıkla, akla hayale gelmedik oyun ve tuzaklarla mahkûm edip ardından onun şahsında Hizmet hareketini yok etme girişimleri Allah’ın lütfu ile hep başarısız olmuştu. Ne hazirandaki kaset fırtınası ne tuzağa düşürülen savcıların çabaları ve ne de askeriyeyi kandırıp işin içine çekme gayretleri… Hiçbirisi Hocaefendi için bir mahkûmiyet kararı aldırmaya yetmemişti.
Hocaefendi’ye bir mahkûmiyet kararı aldıramamak kökü ecnebide olan bu insanlık düşmanlarını çıldırtıyordu. Fakat, şimdiye kadar hemen hemen her hareketi ve her camiayı ya bir şekilde ele geçiren ya da itibarsızlaştırıp yokluğa mahkûm eden bu insanların durmaya pek niyetleri yoktu.
Bediüzzaman gibi onların bu hırslarını sezen Hocaefendi, sevgi ve hoşgörüye duyulan bu kine bir anlam veremiyordu. Bu ızdırap en evvel onun ruhunda büyük üzüntülere ve sağlığının bozulmasına neden oluyordu. Son yıllarda evin merdivenlerinde yığılıp düşmeler, göğsündeki sıkışmalar, hastane kapılarında geçen zamanlar, yoğun bakımlar, ilaçlar, tahliller ve uykusuz geçen gecelerde dökülen gözyaşları hep bu yüzdendi…
Ve Hocaefendi, 21 Ocak 2004’te mahkemenin kararından 8,5 ay sonra kalp damarlarına stent takılması için Pennsylvania’nın Lehigh Valley Üniversitesi Hastanesi’ne yattı. Riskli bir operasyondu bu ve kalbin iki damarına stent takılacaktı.
Hocaefendi’ye eşlik eden iki Türk doktorla birlikte operasyonu Doktor Patrick Kleaveland yapacaktı.
Hocaefendi’nin kalp damarlarındaki birinci darlık çok kritik bir yerdeydi. Bu darlığı açmak için balon şişirildiğinde damar cidarı çatlayabilir veya diğer bazı ciddi komplikasyonlar sebebiyle acil baypas ameliyatı bile gerekebilirdi. Herkes büyük bir endişe içinde bekliyordu. İlk darlık, birinci işlemde tam açılmadı, o yüzden balon ikinci kez şişirildi. İkinci müdahalede damarda tam bir açılma sağlandı. İkinci darlık biraz daha kolayca ve ilk şişirmede açıldı. Hocaefendi’nin kalp damarlarındaki her iki darlık bölgesine stentler başarılı bir şekilde yerleştirilip operasyon tamamlandı.
Hizmet Camiasını Bitirme Planı
2004 Ağustos’undaki Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) “Türkiye’de Nurculuk ve Fethullah Gülen’i Bitirme Eylem Planı” gizlice imzalandı. Bu daha derin ve iktidar partisiyle birlikte yürütülecek bir eylem planıydı. Önceden üzerinde sır gibi çalışılmış ve camiayı bitirme konusunda üzerinde anlaşılmış olan bu plan, o gün MGK’nın diğer üyelerine de ilan edildi.
İktidar Partisi her ne kadar Hizmet Hareketi`ne dostmuş gibi davransa da aslında Hizmet’e ve Hocaefendi’ye hiçbir zaman sıcak bakmamıştı. Onların ‘derinler’le iş birliği halinde “Hizmeti Tasfiye Projesi” hep vardı. Önceleri inkar ettikleri 2004 Ağustos MGK’sında yapılan ‘Hizmet camiasını yok etme planı’ hep gerçekti. Ve bu, 17-25 Aralık Yolsuzluk süreci, ardından da 15 Temmuz darbe planıyla net olarak ortaya çıkacaktı.
2004’te gizlice alınan bu plandan hemen bir yıl sonra Adalet Bakanlığı aniden “bireysel terör” ve “silahsız terör örgütü” gibi maddeler içeren bir taslak çalışmasına başladı. Hazırlanan taslak tamamen Hizmet camiası için büyük tuzaklar içeriyordu. Amaç, öncelikle en güçlü sivil toplum hareketi olan Hizmet camiasını ve ardından diğer bütün cemaatleri bitirmekti.
Zaman Gazetesi bu yüzden 8 Eylül 2005 tarihinde:
“TMK (Terörle Mücadele Kanun) taslağında yer alan tedbirler sıkıyönetim dönemini hatırlatıyor” manşetiyle çıktı. Birkaç gün boyunca, bu taslağa göre, terör tanımının genişletileceği, herhangi bir şiddet eylemine başvurmayanların bile potansiyel suçlu haline geleceği, düşüncenin tekrar suç kapsamına alınacağı, 141, 142 ve 163 gibi maddelerin hortlatılacağı vurgulandı, izah edilmeye çalışıldı. (Nitekim bu niyet bugün açık olarak uygulanıyor.)
Zaman’ın haberleri üzerine sivil toplum örgütleri harekete geçti. Yoğun kamuoyu baskısının akabinde iktidar partisi ülkeyi yakacak tasarıyı geri çekmek zorunda kaldı. Ama bu, zaman kazanmak ve daha inandırıcı birtakım oyunlar tezgahlamak için sadece bir taktikti. Zira, halkı bu taslağa inandırmaları zor gibi gözükmüştü.
Hizmet gönüllülerine düşmanlık yapan bu kesimler, bir kısım uydurma deliller üretmek, halkı kendi taraflarına çekecek daha inanılır “bitirme plânları” hazırlamak (mesela 15 Temmuz Darbe Planı gibi) ve tatbikata koymak için daha şiddetli ama dostane bir yüzün altında kinlerini köpürttüler.
Milletin geleceğine, ülkenin menfaatine, dinin esaslarına, cumhuriyet ve demokrasinin gereklerine ve dünya huzurunun sağlanmasına ters hiçbir faaliyeti olmayan, bilakis bunları sağlamak için çalışan, bunları destekleme ve geliştirmeyi hayatına gaye edinen Hizmet erlerinin yaptıkları faaliyetleri bitirmek için yapılan hizmetleri çok farklı gösterme gayreti içine girdiler.
Halbuki ülkenin pek çok ferdi gibi Hizmet gönüllüleri de ülkenin başına gelen bu yeni iktidarın demokrasi, hak ve hürriyetler adına birleştirici bir söylem ve aksiyona sarılacaklarına inanmış, onları samimi bulmuşlardı. Halkın genelini kucaklayacaklarını, merkezi tutan bir anlayışa bağlı kalıp nefret ettirici değil hep sevdirici bir üslup takip edeceklerini zannetmişlerdi.
Ülkenin ikbal ve istikbali için tam bir demokrasi, içe kapanma yerine dünyaya açık olma, yüzünü Batı’ya dönmekle beraber kendi coğrafyasıyla da sıkı münasebette bulunma; şeffaf ve hesap verebilir bir devlet anlayışı tutturma ve insan haklarına sonuna kadar saygılı bir anayasa yapma gibi hususları gerçekten bunların yapabileceklerine içten inanmışlardı.
Zira iktidar partisi daha ilk seçimlere girerken, bu hususlara sahip çıkacağını ve bu istikamette yürüyeceğini vaad etmiş; özellikle yasaklar, yolsuzluk ve yoksullukla mücadele edeceğini ve darbecilerden hesap soracağını ısrarla ifade etmiş ve bunun sözünü vermişti. Halk, bu kadar alnı secdeli insanı mecliste bir arada görünce heyecana kapılmıştı. Verilen sözlerin yerine getirileceğine ve ülkenin hak ettiği yere yürüyeceğine dair ümitler artmıştı.
Ne var ki, çok geçmeden garip haberler dolaşmaya başlamıştı kulislerde, kulaktan kulağa…
Güç ve iktidar adeta başlarını döndürmüş, bakışlarını bulandırmıştı. İnsanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme aracına dönüşmüştü. Hele haset ve kıskançlık da ruhlarına bütün şiddetiyle çökünce ‘bizden olmayanların hayat hakkı yoktur’ kaidesi temel düstur olmuştu.
Servetlerine servet katma, yeni iş ihaleleri ve ticaret vesileleri yakalama hırsındaki kimseler bir hürriyet aşığı edasıyla en adi zulümleri bile alkışlamaya durmuş ve birer goygoycu edasına bürünmüştü. Dahası, idarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılmış veya idareciler böylelerle kendilerini dar bir oligarşinin içine hapsetmiş ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilmişti.
Hele bir de humus, takıyye ve muta ağları bir kısım yabancı güçler tarafından ülkemizin üzerine atılınca en sarsılmaz zannedilen kimseler bile avlanmış ve elleri kolları bağlanmıştı.
İşte, bir taraftan halkın kendilerinden icraatlar beklediği iktidarın çizgi kaybı yaşaması diğer taraftan da samimi insanları bitirmeye yönelik plan ve teşebbüslerin dilden dile dolaşmaya başlaması üzerine Fethullah Hocaefendi bir gün “Acaba sayın Başbakan’a bir mektup yazsak, nasıl karşılar?” demişti.
Bir iki gün böyle bir niyeti birkaç defa telaffuz etmiş; nihayet 2 Mayıs 2006 tarihinde gece yarısı mektubu yazmıştı.
Hocaefendi, sabah namazında mektubu bir kere daha okumuş; iki büklüm, yanaklarından süzülen gözyaşları arasında ellerini dua eder gibi açmış:
“Sen de biliyorsun Allah’ım! Sadece bir mü’min olarak ikaz vazifemi yapıyorum. Senin rızandan başka maksadım yoktur. Ahirette ‘Neden uyarmadın?’ sualiyle karşılaşmaktan korkuyorum!..” demişti.
2006 Senesinde Yazılan Mektup
Hocaefendi, mektubunda yukarıda sözü edilen (Türkiye’de Nurculuk ve Fethullah Gülen’i Bitirme Eylem Planı) bir kanun ve eylem planına hükümetçe imza atılmasının sinelere hançer gibi saplandığını, o yetmezmiş gibi bir zamanlar Müslümanların başında Demokles’in kılıcı misillü duran ve onları tehdit eden 163. Madde’nin benzeri bir terör yasasının imzalanmak üzere olduğunu üzüntüyle karşıladığını dillendirmiş ve şöyle demişti:
“Esefle belirtmeliyim ki; belli bir eylem planına Hükümetçe imza atılması Müslümanların sinelerinde ciddi bir yara açmıştır. Bazı salim düşünceler, salim hissiyatlar ve salim gönüller, bunu sizin meziyetlerinize bağlayarak bir kor gibi sinelerine basıp bastırsalar da sizi seven her kesim için aynı şeyin söz konusu olmadığı da bir gerçektir. Beni de isterseniz, tasvip edilmesi mümkün olmayan o işi zıpkın gibi sinesinde hissetse de belayı dertten âh eylemeyenler arasında düşünebilirsiniz. Şayet, bir zamanlar Müslümanların başında Demokles’in kılıcı gibi duran ve onları tehdit eden lastikli 163’ün benzeri terör yasası mevcut haliyle çıkarsa, onun da bu kronik yaraya elîm bir neşter vurma mesabesinde olacağı âşikardır.
Dahası, Türkiye’nin diğer derin bir yarası haline gelen başörtüsü meselesinde elinizin kolunuzun bağlanması ve İmam Hatiplerin kapısındaki zincirlerin hâlâ kırılamamış olması da bu problemleri çözeceğiniz hususunda size itimat edenleri inkisar-ı hayale uğratmaktadır. Bu konudaki ümitler de sönmek üzeredir; ihtimal, millet bunu büyük bir başarısızlık olarak görecek ve -hasımlarınızın da propagandasıyla- çözümsüzlüğü size fatura edecektir.”
Hocaefendi ayrıca iktidarın bazı derin çevrelerle mutabakata varıp dindarları ezme kararı aldığına dair şayianın dilden dile dolaştığını ve bunun kendi kredilerine ve itibarlarına dokunacağını anlattıktan sonra şu cümleleri eklemişti:
“Böyle bir durumdan sıyrılmanıza şartlar ve konjonktür müsaade eder mi bilemeyeceğim; ancak, sıyrılıp rahmetli Necip Fazıl’ın merhum Menderes’e ifadeleri çerçevesinde “Ya ol, ya öl; ama mutlaka itibarlı kal!” düşüncesi istikametinde -böyle bir istikametten sizi alıkoyan Çankaya, hatta dünya devlet başkanlığı bile olsa- kendiniz olarak kalmanızın hem Zât-ı âliniz hem de milletimiz için hayati önem taşıdığını söyleyebilirim.”
