Erdoğan kurtardığı her günü kâr sayıyor, ikiz tehlike büyüyor [Harun Odabaşı]
Erdoğan dün 100 Günlük İcraat Planı’nı açıkladı. Ağustos sonunda Orta Vadeli Plan açıklanacakken 100 günlük hedef belirlenmesinde amaç neydi tam anlaşılamadı. Mesela 3. Havalimanı’nın bitirilişi 100 günlük programa dahil edilmiş. Sporu yaygınlaştırmak için 150 mahalle tipi spor sahası inşası, gençlik merkezlerinin sayısının 64’ten 279’a çıkması, yükseköğrenim yurtlarının yatak kapasitesine 75 bin ilave yapılması var. Bunlar bana pek 100 günlük işler gibi gelmedi işin doğrusu. Şaşırtıcı olmaktan uzak eylem planı bilinenlerin tekrarı gibiydi. Türkiye’nin kronik sorunlarının hiçbirine çözüm üretilmedi. Yerel seçimler öncesinde Erdoğan’ın acı reçete açıklaması zaten beklenmiyordu.
Doğru Yol Partisi de iktidara geldiğinde 100 günlük, 500 günlük eylem planı açıklamıştı. Sonrası malum, hiçbir hedef tutturulamadı. Dün Erdoğan yine bildik bir söylemi tekrarladı. Halktan yastık altındaki dövizleri bozdurmasını istedi. Riskli bir tavsiye bu. Gezi Olayları sırasında dolar 1,80’i gördükten sonra Erdoğan bu talebini mütemadiyen tekrarlıyor. Dolar 5,10 seviyesinde, yani o günden bugüne neredeyse üç kat değer kazandı. Başkan’a itimat edip döviz bozduranlar çok büyük zarara uğradı demektir. Danışmanların Erdoğan’ı bu konuda yanlış yönlendirdiği kanaatindeyim. Bir yatırım fonu yöneticisi müşterisini bu şekilde yönlendirse işinden olur, hakkında dava bile açılırdı.
AKP seçmeni icraat sarhoşluğu yaşaya dursun biz Türkiye’yi yakıcı sorunları hatırlatmaya devam edelim. AKP hükümeti kendi eliyle büyüttüğü ‘İkiz Tehlike’ ile karşı karşıya. Tam bir yakarı tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal durumu. Yüksek cari açık, hortlayan enflasyon ve kontrolden çıkan kur rejimi, sıkı para politikasını zorunlu kılıyor. Buda büyümeden fedakarlık etmekle olur. Türkiye’nin 2009’dan itibaren büyümesi kaliteli ve sürdürülebilir olmaktan çok uzak. İşsizliği düşürmeyen, katma değer üretmeyen ve yeni istihdam yaratmayan büyüme sağlıksızdır. Yerel seçimler öncesinde hükümeti rahatlatacak unsur sıcak para olurdu. Çin’den alınan 3,5 milyar dolarlık kredi, iyi bir sezon yaşayan turizmin gelirleri bu ihtiyacı gidermekten çok ama çok uzak. Para bulunsa bile günü kurtarmaya yarardı. Ama AKP hükümetinin uzun süreden beri geleceği kurtarma diye bir derdi yok. Günlük yaşıyor. Kurtardığı her günü kar sayıyor. Dünyada sıcak para paradigması değiştiği için ne kadar faizde yükseltse bir türlü istediği ölçüde sıcak para akışı sağlanamıyor. Yani tıpkı 2001 krizi sonrası Kemal Derviş’in başlattığı gibi ciddi bir kemer sıkma politikasına ihtiyaç var.
Peki bunu yaparsa ne olur? O zamanda bir başka büyük tehlike kapıda. Kemer sıkmak demek ekonominin büyümemesi demek. Kamu kaynaklarının kontrolü demek. Ek vergiler demek. Tüketim iştahının törpülenmesi demek. Bu olunca da satışa hazır 1,5 milyon konutu kim alacak? Konutları alan olmazsa müteahhitlik firmaları kredileri nasıl ödeyecek? Hali hazırda borç yapılandırma talepleri ile başı ağrıyan bankalar verdikleri kredileri geri alamaz ise alarm veren sermaye yeterlilik rasyoları kaçınılmaz olarak bozulacak. Özel sektörün 250 milyar doları bulan dış borcu nasıl ödenecek? Hükümetin iki simülasyondan hangisini seçeceğini ya da başka bir alternatiflerinin kalıp kalmadığını belki Beraat Albayrak’ın açıklayacağı Orta Vadeli Planda görebiliriz.
Maalesef kur politikası çöktü. Merkez Bankası artık ne yaparsa yapsın kuru kontrol edemiyor. Türkiye’nin genel görünümü normalken MB piyasalar üzerinde otorite kurabiliyordu. Bakıldığında jeopolitik riskler artmış durumda, ABD Türkiye’ye yaptırım uygulamakta kararlı, AB ile nerede ise havlu atma noktasına gelmişiz. Kırılganlık ve oynaklık hat safhada. Burada kötü adam MB dersek fotoğrafı doğru okumuş olmayız.
Başka derdimiz yokmuş gibi ABD ile İran’a yaptırım ve rahip Brunson’un tutukluğu üzerinden başlayan kriz kar topu gibi büyüyor. ABD gibi orantısız güç kullanma kapasitesi çok yüksek bir ülke ile kapışmanın maliyetini kestirmek zor. Belirsizliği daha da artıran kriz bir an önce tatlıya bağlanmazsa ilk planda yabancı yatırımcı kararlarını ve kredi maliyetlerini olumsuz etkileyecektir.
[Harun Odabaşı] 4.6.2018 [Kronos.News]
2018 Ağustos Çağlayan'ı [Abdullah Aymaz]
Bu ayın başyazısı “Nefisle Yüzleşmede Hâlede İlk Halka(2)” başlığı altında bir önceki sayının başyazısında işareti verildiği üzere Hz. Ömer (R.A.)… “O şahsiyet, şems-i nur-i adalet insan akrabü’l-mukarrabîn çizgisini takipte fevkalâde hassas, arzda semavîlerle at başı, kalbî ve ruhî hayat itibariyla dudak ısırtacak enginlikte, Nebîler Serveri’nin (S.A.S.) mütemâdî takdirleriyle serfiraz, koca koca devletlerin –buna Şecere-i Numâniye ile destanlaştırılan devlet de dâhil- yüz senede yapabildikleri ve elde ettikleri başarıları on sene gibi dar bir zaman diliminde gerçekleştirmekle REKOR ÜSTÜNE REKORLAR kırmasına rağmen tevazu, mahviyet ve sıradanlık duygusuyla Kamer-i Münir hâlesinde nuranî bir konuma sahip, menendi bulunmayan, MİKÂİL’e denk bir erişilmez erişilmeziydi.
“O, Rehber-i Ekmel’in (S.A.S.) ve veliler serveri halifenin statiğini yapıp blokajını ortaya koydukları semavî mirası değerlendirme ve akla durgunluk verecek seviyeye ulaştırmada –havl ve kuvvet Allah’tan, himmet Hazret-i Rehnümâ’dan- sekene-i semâvâtı gıptaya sevk edecek bir kıvam sergilemiş ve müminleri sevinçle şahlandırmış, münafıklara da inkisarlar yaşatmıştı. Hayat-ı seniyelerinin sonuna kadar zafer üstüne zaferlerle bir Zülkarneynlik göstermiş, ruhunun ufkuna yürüme faslında da isabetli bir halef intihabı yöntemiyle bu fani âleme veda etmişti.”
Prof. Dr. Ömer Yıldız, “İlahî Sanat Eseri Molekül HEMOGLABİN” başlıklı yazısında, hemoglobini oksijen taşıyan bir kamyona benzetiyor, ayrıca onun oksijen depolayarak yaptığı harika hizmetleri anlatıyor.
Yıldırım İlhan, “Yaşamayı Değerli Kılan Şey” başlıklı deneme türü yazısında, dost kazanmanın ve dostluğu korumanın öneminden bahsediyor.
M. Fethullah Gülen “Aşkı Olmayan” münâcâtı ve “Doğ Ruhuma” naatı ile Allah’a ve Resulullah’a derin sevgisini ve hasretini dile getiriyor.
Ali Haydar “Hileyle Yönlendirme Stratejileri” başlıklı yazısıyla, medya ve diğer yollarla insanların iradelerine vurulan görülmez zincirler üzerinde duruyor. Bunlara karşı direnç ve beslenme kaynaklarımıza dikkat çekiyor.
Biyoğrafi dalında Emin Osman Uygur, “Hakperest Bir Naşir Eşref Edip” yazısında, bu zatın, neşrettiği dergilerle verdiği mücadeleyi, Üstad’a ve Risale-i Nurlara sahip çıkışını anlatıyor.
Prof. Dr. Osman Arslan, “Böbreklerimizin Vazifeleri ve Sorumluluklarımız” başlıklı yazısında, bir milyon nefron taşıyan böbreklerimizin önemi ve bize düşenler üzerinde duruyor.
Prof. Dr. Ömer Serranur’un yazdığı ve bir önceki, sayıdan devam eden “Akılları durduran Retina -2” başlıklı yazıda, on ayrı hücre tabakasının retinadaki işlevleri anlatılıyor…
Kalbin Zümrüt Tepeleri’ne ek olarak yeni yazılan “Farklı Mertebeleriyle Nefis-4” yazısında “Nefis, insanın manevî anatomisine yerleştirilmiş ahlâk-ı mezmûne ve mesâvî alıcı (almaç); latîfe-i rabbaniye olan kalb ise, ahlâk-ı hasene ve evsaf-ı mahmude radyosu mesabesindedir.” denilmektedir.
Sarsılmaz ve yorulmaz yazarımız Prof. Dr. Atıf Bey “Embriyonik Kök Hücreleri Ne Vaad Ediyor?” başlıklı yazısında, ilmin vaad ettiği güzel gelişmeleri ve doğabilecek risk ve tehlikeleri ele alıyor.
Sophia Pandya “Nijerya’da Kaçırılan Kız Öğrenciler” başlıklı yazısında, militanlaşmanın sebeplerini ve Hizmet Okullarının önemini belirtiyor.
Enes Cansever, “Gurbette Hakka Yürüyen Yiğitler” başlıklı yazısında, Avustralya’da vefat eden, Sezer Morkoç ile Orhan Kurucu’nun vefatlarını ele alarak, daha önce dünyanın çeşitli ülkelerinde vefat eden yiğitlerin fedakârlıklarını hatırlatıyor.
Sadık Sefer, “Hakkı İkame Hassasiyeti, Haksızlık Karşısında Nebevî Duruş” başlıklı yazısında Efendimizin (S.A.S.) peygamberlikten evvel bile, haksızlıkları önlemek için kurulmuş bir organizenin içinde bulunduğunu anlatıyor.
Yusuf Turan, bu ay da “Ah Kalbim!” şiiriyle kervana katılıyor…
Edip Ahmet Yesevî, “Dua” başlıklı hikayesinde, sadaka ve dua ile bir bela ve kazadan kurtuluş” anlatılıyor.
Önder Uşaklıoğlu, “Üzülme Ne Olur, Gül, Anacağım” şiiriyle, annelere ümit üfleyen adanmış ruhların hissiyatını dile getiriyor…
İşte 2018 Ağustos sayısıyla Çağlayan dergisinin muhtevası… Fihrist–vârî bu tanıtımla bir şeyler ifade etmeye çalıştım. Ama esas olan bilhassa başyazının ve orta sayfaların müzakere ele alınmasıdır. Tevhidi; ilmî ve fennî derinliğiyle anlatan tefekkür yazıları da aynı hassasiyetle müzakere edilirse, iman problemine çözümleri de ele almış oluruz…
[Abdullah Aymaz] 6.8.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Zulme cevap: Yine hizmet [Ali Emir Pakkan]
Geçtiğimiz günlerde Şibirgan Afgan-Türk Lisesi, Dostum yanlısı polislerin ve silahlı askerlerin baskınına uğradı. Maarif Vakfı, uzun süredir bu liseyi gasp etmeye çalışıyor, veliler ve öğrenciler direniyordu. Baskında yaralananlar oldu. Afganlılar, okullarını Türk haramilere vermek istemiyordu.
1 Ağustos 2018, üniversite sınav sonucu açıklandı. Maarifçilerin el koymak istediği Şibirgan Afgan Türk Lisesi öğrencileri ilk on derecenin 9’unu kazandı. Afgan Türk Kız lisesinden Tahmine Abdulsabur Payende ülke birincisi oldu. Payende, ilk tercihi olan Tıp Fakültesine yerleşti.
Çağ Eğitim Kurumları çatısında eğitim hizmetini veren Afgan Türk Okullar mezun olan 435 öğrencisini değişik bölümlere yerleştirmeyi başardı.
Geçtiğimiz günlerde okul gasplarını yurt dışına taşıyan kişi Afrika turundaydı. Gittiği her yerde hizmet hareketini kötülüyordu. Anadolu gönüllülerine kin ve nefret kusuyordu!
O sırada bir arkadaşın gönderdiği fotoğraflar düştü telefonuma...
