Bugün ‘7 Mart’ okunan sabah ezanıyla birlikte ibadete açılan Çamlıca Camii’nin hikayesi 29 Mayıs 2012’de dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın, bir açılış töreninde yaptığı konuşmada “Çamlıca’daki televizyon kulesinin yanına 15 bin metrekare üzerinde bir cami yapacağız” demesiyle başladı. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra, Temmuz başında Hacı Mimar Mehmet Güler Milliyet gazetesine bir röportaj vererek, aslında aylar önce İstanbul’a geldiğini, hatta projeyi de epey ilerlettiğini açıkladı.
Mimar Mehmet Güler, Kahramanmaraş’ta yaptığı Abdülhamid Han Camii’nin Erdoğan tarafından beğenilmesi üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müşaviri olarak İstanbul’a atanan ve ekibiyle birlikte projeyi çizmeye başlamıştı. Güler, mülakatında Çamlıca Camii için ‘Ecdadın yaptığından da geniş kubbe kullanacağız. En az 6 minaresi olacak ve minareleri dünyadaki en yüksek cami olacak’ sözlerine mimarlar sert tepki gösterdi. Mimarlık tarihi uzmanı Prof. Dr. Uğur Tanyeli “Şaka gibi. Caminin boyutları üzerinden bir inatlaşmanın kutsallığa saldırı olduğunu bile söyleyebilirim.” derken Şakirin Camii’nin mimarı Hüsrev Tavla “Büyüklük marifet değil” diyordu.
İLK PROJE RAFA KALTI, YARIŞMA AÇILDI
Kamuoyunda Çamlıca Camii günlece konuşulup tartışıldı. Tepkiler yükselince mimar Güler’n projesi rafa kaldırıldı. Daha sonra alel acele bir dernek kurularak yarışma açıldı. 23 Temmuz 2012 yarışma duyuruldu.
Projenin teslim tarihi ise 3 Eylül 2012 idi. Dernek tarafından yarışmanın amacı şöyle duyuruluyordu: “İstanbul’un silüetine ve kent dokusuna uygun, Osmanlı Türk mimari üslubunu yansıtacak, gelenekten geleceğe uzanacak, Kültürümüzün gelenek zincirine orijinal yeni bir halka ilave edecek, İstanbul’a değer katacak ve İstanbul’un sembollerinden biri olacak camii projesi tasarlamak.” Yarışma sonucu verilecek ödül miktarı Cumhuriyet tarihinin en yüksek ödül miktarı idi. (Yarışmanın birincisine 300 bin tl, ikincisine 150 bin tl ödül verilecekti) Şehir plancıları ve mimarlar bu kadar kısa sürede bu çapta bir mimari yapının tasarlanmasının mümkün olmadığını söyleseler de yarışma tamamlandı .
Açılan yarışmaya 62 proje katıldı. Yarışmadan; iki ikincilik, iki üçüncülük, beş mansiyon çıktı. İkinci olan projelerden Hayriye Gül Totu ve Bahar Mızrak’ın projesinin hayata geçirilmesine karar verildi. Mimar Totu 1998’de Selçuk Üniversitesi’nden, Mimar Bahar Mızrak’sa 2000’de Lefke Üniversitesi’nden mezun oldu. İkili 10 yıldır arkadaş. Sivas Terminal Projesi olmak üzere çok sayıda projeye imza attıklarını ve başka uygulanmamış cami projeleri olduğunu söylüyorlar. 6 Ağustos 2013’te caminin temeli atıldı.
SULTANAHMET’İN “ÇAKMA”SI!