Hocaefendi’nin uyarma gayretleri
Muhterem Hocaefendi, daha o günlerde şimdiki tenkil gayretlerinin ucunu görmüştü. Fakat, inkisarlarını ve hüzünlerini senelerce kimseye sezdirmedi; en yakınlarına dahi hükümet ve çevresiyle alakalı sözler ettirmedi. Vifak, ittifak ve uhuvveti korumaya gayret gösterdi. Bazen aracılar vasıtasıyla, kimi zaman mektup ve çoğunlukla haftalık sohbetlerinde sürekli bazı mevzulara değindi, ikazlarda bulundu.
Hocaefendi, camia mevzubahis olunca, demokratik bir ülkede tanınması gereken haklar nelerse sadece onları dile getirdi; Hizmet şahs-ı manevîsi ya da gönüllüleri için imtiyaz ifade eden hiçbir talepte bulunmadı.
Her zaman ülkemizin ikbali ve milletimizin saadeti için lazım gelen hususları vurguladı:
“Ne olur, kırıcı ve bölücü bir dil kullanmayın; toplumun bazı kesimlerini hasım yerine koymayın; fertler arasına öfke ve ayrılık tohumları saçmayın!
Allah aşkına, hizmetleriniz karşılığında maddî-manevî beklentiye girmeyin; kamu malına el uzatmayın, yolsuzluklara asla bulaşmayın, ihalelere fesat karıştırmayın; iffet ve istikâmetinizi muhafaza edin!” diye inledi.
“Lütfen, dediğim dedik yanlışlığına düşmeyin; etrafınızdaki şakşakçıların sizi aldatmasına fırsat vermeyin; herkesin fikrine saygı gösterin, “istişare” müessesesini çok iyi işletin ve her zaman ortak akla önem verin!”
Hemen her sohbetinde bir vesileyle bu hususlara değindiği gibi zaman zaman gönderdiği mektuplarda da aynı mevzuları nazara verdi. Maalesef, Hocaefendi’nin nazik üslubunu ve edebini anlamadılar…
Hizmet ya biat etmeli ya da bitmeliydi
Bütün bu gelişmeler karşısında ‘Hocaefendi ve Hizmet camiası ya biat etmeli ya da acilen yok edilmeli’ düşüncesi hakim olmuştu iktidar çevresinde. Zaten ikisi de aynı anlama gelmekteydi. Fakat bu sadece şahsi bir hırs mıydı, yoksa birilerine verilen söz müydü? Ne olursa olsun tek gerçek şuydu: ‘Hizmet camiası mutlaka bitirilmeliydi… Ve bu son fırsattı.’
Biat alamayınca, önce Hizmet’i bölme gayretlerine girişildi. Gayr-i memnun olan pişkin ve kesif insanlar bulunup danışman olarak kullanıldı. Denenmeyen yol kalmadı; ama camia menfaat etrafında toplanmış bir heyet değildi ve içinde satılık insan yoktu. Bölüp parçalama ve sonra yok etme işi de tutmadı.
Daha sonra, haksız tayin, sürgün, kıyım ve fişleme yoluna gidildi. Nitekim, Hocaefendi, Cumhurbaşkanı’na yazdığı meşhur mektupta buna işarette bulunmuştu:
“Hizmet hareketinin önünü kesmeye matuf gayretlerin aşikar hale geldiğini; bu yakışıksız engelleme faaliyetlerinin hareketin büyümesi ve genişlemesiyle eş zamanlı olarak arttığını; hayatın değişik alanlarında yalnızca “falan yere müntesip, falancı.. filancı..” görüldüğünden dolayı mağduriyete uğramış pek çok insanın gelip gözyaşı döktüğüne şahit olduğunu; fakat bunları hiç dillendirmediği gibi o insanlara da sabır ve vifak tavsiye ettiğini” belirtmişti. (Osman Şimşek, Herkül.org)
Akabinde, dershanelerin kapatılması… Sırf bu gayeye matuf dört bakanın değiştirilmesi… saldırılar, iftiralar, hakaretler…
Hücumlar her gün biraz daha şiddetlendi… Türkiye vatandaşlarının ve aklıselim sahibi dünya insanlarının çok değerli bulduğu Türk okullarının kapatılması için talimat verildi. Ülke liderlerine telefonlar edildi. Hatta, bir taraftan Hocaefendi Türkiye’ye davet edilirken aynı anda onun için suç dosyaları hazırlatıldı. Pennsylvania’ya elçi gönderildiği esnada Obama’ya şikayet dosyaları sunuldu.
Bu süreçte yaşananlar gariplerin değişmez kaderiydi. Dünya var oldukça da bitmeyecekti. Talihsiz insanlar, Gönüllüler Hareketi’ni engellemek için iddiaları, iftiraları tekrar edip duracaklardı. "Organize faaliyet" diyecekler, "şuna tâlipler, niyetlerinde şu var." gibi iftiralarda bulunacaklardı. Karakter bakımından zayıf, alet olmaya açık kimseler bulup menfaat düşkünü, çıkar sevdalısı bu karaktersizliğin çocuklarını kullanacaklardı. Bazı meseleler hakkında sordukları sorulara onlarca defa cevap aldıkları halde yine de iftira etmekten utanmayacak, hep aynı şeyleri yazıp duracaklardı.
Devam edecek…
[Tarık Burak] 11.2.2020 [Samanyolu Haber]
Her şeyi hep başkasından bekleme [Abdullah Aymaz]
“Faaliyetin her nevi, cüz’î olsun, küllî olsun bir LEZZET verir. Belki her faaliyette bir LEZZET var. Belki faaliyet LEZZET’in tâ kendisidir. Belki faaliyet, ayn-ı LEZZET olan vücudun tezahürüdür ve elemin ta kendisi olan yokluktan uzaklaşmakla silkinmesidir. Evet, her kabiliyet sahibi, bir FAALİYET ile kabiliyetinin inkişafını LEZZET ile takip eder. Her bir istidadın FAALİYET ile tezahür etmesi, bir LEZZET’ten gelir ve bir LEZZET’i netice verir. Her bir kemâl sahibi, FAALİYET ile kemâlâtının tezahürünü LEZZET ile takip eder. (Otuzuncu Lem’a, Kayyum İsmi, Üçüncü Şua)
“İşte kainatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki, işsiz, tembel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar ekseriyetle sıkıntı çekerler. Çünkü daima işsizler ömründe şikayet eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Çalışanlar ise hamd ve şükrederler ve ömürlerinin geçmesini istemezler. Hem o sır iledir ki, ‘Rahat, zahmette; zahmet rahattadır’ cümlesi darb-ı mesel olmuştur.” On Yedinci Lem’a, Sekizinci Nota:
“Hayat bir bakıma, baştan başa çalışma, gayret ve mücadele demektir. Çalışmak için ümide ve mücadeleye için de maddî-manevî hazırlıklı olmaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı hesaba katmadan, hayatın çok çetin zikzaklı labirentlerinden geçmeye kalkanlar, ya dökülür yollarda kalırlar veya bir gölge gibi hep başkalarını takip edip dururlar. Her iki halde de zelil, derbeder ve tutarsızdırlar. Ara sıra yalancı bir saadet elde edip onunla aydınlığa ermiş görünseler bile, hemen her zaman zillet ve sefalet içindedirler…”
Anlatılır: Kaynar bir süt kabının içine iki KURBAĞA atıldı. Birisi hemen ümitsizliğe kapılıp kendisini salıverdi ve öldü. Öbür kurbağa direndi ve çırpınmaya başladı… Böylece yavaş yavaş sütün üstüne çıktı. Süt, yoğurt ve kaymak tutarken o da boğulup ölmekten kurtulmuş oldu.
Hüseyin Rahmi’nin anlattığına göre, büyük zooloji bahçesinde iki keçi getirilip birisi bir boa yılanının ağzına atılır. O hiçbir gayret direnç göstermez ve yılanın ağzından karnına gider. Öbür keçi önüne atılan boa yılanına şiddetle direnir ve boynuzları ile kendisini müdafaa eder. Hatta yılanı yaralar. Yılan onu yutmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Bunu seyreden görevliler: “Bu keçi yaşamaya hak etti” derler…
“Ümitsizlik kanser gibi bir hastalıktır.” (Bediüzzaman)
Musa Aleyhisselam, kavmini Firavun’dan kurtarmış. Kızıl Deniz’den çıkarmış. Çölde Cenab-ı Hak onları bıldırcın kuşu ve kudret helvasıyla beslemiş. Susuz kalmışlar. Musa Aleyhisselam Cenab-ı Haktan su istemiş. Hz. Musa’ya “Asânı taşa vur!” buyurulmuş. Vurunca kayadan on iki pınar çıkmış… Bir müddet sonra Hz. Musa’ya “Biz sadece bıldırcın kuşu ve kudret helvası ile değil de, soğan, sarımsak ve mercimek gibi yiyecekler istiyoruz!” diye kazan kaldırmışlar…
“Bir vakit de Musa, kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim! Allah’ın size lütfettiği nimetlerini bir düşünün; zira O, içinizden peygamberler çıkarttı, sizi hür insanlar yaptı ve devrinizde, hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim! Haydi Allah’ın size nasip ettiği mukaddes ülkeye girin, sakın geri dönüp kaçmayın. Yoksa hüsrana düşerek perişan olursunuz. Onlar ‘Yâ Musa, dediler, orada zorba ve güçlü bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz asla giremeyiz. Eğer çıkarlarsa, ancak o zaman gireriz.’ (…) Yine dediler ki: ‘Yâ Musa! O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi sen, Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın biz işte burada oturuyoruz.’ Musa: ‘Yâ Rabbi, dedi, ben kendi nefsimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu itaatsiz, bu yoldan çıkmış topluluk arasında ‘Sen hükmünü ver!’ buyurdu ki: ‘O mukaddes yer, onlara kırk yıl boyunca haram kılındı. Oldukları yerde, sersem sersem dolaşacaklardır. Sen artık o yoldan çıkmış kimseler için kendini üzme.” (Mâide Suresi, 5/20-26)
Biz iradenin hakkını vermek, hak yolda yürümek, hak üzere direnmek ve asla ümitsizliğe kapılmadan dim dik durmak zorundayız. Dik duranları Cenab-ı Hak yalnız bırakmaz. Aktif sabrın gereklerini yerine getirerek fitne-fesat üfleyen şeytanî vesveselere önem vermeden ışığa doğru ilerlememize devam edelim.
“İşte kainatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki, işsiz, tembel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar ekseriyetle sıkıntı çekerler. Çünkü daima işsizler ömründe şikayet eder, eğlence ile çabuk geçmesini ister. Çalışanlar ise hamd ve şükrederler ve ömürlerinin geçmesini istemezler. Hem o sır iledir ki, ‘Rahat, zahmette; zahmet rahattadır’ cümlesi darb-ı mesel olmuştur.” On Yedinci Lem’a, Sekizinci Nota:
“Hayat bir bakıma, baştan başa çalışma, gayret ve mücadele demektir. Çalışmak için ümide ve mücadeleye için de maddî-manevî hazırlıklı olmaya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı hesaba katmadan, hayatın çok çetin zikzaklı labirentlerinden geçmeye kalkanlar, ya dökülür yollarda kalırlar veya bir gölge gibi hep başkalarını takip edip dururlar. Her iki halde de zelil, derbeder ve tutarsızdırlar. Ara sıra yalancı bir saadet elde edip onunla aydınlığa ermiş görünseler bile, hemen her zaman zillet ve sefalet içindedirler…”
Anlatılır: Kaynar bir süt kabının içine iki KURBAĞA atıldı. Birisi hemen ümitsizliğe kapılıp kendisini salıverdi ve öldü. Öbür kurbağa direndi ve çırpınmaya başladı… Böylece yavaş yavaş sütün üstüne çıktı. Süt, yoğurt ve kaymak tutarken o da boğulup ölmekten kurtulmuş oldu.
