Hollandalı müteahhitten Türk bayraklı bir garip eylem [Murat Kâni]

Hollanda’da Kral Willem Alexander’in  sarayının karşısındaki tarihi yapıya inşaat ruhsatı alamayan Hollandalı müteahhit Bobby Bras, binaya Türk bayrağı çekti.

İşadamı Bobby Bras, Lahey’de eski eser kapsamına giren binayı restore ederek, beş apartman dairesi yapmak istiyor. Ancak, Lahey  belediyesi 6 aydır, binanın eski eser statüsünde olduğu gerekçesiyle izin isteğini reddediyor. Belediyeyle işini halledemeyen Bobby, protesto eylemi için tuhaf bir yöntem seçti. Hollandalı müteahhit binayı Türk bayraklarıyla donattı.

“BİNA İKİ TÜRK’E KİRALANDI BAYRAKLARI ASAN DA ONLAR”

Referandum öncesi yaşanan diplomatik krizden ötürü Hollandalılar arasında Türkiye’ye karşı bir hassasiyet söz konusu. Bobby’nin, sarayın karşısındaki binaya Türk bayrakları asması tepki çekti. Gazeteye mektup gönderen vatandaşlar, Sarayın karşısına Türk bayraklarının çekilmesini  Hollanda devletine yapılmış doğrudan bir saldırı ve provokasyon olarak yorumladı. İşadamı Bobby, binayı iki Türk’e kiraladığını ve bayrakları onların çektiğini ileri sürdü. Kiracılardan birinin İstanbul’da olduğunu iddia ediyor, diğerinin ise ismini vermekten kaçınıyor. Eylemin gerçekleştiği apartmanın kimler tarafından kiralandığı konusu şimdiye kadar netleşmezken, Lahey Belediyesi, Türk  bayraklarının derhal kaldırılmasını istiyor.

Eylem Hollanda basınının da gündeminde. De Telegraaf Gazetesi, binanın tarihi iç tavan süslemelerinin kazınmış olduğunu, belediyenin bundan dolayı ceza kesmek istediğini yazdı. Binanın sahibi müteahhit ise “Şaka yapmayın, ampul bile değiştirmeme izin verilmiyor. Tavanları nasıl yıkarım. Tabiat şartlarına terk edilmiş binada tavanlar rutubetten çöktü.” şeklinde kendini savundu.

[Murat Kâni] 13.5.2017 [TR724]

Zulmünüz her şeyi aşmış durumda [Konuk Yazar: Zübeyr Cesur]

Başbakan iken Muğla mitinginde, ‘Biz rahmet için geldik gazap için değil. Bizim rahmetimiz gazabımızı aşacaktır inşallah’ diyen, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sefer de, ‘Peygamberimiz dahi herkesi kucaklayamadı’ şeklindeki gafı ile gündemde. Bu tür söylemlere, ‘hezeyan’ da denilebilir. Daha önce AK Partili Milletvekili Fevai Arslan ise, Erdoğan için, ‘Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan lider’ hezeyanında bulunmuştu.

Garip olan bir başka şey ise, hiçbir ilahiyatçının bu tür çarpık söylemlere itiraz etmemesi. Bir hoca çıkıp, ‘Bu tür söylemler Zat-ı Uluhiyete has vasıflardır. İlahi sıfatlardır. Allah korusun insanı şirke kadar götürür’ demedi. Neden? Cevabı açık: Korku, menfaat, makamından olma, ademe mahkûm edilme… Burada hemen Bakara suresi 155. ayetini hatırlatalım: ‘Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!’

Rahmet Peygameberi Hz. Muhammed (sav), ‘(Ey Muhammed!) biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik’ (Enbiyâ Suresi, 107) ve ‘Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin’ (Şuara Suresi, 3)  ayetlerine mazhar Hatemu’l-Enbiyadır. O, ‘rahmet’ kökünden gelen, Allah’ın (cc) merhametini ifade eden Rahman ve Rahim isimlerinin tecellilerinin en azami, en parlak, en şeffaf aynasıdır. Bundan dolayı ayet, ‘Seni alemlere rahmet olarak gönderdik’ buyurur.

O, kendisini taşlayan, vücudunu kanlar içinde bırakan, Kabe’de namazını eda ederken boğazına sarılana veya o mübarek başına işkembe koyan, geçeceği yollara dikenler saçan insanların, hidayetini istiyordu. Düşmanlarının bile cennete gitmelerini arzu ediyordu. Yoksa kendi adına onlardan beklediği hiçbir menfaati yoktu.