Yarışmada seçilen Çamlıca Camii projesinin Sultan Ahmet Camii’nin kötü bir kopyası, çakması olduğu günlerce konuşuldu. Caminin mimarları Hayriye Gül Totu ve Bahar Mızrak da Mimar Sinan’dan ve Sultanahmet Camii’nden etkilendiklerini söylemekten çekinmedi. ‘Projenin çizimi aşamasında her hangi bir eserden etkilendiniz mi?’ şeklindeki soruya Türk İslam Mimarisi’nde ve geleneksel cami mimarisinde Mimar Sinan’ın bulunduğu noktanın zirve noktası olduğunu bunun tüm dünyadaki mimarlar tarafından da kabul gördüğünü belirten Hayriye Gül Tortu, ”Mimar Sinan’ın eserlerinden onun ölçülerinden etkilenmedik dersek yalan söylemiş oluruz’ dedi. Tortu, Türkiye’deki bütün camilerin birinden esinlenerek oluşturulduğunu ifade ederek sözlerini şu örnek ile sürdürdü, ”Sultanahmet Camii’nin mimarı Sedefkar Mehmet Ağa Mimar Sinan’ın talebesidir, Mimar Sinan’dan sonra o baş mimarlık yapmıştır. Sultanahmet Camii Mimar Sinan’ın ölümünden 20 yıl sonra başlamıştır ama Sedefkar Mehmet Ağa Sultanahmet’te Mimar Sinan’dan esinlenmiştir”
MİMARLAR ODASI DAVA AÇTI
Projenin açıklanmasıyla birlikte Mimarlar Odası Çamlıca Tepesi’nin hiçbir gerekçe ve yöntemle yapılaşmaya açılamayacağını belirterek dava açtı. Davayı açan Odaların avukatları dava dilekçelerinde, camii yapılan bölgenin sit alanı ile boğaziçi geri görünüm ve etkilenme bölgesinde kaldığı iddiasıyla planların ve projenin iptalini talep etmişlerdi. Dava neticelenmeden caminin inşasına devam edildi. 2016’nın martında davanın reddine karar verildi.
ÇAMLICA İÇİN BAŞBAKAN’A BÖYLE YALVARIRDIM
Yazar Dücane Cündioğlu Çamlıca’ya yapılacak projeye en sert tepkiyi veren isim olmuştu. Sultanahmet Camisi’nin kötü bir kopyası olan proje için Yeni Şafak’ta hükümete adeta yakarış dolu bir yazı kaleme almıştı: “Şayet Sayın Başbakan’a hitaben bir mektup yazacak olsaydım, kendilerine, Sayın Başbakanım, derdim, insan yaptıklarından çok, yapmadıklarıyla insandır. (…) İşte bu mülahazalarla, söyleyiniz lütfen, derdim, kaçınsınlar, yapmasınlar, aman o güzelim Çamlıca tepesine ehven-i şerr’i layık görmesinler. Kötülerin en kötüsünü. Gerçekleşme imkanına kavuşanını. Aman sözcüğü ebceden (sayısal olarak) Muhammed’e karşılık gelir, o nedenle bizler aman demekten, aman dilemekten rahatsız olmayız, acziyet şanımızdandır, der, aman diler, Çamlıca’ya hürmet için yakarırdım.
Sanırım Ankara yârânı sesimizi duymaz, ama siz duyun derdim. İstanbul’un sabık Şehremini olarak zevksizliğin, çirkinliğin, düşünce yoksunu o beton dövmenin Çamlıca’nın sırtına basılmasına lütfen izin vermeyin, diye yalvarırdım. İşgüzar idarecilerin, mabedlerimizi, şehirlerin en yüksek tepelerine demirden kocaman haçlar diken Sırplara, Hırvatlara, Makedonlara, Latinlere eş bir meydan okuma aracı haline getirmelerinin önüne geçiniz, diye inlerdim.
BU ACUL PROJENİN UTANCINI YAŞATMAYIN
Nedense pek az kimse bilir, Sultanahmet Camii yıllarca cemaatsiz kalmış ve İstanbul halkı, alimler de, halk da, o güzelim camide namaz kılmayı içlerine sindirememişlerdir. Çünkü henüz genç bir delikanlı olan I. Ahmed’in, ki 28 yaşında vefat etmiştir, kaprislerinin bir eseri olarak telakki edilmiştir, haklı olarak. Ulema da, urefa da camiinin yapımına destek vermemiştir. Buna karşın hakikatte bir opus-magnum, bir şah-eser olan Sultanahmet Camii’nin güya kopyası iddiasındaki bu acul projenin acilen uygulanması yüzünden benzeri bir utançla ne İstanbul’un siluetine bir kabus çöksün, ne de gönüllerimizin tam da ortasına kara bir leke, diye istirhamda bulunurdum.”