New York’tan bir grup öğrenci, Afrika’ya yardım kampanyası başlatmış. Kuyular açmışlar. Gönüllü çocuklar, Amerika’dan götürdükleri hediyeleri fakir bölgelerde dağıtıyorlardı.
Her bir karede yüzü güldürülen Afrikalı çocuklar vardı!
Gözlerimi alamadım.
Arkadaş o karelerin altına şu notu düşmüştü:
“Bu dünyada size su bile yok sözlerine maruz kalan Hak dostlarının evlatları, dünya insanlığına bir yudum su olmak için çalışmaya devam ediyor. ELHAMDÜLİLLAH...”
Zulüme verilen cevap, hizmete devamdı.
[Ali Emir Pakkan] 6.8.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Damada bir Lala Bulun! [Kadir Gürcan]
En yakınındakileri idari hizmetlere getirmek, koltuklarından endişe eden devletlilerin ilk aklına gelen çarelerden. Hiçkimse bu hususta kendisinden emin olmasın. Tarihin köhne odalarını kurcalayıp, sanki çok farklıymış gibi ders ve ibretler çıkarmaya gerek yok. Kendisini akraba ve yakın çevresinin ötesine geçirebilmiş idareci sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Bilinen siyasi tarihin her yerinde aynı.
Toplum nazarında, özellikle yakın çevreyi koruyup, kayırma, devlet büyüklerinin savruldukları ilk şaranpol.Yabancıların Nepotism dediği, dost, yakın ve akraba çevresini koruyup kollama, devlet kademelerine yerleştirme takıntısı yirmibirinci yüzyılın da problemi.
Kendisinden daha zeki insanlarla çalışabilme kabiliyetini yitirmiş ya da hiç bir zaman böyle bir kabiliyeti olmamış iktidar sahipleri için, günün birinde herşeyini kaybetme endişesi uykuları kaçıran ve her yeni günü kabusa çeviren bir durum. İlk Cumhuriyetin Kurucu Paşaları da aynı kabusu hayat boyunca yaşamışlar. Oğlu ve damadı olmayan İlk Cumhurbaşkanı'nın uyuyacağı zaman “İsmet uyandı mı?” diye sorduğu söylenir. Sonraki yıllarda, İki Paşa birbirlerine düşüp, “Paşalar Kavgası!”na malzeme olmuşlar ama, daha büyük endişeler karşısında sırt sırta vermeden de edememişler. Bu anekdotun tarihi vesika değeri, yakın tarih uzmanlarını ilgilendiriyor. Söylenti bile olsa, Cumhuriyeti kuranların, hayat boyu, başka ülkeleri ziyaret etmemeleri bu endişelerden hiç kurtulamadıkları noktasını güçlendiriyor. Uyuyup, rüyalarında şeytan görmektense, uyanık kalmayı tercih etmişler.
Başkan ismine bir türlü alışamayan bizim devletli ile Başkan gibi davranmayı bir türlü beceremeyen Trump arasında, Nepotism eğilimi, yakın akraba, dost, yeğen, oğul, damat kollama noktasında ciddi benzerlikler var. Her ikisi de oğlanlardan muzdarip. Trump'ın büyük oğlu, Trump Jr, Rusya'nın ABD seçimlerine müdahale projesinde topun ağzında. Kendisini unutturmak için eşinden boşandı. Şimdi meşhur bir haber spikeri ile siyasi haberlerden daha çok magazin sayfalarına malzeme oluyor. Savcı Robert Muller'in nefesi Baba Trump kadar, onun da uykularını kaçırıyor. Baba Trump'ın özel avukatını kedi yavrusu gibi ensesinden tutup mahkeme önüne diken Muller, aynı şeyi Trump Jr'a neden yapmasın?
Başkanlığının daha ilk aylarından itibaren etrafına yakınlarını doldurmaktan çekinmeyen Trump'a, kurt siyasetçilerden birisi “Kahrolası Adam! Yanına Washington'u bilen birilerini al!” uyarısında bulunur ama, nafile! Kız İvanka ve Damat Jared Kushner, Beyaz Saray'ı usta siyasetçiler için yaşanmaz hale getirenler olarak biliniyorlar. Beyaz Saray'ın Karanlık Noktası, Şovenist, Beyaz-ırkçı Steve Bannon'un başını yiyenler de Kız-Damat ikilisi.
Jared Kushner, Trump'ın Ortadoğu boşluğunu dolduruyor. Damat Kushner'ın mürebbisi, rehberi, Lala'sı Amerikan Siyasetinin en güçlü adamı kabul edilen Henry Kissinger. Trump, bu duayen siyasetçi ile münasebetini damadı vasıtasıyla devam ettiriyor. İsrail'deki ABD elçiliğinin Kudüs'e taşınması projesi, Trump'ın değil, İsrail ile çok ama çok ciddi ekonomik ve duygusal bağları olan düğür-Kusher ailesinin projesi. Kulisler, ABD siyasetinin efsane adamı Kissinger'in Damat Kushner'i “Geleceğin Kissinger'i” olarak yetiştirdiğini konuşuyorlar.
Hergün siyasi bir gaf ile gündeme gelen Trump geleceğin planlarını yapmaktan daha çok, seçimlere fesad karıştırma suçundan nasıl aklanacağını düşünüyor. Damadının yaptığı günlük hatalardan da bıkmış olmalı ki geçenlerde, kızı için keşke “Tom Brady (Patriots Takımının bir oyuncusu) ile evlenseydi!” temennisini dillendirdi. Belli ki, damadından iyice sıkılmış.
Şimdilik ekonomi ile ilgilenen bizim Milli Damad'ın siyasi bir ağırlığından bahsedilmiyor. Bakanlığının daha ilk günlerinden kötü bir başlangıç yapması bütün ümitlerini kırmış olmalı. Sıhri akrabalık dışında hiçbir özelliğinin olmaması, siyasi açıdan bütün başarılarının önünü tıkamış durumda. Kayınpederi ağzını açmasına müsade etmiyor. Dolar'ın gümbür gümbür gelişini durduramazlarsa, ailecek büyük bir enkazın altında kalmaları an meselesi.
Devletin çalışan kurumlarını akamete uğratıp, mekanizmayı aile şirketine dönüştürmenin en büyük dezavantajı, aile mensuplarının kendi aralarındaki sevgi, saygı, muhabbet ve mesafeyi, birbirlerine karşı tehdit unsuru haline getirmesini netice veriyor. Sayın Başkan'ın Afrika gezisindeki bir konuşmasında, mahmurluğuna engel olamayan Damad'ın uyuklaması, devlet işleri ile aile işlerini birbirine karıştırdıkları konusunda ciddi bir dışa yansıma. Sürekli bağırıp duran Kayınpederi idare etmenin en güzel yolu, söylediklerine hiç kulak asmamak. Milli Damad'ta şu an o taktiği uyguluyor olmalı. Başka türlü geçim mümkün mü?
Milli Damad'ın Türk Ekonomisi ile alakalı söyledikleri ciddiyete alınmayacak kadar sudan şeyler. Boş ve havaya savrulmuş kehanetler; “Türk Ekonomisi, önümüzdeki yüzyılın en iyilerinden birisi olacak...” Bunlar bir tarafa, basın açıklamalarında Kayınpederinin emirlerini yerine getirse de, iş yapıyor olmak zevkiyle ağzı kulaklarına varıyor. İyi de insan, Dolar'ın 5 YTL'ye çıktığı bir ortamda, hal çarelerini gülerek anlatmaz ki! Kayınpeder burnundan soluyor, patlaması an meselesi.
Şimdiye kadar Milli Damad'ta bir kıvılcım görüp, onun üzerine geleceğe ait bir yatırım yapıldığını duymadık. Öyle bile olsa, Saray çevresinden, eski partililerden ya da Sayın Başkan'ın huyunu bilenlerden birisi, Damat'a biraz çeki düzen verse iyi olacak. Bir tane rehber, mürşid veya Lala bulun. Parası ne ise devlet kasasından öderseniz. Kim hesap soracak!
“İyi ama, bizim bir Kissinger'ımız yok ki!” demeyin. Lala Hulusi olur, Lala Bülent olur. Hatta Lala Fehmi bile olur. En son zikrettiğimi yabana atmayın. O, sürekli Saray duvarından top aşırarak kendisine kapının ne zaman açılacağını bekliyor. Herşeyini kaybetti, Lala'da olur, rehber de.
[Kadir Gürcan] 6.8.2018 [Samanyolu Haber]
İki bin 592 askeri ihraç eden ‘Deniz Kuvvetleri Tasfiye Merkezini’ tek tek ifşa etti: “Cihat Yaycı ve ekibi”
15 Temmuz sonrası Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki hukuksuz tasfiyelerin merkezi olan Deniz Kuvvetleri ATİİİ (Adli Takip, İdari İşlem ve İnceleme) biriminde olanları, orada bir süre görev yapan astsubay anlattı. Donanmada binlerce askerin hayatını nasıl kararttıklarını tek tek anlatan astsubay, merkezin emrinde bulunduğu Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın yaptıklarını deşifre etti.
Cihat Yaycı’nın başkanlığındaki ekip son 2 yılda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan 2 bin 592 personelin ihraç olmasına sebep oldu. Deniz Kuvvetleri’nde bugüne kadar 31 amiral, bin 364 subay, bin 74 astsubay, 30 uzman erbaş ve sözleşmeli er/erbaş ile 84 devlet memuru ve işçi statüsündeki personel ihraç edildi.
BT Astsubay Kıdemli Başçavuş Ersin Demircan isimli ihraç olmuş askerin Twitter’da @AtiiiSube hesabından yazdıkları sırasıyla şöyle:
VİCDANIM SUSMAMI ENGELLEDİ
”Vicdanım susmamı engelledi! Bu nedenle yazıp paylaşmak istedim. Gördüklerimi ve şahit olduklarımı yazarsam kendimi daha iyi hissedeceğimi düşündüm. Acı ama, devletin rütbe verdiği ve önemli koltukları işgal edenler öylesine hukuksuzluklara imza atıyorlar ki, vicdan sessiz kalamıyor! Ben BT Asb.Kd.Bçvş. Ersin Demircan.
20 Eylül- 05 Aralik 2016 tarihleri arasında Deniz Kuvvetleri ATİİİ (Adli Takip, İdari İşlem ve İnceleme) Şubede Adli Takip Asbsubay olarak görev yaptım ve görev esnasındaki hukuk adına sorularım birilerini rahatsız edince beni de aynı çuvala koyup KHK’lı yaptılar.
Saygımı hep koruduğum ve koruyacağım kutsalım -Devletim- hukuk yeniden tesis edildiğinde benim ve diğer hukuksuzca tasfiye edilenleri hatırlayacaktır.
Kimseden birşey istemiyorum ve istemeyeceğim! Kendini, makamını ve çıkarlarını düşünen ve politikanın seyri ile hareket edip İTİBARINI altüst edenler sedece kendilerine zarar verebilir, bana değil! Vira Bismillah!
Deniz Kuvvetleri ATİİİ Şube: sadece bir şube deyip geçmemek lazım. 15 Temmuz sonrası Türkiye’nin yaşadığı hukuksuzlukların küçük bir laboratuvarı aslında! Şube kısaca; Deniz Kuvvetlerinden personel tasfiye etmek maksadıyla kurulmuş, kuralsız şekilde çalışan ve yapılan hukuksuzluklara kılıf uydurmaya yarayan birim.
PERSONEL BAŞKANI CİHAT YAYCI’NIN İLK SÖZÜ
Yazıma Cihat Yaycı Personel Başkanı olduğunda, yapmış olduğum ziyarette kapıdan girer girmez bana söylediği cümle ile başlamak istiyorum; “Bak gördün mü, benimle daha öncesinden husumeti ve mahkemesi olan herkes ihraç edildi. Hepsi F…’cü çıktı” dedi ve devamının çok alt seviyelere kadar süreceğini söylemişti! Listelerin çok önceden hazırlandığının ilk kanıtı da bu şekilde ortaya çıkmış oldu.
Cihat Yaycı’nın bizzat kendi referansı ile atamamın yapılmasını müteakip ATİİİ Şube’de çalışmaya başladım. Küçük bir odada, seçilmiş 15 kişi gece gündüz neredeyse 24 saat yoğun mesai yapıyorduk.
Tabi bu arada şunu değinmeden geçemeyeceğim. Bu seçilmiş personelin büyük çoğunluğu daha önce Balyoz, Ergenekon, Amirallere süikast, fuhuş ve bilimum davalardan yargılanmış ve hala da yargılanması devam eden kişilerden oluşuyordu.
Bir yandan harıl harıl açığa alınacak personel listeleri hazırlanıyor, bir yandan daha önce açığa alınan personelden ifade alınıyor, bir yandan yurt dışı görevinde olanlar geri çağrılıyor, bir yandan gelen ihbar mektupları inceleniyor, bir yandan personel ve ailelerinden gelen mektuplar inceleniyor, bir yandan şubenin yeri yetersiz olduğu için yeni yer bakılıyor, bir yandan bu şubeye yerleştirilmek üzere 5000 kişilik dosya ve dolap siparişi ile uğraşılıyor, bir yandan yeni kurulacak olan PAİTU sistemi ile ilgili detaylar görüşülüyor, bir yandan da Cihat Yaycı’nın bitmek bilmeyen isteklerine cevap vermekle geçiyordu. İhraç olana kadar çocuğumu gün yüzü ile gördüğümü hatırlamıyorum. 24 saat dilimi yetmiyordu gerçekten. Bundan sonraki kısımlarda ise; görev yaptığım zamanda yaşadıklarımı, gördüklerimi ve duyduklarımı aktaracağım.