Ya, -haşa-, ‘Peygamberimiz dahi herkesi kucaklayamadı!’ diyen Erdoğan ve AKP hükümeti ne yapıyor? Kendisini yazılı, görsel ve sosyal medyada eleştiren herkesi içeriye atıyor. Doğum yapan kadınları çocuklarından ayırıp hapsediyor.  Hamile kadını hücresinde yalnız başına doğum yapmaya terk ediyor. ‘Başörtülü bacılarına’ ters kelepçe takıyor. Suçu ispatlanmamış, hâkim karşısına dahi çıkmamış yaşlı, hasta, tekerlekli sandalyeli insanları zindanlara atıyor. İnsanları kutuplaştırıyor. Aileleri birbirine düşman ediyor. Alın terinle kazanılan Hizmet ehlinin mallarını gasp ediyor. Kısaca zulmü tüm ülkeyi kaplıyor. Nerede şefkat, merhamet, rahmet, nerede siz!

Aslında bazılarını, Allah’ın merhamet ve şefkatinden yoksun, acıma duygusundan mahrum, güç ve makamın zebunu, dönen makam koltuklarının başları döndürdüğü, bakışları da bulandırdığı, iktidar için her şeyi yapmaya hazır, zalimler topluluğu şeklinde vasıflandırabiliriz.

[Zübeyr Cesur] 13.5.2017 [TR724]

“Üslubumuz namusumuzdur…” [Bekir Salim]

Zalimlere boynumuzu bükecek değiliz ya!
Her tasallutu sineye çekecek değiliz ya!
Bir ırz, haysiyet cellâdı kaza geçirmiş, ölmüş,
Arkası sıra gözyaşı dökecek değiliz ya!

Bugün, paylaşmayı düşündüğüm, yaptığı zulümler heybesinde, feci bir kazayla sonsuzluk âlemine göç eden bir zât için doğaçlama olarak söylediğim uzunca divanî bir şiir vardı…  Yukarıda ilk dörtlüğünü gördüğünüz bu şiiri yayınlamaktan son anda vaz geçtim.

Özellikle sosyal medyada bir üslup tartışması sürüp gidiyor. Herkes birbirine müdahale ediyor. Arkadaşlar içinde “hiciv şairi” olmanın verdiği rahatlıkla en sert ifadeleri kullanan kişi olarak bu konuya temas etme ihtiyacındayım.

Bir defa hiç birimiz tek başına hizmet adına konuşma selâhiyetine sahip değiliz. Biz kimiz ki, “Hizmet”in sözcülüğünü yapalım. Söyleyeceğimiz hiçbir şey “Hizmet”i bağlamaz. Ama, her birimiz “Hizmet”i sevme ve onun öğretilerinden etkilenme iddiasıyla her sözümüz ve tavrımıza dikkat etme sorumluluğundayız. Zira, bizi düşman görenler bile bize efendilikten ötesini yakıştırmıyorlar. (Komik ama, anlatayım; çok akıllı(!)bir Hizmet düşmanı-akıllı derken Hizmet düşmanlığını paraya ve mevkie tahvil etmeyi başarmış biri olduğunu anlatmak istiyorum- benim bir yazımı yakın gözlüğü kullanmadan okurken çirkin bir ifade gördüğünü sanmış. Bana ağız dolusu sitem etti: ”Bekir Bey, size bu ifadeyi yakıştıramadım…” Gülmemek için zor tuttum kendimi…)

Ben Hocaefendi’ye bu mevzuyu sordum. “Hocam, çok ağır hakaretlere maruz kalıyoruz. Çok arkadaşımız sadece sözle değil, fiilen de büyük eziyet ve hakaret görüyor. Ciğerimiz yanınca ağzımızı doldurup onlara hakkettikleri cevabı vermek istiyoruz ama, sizin ‘Üslubumuz namusumuzdur.’ sözünüz bizi engelliyor. Yüreğimizle beraber dilimizin ucu da sızlıyor. Efendimiz (SAV) Hassan Bin Sabit’e (RA) ‘Hicvet Ya Hassan!’ buyurmuş. Nasıl davranmalıyız?”

Cevabını kelime kelime hatırlamıyorum ama gönlümde kaldığı kadarını arz edeyim:

“Biz her mevzuda Allah’ın emirlerine ve Efendimiz’in (SAV) o konudaki tavırlarına uygun hareket etmeliyiz. Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler. Herkes kendine yakışanı yapar.

En azılı düşmanlarına karşı bile Efendimizin (SAV) ağzından tek bir ters kelime çıkmamıştır. Varsın onlar ne derlerse desinler, bizim Allah’a iltica etmekten, Allah’a havale etmekten başka hiçbir tavrımız olamaz. Duâdan başka hiçbir silâhımız yok. Vakıa, hukukun kırıntısını bile bırakmadılar, ama, bu konuyla ilgili arkadaşlar gerekli tekzip, düzeltme, hukukî her yolu kullanmalılar.”

Evet, zalimlerin peşinden elbette “gözyaşı dökmeyeceğiz”, ama ölmüş gitmiş birinin arkasından da daha fazla lâf etmenin bir mânâsı yok… Allah’a havale…

HARP OKULUNDAN BİR HATIRA…

Okulda, her sabah ders çalışmamız için bir saat “etüt“ vardı. Biz bu saatte yarım kalan uykumuzu tamamlardık. Doğrusu birdenbire etüt kaldırılıp sabahın seher vaktine spor konulunca keyfimiz kaçmıştı:

SABAH SPORU

Gece yarısı bir boru çalar da,

Doğrulur yataktan ölümüz bizim.