Hüseyin Rahmi’nin anlattığına göre, büyük zooloji bahçesinde iki keçi getirilip birisi bir boa yılanının ağzına atılır. O hiçbir gayret direnç göstermez ve yılanın ağzından karnına gider. Öbür keçi önüne atılan boa yılanına şiddetle direnir ve boynuzları ile kendisini müdafaa eder. Hatta yılanı yaralar. Yılan onu yutmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Bunu seyreden görevliler: “Bu keçi yaşamaya hak etti” derler…
“Ümitsizlik kanser gibi bir hastalıktır.” (Bediüzzaman)
Musa Aleyhisselam, kavmini Firavun’dan kurtarmış. Kızıl Deniz’den çıkarmış. Çölde Cenab-ı Hak onları bıldırcın kuşu ve kudret helvasıyla beslemiş. Susuz kalmışlar. Musa Aleyhisselam Cenab-ı Haktan su istemiş. Hz. Musa’ya “Asânı taşa vur!” buyurulmuş. Vurunca kayadan on iki pınar çıkmış… Bir müddet sonra Hz. Musa’ya “Biz sadece bıldırcın kuşu ve kudret helvası ile değil de, soğan, sarımsak ve mercimek gibi yiyecekler istiyoruz!” diye kazan kaldırmışlar…
“Bir vakit de Musa, kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim! Allah’ın size lütfettiği nimetlerini bir düşünün; zira O, içinizden peygamberler çıkarttı, sizi hür insanlar yaptı ve devrinizde, hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim! Haydi Allah’ın size nasip ettiği mukaddes ülkeye girin, sakın geri dönüp kaçmayın. Yoksa hüsrana düşerek perişan olursunuz. Onlar ‘Yâ Musa, dediler, orada zorba ve güçlü bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz asla giremeyiz. Eğer çıkarlarsa, ancak o zaman gireriz.’ (…) Yine dediler ki: ‘Yâ Musa! O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi sen, Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın biz işte burada oturuyoruz.’ Musa: ‘Yâ Rabbi, dedi, ben kendi nefsimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu itaatsiz, bu yoldan çıkmış topluluk arasında ‘Sen hükmünü ver!’ buyurdu ki: ‘O mukaddes yer, onlara kırk yıl boyunca haram kılındı. Oldukları yerde, sersem sersem dolaşacaklardır. Sen artık o yoldan çıkmış kimseler için kendini üzme.” (Mâide Suresi, 5/20-26)
Biz iradenin hakkını vermek, hak yolda yürümek, hak üzere direnmek ve asla ümitsizliğe kapılmadan dim dik durmak zorundayız. Dik duranları Cenab-ı Hak yalnız bırakmaz. Aktif sabrın gereklerini yerine getirerek fitne-fesat üfleyen şeytanî vesveselere önem vermeden ışığa doğru ilerlememize devam edelim.
[Abdullah Aymaz] 11.2.2020 [Samanyolu Haber]
Prof. Dr. Görür’den ‘deprem’ uyarısı: İstanbul için fazla vakit kalmadı!
Elazığ depremini aylar önce bilen yer bilimleri profesörü Naci Görür, beklenen İstanbul depremi için önemli uyarılarda bulundu. Görür, “Alarm vermiş durumdayız. Artık fazla zamanımız yok. Son 10 sene, belki artı eksisi bir 5 sene ileriye gidebilir ama İstanbul’da risk daha da fazla demektir.” ifadelerini kullandı.
Manisa Celal Üniversitesi (MCBÜ) tarafından ‘Manisa’nın Depremselliği ve Kentsel Dönüşüm’ konusunda Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde düzenlenen konferansta konuşan Görür, son günlerde arka arkaya deprem ve artçılarıyla sarsılan Manisa’da katılacağı konferans öncesi gazetecilerin sorularını cevapladı. İstanbul ve Marmara’da depremi beklediklerini aktaran Görür, “Alarm vermiş durumdayız. Bu son İstanbul’da olan iki deprem de İstanbul’da deprem üretmesi beklenen fay kolu üzerinde oldu. O da bizi endişelendirdi. Dolayısıyla zaman olarak da artık fazla zamanımız yok. Son dilimlere girmişiz demektir. 30 sene içerisinde zaten olma olasılığından söz edilirken 20 senesi geçti. Son 10 sene, belki artı eksisi bir 5 sene ileriye gidebilir ama İstanbul’da risk daha da fazla demektir. Bu periyodu düşündüğümüz takdirde alarmda verilmiştir. Bir takım hazırlıklar da yapıldı.” diye konuştu.
‘İSTANBUL’U DEPREME HAZIRLAYACAK KENTSEL DÖNÜŞÜM OLMADI’
İstanbul’daki kentsel dönüşümün yeterli olup olmadığıyla ilgili soru üzerine Görür, “Kentsel dönüşüm başlangıçta çok doğru da olmadı. İstanbul’u tümüyle depreme hazırlayacak bir kentsel dönüşüm yapılamadı. Ağırlıklı olarak yapı stoku üzerine eğilim gösterildi. Halbuki bir kenti depreme hazırlamada halk, yönetim, alt yapı, yapı stoku, çevre ve ekonomi önemli. Bunlar üzerinde çok şey yapılamadı. Tabii yapılan önemli şeyler de var fakat daha yapılması gereken şeyler de fazla. Halkın oturacağı yerleri düşünüyor isek maalesef henüz daha o konuda fazla yol alamadık.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 11.2.2020
Manisa Celal Üniversitesi (MCBÜ) tarafından ‘Manisa’nın Depremselliği ve Kentsel Dönüşüm’ konusunda Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde düzenlenen konferansta konuşan Görür, son günlerde arka arkaya deprem ve artçılarıyla sarsılan Manisa’da katılacağı konferans öncesi gazetecilerin sorularını cevapladı. İstanbul ve Marmara’da depremi beklediklerini aktaran Görür, “Alarm vermiş durumdayız. Bu son İstanbul’da olan iki deprem de İstanbul’da deprem üretmesi beklenen fay kolu üzerinde oldu. O da bizi endişelendirdi. Dolayısıyla zaman olarak da artık fazla zamanımız yok. Son dilimlere girmişiz demektir. 30 sene içerisinde zaten olma olasılığından söz edilirken 20 senesi geçti. Son 10 sene, belki artı eksisi bir 5 sene ileriye gidebilir ama İstanbul’da risk daha da fazla demektir. Bu periyodu düşündüğümüz takdirde alarmda verilmiştir. Bir takım hazırlıklar da yapıldı.” diye konuştu.
‘İSTANBUL’U DEPREME HAZIRLAYACAK KENTSEL DÖNÜŞÜM OLMADI’
İstanbul’daki kentsel dönüşümün yeterli olup olmadığıyla ilgili soru üzerine Görür, “Kentsel dönüşüm başlangıçta çok doğru da olmadı. İstanbul’u tümüyle depreme hazırlayacak bir kentsel dönüşüm yapılamadı. Ağırlıklı olarak yapı stoku üzerine eğilim gösterildi. Halbuki bir kenti depreme hazırlamada halk, yönetim, alt yapı, yapı stoku, çevre ve ekonomi önemli. Bunlar üzerinde çok şey yapılamadı. Tabii yapılan önemli şeyler de var fakat daha yapılması gereken şeyler de fazla. Halkın oturacağı yerleri düşünüyor isek maalesef henüz daha o konuda fazla yol alamadık.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 11.2.2020
Yargıya baskı, deşifre oldu [İlker Doğan]
Hakimler ve Savcılak Kurulu’nun uyuşturucu baronu İranlı Naci Şerifi Zindaşti’nin apar topar tahliyesiyle ilgili soruşturması, iktidarın yargı üzerindeki baskısını da gözler önüne serdi. Soruşturma kapsamında ifadesi alınan hakim ve savcılar, uyuşturucu baronunun tahliyesi için AKP’li Burhan Kuzu tarafından defalarca arandıklarını söyledi. HSK soruşturma dosyasına giren ifadelere göre Kuzu, hakim ve savcıları Saray’dan ‘Başdanışman’ sıfatıyla da telefonla arayarak, hakkında ciddi deliller bulunan Zindaşti’nin tahliyesi için hakimlere baskı yapmış.
Zindaşti ilk gözaltına alındığında tutuklama kararı veren İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Ö., Kuzu’nun avukatının bizzat odasına gelerek emri vaki bir şekilde ‘tahliye’ istediğini söyledi. Soruşturmada ‘tutuklama’ isteyen savcı Ercan Devrim ise, “Tahliye kararı veren hakim Cevdet Özcan, bana ‘Üzerimde çok baskı var’ dedi. Nereden olduğunu sorduğumda ‘Ankara’dan Burhan Kuzu sürekli arıyor’ şeklinde yanıtladı.” diyor ifadesinde. Tahliye kararının altında ismi olan Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan da Burhan Kuzu’nun kendisini defalarca aradığını itiraf etti ancak kendisini, “F.tö bana kumpas kurdu!” diyerek savundu.
Uyuşturucu ticareti yaptığı ileri sürülen İranlı Naci Şerifi Zindaşti, geçtiğimiz yıl tutuklanmış ancak 6 ay sonra tahliye edilmişti. Dünyanın sayılı uyuşturucu kaçakçılarından biri olarak bilinen Zindaşti, ayrıca bir çok cinayette azmettirici olmakla suçlanıyordu. Zindaşti’nin tahliye kararının kamuoyunda tepki çekmesi üzerine yeniden yakalama kararı çıktı. Ancak Zindaşti, çoktan kayıplara karışmıştı!
Uyuşturucu baronu İranlı Naci Şerif Zindaşti’nin tartışmalı tahliyesi, AKP rejiminin yargıya yönelik baskısının hangi boyutlarda olduğunu göstermesi açısından önemli. Zindaşti ve adamları Nisan 2018’de gözaltına alınmıştı. 2014’te kızı ve şoförünün öldürülmesinin ardından bir çok intikam cinayetinin azmettiricisi olduğu öne sürülüyordu. Zindaşti ismi aslında ilk olarak, 24 Eylül 2007’de Büyükçekmece’de düzenlenen operasyonda 75 kilo eroinle yakalanıp tutuklanmasıyla gündeme gelmişti. Gemilerle uyuşturucu ticareti yaptığı önü sürülen Zindaşti, dünyanın sayılı uyuşturucu baronlarından biri olarak gösteriliyor.
GECE YARISI KARARIYLA APAR TOPAR TAHLİYE
Zindaşti ve adamları somut deliller ve ‘kuvvetli suç şüphesi’yle İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Ö. tarafından tutuklandı. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. İddiaya göre AKP’li Burhan Kuzu devreye girdi ve Zindaşti’nin tahliyesi için dosyanın önüne gelmesi muhtemelen bütün hakim ve savcıları aradı. Ve Zindaşti ile 3 adamı sadece 6 ay sonra 19 Ekim 2019’da İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan tarafından ‘apar topar’ tahliye edildi.
SADECE 3 SAATTE SIRRA KADEM BASTI!
Kuvvetli suç şüphesine rağmen verilen tahliye kararı kamuoyunda kısa sürede büyük yankı uyandırdı. Soruşturma savcısı Ercan Devrim karara itiraz etti. Ve dosyayı ele alan İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimi tekrar tutuklama kararı çıkartı. Ancak iş işten geçmişti; Zindaşti ve adamları iki mahkeme arasındaki 4 saat gibi kısa sürede sırra kadem bastı. Tahliye kararı veren hakim hakkında hazırlanan iddianamede 3,5 milyon dolar rüşvet aldığı ileri sürülüyor. (Sabah Gazetesi-3 Şubat 2020)
HERKES AYNI İSMİ VERİYOR: BURHAN KUZU!
Zindaşti ve adamlarını kayıplara karışmasının ardından tahliyenin arkasında AKP’li Burhan Kuzu’nun olduğu iddiaları gündeme geldi. Ancak Kuzu, söz konusu iddiaları yalanladı. Kamuoyunda tepkilerin artması üzerine Hakimler ve Savcılar Kurulu soruşturma başlattı. HSK müfettişleri tahliye kararına imza atan Hakim Cevdet Özcan ile 2 tanık hakimin ifadesini aldı. İfadesi alınan herkes Burhan Kuzu’nun ismini verdi. İfadelere göre Kuzu, uyuşturucu baronunun tahliyesi için hakim ve savcıları defalarca aramıştı.
SAVCI: HAKİM, ‘ÜZERİMDE ÇOK BASKI VAR’ DİYORDU
Hakim Cevdet Özcan’ın verdiği tahliye kararına itiraz eden ve soruşturma aşamasında Zindaşti ve adamlarının tutuklanmalarını sağlayan Savcı Ercan Devrim, 8 Ekim 2019 günü HSK müfettişlerine iki sayfalık ifade verdi. İşte o ifadeden bazı bölümler: “Hakim Cevdet Özcan, bana ‘Çok baskı yapıyorlar’ dedi. Nereden olduğunu sorduğumda ‘Ankara’dan Burhan Kuzu sürekli arıyor’ şeklinde yanıtladı. Yanlış hatırlamıyorsam Cevdet Bey, dosyanın önüne gelmesi halinde mazeret izni kullanacağını ya da rapor alacağını söylemişti.”
