‘Baldırı Çıplaklar’ Macron’a karşı [Emre Demir]

PARİS – Benzin fiyatlarına yapılan zamla başlayan ve 3. haftasında tüm Fransa’yı etkisine alan ‘Sarı Yelekliler’ hareketi Türkiye’nin de gündeminde. Paris’teki şiddet olayları nedeniyle dünyanın dikkatini çekmiş olsa da aslında Fransa bu tür kitlesel ayaklanmalara yabancı bir ülke değil. Sonuncuları 1995, 2003 ve 2005’te olmak üzere son 200 yılda ülkede hayatı durduran 24 büyük ayaklanma oldu. Bunlara 2007 ve 2010’daki 2 milyon’un üzerinde katılımcının olduğu dev hükümet karşıtı gösteriler dahil değil. Fransa’da 3 yaşında bir çocuk grevin ne anlama geldiğini ve bir hak olduğunu anaokulunda öğrenir. Ortaokul yaşına gelmiş 3 Fransızdan ikisi büyük bir gösteriye katılmıştır. Bugün Batı dünyasında hak kabul edilen veya norm olarak görülen temel hak kazanımlarının ekseriyeti için Fransız halkı tarih boyunca kan dökmüş, can vermiş ve yüzlerce yıl savaşmıştır. Ancak, Facebook üzerinden başlayan ve benzin fiyatlarına getirilen çevreci vergi uygulamasıyla tetiklenen ‘Sarı yelekliler’ eylemleri mahiyet olarak alışageldiğimiz Fransız ayaklanmalarından biraz farklı görünüyor. Türkiye’de sık sık Gezi olaylarına benzetildiğini görüyoruz. Ancak, Fransız İhtilali ile doğan ‘Sans Culottes’ (Donsuzlar) ile Sarı yelekliler arasındaki benzerlikler dikkat çekici. Türkçeye ‘Baldırı çıplaklar’ olarak geçen ‘Sans Culottes’ (Donsuzlar) Fransız ihtilalinde kısa ömürlü ancak etkisi yüzyıllara yayılmış bir grup. Paris sokaklarında terör estirerek siyasi taleplerini kabul ettirmiş bir hareket. Terör kavramı bugün radikal dini örgütlerin ve ayrılıkçı hareketlerin siyasi bir aracı olarak bilinir. Ancak, Sans Culottes’lar yöneticilerde ve halkta panik ve korku oluşturmak amacıyla rastgele şiddetin bir siyasal dönüşüm aracı olarak kullanılmasını öngören terör kavramının mucididir. Fransız İhtilali’yle doğan bu hareketin ismini dönemin aristokratları koymuştur. O dönemin kıyafet adabının aksine sade kıyafet giymeleri, köylü, düz işçi ve küçük esnaftan oluşan bir grup olmaları nedeniyle aşağılama amaçlı kullanılan bu tanımı sahiplenmişler, Fransız İhtilali’nin ilk yıllarında büyük rol oynamışlardır. Hareketin öne çıkan liderleri hiç olmamıştır. Robespierre’in bu hareketi sahiplenmesine kadar kendi oluşturdukları konseylerde örgütlenmişler ve başta Paris olmak üzere şehirleri kendi aralarında bölgelere bölmüşler ve yönetmişlerdir. Aristokratları öldürerek, zenginlerin mallarına el koyarak ve sokakları yağmalayarak Fransa’da bugün ‘terör yılları’ olarak bilinen dönemde çok etkin olmuşlardır. Baldırı çıplakların en büyük ve kanlı gösterileri yine bugün olduğu gibi Paris’in dünyaca ünlü Şanselize (Champs-Elysees) caddesinde olmuştu. Bugün Şanselize’de araçları dükkanları yağmalayan Sarı yelekliler Fransa’yı yönetenleri terörize etmekte.

Fransız İhtilali’ni gerçekleştirerek kraliyet ailesini öldüren ve aristokrasiyi sonlandıran Paris burjuvası, Sans-culottes’ları ‘radikal’ olarak niteliyordu. Çünkü onlar tüm vatandaşların siyasi karar alma süreçlerine katılmasını talep ediyor ve bu taleplerini ‘doğrudan demokrasi’ olarak tanımlıyordu. Fransız ihtilalini yapan jakobenler ise ‘halk için halka rağmen’ anlayışını savunuyor, sans-culottes hareketini küçük görüyordu. Bugün de Sarı Yeleklilerin ortaya çıkmasının ardından Paris elitleri ve kurumsal muhalefet tıpkı Fransız İhtilali’ni yapanların baldırı çıplakları küçümsemesi gibi tahkir etme yolunu seçti. Bu da her cumartesi yapılan gösterilerde şiddetin daha da artmasına yol açtı. Bugün de belki kısa soluklu olarak ‘Sarı Yelekliler’ eylemlerinin Fransız siyasetinde köklü değişikliklere yol açması sürpriz olmaz.

Fransa’da son 20 yıldır siyaset ve kamu hayatını dönüştüren tektonik depremleri hep iki sınıf arasındaki kavgalar belirliyor. İki Fransa arasında bitmeyen bir kavga. Bir tarafta otomotiv, demiryolu, nükleer enerji, kozmetik, moda gibi sektörlerde dünya lideri öbür tarafta şehir merkezlerinde her gün bir işyerinin daha kapandığı hayalet şehirler. Bir tarafta 5 km2’de 60 farklı milliyetten insanın yaşadığı kozmopolit Paris, 2 saat uzağında aşırı sağcı partilerin yüzde 65 oy aldığı Henin-Beaumont. Bir tarafta Fransa’yı dünyanın start-up merkezi yapmayı, Paris’in Londra’nın yerini alıp Avrupa’nın finans merkezi olmasını isteyenler. Öbür tarafta, geçmişte kan dökerek kazandığı sosyal haklarını birer birer kaybeden ve ayda bir konsere gitmeyi artık lüks gören eski orta sınıf. İki yıl önce bir ailede kişi başı 1923 euro gelir düşerken, bugün bu rakam 1700 euro’ya düştü. Cebindeki para her geçen gün azalırken, sigaraya, benzine vs. gelen tüketim vergileri özellikle taşrada yaşayanları daha kötü etkiliyor. Bu bölünmenin üstüne fakirlik sınırının altındaki göçmenleri, son 3 yıla damgasına vuran terör olaylarını, mülteci akınını ilave edin. Bir Fransa küreselleşmenin nimetlerinden yararlanmanın hayallerini kurarken, ikinci Fransa ‘geride bırakılmışlık ve unutulmuşluk hissi’ ile her geçen gün daha da öfkeleniyor.

Emmanuel Macron’un cumhurbaşkanı seçilmesi de aslında bugün ‘Sarı Yelekliler’ olarak tezahür eden bu büyük yarılmanın doğurduğu bir fenomenin bir sonucuydu. Fransa 5. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir siyasetçi sağ ve sol partilerin üyesi olmadan, kariyerinde başka hiçbir seçime katılmadan Cumhurbaşkanı seçildi. Kökleşmiş siyasi elitlerden ümidini kesen birinci Fransa hiç tanınmamış küreselleşme yanlısı yeni bir yüze şans tanımak istedi. İkinci Fransa ise Cumhurbaşkanlığı Seçimleri 1. Turunu ucu ucuna kazanan Macron’u sadece aşırı sağcı Marine Le Pen’e karşı olduğu için destekledi. Macron’un seçilir seçilmez ilk hamlesi kendisinden önceki her cumhurbaşkanının denediği ancak başaramadığı iş yasasını değiştirmek oldu. Macron’un hesabı çok basitti. Fransız sermaye sahiplerini, işverenlerini mutlu edecek reformları yapacak, bunun karşılığında sermaye sahipleri ekonomiyi dinamize edecek ve yüzde 10’a varan işsizliği tedrici olarak düşürecek yatırımlara imza atacaktı. Ancak, Macron’un iktidarının henüz birinci yılında belli oldu ki, Macron’un ‘birinci halka’ olarak adlandırdığı sermayedarlar elde ettiği ekonomik ayrıcalıkları ve artan kar paylarını yeni yatırıma çevirmek niyetinde değil. 20 yıldır liberallerin savunduğu Fransa’nın katı ve karmaşık iş yasasının ekonomik büyümenin önündeki en büyük engel olduğu tezi şimdilik çökmüş görünüyor. Zenginler paralarını ‘vergi optimizasyonu’ yoluyla yine kurtardı ve daha da zenginleşti. Ancak, orta ve alt sınıfın üzerindeki vergi yükü her geçen gün artıyor. İ

İktidarını eski mevkidaşları Nicolas Sarkozy ve François Hollande’ın başarısızlıklarına borçlu olan Macron onlardan bile daha kötü bir performans sergiliyor. Bunların üstüne, bir işsizle tartışmasında ‘Şu sokağı baştan sona gezseniz iş bulursunuz’ demesi ve sürekli üst perdeden konuşmasını ilave edin. Belki, sarı yelekliler eylemi çok büyük siyasal sonuçlara yol açacak. Belki de 2-3 ay içinde unutulacak. Ancak, bu eylemler aslında iki Fransa arasında devam eden kavganın bir yansıması. Belki de final maçına yaklaşıyoruz.

[Emre Demir] 2.12.2018 [Kronos.News]

‘O ülke’yi nasıl anlatacağız? [Rüya Karlıova]

“Ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze  / Bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi / Kim yanıt verecek şimdi onlara? / Neye yarar bütün bu sözler / Yazılmış ve yazılacak yığınla şey? / Artık unuttuk onların düşlerini de / Çoğu şey gibi bu kargaşada.”

Yunanistan’daki bir mülteci kampında, Suriyeli bir çocuk elinde iki resim tutuyor. Boyama defterine kendi çizmiş. Soldaki resimde mavi kuşlar uçuyor, bir anne güven içinde çocuklarının elini tutmuş, resmin üstünde “Avrupa, barışın ve sevginin ülkesi” yazıyor. Sağdaki resimde yerler kan gölü, içinde yerde yatan ölü bedenler var, gönderde bir bayrak sallanıyor; iyi bildiği, Suriye’nin bayrağı. Yarasalar insan bedenlerinin üstüne üşüşmüş. Bu resimde de şöyle yazıyor: “Suriye, canavarların ülkesi.” İki resim düz, siyah bir çizgiyle birbirinden ayrılmış.

Oysa fotoğrafta yüzünü bize dönmüş, hikâyesini paylaşan çocuğun ardındaki Avrupa’da çadırlar görüyoruz. Günlük işlerini dışarıda yapmaya çalışan mülteciler… Çamaşırları iki çadırın arasına asılmış. Çocuğun düşleri bu gerçeğe sığmıyor. Belki yol boyunca dinlediği umutlu hikâyelerle şekillenen taze düşler kurmuş: “Avrupa barışın ve sevginin ülkesi.”

İnsanlar yıllardır tek bir ülkeden, tek bir kıtadan değil, Afrika’dan, Ortadoğu’dan, Güney Amerika’dan kuzeye ve batıya, bir barış ve sevgi ülkesi bulma umuduyla göçüyor. Onların, göç edenlerin, kaçabilenlerin çağı bu; kaçıyor olduklarıyla hatırlanacak bir çağ. Yürüyerek, yüzerek, şişme botlarla, yorgun ayaklarla, nadiren bir uçağa binebilmiş olmanın tedirginliğiyle ama kime sorsan titrek bir kalple, bazen aç. Cepte hayal kırıklıkları, yüzlerde çağın tokadı.

Sanki Suriyeli mülteci çocuğun defterini gösterdiği fotoğrafa inat, daha dün G20’de en büyük ülkelerin liderleri fotoğraf çektiriyordu, bir aile fotoğrafı. Göç veren ülkenin de, göç edilenin de lideri var fotoğrafta. Örneğin bir Türk mülteci bu fotoğrafta şunu görecek: Çocuklarımızla onlardan kaçtığımız adamlar, ülkelerine sığındığımız adamların elini sıkıyor, sırtını sıvazlıyor.

Suriyeli çocuk “barışın ve sevginin ülkesine” dönmüş yüzünü, oysa barışın ve sevginin ülkesinden silahlar taşınıyor “canavarların ülkesine,” bilmiyor çocuk, onun gibi milyonlarca çocuğu komşu bir coğrafyada, Yemen’de açlığa teslim ediyor aynı silahlar. Sonra yine “barışın ve sevginin ülkesinde” alttan gelen büyük bir dalgayla siyasetler değişiyor, bir bir ırkçılığa, popülizme teslim oluyor koltuklar, bir kez daha. Ama “sevgi” ve “barış büyük kelimeler, “canavar” kadar büyük kelimeler. Bu yüzden çocuk, şairin dediği gibi, “yıpranmış kelimelerin verdiği güvenden / bulacak sanıyordu yenilikleri.”

Suriyeli çocuk, uygarlıklar büyütmüş, toprağı kadim, kültürü kadim, dili kadim, öyküsü kadim o ülkeyi “canavarların ülkesi” biliyor. Çünkü kaçtığı bombaların sesi, gördüğü dehşet o ülkeye ilişkin en yeni bilgisi. Avrupa’da bir okula gider, dili çözülürse öğrenecek nice savaşın aslında vardığı topraklardan çıktığını. Holokost’u ürpererek öğrenecek. Sömürgeciliğin halklara, kültürlere, dilllere, bireylerin ve toplumların psikolojilerine ettiğini de… Daha bugün ajanslara düşen şu günlük ve sıradanlaşmış bilgiden henüz haberi yok mesela: Danimarka göçmenleri ıssız adada toplayacak.

Yeryüzünde siyahtan beyaza geçiş olmadığını, bir ülkenin bir ülkeyi, bir insanın bir başkasını kurtaramayacağını, insanın ancak içine doğru genişleyebileceğini de öğrenecek zamanla, o mülteci kampından çıktığında. “O ülke”yi, geldiği ülkeyi ise hep düşleyecek. Belki çok küçükken gördüğü, belki hiç görmediği uzaktaki, alacakaranlıktaki ülkeyi. O nedenle şimdi uzaklaşabilmiş bütün ebeveynlerin aklında aynı soru: Peki çocuklarımıza ‘o ülke’yi nasıl anlatacağız?

Coğrafyanın kadermiş gibi görünüp aslında kader olmadığını, bunun bir bahane olduğunu bir gün öğrenecek çocuk. Belki halklar iyidir diyeceğiz, insan yine de iyidir. Ama tam insana inanacakken, bir balıkçının bizi o ülkeden alıp, tüm paramızı çalıp, bir adacığa ve öylece açlığa terk ettiğini de okuyacak günün birinde. Belki de sadece mümkündür insan diyecek ve hep özleyeceğimiz mor dağları, erguvan kokusunu, bahçedeki ardıç ağacını anlatacağız ona sadece.