Traş, tertip, düzen; hepsi art arda,

Açılmadan solar gülümüz bizim.

Kültür-fizik… Başlar sabah sporu,

Allahım kazadan, belâdan koru,

Ah o koşu yok mu, zorların zoru,

Yerleri süpürür dilimiz bizim.

Koşudan dönünce zıplar birisi,

Şınav, mekik derken gelir gerisi,

Ardından bilmem ne “idman serisi“,

O zaman bükülür belimiz bizim.

Kahvaltı: üç zeytin, yarım bardak çay,

O da sıcak olsa içerdik, “-Hay hay!”

Layık değilmişiz, “-Vay efendim vay!”

“Seğmen’den“ gelirmiş balımız bizim.

Midemiz kazınır, galyana gelir.

Ciğerler her dertten payını alır.

Ayaklar kan, irin içinde kalır.

Nerde nalbantımız, nalımız bizim?

SALİM bile ağlar; böyle civan-mert…

Yatağımız diken, yastığımız sert.

Her gün aynı çile, her gün aynı dert,

Acep ne olacak halimiz bizim?

1983/ANKARA

****

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Dörtlük tamamlamamızın henüz kayda değer bir cevap gelmedi. Burada “elini” ayak, “sakın” redif olacak. Ha gayret…

Sihirli anahtar müminler için;
Duadan indirme elini sakın.
…………………
…………………

[Bekir Salim] 13.5.2017 [TR724]

Yazarı öldürmek… [Akif Umut Avaz]

Diktatörlükler vasatlık rejimleridir. Diktatörlükle yönetilen yerlerde ne sanat, ne bilim, ne sosyal hayat, ne kültür, ne de sporda kalıcı ve sürdürülebilir bir başarı, bir üretkenlik, bir kreativite, bir yaşam sevinci göremezsiniz. Özgür ve eleştirel düşünceye hayat hakkının olmadığı, sivil inisiyatifin, teşebbüs hürriyetinin önüne dağlar gibi engeller konulduğu, kimsenin kendisi olamadığı veya kendisi kalamadığı bu iklimlerde tabiri caizse ot bitmez.

Diktatörlüklerde merkezi bir kareografi ile inşa edilip var gibi sunulan tek tük başarılar ise, genelde kendini ispat veya karşıtı yenme güdüsüyle elde edilip propaganda malzemesi olarak kullanılan hormonlu, dopingli kof gösterilerden ibarettir. Özünde diktatörlüklerin insanlığın insanca yaşamasına dair hiçbir katkısı yoktur. Olamaz da… İnsanlığa verdiği zararları ise saymakla bitiremeyiz.

FAKİRLEŞEN DİKTATÖRLÜKLER ÖLÜM VE EZİYET ZENGİNİDİR

Diktatörlükler düşünenleri sevmez. Hele hele eleştirel düşünenleri hiç sevmez. Düşündüklerini yazı veya sanatın diliye ifade edenlerden ise nefret eder. Diktatörlükler için zulmüne, ahlaksızlıklarına, hukuksuzluklarına, keyfiliklerine hizmet etmeyen her düşünce, her düşünür, her sanatçı ve bilim insanı düşmandır. Düşman oldukları için de doğal olarak yok edilmelidir. Diktatörlükler için, tüm baskı ve zulümlere rağmen yazmaya, çizmeye, konuşmaya, faaliyetlerine devam etme iradesine sahip en iyi yazar-çizer, düşünür, aydın ölü olanıdır.

Kaçınılmaz olarak her açıdan hızla fakirleşen, kuraklaşan, çölleşen diktatörlükler, ölüm şekilleri, eziyet ve işkence tür ve yöntemleri bakımından ise oldukça zengindir. Diktatörlüklerde düşünene, yazana, çizene, konuşana layık görülen envaî çeşit ölüm şekli vardır. Tehditlerle korkutarak sindirmek bu yollardan biridir mesela. Haklı gerekçe ve endişelerle dahi olsa korkmuş, yılmış, sinmiş bir aydın, diktatörlüğün tam da arzu ettiği gibi, aslında fiilen ölmüş demektir. Neticede, böyleleri düşünmeye düşünse bile, düşüncelerine en fazla ihtiyaç duyulduğu bir dönemde, düşündüklerini söyleyemez, yazamaz, çizemez.

