Müjdeli Bir Ramazan Olsun! [Fikret Kaplan]

Mübarek Ramazan Ayı, hayırla, hüzün ve duayla bereketlendirilmiş, nihayet bayram sabahına kavuşulmuştu.

Ashab-ı güzin efendilerimiz (ra) mescitteki yerlerini almış, Şefkat Peygamberi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında sabah namazı için saf tutmuşlardı.

Ve sabah namazının ikinci rekâtında, rükûya kalktıklarında Rasûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ellerini kaldırıp dua etmesini bekliyorlardı. Fakat kunut duası yapmadan doğrudan secdeye gitmişti Kâinatın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Selam verilir verilmez, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) heyecan ve merakla sormuştu:

- Ya Rasûlallah, ne zamandır hicranla yâd ettiğiniz kardeşlerimize bugün dua buyurmadınız?

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek çehresinde tebessüm belirmişti:

- Allah kardeşlerinize kurtuluş lütfetti; yola çıktılar, geliyorlar.

Geride kalan ve zulümle inleyen ashabı için çok istediği müjdeye Ramazan Ayı’nın bayram sabahında kavuşmuştu Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Fakat, çehresinde beliren bu mübarek tebessümün gerisinde çok büyük ızdıraplar vardı. Ramazan Ayı boyunca arşı titreten inlemeler yükselmişti Şefkat Peygamberi’nin mübarek dudaklarından. Yürekleri yakan, sahabeyi gözyaşlarına gark eden içten içe inlemelerdi bunlar. Hicret edemeyip de arkada kalan arkadaşlarına ağlamıştı İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem):

- Ashabımı kurtar Allah’ım!.. Müminleri kurtar Allah’ım!..

Bu içten yakarışlar, sadece ashabının gönüllerini değil, mescid-i Nebevi’nin hurmadan olan sütunlarını, kerpiç duvarlarını; Medine’nin sokaklarını, evlerini, taşlarını titreten gözyaşlarına dönüşmüştü. Teheccüd namazında, sabah namazında, akşam namazında… oradan diğer vakitlere:

- Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..

Gökten gelen ikazla hicret etmişti Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ama kalbinin bir parçası, hicrete yol bulamayıp Mekke’de sıkıntı çeken ashâbının yanındaydı. Orada hâlâ hicret etmek için fırsat kollayan bir hayli insan vardı. Onlar da hicret için bütün güç ve kuvvetlerini sarf etmişlerdi fakat bir türlü engelleri aşamamışlardı. Elleri ayakları zincire vurulmuş ve zaman zaman en vahşi işkencelere maruz bırakılıyorlardı. Şartlar aşılması güç bir engel gibi duruyordu önlerinde.

O masumların, mazlumların mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüreğini hüzünle dolduruyordu. Rahmet Peygamberi, her gün defalarca onları anıyor, sabah-akşam kunutlarında onlar için dua ediyor, ağlıyordu. Özellikle sabah namazının son rekâtında rükûdan secdeye geçeceği sırada ellerini kaldırıyordu:

"Allahümmehdina fîmen hedeyte. Ve âfinâ fimen âfeyte. Ve tevellena fimen tevelleyte. Ve bariklena fîma â'tayte. Ve kınâ şerra mâ kadayte. Feinneke takdî velâ yukdâ âleyke. Ve innehu lâ yezillü men vâleyte. Velâ yeizzü men âdeyte. Tebârekte Rabbenâ ve teâleyte. Felekel hamdu âla ma kadayte. Nestağfirüke ve netubu ileyke. Ve sallallahu âla seyyiddina Muhammedin ve âla alihi ve sahbihi ve sellem."

"Allah'ım, hidayet ettiklerinin yoluna bizi de hidâyet et. Allah'ım, âfiyet ver. Dost edindiklerinle beraber bizi de dost edin. Verdiğin şeyleri bize mübârek eyle. Hükmettiğin şeylerin şerrinden bizi koru. Şüphesiz Sen hüküm verirsin, fakat kimse sana hüküm veremez. Senin sevdiklerin zelil olmaz. Senin düşman oldukların ise aslâ aziz olmaz. Rabbimiz, sen mübarek ve yücesin.

Allah’ım! İbn-i Ebî Rabîa’yı kurtar! Allah’ım! Seleme ibn-i Hişâm’ı halâs eyle! Allah’ım! Velid ibn-i Velid’e necat ver. Allah’ım! Mekke’de hakları ellerinden alınan ve sömürülen bütün müminleri kurtar!

O’nun mübarek gözlerinden yağmur gibi yaş boşalırken, Ashab-ı Kirâm da buna kayıtsız kalmıyordu. Onlar da gözyaşlarıyla Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hüznüne iştirak ediyorlardı.

Onlar, kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, dünya yüzüne güleniyle gülmeyeniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî iltifati, ihsanı biliyorlardı. Dağınıklığa meydan vermeden, suçlu arama peşine düşmeden, yıkıcı, kırıcı eleştirilere kapılmadan Allah’ın kendilerine sunduğu krediyi tam değerlendirirken diğer taraftan arkada kalanlar için kederlenip kavlî ve fiilî dualar ediyorlardı. Asla taş atmıyorlardı kadere. En küçük bir imayla olsun Yüce Yaradan’ı kimseye şikâyet etmiyorlardı.

Ve o Ramazan’ın bayram sabahında, iki mutluğu birden yaşıyorlardı. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hüznüne iştirak ettikleri gibi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek çehresinde beliren tebessüme de eşlik ediyorlardı.

Bugün biz de, çok zor günlerden geçtiğimiz bu Ramazan Ayı’nda, Yüce Rabbimiz’in bütün arkadaşlarımıza ve kardeşlerimize kurtuluş lütfedeceği bir müjdeyi hasretle bekliyoruz. Böyle bir lütfa çok muhtacız. Bize necat verecek olan sadece ve sadece Allah’tır. Ancak O (cc) bizi, kardeşlerimizi ve sıkıntı çeken herkesi bu ağır imtihanlardan kurtarabilir. Ama bu kasvetli havanın, şiddetli fırtınanın dinmesi için bir vakit vardır. Biz bilemiyoruz.

‘Dua dua yalvarıyoruz ama olmuyor!’ demek suretiyle, O’nun takdirât-ı Sübhâniyesine itiraz nev’inden laflar etmek, düşüncelere dalmak, tasavvurlar içinde bulunmak, O’na (cc) karşı saygısızlık olacaktır. Bundan dolayı, ‘sürecin ne zaman biteceği’ mevzuunda sabırlı ve saygılı olmak lazımdır.

Bize düşen vazife, fiili ve kavli duayla daima İlahi Dergah’a iltica edip hüznümüzü, derdimizi Rabbimize arz etmektir. İnsan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk'ın icraatına karışmamalı.

Omzumuza yüklenen sorumlulukları yerine getirebileceğimiz eşsiz bir zamanda bulunuyoruz. Günleri süratle geçen çok kıymetli bir ay... Ramazan-ı Şerif’in gecesi, gündüzü, sahuru, iftarı Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjdeye nail olduğu Kutlu Bir Zaman dilimi gibi duruyor önümüzde. Bu fırsatı kaçırmamak lazım.
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ramazan Ayı hakkında bize çok ciddi ikazda bulunuyor. 

Cebrâil’in (as): ‘Ramazana yetişmiş, Ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah'ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun! Burnu yere sürtülsün!' dediği duaya Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘amin' diyor. (Buharî, el-edebu’l-müfred- 1419/1998;  Taberanî-evsat- h. no: 8994)

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de yaşadığımız bu günleri görmüşçesine bize hitap ediyor:

‘Aziz, sıddık kardeşlerim,

Evvelâ: Bütün ruh u canımla mübarek Ramazanınızı tebrik ederim. Ve o mübarek şehirde ettiğiniz duaların, Cenab-ı Hak yanında makbul olmasını Erhamürrâhimîn’den niyâz ederim.

Saniyen: Bu seneki Ramazan-ı Şerif hem İslam âlemi için, hem Risale-i Nur şakirtleri için gayet ehemmiyetli, pek çok kıymetlidir.

Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i âmâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, her birisinin kazandığı miktar, her bir kardeşlerine aynı miktar amel defterine geçmesi, o düsturun ve rahmet-i İlahiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlasla girenlerin kazançları pek azim ve küllîdir. Her biri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, her birisine, aynı amel defterine geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların her birisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir.

Demek, Risale-i Nur’un sadık şakirtlerinden birisi leyle-i Kadrin hakikatini ve Ramazan’ın yüksek mertebesini kazansa, umum hakikî sadık şakirtler sahip ve hissedar olmak, vüs’at-i rahmet-i İlahiyeden çok kuvvetli ümitvârız.’

Sorguda, zindanda, çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda ızdırap çekenlere duayla el uzatma seferberliğini bu Ramazan atmosferinde daha ciddi bir şekilde devam ettirelim. Teheccüdsüz bir gecemiz olmasın. Rahmeti Sonsuz’a içten içe yalvaralım.

Hizmetimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak sıkıntı çeken arkadaşlarımızı dualarımızda sık sık zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan kurtuluş dilemek aynı davaya gönül vermenin gereğidir.

Dikkat edersek, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin değişik beldelerde bulunan Nur talebeleri için çok dua ettiğine şahit oluruz. Lâhikalardaki ifadelerinde de görüldüğü üzere sadece onlara değil, çoluk çocuklarına, akrabalarına ve beldelerine de dua etmek suretiyle onlara iman ve Kur’ân hizmetlerinde destek olmuştur. Ayrıca dualarının bereketine inandığını ifade ederek, hem kendisi hem de diğer Nur talebeleri için onlardan dua talep etmiştir. “Sizin dualarınızın bereketiyle, inayet-i ilâhiye her günümü bir ay kadar mesûdâne bir ömre çevirdi.” demiştir.

Hasılı, Ramazan Ayı’nı sıkıntılar içindeki kardeşlerimizi unutmadan çok yönlü değerlendirmek lazım. Bediüzzamanın ifadesiyle, Ramazan-ı Şerifteki orucun hem Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine (terbiye ediciliğine), hem insanın toplum hayatına, hem şahsî hayata, hem nefsin terbiyesine, hem Allah’ın verdiği nimetlere karşılık şükre bakan çok hikmetleri olduğundan çok iyi istifade etmeli.

‘İnsanın nefsi gafletle kendini unutur. Mahiyetindeki sonsuz aczi, fakrı, son derece kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf, yokluğa maruz ve musibetlere hedef olduğunu, çabuk bozulan, dağılan et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Âdeta çelikten bir vücudu varmış, ölmeyecekmiş gibi, kendini ebedî hayal edercesine dünyaya saldırır. Şiddetli bir hırs ve açgözlülükle, şiddetli bir alâka ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeye bağlanır. Kendisini tam bir şefkatle terbiye eden Hâlık’ını unutur. Ömrünün neticesini ve ahiret hayatını düşünmez, kötü ahlâk içinde yuvarlanır.