100 MİLYON DOLARLIK MALİYET
Bütün itirazlara ve tartışmalara rağmen Çamlıca Camii’nin yapımına 6 Ağustos 2013 tarihinde başlandı. Cami öngörüldüğü gibi 1 Temmuz 2016’da bitirilemedi. Gecikmeli olarak tamamlanan Çamlıca Camii’nde ilk ezan bugün okundu. (7 Mart 2019) Halkın bağışlarıyla yapıldığı söylenen camiinin maliyeti 100 milyon dolar civarında.
ERDOĞAN’IN MESAJI
Çamlıca Camisi avlusuna giriş kapılarından birinin yan tarafına mermere işlenmiş yazıda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ait şu mesaj yer alıyor: Milletimiz tarih boyunca her alanda büyük destanlar yazarken, sanatta da emsalsiz hünerler sergilemiştir. Üç kıtaya serptiğimiz çil çil kubbeler, sanat eserlerimizin en nadide örnekleridir. “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” duygusuyla coğrafyamıza vurduğumuz mühürler olan camilerimiz kıyamete kadar ruhumuzu beslemeyi sürdüreceklerdir. İstanbul’un en güzel tepelerinden Çamlıca’da inşa ettiğimiz bu eser, inşallah asırlar boyu milletimize ışık tutacak bir şehadetname olacaktır. Ne mutlu imanla inşa edip, ibadetle ihya eden gönüllere.
Peki cumhuriyet tarihinin en büyük camisi olarak lanse edilen Çamlıca Camisi’nin özellikleri neler?
Camide aynı anda 63 bin kişi ibadet edebilecek kapasitede.
Kubbesi 34 metre çapında. Mimarisinde Osmanlı-Selçuklu ile günümüz mimarisinin çizgileri yer alıyor.
Türkiye’nin en büyük camisi olan Çamlıca Camisi İstanbul’un her noktasından görülebilecek.
İmanın şartını temsilen 6 minareli inşa edilen Çamlıca Camisi’nin üç şerefeli 4 minaresi Malazgirt Zaferi’ne ithafen 107,1 metre, iki şerefeli 2 minaresi ise 90 metre yüksekliğinde yapıldı.
Caminin 72 metre yükseklikteki ana kubbesi İstanbul’da yaşayan 72 milleti, 34 metre çapındaki kubbesi İstanbul’u simgeliyor.
Kubbenin iç yüzeyine, 16 Türk devletine ithafen Allah’ın isimlerinden 16’sı, Haşr Suresi’nin son iki ayetinden istifade edilerek yazıldı.
Ana kubbenin üzerine 3 metre 12 santimetre genişliğinde, 7 metre 77 santimetre yüksekliğinde, 4,5 ton ağırlığında alem yerleştirildi.
Nanoteknolojiyle renklendirilen ve 3 parçadan oluşan alem, dünyanın en büyük alemi olma özelliğini taşıyor.
Caminin dışarıdan ana avluya girişinde yer alan ve mermerle kaplanan taç kapı, büyüklüğüyle de göz dolduruyor. Taç kapının avlunun içine bakan kısmında, Kasas Suresi’nin 77. ayeti yer alıyor. Caminin içine girilen kapının üzerine ise Al-i İmran Suresi’nin 132-136. ayetleri işlendi.
Caminin kubbe altındaki dört ayrı bölümde yer alan aslan göğüslerine, paslanmaz çelikten nanoteknolojiyle üretilen hatla Arapça “Ey ihtiyaçları gideren”, “Dualara icabet eden”, “Sesleri duyan”, “Dualarımızı kabul et” sözleri yazıldı. Yine nanoteknoloji ürünü 220 metre boyunda ve yaklaşık 9 bin parçadan oluşan Fetih Suresi’nin tamamı, kubbe altındaki kemerlere monte edildi.
Çamlıca Camisi, halı serili alanında 25 bin olmak üzere 63 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği bir cami kompleksi olarak tasarlandı. Camide aynı anda 8 cenazenin namazı kılınabilecek.
Çamlıca Camisi ibadet alanının yanı sıra 11 bin metrekarelik müze, 3 bin 500 metrekarelik sanat galerisi, 3 bin metrekarelik kütüphane, bin kişilik konferans salonu, 8 sanat atölyesi, 3 bin 500 araçlık kapalı otoparkı bünyesinde barındırıyor.
Kadınlar için ayrılan bölümde çocuk emzirme odası da bulunuyor
Dış cephe Ünye taşı ile kaplı.