Yazmaya çizmeye devam edenler için ise, hemen ikinci aşamaya geçilir diktatörlüklerde. Böylelerinin kalemleri kırılır, gazeteleri televizyonları, dergileri, üniversiteleri, kürsüleri ellerinden alınır. Despotun histeri nöbetlerinde hedef gösterilip tehdit edilir, bindirilmiş fanatik kıtaların önüne atılır linç edilirler. İnsafsız şahsiyet suikastlarına meze yapılır, iktidar köpeklerinin salyalara bulanmış keskin dişleri arasında izzet ve onurları lime lime parçalanır. Bir taraftan da tutunacakları tek dal bırakmazlar bunlara. Bir kuru ekmeğe muhtaç hale getirilerek iradeleri kırılmaya, sessizliğe bürünerek kendilerine reva görülen “sosyal ölüme” boyun eğmeye zorlanırlar.

Boyun eğenler eğer. Eğmeyenler ise yokluklar, imkansızlıklar içinde bir mecra bulup, onu da bulamazlarsa duvarlara yazmak pahasına, kendilerini ifade etmeye, düşüncelerini, eleştirilerini dile getirmeye devam eder. Böyleleri için yapabileceklerine dair diktatörlerin elindeki seçenekler de azalmıştır artık. Ya doğrudan ortadan kaldırılırlar ya da eften püften suçlamalarla demir parmaklıkların arkasına gönderilirler. İsveç merkezli Stockholm Center for Freedom’ın (SCF) bir raporuna göre, şu an Türkiye hapishanelerinde 237 gazetecinin olması, 100’den fazla gazetecinin başka ülkelerde zorunlu sürgün yaşamaları, sayısı bilinmedik akademisyenin ve okumuş kesimin en parlak dimağlarının zindanlarda olması Türkiye’nin bu konudaki durumuna dair çok şeyler anlatıyor.

ZULÜM YÖNTEMLERİNE ARTIK HEPİMİZ AŞİNAYIZ

Farkındaysanız birer ahlaksız zulüm düzeni olan diktatörlüklere dair tüm bu söylenenler bize hiç yabancı gelmiyor artık. Neden mi? Nedeni basit: Türkiye’nin eline düştüğü siyasal İslamcı harami diktatörlüğünde tüm bunlar yıllardır uygulanıyor da ondan. Şantajla, tehditle yola gelmeyenin gazetesine, televizyonuna, dergisine, üniversitesine çökülüyor. Hala susmayanlar derdest edilip hapse atılıyor.

Diktatörlüklerde âdettendir, yazanın-çizenin keyfi ve süresiz hapse atılmalarının oluşturduğu terör havasına rağmen hala yılmayanlar da, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, şu ya da bu şekilde ortadan kaldırılırlar. İlk bakışta Erdoğan diktatörlüğü bu aşamaya, şimdilik kaydıyla, henüz gelmemiş gibi gözüküyor. Ancak, daha geniş kitleleri terörize, travmatize etme ve yıldırıp sindirme amaçlı olarak bu yöntemi ibret-i alem için yer yer kullanmaktan çekinmediğini de gizlemiyor. Maalesef, 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişiminden bu yana polis gözetimi altındayken, hapishanedeyken, gözaltına alınırken veya gözaltı sonrasında kayıtlara geçen 65 şüpheli ölüm vakası arasında artık bir yazar da bulunuyor.

DİN İLE AHLAKIN BİRBİRİNE DÜŞMAN OLDUĞU BİR İSLAM ANLAYIŞI!

Müslümanlık ile ahlakın birbirinden ayrıldığını ifade eden Diyanet İşleri eski Başkanı Ali Bardakoğlu’nun, bir araştırmaya dayanarak söylediği, “Toplumun yüzde 70’i, ‘dindar olmak, ahlaklı olmayı gerektirmez,’ diyor,” sözünün ifade ettiği Türkiye’deki toplumsal çürümüşlük ve paçozlaşma ortadayken, din ile ahlakın ayrılmaz bütünlüğünü korumak için çırpınanlardan değerli bir ilahiyatçı yazar önceki gün polis tarafından gözaltına alınırken öldürüldü.

17/25 Aralık 2013’te rüşvet ve yolsuzlukta suçüstü yakalandığı günden beri Hizmet Hareketi’ne yönelik ahlaksız bir cadı avı yürüten Erdoğan, soldan sağa kendisine, haksızlıklarına, zulüm ve ahlaksızlıklarına muhalif gördüğü herkesi aynı çuvala atarak yok etmeye çalışıyor. Aşağılık yöntemlerinden biri de kaza süsüyle, intihar süsüyle insanları fiziksel olarak ortadan kaldırmak. Bu suretle inşa ettiği korku rejimini konsolide etmek. Gözaltı sırasında, öncesinde ya da sonrasında şüpheli şekilde ölenlerin sayısının son 8 ayda 65’i bulması, bu tür ölümlerin bilinçli ve sistematik bir politikanın sonucu olduğunu gösteriyor.