HAKİM: BURHAN KUZU DEFALARCA ARADI
İstanbul’da 6 Nisan 2018 günü düzenlenen operasyonla yakalanan Zindaşti ve adamları hakkında tutuklama kararı veren o dönemin İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Ö.’nün de ifadesi soruşturma dosyasında yer aldı. Ersin Ö, dosyadaki mevcut delil durumuna bakarak tutuklama kararı verdiğini, tahliye kararına şaşırdığını anlatıyor. Ersin Ö.’nün ifadesine göre tahliye kararının ardından Burhan Kuzu’nun avukatı M.İ. kendisini 3-4 kez arıyor. Cevap alamayınca odasına geliyor. Ve dosyanın gideceği 6. Sulh Ceza hakimi ile ilgili bilgi almak istiyor: “Yanımda emrivaki şeklinde telefonunu çıkararak Burhan Kuzu’yu aradı ve beni görüştürmek istedi. Telefona yanıt verilmemesi nedeniyle herhangi bir görüşme gerçekleşmedi.”
BURHAN KUZU’DAN HAKİME: ZİNDAŞTİ TUTUKLANMAMALI!
HSK müfettişleri, tahliyenin ardından yeniden tutuklama kararı veren hakim Özcan G.’nin ifadesine başvurmuş. Özcan G. Burhan Kuzu’nun kendisini ‘Saray’dan ‘başdanışman’ sıfatıyla arattığını anlatıyor: “Eşimle birlikte bir alış veriş merkezindeyken telefonum çaldı. Ailemle alış veriş yaparken Telefonum tanımadığım bir başka cep telefonu numarası aradı. Açtım. Kendisini Burhan Kuzu olarak tanıttı. Söz konusu dosyayla ilgili konuşmaya başladı. Dosyadaki adam öldürme suçlarına ilişkin ölenlerin yabancı ve suç yerinin yabancı memleket olduğunu, Türk kanunlarının uygulanmayacağını, Zindaşti’nin tutuksuz yargılanmasını, İran ile ilişkileri bakımından daha faydalı olduğunu iletti.”
DEFALARCA ARAMIŞ
Ertesi gün iş gününde adliyede bulunduğu sırada sabit bir telefon numarasından arandığını anlatıyor Özcan G.: “Cep telefonum sabit bir hattan aranmıştı. Açan kişi Külliye’den aradığını, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Burhan Kuzu’nun görüşmek istediğini iletti ve bağladı. Burhan Bey bana yine dosyayı kastederek dosya numarasını vereyim mi diye sordu ve dosyayı hatırlattı. Ben kendisine ben zaten kararı verdim. Gerek yok diyerek geçiştirdim. Numara gerekirse zaten buluruz dedim. Konuşma sonlandı.”
ZİNDAŞTİ ‘EMNİYETTE HABER ELEMANI’YMIŞ!
Aynı gün Cevdet Özcan’ın kendi odasına geldiğini anlatan Özcan G. ve tahliye kararı veren hakimin kendisine aktardığı çok önemli bir iddiayı şöyle anlatıyor: “Cevdet Bey odama geldi. Bana Zindaşti’den bahsetti. Emniyet içerisinde bir kesimin onu haber elemanı olarak kullanmaya çalıştığını, diğer kesimin ise onu yakalamaya çalıştığını söyledi. Burhan Kuzu’dan konu açıldı. Bana kendisini de adli tatilden önce Burhan Kuzu’nun aradığını ve bu dosya ile ilgili görüştüğünü, ısrar ettiğini söyledi.
KENDİSİNİ BÖYLE SAVUNDU: F.TÖ BANA KUMPAS KURDU
İddiaların odağındaki iki isimden biri olan hakim Cevdet Özcan da müfettişlere ifadesini yazılı olarak verdi. Halen Erzurum Adliyesi’nde görev yapan Özcan, hakkındaki suçlamaları reddetti. Burhan Kuzu’nun kendisini aradığını kabul eden Özcan, F.TÖ’nün 17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimine karşı kritik görevlerde yer aldığını anlattı ve bu nedenle ‘kendisine kumpas’ kurulduğunu savundu.
[İlker Doğan] 11.2.2020 [TR724]
Zindaşti ilk gözaltına alındığında tutuklama kararı veren İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Ö., Kuzu’nun avukatının bizzat odasına gelerek emri vaki bir şekilde ‘tahliye’ istediğini söyledi. Soruşturmada ‘tutuklama’ isteyen savcı Ercan Devrim ise, “Tahliye kararı veren hakim Cevdet Özcan, bana ‘Üzerimde çok baskı var’ dedi. Nereden olduğunu sorduğumda ‘Ankara’dan Burhan Kuzu sürekli arıyor’ şeklinde yanıtladı.” diyor ifadesinde. Tahliye kararının altında ismi olan Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan da Burhan Kuzu’nun kendisini defalarca aradığını itiraf etti ancak kendisini, “F.tö bana kumpas kurdu!” diyerek savundu.
Uyuşturucu ticareti yaptığı ileri sürülen İranlı Naci Şerifi Zindaşti, geçtiğimiz yıl tutuklanmış ancak 6 ay sonra tahliye edilmişti. Dünyanın sayılı uyuşturucu kaçakçılarından biri olarak bilinen Zindaşti, ayrıca bir çok cinayette azmettirici olmakla suçlanıyordu. Zindaşti’nin tahliye kararının kamuoyunda tepki çekmesi üzerine yeniden yakalama kararı çıktı. Ancak Zindaşti, çoktan kayıplara karışmıştı!
Uyuşturucu baronu İranlı Naci Şerif Zindaşti’nin tartışmalı tahliyesi, AKP rejiminin yargıya yönelik baskısının hangi boyutlarda olduğunu göstermesi açısından önemli. Zindaşti ve adamları Nisan 2018’de gözaltına alınmıştı. 2014’te kızı ve şoförünün öldürülmesinin ardından bir çok intikam cinayetinin azmettiricisi olduğu öne sürülüyordu. Zindaşti ismi aslında ilk olarak, 24 Eylül 2007’de Büyükçekmece’de düzenlenen operasyonda 75 kilo eroinle yakalanıp tutuklanmasıyla gündeme gelmişti. Gemilerle uyuşturucu ticareti yaptığı önü sürülen Zindaşti, dünyanın sayılı uyuşturucu baronlarından biri olarak gösteriliyor.
GECE YARISI KARARIYLA APAR TOPAR TAHLİYE
Zindaşti ve adamları somut deliller ve ‘kuvvetli suç şüphesi’yle İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Ö. tarafından tutuklandı. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. İddiaya göre AKP’li Burhan Kuzu devreye girdi ve Zindaşti’nin tahliyesi için dosyanın önüne gelmesi muhtemelen bütün hakim ve savcıları aradı. Ve Zindaşti ile 3 adamı sadece 6 ay sonra 19 Ekim 2019’da İstanbul 5. Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan tarafından ‘apar topar’ tahliye edildi.
SADECE 3 SAATTE SIRRA KADEM BASTI!
Kuvvetli suç şüphesine rağmen verilen tahliye kararı kamuoyunda kısa sürede büyük yankı uyandırdı. Soruşturma savcısı Ercan Devrim karara itiraz etti. Ve dosyayı ele alan İstanbul 6. Sulh Ceza Hâkimi tekrar tutuklama kararı çıkartı. Ancak iş işten geçmişti; Zindaşti ve adamları iki mahkeme arasındaki 4 saat gibi kısa sürede sırra kadem bastı. Tahliye kararı veren hakim hakkında hazırlanan iddianamede 3,5 milyon dolar rüşvet aldığı ileri sürülüyor. (Sabah Gazetesi-3 Şubat 2020)
HERKES AYNI İSMİ VERİYOR: BURHAN KUZU!
Zindaşti ve adamlarını kayıplara karışmasının ardından tahliyenin arkasında AKP’li Burhan Kuzu’nun olduğu iddiaları gündeme geldi. Ancak Kuzu, söz konusu iddiaları yalanladı. Kamuoyunda tepkilerin artması üzerine Hakimler ve Savcılar Kurulu soruşturma başlattı. HSK müfettişleri tahliye kararına imza atan Hakim Cevdet Özcan ile 2 tanık hakimin ifadesini aldı. İfadesi alınan herkes Burhan Kuzu’nun ismini verdi. İfadelere göre Kuzu, uyuşturucu baronunun tahliyesi için hakim ve savcıları defalarca aramıştı.
SAVCI: HAKİM, ‘ÜZERİMDE ÇOK BASKI VAR’ DİYORDU
Hakim Cevdet Özcan’ın verdiği tahliye kararına itiraz eden ve soruşturma aşamasında Zindaşti ve adamlarının tutuklanmalarını sağlayan Savcı Ercan Devrim, 8 Ekim 2019 günü HSK müfettişlerine iki sayfalık ifade verdi. İşte o ifadeden bazı bölümler: “Hakim Cevdet Özcan, bana ‘Çok baskı yapıyorlar’ dedi. Nereden olduğunu sorduğumda ‘Ankara’dan Burhan Kuzu sürekli arıyor’ şeklinde yanıtladı. Yanlış hatırlamıyorsam Cevdet Bey, dosyanın önüne gelmesi halinde mazeret izni kullanacağını ya da rapor alacağını söylemişti.”
HAKİM: BURHAN KUZU DEFALARCA ARADI
İstanbul’da 6 Nisan 2018 günü düzenlenen operasyonla yakalanan Zindaşti ve adamları hakkında tutuklama kararı veren o dönemin İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimi Ersin Ö.’nün de ifadesi soruşturma dosyasında yer aldı. Ersin Ö, dosyadaki mevcut delil durumuna bakarak tutuklama kararı verdiğini, tahliye kararına şaşırdığını anlatıyor. Ersin Ö.’nün ifadesine göre tahliye kararının ardından Burhan Kuzu’nun avukatı M.İ. kendisini 3-4 kez arıyor. Cevap alamayınca odasına geliyor. Ve dosyanın gideceği 6. Sulh Ceza hakimi ile ilgili bilgi almak istiyor: “Yanımda emrivaki şeklinde telefonunu çıkararak Burhan Kuzu’yu aradı ve beni görüştürmek istedi. Telefona yanıt verilmemesi nedeniyle herhangi bir görüşme gerçekleşmedi.”
BURHAN KUZU’DAN HAKİME: ZİNDAŞTİ TUTUKLANMAMALI!
HSK müfettişleri, tahliyenin ardından yeniden tutuklama kararı veren hakim Özcan G.’nin ifadesine başvurmuş. Özcan G. Burhan Kuzu’nun kendisini ‘Saray’dan ‘başdanışman’ sıfatıyla arattığını anlatıyor: “Eşimle birlikte bir alış veriş merkezindeyken telefonum çaldı. Ailemle alış veriş yaparken Telefonum tanımadığım bir başka cep telefonu numarası aradı. Açtım. Kendisini Burhan Kuzu olarak tanıttı. Söz konusu dosyayla ilgili konuşmaya başladı. Dosyadaki adam öldürme suçlarına ilişkin ölenlerin yabancı ve suç yerinin yabancı memleket olduğunu, Türk kanunlarının uygulanmayacağını, Zindaşti’nin tutuksuz yargılanmasını, İran ile ilişkileri bakımından daha faydalı olduğunu iletti.”
DEFALARCA ARAMIŞ
Ertesi gün iş gününde adliyede bulunduğu sırada sabit bir telefon numarasından arandığını anlatıyor Özcan G.: “Cep telefonum sabit bir hattan aranmıştı. Açan kişi Külliye’den aradığını, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Burhan Kuzu’nun görüşmek istediğini iletti ve bağladı. Burhan Bey bana yine dosyayı kastederek dosya numarasını vereyim mi diye sordu ve dosyayı hatırlattı. Ben kendisine ben zaten kararı verdim. Gerek yok diyerek geçiştirdim. Numara gerekirse zaten buluruz dedim. Konuşma sonlandı.”
ZİNDAŞTİ ‘EMNİYETTE HABER ELEMANI’YMIŞ!
Aynı gün Cevdet Özcan’ın kendi odasına geldiğini anlatan Özcan G. ve tahliye kararı veren hakimin kendisine aktardığı çok önemli bir iddiayı şöyle anlatıyor: “Cevdet Bey odama geldi. Bana Zindaşti’den bahsetti. Emniyet içerisinde bir kesimin onu haber elemanı olarak kullanmaya çalıştığını, diğer kesimin ise onu yakalamaya çalıştığını söyledi. Burhan Kuzu’dan konu açıldı. Bana kendisini de adli tatilden önce Burhan Kuzu’nun aradığını ve bu dosya ile ilgili görüştüğünü, ısrar ettiğini söyledi.
KENDİSİNİ BÖYLE SAVUNDU: F.TÖ BANA KUMPAS KURDU
İddiaların odağındaki iki isimden biri olan hakim Cevdet Özcan da müfettişlere ifadesini yazılı olarak verdi. Halen Erzurum Adliyesi’nde görev yapan Özcan, hakkındaki suçlamaları reddetti. Burhan Kuzu’nun kendisini aradığını kabul eden Özcan, F.TÖ’nün 17/25 Aralık ve 15 Temmuz darbe girişimine karşı kritik görevlerde yer aldığını anlattı ve bu nedenle ‘kendisine kumpas’ kurulduğunu savundu.