KUVVET KOMUTANININ EŞİ KARIŞINCA HEMEN EMİR VERDİLER
ATİİİ şubede yine bir ihraç yazısı hazırlanıyordu ve ismini hatırlamadığım bir subayın (15 Temmuz ertesinde gözaltına alınanlardan) ihracına destek olması bakımından çocuğunun Conkbayırı kolejinde okuduğu bilgisi girilecekti.
Önce Ebru binbaşı; ben o kişiyi tanıyorum, iyi ama herkesin çocuğu orada okuyor hepsi de F…’cu değil ki dedi, sonrasında ben çıkıştım ve dedim ki; Benim de çocuğum Anafartalar Kolejinde okuyor, Oran lojmanlarında kalanların yarısı da çocuklarını o okula gönderir. Eğer işlem yapacaksanız benim bu şubede bulunmam etik olmaz ya beni bu görevden alın ya da bunu sebep olmaktan çıkartmanız gerekiyor.
Kuvvet Komutani Bülent Bostanoglu’nun esi de o okula surekli gelip giderdi. Madem oyleydi neden herkese engel olunmadi? Dedikten sonra once Cihat Yayci’ya ordan da konuyu Kuvvet Komutanina aktardilar. Kuvvet Komutani her iki okul icin islem yapilmamasi konusunda direktifte bulundu! Hukuk yok, ona göre şuna göre işlemler..Yazık.
Ucu kendisine de dokunacakti ne de olsa!!! Sözde kuvvetin başındaki kişi! Kendisine dokunacak. Herşeyi sümen altı yaptı, siyasetin emrine uydu ve şimdi de gitti. Tabi Cihat Yaycı kendi uydurduğu FETÖMETRE’sinde çocukların okul durumunu puan hesaplamasına dahil etmekten de geri durmadı.
FERHAT KAZANÇLI’NIN İŞLEMLERİ
Benim kimseyle hesabım yok ama dilerse Devlet zamanı geldiğinde hesap sorar. 15 Temmuz gecesi deniz kuvvetleri harekat merkezinde nobetci olan subaylari kurtarmak icin ATİİİ Şube’den Ferhat Kazanç cok ugrasmisti.
Fakat -anlaşılmaz şekilde- ne kadar mucadele etseler de ne savcilari ne de Cihat Yaycı’yı ikna edememislerdi!
Suçlu olup olmadıklarına ve görevlerini yapıp yapmadıklarına bakılmasızın bir yerden emir almışlarcasına herkesi tutuklatmışlardı.
O gun nöbetci olanlari neredeyse ihrac ettiler ama Ferhat Kazanç’ın koruduğu kisiler hala ihrac edilmemişlerdi.
Ferhat Kazanç her ortamda o kisilerin masumiyeti icin konusma yapıyordu ve diger subaylardan da bu konuda destek almıştı.
KHK öncesi isimleri listeye girdikce, bu kişileri bir şekilde cikartiyorlardi. Ama bunu daha fazla devam ettiremedi ve onlar da ihrac oldu!Kim ne için hangi kanunla ihraç edildi ben hala bilmiyorum. Hukuksuz ve imzasız tasfiye listelerini hazırlayanlara sormak lazım!
AİLELERİ DE AÇ KALMASI İÇİN İHRAÇ ETMELİYİZ
Cihat Yaycı ATİİİ Şube ilk kuruldugu donemde hepimizi toplayip “devlet bu vatan hainlerinin ailelerini beslememeli, onlarin ailelerinin ac kalmasi icin ihrac etmeliyiz” dedi. Bu konuşmaya tüm şube personeli şahittir. Atama D.bsk. bile hepimizin icinde: “Bu bylock bilgileri ve diger bilgiler size nerden ulasiyor, guvenilir mi bu kaynak” diye sorguluyordu. “Devletin en guvenilir istihbarat kurumunun verdikleri bilgilere inanmayacagimda ya ne yapacagim” diye cevaplamıştı kendi sorusunu. Vicdanın rahatlatmak adına olsa gerek! Tabi bu arada, bizim MİT’e yazdığımız, özellikle Bylock hususundaki hiç bir evraka MİT’ten cevap gelmedi nedense… Ne kadar güvenli bir istihbari bilgi olduğunu sizin takdirlerinize bırakıyorum artık.
AİLELERDEN GELEN MEKTUPLAR
İhrac, tutuklu, gecici gorevle uzaklastirılanlarin kendisi ve ailelerinden gelen mektup sayilari her cuma genelkurmay personel başkanlığına bildirilir ve o da genelkurmay başkanına rapor verirdi. Gelen dilekce ve mektup sayilari az oldugunda “bak goruyor musunuz ne kadar hakliyiz ki kimse mektup veya itiraz etmiyor” diye kendilerince gurur duyuyorlardi.
Cihat Yaycı bu mektupların hepsini tek tek üşenmeden okurdu. Ben de fırsat buldukça okumaya gayret ederdim. Hele bir Asb. arkadaşın eşinin yazmış olduğu mektup vardı ki tarihe mâl olacak bir yazı kaleme almıştı. İnşallah bir gün tekrar okumak nasip olur! Atiii Şubede “Paitu (personel adli, idari takip uygulamasi) programi kuruldu ve personel ile ilgili elde edilen tum bilgiler (genkur, MSB, Emniyet, ya da Cihat amirala elden teslim edilen istihbari bilgiler adi altinda) fisleme sistemi ile kayit altina alındı.
EMNİYET: MAHKEMELERDE DELİL OLARAK KULLANILAMAZ
Bylock (bu listelerin hepsi exell dosyasi seklinde A4 sayfasinda ve imzasiz seklinde), bank asya hesap (anne, baba, kardes, kayinlar), sgk kayitlari (cemaat/f… baglantili isyerlerinde calisan akrabalar), mezun olunan okullar (cemaat/f… ile baglantili okullardan mezun olan en yakin akrabalar baldiz dahil teyzesinin oglunu bile girmistik bir kisiye), Paitu programindaki personelin sayfasina ayni bilgileri defaaten yazardik. Emniyetten, genkurdan, MSB’den, Elden teslim edilen belgelerden, hepsinden ayni cumle kurgulariyla yazilmis istihbari bilgileri tek tek girerdik.
Sadece kapak yazisi farkli olurdu icerik-döküm olarak hepsi ayni idi. Kisinin sayfasi doldukca dolardi. Bu da şubenin ve Cihat’ın elini güçlendirirdi. Bu şekilde yapılması Cihat Y’nin isteği idi. Hukuksuzluğa kılıf mı acaba?
Neden ayni bilgileri tekrar tekrar giriyoruz dedigimde; Sen sadece gir sorma dediler!
Sonradan anladim ki bunu bu sekilde yapmamizin tek sebebi; “Bak goruyor musunuz adamin sucunu farkli birimlerden teyit ediyoruz, kisinin suçunun ispatini defalarca onaylatiyoruz goruyor musunuz” demek icinmis. Oysa hersey zaten sahteydi! Hukuki dayanak delil hiç yoktu. Ama listeler her daim artıyordu. İşin en trajikomik tarafı; Emniyetten gelen istihbari bilgi raporlarının kapak sayfasında hep şu cümle yazılı idi: “Bu bilgiler mahkemelerde delil olarak kullanılamaz”.
Istihbarat birimlerinden gelen her bilgiye bu not düşülmüş olmasina rağmen Cihat Yaycı bu listeleri fotokopi çektirir, üzerine bir kapak yazısı yazdırır, imzalar atılır sonrada Adli Müşavir vasıtasıyla Cumhuriyet Savcılığına (Tabi bu savcılarda ayarlanmış savcılardı) suç duyurusunda bulunulur bir an önce tutuklanmaları sağlanırdı. Bir an önce kisilerin tutuklanması onun işine geliyordu çünkü bu sayede daha rahat ihraç edebiliyordu.
Ferhat Kazanç’a sunu sormustum; “elimizdeki bilgiler tukendi herkes icin islem yaptik bundan sonra ne olacak?” dedigimde bana cevap olarak; 2000 yilindan itibaren askeri okul sinavlarini inceleyecegiz, tam puan alanlarin hepsi hakkinda islem yapacagiz. Bazi yillarda asil ve yedek kontenjanlar kadar tam puan alan bircok kisi oldugunu tespit ettik onlarla ugrasacagim demisti!
Gazete kupurundeki bilgilerden bircok kurmay subay hakkinda inceleme baslattilar! Ne hikmetse kimin cemaatten olduguna dair hemfikirdi bizim subaylar! Ferhat binbaşı, Ebru binbaşı, her iki Bülent yarbay, en basta da sube muduru olacak kişi!
Ferhat “ben adamin yuzunden ve gozunden kimin F.töcü oldugunu bilir ve tanirim” diyordu. Hislerinle mi karar veriyorsun dedigimde hata payim hic yok demisti! Yabanci dil sinavlarinin tum incelemesini Ferhat yapti! Bir yil 60 diger yil 80 puan alan kisi hakkinda da işlem yapti. Birisi calisarak kursa giderek bu puana ulasabilir dedigimde bana cevap olarak “imkansiz, birisi bir yilda 20-30 puan yukseltemez, ben kendimden biliyorum, bu imkansiz” diyordu! Öyle ya, Ferhat K. öyle ise, kimse ondan daha iyi olamaz! Evet yine kendi hisleriyle herkesi yakti sonunda! Sonrasında istedigi oldu ve yurtdisi gecici goreve tayin oldu. Tek derdi herkes donsun ben oraya gideyim idi!
DAİREDE DÖNEN KİRLİ İLİŞKİLER
ATİİİ Şube Muduru Cenk Durmazer Albay yukaridan gelen hicbir sey icin yorum yapmaz yerine getirir ama bize soylenirdi sürekli. Cihat Yaycı’ya hep saydirirdi imali sozlerle! Biraz karanlık-kurnaz ve ne yaptığını çözemediğim biri idi. Cihat Y’nın arkasından iş çeviriyor hissine kapılırdım bazen. Ferhat binbaşı ve Bülent ARDIÇ Yarbay (ZAZA lakapli olan) ile calisirlar herseyden birsey cikartmak icin gece gunduz calisirlardi, bazen eve bile gitmezlerdi neredeyse!
Ebru Nilhan Bozkurt Binbaşı, kin duygusuyla herkese saydirir, kafasina koydugu, kendince herkes icin yorum yapar ve etkide bulunurdu! Cihat Y’yi zerre kadar sevmez ve güvenmezdi. Cihat Yaycı’da yanindan ayirmiyor nedense…
ADLİ MÜŞAVİRİ BÖYLE GÖNDERDİLER
Atiii sube ilk kuruldugunda o zaman Deniz Kuvvetleri Adli Müşaviri olan …. Yarbay, surekli bizim subeye gelir gider bilgi alisverisinde bulunurdu!
Bir kac gün sonra Cihat Yayci bana; Adli Müşaviri odaya almayin, ne söyleyecekse kapidan soylesin diye emir verdi.
Adli Müşaviri cogu hususta usulsuz is yaptigimizi, kanunda olmayan kararlara islem yaptigimizi dile getirip cogu evragin altina imza atmiyordu!
Yaklasik 15-20 gun sonra Adli Müşavirin tayini donanmaya cikti. Hemen ertesinde ise sebebini anlamistim. Cunku o gun Paitu sistemine admusun iki cocugunun kapatilan Anafartalar Kolejinde ogrenim gordugu bilgisini girmistik.
Oysaki Oran lojmaninda oturanlarin yuzde 70’inin cocugu orda ogrenim goruyordu ve biz sadece 10-15 kisinin bilgisini sisteme girmistik.
Yani adamına göre muamele. Şimdi anlıyorum ki, her kim listeleri oluşturuyorsa zaten önceden herşeyi hazırlamış!
YURTDIŞINDAN YALAN SÖYLEYEREK GETİRDİKLERİ ASKERLERİ TUTUKLADILAR
Yurdisi daimi gorevden geri cagrilma islemlerini Ferhat Bnb.tek basina hallederdi. Cagrilan insanlar cagrilma sebeplerini ogrenmek icin telefon ile ararlardi ama Ferhat Kazanç Bnb. hicbirine bakmazdi.
O donem telefonlara sadece ben bakardim zorla bazi telefonlari cevaplamasinı saglardim. Yetkili ve sorumlu o olduğu ve kaçmaması gerektiğini düşündüğüm için!!!