59 yaşındaki ilahiyatçı-yazar Mustafa Hikmet Kayapalı da bu tür cinayetlerin son kurbanlarından biri oldu. Tanıyanların halim-selim ve alim kişiliği ile bildiği hafız Kayapalı’nın, Balıkesir’de bulunduğu ev gece yarısı polisler tarafından basıldığı sırada üçüncü kattaki balkondan düşerek öldüğü kaydedildi. Geçtiğimiz pazar günü Denizli’de 41 yaşındaki Gültekin Payat’ın da aynı şekilde öldüğüne dair iddialar, bu ölümlerin söylendiği gibi olmayacağına dair şüpheleri pekiştirdi.

ALİMİN ÖLÜMÜ ALEMİN ÖLÜMÜ GİBİYSE YA PEKİ ALİMİ ÖLDÜREN…

Toplumun yüzde 70’inin içine düştüğü bataklığın aksine Peygamber Efendimiz’in “din güzel ahlaktır,” hadisinin gösterdiği yolda 59 yıllık hayatını ‘güzel ahlak’ olmadan din ve dindarlık olamayacağına dair çabalarla geçiren Kayapalı’nın bu şekilde ortadan kaldırılması Erdoğan rejiminin içine düştüğü ahlaksızlık çukurunun derinliğini de gözler önüne seriyor.

Geride “Namaza Nasıl Başlanır?”, “Sarsılmayan İman”, “Allah Dostlarından İbret ve Hikmet Öyküleri”, “İnanca Dair 100 Soru-Cevap” gibi eserler bırakan Kayapalı’nın insan olanı kedere gark eden ölüm şekli, Erdoğan’ın kurduğu ahlaksız zulüm düzeninin ne menem bir şey olduğunu da gözler önüne seriyor. Hiç şüpheniz olmasın ki bu cinayet, masum bir alimin canına kıyabilecek kadar yoldan çıkan Erdoğan’ın alnında kapkara bir leke olarak nesiller boyu kalacaktır. “Alimin ölümü, alemin ölümü gibidir” Hadis-i Şerifi’nin ilham ve çağrışımlarıyla “masum bir alimi öldüren tüm insanlığı öldürmüş cani gibidir” de diyebiliriz.

Hırsızın, arsızın, namussuzun, ahlaksızın, düzenbazın, tecavüzcünün, caninin müthiş rahat hissettiği ve hatta baştacı edilip hükümferma olduğu, masumun, alimin, her düşünceden onurlu aydının, entelektüelin, namuslunun, gerçek dindarın zulüm altında inim inim inlediği bu aşağılık haramiler saltanatının ibretlik sonunu görmek için umarım çok beklemeyiz. Zira, masum insanlara reva görülen alçakça zulümler tahammül edilir gibi değil.

[Akif Umut Avaz] 13.5.2017 [TR724]

Erdoğan’ın JİTEM’i ve yeni fail-i meçhuller [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, Abdullah Çatlı, Cem Ersever gibi milliyetçilik sosuna batırılmış isimler, Arif Doğan, Cemal Temizöz, Abdülkerim Kırca,Veli Küçük gibi askerler… 1980’lerden 2000’lere uzanan derin devlet cinayetlerinin göbeğindeki isimlerdi. PKK ile mücadele bahanesi ile Kürt halkının köylerinden sürülmesi, kanunsuz-sualsiz gözaltılar, faili meçhul cinayetler bu ölüm makinelerinin elinden çıktı. Süleyman Demirel’in demesiyle ‘rutin dışına’ çıkan devletin cinayet şebekesiydi bu yapılanmalar.

Vedat Aydın, Musa Anter gibi Kürt siyasetçi ve aydınlarını, binlerce fail-i meçhulü üstelenen yapı JİTEM’di. Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele; JİTEM. Sokaktan adam kaçırma, savcıdan mahkemeden resmi kolluk ve adli makamların sorgu mekanlarının dışında mekanlar kullanma onların işiydi. Devlet içinde devlet olduğunu iddia eden bir cinayet şebekesiydi. JİTEM kurucusu Arif Doğan’ın Gazeteci Mehmet Ali Birand’a verdiği röportajdaki bilgilere göre 10 bine yakın çalışanı olmuştu. İtirafçılar, Kürt tetikçiler, istihbarat elemanları, komutanlar…

1987’de kurulmuştu bu yapı. Mardin, Silopi, Cizre, Batman’da başlamış, Diyarbakır, İstanbul, Ankara, Adana, Erzurum, Samsun’a kadar genişlemişti ağları. Bu ağ ilk Susurluk’ta patladı. Ergenekon davası, faili meçhul davaları ile gündeme geldi. Yargılamalar hala sürüyormuş. İki gün önce Ankara’da Mardin Kızıltepe’deki JİTEM faaliyetlerinin yargılandığı dava duruşmasıyla sınırlı sayıda medyanın gündemine girdi yeniden.