İşte ramazan-ı şerifteki oruç en gafillere ve inatçılara bile zayıflığını, aczini ve fakrını hissettirir. İnsan açlık vasıtasıyla midesini düşünür, midesindeki ihtiyacı anlar. Zayıf vücudunun ne kadar çürük olduğunu hatırlar. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu idrak eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp tam bir acz ve fakr ile Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına sığınmaya bir arzu duyar ve manevî bir şükrün eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır. Eğer gaflet kalbini bozmamışsa…’

Ramazan-ı Şerifimiz mübarek olsun, bütün insanlığa hayır ve bereket getirsin… Çok arzuladığımız o müjdeyi Rabbim acilen nasip etsin inşallah… Amin.

[Fikret Kaplan] 9.5.2019 [Samanyolu Haber]

Ailece tutukluluk dönemi: Anne ve babasının ardından Betül bebek de cezaevinde [Sevinç Özarslan]

Cezaevine giren bebeklere bir yenisi daha eklendi. 2 yaşındaki Selma Betül Urunga, dün annesi Fatma Urunga’nın (34) bir haftadır tutuklu bulunduğu Mersin Tarsus C Tipi Kapalı Cezaevi’ne girdi. Babası Ersin Urunga (37) da 16 aydır aynı cezaevinde kalıyor. Böylece anne, baba ve çocuk olmak üzere aynı cezaevinde tutuklu olan çekirdek ailelerin sayısı da artmış oldu.

Betül bebeğin annesi 9 yıl, babası 10.5 yıl hapis cezası almış durumdalar ve ailenin iki çocuğu daha var.



Birinci derecede akrabaları tarafından 2 iki yıl önce Adana Savcılığı’na Hizmet Hareketi’yle ilişkisi olduğu gerekçesiyle ihbar edilen Fatma Urunga o günlerde kızı Selma Betül’e 8,5 aylık hamileydi. Aralık 2016’da evinden alınıp Adana Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Bir gece nezarette kaldı. Ertesi gün adli kontrol şartıyla bırakıldı.



Bir yıldan fazla mahkemesi devam eden Gıda Mühendisi Fatma Urunga örgüt üyeliği suçundan yargılanıyordu. 6 ay önce karar duruşması oldu ve 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Haksız yere ceza alacağını düşünen Urunga karar duruşmasına gitmeyip saklanmayı tercih etti.

Geçen hafta cuma günü, 3 Mayıs 2019’da tutuklandı. Urunga’nın Adana Emniyet Müdürlüğü nezarethanesinde maruz kaldığı kötü muameleyi insan hakları savunucusu, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu gündeme getirmiş ve şöyle demişti:

Fatma ve Ersin Urunga gerek gözaltı, gerek mahkeme sürecinde polislerin kötü muamelelerine, hakimlerin onurlarını rencide edecek derecede bağırıp aşağılamalarına da maruz kaldı.

8 yaşındaki Hakan (solda) ve 6 yaşındaki Metin artık babaanneleriyle birlikte yaşıyor. Selma Betül annesi ile cezaevinde.

HAKAN VE METİN BABAANNEYE KALDI

Kimya öğretmeni Ersin Urunga ise hakkında bir yakalama kararı yokken Ocak 2018’de Adana’da bir kavşakta gözaltına alındı. 15 gün gözaltında kalan Urunga Adana 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanıp Mersin Tarsus C Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

Beş kişinin verdiği ifadede adı geçtiği için örgüt yöneticiliği suçlamasıyla yargılanan Ersin Urunga’nın mahkemesi 10 ay devam etti. Karar duruşmasından önce 4 kişi ifadesini geri çekince savcının talebi üzerine örgüt üyeliğinden 10,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Urunga ailesinin Selma Betül dışında iki çocukları daha var. 8 yaşındaki Hakan ve 6 yaşındaki Metin artık babaanneleriyle birlikte yaşıyor. Böylece bir aile daha parçalanmış oldu. Son açıklanan rakamlara göre Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 800 bebek ve binlerce parçanlanmış aile var.

[Sevinç Özarslan] 9.5.2019 [MedyaBold.Com]

Nifak, Tabiatlarının Bir Yanı Haline Gelenler [Safvet Senih]

“Bunların (münafıkların hâli, o kimsenin hâline benzer ki, aydınlanmak için bir ateş yakar. Ateş, çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların gözlerinin nurunu giderir ve karanlıklar içinde bırakır, onlar da göremez olurlar.  Sağır, dilsiz ve kördürler onlar, Onun için hakka dönmezler.” (Bakara Suresi, 2/17-18) âyetleri münafıkların bazı özelliklerini temsil ve teşbih diliyle anlatıyor. Üstad Hazretleri: “Sağır, dilsiz ve kördürler onlar, Onun için hakka dönmezler.” âyeti ile ilgili olarak şöyle diyor: “Onlar, sağır, dilsiz ve kör şahıslar gibi o zulmetten çıkıp kurtulamazlar. Bu cümlede bulunan dört sıfat; münafıklarla ateş yakanlar arasında müşterek olup, her iki taraftan haber verir, vaziyetlerini bildirir. Ayna gibi hallerini gösterir.

“İşte ateş yakanlara karşı işaretleri şöyledir. Böyle bir zulmete düşen bir adam, evvelâ kendisini kurtaracak bir sese kulak verir. Etrafı dinler. Lâkin gecenin sessiz ve dilsiz olması o adamın sağırlığını netice vermiştir. Sonra yardımına gelecek bir adamı  çağırmak ister. Lâkin gecenin sessizliği ve sağırlığı onun dilsiz olmasına sebep olmuştur. Sonra yolunu bulmak ümidiyle bir alâmet, bir nişan arar. Fakat gecenin ziyasızlığı ve körlüğü onun körlüğünü gerektirmiştir. Sonra bu zulmetten kurtulmak için evvelki yerine dönmek ister fakat kapılar bağlanmış dönüş imkânı kalmamıştır. Bataklığa düşen adam gibi… Titredikçe batar. Battıkça zulmette kalır.

Bunun münafıklara bakan ciheti ise, evet münafıkları, inkâr ve münafıklık karanlığına düştükleri zaman, onların dört cihetle kurtulmaları mümkün idi: Zira o münafıklıktan başlarını kaldırıp hakkı dinlemek, Kur’an’ın irşadına kulak vermek ile kurtulmaları mümkün idi. Fakat nefislerinin şeytanı olan kötü duyguları (Yani, Kur’an’ın sadasını engelleyecek heva ve hevesatları) Kur’an’ın kendilerini irşad etmesine mâni  olmuştur.  Kur’an-ı Kerim bu cihetten onların ümitleri kesilmiş olduğuna işaret olarak “sümmün” (sağırdırlar) demiştir. Bu işaretten de kulakları kesik hayvanların kulaklarını andıran  bir remz (rumuzlu işaret) vardır.

“İkincisi: Başlarını aşağıya indirip, vicdanları ile müşâvere ederek, doğru yolu ve hakkı sormakla, kurtuluş cevabını almak imkânı varken, kalblerindeki inat, kesilmiş tavuk gibi dillerini içeri tarafa çekerek konuşmalarına ve pişmanlıkla tevbe etmelerine  mâni olmuştur. Kur’an-ı Kerim bu kapının da kapalı olduğuna işaret olarak ‘bükmün’ (dilsizler) demiştir. Bu işaretten dilleri çekilip atılmış bedbaht kimseler olduklarına bir remz vardır.

“Üçüncüsü: İbret nazarı ile bakıp içteki ve dıştaki delilleri görüp, hak ve hakikat tarafına dönmeleri mümkün iken, gafletleri gözlerini perdelemiş, körlük de gözlerinin kapaklarını kapatmakla, yine kurtuluştan mahrum kalmışlardır. Kur’an-ı Kerim buna işareten ‘umyun’  (körler) demiştir. Yani şeytanlara bir yuva inşa edilmek üzere, gözleri örtülmüş, ateşten yaratılmış ve ateş içinde yaşayan mahluklar gibi şeytanların başlarını andıran bir vaziyeti hayale arz ediyorlar.

“Dördüncüsü: Pis ve çirkin vaziyetlerine bakıp, pişman olarak tevbe etmeleri önce mümkün olduğu halde, nefislerinin hevâ ve hevesine, yoldan çıkaran kötü arzularına tâbî olarak, hem bozuk fıtratlarının gereğini destekleyerek şeytanlarının aldatmasıyla yaptıkları o çirkin halleri, gözlerine güzel göründüğünden, terk edemediler. İşte Kur’an-ı Kerim buna da ‘Onlar geri hakka dönemezler’ demekle, onların son ümitlerinin de suya düştüğüne ve kum deryasına iradesiyle giren ve bir daha çıkamayan bahtsız insanlar olduklarına işaret vardır.”  (İşârâtü’l-İ’caz Tefsiri)

M. Fethullah Gülen Hocaefendi de bu hususta şöyle demektedir: “Kendisini inkâra kaptırmış ve inkâr, tabiatının bir derinliği haline gelmiş inkarcılar ve münafıklar da tıpkı şeytan gibidirler. Yerinde, takıyye ve sinsice kandırma düşüncesiyle ‘Allah, din ve diyanet’  derler, çok defa hak suretinde görünürler, ama her zaman müminlere karşı kin ve nefretle oturur kalkar, her zaman gayızlarını icra yolunu araştırırlar. Düşmanlıklarını icrâ etmeye güçleri yetmediği dönemlerde kinlerini ve nefretlerini tebessüm ve yumuşak beyanlarla örtmeye çalışır, demokrat davranırlar. İstedikleri her şeyi yapacak güce ulaştıklarına inanınca da ‘hak kuvvetedir.’  yobazlığı adına akla hayale gelmedik kötülükleri irtikap ederler. Böylelerine güvenmek, güven duygusuna karşı saygısızlık, bunlardan endişe duymak da Allah’a karşı itimatsızlıktır. Mümin, muhabbetle herkese açık olma duygusuyla oturup kalkmalı, sırtını dönemeyeceği bu gibilerin şerlerinden de her zaman Allah’a sığınmalıdır.”
(Kur’an’dan İdrake  Yansıyanlar, Cilt, 1 sayfa, 13) 

[Safvet Senih] 9.5.2019 [Samanyolu Haber]

‘Adam öyle ya da böyle kazandı’ ama halk kaybetti, kaybedecek! [Oğuz Ayar]

İstanbul’da CHP’nin kazandığı yerel seçimlerin iptali AKP iktidarının ekonomik ve sosyal gerekliliklerini bilenler açısından sürpriz değil. Her ne kadar siyasi alanda polemikler sürüyor olsa da, Erdoğan’ın tek bir seçimde siyasi gücünün temellerini oluşturan rant ekonomisinin merkezini rakiplerine bırakması zaten beklenen bir gelişme değildi.

Her şeyden önce 31 Mart seçimlerinde çıkan sonuçlar, Erdoğan için sadece siyasi bir kayıp olmanın ötesinde, AKP denilen ekonomik ve buna bağlı sosyolojik ortaklığın temellerine dinamit koymuş oldu.