Ferhat bnb. Insanlara geri cagrilma sebebini soranlara; rutbe durumuna gore ”Abicim, kardesim, komutanim, efenim; Inanin suphe edeceginiz bir husus yok sizi 15 Temmuz sonrasinda olusan personel zaafiyetini gidermek tasarrufuyla cagirıyoruz. yoksa sizle alakali hicbir adli islem yok sadece genkurun ve kuvvetimizin tasarrufu!” der ve bunlari soylerken de bize bakarak kaş göz el kol isaretiyle insanlari kandirmak icin yalan soylemis olmasini alay edercesine gosterirdi! Üzücü ve ama bu duruma hemen tüm şube çalışanları şahittir.
Ona inanip gelen insanlarin neredeyse hepsi hapse girdi! Cafer Topkaya Bnb.’nın sureci de tıpkı bu şekilde işlemişti.
AİLEDEN BİRİNİN BANK ASYA HESABI İHRAÇ İÇİN YETERLİYDİ
Israil’deki İdari Ateşe Kd.Bcvs. Sinan Kececi’yi geri cagirmamizin sebebi; esinin mezun olduğu universite!
Tüm Türkiye biliyor ki, kimler nereden kimin okullarından mezun oldu!!!! Acı ama gerçek… Avrupa ulkesinde gorevli bir assubayımızı da ailesinden birisinin Bankasya’da hesabinin olmasiydi (Esi devlet memuruydu ve gorev dolayisiyla esinin yanindaydi. Yeni dogum yapmis birisiydi).
Cagrilanlarin hemen hemen hepsi bu tur sebeplerle cagrilmisti ve hepsine F…’cu yaftasi yapistirilmisti. Ferhat ve digerleri yurdisinda gorevde olanlarin neredeyse hepsini vasifsiz ve calinmis sinav sorulari sayesinde o notlari alarak bu gorevlere atandirildiklarini soyler ve inanirdi. – Hisleri öyle söylüyordu galiba.. NATO ve diğer yurt dışı görevler ile ilgili kaç kişinin yabancı dili yetersiz dendi acaba? Ben cevabı bilmiyorum..
Atiii Subede gorev yaptigim donemlerde şahit oldugum hususlari hatirladikca yazmaya devam edecegim!…
[TR724] 6.8.2018
Gökhan Açıkkollu; Beraat… Bu masumun hesabını kim soracak? [Bülent Ceyhan]
Tarih Öğretmeni Gökhan Açıkkollu, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ihbar üzerine İstanbul Ümraniye’deki evinde gözaltına alındı. 13 gün gözaltında tutulduğu süre içinde hiçbir resmi ifadesi alınmadı. Sürekli darp edilerek psikolojik baskıya maruz kaldı. Şeker ve panik hastalığı bulunmasına rağmen ilaçlarını alamadı düzenli beslenemedi. Geçirdiği krizlerin ardından iki kez hastaneye kaldırıldı komada kaldı. Her seferinde hastaneden çıkarılıp nezarethaneye geri getirildi. 42 yaşındaki Açıkkollu, İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde gördüğü muameleye dayanamayıp 5 Ağustos 2016’da hayatını kaybetti.
İnsanlık dışı muameleler, ölümünden sonra da devam etti. Gökhan Açıkkollu hainler mezarlığına gömülmek istendi. Cenaze ailesine teslim edilmek istenmedi. Diyanete bağlı imamlar cenazeyi yıkamadığı gibi ‘hain’ olduğu gerekçesiyle cenaze namazını bile kıldıramayacaklarını açıkladı. Açıkkollu ailesi evlatlarının cenazesini eşinin memleketine götüreceğini beyan ederek teslim almayı başardı. Adli Tıp görevlilerinin yapması gereken cenaze ilaçlama işlemini bile aile yakınları kendileri yapmak zorunda kaldı. Kendi şahsi araçlarına zor bela yerleştirebildikleri tabutla saatlerce yolculuk yapıp Konya’nın Ahırlı İlçesi’ne bağlı Büyüköz Mahallesi’nde getirildi. Cenaze, mahalleliler tarafından namazı kılındıktan sonra toprağa verildi.
ADININ GEÇİRİLDİĞİ DARBE DAVASI BERAATLE SONUÇLANDI
Açıkkollu hakkında ihbarcı olduğu iddia edilen Habib Ertürk, yargılandığı davada ifadelerini geri çekti. Açıkkollu ile ilgili ithamların polisin uydurması olduğunu ve kendisine yapılan baskılar neticesinde bu ifadelere imza atmak zorunda kaldığını anlattı. Savcılık elde hiçbir delil olmadığı halde Açıkkollu’yu darbeci polisleri sevk ve idare etmekle Boğaz Köprüsüne yönlendirmekle suçluyordu. Ancak hayatını kaybettiği için dava dosyası düşmüştü. Açıkkollu ile irtibatlı olduğu iddia edilen kişiler yargılanmaya başlamıştı. Yargılama sonunda aralarında polislerin de olduğu tüm sanıklar ‘darbe’ suçundan beraat etti! Ancak örgüt üyeliği suçlamasıyla cezalandırıldı. Yani Açıkkollu yaşasaydı o da muhtemelen darbe suçundan beraat edecekti.
SKANDAL GÖREVE İADE KARARI 1,5 YIL SONRA GELDİ
Hakkında hiçbir yargı kararı olmadığı, resmi bir ifadesi bile bulunmadığı halde havuz medyası tarafından hala hain olarak gösterilen Açıkkollu ile ilgili bir skandal karar da ölümünden 1,5 yıl sonra geldi. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın raporuyla da sabit olmak üzere işkence sonucu öldüğü tespit edilen öğretmenin görevine iadesine karar verildi. 7 Şubat 2018 tarihli Milli Eğitim Bakanlığı’nın E.2561776 sayılı öğretmenin Açıkkollu’nun göreve iade kararının, okul müdürü tarafından yine meslekten ihraç edilmiş olan Gökhan öğretmenin eşine tebliğ edildi.
HİKAYESİNİ HABER YAPAN GAZETECİYE VERİLEN ÖDÜLE BİLE TAHAMMÜL EDEMEDİLER
AKP iktidarı ve yandaş medya, Açıkkollu’nun hikayesinin haber yapılmasına bile tahammül edemedi. Hiçbir sabit suçu olmadığı halde sürekli hain olduğu ifade edildi. İşkence suçu görmezden gelinerek müstehakmış gibi gösterildi.
Gökhan Açıkkollu’nun işkence sonucu hayatını kaybettiğine dair sağlık raporları ve görgü tanıklarının ifadelerine dayanarak haber yapan gazeteci Bülent Ceyhan da bu linç kampanyasından nasibi aldı.
Ceyhan, Açıkkollu’nun hikayesini anlattığı haberi ile Metin Göktepe Ödülü’ne layık görüldü.
Polis işkencesi sonucu öldürülen Evrensel Gazetesi Muhabiri Metin Göktepe adına 21. Düzenlenen ödül töreninde jüri 14 gazeteciden oluşuyordu.
31 Mart 2018’de Bülent Ceyhan’ın TR724 eGazete’de yayımlanan ‘İşte Gökhan Açıkkollu Cinayeti’nin Belgeleri’ başlıklı haberinin ‘Yazılı Haber Ödülü’ne layık görüldüğü açıklandı ve haberleri yapıldı.
HAVUZ MEDYASI ÖDÜLÜN İPTALİ İÇİN KAMPANYA BAŞLATTI
Yarışmanın sonucunun duyurulmasıyla birlikte iktidara yakınlığıyla bilinen Yenişafak Gazetesi, 2 Nisan’da “FETÖ’cü gazeteciye ödül” başlığıyla bir haber yayınladı. Ödülün Ceyhan’a verilmesine tepki gösterdi.
Ardından Odatv isimli internet sitesi Ceyhan’ın aleyhine karalama kampanyası başlattı. Odatv’den Barış Pehlivan tarafından kaleme alınan yazıda “Metin Göktepe ödülü Fethullahçılara verilir mi?” başlıklı yazıda Ceyhan için de herhangi bir mahkeme kararı olmadığı halde terör örgütü üyesi denildi.
Gazeteci Celal Yıldız ise Evrensel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Fatih Polat’ı hedef alarak ödülün geri alınması için tehditvari paylaşımlarda bulundu.
MENSUBİYETE GÖRE İŞKENCE MEŞRU MU?
Odatv’nin yazısıyla başlatılan baskı devam etti. Hürriyet muhabiri Toygun Atilla, twitterda “ödül komitesini merak ettik diyerek” 14 kişilik jüri üyesini hedef aldı. Birgün gazetesi yazarı Fatih Yaşlı da, faşizan ifadeler kullandı. Yaşlı, “Metin Göktepe’nin adı Fethullahçı çete mensuplarına ödül verilerek kirletilemez. Bunun sorumluları bir açıklama yapmak zorundadır.” diye yazdı.
Tüm bu tartışmalar içerisinde Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı sosyal medya üzerinden ders niteliğinde açıklamalar yaptı. Özetle “Mensubiyete göre işkence meşruiyet mi kazanıyormuş?” dedi.
Ancak Evrensel Gazetesinin seçtiği jüri üyeleri ödülü Bülent Ceyhan’a vermekten çekindi. Törene kısa süre kala jüri üyeleri Belma Akçura, Berkant Gültekin, Celal Başlangıç, Çiğdem Toker, Elif Görgü, Erol Önderoğlu, Fikret İlkiz, İnan Kızılkaya, Kamil Tekin Sürek, Kumru Başer, Melis Alphan, Nazan Özcan, Nazım Alpman ve Turhan Günay ödülü iptal ettiklerini açıkladı. 21 yıldır ilk kez yazılı haber dalında hiçbir gazeteciye ödül verilmemiş oldu.
[Bülent Ceyhan] 6.8.2018 [TR724]
Kuveytli yatırımcı battı, yüzlerce galerici ortada kaldı
Ekonomideki kötü gidişat her sektörü etkiliyor. Filo kiralama sektörünün önde gelen firmalarından Fleetcorp AŞ battı. Şirketten 60-70 milyon liralık araç aldıklarını belirten çok sayıda galerici, devir işlemlerini yapamadığı için ortada kaldı ve mağdur oldu.
Kuveytli yatırımcının sahip olduğu Fleetcorp Taşıt Kiralama AŞ’nin batması sektörde deprem etkisi yarattı. Ödemelerini yapmalarına rağmen devir işlemlerini yapamayan yüzlerce şirket mağdur olmuş durumda. Şirket sahipleri yaşananlara tepkili.
Hürriyet’in haberine göre Kuveytli işadamı Adnan El Bahar’ın sahibi olduğu Fleetcorp Taşıt Kiralama AŞ’de geçen ay hisse yapısı değişti. Şirketin yüzde 75 hissesi Kuveytli iki bankaya geçti. Mali darboğaz sonrası değişen ortaklık yapısı, şirketin faaliyetlerini de önemli ölçüde etkiledi.
Geçen hafta faaliyetleri duran, yönetici kademede muhatap bulunamayan şirkettin mağdurları arasında 300 kadar galerici esnaf da bulunuyor. Edinilen bilgilere göre, galericilerden kimi 100 bin TL kimi 5-6 milyon liralık araç aldı. Yapılan ihale sonrası alınan araçların devir işlemleri ise yapılamadı. Söz konusu araçlar için ödenen bedel ise 70 milyon liraya yakın. İstanbul’un yanı sıra Bursa, Mardin, Trabzon, Kars, Hatay gibi illerden de çok sayıda galerici mağdur durumda.
‘BATTIKLARINI BİLDİKLERİ HALDE SATTILAR’
Sorunun çözümü için galerici esnafla birlikte girişimde bulunan Serkan Kıdeyş, şirket faaliyetlerinin durdurulmasına günler kala satış yapılmasını şüpheli buldukları görüşünde. 700 bin liralık araç aldığını ancak devir işlemlerinin yapılmadığını belirten galerici Özcan Karakaş ise “Bile bile bize oyun oynadıklarını düşünüyoruz. Biz yeni yeni öğreniyoruz ancak bu sorunu 3-4 aydan beri yaşıyorlarmış. Buna rağmen halen ihaleye çıkıp araç satışı yapmaları bizlerden para toplamları ciddi sorun… Bu araçları bizim gözümüzün içine baka baka satan Barbaros Çıtmacı ve İbrahim Tan’dır. ‘Siz merak etmeyin’ diye oyalayan bunlardır. ‘Arkamızda dünya devi var’ diyen bunlardı.
GALERİCİDEKİ ARAÇLAR İÇİN DE YAKALAMA KARARI
Her esnaf kendi çapına göre zarar görmüş durumda. Ben eğer bu paramı kurtaramasam veya araçların devrini alamazsam dükkânı kapatmak zorunda kalacağım. Benim durumumda olan çok esnaf arkadan var… Ocaklar sönecek, büyük yıkımlar olacak.” Bankalara rehinli olan araçlar için de yakalama kararı çıkarılmış durumda. Edinilen bilgilere göre, ödemesi yapılmasına karşın devri alınamayan araçlar için, galericilerin, branda benzeri malzeme ile koruma altına almaya çalışıyor.