[İlker Doğan] 11.2.2020 [TR724]
Suriye’den çıkış kanlı mı olacak kansız mı?
Levent Kenez ve Bülent Korucu, ‘Suriye ile savaşa mı giriyoruz?’ sorusunu #Ayaküstü yorumluyor
Suriye’de yaşanan kayıplar ve AKP rejiminin tutumunun masaya yatırıldığı programda iki konu daha ele alınıyor:
– Erdoğan- Ergenekon savaşı başladı mı?
– İlker Başbuğ neden hedefte?
Suriye’de yaşanan kayıplar ve AKP rejiminin tutumunun masaya yatırıldığı programda iki konu daha ele alınıyor:
– Erdoğan- Ergenekon savaşı başladı mı?
– İlker Başbuğ neden hedefte?
[TR724] 11.2.2020
Natali Avazyan, 2017’de paylaştığı tweet nedeniyle evi basılarak gözaltına alındı
İnsan Hakları savunucusu Natali Avasyan, Ahmet Burhan'ın kanser tedavisi için gerekli paranın toplanması konusunda büyük emek sarf etmişti.
İnsan Hakları savunucusu Arlet Natali Avazyan, 2017’de Hilal Kaplan’la ilgili yorumsuz paylaştığı bir tweet nedeniyle evi basılarak gözaltına alındı. Avazyan, gelişmeyi, sosyal medyada paylaştığı, “Polisler geldi, götürüyorlar.” tweet’iyle duyurdu. Avazyan’ın paylaşımı kısa sürede binlerce RT ve beğeni aldı. Natali Avazyan’ın paylaşımının altına, yüzlerce ‘yanındayız’ mesajı atıldı.
Natali Avazyan sabah saatlerinde polislerin İstanbul’da ağabeyinin evini bastığını duyurdu. Bulunduğu adreste gözaltına alınmayı beklediğini söyledi. İlk paylaşımında, “İstanbul’da Abimin evini polisler basmış beni arıyorlarmış… Hazırlandım, bulunduğum adreste gelip beni almalarını bekliyorum… Tansiyon hastasıyım. Son 2 gündür çok yüksek tansiyonum… Eğer sağlığımla ilgili (ölüm, beyin kanaması vs) geçirirsen sorumlusu mevcut hükümettir.” ifadelerini kullandı.
Avazyan’ın paylaşımı kısa sürede büyük yankı buldu. Binlerce RT, beğeni ve yorum aldı. Sanatçı Zülfü Livaneli de Natali Avazyan’a destek verenler arasındaydı. Livaneli, paylaştığı tweet’inde, “Avazyan bu toprağın has evladıdır.” yorumunda bulundu. Modacı Barbaros Şansal ise “Yanındayım, her zaman.” diyerek Avazyan’a destek verdi.
ATAÇ: BUGÜN YAVRUMUN YANINA GELECEKTİ
8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç, “Benim yavrumun yanına gelecekti bugün. Şu an üzüntümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ahmet’e durumu anlatmadım. Bize kol kanat geren Natali hn. umarım adalet ile muamele görür” paylaşımında bulundu. İnsan hakları savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bir hasta çocuğa yardım için mi bu?” diye sordu.
POLİSLER GELDİ, GÖTÜRÜYORLAR
Natali Avazyan, 17.30 sıralarında evine yapılan baskınla gözaltına alındı. Gelişmeyi yine Avazyan, sosyal medya hesabından, “Polisler geldiler, götürüyorlar.” ifadeleriyle duyurdu. Gelişme üzerine sosyal medyada ‘hepimiz nataliavazyanız’ etiketi açıldı. Etiket kısa sürede 8 bine yakın paylaşılarak, Türkiye’nin gündeminde birinci sıraya oturdu.
[TR724] 11.2.2020
İnsan Hakları savunucusu Arlet Natali Avazyan, 2017’de Hilal Kaplan’la ilgili yorumsuz paylaştığı bir tweet nedeniyle evi basılarak gözaltına alındı. Avazyan, gelişmeyi, sosyal medyada paylaştığı, “Polisler geldi, götürüyorlar.” tweet’iyle duyurdu. Avazyan’ın paylaşımı kısa sürede binlerce RT ve beğeni aldı. Natali Avazyan’ın paylaşımının altına, yüzlerce ‘yanındayız’ mesajı atıldı.
Natali Avazyan sabah saatlerinde polislerin İstanbul’da ağabeyinin evini bastığını duyurdu. Bulunduğu adreste gözaltına alınmayı beklediğini söyledi. İlk paylaşımında, “İstanbul’da Abimin evini polisler basmış beni arıyorlarmış… Hazırlandım, bulunduğum adreste gelip beni almalarını bekliyorum… Tansiyon hastasıyım. Son 2 gündür çok yüksek tansiyonum… Eğer sağlığımla ilgili (ölüm, beyin kanaması vs) geçirirsen sorumlusu mevcut hükümettir.” ifadelerini kullandı.
Avazyan bu toprağın has evladıdır. https://t.co/IDF99wND5l— Zülfü Livaneli (@LivaneliZulfu) February 11, 2020
LİVANELİ: NATALİ BU TOPRAĞIN HAS EVLADIDIRHemşehrim @NataliAVAZYAN tansiyon hastası bir yardımsever. Herkesin yardımına koşuyor. Bakınız kanser hastası Ahmet Burhan’ın tedavisi için @Zekiye_Atac ‘la beraber koşturdu; pasaport için lobi/kamuoyu desteği vermeye çalıştı. Gözaltı ne, soruşturma ne?— Prof. Dr. Haluk Savaş (@drhaluksavas) February 11, 2020
Hepimiz NataliAvazyanız
Avazyan’ın paylaşımı kısa sürede büyük yankı buldu. Binlerce RT, beğeni ve yorum aldı. Sanatçı Zülfü Livaneli de Natali Avazyan’a destek verenler arasındaydı. Livaneli, paylaştığı tweet’inde, “Avazyan bu toprağın has evladıdır.” yorumunda bulundu. Modacı Barbaros Şansal ise “Yanındayım, her zaman.” diyerek Avazyan’a destek verdi.
ATAÇ: BUGÜN YAVRUMUN YANINA GELECEKTİ
8 yaşındaki kanser hastası Ahmet Burhan Ataç’ın annesi Zekiye Ataç, “Benim yavrumun yanına gelecekti bugün. Şu an üzüntümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ahmet’e durumu anlatmadım. Bize kol kanat geren Natali hn. umarım adalet ile muamele görür” paylaşımında bulundu. İnsan hakları savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Bir hasta çocuğa yardım için mi bu?” diye sordu.
polisler geldi götürüyorlar.
— Arlet Natali AVAZYAN (@NataliAVAZYAN) February 11, 2020
POLİSLER GELDİ, GÖTÜRÜYORLAR
Natali Avazyan, 17.30 sıralarında evine yapılan baskınla gözaltına alındı. Gelişmeyi yine Avazyan, sosyal medya hesabından, “Polisler geldiler, götürüyorlar.” ifadeleriyle duyurdu. Gelişme üzerine sosyal medyada ‘hepimiz nataliavazyanız’ etiketi açıldı. Etiket kısa sürede 8 bine yakın paylaşılarak, Türkiye’nin gündeminde birinci sıraya oturdu.
[TR724] 11.2.2020
Ekrem Dumanlı: Efendimiz (sas) buyuruyor ki; Aldatan bizden değildir!
Zaman Gazatesi eski Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Hizmet Hareketi içerisinde yer alan bazı kişilerin ‘insanları dolandırdığı’ iddiasıyla ilgili konuştu. Efendimiz’in (sas), “Aldatan bizden değildir!” sözünü hatırlatan Dumanlı, her grubun içinde art niyetli insanların olabileceğini, bunu Hizmet Hareketi’nin geneline mal etmenin doğru olmadığını anlattı.
Konuyu YouTube kanalında değerlendiren Dumanlı, şunları söyledi: “Aldatmak bir insana, bir mümine yakışmaz. İnsanlar çok ağır bir imtihandan geçiyor. Bir an önce zengin olmak isteyen insanların kullanamayacağı malzeme yoktur. Maalesef insanoğlunun böyle bir zaafı var. İnsanın malla, mülkle imtihanı çetindir. Hizmet’te bile olsa bazı insanlar yanlış yapabiliyor. Dönüp şunu hatırlamak lazım; Aldatan bizden değildir! Kim olursa olsun! Hangi sıfatı taşırsa taşısın. Hangi argümanları kullanırsa kullansın. Hizmet bir iyilik hareketidir. Hizmet bir eğitim hareketedir. Hizmet bir barış hareketidir. Arada yanlış yapan insan çıkmaz mı, tabi ki çıkar. Ancak şunu unutmamak lazım; Aldatan bizden değildir. Nokta!”
MİLYONLARCA İNSANIN ZAN ALTINDA BIRAKILMASI BÜYÜK VEBALDİR
“İki insan bir araya gelip ticari anlaşma imzalıyor. Ticaret yapıyorlar ama hiç birimizin haberi yok. Ancak sonra senin, benim haberimizin olmadığı konularda hepimizin birden suçlanması çok büyük bir vebaldir. Çok büyük bir günahtır. Milyonlarca insanı zan altında bırakmak çok büyük bir vebaldir. Hizmetle adı anılan insanlar, dünyada işi Hizmet olan insanlara şunu söylerim: Elinize para değmemeli. Hizmet’in parası kıyısından köşesinden asla değmemeli. Bir de bu hadiseleri duyan insanların ‘Aaa bak şöyle de oluyormuş’ diyerek milyonlarca insanı zan altında bırakması, yeminle söylüyorum, büyük bir vebaldir.”
HİZMETİN KOLLUK GÜCÜ YOK, KİRLİ İNSANLAR YARIN UTANACAKLAR
“Hizmet hareketine zorla girilmez, kovularak çıkılmaz. Bir hata yaptığın zaman ancak manevi bir şeyle karşılaşabilirsin. İnsanı hapse atamaz, dövemez. Bir kolluk kuvveti yok. Örgüt de değil. Bu yüzden insanların uyanık olması lazım. Ticaret yapıyorsa sağlam bir zemine basması lazım. Yanlış yapan varsa da ‘Arkadaş sen insanları aldatıyormuşsun, yazıklar olsun sana’ desin… Bundan da hiç kimse zarar etmez. Vebal altına girmemek lazım, temiz kalmak lazım. Bugünün yarınları da var. Kirli insanlar yarın utanacaklar.”
[TR724] 11.2.2020
Konuyu YouTube kanalında değerlendiren Dumanlı, şunları söyledi: “Aldatmak bir insana, bir mümine yakışmaz. İnsanlar çok ağır bir imtihandan geçiyor. Bir an önce zengin olmak isteyen insanların kullanamayacağı malzeme yoktur. Maalesef insanoğlunun böyle bir zaafı var. İnsanın malla, mülkle imtihanı çetindir. Hizmet’te bile olsa bazı insanlar yanlış yapabiliyor. Dönüp şunu hatırlamak lazım; Aldatan bizden değildir! Kim olursa olsun! Hangi sıfatı taşırsa taşısın. Hangi argümanları kullanırsa kullansın. Hizmet bir iyilik hareketidir. Hizmet bir eğitim hareketedir. Hizmet bir barış hareketidir. Arada yanlış yapan insan çıkmaz mı, tabi ki çıkar. Ancak şunu unutmamak lazım; Aldatan bizden değildir. Nokta!”
MİLYONLARCA İNSANIN ZAN ALTINDA BIRAKILMASI BÜYÜK VEBALDİR
“İki insan bir araya gelip ticari anlaşma imzalıyor. Ticaret yapıyorlar ama hiç birimizin haberi yok. Ancak sonra senin, benim haberimizin olmadığı konularda hepimizin birden suçlanması çok büyük bir vebaldir. Çok büyük bir günahtır. Milyonlarca insanı zan altında bırakmak çok büyük bir vebaldir. Hizmetle adı anılan insanlar, dünyada işi Hizmet olan insanlara şunu söylerim: Elinize para değmemeli. Hizmet’in parası kıyısından köşesinden asla değmemeli. Bir de bu hadiseleri duyan insanların ‘Aaa bak şöyle de oluyormuş’ diyerek milyonlarca insanı zan altında bırakması, yeminle söylüyorum, büyük bir vebaldir.”