Bilmiyorlardı diyeceğiz, çünkü “ağa vurmuş bir balık kadar yorgun,” acılı, yoksul ve hep alacakaranlıktaydı o ülke.


[Rüya Karlıova] 2.12.2018 [Kronos.News]

Hak arama kültürü [Muhammet Mertek]

Aktivistler, Almanya’da Hambach Ormanı’ndaki ağaçların kesilmesini engellemek için 2018 sonbaharında gösteriler yaptı. Haftalar süren direniş ve protesto, RWE enerji firmasının işlettiği linyit ocağını bu ormanda genişletmek istemesi üzerine başladı. Sonunda çevreciler, mahkemenin işletmeyi bir yıl erteleme kararıyla büyük başarı kazandı.

Peki aktivistlerin çevre veya doğaya bu kadar duyarlılığı nereden geliyor? Elbette çevreye karşı geliştirdikleri ilişki düzeyinden. Çevre ve doğayı koruma, hayvan hakları gibi ideal edindikleri gerekçelerle hayatları pahasına bir direniş göstererek ağaç katliamına dur dediler. Çünkü zihinlerinde oluşturdukları çevre bilinci, çevreye oldukça duyarlı bir ilişki düzeyine çıkmıştı. Belki böylesine bir duyarlılık enerji firmasında çalışan birçok insanı işinden edecek, ama olsun, onu firma düşünsün… Aktivistlerin kendine biçtiği görev çevreyi korumak… Belli ki, içselleştirdikleri çevre bilinci, ormanları yok edecek linyitten enerji üretimine geçit vermiyor.

Yine dün Köln ve Berlin’de 30 binden fazla gösterici, sokaklara dökülerek linyitten enerji üretimini protesto etti. Kimse de çıkıp onları herhangi bir şekilde yaftalamadı.

Son günlerde Paris’teki “Sarı Yelekli” gösterileri de hız kesmeden devam ediyor. Dün 75 bin kişi meşhur Şanzelize Caddesi‘nde (Champs-Elysees) boy göstermiş. Sebebi de Fransa’daki benzin ve hayat pahalılığını protesto etmek. Gösterileri toplumun varoş denebilecek kesimlerinin başlattığı bilinmesine rağmen, kimse onları dışlayıcı bir değerlendirmede bulunmadı. Dahası göstericilerin aralarına karışan sağ ve sol aşırı örgütler yakıp yıkmaya başlayıp gösterilere gölge düşürseler de, hak aramaya kimse karşı çıkmıyor. Hükümeti devirmek gibi bir yorum mu… Henüz böylesine uçuk ve akıllara ziyan bir açıklama kimseden gelmedi.

Çünkü hak aramanın toplumda ve siyasette karşılığı var. Batı geliştiyse bu değerler sayesindedir.

Şimdi soralım, Hambach gösterileri ortalama bir Doğu ülkesinde nasıl karşılanırdı? Şöyle bir tahminde bulunabiliriz: Sonuçta enerji üretilecek, birkaç tane ağaç kesilse ne olur! Hatta “Almanya’da ağaçtan bol ne var” deyip gösterileri abartılı bulanlar da çıkabilir. Bazıları “kıyametin kopacağını bilseniz elinizdeki fidanı dikiniz!” hadisini hatırlatırken, bazıları da Gezi’de olduğu gibi aktivistlere “çapulcu” da diyebilir.

Hangisi olursa olsun tablo hiç de iç açıcı değil: Çevre fütursuzca katledilir, ormanlar yağmalanır, şehirler yaşanmaz ucube beton yığınları haline getirilir, tarihin ve doğal güzellikler acımasızca yok edilir… Kimin umurunda… Zaten en fazla doğa tahribatı, gelişmemiş veya gelişmekte olan böylesi ülkelerde değil mi? Nedendir bilinmez, bu coğrafyada “alan memnun veren memnun” rahatlığıyla kimse pek kılını kıpırdatmaz.

Aslında aktivistlerin çevreyle kurdukları ilişki düzeyinden hareketle, insanın hak, hukuk, hukuk devleti, ilke, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, çoğulculuk, etik, ahlak gibi kavramlarla olan ilişkisini de sorgulamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Gelişmiş toplumlarda hak arama, hukuk ve siyasi etik açılarından demokratik ve anayasal bir hak. Peki Doğu toplumlarında niçin hâlâ bir hak olarak görülmez? Bırakın çevre gibi herkesi ilgilendiren bir konuyu, havaalanı inşaatında yüzlerce arkadaşını kaybeden, zor şartlarda köle gibi çalıştırılıp ücretlerini de alamayan işçilerin protestoları bile zorbalıkla bastırılıp bazıları da tutuklandı. Doğu zihniyetinde evrensel hukuk ve insan hakları gerçekten lüks kavramlar mı?

Oysa ileri toplumlar, din ile birlikte bütün bu alanlarda kazandıkları bilinç sayesinde, hukuk ve insan merkezli, daha ferah yaşanabilir bir iklim sunabiliyorlar. Bu noktadan bakıldığında Batının seküler toplumlarının faziletler noktasında Müslüman toplumlardan daha ileri olduklarını söyleyebiliriz.

Müslümanların çoğu henüz toplumsal barışın önemli ölçüde hukuk, etik, demokratik teamüller, evrensel insan hakları ve anayasal haklar gibi seküler değerleri de içselleştirerek sağlanabileceğini bile kavramaktan uzak. Buradan bakınca niçin hâlâ Müslüman toplumlar ahlak ve ilkeden yoksun, adaletten bîhaber, cehalet ve despotik yönetimlerle boğuşuyor daha iyi anlaşılır.

mmertek.de

[Muhammet Mertek] 2.12.2018 [Kronos.News]

Abonelerin boğazı kesilse… [Selahattin Sevi]

2013 yılı Eylül ayının ilk haftası Time dergisini alanlar gözlerine inanamamıştı. O zamanlar ismi yeni yeni duyulmaya başlayan IŞİD militanları esir aldıkları ve tekfir ettikleri kişileri Azez’de, Kefergan’da, Savran’da kör bıçaklarla sokak ortasında güpegündüz kesiyordu. Daha da şaşırtıcı olan, Kuzey Suriye’nin Türkiye’ye yakın köy ve kasabalarda aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu halk olan bitene şahitti.

Kurbanın etrafında halka olan topluluk vahşet tiyatrosu karşısında tepkisizdi. Örgüt daha önce kendi çektiği propaganda videolarını ve görsellerini yayınlasa da, profesyonel gazeteci elinden çıkan ilk görüntülerdi dünyanın gördükleri. Fotoğrafların altında ise ‘anonim’ bir imza olarak “Anonymous Photographer – Le Journal” yazıyordu.

Aynı hafta, Paris Match dergisinin de kullandığı fotoğraflardan sonra yer yerinden oynadı.

Dünya ayağa kalkmıştı. Time’ın yorum sayfalarına o kadar çok tepki geldi ki, dergi o bölümü bu haber için kapatmak zorunda kaldı. Sosyal medyada en fazla 500 bin kez görüntülenen haberler daha ilk günde 2 milyonu geçti.

O gün imzasını güvenliği için saklayan ve Anonymous olarak atan foto muhabiri Emin Özmen inatla sürdürdüğü çabalarının karşılığı olarak birçok ödül kazandı. Bugün ise ülkemizin dünyaya armağan ettiği duyarlı bir göz olarak Magnum Fotoğraf Ajansı’nda mesleğini icra ediyor.

Yayımlanmadan önce de görme fırsatı bulduğum ve Fransa’nın Perpignan kentinde gerçekleşen fotoğraf festivalinde ünlü editörlerin masasına konulan fotoğraflarla ilgili merakımı o günlerde Emin’e sormuştum: “Kim bu kurbanlar, suçları veya kabahatleri ne?” Aldığım cevap korkunçtu. Bir sebebe ihtiyaç yoktu. Sıradan bir Alevi kamyon şoförü olmanız bile yeterliydi.

Ortadoğu’yu kana bulayan son vahşet dalgasının militanları binlerce kanlı infaza imza attılar. Türkiye sınırına ‘kara’ bayraklarını diken IŞİD, Musul’daki Türkiye Konsolosluğu’nu bastı, ‘ibret olsun’ diye çöl ortasında Mehmetçikleri yaktı. Ezidi kadınları ve çocukları kaçırdı. Birer köle gibi meydanlarda sattı, taciz ve tecavüz haberlerinin yayılmasıyla insanlar ülkelerini terk etti.

O günlerde aklıma takılan soru hala cevabını bulamadı: Bir insanın vahşet sınırı nedir? Ne yapabilir, ne kadar ileri gidebilir?

İnsanlar için ‘Esfel-i sâfilîn’ diye tanımlanan ‘aşağıların en aşağısı’ neresidir?

Bugün kanlı terör şebekesi IŞİD belki görece yenilgiye uğratıldı. Fakat bu örgütlerin ‘vahşet teorisi’ cep kitabı gibi elden ele dolaşıyor. Kendisi gibi olmayanlara, kendisi gibi düşünmeyenlere haddini bildirme histerisi bitmedi,  günlük gazete sayfalarında bile kendine yer bulabiliyor.

Ve ‘Ağaç kökü yesinler’ ya da ‘Bir yudum su bile yok’ diye formüle edilen zulüm ideolojisi kendine taraftar bulmakta pek zorlanmıyor.

Hayatta bir kez bile karşılaşmadığım, Yeni Şafak’ta kendisine köşe tahsis edilen İsmail Kılıçarslan’ın son yazısını görünce birden 2013 yılı yazına gittim. O günlerde çalıştığım Zaman’ın aydınlık ortamında, bembeyaz masamın üzerinde duran Time ve Paris Match dergilerine yansıyan korkunç görüntüler karşısında ürperdiğim gibi ürperdim. Kılıçarslan’ın o günkü okuyucularımızla ilgili düşünceleri karşısında kanım dondu. 17-25 sürecinden sonra Zaman Gazetesi aboneliklerini iptal etmeyen kişilere hapis cezası verilmesini yahut görevden uzaklaştırma cezasıyla cezalandırılmalarını desteklediğini söyleyen yazar, “Şaka yapmıyorum” diye üstüne basa basa söylüyordu: “Her bir üyenin, müntesibin, sempatizanın sürüm sürüm süründüğünü görmek istiyorum.”

‘Gündelik politika perhizi’ni bozan mezkur yazar daha da ileri gitmekten çekinmiyor. Hiçbir mahkeme kararı olmadan KHK ile işlerinden atılan doktorlarla ilgili de, “Bence o alçaklar için yapılacak en güzel şey onları ölüme terk etmektir” diyor, haklarında TBMM tarafından yapılan kısmi iyileştirmeleri bile içine sindiremiyor.

Her biri ‘hedef gösterme’, ‘ayrımcılık’ ve ‘nefret suçu’ içeren önerilerini sıralayan Kılıçarslan için milyonlarca insan daha nasıl sürüm sürüm süründürebilir ki?

Okulda kaydı var, bankada hesabı var diye karartılan hayatlar yetmedi demek! Kermes yaptı, Afrika’da su kuyusu açtı, Bangladeş’te kurban kesti diye buğzedilmek kafi gelmiyor artık.

İş yerlerinin talan edilmesi, evlerin yağmalanması vız geliyor.

Hayatını televizyon zevzekliği, yazı ‘cin’liği, belediye konuşmacılığı eyyamcılığı arasında geçiren bir yetersiz bile olsa başkalarına karşı biriktirdiği kini ve nefreti anlamak yine de mümkün değil İsmail’lerin.

Türkiye gibi bir ülkede tıp eğitimi alabilecek kadar zeki, bu okulları bitirecek kadar çalışkan ve azimli doktorların ellerinden diplomalarını almak neden İsmail’leri ve onun gibi düşünen vahşileri kesmiyor?

Uluslararası hukukta, anayasa ve yasalarda açıkça yazmasına rağmen gözaltına alınan, tutuklanan hamile kadınlar, hapishanelerdeki 700’den fazla bebek bile onların nefret hararetini söndüremiyorsa daha ne yapılabilir?

‘Bir yudum su’ esirgenen, yemeleri için ağaç kökü menüsü sunulan, IŞİD ve devlet terörü yüzünden yollara düşen Suriyelilerle birlikte çıktıkları özgürlük ve adalet yolculuğunda nehirlerde, denizlerde can veren insanlar neden onların vicdanında en küçük bir ürpermeye yol açmıyor?

Kim bilir, belki insanlar Sultanahmet Meydanı’nda ‘sallandırıldığında’ veya, kör bıçakla At Meydanı’nda kesildiğinde soğur içi İsmail Kılıçarslan’ın.

Kim bilir?

[Selahattin Sevi] 2.12.2018 [Kronos.News]

Ufuk Şanlı için umut nöbeti [Deniz İstanbullu]

28 Şubat baskısının en yoğun günlerinde içimizde en şen şakrak olan oydu. Gazetelerin mizah dergilerini aratmadığı günlerde birbirinden komik gazete manşetleriyle dalga geçmeye bayılırdı. Dönemin meşhur ‘düğmeye kim bastı’ tartışması yaşanırken sağda solda gördüğü her düğmeye basar, ardından da “ben bastım o düğmeye” deyip kahkaha atardı. Deli doluydu. Üniversite yıllarında bir halı saha maçında topa basıp düşünce kafayı sertçe yere vurduğu için biraz kafayı sıyırdığını da düşünürdüm. Fakültenin fiyakalı, hafif kilolu Trabzonsporlusuydu.

Bugünlerde çoğu zaman Ufuk Şanlı’nın, ekonomi muhabiri yerine mizah yazarı olmasının onun başını daha az belaya sokacağını düşünmeden edemiyorum. Ufuk, Kastamonu’nun bağrından çıkıp Fatih Çarşamba’da büyümüş emekçi bir ailenin çocuğuydu. Mercan yokuşunu herkesten daha iyi bilir, esnafın halinden anlardı çünkü babası Beyazıt’ın eskilerindendi. Belki de bu yüzden ekonomi muhabiri olmuştu. TGRT’de başladığı meslek hayatına Aksiyon dergisinde devam etti. İstanbul, biz taşradan gelenler için bilinmez bir gayya kuyusuyken evinin kapısını açtı. Annesi karnımızı doyurdu, babası cebimize harçlık koydu. Bugün en çok şaşırdığım şey, daha düne kadar sofrasına bizden daha fazla oturmuş birçok kişinin hâlâ Yeni Şafak, Sabah gibi gazetelerde çalışmalarına rağmen Ufuk Şanlı’yı tanımıyor gibi davranmalarıdır.

