1,5 milyara dayanan nüfusu ile ‘dünyanın yeni süper gücü’ olma antrenmanını devam ettiren Çin Halk Cumhuriyeti üç koldan ilerleyişini emin adımlarla sürdürüyor.
Birincisi Çin malları ve Çin Sermayesi Ortadoğu’dan Amerika’ya tüm dünyada ağırlığını artırıyor. Bugün teknoloji, ilaç ve sanayi gibi alanlarda faaliyet gösteren Çinli şirketler ABD ve Avrupalı şirketlerle çatır çatır rekabet ediyor.
İkincisi Çin nüfusu Afrika dahil dünyanın her yerine yayılıyor. Bu bir devlet politikası. Çin konuya o kadar önem veriyorki bazı uluslararası ihalelerde fiyat indirme karşılığında belli bir Çinli nüfusun o ülkeye yerleşmesi talebi bile oluyor. Sadece Almanya’daki 3 milyon Türk’ün Türkiye için önemi üzerinden kıyas ettiğimizde önümüzdeki 15-20 yıl içinde 100 milyonu geçen Çin diasporasının ne anlama geleceği az çok tahmin edilebilir!
Üçüncüsü ise Çin, siyasi nüfuz bölgelerini mütemadiyen geliştiriyor. Ekonomisinin düzenli büyümesini garantiye almak için bu sıçramayı bir zorunluluk olarak görüyor. Enerji fakiri Çin gelecekte yaşayacağı riskleri azaltmak için özellikle petrol zengini Ortadoğu’da olmak zorunda. Birinci Dünya Savaşı öncesinde kurulan ‘petrolü kontrol eden dünyayı kontrol eder’ denklemi hala geçer akçe. Ekonomisi büyüdükçe enerji ihtiyacı büyüyen Çin bu realitenin farkında. Sadece Rusya ve İran ile kurduğu ittifak ile değil diğer Arap ülkelerinde varlığını belirgin hale getiriyor. Çin ayrıca son yasa değişikliği ile devlet başkanlarının iki yıl seçilme sınırlandırmasını kaldırarak demokrasiden ziyade bir imparatorluk özlemi içerisinde olduğunu belirginleştirmiş oldu.
Biliyorsunuz geçen hafta Suriye krizinin sona erdirilmesi için yürütülen Astana barış sürecinin üç garantör ülkesinin liderleri olan Erdoğan, Putin ve Ruhani Ankara’da bir araya geldi. Görüşmenin hemen ardından Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Çinli mevkidaşına görüşmemin içeriği hakkında bilgi verdi. Çin üçlü zirve fotoğrafında yoktu ama Suriye dahil Ortadoğu’da olup biten her olayda var.
Zannediyorum Çin hem lobi gücü hem de siyasi ve ekonomik güç olarak kendini tam tahkim etmeden fotoğraf karelerinde olmaktan uzak duracak!
ABD ile Çin arasında son birkaç aydır baş gösteren gümrük atışmalarını bu genel trend üzerinden okumak gerektiği kanaatindeyim.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Çelik ve Alüminyum ithalatına getirdiği sırasıyla yüzde 25 ve yüzde 10’luk verginin esas hedefinde Çin olduğu diğer ülkelere getirdiği muafiyetle belli oldu. Çin’de karşılık vererek uğrayacağı 3 milyar dolarlık zarar kadar bazı ABD ürünlerine gümrük tarifesi uygulayacağını duyurdu. Bunun üzerine ABD tarafı Çin ile yaptığı ticaretteki 375 milyar dolarlık açığı bahane ederek 50 milyar dolarlık ithalat dilimine vergi getirilmesini gündemine aldı. Burada duracağı zannedilirken Çin aynı oranda ABD ürünlerine vergi getireceğini açıkladı. Adeta pokerde eline güvenen oyuncular gibi sürekli rakam artırma sürecinde son hamle geçtiğimiz hafta başında Amerika’dan geldi. Trump, Çin’den yapılacak ithalata 100 milyar dolar daha vergi uygulanmasının değerlendirilmesi talimatını verdi.
Trump daha sürecin başında twitter hesabından ticaret savaşlarının başlayabileceği endişelerine katılmadığını ancak böyle bir savaşta AB ve Çin’e karşı ellerinin güçlü olduğunu,zararlı çıkan tarafın ABD olmayacağını savunmuştu. Biraz egoist bir açıklama olsa da gerçekliği vardı. ABD pazarı bugün Çin’in ekonomik büyümesinin en büyük dinamiği. Bu pazar daralırsa yerine başka bir şey koyması da mümkün gözükmüyor. İşte bu gerçekten hareketle Çin’in ABD’ye misilleme yapmayacağı, uğrayacağı zararı sindirerek yoluna devam edeceği düşünülüyordu. Böyle olmadı. Ancak ABD’nin son çıkışına Çin’in aynı türden karşılık vermesi mümkün değil. Çünkü zaten ABD’nin Çin’e yaptığı toplam ihracat 130 milyar dolar. Eğer karşılık verecekse bunu ya elindeki ABD tahvillerini satarak yapacak ya da siyasi veaskeri bazı kozlarını ön plana çıkaracak. Piyasalar dünyanın en fazla ithalat yapan ülkesi ile dünyanın en fazla ihracat yapan ülkesi arasındaki bu kavganın tatlıya bağlanacağı düşüncesi ile şimdilik tepkilerini sınırlı verdi. Ticari kavganın bu aşamada resmen başlamadığını kağıt üzerinde yapıldığınıkabul edenlerdenim. Zira iki ülke birbirine çok bağımlı hale gelmiş durumda. Çok büyük bir sebep olmaz ise bu kazan-kazan çarkına çomak sokmazlar. Eğer Çin elindeki finansal koz olan ABD tahvillerini satacağını açıklarsa misilleme yarışında durmayacağı düşünülebilir. İşte o zaman piyasalarkarışır. Krizin derinleşmesinin Türkiye üzerinde de yıkıcı etkileri kaçınılmaz.
[Harun Odabaşı] 9.4.2018 [KronosHaber.com]
Demirören'e kredi veren Ziraat Bankası 22 ülkeden 1.44 milyar dolar borç topladı
Ziraat Bankası, Türkiye'nin en büyük medya kuruşunu olan Doğan Medya Grubu’nu satın alan Demirören Grubu'na 675 milyon dolar kredi sağladığı ortaya çıkmıştı. Kredinin, Demirören Grubu'na 2 yıl geri ödemesiz, 10 yıl vadeyle verildiği belirtilmişti.
Toplam 452 milyon dolar ve 797 milyon eurodan oluşan kredinin toplam maliyeti bir yıl vadede ABD Doları için LIBOR+130 baz puan ve Euro için EURIBOR+120 baz puan olarak gerçekleşti.
Konuya ilişkin açıklama yapan Ziraat Bankası Hazine Yönetimi ve Uluslararası Bankacılık Genel Müdür Yardımcısı Bilgehan Kuru, “Türkiye’nin 2017 yılını yüzde 7.4 gibi oldukça yüksek bir büyüme ile tamamlayan ülkemizin önümüzdeki yıllarda da güçlü ekonomik büyümesinin devamı için Ziraat Bankası olarak reel sektöre ve ülkenin tasarruf dengesine olan katkımızı sürdürüyor olacağız” dedi ve ekledi:
“Nisan ayında vadesi gelen bir milyar dolar tutarındaki sendikasyon kredimizi önemli oranda artan katılım tutarı ile toplamda bir milyar 440 milyon dolar olarak yenilemiş bulunuyoruz.
“Mevduat dışı kaynaklarımızın çeşitlendirilmesi ve dış ticaretin finansmanında piyasa payımızın arttırılması hedefi kapsamında 2013 yılında 700 milyon dolar ile başladığımız sendikasyon kredimizi böylece iki katına yükseltmiş olduk.
“Ayrıca bu borçlanma bugüne kadar tek seferde bir Türk bankasının sağladığı en yüksek tutarlı sendikasyon kredisi oldu. 452 milyon dolar ve 797 milyon euro’dan oluşan kredinin toplam maliyeti bir yıl vadede dolar için LIBOR+130 baz puan ve euro için EURIBOR+120 baz puan olarak gerçekleşti.
Kredilerdeki istikrarlı büyümemizin yanında dış ticaret işlemlerinde son beş yılda dörde katlanan bir hacim ve piyasa payı yakalamış bulunuyoruz. Sağlanan bu sendikasyon kredisinin de desteği ile dış ticaretin finansmanında elde ettiğimiz bu ivmeyi sürdürüyor olacağız. Geçen yıl 41 bankadan sağlanan kredi bu sene 44 bankadan daha yüksek tutarda ve daha düşük marj ile temin edilmiştir. Söz konusu koşullarla sağlanan kaynak son dönemde gözlenen rekabetçi uluslararası piyasa koşullarında dahi yurtdışı bankalarla uzun yıllardır güçlenerek devam eden işbirliğimizin, Bankamıza ve Türk bankacılık sektörüne duyulan güvenin eseridir.
“Söz konusu sendikasyon kredisi, Türk bankacılık sektörünün yurtdışından kaynak temin etme noktasında sorunla karşılaşmadan borçlanabildiği, uluslararası yatırımcıların ülkemiz ekonomisine güvenini sürdürdükleri, bankacılık sektörü ve ülkemize yatırımların devam ettiğinin önemli bir göstergesidir.“
[Samanyolu Haber] 9.4.2018
Toplam 452 milyon dolar ve 797 milyon eurodan oluşan kredinin toplam maliyeti bir yıl vadede ABD Doları için LIBOR+130 baz puan ve Euro için EURIBOR+120 baz puan olarak gerçekleşti.
Konuya ilişkin açıklama yapan Ziraat Bankası Hazine Yönetimi ve Uluslararası Bankacılık Genel Müdür Yardımcısı Bilgehan Kuru, “Türkiye’nin 2017 yılını yüzde 7.4 gibi oldukça yüksek bir büyüme ile tamamlayan ülkemizin önümüzdeki yıllarda da güçlü ekonomik büyümesinin devamı için Ziraat Bankası olarak reel sektöre ve ülkenin tasarruf dengesine olan katkımızı sürdürüyor olacağız” dedi ve ekledi:
“Nisan ayında vadesi gelen bir milyar dolar tutarındaki sendikasyon kredimizi önemli oranda artan katılım tutarı ile toplamda bir milyar 440 milyon dolar olarak yenilemiş bulunuyoruz.
“Mevduat dışı kaynaklarımızın çeşitlendirilmesi ve dış ticaretin finansmanında piyasa payımızın arttırılması hedefi kapsamında 2013 yılında 700 milyon dolar ile başladığımız sendikasyon kredimizi böylece iki katına yükseltmiş olduk.
“Ayrıca bu borçlanma bugüne kadar tek seferde bir Türk bankasının sağladığı en yüksek tutarlı sendikasyon kredisi oldu. 452 milyon dolar ve 797 milyon euro’dan oluşan kredinin toplam maliyeti bir yıl vadede dolar için LIBOR+130 baz puan ve euro için EURIBOR+120 baz puan olarak gerçekleşti.
Kredilerdeki istikrarlı büyümemizin yanında dış ticaret işlemlerinde son beş yılda dörde katlanan bir hacim ve piyasa payı yakalamış bulunuyoruz. Sağlanan bu sendikasyon kredisinin de desteği ile dış ticaretin finansmanında elde ettiğimiz bu ivmeyi sürdürüyor olacağız. Geçen yıl 41 bankadan sağlanan kredi bu sene 44 bankadan daha yüksek tutarda ve daha düşük marj ile temin edilmiştir. Söz konusu koşullarla sağlanan kaynak son dönemde gözlenen rekabetçi uluslararası piyasa koşullarında dahi yurtdışı bankalarla uzun yıllardır güçlenerek devam eden işbirliğimizin, Bankamıza ve Türk bankacılık sektörüne duyulan güvenin eseridir.
“Söz konusu sendikasyon kredisi, Türk bankacılık sektörünün yurtdışından kaynak temin etme noktasında sorunla karşılaşmadan borçlanabildiği, uluslararası yatırımcıların ülkemiz ekonomisine güvenini sürdürdükleri, bankacılık sektörü ve ülkemize yatırımların devam ettiğinin önemli bir göstergesidir.“
[Samanyolu Haber] 9.4.2018
Kosova’da kim ihanete uğradı? [Faruk Mercan]
Kosova’da kim ihanete uğradı?
Hikayeyi yıllar önce Profesör Niyazi Öktem’den dinlemiştim. Fransa’da 200 yıl boyunca çok kanlı iktidar hesaplaşmaları yaşanmasına rağmen, yönetimi ele geçiren hiçbir grubun karışmadığı kurumlar, Fransa dışındaki Fransız okullarıydı. Kilise ile devleti birbirinden kesin hatlarla ayıran kanunlara ve düşmanlığa varan kutuplaşmalara rağmen…
Bugün devletler literatüründe “Frankofon ülkeler” diye bir kavram bu yüzden var. Beş kıtada 50 ülke… Avrupa’da Fransızca konuşan nüfus 80 milyon, ama sadece Afrika kıtasında 150 milyon... Bu, Fransız okulları sayesinde oldu elbette…
Bu okullara ilişen herkes Fransa’ya ihanet etmiş olacaktı. Hiçbir yönetim Fransa’ya bu ihaneti yapmadı. Ve bugün dünyada Çince, İngilizce, Hintce, İspanyolca ve Arapça’dan sonra en çok konuşulan dil Fransızca…
Bu yüzden, Kosova’da oğretmenlerin Saraydaki şahsın çok kirli bir operasyonuyla kaçırılması bir devlet işi değil… Hiçbir devlet anlayışı bunu yapmaz. Dünyanın 175 ülkesindeki okullara ilişmemek için, Fransa’yı yönetenler gibi devlet adamı olmak lazım… Kosova’da, Pakistan’da, Malezya’da, Gabon’da oğretmen kaçıranlar devlet adamı değil, olsa olsa devlet aygıtını bir süreliğine ele geçirmiş iktidar hastaları… Ne pahasına olursa olsun iktidarda kalayım anlayışı bir iktidar hastalığıdır. Ülke yıkılsın, ama ben kalayım anlayışı bir güç hastalığıdır. Bu iktidarı, bu gücü günün birinde kaybetme korkusunun insana yaptırmayacağı ihanet ve kötülük yoktur. Stalin, Hitler, Kaddafi, Saddam, Hafiz Esad ve oğlu Besar Esad örnekleri ortada…
Simdi gelin asıl soruyu soralım: Kosova’da kim ihanete uğradı? Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj, Saray’daki şahsı hırsızlık yapmakla suçladı. Cok doğru bir ifade… Kosova’da üst düzey devlet yoneticilerinin çocuklarının da okudukları çok başarılı bu okulların ögretmenleri kaçırıldı. En pespaye bir mafya grubunun bile yapmayacağı bir rüşvet ve hile mekanizmasıyla… Bu sebeple Kosova başbakanı ülkesindeki işbirlikçi bazı bürokratların ihanetine uğradığını düşünüyor.
Tacikistan’da, Afganistan’da, Irak’ta, Bosna’da iç savaş şartlarında hiçbir çete bu öğretmenlere zarar vermedi. Hatta Tacikistan’da bir çete, havaalanı yolunda eşyalarını aldığı grubun öğretmenler olduğunu öğrenince, eşyalarını iade etti ve onlara okula kadar refakat etti. Afganistan’da Taliban rejimi bile öğretmenlere zarar vermedi. Bu sebeple Kosova’da karşımıza çıkan anlayış bir çete de değil. Bunlara çete demek, çetelere hakaret olur. Bunlar, tarihimizin çok ender kaydettiği bir ihanet örgütü...
Elbette, burada öncelikle ihanete uğrayan Kosova, çünkü bu okullar Kosova’nın… Dört yıl önce gittiğim Kosova’da ziyaret ettiğim bu okulların müdürünü ve öğretmenlerini kaçırmak gerçekten Kosova’ya yapılmış büyük bir ihanet…. Ama bence burada asıl ihanete uğrayan Türkiye… Kaçırılan öğretmenlerini kurtarmak için ellerinde pankartlarla yürüyen Kosvalı öğrencilerin gözünde Turkiye artık öğretmenlerini kaçıran bir haydut devlet… Gözyaşlarıyla babalarını arayarak öğretmenlerinin kurtarılmasını isteyen bu Kosovalı öğrencilerin zihnindeki Türkiye, okul düşmanı bir ülke artık…
Bu ekip tarihi boyunca Türkiye’ye yapılmamış bir ihaneti yapıyor. Bir insan Kosova’daki, Malezya’daki, Pakistan’daki, Gabon’daki, Moritanya’daki, Afgsanistan’daki ogretmenlerden neden korkar? Çünkü despotlar, kirli iktidar anlayışlarının kendileriyle birlikte ölüp gideceğini, yok olacağını bilirler. Onların etrafındaki halayıkları ve gozdeleri de iktidar nimetine yapışıktırlar. İktidar bitti mi herşey biter. Onun için düşman bellediklerini yok etmek, toptan imha etmek isterler. Ama asla yok edemezler. Hiçbir despotun ömrü buna yetmez. Kaddafi’yi fareler dediği insanlar kanalizasyon çukurunda yakaladı. Saddam, düşmanlarına yılan diyordu, bir kuyudan çıkarıldı. Mussolini, meydanda asıldı. Stalin, ölür ölmez vatan haini ilan edildi. Hitler, bir sığınakta hayatına son verdi. Hepsi geride devasa birer enkaz bıraktı.
Despotlar, aslında en büyük ihaneti ülkelerine yaparlar. Ne var ki, peşlerinde sürükledikleri kitleler bir süreliğine bunun farkına varmazlar. Ahmet Altan’ın dediği gibi, Saraydaki despot Turkiye’yi tüketti. Bütün devlet kurumlarını darmadağın etmiş, 200 bin devlet gorevlisini ihrac etmiş, 400 binden fazla insanı sorgulardan, işkenceli gözaltılardan gecirmiş… Ama hala Kosova’daki, Gabon’daki, Malezya’daki, Afganistan’daki öğretmenlerden korkuyor. Çünkü tükendiğini, bir hikayesinin olmadığını, iktidarı bittiği gün tarihin çöp sepetine çok kirli bir despot olarak atılacağını biliyor. Tarih, onun suç ortaklarını da bir ihanet şebekesinin yardakçıları olarak yazacak elbet…
Hayırseveri Rıza’nin marifetlerine bakın... Rıza’nın New York’taki hapishanede rüşvete bağladığı gardiyan tutuklandı. Rüşvete aracılık yapan kişi de bir Türk kadın avukat. Gardiyan, Rıza’ya plastik şişelerde alkol taşımış, hapishaneye cep telefonu sokmuş... Rıza, Meksikali uyusturucu baronu El Chapo ile aynı hapishaneye konulmuştu. (New York Times gazetesinin 5 Nisan 2018 tarihli haberi).
Hırsızlıkları, rüşvetleri gibi yalanları da dunyanın dilinde...
Aylarca seçim meydanlarında “Gezi olaylarının arkasında Almanya var, Lutfthansa var. Almanya, 3. havalimanını istemiyor” diye bağırdı. Gezi olaylarını, Cemaate mensup polislerin kışkırttığını iddia etti.
Almanya’nın Ankara Buyukelçisi Martin Erdmann açıkladı. Meğer Alman Posta Servisi DHL, üçüncü hava limanının en büyük yatırımcılarındanmış.
Büyükelçi, Avrupa’nın mülteciler icin Türkiye’ye ödemesi gereken parayı ödemediği iddiasının da yalan olduğunu, üç yıllık 3 milyar avronun tamamının ödendiğini ifade ediyor.
Turkiye bugün işte böyle kirli bir iktidarin sultasi altında… Kosova Parlamentosu, öğretmenlerin kaçırılması olayını soruşturmak uzere bir komisyon kurdu. Muhtemelen Kosova’da da Flynn olayına benzer bir ilişkiler ağı deşifre edilecek. Çünkü dünyanın her yerinde aynı tezgahla iş çeviriyor Saraydaki şahıs…
Saraydaki şahıs ve adamlarının her suçu, dünyada Hizmet hareketinin haklılığını, temizliğini ve masumiyetini bir kez daha ortaya koyuyor. Öğretmen kaçırmakla dünyada Hizmet’i bitireceğini zanneden bu zavallı zihniyet, aslında her suçuyla kendisini bitiriyor.
Elbette en büyük zararı, bu zihniyetin eline esir düşmüş Türkiye görüyor. Ama her esaretin bir bedeli olduğu gibi, bir de ömrü vardır.
[Faruk Mercan] 9.4.2018 [TR724]
Hikayeyi yıllar önce Profesör Niyazi Öktem’den dinlemiştim. Fransa’da 200 yıl boyunca çok kanlı iktidar hesaplaşmaları yaşanmasına rağmen, yönetimi ele geçiren hiçbir grubun karışmadığı kurumlar, Fransa dışındaki Fransız okullarıydı. Kilise ile devleti birbirinden kesin hatlarla ayıran kanunlara ve düşmanlığa varan kutuplaşmalara rağmen…
Bugün devletler literatüründe “Frankofon ülkeler” diye bir kavram bu yüzden var. Beş kıtada 50 ülke… Avrupa’da Fransızca konuşan nüfus 80 milyon, ama sadece Afrika kıtasında 150 milyon... Bu, Fransız okulları sayesinde oldu elbette…
Bu okullara ilişen herkes Fransa’ya ihanet etmiş olacaktı. Hiçbir yönetim Fransa’ya bu ihaneti yapmadı. Ve bugün dünyada Çince, İngilizce, Hintce, İspanyolca ve Arapça’dan sonra en çok konuşulan dil Fransızca…
Bu yüzden, Kosova’da oğretmenlerin Saraydaki şahsın çok kirli bir operasyonuyla kaçırılması bir devlet işi değil… Hiçbir devlet anlayışı bunu yapmaz. Dünyanın 175 ülkesindeki okullara ilişmemek için, Fransa’yı yönetenler gibi devlet adamı olmak lazım… Kosova’da, Pakistan’da, Malezya’da, Gabon’da oğretmen kaçıranlar devlet adamı değil, olsa olsa devlet aygıtını bir süreliğine ele geçirmiş iktidar hastaları… Ne pahasına olursa olsun iktidarda kalayım anlayışı bir iktidar hastalığıdır. Ülke yıkılsın, ama ben kalayım anlayışı bir güç hastalığıdır. Bu iktidarı, bu gücü günün birinde kaybetme korkusunun insana yaptırmayacağı ihanet ve kötülük yoktur. Stalin, Hitler, Kaddafi, Saddam, Hafiz Esad ve oğlu Besar Esad örnekleri ortada…
Simdi gelin asıl soruyu soralım: Kosova’da kim ihanete uğradı? Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj, Saray’daki şahsı hırsızlık yapmakla suçladı. Cok doğru bir ifade… Kosova’da üst düzey devlet yoneticilerinin çocuklarının da okudukları çok başarılı bu okulların ögretmenleri kaçırıldı. En pespaye bir mafya grubunun bile yapmayacağı bir rüşvet ve hile mekanizmasıyla… Bu sebeple Kosova başbakanı ülkesindeki işbirlikçi bazı bürokratların ihanetine uğradığını düşünüyor.
Tacikistan’da, Afganistan’da, Irak’ta, Bosna’da iç savaş şartlarında hiçbir çete bu öğretmenlere zarar vermedi. Hatta Tacikistan’da bir çete, havaalanı yolunda eşyalarını aldığı grubun öğretmenler olduğunu öğrenince, eşyalarını iade etti ve onlara okula kadar refakat etti. Afganistan’da Taliban rejimi bile öğretmenlere zarar vermedi. Bu sebeple Kosova’da karşımıza çıkan anlayış bir çete de değil. Bunlara çete demek, çetelere hakaret olur. Bunlar, tarihimizin çok ender kaydettiği bir ihanet örgütü...
Elbette, burada öncelikle ihanete uğrayan Kosova, çünkü bu okullar Kosova’nın… Dört yıl önce gittiğim Kosova’da ziyaret ettiğim bu okulların müdürünü ve öğretmenlerini kaçırmak gerçekten Kosova’ya yapılmış büyük bir ihanet…. Ama bence burada asıl ihanete uğrayan Türkiye… Kaçırılan öğretmenlerini kurtarmak için ellerinde pankartlarla yürüyen Kosvalı öğrencilerin gözünde Turkiye artık öğretmenlerini kaçıran bir haydut devlet… Gözyaşlarıyla babalarını arayarak öğretmenlerinin kurtarılmasını isteyen bu Kosovalı öğrencilerin zihnindeki Türkiye, okul düşmanı bir ülke artık…
Bu ekip tarihi boyunca Türkiye’ye yapılmamış bir ihaneti yapıyor. Bir insan Kosova’daki, Malezya’daki, Pakistan’daki, Gabon’daki, Moritanya’daki, Afgsanistan’daki ogretmenlerden neden korkar? Çünkü despotlar, kirli iktidar anlayışlarının kendileriyle birlikte ölüp gideceğini, yok olacağını bilirler. Onların etrafındaki halayıkları ve gozdeleri de iktidar nimetine yapışıktırlar. İktidar bitti mi herşey biter. Onun için düşman bellediklerini yok etmek, toptan imha etmek isterler. Ama asla yok edemezler. Hiçbir despotun ömrü buna yetmez. Kaddafi’yi fareler dediği insanlar kanalizasyon çukurunda yakaladı. Saddam, düşmanlarına yılan diyordu, bir kuyudan çıkarıldı. Mussolini, meydanda asıldı. Stalin, ölür ölmez vatan haini ilan edildi. Hitler, bir sığınakta hayatına son verdi. Hepsi geride devasa birer enkaz bıraktı.