DÜNÜN JİTEMCİLERİ AKP DARBESİNİN AKIL HOCALARI

Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesindeki 10. duruşmada ifade veren Aydos, isimli gizli tanık dönemin Jandarma Komutanı Hasan Atilla Uğur’un üç kişiyi öldürdüğünü ve cenazeleri devlet hastanesinin önüne bıraktığını anlattı. Atilla Uğur, Ergenekon davasında yargılanan AKP hükümetinin affı düzenlemesiyle tahliye olan bir isim. Aynı davanın sanığı eski İşçi Partisi, yeni Vatan Partisi’nin genel başkanı Doğu Perinçek’in de genel başkan yardımcısı. 15 Temmuz darbe girişiminden birgün önce Yeni Şafak’a röportaj verip, darbe olacağını bilen/bildiğini iddia eden; öncü istihbaratçılık yapan, kamuoyu oluşturan isimdi. Hatırlanacaktır. Atilla Uğur, OHAL ilanından 2 ay sonra ‘yeni darbe’ çığırtkanlığı yaparak sözde AKP’lileri korkutmuş; yine kamuoyuna oynamıştı verdiği röportajlar ile. Ergenekon belgelerinde (Mehmet Eymür’ün tespitiyle) Doğu Perinçek ve grubu için bu manada ‘fabrikatör’; yani ‘yalan haber yayarak gündem oluşturan’ deniyordu.

PERİNÇEK’İN VAADİ YAKINDIR

Ergenekon davasından tahliye olduğunda ‘Kınından çıkmış kılıç gibiyiz, cemaatlerin kökünü kazıyacağız’ diyen Perinçek, Erdoğan’ın zulümlerine destek olma konusunda; mütedeyyin insanları başörtülüsünden 80’indeki ihtiyara kadar kermes yapmaktan, Bank Asya hesabı açmaya kadar uyduruk suçlarla hapseden yapının icraatlarının en büyük destekçisi. Stratejik desteğini Erdoğan’ın hep yanında tuttu. Tutmaya devam ediyor. 15 Temmuz’dan sonra haksız şekilde hapsedilen gazetecilerden Büşra Erdal, Ergenekon davasının bittiği günlerde kendisiyle yapılan bir röportajda, ‘Ergenekon davası bitti, Ergenekon değil’ demişti. Görünen o ki Büşra Erdal haklı çıktı; aktörler aktif.

Telekulak davasının ünlü polis müdürü Osman Ak’ın Zonguldak’taki sicili işkence ve kötü muameleler açısından 5 yıldızlı. Yüzlerce masum insana darbeci suçlamasıyla yapılan işkencelerin sahibi bizzat kendisi. Adana’da yeni emniyet binası açılırken, kendi çapında sembolik olarak ‘gazetecileri tutuklayan’ da o. Mehmet Ağar’ın polis kadroları, işkence ve kötü muamele haberlerinin geldiği yerleri mesken tutmuş.

SPOR SALONLARINDA İŞKENCE; GAZETECİLERE TACİZ, HAKARET

JİTEM, derin devlet mekanizmaları; kaos ve çatışma ortamlarında gücü ele geçirdiklerinde devlet görevlilerin nasıl zulüm yaptığının simgesidir gerçekte. Dünün JİTEM faaliyetlerinin benzerleri, seçilmiş Emniyet, MİT görevlileri eliyle icra ediliyor. Başkent Ankara’da bir avukatın müvekkilinin maruz kaldığı işkenceyi anlatıp, eli kolu bağlı bir şekilde hiçbir şey yapamadığını, sistematik işkence uygulandığını, İsveç merkezli insan hakları kuruluşu Stockholm Center for Freedom (SCF) ortaya çıkarttı. Eskişehir Yolu üzerindeki Devlet Su İşleri (DSİ) tesisleri stadyumunun bu amaçla kullanıldığı ileri sürülüyor. Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tahsisli bu mekanlarda sorgu odaları kurulmuş. Mülakat adı altında işkence yapılıyor. Çıplak bırakılma, tazyikli suyla eziyet, Filistin işkencesi, kaba dayak, tecavüz, tehdit, küfür…

Yetmiyor. İki kadın gazeteci (Büşra Erdal, Ayşenur Parıldak), çıplak arama, taciz ve hakarete uğradığını anlatıyor. Biri bir gazeteye aylar önce yazdığı mektupla, diğerinin son duruşmasında Türkiye’nin en iyi hukukçularından Ümit Kardaş aktarıyor. Soruşturma yok.

BAŞKENTİN GÖBEĞİNDE 7 KAYIP VAR; SORUŞTURMA YOK, AÇIKLAMA YOK…

Başkentin göbeğinde iki kişi kaçırılıyor Mart ayı sonunda. Aileler perişan. Önder Asan (1 Nisan 2017), Turgut Çapan (31 Mart 2017). Yetmiyor aynı metotlarla başka kaçırılanlar ortaya çıkıyor;  Sunay Elmas (27 Ocak 2016). Mustafa Özgür Gültekin (21 Aralık 2016), Hüseyin Kötüce (28 Şubat 2017), Ayhan Oran (1 Kasım 2016), Mesut Geçer (26 Mart 2017), Cengiz Usta (04 Nisan 2017)… KHK ile yüz binleri işten atıyorsun. Yetmiyor, memur, sivil, eski istihbarat çalışanlarını kaçırıyorsun. Soruşturma yok, inceleme yok. Eşini arayan kadınların evini gece yarısı 02.00’da basıyorsun. ‘Sus, konuşma!’ demek için.