Ufuk Şanlı, Türk ekonomisinin şifrelerini çözmüş bir gazeteciydi. Bugün yaşadığımız krizi, ülkenin güllük gülistanlık olduğu dönemde öngörmüş, kendi üslubuyla “pas pas paraları dolara” diyerek beni uyarmıştı. Çok şükür ki onda da bende de dolara basacak kadar para hiç olmadı.

Malum, 3 Kasım seçimleri öncesi ülkedeki kötü gidişata dur diyen millet, AK Parti’yi iktidara getirdiğinde Ufuk Şanlı çiceği burnunda bir gazeteciydi. İşte o günlerde Zaman Gazetesi, yenilenme adına bir dizi çalışmaya gitmiş, daha önce kültür-sanat sayfasında çalışan Ekrem Dumanlı, gazetenin başına Genel Yayın Müdürü olarak getirilmişti. Çömez bir muhabir olarak büyük masanın kenarından takip ettiğim ilk büyük toplantıda Ufuk içinden geldiği gibi genel yayın müdürüne, “Türkiye ekonomide kötü gidişi durdurmak için Amerika’dan Kemal Derviş’i getirdi. Siz de Zaman Gazetesi’nin Kemal Derviş’i mi olacaksınız? Gazetenin hali pek de iç acıcı değil,” deyivermişti. Herkesin hafif bir tebessümle mukabele ettiği bu diyalog Ufuk’a saygımı daha da artırmıştı.

İşte o çiceği burnunda muhabir, o değişim günlerinde yazdı ilk kitabı ‘Borç Kapanı IMF’yi. Bugünlerde o kitabın yeni baskısı yapılsa en çok satanlar listesine gireceğine eminim. Ufuk’un aslında kitap yazma gibi bir niyeti yoktu. Türkiye’nin bitmeyen krizlerini ve gündemden hiç düşmeyen IMF’yi kendi tarzında anlatmak istemişti. Sayısız okuma, onlarca söyleşi ve ardından yazı işlerine teslim edilen yazı dizisi hiç yayımlanmadı. Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, “Arkadaşlar kitap yazacağına haber yazsınlar” deyince Ufuk’un Zaman’da pek bir geleceğinin olmayacağı da ortaya çıkmıştı.

Sonrası malum, bir türlü kendine yer edinemeden geçen birkaç yıl ve ardından gazete ile yolları tazminatsız ayrıldı. Arada televizyon programları, Sabah ve Vatan gazetelerinde ekonomi muhabirliği, editörlük ve köşe yazıları derken “Beni bağlamaz yanlışa yanlış derim” dediği için başı beladan hiç kurtulmadı.

Halbuki Bakan Berat Albayrak’ın kolejden sınıf arkadaşıydı. Fatih Koleji’nin dar bahçesinde uzun pas yaptıkları günlerin hatırına Sabah’ta yoluna devam etmemesi için hiçbir neden yoktu. Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım, demedi. Yanlış olana yanlış derim diyerek bildiği yolda yürümeye devam etti. Uzun süre işsiz kaldı fakat azminden hiçbir şey kaybetmedi. Sıfırdan bir ekonomi internet sayfası yaptı. Bugün ve Millet gazetelerinde çalıştı. Kayyım baskısına direndi. Dik durdu hiç eğilmedi.

31 Aralık’ta 2015’te havanın buz gibi olduğu yılın son gününde; taze çerez, milli piyango ve hindi geyiği yaptığım bir anda televizyonda gördüm onu. Şu an iki yıldır yattığı cezaevinin önünde özgürlükleri elinden alınmış bütün gazeteciler için ‘Umut Nöbeti’ tutmaya gitmişti. Üstündeki siyah kabanı biraz dar, beresi biraz küçük gelmiş olsa da vicdan sahibi iyi bir insan ve gerçek bir gazeteci olduğunu bir kez daha ispatlamıştı. Ufuk, “Özgürlük bedel ister. İçerdeki gazeteci dostlar bu bedeli bizler için ödedi. Bizlerin burada soğukta bir süre kalması onların ödediği bedelin yanında çok da bir şey ifade etmiyor. Buradan Silivri’deki bütün meslektaşlarımıza selam olsun diyorum,” diye konuşuyordu. Bugün ne acıdır ki Ufuk ve cezaevindeki yüzlerce masum gazeteci için Umut Nöbeti tutatacak kimse kalmadı.

Selam olsun size.

[Deniz İstanbullu] 1.12.2018 [Kronos.News]

Demokrasi Parçalanıyor [Abdullah Aymaz]

İsviçre Yüksek Yargıç, Uluslararası Yargı Üyesi Thomas Stadelmann’ın editörlüğünü yaptığı Democracy falling apart: Role and  Funntion of Judicial İndependence, Separation of  Powers and the Rule of LAW in a Constitutional Democracy –The Turkisch Judiciary in 2018 (Demokrasi  Parçalanıyor: Kuvvetler: Kuvvetler Ayrılığı Hukuk Devletine Dayalı Anayasal Demokraside Bağımsız Yargının  Rolü ve Fonksiyonu – 2018 Türk Yargısı)  isimli kitap, Stampfli Verlag AG, Bern yayınevi tarafından 169 sayfa olarak yayımlandı. Kitap Amazon Kitapta 24,25 Euro’ya satılıyor.
Kitap çok dillidir:  İngilizce, Almanca veya Fransızca olarak yazılmıştır. her birinin İngilizce, Fransızca, Almanca ve Türkçe kısa bir özeti bulunmaktadır.

"Giriş

Avrupa’daki demokratik anayasal sistemlerde yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri vazgeçilmezdir. Bu kitap, bu temel ilkeleri açıklamakta, bağlayıcı nitelikteki uluslararası hükümleri ve genel kabul görmüş uluslararası standartları (bağlayıcı olmayan hükümler) ortaya koymaktadır. Bu ilkeler devamında Türkiye’nin güncel durumu örnek alınarak ayrıntılı olarak tartışılmaktadır:

Temmuz 2016'daki olaylardan önce Türkiye'de, yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü prensipleri ne şekilde uygulanmaktaydı? Çıkarılan olağanüstü hal kanun hükmünde kararnamelerinin demokratik düzenlerde anlamı nedir? 2017 anayasa değişikliği referandumunu nasıl anlamalıyız? Ayrıca bu bölümde hukuki normlar; hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri çerçevesinde incelenecektir.

Kitabın bir diğer kısmında ise, Türkiye'deki mevcut durum, Avrupa Yargıçlar Birliği'nin bakış açısıyla ele alınmış ve özellikle örgüt suçuna istinaden yapılan insanlık dışı cezalandırmalar, basın ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması ve tutukluluk koşulları değerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan hukuksuz uygulamalar karşısında gerek Türkiye’de başvurulabilecek mercilere gerekse AİHM’ye değinilmiştir.

Bu yazılarla avukatlara, politikacılara ve aynı zamanda hukukun üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığını içeren bir demokrasiye ve yargı bağımsızlığına inanan tüm diğer okurlara seslenilmiştir. Kitabın bölümlerini oluşturan yazılar, Avrupa’daki çeşitli hakimler ve bazı Türk hukukçular tarafından kaleme alınmıştır. Bu yazılarla; avukatlara, politikacılara ve aynı zamanda gerek Avrupa’daki- Türkiye de dahil olmak üzere – gerekse diğer kıtalardaki hukukun üstünlüğüne, kuvvetler ayrılığını içeren bir demokrasiye ve yargı bağımsızlığına inanan tüm diğer okurlara seslenilmiştir. Yazılar İngilizce, Almanca veya Fransızca olarak yazılmıştır ve her bir yazının İngilizce, Fransızca, Almanca ve Türkçe olmak üzere kısa bir özeti bulunmaktadır."

Soru işaretleriyle dolu kanlı darbe girişiminim üzerinden iki yılı aşkın zaman geçti… Geride yitip giden masum canlar, özgürlüğünden mahrum edilmiş, işleri, aşları, evleri, yurtları, vatanları gasp edilmiş yüzbinler, yuvası yıkılmışlar, sevdiklerinden koparılmış analar, babalar, yavrular, kınalı kuzular bıraktı. Bir de olan biteni hiçbir şey olmamış gibi seyreden kalabalıklar; sessiz yığınlar, duymazlar, görmezler, bilmezler…

Tarihin şahitlik ettiği sayısız acı örneklerden biri daha, yaşananlardan ders almayan modern dünyanın yaşlı gözleri önünde sergileniyordu. Erdoğan Rejimi, yanına aldığı toplumun değişik kesimindeki menfaatçilerle birlikte, masum insanlara avazı çıktığı kadar ‘terörist’ diye bağırarak gerçeklerin üzerini örteceğini sanıyordu…  Sıranın kendine gelmeyeceğini düşünenler sessizce dinliyordu söylenenleri. Her kriz bir fırsat diyordu kimileri... Komşu evden yükselen feryatlara kimileri tıkarken kulaklarını, kimileri avuçlarını ovuşturup kıs kıs gülüyordu… Sıra kendilerine gelmez sanıyorlardı. Ancak yanıldıkları bir şey daha vardı ki; hakikatlerin üzeri yalanlarla örtülemezdi.

Bugün eli kanlı o rejim, susan herkesin kapısını sırayla tek tek çalıyor. Vicdanlarının sesi dile gelenler, keşke cemaatçi dediklerinde sesimizi çıkarsaydık diyorlar…

İşte bu kitapla, cemaate yönelik insanlık dışı işkenceler, haksızlıklar ve hukukluklar -Türkiye’ de olanlara kulaklarını tıkayan ‘aydınlara’ inat- Batılı hakimler, Türkiye’den koparılan hukukçular tarafından anlatılıyor. Bizlere de okumak, üzerinde düşünmek ve duymayanlara duyurmak düşüyor.
Kitabın Girişinden bir bölüm…

Avrupa’daki demokratik anayasal sistemlerde yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı ve hukukun u¨stu¨nlu¨ğü ilkeleri vazgeçilmezdir. Bu kitap, bu temel ilkeleri açıklamakta, bağlayıcı nitelikteki uluslararası hükümleri ve genel kabul görmüş, standartları (bağlayıcı olmayan hükümler) ortaya koymaktadır. Bu ilkeler devamında Türkiye’nin güncel durumu örnek alınarak ayrıntılı olarak tartışılmaktadır:

Temmuz 2016’daki olaylardan önce Türkiye’de, yargının bağımsızlığı ve hukukun u¨stu¨nlu¨ğu¨ prensipleri ne şekilde uygulanmaktaydı? Çıkarılan olağanüstü¨ hal kanun hükmünde kararnamelerinin demokratik düzenlerde anlamı nedir? 2017 anayasa değişikliği referandumunu nasıl anlamalıyız? Ayrıca bu bölümde hukuki normlar; hukukun u¨stu¨nlu¨ğu¨, yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkeleri çerçevesinde incelenecektir.

Kitabın bir diğer kısmında ise, Türkiye’deki mevcut durum, Avrupa Yargıçlar Birliği’nin bakış açısıyla ele alınmış ve özellikle örgüt suçuna istinaden yapılan insanlık dışı cezalandırmalar, basın ve ifade özgu¨rlu¨ğu¨nu¨n kısıtlanması ve tutukluluk koşulları değerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan hukuksuz uygulamalar karşısında gerek Türkiye’de başvurulabilecek mercilere gerekse AİHM’ye değinilmiştir. Bu yazılarla avukatlara, politikacılara ve aynı zamanda hukukun u¨stu¨nlu¨ğu¨ne, kuvvetler ayrılığını içeren bir demokrasiye ve yargı bağımsızlığına inanan tu¨m diğer okurlara seslenilmiştir. Kitabın bölu¨mlerini oluşturan yazılar, Avrupa’daki çeşitli hakimler ve bazı Tu¨rk hukukçular tarafından kaleme alınmıştır.

[Abdullah Aymaz] 3.12.2018 [Samanyolu Haber]

Bir Said değil, bin Said feda olsun! [Ali Demirel]

Asrımızın büyük çilekeşlerinden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri çile yüklü hayatını şu cümleleriyle özetler:

“Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere maruz kaldım.”

Ancak onun bu sözlerinde bir başa kakma ve hâlinden şikâyet olduğu da anlaşılmamalıdır. Zira o, kendisine en olumsuz muameleyi yapanlara bile hakkını helâl ettiğini ilân erdemini de göstermiş ve, “Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere ve zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim.” diyerek benzeri sıkıntılara maruz kalmakla karşı karşıya gelenler için arkasında güzel bir yol bırakmıştır.
Gözümde ne cennet sevdası...

Başı yüce dağlar kadar yüksek ve dumanlı bu büyük çilekeşin, çektiği ıstırap ve amansız sıkıntıların verdiği bir ruh hâletiyle söylemiş olduğu, “Zaman oldu ki, hayattan bin ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni menetmeseydi, belki bugün Said, topraklar altında çürümüş gitmişti.” ifadeleri, çekmiş olduğu çile ve ıstırabın derecesini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.
Hayatını insanlığın mutluluğuna adayan ve “... Sonra ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu... Bir Said değil, bin Said feda olsun... Milletimin imanını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. Milletimin imanını selâmette görmezsem Cennet’i de istemem. Orası da bana zindan olur...” diyecek kadar fedakâr, milleti adına yaşayıp onun için ıstırap çeken bu nur insan, hayatta iken yaşadıkları yetmiyormuş gibi belli ki mezarında da rahat bırakılmayacaktı…

[Ali Demirel] 3.12.2018 [Samanyolu Haber]
Twitter.com/aliihsandemirel
 alidemirelshaber@gmail.com

Arjantin'e neden gitmiştiniz? [Kadir Gürcan]

Kaç zamandır, yüzü bir türlü gülmeyen Sayın Başkan'ın (Ben ısrarla “Sayın Başkan” diyorum ama, herkes “Cumhurbaşkanı” demeye devam ediyor. Madem Hazret, Cumhurbaşkanı olarak kalacaktı, ne diye bu kadar kıyamet kopardınız!) Katar Emiri'nin teşrifi ile çehresi biraz düzeldi. Emir artık neredeyse aileden biri gibi. Saray Eşrafı ne zaman dara düşse, ayağına üşenmiyor atlayıp geliyor. Böyle dost kolay bulunmaz, kıymetini bilin. Damat ve Oğlan'ın akıl ve kapasitesinin yetmediği işlerde, kapısı çalınan iç güvey, herhalde Katar Emiri.