Despotlar, aslında en büyük ihaneti ülkelerine yaparlar. Ne var ki, peşlerinde sürükledikleri kitleler bir süreliğine bunun farkına varmazlar. Ahmet Altan’ın dediği gibi, Saraydaki despot Turkiye’yi tüketti. Bütün devlet kurumlarını darmadağın etmiş, 200 bin devlet gorevlisini ihrac etmiş, 400 binden fazla insanı sorgulardan, işkenceli gözaltılardan gecirmiş… Ama hala Kosova’daki, Gabon’daki, Malezya’daki, Afganistan’daki öğretmenlerden korkuyor. Çünkü tükendiğini, bir hikayesinin olmadığını, iktidarı bittiği gün tarihin çöp sepetine çok kirli bir despot olarak atılacağını biliyor. Tarih, onun suç ortaklarını da bir ihanet şebekesinin yardakçıları olarak yazacak elbet…
Hayırseveri Rıza’nin marifetlerine bakın... Rıza’nın New York’taki hapishanede rüşvete bağladığı gardiyan tutuklandı. Rüşvete aracılık yapan kişi de bir Türk kadın avukat. Gardiyan, Rıza’ya plastik şişelerde alkol taşımış, hapishaneye cep telefonu sokmuş... Rıza, Meksikali uyusturucu baronu El Chapo ile aynı hapishaneye konulmuştu. (New York Times gazetesinin 5 Nisan 2018 tarihli haberi).
Hırsızlıkları, rüşvetleri gibi yalanları da dunyanın dilinde...
Aylarca seçim meydanlarında “Gezi olaylarının arkasında Almanya var, Lutfthansa var. Almanya, 3. havalimanını istemiyor” diye bağırdı. Gezi olaylarını, Cemaate mensup polislerin kışkırttığını iddia etti.
Almanya’nın Ankara Buyukelçisi Martin Erdmann açıkladı. Meğer Alman Posta Servisi DHL, üçüncü hava limanının en büyük yatırımcılarındanmış.
Büyükelçi, Avrupa’nın mülteciler icin Türkiye’ye ödemesi gereken parayı ödemediği iddiasının da yalan olduğunu, üç yıllık 3 milyar avronun tamamının ödendiğini ifade ediyor.
Turkiye bugün işte böyle kirli bir iktidarin sultasi altında… Kosova Parlamentosu, öğretmenlerin kaçırılması olayını soruşturmak uzere bir komisyon kurdu. Muhtemelen Kosova’da da Flynn olayına benzer bir ilişkiler ağı deşifre edilecek. Çünkü dünyanın her yerinde aynı tezgahla iş çeviriyor Saraydaki şahıs…
Saraydaki şahıs ve adamlarının her suçu, dünyada Hizmet hareketinin haklılığını, temizliğini ve masumiyetini bir kez daha ortaya koyuyor. Öğretmen kaçırmakla dünyada Hizmet’i bitireceğini zanneden bu zavallı zihniyet, aslında her suçuyla kendisini bitiriyor.
Elbette en büyük zararı, bu zihniyetin eline esir düşmüş Türkiye görüyor. Ama her esaretin bir bedeli olduğu gibi, bir de ömrü vardır.
[Faruk Mercan] 9.4.2018 [TR724]
Yeni insanın yapacakları [Abdullah Aymaz]
Üstad Necip Fazıl Kısakürek, Adnan Menderes iktidara gelip Başbakan olunca, kendisine “Ya ol! Veya öl!” diye bir tavsiyede bulunmuştu. Bunun mânası, bu milletin, sadece ezanının aslî şekline dönmesiyle değil, her şeyiyle özüne ve köküne dönmesi için ölesiye bir gayret göster demekti… Ağaç özüyle, köküyle gürler… Milletler de öyle… Bediüzzaman Hazretleri 1919’da yazdığı Lemaat Risalesinde, Avrupa mukallitlerine bir misal veriyor. İp üstündeki cambaz yerde sağlam duran, ayakları yere basan ile eğer kavgaya girişirse başına gelecekleri anlatıyordu. İp üstünde durabilmek için pek çok dengeleri gözetecek insan, yerde sağlam duranla nasıl savaşabilir ve yarışmaya kalkışabilir?
Onun için bir önceki yazımızda üzerinde bir nebze durduğumuz M. Fethullah Gülen Hocaefendinin Yeni İnsan yazısında bu husus da ele alınarak “Yeni insan, kendi kendine benzemeye ve tarihî dinamiklerle bezenmeye çalışacaktır.” denildikten sonra şöyle devam ediliyor:
“Şanlı geçmişindeki inananlar gibi inanacak, düşünenler gibi düşünecek; onlar gibi soluklarını duyurma arzusuyla şahlanacak ve onlar gibi karanlıkların bağrına nurlar saçacak… bunları yaparken de, derin bir vefa hissiyle bir lâhza bile Hakk düşüncesinden ayrılmayacak… Hakkı tutup kaldırmak için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilecek… icabında yurt-yuva, evlâd u iyâl her şeyi terketmeye hazır olacak… mal-can kaygısına, refâh-saadet arzusuna kapılmadan bugün mazhar olduğu her şeyi, yakın-uzak milletinin istikbâli yolunda tek zerresini dahi zâyi etmeden tohumları toprağa saçtığı gibi, Hakkın inâyet yamaçlarına saçacak, sonra kuluçkanın yumurta ve civcivler üzerine abandığı gibi bir ızdırap ve bekleyiş faslına girerek inleyip kıvranacak; ürperip yakarışa geçecek ve her gün ölüp ölüp dirilecek. HAKK YOLUNDA OLMAYI, HAKK YOLUNDA ÖLMEYİ hayatının gayesi bilecek ve böyle bir gayeyi fevt etmiş olmayı da şahsı adına telâfisi imkânsız en büyük bir kayıp sayacaktır.”
Her peygamberin mucizesinin, gelişen ilim ve fenlere ilham kaynağı ve rehberliği yönünden bir öncülüğü olduğu gibi, binlerce mucizeye mazhar Son Peygamber Muhammed Aleyhisselam'ın en büyük mucizesi, olan Kur’an-ı Kerim’in de en parlak mucizelik yönlerinden edebiyat ve belağat veçhinin öne çıkması elbette âhir zamanda meramını maksadını anlatma yönünden medyanın çok öne çıkacağına işaret ve rehberlik etmektedir. Bu açıdan YENİ İNSAN’a düşenleri Hocaefendi şöyle açıklamaktadır: “Yeni insan, insanların akıl, kalb, ruh ve duygularına ulaşma yolunda, kitaptan gazeteye, gazeteden mecmua ve bültene, onlardan da radyo ve televizyona kadar, bütün modern imkânlardan –kitle iletişim vasıtalarını kast ediyorum- yararlanacak ve kendini bir kere daha ispatlamaya çalışacaktır.”
Önümüzde Kitap ve Sünnet gibi iki AK KAYNAK var. Bu kaynaklar insanlık için yepyeni bir MEDENİYET PROJESİNİN prensiplerini içlerinde barındırmaktadırlar. Bu hususla alâkalı olarak Hocaefendi şöyle demektedir:
“Yeni insan, ruhunun kökleri itibariyle çok derin, içinde yaşadığı dünya itibariyle de çok yönlüdür. O, ilimden sanata, teknolojiden metafiziğe, her sahada söz sahibi ve kendini alâkadar eden her mesele ile içli-dışlıdır. Evet o, doyma bilmeyen ilim aşkı, her gün daha bir başkalaşan marifet tutkusu ve idrak üstü ledünnî derinlikleriyle AK DEVRİN (Asr-ı Saadetin) AYDINLIK İNSANLARIYLA (Sahabe Efendilerimizle) omuz omuza ve her gün yeni bir miracın süvarisi olarak da rûhânilerle atbaşıdır.
“Yeni insan, bütün varlığa karşı sevgiyle dopdolu ve insanî değerlerin koruyucusu ve kollayıcısıdır. O, bir tarftan insanı insan yapan ahlâk ve fazilet gibi esaslarla kendi yerini belirleyip kendini bulurken, diğer yandan da bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşûmül ‘evrensel’ ve diğergâmdır. (…) O, çevresinde iyi olan her şeyi, korur kollar ve onu başkalarına da salıklar… bütün fenalıklara karşı savaş ilan eder ve onları, içinde yaşadığı toplumun bünyesinden söküp atacağı ana kadar bir yay gibi hep gerili kalır. (…) Okunması gereken kitapları okur ve okutur. Ruh ve mânâ köküne saygılı gazete ve mecmualara omuz verir… sokak sokak dolaşır, kendi insanının ihtiyacı olan mecmualara omuz verir.
“Yeni insan bir fâtih ve kâşiftir. Her gün benliğinin derinliklerinde ve fezanın enginliklerinde yeni yeni burçlara bayrağını diker, âfak ve enfüsün sırlı kapılarını zorlar. İmanı ve irfanı sâyesinde eşyanın perde arkasına ulaştıkça daha da şahlanır… ötelerde ve daha ötelerde otağı değiştirir durur… derken gün gelir, TOPRAK SİNESİNDE SAKLADIĞI ŞEYLERLE ONA SES VERİR… DENİZLERİN DERİNLİKLERİNDE YATAN CEVHERLER ONUN BÜYÜLÜ ASÂSIYLA ORTAYA ÇIKAR… SEMÂLAR KAPILARINI ARDINA KADAR AÇAR VE ONA ‘ BUYUR!’ DER.”
Evet, Hadis-i Şeriflerde de müjdelenen bu hususlar inşaallah bir gün mutlaka tahakkuk edecektir.
[Abdullah Aymaz] 9.4.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Onun için bir önceki yazımızda üzerinde bir nebze durduğumuz M. Fethullah Gülen Hocaefendinin Yeni İnsan yazısında bu husus da ele alınarak “Yeni insan, kendi kendine benzemeye ve tarihî dinamiklerle bezenmeye çalışacaktır.” denildikten sonra şöyle devam ediliyor:
“Şanlı geçmişindeki inananlar gibi inanacak, düşünenler gibi düşünecek; onlar gibi soluklarını duyurma arzusuyla şahlanacak ve onlar gibi karanlıkların bağrına nurlar saçacak… bunları yaparken de, derin bir vefa hissiyle bir lâhza bile Hakk düşüncesinden ayrılmayacak… Hakkı tutup kaldırmak için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilecek… icabında yurt-yuva, evlâd u iyâl her şeyi terketmeye hazır olacak… mal-can kaygısına, refâh-saadet arzusuna kapılmadan bugün mazhar olduğu her şeyi, yakın-uzak milletinin istikbâli yolunda tek zerresini dahi zâyi etmeden tohumları toprağa saçtığı gibi, Hakkın inâyet yamaçlarına saçacak, sonra kuluçkanın yumurta ve civcivler üzerine abandığı gibi bir ızdırap ve bekleyiş faslına girerek inleyip kıvranacak; ürperip yakarışa geçecek ve her gün ölüp ölüp dirilecek. HAKK YOLUNDA OLMAYI, HAKK YOLUNDA ÖLMEYİ hayatının gayesi bilecek ve böyle bir gayeyi fevt etmiş olmayı da şahsı adına telâfisi imkânsız en büyük bir kayıp sayacaktır.”
Her peygamberin mucizesinin, gelişen ilim ve fenlere ilham kaynağı ve rehberliği yönünden bir öncülüğü olduğu gibi, binlerce mucizeye mazhar Son Peygamber Muhammed Aleyhisselam'ın en büyük mucizesi, olan Kur’an-ı Kerim’in de en parlak mucizelik yönlerinden edebiyat ve belağat veçhinin öne çıkması elbette âhir zamanda meramını maksadını anlatma yönünden medyanın çok öne çıkacağına işaret ve rehberlik etmektedir. Bu açıdan YENİ İNSAN’a düşenleri Hocaefendi şöyle açıklamaktadır: “Yeni insan, insanların akıl, kalb, ruh ve duygularına ulaşma yolunda, kitaptan gazeteye, gazeteden mecmua ve bültene, onlardan da radyo ve televizyona kadar, bütün modern imkânlardan –kitle iletişim vasıtalarını kast ediyorum- yararlanacak ve kendini bir kere daha ispatlamaya çalışacaktır.”
Önümüzde Kitap ve Sünnet gibi iki AK KAYNAK var. Bu kaynaklar insanlık için yepyeni bir MEDENİYET PROJESİNİN prensiplerini içlerinde barındırmaktadırlar. Bu hususla alâkalı olarak Hocaefendi şöyle demektedir:
“Yeni insan, ruhunun kökleri itibariyle çok derin, içinde yaşadığı dünya itibariyle de çok yönlüdür. O, ilimden sanata, teknolojiden metafiziğe, her sahada söz sahibi ve kendini alâkadar eden her mesele ile içli-dışlıdır. Evet o, doyma bilmeyen ilim aşkı, her gün daha bir başkalaşan marifet tutkusu ve idrak üstü ledünnî derinlikleriyle AK DEVRİN (Asr-ı Saadetin) AYDINLIK İNSANLARIYLA (Sahabe Efendilerimizle) omuz omuza ve her gün yeni bir miracın süvarisi olarak da rûhânilerle atbaşıdır.
“Yeni insan, bütün varlığa karşı sevgiyle dopdolu ve insanî değerlerin koruyucusu ve kollayıcısıdır. O, bir tarftan insanı insan yapan ahlâk ve fazilet gibi esaslarla kendi yerini belirleyip kendini bulurken, diğer yandan da bütün varlığı şefkatle kucaklayacak kadar âlemşûmül ‘evrensel’ ve diğergâmdır. (…) O, çevresinde iyi olan her şeyi, korur kollar ve onu başkalarına da salıklar… bütün fenalıklara karşı savaş ilan eder ve onları, içinde yaşadığı toplumun bünyesinden söküp atacağı ana kadar bir yay gibi hep gerili kalır. (…) Okunması gereken kitapları okur ve okutur. Ruh ve mânâ köküne saygılı gazete ve mecmualara omuz verir… sokak sokak dolaşır, kendi insanının ihtiyacı olan mecmualara omuz verir.
“Yeni insan bir fâtih ve kâşiftir. Her gün benliğinin derinliklerinde ve fezanın enginliklerinde yeni yeni burçlara bayrağını diker, âfak ve enfüsün sırlı kapılarını zorlar. İmanı ve irfanı sâyesinde eşyanın perde arkasına ulaştıkça daha da şahlanır… ötelerde ve daha ötelerde otağı değiştirir durur… derken gün gelir, TOPRAK SİNESİNDE SAKLADIĞI ŞEYLERLE ONA SES VERİR… DENİZLERİN DERİNLİKLERİNDE YATAN CEVHERLER ONUN BÜYÜLÜ ASÂSIYLA ORTAYA ÇIKAR… SEMÂLAR KAPILARINI ARDINA KADAR AÇAR VE ONA ‘ BUYUR!’ DER.”
Evet, Hadis-i Şeriflerde de müjdelenen bu hususlar inşaallah bir gün mutlaka tahakkuk edecektir.
[Abdullah Aymaz] 9.4.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Arnold bile devrildi! [Kadir Gürcan]
Ülkelerini baskı ile idare eden liderlerin, sağlıklı, genç ve dinamik görünme gibi bir saplantıları da var. Yaşları ilerledikçe bu takıntıları daha bir artıyor. “Ben de hala iş var...” görüntüsü vermek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ekseri itibariyle de ömürlerinin ikinci yarısında olan bu liderlerin önlerinde çok uzun bir maç görünmüyor.
Dünyaya demokratik bir görüntü vermek için yapılan seçimlerde zaten kazanacakları ve istedikleri oyları alacakları belli iken, idari kabiliyetlerinden çok, eskimeye, yıpranmaya mahkum fiziki görüntülerine neden bu kadar ehemmiyet verirler, anlamak gerçekten zor. Halbuki, zihni melekeleri yerinde olsun yeter. Aklımıza gelen tek makul izah, zamanın yıpratıcılığı önündeki çaresizlikleri. Her yeni gün, ebediyet vehim ve tutkularının üzerine kezzab dökülüyor olmalı. Seçmenler, ömür ve gençlik bahşedemiyorlar.
Rusya da yapılan son seçimlerde yine yüzde yetmişin üzerinde oy alarak devlet başkanlığını bir kez daha yenileyen Putin, maço ve sert görünümünü ısrarla sürdürüyor. Gömleğini çıkarıp, yarı çıplak ata binmesi, eksi yirmi derecede buz gibi suya dalması ya da Uzak-Doğu sporlarındaki merakını kameralar önünde tatmin çabaları, vazgeçemediği hobilerinden. Bu satırların yazarının da favorilerinden olan, Holywood’un, kendine has yakın döğüş sporu, Aikido ustası Steven Segal, Putin’in yakın arkadaşlarından.
ABD başkanları, dış ülke operasyonlarında olan askeri personeli ziyaret ettiklerinde, koyu mavi bir yağmurluk ya da rüzgarlık giyiyorlar. Zaten herkes onların başkumandan olduğunu biliyor. Kamuflaj giyerek herkesten daha asker ya da daha vatanperver görünme derdinde değiller.
Trump, şimdiye kadar hiç askeri kıyafet giymedi, kamuflaj ile ordu teftişi ediyor görünüp, gövde gösterisi yapmadı ama, onun askerlik ile irtibatı gençlik yıllarına dayanıyor. New York Academy (Askeri Akademi), Trump’ın liseli yılarını geçirdiği okul. Yetmişini aşmış yaşına rağmen, askeri okulların “Baş yukarda, omuzlar dik ve gözler ileride!” üçlemesine azami dikkat ediyor.
Vazgeçemediği Golf hobisini tatmin için kameraların karşısına geçtiğinde, artık iyice ihtiyarladığı giydiği elbisenin her tarafından fırlayan fiziki detaylardan anlaşılıyor. Trump, Obama’nın geride bıraktığı her şeyi sonlandırmaya kararlı ama, yarı yaşındaki bu siyahi delikanlının atletik ve karizmatik görüntüsünü zihinlerden silemeyecek. Trump’ın, komedi dünyasının vazgeçilmez malzemesi olan ekme, portakal renkli saçlarını hiç sormayın! Kızı bile bu saçlarıyla dal geçiyormuş, iyi mi? 2005’de Trump hakkında bir kitap yazan Robert Slater, kapaktaki Trump resminin fazla kilolu görünmesinden dolayı nasıl baskı gördüğünü anlatır ve “Yapacağınız en büyük hata, Trump’ı kilolu ve tombul göstermektir.” uyarısında bulunuyor.
Afrin operasyonunun başladığı günlerde, Sayın Cumhurbaşkanı üzerine giydiği iğreti bir kamuflaj parka ile kötü bir görüntü sergilemişti. Konu ile alakalı hislerimizi “Kamuflaj ve kefen olmasın da...” başlıklı bir yazı ile ifade etmeye çalışmıştık. Dikkatlerini çekip çekmediğini bilmiyoruz. Şu kadar var ki, koskoca cumhurbaşkanının düşürüldüğü acınası gariplik gözü olan herkesi rahatsız etmiş.
Müşkülpesentlik, zor beğenme ya da ille de kusur arama olarak görmeyin ama, Sayın Cumhurbaşkanı’nın orduyu son teftişinde üzerine giydirdikleri tam takım kamuflaj-üniforma da pek iyi durmamış. Hazret uzun boylu olduğu için, sırtının kamburu ve karın kısmından fırlayan fazlalıklar gizlenememiş. Konuşma kürsüsünün arkasında pek belli olmayan vücut detaylarını seçmenin, partizanların ve militanların gözünden saklamak lazım. Yirmi yaşındaki delikanlılar “Yahu Başkumandan bu mu?” deyip birbirlerine göz kırpmasınlar.
Bir süre Kaliforniya Valiliği de (2003-2011) yapan Arnold Schwarzenegger, bir zamanların vücut geliştirme sporu şampiyonu. Lakabı, fiziki yapısına bire bir uygun (The Austrian Oak)“Avusturyalı çam(meşe) yarması!” Daha sonraki kariyerini, Holywood’un aksiyon filmlerinde sürdürmüştü. Geçtiğimiz hafta kalp ameliyatı geçirdi. Operasyon sonrası sevenlerine “Geri döndüm..” mesajı vermiş. Kendisi gibi hayranları da bir zamanların vücut güzeli, Terminatör Serisi’nin Arnold’ından hiç eser kalmadığını yakinen biliyorlar. Yetmiş bir yaşında, Arnold da devrildi!
Maçın ilk üç çeyreğinde gösterdikleri performansa bakılırsa, ebedi kalacakmış vehmi ile hala ordu teftiş eden, diktatör adaylarının kalan sürede ne yapabilecekleri ortada. İyisi mi siz, 2019 seçimleri için tek oyuncunuzu, konuşma kürsüsü ve yakın korumalar arkasında muhafaza edin. Zaten maçın skoru şimdiden belli, favori oyuncuyu fazla üzüp rezil etmeye ne gerek var?
[Kadir Gürcan] 9.4.2018 [Samanyolu Haber]
Dünyaya demokratik bir görüntü vermek için yapılan seçimlerde zaten kazanacakları ve istedikleri oyları alacakları belli iken, idari kabiliyetlerinden çok, eskimeye, yıpranmaya mahkum fiziki görüntülerine neden bu kadar ehemmiyet verirler, anlamak gerçekten zor. Halbuki, zihni melekeleri yerinde olsun yeter. Aklımıza gelen tek makul izah, zamanın yıpratıcılığı önündeki çaresizlikleri. Her yeni gün, ebediyet vehim ve tutkularının üzerine kezzab dökülüyor olmalı. Seçmenler, ömür ve gençlik bahşedemiyorlar.
Rusya da yapılan son seçimlerde yine yüzde yetmişin üzerinde oy alarak devlet başkanlığını bir kez daha yenileyen Putin, maço ve sert görünümünü ısrarla sürdürüyor. Gömleğini çıkarıp, yarı çıplak ata binmesi, eksi yirmi derecede buz gibi suya dalması ya da Uzak-Doğu sporlarındaki merakını kameralar önünde tatmin çabaları, vazgeçemediği hobilerinden. Bu satırların yazarının da favorilerinden olan, Holywood’un, kendine has yakın döğüş sporu, Aikido ustası Steven Segal, Putin’in yakın arkadaşlarından.
ABD başkanları, dış ülke operasyonlarında olan askeri personeli ziyaret ettiklerinde, koyu mavi bir yağmurluk ya da rüzgarlık giyiyorlar. Zaten herkes onların başkumandan olduğunu biliyor. Kamuflaj giyerek herkesten daha asker ya da daha vatanperver görünme derdinde değiller.
Trump, şimdiye kadar hiç askeri kıyafet giymedi, kamuflaj ile ordu teftişi ediyor görünüp, gövde gösterisi yapmadı ama, onun askerlik ile irtibatı gençlik yıllarına dayanıyor. New York Academy (Askeri Akademi), Trump’ın liseli yılarını geçirdiği okul. Yetmişini aşmış yaşına rağmen, askeri okulların “Baş yukarda, omuzlar dik ve gözler ileride!” üçlemesine azami dikkat ediyor.
Vazgeçemediği Golf hobisini tatmin için kameraların karşısına geçtiğinde, artık iyice ihtiyarladığı giydiği elbisenin her tarafından fırlayan fiziki detaylardan anlaşılıyor. Trump, Obama’nın geride bıraktığı her şeyi sonlandırmaya kararlı ama, yarı yaşındaki bu siyahi delikanlının atletik ve karizmatik görüntüsünü zihinlerden silemeyecek. Trump’ın, komedi dünyasının vazgeçilmez malzemesi olan ekme, portakal renkli saçlarını hiç sormayın! Kızı bile bu saçlarıyla dal geçiyormuş, iyi mi? 2005’de Trump hakkında bir kitap yazan Robert Slater, kapaktaki Trump resminin fazla kilolu görünmesinden dolayı nasıl baskı gördüğünü anlatır ve “Yapacağınız en büyük hata, Trump’ı kilolu ve tombul göstermektir.” uyarısında bulunuyor.
Afrin operasyonunun başladığı günlerde, Sayın Cumhurbaşkanı üzerine giydiği iğreti bir kamuflaj parka ile kötü bir görüntü sergilemişti. Konu ile alakalı hislerimizi “Kamuflaj ve kefen olmasın da...” başlıklı bir yazı ile ifade etmeye çalışmıştık. Dikkatlerini çekip çekmediğini bilmiyoruz. Şu kadar var ki, koskoca cumhurbaşkanının düşürüldüğü acınası gariplik gözü olan herkesi rahatsız etmiş.
Müşkülpesentlik, zor beğenme ya da ille de kusur arama olarak görmeyin ama, Sayın Cumhurbaşkanı’nın orduyu son teftişinde üzerine giydirdikleri tam takım kamuflaj-üniforma da pek iyi durmamış. Hazret uzun boylu olduğu için, sırtının kamburu ve karın kısmından fırlayan fazlalıklar gizlenememiş. Konuşma kürsüsünün arkasında pek belli olmayan vücut detaylarını seçmenin, partizanların ve militanların gözünden saklamak lazım. Yirmi yaşındaki delikanlılar “Yahu Başkumandan bu mu?” deyip birbirlerine göz kırpmasınlar.
Bir süre Kaliforniya Valiliği de (2003-2011) yapan Arnold Schwarzenegger, bir zamanların vücut geliştirme sporu şampiyonu. Lakabı, fiziki yapısına bire bir uygun (The Austrian Oak)“Avusturyalı çam(meşe) yarması!” Daha sonraki kariyerini, Holywood’un aksiyon filmlerinde sürdürmüştü. Geçtiğimiz hafta kalp ameliyatı geçirdi. Operasyon sonrası sevenlerine “Geri döndüm..” mesajı vermiş. Kendisi gibi hayranları da bir zamanların vücut güzeli, Terminatör Serisi’nin Arnold’ından hiç eser kalmadığını yakinen biliyorlar. Yetmiş bir yaşında, Arnold da devrildi!
Maçın ilk üç çeyreğinde gösterdikleri performansa bakılırsa, ebedi kalacakmış vehmi ile hala ordu teftiş eden, diktatör adaylarının kalan sürede ne yapabilecekleri ortada. İyisi mi siz, 2019 seçimleri için tek oyuncunuzu, konuşma kürsüsü ve yakın korumalar arkasında muhafaza edin. Zaten maçın skoru şimdiden belli, favori oyuncuyu fazla üzüp rezil etmeye ne gerek var?
[Kadir Gürcan] 9.4.2018 [Samanyolu Haber]
Said Nursi’ye en az bir Sokrattır diyen şair [Ali Emir Pakkan]
Tek parti döneminde Bedüzzaman hedefteydi, selam vereni tutukluyorlardı. Takipler ve davalar DP iktidarında da sürdü.