[Gülden Kara] 7.3.2019 [Kronos.News]
S-400: Rahip Bronson krizinin çok üzerinde bir kopuş olacak [Harun Odabaşı]
Şubat ayında döviz kuru için görece iyimser bir sürece girmiştik. ABD Devlet Başkanı Donald Trump’un Çin ile tarifeler üzerinde anlaşma noktasına geldiklerini ifade eden tweeti ticaret savaşlarından tedirgin olan piyasaları rahatlatmıştı. FED’in de faiz artırma kararını zamana yayması ile birlikte dolar kuru 5,21 seviyelerine kadar düşmüştü. Sıcak paranın yeniden Türkiye’ye gelmesinin önündeki en büyük engel bir süre için dahi olsa bertaraf olmuşa benziyordu. Fakat Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi satın alımı ile ilgili gelimeler piyasaların eline yeni bir saatli bomba bırakmış oldu. Döviz yeniden tırmanma şeridine girdi. Konuya tarafların yaklaşımında bir yumuşama olmaması halinde piyasalar için S-400’den önce ve S-400’den sonra denebilecek kadar büyük riskler barındırıyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki gün önce “S-400 konusunda bu işi bitirdik biz. Kredi şartlarından, ortak üretime varıncaya kadar bunlar konuşuldu, anlaşıldı, imzalar atıldı, bitti. Geri dönüş asla olamaz. Belki S-500’e gireceğiz.” açıklamasında bulundu.
Şubat ayında Soçi’de Rusya ve İran ile yapılan üçlü zirveden dönüşte uçakta gazetecilere aynı netlikte S-400 meselesinin alım sürecinin karara bağlandığını söylemişti. O tarihten itibaren ABD cephesinden birbiri ardına açıklamalar geliyor. İsmi açıklanmayan askeri yetkililer konuşuyor, ABD kongresi konuyu ele almak istiyor, Trump Erdoğan’ı yerel seçimlerin ardından ABD’ye davet ediyor. En son ABD dışişleri sözcü yardımcısı bir NATO üyesi olan Türkiye’nin S-400’ü satın alması halinde bunun ekonomik ve askeri yaptırımları olacağını söyledi.
Türkiye tarafı ne kadar farkında bilinmez ama ABD bu konuda geri adım atmayacağı bir hat oluşturmuşa benziyor. Rahip Brunson olayında olduğu gibi krizi safhalara yayarak çözmek istiyor. O kadar ucu açık senaryolar dolaşıma girdi ki Türkiye’nin NATO’dan çıkması dahil pek çok ihtimal havalarda uçuşuyor. Bu ihtimal şu aşamada uçuk ve inanılmaz görünse de süreç içerisinde ete kemiğe bürünebilir. Türkiye’nin Ortadoğu’da Rusya ve İran ile birlikte hareket etmesi ayrılığın işaretleri şeklinde okunabilir. Amerika cephesinden çok ağır açıklamalar geliyor.
Bir NATO üyesinin kendisi için tehdit olarak görülen savunma sistemini almasını Batı cephesinin sindirmesi mümkün gözükmüyor. Bir orta yol bulunabilir mi? Amerika şimdilik S 400’ü almamanın dışında Türkiye’ye hiçbir seçenek sunmuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’da “ben sizin bildiğiniz liderlerden değilim. S 400 alındı bile” diyerek son noktayı koymuş görüntüsü veriyor. Erdoğan’ın geçmişte de kendisini bağlayan sözlerden rahatlıkla döndüğü düşünülürse bu işin bittiğini söylemek abartılı olur. Ancak o kadar ileri gitti ki geri dönüş manevrası yapması kolay değil.
Türkiye’nin otoriter ülkeler liginde olması projesi 28 Şubat sürecinde de bizzat dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri tarafından dillendirilmişti. Şangay beşlisine girmek isteyen AB ile yollarını ayırma noktasında ‘olsa da olur olmasa da’ diyerek niyet beyanında bulunan ve Rusya’ya yaklaşan Erdoğan’ın en büyük destekçisi de yine ulusalcı çevreler.
Hesaba katılması gereken diğer cephede ise Rusya bulunuyor. Alım durdurulursa kendisini aldatılmış hisseden Rusya’nın elinde Türkiye’ye karşı kullanacağı güçlü kozlar var.