Emir'in bu ziyaretinin tek kale maç kalitesinde, ufak bir restleşme yanı da vardı. Suudi Gazeteci'nin ölümünü bölgede avantaja çevirmeye çalışan Türkiye'nin uzatmaları artık puan getirmiyor. Hadiseye balıklama dalan Türk Yetkililerin, dünyada kamuoyu oluşturma gayretleri istenen neticeyi vermedi. “Herkese ses kaydı gönderdik. Daha ne yapalım!” gayretkeş efelenmeleri prim yapmayınca, nasıl da alındılar! Dünya işleri böyle. Rüzgarı tersine çevirmek için daha güçlü akımlar oluşturmak gerekiyor. Kızmak, darılmak, naza çekmek ya da elindeki bitpazarı mamülleri, değerinden fazlaya okutmak makbul bir pazarlama taktiği değil.

Katar Heyeti'nin Türkiye'yi ziyareti günlerinde, Suud ile Mısır'da bir araya geldi ve Katar'a karşı uygulanan ambargoyu devam kararı aldıklarını ilan ettiler. Meğer Emir, boşuna gelmemiş.Türkiye'ye ekonomik anlaşmalar yapmak üzere geldiği söylenen ve Emir'e eşlik eden heyetin, Türkiye'den de bir o kadar beklentileri olmalı. Hemen heyecanlanmayın 500 milyonluk hediye(!) uçağı geri isteyecek halleri yok tabii. Belki taksitlerini almaya gelmişlerdir. Bugünlerde öyle pahalı oyuncakları, baba oğluna, dede torununa veremiyor. Ticaret ve ekonomi ile yakından ilgilenenler, ülkeyi temsilen yapılan heyet gezilerinin piknik gezilerinden farklı olduğunu söylüyorlar. Haydi hayırlısı!

ABD ve Avrupa seyahatleri, devlet erkanı için, hep umut kırıcı, ağır yükümlülükler gerektiren, eksiklerimizi yüzümüze vuran, demokratik talep ve uygulamalarda işlenen cürmleri temcid pilavı rutininde sofradan eksik etmeyen, Soğuk-Batı Misafirperverliğinde cereyan ediyor. Sayın Başkan'ın Avrupalı hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmelerde, kendi konuşması dışındaki programları uyuyarak geçirmesi bundan olsa gerek. Katar Emiri'ni görmekten kaynaklanan sevinç, Avrupa Seyahatlerinde biriken ve sıkışan duygu boşalması olarak da okunabilir.

Kaç zamandır, “Vizesiz Avrupa cepte!” diye propaganda yapıyorlardı. Daha dün, bir türlü tamamlanamayan 72 maddelik talepler tekrar dile getirildi. Mevcut hükümet ile siyasi birliktelikleri aşikar, Avrupalı-Türk kurumların akibetleri ise hala meçhul. AB üyeliğinin arpa boyu kadar yol almadığı artık sır değil.

G20 görüşmeleri arefesinde, Kaşıkçı Cinayeti ile alakalı nihai kararların birbiri ardına gelmesi de rastlantı değil. Hem Pompei hem de Trump'ın, cinayetin Suudlu Prensi işaret etmediğini açık açık söylemeleri, Arjantin'de yapılacak zirveye, konu ile alakalı “Dosya Getirmeyin!” uyarısıydı. Mesele şu haliyle, ABD açısından kapanmış durumda. Amerika kamuoyu açısından da. Benzin, son dört senenin en ucuz fiyatlarında işlem görüyor. ABD hadi neyse de, Putin'in G20 görüşmelerinde Suud Prensi Salman ile “high five!”, “Ahbab Çak!” samimiyeti, Türkiye'ye Arjantin golü idi.

Arjantin'e gitme hazırlıkları yapan Sayın Başkan'ın Katar Emiri ziyaretinde biriktirdiği moral, bir anda tükenmiş. Rusya'nın Ukrayna ile çıkardığı yeni huzursuzluk bu yılki G20'nin ana gündemi olacak. Başkan'ın asık surat ile “O meseleyi mutlaka konuşacağız!” gizemi ile yaptığı basın açıklamasında, kast ettiği şey, Dolar'a karşı buzlukta tuttukları “Yerli para ile ticaret!” teklifi imiş! Zat-ı Şahaneleri, sürpriz yapacakmış, baksanıza. O kadar sert bir görüntü verince, biz de ciddi bir şey diyecek zannetmiştik.  Dolar'ın her gün değer kaybettiği yolundaki haberler konusunda ikna olmayan sadece biz değiliz demek ki!

“Trump ile görüşecek!” sevinci ile yere göğe sığmayan havuz medyası, Trump'ın anlık değişen hey hey'lerini hiçe saydıkları için ilk gün boşluğa düştüler. ABD Başkanı'nın, 2016 seçimlerine fesat karıştırma iddialarıyla başı iyice dertte. Ne Kaşıkçı Cinayeti ne de “Yerli Para ile ticaret!” saçmalıklarını dinleyecek hali var. Neyse ki, bir sonraki gün, bir görüşme daha gerçekleştirerek havuz medyasının gönüllerine su serpti. Görüşme sonunda yapılan açıklamaların ne kadar sağlıklı ve doğru olduğunu anlamak için beklememiz gerekiyor. Malum, bizim Türk Yetkililer ne dese, bir kaç gün sonra Beyaz Saray'dan yalanlama geliyor.

Sayın Başkan'ın Arjantin'den yine bir karış surat ile döneceği kesin. Eğer Katar Emiri ülkesine dönmediyse, biraz daha bekletsinler, onu görünce içi açılıyor garibin. Daha önce bir kaç kez demiştik ama dikkate alan olmadı. Katar Emiri'ne Saray'dan bir oda verin, adamın ömrü Türkiye-Katar arasında gidip gelmekle geçmesin.

G20 için öngördüğünüz görüşmeler, esastan ilgi görmedi. Kaşıkçı'nın kaç dakikada infaz edildiği de kimsenin umurunda değil. İyi de, siz Arjantin'e sadece rutin ve geleneksel aile fotoğrafına girmek için mi gittiniz? Değdi mi bari!

[Kadir Gürcan] 3.12.2018 [Samanyolu Haber]

Son kurban: Hizmet hareketi [Ali Emir Pakkan]

Hizmet hareketine yöneltilen eleştiriler ve muhatapların açıklamaları üzerine çok şeyler yazılabilir. Ben bunlara girmeyeceğim. Çalıştığım konulardan hareketle gözden kaçırılmaması gereken bir noktayı nazara vermek isterim.

Hizmet hareketi bugün bir soykırım ile karşı karşıya. Stalin Rusyası, Franco İspanyası, Hitler Almanyası'nda ne yaşandı ise bugün benzerleri Türkiye'de bir gruba karşı uygulanıyor.

Yakın tarihimizde de örnekleri bulunuyor.

1925, Takriri Sükun kanunu çıkarıldı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Yurdun dört bir yanında masum insanlar idam edildi. Sürgünler ve tehcirler birbirini izledi. Kürt şehirlerinde nehirler günlerce kırmızı aktı...

1931, Menemen bir tertipti. Kubilay'ı şehit eden esrarkeşler idam edildi. Ama onlarla ve katliamla hiç ilgisi bulunmayan Şeyler, Alimler tek tek evlerinden toplandı. Nakşileri bitirmekti amaç. Babayı zehirledi, oğlunu da astılar.

1938, Dersim'de mağaralara sığınan kadın, yaşlı ve çocukların üzerine gaz bombaları atıldı. Kız evlatlar ailelerinden ayrıldı.

1952, DP iktidardı ama uygulamalar tanıdıktı. Malatya hadisesi (Vatan Gazetesi başyazarı Mehmet Emin Yalman vurulmuştu) bahane edilerek gazeteler kapatıldı. Necip Fazıl Kısakürek ve Osman Yüksel Serdengeçti gözaltına alındı. Bediüzzaman Said Nursi dosyaya eklendi. Milliyetçi dernekler kapatıldı.

1955, 6-7 Eylül olaylarında "düşman" Rum vatandaşlardı. İstanbul'da dükkanları yağmalandı. Kamyonlarla insan Beyoğlu'na taşındı. Ellerine sopalar verildi. Dükkanlar ve evler önceden işaretlenmişti! Sabri Yirmibeşoğlu yıllar sonra, "6-7 Eylül muhteşem bir örgütlenmeydi" diyecekti.

1960, 27 Mayıs; Bu sefer hedef Demokratlardı. İktidardan indirildiler. İl, ilçe ve hatta Bucak başkanlarına kadar herkesi tutukladılar. Yassıada mahkemeleri tarihe kara leke olarak geçti. Yargılama göstermelikti. Başbakan'ın idam ipi masrafını bile ailesinden istediler.

1971, 12 Mart'ta balyoz hem sola hem sağa hem de dindarlara indi. Deniz Gezmiş ve arkadaşları sıkıyönetim mahkemesinde yargılandı. Gezmiş idam edilirken 25 yaşındaydı. Hüküm önceden verilmişti.

1980, 12 Eylül... Ordu, emir komuta zinciri içinde yönetime el koydu. 2 yıl önce darbe yapacaklardı ancak şartların olgunlaşmasını beklediler. Sokak çatışmalarında kan oluk oluk akıtıldı. Sabah sağcıyı vuran silah akşam solcuya yöneliyordu! Muhsin Yazıcıoğlu 7.5 yıl cezaevinde yattı. Binlerce genç işkenceden geçirildi... Erdal Eren yaşı büyütülerek idam edildi.

90'lı yıllar faili meçhul cinayetlerle geçti.

Turgut Özal şüpheli şekilde hayatını kaybetti.

1997, 28 Şubat'ta... Refahyol hükümeti istifaya zorlandı. MGK kararları ile binlerce hayat karartıldı. Dernekler, vakıflar, Kur'an kursları kapatıldı. Özel okullar yurtlar baskına uğradı. Başörtüsü yasağı ile öğrencilerin eğitim hakları ellerinden alındı.

2016, Hedef, hizmet hareketiydi. İktidarda "İslamcı" bir parti vardı. Yolsuzlukları birikmişti. Ergenekon ile anlaştı.. Davalar karşılıklı kapatıldı. 15 Temmuz darbe tiyatrosunu sahneye kondu. Fişlemeler önceden yapılmıştı. Bir gecede binlerce hakim, savcı ve subay mesleklerinden ihraç edilip tutuklandı. Gazeteler kapatıldı. İşadamlarının mal varlıklarına el kondu.

Hizmet hareketi son soykırım kurbanıdır.

Adına ne derseniz deyin, "derin yapı" bütün gücü ve tarihten gelen tecrübesini de kullanarak "hizmeti" yok etmek istemektedir.

Bu tarihi dönemeçte...

Öncelikle bu zulmü durdurmaya çalışmak, mazlumların yardımına koşmak ve onların dünyada sesi olmak gerekmez mi?

[Ali Emir Pakkan] 3.12.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Adalet Bakanlığı Akın İpek’in mahkeme kararına giren belgeyi inkar etti; Londra müşaviri hakkında soruşturma başlattı

Koza İpek Holding sahibi Akın İpek’in İngiltere’den iade talebinin reddinden sonra Adalet Bakanlığı, Türkiye’nin Londra Adalet müşaviri hakkında soruşturma başlattı. Adalet Bakanlığı, Akın İpek davasına ilişkin, “Bakanlığımız tarafından gönderildiği iddia edilen ve sosyal medya hesaplarında paylaşılan söz konusu bilgi notunun Bakanlığımız yazışma usulleri ile uyuşmadığı; herhangi bir unvan, isim ve imza da taşımadığı açıkça görülmektedir.” iddiasında bulundu.

Adalet Bakanlığı daha sonra, “Londra Adalet Müşaviri hakkında inceleme başlatılmış ve Ankara’ya çağrılmıştır.” dedi.

İngiliz mahkemesi, Ankara’daki “çatı davası”nda ismi geçen Koza Holding sahibi Akın İpek’in Türkiye’ye iadesiyle ilgili talebin reddine karar vermişti. İddiaları yetersiz bulan mahkeme Türkiye’de adil yargılanmanın bulunmadığını da özellike ifade etmişti.

BAKANLIĞI İNKAR ETTİĞİ BELGE
BAKANLIKTAN AÇIKLAMA YAPILDI

Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada özetle şunlar söylendi:

“Bakanlığımız, sosyal medyada dolaşan haber ve yorumlar üzerine hemen bir inceleme başlatmıştır.

Akın İpek davası olarak da bilinen iade davasında, İngiliz mahkemesince ek bilgi talepleri, mahkeme kararında da değinildiği üzere, Bakanlığımız tarafından 87 sayfalık ayrıntılı bir metinle karşılanmış, bu bilgi ve belgeler usulüne uygun olarak 13.09.2018 tarih ve 98696 sayılı yazı ile diplomatik yoldan gönderilmiştir. Bu yazı ve eklerinde haberlere konu olan değerlendirmeler yer almamaktadır.

Sanık ve avukatlarının, Türkiye’deki adil yargılama şartlarına yönelik dava sürecindeki asılsız iddiaları üzerine, Londra Adalet Müşaviri tarafından kendi inisiyatifi ile ayrıca 1 sayfalık bir bilgi notu hazırlanarak İngiliz Savcılık makamı ile paylaşıldığı öğrenilmiştir.

Yargı yetkisi içindeki konularda Bakanlığımız tarafından kurumsal görüş oluşturulması söz konusu değildir. Bilgi notu içinde yer verilen değerlendirmelerin Yargıtay içtihatlarıyla da uyumlu olmadığı anlaşılmıştır.

Dış muhataplarımızın ( İngiltere yetkili adli mercilerinin) bu çerçevede bilgilendirilmesi için gerekli girişimlerde bulunulmuştur.

Londra Adalet Müşaviri hakkında 30.11.2018 itibarıyle inceleme başlatılmış ve ilgili aynı tarihte Ankara’ya çağrılmıştır.”