Devrin gazeteleri resmi ideolojiye bağlıydı. Sık sık Said Nursi’yi karalayan yayınlar yapılıyordu. Lehine yazı yazmak cesaret işiydi.
Osman Yüksel Serdengeçti, Said Nursi ile görüşen ender yazarlardan biriydi. İstanbul’daki ziyaretinden izlenimlerini mecmuasına yazdı.
1952’de Malatya hadisesinden dolayı tutuklanmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra ikinci defa Said Nursi’yi ziyarete gitmişti. Isparta’daki görüşmeyi de kaleme aldı.
Serdengeçti’nin yazıları, şiirleri hep dava konusu oldu. Fikirlerinlerinden dolayı defalarca yargılandı, tabutluk ve işkencelerden geçirildi. Ama o aydın duruşundan geri adım atmadı, doğru bildiğini söylemekten çekinmedi.
Bediüzzaman ve Nur talebelerinin linç edildiği o karanlık günlerde Serdengeçti, Said Nursi için "En az bir Sokrattır" demişti. Bakın şu satırlar onun:
“İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş... Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade... Şimşekler gibi bir zekâ... İşte Said Nursi!..
Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek.”
(1952, Mart, Serdengeçti)
1960 darbesinden sonra genel seçimlere gidilecekti. Osman Yüksel Serdengeçti, Konya’dan adaylığını koydu. Seçim çalışmaları yaparken tutuklandı. Cezaevinde Nur talebeleri ile birlikteydi. "Nurcu" diye insanlara zulüm edilmesine tepki gösterdi:
"1961’de Konya’da seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, sebepsiz tereddütsüz tevkif olunmuştum. İşte Dr. Sadullah Nutku ile o zaman, orada karşılaştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu: ‘Gazanız mübarek ola!’ Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O, mütemadiyen bana bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. ‘Cenab-ı Hak, lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı…’ gibi lâflar ediyordu. ‘Şu adama bak!’ dedim içimden… ‘Meczubun biri… Bunun neresi lütuf!.. Meb’us olacakken, mahpus oldum!..’
Öyle öfkeliydim ki; bir hamlede mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da, o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler… ‘Cenab-ı Hak, lütfetti. Nedir o dışarıda onlar? Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler… Bir felâket… Cîfe!..’ Bir an, gözlerim gözlerine geldi. ‘Öyle değil mi?’ dedi. ‘Öyle’ diyerek, bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten içime öyle bir huzur yayıldı… Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Ya Rabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler olsun…
İşte Nurcu diye, hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz, bunları affetmiyoruz da… Diyeceksiniz ki, hepsi bu kıratta adamlar mı? Değil tabiî… Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu gönülde insanlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir saygısızlık. Ancak onlardan af ve özür dilememiz lâzım.”
Dertli şair acaba bugünkü zülümleri görse neler yazardı?
[Ali Emir Pakkan] 9.4.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Devrin gazeteleri resmi ideolojiye bağlıydı. Sık sık Said Nursi’yi karalayan yayınlar yapılıyordu. Lehine yazı yazmak cesaret işiydi.
Osman Yüksel Serdengeçti, Said Nursi ile görüşen ender yazarlardan biriydi. İstanbul’daki ziyaretinden izlenimlerini mecmuasına yazdı.
1952’de Malatya hadisesinden dolayı tutuklanmıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra ikinci defa Said Nursi’yi ziyarete gitmişti. Isparta’daki görüşmeyi de kaleme aldı.
Serdengeçti’nin yazıları, şiirleri hep dava konusu oldu. Fikirlerinlerinden dolayı defalarca yargılandı, tabutluk ve işkencelerden geçirildi. Ama o aydın duruşundan geri adım atmadı, doğru bildiğini söylemekten çekinmedi.
Bediüzzaman ve Nur talebelerinin linç edildiği o karanlık günlerde Serdengeçti, Said Nursi için "En az bir Sokrattır" demişti. Bakın şu satırlar onun:
“İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş... Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade... Şimşekler gibi bir zekâ... İşte Said Nursi!..
Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat'tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek.”
(1952, Mart, Serdengeçti)
1960 darbesinden sonra genel seçimlere gidilecekti. Osman Yüksel Serdengeçti, Konya’dan adaylığını koydu. Seçim çalışmaları yaparken tutuklandı. Cezaevinde Nur talebeleri ile birlikteydi. "Nurcu" diye insanlara zulüm edilmesine tepki gösterdi:
"1961’de Konya’da seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, sebepsiz tereddütsüz tevkif olunmuştum. İşte Dr. Sadullah Nutku ile o zaman, orada karşılaştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu: ‘Gazanız mübarek ola!’ Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O, mütemadiyen bana bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. ‘Cenab-ı Hak, lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı…’ gibi lâflar ediyordu. ‘Şu adama bak!’ dedim içimden… ‘Meczubun biri… Bunun neresi lütuf!.. Meb’us olacakken, mahpus oldum!..’
Öyle öfkeliydim ki; bir hamlede mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da, o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler… ‘Cenab-ı Hak, lütfetti. Nedir o dışarıda onlar? Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler… Bir felâket… Cîfe!..’ Bir an, gözlerim gözlerine geldi. ‘Öyle değil mi?’ dedi. ‘Öyle’ diyerek, bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten içime öyle bir huzur yayıldı… Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Ya Rabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler olsun…
İşte Nurcu diye, hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz, bunları affetmiyoruz da… Diyeceksiniz ki, hepsi bu kıratta adamlar mı? Değil tabiî… Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu gönülde insanlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir saygısızlık. Ancak onlardan af ve özür dilememiz lâzım.”
Dertli şair acaba bugünkü zülümleri görse neler yazardı?
[Ali Emir Pakkan] 9.4.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
HRW’den Türkiye’ye uyarı: Afrin’deki gruplar çığrından çıktı, yağmayı durdurun
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Türkiye destekli ÖSO’nun Afrin’i yağmalayıp, evleri yıktığını açıkladı. Yapılan açıklamada sivillerin zor şartlar altında yaşadığı, gıda ve suya ihtiyaç duyulduğu belirtildi. Örgüt, Türkiye’ye ‘yağmayı durdurun’ çağrısında bulundu.
HRW, Türkiye ve desteklediği ÖSO gruplarının operasyon düzenlediği Afrin’e ilişkin hazırladığı raporu açıkladı.
Rapora dair açıklama yapan HRW Ortadoğu Direktörü Lama Fakih, yerinden edilen Afrinlilerin Suriye rejim güçlerinin kontrolündeki bölgelere girişine de izin verilmediğini ve malları ile evlerinin yağmalandığını kaydetti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda Afrinlilerin rejim kontrolündeki alana girme karşılığında kendilerinden bin dolara varan miktarlarda rüşvet istendiği de belirtildi.
HRW’nin konuştuğu Nubul kasabasına gitmek isteyen bir Afrinli kendilerinden kişi başına 150 bin Suriye lirası (pond) istendiğini ifade etti.
Yiyecek ve su az, sağlık hizmeti yok
Yerel kaynaklar ışığında hazırlanan raporda sivillerin yiyeceğin, temiz suyun ve tıbbi malzemelerin yetersiz olduğu bölgelerde sıkışmış durumda olduğu belirtildi.
Açık havada yatmak zorunda kalan Afrinliler, sağlık hizmetlerinden de yoksun. HRW’ye konuşan bir doktor Til Rıfat bölgesinde sığındıkları alanda hiçbir tıbbi imkana sahip olmadıklarını ve tüm malzemelerini geride bırakmak durumunda kaldıklarını söyledi.
Afrin’den kaçmak zorunda kalan bir kadın da bulundukları yerde hiç ekmek olmadığını belirtti ve ekledi: “Bulgur yiyoruz, elektrik için jeneratör kullanıyoruz. Hamileyim ama ne ilaç var, ne de gidebileceğim bir hastane.”
‘Türkiye yağmacılığı durdurmalı’
İnsan Hakları İzleme Örgütü Ortadoğu Direktör Yardımcısı Lama Fakih, “Türkiye güçleri ve hükümet karşıtı silahlı gruplar Afrin’de çığrından çıkmış durumdaki yağmacılığa ve sivillerin mal mülklerini tahrip etmeye son vermeli, hükümet güçleri ise kaçmaya çalışanları engellemekten vazgeçmeli” dedi.
[TR724] 9.4.2018
HRW, Türkiye ve desteklediği ÖSO gruplarının operasyon düzenlediği Afrin’e ilişkin hazırladığı raporu açıkladı.
Rapora dair açıklama yapan HRW Ortadoğu Direktörü Lama Fakih, yerinden edilen Afrinlilerin Suriye rejim güçlerinin kontrolündeki bölgelere girişine de izin verilmediğini ve malları ile evlerinin yağmalandığını kaydetti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda Afrinlilerin rejim kontrolündeki alana girme karşılığında kendilerinden bin dolara varan miktarlarda rüşvet istendiği de belirtildi.
HRW’nin konuştuğu Nubul kasabasına gitmek isteyen bir Afrinli kendilerinden kişi başına 150 bin Suriye lirası (pond) istendiğini ifade etti.
Yiyecek ve su az, sağlık hizmeti yok
Yerel kaynaklar ışığında hazırlanan raporda sivillerin yiyeceğin, temiz suyun ve tıbbi malzemelerin yetersiz olduğu bölgelerde sıkışmış durumda olduğu belirtildi.
Açık havada yatmak zorunda kalan Afrinliler, sağlık hizmetlerinden de yoksun. HRW’ye konuşan bir doktor Til Rıfat bölgesinde sığındıkları alanda hiçbir tıbbi imkana sahip olmadıklarını ve tüm malzemelerini geride bırakmak durumunda kaldıklarını söyledi.
Afrin’den kaçmak zorunda kalan bir kadın da bulundukları yerde hiç ekmek olmadığını belirtti ve ekledi: “Bulgur yiyoruz, elektrik için jeneratör kullanıyoruz. Hamileyim ama ne ilaç var, ne de gidebileceğim bir hastane.”
‘Türkiye yağmacılığı durdurmalı’
İnsan Hakları İzleme Örgütü Ortadoğu Direktör Yardımcısı Lama Fakih, “Türkiye güçleri ve hükümet karşıtı silahlı gruplar Afrin’de çığrından çıkmış durumdaki yağmacılığa ve sivillerin mal mülklerini tahrip etmeye son vermeli, hükümet güçleri ise kaçmaya çalışanları engellemekten vazgeçmeli” dedi.
[TR724] 9.4.2018
Veliler Komitesi’nden Afgan Hükümetine çağrı: Okullar Afgan halkınındır, yanlıştan dönün
Afganistan’da 22 yıldır faaliyet gösteren Afgan-Türk okullarının, Maarif vakfına devredilmesine veliler tepki gösterdi. Başkent Kabil’de basın toplantısı düzenleyen Veli Komitesi, Maarif vakfıyla yapılan anlaşmanın yasadışı olduğunu ve Afgan hükümetinin bu anlaşmayı lağvetmesini istedi.
Türk hükümetinin Afgan çocukların eğitimine karışmaması gerektiğini vurgulayan Veli Komitesi Başkanı Abdulşükür Dadres, “Afganistan’ın kültür ve eğitim alanına karışmanın bedeli ağır olacak. Belki sizler bu okulları teslim alırsınız ama buraya kimse giremez. Biz meselelerin kanunlar çerçevesinde çözülmesini istiyoruz. Biz yasadışı hiçbir şeyi kabul etmiyoruz. şu saatten itibaren Meydana gelecek herhangi negatif sonuçtan, Hem Afgan hükümeti hem Türk hükümeti sorumludur.” dedi.
Müzakere talep edilmesi halinde görüşmeye hazır olduklarını belirten Dadres, okulların Afgan halkına ait olduğunun altını çizdi. Devlet Gazeteleri Başkanı Şamsulhak Aryanfar ise, söz konusu okulların altın bir nesil yetiştirdiğini, Afganların milli sermayesi olduğunu, dolayısıya siyasete alet edilmemesi gerektiğini söyledi.
Afgan hükümetini yasadışı bu karardan vazgeçmeye çağıran Bağımsız Seçim Kurulu Eski Başkanı Fazl Ahmet Manevi da, çocuklarının geleceğine ve eğitimine zarar vermek isteyenlere izin vermeyeceklerini kaydetti. Hiçbir yabancı ülkenin evlatlarımızın geleceğiyle oynamalarına müsaade etmeyeceklerini dile getiren Manevi, “Afgan-Türk okulları 1995’ten bu yana Afganistan’ın vilayetinde Afgan halkına eğitim veriyor ve 8 bin öğrencisi var. Afgan halkı ise bu okulların vermiş olduğu eğitim hizmetinden çok memnun.” ifadelerini kullandı.
Öte yandan, Türkiye başbakanı Binali Yıldırım Afganistana beklenmedik bir ziyaret gerçekleştirdi. Afganistan İcra Başkanı Abdullah Abdullah’la görüşen Yıldırım, muhatabına Afgan Türk okulların Maarif vakfına devredilmesinden ötürü teşekkür etti.
[TR724] 9.4.2018
Türk hükümetinin Afgan çocukların eğitimine karışmaması gerektiğini vurgulayan Veli Komitesi Başkanı Abdulşükür Dadres, “Afganistan’ın kültür ve eğitim alanına karışmanın bedeli ağır olacak. Belki sizler bu okulları teslim alırsınız ama buraya kimse giremez. Biz meselelerin kanunlar çerçevesinde çözülmesini istiyoruz. Biz yasadışı hiçbir şeyi kabul etmiyoruz. şu saatten itibaren Meydana gelecek herhangi negatif sonuçtan, Hem Afgan hükümeti hem Türk hükümeti sorumludur.” dedi.
Müzakere talep edilmesi halinde görüşmeye hazır olduklarını belirten Dadres, okulların Afgan halkına ait olduğunun altını çizdi. Devlet Gazeteleri Başkanı Şamsulhak Aryanfar ise, söz konusu okulların altın bir nesil yetiştirdiğini, Afganların milli sermayesi olduğunu, dolayısıya siyasete alet edilmemesi gerektiğini söyledi.
Afgan hükümetini yasadışı bu karardan vazgeçmeye çağıran Bağımsız Seçim Kurulu Eski Başkanı Fazl Ahmet Manevi da, çocuklarının geleceğine ve eğitimine zarar vermek isteyenlere izin vermeyeceklerini kaydetti. Hiçbir yabancı ülkenin evlatlarımızın geleceğiyle oynamalarına müsaade etmeyeceklerini dile getiren Manevi, “Afgan-Türk okulları 1995’ten bu yana Afganistan’ın vilayetinde Afgan halkına eğitim veriyor ve 8 bin öğrencisi var. Afgan halkı ise bu okulların vermiş olduğu eğitim hizmetinden çok memnun.” ifadelerini kullandı.
Öte yandan, Türkiye başbakanı Binali Yıldırım Afganistana beklenmedik bir ziyaret gerçekleştirdi. Afganistan İcra Başkanı Abdullah Abdullah’la görüşen Yıldırım, muhatabına Afgan Türk okulların Maarif vakfına devredilmesinden ötürü teşekkür etti.
[TR724] 9.4.2018
İtalyan Yargıçlar Birliği: Gökçe cezaevinde ölen 4. hakim, Türkiye hukuk devletine dönmeye zorlanmalı
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu eski üyesi hakim Teoman Gökçe’nin cezaevinde iken ölümüne ilişkin İtalyan Yargıçlar Birliği (ANM) tarafından bir açıklama yapıldı. ANM, Avrupa kurumlarının Türkiye’yi hukuk devletine dönme konusunda zorlama çağrısı yaptı.
Müteveffanın ailesine, halen tutuklu bulunan yada meslekten ihraç edilen hakim ve savcılara yönelik dayanışma vurgusuna yer verilen açıklamada aynı zamanda İtalyan ve Avrupa Kurumlarına, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine hukukun üstünlüğü ilkesinin tesisini sağlamaya matuf müdahale ve zorlama yapılması yönünde çağrıda bulunuldu.
Türk yargıcın cezaevinde ölümüne ilişkin İtalyan Yargıçlar Birliği (ANM) tarafından yayınlanan kınamada şöyle denildi:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan hükümetinin ağır baskısının ardından gözaltına alınan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu eski üyesi hakim Teoman Gökçe’nin tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevinde öldüğünü öğrenmiş bulunmaktayız. Gökçe, 2016 yılından beri cezaevinde vefat eden 4. yargıç olmuştur. Sessiz bir şekilde sürdürülen ve insanlık onurunun yanı sıra en temel demokratik ilkeleri ihlal eden bu dramatik gidiş ANM tarafından bir kez daha en güçlü şekilde kınanmaktadır”.
İtalyan hakimlerinin meslektaşları Teoman Gökçe ailesine ve tüm Türk yargısına yönelik yakınlığın ifade edildiği açıklamada ayrıca İtalyan Yargıçlar Birliği (ANM) tarafından “Tüm İtalyan ve Uluslararası kurumlara bir an önce Türk hükümetinin insan haklarına ve hukukun genel ilkelerine uymayı sağlamaya yönelik acil müdahale gereği” belirtildi.
[TR724] 9.4.2018
Müteveffanın ailesine, halen tutuklu bulunan yada meslekten ihraç edilen hakim ve savcılara yönelik dayanışma vurgusuna yer verilen açıklamada aynı zamanda İtalyan ve Avrupa Kurumlarına, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine hukukun üstünlüğü ilkesinin tesisini sağlamaya matuf müdahale ve zorlama yapılması yönünde çağrıda bulunuldu.
Türk yargıcın cezaevinde ölümüne ilişkin İtalyan Yargıçlar Birliği (ANM) tarafından yayınlanan kınamada şöyle denildi:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan hükümetinin ağır baskısının ardından gözaltına alınan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu eski üyesi hakim Teoman Gökçe’nin tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevinde öldüğünü öğrenmiş bulunmaktayız. Gökçe, 2016 yılından beri cezaevinde vefat eden 4. yargıç olmuştur. Sessiz bir şekilde sürdürülen ve insanlık onurunun yanı sıra en temel demokratik ilkeleri ihlal eden bu dramatik gidiş ANM tarafından bir kez daha en güçlü şekilde kınanmaktadır”.
İtalyan hakimlerinin meslektaşları Teoman Gökçe ailesine ve tüm Türk yargısına yönelik yakınlığın ifade edildiği açıklamada ayrıca İtalyan Yargıçlar Birliği (ANM) tarafından “Tüm İtalyan ve Uluslararası kurumlara bir an önce Türk hükümetinin insan haklarına ve hukukun genel ilkelerine uymayı sağlamaya yönelik acil müdahale gereği” belirtildi.
[TR724] 9.4.2018
Ünal Aysal’ın şirketi de bankalara ‘vadeyi uzatın’ diyecek
Murat Ülker ve Ferit Şahenk’ten sonra Galatasaray’ın eski başkanlarından Ünal Aysal da döviz borçları için bankalarla müzakere masasına oturacak.
İtalyan Ansaldo Energia ile Aysal’ın sahibi olduğu Unit Investment NV’nin ortaklığındaki Yeni Elektrik Üretim A.Ş. 2010 yılında 14 yıl vade ile alınan 700 milyon dolarlık kredinin geri ödemesinde zorluk çekiyor. O tarihten bu yana doların yüzde 100 artmış olması ve elektrik fiyatlarının dolar bazında gerilemesi şirketin bütün hesaplarını alt üst etti.
Ünal Aysal’ın da Ülker ve Şahenk gibi kredi vadelerinin uzatılmasını talep edeceği belirtiliyor.
ALACAKLI BANKALAR: YAPI KREDİ, GARANTİ, İŞ BANKASI VE VAKIFBANK
Yeni Elektrik’in sahipleri Unit Investment NV ve Ansaldo Energia, 700 milyon dolarlık kredinin ana para ve faiz ödemelerini gerçekleştirmek için 2017’de Nomura’dan 120 milyon dolarlık bir kredi almıştı. Yeni Elektrik’te Unit yüzde 60, Ansaldo Energia yüzde 40 hisseye sahip.
Yeni Elektrik 700 milyon dolarlık krediyi Garanti, Yapı Kredi, Vakıfbank ve İş Bankası’ndan almıştı.
Yeni Elektrik, Kocaeli Dilovası’nda 865 megawatt (MW) kurulu güce sahip doğal gaz çevrim santralini işletiyor.
Diğer taraftan Unit Investment’in Doğan Holding ve Doğuş Holding ile ortak olduğu Boyabat Hidroelektrik Santali’nin 750 milyon dolarlık 2020 vadeli kredisinin yeniden yapılandırılmak maksadıyla bankalarla yürütülen görüşmelerde sona yaklaşıldı.
[TR724] 9.4.2018
İtalyan Ansaldo Energia ile Aysal’ın sahibi olduğu Unit Investment NV’nin ortaklığındaki Yeni Elektrik Üretim A.Ş. 2010 yılında 14 yıl vade ile alınan 700 milyon dolarlık kredinin geri ödemesinde zorluk çekiyor. O tarihten bu yana doların yüzde 100 artmış olması ve elektrik fiyatlarının dolar bazında gerilemesi şirketin bütün hesaplarını alt üst etti.
Ünal Aysal’ın da Ülker ve Şahenk gibi kredi vadelerinin uzatılmasını talep edeceği belirtiliyor.
ALACAKLI BANKALAR: YAPI KREDİ, GARANTİ, İŞ BANKASI VE VAKIFBANK
Yeni Elektrik’in sahipleri Unit Investment NV ve Ansaldo Energia, 700 milyon dolarlık kredinin ana para ve faiz ödemelerini gerçekleştirmek için 2017’de Nomura’dan 120 milyon dolarlık bir kredi almıştı. Yeni Elektrik’te Unit yüzde 60, Ansaldo Energia yüzde 40 hisseye sahip.
Yeni Elektrik 700 milyon dolarlık krediyi Garanti, Yapı Kredi, Vakıfbank ve İş Bankası’ndan almıştı.
Yeni Elektrik, Kocaeli Dilovası’nda 865 megawatt (MW) kurulu güce sahip doğal gaz çevrim santralini işletiyor.
Diğer taraftan Unit Investment’in Doğan Holding ve Doğuş Holding ile ortak olduğu Boyabat Hidroelektrik Santali’nin 750 milyon dolarlık 2020 vadeli kredisinin yeniden yapılandırılmak maksadıyla bankalarla yürütülen görüşmelerde sona yaklaşıldı.
[TR724] 9.4.2018
Suriye’nin geleceğini kimler kuracak? [Kemal Ay]
ABD Başkanı Donald Trump’ın yaklaşık bir hafta önceki açıklaması şu:
“(Suriye’den) Çıkmak istiyorum. Askerlerimi eve getirmek istiyorum. Ülkemizi inşa etmede görev almalarını istiyorum. Son 17 yılda Ortadoğu’da 7 trilyon dolar harcadık, karşılığında hiçbir şey elde edemedik. Yıkım ve ölümden başka hiçbir şey olmadı. Korkunç bir şey bu. ‘Sivillerle birlikte petrol sahalarını koruyun’ dedim, ama petrol sahalarını koruyamadık, kimin eline geçti? Büyük kısmı IŞİD’in eline geçti ve IŞİD bunu kampanyalarını finanse etmede kullandı. Petrol sahalarını kaptırmamalıydık. IŞİD’e karşı hiç kimsenin sağlayamadığı düzeyde bir askeri başarı sağladık ama şimdi artık eve dönmenin zamanı geldi. Bunu çok ciddi şekilde değerlendiriyoruz.”
Dün ise Twitter adresinden dünyaya şu mesajı geçti:
“Suriye’de aralarında çocuklar ve kadınların da olduğu çok sayıda kişi akılsız bir KİMYASAL saldırıda öldü. Katliam bölgesi Suriye Ordusu tarafından kuşatıldı ve dünya oraya erişemiyor. Putin, Rusya ve İran Hayvan Esad’ı destekledikleri için sorumludur.”
Suriye’nin başkenti Şam’ın hemen dibindeki Doğu Guta’da Şubat ayının başından bu yana sıcak çatışmalar yaşanıyor. Tıpkı Halep gibi silahlı muhaliflerin önemli bir karargâhı olan Doğu Guta, Rusya destekli Suriye ordusu operasyonuyla tekrardan ele geçirilmeye çalışılıyor. 2012’den bu yana Doğu Guta denilen 100 kilometrekarelik bölgeyi 4 farklı silahlı İslamcı grup elinde tutuyordu.
Son 5-6 senedir gıda sıkıntısı çeken bölgeden sivillerin çıkışı hayli zor. Suriye ordusu uzunca bir süredir bölgeyi kuşatmış durumda ve içeriye gıda, ilaç vs. yardımını nadiren kabul ediyor. BM’nin raporlarına göre Doğu Guta halkı ‘adeta cehennemi yaşıyor’. Şubat ayındaki çatışmalarda 350’ye yakın sivilin öldüğü belirtiliyor. Suriye ordusu önceki günlerde Doğu Guta’daki havadan, sivillere yönelik bir bildiri dağıtarak orayı terk etmeleri çağrısında bulundu. Ancak bu tahliyelerin nasıl olacağı belirsiz. Bazı silahlı grupların rejimle müzakere masasına oturduğu ileri sürülüyor. Mart ayında bazı silahlı militanların bölgeyi terk etmeye başladığı haberleri medyaya yansıdı.
Bütün bunlara, Trump’ın ‘hayvan Esed’ nitelemesine sebep olan kimyasal silahlı saldırı iddiaları da eklendi. 78 kişinin hayatını kaybettiği belirtilen saldırıdan sonra Fransa, BM Güvenlik Konseyi’ne acil oturum çağrısı yaptı. Fakat Konsey’in daimi üyesi Rusya, kimyasal saldırı iddialarını kesin bir dille reddederken, bu iddiaları sosyal medyada görüntülerle destekli şekilde paylaşan Beyaz Baretliler insanî yardım örgütünü suçladı. Ancak Suriye rejiminin iç savaşta kimyasal silah kullandığı yönünde daha önce BM araştırmacıları bazı bulgulara rastlamıştı.