Seçim sonucunda Cumhur İttifakı ve büyük ortağı olan AKP Türk ekonomisinin yüzde 62’sini üreten dev şehirleri kaybetti. Sadece İstanbul Türk ekonomisinin yüzde 31’ini oluşturuyor. Yalnızca vergi ve ücret değil, toplam üretilen rant üzerinden alınan legal ya da illegal paralar belediyeleri kendi görünen bütçelerine ek olarak milyarlarca liralık ekonomik büyüklük sağlıyor.
Kuşkusuz ekonomik güç siyasi taraftar kazanmanın da başlıca unsurlarından biridir. Bunu sadece Erdoğan Ailesi’ne yakın vakıflara yapılan bağışlardan ibaret saymayın. Örneğin İstanbul sahillerinde gördüğünüz onlarca büfe, kafeterya, çay bahçesi veya gazino gibi tesislerin mülkiyeti doğrudan İBB’ye bağlıdır. 24 yıldır İstanbul’u yönetiminde olan bugünkü AKP’lilerin söz konusu tesislerden rant sağlamadığını söylenebilir mi? Bu ve bunun gibi pek çok kazanç enstrümanı belediye bütçelerinde yekun tutan kalemler olarak görünmez.

Ortaya çıkan rant ise aynı zamanda belirli bir kitle tarafından paylaşılır. Aynı ekonomik yönetim modeli bugün siyasal İslam’ın etkin olduğu İran, Lübnan Hizbullah’ı ve Hamas tarafından kullanılmaktadır ve söz konusu yöntem literatürde de Hamas Ekonomisi olarak bilinmektedir.
Dolayısıyla Erdoğan birçok dolambaçlı yoldan geçerek elde ettiği bir diktatoryal Başkanlık sistemini elde etmişken parasal kontrolü, yalnızca dibi delinmiş ve rekor açıklar veren bir merkezi yönetim bütçesiyle sürdüremez. Bu nedenle en azından İstanbul şimdi seçimle geri alınacaktır. Bu açıdan bakıldığında İstanbul’da yenilenecek seçimlerin sadece bir formaliteden ibaret olduğu söylenebilir.

Elbette ki bunun bir bedeli olacaktır. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlarda ödenecek bedel ise büyük ölçüde ekonomiktir. Erdoğan iktidarı arasında ince bir dengeyle yürüdüğü Batı veya Doğu devletlerinin liderleriyle çeşitli ödünler vererek varlığını sürdürebilir. Ancak aynı ekonomik açıdan mümkün olamaz.

Nihayetinde Türkiye petrol gibi bir enerji kaynağı olmadan sanayileşmeyle büyümeyi seçmiştir. Bu bir enerji açığı ve beraberinde sermaye ve döviz açığı getirir. Bunu ödemek için Türk ekonomisi yurtdışından sermaye çekmek zorundadır. Fitch’in Cuma günü açıkladığı rapora göre, Türkiye’de devlet ve özel sektörün yurtdışına bir yıl içinde ödeyeceği borç 177 milyar doları buluyor. Bunlar geçmişte alınan borçların taksitleridir. Aynı zamanda LIBOR gibi enstrümanlara bağlı olarak alınan bu borçlar küresel ölçekte yaşanan faiz artışından etkilenmektedir. Son 2 yılda LIBOR faizlerinin yaşadığı artış nedeniyle Türk ekonomisi yıllık 5 milyar dolara yakın ek faiz yüküyle karşı karşıya kalmıştır. Keza yeni borçlanmalarda Hazine ve özel sektörün ödediği faizler 2 yılda ikiye katlanıp dolar bazında yıllık yüzde 8 gibi fahiş seviyelere yükselmiştir.

Mevcut seviyeler ‘faiz lobisi’ söylemini yaptığı dönemlere karşı çok daha yukarıda olmasına karşın Erdoğan artık bu konuda ses çıkarmayı bırakmış ve sistemin istediği miktarda ödemeyi seçmiştir. Bu ona uluslararası alanda bir ölçüde meşruiyet de sağlar. Yine de bu sürdürülebilir ve uzun bir yol değildir. Yılın ilk üç ayında bütçedeki faiz harcamaları yüzde 49.8 artışla 33.4 milyar TL’ye çıkarken, toplam bütçe açığının yüzde 93’ünü oluşturmaktadır. Benzer bir yükü şirketler dünyası da çekmektedir.

Elbette ki bu kadar masrafın bedelini ödeyen bir kesim olacaktır. Bu da Türkiye gibi hammadde ve sermaye birikimi olmayan ülkelerde başta çalışan kesim olmak üzere geniş halk kitleleri tarafından ödenir. Erdoğan iktidarının kıdem tazminatı ve zorunlu BES gibi reform adı altında piyasaya sürdüğü reformlar da işçiliğin ucuzlatılmasının bir formülüdür.

Erdoğan’ın İstanbul ısrarı asgari ücret zammını eritti!

Öte yandan bütün bu toz duman bulutunun ardından bakıldığında Türkiye’de dolar yılbaşından bu yana yüzde 16.5 yükseldi. 6.15’e çıkan kur nedeniyle asgari ücret bir anda 328 dolara indi. Bu, yılbaşında 303 dolar olan ve yapılan zamla 382 dolara kadar çıkan asgari ücretin hızla erimesi anlamına gelir. Bu aynı zamanda çalışanların üçte ikisinin maaşının asgari ücret ve çevresinde olduğu bir ülke için katıksız bir fakirleşme demektir. Ve elbette dolardaki yükseliş nedeniyle hayatının nasıl değiştiğini görenler, artık ‘Bize ne dolardan biz TL kullanıyoruz’ denemeyeceğini de toplumun tüm kesimleri görmüştür.

Diğer taraftan işçilik ne kadar ucuzlarsa ucuzlasın Türkiye’yi kalkındıracak yabancı sermaye sermaye asla gelmeyecektir. Bu sadece ‘Demokrasiden vazgeçti’ diye değil, düşen işçi maaşlarının yol açtığı ekonomik daralmanın Türkiye iç pazarını ekonomik ölçekten çıkarmasıyla yaşanacak, talep sıkıntısı kaynaklı bir gelişme olacaktır. Nihayetinde büyümeyen ve fakir kalan bir ülkeye yatırımcı uğramaz. Bugün Afrika ülkelerinde işçilik Türkiye’dekinden çok daha ucuzdur. Ancak bu ülkelere dış yatırım gitmez, çünkü mal satabileceği bir müşteri kitlesi yoktur.

Peki bu şartlarda Türkiye işçiliği ne kadar ucuzlatabilir ve Erdoğan’ın topal ördek haline getirdiği sistemin devamını sağlayabilir?

1983’te Özal’ın iktidara geldiği dönem, 1994 ile 2001’de yaşanan ekonomik krizler sırasında Türkiye’de aylık asgari ücret 150-200 dolar aralığına gerilerken, ekonomi ve siyaset bu seviyelerde kendini toplayabilmişti. Ancak o dönemlerde Türkiye’nin bu kadar fazla dış borcu bulunmadığını da söylemek gerekir.

Özetle geldiğimiz nokta şudur, Erdoğan İstanbul seçimlerini yenileyerek istediğini büyük ölçüde elde etmiştir. Yani ‘Adam öyle ya da böyle kazanmıştır’. Ancak adam kazanırken halkı büyük ölçüde kaybetmiş ve kaybedecektir. Tabii ki bunun getireceği siyasi ve sosyal sonuçlar olduğunu da belirtmek gerekir.

[Oğuz Ayar] 9.5.2019 [TR724]

Zafer asla vazgeçmeyenlerindir! [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi yarı finali yeni yıllarca unutulmayacak bir eşleşmeye sahne oldu. İki devreli bir maç oldu. İlk devre Nou Camp’ta Barcelona resitali, ikinci devre Anfield’de Liverpool fırtınası esti. Madrid’deki finale adını ‘asla vazgeçme’ diyen Liverpool yazdırdı. Bu sezon bir maçta en fazla 2 gol yiyen Barcelona’yı 4-0 yenen Liverpool, finale ‘İstanbul ruhuyla’ adını yazdırdı.

2013’te Borussia Dortmund’u geçen yıl Liverpool’u Şampiyonlar Ligi’nde finale taşıyan Alman teknik adam Jürgen Klopp, aynı başarıyı bu yıl da tekrarladı. Klopp gördüğü iki finalden de boynu bükük ayrıldı. 2013’te Bayern Münih, geçen yıl ise Real Madrid, Alman hocanın kupayı kaldırmasına engel oldu. Bu yıl Klopp’un işi daha zordu. Zira yarı finalin ilk maçında Barcelona deplasmanında alınan 3-0’lık bir hezimet vardı. Rakip herhangi bir takım değil, Barcelona idi. Premier Lig’de Manchester City ile amansız bir şampiyonluk yarışı veren Liverpool için lig kadar Şampiyonlar Ligi de önemliydi. Premier Lig’de şampiyon olması için City’nin puan kaybetmesini bekleyecekti. Şampiyonlar Ligi’nde ise kendisinin maçlarını kazanması yeterliydi. İyi de 3-0’lık bir maçı çevirmek kolay değildi. Bu zorluğun anahtarı yine kendisindeydi. Tarihe ‘İstanbul ruhu’ olarak geçen 2005 Şampiyonlar Ligi finali Liverpool’un motivasyonu olacaktı.

Tarih 25 Mayıs 2005. Yer Atatürk Olimpiyat Stadı. Şampiyonlar Ligi kupasını için Liverpol – Milan buluşması için nefesler tutulmuş maçın ilk düdüğü bekleniyor. İlk devre Milan fırtınası esiyordu. İtalyan ekibi Maldini ve Crespo’nun iki golüyle ilk devreyi 3-0 önde kapatıyordu. Kupanın sahibi daha ilk devre belliydi. Ancak ikinci yarı sahada bir başka Liverpool vardı. Liverpool, Steven Gerrard, Smicer ve Xabi Alonso’nun 54-60 arasında 6 dakika içinde bulduğu üç golle skoru 3-3’e taşıdı. Maçın geri kalan ve uzatma devrelerinde eşitlik bozulmayınca kupaya İngiliz ekibi penaltı atışlarıyla ulaştı. Muhteşem bir geri dönüşe imza atan Liverpool, Şampiyonlar Ligi tarihine geçen unutulmaz bir finalin başrol oyuncusu oldu.

Yine bir mayıs ayı. Liverpool’un bir kez daha ‘İstanbul ruhuna’ ihtiyacı vardı. Yarı finalin ilk ayağında alınan 3-0’lık bir yenilgiyi çevirmek zor olacaktı. Üstelik takımın lokomotifi Muhammed Salah ve Roberto Firmino sakattı. Bu isimlere Naby Keita ve Adam Lallana da eklenmişti. Liverpool’un en önemli silahı olan forvet üçlüsü Salah – Firmino – Mane halkasının ikisi yoktu. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde bu 3 oyuncu 31 gole imza atmıştı. Bu sezon ise Liverpool’un Devler Ligi’nde attığı 18 golün 8’inde bu iki oyuncunun imzası vardı. Geçen yılın gol kralı Salah bu sezonda attığı 22 golle krallık yarışında ilk sırada yer alıyordu. Liverpool’un iki önemli silahından yoksun olması finale giden yolda Barcelona’yı avantajlı kılıyordu.