[TR724] 6.8.2018
Die Welt Büşra Erdal’ı yazdı: İlk duruşmada serbestti, Zaman’da yazdığı için tutuklandı
Alman Die Welt Gazetesi ‘FreeThemAll’ başlığıyla sürdürdüğü Türkiye’deki tutuklu ve mağdur gazetecilerin hikayelerini yazmaya devam ediyor. Gazeteci-Yazar ve Adliye Muhabiri Büşra Erdal’ı sayfalarına taşıyan gazete, Erdal’ın uğradığı haksızlığı şöyle yazdı: “İlk duruşmada serbest bırakıldı, cezaevinden çıkmadan tekrar tutuklandı. Zaman’da yazıyordu”
2017’de ilk duruşmada serbest bırakılmasına karar verilen Erdal’ı daha cezaevinden bırakılmadan tekrar tutuklandı ve serbest bırakılmasına karar veren hakimler hemen işinden atıldı.
Her gün hapisteki bir gazetecinin portresini yayımlayan Alman Die Welt gazetesi, sayfalarını gazeteci Hanım Büşra Erdal’a ayırdı.
Gazetede KHK ile kapatılan Zaman Gazetesi muhabiri ve yazarı Erdal’a ilişkin ilişkin çıkan haber şöyle:
Welt muhabiri Deniz Yücel Türkiye cezaevinden serbest bırakıldı, fakat daha yüzlerce gazeteci hala tutuklu. Onları unutmuyoruz aksine hatırlıyoruz. Bugün Hanım Büşra Erdal var sırada.
Kendisi hakkında gözaltı kararını öğrenen Erdal, 25 Haziran 2016 da emniyete giderek teslim oluyor.
Erdal son olarak Amerika’da ikamet eden din adamı ve vaiz Fethullah Gülen’in sözcüsü olduğu ileri sürülen Zaman Gazetesi’nde yazdı.
Daha öncesi Gülen Hareketi mensubu kişileri takip ettiren Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü sonrası onu da terörist ilan etti.
Köşe Yazarı Büşra Erdal hakkında dava açan savcı 10 yıl ceza talep etti. 2017’de ilk duruşmada serbest bırakılmasına karar verilen Erdal’ı daha cezaevinden bırakılmadan tekrar tutuklandı ve serbest bırakılmasına karar veren hakimler hemen işinden atıldı.
Tekrar hücresine götürülmeden önce Erdal’a yapılan ahlaksızlığı anlatan avukatları, Erdal’ın tamamen soyularak aranarak aşağılandığı ifade edildi. Bu ahlaksızlığın tamamen yersiz olduğunu dile getiren avukatlar, Erdal’ın zaten tutuklu olduğu ve kendisin hiçbir şekilde yasak olan yabancı bir madde alma ihtimalinin olmadığına dikkat çekti.
8 Mart 2018 de 6 yıl üç ay ceza alan Erdal yazmış olduğu bir makaleden dolayı terör örgütünü desteklemekle suçlandı.
[TR724] 6.8.2018
Meriç ve Ege’deki facialar üzerine: ‘Zorba yönetimler vahşi hayvanlardan daha tehlikelidir’ [Çağrı Gümüşer]
Konfüçyüs, talebeleri ile kırsalda gezerken iki gözü iki çeşme ağlayan bir kadına rastlar. Kadın iki oğlunu aslanların yediğini anlatınca neden şehirde yaşamadığını sorar. Kadın, şehirde zorba bir hükümdar olduğunu söyleyince, Konfüçyüs talebelerine dönerek zorba yönetimlerin vahşi hayvanlardan daha zararlı ve tehlikeli olduğu dersini verir.
17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarından sonra Erdoğan tarafından terör örgütü ilan edilen Gülen Cemaati mensuplarının büyük bir kısmı yapılan operasyonlarla tutuklanırken, bir kısmının da ölümü göze alarak Yunanistan üzerinden Avrupa ülkelerine geçtikleri bilinmekte. Bu geçiş esnasında Ege’de veya Meriç’te boğularak yaşamını yitiren insanların acı hikayeleri vicdan taşıyan herkesin yüreğini dağladı.
Ancak bazılarının “bu insanlar neden ölümü göze alarak bu yola giriyor, neden kaçıyorlar” diye sormak yerine, “yargıya teslim olun, güvenin, suçunuz yoksa çıkarsınız” veya “kaçıyorlar, demek ki suçlular” demelerini hayret ve ibretle karşılıyor ve “siz hangi ülkede yaşıyorsunuz?” diyoruz.
NEDEN KAÇIYORLAR?
Bu sorunun cevabını bulabilmek için Gülen Cemaati mensuplarının Türkiye’de neye maruz kaldıklarını görmemiz gerekiyor. Hiç şüphesiz Gülen Cemaati mensupları giderek soykırım boyutuna varan bir zulüm ile karşı karşıya.
15 Temmuz 2016’dan bugüne kadar geçen sürede Gülen Cemaatine yönelik operasyonlar çerçevesinde 150 binden fazla kişi gözaltına alındı, yarısından fazlası tutuklandı. Yöneltilen suçlamalar terör ve şiddet veya suç oluşturan herhangi bir eyleme ilişkin olmayıp, esasen temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasına yönelik faaliyetler ve kişisel tercihlerden ibarettir. Yapılan aramalarda silahlı terör örgütünün olmazsa olmazlarından, silah ve benzeri herhangi bir suç unsuruna rastlanmadı. Polisin terör örgütlerine karşı yaptığı operasyonlarda çoğu zaman mukavemet gördüğü, hatta çatışma çıktığı haberlerini sık sık okuyoruz. Gülen cemaatine dönük operasyonların hiçbirinde en küçük bir mukavemet olmuyor. Sırf bu bile terör örgütü suçlamasının temelsizliğini gösterir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz’dan sonra “KHK olmasaydı kapatamazdık” dediği 2 binin üzerinde olan eğitim, sağlık, sendika, dernek gibi kurumlar kapatıldı. Bu kurumlarda çalışan on binlerce insan işsiz kaldı. Ardından bu kurumlarda çalışan veya hizmet alanlara karşı terör soruşturmaları açıldı. Devletin gözetimi altında faaliyet sürdüren bir okulda çalışmak, sendikaya veya bir derneğe üye olmak, silahlı terör örgütü üyeliğine delil sayıldı.
KİN VE İNTİKAM DUYGUSU İLE VERİLEN KARARLAR
Bu soruşturmalarda bir kısım hâkim-savcıların, kolluk kuvvetlerinin ve cezaevi görevlilerinin yasa hükümlerini tarafsızlık içerisinde ve âdilâne yerine getirmek yerine tamamen kin ve intikam duygusu ile hareket ettikleri gözlerden kaçmadı.
Örneğin;
- Yasal engel bulunmasına rağmen, hamile ve lohusa kadınların tutuklanmaları, bebekleriyle birlikte cezaevine konulmaları,
- Yeni doğum yapan kadınların doğumhane kapısından gözaltına alınmaları,
- Ölümcül hastalığı olanların tutuklanmaları ve tahliye edilmemeleri,
- Cezaevinde bulunan hastalara tedavi imkanının verilmemesi, hatta ilaçlarının verilmeyerek ölümlerine neden olunması,
- Yaygın bir şekilde gözaltında işkence edilmesi, işkence sonucu öldürme, bu tür vakalarla ilgili etkin soruşturma yapılmaksızın dosyanın kapatılması,
- Hakkında yakalama kararı olan bazı kimselerin eşlerinin “kocan gelmezse seni tutuklarız” denilerek gözaltına alınması/tutuklanması,
- Tutuklu veya görevden ihraç olmuş kişilerin ailelerine insani yardımda bulunan kişilerin “terör örgütüne yardım” bahanesiyle tutuklanmaları,
- Başta tutuklu yargı mensupları olmak üzere itirafçılığa zorlamak üzere tek kişilik hücrelerde tecrit ve manevi işkence uygulamaları,
- Cemaat mensuplarına yönelik olarak koğuşlarda kapasitenin üzerinde tutuklu bulundurulması, sıcak havalarda klimadan sıcak hava verilmesi, su kesintileri gibi insan hak ve onuruyla bağdaşmayan muameleler yapılması,
- Normalde “kravat taktı” diye cezada iyi hal indirimi yapan hakimlerin Cemaat mensuplarına karşı gerekçesiz bir şekilde üst sınırdan ceza uygulamaları…
Bu örnekler, Cemaate yönelik soruşturma ve yargılamalarda “düşman ceza hukuku” uygulaması yapıldığını, kin, nefret ve intikam duygularıyla hareket edildiğini göstermektedir. Bu durumun, yukarıda da belirtildiği üzere, siyasi iktidarın düşman gördüğünü düşman görmenin, “onlara su bile yok”, “ağaç kökü yesinler” diyecek kadar kin ve intikam yüklü siyasi iktidarla uyum içinde çalışmanın bir sonucu olarak ortaya çıktığı da açıktır.
ENGİZİSYONU ARATAN YARGI SİSTEMİ
Engizisyon yargı sistemi, işkence yöntemlerini benimseyen dini bir yargılama sistemiydi. Kilise, kendisine karşı tehdit olarak gördüğü tarikatları bu yolla ortadan kaldırmıştır. Ortaçağ koşullarındaki bu uygulamalara karşılık modern çağda Yeni Türkiye’deki yargı sistemi ve uygulamalarının Engizisyon Mahkemelerine rahmet okutacak düzeyde olduğunu söylemek abartı olmasa gerek. Siyasi iktidar ve yargı eliyle giderayak soykırıma doğru evrilen bir zulüm ile karşı karşıya kalan Cemaat mensuplarının veya bu iddia ile terör örgütü üyeliği ile suçlanan insanların neden ölümü göze alarak yurt dışına çıkmaya çalıştıkları yeterince açık.
Hal böyle iken, Türkiye’de yargının bağımsız ve tarafsız olduğunu savunan insanlar, yargı eliyle yapılan bu zulümlerden kaçan insanlara “yargıya teslim olun, güvenin, suçunuz yoksa çıkarsınız”, “kaçıyorlar, demek ki suçlular” yargısını dile getiren insanlar, ya bu gerçekleri göremeyecek kadar kör, sağır ve idrakten yoksun olmalılar, ya da zulmün bir parçası haline gelmişler. Başka hiçbir açıklaması yok.
[Çağrı Gümüşer] 6.8.2018 [TR724]
Etiketler:
Çağrı Gümüşer
Ufuktaki tehlike ve ite “it” demek sevap mıdır? [Veysel Ayhan]
Soruyla başlayayım. Yolda yürüyorsunuz. Kaldırımda yeni yapılmış büyükbaş hayvan pisliği gördünüz. Öfkelenip üstüne basar mısınız?
Yoksa burnunuzu tıkayıp hızla kenarından mı geçersiniz?
İstisnasız herkes kenardan atlar, hızla uzaklaşır.
Peki ağzından salyalar saçarak gelen kuduz bir köpek gördüğünüzde ne yaparsınız?
Aynı şeyi yaparız.
HER HAYVAN TÜRÜ İNSANLAR İÇİNDE TEMSİL EDİLİR
Her hayvan türü belli bir oranda insanlar içinde temsil edilir.
İnsan görünümündedir ama aslında çakaldır, insan görünümündedir ama sırtlandır.
İnsan görünümündedir ama piranadır, timsahtır, yılandır… (Hayvanları benzerlik için sayıyorum. Hayvanlar bu tür insanlar gibi “hayvan” değildirler.)
TEMEL YANILGI
Karşımıza çıkanları, konuşabilenleri yani insana benzeyen tüm canlıları “insan” saymak yanılgıdır. Maalesef insanların içinde “insan” oranı bayağı düşük.
Gerçek hüviyeti çakal, sırtlan, yılan veya akrep olan bir yaratığa insanca yaklaşamazsınız. Derdinizi anlatamazsınız. İkna edemezsiniz. Herhangi bir yanılgısını izah edemezsiniz.
Bir hayvanla tartışanı görseniz ‘deli herhalde’ dersiniz.
Bir akreple tartışırsanız komik olursunuz.
İnsan “aziz” bir varlıktır. Onur sahibidir.
Her karşımıza çıkana, insan muamelesi yapmak insanlığa hakarettir.
ÖNCE BAKARSINIZ İNSAN MI DEĞİL Mİ?
Hanımefendi görüntüsüne, beyefendi kisvesine aldanmamak lazım.
Bir trol veya troliçe’ye muhatap olmak bizi onların ligine indirir. Minderine sokar.
Bu süreçte zulme destek olmaları, bunların yılanlık ve akrepliklerine bir de “ahmaklık” ekledi.
Yani karşımızda ahmak bir akrep veya aptal bir yılan var.
Ben isimlerini yazmıyorum. Yazı kirlenmesin diye.
Bunların en büyük mutluluğu muhatap alınmak.
Hizmet gönüllüleri bunları ciddiye aldığında veya sinirlerinin bozulduğu gürüntüsüyle cevap yetiştirdiklerinde kendi cenahlarında kredileri artıyor. Sevinçten deli oluyorlar.
Mesela çirkef bir yazı, rezil bir tweet gördünüz.
Küfür zaten bize yakışmaz. Dua edebilirsiniz.
Bunlar için en güzel dua: “Allah belanızı versin!” dir. (Bu tiplerin ıslahına dua edecek makama çıkamadım.)