Trump’a göre Suriye’deki durumun tek sebebi Rusya ve İran değil, selefi Başkan Obama’nın ‘kırmızı çizgi’ politikası da bugünkü kaosun gerekçelerinden biri. ABD’nin Suriye’ye ilk etapta müdahale etmeyişinin, Rusya’yı bölgede etkin hâle getirdiği, İran’ın ise bundan hayli kazançlı çıktığı çok konuşulan konular arasında. Obama’yı bu konuda eleştirenler sadece Trump yanlıları değil. Demokratlar arasında da, Suriye’ye müdahale edilmesi gerektiği o dönemde dile getirilmişti. Ancak özellikle Libya müdahalesinin sonucunda Amerikan elçiliğine yapılan saldırı, ABD kamuoyunda olası bir Suriye operasyonuna desteği düşürmüştü. Üstelik Obama’nın başkanlık kampanyası, yeni savaşlar peşinde koşmamak üzerineydi ve Libya’dan farklı olarak Suriye gibi bir ülkeye ‘müdahale’ tıpkı Irak’ta olduğu gibi kapsamlı bir askerî konuşlanmayı da beraberinde getirecekti.
Trump buradan siyasî puan toplama peşinde ancak bu meseleler çoktan tarih oldu. Halep’te olduğu gibi Doğu Guta’da da Rusya destekli Suriye ordusu, katliam pahasına bölgeyi ‘teröristlerden temizleme’ peşinde. Önce ‘Suriye’den çekilmemiz lazım’ diyen, ardından Esad’a yönelik öfkeli tweet’ler atan Trump’ın ABD’sinin ise nasıl bir dış politika peşinde olduğu, hâlâ belirsizliğini koruyor. IŞİD’e karşı savaşı önceleyen ABD politikasının, Türkiye’nin Afrin operasyonuyla birlikte sıkıntıya girmesi, Rusya-İran-Türkiye cephesinin ‘kazanıyoruz’ tonlaması yüksek diplomatik toplantılarla fiilî durum oluşturmaya çalışması gösteriyor ki, Suriye’de hâlâ her şeye gebe bir durum mevcut.
Peki, neden Rusya bu savaşı kazandı diyemiyoruz? Aslında gidişat o yönde ve Rusya’nın hâmiliğinde yeni bir Suriye inşa edilebilir. Fakat öte yandan Rusya-İran-Türkiye üçlüsünün birbiriyle çatışan çıkarlarını hesaba katmak gerekiyor. İran’ın ve Türkiye’nin gelecekte Esad’ı istemediğini, Rusya’nın ise İran ya da Türkiye destekli milislerin Suriye’de hayatiyetini devam ettirmesine karşı çıktığını biliyoruz. Bunun yanında Türkiye’nin aksine Rusya’nın Kürtleri de memnun etme çabası görülüyor. Bütün bunlar, geçenlerde medyaya yansıyan Erdoğan-Putin-Ruhani fotoğrafının kolaylıkla yırtılıp atılabileceğini düşündürüyor. Bazılarına göre bu üçlüyü bir araya getiren tek şey ‘anti-Amerikanizm’ ve ABD’nin bölgeden uzaklaşma çabaları, aradaki çatlakları daha da belirginleştiriyor.
Suriye’nin geleceği bu yüzden hâlâ masada. Ancak o geleceğin bu yoğun savaşın yükü altında ezilmiş sivillerle nasıl inşa edileceği büyük bir soru işareti. Bu sebeple de uzmanlar, IŞİD’den sonra da Suriye’de radikalleşmenin sona ermeyeceğini ve şiddetin şiddeti doğuracağını söylüyorlar.
[Kemal Ay] 9.4.2018 [TR724]
“(Suriye’den) Çıkmak istiyorum. Askerlerimi eve getirmek istiyorum. Ülkemizi inşa etmede görev almalarını istiyorum. Son 17 yılda Ortadoğu’da 7 trilyon dolar harcadık, karşılığında hiçbir şey elde edemedik. Yıkım ve ölümden başka hiçbir şey olmadı. Korkunç bir şey bu. ‘Sivillerle birlikte petrol sahalarını koruyun’ dedim, ama petrol sahalarını koruyamadık, kimin eline geçti? Büyük kısmı IŞİD’in eline geçti ve IŞİD bunu kampanyalarını finanse etmede kullandı. Petrol sahalarını kaptırmamalıydık. IŞİD’e karşı hiç kimsenin sağlayamadığı düzeyde bir askeri başarı sağladık ama şimdi artık eve dönmenin zamanı geldi. Bunu çok ciddi şekilde değerlendiriyoruz.”
Dün ise Twitter adresinden dünyaya şu mesajı geçti:
“Suriye’de aralarında çocuklar ve kadınların da olduğu çok sayıda kişi akılsız bir KİMYASAL saldırıda öldü. Katliam bölgesi Suriye Ordusu tarafından kuşatıldı ve dünya oraya erişemiyor. Putin, Rusya ve İran Hayvan Esad’ı destekledikleri için sorumludur.”
Suriye’nin başkenti Şam’ın hemen dibindeki Doğu Guta’da Şubat ayının başından bu yana sıcak çatışmalar yaşanıyor. Tıpkı Halep gibi silahlı muhaliflerin önemli bir karargâhı olan Doğu Guta, Rusya destekli Suriye ordusu operasyonuyla tekrardan ele geçirilmeye çalışılıyor. 2012’den bu yana Doğu Guta denilen 100 kilometrekarelik bölgeyi 4 farklı silahlı İslamcı grup elinde tutuyordu.
Son 5-6 senedir gıda sıkıntısı çeken bölgeden sivillerin çıkışı hayli zor. Suriye ordusu uzunca bir süredir bölgeyi kuşatmış durumda ve içeriye gıda, ilaç vs. yardımını nadiren kabul ediyor. BM’nin raporlarına göre Doğu Guta halkı ‘adeta cehennemi yaşıyor’. Şubat ayındaki çatışmalarda 350’ye yakın sivilin öldüğü belirtiliyor. Suriye ordusu önceki günlerde Doğu Guta’daki havadan, sivillere yönelik bir bildiri dağıtarak orayı terk etmeleri çağrısında bulundu. Ancak bu tahliyelerin nasıl olacağı belirsiz. Bazı silahlı grupların rejimle müzakere masasına oturduğu ileri sürülüyor. Mart ayında bazı silahlı militanların bölgeyi terk etmeye başladığı haberleri medyaya yansıdı.
Bütün bunlara, Trump’ın ‘hayvan Esed’ nitelemesine sebep olan kimyasal silahlı saldırı iddiaları da eklendi. 78 kişinin hayatını kaybettiği belirtilen saldırıdan sonra Fransa, BM Güvenlik Konseyi’ne acil oturum çağrısı yaptı. Fakat Konsey’in daimi üyesi Rusya, kimyasal saldırı iddialarını kesin bir dille reddederken, bu iddiaları sosyal medyada görüntülerle destekli şekilde paylaşan Beyaz Baretliler insanî yardım örgütünü suçladı. Ancak Suriye rejiminin iç savaşta kimyasal silah kullandığı yönünde daha önce BM araştırmacıları bazı bulgulara rastlamıştı.
Trump’a göre Suriye’deki durumun tek sebebi Rusya ve İran değil, selefi Başkan Obama’nın ‘kırmızı çizgi’ politikası da bugünkü kaosun gerekçelerinden biri. ABD’nin Suriye’ye ilk etapta müdahale etmeyişinin, Rusya’yı bölgede etkin hâle getirdiği, İran’ın ise bundan hayli kazançlı çıktığı çok konuşulan konular arasında. Obama’yı bu konuda eleştirenler sadece Trump yanlıları değil. Demokratlar arasında da, Suriye’ye müdahale edilmesi gerektiği o dönemde dile getirilmişti. Ancak özellikle Libya müdahalesinin sonucunda Amerikan elçiliğine yapılan saldırı, ABD kamuoyunda olası bir Suriye operasyonuna desteği düşürmüştü. Üstelik Obama’nın başkanlık kampanyası, yeni savaşlar peşinde koşmamak üzerineydi ve Libya’dan farklı olarak Suriye gibi bir ülkeye ‘müdahale’ tıpkı Irak’ta olduğu gibi kapsamlı bir askerî konuşlanmayı da beraberinde getirecekti.
Trump buradan siyasî puan toplama peşinde ancak bu meseleler çoktan tarih oldu. Halep’te olduğu gibi Doğu Guta’da da Rusya destekli Suriye ordusu, katliam pahasına bölgeyi ‘teröristlerden temizleme’ peşinde. Önce ‘Suriye’den çekilmemiz lazım’ diyen, ardından Esad’a yönelik öfkeli tweet’ler atan Trump’ın ABD’sinin ise nasıl bir dış politika peşinde olduğu, hâlâ belirsizliğini koruyor. IŞİD’e karşı savaşı önceleyen ABD politikasının, Türkiye’nin Afrin operasyonuyla birlikte sıkıntıya girmesi, Rusya-İran-Türkiye cephesinin ‘kazanıyoruz’ tonlaması yüksek diplomatik toplantılarla fiilî durum oluşturmaya çalışması gösteriyor ki, Suriye’de hâlâ her şeye gebe bir durum mevcut.
Peki, neden Rusya bu savaşı kazandı diyemiyoruz? Aslında gidişat o yönde ve Rusya’nın hâmiliğinde yeni bir Suriye inşa edilebilir. Fakat öte yandan Rusya-İran-Türkiye üçlüsünün birbiriyle çatışan çıkarlarını hesaba katmak gerekiyor. İran’ın ve Türkiye’nin gelecekte Esad’ı istemediğini, Rusya’nın ise İran ya da Türkiye destekli milislerin Suriye’de hayatiyetini devam ettirmesine karşı çıktığını biliyoruz. Bunun yanında Türkiye’nin aksine Rusya’nın Kürtleri de memnun etme çabası görülüyor. Bütün bunlar, geçenlerde medyaya yansıyan Erdoğan-Putin-Ruhani fotoğrafının kolaylıkla yırtılıp atılabileceğini düşündürüyor. Bazılarına göre bu üçlüyü bir araya getiren tek şey ‘anti-Amerikanizm’ ve ABD’nin bölgeden uzaklaşma çabaları, aradaki çatlakları daha da belirginleştiriyor.
Suriye’nin geleceği bu yüzden hâlâ masada. Ancak o geleceğin bu yoğun savaşın yükü altında ezilmiş sivillerle nasıl inşa edileceği büyük bir soru işareti. Bu sebeple de uzmanlar, IŞİD’den sonra da Suriye’de radikalleşmenin sona ermeyeceğini ve şiddetin şiddeti doğuracağını söylüyorlar.
[Kemal Ay] 9.4.2018 [TR724]
‘Gelecek sene yapılacak seçim sonuçları çalındı!’ [Erkam Tufan Aytav]
Soğuk savaş döneminde SSCB’ye karşı ABD tarafından uydurulan, psikolojik harp amaçlı fıkralar vardı.
Bunlardan biri de yazımın başlığındaki cümlenin Pravda’da manşet olarak yayınlandığına dairdi.
Daha yapılmamış seçimlerin sonuçlarının çalındığı fıkrası gerçekten zekiceydi. İyi de iş görmüştü.
Psikolojik harp amaçlı üretilen bir fıkra ne kadar zekice olursa olsun mukteza-yı hale mutabık yani var olan duruma uygun olmak zorundadır ki etkili olsun.
Her yönüyle kokuşmuş bir rejimde bu tür olayların olabileceği, hatta olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktu.
Onun için de bu fıkranın gerçek olduğuna pek çok kişi inanmıştı.
O günler dünyaya meydan okuyan SSCB’nin ne kadar kof ve çürümüş olduğu, bir planörün güvenlik duvarını delip kızıl meydana inmesiyle net bir şekilde ortaya çıkmıştı.
Neyse, sabah sabah bana bu yazıyı yazdıran, hayalen Soğuk Savaş dönemine götüren konu Erdoğan rejiminde artık sık rastlanan bir haberi okumam oldu.
Başlık aynen şöyle:
“İlçe Milli Eğitim Müdürü ‘yanlışlıkla’ yapılmayan sınavın atama listesini paylaştı.”
Trajikomik bir durum.
Daha müracaat aşamasında, sınavı dahi yapılmamış ama sonuçlar belli.
Acıpayam İlçe Milli Eğitim Müdürü İbrahim Çiçekdemir, WhatsApp’tan, 29 Mart’ta yanlışlıkla ‘okul müdürleri’ grubunda, okul müdür ve müdür yardımcılarının atamalarının yer aldığı listeyi paylaşınca rezalet ortaya çıkmış.
Sınavdan önce atamalar listesi, mahkemeden önce tutuklananalar listesi, ihaleden önce ihale alanlar listesi…
Yakında Pravda’nın manşetini Erdoğan rejiminde de göreceğinizden emin olabilirsiniz.
“Gelecek sene yapılacak seçimlerin sonuçları çalındı!”
Kokuşmuşluk, çürümüşlük diz boyu.
Biraz sabır.
[Erkam Tufan Aytav] 9.4.2018 [TR724]
Bunlardan biri de yazımın başlığındaki cümlenin Pravda’da manşet olarak yayınlandığına dairdi.
Daha yapılmamış seçimlerin sonuçlarının çalındığı fıkrası gerçekten zekiceydi. İyi de iş görmüştü.
Psikolojik harp amaçlı üretilen bir fıkra ne kadar zekice olursa olsun mukteza-yı hale mutabık yani var olan duruma uygun olmak zorundadır ki etkili olsun.
Her yönüyle kokuşmuş bir rejimde bu tür olayların olabileceği, hatta olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktu.
Onun için de bu fıkranın gerçek olduğuna pek çok kişi inanmıştı.
O günler dünyaya meydan okuyan SSCB’nin ne kadar kof ve çürümüş olduğu, bir planörün güvenlik duvarını delip kızıl meydana inmesiyle net bir şekilde ortaya çıkmıştı.
Neyse, sabah sabah bana bu yazıyı yazdıran, hayalen Soğuk Savaş dönemine götüren konu Erdoğan rejiminde artık sık rastlanan bir haberi okumam oldu.
Başlık aynen şöyle:
“İlçe Milli Eğitim Müdürü ‘yanlışlıkla’ yapılmayan sınavın atama listesini paylaştı.”
Trajikomik bir durum.
Daha müracaat aşamasında, sınavı dahi yapılmamış ama sonuçlar belli.
Acıpayam İlçe Milli Eğitim Müdürü İbrahim Çiçekdemir, WhatsApp’tan, 29 Mart’ta yanlışlıkla ‘okul müdürleri’ grubunda, okul müdür ve müdür yardımcılarının atamalarının yer aldığı listeyi paylaşınca rezalet ortaya çıkmış.
Sınavdan önce atamalar listesi, mahkemeden önce tutuklananalar listesi, ihaleden önce ihale alanlar listesi…
Yakında Pravda’nın manşetini Erdoğan rejiminde de göreceğinizden emin olabilirsiniz.
“Gelecek sene yapılacak seçimlerin sonuçları çalındı!”
Kokuşmuşluk, çürümüşlük diz boyu.
Biraz sabır.
[Erkam Tufan Aytav] 9.4.2018 [TR724]
Ferit Şahenk, Garanti’nin parasını ne yaptı? [Semih Ardıç]
Evvela Murat Ülker 10 banka ile müzakere masasına oturdu. Alacaklılarının dikkatini dövizdeki artışa çekti. Diğer riskler de ilave edildiğinde yeni bir ödeme planının herkesin menfaatine olacağını anlattı.
Murat Bey, 31 Mart itibarıyla 6 milyar dolar borcun vadesini 6 yıla kadar uzattı.
Akabinde Aydın Doğan’ın medyaya sürpriz vedasına şahit olduk. 40 senelik emeğinin üzerine bir kalemde çizgi çekti.
“Tamamen kendi irademle medyadan çekilme kararı aldım” dese de mevzuyu yakından bilenlere göre Doğan 28 Şubat davasında hapse girmemek için diyet ödedi.
910 MİLYON DOLAR SATIŞ İÇİN HİÇ CAZİP DEĞİL
Öyle olmasa Hürriyet, Posta ve Fanatik gazetelerinden Doğan Haber Ajansı’na, CNN Türk’ten Kanal D televizyonuna, matbaa tesislerinden internet sitelerine, D Smart’tan Yaysat Dağıtım Şirketi’ne kadar elinde avucunda ne varsa 910 milyon dolar gibi hayli düşük bir fiyata niye satsın?
Aydın Bey bütün bir medya grubunu, sadece Kanal D için konuşulan bir rakama Erdoğan Demirören’e devretti.
Ömrünün kalan günlerini Bodrum’da lüks yazlığında geçirecek. Kızları ise ekseriyet itibarıyla yurt dışında ikamet edecek.
Aile tutuklanma endişesinden hâlâ kurtulabilmiş değil.
FERİT ŞAHENK DE 5.8 MİLYAR DOLAR BORCUNA UZUN VADE İSTEDİ
Ülker ve Doğan’ın sürprizlerini konuşurken 7 Nisan’da Doğuş Holding’in patronu Ferit Şahenk cenahından gelen haber kulislerde dalga dalga yayılıyor.
Şahenk’in tıpkı Murat Ülker gibi 5.8 milyar dolar borcu için ödeme kolaylığı talep etmesi ne mânâya geliyor?
İktidarın iddia ettiği gibi Türkiye dünyayı kıskandıracak kadar yüksek ve hakiki bir kalkınma yakalamış olsaydı en büyük holdingler peşi sıra böylesi beyanlarda bulunmazdı. Bilakis yeni yatırımlardan, yabancı ortaklardan dem vururlardı.
Olağanüstü Hal’de (OHAL) Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile idare edilen bir memlekette mülkiyet hakkı sadece kâğıt üzerindedir. Türkiye artık tercih edilecek bir liman olmaktan çıktı.
Fırsatını bulan Türkiye’yi terk ediyor.
EN BÜYÜK HOLDİNGLER GİDİYORSA…
Ülker, Doğan ve Şahenk’in açıklamaları Türkiye ekonomisinin mütemmim cüzüdür. Daha nice grup var ki yatırımlarını dışarı aktarıyor.
En büyükler bir yolunu bulup paralarını kurtarıyor. Küçük esnafın, müteahhidin, çiftçinin, hasılı sıradan vatandaşın böyle bir imkânı yok.
300 şirkette 35 bin kişiyi istihdam eden Doğuş Grubu’nun patronu Ferit Şahenk bankalarla masaya oturmadan evvel elindeki bazı şirket hisselerini satacağını beyan etmişti.
İstanbul ve İzmir’de (inşa halinde) İstinye Park’ta kendisine ait olan payları satış listesine koydu. İzmir İstinye Park’ta yüzde 50’lik payın 110 milyon dolara devredildiği belirtiliyor.
Ferit Bey muhtemelen İstanbul İstinye Park’ta da yüzde 42’lik payını ortağı Orjin Grup’a (sahipleri: Zafer Kurşun ve Zafer Yıldırım) devredecek.
NTV VE STAR TV’Yİ DE SATMAK İSTİYOR
Şahenk iki ay evvel medya grubunun başına (21 yıllık yöneticisi) Erman Yerdelen’in yerine Aclan Acar’ı getirmişti. Acar’ın NTV ve Star TV’yi satmak için bu vazifeye getirildiği konuşuluyor.
Doğuş Otomotiv’in başında olduğu senelerde yurt dışında çok sayıda yatırımcı grupla diyaloğu olmuştu. Zarar eden medya grubunu elden çıkarmak için Acar’ın irtibatları işe yarayabilir.
Şahenk, Borsa, Günaydın, Nusr-et, Zuma ve diğer restoranlarda (Doğuş Restaurant Entertainment and Management/D.ream) hisselerinin bir kısmını satacak.
Şahenk’in Galataport’ta nakit ihtiyacı için elindeki bazı şirketleri sattığı tespiti doğru olmakla beraber eksik bir mütalaadır.
Özelleştirme İdaresi’nden aldığı Galataport projesine şu ana kadar 1 milyar dolara yakın harcama yapılmış olsa da Şahenk’i harekete geçiren tek saik bu olamaz.
DOĞUŞ İKİ SENEDİR ZARAR EDİYOR
Holdingin bankalara 23.5 milyar lira (5.8 milyar dolar) borcu var. Grubun zararı katlanıyor. 2016’da 2 milyar TL, 2017 senesinde 2.8 milyar lira olmak üzere iki senelik zarar 4.8 milyar lira.
Sadece otomotivden kâr elde edebilen Doğuş tüm alanlardaki işlerinde zarar ediyor.
Sadece Star TV’nin zararı 400 milyon lira. 2012 sonunda yüzde 44 seviyesinde olan finansal borcun öz sermayeye oranı 2017 sonunda yüzde 400 gibi bir seviyeye fırladı.
Doların 4 TL’yi aştığı bir iklimde böyle bir borçluluğun temadisi imkânsız.
Ferit Şahenk kanamayı durdurmak için medya ve enerji şirketlerini süratle elden çıkarmak istiyor. Amma velakin Türkiye’yi riskli gören yatırımcılar evvelki kadar iştahlı olmadığı gibi fiyatlar yarı yarıya düştü.
Düne kadar İstanbul İstinye Park’tan 400 milyon dolar gelir bekleyen Ferit Şahenk’e 200 milyon dolar bile vermiyorlar.
GARANTİ’DEN 7 MİLYAR DOLAR KAZANMIŞTI
Bugün için malın kıymeti azalmış olsa da Ferit Bey, Garanti Bankası’nı ortağı İspanyol BBVA’ya çok yüksek fiyatlara satmıştı. Bankadan bugüne kadar 7 milyar dolar kazanmıştı.
Ferit Şahenk’in şahsi serveti 2.4 milyar dolar. Kendisi gibi 2.3 milyar dolar serveti ile kardeşi Filiz Şahenk ve 1.3 milyar dolar ile annesi Deniz Şahenk, Forbes Dergisi’nin dünyanın en zenginleri listesinde üst sıralarda.
Bu paralar buharlaşmadığına göre Şahenk’in son hamleleri birebir nakit darboğazı ile alakalı olamaz.
Garanti’deki paylarını sattı ve o parayı çoktan yurt dışına çıkardı. Elindeki şirketlerin borçları da nihayetinde bankaların uykusunu kaçırıyor.
Ferit Şahenk de Murat Ülker ve Aydın Doğan gibi dönebildiği kadar nakde dönmeye ve parasını emniyetli bir limana taşımaya çalışıyor.
Patronlar esasında Boydak, İpek ve Nakipoğlu gibi ailelere reva görülen zulmün bir kendi kapılarını çalmayacağından emin olamadıkları için çıkış yolu arıyor.
AKP’Lİ İŞADAMLARI DA PARASINI ÇIKARIYOR
Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) mensup işadamları da Avrupa’dan gayrimenkul, arsa alıyor. Londra, Frankfurt, Barcelona, Roma ve Atina en fazla tercih edilen şehirler.
ABD (New York, Teksas, Miami) ve Kanada da yatırımların yeni adresi olarak öne çıkıyor. Patronların sessizliği memnuniyetten değil. Bilakis güvertesinde canlı müzik eşliğinde herkesin dans ettiği Titanic’in süratle battığını farkındalar.
Murat Ülker, Aydın Doğan, Ferit Şahenk ve yüzlerce büyük işadamı iktidarın hışmına uğramadan kendilerini, ailelerini ve ömürlerini adadıkları şirketlerini sahil-i selamete çıkaracak filikalara biniyor.
Paraları kalmadığı için değil kurtarabildikleri paraları harcayabilmek ve hayatta kalmak için böyle yapıyorlar.
‘Aynı gemideyiz’ diyenlere kulak asmayın.
Herkesin 1. Sınıf (first class) bilet alabilecek, acil hallerde binip gidebileceği filika bulabilecek parası olmadığına göre siz siz olun, can simidi ya da can yeleğini yanınızdan eksik etmeyin.
[Semih Ardıç] 9.4.2018 [TR724]
Murat Bey, 31 Mart itibarıyla 6 milyar dolar borcun vadesini 6 yıla kadar uzattı.
Akabinde Aydın Doğan’ın medyaya sürpriz vedasına şahit olduk. 40 senelik emeğinin üzerine bir kalemde çizgi çekti.
“Tamamen kendi irademle medyadan çekilme kararı aldım” dese de mevzuyu yakından bilenlere göre Doğan 28 Şubat davasında hapse girmemek için diyet ödedi.
910 MİLYON DOLAR SATIŞ İÇİN HİÇ CAZİP DEĞİL
Öyle olmasa Hürriyet, Posta ve Fanatik gazetelerinden Doğan Haber Ajansı’na, CNN Türk’ten Kanal D televizyonuna, matbaa tesislerinden internet sitelerine, D Smart’tan Yaysat Dağıtım Şirketi’ne kadar elinde avucunda ne varsa 910 milyon dolar gibi hayli düşük bir fiyata niye satsın?
Aydın Bey bütün bir medya grubunu, sadece Kanal D için konuşulan bir rakama Erdoğan Demirören’e devretti.
Ömrünün kalan günlerini Bodrum’da lüks yazlığında geçirecek. Kızları ise ekseriyet itibarıyla yurt dışında ikamet edecek.
Aile tutuklanma endişesinden hâlâ kurtulabilmiş değil.
FERİT ŞAHENK DE 5.8 MİLYAR DOLAR BORCUNA UZUN VADE İSTEDİ
Ülker ve Doğan’ın sürprizlerini konuşurken 7 Nisan’da Doğuş Holding’in patronu Ferit Şahenk cenahından gelen haber kulislerde dalga dalga yayılıyor.
Şahenk’in tıpkı Murat Ülker gibi 5.8 milyar dolar borcu için ödeme kolaylığı talep etmesi ne mânâya geliyor?
İktidarın iddia ettiği gibi Türkiye dünyayı kıskandıracak kadar yüksek ve hakiki bir kalkınma yakalamış olsaydı en büyük holdingler peşi sıra böylesi beyanlarda bulunmazdı. Bilakis yeni yatırımlardan, yabancı ortaklardan dem vururlardı.
Olağanüstü Hal’de (OHAL) Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile idare edilen bir memlekette mülkiyet hakkı sadece kâğıt üzerindedir. Türkiye artık tercih edilecek bir liman olmaktan çıktı.
Fırsatını bulan Türkiye’yi terk ediyor.