Maçtan bir gün önce Jürgen Klopp, ‘Futbolun olduğu yerde umut da vardır. Yarın dünyanın en iyi forvetlerinden ikisini oynatamayacağız ve bizim 4 gol atmamız gerekiyor. Planımız şu; Sadece deneyeceğiz. Eğer başarılı olursak harika olacak. Başarısız olursak ise en harika yoldan başarısız olacağız.’ açıklaması yapıyordu. İlk maçın skoruna rağmen maçı 4-0 alacağına inanmış bir teknik adam vardı. Nitekim maçtan hemen önce oyuncularına, ‘Bu normalde imkansız bir şey, ama sizden ötürü hiç de imkansız değil.’ deyip motive ediyordu. İnanan sadece Klopp ve oyuncuları değildi. Anfield tribünlerini dolduran 54 bin taraftar her maçtan önce olduğu gibi hep birlikte ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’  (You’ll never walk alone) şarkısını söyleyip, İstanbul ruhuna atıfta bulunup, takımı ateşliyordu.

Hani bazı maçların gidişatı daha ilk dakikada belli olur ya işte Liverpool, Cüneyt Çakır’ın düdüğüyle bunun sinyalini verdi. İlk devre aradığı golün sadece birini buldu ama ikinci devre Barcelona’yı sahadan silip 3 gol daha attı. Sonuç Liverpool’u finale taşıyordu. İmkansız bir skor gerçeğe dönüştü.

Liverpool cephesinde bayram, Barcelona’da hüzün vardı. Katalan ekibi için bu yıl Şampiyonlar Ligi’nin ayrı bir önemi vardı. Finale Atletico Madrid’in stadı Metropolitano ev sahipliği yapacaktı. Barcelona, ezeli rakibinin şehrinde kupayı kaldırmak istiyordu. Ama olmadı. Tıpkı geçen yıl çeyrek finalde Roma karşısında yaşadığı şoku bu kez Liverpool’la yaşadı. Geçen yıl İlk maçı 4-1 kazanan Barcelona, milli futbolcu Cengiz Ünder’in de formasını giydiği Roma’ya rövanşta 3-0 yenilerek turnuvaya çeyrek finalde veda etmişti.

Barcelona son iki yılda 2016-17 sezonunda PSG karşısında yazdığı muhteşem geri dönüşü tersinden yazdı. Barcelona, 2016-17 sezonunda Şampiyonlar Ligi son 16 turunda 4-0 yenildiği ilk maçın ardından Paris Saint-Germain’i Camp Nou’da ağırladı. İspanya temsilcisi, 88. dakikasına 3-1 önde girdiği ve turu geçmek için uzatma anları dahil 7 dakikada 3 gole ihtiyacı olduğu maçta, arka arkaya 3 kez fileleri havalandırarak rakibini 6-1 yendi ve unutulmaz bir geri dönüşe imza attı.

[Hasan Cücük] 9.5.2019 [TR724]

Çağın yitiği: insaf! [M.Nedim Hazar]

Merhamet, vicdan ve aklın bileşkesidir insaf. Eksikliği insanlığın yoksulluğudur.

Fakirdir aslında insafsız insan.

Zalimler insaflıları zayıf addederler ve hatta küçümser, aşağılarlar bu yüzden.

Oysa hakikat tam tersini söyler; ihtiyaçtır esasen. Lüzum-u hayatın, insanca duruşun en önemli çimentosu.  Kainatın Efendisi (sas) güzel ahlakı tarif ederken, ‘üç sacayağından biri” olarak sayar insafı.

Su-i zannın hüküm sürdüğü devirlerde daha değerli bir cevherdir. Zannın kötüsü ile iyisi arasında durur, dengeyi hep hayırdan yana bozmak ister ama kötülük bir virüstür maalesef. Ve ne büyük bir kaybettiricidir insafsızlık, ne fena bir dönüştürücüdür! Mebdeinde güzellik olan nice değeri alır ve karanın en koyusundan çalarak süflileştirir.

İnsafın en görkemlisi şüphesiz Rabbani olanı. Muhtaç olduğumuz da zaten o. İyiliğin onla çarpılıp, kötülüğün ona bölünmesi Rabbani insafın eşsiz bir göstergesi. Sıkıntı insanda. İyiye ve güzele odaklanması gerekirken, güzelin içindeki çirkini çekip almak, abartıp tüm estetiği ziyan etmek yine insanoğluna has bir nakısa.

Cümleye olumsuzlukla başlayan insan, insafın ferahfeza tepelerinden çoktan inmiş demektir.

Munsif biri, tablo ne kadar negatif olursa olsun içindeki minnacık bir olumlu noktayı bulur ve çıkarır. Kimi zalim yürekler bunu –affedersiniz- ahlaksızlıkla eşdeğer tutsa da öyle değildir elbette. İnsaf hakkın hatırını ali tutmak, akıl ve vicdan aynasını sürekli parlatmaktadır.

İnsaf bir kez yitirilmeye görsün.

Haset, kin, demagoji, yalan ve iftira artık geçer akçaya dönüşmüştür.

En samimi niyet, en gönülden tebessüm bile didik didik edilir, ardına, yamacına bakılır ve fenalık aranır. Aslında oyulan kendi altıdır insafsızın ama böyle de bir yönü vardır; hakikate karşı körleştirici bir yönü bulunur insafsızlığın.

Bayezid-i Bistami insanı aşağılık yapan on özelliği şöyle sıralar: 1) Öfke ve hiddet, 2) Kin ve nefret, 3) Büyüklenme, 4) Zulüm ve haksızlık, 5) İnat yollu mücadele, 6) Cimrilik, 7) Başkasına eza ve cefa etmek, 8) Mümin kardeşine saygısızlık, 9) Kötü huy ve fenâ ahlâk, 10) İnsaf ölçülerini aşmak.

Hayata insafla bakmak, dostluklara, hatta düşmanlıklara bile insaf merceğiyle nazar etmek yiğit insanların işi. Önyargılarını, öfke ve nefretlerini aşarak insaflı olabilmek her babayiğidin harcı değil şüphesiz.

İman; ‘dinin yarısıdır’ diyerek emsalsiz bir yere oturtur insafı, nisyan ile malul olan insan, insaf ile dünya hayatının geçiciliğini hatırlar ve hakiki olana yönelip kendine çeki düzen verir.

İnsafsızlık insanlığın fetret devrinin en önemli özelliğidir. Eğer merhamet bir zaaf, vicdan gereksiz bir aparat görüldüğü çağlar acınasıdır. Ne ki bundan ne haberdardır, ne de şikayet eder insafsızlar. İnsafı olmayanın utancı olmaz zira!

İnsaf ile sarmalanmamış, insaf ambalajına girmemiş hiçbir hakikatin tesiri yoktur, samimi muhatabı bulunamaz. Dolayısıyla tesirinden de bahsetmek mümkün değildir. En güçlü hakikat bile insafsızın elinde pespaye bir sahte sihirbaz tozuna dönüşür.

İnsaf en tesir ve ikna edici silaha dönüşür samimi insanın elinde. Söze bile ihtiyaç bırakmaz çoğu zaman. Sahibini ışıl ışıl parıldayan bir hakikat timsaline dönüştürür ve istemeseniz bile ikna edici olur.

Hava ne kadar kasvetli, insanlar ne kadar umutsuz, gelecek ne kadar koyu görünürse görünsün, insafın sırtladığı umut her daim bir ışıktır.

Allah hepimizi insaflı insan eyleye!

[M.Nedim Hazar] 9.5.2019 [TR724]

Türkiye’de siyasal kültür [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye siyasetini kurumsal veya normatif değerler üzerinden anlamaya çalışmak mümkün. Tıpkı ideolojik farklılıkları, çeşitli baskı ve çıkar grupları, siyasal hayattaki buzdağının görünmeyen kısmını oluşturan yatay hiyerarşileri ve güç ilişkileri üzerinden analiz yapmaya çalışmak gibi. Evet, Türk siyasal hayatını anlamak, teorik fizik gibi çok bilinmeyenli bir denklemler karmaşasına dönüşmüş durumda. Bu yazıda tüm bu birbirinden farklı sahalar gibi görünen unsurların ortak bir zemini var mı sorusunu tartışmak istiyorum. Yani Türk siyasetinde kurumsal, normatif, ideolojik faktörleri birleştiren, buzdağının görünmeyen alt kısmını ortak paydada değerlendirebilen bir zemin var mı? Ben böyle bir zemin olduğu kanısındayım. Türkiye siyasetinin her unsuru üzerinde etkin ve belirleyici olan faktör, siyasi kültürdür.

Her türlü zıtlığa ve farklılığa karşın, siyasi hareketler ve partiler arasında bu siyasal kültür ortak zemindir. Dahası, her türlü normatif çerçeve farklılığına rağmen, bu siyasal kültür nedeniyle siyasal sistemin vardığı nokta aynı olmaktadır. Yani siyasal kültür ortaklığı temelinde her yol Roma’ya çıkmaktadır.

Siyasal kültür ne demektir? Her toplumun bir siyasal kültürü vardır. Bu insanların siyaset hakkında ne düşündüklerini, siyasete yaklaşımlarını, insanların politikaya tepkilerini ve ondan beklentilerini etkiler. Bir toplumun siyasi eğilimleri, kamusal alandaki davranışları, vatandaşların siyasal sistemdeki rolleri, devlet ve vatandaş arasındaki ilişkiler gibi birçok olgu, siyasal kültür tarafından etki bombardımanına tutulur. Örneğin Japonya’da saygıdan kaynaklı itaat kültürünün Japon siyaseti üzerindeki etkisi, Japon siyasal kültürünün bir parçasıdır. Bunu anlamadan Japonya siyasetini anlamak güçtür. Ya da Almanya siyasetinde İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşturulan değerler sisteminin yarattığı siyasi kültürü anlamadan, Almanya’nın örneğin yurtdışı askeri operasyonlara (barış misyonları da dâhil) neden temkinli ve çekingen yaklaştığını anlamak olanaksızdır. Bu bahsettiğim örnekler, siyasal kültürün tümü değil, onun parçalarıdır. Siyasal kültür çok daha geniş kapsama alanına sahiptir.

Siyasal kültürün etkisi, kimi zaman birbirinin çok benzeti olan siyasal sistemlerin veya siyasal normların (mesela anayasal sistemlerin) birbirlerinden oldukça farklı çıktıları olması sonucunu doğurur. Yani bir devlette demokratikleşme ve insan haklarının gelişimiyle sonuçlanan bir normatif sistem, diğer bir ülkede aynı sonucu vermeyebilir. İşte bu bağlamda siyasal kültür, iki örnek arasındaki farkın ortaya çıkmasına katkıda bulunuyor olabilir. Elbette tek neden tek sonuç türü determinist bir ilişkiden söz etmiyorum. Daha çok bir korelasyondan bahsediyorum.

Şimdi az-çok siyasal kültürün ne olduğunu ortaya koyduğumuza göre, gelelim Türkiye vakasına. Başta da işaret ettiğim üzere, Türkiye örneği oldukça karmaşık bir ilişkiler bütünü. Ben Türkiye siyasi kültüründe dört ana unsur gözlemliyorum. Bu ana unsurları tüm siyasal hareketlerde ve partilerde gözlemliyorum. Dahası, bu ana unsurların hükümetler üzerinden devlet mimarisinin yorumlanışında kullanıldığını tespit ediyorum.