[TR724] 3.12.2018

Şamil Tayyar da ‘Ergenekon’dan özür dileyecek mi? [İlker Doğan]

Savcının, ‘Ergenekon diye bir örgüt yok’ mütalaasını duyunca aklıma ilk gelen isim eski gazeteci ve eski AKP Milletvekili Şamil Tayyar oldu. Ergenekon’la ilgili bi dolu kitabı olan Tayyar, savcının mütalaasını duyunca ilk tepkisi ne olmuştu acaba? Ya da bugüne kadar Tayyar’ın kitaplarını, köşe yazılarını okuyarak örgütün varlığına inananların aklından neler geçmişti? Bir değil iki değil; doğrudan örgütü anlattığı 4 kitabı vardı. Diğer kitaplarında da bu ‘olmayan’ örgütten, onun kanlı plan ve eylemlerinden kaynak göstererek bahsediyordu. Ne yani; bütün bunları uydurmuş muydu? Tayyar, o kadar kitabı aslında hiç olmayan bir ‘terör örgütünü’ anlatmak için mi yazmıştı!

2008 tarihli ‘Gölge İktidar’ kitabının kapak yazısından bir alıntı: “İstanbul’da ifademi alan Savcı Zekeriya Öz, bana tanık koruma kapsamı içine alınmam konusunda teklifte bulundu. Ben bunu kabul etmedim. Örgütün 1 Numarası hakkında bildiklerimi sordular. 1 Numara ve 2 Numara’nın kim olduğunu söyledim. Bu kişi Süleyman Demirel değil, en büyük holdingin başındaki isim de değil. Bunlar ancak 1 Numara’ya bağlı olabilirler… Ergenekon’un içinde ciddi bir çatışma başladı. Bu örgüt Susurluk’un devamı değil, 9 Mart Cuntası’nın devamı. 9 Mart’ta, iki kuvvet komutanı son anda cuntadan desteğini çektiğinde nasıl ki darbe başarısız olmuşsa, bugün de üst düzey iki komutanın tutumu ile örgüt çökme noktasına geldi. (…) Bir gün, Bülent Ecevit’in özel koruma ekibinden bir doktor beni aradı. Verdiği bilgiler korkunç şeylerdi. Ecevit’in Başkent Hastanesi’nden ayrılıp GATA’ya geçmesinin perde arkasını size anlatayım, inanamayacaksınız… Baykal’ın Abdüllatif Şener’i Çankaya’ya aday göstermek istemesi büyük bir projenin ilk adımıydı. Şener’i ikna ettiler. Bu ikna sürecinde Ergenekon veya bağlantılı isimlerin önemli rolü var.”

ERGENEKON YER ALTINA İNDİ

2011’de basımı yapılan ‘Kürt Ergenekonu’ isimli kitabın arka kapak yazısından bir bölüm aktarayım şimdi: “Sarıkız, Yakamoz, Ayışığı, Eldiven planlarını üretip, Balyoz darbe planını devre dışı bırakan Ergenekon bu süreçte yeraltına inip PKK’yı sahalara sürdü. Argümanları neydi? Hangi ataklarda bulunuldu, sonuç ne oldu? Ergenekon’dan tutuklu JİTEM komutanı Veli Küçük’ün PKK ile nasıl bir ilişkisi var?”

Kısa bir bölüm de 2012 tarihli ‘Operasyon Ergenekon’ kitabından aktaralım: “Ergenekon’un 1 Numara’sı, İstanbul Orduevi’nde otururken önündeki gazeteden Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın isminin üstünü çizdi ve yanına bir not yazdı: ‘Olmadı Yaşar, olmadı’. Sonrası malum, istihbarat servisleri Ergenekon Operasyonu için düğmeye bastılar.”

TAYYAR BİZİ KANDIRDI MI?

Yazının gereksiz yere uzamaması için kitapların içeriğine hiç girmedim. Neler var neler! Sarıkızlar, Yakamozlar, Ayışıkları, Ecevit’e yönelik operasyon, Ergenekon ve PKK ilişkisine dair belgeler, örgütün Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahalesi, Danıştay saldırısı, Dink suikasti… Daha neler neler… Şamil Tayyar’ın bugün ‘Ergenekon yokmuş’ diye bas bas bağıran yandaş gazetelerde geçmişte yazdığı yüzlerce makaleyi söylemiyorum bile… Şimdi ben merak ediyorum; madem Ergenekon diye bir örgüt yok(!) o halde Şamil Tayyar yazdığı bu kitaplar ve gazetede yer alan makaleleri için hesap verecek mi?  En azından kamuoyundan, ‘Ben kitaplarımda ve gazetedeki yazılarımda yalan yanlış, hayal ürünü, uydurma şeyler yazarak sizleri kandırdım. Özür diliyorum’ diyecek mi?

[İlker Doğan] 3.12.2018 [TR724]

Un, şeker ve yağ tamam. Sıra helvada [Veysel Ayhan]

Paylaşılan Değerler İttifakı (PDİ) veya İngilizcesiyle Alliance for Shared Values, (AfSV) geçtiğimiz hafta bir açıklama yayınladı. Fiili olarak Hizmet Hareketi’nin sözcülüğünü üstlenen kurumun açıklaması çok önemli vaatler içeriyor. Açıklamanın içeriği ciddi bir değişimi haber veriyor. Eğer kamuoyuna ve Hizmet tabanına verilen bu sözler uygulamaya geçerse hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Hizmet gönüllüleri içinde kafaları karıştıran veya iç yüzü bilinmediği için şüphe uyaran iddialar aydınlanır, tartışmalar sona erer.

Daha hayata geçmeden kâğıt üstünde bile moral veren, ümitlendiren maddeler, hayata geçtiğinde aşılamayacak problem olmaz. Açıklama bir tür mini “anayasa” gibi. Veya dibacesi. Yasaları, yönetmelikleri, tüzükleri de olacaktır, yazılıyordur.

Metin uzun bir çalışmanın ürünü. Üç yıldır üzerinde çalışıldığı söyleniyor. Dolayısıyla sehiv, yanlış ifade, ‘şunu kast etmemiştik’ gibi düzeltmeler söz konusu olmaması lazım.

Bazı maddeler çok önemli ve dikkat çekici:

HESAP VERMEK
“4. Karar verici olan, icra rolü üstlenenler; mesuliyet almak, şeffaf olmak ve hesap vermek durumundadır.”

Burada vaat edilen “hesap vermek” nasıl uygulanacak? Hangi müeyyideleri olacak? Bunlar kamuoyuna ilan edilecek mi?

Mesela şöyle cümleler okuyacak mıyız:

“Falan kişi tasarrufu altındaki şu miktar para ile kütüphane yaptırması gerekirken istişare meclisinde görüşmeden kendi kararıyla sınıf yaptırmıştır. Bu nedenle de görüşü ve savunması alındıktan sonra ‘şahsi tasarrufu’ netleşmiş ve görevden el çektirilmiştir.”

Veya

“Filan arkadaşımız bulunduğu kurumda hangi sebeple olursa olsun ülkenin vergi kanunları hilafına şu şekilde davranmıştır. İlgili şahıs el çektirilmiş ve ülkenin yerel yargı kurumuna suç duyurusunda bulunulmuştur.”

Aynı maddenin devamındaki

“…şahsi sebeplerden dolayı bu şartları sağlayamayanlar karar verici rolü üstlenmemelidir.”

Bu cümle yapısı bu tür yanlışlıklar karşısında müdahaleyi, hatayı yapanın iradesine bırakıyor. Bu yönüyle sıkıntılı. Şartları sağlayamayan bir insan kendi iradesiyle değil, bir başka irade ile o makamda tutulmamalı.

METAL YORGUNLUĞU VE YÜZ ESKİMESİ
Dikkat çeken ve çok önemli bir başka vaat şu:

“Bütün karar verici rolleri için dönem süresi ve sayısı belirlenmelidir.”

Bu madde ile herhangi bir kurumda uzun yıllar bulunma, metal yorgunluğuna düşme ve çevresine kendi benzerlerini toplamanın önüne geçilmiş oluyor. Böylece “adamcılık” engellenmiş oluyor.

Eğer çok başarılı ise bir başka ülke, bir başka kurum ondan istifade eder, kazanır. Başarısız ise ayrıldığı kurum kazanır. Ki denetleme ve gözlem yapılıyorsa bir başka ülke ve kuruma atama yapılmaz, böylece sıkıntılı olabilecek şahıslar tekrar görev almaz.

Bence tüm kararlar içinde en önemlisi bu. PDİ (Paylaşılan Değerler İttifakı) bu konuyu ve usulünü tavzih edecek, usul ve prensipleri yayınlayacaktır.

Mesela en üst heyetten en alt heyetlere kadar katılımcıların hizmet süresini 2 yılla sınırlamak, fevkalade faydalıysa 4 yıl devam ettirmek sonrasında ise bir başka hizmette görevlendirmek çok faydalı olacaktır. Bu usul, Hizmet kurumlarına canlılık getirecek, tabandaki istidatlı insanların gayri memnun bir şekilde kenara çekilmelerini önleyecektir.

Ayrıca haklı veya haksız biçimde Hizmet içinde “antipati” oluşturmuş şahısların bulundukları platformları güvensizleştirmeleri engellenmiş olur.

Kapsamlı bir madde ise şu:

“6. Kurumların yönetim kurullarında, liyakat ve çoğulculuk prensibine uygun şekilde farklı kesimlerin temsili esastır. Bu bağlamda esnaf, profesyonel, akademisyen, eski göçmen, yeni göçmen gibi kesimlerin ve özellikle pozitif ayrımcılık yaparak kadınların ve genç neslin yönetim kadrolarında bulunmaları sağlanmalıdır.

Bu “anayasa” maddesi nasıl hayata geçecek?

Mesela şu an bunun tahakkuku için neler yapılıyor?

Bu konuda bir ilerleme sağlandığında PDİ (Paylaşılan Değerler İttifakı) bunu kamuoyuna herhalde duyuracaktır.

TAYİN MESELESİ
madde insan kaynaklarının tanzimi hakkında:
“9. İnsan kaynaklarının tespiti, geliştirilmesi ve ihtiyaç sahipleriyle buluşturulması konusunda objektif, rasyonel ve toplumun şeffafiyet normlarına uygun mekanizmaların kullanılması gerekir.”

Bu mekanizmalar hangi yolla kurulacak?

Tayinler artık nasıl gerçekleşecek? Usul ve esasları neler olacak?

Mesela A ülkesindeki bir yardım derneği için gerekli ve uygun personel, B ülkesinde ise bu görevlendirme usulü ne şekilde olacak?

İcap ve kabul şekli?

Şeffafiyeti temini?

ŞARKIN KİRLİ VE SİYASİ USULLERİNİ TERK ETME
En önemli maddelerden biri şu:

“10. Yukarıda zikredilen prensiplerin yaygın ve tutarlı bir şekilde uygulanabilmesi için hak sahipleri, kanaat önderleri, yönetim kurulu üyeleri ve üye adayları, yöneticiler ve yönetici adaylarına yönelik eğitim ve gözlem/denetleme planları yapılmalıdır.”

Bu maddeden anladığımız A’dan Z’ye Hizmet’in tüm kademelerindeki yöneticileri iki önemli faaliyet bekliyor:

A- Eğitim, B- Gözlem/denetleme

Eğitim işi nasıl gerçekleşecek?

Hizmet prensipleri nasıl anlatılacak?

Müfredat?

En zor iş gözlem ve denetleme. Denetleme yapacak personeli kim atayacak? Denetlenen yerler mi? Yoksa başka bir kaynaktan mı? Veya yönetim kurullarını atayan ve destekleyen katılımcılar mı? Bu konuların uzun müzakere ve istişarelerle sağlam bir usule bağlanması gerekir.

PDİ metnine henüz yer almayan şu konu ise bence çok çok önemli:

MAL BEYANI
Hocaefendi’nin en yakınındakilere ve Hizmet’te önde gelenlere sık sık tekrarladığı şu mesajları herkes hatırlayacaktır:

“Dünyada bir dikili taşınız olmasın!”

“Konumlarını şahsî veya yakınlarının dünyevî hayatları adına değerlendiren insanlar varsa, iki elim dünyada da ukbada da yakalarında olsun. Hakkımı helal etmiyorum.”

“Gönül ne kadar arzu ediyor ki, bu işe omuz verenler… kifaf-ı nefs edecek kadar bir şey bulurlarsa, onunla geçinsinler ve kendileri çekip gittiklerinde, arkalarında bir ev bile bırakmasınlar.”

“O, süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevazı halini ömür boyu korumalıdır. Kendisinden öncekileri yiyip bitiren lüks, israf, debdebe ve ihtişam onun evinden içeri girememeli, hele gönlüne yol bulamamalı ve ona hükmedememelidir.”

“Bu hizmetin içinde bulunanlar sıfır olarak dünyaya geldiler. Giderken sadece sıfır değil, ‘sıfır ibni sıfır’ (sıfır oğlu sıfır) olarak gitsinler. Ekstradan Allah lutfetmiş, bir evleri olmuş, bir barkları olmuş. Ona bir şey demem. Fakat adanmış ruhun böyle şeyi olmaz.”

“Bunun için ben 40-45 senelik arkadaşlarıma, ‘Sizin şahsî bir eviniz ve arabanız dahi olmasın!’ demiştim.”

Bu çığırı açan zatın bakışı bu olunca Hizmet kurumlarında üst düzey ve kilit konumdaki insanların “sevad-ı azam”ı aşkın mal varlığı dikkat çeker ve kaçınılmaz olarak gıybet malzemesi olur.

Eğer esnaf değilsem ve bu ölçüleri aşan bir mal varlığım varsa bana düşen ya bunları dağıtıp Hizmet’ime şeffafiyetle devam etmek veya tamamen esnaf olarak hayatı sürdürmek. Bunu yapmaya elim gitmiyorsa beni bu dualiteden kurtarmak Hizmet arkadaşlarıma düşer.

Herkes farkındadır herhalde. Sürecin eli çok ağır. Her tashihin, her yanlışın bedeli çok ağır oluyor. Bu tenakuzlar giderilmezse bir gün hem ben hem de varlığım berhava olur. Benimle beraber bu dualiteyi seyredenlerin de ödeyeceği bir bedel mutlaka olur.

Mal varlığımı miras yoluyla elde etmiş olsam bile bunu açıklamayarak insanları günaha sokmaya hakkım yok. Şeffafiyet bu konuda çok önemli.

Efendimiz’in (sav) Safiyye Validemizi yolcularken onları gören bir iki sahabenin su-i zanna girmesini önlemek maksadıyla nikabını kaldırmasını ve “Bakın, bu benim hanımım Safiyye’dir” demesi insanları günaha sokmamak için önemli bir ölçü.

Benim Hizmet’te yönetici bir pozisyonum, temsil konumum varsa göreve başlarken de bırakırken de mutlaka mal varlığımı beyan etmeliyim.