EN BÜYÜK HOLDİNGLER GİDİYORSA…
Ülker, Doğan ve Şahenk’in açıklamaları Türkiye ekonomisinin mütemmim cüzüdür. Daha nice grup var ki yatırımlarını dışarı aktarıyor.
En büyükler bir yolunu bulup paralarını kurtarıyor. Küçük esnafın, müteahhidin, çiftçinin, hasılı sıradan vatandaşın böyle bir imkânı yok.
300 şirkette 35 bin kişiyi istihdam eden Doğuş Grubu’nun patronu Ferit Şahenk bankalarla masaya oturmadan evvel elindeki bazı şirket hisselerini satacağını beyan etmişti.
İstanbul ve İzmir’de (inşa halinde) İstinye Park’ta kendisine ait olan payları satış listesine koydu. İzmir İstinye Park’ta yüzde 50’lik payın 110 milyon dolara devredildiği belirtiliyor.
Ferit Bey muhtemelen İstanbul İstinye Park’ta da yüzde 42’lik payını ortağı Orjin Grup’a (sahipleri: Zafer Kurşun ve Zafer Yıldırım) devredecek.
NTV VE STAR TV’Yİ DE SATMAK İSTİYOR
Şahenk iki ay evvel medya grubunun başına (21 yıllık yöneticisi) Erman Yerdelen’in yerine Aclan Acar’ı getirmişti. Acar’ın NTV ve Star TV’yi satmak için bu vazifeye getirildiği konuşuluyor.
Doğuş Otomotiv’in başında olduğu senelerde yurt dışında çok sayıda yatırımcı grupla diyaloğu olmuştu. Zarar eden medya grubunu elden çıkarmak için Acar’ın irtibatları işe yarayabilir.
Şahenk, Borsa, Günaydın, Nusr-et, Zuma ve diğer restoranlarda (Doğuş Restaurant Entertainment and Management/D.ream) hisselerinin bir kısmını satacak.
Şahenk’in Galataport’ta nakit ihtiyacı için elindeki bazı şirketleri sattığı tespiti doğru olmakla beraber eksik bir mütalaadır.
Özelleştirme İdaresi’nden aldığı Galataport projesine şu ana kadar 1 milyar dolara yakın harcama yapılmış olsa da Şahenk’i harekete geçiren tek saik bu olamaz.
DOĞUŞ İKİ SENEDİR ZARAR EDİYOR
Holdingin bankalara 23.5 milyar lira (5.8 milyar dolar) borcu var. Grubun zararı katlanıyor. 2016’da 2 milyar TL, 2017 senesinde 2.8 milyar lira olmak üzere iki senelik zarar 4.8 milyar lira.
Sadece otomotivden kâr elde edebilen Doğuş tüm alanlardaki işlerinde zarar ediyor.
Sadece Star TV’nin zararı 400 milyon lira. 2012 sonunda yüzde 44 seviyesinde olan finansal borcun öz sermayeye oranı 2017 sonunda yüzde 400 gibi bir seviyeye fırladı.
Doların 4 TL’yi aştığı bir iklimde böyle bir borçluluğun temadisi imkânsız.
Ferit Şahenk kanamayı durdurmak için medya ve enerji şirketlerini süratle elden çıkarmak istiyor. Amma velakin Türkiye’yi riskli gören yatırımcılar evvelki kadar iştahlı olmadığı gibi fiyatlar yarı yarıya düştü.
Düne kadar İstanbul İstinye Park’tan 400 milyon dolar gelir bekleyen Ferit Şahenk’e 200 milyon dolar bile vermiyorlar.
GARANTİ’DEN 7 MİLYAR DOLAR KAZANMIŞTI
Bugün için malın kıymeti azalmış olsa da Ferit Bey, Garanti Bankası’nı ortağı İspanyol BBVA’ya çok yüksek fiyatlara satmıştı. Bankadan bugüne kadar 7 milyar dolar kazanmıştı.
Ferit Şahenk’in şahsi serveti 2.4 milyar dolar. Kendisi gibi 2.3 milyar dolar serveti ile kardeşi Filiz Şahenk ve 1.3 milyar dolar ile annesi Deniz Şahenk, Forbes Dergisi’nin dünyanın en zenginleri listesinde üst sıralarda.
Bu paralar buharlaşmadığına göre Şahenk’in son hamleleri birebir nakit darboğazı ile alakalı olamaz.
Garanti’deki paylarını sattı ve o parayı çoktan yurt dışına çıkardı. Elindeki şirketlerin borçları da nihayetinde bankaların uykusunu kaçırıyor.
Ferit Şahenk de Murat Ülker ve Aydın Doğan gibi dönebildiği kadar nakde dönmeye ve parasını emniyetli bir limana taşımaya çalışıyor.
Patronlar esasında Boydak, İpek ve Nakipoğlu gibi ailelere reva görülen zulmün bir kendi kapılarını çalmayacağından emin olamadıkları için çıkış yolu arıyor.
AKP’Lİ İŞADAMLARI DA PARASINI ÇIKARIYOR
Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) mensup işadamları da Avrupa’dan gayrimenkul, arsa alıyor. Londra, Frankfurt, Barcelona, Roma ve Atina en fazla tercih edilen şehirler.
ABD (New York, Teksas, Miami) ve Kanada da yatırımların yeni adresi olarak öne çıkıyor. Patronların sessizliği memnuniyetten değil. Bilakis güvertesinde canlı müzik eşliğinde herkesin dans ettiği Titanic’in süratle battığını farkındalar.
Murat Ülker, Aydın Doğan, Ferit Şahenk ve yüzlerce büyük işadamı iktidarın hışmına uğramadan kendilerini, ailelerini ve ömürlerini adadıkları şirketlerini sahil-i selamete çıkaracak filikalara biniyor.
Paraları kalmadığı için değil kurtarabildikleri paraları harcayabilmek ve hayatta kalmak için böyle yapıyorlar.
‘Aynı gemideyiz’ diyenlere kulak asmayın.
Herkesin 1. Sınıf (first class) bilet alabilecek, acil hallerde binip gidebileceği filika bulabilecek parası olmadığına göre siz siz olun, can simidi ya da can yeleğini yanınızdan eksik etmeyin.
[Semih Ardıç] 9.4.2018 [TR724]
‘Saray hukukçuları’ [Nurullah Albayrak]
Adalet duygusu, insana ait bir duygudur. Bu duygunun kazanılması için sadece insan olmak ve insani hislere sahip olmak yeterlidir. Adalet duygusuna sahip olmak için de hukukçu olmaya gerek yoktur.
Hukukun amacı adaletsizliği önlemektir. Hukukçunun amacı ise adaletsizliğin önlenmesi için mücadele etmek olmalıdır. Hukukçu gerçeğin peşinde çıkar gözetmeden koşmalı ve o gerçeği yine hukukta aramalı ve hukukta bulmalıdır.
İnsan haklarını savunmayan, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, haksızlığa, zulme, hukuk dışı muamelelere karşı çıkmayan, hukuku araç kılmak suretiyle haksızlık yapan kimse hukukçu sayılmaz. Adalete ulaşmak ve adaleti gerçekleştirmek için çaba göstermeyenler de hukukçu olamaz.
Hukukun siyasallaşmasına katkı sağlayan, iktidarın hukuksuzluklarına destek veren, iktidara yaranmaya ve yanaşmaya çalışan, önyargılı, koşullanmış, korkak kimseler ise hukukçu olmadığı gibi adalet duygusuna dahi sahip olmayan zavallılardır.
Bizim sistemimizde iki tür hukukçu profili var.
Birincisi; şartlar ne olursa olsun, evrensel hukuk ilkelerini esas alan, iktidar mensuplarının ne dediğine değil evrensel hukukun ne dediğine bakan ve adaletin tesisi için mücadele eden hukukçulardan oluşmaktadır. Sayıları az olsa da sesleri gür çıkmasa da hala varlar.
İkinci profilde ise; siyasi düşüncesine göre hukuki değerlendirmeler yapan, kişilere göre uygulamaların değişmesi gerektiğini söyleyen, hukuku siyasi ideolojisinin aracı olarak kullanan, asıl olanın evrensel hukuk değil siyasi iredenin ne dediği olduğuna inanan, yaşanan zulme meşruiyet kılıfı bulmak için çabalayan kişilerdir. Günümüz Türkiye’sinde ikinci gruba ‘Saray Hukukçuları’ diyoruz ve ne yazık ki sayıları hiç de az değil. Bu guruptaki kişiler ‘Sarayda’ fotoğraf çektirmek uğruna hukuk katliamına ses çıkarmayan hatta katliamın yapılmasını fiilen icra eden hukukçulardır!
Ülkeyi dünyanın en büyük cezaevine dönüştürülmesine katkı sağlayan bu hukukçular, ülkeyi ilkel dönem hukuk sistemi anlayışına dönüştürmeyi başarmışlardır. Masumiyet karinesini yok sayan uygulamalar, suçun şahsiliği ilkesi yerine suçun kolektifliği inancıyla yapılan işlemler, cezalandırma amacıyla yapılan tutuklamalar, savunma hakkını izin verilen ölçüde kullandıran anlayış, hak arama özgürlüğüne getirilen engeller, düzmece kanıtlarla yapılan suçlamalar, savaş mantığıyla hareket eden itirafçı gizli tanıklara sağlanan imkanlar ve cihad yapma inancıyla yürütülen mücadele sayesinde hukuk yerle bir edilmiştir. Hukuku yerle bir edenler de ne yazık ki önce hukukçular olmuştur.
Keyfilikler ve kötülüklerin hukuk eliyle önlenmesi gerekirken, saray hukukçuları marifetiyle hukuk sadece keyfilik ve kötülük kaynağı olmuştur. Hukukçu olduğunu zanneden bu kişiler, iktidarın söylemlerini doğrulamak ve yanlışlara kılıf bulmak için mücadele etmektedir. Çok sayıda uluslararası örgütün raporunda yer almasına rağmen “Tutuklulara İşkence yapıldığına dair kanıt veya anlatım yok” diyerek siyasi iktidarın söylemini doğrulama çabası içerisine girmişlerdir. Evrensel hukuk ilkeleri değil de iktidarın ilkelerini esas aldıkları için Yargıtay’ın kararı bizi bağlamaz, biz iktidarın dediğini esas alırız diyebilmişlerdir. Hakim değil de cihat yaptığına inandıkları için, ‘biz hala okçular tepesindeyiz’ diyebilmişlerdir.
Hukukçunun yanlış yapma hakkı ve lüksü yoktur, olamaz da. Bu nedenle hukukçuyum diyen kişinin yanlışlığı hoşgörülemez ve bağışlanamaz. Bu ilke gereğince de yaşanan hukuksuzlukların, zulmün, haksızlıkların en önemli faili olarak ‘saray hukukçuları’ anılacaklardır.
Tarihe bakıldığında insan önceleri tek başına, yalnız ve korumasızdı. Sonraları ise yaşamını güvence altına almak, tehlikesiz bir hayat sürdürmek düşüncesiyle aile, kabile, aşiret, site gibi aşamalardan geçtikten sonra devletler kurmaya başlamıştır. Devletlerin kuruluş amacı: bir arada yaşayan insanların haklarını güvenceye almak, özgür bir ortam sağlamaktır. Oysa bazı devletler, zamanla hakların ve özgürlüklerin düşmanı haline gelmiştir. Bu konuda anlatılan bir öykü vardır:
Konfüçyüs, öğrencileriyle birlikte Thai Dağı ‘nın eteklerinde gezinirken ağlayan bir kadın görür. Öğrencilerinden biri kadına neden ağladığını sorar:
Kadın: “Çok acı çekiyorum. Bu çevrede bir kaplan var. Önce kaynanamı parçalayıp yedi. Sonra kocamı, şimdi de oğlumu öldürdü.” der.
Konfüçyüs söze karışır ve: “Öyleyse, niçin başka bir yere gitmiyorsun? ” diye sorar.
Kadın, şu ilginç yanıtı verir: “Çünkü; burada insanlara baskı yapan bir devlet yok.” (Selçuk 2000, 13-14 b)
Baskı yapan devletler, kaplanlardan daha korkunçtur. Şu an ülkemizde kaplandan daha tehlikeli bir iktidar var ve bu iktidarın vahşiliğinin en büyük nedeni de ‘saray hukukçularının’ iktidarın hukuksuzluklarına verdikleri pervasızca destek olmuştur.
[Nurullah Albayrak] 9.4.2018 [TR724]
Hukukun amacı adaletsizliği önlemektir. Hukukçunun amacı ise adaletsizliğin önlenmesi için mücadele etmek olmalıdır. Hukukçu gerçeğin peşinde çıkar gözetmeden koşmalı ve o gerçeği yine hukukta aramalı ve hukukta bulmalıdır.
İnsan haklarını savunmayan, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, haksızlığa, zulme, hukuk dışı muamelelere karşı çıkmayan, hukuku araç kılmak suretiyle haksızlık yapan kimse hukukçu sayılmaz. Adalete ulaşmak ve adaleti gerçekleştirmek için çaba göstermeyenler de hukukçu olamaz.
Hukukun siyasallaşmasına katkı sağlayan, iktidarın hukuksuzluklarına destek veren, iktidara yaranmaya ve yanaşmaya çalışan, önyargılı, koşullanmış, korkak kimseler ise hukukçu olmadığı gibi adalet duygusuna dahi sahip olmayan zavallılardır.
Bizim sistemimizde iki tür hukukçu profili var.
Birincisi; şartlar ne olursa olsun, evrensel hukuk ilkelerini esas alan, iktidar mensuplarının ne dediğine değil evrensel hukukun ne dediğine bakan ve adaletin tesisi için mücadele eden hukukçulardan oluşmaktadır. Sayıları az olsa da sesleri gür çıkmasa da hala varlar.
İkinci profilde ise; siyasi düşüncesine göre hukuki değerlendirmeler yapan, kişilere göre uygulamaların değişmesi gerektiğini söyleyen, hukuku siyasi ideolojisinin aracı olarak kullanan, asıl olanın evrensel hukuk değil siyasi iredenin ne dediği olduğuna inanan, yaşanan zulme meşruiyet kılıfı bulmak için çabalayan kişilerdir. Günümüz Türkiye’sinde ikinci gruba ‘Saray Hukukçuları’ diyoruz ve ne yazık ki sayıları hiç de az değil. Bu guruptaki kişiler ‘Sarayda’ fotoğraf çektirmek uğruna hukuk katliamına ses çıkarmayan hatta katliamın yapılmasını fiilen icra eden hukukçulardır!
Ülkeyi dünyanın en büyük cezaevine dönüştürülmesine katkı sağlayan bu hukukçular, ülkeyi ilkel dönem hukuk sistemi anlayışına dönüştürmeyi başarmışlardır. Masumiyet karinesini yok sayan uygulamalar, suçun şahsiliği ilkesi yerine suçun kolektifliği inancıyla yapılan işlemler, cezalandırma amacıyla yapılan tutuklamalar, savunma hakkını izin verilen ölçüde kullandıran anlayış, hak arama özgürlüğüne getirilen engeller, düzmece kanıtlarla yapılan suçlamalar, savaş mantığıyla hareket eden itirafçı gizli tanıklara sağlanan imkanlar ve cihad yapma inancıyla yürütülen mücadele sayesinde hukuk yerle bir edilmiştir. Hukuku yerle bir edenler de ne yazık ki önce hukukçular olmuştur.
Keyfilikler ve kötülüklerin hukuk eliyle önlenmesi gerekirken, saray hukukçuları marifetiyle hukuk sadece keyfilik ve kötülük kaynağı olmuştur. Hukukçu olduğunu zanneden bu kişiler, iktidarın söylemlerini doğrulamak ve yanlışlara kılıf bulmak için mücadele etmektedir. Çok sayıda uluslararası örgütün raporunda yer almasına rağmen “Tutuklulara İşkence yapıldığına dair kanıt veya anlatım yok” diyerek siyasi iktidarın söylemini doğrulama çabası içerisine girmişlerdir. Evrensel hukuk ilkeleri değil de iktidarın ilkelerini esas aldıkları için Yargıtay’ın kararı bizi bağlamaz, biz iktidarın dediğini esas alırız diyebilmişlerdir. Hakim değil de cihat yaptığına inandıkları için, ‘biz hala okçular tepesindeyiz’ diyebilmişlerdir.
Hukukçunun yanlış yapma hakkı ve lüksü yoktur, olamaz da. Bu nedenle hukukçuyum diyen kişinin yanlışlığı hoşgörülemez ve bağışlanamaz. Bu ilke gereğince de yaşanan hukuksuzlukların, zulmün, haksızlıkların en önemli faili olarak ‘saray hukukçuları’ anılacaklardır.
Tarihe bakıldığında insan önceleri tek başına, yalnız ve korumasızdı. Sonraları ise yaşamını güvence altına almak, tehlikesiz bir hayat sürdürmek düşüncesiyle aile, kabile, aşiret, site gibi aşamalardan geçtikten sonra devletler kurmaya başlamıştır. Devletlerin kuruluş amacı: bir arada yaşayan insanların haklarını güvenceye almak, özgür bir ortam sağlamaktır. Oysa bazı devletler, zamanla hakların ve özgürlüklerin düşmanı haline gelmiştir. Bu konuda anlatılan bir öykü vardır:
Konfüçyüs, öğrencileriyle birlikte Thai Dağı ‘nın eteklerinde gezinirken ağlayan bir kadın görür. Öğrencilerinden biri kadına neden ağladığını sorar:
Kadın: “Çok acı çekiyorum. Bu çevrede bir kaplan var. Önce kaynanamı parçalayıp yedi. Sonra kocamı, şimdi de oğlumu öldürdü.” der.
Konfüçyüs söze karışır ve: “Öyleyse, niçin başka bir yere gitmiyorsun? ” diye sorar.
Kadın, şu ilginç yanıtı verir: “Çünkü; burada insanlara baskı yapan bir devlet yok.” (Selçuk 2000, 13-14 b)
Baskı yapan devletler, kaplanlardan daha korkunçtur. Şu an ülkemizde kaplandan daha tehlikeli bir iktidar var ve bu iktidarın vahşiliğinin en büyük nedeni de ‘saray hukukçularının’ iktidarın hukuksuzluklarına verdikleri pervasızca destek olmuştur.
[Nurullah Albayrak] 9.4.2018 [TR724]
Aynı duyguyu paylaşmak ayrı, aynı biçimde duygusallaşmak ayrıdır [Hakan Zafer]
Bir konuda bir şeyler bilmek, o bildiği meseleyi kendine iş edinmek, meselesi hakkında çokça düşünmek her zaman duygulanmak demek değildir. Bu soğuk durumu duygu veya his zannedince insan, dışardan fena halde inanmış hatta adanmış gözükebilir. İşin hastalıklı yanı ise bu soğuk inanmışa kendimizi eşlik etmek zorunda hissetmemizdir. Yer yer kontrol noktasına onu koyup, ona olan uzaklığımızdan ötürü kendimizi kınar hale bile gelebiliriz.
Bu kimselerin bir özelliği de kabullenmişlerden topladıkları güveni azık edinmeleridir. Hırsları saplantıları ve ilgi duymalarına sebep kitleleri arkasından sürükleyerek, o kitlenin önemli bir kısmınca yaşam tarzı haline gelmiş iyiliğin, ihsanın üzerine gölge düşürüp, şahsi kasvetlerini bulaştırıp, kabule dayalı topladığı saygıyı hoyratça harcayanların altına girdiği borca karşılık vereceği hesap elbette şahsiliğin ötesindedir. İş oralara kadar gelmişse hakikate, iyiliğe, ihsana düşen gölgeyi ısıtmak bir önceki halden daha da zor olur.
O halde, işini insanlardan toplayacağı güvenle ancak yapabilen kimselerin herkesten daha çok titremesi gerekir. Bu iş ne kadar ulvi veya sıradan olursa olsun, kazanmayı planladığı sevapları hatalarına mazeret gösteremeyeceğine inanmış olarak iş başı yapmak zorundadır.
İnsanların rıza ile, kabullenerek bir yerlere getirdiği kimselerin dönüp onlara nefsinden zorunluluklar icat etme yetkisini kendinde görmesi ve bu mecburiyet tarlalarına onları hapsetmesi de zulümdür. Her yerde ve alanda olduğu gibi zulmeden de zalimdir. Bu zulmü kaçıncı fıtratıyla yaptığının bu noktada sözü olmaz.
Kaçıncısı olursa olsun taktığımız maskeleri yerinden oynatana fena öfkeleniriz.
Tek fıtratla yaratılmışken ne gereği var zorlamanın? Hem duyguların taklidi olmaz. Bu, insan yüreğine ağır bir yüktür. Karşıdan bakınca ne kadar maske varsa, o kadar tanınmaz olur insan.
***
Duygusallığın zincir olduğu, yanılttığı zamanlar da var. Düşündürmediği, yerinde tavır aldırmadığı, yanlış tarafta durdurduğu zamanlar.
Böyle vakitlerde, duygusallığın kör ettiği gözün içine far tutsan kâr etmez. Koca koca adamlar, zihin kabiliyetleri gelişmemiş gibi davranır. Anlamaz, anlamak için gözünü açmaz, açan da kafasını başka yöne çevirince sizden kulağına gelenin, gözünün o yönde gördüğüyle aynı olmadığını alemi ikna yoluna düşer.
Son Söz:
Hac Suresinin 46. ayetinde önemli ve şaşırtıcı bir vurgu var: Göz kör olmaz. Kör olan, ayan beyan gördüğü hakikati düşünemeyen göğüslerdeki kalplerdir.
[Hakan Zafer] 9.4.2018 [TR724]
Bu kimselerin bir özelliği de kabullenmişlerden topladıkları güveni azık edinmeleridir. Hırsları saplantıları ve ilgi duymalarına sebep kitleleri arkasından sürükleyerek, o kitlenin önemli bir kısmınca yaşam tarzı haline gelmiş iyiliğin, ihsanın üzerine gölge düşürüp, şahsi kasvetlerini bulaştırıp, kabule dayalı topladığı saygıyı hoyratça harcayanların altına girdiği borca karşılık vereceği hesap elbette şahsiliğin ötesindedir. İş oralara kadar gelmişse hakikate, iyiliğe, ihsana düşen gölgeyi ısıtmak bir önceki halden daha da zor olur.
O halde, işini insanlardan toplayacağı güvenle ancak yapabilen kimselerin herkesten daha çok titremesi gerekir. Bu iş ne kadar ulvi veya sıradan olursa olsun, kazanmayı planladığı sevapları hatalarına mazeret gösteremeyeceğine inanmış olarak iş başı yapmak zorundadır.
İnsanların rıza ile, kabullenerek bir yerlere getirdiği kimselerin dönüp onlara nefsinden zorunluluklar icat etme yetkisini kendinde görmesi ve bu mecburiyet tarlalarına onları hapsetmesi de zulümdür. Her yerde ve alanda olduğu gibi zulmeden de zalimdir. Bu zulmü kaçıncı fıtratıyla yaptığının bu noktada sözü olmaz.
Kaçıncısı olursa olsun taktığımız maskeleri yerinden oynatana fena öfkeleniriz.
Tek fıtratla yaratılmışken ne gereği var zorlamanın? Hem duyguların taklidi olmaz. Bu, insan yüreğine ağır bir yüktür. Karşıdan bakınca ne kadar maske varsa, o kadar tanınmaz olur insan.
***
Duygusallığın zincir olduğu, yanılttığı zamanlar da var. Düşündürmediği, yerinde tavır aldırmadığı, yanlış tarafta durdurduğu zamanlar.
Böyle vakitlerde, duygusallığın kör ettiği gözün içine far tutsan kâr etmez. Koca koca adamlar, zihin kabiliyetleri gelişmemiş gibi davranır. Anlamaz, anlamak için gözünü açmaz, açan da kafasını başka yöne çevirince sizden kulağına gelenin, gözünün o yönde gördüğüyle aynı olmadığını alemi ikna yoluna düşer.
Son Söz:
Hac Suresinin 46. ayetinde önemli ve şaşırtıcı bir vurgu var: Göz kör olmaz. Kör olan, ayan beyan gördüğü hakikati düşünemeyen göğüslerdeki kalplerdir.
[Hakan Zafer] 9.4.2018 [TR724]
Budama mevsimi ve ilkbahar müjdesi [Veysel Ayhan]
Bahçıvan alır eline paslı bir makası. Dayar merdiveni ağaçların yamacına ve başlar budamaya. Taze ve narin dallar… Yeni günyüzü görmüş yapraklar… Şebnem şebnem tebessüm eden sürgünler… Her ne varsa yerlere saçılır.
Ortalık kurt dalmış bir koyun ahırına, kasap girmiş bir mezbahaya döner.
İçiniz sızlar. Yüreğiniz burkulur.
Budanmasa ne olur?
Bazı dallar aşırı verimden kırılır.
Ağacın bazı kısımları dal yoğunluğundan güneş görmez, ışık almaz.
Meyveler küçük ve kalitesiz olur.
Taç kısımlar düzensiz gelişir.
Budama ekolojik bir gereksinim. Tabiatın vazgeçilmez bir unsuru.
Peki ya sosyoloji?
Her sosyolojik yapı doğar, gelişir ve büyür.
Ölmemesi ve gelişmesini sürdürmesi için budama şarttır.
Tabiatta budamayı bahçıvan, sosyolojide kader yapar.
Ağaçlar budandığında yere düşen dallar pörsür ve çürür. Sosyolojide ise tohuma dönüşür. Her dal parçacığı yeni bir ağaca tohum olur. Her yaprak yeni tohumlara dayelik yapar. Budama sayesinde yaşlı ve kendini yenilemeyen dallar dökülür, kurtlanmış gövdeler ayrılır. Hormonlu dallar biçilir.
Ağaca uzaktan bakanlar o dev ağaç küçüldü hatta bitti sanır. Budamanın hikmetini bilmeyen ve bahçıvanı göremeyen kirli ve paslı makasa takılır kalır. Paslı makasa saydırdıkça saydırır. Bilmez ki o paslı makası kullanan bahçıvandır. Bilmez ki budama bittiğinde yukarılarda gezen, ağaçların narin dallarını vahşice ısıran paslı makasın yeri alet edevat kutusunun dibidir.