Meselenin askeri ve dış politikaya bakan pek çok yönü olmakla birlikte ağır ekonomik sonuçlarının da olacağı aşikar. Değerlendirmeler Rahip Bronson krizinin çok üzerinde bir kopuşun ve etkinin olacağı yönünde. Enflasyon-faiz-kur kıskacına giren Türkiye’nin dünyanın jandarması ile gireceği mücadelede direnme gücü ise yok denecek kadar az.
[Harun Odabaşı] 7.3.2019 [Kronos.News]
Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki gün önce “S-400 konusunda bu işi bitirdik biz. Kredi şartlarından, ortak üretime varıncaya kadar bunlar konuşuldu, anlaşıldı, imzalar atıldı, bitti. Geri dönüş asla olamaz. Belki S-500’e gireceğiz.” açıklamasında bulundu.
Şubat ayında Soçi’de Rusya ve İran ile yapılan üçlü zirveden dönüşte uçakta gazetecilere aynı netlikte S-400 meselesinin alım sürecinin karara bağlandığını söylemişti. O tarihten itibaren ABD cephesinden birbiri ardına açıklamalar geliyor. İsmi açıklanmayan askeri yetkililer konuşuyor, ABD kongresi konuyu ele almak istiyor, Trump Erdoğan’ı yerel seçimlerin ardından ABD’ye davet ediyor. En son ABD dışişleri sözcü yardımcısı bir NATO üyesi olan Türkiye’nin S-400’ü satın alması halinde bunun ekonomik ve askeri yaptırımları olacağını söyledi.
Türkiye tarafı ne kadar farkında bilinmez ama ABD bu konuda geri adım atmayacağı bir hat oluşturmuşa benziyor. Rahip Brunson olayında olduğu gibi krizi safhalara yayarak çözmek istiyor. O kadar ucu açık senaryolar dolaşıma girdi ki Türkiye’nin NATO’dan çıkması dahil pek çok ihtimal havalarda uçuşuyor. Bu ihtimal şu aşamada uçuk ve inanılmaz görünse de süreç içerisinde ete kemiğe bürünebilir. Türkiye’nin Ortadoğu’da Rusya ve İran ile birlikte hareket etmesi ayrılığın işaretleri şeklinde okunabilir. Amerika cephesinden çok ağır açıklamalar geliyor.
Bir NATO üyesinin kendisi için tehdit olarak görülen savunma sistemini almasını Batı cephesinin sindirmesi mümkün gözükmüyor. Bir orta yol bulunabilir mi? Amerika şimdilik S 400’ü almamanın dışında Türkiye’ye hiçbir seçenek sunmuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’da “ben sizin bildiğiniz liderlerden değilim. S 400 alındı bile” diyerek son noktayı koymuş görüntüsü veriyor. Erdoğan’ın geçmişte de kendisini bağlayan sözlerden rahatlıkla döndüğü düşünülürse bu işin bittiğini söylemek abartılı olur. Ancak o kadar ileri gitti ki geri dönüş manevrası yapması kolay değil.
Türkiye’nin otoriter ülkeler liginde olması projesi 28 Şubat sürecinde de bizzat dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri tarafından dillendirilmişti. Şangay beşlisine girmek isteyen AB ile yollarını ayırma noktasında ‘olsa da olur olmasa da’ diyerek niyet beyanında bulunan ve Rusya’ya yaklaşan Erdoğan’ın en büyük destekçisi de yine ulusalcı çevreler.
Hesaba katılması gereken diğer cephede ise Rusya bulunuyor. Alım durdurulursa kendisini aldatılmış hisseden Rusya’nın elinde Türkiye’ye karşı kullanacağı güçlü kozlar var.
Meselenin askeri ve dış politikaya bakan pek çok yönü olmakla birlikte ağır ekonomik sonuçlarının da olacağı aşikar. Değerlendirmeler Rahip Bronson krizinin çok üzerinde bir kopuşun ve etkinin olacağı yönünde. Enflasyon-faiz-kur kıskacına giren Türkiye’nin dünyanın jandarması ile gireceği mücadelede direnme gücü ise yok denecek kadar az.