HİZMET’İ İLKELERE SABİTLEYİP EDİP MÜEYYİDELERLE KORUMAK
PDİ (Paylaşılan Değerler İttifakı)’nın ilan ettiği maddelerle “Hizmet” şahısların sırtından alınıp prensip ve kaidelerden oluşan yıkılmaz ve esnemez sütunların üstüne taşınmış oluyor.

Konumunu kaybetmek istemeyip bu şeffaflaşma adımlarına engel olmak isteyen çıkar mı?

Bilmiyorum.

Allah Rızasını kazanmak için yola çıkmış bir kitlede sadece Allah’a karşı konumunu koruma endişesi olması lazım. Ama hasbelkader böyle yapan çıkarsa da bunu aşmak “Sürec”in olgunlaştırdığı ve bağışıklık sistemini geliştirdiği Hizmet gönüllüleri için zor olmayacaktır.

[Veysel Ayhan] 3.12.2018 [TR725]

Türkiye artık ‘aile şirketi’, alınacak kararlar da ‘ticari sır’ [Semih Ardıç]

Türkiye’nin en kıymetli varlıkları evvela “Varlık Fonu” dedikleri paralel Hazine’ye devredildi. Şimdi o varlıkların tapusu Erdoğan ailesine teslim ediliyor.

Planlı gaspı daha berrak hale getirmek maksadıyla adım adım gidelim…

Türk Hava Yolları, Türk Telekom, Halkbank, Vakıfbank, Ziraat Bankası, Borsa İstanbul (BİST), Boru Hatları İle Petrol Taşımacılık AŞ (BOTAŞ), Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü ÇAYKUR, Eti Bor AŞ gibi Hazine’nin sermayedar olduğu milyarlarca liralık şirketin idaresi doğrudan Saray’a geçmiş oldu.

TÜRKİYE EŞİTTİR AİLE ŞİRKETİ!

İdarenin kendi uhdesine geçmesi ile iktifa etmeyen Başkan Recep Tayyip Erdoğan kendini yönetim kurulu başkanı, damadı Berat Albayrak’ı da vekil tayin etti.

Memleketi Aile şirketi gibi idare etmenin hazzı ile adeta kendisi ile yarışan Erdoğan’ın talimatı ile geçen hafta Ticaret Sicil Gazetesi’nde bir karar yayımlandı.

Kararla padişaha verilmeyen imtiyazlar Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a altın tepside takdim edildi.

Türkiye artık “aile şirketi”, Türkiye’ye dair kararlar da “ticari sır” sayıldığı için 81 milyonu yakından alakadar ettiği halde bahse konu değişikliklerden kimsenin haberi olmadı.

İMZA YETKİSİ 2021’E KADAR UZATILDI

29 Kasım 2018 tarihli Ticaret Sicil Gazetesi’nde yayımlanan Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu kararına göre Hazine Bakanı Berat Albayrak’a verilen A grubu imza yetkisi 11 Eylül 2021 tarihine kadar uzatıldı.

Tarih uzatmakla kalınmadı. Albayrak’a, “TVF ve ona bağlı alt fonları her şartta ve sınırsız bir temsil ve ilzam etme” imtiyazı tanındı. Dilediği kadar borç alabilir veya istediği şirkette hisse satışı yapabilir.

Teamüllere göre böyle bir kararın alınması için onlarca kanunda değişiklik yapılması ve değişikliklerin genel kurulların onayına sunulması icap ederdi. Görüldüğü üzere ayları, hatta seneleri bulacak bir işlem bir gün bile sürmedi.

ALBAYRAK KİMİ İSTERSE O İDARECİ OLACAK

Varlık Fonu kararında “sınırsız” olarak A grubu imza yetkisine sahip olan Berat Albayrak ile TVF Genel Müdürü Zafer Sönmez’e verilen imtiyaz şöyle tanımlandı: “Şirketin ve veya bağlı alt fonların sermayedarı olduğu şirket ve varlıkların genel kurul, yönetim kurulu, müdürler kurulu ve sair her türlü kurul yahut organlarında TVF’yi temsil edecek ve Varlık Fonu’nu temsilen bu kurul ve veya organlarda görev almak için aday olacak kişileri de belirleme yetkisini haizdir.”

BUGÜNÜN İLK ADIMI OHAL’DE KHK İLE ATILDI

Yukarıdaki kararla Erdoğan, Türkiye’nin tapusunu, Hazine’nin anahtarını tamamen damadı Berat Albayrak’a teslim etti. Devleti ele geçirme/kuşatma harekâtının her safhası planlandı.

Olağanüstü Hal esnasında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile bir gecede TVF’ye devredilen Ziraat Bankası, Halkbank, BOTAŞ, PTT, Borsa İstanbul (BİST), TÜRKSAT, ÇAYKUR, THY, Telekom gibi kurumlarda artık Albayrak ne diyorsa o olacak.

İdarecilerden sıradan personele kadar herkes hakkında nihai kararı Albayrak verecek.

KARARDA KİMLERİN İMZASI VAR?

Devasa kamu şirketlerini Albayrak’ın inisiyatifine bırakan karara imza atanlara tarihe not düşmek lazım.

O karara Başkan Erdoğan, vekili Albayrak, genel müdür Sönmez’in yanı sıra, Ziraat Bankası Genel Müdürü Hüseyin Aydın, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu, Borsa İstanbul Başkanı Prof. Dr. Erişah Arıcan, işadamı Fuat Tosyalı, Salim Arda Ermut imza attı.

Şeffaflık, hesap verilebilirlik, kamu menfaatini gözetme gibi ilkeler ayaklar altına alırken çok sinsice hareket ediliyor.

ERDOĞAN 15 TEMMUZ’UN MEYVELERİNİ TOPLUYUOR

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü Erdoğan adına büyük bir lütuftu. Artık hayallerini hakikate dönüştürebilecekti.

O günden bu yana kuvvetler ayrılığı teke indi. Erdoğan itiraf kabilinden Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ile mahkemeleri ayak bağı olarak gördüğünü ifade etmişti.

Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) fon ismi altında doğrudan kendisine bağlayarak bürokrasiyi devre dışı bıraktı.

24 Haziran’da yapılan seçimin akabinde başkasına itimat etmedi ve Hazine’yi de paralel Hazine’yi de damadı Berat’a bağladı.

HAYIFLANMANIN FAYDASI YOK

Son imza yetkisine dair karar gösteriyor ki bundan böyle devlette teamül, kaide yahut içtihat kalmayacak. Erdoğan kimseye izah etme lüzumu bile duymadan gönlünden geçeni icra edecek. Bütün Türkiye de seyredecek.

Kızmanın, hayıflanmanın manası da kalmadı. Neticede Erdoğan, “Beni hele bir başkan yapın, görün kardeşiniz hepsini nasıl hallediyor!” demişti.

Geçti Bor’un pazarı…

[Semih Ardıç] 3.12.2018 [TR724]

Euro 2020 yine bize hasret! [Hasan Cücük]

Euro 2020 eleme grupları için kuralar çekildi. Rakiplerimizi görünce Türkiye, Euro 2020 kaçan trenler listesinde yerini alacak gözüküyor. Grubumuzda son dünya kupasını kazanan Fransa ve son dönemde futbolun yükselen değeri İzlanda’nın varlığı grupta ilk iki hayali kurmamıza engel oluyor.

Euro 2020, diğer şampiyonaların aksine 12 farklı ülkede düzenlenecek. Bir anlamda şampiyona Avrupa turuna çıkmış olacak. Bu fikrin mimarı UEFA eski başkanı Michel Platini idi. Platini, Euro 2020’nin 12 değişik ülkede yapılmasının ilk işaret fişeğini Euro 2012 finali öncesi Kiev’de düzenlediği basın toplantısında vermişti. “Bu sadece bir düşünce. Henüz hiçbir şey netleşmedi.” diyen Platini, 2020’nin şampiyonanın 60. yılı olduğunu, değişik ülkelerde yapılmasıyla kutlamanın tüm Avrupa çapında olacağını ifade etmişti.

Platini’nin zamanlaması mükemmeldi. Euro 2012’ye Polonya ve Ukrayna ev sahipliği yapmıştı. Katılan ülkelerin en büyük şikâyeti, takımların maçlar için çok uzak şehirlere gitmek zorunda kaldığıydı. Polonya’nın Gdansk şehriyle Ukrayna’nın Donetsk şehri arasındaki mesafenin 1800 kilometre olması hem taraftar hem de takımlar için problem olmuştu. Uzaklığın yanı sıra özellikle Ukrayna’da yaşanan sıkıntılardan da faydalanan Platini, Euro 2020’nin 12 ülkede düzenleneceğini kamuoyuna açıklayarak tepkinin en yüksek olduğu noktada ‘çılgın fikrin’ benimsenmesini sağladı.

Platini’nin Euro 2012 finali öncesinde ‘Sadece düşünce’ diye açıkladığı bu proje Ocak 2013’te gerçeğe dönüştü. UEFA İcra Komitesi, Lozan’da yaptığı toplantıda Euro 2020’nin 12 değişik ülkede yapılmasına karar verdi. UEFA Başkanı Michel Platini’nin ‘fikir babası’ olduğu düşünceye yönetim kurulu üyelerinden sadece Şenes Erzik ‘hayır’ derken, diğer üyelerin tamamı destek verdi. Böylece bir Avrupa şampiyonasının 12 farklı ülkeden 12 farklı şehirde oynanmasına karar çıktı. Finale ise İngiltere’nin ünlü Wembley Stadı ev sahipliği yapacak.

Türkiye tarihinde Avrupa şampiyonasına ilk kez Euro 96’da katılmıştı. Fatih Terim – Rasim Kara ikilisi yönetimindeki A Milli Takım, en iyi ikinci kontenjanından adını İngiltere’de mücadele edecek takımlar arasına yazdırmıştı. Portekiz, Hırvatistan ve Danimarka’nın yer aldığı grupta A Milliler, 3 maç sonunda sıfır çekiyordu. Puansız ve gol atmadan Euro 96’ya veda eden Türkiye açısından ilk kez katıldığı Avrupa şampiyonasında tecrübe kazanması açısından önem taşıyordu.

Türkiye, Hollanda – Belçika ortaklığıyla düzenlenen Euro 2000’e bir kez daha adını yazdırırken, takımın dümeninde Mustafa Denizli vardı. İtalya, Belçika ve İsveç’in yer aldığı grupta Türkiye 4 puanla ikinci olarak adını çeyrek finale yazdırıyordu. Ev sahibi Belçika’yı 2-0 yendiğimiz maçta iki golünde sahibi Hakan Şükür olurken, kaleci Filip De Wilde’den daha yükseğe sıçrayıp attığı kafa golü hafızalara azınacaktı. Çeyrek finalde Türkiye, Portekiz engeline takılıp evine dönerken, ikinci kez katıldığı bir Avrupa şampiyonasında gelen çeyrek final başarı hanesine yazılıyordu.

Türkiye, bir kez daha Euro 2008’de şampiyona biletini alıyordu. Saha kenarında yine Fatih Terim vardı. Bu şampiyona Türkiye açısından tarihi oluyordu. Portekiz, İsviçre ve Çek Cumhuriyeti’nin yer aldığı gruptan ikinci çıkan A Milli Takım, çeyrek finalde Hırvatistan’ı yeniyordu. Gruptaki Çek Cumhuriyeti maçında 2-0 yenik durumdan tarihi bir dönüşümle maçı 3-2 kazanıp, gruptan çıkma biletini alıyorduk. Çeyrek final unutulmaz bir maç oluyordu. Uzatma devrelerinin son dakikasında 1-0 yenik duruma düştüğümüz maçı son saniyede Semih Şentürk’ün golüyle berabere bitirip, penaltılarda gülen taraf oluyorduk. Yarı finalde ise Almanya’ya yenilip, final şansını kaybediyorduk.

Euro 2016’da yine Türkiye vardı. Kötü başladığımız eleme gruplarında birazda şansın yardımıyla son maçımızda İzlanda’yı 89. dakikada Şelçuk İnan’ın serbest vuruştan attığı golle yenip, doğrudan Euro 2016 biletini alıyorduk. 24 takımla düzenlenen Euro 2016’da İspanya, Hırvatistan ve Çek Cumhuriyeti’nin yer aldığı grupta 3 puanla 3. oluyorduk. 6 ülkeden en iyi 4 üçüncüden biri olamadığımız için elenip evimize dönüyorduk. Kenar yönetiminde yine Fatih Terim’in olduğu Euro 2016’da hafızalarımızda oynadığımız futbol değil oyuncularım prim kavgası geldi.

Avrupa şampiyonası serüvenimiz işte böyle. Şimdi önümüzde Euro 2020. Gruptaki rakiplerimiz Fransa, İzlanda, Arnavutluk, Moldova ve Andorra. Finallere katılmak için grupta ilk ikide yer almamız gerekiyor. Grubun tartışmasız favorisi Fransa. Didier Deschamps yönetimindeki Fransa, 2018 Dünya Kupası’nı kazanarak gücünü ortaya koydu. İzlanda, futbolun yükselen değeri oldu. Bunu başarırken de Türkiye’nin kabusu oldu. Euro 2016 ve 2018 Dünya Kupası eleme gruplarında İzlanda rakibimiz oldu. Her ikisinde de Türkiye’yi geride bırakmayı başardı. Üçüncü kez ist üste İzlanda ile final bileti almak için kapışacağız. 350 bin nüfuslu İzlanda’nın performansı hayal kurmamıza engel oluyor. Arnavutluk, tarihinde ilk kez Euro 2016’ya katılma başarısını göstermişti. Arnavut futbolunun bir çıkış yaşadığını dikkate almak gerekiyor. Moldova ve Andorra grubun en zayıf halkası. Bizim için rakip değiller. Ancak Fransa ve İzlanda’ya ilave olarak Arnavutluk’un varlığı Euro 2020 için ümitlerimizi kırıyor. Elbette sadece rakiplerin gücü değil, bizim dağınık halimiz bu ümitsizliğin gerekçesi. Umarım yanılan ben olurum.