Budama mevsimi aşı mevsimidir de. Uzak durduğunuz kitlelerle, yabani sandığınız zümrelerle buluşma vaktidir. İhmal ettiğiniz mazlumlara eğilme sevincidir. Kader emsalsiz bir bahar için ağlarını örer. Sosyoloji yanlış komşulukları bozar, yeni birliktelikler hazırlar.
“Hakk şerleri hayreyler.
Zannetme ki gayreyler.
rif ânı seyreyler.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”
Arif olmayansa gördüklerine bakar, kötümserlik ve karamsarlığa kendini kaptırır. rif olansa geçmiş örnekleri hatırlar, o mahzun örneklere bina edilen muhteşem baharları hatırlar.
Kader muazzam senaryosunu ilmek ilmek örgülemekte. Her şey bir bahar müjdesinden ibaret. Paslı makasın kesme cazırtıları bahar mevsiminin en sadık habercisi.
“Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir… İnanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.
Adem Nebi (aleyhisselam), semasının karardığı, azminin kırıldığı ve canının dudağına geldiği bir devrede, ümitle silkindi, ‘Nefsime zulmettim.’ dedi ve dirildi. Şeytan ise, gönlünden akıttığı ümitsizlik kan ve irini içinde bocaladı durdu ve nihayet boğuldu…
Her gönül eri ümitten bir meş’ale ile yola çıkmış, bununla tufanları göğüslemiş; fırtınalarla pençeleşmiş ve dalgalarla boğuşmuştur. Kimisinde ümit bir ‘Cûdî’ tomurcuğu, kimisinde İrem Bağları, kimisinde de Medine’leşen bir ‘Yesrib’ hâline gelmiştir. Bu vadide her ümit kahramanı, aynı zamanda Hak katının azizi, halkın da bayrağı olmuştur.
Bir de, her şeyin bittiği; milletin kaddinin büküldüğü, gururunun kırıldığı devrede, iman ve ümidin dâsitanî bir hâl alması vardır ki; inancın derecesine göre, onu elde eden, kâinata meydan okuyabilir; elli bin defa çarkı, düzeni bozulsa sarsılmadan yoluna devam eder; yoklukta, varlık cilvesi gösterip ölü ruhlara can olur.
Bin bir ümit tomurcuğunun tebessüm ettiği ve bin bir tohumun, toprağın altında kara düşecek cemreyi beklediği şu günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit dileklerimizle…” (Sızıntı)
Evet, isteyen inanır istemeyen inanmaz.
“Vallahi güzel etmiş.
Billahi güzel etmiş.
Tallahi güzel etmiş.
Mevlâ görelim netmiş.
Netmişse güzel etmiş.” (Tefviznâme)
[Veysel Ayhan] 9.4.2018 [TR724]
Ortalık kurt dalmış bir koyun ahırına, kasap girmiş bir mezbahaya döner.
İçiniz sızlar. Yüreğiniz burkulur.
Budanmasa ne olur?
Bazı dallar aşırı verimden kırılır.
Ağacın bazı kısımları dal yoğunluğundan güneş görmez, ışık almaz.
Meyveler küçük ve kalitesiz olur.
Taç kısımlar düzensiz gelişir.
Budama ekolojik bir gereksinim. Tabiatın vazgeçilmez bir unsuru.
Peki ya sosyoloji?
Her sosyolojik yapı doğar, gelişir ve büyür.
Ölmemesi ve gelişmesini sürdürmesi için budama şarttır.
Tabiatta budamayı bahçıvan, sosyolojide kader yapar.
Ağaçlar budandığında yere düşen dallar pörsür ve çürür. Sosyolojide ise tohuma dönüşür. Her dal parçacığı yeni bir ağaca tohum olur. Her yaprak yeni tohumlara dayelik yapar. Budama sayesinde yaşlı ve kendini yenilemeyen dallar dökülür, kurtlanmış gövdeler ayrılır. Hormonlu dallar biçilir.
Ağaca uzaktan bakanlar o dev ağaç küçüldü hatta bitti sanır. Budamanın hikmetini bilmeyen ve bahçıvanı göremeyen kirli ve paslı makasa takılır kalır. Paslı makasa saydırdıkça saydırır. Bilmez ki o paslı makası kullanan bahçıvandır. Bilmez ki budama bittiğinde yukarılarda gezen, ağaçların narin dallarını vahşice ısıran paslı makasın yeri alet edevat kutusunun dibidir.
Budama mevsimi aşı mevsimidir de. Uzak durduğunuz kitlelerle, yabani sandığınız zümrelerle buluşma vaktidir. İhmal ettiğiniz mazlumlara eğilme sevincidir. Kader emsalsiz bir bahar için ağlarını örer. Sosyoloji yanlış komşulukları bozar, yeni birliktelikler hazırlar.
“Hakk şerleri hayreyler.
Zannetme ki gayreyler.
rif ânı seyreyler.
Mevlâ görelim neyler.
Neylerse güzel eyler.”
Arif olmayansa gördüklerine bakar, kötümserlik ve karamsarlığa kendini kaptırır. rif olansa geçmiş örnekleri hatırlar, o mahzun örneklere bina edilen muhteşem baharları hatırlar.
Kader muazzam senaryosunu ilmek ilmek örgülemekte. Her şey bir bahar müjdesinden ibaret. Paslı makasın kesme cazırtıları bahar mevsiminin en sadık habercisi.
“Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir… İnanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.
Adem Nebi (aleyhisselam), semasının karardığı, azminin kırıldığı ve canının dudağına geldiği bir devrede, ümitle silkindi, ‘Nefsime zulmettim.’ dedi ve dirildi. Şeytan ise, gönlünden akıttığı ümitsizlik kan ve irini içinde bocaladı durdu ve nihayet boğuldu…
Her gönül eri ümitten bir meş’ale ile yola çıkmış, bununla tufanları göğüslemiş; fırtınalarla pençeleşmiş ve dalgalarla boğuşmuştur. Kimisinde ümit bir ‘Cûdî’ tomurcuğu, kimisinde İrem Bağları, kimisinde de Medine’leşen bir ‘Yesrib’ hâline gelmiştir. Bu vadide her ümit kahramanı, aynı zamanda Hak katının azizi, halkın da bayrağı olmuştur.
Bir de, her şeyin bittiği; milletin kaddinin büküldüğü, gururunun kırıldığı devrede, iman ve ümidin dâsitanî bir hâl alması vardır ki; inancın derecesine göre, onu elde eden, kâinata meydan okuyabilir; elli bin defa çarkı, düzeni bozulsa sarsılmadan yoluna devam eder; yoklukta, varlık cilvesi gösterip ölü ruhlara can olur.
Bin bir ümit tomurcuğunun tebessüm ettiği ve bin bir tohumun, toprağın altında kara düşecek cemreyi beklediği şu günlerde, ümitten mahrum gönüllere ümit dileklerimizle…” (Sızıntı)
Evet, isteyen inanır istemeyen inanmaz.
“Vallahi güzel etmiş.
Billahi güzel etmiş.
Tallahi güzel etmiş.
Mevlâ görelim netmiş.
Netmişse güzel etmiş.” (Tefviznâme)
[Veysel Ayhan] 9.4.2018 [TR724]
Eskişehir’deki katliam: Erdoğan rejiminin ‘Danıştay cinayeti’…. [Erman Yalaz]
Eskişehir’de 4 akademisyeni katleden Volkan Bayar’ın ardındaki destekçiler ve güç artık apaçık ortada duruyor. Eskişehir’deki cinayetin yeni çıkan ayrıntılarını yazmadan size bir flash-back (şimdiki zamandan geçmişe dönüş) yaparak tarihteki bir başka kanlı cinayeti hatırlatacağım.
Tarih 16 Mayıs 2006. Saat 09.45. Saldırgan, Necatibey Caddesi’ndeki beyaz binanın 8. katına çıktı. Elinde çantası ve içindeki Glock hayalet silahı ile kapıya kadar gelmişti. Sekreterin ‘ne oluyor durun!’ sözleri havada asılı kalmıştı. Toplantı halindeki 2. daire’yi basarak kurşun yağdıran saldırgan, üye Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürdü; 2. Daire Başkanı Mustafa Birden, üyeler Ayfer Özdemir, Tetkik Hakimi Ahmet Çobanoğlu ve üye Ayla Gönenç ise ağır yaralıydı. Saldırgan İstanbul Barosu’na kayıtlı Avukat Alparslan Aslan’dı. Elinde Ulusal Kanal basın kartı, telefonunda Muzaffer Tekin’den Veli Küçük’e; kartvizitinde kara para ve uyuşturucu geliri aklama şirketi Doğuş Factoring’ten mafya babası Sedat Peker’e kadar uzanan ilişkiler ağı vardı. Ergenekon’un yargı ve siyaseti karşı karşıya getirip ülkeyi kaosa sürüklemek adına işlediği cinayetlerden sadece biriydi. Adı Danıştay cinayetiydi. Demokrasiden çok vesayet diyen, yargı ile siyaseti kapıştıran, gerilim isteyen, AKP’li bir siyasetçinin Cumhurbaşkanlığı yolunun tıkanması gerektiğini düşünen zihniyet o gün ilk kurşunu böyle sıkmıştı. Cumhuriyet mitinglerinin kurgulandığı, bakanların pet şişelerle cenazelerden kovalandığı günlerdi. Demokrasi ikliminde oksijen kalmayınca tetikçiler türüyordu.
KATİLİN DİLİNDEN CİNAYET….
Gelelim Eskişehir’deki 4 akademisyenin katledilmesine. Saldırgan bir araştırma görevlisi Volkan Bayar. Kendi ifadeleri dehşet verici: “Saat 13.10’da enstitüye gittim. Tabancam ve şarjörlerim aracın içindeydi. Tam 30 mermim vardı. Saat 14.00’te eşimle enstitüde buluştuk. Bize ait zarfları almak üzere enstitü binasına gittik. 14.10’da iki zarfı aldık. Zarfı açtım, Yasir Armağan’a sözlü olarak hakaret ettiğim iddiasıyla başlatılan soruşturmanın evrakını gördüm. Yasir’in zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalıştığını gördüm ve koşmaya başladım. Eşim ‘Dur, nereye gidiyorsun’ diye bağırdı. Aracıma gittikten sonra silahın bulunduğu poşeti alarak enstitü binasına girdim. Asansörün bulunduğu taraftaki merdiveni kullanarak üçüncü kata çıktım. Üçüncü kattaki tuvalette silahı poşetten çıkarıp doldurdum, başka yere uğramadan Yasir Armağan’ın odasına gittim. İçeride tanımadığım başörtülü bir kadın vardı. Hiçbir şey söylemeden Yasir’in üst kısmına altı-yedi el ateş ettim. Diğer bayan masanın altında cenin pozisyonunda çığlık atıyordu. Kendisine silah sıkmadım.
YEDEK ŞARJÖRLÜ PROFESYONEL BİR KATİL…
Az mermi kaldığını düşünerek yedek şarjörü taktım. Aynı kattaki merdivenle birinci kata indim. Birinci katta Dekan Cemil Yücel’in odasına gittim, kendisini göremedim. Mekânda bulunan Fakülte Sekreteri Fatih Özmutlu ile bir sorunum yoktu. Vurmak gibi bir niyetim de yoktu. ‘Cemil nerede?’ dedim. ‘Yok’ gibi bir şey söyledi. Bunun üzerine kendimi kaybettiğim için iki el ateş ettim.
Daha sonra aynı katta, iki yan kapıda bulunan Mikail Yalçın’ın odasına gittim. Mikail beni görür görmez kapısını kapattı. Arkadan kapıyı zorluyordu. İki el ateş ettim, vurulduğunu fark ettim. Kapıyı açtığımda Mikail yerdeydi. Yerdeyken iki-üç el ateş ettim. Odada isimlerini bilmediğim iki bayan vardı. Onların yüzüne bile bakmadım. Onlara silah doğrultmadım.
Yine aynı merdivenlerden zemin kata indim. Serdar Çağlak’ın yanına gittim. Serdar koltukta oturuyordu. Odanın diğer tarafında Ümit diye biri vardı. Serdar’a bir şey söylemeden göğsüne ateş ettim. Ümit korkmuştu, ona silah doğrultmadım. Sonra elimde silahla güvenlik kapısına yöneldim, polis çağırmalarını söyledim. Dışarı çıktım, kapıda polis arabasını gördüm. El salladım, silahımı yere bırakıp teslim oldum.”
Bayar’ın anlattığı bu katliam; Erdoğan rejiminin işlediği bir Danıştay cinayetidir. Akademiye, özgürlüklere, eğitime, halka ve masum insanlara karşı işlenmiş bir cinayet.
O gün Danıştay cinayetiyle, Ergenekon örgütü nasıl Türkiye’yi oksijensiz ve demokrasisiz bırakmak istediyse; bugün aynı hatayı ve daha büyük cinayetleri işleyenler AKP iktidarı, Tayyip Erdoğan ve yakınındakilerdir. Şimdi ‘Her şeyi Erdoğan’a bağlama hastalığınız var’ diyenleri duyar gibiyim. Ama durun bir bakın bu cinayete tekrar. Delilleri, bilgileri yan yana sıralayın. Üç-dört günde ortaya dökülenler yeterince açık değil mi?
KATIKSIZ MUHBİR KÜLÜNK’E ÇALIŞMIŞ
Volkan Bayar (eşi de ortağı) görünen bilgilere göre katıksız bir muhbir. 15 Temmuz’dan sonra türeyen cinslerinden. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde bulunduğu fakültede ve diğer fakültelerde; daha önce bulunduğu Tokat’taki üniversitede 200’den fazla insanı ihbar etmiş. Ne diye? F..ö’cü diye. Erdoğan ve şürekasının ‘eline çakı almamış insanları’ terörist ilan etmesinden; ülkeyi Mc Carty dönemindeki ‘komünist avı’ndan beter bir vaziyette cadı avı arenasına çevirmesinden sonra türeyen bu aktörün bir numaralı kankası kimmiş peki? Metin Külünk. Kim bu şahıs? Avrupa’da masum insanların üzerine salıverilen tetikçilerden; gazetelere atanan kayyımların seçilmesine kadar (Zaman Gazetesine atanan 4 kayyıma bakılabilir) Erdoğan rejiminin ve yeni kurulan ‘Muhaberat Devleti’nin sayılı aktörlerinden. AKP İstanbul Milletvekili. Erdoğan’ın seçtiği, beslediği, beslendiği biri. Araştırma görevlisi Volkan Bayar’ın şikayetleriyle 5.5 ay hapis yatmış Prof.Dr. Ahmet Aypay, anlatıyor ilişkisini. Kendi dosyasını, savcılara yapılan ihbarları Bayar adına; yargıda işler hale getiren kişinin Metin Külünk olduğunu söylüyor.
BAYAR’I DURDURUN DİLEKÇELERİNİ SÜMEN ALTI EDENLER…
Bayar’ın Muhbirliği, vatanseverlik! Ağın içinde AKP milletvekili Külünk var. Peki Bayar’ın bunca asılsız şikayeti dikkate alan yargıçlar, savcılar ve en önemlisi üniversitenin rektörü Prof.Dr. Hasan Gönen ne yapmış bu arada? KHK ile akademisyenleri ihraç ettirmiş, öğretim görevlilerinin ‘Volkan Bayar’ı durdurun’ dilekçelerini sümen altı etmiş. Eskişehir’de bulunan Anadolu ve Eskişehir Osmangazi Üniversitelerinde 44 akademisyen Olağanüstü hâl (OHAL) kapsamında yayınlanan 686 numaralı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilmiş. Aralarında Bayar’ın şikayet edip hapse tıktırdığı Prof.Dr. Ahmet Aypay da var; ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı ‘Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenler de…
AKP’NİN BÜYÜKŞEHİR BAŞKANI OLAMADIN BARİ REKTÖR YAPALIM…
Hasan Gönen (sol başta) Erdoğan tarafından aday olarak tanıtılırken-Ankara-11 Ocak 2009
Rektör Gönen artık herkesin malumu. 2009 yerel seçimlerinde AK Parti Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı. Kapı gibi il başkanı ve Odunpazarı Belediye başkanı dururken, bizzat Erdoğan’ın seçip ‘solun kalesi’ni alsın; Yılmaz Büyükerşen’i devirsin’ diye seçtiği bir isim Hasan Gönen. Menşei ülkücülükten tevarüs; şimdi her devrin adamı.
Yerel seçimler öncesinde 17 Mart 2009’da atv’de belediye başkan adayı olarak ekranda. ‘İki dönem yüzde 40’ın üzerinde oy aldı Büyükerşen, siz bu kilidi nasıl çözeceksiniz?’ diye soruyor sunucu. Gönen rahat; “4 yıl sonra yapılacak Osmangazi üniversitesi seçimlerinde banko rektördüm. Ama ben bu görevi tepip, büyükşehir başkanı adayı oldum. Rahatlığı bıraktım. Arasında maaş farkı da yok” diyor.
İlişkilerinde tesadüf yok yani. İnşaat mühendisi kendisi. Önceden inşa ettiği gibi sürüyor işler. Belediye başkan adaylığı sürecinde de Eskişehir’deki Birlik Vakfı ekibinin bizzat takviyesi, katkısı var kendisine. Erdoğan seçmiş üstelik. Parlatılmış. 11 Ocak 2009 aday tanıtımlarında Erdoğan Gönen’e ‘Bize koşarak gel de gençliğini görsünler’ diyor. Tabi başkanlığı kazanamayınca koşması boşta kalmıyor. Öyle uzun süre de beklemiyor. 2011’de Osmangazi Üniversitesi rektör adayı oluyor. Eski Türk Ocakları Başkanı Mehmet Şişman 143 oy alıyor, Gönen 134 oy ile ikinci, Yavuz Beşoğlu 132 oyla üçüncü. İsimler Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün önüne gidiyor. Gönen ikinci sırada olmasına rağmen, rektör seçiliyor.
ALO FATİH’İN KARDEŞİ, ERDOĞAN’IN HOCASININ OĞLU
Volkan Bayar’ın 8 idari soruşturması var. Rektörlükte, fakültede. 12 Nisan’da YÖK; işte bu cinayetin faili Bayar’ın neden soruşturulmadığını konuşmak için toplanıyor. YÖK Başkanı Yekta Saraç. AKP ve Erdoğan medya mahallesine çökmeden önce yönetim aracısı olarak kullanılan meşhur ‘Alo Fatih’’in (Fatih Saraç) kardeşi. Bu iki kardeşin babası merhum Mehmet Emin Saraç. Tayyip Erdoğan’ın İmam Hatip’ten hocası.
Volkan Bayar’ı muhbir olarak kullanan kişi Metin Külünk. Hakkında soruşturma açmayan, açılanları örtmeye çalışan isim ise AKP belediye başkan adaylığından rektörlüğe geçmiş Hasan Gönen. Bu olayın soruşturacak savcılar hakimler, Erdoğan’a itaat esasıyla yeniden yapılandırılmış HSK hakimleri. İdari soruşturmayı yürütecek olan da yukarıdaki kısa özette geçtiği gibi Yekta Saraç.
BOĞAZİÇİLİ ÖĞRENCİLER TERÖRİST….
Gelelim baş aktöre. 23 Mart 2018. Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin Savaşı lokumu dağıtanlara karşı çıkan öğrencilere kükrüyor. Onlara ‘terörist’ diyor, gereğine yapacağını söylüyor şu cümlelerle; ‘Şu anda üzerine üzerine gidiyoruz, bu terörist öğrencileri bulup çıkarıp gereğini yapacağız. Üniversitelerimizdeki hocaların da çok daha dikkatli olması gerekir. Bu öğrencilerle hocaların iltisakı olduğunu belirlediğimiz anda onlarla ilgili de gereğini yaparız.”
BARIŞ BİLDİRİSİ İMZACILARI ALÇAK, ZALİM, KARANLIK….
16 Ocak 2016. Sur, Cizre ve Silopi başta olmak üzere Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar sırasında yaşanan insan hakları ihlallerine karşı “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini yayınlayan akademisyenleri hedef alıyor. Erdoğan, imzacı akademisyenler için “müsvedde”, “karanlık”, “zalim”, “alçak” diyor ve ekliyor: “İlgili kurumları gereğini yapmaya davet ediyorum!” YÖK soruşturma açıyor, savcılar harekete geçiyor. Akademisyenler gözaltına alınıyor. 15 Temmuzdan sonra Volkan Bayar’lar çıkıyor. Tek işi fişleme yapmak olan bu muhbir akademisyen ne yapıyor? Sadece tetiği çekiyor! Gereğini yapıyor!
Azmettirenler, akademisyenleri, masumları hedefe koyup; ülkeyi demokrasisiz, oksijensiz bırakanlar. Şimdi oturup bu kadar açık net delil ve ilişkilere ‘katil F..ö’cü’ elbisesi giydirmeye çalışanlar bu cinayetin ortakları. Kasten adam yaralama ve tehditten sabıka kaydı var Bayar’ın. Ama 2012’de transfer olduğu Eskişehir’de el üstünde tutulmuş. 15 Temmuzdan sonra muhbirliğin dibine vurmuş. Adam, Osmangazi Üniversitesi’nde 102, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’ndekilerle birlikte 200’den fazla akademisyeni ihbar etmiş. Fişleme makinesi yani. Hakkında 8 idari soruşturma var. Akademisyen arkadaşlarını tehdit etmiş. Kınama ve uyarı cezası ile yoluna devam etmiş…
[Erman Yalaz] 9.4.2018 [TR724]
Tarih 16 Mayıs 2006. Saat 09.45. Saldırgan, Necatibey Caddesi’ndeki beyaz binanın 8. katına çıktı. Elinde çantası ve içindeki Glock hayalet silahı ile kapıya kadar gelmişti. Sekreterin ‘ne oluyor durun!’ sözleri havada asılı kalmıştı. Toplantı halindeki 2. daire’yi basarak kurşun yağdıran saldırgan, üye Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürdü; 2. Daire Başkanı Mustafa Birden, üyeler Ayfer Özdemir, Tetkik Hakimi Ahmet Çobanoğlu ve üye Ayla Gönenç ise ağır yaralıydı. Saldırgan İstanbul Barosu’na kayıtlı Avukat Alparslan Aslan’dı. Elinde Ulusal Kanal basın kartı, telefonunda Muzaffer Tekin’den Veli Küçük’e; kartvizitinde kara para ve uyuşturucu geliri aklama şirketi Doğuş Factoring’ten mafya babası Sedat Peker’e kadar uzanan ilişkiler ağı vardı. Ergenekon’un yargı ve siyaseti karşı karşıya getirip ülkeyi kaosa sürüklemek adına işlediği cinayetlerden sadece biriydi. Adı Danıştay cinayetiydi. Demokrasiden çok vesayet diyen, yargı ile siyaseti kapıştıran, gerilim isteyen, AKP’li bir siyasetçinin Cumhurbaşkanlığı yolunun tıkanması gerektiğini düşünen zihniyet o gün ilk kurşunu böyle sıkmıştı. Cumhuriyet mitinglerinin kurgulandığı, bakanların pet şişelerle cenazelerden kovalandığı günlerdi. Demokrasi ikliminde oksijen kalmayınca tetikçiler türüyordu.
KATİLİN DİLİNDEN CİNAYET….
Gelelim Eskişehir’deki 4 akademisyenin katledilmesine. Saldırgan bir araştırma görevlisi Volkan Bayar. Kendi ifadeleri dehşet verici: “Saat 13.10’da enstitüye gittim. Tabancam ve şarjörlerim aracın içindeydi. Tam 30 mermim vardı. Saat 14.00’te eşimle enstitüde buluştuk. Bize ait zarfları almak üzere enstitü binasına gittik. 14.10’da iki zarfı aldık. Zarfı açtım, Yasir Armağan’a sözlü olarak hakaret ettiğim iddiasıyla başlatılan soruşturmanın evrakını gördüm. Yasir’in zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalıştığını gördüm ve koşmaya başladım. Eşim ‘Dur, nereye gidiyorsun’ diye bağırdı. Aracıma gittikten sonra silahın bulunduğu poşeti alarak enstitü binasına girdim. Asansörün bulunduğu taraftaki merdiveni kullanarak üçüncü kata çıktım. Üçüncü kattaki tuvalette silahı poşetten çıkarıp doldurdum, başka yere uğramadan Yasir Armağan’ın odasına gittim. İçeride tanımadığım başörtülü bir kadın vardı. Hiçbir şey söylemeden Yasir’in üst kısmına altı-yedi el ateş ettim. Diğer bayan masanın altında cenin pozisyonunda çığlık atıyordu. Kendisine silah sıkmadım.
YEDEK ŞARJÖRLÜ PROFESYONEL BİR KATİL…
Az mermi kaldığını düşünerek yedek şarjörü taktım. Aynı kattaki merdivenle birinci kata indim. Birinci katta Dekan Cemil Yücel’in odasına gittim, kendisini göremedim. Mekânda bulunan Fakülte Sekreteri Fatih Özmutlu ile bir sorunum yoktu. Vurmak gibi bir niyetim de yoktu. ‘Cemil nerede?’ dedim. ‘Yok’ gibi bir şey söyledi. Bunun üzerine kendimi kaybettiğim için iki el ateş ettim.
Daha sonra aynı katta, iki yan kapıda bulunan Mikail Yalçın’ın odasına gittim. Mikail beni görür görmez kapısını kapattı. Arkadan kapıyı zorluyordu. İki el ateş ettim, vurulduğunu fark ettim. Kapıyı açtığımda Mikail yerdeydi. Yerdeyken iki-üç el ateş ettim. Odada isimlerini bilmediğim iki bayan vardı. Onların yüzüne bile bakmadım. Onlara silah doğrultmadım.
Yine aynı merdivenlerden zemin kata indim. Serdar Çağlak’ın yanına gittim. Serdar koltukta oturuyordu. Odanın diğer tarafında Ümit diye biri vardı. Serdar’a bir şey söylemeden göğsüne ateş ettim. Ümit korkmuştu, ona silah doğrultmadım. Sonra elimde silahla güvenlik kapısına yöneldim, polis çağırmalarını söyledim. Dışarı çıktım, kapıda polis arabasını gördüm. El salladım, silahımı yere bırakıp teslim oldum.”
Bayar’ın anlattığı bu katliam; Erdoğan rejiminin işlediği bir Danıştay cinayetidir. Akademiye, özgürlüklere, eğitime, halka ve masum insanlara karşı işlenmiş bir cinayet.