ASKER-POLİSLERİN ŞÜPHELİ ÖLÜMLERİNE İNTİHAR SÜSÜ;  DİN ALİMLERİNE BALKONDAN DÜŞTÜ YALANI

Komutanlar, polisler intihar etti deniyor. Kastamonu Jandarma Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı Albay İrfan Kızılarslan, koğuşunda ölü bulunuyor. Resmi makamların açıklamalarına dayanan bilgilere göre 20’den fazla intihar ve intihar girişimi görünümlü ölüm var. Sayılar belki 40’larda belki yüzlerde. Kayıt yok. İstatistik açıklanmıyor artık. Şikayetler, suç duyuruları ya sümen altı ediliyor, ya takipsizlik veriliyor.

Balıkesir’de evi basılan Mustafa Kayapalı, ‘kaçarken balkondan düştü, öldü’ deniyor. 59 yaşında bir din alimi, Kur’an Hafızı. Benzer birçok balkon infazı gibi, fail-i meçhule kurban ediliyor. Aslında failleri malum. Hukuk önünde de, Mahkeme-i Kübra’da da hesap kesilecekler belli.

Şırnak Silopi’de bir eve gecenin yarısında polis panzeri dalıyor. Furkan ve Muhammet Yıldırım, iki taze fidan, anakuzusu yavrucaklar can veriyor. Türkiye’nin kılı kıpırdamıyor.

15 Temmuz darbe girişimindeki faili meçhulleri, boğazları kesilen askeri okul öğrencilerini, SADAT ve Osmanlı Ocakları’nın, ‘oluk oluk kan akacak’ diyenlerin,  silahlı milislerinin cinayet ve faili meçhullerini bilmiyoruz. Ama mağdur, müşteki ve mazlumlarını görüyoruz…

Bu meşhum dönem kapanıp gidecek. Tıpkı JİTEM infazcılarında olduğu gibi, bugünün işkencecileri, tetikçileri için de yargılamalar yapılacak. Erdoğan rejiminin fail-i meçhulleri yargılanacak. Emir verenleri de, sebep olanları da…Faili meçhul değil, hepsi malum çünkü. Susanlar, bunda haber değeri bile görmeyenler mahcup olacak…

[Erman Yalaz] 13.5.2017 [TR724]

Trump’lan fotoğraf çekinecem! [Barbaros J. Kartal]

Basit düşünürsek, bizim tezimiz YPG’nin PKK’dan bir farkı olmadığı ve terörist bir örgüt olduğu, değil mi? Ve ABD bu terörist örgüte silah yardımı kararı aldı. Hem de ne zaman, Genelkurmay Başkanı ve artık adet olduğu üzere yanına verilen bir Kalın komiser ile beraber bu konuları görüşmek için gittiklerinde. Yani art niyetli olsa ancak bu kadar olur. Peki bu pek de sürpriz olmayan hamleye karşı tepkimiz nedir? Bu yanlışlığın gözden geçirileceği beklentisi. Aslında çok net bir tavır alma, yaptırım yapma sebebi olan Amerikan silahları kararı ile ilgili olarak somut bir karşılığımız yok.

Erdoğan, Beyaz Saray’da Trump ile fotoğraf vermeyi çok daha fazla önemsiyor. Sebebi de malum, bütün dünyada sıkıştığı için Trump fotoğrafı üzerinden hala oyunda olduğunu ve meşruiyetini göstermek istiyor. Gerçi ne diktatörler Beyaz Saray’da ağırlandı. Bunun ABD için pek önemi olmasa da bizimkiler için oldukça önemli. YPG konusunda farklı düşünce zaten bilinen bir gerçekti. ABD bağıra bağıra “Hayır senin değil benim dediğim olacak” diyor ve “Aşırı dinci kesimlerle ve sahadaki etkisiz aktörlerle şimdiye kadar yeterince iş tuttunuz bundan sonra Suriye’nin kuzeyinde benim dediğim olacak” diye de ekliyor.

Bir dönem Salih Müslim’in Ankara’da üst düzey ağırlandığını düşündüğümüzde geldiğimiz noktada günübirlik değişen Suriye politikamızın bedelini ödüyoruz. Esed gitsin de nasıl giderse gitsin diye oyun kurmak isterken Esed gitmediği gibi bizim iş tuttuklarımızda sahada kalmadı. Daha önce Rusya krizinde başımıza gelenleri gördüğümüz, bir kez daha bir süper güç ile kriz yaşamanın faturası ağır olacağı için bizimkiler temkinli. Peki, seçim meydanlarında Almanya, Hollanda ve bilumum ülkelere etmediği hakaret kalmayan Erdoğan yaşanan son olay adı geçen ülkelerle yaşanan krizin çok ötesinde olmasına rağmen neden aynı tepkileri vermiyor? O ülkelere verdiği o tepkiler yanlış olduğuna göre şimdi doğrusunu mu yapıyor?