Devleti ele geçirme yaklaşımı

Türkiye’de siyaset devleti ele geçirme operasyonudur. Bunun başta gelen nedeni ceberut devlettir. Türkiye’de devlet, tüm demokrasi tarihi içinde – Osmanlı dönemi demokrasi denemesini de dahil ederek söylüyorum – kimin oyuna dahil olacağına, kimin oyun harici bırakılacağına karar veren bir enstrüman olarak kullanılmakta. Demokratik oyun kuralları gereği serbest seçimlerle başa geçen iktidarlar, devlette kendilerini sağlama alma stratejisi izler. Bu stratejinin belkemiği bürokrasiyi ele geçirmek ya da ele geçiremiyorsa bile bürokraside etkinlik arttırmaktır. Siyasi iktidarlar dışında, muhalif partiler, partileşmemiş siyasal hareketler ve dini cemaatler de devletin şerrinden korunma refleksiyle, devlete adam sokmak, böylelikle erken uyarı haber kaynakları elde etmek, hatta mümkünse kendilerine zarar verebilecek takibatları ortaya çıkmadan nötralize etmek hedefli bürokraside yuvalanma taktiğini izler. Dahası, devleti istedikleri yönde dönüştürmek, kadrolaşma girişimlerinin bir başka ana hedefidir. Türkiye bürokrasisi, birbirinden farklı siyasal, ideolojik, dini vs. mikro grupların egemenliğindedir. Başa gelen iktidarlar, kendilerine yakın olan veya kendileriyle koalisyon kuran (yani onları destekleyen) siyasal gruplara ve cemaatlere bürokraside arpalık kadro verir. Bu patronaj ilişkisi, Türk siyasi kültüründe tüm partileri ve hareketleri kapsayan ortan bir zemindir. Hiçbir dönemde devletin nesnelliği (objektif nötr devlet) sağlanamamıştır. Bu nedenle de devlet daima bir intikam aracı olarak kullanılmıştır. İdeolojik yönelimler değişse de, metot aynıdır. Tüm partiler ve hareketler bunu bilir ve doğal kabul eder. Bu, Türkiye’de anayasal demokrasinin kurumsallaşamamasında önemli bir belirleyici faktördür ve tümüyle siyasal kültür öğesidir.

Kavga yaklaşımı

Türkiye siyaseti uzlaşma arayışı değil kavga platformudur. Siyasal kavganın ve çatışmanın siyasetin temeli olduğu düşünülebilir. Fakat bu bir yanılsamadır. Siyasetin temel işlevi, karar alma süreçlerinde birbirinden farklı düşünen grupların asgari müştereklerde buluşabilmesi, ortak iyi konusunda ortak pozisyon oluşturulması, barışçıl toplum sağlanması için çalışılmasıdır. Demokraside rekabetten çok uzlaşı ön plandadır. Türkiye’de ise karşı grupların nötralize edilmesi, onlarla uzlaşmaya yeğ tutulmaktadır. Bu davranış çok kurumsallaşmıştır. Ortada adeta bir güvenlik açmazı söz konusudur. Çünkü taraflar (birbirinden farklı partiler ve hareketler) birbirlerine güvenmemekte, birbirlerini güvenlikleri için tehdit olarak algılamaktadırlar. Geçmişte yaşanan olumsuzluklar, bu davranışı haklı çıkartan deliller olarak kabul edilir. Devleti daha önce ele geçiren grubun diğer grupları ezmesi, diğer grupların bu gruba güvenmemesi için bir gerekçedir. Bu kısır döngüde, hangi grup başa geçerse geçsin, diğer grupla uzlaşmak yerine onunla çatışmayı meşru ve doğru taktik olarak izler.

Ötekileştirme yaklaşımı

Türkiye siyasetinde ortak toplumun farklı renkleri yaklaşımı yoktur. Bunun yerine, kendi alt gruplarını birincil grup (millet) olarak algılayan bir tutum başattır. Yani diğer grupları ötekileştirme ve toplumu kutuplaştırma, kısa yoldan biz-onlar ayrımı üzerinden siyasi rant elde etme, bu kutuplaşma sonucunda bölünen toplumdan kendine düşen payı garantileme gibi, seçmeni cebe atmaya yönelik bir taktik, siyasi kültürün diğer bir unsurudur. Ötekileştirilen grup, siyasal olarak potansiyel olarak dışlanması mubah olan bir haindir. Ötekileştirenler, böylece kendilerini milli irade veya halk olarak görürken veya lanse ederken, bu grubun haricinde kalan kitleyi manevi baskı altına sokar. Hiç kimse ana akımın dışında kalmak istemez. İktidarda olan grup, böylece devlet üzerinden diğer gruplara savaş açar. Ötekileştirme yaklaşımı, hem kavga yaklaşımında, hem de hem de devleti ele geçirme yaklaşımında meşruiyet zemini devşirmesi babında çok önemli bir işleve sahiptir.

Devleti yeniden formüle etme yaklaşımı

Türkiye’de iktidar, devleti yeniden tasarlamak, ideolojik beklentilere ve referans kaynaklarına göre toplum mühendisliğinde devleti kullanmak türü bir metot kullanır. Anayasal zemin (normatif devlet mimarisi) ile sorunlu olan gruplar, bu zemini meşru yollardan değiştirmek için baştan programlarını ortaya koyamaz. Çünkü bunu yaptıklarında, hakim ideoloji kendilerini ötekileştirir. Bundan kurtulmak için, ilm-i siyasetin baş tacı olan takıyye stratejisine başvurulur. Böylece nabza göre şerbet veren bir siyasal söylem, gücü berkitene ve konsolide edene dek kullanılacaktır. Ne zaman ki güç elde etmede kritik seviye aşılır ve iktidar partisi kendisini güvende hisseder, o zaman gerçek ajandası ortaya çıkar. Mutlak iktidarı elde eden siyasal parti, böylece sistemi dönüştürmeye ve yeniden dizayn etmeye soyunur. Bu yaklaşım, siyasi kültür bakımından tüm parti ve hareketlerin ortak özelliğidir.

Bu siyasi kültür mirası, işbirliğine tümüyle kapalı değildir. Ama işbirliği genelde “kötüler işbirliği” olarak vücut bulur. Çünkü iktidara paydaş olan gruplar, majör hedefleri için kendi aralarındaki çatışmayı ileriki bir tarihe dek ötelerler. Rasyonel olan budur, bunu seçerler. Onların hedefindeki siyasal parti ve hareketler, a) birleşemez, çünkü ortak bir normatif değerleri yoktur, b) birbirlerini ötekileştirdikleri için yakıtlarını birbirleriyle olan mücadelede tüketir ve iktidara karşı başarılı olma şanslarını önemli oranda azaltır. Dahası c) kimi iktidarın diskurunu kabul ederek, oyunu iktidarın çizdiği sınırlar dâhilinde oynar. Böylece ya bilerek ve isteyerek, ya da stratejik yanlışlar nedeniyle, iktidarın gücünü konsolide etmesine katkıda bulunur. (Devamı bir başka yazıda).

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.5.2019 [TR724]

23 Haziran’da siyaseten de yaz gelir mi? [Erhan Başyurt]

Her şey çok güzel olacak!

31 Mart’ta baharı, 23 Haziran’da yazı göreceğiz…

Yılmayacağız, onlar yıkılacak…

İktidar çırpındıkça batıyor, 2023’ü bile göremezler…

Bunlar, sosyal medyaya da hakim umut ve temenni cümleleri.

‘’İmamoğlu yeniden İstanbul’u kazanabilir mi?’’ sorusu, sanat camiasından iş dünyasına esen havaya bakılırsa yersiz.

Rahat kazanır. Hatta yüzde 90 yeniden kazanır.

31 Mart’ta İmamoğlu’nun kazanma şansı yüzde 49 idi.

Seçim sonucu bu nedenle iktidar kanadında şok muhalifler arasında sevinç patlasına neden oldu.

23 Haziran’da ise, İmamoğlu’nun kazanma şansı yüzde 90.

Başka bir deyişle, Binali Yıldırım’ın kazanma şansı artık yüzde 10…

***

Nedenine gelince, iktidar İmamoğlu’nu hedef seçerek, onu tanımayanlara bile sevdirdi.

İmamoğlu’nu tanımayan tek bir seçmen bile artık yok ve haksızlığa uğratıldığını ve hakkının gasp edildiğini herkes görüyor.

Sadece mağdur olması değil, siyasi dili, dinamizmi ve kuşatıcılığı da desteğinin artmasına neden olacaktır.

Bir de sandığın matematiği var. İmamoğlu zaten 13 bin oy fazla aldı.

Seçimde yeniden aday göstermeyeceklerini açıklayan Saadet Partisi, DSP, DP ve TKP’nin aldığı 170 bin oy da büyük oranda İmamoğlu’na gidecektir, zira seçmen tabanları AKP ile mesafeli… Yani fark açılacaktır…

***

AKP’nin seçim stratejisi, öncelikle HDP tabanının sandığa gitmesini engellemek ve bağımsızlara giden oyları kendisine çevirmek olacaktır.

AKP açısından, bir diğer hesap da, sandığa gitmeyen küskün AKP’lileri sandığa götürmek olacaktır.

HDP seçmeninin de SP, DSP, DP ve TKP seçmeninin de AKP’ye oy vereceklerini beklemek hayal.

AKP, bu nedenle lider seviyesinde talimat ile HDP tabanını sandığa gitmekten alı koyacak ‘’gizli pazarlıklar’’ yapacaktır. Bu politikanın ayak sesleri gelmeye başladı bile…

AKP içindeki küskünler ve AKP içinde ‘‘iktidarın kulağını çekmek’’ yanlılarına gelince, onlar zaten AKP’nin güç sarhoşluğunu, ekonomik krizi ve hukuku terk etmesini protesto ediyorlardı.

AKP, İstanbul’da seçimi hukuksuz şekilde baskı ile tekrar ettirerek, ekonomik krizi de derinleştirdi. Yani, küskünler açısından AKP’ye destek değil, artık ‘’şiddetli bir tokat’’ zamanı…

***

Buraya kadar olan bütün değerlendirmeler, olağan şartlarda, eşit, adil ve şeffaf bir seçim için geçerlidir.

Yazının başlığında ‘’İmamoğlu’nun yeniden kazanma şansı var mı?’’ diye sorma nedenim içinde bulunduğumuz hukuksuz ve olağanüstü seçim şartları.

İki temel soru var.

Birincisi, ‘’İktidar, ilkinde kaybettiği halde hukuksuz şekilde iptal ettirdiği İstanbul seçimini, ikinci kez kaybettiğinde verir mi?’’

İkincisi, ‘’İktidar güç kullanarak ve hukuku katlettirerek iptal ettirdiği bir seçimi, yeniden kaybetmeyecek her türlü hazırlığı yapmamış olabilir mi?’’

Tek adam rejimlerinin fıtratı ve siyaset mantığı açısından her iki sorunun da cevabı belli.

İktidar, ikinci kez kaybetse de koltuğu devretmez.

İktidar, YSK’nın sandıklar kapandıktan sonra onay vereceği hilelere şimdiden başlamış durumdadır.