HİZMETİN KOLLUK GÜCÜ YOK, KİRLİ İNSANLAR YARIN UTANACAKLAR
“Hizmet hareketine zorla girilmez, kovularak çıkılmaz. Bir hata yaptığın zaman ancak manevi bir şeyle karşılaşabilirsin. İnsanı hapse atamaz, dövemez. Bir kolluk kuvveti yok. Örgüt de değil. Bu yüzden insanların uyanık olması lazım. Ticaret yapıyorsa sağlam bir zemine basması lazım. Yanlış yapan varsa da ‘Arkadaş sen insanları aldatıyormuşsun, yazıklar olsun sana’ desin… Bundan da hiç kimse zarar etmez. Vebal altına girmemek lazım, temiz kalmak lazım. Bugünün yarınları da var. Kirli insanlar yarın utanacaklar.”
[TR724] 11.2.2020
Hadis, Tarih ve Tahlil [Fatih Kumaş]
Son zamanlarda deve idrarı ile alakalı hadis-i şerif etrafında bazı tartışmalar yeniden gündeme oturdu. Aslında bu tartışmaların bir evveliyeti de bulunmakta.
Evvelen şunu iyi bilmek gerekir ki, tıp eski devirlerde günümüzdeki gibi gözlem ve deneye dayalı değildi. Daha çok tecrübi bir şekilde tedavi yöntemleri bulunuyordu.Yani insanlara faydası dokunduğu görülen şeyler halk arasında ilaç kabul ediliyordu.
Bu konuda üzerinde önemle durulması gereken mesele, Rasulullah aleyhissaletu vesselam zamanındaki tıbbi uygulamalar ilahi kaynaklı mıydılar, yoksa tecrübi bir bilgiye dayalı, o toplum ve yörede uygulanan tedavi metotları mıydılar?
Prof. Dr. Bünyamin Erul bu konuda diyor ki: Hz. Peygamber’in tıbba dair, hastalıklar, tedavi yolları, yararlı veya zararlı bitkiler, gıdalar vb. beyânlarının birçoğunun yine onun tecrübesine ve çevre kültürüne dayandığı kanaatindeyiz. Ama bazen bu tür tasarruflarında Kur’an’dan ilham aldığını belirtmemiz gerekmektedir. (“Sahabenin Sünnet Anlayışı” adlı eserinde).
Diğer bir mesele bu metotlar birebir uygulanmak zorunda mıdır? daha net olarak söylersek mühim olan tedavinin gayesi midir yoksa tedavi olurken kullanılan vasıtalar mıdır? Mesela dişimizi temiz tutmak gaye ise, bunun illa misvakla mı olması gerekmektedir?
Rivayette mantar suyunun göze şifa olduğu söylenmektedir (Buhari, Tıbb, 20;28). Hatta bunu Endülüslü ve zamanının en önemli Botanik ve Farmakoloji uzmanı İbn Baytar da Cevâmi’u’l-Edviye ve’l-Ağdiye kitabında söylüyor. Göz merhemi ile tedavi olsak da olmaz mı?.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu konulardaki orjinal bir yorumunu da aktarmak istiyorum: Efendimiz’in niçin kan aldırdığını biliyorsak, aynı gerekçenin bulunması halinde kan aldırma sünnet olabilir. Yoksa durup dururken sünnet işlemek için kan aldırmak sünnet olmaz. Kan aldırırken
Efendimiz (sav) dönemindeki tekniği uygulayacağız diye bir şart da söz konusu değildir. Bugün tıp ilminde geçerli teknik ve usullerden yararlanmak daha uygun olabilir (Fasıldan Fasıla 2/298)
Bir de meselenin tarihi seyrine kapı aralayalım. Harun Reşid zamanında başhekimliğe yükselmiş Hristiyan Bahtişu ailesi hadis-i şerif bildiklerinden dolayı değil, tıp uzmanı oldukları için o konumdaydılar.
Hatta şunu da örnek verelim, Arap-İslam tıbbının zirve isimlerinden birisi olan Ebu Bekir b. Zekeriyya er-Razi yüksek ihtimal İslam’ın mümini değildi. Ama diğer bilginler onun tıbbi bilgisinden faydalanmakta bir beis görmüyorlardı.
Yine İslam kültüründen Ali b. el-Abbas gibi Avrupa kültürünü de etkilemiş bir tıp uzmanı çıkmıştı, İbn Sina da herkesçe malumdur. Bunlar tıbbi yöntemleri geliştirmiş ve sistematik hale getirmişlerdi. Ve bu konularda eser vermiş insanlardır.
Buraya kadar toparlayacak olursak, Sünnet’e riayet edenlerin Üstad Bediüzzaman’ın belirttiği gibi hayatlarında mühim bir takva yörüngesi oluşuyor. Yani rivayetlerde gelen bilgileri İbn Abdilberr’in dediği gibi, heva ehline bakıp yakıp yıkmamak lazım. Ama yeni gelişmelere de kapalı olmamak gerekiyor.
Kaldı ki İslam Tip kültürünün gelişmelere açık olduğu geçmişte görülecektir. Müslümanlar sadece Peygamber Efendimizin ebediyete irtihali zamanındaki ilaç ve tedavileri uygulamamış, onların temelleri üzerine yeni gelişmeler de ortaya çıkarmışlardır.
Diğer bir Endülüslü olan Zehravi gibi cerrahi alanında bırakalım İslam kültürünü, dünya kültürünü etkilemiş bir insan çıkmıştır. Ve Müslüman alimler dindarlıklarının yanında kendi uzmanlık alanındaki yabancı kültürlere de kapalı değillerdi.
Akdeniz çevresi ve Yakındoğu’da 5000 yıl önce ortaya çıkan tıp sanatı, bir sonraki medeniyete devredilip geliştirilerek, günümüzde dünyaya egemen olan bilimsel tıbbı meydana getirmiştir. Bu zincirin halkaları şöyle sıralanabilir:
Mezopotamya-Mısır tıbbı, Yunan-Roma tıbbı, İslam tıbbi, Rönesans ve sonrasında Avrupa’nın geliştirdiği tıp (Prof. Dr Bayat, Ali Haydar, Tıp Tarihi, sf. 12).
Mesela İbnu-n Nefs Hadis Usulü alanında muhtasar bir eser verecek kadar rivayet kültürüne hakim bir insandı ama Hipokrat’ın üç eserine de şerh yazmış bir insandı. Demek tıp hususunda hadislerin yanında Hipokrat’a bakmakta bir beis görmüyordu.
Şimdi biraz daha konu ile direkt temasa geçmeye başlayalım. İdrar ile tedavi sadece Arap coğrafyasında görülen bir uygulama değildi.
Yunan/Roma’nın en önemli düşünürlerinden ve dünya bilim tarihi için başvuru kaynağı bir eser meydana getirmis olan Plinius’un “Doğa Tarihi” olarak kaleme aldığı Naturalis Historia adlı kitabında develerin idrarlarının şifa için içildiğini söylemektedir (Naturalis Historia, XIII, 26).
Bu konuda şu vereceğim linkten Plinius’un değişik idrar tevaileri ve idrarın faydaları ile alakalı söylediklerini okuyabilirsiniz: https://www.mediamatic.net/en/page/231135/pliny-s-panacea.
Gelelim tıp tarihinin dünyadaki en önemli simalarından birisi olan İbn Sina’ya… Bu adresten bakacak olursanız idrar ile tedaviyi açıkça zikretmektedir. Ve Arap develerinin bu konuda faydalarından bahsetmektedir: https://medium.com/@SahniSeman/deve-idrarı-rivâyet-hakkında-i̇simli-videomuzda-yer-alan-belge-ve-fotoğraflar-ac82ef374923
Şimdi biraz da İslam fıkhı etrafında incelemede bulunalım. İbrahim Canan konu ile alakalı hadisin şerhinde diyor ki: Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Şâfiî, Ebu Sevr ve diğer birçok ulemâya göre bütün beviller pistir.
Hanefilerin mühim alimi Kasani diyor ki: Ebû Hanife’ye göre, devenin bevlini içmek caiz değildir, çünkü şifa vereceği kesin olarak bilinmemektedir. O’na göre Ureyneliler hadisi şu manaya gelir “Hz. Peygamber o sidiğin, yalnız onların hâstalığına şifa vereceğini bilmiştir,” (el-Bedayi, I, 61-62).
Diğer bir açıklamaya bakalım; ‘haramla tedavi olmaya kalkışmayınız’ (Ebu Davud, 3874) hadisi bu meselede dayanak teşkil eden rivayetlerden birisidir. Çünkü idrar genel manada necis ve haram kabul edilmiştir.
Hanefilerin umumi yaklaşımı şöyledir: Açlık halinde murdar hayvan yemek, susuzluk halinde şarap içmek ve boğazda kalan lokmayı indirmek, boğulmayı önlemek için şarap içmek nasıl caiz ise, şifa vereceği kesin olarak bilindiği takdirde, haram yiyecek ve içeceklerle tedavi de öylece caizdir.
Ancak onlarla şifanın hasıl olacağı bilinmiyorsa tedavi caiz olmaz. Ebu Davud’un tercüme ve şerhinde geçer ki: İmam-ı A’zam, İmam Şafii, Ebu Yûsuf, Ebû Sevr ve diğer bazı âlimlere göre, eti yenen hayvanların idrarları pistir.
Bu alimlere göre Ureyneliler hadisesindeki hüküm zarurete mebnidir. Zaruretin bulunduğu yerde birçok haram mubah olur. Ama zaruret kalkınca haram hükmü devam eder (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/40).
Görülebileceği gibi mesele eskiden de tartışılmıştır. Olayın zarurete dayalı, sadece o olay için geçerli olduğunu söyleyen mühim alimler de vardır. Zira idrar haram ve pis kabul edildiği için tedaviye uygun olmadığı düşünülmüştür.
Bunların hepsini topladığımız zaman eskiden beri süregelen bir tedavi yönteminin Arap yarımadasında da görülmesi tabiidir. Dünya tıbbını etkilemiş insanların bu konuda da açık beyanları bulunmaktadır. Mesele fıkıh açısından ihtilaflıdır.
Bunun üzerinden hadisleri eleştirmek, tahlil yetkinliği yeterli olmayan insanların günümüz çerçevesi üzerinden basit mantık ile olaylara yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Allah en doğrusunu bilendir.
[Fatih Kumaş] 11.2.2020 [TR724]
Evvelen şunu iyi bilmek gerekir ki, tıp eski devirlerde günümüzdeki gibi gözlem ve deneye dayalı değildi. Daha çok tecrübi bir şekilde tedavi yöntemleri bulunuyordu.Yani insanlara faydası dokunduğu görülen şeyler halk arasında ilaç kabul ediliyordu.
Bu konuda üzerinde önemle durulması gereken mesele, Rasulullah aleyhissaletu vesselam zamanındaki tıbbi uygulamalar ilahi kaynaklı mıydılar, yoksa tecrübi bir bilgiye dayalı, o toplum ve yörede uygulanan tedavi metotları mıydılar?
Prof. Dr. Bünyamin Erul bu konuda diyor ki: Hz. Peygamber’in tıbba dair, hastalıklar, tedavi yolları, yararlı veya zararlı bitkiler, gıdalar vb. beyânlarının birçoğunun yine onun tecrübesine ve çevre kültürüne dayandığı kanaatindeyiz. Ama bazen bu tür tasarruflarında Kur’an’dan ilham aldığını belirtmemiz gerekmektedir. (“Sahabenin Sünnet Anlayışı” adlı eserinde).
Diğer bir mesele bu metotlar birebir uygulanmak zorunda mıdır? daha net olarak söylersek mühim olan tedavinin gayesi midir yoksa tedavi olurken kullanılan vasıtalar mıdır? Mesela dişimizi temiz tutmak gaye ise, bunun illa misvakla mı olması gerekmektedir?
Rivayette mantar suyunun göze şifa olduğu söylenmektedir (Buhari, Tıbb, 20;28). Hatta bunu Endülüslü ve zamanının en önemli Botanik ve Farmakoloji uzmanı İbn Baytar da Cevâmi’u’l-Edviye ve’l-Ağdiye kitabında söylüyor. Göz merhemi ile tedavi olsak da olmaz mı?.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu konulardaki orjinal bir yorumunu da aktarmak istiyorum: Efendimiz’in niçin kan aldırdığını biliyorsak, aynı gerekçenin bulunması halinde kan aldırma sünnet olabilir. Yoksa durup dururken sünnet işlemek için kan aldırmak sünnet olmaz. Kan aldırırken
Efendimiz (sav) dönemindeki tekniği uygulayacağız diye bir şart da söz konusu değildir. Bugün tıp ilminde geçerli teknik ve usullerden yararlanmak daha uygun olabilir (Fasıldan Fasıla 2/298)
Bir de meselenin tarihi seyrine kapı aralayalım. Harun Reşid zamanında başhekimliğe yükselmiş Hristiyan Bahtişu ailesi hadis-i şerif bildiklerinden dolayı değil, tıp uzmanı oldukları için o konumdaydılar.