Ama “Allah belanızı versin!” duasını tweete yazmaya gerek yok. Söylemek kafi.
Yazıp bu pespaye mahlukların reytingini yükseltmeye, onları sevindirmeye gerek yok.
Trol ve troliçeleri çatlatacak ve çıldırtacak şey, muhatap almamaktır. Ciddiye alındıkları hissini bahşetmemektir.
Ve de dua ederken hep tekrarladığımız ‘suçun şahsiliği’ prensibini unutmamamız gerekir. Kimsenin çoluk çocuğunu, eşini akrabasını “senin de çocukların…” gibi sözlerle duamıza karıştırmamamız lazım.
ASIL TEHLİKE
AKP’lilerin demokratik ülkelerde diplomatik veya bireysel olarak zerre kadar itibarı kalmadı. Hizmet mensuplarının yurt dışında kabul görmesi onları delirtiyor. Bu yüzden yurt dışındaki Hizmet mensuplarını kendi seviyelerine çekip fotoğraf vermeye, açıkçası şiddete başvurdurtmaya çalışıyorlar. Kapı kapı geziyorlar. Bir gün Akın Bey’e, bir gün Hakan Şükür’e…
Geçen hafta Twitter’a bir görüntü düştü. Hizmet mensubu biri, “a haber muhabirini dövmüş.” Görüntülerde kimin kimi dövdüğü anlaşılmıyor. İki tarafın da elinde sopa veya kamera ayağı var. Görüntüden başka bir şey anlaşılmıyor.
Haberin altına bakınca Hizmet’le iltisaklı bazı hesapların bu olayı onayladığı “helal olsun, eline sağlık…” dediği görünüyor. Adı sanı bilinen Hizmetle özdeşleşmiş bir kaç ismin bile bu tür bir olayı takdir etmesi, “aferin iyi yapmış” demesi pek çok tehlikeyi davet eder.
Şu son 5 yıldır on binlerce masum kadın-erkek; yaşlı genç Hizmet gönüllüsü devleti temsil iddiasındaki haydutlarca göz altına alındı. Hiç biri mukavemet etmedi. Elini kaldırmadı. Şimdi ipsiz sapsız gazeteci kılıklı trollerle kavga ederek bu “duruş”u bozmaya kimsenin hakkı yok. Bunlar elin değse elini yıkaman gereken birer zavallı.
Şu an en büyük hedefleri Hizmet’ten birilerinin Avrupa’da veya ABD gibi ülkelerde şiddete bulaşması. Kafa kırması, göz çıkarması.
PEKİ NE YAPMALI?
Hukukunu kendi kol gücüyle aramak bir şark hastalığı ve doğu ilkelliğidir. Sokak kavgası muasır ülkelerde tedavülden kalktı.
Bizde trafikte yol kavgası veya çarpışmadan dolayı küçük bir hasar, kimi zaman ölümle neticelenir. Kaza oldu mu sonrası bellidir. Levyeyi alan hata yapana saldırır. (Bu arada hatayı her zaman kesinlikle karşı taraf yapar.) Bir batı ülkesinde ise kaza olduğunda iki taraf arabadan iner, birbirlerine tebessümle geçmiş olsun der, evrak imzalayıp ayrılırlar.
Diyelim ki kapımıza geldi. Tahrik ediyor. Küfrediyor. Çıkıp muhatap olmamak lazım. Cevap vermeye değmez. Cevap verseniz ne işe yarayacak? Aynı şeyi Kamp’a giderek de yaptılar. Oradaki görevli makul cevaplar veriyor. Değmez. Bu bile lüzumsuz ve tehlikeli. Doğrusu güvenlik görevlilerini bunlara muhatap etmek. Onların derdi sizi dinlemek, bir şey öğrenmek değil. Cevaplarınız onları ikna etmez. Yayınlamazlar. “Cevabü’l-ahmak es-sükût kaidesince, böylelerine karşı cevap sükûttur.”
Kapıyı kapalı tutup def olup gitmelerini beklemek lazım. Baktınız saatlerce gitmiyorlar o zaman polis çağırmak lazım.
Sözlü ve fiziki müdahale çok tehlikeli.
Diyelim ki kendinizi savunurken tripodu kafasına geçirdiniz… Adam ölse ne yapacaksınız? Değer mi?
Veya sizin kafanızı yarsa? Değer mi?
Hz. Musa’nın Kur’an’daki hadisesinden ibret almak lazım.
Kur’an şöyle hikaye ediyor:
“Musa, halkının habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi kavminden, diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbirleriyle döğüşür buldu. Kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan yardım diledi. Musa da ötekine bir yumruk indirip onun ölümüne sebep oldu. ‘Bu (kavga),’ dedi Musa, ‘belli ki şeytanın işi. Doğrusu o, insanı yoldan çıkaran apaçık bir düşmandır.’ ‘Bu, şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşmandır.’ dedi.
“(Hemen Allah’a yönelip,) Rabbim, dedi. Hiç şüphesiz kendime yazık ettim. Ne olur, beni bağışla! Allah da O’nu bağışladı. Gerçekten Allah, günahları pek çok bağışlayandır, hususî merhameti pek bol olandır.” (Kasas, 15-16)
VE İKİ KUTSİ ÖLÇÜ
“Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.” (En’am, 108)
“Hz. Ebubekir bir gün Efendimiz’in(sav) meclisinde oturken yanına kaba saba bir bedevi oturdu. Kendisine hakaret ve çirkin sözler sarfetmeye başladı. Bedevi nerede olduğunun, kimin huzurunda bulunduğunun farkında değildi. Hz. Ebubekir (ra) uzun bir süre sabretti. Sonra bir kaç sözle cevap verdi.
Hz. Ebubekir’in (ra) bedeviye cevap vermesi üzerine Peygamberimiz (sav) ayağa kalktı ve orayı terk etti. Hz. Ebubekir (ra) telaşlanıp arkasından koştu. “Ey Allah’ın rasülü, sizi rahatsız edecek bir şey mi yaptım. Yanlış bir şey yaptıysam Allah’tan af dilerim.” dedi.
Peygamberimiz (sav) döndü ve “Ya Ebubekir! Sana hakaret edip sataşmaya başladığında sen sustun. O esnada bir melek senin adına o adama cevap veriyor, sana da dua ediyordu. Sen sustukça melek seni savunuyor adama karşılık veriyordu. Ne zaman ki, sen de cevap vermeye başladın işte o anda o melek orayı terk etti ve şeytan oraya girdi. Ben şeytanın bulunduğu ortamda durmam. Orayı terk etmemin sebebi budur.”
KAPAK YAPMAK…
Bazı zeki arkadaşlar trollere -yeni tabirle- zekice “kapak” yapıyor. Böylesi takdire şayan. Trollerin hepsini toplasan bir “TayyipAga” etmiyor. Verecek cevap bulamıyorlar. Bocalıyorlar. Sendeliyorlar.
Trollerin literatürü ve zeka düzeyi sadece “küfür” ve “hakareti” algılayacak kadar. Bu nedenle anladıkları dilden bir tweet gördüklerinde hemen seviyesizce saldırıya geçiyorlar.
Siz onların “put”larına hakaret ettiğinizde dönen hakaret ve küfürler sadece sizle sınırlı kalmıyor. Acısını Hocaefendi’den ve Hizmet’ten galiz küfürler ederek çıkarıyorlar.
Onlar “eşşek”, “ahmak”, “vatan haini” ve “kâtil” olabilir. Ki öyleler. Ama bunu söylemenin bir faydası yok. Kimse bunlar duyunca “Aa gerçekten eşşekmiş!” demiyor. Siz söyledikçe sözleriniz daha galiziyle geri geliyor.
Bu arada bazı zeki ve yetkin akademisyenlerin kendi sahalarıyla iktifa etmeyip trollerle cedelleşmesini “havlama” “hoşt” gibi kendilerine yakışmayan tabirleri niçin kullandıklarını ve bundan ne elde ettiklerini anlamış değilim.
“EŞEKLERLE TARTIŞILMAZ”
Bir fıkra ile bitireyim:
Atla eşek bir gün anlaşmazlığa düşmüş. Eşek, renk körüymüş ve yediği otun kahverengi olduğunu söylüyormuş. At da ısrarla “Hayır, yeşil!” diyormuş.
Sonunda mahkemeye çıkmışlar. Aslan, tarafları dinlemiş ve ata bir hafta çimen yememe cezası vermiş.
At şaşkınlıkla aslanın kulağına yanaşmış:
Kralım, sen de mi çimenleri kahverengi görüyorsun?
Aslan, ‘Hayır yeşil görüyorum’ demiş.
At: O zaman niye bana ceza verdin?
Aslan: Eşeklerle tartışılmaz da ondan.
Baştaki sorular önemli:
Kaldırımda büyükbaş hayvan pisliği gördünüz. Öfkelenip üstüne basar mısınız?
Veya ağzından salyalar saçarak gelen kuduz bir bir köpek gördüğünüzde “cevap”mı yetiştirmeye çalışırsınız?
Karar sizin.
[Veysel Ayhan] 6.8.2018 [TR724]
Oldu olacak site aidatını da Hazine ödesin! [Semih Ardıç]
“Son Başbakan” Binali Yıldırım’ın talimatı ile kamu bankalarının konut kredisinde aylık maliyeti yüzde 0,98’e çekmesi bile çare olmadı. Kerhen yapılan indirim inşaat krizine saman alevi kadar tesir etti.
Konut satışları düşerken, ticaretin kalbi İstanbul’da üç ofisten biri boş. 2,3 milyon yeni daire müteahhitin elinde kaldı. Faizler bir senede yüzde 32 arttı.
Asgarî kredi maliyeti yüzde 17’ye ulaştı ki bu oranda kredi veren banka sayısı bir elin parmakları kadar. Onlar da sağlam müşteriye veriyor krediyi.
BÜYÜK MÜTEAHHİTLER BİLE ZORDA
Döviz artarken kredi cenahında işler hiç olmadığı kadar menfi hale geldi ki vatandaşa aylık maliyet yüzde 1’i geçtiği anda Türkiye’de konut satışı bıçak gibi kesiliyor.
Her gün başka bir inşaat firması “iflastan evvel son mühlet” denilebilecek “konkordato”ya müracaat ediyor.
Bugünlerde büyük müteahhitlerden birinin fiilen battığı konuşuluyor ki bahsi geçen grupta yüzlerce işçinin maaşı aylardır ödenmiyormuş. Hazır beton firmalarına ibraz ettiği milyonluk çekler karşılıksız çıkmış.
ERKEN TEŞHİS HASARI AZALTIR
Her sektör ya da memleket krize girebilir. Mühim olan erken teşhisle etkin tedavi metotlarına başlayabilmektir. Gaye en az hasarla tünelden çıkabilmektir.
Türkiye’de özel şirketlerin ve bankaların inşaata gömdüğü milyarlarca dolar kredinin ödenmesi zorluk çekilirken “dolarlarınızı bozdurun, milli direnişe katılın” nevinden içi boş hamasetle vakit kaybediliyor.
Açıklanan “100 günlük icraat programı” tek kelime ile fiyasko. Türkiye’nin 4-5 sene evvelki halinde yazılmış kadar bugünün meselelerine uzak bir program.
HERKES ROMANTİK HAYAL PEŞİNDE
Hamaset kültürü Saray’dan en ücra kasabadaki vatandaşa kadar sirayet etti. Herkes hakikatten koptu ve romantik hayallerin peşinde.
İnşaat krizde olduğuna göre sektörden birilerinin makul tekliflerle çare için gayret sarfetmesi icap eder değil mi? Maalesef öyle olmuyor.
İktisatla uzaktan yakından alakası olmayan fikirler havada uçuşuyor.
AVNİ ÇELİK: SENELİK KONUT KREDİ FAİZİNİN YÜZDE 8’İNİ HAZİNE ÖDESİN
Sinpaş Holding’in patronu Avni Çelik, Hürriyet’te Vahap Munyar’a mülakat vermiş.
O mülakatta Çelik, “Hazine ve Maliye Bakanlığı, konut kredisi kullanacak vatandaşların yıllık faiz yükünün 8 puanlık bölümünü karşılayabilir.” diyor.
Üstelik bu destek beş sene boyunca devam etmeliymiş. O vakit vatandaş kredi cazip diye bankaya gidecekmiş ve İstanbul’da elde kalan 280 bin daire peynir-ekmek gibi satılacakmış…
Çelik, devletten böyle bir “altın vuruş” bekliyormuş…Ne âlâ.
“KÖPRÜ İNŞÂ EDENE GARANTİ VAR DA BİZE NİYE YOK?”
100 bin liraya mâl olan daireyi milyon dolara satanlar, vergi listelerinde esamisi okunmayanlar, işçi asansörünün bakım masrafı olan 250 TL’ye kıyamayıp 10 işçinin canına kıyabilenler şimdi Hazine’den yardım istiyor.
“Otoyol, köprü ve havalimanı müteahhitlerinden ne eksiğimiz var. Onlara her nevi garanti, para ve destek veriliyor. Biz de müteahhitiz.” diye düşünüyor olmalılar.