Ne Sandık Kurulları, ne Seçim Kurulları ne de YSK, iktidarın hukuksuz talimatlarına ve ayak oyunlarına artık direnemez.

YSK’nın İstanbul’u iptal kararı ve 100 sandık görevlisi hakkında başlatılan soruşturma artık YSK’nın bağımsız davranamayacağını ve ahlaki bile olsa direnç göstermeyeceği anlamına geliyor.

***

21 Mart 2019’da yine bu köşede yayınlanan ‘’Çirkefleştiler… Sandık protesto edilmeli mi?’’ diye sormuş ve şöyle cevap vermiştim;

‘’Muhalefet, olanca gücüyle bu seçimi kazanmaya, güçlerini birleştirmeye, sandık sonuçlarına sahip çıkmaya konsantre olmalıdır.

Seçmen de, sandığa en yüksek katılımla memnuniyetsizliğini sandığa yansıtmalı ve oylarına sahip çıkmalıdır.

İktidarın sandıkta hile yaptığı yaygın bir kanaat olsa da, bu güne kadar ispatlı değildir.

Şayet, sandık sonuçları ile oynamaya yeltenirse muhalefet hukukçular desteği ile uluslararası gözlemciler eliyle bunu ispat etmeli ve mutlaka kayıt altına almalıdır.

O zaman muhalefet kazansa da, hile ile kazandıkları gasp edilse de, Türkiye kazanacaktır.

Seçime katılınacak ve sandığa gidilecekse seçimin belirleyicisi, sandığa ne oranda sahip çıkıldığı ve sonuçların muhalefet tarafından da takip edilip YSK sonuçları ile karşılaştırılması olacaktır…

Seçimde hile tespit edilemez ve muhalefet yine de tüm bu şartlara rağmen kaybederse, Türkiye’de iktidar kadar hatta ondan daha büyük bir muhalefet sorunu yaşandığı netlik kazanacaktır.

İktidarın hile yaptığı ispat edilirse, adil, eşit ve şeffaf bir seçim yarışı garanti edilene kadar zaten bir daha sandığa gitmeye gerek kalmayacak, bu son tam katılımlı seçim olarak demokrasi tarihimizde yerini alacaktır…’’

***

Kişisel fikri duruşum yukarıdaki yazıda beyan ettiğim noktada.

31 Mart öncesi boykot anlamsızdı, İstanbul’da iptal sonrası da seçime katılmak bir o kadar faydasız görünüyor…

Siyasi açıdan, 23 Haziran seçimlerine girmek, iktidarın tüm hukuksuzluk ve hilelerini meşrulaştırmaktır.

İstanbul’u yeniden almaya heves etmektense ülkeyi kurtarmak hedef olmalıydı…

İktidar, artık sandıkla değişmeyen ve sandık sonuçlarına saygı göstermeyen, meşruiyetini yitirmiş bir konumda olacakken, muhalefet seçime girerek hukuksuz karara ve siyasi baskıyla yapılan seçim hilesine ‘’can simidi’’ atmıştır…

***

Muhalefet, kazandığı hakkın ellerinden gasp edilmesine göz yumarak, seçime girerek bundan sonra yapacağı itiraz imkanlarını yok etmiştir.

Diyelim ki, ‘Tek Adam’ rejimine uygun bir adım atılarak, İstanbul’da seçimleri kazanamadığı halde Yıldırım’ın kazandığı açıklandı YSK tarafından… Diyelim ki, imzasız ve mühürsüz oylar yine sandıklar kapandıktan sonra YSK tarafından geçerli sayıldı…

Kime itiraz edeceksiniz? YSK bağımsız değil ve karar hukuksuz ise tekrar seçime niye girdiniz?

Muhalefet, 31 Mart’ın ve sonrası gelişmelerin kendisine sunduğu fırsatı doğru okuyamamıştır.

7 Haziran 2015’te tek başına iktidar seçilemeyen AKP, 45 günlük yasal süreyi CHP’yi oyalayarak doldurmuş ve MHP’nin de uzlaşmaz tavrı ile yasal olarak erken genel seçime ülkeyi götürüp, 1 Kasım’da yeniden tek başına iktidar olmuştu.

İstanbul seçimlerinin tekrarı kararı ise, böyle bir hukuki boşluğun kullanılması, kanuna hile yapılması değildir. Aksine, hukukun ayaklar altında çiğnenmesi ve milli iradenin pas pas edilmesidir.

Muhalefet açısından ülkede adil, eşit ve şeffaf seçimlerin yapılması, YSK’nın bağımsızlığını temin için, 23 Haziran bir fırsattı.

CHP değerlendirme toplantısı sonrası yaptığı yazılı açıklamada yer alan 3 şartın en azından ikisinin, YSK üyelerinin istifasının ve ilçelerde de seçimlerin iptalinin hayata geçmesini sağlayabilirdi…

***

Gelinen noktada, madem seçime girilecektir, umarım her şeye rağmen Türkiye için faydalı bir sonuç ortaya çıkar.

Milli iradeyi ve hukuku ayaklar altınana alanların, ‘’evdeki hesabı umarım çarşıya uymaz…’’

Sonuç olarak, seçim adil, eşit ve şeffaf şartlarda gerçekleşirse, 10 kez tekrarlansa mevcut şartlarda İmamoğlu yeniden kazanır.

İktidar, güç ve baskı ile hukuksuz tekrar ettirdiği İstanbul seçimini, bir kez daha kaybederse ve her şeye rağmen sonucu kabul ederse, kendileri için öncekinden büyük yıkım olacaktır.

Umutsuz olmayalım tamam ama boş beklentilerle yeni hayal kırıklıkları da yaşamayalım.

23 Haziran yazı mı getirir, yoksa iki haftalık yalancı baharı mı yaşadık bekleyip göreceğiz?

[Erhan Başyurt] 9.5.2019 [TR724]

Mafyatik yargı, cübbeli tetikçiler! [Av. Osman Ertürk]

Hâkim sanığa sormuş, “Oğlum, her şey ayan-beyan ortada; işte kapı gibi suç delilleri, işte görgü şahitleri. Tutturdun ille de avukatımı isterim diye; avukat gelse ne diyecek?” Sanık gülümsemiş, “Vallahi ben de onu merak ediyorum hâkim bey!” Günümüzün yargı bürokrasisi tamda fıkradaki sanık gibi. Nasıl da göz göre göre, arsızca, inim inim inletiyorlar memleketi! Biri YSK’da karar alıp seçimi iptal ediyor, diğeri hamile, lohusa kadını tutukluyor, bir diğeri hasta tutukluyu tahliye etmeyip hücresinde öldürüyor. Al birini vur ötekine. En kıdemlisinden aşağıya kadar ip gibi hizaya dizilmişler.

Tam da reisin istediği türden, kullanışlı aparat tayfası olan bir yargı bürokrasisi. Haysiyetleri kalmamış, vicdanını satılığa çıkaran bir güruh var karşımızda. Hiç de yüzleri kızarmıyor. Onlar ki, 17/25 Aralık dönemini aklarken yargıda bu mafya düzenini kurdular. Şimdi de 15 Temmuz sürecini, etkin bir soruşturmayla incelemedikleri için bu mafya düzeni serpilip gelişti. Esef edilecek bir dönem yaşıyoruz.

Yargı bağımsızlığı konusu ciltlerle anlatılacak bir konu aslında. Bu, demokrasinin temel taşı olup, hem kuvvetler ayrılığını, hem de hukuk devletini birleştiren bir çimento desek yeridir. Şimdiki gibi ortadan kalkınca, ne kuvvetler ayrılığı kalıyor ne de hukuk devleti. Mafya düzenine selam çakan bir garabet sahnedeki yerini alıyor. Bugünün yargı düzenini bundan daha açık anlatmak mümkün değil. Örnekleri yaşayarak görüyoruz desek abartı olmaz. Dünya’nın yargı sıralamasında, Afrika’nın kabile ülkeleri bile bizden daha iyi seviyede. Avrupa Birliği’ne aday olan bir ülkenin bu sıralamadaki yeri nasıl sonlarda olur? Tam bir fecaat. Üzerine “Teşehhüd miktarı” düşüneni çileden çıkaracak bir durum bu.

Dedik ya mafya düzeninin bir de tetikçileri var. Birkaç örnekle yakın çekim inceleyelim konuyu. Anayasa Mahkemesi yargı bürokrasinin en üstünde. Başkanı Zühtü Arslan’ın, reis-i cumhurun önünde bir rükûa gidişi vardı. Hatırlarsınız. “Yüksek lisansını İngiltere’de Leicester Üniversitesi’nde insan hakları ve sivil özgürlükler alanında, doktorasını da aynı fakültede anayasa hukuku alanında yapmış bu zat-ı muhterem. 2002 yılında doçent, 2007 yılında ise profesör olmuş. İnsan Hakları ve Sivil özgürlükler çalışmış. Nasıl bir akademik kariyer ama? Mis gibi değil mi? “Okumuş ama okuduğu ülkede ifade özgürlüğünün ne demek olduğuna hiç bakmamış galiba.” dediğinizi duyar gibiyim. Geçen hafta o ve diğer üyeler bir karar aldı Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak ve Ali Bulaç ile ilgili olarak. Bu üç gazetecinin başvuru konusu aynı ama ikisine ret birine kabul verdiler. Başvuruların hepsini neden kabul etmediler ki? Aynı dosyadan iki kabul bir ret çıktı. Nasıl olabilir bu? Mafyada aynısını yapmıyor mu? İstediği adamı infaz ediyor, istediğini serbest bırakıyor. Gücün kaynağı, meşruluğu kalmıyor anlayacağınız. Altmış yaşının üzerinde saçları ağırmış birçok adam var o kurulda. 40 yıldan fazla bir zamandır hukuk ile yatıp kalkan hâkimler bunlar. Başvuru konuları aynı ama adamına göre ayrı kararlar aldılar. Çemişgezek Kadastro Mahkemesi’nden bahsetmiyorum. Anayasa Mahkemesi burası. Memleketin en üst yargı organı ey azizler! En üst… Daha yukarısı gökyüzü artık!

Tam bu satırları kaleme alırken İstanbul seçimlerinin iptal kararı açıklandı. Yazımın başlığına uygun başka bir örnek altın tepside önüme konuldu. Beklediğim bir karardı ama gerçekleşince yine de şaşırıyorsunuz. Yüksek Seçim Kurulu’nda da on bir hâkim var. Saçlarını ağartmış, yaşını başını almış on bir tane adam. Yedisi bir olup iptal ettiler İstanbul seçimini. Gül gibi kazanılmış bir seçimdi hatta. İki hafta ekstradan oy saydılar da sonuç değişmemişti. O kuruldan da birkaçının özgeçmişine baktım. Yaşları 50’nin üzerinde, yıllarca hukukla ilgilenmişler. Adamlar göz göre göre kazanılmış seçimin üstüne yattılar. Cübbeli tetikçiler sahne aldı tekraren. Dikkatinizi çekerim; bu zatlar yargı sisteminin en tepesindeki adamlar. Alt derece mahkemelerdeki yeni yetme tetikçiler değil. Aldıkları karar kesin. Başka bir merciye başvuru imkânı yok! Nasıl ama? İyi değil mi? Olan bitene bakınca soğukkanlılıkla şunu söylemek mümkün: Ülkede tesis edilen mafyatik düzeni bu zatlar tahkim etti ve geliştirdiler. Aldıkları kararlar veya diğer taraftan kapağını açmadıkları dosyalardan almadıkları kararlardan bunu taammüden yerine getirdiler. Ya menfi karar aldılar ya da süreci uzattılar. Her halükarda saraya payanda olmak tek niyetleriydi.