O gün Danıştay cinayetiyle, Ergenekon örgütü nasıl Türkiye’yi oksijensiz ve demokrasisiz bırakmak istediyse; bugün aynı hatayı ve daha büyük cinayetleri işleyenler AKP iktidarı, Tayyip Erdoğan ve yakınındakilerdir. Şimdi ‘Her şeyi Erdoğan’a bağlama hastalığınız var’ diyenleri duyar gibiyim. Ama durun bir bakın bu cinayete tekrar. Delilleri, bilgileri yan yana sıralayın. Üç-dört günde ortaya dökülenler yeterince açık değil mi?
KATIKSIZ MUHBİR KÜLÜNK’E ÇALIŞMIŞ
Volkan Bayar (eşi de ortağı) görünen bilgilere göre katıksız bir muhbir. 15 Temmuz’dan sonra türeyen cinslerinden. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde bulunduğu fakültede ve diğer fakültelerde; daha önce bulunduğu Tokat’taki üniversitede 200’den fazla insanı ihbar etmiş. Ne diye? F..ö’cü diye. Erdoğan ve şürekasının ‘eline çakı almamış insanları’ terörist ilan etmesinden; ülkeyi Mc Carty dönemindeki ‘komünist avı’ndan beter bir vaziyette cadı avı arenasına çevirmesinden sonra türeyen bu aktörün bir numaralı kankası kimmiş peki? Metin Külünk. Kim bu şahıs? Avrupa’da masum insanların üzerine salıverilen tetikçilerden; gazetelere atanan kayyımların seçilmesine kadar (Zaman Gazetesine atanan 4 kayyıma bakılabilir) Erdoğan rejiminin ve yeni kurulan ‘Muhaberat Devleti’nin sayılı aktörlerinden. AKP İstanbul Milletvekili. Erdoğan’ın seçtiği, beslediği, beslendiği biri. Araştırma görevlisi Volkan Bayar’ın şikayetleriyle 5.5 ay hapis yatmış Prof.Dr. Ahmet Aypay, anlatıyor ilişkisini. Kendi dosyasını, savcılara yapılan ihbarları Bayar adına; yargıda işler hale getiren kişinin Metin Külünk olduğunu söylüyor.
BAYAR’I DURDURUN DİLEKÇELERİNİ SÜMEN ALTI EDENLER…
Bayar’ın Muhbirliği, vatanseverlik! Ağın içinde AKP milletvekili Külünk var. Peki Bayar’ın bunca asılsız şikayeti dikkate alan yargıçlar, savcılar ve en önemlisi üniversitenin rektörü Prof.Dr. Hasan Gönen ne yapmış bu arada? KHK ile akademisyenleri ihraç ettirmiş, öğretim görevlilerinin ‘Volkan Bayar’ı durdurun’ dilekçelerini sümen altı etmiş. Eskişehir’de bulunan Anadolu ve Eskişehir Osmangazi Üniversitelerinde 44 akademisyen Olağanüstü hâl (OHAL) kapsamında yayınlanan 686 numaralı Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilmiş. Aralarında Bayar’ın şikayet edip hapse tıktırdığı Prof.Dr. Ahmet Aypay da var; ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlıklı ‘Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenler de…
AKP’NİN BÜYÜKŞEHİR BAŞKANI OLAMADIN BARİ REKTÖR YAPALIM…
Hasan Gönen (sol başta) Erdoğan tarafından aday olarak tanıtılırken-Ankara-11 Ocak 2009
Rektör Gönen artık herkesin malumu. 2009 yerel seçimlerinde AK Parti Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkan Adayı. Kapı gibi il başkanı ve Odunpazarı Belediye başkanı dururken, bizzat Erdoğan’ın seçip ‘solun kalesi’ni alsın; Yılmaz Büyükerşen’i devirsin’ diye seçtiği bir isim Hasan Gönen. Menşei ülkücülükten tevarüs; şimdi her devrin adamı.
Yerel seçimler öncesinde 17 Mart 2009’da atv’de belediye başkan adayı olarak ekranda. ‘İki dönem yüzde 40’ın üzerinde oy aldı Büyükerşen, siz bu kilidi nasıl çözeceksiniz?’ diye soruyor sunucu. Gönen rahat; “4 yıl sonra yapılacak Osmangazi üniversitesi seçimlerinde banko rektördüm. Ama ben bu görevi tepip, büyükşehir başkanı adayı oldum. Rahatlığı bıraktım. Arasında maaş farkı da yok” diyor.
İlişkilerinde tesadüf yok yani. İnşaat mühendisi kendisi. Önceden inşa ettiği gibi sürüyor işler. Belediye başkan adaylığı sürecinde de Eskişehir’deki Birlik Vakfı ekibinin bizzat takviyesi, katkısı var kendisine. Erdoğan seçmiş üstelik. Parlatılmış. 11 Ocak 2009 aday tanıtımlarında Erdoğan Gönen’e ‘Bize koşarak gel de gençliğini görsünler’ diyor. Tabi başkanlığı kazanamayınca koşması boşta kalmıyor. Öyle uzun süre de beklemiyor. 2011’de Osmangazi Üniversitesi rektör adayı oluyor. Eski Türk Ocakları Başkanı Mehmet Şişman 143 oy alıyor, Gönen 134 oy ile ikinci, Yavuz Beşoğlu 132 oyla üçüncü. İsimler Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün önüne gidiyor. Gönen ikinci sırada olmasına rağmen, rektör seçiliyor.
ALO FATİH’İN KARDEŞİ, ERDOĞAN’IN HOCASININ OĞLU
Volkan Bayar’ın 8 idari soruşturması var. Rektörlükte, fakültede. 12 Nisan’da YÖK; işte bu cinayetin faili Bayar’ın neden soruşturulmadığını konuşmak için toplanıyor. YÖK Başkanı Yekta Saraç. AKP ve Erdoğan medya mahallesine çökmeden önce yönetim aracısı olarak kullanılan meşhur ‘Alo Fatih’’in (Fatih Saraç) kardeşi. Bu iki kardeşin babası merhum Mehmet Emin Saraç. Tayyip Erdoğan’ın İmam Hatip’ten hocası.
Volkan Bayar’ı muhbir olarak kullanan kişi Metin Külünk. Hakkında soruşturma açmayan, açılanları örtmeye çalışan isim ise AKP belediye başkan adaylığından rektörlüğe geçmiş Hasan Gönen. Bu olayın soruşturacak savcılar hakimler, Erdoğan’a itaat esasıyla yeniden yapılandırılmış HSK hakimleri. İdari soruşturmayı yürütecek olan da yukarıdaki kısa özette geçtiği gibi Yekta Saraç.
BOĞAZİÇİLİ ÖĞRENCİLER TERÖRİST….
Gelelim baş aktöre. 23 Mart 2018. Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin Savaşı lokumu dağıtanlara karşı çıkan öğrencilere kükrüyor. Onlara ‘terörist’ diyor, gereğine yapacağını söylüyor şu cümlelerle; ‘Şu anda üzerine üzerine gidiyoruz, bu terörist öğrencileri bulup çıkarıp gereğini yapacağız. Üniversitelerimizdeki hocaların da çok daha dikkatli olması gerekir. Bu öğrencilerle hocaların iltisakı olduğunu belirlediğimiz anda onlarla ilgili de gereğini yaparız.”
BARIŞ BİLDİRİSİ İMZACILARI ALÇAK, ZALİM, KARANLIK….
16 Ocak 2016. Sur, Cizre ve Silopi başta olmak üzere Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar sırasında yaşanan insan hakları ihlallerine karşı “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisini yayınlayan akademisyenleri hedef alıyor. Erdoğan, imzacı akademisyenler için “müsvedde”, “karanlık”, “zalim”, “alçak” diyor ve ekliyor: “İlgili kurumları gereğini yapmaya davet ediyorum!” YÖK soruşturma açıyor, savcılar harekete geçiyor. Akademisyenler gözaltına alınıyor. 15 Temmuzdan sonra Volkan Bayar’lar çıkıyor. Tek işi fişleme yapmak olan bu muhbir akademisyen ne yapıyor? Sadece tetiği çekiyor! Gereğini yapıyor!
Azmettirenler, akademisyenleri, masumları hedefe koyup; ülkeyi demokrasisiz, oksijensiz bırakanlar. Şimdi oturup bu kadar açık net delil ve ilişkilere ‘katil F..ö’cü’ elbisesi giydirmeye çalışanlar bu cinayetin ortakları. Kasten adam yaralama ve tehditten sabıka kaydı var Bayar’ın. Ama 2012’de transfer olduğu Eskişehir’de el üstünde tutulmuş. 15 Temmuzdan sonra muhbirliğin dibine vurmuş. Adam, Osmangazi Üniversitesi’nde 102, Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi’ndekilerle birlikte 200’den fazla akademisyeni ihbar etmiş. Fişleme makinesi yani. Hakkında 8 idari soruşturma var. Akademisyen arkadaşlarını tehdit etmiş. Kınama ve uyarı cezası ile yoluna devam etmiş…
[Erman Yalaz] 9.4.2018 [TR724]
Bir kadehle giden ikbal [Hasan Cücük]
Devletin tahsis ettiği kredi kartıyla çikolata satın almasından dolayı istifa eden İsveç’li Sosyal Demokrat Partili Mona Sahlin’in hikayesi tarihe ‘Toblerone Yolsuzluğu’ olarak geçmişti. Dönemin istikbal vaat eden politikacılarından Sahlin’in kariyerine ciddi bir darbe vuran bu olay dünya çapında yankılanmıştı. Sahlin kadar olmasa da en az onun hikayesi kadar ilginç bir olay ise Danimarka’da yaşanmıştı. Olayın kahramanı Muhafazakar Parti başkanı Hans Engell. Ortada yolsuzluk yok. Fazla kaçırılan bir kaç kadeh sonrası giden bir ikbal var.
1948 doğumlu Hans Engell, meslek olarak gazeteciliği seçmişti. Ülkenin önde gelen gazetelerinden Berlingske’de mesleğe başlayan Engell kısa sürede meclisin aranan politik muhabirlerinden biri oluyordu. 1978’de Muhafazakar Parti’nin basın sorumluğuna getirilen Engell, 1982’de aynı partili Poul Schlüter tarafından savunma bakanlığı koltuğuna getirildi. Milletvekili olmadan bakanlık koltuğuna oturuyordu. 1984 seçimlerinde meclise giren Engell, savunma bakanlığı koltuğunda 1987’ye kadar oturuyordu.
Kabineden 2 yıl uzak kalan Hans Engell, 1989’da hükümete bu kez adalet bakanı olarak dönüyordu. Poul Schlüter başbakanlığındaki sağ koalisyon hükümeti 1993’te yıkılınca, Hans Engell istifa eden Schlüter’in yerine parti başkanlığına seçiliyordu. 45 yaşında partinin dümenine geçen Engell, yeniden iktidara gelmek için kolları sıvıyordu. Danimarka sosyal demokrat koalisyon tarafından yönetilirken, Engell’in yıldızı parlıyordu. Artık başbakanlık koltuğuna oturmak için gün sayıyordu. Ta ki 20 Şubat 1997 gecesine kadar.
Partisinin meclis grubu yemekli bir toplantıda bir araya gelmişti. Seçim strateji ve parti içi konuların konuşulduğu yemekli toplantıda alkolde vardı. Gece yarısını geçiğ, yeni günün ilk dakikalarında toplantı biterken Hans Engell, mazda marka arabasıyla evine doğru haraket etti. Otobanda havanında etkisiyle kontrolü kaybeden Engell beton bariyerlere çarparak ancak durabildi. Kazadan Engell yara almadan kurtulurken, arabada ciddi hasar vardı. Hemen telefonla polisi arayarak kaza yaptığını belirtip, bulunduğu yerin adresini verdi. Kaza yerine gelen polisler, rutin alkol kontrolü yapınca Engell’in 1,37 promilli alkollü olduğu ortaya çıkıyordu. Kanuni sınır olan yüzde 0,8’lik promil aşılmıştı.
Ertesi gün basının önüne çıkan Engell, tüm toplumdan ama özellikle gençlerden özür dileyip ekliyordu; ‘Affedilmez bir hata yaptım. Bunun bir bedeli olacak elbbete. Parti başkanlığından istifa ediyorum’ diyordu. Engell’in alkollü kaza yapmasının şokunu atlatamayan kamuoyu istifa ile sarsılıyordu. Kararı kesindi. Ülkenin başbakanı olması beklenen bir isimin bu hatayı bedelsiz atlatması Danimarka siyasetinin yazılı olmayan kuralları arasında yoktur.
Parti başkanlığını bırakan Engell’e bir darbede polisten geliyordu. Ehliyetine 2 yıl el konuluyordu. Yetmiyordu. Engell sıradan biri değildi. Yüksek maaşlı bir milletvekiliydi. Topluma ‘rol model’ bir isimdi. Bunun bir de para cezası olmalıydı. Kanunlar bunun için aylık maaşının 1,5 katı kadar cezayı öngörüyordu. Darbeler peş peşe geliyordu. Ama Engell bunları hak etmişti. Otobanda beton bariyerlere çarptığı mazda marka arabasını evinin önüne çektiren Engell, ibret-i alem olsun diye tamir ettirmiyordu. Her gün baktığında yaptığı hatanın büyüklüğünü hatırından çıkarmayacaktı.
Parti başkanlığını bırakmış, sıradan bir vekil olarak görev yapıyordu. Çoğunluk hatasının bedelini ödedi olarak düşünüyordu ama Engell aynı fikirde değildi. Milletvekili olarak kalması da etik değildi. Kazadan bir kaç ay sonra milletvekilliğinde de istifa edip, politik kariyerine son noktayı koydu.
Daha bir kaç ay önce ülkenin en popüler siyasetçisi iken bir anda silinip gitmişti. İstifa etmeyebilir miydi? Elbette görevde kalabilirdi. Ama seçmenin keseceği ceza ağır olurdu. Ülkeyi yönetmeye talip bir politikacı herşeyden önce topluma örnek olmalıydı.
Politik kariyerini noktaladıktan sonra yeniden medya dünyasına dönen Hans Engell, 2000-07 arasında bulvar gazetesi Esktra Bladet’in yayın yönetmenliğini yaptı. Halen aynı gazetede politik yorumcu olarak görevine devam ediyor. Hans Engell deyince akıllara ilk gelen bir kadehle giden ikbal olmaya devam ediyor.
[Hasan Cücük] 9.4.2018 [TR724]
1948 doğumlu Hans Engell, meslek olarak gazeteciliği seçmişti. Ülkenin önde gelen gazetelerinden Berlingske’de mesleğe başlayan Engell kısa sürede meclisin aranan politik muhabirlerinden biri oluyordu. 1978’de Muhafazakar Parti’nin basın sorumluğuna getirilen Engell, 1982’de aynı partili Poul Schlüter tarafından savunma bakanlığı koltuğuna getirildi. Milletvekili olmadan bakanlık koltuğuna oturuyordu. 1984 seçimlerinde meclise giren Engell, savunma bakanlığı koltuğunda 1987’ye kadar oturuyordu.
Kabineden 2 yıl uzak kalan Hans Engell, 1989’da hükümete bu kez adalet bakanı olarak dönüyordu. Poul Schlüter başbakanlığındaki sağ koalisyon hükümeti 1993’te yıkılınca, Hans Engell istifa eden Schlüter’in yerine parti başkanlığına seçiliyordu. 45 yaşında partinin dümenine geçen Engell, yeniden iktidara gelmek için kolları sıvıyordu. Danimarka sosyal demokrat koalisyon tarafından yönetilirken, Engell’in yıldızı parlıyordu. Artık başbakanlık koltuğuna oturmak için gün sayıyordu. Ta ki 20 Şubat 1997 gecesine kadar.
Partisinin meclis grubu yemekli bir toplantıda bir araya gelmişti. Seçim strateji ve parti içi konuların konuşulduğu yemekli toplantıda alkolde vardı. Gece yarısını geçiğ, yeni günün ilk dakikalarında toplantı biterken Hans Engell, mazda marka arabasıyla evine doğru haraket etti. Otobanda havanında etkisiyle kontrolü kaybeden Engell beton bariyerlere çarparak ancak durabildi. Kazadan Engell yara almadan kurtulurken, arabada ciddi hasar vardı. Hemen telefonla polisi arayarak kaza yaptığını belirtip, bulunduğu yerin adresini verdi. Kaza yerine gelen polisler, rutin alkol kontrolü yapınca Engell’in 1,37 promilli alkollü olduğu ortaya çıkıyordu. Kanuni sınır olan yüzde 0,8’lik promil aşılmıştı.
Ertesi gün basının önüne çıkan Engell, tüm toplumdan ama özellikle gençlerden özür dileyip ekliyordu; ‘Affedilmez bir hata yaptım. Bunun bir bedeli olacak elbbete. Parti başkanlığından istifa ediyorum’ diyordu. Engell’in alkollü kaza yapmasının şokunu atlatamayan kamuoyu istifa ile sarsılıyordu. Kararı kesindi. Ülkenin başbakanı olması beklenen bir isimin bu hatayı bedelsiz atlatması Danimarka siyasetinin yazılı olmayan kuralları arasında yoktur.
Parti başkanlığını bırakan Engell’e bir darbede polisten geliyordu. Ehliyetine 2 yıl el konuluyordu. Yetmiyordu. Engell sıradan biri değildi. Yüksek maaşlı bir milletvekiliydi. Topluma ‘rol model’ bir isimdi. Bunun bir de para cezası olmalıydı. Kanunlar bunun için aylık maaşının 1,5 katı kadar cezayı öngörüyordu. Darbeler peş peşe geliyordu. Ama Engell bunları hak etmişti. Otobanda beton bariyerlere çarptığı mazda marka arabasını evinin önüne çektiren Engell, ibret-i alem olsun diye tamir ettirmiyordu. Her gün baktığında yaptığı hatanın büyüklüğünü hatırından çıkarmayacaktı.
Parti başkanlığını bırakmış, sıradan bir vekil olarak görev yapıyordu. Çoğunluk hatasının bedelini ödedi olarak düşünüyordu ama Engell aynı fikirde değildi. Milletvekili olarak kalması da etik değildi. Kazadan bir kaç ay sonra milletvekilliğinde de istifa edip, politik kariyerine son noktayı koydu.
Daha bir kaç ay önce ülkenin en popüler siyasetçisi iken bir anda silinip gitmişti. İstifa etmeyebilir miydi? Elbette görevde kalabilirdi. Ama seçmenin keseceği ceza ağır olurdu. Ülkeyi yönetmeye talip bir politikacı herşeyden önce topluma örnek olmalıydı.
Politik kariyerini noktaladıktan sonra yeniden medya dünyasına dönen Hans Engell, 2000-07 arasında bulvar gazetesi Esktra Bladet’in yayın yönetmenliğini yaptı. Halen aynı gazetede politik yorumcu olarak görevine devam ediyor. Hans Engell deyince akıllara ilk gelen bir kadehle giden ikbal olmaya devam ediyor.
[Hasan Cücük] 9.4.2018 [TR724]
2’si değil 17’si bir arada
Çözünebilir kahvelerin sade halleri uzun yıllardır marketlerde yer alırken, günümüzde en yaygın ve kolay erişilebilir formları 2’si 1 Arada ve 3’ü 1 Arada formlarında satılıyor. Bu kahvelerin içinde 2 ya da 3 değil katkı maddeleriyle birlikte toplam 17 madde bulunduğu ileri sürülüyor. 11 gramlık kahvede sadece 2 gram çözünebilir kahve olduğunu biliyor muydunuz.
Kahveyle ilgili çarpıcı tespitlerini kamuoyu ile paylaşan Gıda Dedektifi isimli oluşum, 2’si 1 arada kahveler ‘kahve ve kahve beyazlatıcısı’ karışımı, 3’ü 1 Arada kahvelerin ise buna ilave olarak şeker içeren karışımlar olduğuna dikkat çekti ve şu bilgileri verdi:’’Tartışmasız en bilinen ve yaygın marka olan Nescafé markasının 2’si 1 Arada kahvesini inceliyoruz. Dediğimiz gibi; 2’si 1 Arada kahveler içeriğinde şeker olmayan kahvelerdir. Bu haliyle 2’si 1 arada kahvede kahve ve kahve beyazlatıcısı bulunur. Fakat hangi oranlarda? Ürünün içeriğine baktığımızda yüzde 81 oranında kahve beyazlatıcısı içerdiğini görüyoruz. Yani 11 gr.’lık paketin 8,9 gramı kahve beyazlatıcısı. Geri kalan miktarın ise sadece ve sadece 2 gramı çözünebilir kahve. Düşünün ki siz 60 kuruş veriyorsunuz, bu paketten alıyorsunuz ve karşınıza sadece 2 gr. kahve çıkıyor.
Ürünün bu haliyle 8,9 gramının çoğunluğunun Glikoz şurubu ve Tam Hidrojenize Bitkisel yağ yani Margarin olduğunu belirtelim. Palm yağının margarin formunu içeren Kahve Beyazlatıcısında ek olarak 4 farklı çeşit Asitlik düzenleyici Fosfat, Sitrat, Polifosfat ve Trifosfatlar bulunuyor.
Buna ilave olarak Yağ asitlerinin mono ve digliserit asitleri, Silikon dioksit, Titanyum dioksit gibi katkı maddeleri yer almaktadır. Fakat unutmadan, siz krema ve süt tadını alın diye üründe Krema ve Süt aroma vericisi bulunmaktadır.
Sonuçta sıcak bir kahve içmek istemiştiniz değil mi? 2’si 1 arada yazarken biraz eksik yazmışlar; biz düzeltelim; bu üründe 17’si 1 arada olacaktır.’’
**
SAF KAHVE ÇOK FAYDALI
Yapılan araştırmalar, saf gerçek kahve içenlerin diyabet, yüksek tansiyon ya da depresyon riskinin, içmeyenlere göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Üstelik kahve içenlerin daha fazla yaşadıkları da bir başka tespit. Aşırıya kaçmadan günde bir kaç fincan kahve içmenin kırk yıl hatırının yanı sıra parkinsona, siroza, beyninize, karaciğerinize, kansere, strese, diyabete iyi geldiğini, dikkatinizi artırdığını, moralinizi düzelttiğini ve sizi mutlu ettiğini unutmayın!
[TR724] 9.4.2017
Kahveyle ilgili çarpıcı tespitlerini kamuoyu ile paylaşan Gıda Dedektifi isimli oluşum, 2’si 1 arada kahveler ‘kahve ve kahve beyazlatıcısı’ karışımı, 3’ü 1 Arada kahvelerin ise buna ilave olarak şeker içeren karışımlar olduğuna dikkat çekti ve şu bilgileri verdi:’’Tartışmasız en bilinen ve yaygın marka olan Nescafé markasının 2’si 1 Arada kahvesini inceliyoruz. Dediğimiz gibi; 2’si 1 Arada kahveler içeriğinde şeker olmayan kahvelerdir. Bu haliyle 2’si 1 arada kahvede kahve ve kahve beyazlatıcısı bulunur. Fakat hangi oranlarda? Ürünün içeriğine baktığımızda yüzde 81 oranında kahve beyazlatıcısı içerdiğini görüyoruz. Yani 11 gr.’lık paketin 8,9 gramı kahve beyazlatıcısı. Geri kalan miktarın ise sadece ve sadece 2 gramı çözünebilir kahve. Düşünün ki siz 60 kuruş veriyorsunuz, bu paketten alıyorsunuz ve karşınıza sadece 2 gr. kahve çıkıyor.
Ürünün bu haliyle 8,9 gramının çoğunluğunun Glikoz şurubu ve Tam Hidrojenize Bitkisel yağ yani Margarin olduğunu belirtelim. Palm yağının margarin formunu içeren Kahve Beyazlatıcısında ek olarak 4 farklı çeşit Asitlik düzenleyici Fosfat, Sitrat, Polifosfat ve Trifosfatlar bulunuyor.
Buna ilave olarak Yağ asitlerinin mono ve digliserit asitleri, Silikon dioksit, Titanyum dioksit gibi katkı maddeleri yer almaktadır. Fakat unutmadan, siz krema ve süt tadını alın diye üründe Krema ve Süt aroma vericisi bulunmaktadır.
Sonuçta sıcak bir kahve içmek istemiştiniz değil mi? 2’si 1 arada yazarken biraz eksik yazmışlar; biz düzeltelim; bu üründe 17’si 1 arada olacaktır.’’
**
SAF KAHVE ÇOK FAYDALI
Yapılan araştırmalar, saf gerçek kahve içenlerin diyabet, yüksek tansiyon ya da depresyon riskinin, içmeyenlere göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Üstelik kahve içenlerin daha fazla yaşadıkları da bir başka tespit. Aşırıya kaçmadan günde bir kaç fincan kahve içmenin kırk yıl hatırının yanı sıra parkinsona, siroza, beyninize, karaciğerinize, kansere, strese, diyabete iyi geldiğini, dikkatinizi artırdığını, moralinizi düzelttiğini ve sizi mutlu ettiğini unutmayın!
[TR724] 9.4.2017
MLS eski yıldızlarla rol çalma derdinde [Efe Yiğit]
ABD denince akla beyzbol ve basketbol gelir. Tüm dünyada bir numaralı spor dalı olan futbolun yeni kıtada popülerliğini ancak son yıllarda arttırmaya başladı. Devasa statlara sahip ülkede tribünleri doldurmak için farklı bir yöntem uygulandı. Avrupa’da futbolu bırakmaya niyetlenen yıldız oyuncular, ABD kulüplerinin radarına girdi. Yıldız oyuncuları kadrosuna katan ABD kulüplerinden LA Galaxy’nin son gözde transferi Zlatan İbrahimovic oldu.
JAPONYA VE KATAR BAŞLATTI
Emeklilik dönemi gelen Avrupalı oyuncuları ilk keşfeden Japonya olmuştu. Sonra bu kervana Katar katıldı. Ardından sahneye Çin girdi. Futbolun henüz gelişmekte olduğu bu ülkelerin ortak özelliği, paraya sahip olmalarıydı. Japonya ve Katar, eski yıldızlar projesinden vazgeçerken, Çin yaşlılardan ziyade uzun yıllar top koşturacak genç isimlere yöneldi. Bu ülkeler kadar olmasa da sessiz sedasız Avrupalı yaşı kemale ermiş futbolcuları transfer eden bir başka ülke ABD oldu. MLS, özellikle Premier Lig’den oyuncuların adresi hâline geldi.