[Harun Odabaşı] 7.3.2019 [Kronos.News]
Eski savcı Bharara, Zarrab davasının bilinmeyenlerini yazdı
Reza Zarrab (Rıza Sarraf) soruşturmasını ABD’de başlatan, eski New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara’nın hatıralarını paylaştığı kitap 19 Mart’ta piyasaya çıkıyor.
"Wall Street’in şerifi" olarak adlandırılan ve birçok yolsuzluk soruşturmasını açan eski başsavcı Bharara’nın kitabında yazacakları merakla bekleniyor.
Bharara’nın kaleme aldığı kitap daha piyasaya çıkmadan Amazon üzerinden yapılan online satışlarla hukuk kategorisinde en fazla satan kitap olarak zirveye yerleşti.
Bharara kitabından bazı bölümleri CNBC ile paylaştı. Eski Başsavcı Bharara, 333 sayfadan oluşan “Bir Savcının Suç Ceza ve Hukukun Üstünlüğü Konusundaki Düşünceleri” isimli kitapta, Sarraf davasının bilinmeyen bazı yönlerine de yer verdi.
"ZARRAB'IN BAZI ÜST DÜZEY SİYASİLER İLE İLİŞKİLERİ VARDI"
Amerika'nın Sesi'nden Can Kamiloğlu'nun haberine göre, Bharara, kitabında Zarrab davasıyla ilgili bölüme “Açtığınız basit bir ceza davasının tuhaf uluslararası olaylara nasıl yol açtığını bir düşünün.” diye başladı.
Bharara’nın kitabında, Zarrab davasıyla ilgili şu ana kadar açıklanan bazı bölümlerde yazdıkları şöyle:
"2016 yılının mart ayında Rıza Sarraf ve ailesi Türkiye’den Disney World'e tatil yapmak için bir yolculuğa çıktı. Sarraf, hem İran hem de Türk vatandaşı olan İran asıllı bir altın tüccarıydı.
Sarraf’ın, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu ülkedeki bazı üst düzey siyasiler ve işadamlarıyla yakın ilişkileri vardı.
Türkiye’nin ekonomiden sorumlu bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye’nin en büyük devlet bankalarından biri olan Halkbank'ın eski genel müdürü Süleyman Aslan da bu kişilerin arasındaydı.
“SARRAF SORUŞTURMASINI SAVCI MICHAEL LOKARD BAŞLATTI”
Sarraf aleyhine İran’a yönelik ABD müeyyidelerini delmek suçlamasıyla hazırlanan iddianame, gizlilik kaydıyla büyük mahkeme heyeti tarafından kabul edildi. Sarraf davasını öncelikle uzun boylu, sessiz ama yoğun savcı Michael Lockard başlattı.
Savcı Michael, Sarraf ve diğer yedi sanığı, İran’a yönelik Amerikan müeyyidelerini delmek amacıyla milyar dolarlık suç örgütü kurmak, Amerikalı yetkililere yalan söylemek, kurdukları sahte şirketler aracılığıyla sahte belge üretmek, bazı Türk devlet memurlarına rüşvet vermek ve İran’a yönelik yaptırımları petrol karşılığında altın takasıyla delmekle suçladı.
Sarraf üstlendiği bu liderlik rolüyle, ülkesinde hem sosyal itibar, hem de finansal olarak büyük bir güç sağladı. Raporlara göre, sadece 2012 yılında on milyar dolar tutarında anlaşmanın yapılmasını sağladı.
“KARISINA MARS GEZEGENİNİ SATIN ALMAYA SÖZ VERDİ”
Türk pop yıldızı olan eşi kocası Sarraf’dan kendisine Mars gezegenini satın alması için söz vermesini istedi. Dava konusunda çok yeni şeyler öğrenmeye başlamıştım.
Yaptığımız soruşturmalarda hazırladığımız bazı iddianameleri gizli tutarak hedeflerimizin uyanmamasını sağlıyorduk. Bu kişiler bazen ABD’ye seyahat edebilecek kadar kayıtsız olabiliyorlardı. Michael’ın davası ve Sarraf hakkında hızla çok daha fazla şey öğrendim.
"TÜRKİYE'DEN İNSANLAR BANA ÖVGÜLER YAĞDIRDI"
Sarraf davasının ortaya çıkmasının ardından, Hindistanlı diplomat Devyani Knobragade soruşturmasındaki gibi kötü adam ilan edilmemiştim. Aksine saatler içerisinde resmi Twitter hesabım aniden patladı.