Avni Bey’in teklifi baştan sona hayal ürünü. Hazine kime ve hangi esaslara göre kredi desteği verecek. Bundan evvel daire alanların vergileri ile yeni ev alanlara Hazine desteği verilebilir mi?
Bütçe açığı ve cari açık gibi ikiz açıklarla beli bükülmüş Hazine’nin ilacı olsa kendi başına sürecek.
BENTLEY’E BİNERKEN İYİYDİ
Velev ki kasada para olsa niye konut kredisinin senelik faizinin yüzde 8’ini ödesin?
Müteahhitler yaz aylarında keman çalacağına, milyon dolarlık Bentley arabalara bineceğine, şirketin paraları ile yat-kat koleksiyonu yapacağına kış için hazırlık yapsaydı.
Türkiye’de bazı sektörler, “asalak sektör” tabirine fazlasıyla müstehak. İnşaat da en iyi devrinde bile hastalıklarından kurtulmadığı için bu şekilde tasnif edilebilir.
10 bin TL sermayeli bir limited şirket kurmaya bakıyor köşeyi dönmek.
Ankara’da bakanlarla, siyasetçilerle, şehir ve ilçelerde belediye reisleri ve iktidar partisinin teşkilatları ile iyi geçinmek kâfi.
BAHŞİŞTE CÖMER OLANA TALAN SERBEST
Bahşişte cömert olanlar dere yatağına 7 kat apartman inşâ etse bile kimse itiraz etmiyor. Mahkeme, hatta isminin önünde “yüksek” sıfatı yer alan mahkemelerin kararları kale alınmıyor.
İstanbul’un tarihî silüetine hançer gibi üçüz gökdelen saplayanlara bir müddet küsülse de telafi özürü anında kabul ediliyor.
İmar affı nedir? Şehirleri, ormanları, kıyıları katledenlere devletin “aferin” demesidir. Vergisini ödeyen, Hazine arazisine yan gözle dahi bakmayan, dürüst ve sade vatandaşın da cezalandırılmasıdır.
Avni Çelik hazır kredi faizinden başladığına göre sitelerde toplanan fahiş aidata da çare bulsaydı.
Oldu olacak Hazine site ve aparman aidatını da ödesin.
Kriz böyle böyle gelir bir memlekete… Yiyin efendiler, yiyin…
[Semih Ardıç] 6.8.2018 [TR724]
Zor ancak zorunlu bir mücadele [Nurullah Albayrak]
Olağanüstü hal 18 Temmuz tarihi itibariyle -en azından hukuki olarak- sona erdi. OHAL’in sona ermesi, iki yıldır OHAL adı altında çıkarılan KHK’lar ve yapılan uygulamalarla yaşatılan mağduriyetlerin sonlanacağı ve hukuk sisteminin geldiği durumun aniden düzeleceği anlamına gelmiyor. ‘Hak verilmez alınır, alınması için de mücadele edilir’ süreci halen işlemeye devam ediyor.
Zor bir hukuksal mücadele süreciyle karşı karşıya olunduğu konusunda şüphe yok. Bu mücadelede masum ve mağdurların karşısında, kampanyaların en çirkini ile tahrik edilen bir kamuoyu, kışkırtıcı bir basın ve bu çılgınlığı körükleyen budalaca bir bağnazlık var.
İkinci olarak da, masumlar her zaman yalnızdır ve yalnız kalmıştır. Dürüst ve ahlaki değerlere sahip bazı insanlar yapılan zulmü görmelerine rağmen ya korkudan ya da başka nedenlerle seslerini çıkarmıyor ya da çıkaramıyor, bundan cesaret alan iktidar ve yargı mensupları ise hukuk dışı muameleleri daha kolay ve yaygın olarak yapılabiliyor.
Mahkemeler en temel hukuk ilkelerini bile yok sayıyor
Evet, iktidar en temel hukuk ve vicdan kaidelerini yok sayarak yaptığı zulümlerine devam etmekte, adalet beklenilen mahkemeler en temel hukuk ilkelerini yok sayarak kararlar vermekte, yaşanan onca hak ihlaline dur demesi beklenen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise zamanında müdahale etmeyerek mücadelenin zorluğuna katkı sağlamaktadır. Yaşanan zorlukların en önemli nedeni ise hiç şüphe yok ki, iktidarın sürecin en önemli organizatörü olmasıdır.
Prof. Dr. Ergun Özbudun’un tavsiyesi dikkate alınmalı
Olumsuzluklar ne kadar çok olsa da tüm bu olumsuzluklara rağmen hukuki anlamda bir imkan sağlayacağı öngörülen ve hukukçular tarafından da ifade edilen her fırsat değerlendirilerek gerekli işlemler yapılmalı. Bu kapsamda, Anayasa Hukuku profesörü Prof. Dr. Ergun Özbudun tarafından yapılan, “KHK ile getirilen kuralların olağanüstü hal sonrasında uygulanmaları veya başka bir zamanda ve yerde olağanüstü hal ilanı durumunda geçerliliklerini korumaları olanaksızdır.” açıklaması dikkate alınmalıdır. OHAL sürecinde alınan kararların ve uygulamaların sonlandırılması için başvurular ihmal edilmemlidir.
Danıştay’ın 07.12.1989 tarihinde aldığı E. 1988/6, K. 198904 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da açıkça ifade edildiği üzere, “Anayasanın, temel hak ve özgürlüklerin olağan durumlardakinden daha çok sınırlandırılmasına izin veren 15. ve 122. maddelerinin açık metninden de anlaşılacağı üzere sıkıyönetim dayanağını Anayasadan ve Anayasanın üstünlüğü ilkesinden alan hukuksal bir kurum olup sıkıyönetimin ilanını gerektiren hallere bağlı olarak yürürlüğe konulan ve bu hallerin ortadan kalkması durumunda sona eren geçici bir rejimdir. Sıkıyönetim rejiminin bu niteliği, sıkıyönetim idaresince alınan önlemlerin sıkıyönetimin kalkmasıyla birlikte sona erdiğinin kabulünü de zorunlu kılar.” Diyerek OHAL sürecinin sınırlı olduğu ve bu dönemde alınan kararların o dönemle sınırlı olduğu açık olarak belirtilmiştir. OHAL döneminde alınan kararların “tedbir” niteliğinde yani geçici kararlar olduğu bu nedenle de OHAL süreci sona erdiğinde tedbirlerin sona ermesi gerektiği çok açık anlaşılmaktadır.
İlgili tüm idarelere başvuru yapılmalı
Bu karar ve hukukçuların değerlendirmesi doğrultusunda, başta ihraçlar olmak üzere, çalışma izninin iptali, mallara el koyma, hesaplara bloke konulması gibi yaşanan tüm mağduriyetlerin sonlandırılması için ilgili idarelere başvuru yapılmalı. Bu başvurular da diğer başvuruların alternatifi olarak görmeyip, yeni bir imkan olarak değerlendirerek takip edilmeli.
Ya hukuki mücadeleye tüm bu zorluklarına rağmen devam edilip masumiyet ispatlanacak ya da yöneltilen haksız suçlamalar ve yapılan zulümler kabul edilerek tüm yaşananlara rıza gösterilecek.
Unutulmamalı ki, yapılan gerçek ve adalet için mücadele olup, tarih boyunca da bu mücadele olmuş ve ne yazık ki son mücadele de olmayacaktır. Bize düşen gerçeğin ortaya çıkması ve adaletin tecellisi adına zor da olsa hukuk mücadelesine devam etmek olmalıdır.
[Nurullah Albayrak] 6.8.2018 [TR724]
Galatasaray iki kulvarda mücadele edecek kadro kuramadı [Lige Doğru] [Hasan Cücük]
Son şampiyon unvanıyla sezona başlayacak olan Galatasaray’da tüm hesaplar şampiyonluk üzerine kuruluyor. Ligde 21. kez mutlu sona ulaşan sarı-kırmızılar, 3 yıl aradan yeniden Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edecek.
Galatasaray için geçen yılın temmuz ayı kabus gibi geçmişti. Igor Tudor yönetiminde yeni sezona hazırlanan Galatasaray, UEFA Avrupa Ligi ön eleme maçında adı şanı bilinmeyen İsveç’in Östersund takımına elenerek tarihinde ilk kez temmuz ayında Avrupa’ya veda etmişti. Sezona adeta kadrosunu yenileyerek başlayan Galatasaray ligde ilk haftalarda fırtına gibi esmişti. Fenerbahçe beraberliği sonrası başlayan düşüş Igor Tudor’u koltuğundan ederken, yeni teknik patron 4. kez Fatih Terim olmuştu. Terim’le iyi bir hava yakalayan Galatasaray her ne kadar deplasman maçlarında bol puan kaybetmesine rağmen rakiplerinin de ikramıyla sezonu şampiyon olarak tamamladı.
Galatasaray kadrosunu güçlendirme adına sadece iki transfer yaptı. Biri Akhisar’dan bedelsiz alınan Muğdat Çelik diğer ise Everton’dan kiralanan Henry Onyekuru. Ayrıca geçen sezon ara transferde İnter’den kiralanan Japon oyuncu Yuto Nagatomo içinde 2,5 milyon Euro ödeyip kadrosuna kalıcı olarak kattı.
Kaliteli transferlere ihtiyacı var
Ayrılan oyunculara değinmeden önce Galatasaray’ın kadrosunun hem Süper Ligi hem de Şampiyonlar Ligi’ni kaldıracak kadar geniş olmadığını belirtmekte fayda var. En son 2015-16 yılında Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden Galatasaray, 2016-17 sezonunda UEFA’dan ceza aldığı ve geçen sezonda ön elemede elendiği için son iki sezonda Avrupa’da puan toplamayı başaramadı. Şampiyonlar Ligi grupları kura çekimine bu yüzden 4. torbada katılacak oldukça güçlü rakipler bekliyor. Ülkemizi 15. kez Şampiyonlar Ligi’nde temsil etmeye hazırlanan sarı-kırmızıların Devler Ligi’nde başarılı olması için kaliteli transferlere ihtiyacı var.
Galatasaray’ı transferde çaresiz kılan ile geçmiş yıllarda yapılan hesapsız harcaların sonucu önüne gelen ağır fatura. UEFA’nın 2013’te uygulamaya koyduğu Finansal Fair Play kuralından dolayı sarı-kırmızıların milyonluk transferler yapması oldukça zor gözüküyor. Bırakın transferi bu kuraldan dolayı Avrupa’dan ceza almayı kıl payı kurtardı.
İşte bu şartlarda sezona hazırlandı Galatasaray. Kısmen sakin geçti. Geçen yıl kadroya bir düzineye yakın oyuncunun katılmış olmasının avantajına sahipti. Elbette dikensiz gül bahçesi değildi. 28 golle sezonu gol kralı olarak tamamlayan Gomis’e verilen ücret iyileştirme sözünün tutulmaması, bu oyuncuyu ayrılma noktasına getirdi. Şuan için sessizlik hakim olmasına karşılık, her an bu oyuncuyla ilgili flaş bir gelişme olabilir.
Galatasaray takımdan ayrılan oyunculardan sadece Luis Pedro Cavanda’dan para kazandı. Belçika’nın Standard Liege takımına sattığı Cavanda’nın kulübe katkısı 2,4 milyon Euro oldu. Fatih Terim’in kadrosunda düşünmediği oyuncuların bazıları bedelsiz giderken, henüz herhangi bir takımla anlaşmayan oyuncularda var. Yasin Öztekin Göztepe’ye, Koray Günter ise Genoa’ya bedelsiz transfer olup, Galatasaray’a veda etti. Terim’in kadrosunda düşünmediği Eray İşcan, Cedric Carrasso ve Iasmin Latovlevici herhangi bir kulüple sözleşme imzalamadı. Geçen yıl sezona 117 milyon Euro değeri olan bir kadroyla başlayan Galatasaray bu sezon 84,5 milyon Euro değerinde bir takıma sahip.
Galatasaray’ın en büyük avantajı Fatih Terim olmaya devam edecek. Tecrübeli hocanın varlığı başlı başına takıma pozitif katkı sağlamaya devam ediyor. Kaleci Muslera yeni sezonda da kurtarışlarıyla takımın en büyük güvencesi olacak. Nagatoma, Mariano, Fernando, Ryan Donk, Belhanda, Feghouli ve Gomis’e yine büyük iş düşecek.
[Hasan Cücük] 6.8.2018 [TR724]
Arz takıntısı [Hakan Zafer]
İnsan, hatadan uzaklaştırabileceği tecrübe ve bilgisinin yettiği meselelere kayıtsız kalmamalı. Aksi durumda meydana çıkan tablo onun eseri değilse de etkisizliğiyledir. Ancak, tecrübesinin yetmediği ve hakkında düşünme geçmişi olmadığı durumlarda ise her şeyin takdirine arz edilmediğini kabullenerek sonuçlarını sahiplenmeyeceği durumlara etki etmekten kaçınmalıdır. Aslında işin bu tarafı “ya hayır söyle ya da sus” cümlesindeki “b” şıkkıdır. Hakkı olmadığı yerde çene tutmak, başka planlarda hak söylemek kadar önemli bir çabadır. Anlamak için üzerinde durulması gereken asıl sorun, insanın, bu durumlarda susmanın cehalet, tavır almamanın yetersizlik anlaşılacağı türünden “demelere” yüksek roller verip bu rollere kendini esir etmesi galiba.