[Hasan Cücük] 3.12.2018 [TR724]

Önemli olan… [Hakan Zafer]

  • Ne o öyle insanı sıkboğaz ediyorsunuz kardeşim. Bi siz mi müslümansınız?
  • Ohooo hocam, nerede yaşıyoruz allaasen. Onu yeme bunu içme. Zaruret diye bir şey var de mi?
  • Tamam, dediğin gibi olsun. Allah’ın müslüman kulları hiç zengin olmasın o zaman, hep başkasının avucuna mı baksın? Hem bu devirde faiz caizmiş diyorlar.
  • Ya sorma işte, haset değil de insan ayrı kutuplarda olunca birbirini itiyor diyelim.
  • “Günah olmaya günah yazıyor kitapta ama siz ulvi işler peşindesiniz, niyetiniz halis, gelecek nesiller için kendinizi feda edin be!” dedilerdi, şimdi olmuyor mu öyle?
  • Ne yaptın sen Allah aşkına, benim hayır yapacak halim mi var? O zenginlerin boynuna, benimkiler, neydi o hacet, asıl, hacat, asliye, amaaan neyse işte o kalemdenmiş.
  • Hocam iyi diyon güzel diyon da öyle olursa dışlanırım. Azcık da ortamın dilini bileceksin. Bu işlerin kuralı bu.
  • Hangi devirde yaşıyoruz kardeşim. Yenileyin şu kafanızı. Hem o dediğin şey, Arapların eski adetiymiş.
  • Kalbiniz fesat sizin, biraz modern düşünün yav!
  • Ne gıybeti, töhmeti canım, aha burada olsun hiç çekinmem suratına suratına, hem bizim ki istişare bi kere.
  • Vs.
Olma mı, tam tersi de var;
  • Önüne geleni Allah’a inat eden zındık sayanından,
  • Sırf kendine veya çevresindeki “muhteşem” kimselere benzemiyor diye defterden sileninden,
  • Vatandaşın elinde kalan mahsulü devletin silosunda tartarken suratıyla kendini oraların sahibi zannettiren memur kabası gibi millet sanki kendine kulluk ediyormuş da kabul oldu-olmadı parafı atanından,
  • Dinin ana kaynaklarındakiyle yetinmeyip aklına eseni dinden sayarak dini hayatı Hindistan trenine çevireninden, sonra da bu eklediklerini yapıp yapmayanı ayıklayanına.
  • Vs.
Tamam, öfkelisiniz anlıyorum ama elinizdeki kılıcı şuursuzca sallayıp neyi kestiğinizi bilmezken “ben bunu bilir bunu söylerim” çelişkisi nedir? İşin kötüsü, eğer dindar olduğu anlaşılıyorsa daha ağzını açar açmaz kişiyi softa çuvalına koyma lüksünün bir hakmış gibi kullanılması. Yoksa “önemli olan…” diye diye inandığı dinin en temel prensiplerini bile sorgusuz sualsiz önemsiz parantezine almanın izahı olabilir mi?

“Çok sofu canım, azcık da…” diye diye, ağızda mayhoş bir tat bırakmaktan başka işe yaramayan kuru maneviyatçılıktan maada ortada din bırakmayınca, oportünist cehaletten kurtulamamış, ekmek peşinde ya da dünyalık dava kavgası güde güde ömür tüketmiş kimseler için erdem, ahlak, fazilet, takva, vs. hep havada kalıyor.

Meşhur amatör bir video var. “Irahıcı” (rakı içen) dayının biri, sülaleyi kartal taksiye bindirip pikniğe götürmüş, arkadaşı da güya onunla röportaj yapıyor, içkili içkili trafiğe çıkıp çıkmayacağını soruyor. O da şişenin üzerindeki yasak sembollerini gösterip (18 yaş, binek araç, hamile) kendisinden bahsedilmediğini, kendisi gibi 18’den büyük, “sıteyşın kartal” sahibi, hamile olmayan biri için yasağın geçerli olmadığını söylüyor. “Hem gideceğim yer şurası, 20 km, ne var ki canım” diyor. Yetmiyor, şişenin üzerinde binek otomobil resmi var diye bir de kendince içtihat yapıp, “bu arada, kamyoncular da içebilir” diyor. Anlatmaya çalıştığımın bu parodiden geri kalır yanı yok.

HÂSILI

Galiba, inandığı dini yaşayanın -bırakın başkasını- bizzat aynı inancı paylaştığı kimselerden deli muamelesi göreceği günler yaklaşıyor. Tanrısal endişe gütmek gibi bir dengesizlik edecek değilim. Canınız sıkılmasın. Allah’ın işi. Topraktan bedene can veren, çamurdan ne Ademler, Havvalar bitirir, en iyi o bilir. Varlık olarak günahsızlık değil, günaha karşı dikkatin bizi bir yere ulaştıracağı şeklindeki dindarlık düşüncemin özetini şuracığa bırakıp mayın tarlasından çekiliyorum.

[Hakan Zafer] 3.12.2018 [TR724]

Kur’an’ın manâ ve muhtevası birbiriyle çatışmaz [Ahmet Kurucan]

Mesajı ele alacağımız yazı ile bu serinin sonuna geldik ama baştan itiraf edeyim en zor kısmı. Neden zor? Birçok sebebi var. İlki hiç şüphesiz zihniyet ve Kur’an algısı. Bir din olarak İslam yani ed-din ile beşer yorumunun devreye girdiği “İslamiyeti/diyaneti” eşdeğer gören, bu ikisini özdeş kabul eden zihniyet Müslüman toplumlarda kök salmış. Norm ile form arasındaki farkı fark etmeyen, İslam ile İslam’a yapılan yorumları, dini bilgi ile dine ait bilgiyi ve bunların Müslümanlar tarafından hayata geçirilen tarihsel tecrübesini aynileştiren zihin yapısının hala devam ediyor. Lafa geldiğinde

“Kur’an ve sünnet evrenseldir” sloganları ile İslam’ı müdafaa ettiğini zannedenlerin şahsi yaşamlarında hayatın tabii akışına uygun hareket edip müdafaasını yaptığı değerleri ne norm ne de formları ile hayatına taşımayan kahir bir ekseriyet var bugün günümüzde. İslam’ı yaşamayı bir takım şekillere ve kalıplara indirgiyorlar böyleleri. Hatta bazıları kendi din anlayışlarına muhalif yorumlarda bulunanları tekfir dahi ediyorlar. Hakikat tekelciliğinin göstergesi olan bu zihniyet sadece halk katmanları arasında değil akademik dünyada dahi kendisini gösteriyor. Dolayısıyla böyle bir ortamda “Kur’an’ın nüzul toplumu ve zamanında yaşamayan kişiler olarak bizlere verdiği mesaj şudur, tikel şu örnekler üzerinden verdiği tümel kaide, ilke, prensip, değer budur” demek oldukça zor. Zor, zira bu çerçevede söz söyleyen insanlara neler yapıldığına tarih şahit. Hem de ne söylediklerine bile bakılmadan.

Hakikati, gerçeği ve doğruyu anlamaktaki en büyük engel olan ön yargılarını aşamayan, şartlanmışlıklarına takılıp kalan, Kur’an’ın fonksiyonel aklı nazara veren onca ayetine rağmen “atalar kültü” diye adlandırabileceğimiz tuzağına takılıp kalanlardan başkaca da bir şey beklemek abes ama insan ister istemez Kur’an’ın tümel ve tikel mesajlarını konuşacağı bir zeminde bunlara takılıp kalıyor. Halbuki tam da bu ortamda korku değil sorumluluk şuuru ile hareket etmeli. “Müsademe-i efkardan barika-i hakikat ortaya çıkar” deyip sahih bilgi ve metodoloji temeline dayanan düşüncelerini insanlar konuşmalı, yazmalı diyor. Aksi halde çağını yakalayamayan, arkaik düşüncelerle maziyi bugüne taşımaya marifet sayan Müslümanlar olarak zaman kaybetmeye ve hayatı ıskalamaya devam edeceğiz. Evet biz dinamik din anlayışını ıskaladığımız için “süreklilik içinde değişim” diyememiş ve nice asırlar kaybetmişiz. Artık bir gün, bir saat bile fevt etmeye tahammülümüz yok. Yaşadığı zamanın ruhunu yakalamış şuurlu Müslümanlar bunun farkında. Çocuklarımız sözünü ettiğim zihniyetten hareketle dinden imandan soğuyor. En azından dine mesafe koyuyor. Cesaretini toplayanlar “Ben artık Müslüman değilim” diyor. Deizm, agnostizm, nihilizim, ateizm bizim bahçelerimizde değil evimizin içinde kol geziyor.

“Kaybettiğimiz için acele ediyoruz, acele ettiğimizden kaybediyoruz”

İşte tam da böylesi bir zeminde Ahmet Selim’in ifadesiyle: “Biz kaybettiğimiz için acele ediyoruz, acele ettiğimizden kaybediyoruz” fasit dairesine düşmek istemiyorum. Sorumluluk şuuru ile hareket etmek istiyorum. Eskilerin çok sık söylediği “vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir.” Vusule engel olacak usul hatalarından uzak durmayı arzu ediyorum. Yukarıda “takılıp kalıyor” dememin nedeni bu. Onun için mevcud zihniyeti de nazara alarak temkinli konuşmaya çalışıyorum. Şemsi Tebrizi’nin “Sözü süz de söyle, gönlü bulandırmasın. Sözü diz de söyle, kulağa inci diye takılsın” tenbihlerine  riayetle sözü süzüp de söylemeye gayret ediyorum.  Müddea da delil de yerli yerine oturtulmalı diyorum. Totolojik yaklaşımlardan uzak durmaya çalışıyorum. Delil müddeadan daha zayıf olmamalı diyorum. “Usul esasa mukaddemdir” fehvasınca usul diyor başka bir demiyorum ama ne kadar becerebiliyorum bilmiyorum.

23 YILDA PARÇA PARÇA HADİSELERİN TABİİ AKIŞI İÇİNDE NAZİL OLAN KUR’AN’A 23. YILIN SONUNDAKİ BÜTÜN HALİYLE BAKINCA ONUN MÜSLÜMANLARA VE ONLAR VESİLESİ İLE İNSANLIĞA SUNMUŞ OLDUĞU BİR DEĞERLER BÜTÜNÜNE SAHİP OLDUĞUNU GÖRÜRSÜNÜZ.

Müstakil bir yazı olarak kaleme alacağım ilerleyen günlerde ama mesaja geçmeden önce bir paragrafla yanlış hem de çok yanlış bilinen bir hususa değinmek istiyorum. Değineceğim bu husus belki de muhtemel ithamların önünü keser ve söyleyenden ziyade ne söylendiğine bakılmaya zemin hazırlar diye düşünüyorum. Evrensel kelimesinin karşıtı ülkemizde çokları tarafından tarihsel olarak ele alınır. Dolayısıyla Kur’an ve sünnet’in özellikle sosyal, kültürel, ekonomik vb. alanlarındaki beyanlarında forma yönelik söylenen düşünceler yukarıda bahsini ettiğim ön kabullerle birleşince hemen ademe mahkum edilir. “Kur’an veya sünnet A’dan Z’ye her şeyi ile evrenseldir, kıyamete kadar değişmeyen öze ve şekle sahiptir, öyleyse buna muhalif her düşünce ve teklif evrenselliğe muhaliftir” bu zihniyetin ağzından dökülen sözlerdir.Böyle midir gerçekten?

Tarihsellik (historicity) ile tarihselcilik (historicism) ve tarihsicilik (historism) birbirinden ayrı şeylerdir. Özellikle ilk ikisinin birbiri yerine kullanıldığı yerler yok değildir ama bu kullanım kavramsal çerçeveyi zihinlerinde yerli yerine oturtamamış kişilerin karıştırmasıdır. Mevzunun detaylarına vakıf olmadan, derinlemesine bir araştırma ve okuma yapmadan Kur’an’ı koruma ekseni üzerine kurulu iyi niyetli müdafaa amaçlı karşı çıkmalardır ama bu tür bir karşı çıkış meseleyi daha da karıştırmaktadır. Özellikle tarihsellik bağlamında yapılan itirazlarla ne bir eksik ne de bir fazla usul ulemasının yapmış olduğu anlama çalışmalarını ve getirmiş oldukları kavramları da ateşe atmaktadır ama farkında değildir.

Tarihsel derken dini alanda tevhid, nübüvvet ve mead/haşr üçlüsü içinde ele aldığımız inanca dair olan ayetler ve hadisler değil sosyal, siyasal, kültürel, askeri, coğrafi arka plan şartları içinde hayata ait yapıp-etmelerimizi ilgilendiren şeylerden bahsediyorsak, evrensel kelimesinin karşıtı tarihsel değildir, yereldir/mahallidir. Tarihsel, tarihe ait olma anlamında bir sıfattır. Tarihin herhangi bir zaman ve mekan diliminde toplumsal hayatta karşılığı olan ve insanlar tarafından yapılan eylemlerdir. Bir yaşanmışlıktır tarihsellik. Gelip geçicidir. Historicity tam da bu demektir. Bu açıdan bakınca sözünü ettiğimiz alanlarda söylenen sözlerin evrensel olmasının zaten ilk şartı tarihsel olmasıdır. Zira bu bağlamda tarihsel’in karşıtı mitolojidir, efsanedir, masaldır, hayal mahsulü masa başında üretilmiş romandır, hikayedir ve abartılarla dolu destandır. Tekrar edeyim, tarih insanın yapıp etmeleridir ama bir zaman diliminde ve bir mekan içinde. Tarihsellik işte buna tekabül eder. Allah’ın maksadını doğru anlama çabası içinde ulemanın üretmiş olduğu metodolojinin temeli de bu zihniyet üzerine kuruludur. Nesh, kıyas, istihsan, maslahat, tahsis, takyid vs bütün kavramlar aslında tarihsellik denilen (tarihselcilik ya da tarihsicilik değil) şeyle aynı noktada birleşmektedir. İsimlendirmenin farklı oluşu işin mahiyetini değiştirmez.

Bu iki kısa hatırlatmadan sonra mesaja geçebilirim: Kur’an’dan ve onun  ayetlerinden bahsediyoruz. Yani hem tek tek her bir ayetten hem de bu ayetlerin toplamını oluşturan hitaptan ve kitaptan. 23 yılda parça parça hadiselerin tabii akışı içinde nazil olan Kur’an’a 23. yılın sonundaki bütün haliyle bakınca onun Müslümanlara ve onlar vesilesi ile insanlığa sunmuş olduğu bir değerler bütününe sahip olduğunu görürsünüz. Bu değerler kalbin ameli diyebileceğimiz Allah’a ve ahiret gününe iman başta imana ait hususlar ile sosyal ve toplumsal hayatı düzenleyen adalet, eşitlik, özgürlük, hukukun üstünlüğü vb. şeylerdir.