Mazide bu filmi izlemiştik

Tarihi biraz tarayınca bugünleri idrak etmek daha kolay olacak hiç şüphesiz. Siyasi veya askeri iktidarın himayesinde ilerleyen süreçlerde, hukuk ve adalet mekanizmasının yerle bir olduğuna şahit olduk mazide. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde İstiklal Mahkemeleri, Yassıada yargılamaları, 1970-1980 dönemindeki mahkemeler, örnek olarak önümüzde duruyor. Benzer dönemlerde muktedir yapı, kendince bir adalet anlayışını, kullanışlı hâkim ve savcılara hep dikte etti. Bağımsızlığın ve vicdani kanaatin geçer akçe olmadığı dönemlerdi bunlar. Asli unsur olarak, “Siyasi iktidarın etkisi altında kalmak ve yönlendirilmek” karşımıza çıktı hep. Uğur Mumcu’ya göre bu özel zamanlardaki kurumlar mahkeme değil, antidemokratik “İnfaz kurulları”dır. Bu tip mahkemelerde yargılanan sanıkların beraat etme ihtimalleri çok düşük olduğu gibi siyasi iktidarın bir dediği iki edilmiyordu. Çünkü bu kurullar, sırf o sanıkları yargılamak için kurulmuş, atanmış hâkimler de bu sanıkları mahkûm etme amacında olan kişilerdi.  Suçta ve cezada kanunilik, doğal hâkimlik ilkesi gibi ilkeler rafa kaldırılıp, mafyatik olarak adamına göre muamele dönemi başlamıştır. Hukuk fakültelerinde okutulan en temel ilkeler çöp olmuş, kısa vadede hiçbir mahkemenin bağımsızlığı, tarafsızlığı ve güvencesi kalmamıştır.

Bu açıdan tarihsel süreç, günümüzle karşılaştırınca, film yabancı gelmiyor. Gözümüzü bir yerden ısırıyor bu sahneleri.  “O kadar kötü mü?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, bazı uygulamalar, o dönem yargılamalarından çok daha kötü! O dönemlerde kadınla, özellikle hamile, lohusa kadınla, bebekle hiçbir zaman uğraşılmadı. Gazete aboneliği, bankaya para yatırma, Digitürk iptali, burs verip çocuk okutmak, kermes düzenlemek gibi şeyler, saçma sapan bir şekilde delil diye insanların önüne konuyor günümüzde. Şunu açıkça söylemek, belki de haykırmak gerekir. Saray güdümlü mahkemelerin, kurulların orkestra gibi beraber hareket ederek oluşturduğu ses, kuru bir gürültüdür. Sadece kulağı tırmalayan bir cızırtıdır. Şunu iyi bilin ki, bu mafyatik düzeninizde, işbirlikçi ortaklarınızla aldığınız kararları tanımıyoruz. Hukuk deyip durduğumuz için aksi bir şey yapmak bizim yolumuz değil. Bu tetikçi zevat, güvenilirliği olmayan, sarayın kapısına bağlı, onun iktidar ömrünü uzatmak için çabalayan suç ortaklarıdır. Hele hele “Terör örgütü” suçlamasını size iade ediyoruz. O iddia size yakışır ancak. Tetikçi hâkimlerinizin aldığı kararların tamamı müsveddedir. Onları itina ile buruşturup çöpe atıyoruz. Şunu kafanıza koyun ki, yukarıda saydığımız aktivitelerin hiçbiri suç değildir ve akıl sağlığı yerinde olan biri de bunlara suç diyemez. Mafyatik yargınız, infazcı hâkimleriniz, cübbeli tetikçileriniz bu dönemin yüz karası olarak tarihteki yerini almıştır. Zamanı gelince işledikleri suçların hesabını da vereceklerdir. Hakikatin karşısında hiçbir güç duramamış ve pes etmiştir. Devasa medya gücünüz, para dolu kasalarınızın ve iktidarınızın bir gün sonu gelecek. Yıkılıp gideceksiniz. Biz de şu an çilemizi çekiyoruz; ama bilin ki her kışın bir baharı, her gecenin bir sabahı vardır…

[Av. Osman Ertürk] 9.5.2019 [TR724]

Erdoğan’ın akıbeti ve Kürtler [Ekrem Dumanlı]

Seçim yenilgisini içine sindiremeyen Erdoğan ve ekibi, bin bir mazeret öne sürerek sonunda seçimi iptal ettirdi. Hem de neredeyse bir buçuk ay sonra… Üstelik mazbata Ekrem İmamoğlu’na verilmişken…

Türkiye hiçbir seçimde böyle bir rezalet görmedi. Herkesin malumudur ki seçime hile karıştıranlar -dünyanın her yerinde- iktidarı elinde tutanlardır. Çünkü devlet gücünü arkasına alan iktidar sandığa hileye karıştırabilir.

Seçimler zaten adil yapılmamıştı bizde. Yapılamaz da! Siyasi iktidar yaklaşık yüzde 95’ini avucunun içinde tuttuğu medyayı tepe tepe kullandı. Geriye kalan yüzde 5 ise “bizde de muhalif medya var” demek için vitrin süsü niyetine bir kenarda tutuluyor. Ne yazık ki onlar da kapatılmamak için çoğu kez havada on takla atıyor.

Bu eşitsiz, adaletsiz seçim ortamına rağmen Erdoğan Ankara’yı da İstanbul’u da kaybetti. Erdoğan’ın tabiriyle bu iki şehri kaybeden Türkiye’yi kaybetmiş demektir. Aslında Ankara’yı Mansur Yavaş’a karşı geçen seçimde de kaybetmişlerdi. O zaman da bin bir türlü hileyle Mansur Yavaş’a başkanlığı vermemişlerdi. Bu seçimde aynı senaryoyu Ankara’da oynamaya rakamlar müsaade etmedi.

İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı gayet net görünüyor. AKP cenahının gerçeği aramadığı, bir mazeret uydurduğu argümanların değişkenliğinden belli. Hangi mazerete sığınsalar içi boş çıktı. Buna rağmen seçimi YSK eliyle iptal edip ‘milli irade’yi morga kaldırdılar.

Herkesin aklında şu soru var: İstanbul’da seçimler yenilenecek de ne değişecek? Yani devletin bütün imkanları seferber edilmesine ve onca medya desteğine rağmen hezimete uğrayan Erdoğan, yenilenen seçimde nasıl tekrar kazanacak?

YSK’ya baskı yaparak seçimi iptal ettirme mecburiyetinde bırakan Erdoğan’ın oyun planını tahmin etmek çok zor değil. Haziran seçimleri sonucunda da üç gün sokağa çıkamayan, açıklama yapamayan, kimseye durumu izah edemeyen Erdoğan, o gün nasıl bir atmosfer oluşturduysa bugün de aynı çabayı sarf edecek. Güvenlik sendromu oluşturacak, istikrarsızlık riskini milletin önüne koyacak, şapkadan bir kere daha terör kartını çıkarıp kendisine oy verilmesini isteyecek…

Yeni seçimin önemli aktörlerinden birisi Kürt seçmeni olacak. Sekiz senedir avukatlarıyla görüştürülmeyen PKK lideri Abdullah Öcalan’ın tekrar görüşmelere başlaması tabii ki bir tesadüf değil.

31 Mart seçimleri öncesinde herkesi PKK ile iş birliği yapmakla itham eden, kendi destekçileri dışında herkesi hain ilan eden AKP, seçimlerde Kürt oylarını alabilmek için PKK liderinin karşısına oturmuş gözüküyor. PKK İle ilgisi olmayan kişileri ve grupları bu örgütle ilişkilendiren siyasi entrika kafası, sırf İstanbul’u bir daha kazanabilmek için Öcalan ile pazarlık masasına oturmuştur.

Neden?

Çünkü seçimi kaybetmesinin temel sebeplerinden birisi olarak HDP’yi görüyorlar. Lideri Selahattin Demirtaş’ın hapishanede tutulması, adeta esir alınmasına rağmen HDP’nin iktidara, daha doğrusu Erdoğan’a boyun eğmemiş olması İstanbul’daki hezimetin sebebi olarak görünüyor.

Şimdi derin devlet ile derin PKK bir araya gelip İstanbul’daki Kürt oylarını yeniden AKP lehine devşirmek istiyor.

Derin PKK’nın daha önce Erdoğan’ın elini güçlendirdiği kesin. Demirtaş’a ve onun söylemine pek sahip çıkmayan Öcalan, her sıkıştığında derin devletle masaya oturmayı siyasi bir zeka oyunu sanıyor. Avukat görüşmelerinin başlaması iki derin yapının yeni bir yol haritası üzerinde çalıştığına dair şüpheleri gün yüzüne çıkarmıştır.

Öcalan’ın Kürtlere “oyunuzu Binali Yıldırım’a verin” talimatını vermesi mümkün mü? Evet mümkün. Peki bunu dinleyecek bir kitle var mı? Elbette var. Geçmişteki örneklerden Öcalan’ın Kürt seçmen üzerinde etkin rol oynadığı seçimleri hatırlıyoruz.

Yalnız bu seferki durum biraz farklı.

AKP tabanında, “hani bu partilerin hepsi PKK ile iş birliği yaparak seçime girmişti? En azından biz böyle bir suçlamayla oy istemiştik” diyecek geniş bir kalabalık bulunmakta.

31 Mart seçiminde kilit rol oynayan, Erdoğan’ın saltanatının sarsılmasında oynadığı rolden dolayı gurur duyan Kürt seçmen, AKP’ye oy verir mi? Hala Öcalan’ın hatırına karar değiştirebilecek bir Kürt seçmeni olduğunu söylemek mümkün; yalnız genel kitledeki psikoloji İmralı’dan gelecek mesajın eskisi kadar etkili olmayacağını düşündürüyor. Son beş yılda yapılan korkunç zulümlerden Kürtler de fazlasıyla nasibini aldı. Kürt seçmendeki Erdoğan tepkisi bir talimatla yok edilemeyecek kadar güçlü ve şiddetli.

Tam bu noktada Erdoğan’ın “çözüm süreci” edebiyatına yeniden sığınacağını, samimiyetten uzak bir şekilde Kürtlerin gönlünü yeniden kazanmak isteyeceğini unutmamak gerekir…

Yalnız bu sefer geçmişe göre daha çetrefilli bir durumla karşı karşıya. Bahçeli ile girdikleri zoraki nikah süreci yeni bir “çözüm sürecine izin vermeyecek gibi duruyor.