Hatta şunu da örnek verelim, Arap-İslam tıbbının zirve isimlerinden birisi olan Ebu Bekir b. Zekeriyya er-Razi yüksek ihtimal İslam’ın mümini değildi. Ama diğer bilginler onun tıbbi bilgisinden faydalanmakta bir beis görmüyorlardı.
Yine İslam kültüründen Ali b. el-Abbas gibi Avrupa kültürünü de etkilemiş bir tıp uzmanı çıkmıştı, İbn Sina da herkesçe malumdur. Bunlar tıbbi yöntemleri geliştirmiş ve sistematik hale getirmişlerdi. Ve bu konularda eser vermiş insanlardır.
Buraya kadar toparlayacak olursak, Sünnet’e riayet edenlerin Üstad Bediüzzaman’ın belirttiği gibi hayatlarında mühim bir takva yörüngesi oluşuyor. Yani rivayetlerde gelen bilgileri İbn Abdilberr’in dediği gibi, heva ehline bakıp yakıp yıkmamak lazım. Ama yeni gelişmelere de kapalı olmamak gerekiyor.
Kaldı ki İslam Tip kültürünün gelişmelere açık olduğu geçmişte görülecektir. Müslümanlar sadece Peygamber Efendimizin ebediyete irtihali zamanındaki ilaç ve tedavileri uygulamamış, onların temelleri üzerine yeni gelişmeler de ortaya çıkarmışlardır.
Diğer bir Endülüslü olan Zehravi gibi cerrahi alanında bırakalım İslam kültürünü, dünya kültürünü etkilemiş bir insan çıkmıştır. Ve Müslüman alimler dindarlıklarının yanında kendi uzmanlık alanındaki yabancı kültürlere de kapalı değillerdi.
Akdeniz çevresi ve Yakındoğu’da 5000 yıl önce ortaya çıkan tıp sanatı, bir sonraki medeniyete devredilip geliştirilerek, günümüzde dünyaya egemen olan bilimsel tıbbı meydana getirmiştir. Bu zincirin halkaları şöyle sıralanabilir:
Mezopotamya-Mısır tıbbı, Yunan-Roma tıbbı, İslam tıbbi, Rönesans ve sonrasında Avrupa’nın geliştirdiği tıp (Prof. Dr Bayat, Ali Haydar, Tıp Tarihi, sf. 12).
Mesela İbnu-n Nefs Hadis Usulü alanında muhtasar bir eser verecek kadar rivayet kültürüne hakim bir insandı ama Hipokrat’ın üç eserine de şerh yazmış bir insandı. Demek tıp hususunda hadislerin yanında Hipokrat’a bakmakta bir beis görmüyordu.
Şimdi biraz daha konu ile direkt temasa geçmeye başlayalım. İdrar ile tedavi sadece Arap coğrafyasında görülen bir uygulama değildi.
Yunan/Roma’nın en önemli düşünürlerinden ve dünya bilim tarihi için başvuru kaynağı bir eser meydana getirmis olan Plinius’un “Doğa Tarihi” olarak kaleme aldığı Naturalis Historia adlı kitabında develerin idrarlarının şifa için içildiğini söylemektedir (Naturalis Historia, XIII, 26).
Bu konuda şu vereceğim linkten Plinius’un değişik idrar tevaileri ve idrarın faydaları ile alakalı söylediklerini okuyabilirsiniz: https://www.mediamatic.net/en/page/231135/pliny-s-panacea.
Gelelim tıp tarihinin dünyadaki en önemli simalarından birisi olan İbn Sina’ya… Bu adresten bakacak olursanız idrar ile tedaviyi açıkça zikretmektedir. Ve Arap develerinin bu konuda faydalarından bahsetmektedir: https://medium.com/@SahniSeman/deve-idrarı-rivâyet-hakkında-i̇simli-videomuzda-yer-alan-belge-ve-fotoğraflar-ac82ef374923
Şimdi biraz da İslam fıkhı etrafında incelemede bulunalım. İbrahim Canan konu ile alakalı hadisin şerhinde diyor ki: Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Şâfiî, Ebu Sevr ve diğer birçok ulemâya göre bütün beviller pistir.
Hanefilerin mühim alimi Kasani diyor ki: Ebû Hanife’ye göre, devenin bevlini içmek caiz değildir, çünkü şifa vereceği kesin olarak bilinmemektedir. O’na göre Ureyneliler hadisi şu manaya gelir “Hz. Peygamber o sidiğin, yalnız onların hâstalığına şifa vereceğini bilmiştir,” (el-Bedayi, I, 61-62).
Diğer bir açıklamaya bakalım; ‘haramla tedavi olmaya kalkışmayınız’ (Ebu Davud, 3874) hadisi bu meselede dayanak teşkil eden rivayetlerden birisidir. Çünkü idrar genel manada necis ve haram kabul edilmiştir.
Hanefilerin umumi yaklaşımı şöyledir: Açlık halinde murdar hayvan yemek, susuzluk halinde şarap içmek ve boğazda kalan lokmayı indirmek, boğulmayı önlemek için şarap içmek nasıl caiz ise, şifa vereceği kesin olarak bilindiği takdirde, haram yiyecek ve içeceklerle tedavi de öylece caizdir.
Ancak onlarla şifanın hasıl olacağı bilinmiyorsa tedavi caiz olmaz. Ebu Davud’un tercüme ve şerhinde geçer ki: İmam-ı A’zam, İmam Şafii, Ebu Yûsuf, Ebû Sevr ve diğer bazı âlimlere göre, eti yenen hayvanların idrarları pistir.
Bu alimlere göre Ureyneliler hadisesindeki hüküm zarurete mebnidir. Zaruretin bulunduğu yerde birçok haram mubah olur. Ama zaruret kalkınca haram hükmü devam eder (Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/40).
Görülebileceği gibi mesele eskiden de tartışılmıştır. Olayın zarurete dayalı, sadece o olay için geçerli olduğunu söyleyen mühim alimler de vardır. Zira idrar haram ve pis kabul edildiği için tedaviye uygun olmadığı düşünülmüştür.
Bunların hepsini topladığımız zaman eskiden beri süregelen bir tedavi yönteminin Arap yarımadasında da görülmesi tabiidir. Dünya tıbbını etkilemiş insanların bu konuda da açık beyanları bulunmaktadır. Mesele fıkıh açısından ihtilaflıdır.
Bunun üzerinden hadisleri eleştirmek, tahlil yetkinliği yeterli olmayan insanların günümüz çerçevesi üzerinden basit mantık ile olaylara yaklaşmasından kaynaklanmaktadır. Allah en doğrusunu bilendir.
[Fatih Kumaş] 11.2.2020 [TR724]
Uzmanından bir Coronavirüs yazısı: Çin’de ne oluyor? [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]
Çin’de ortaya çıkan Coronavirus salgını bir anda dünyanın gündemine oturdu. Çin tarih boyunca birçok salgın hastalığın kaynağı olmuş bir ülke ve şu anda da kapalı bir rejim olması hasebiyle böyle bir salgın daha fazla gizem oluşturuyor. Daha ilginç olanı ise dünyada ve Türkiye’de konunun uzağından bile geçmeyen bir kısım “uzman” kişilerin televizyon kanallarını dolaşıp bu salgını kendi komplo teorileri ile açıklamaya çalışmalarıdır. Corona benzeri bütün dünyayı etkileyen salgınlar ilk defa ortaya çıkmadı, elbetteki Coronavirus salgını da son olmayacaktır. Bunun yanında sansasyon seven insanlar her zaman bu tarz haberleri köpürtmeyi ve bunları abartarak başkalarına aktarmaya devam edecekler. Her salgın aynı zamanda bir olağandışılıktır. Ülkeyi, toplumu ve tek tek insanları test eder.
Tarihe dönüp baktığımızda salgınların aynı zamanda siyasi bir olay olduklarını, çok defa tarihin seyrini etkilediklerini görürüz. Eski çağlardan beri tarihi kayıtlara giren salgınlar ülkelerle ve hatta kıtalarla sınırlı kalmamış, bütün dünyayı etkilemişlerdir. Daha eskilerine gitmeden Dünya Tarihini derinden etkileyen salgınların birkaçına bakalım. Doğu Roma İmparatoru Jüstinian’ın adına izafeten Jüstinian Vebası; (541-542) Afrika, Avrupa ve Batı Asya’da etkili olmuş ve nüfusun yaklaşık yüzde kırkının ölümüne yol açmıştı. Toplam olarak 25-50 milyon insanın bu pandemide (kıtaları etkileyen salgın) öldüğü tahmin ediliyor. Bu salgın, Roma İmparatorluğunu eski ihtişamına kavuşturan İmparator 1. Justinian döneminde olduğu için Justinian Vebası olarak tarihe geçti ve Roma İmparatorluğunun ciddi anlamda sarsılmasına ve güç kaybetmesine yol açtı. Tarihe Şiruya Vebası olarak geçen ve 627-628 yıllarında o zamanki Sasani İmparatorluğunu derinden etkileyen salgında, Sasani İmparatoru’nun da içinde olduğu, nüfusun yaklaşık yarısı ölmüştü. Tarihçiler bu salgının Müslümanların İran’ı fethini kolaylaştırdığını ileri sürerler.
SALGINLARDAN DOLAYI VEFAT EDEN TANIDIK İSİMLER
İslam Tarihinde önemli bir yeri olan benzer bir salgın 639’da Suriye ve Irak’ta yaşandı ve aralarında sahabelerin de bulunduğu yüz bini aşkın insanın kaybı ile sonuçlandı. Bu salgında vefat edenlerden biri de o sırada İslam Ordusunun komutanı olan Ebu Ubeyde ibn-i Cerrah’tı. Onun bu salgından kurtulması için Halife Ömer acil bir emirle kendisini Medine’ye çağırmıştı ama o bunu kabul etmeyerek orada kalmıştı. Bizim tarihimizi etkileyen benzeri birçok salgın hastalıklar olduğunu bilmekteyiz. Özellikle Avrupa nüfusunun yarısına yakınını öldüren 1331-1353 arasındaki Kara Veba gene Çin kökenliydi. Çin’i ve Asya’yı kasıp kavurduktan sonra Avrupa’ya ulaştı ve toplamda 75-200 milyon insanın ölümüne yol açtı. Bu salgının Avrupa’ya e Batı Asya’ya ulaşması Tatarların kuşattıkları Cenevizlilerin elindeki Kefe Kalesine vebalı insan cesetlerini mancınıklarla atmaları ve buradan gemilerle Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya ulaşması ile olmuştu. 2010 yılında yayınlanan bir bilimsel çalışma bu salgının etkeninin Yersinia pestis adlı hıyarcıklı veba etkeni olduğunu gösterdi. Görüldüğü gibi o zaman da insanlar bulaşıcı hastalıkları bir savaş silahı olarak kullanmaktaydılar.
VEBA SALGINI
Veba ve diğer salgın hastalıklar tarih boyunca bütün dünyayı etkilemeye devam etti. Bunun çok bilinen tipik bir örneği Kolera’dır. Kolara’nın Hindistan’da salgın oluşturup Avrupa’ya ulaşması 19. yüzyılın başlarında oldu. Ancak en çok etkilenen ülkeler arasında İslam Ülkeleri de vardı. Öyleki Hac ibadeti kolera salgınlarının gölgesinde kaldı ve hacılar koleraya karşı girişte ve çıkışta belli bölgelerde karantinaya alındılar. Savaşlarda cephede ölen askerden daha fazlası salgın hastalıklarda kaybedildi ve bu bazen tarihin seyrini etkiledi. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunun seçkin komutanlarından bir kısmını düşman kurşunu değil salgın hastalıklar öldürdü. Sarıkamış Harekatı’nın önemli isimlerinden 3. Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa 1915’de Erzurum’da ve 6. Ordu Komutanı ve büyük askeri strateji uzmanı, Türk dostu Baron von der Goltz (Golç Paşa) 1916’da Bağdat’ta tifüsten öldüler.