1993’te start alan Major League Soccer (MLS), 3’ü Kanada’dan 17’si ABD’den olmak üzere 20 takımdan oluşuyor. En fazla şampiyonluğu 5 kez LA Galaxy ve 4 kez D.C. United yaşadı. Son iki yılda şampiyonluğa Seattle Sounders FC ve Toronto FC ulaştı.
MATTHAUS VE STOICKOV’UN AÇTIĞI YOL
MLS ligine Avrupa’dan giden ilk ünlü Alman Lothar Matthaus oldu. Almanların yetiştirdiği en önemli 10 numaraların başında gelen Mathhaus, 40 yaşında Avrupa defterini kapatıp 2000’de Metrostars’a gitti. Matthaus’la aynı yıl için ABD’ye yelken açan bir başka yıldız Hristo Stoickov oldu. ABD’nin ev sahipliğini yaptığı 1994 Dünya Kupası’nda ortaya koyduğu başarılı futbolla ABD’li futbolseverlerin hafızasına kazınan bir isim olan Stoickov, özellikle Barcelona’da oynadığı futbolla Avrupa’nın en iyi kanat oyuncularından biri olmuştu. 2000’de Chicago Fire’a transfer olan Stoickov, 2003’te D.C. United’da kariyerini devam ettirdi.
ASTRONOMİK TRANSFERLER
MLS’ye giden oyunculardan bahis açıldığında David Beckham için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Manchester United altyapısından yetişen Beckham, Ada futbolunun yetiştirdiği en önemli isimlerden biri oldu. Sadece saha içi değil saha dışı yaşantısıyla da objektiflerin daima üzerinde olduğu Beckham, 2003’te Man Utd’den ayrılıp Real Madrid’e gelmişti. Takımın diğer yıldızları Zidane, Ronaldo ve Figo ayarında bir isim değildi ama reklam yüzü olarak dünyanın en iyilerinden biriydi. Nitekim 4 yıl top koşturduğu Real Madrid’e kazandırdığı rakam tam 400 milyon Euro oluyordu. İşte David Beckham’ın bu yüzünü keşfeden MLS takımlarından LA Galaxy, 2007’de 27 milyon Euro ödeyerek Beckham’ı kadrosuna kattı. Yıllık ücreti 50 milyon dolar olarak konuşuldu ama net rakam açıklanmadı. Beckham’ın gelmesiyle birlikte LA Galaxy, dünyanın tanıdığı bir takım haline geldi. Real Madrid’den sonra dünyanın en zengin kulübü olarak gösterilen LA Galaxy, 5 yıl kadrosunda tuttuğu Beckham ile zenginliğine zenginlik kattı.
İBRAHİMOVİÇ, KLASINI KONUŞTURDU
Arsenal ve Barcelona formalarıyla tanıdığımız Fransız yıldız Thierry Henry de MLS kervanına katılan yıldızlardan biri olarak 2010’da New York Red Bulls’a transfer oldu. Gollerini 4 yıl boyunca yeni kıtada atan Henry, 2014’te kariyerini noktaladı.
Son yıllarda Steven Gerrard (La Galaxy, 2016), Andra Pirlo (New York City, 2015), Frank Lampard (New York City, 2015), Kaka (Orlando City, 2015), David Villa (New York City, 2015), Bastian Schweingsteiger (Chicago Fire, 2017), Didier Drogba (Montreal Impact, 2015) MLS liginde top koşturan ünlüler. Şimdi bu listeye Zlatan İbrahimovic eklendi. Daha ilk maçında 2 gol atarak tribünleri ayağa kaldıran İbrahimovic’in gelmesinin MLS’e ayrı bir hava katacağı muhakkak. Avrupa’da sezonun bitimiyle emekliliği gelmiş yeni isimleri MLS’de görmek şaşırtıcı olmayacaktır.
[Efe Yiğit] 9.4.2018 [TR724]
JAPONYA VE KATAR BAŞLATTI
Emeklilik dönemi gelen Avrupalı oyuncuları ilk keşfeden Japonya olmuştu. Sonra bu kervana Katar katıldı. Ardından sahneye Çin girdi. Futbolun henüz gelişmekte olduğu bu ülkelerin ortak özelliği, paraya sahip olmalarıydı. Japonya ve Katar, eski yıldızlar projesinden vazgeçerken, Çin yaşlılardan ziyade uzun yıllar top koşturacak genç isimlere yöneldi. Bu ülkeler kadar olmasa da sessiz sedasız Avrupalı yaşı kemale ermiş futbolcuları transfer eden bir başka ülke ABD oldu. MLS, özellikle Premier Lig’den oyuncuların adresi hâline geldi.
1993’te start alan Major League Soccer (MLS), 3’ü Kanada’dan 17’si ABD’den olmak üzere 20 takımdan oluşuyor. En fazla şampiyonluğu 5 kez LA Galaxy ve 4 kez D.C. United yaşadı. Son iki yılda şampiyonluğa Seattle Sounders FC ve Toronto FC ulaştı.
MATTHAUS VE STOICKOV’UN AÇTIĞI YOL
MLS ligine Avrupa’dan giden ilk ünlü Alman Lothar Matthaus oldu. Almanların yetiştirdiği en önemli 10 numaraların başında gelen Mathhaus, 40 yaşında Avrupa defterini kapatıp 2000’de Metrostars’a gitti. Matthaus’la aynı yıl için ABD’ye yelken açan bir başka yıldız Hristo Stoickov oldu. ABD’nin ev sahipliğini yaptığı 1994 Dünya Kupası’nda ortaya koyduğu başarılı futbolla ABD’li futbolseverlerin hafızasına kazınan bir isim olan Stoickov, özellikle Barcelona’da oynadığı futbolla Avrupa’nın en iyi kanat oyuncularından biri olmuştu. 2000’de Chicago Fire’a transfer olan Stoickov, 2003’te D.C. United’da kariyerini devam ettirdi.
ASTRONOMİK TRANSFERLER
MLS’ye giden oyunculardan bahis açıldığında David Beckham için ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Manchester United altyapısından yetişen Beckham, Ada futbolunun yetiştirdiği en önemli isimlerden biri oldu. Sadece saha içi değil saha dışı yaşantısıyla da objektiflerin daima üzerinde olduğu Beckham, 2003’te Man Utd’den ayrılıp Real Madrid’e gelmişti. Takımın diğer yıldızları Zidane, Ronaldo ve Figo ayarında bir isim değildi ama reklam yüzü olarak dünyanın en iyilerinden biriydi. Nitekim 4 yıl top koşturduğu Real Madrid’e kazandırdığı rakam tam 400 milyon Euro oluyordu. İşte David Beckham’ın bu yüzünü keşfeden MLS takımlarından LA Galaxy, 2007’de 27 milyon Euro ödeyerek Beckham’ı kadrosuna kattı. Yıllık ücreti 50 milyon dolar olarak konuşuldu ama net rakam açıklanmadı. Beckham’ın gelmesiyle birlikte LA Galaxy, dünyanın tanıdığı bir takım haline geldi. Real Madrid’den sonra dünyanın en zengin kulübü olarak gösterilen LA Galaxy, 5 yıl kadrosunda tuttuğu Beckham ile zenginliğine zenginlik kattı.
İBRAHİMOVİÇ, KLASINI KONUŞTURDU
Arsenal ve Barcelona formalarıyla tanıdığımız Fransız yıldız Thierry Henry de MLS kervanına katılan yıldızlardan biri olarak 2010’da New York Red Bulls’a transfer oldu. Gollerini 4 yıl boyunca yeni kıtada atan Henry, 2014’te kariyerini noktaladı.
Son yıllarda Steven Gerrard (La Galaxy, 2016), Andra Pirlo (New York City, 2015), Frank Lampard (New York City, 2015), Kaka (Orlando City, 2015), David Villa (New York City, 2015), Bastian Schweingsteiger (Chicago Fire, 2017), Didier Drogba (Montreal Impact, 2015) MLS liginde top koşturan ünlüler. Şimdi bu listeye Zlatan İbrahimovic eklendi. Daha ilk maçında 2 gol atarak tribünleri ayağa kaldıran İbrahimovic’in gelmesinin MLS’e ayrı bir hava katacağı muhakkak. Avrupa’da sezonun bitimiyle emekliliği gelmiş yeni isimleri MLS’de görmek şaşırtıcı olmayacaktır.
[Efe Yiğit] 9.4.2018 [TR724]
Şimdiye kadar yapılmadı, hiç olmazsa bundan sonra yapılsın [Ahmet Kurucan]
1985 yılında Ankara İlahiyat fakültesinden mezun oldum. Bir yıllığına tefsir, fıkıh, hadis ve kelam dersleri almak üzere Hocaefendi’nin yanına gittim. İlk bir araya gelişimizde bir yıllık eğitim ve öğretim sürecimizde okuyacağımız kitapları belirledik. Arz ve takrir usulünü takip edeceğiz. Klasik Osmanlı medreselerinde takip edilen iki usulün adı arz ve takrir. Arz talebenin hocasına dersi anlatması, takrir de tersi.
Yeri gelmişken karşıma çok çıkan bir soruya cevap vereyim; hangisi olursa olsun, bu iki usulle ders okuma, eğitim yapma, tahsilde bulunma, mevcudu yeniden keşif manası taşımaz mı? Literatürdeki ifadesiyle bu, hasıl-ı tahsil değil, malumu i’lam değil mi? Elbette öyle. Ama en kapsayıcı ifadesiyle geleneği bilmeden yeni şeylerin üretilmesi mümkün mü? İlahiyat fakültelerinde ise başta isimlerini saydığım İslami ilimler alanında 14 asırlık geleneği talebeye öğretecek ne bir sistem ne de yeterli zaman var. Dolayısıyla herhangi bir sahada söz sahibi olmak isteyen kişinin yapacağı ilk şey, seçmiş olduğu alanda oldukça derin ve engin, diğer alanlarda da ansiklopedik malumata sahip olmasıdır.
Hocaefendi’nin bir yıllığına diye başlayıp yaklaşık üç yıl devam eden okumalarda bize en başta verdiği şey, işte bu gelenek bilgisiydi. Evet doğru, hasıl-ı tahsil’di, malum-u ilam’dı ve mevcudu yeniden keşif idi ama gerekliydi. Gerekliydi çünkü biz İlahiyat fakültesi mezunu olmamıza rağmen hasılın, malumun ve mevcudun cahiliydik, gafiliydik. Şu unutulmasın; bu yola giren herkes için bugün de gereklidir, yarın da gerekli olacaktır hasıl-ı tahsil.
İkincisi; bu tarz bir tahsilde hocanın kapasitesi, talebenin ilgisi, öğrenme ve öğretme işini çok daha ileri seviyelere taşıyabilir. Eleştirel düşünceyi merkeze koyacak bir bakış açısı, hasıl-ı tahsil esnasında birçok sorulara kapı açar. Verilecek cevaplar, karşılıklı mütalaa, müzakere ve tartışmalar taassubâne mevcudun tekrarı yerine, onları da nazara alarak yeni içtihadı yaklaşımlarla zenginleştirilir ve İslami bilginin yeniden üretilmesi gerçekleşir.
Ben Hocaefendi ile olan birlikteliğimizde bu ufku yakaladığımızı söyleyebilirim. Talebe olarak bizlerin gerek kapasitesi gerek merakı ve gerekse hoca-talebe arasındaki mehabet kokulu mesafeden dolayı bu sonucu gerçekleştirecek adımları her daim attığımız, her dersimizin bu çerçevede geçtiği tam anlamıyla söylenemese de, Hocaefendi’nin ufku ve öğretme aşkının bu açığı kapattığını söyleyebilirim.
Nitekim kitap seçimi yaptığımız ilk oturumda bizlere söylediği şu şey benim hem kulağımda küpe hem de ilmi düzlemde bakış açımı belirleyen bir ölçü hükmündedir. Mealen arz ediyorum; sizlerle bu kitapları okuyacağız. Ayet yorumları, hadis şerhleri, fıkhi içtihatlar, kelami düşünceler bunlar. Bazen olacak, okuduğumuz şeylere itirazlar edecek ve kendi düşüncelerimi söyleyeceğim. Her defasında bana neden diyebilirsiniz? Delilin ne, kaynağın nedir diye sorabilirsiniz. Bütün bu okumalarımızda sizden septizmi meslek edinmeden septist olmanızı istiyorum.”
Hocaefendi’nin daha ilk derste bize verdiği ufuk buydu. Kaldı ki ilim tahsilinin ilk adımı değil midir şüphe? Ama bunu yukarıda da ifade ettiğim gibi tam anlamıyla hayata taşıdığımızı söyleyememem. Dün de, bugün de. Tabii bu benim görüşüm. Aynı halkada ders oturduğumuz arkadaşların farklı düşünceleri olabilir. Saygıyla karşılarım.
Pekala neden yazıya böyle bir hatırayı paylaşarak başladım?
Hocaefendi’nin İslami ilimleri okuturken kendini konumlandırdığı yeri görmenizi sağlamak istedim. 1985 yılında böyle düşünüyor ve böyle diyordu. Hasıl-ı tahsil ederken yapacağım itirazlar, söyleyeceğim yeni düşünceler itiraza, müzakereye, tartışmaya açıktır diyordu. Kaynak ve delilin nedir demesini başka türlü izah edemezsiniz. Bu aynı zamanda üretilmiş bilginin mutlak doğru, yegane hakikat olmadığının kabulüdür. İçtihadı bilgidir, kabule de redde de açıktır demektir ki İslami literatüre vakıf olan herkesin bildiği gibi, doğrusu da budur.
Şimdi buradan başka bir noktaya hareket edeceğim. Bir başka hatıra bu. 90’lı yılların başı. Ders okuduğumuz yıllarda almış olduğum notları faydalı olacağı ümidiyle kitaplaştırmayı düşündüm. Tamamıyla iktibaslardan müteşekkil ve konusuna göre kısa ve uzun olarak aldığım notları yazdım. Genelleme ve indirgemeci yaklaşımlara konu olabilecek, siyak-sibak bütünlüğü bozulduğunda ve özellikle ortam bilgisi sunulmadığında bilginin mahiyetinin bütünüyle değişeceğini tahmin ettiğim yerler de oldu. Bu durumu aşmanın yolu ya dipnotlara yazacağınız ilave bilgiler ya da konuşmaların yapıldığı tarihi belirtmek olduğunun idraki içindeydim. Kitap Hocaefendinin tashihinden geçip kendi adıyla yayınlanacağı için en uygun yolun tarih koyma olduğunu düşündüm ve uzun-kısa demeden yaptığım her iktibasın altına o sözlerin söylediği tarihi koydum. Kaldı ki bu bilginin mutlaklaştırılmasını da engelleyecek en etkin yoldu. Maalesef başarılı olamadım. O dönemde yayınevinin başında bulunup karar mercii pozisyonunda bulunan yetkililer koyduğum o tarihleri çıkardı.
Neden? Kendilerine sormak lazım.
Bir şey demek istemiyorum. Sadece bir tahinimi söyleyebilirim; Hocaefendi’yi zihin dünyalarında koydukları yer. Bu yerde yazılarının konuşmalarının muhtevasındaki enginlik, derinlik ve kapsayıcılıktan hareketle böyle düşünmüş olabilirler. Ama Hocaefendi’nin her yazısı, her konuşması bu çerçevenin içine girmiyor ki? Zamanının çocuğu olarak zamanın içinden zamana, hadiselerin içinden topluma konuşuyor Hocaefendi. Bu manada hitaptır yazdıkları ve söyledikleri; kitap değil.
Kaldı ki ben aynı teklifi Çağ ve Nesil veya Ruhumuzun Heykelini Dikerken yani Sızıntı ve Yeni Ümit dergilerinin baş yazılarının kitaplaştırıldığı seri kitaplar için de söylemiştim. O teklifim de kabul görmedi.
Geçenlerde bir grup arkadaş ile muhabbet ederken bir yazının kaleme alındığı tarih soruldu müzakere esnasında. Ve birisi keşke bu yazıların yazıldığı ve yayınlandığı tarihler yazılsaydı; düşünce çizgisini değişmesini, ilerlemesi ve gerilemesini veya istikametini daha net görürdük dedi. Aynıyla katılıyorum. Son tahlilde üretilmiş beşeri düşünceden bahsediyoruz. Burada arka plan şartlarına bağlı olarak değişme de, gelişme de, istikamet de olur. O atmosferde ben yukarıda okuduğunuz şeyleri anlattım. Yazsan bunu dediler. Bu yazının kaleme alınma nedeni odur.
Teklifim şu; şimdiye kadar yapılmadı, hiç olmazsa bundan sonraki baskılarda yapılsın. İnsanlar o sözün hangi tarihte söylendiğini bilsin. O tarihte var olan arka plan şartları ile yazılanları zihninde birlikte mütalaa etsin. Böyle bir arka plan bilgisi hem yazının daha iyi anlaşılmasına sebebiyet verecek hem de yorumlara ayrı bir zenginlik katacaktır. Hocaefendi için de çok iyi olacaktır bu. Alemlere rahmet olarak gönderilmiş Hz. Peygamber (sas) hariç, kim olursa olsun hiçbir beşerin yüklenemeyeceği bir yükü de yüklenmemiş olacaktır. Bildiğim kadarıyla kendisi de zaten böyle bir şey istememektedir. Aksi bir yaklaşım en başta sözü söyleyene zulümdür. Gelin bu zulümden Hocaefendi’yi kurtaralım.
[Ahmet Kurucan] 9.4.2018 [TR/24]
Yeri gelmişken karşıma çok çıkan bir soruya cevap vereyim; hangisi olursa olsun, bu iki usulle ders okuma, eğitim yapma, tahsilde bulunma, mevcudu yeniden keşif manası taşımaz mı? Literatürdeki ifadesiyle bu, hasıl-ı tahsil değil, malumu i’lam değil mi? Elbette öyle. Ama en kapsayıcı ifadesiyle geleneği bilmeden yeni şeylerin üretilmesi mümkün mü? İlahiyat fakültelerinde ise başta isimlerini saydığım İslami ilimler alanında 14 asırlık geleneği talebeye öğretecek ne bir sistem ne de yeterli zaman var. Dolayısıyla herhangi bir sahada söz sahibi olmak isteyen kişinin yapacağı ilk şey, seçmiş olduğu alanda oldukça derin ve engin, diğer alanlarda da ansiklopedik malumata sahip olmasıdır.
Hocaefendi’nin bir yıllığına diye başlayıp yaklaşık üç yıl devam eden okumalarda bize en başta verdiği şey, işte bu gelenek bilgisiydi. Evet doğru, hasıl-ı tahsil’di, malum-u ilam’dı ve mevcudu yeniden keşif idi ama gerekliydi. Gerekliydi çünkü biz İlahiyat fakültesi mezunu olmamıza rağmen hasılın, malumun ve mevcudun cahiliydik, gafiliydik. Şu unutulmasın; bu yola giren herkes için bugün de gereklidir, yarın da gerekli olacaktır hasıl-ı tahsil.
İkincisi; bu tarz bir tahsilde hocanın kapasitesi, talebenin ilgisi, öğrenme ve öğretme işini çok daha ileri seviyelere taşıyabilir. Eleştirel düşünceyi merkeze koyacak bir bakış açısı, hasıl-ı tahsil esnasında birçok sorulara kapı açar. Verilecek cevaplar, karşılıklı mütalaa, müzakere ve tartışmalar taassubâne mevcudun tekrarı yerine, onları da nazara alarak yeni içtihadı yaklaşımlarla zenginleştirilir ve İslami bilginin yeniden üretilmesi gerçekleşir.
Ben Hocaefendi ile olan birlikteliğimizde bu ufku yakaladığımızı söyleyebilirim. Talebe olarak bizlerin gerek kapasitesi gerek merakı ve gerekse hoca-talebe arasındaki mehabet kokulu mesafeden dolayı bu sonucu gerçekleştirecek adımları her daim attığımız, her dersimizin bu çerçevede geçtiği tam anlamıyla söylenemese de, Hocaefendi’nin ufku ve öğretme aşkının bu açığı kapattığını söyleyebilirim.
Nitekim kitap seçimi yaptığımız ilk oturumda bizlere söylediği şu şey benim hem kulağımda küpe hem de ilmi düzlemde bakış açımı belirleyen bir ölçü hükmündedir. Mealen arz ediyorum; sizlerle bu kitapları okuyacağız. Ayet yorumları, hadis şerhleri, fıkhi içtihatlar, kelami düşünceler bunlar. Bazen olacak, okuduğumuz şeylere itirazlar edecek ve kendi düşüncelerimi söyleyeceğim. Her defasında bana neden diyebilirsiniz? Delilin ne, kaynağın nedir diye sorabilirsiniz. Bütün bu okumalarımızda sizden septizmi meslek edinmeden septist olmanızı istiyorum.”
Hocaefendi’nin daha ilk derste bize verdiği ufuk buydu. Kaldı ki ilim tahsilinin ilk adımı değil midir şüphe? Ama bunu yukarıda da ifade ettiğim gibi tam anlamıyla hayata taşıdığımızı söyleyememem. Dün de, bugün de. Tabii bu benim görüşüm. Aynı halkada ders oturduğumuz arkadaşların farklı düşünceleri olabilir. Saygıyla karşılarım.
Pekala neden yazıya böyle bir hatırayı paylaşarak başladım?
Hocaefendi’nin İslami ilimleri okuturken kendini konumlandırdığı yeri görmenizi sağlamak istedim. 1985 yılında böyle düşünüyor ve böyle diyordu. Hasıl-ı tahsil ederken yapacağım itirazlar, söyleyeceğim yeni düşünceler itiraza, müzakereye, tartışmaya açıktır diyordu. Kaynak ve delilin nedir demesini başka türlü izah edemezsiniz. Bu aynı zamanda üretilmiş bilginin mutlak doğru, yegane hakikat olmadığının kabulüdür. İçtihadı bilgidir, kabule de redde de açıktır demektir ki İslami literatüre vakıf olan herkesin bildiği gibi, doğrusu da budur.
Şimdi buradan başka bir noktaya hareket edeceğim. Bir başka hatıra bu. 90’lı yılların başı. Ders okuduğumuz yıllarda almış olduğum notları faydalı olacağı ümidiyle kitaplaştırmayı düşündüm. Tamamıyla iktibaslardan müteşekkil ve konusuna göre kısa ve uzun olarak aldığım notları yazdım. Genelleme ve indirgemeci yaklaşımlara konu olabilecek, siyak-sibak bütünlüğü bozulduğunda ve özellikle ortam bilgisi sunulmadığında bilginin mahiyetinin bütünüyle değişeceğini tahmin ettiğim yerler de oldu. Bu durumu aşmanın yolu ya dipnotlara yazacağınız ilave bilgiler ya da konuşmaların yapıldığı tarihi belirtmek olduğunun idraki içindeydim. Kitap Hocaefendinin tashihinden geçip kendi adıyla yayınlanacağı için en uygun yolun tarih koyma olduğunu düşündüm ve uzun-kısa demeden yaptığım her iktibasın altına o sözlerin söylediği tarihi koydum. Kaldı ki bu bilginin mutlaklaştırılmasını da engelleyecek en etkin yoldu. Maalesef başarılı olamadım. O dönemde yayınevinin başında bulunup karar mercii pozisyonunda bulunan yetkililer koyduğum o tarihleri çıkardı.
Neden? Kendilerine sormak lazım.
Bir şey demek istemiyorum. Sadece bir tahinimi söyleyebilirim; Hocaefendi’yi zihin dünyalarında koydukları yer. Bu yerde yazılarının konuşmalarının muhtevasındaki enginlik, derinlik ve kapsayıcılıktan hareketle böyle düşünmüş olabilirler. Ama Hocaefendi’nin her yazısı, her konuşması bu çerçevenin içine girmiyor ki? Zamanının çocuğu olarak zamanın içinden zamana, hadiselerin içinden topluma konuşuyor Hocaefendi. Bu manada hitaptır yazdıkları ve söyledikleri; kitap değil.
Kaldı ki ben aynı teklifi Çağ ve Nesil veya Ruhumuzun Heykelini Dikerken yani Sızıntı ve Yeni Ümit dergilerinin baş yazılarının kitaplaştırıldığı seri kitaplar için de söylemiştim. O teklifim de kabul görmedi.
Geçenlerde bir grup arkadaş ile muhabbet ederken bir yazının kaleme alındığı tarih soruldu müzakere esnasında. Ve birisi keşke bu yazıların yazıldığı ve yayınlandığı tarihler yazılsaydı; düşünce çizgisini değişmesini, ilerlemesi ve gerilemesini veya istikametini daha net görürdük dedi. Aynıyla katılıyorum. Son tahlilde üretilmiş beşeri düşünceden bahsediyoruz. Burada arka plan şartlarına bağlı olarak değişme de, gelişme de, istikamet de olur. O atmosferde ben yukarıda okuduğunuz şeyleri anlattım. Yazsan bunu dediler. Bu yazının kaleme alınma nedeni odur.
Teklifim şu; şimdiye kadar yapılmadı, hiç olmazsa bundan sonraki baskılarda yapılsın. İnsanlar o sözün hangi tarihte söylendiğini bilsin. O tarihte var olan arka plan şartları ile yazılanları zihninde birlikte mütalaa etsin. Böyle bir arka plan bilgisi hem yazının daha iyi anlaşılmasına sebebiyet verecek hem de yorumlara ayrı bir zenginlik katacaktır. Hocaefendi için de çok iyi olacaktır bu. Alemlere rahmet olarak gönderilmiş Hz. Peygamber (sas) hariç, kim olursa olsun hiçbir beşerin yüklenemeyeceği bir yükü de yüklenmemiş olacaktır. Bildiğim kadarıyla kendisi de zaten böyle bir şey istememektedir. Aksi bir yaklaşım en başta sözü söyleyene zulümdür. Gelin bu zulümden Hocaefendi’yi kurtaralım.
[Ahmet Kurucan] 9.4.2018 [TR/24]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)