KUR’AN’IN ORTAYA KOYMUŞ OLDUĞU DEĞERLER MANZUMESİNİN KENDİ İÇİNDE BİR HİYERARŞİYE SAHİPTİR. EHEMMİYET AÇISINDAN ZARURİYAT, HACİYAT VE TAHSİNİYAT DİYEREK USUL İLMİNDE ORTAYA KONULAN SIRALAMA YA DA MUHTEVA AÇISINDAN MAL, CAN, DİN, AKIL VE NESİL DİYE KATEGORİZE EDİLEN ZARURİYAT-I HAMSE BUNU İFADE EDER.

Tam da burada mutlaka belirtilmesi gerekli olan iki şey var. Birincisi; tikel yani tek tek ele aldığımız ayetler ve onların mana ve muhtevası ile ayetlerin toplamında oluşan Kur’an’ın mana ve muhtevası birbiri ile çatışmaz. Bu söz konusu değerlerin kendisini inkârı demektir ki haşa ve kella Allah’ın kelamı böyle bir şeyden münezzeh ve mukaddestir. Eğer “ilk bakışta birbiri ile çelişen ayetler var” diyorsanız, okumuş olduğunuz yazı serisinin kaleme alınış sebeplerinden biri de işte bu soruya cevap vermekti ki ayetlerin lafzi manası, metin içi ve metinler arası münasebet, sebebi nüzul ve bağlam yazılarımda örnekleri ile buna cevap vermeye çalıştım.

İkincisi; Kur’an’ın ortaya koymuş olduğu değerler manzumesinin kendi içinde bir hiyerarşiye sahip olmasıdır. Ehemmiyet açısından zaruriyat, haciyat ve tahsiniyat diyerek usul ilminde ortaya konulan sıralama ya da muhteva açısından mal, can, din, akıl ve nesil diye kategorize edilen zaruriyat-ı hamse bunu ifade eder. Somut misal verilecek olursa, Allah’a iman her şeyin temelidir ve hiç şüphesiz sıralamanın başında yer alır. Ahlak imanın hemen arkasında yerini alan ameller cümlesindendir. İman ve ahlak bütünlüğünü sağlamış bir zihnin yapacağı ibadet bu hiyerarşi içinde vazgeçilmez bir yere sahiptir. “Namaz insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkoyar” ayetinden hareketle söylüyorum bunu. Yoksa klasik sınıflandırma içinde ahlaka ibadetin önünde bir yer verilmediğini biliyorum. Belki bu değerlendirmenin yapıldığı toplumsal şartlarda iman-ahlak bütünlüğü vardı. İmansız ahlak, ahlaksız iman tasavvur edilmiyor ve iman eden herkesin hayatını Allah’a hesap verme şuuru ile yaşadığı bir dönemdi, bundan dolayı da böylesi keskin sayılabilecek bir ayrıma gidilmedi. Ama “fesadı nas”ın alıp başını gittiği bir dönemde bu ayrımın keskin ve net bir şekilde ortaya konması ve iman-ahlak bütünlüğünün özünden ruhundan uzak, şeklin kalıpları içine hapsedilmiş ibadetlerin önünde olması gerektiğine inanıyorum. Onun için değerler hiyerarşine bir cümle ile bile olsa değindiğim bir yerde bu ilave izahı yapma ihtiyacı hissettim. Yoksa ahlaksız Müslümanların ibadetleri, global ya da lokal her cephede sadece o eylemi yapana değil böyle bir Müslümanlık anlayışından fersah fersah uzak Müslümanların tamamına daha da ötesi bizatihi dinin kendisine dine zarar veriyor.

Bu değerler manzumesi ve sıralamasının oluşumu açısından Kur’an’ın nüzul dönemine baktığımızda karşımıza çıkan ilk şey Mekki ve Medeni ayetlerin muhteva farklılığıdır. Bir diğer şey içki ve faiz yasaklamalarında olduğu gibi tedricilik içinde bu değerlerin hayata hâkim kılınmasıdır. Aradan geçen 15 asır sonrası bizim için önemli olan bir şey daha var, ayetin nüzul zamanındaki özgün manasını anlamak ve mesajı ondan sonra çıkartmak ki serinin önceki yazılarında bunu detaylı olarak ele aldım. İşte Kur’an’ın bize verdiği mesaj ekseninde ister teker teker isterse bütüncül manada doğru mesajı çıkarmamız adına bunlar olmazsa olmaz öneme sahip noktalardır. Bir başka ifadeyle bugün “Kur’an bana ne diyor” diye Kur’an okuyacak insanların doğru mesajı çıkarması biraz bu bakış açısında bağlıdır.

Bir misal üzerinden hareket edelim: Allah Maide süresi 90 ayette şöyle buyuruyor: “Ey Müminler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan kaynaklı birer pisliktir. Bütün bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.”

Ayetin unsurlarını tek tek tahlil edelim. “Hamr/İçki” yani sarhoşluk verici madde. Dünden bugüne değişen bir şey yok, dolayısıyla manası ve muhtevası açık, net.

“Meysir/Kumar.” O da içki gibi, çeşitleri farklılaşsa da muhtevası aynı.

“Ensab/Dikili taşlar?”  Nedir bu? Bizim hayatımızdaki karşılığı nedir? Şehirlerin çeşitli yerlerine dikilen heykeller olabilir mi? Veya müzelerde sergilenen heykeller? Ya da heykel sanatçıların yapmış olduğu sanat değeri oldukça yüksek ve kimi zenginlerin evlerine süs eşyası olarak koydukları heykellere ne dersiniz? Bir soru, Sebe süresi 13. ayette belirtilen Hz. Süleyman’ın yaptığı heykellerle bunların ne farkı var?

Ayet bana ne mesaj veriyor sorusuna cevap aradığımız yerde “dikili taşlar”dan kastın ne olduğunu bilmek zorundayız. Yoksa “evet şehirlerin merkezine konulan, müzelerde bulunan, zenginlerin evlerine koyduğu heykellerdir bunlar” demeniz işten bile değil. Nitekim diyenler de var. Ama ayete bunu dedirtmeden veya o ayet üzerinden bu sonuca ulaşmadan önce nüzul toplumunda dikili taşların ne olduğunu bilmemiz gerekmez mi? Gerekir diyorsanız, buyurun cevabını Ali Bulaç’tan okuyalım: “Dikili taşlardan kast edilen şu veya bu anlamı, şahıs, cin, insanüstü varlığı, gök çizimleri, ataların ruhunu veya hatırasını temsil eden ruhlardır. Putlar ya taştan veya tahtadan veya demir ve benzeri maddelerden yapılırdı. Araplar Allah’ın varlığına inandıkları halde putları, taşıdıkları sembolik anlam ve değer dolayısıyla kendilerini Allah’a yaklaştıracak, onlara aracılık yapacak kutsal nesneler olarak kabul eder ve onlara derin saygı gösterirlerdi. İslam noktai nazarından bu şirktir ve en büyük günahtır. Hz. Süleyman’ın  yaptırdığı temsil ve heykeller ise Arap cahiliye put perestliğinden farklıdır.” (Kur’an Dersleri, 3/69)

Ve “Ezlem/Fal okları.” İslam öncesi Arap tarihi uzmanları iki çeşit fal okundan bahsediyor. İlki, kumar oyunu için kullanılan fal okları. 7’sı kazanç, 3’ü kayıp yazan 10 tane oklar olurdu. Bir deve kesilir ve 10’a bölünür. Hazırlanan oklar karıştırılıp çekilir. Kendilerine kayıp yazan okların çıktığı 3 kişi devenin ücretini öderdi, 7 kişi de aldıkları et hisseleri karşılığında para vermezdi. İkincisi, istihare için atılan oklar. Hubel putunun yanında emir ve yasak yazılan iki ok bulunurdu. Bir iş yapmak, seyahate çıkmak vb. şeylerde karar öncesi kişi gelir o oklardan birini çeker ve çıkan emir veya yasak okuna göre hareket ederdi.

Gördüğünüz gibi Kur’an, bu ayeti ile o günkü toplumda karşılığı olan ve muhataplarının hali hazırda uygulaya geldikleri eylemleri yasaklıyor ve ardından bunların şeytanın iğvası ile yapılan eylemler olduğunu hatırlatarak “şeytan kaynaklı birer pisliktir.” diyor.

Bu ayetin nüzulünden sonra geçen 15 asır içinde değişen ne? İçki ve kumar mahiyetini ayniyle koruyor ama putlar ve fal okları o toplumda karşılık bulan şekli ile bizim hayatımızda yok. O zaman biz ayetten ne anlamalıyız? İçki kumar neyse de putlar ve fal okları bizde yok deyip geçecek miyiz yoksa aslında bu nesneler üzerinden Allah’ın bütün zaman mekan ve insanlara verdiği bir mesaj mutlaka vardır deyip ciddi zihni faaliyet içine mi gireceğiz? Hiç şüphe yok ki ikincisi.

Pekala mesaj ne diyecek olursanız, mesaj –dikkat edin sadece bu ayet özelinde konuşuyorum- gayet açık ve net; içki ve kumar yasağı ile bunların ferdi ve içtimai manada verdiği zararlardan sakınmak, put ve fal okları ile de tevhid akidesine aykırı davranışlardan uzak durmak. Bu fiillerde Allah’ın rızasının olmadığı, aksine şeytan kaynaklı olduğunun açıkça belirtilmesi de bunu gösteriyor. Kaldı ki bir sonraki ayette Allah neredeyse her türlü yoruma kapalı bir şekilde bizatihi kendisi belirtiyor: “Şeytan gerek sarhoş edici içkiler, gerekse kumar ve şans oyunları vesilesiyle aranıza düşmanlık, kin ve nefret tohumları saçmak ve böylece sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Öyleyse siz hala bütün bu pis işlerden elinizi-eteğinizi çekmeyecek ve vazgeçmeyecek misiniz?”

Kur’an bana bu ayeti ile, bu ayet kümesi ile ve kendi bütüncüllüğü içinde ne mesaj veriyor sorusu bugün her Müslümanın mutlaka ama mutlaka sorması ve cevabını bulması gerekli olan bir sorudur. Zira Kur’an insanların hayatına anlam katmak için nazil olmuştur. İnsanları/Müslümanları Cebriyeci düşüncenin hilafına rüzgarın önünde yuvarlanan bir yaprak gibi tarihin nesnesi olmaktan kurtarıp rüzgarlara yön veren özne haline getirmeyi murad etmektedir. Bu uğurda gerek tikel ayetleri gerek tümel ilke, prensip ve kaideleri ile mesajlar sunmaktadır. İşte bunu keşf etmek nüzul sonrası toplum/ların muhatabı olarak bizlere düşmektedir.

Bir sonraki yazıda birkaç örnek daha vereceğim inşallah.

[Ahmet Kurucan] 3.12.2018 [TR724]

Tarifeli uçakta hem dünyayı hem yapacağı yemeği düşünen dünya lideri [Nurullah Kaya]

O, ülkesinde en fazla iktidarda kalan liderlerden biri. O, yıllardır çeşitli krizlerle boğuşan yaşlı dünyamızda ülkesini dimdik tutmayı başarıp, insanlarının gelişimini her yönden sağlayan gerçek bir lider. Yönetimi boyunca daima pozitif yaklaşımlar sergilemiş örnek bir şahsiyet. Dünyanın birçok yerinde zulüm gören insanlara ülkesinin kapılarını açmış gerçek bir misafirperver. Yaptıkları bir gün siyaset biliminde ders olarak mutlaka okutulacak sessiz bir hükümdar.

İste son yaptığı normal bir davranış vesilesiyle onunla ilgili bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim. Peki, neydi bu normal davranışı?

Tarifeli uçuş.

O, yolculuklarında eski ve zaman zaman bozulan 2.el bir Lufthansa uçağı kullanıyor. Ayrıca bu bozuk uçağı Cumhurbaşkanı ve bakanlarla da paylaşıyor.

Arjantin’deki 2018 G20 zirvesine giderken bu mütevazi hükümet uçağı bozulunca, zirveye 12 saat sonra tarifeli uçakla gitti.

Tarifeli uçağa binince de kocasını ve gazetecileri yanına almadı. Yolcular sadece 1 koruması olduğunu söylüyor. Yolculuk esnasında ise uçaktaki diğer yolcular gibi yoğurt yiyor, kitap okuyor ve biraz uyuyor…

İste bu liderle ilgili sizler için derlediğim, çok kısa ama mutlaka bilinmesi gerekli bir özet.

Seçildiğinde resmi konutuna taşınmadı. Halen kapı zilinde kocası Profesör Sauer’ın adının yazılı olduğu mütevazı apartman dairesinde yaşamaya devam ediyor.

Dairenin yaklaşık 150 metrekare olduğu söyleniyor. Sokak, araç trafiğine kapalı ama yayalara kapalı değil, kapıda görünürde sadece birkaç polis var.

Diğer devlet başkanlarına kıyasla bu kadar mütevazi, bu kadar az korumalı bir mekanda oturması çok şaşırtıcı geliyor. ‘Avrupa’yı yönettiği işinden eve dönerken’, mahallenin marketine uğruyor, alışverişini kendisi yapıyor, kasa kuyruğunda bekliyor, parasını sürekli nakit ödüyor ve eve gidip kocasına yemek yapıyor. Yemek yapmanın gün içinde kendisini en rahatlatan şeylerden biri olduğunu söylüyor.

Evliliği boyunca bay Sauer, eşinin hiçbir politik faaliyetinde eş olarak bile rol almayı kabul etmedi.

Bu yüzden de dünyanın en güçlü kadınının kocası ülkesinin sokaklarında dolaşsa bile tanıyacak fazla kimse olmadı.

Aslında O da bunun böyle olmasını istiyor. İngiltere Kraliçesi 2014 yılında ülkesine tarihi bir ziyaret gerçekleştirdiğinde bile Profesör Sauer, eşinin yanında karşılamada yer almadı.

Gazeteciler eşinin nerede olduğunu sorduklarında sözcüsü, ‘şu anda işte olduğu için gelemedi’ yanıtını oldukça doğal bir durummuş gibi verecekti.

Boş zamanlarında Wagner ve Weber hayranı kocası ile klasik müzik konserine veya opera izlemeye gidiyorlar. En favori restoranı olan İtalyan restoranına birkaç dostuyla gittiğinde içeri sıradan bir müşteri gibi giriyor ve sıradan bir müşteri gibi yemeklerini yiyip oradan ayrılıyorlar.

Evet Angela Merkel’i artık biraz daha yakından tanımış oldunuz.

[Nurullah Kaya] 2.12.2018 [TR724]