Salgın hastalıkların diğer hastalıklara göre farklı bir psikolojisi vardır ve bu hastalıkla mücadelenin belki de en önemli kısmını oluşturmaktadır. İnsanlar salgın hastalık söylentisi yayıldığında ve hele ölümler başladığında akl-ı selimle düşünmemeye başlarlar. Genç bir Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı olarak bizzat gördüğüm bir vakadaki psikolojiyi anlatmak isterim. 1991 ve 1994 yılında Ankara ve Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda kolera vakası görüldü. İşte bu vakalardan bir kısmını doğrudan takip ve tedavi ettik. Tabii ki o zaman sağlık yöneticileri bu vakaları asla açıklamadı ve bunu çağrıştıracak bir açıklama yapanı bile soruşturmaya tabi tuttular. 1994’de kolera vakası görülen bir köye inceleme yapmak üzere bir sağlık ekibi ile gittik. Hepimiz sağlıkçı olduğumuz ve koleranın nasıl bulaştığını da gayet iyi bildiğimiz halde ekipte akla zarar bir kolera korkusu hakimdi. Böyle durumlarda gruptaki birinin olumsuz bir tavır takınması bütün grubu etkiler ve bizde de öyle oldu. Biliyorduk ki kolera su ve gıda ile bulaşan, Vibrio cholera adlı bakterinin oluşturduğu, tedavisi çok kolay bir hastalıktır. Günümüzde basit bir antibiyotik tedavisi kolera tedavisine yeterli olabilmektedir. Ancak kolera adının da etkisi ile ekip olarak o kadar defansif davranıyorduk ki köylülerin bir kahvesini bile içmeyi kabul etmedik. Oysa kolera kahve ile asla bulaşamaz çünkü ısıya çok duyarlıdır ve yüksek ısıda hemen ölür. Demek ki salgın durumlarında sadece tıbbi bilgi değil toplum psikolojisinin de doğru yönetilmesi gerekmektedir.
SON SALGINA ZAMANINDA TEDBİR ALINMADI!
Şimdi Çin’de yaşanan salgının bu kadar yıkıcı boyutlara ulaşması çok açık olarak sağlık otoritelerinin zamanında tedbir al(a)madığını göstermektedir. Yansıyan bilgilerin de teyit ettiği üzere salgın fark edildiğinde hemen en azından sağlık birimlerini ve gerekirse kamuoyunu bilgilendirip gerekli adımlar atılmak yerine konunun kamuoyouna açıklanması ve önleyici tedbirlere başvurmak için yukarı makamlardan onay alınmaya çalışıldı. Bu tarz kapalı rejimlerde herşeye karar veren bir kişi vardır ve o da ülkenin bir numarasıdır. Çin’de de böylesi ciddi bir konu aynı yolu takip etti, hiç kimse sonunda ciddi handikaplar olan böyle bir konuda inisiyatif ve risk al(a)madı ve konu Başkan’a ulaşacak ciddiyet ve boyuta ulaştı. Bu boyuta ulaşan bir salgını durdurmak ve kontrol etmek daha önceki aşamalara göre binlerce kez daha maliyetli olacaktır. Şu anda Çin ülke olarak bu faturayı öderken aslında bu kadar merkeziyetçi bir yapının ne kadar büyük bir riks olduğunun da canlı örneği oldu.
BUNDAN SONRA NE OLUR?
Şu anda Çin dahil dünyanın birçok ülkesinde en gelişmiş metotlarla virusun genomunun çözülmesi ve aşısının geliştirilmesi çalışmaları devam ediyor. Medyaya da yansıdığı üzere ABD’den Avustralya’ya kadar birçok araştırma merkezi, ilaç firmaları ve üniversiteler bu konuda çalışıyor. Her konuda komplo teorisi üreten geri kalmış ülke aydınları konunun sadece bu kısmına (aşı üretip para kazanma) takılıp kalmak yerine keşke böyle durumlarda çözüm üretecek merkezler oluşturmaya katkıda bulunsalardı. Oysa bizim ülkemizde her on- onbeş yılda bir bütün yapılanları sıfırlayıp herşeyi silbaştan başlattığımız için hiçbir konuda bilime ve insanlığa katkımız olamıyor. Yeni KoronaVirüsüne karşı kısa zaman sonra geliştirilen bir yada birden fazla aşı ile salgının kontrol altına alınmasını ve sonlandırılmasını umuyorum.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 11.2.2020 [TR724]
Tarihe dönüp baktığımızda salgınların aynı zamanda siyasi bir olay olduklarını, çok defa tarihin seyrini etkilediklerini görürüz. Eski çağlardan beri tarihi kayıtlara giren salgınlar ülkelerle ve hatta kıtalarla sınırlı kalmamış, bütün dünyayı etkilemişlerdir. Daha eskilerine gitmeden Dünya Tarihini derinden etkileyen salgınların birkaçına bakalım. Doğu Roma İmparatoru Jüstinian’ın adına izafeten Jüstinian Vebası; (541-542) Afrika, Avrupa ve Batı Asya’da etkili olmuş ve nüfusun yaklaşık yüzde kırkının ölümüne yol açmıştı. Toplam olarak 25-50 milyon insanın bu pandemide (kıtaları etkileyen salgın) öldüğü tahmin ediliyor. Bu salgın, Roma İmparatorluğunu eski ihtişamına kavuşturan İmparator 1. Justinian döneminde olduğu için Justinian Vebası olarak tarihe geçti ve Roma İmparatorluğunun ciddi anlamda sarsılmasına ve güç kaybetmesine yol açtı. Tarihe Şiruya Vebası olarak geçen ve 627-628 yıllarında o zamanki Sasani İmparatorluğunu derinden etkileyen salgında, Sasani İmparatoru’nun da içinde olduğu, nüfusun yaklaşık yarısı ölmüştü. Tarihçiler bu salgının Müslümanların İran’ı fethini kolaylaştırdığını ileri sürerler.
SALGINLARDAN DOLAYI VEFAT EDEN TANIDIK İSİMLER
İslam Tarihinde önemli bir yeri olan benzer bir salgın 639’da Suriye ve Irak’ta yaşandı ve aralarında sahabelerin de bulunduğu yüz bini aşkın insanın kaybı ile sonuçlandı. Bu salgında vefat edenlerden biri de o sırada İslam Ordusunun komutanı olan Ebu Ubeyde ibn-i Cerrah’tı. Onun bu salgından kurtulması için Halife Ömer acil bir emirle kendisini Medine’ye çağırmıştı ama o bunu kabul etmeyerek orada kalmıştı. Bizim tarihimizi etkileyen benzeri birçok salgın hastalıklar olduğunu bilmekteyiz. Özellikle Avrupa nüfusunun yarısına yakınını öldüren 1331-1353 arasındaki Kara Veba gene Çin kökenliydi. Çin’i ve Asya’yı kasıp kavurduktan sonra Avrupa’ya ulaştı ve toplamda 75-200 milyon insanın ölümüne yol açtı. Bu salgının Avrupa’ya e Batı Asya’ya ulaşması Tatarların kuşattıkları Cenevizlilerin elindeki Kefe Kalesine vebalı insan cesetlerini mancınıklarla atmaları ve buradan gemilerle Avrupa’ya ve Ortadoğu’ya ulaşması ile olmuştu. 2010 yılında yayınlanan bir bilimsel çalışma bu salgının etkeninin Yersinia pestis adlı hıyarcıklı veba etkeni olduğunu gösterdi. Görüldüğü gibi o zaman da insanlar bulaşıcı hastalıkları bir savaş silahı olarak kullanmaktaydılar.
VEBA SALGINI
Veba ve diğer salgın hastalıklar tarih boyunca bütün dünyayı etkilemeye devam etti. Bunun çok bilinen tipik bir örneği Kolera’dır. Kolara’nın Hindistan’da salgın oluşturup Avrupa’ya ulaşması 19. yüzyılın başlarında oldu. Ancak en çok etkilenen ülkeler arasında İslam Ülkeleri de vardı. Öyleki Hac ibadeti kolera salgınlarının gölgesinde kaldı ve hacılar koleraya karşı girişte ve çıkışta belli bölgelerde karantinaya alındılar. Savaşlarda cephede ölen askerden daha fazlası salgın hastalıklarda kaybedildi ve bu bazen tarihin seyrini etkiledi. Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusunun seçkin komutanlarından bir kısmını düşman kurşunu değil salgın hastalıklar öldürdü. Sarıkamış Harekatı’nın önemli isimlerinden 3. Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa 1915’de Erzurum’da ve 6. Ordu Komutanı ve büyük askeri strateji uzmanı, Türk dostu Baron von der Goltz (Golç Paşa) 1916’da Bağdat’ta tifüsten öldüler.
Salgın hastalıkların diğer hastalıklara göre farklı bir psikolojisi vardır ve bu hastalıkla mücadelenin belki de en önemli kısmını oluşturmaktadır. İnsanlar salgın hastalık söylentisi yayıldığında ve hele ölümler başladığında akl-ı selimle düşünmemeye başlarlar. Genç bir Enfeksiyon Hastalıkları uzmanı olarak bizzat gördüğüm bir vakadaki psikolojiyi anlatmak isterim. 1991 ve 1994 yılında Ankara ve Güneydoğu Anadolu’da çok sayıda kolera vakası görüldü. İşte bu vakalardan bir kısmını doğrudan takip ve tedavi ettik. Tabii ki o zaman sağlık yöneticileri bu vakaları asla açıklamadı ve bunu çağrıştıracak bir açıklama yapanı bile soruşturmaya tabi tuttular. 1994’de kolera vakası görülen bir köye inceleme yapmak üzere bir sağlık ekibi ile gittik. Hepimiz sağlıkçı olduğumuz ve koleranın nasıl bulaştığını da gayet iyi bildiğimiz halde ekipte akla zarar bir kolera korkusu hakimdi. Böyle durumlarda gruptaki birinin olumsuz bir tavır takınması bütün grubu etkiler ve bizde de öyle oldu. Biliyorduk ki kolera su ve gıda ile bulaşan, Vibrio cholera adlı bakterinin oluşturduğu, tedavisi çok kolay bir hastalıktır. Günümüzde basit bir antibiyotik tedavisi kolera tedavisine yeterli olabilmektedir. Ancak kolera adının da etkisi ile ekip olarak o kadar defansif davranıyorduk ki köylülerin bir kahvesini bile içmeyi kabul etmedik. Oysa kolera kahve ile asla bulaşamaz çünkü ısıya çok duyarlıdır ve yüksek ısıda hemen ölür. Demek ki salgın durumlarında sadece tıbbi bilgi değil toplum psikolojisinin de doğru yönetilmesi gerekmektedir.
SON SALGINA ZAMANINDA TEDBİR ALINMADI!
Şimdi Çin’de yaşanan salgının bu kadar yıkıcı boyutlara ulaşması çok açık olarak sağlık otoritelerinin zamanında tedbir al(a)madığını göstermektedir. Yansıyan bilgilerin de teyit ettiği üzere salgın fark edildiğinde hemen en azından sağlık birimlerini ve gerekirse kamuoyunu bilgilendirip gerekli adımlar atılmak yerine konunun kamuoyouna açıklanması ve önleyici tedbirlere başvurmak için yukarı makamlardan onay alınmaya çalışıldı. Bu tarz kapalı rejimlerde herşeye karar veren bir kişi vardır ve o da ülkenin bir numarasıdır. Çin’de de böylesi ciddi bir konu aynı yolu takip etti, hiç kimse sonunda ciddi handikaplar olan böyle bir konuda inisiyatif ve risk al(a)madı ve konu Başkan’a ulaşacak ciddiyet ve boyuta ulaştı. Bu boyuta ulaşan bir salgını durdurmak ve kontrol etmek daha önceki aşamalara göre binlerce kez daha maliyetli olacaktır. Şu anda Çin ülke olarak bu faturayı öderken aslında bu kadar merkeziyetçi bir yapının ne kadar büyük bir riks olduğunun da canlı örneği oldu.
BUNDAN SONRA NE OLUR?
Şu anda Çin dahil dünyanın birçok ülkesinde en gelişmiş metotlarla virusun genomunun çözülmesi ve aşısının geliştirilmesi çalışmaları devam ediyor. Medyaya da yansıdığı üzere ABD’den Avustralya’ya kadar birçok araştırma merkezi, ilaç firmaları ve üniversiteler bu konuda çalışıyor. Her konuda komplo teorisi üreten geri kalmış ülke aydınları konunun sadece bu kısmına (aşı üretip para kazanma) takılıp kalmak yerine keşke böyle durumlarda çözüm üretecek merkezler oluşturmaya katkıda bulunsalardı. Oysa bizim ülkemizde her on- onbeş yılda bir bütün yapılanları sıfırlayıp herşeyi silbaştan başlattığımız için hiçbir konuda bilime ve insanlığa katkımız olamıyor. Yeni KoronaVirüsüne karşı kısa zaman sonra geliştirilen bir yada birden fazla aşı ile salgının kontrol altına alınmasını ve sonlandırılmasını umuyorum.
[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu] 11.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Salih Hoşoğlu
Kaydol:
Yorumlar (Atom)