İnsanın hoyrat davranışlarını anlamada yararı olduğunu düşündüğüm bir tutum var; Arz takıntısı.
Ya hep arz ediyor, arz edemediğini değersiz kabulleniyor, ya da her şey kendisine arz edilsin diye bekliyor. Her ikisi de sorunludur ama kabalaştıran, kendisine arz edilmeyi beklemek, her duyduğu kendine arz ediliyor zannetmektir.
Kendine bakan tarafının olmasını bir şeyin varoluş sebebi zannettiği için varlığa karşı duyarsızlaşabiliyor. Varlıktan kastım ağaç, kuş böcek olduğu gibi elbette insan ve insana ait olandır da. Arz edilen şey iyi ise kendini sahibi zannedebileceği gibi, elde edemediği, başkasında kalana da haset edip kimseye yar olsun istemiyor.
İlim, bilim, medrese, üniversite, dergâh, dernek, cemiyet, cemaat, vs. hangi suya tutsanız, insanın bu en dirençli mineralini eritmek hiç de kolay değil. Bernard Shaw içinse bu yaşamın iki trajedisinden başkası değil; “Kalbimizin arzuladıklarına ulaşamamak ve ulaşmak.”
Arz takıntısı ve bağlı hoyratlıktan kurtulmanın yolu dinlemekten, dinlemenin yolu da susmaktan geçiyor. Susmayınca dinleyemiyor insan. Arz takıntılı kimse de dinliyor. Dinlemiyor diyemiyoruz. İki fotoğraf da aynı aslında. Gerçekte dinleyen de kendisine arz edilen de karşısındakini dinliyor görüntüsü veriyor.
- İşittiği her şeyi kendi takdirine arz ediliyor zannetmenin sonuçları da var.
- Başkalarının fikirlerini önemsememek yani istişare etmemek.
- Arz edilmemiş, onayından geçmemişi budaklı, yamalı görmek.
- Beğeni ve onaylarımızı diğerlerini aynılaştırma aracı gördüğümüz için farklılıkları yok edip görememek.
- Değerlendirememek ve değersizleştirerek hakka girmek.
- Yönetmek için dinlemek, sadece dinliyor görüntüsüyle liyakat yüklenemeyeceği için yönetmek istediğini dağıtmak.
[Hakan Zafer] 6.8.2018 [TR724]
İntihar edenin cenaze namazı kılınır mı? [Ahmet Kurucan]
“İntihar sonucu sevdiklerini kaybeden Müslümanların mücadele ettikleri leke/ayıp/ön yargı” başlıklı bir haber okudum buzzfeed haber portalında. (https://www.büzzfeednews.com/artıcle/hannahallam/suicide-rate-rising-müslims-mental-health-stigma-haydar) “Zaten sevdiklerini intihar ile kaybetmenin verdiği sıkıntılarla uğraşırlarken, Müslüman aileler için kederlerinin/acılarının/gönül yaralarının sadece başlangıcını oluşturan bir başka şey var.” diye başlıyor haber ve ardından intihar edenin cenaze namazı kılınmaz görüşü adına yaşanan hadiseleri anlatıyor. Sabırla, sükûnetle, vakarla sonuna kadar okudum haberi. Yazının sonunda ulaştığım kanaat makale sahibinin kanaatinden farklı değil. Bunun için ‘müntehirin cenaze namazı’ konusunu ele aldım bu yazıda. Eğer yazı sözü edilen çerçevedeki görüş, kanaat, hüküm ve önyargıların doğruluğu-yanlışlığı konusunda yeniden düşünmemize katkı sağlarsa görevini ifa etmiş demektir.
Neden mi? Önce haberde yer alan birçok unsurdan üzerinde duracağım bir kaç ana noktayı özetleyeyim. “İntihar eden Müslüman bir gencin cenaze namazını kılmam diye diretiyor imam. Araya giren hatırlı insanlar neticesi kılıyor ama cesedi camiye sokmam diyor bu defa. Dışarıda kılınan cenaze namazında da cami cemaatini cenazenin kimliği açıklanmıyor… Makale yaptığı araştırmalara bağlı olarak ABD’de bir çok caminin intihar edenlerin cenaze namazını kılmadığını ifade ediyor…2016 istatistiklerine göre 15 ila 34 yaşları arasında 45.000 insanın intihar ettiği ve 2011-2016 yılları arasında Müslüman nüfusun bu sayıda oranının çok arttığını bilgisini de ilave ediyor… Verdikleri mülakatlarla habere katkı sağlayan bazı insanların ifadelerinden çıkan şu mana oldukça önemli; cenaze namazı kıldırmayı reddetme cenazenin ailesi başta olmak üzere yakın akraba çevresinde ve özellikle genç nesillerde müthiş bir moral bozuntusu meydana getiriyor ve bu durum ilerleyen zamanlarda İslam’a karşı mesafe koymaya kadar uzanıyor…Camiler keşke intihar etmeyi engelleyecek sebepler üzerinde dursa ve gençlere bu konuda verilecek eğitim ve öğretime katkıda bulunsa!” diyenler de az değil.
MESELEYE NASIL YAKLAŞILMALI?
Pekâlâ intihar edenin cenaze namazının kılınması veya kılınmaması ile alakalı meseleye nasıl yaklaşılmalı? İşin aslı klasik fıkıh açısından bakıldığında, alimlerin büyük çoğunluğu intihar edenin büyük günah işlediğini kabulle birlikte o kişinin dinden çıkmadığı ve cenaze namazının kılınabileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bu bağlamda “Hz. Peygamber intihar edenin cenaze namazını kılmamıştır (Müslim; Cenaiz 107)” hadisine dayanarak “O kişi dinden çıkmıştır, kılınmaz.” yorumu yapanlar azınlığı teşkil etmektedir. Haberde sözü edilen cami imamları ihtimal azınlığın görüşünü tercih ediyorlar ya da selefi bir yaklaşımla hadisi literalist bir gözle okuyup kılınmaz hükmünü veriyorlar.
Baştan ele alalım: intihar, insanın hiçbir baskı altında kalmadan hür irade ve ihtiyariyle ölümle sonuçlanacağını bildiği bir eylemi kendi bedenine uygulaması demektir. Bir başka ifadeyle ölümle hayat arasında insanın bilerek isteyerek ölümü tercih etmesidir intihar. İslam’ın temel değerlerine göre hayat, insana Allah’ın vermiş olduğu bir emanettir, emanet sahibi emanetini alıncaya kadar onu korumak da insana düşen aslî bir görevdir. Makâsıd-ı hamse arasında canın/nefsin korunmasının yer almasının nedeni budur. Hatta bazı ulema intihar etmenin başkasını öldürmekten daha büyük günah olduğu yorumunu yapmışlardır.
Kur’an-ı Kerim’de intihar ile alakalı direkt bir beyan yoktur. Bazılarının “…kendinizi öldürmeyin” (4/29) ve “Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız” (2/195) ayetlerini intihar ile ilişkilendirilmesi Kur’an’a yaklaşım metodolojisinden kaynaklanan yorumlardır. Söz konusu iki ayete nüzul sebebi, lafız-mana ilişkisi, metin içinde yer alan diğer cümlelerle bağlantısı, siyak-sibak münasebeti açısından bakıldığında bu yorumun çok zorlamalı olduğu muhakkaktır. Bununla beraber Kur’an’ın ruhu, İslam’ın genel-geçer prensipleri, insanların maslahatı itibariyle intiharın İslam’da yasak olduğu muhakkaktır. Nitekim bu konuda Hz. Peygamberin açık beyanları vardır. İntihar edenin intihar eylemini gerçekleştirdiği usulle cehennemde sürekli azap çekeceğini belirten hadis birçok hadis kitabında yer almaktadır. (Buhari, Cenaiz, 84; Müslim, İman,175) Yukarıda geçtiğimiz üzere Hz. Peygamber intihar eden bir sahabenin cenaze namazını kılmamıştır. (Müslim, Cenaiz, 107) İntiharın büyük günahlar kategorisi içinde değerlendirilmesinin temellerini oluşturur bu hadisler.
İNTİHAR EDENİN CESEDİ YIKANIR, KEFENLENİR…
İntihar edenin cenaze namazının kılınması meselesine gelince, bazı ulema namaz kılınmasını, cenazenin yıkanması, kefenlenmesi ve Müslüman mezarlığına gömülmesinden ayrı mütalaa etmiştir. Onlara göre intihar edenin cesedi yıkanır, kefenlenir, Müslüman mezarlığına gömülür ama cenaze namazı kılınmaz; zira Allah Resulü(sas) namaz kılmamıştır. Çoğunluğun görüşü ise Hz. Peygamber “intiharın önünü kesmek, başkalarına örnek olmasını engellemek için tedbir amacıyla namazı kılmamıştır; eğer namaz kılınması yasak olsaydı ashabının da kılmasına izin vermezdi” diyerek cenaze namazı kılınmasını yıkama, kefenleme ve gömmeden ayırt etmemişlerdir.
Doğu-batı, Müslüman-gayri müslim ayırt etmeksizin günümüz dünyasının önemli problemlerinden biri olan intihar, sadece dini yönü olan tek boyutlu bir sorun değildir. Nitekim günümüz dünyasında intihar çeşitli ilmi disiplinler tarafından ortak çalışmalara konu olmuştur. Ahlaki, felsefi, tıbbi, psikolojik, sosyolojik, istatistiki, neuroscience (sinir bilim) vb. birçok alanda yapılan ciddi çalışmalar yapılmıştır. Mesela ahlak ilmi toplumun ahlaki değer yargıları açısından bunu incelerken, tıp ilmi ötenazi dediğimiz iyileşmesi imkânsız hastalığa duçar olmuş birisinin dayanılmaz acıları karşısında tedaviyi sonlandırması veya aktif olarak kendini öldürmesi ya da öldürülmesini istemesi açısından meseleyi değerlendirmiştir. Psikoloji, insanın üstesinden gelmeyi başaramadığı maddi-manevi sorunlar karşısında bir çözüm olarak intihara bakmıştır. Depresyonun ana etken olduğu gözüken bu çalışmalarda elde edilen sonuç, gerek intihara teşebbüs etmiş ama ölmemiş kişilerin beyanlarından gerek intihar öncesi geride bıraktığı yazılı-sözlü itiraflarından hareketle temellendirmeye çalışılmıştır. İstatistiki düzlemdeki veriler zaten her yıl yapılan çalışmalarla yenileniyor ve intihar oranları baş döndüren, insanı şaşkına çeviren bir ivme ile artıyor. Sosyoloji ve intihar denildiği an akla gelen ilk isim elbette Durkheim oluyor. O yıllar önce yaptığı çalışmalarda intiharın “Fertle toplum arasındaki bağların gevşediği, kişide ahlakî ve manevî yapının sarsıntıya uğrayıp dirençsiz kaldığı ortamlarda intihar eğilimlerinin arttığı” tespitini yapmıştı ve bu tespit hala geçerliliğini koruyor.
Netice itibariyle, intihar edenle konuşamadığımız için gerçek nedenlerini tam anlamıyla bilemediğimiz ama bildiğimiz kadarıyla da çok boyutlu, çözülmesi ve çözümlenmesi alabildiğine zor nedenlerle intihar etmiş kişi için; “İntihar haramdır. İntihar ettiğine göre kafirdir. Cehenneme gitmiştir. İmanı intihar etmekten onu alıkoyamadığına göre demek ki iman zafiyeti varmış. Sabır etmeli ve “Bu da geçer ya hu!” demeliydi, cenaze namazı kılınmaz” deme dini perspektiften ölünün gıyabında verilmiş çok acele hükümlerdir. Eğer bu hükümleri klasik fıkıhta yer alan içtihatlarda dahil olmak üzere yazının bütünlüğü içinde verilen bilgilerle birlikte mütalaa edecek olursanız, hiç birisinin ayaklarının yere sağlam basmadığını görürsünüz. Şunu unutmamalı; imamların cenaze namazı kılmama konusundaki bu tutumları ölüden çok dirilere zarar vermektedir. Acılı aile ve yakın dairedeki eş-dost-akraba ve arkadaş çevresinin İslam dinine karşı yeni bir tutum almasına kadar gidebilmektedir.
‘Fıkhi açıdan yeni bir şey söylemediniz, bilinenleri tekrar ettiniz’ diyebilirsiniz. Doğru, zira asırlar önce fukahanın vermiş olduğu hükümler bana göre hala geçerliliğini korumaktadır. İster klasik usul-ü fıkıh kaideleri isterseniz maslahatu’n-nas ve makasıdu’ş şeria gibi ilkeler eşliğinde buna hüküm aramaya kalksanız aynı sonuca ulaşırsınız. Hatta daha da ötesi farklı ilmi disiplinlerin yapmış olduğu çalışmalarda elde ettikleri veriler, fukahanın vermiş olduğu intihar edenin cenaze namazı kılınır hükmünü sağlamlaştıran yeni deliller olarak kabul edilmelidir.
[Ahmet Kurucan] 6.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)