AKP’nin içindeki çalkantı da işin cabası. 11.  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve son seçilmiş Başbakan Ahmet Davutoğlu bile İstanbul’da yeni bir seçim için çevrilen entrikalara açıktan açığa karşı çıktı. Kapalı kapılar ardında ‘Reis Yönetimini’, akrabacılık ve tek adamlık sistemini yerden yere vuran AKP’lilerin haddi hesabı yok.

Erdoğan’ın artık bir başarı öyküsü çıkarması mümkün değil. Yapabileceği en kuvvetli seçenek seçimlere hile karıştırmaktır. Ne Kürt seçmeni eskisi gibi ne de milliyetçi oylar…

Erdoğan için çöküş süreci başlamıştır, bunu durdurmak artık imkânsız hale gelmiştir. Ve bu sürecin tek sorumlusu bizzat kendisidir. Metal yorgunluğu diyerek yaptığı tasfiyeler ve buna karşılık akraba ve yakın çevresine gösterdiği inanılmaz imtiyaz AKP tabanında büyük bir kırılmaya neden oldu. Nasıl bir yorgunluksa bu, herkese bulaşıyor bir tek Erdoğan’a dokunamıyordu.

Şimdi kendi tabanı da görüyor ki metal yorgunluğu Erdoğan’ın ellerini kollarını bağlamıştır. Düne kadar oynadığı alengirli senaryolar kitleleri ikna etmekten uzaktır. Sosyolojik olarak bu süreci durdurmak artık mümkün değildir.

Haksızlığın da arsızlığın da, yolsuzluğun da, çapsızlığın da bir sınırı varmış demek ki…

[Ekrem Dumanlı] 9.5.2019 [TR724]

6 Mayıs; Erdoğan’ın üçüncü darbesi [Adem Yavuz Arslan]

Lafı eğip bükmeye gerek yok.

Türkiye 6 Mayıs 2019’da yeni bir darbe yaşadı. AKP’nin itirazlarını değerlendiren Yüksek Seçim Kurulu 36.günün sonunda İstanbul seçimlerini iptal etti. Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası jet hızıyla geri alındı ve yeni seçim tarihi olarak 23 Haziran ilan edildi.

İptalin gerekçelerini, hukukiliğini tartışmak abesle iştigal.

Söz konusu kararın siyasi olduğunu, Erdoğan’ın baskısı ile alındığını bilmeyen yok. AKP İstanbul’u kaybetmeyi hazmedemedi ve tıpkı 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi millet iradesini hiçe sayarak seçimleri iptal ettirdi.

Şaka gibi ama değil; hiç bir somut gerekçe sunulmadan “Ne oldu bilmiyoruz ama kesin bir şeyler var” diyerek seçimi iptal ettirdiler.

Açıkçası darbe yaptılar ve bu Erdoğan rejiminin üçüncü darbesi oldu.

ADIM ADIM GELDİ

İstanbul seçimlerinin hukuksuz bir şekilde iptaliyle zaten komada olan Türk demokrasisinin fişi çekildi. Artık ‘otoriter rejimler’ liginden ‘diktatörlük’ sınıfına geçtik. Siyaset bilimi uzmanlarının “Diktatörler seçimle gitmez” teorisi bir kez daha teyit edilmiş oldu.

Ancak bugünlere bir anda gelinmedi. O yüzden bugün bütün suçu günahı YSK’ya yüklemek kimseyi sorumluluktan kurtarmaz.

Erdoğan ilk darbeyi 17 Aralık 2013 yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sırasında yaptı.

İranlı Reza Zarrab’la olan akçeli işleri ve milyonlarca doları bulan rüşvet trafikleri deşifre olunca Erdoğan yargıya darbe yaptı.

Önce adli kolluk yönetmeliği değiştirildi, kolluk güçlerine darbe yapıldı. Tamamen bağımsız olması gereken adli süreçler iktidarın emrine verildi.

Dahası 2014 başında yapılan düzenleme ile (6524 sayılı yasa) HSYK kanunu değiştirildi ve en üst yargı makamı da doğrudan iktidara bağlandı.

Erdoğan anayasayı askıya alıp yargıya darbe yaparken başta muhalefet olmak üzere medya, sivil toplum ve akademisyenler MİT’in ürettiği ‘paralel devlet’ söylemlerini tekrar edip duruyordu.

Karşısında güçlü bir tepki bulmayan Erdoğan bir adım daha atarak Sulh Ceza Hakimliklerini kurdu. Söz konusu hakimliklerin Cemaate yönelik operasyonlar için kurulduğunu canlı yayında anlattı üstelik.

Ardından yüksek mahkemeler iktidarın emrindeki HSYK eliyle baştan aşağı dizayn edildi.

Takip eden süreçte YSK’ya da üye gönderen Danıştay ve Yargıtay’da görevli hakimler tasfiye edildi. Kamuoyuna açıklanmayan yeni kriterlerle yüksek mahkemelere yeniden üye seçildi.

Hakim ve savcılar doğrudan baskı altına alındı.

Erdoğan rejiminin hoşuna gitmeyecek bir karara imza atanlar ya sürgün edildi ya da tutuklandı. İki yıl içinde yargı ve güvenlik bürokrasisi allak bullak edildi. İpek Medya grubu gaz bombaları, TOMA’lar ve Çevik Kuvvet eşliğinde canlı yayında gasp edildi. Muhalefetin, sivil toplumun ve gazetecilerin güçlü bir şekilde itirazı gelmeyince Erdoğan rejimi Zaman ve STV’yi de kolayca yuttu.

Bu Erdoğan rejiminin ilk darbesiydi.

ERDOĞAN’IN 15 TEMMUZ DARBESİ

Erdoğan rejimin ikinci ve bir çok açıdan en büyük darbesi 15 Temmuz 2016’da yaşandı.

Aradan geçen 3 yıla rağmen hala ne olduğu ortaya çıkartılamayan, darbeden çok tiyatroya benzeyen 15 Temmuz olayları Erdoğan’ın Türkiye’ye darbesiydi.

Tuhaf girişim bahane edilerek OHAL ilan edildi ve Erdoğan rejim değişikliğinin yolunu açtı.

Anayasa askıya alındı, KHK adı verilen kıyım makinesi ile on binlerce kişi haksız hukuksuz tutuklandı, işini kaybetti.

15 Temmuz’un en büyük hasarı ise yargıda oldu. Anayasa Mahkemesi üyeleri, Danıştay ve Yargıtay üyeleri dahil 5 bine yakın yargı mensubu daha Genelkurmay Başkanı’nın ‘nerede olduğu bile belli değilken’ ‘darbeci’ yaftasıyla tutuklandı.

Ancak muhalefet partileri yaşanan garabeti sorgulamak yerine Erdoğan’ın devlet imkanları ve medya gücü ile ürettiği ‘fetö sakızını’ çiğnemeyi tercih etti.

Yer yer hakim ve savcıların tutuklanmalarına dolaylı destek bile oldular.

Sadece muhalefet değil sivil toplum ve medya da olayları izlemekle yetindi. Yalnızca kendilerine dokunulduğunda itiraz ettiler. ‘Fetö’ söylemine katılarak darbeye ortak oldular.

15 Temmuz gerçekten de ‘lütuf’ oldu ve Erdoğan tereyağından kıl çeker gibi rejimi değiştirdi. Bu süreç Erdoğan’ın ikinci darbesiydi.

3.DARBE YSK ELİYLE YAPILDI

Erdoğan üçüncü darbesini YSK eliyle 6 Mayıs’ta yaptı.

Halkın oyu ile seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası elinden alındı, seçim iptal edildi. İşlem o kadar pervasızca yapıldı ki hızlı yandaşlar bile durumu içine sindiremedi. Hatta Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu bile net açıklamalarla YSK kararını eleştirdi. Muhalefet ise YSK’nın 7 üyesini çetecilikle suçladı.

Tıpkı diğer iki ‘Erdoğan darbesi’nde olduğu gibi muhalefetin ve kendine demokrat-aydın diyen çevrelerin aynaya bakmaları gerekiyor.

Erdoğan’ın böyle bir şey yapacağı belli değil miydi ? 2 AYM üyesi tutuklandığında muhalefet ne yaptı ? FETÖ sakızını çiğnemeye devam etti.

Yenikapı’ya koşarak Erdoğan’ın zalimliklerine zemin hazırladı. En önemlisi üç YSK üyesi tutuklandığında muhalefet farkına bile varmadı.

Tam da “zamanlaması manidar” bir şekilde 18 Nisan’da 11 yıl hapis cezası aldı tutuklanan üyeler.

Bu arada Erdoğan rejimi yasalara aykırı bir şekilde YSK üyelerinin görev sürelerini de uzatmıştı.

Daha önce mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayarak Erdoğan’a cumhurbaşkanlığı hediye eden YSK şimdide İstanbul seçimlerini iptal ederek Erdoğan’a yeni bir hediye vermiş oldu.

Gerek 17 Aralık gerekse de 15 Temmuz darbesinde sesini çıkarmayan, hatta Cemaatin ‘terör örgütü’ yaftasıyla linç edilmesinden memnun bile olan, Erdoğan’ın çokça çiğneyip tükürdüğü ‘FETÖ’ sakızını ağzından düşürmeyen muhalefet şimdi çıkıp “Türkiye’de demokrasi kalmadı” diyor.

Bank Asya’ya para yatırdığı için soruşturma konusu yapılan sandık kurulu üyelerine sahip çıkarken “böyle saçmalık olur mu ?” diyorlar. Oysa ki aynı gerekçe ile yani devletin kontrolündeki legal bir bankaya para yatırdığı için on binlerce insanın tutuklanmasını kaale bile almadılar. Düne kadar ya görmezden geldikleri ya da içten içe ‘yiyin birbirinizi’ dedikleri şeyler şimdi kendilerine döndü.

Hiç kusura bakmayın, Erdoğan üst üste 3 darbe yapmışsa bunda sizin de çok büyük katkınız, desteğiniz var.

Eğer 17 Aralıkta ortaya dökülen rezalet sonrası Erdoğan’ın yargı darbesine karşı dursaydınız, iktidara biat etmeyen gazetelerin, televizyonların önüne TOMAlar  ve çevik kuvvet polisinden önce gelseydiniz, 15 Temmuz tiyatrosunda size biçilen figüran rolünü oynamak yerine esaslı sorular sorup kumpası deşifre etmeye çalışsaydınız bugün çıkıp YSK’yı eleştirmeye , demokrasi havariliği yapmaya yüzünüz olurdu.

Ayrıca sanki bu ülkeyi hiç bilmiyorlar, Erdoğan’ı tanımıyorlarmışcasına ‘Her şey güzel olacak’ gibi  romantik söylemler geliştiriyorlar.

‘Seçime girer daha çok oy alarak çıkarız” söylemleri Türkiye gerçekleri ile uyumlu değil.

Seçimi ‘Fetöcü’ damgası yiyip tutuklanmaktan korkan sandık kurulu başkanları yönetecek, iktidarın propaganda aygıtı olan ve seçim akşamı muhalefet öne geçince veri akışını kesen Anadolu Ajansı duyuracak ve nihayetinde İstanbul seçimini Erdoğan’ın baskısı ile iptal eden YSK mazbatayı verecek ve sizde bu denklemde seçim kazanacaksınız öyle mi?

[Adem Yavuz Arslan] 9.5.2019 [TR724]