EN BAŞ ÜLKE ÇIKARIMIZ ‘REZA’

Diplomatik çözümler her zaman daha az masraflıdır ve tercih sebebidir. Diplomatik çözümlerde karşılıklı çıkar esastır. Bizimkilerin ülke çıkarı olarak gördüğü şeylere bakalım. En başta Reza davası geliyor. Daha önce bir çok aracı gönderip -ki bu aracılar arasında Saray’a günlük tekmil geçen medya yöneticileri de vardı- Reza davasının Erdoğan’a bulaşmadan hallolması ve Reza’nın Türkiye’ye iadesi ya da tutuksuz yargılanmasını talep edildi. Yani öyle ulusal bir çıkardan ziyade bir ailenin menfaati söz konusu.

Fethullah Gülen’in iadesi için yapıldığı iddia edilen ziyaretlerin esas sebebi de Reza’ydı. Beyaz Saray, Flynn krizinden dolayı bu konuyu duymak bile istemiyor. Türkiye’nin illegal lobicilik faaliyetleri yüzünden zarar gören Trump ekibi için bu konu Rusya ve Türkiye adına ajanlık yaptığı iddia edilen eski danışmanının ilgilendiği ve eline yüzüne bulaştırdığı konulardan bir tanesi. Hele hele Çavuşoğlu ve damadın Flynn ile görüşmesinde Gülen’i kaçırma planlarının konuşulmuş olması büyük bir skandaldı. Zaten eski CIA şefi, başının yanacağını görerek bizzat kendisi bu illegal faaliyeti haber vermişti. Bizimkilerin şark kurnazlığı ile yaptığı girişimler epey gündem oldu. Trump’ın gelmesine sevinenlerin hesaba katmadığı şey ise Trump döneminde Pentagon’un Obama dönemine göre daha etkili olduğu. Obama döneminde Türkiye ile ilgili şikayetlerine muhatap bulamayan askeri cenahın taleplerinin Beyaz Saray’da daha ciddiye alınacağı bir sır değil. Rusya ile çizginin ötesine geçen, Suriye’de Amerikan çıkarlarının aksine işler yapan, iç siyasette ve medyasında ABD hakkında en ağır iddiaları dile getiren Erdoğan ve hükümetinin terbiye edilmesinin gerekli olduğunu düşünüyorlar.

Cumhuriyetçilerin Beyaz Saray’da olduğu zamanlarda Türkiye ile insan hakları gibi konuların pek gündem olmadığını biliyoruz. Türkiye’nin, NATO blokuna zarar verip vermediği meselesi çok daha önemli.  Bir de Trump’ın Rusya ile ilişkiler konusunda yaşadığı iç siyaset baskısını düşündüğümüzde Türkiye üzerinden Rusya’ya sert görünme ihtimal dışı değil. Bu da Türkiye’yi daha da edilgen ve ezik bir denge politikasına yöneltecek.

İSTEDİĞİNİ ALAMAZSA İÇERİYE ZULMEDECEKTİR

Erdoğan’ın ABD gezisi iç siyaset açısından oldukça önemli. Daha önceki ziyaretlerde ABD beni gözden çıkardı histerisi ile döndüğünde epey icraat yapmış yurt dışında başarısız geçen temaslarının acısını iç kamuoyundan çıkarmıştı. Yine benzer bir psikolojiye girip içeride daha da otoriter ve diktatöryel işler yapabilir. Kendisine alternatif gösterilen isimlerin üzerine gidebilir. ABD’ye olan kızgınlığından dolayı yine Rusya’ya göz kırpabilir. Gezide istediklerini almasının zor olduğunu görülünce bunu ciddi ciddi beklemek gerekiyor. ABD, kendisine ve ailesine uzanan yolsuzluk davası ile hareket alanını daralttığı Erdoğan’a bir çok şeyi kabul ettireceği ve buna karşılık Erdoğan’ın taleplerine karşılık işi zamana yayan bazı minik jestler yapacağını düşünüyorum.

Erdoğan’ı tamamen eli boş göndereceğini sanmıyorum. Gülen’in iadesi konusunda ise Erdoğan tarafının daha önce duyduklarından başka bir şey duyacağına ihtimal vermiyorum. Trump ile iki iş adamı gibi anlaşabileceklerini sanan Erdoğan için ise işler o kadar kolay değil. Alışverişte alınan ve satılan malların cinsleri ve yekûnleri epey farklı. Erdoğan’ın, Amerika dönüşü panik bir ruh haline girmesi yakın ve orta vadede Türkiye’nin daha da karışabileceğine işaret olur.

[Barbaros J. Kartal] 13.5.2017 [TR724]