Takipçi sayım birden 8 binden neredeyse her biri, sevinçli bir Türk'ten oluşan 250 bin kişiye yükseldi. İddianamede ismim olduğu için adım Türk televizyonlarına yansıdı, tabii fotoğrafım da...
Türkiye'den insanlar bana methiyeler yağdırdı, teşekkür etti ve kebap teklif etti. Çok cömert bir Twitter kullanıcısı ise bana 'Türk rakısı, şiş kebabı, lokum ve Türk Halısı' teklifinde bulundu. 'Şiş kebabını seviyorum, fakat sadece işimi yaptığım için hediyeler kabul edebileceğimi sanmıyorum' diye cevap yazdım.
Haftalarca ve aylarca ABD’de çalışan Türk gazeteciler beni her türlü etkinlikte takip etti. Benim için şarkılar bestelendi. Şiirler kaleme alındı. Sevgilerini ilan ettiler.
Hatta Twitter’da açtıkları #welovepreetbharara başlığı internette 'en çok konuşulan' olarak yer almayı başardı.
“TÜRKİYE'DE SARRAF ALEYHİNE AÇILAN DAVA SUÇLAMALARIMIZLA ÖRTÜŞÜYORDU”
Peki bütün bu kutlamalar ve suçlamaların sebebi neydi? Birkaç yıl önce, 2013 yılında, Türk savcıları Rıza Sarraf aleyhine bir dava açmıştı.
İddialara göre, Sarraf’ın liderliğindeki suç örgütü, üst düzey hükümet yetkililerine verdikleri rüşvet karşılığında, ülkenin ihracatını arttırmak için Amerika’nın İran’a yönelik ambargosunu deliyor, petrol karşılığında altın gönderiyordu. Suçlamalarımızla nasıl örtüştüğünüzü görüyorsunuz.
Peki Türkiye’deki Sarraf aleyhine açılan davaya ne oldu? Sarraf hepsinden kurtuldu. Hüküm giymedi, beraat de etmedi. Çünkü hiçbir zaman yargılama olmadı. Çünkü Reza Sarraf, ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan adına hapisten çıkma kartına sahipti.
Sarraf aleyhine açılan davada, Erdoğan hükümetinin bazı kabine üyeleri ve oğulları hatta Erdoğan’ın kendi oğlu Bilal de vardı. O yılın aralık ayında davayla ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan ve gözaltına alınan kişilerin arasında çevre bakanının oğlu, ekonomi bakanının oğlu ve içişleri bakanının oğlu da vardı.
“ERDOĞAN GERÇEK GÜCÜNÜ KULLANDI
İlk başta Erdoğan sadece kızgındı. Davaya, savcılara, Polise saldırdı.
Erdoğan, Türk halkının dikkatini soruşturma konusunda başka bir yöne çekmek için basını kullandı. Kendisini, düzenlenen komplonun hedefi olarak gösterdi. Sonrasında ise Erdoğan daha fazlasını yaptı.
Sadece savcıları eleştirmekle kalmadı gerçek gücünü kullandı. İlk önce savcıları görevden aldı. Binlerce polis memurunu başka yerlere tayin ettirdi. Yeni hakimler atadı. Parmaklıklar arkasında yer alan Sarraf ve kabinede yer alan bakanların oğullarını yetmiş gün içinde hapisten çıkardı.
Gazetecilerin hükümetin yaptıklarını araştırmasını engelledi.
“TÜRKİYE'DE SARRAF ALEYHİNDEKİ AÇILAN DAVA YOK OLDU"
Aralarında İstanbul Emniyet Müdürü’nün de bulunduğu polisleri kovdu. Yolsuzluk soruşturmasının başında olan savcıları tutuklattı, haklarında soruşturma açılması emrini verdi. Polis memurları, hâkimler ve gazetecileri tutuklatıp haklarında soruşturma başlattı.
Medya kuruluşlarını kapattı. Açılan davaların tamamen kapanması için soruşturmaya yeni savcılar atadı. Daha da ileri giderek adalet bakanının yargıya yönelik daha fazla güç sahibi olması için yeni yasalar çıkardı.
Ayrıca tüm ülke genelinde hâkim ve savcıları atayan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri seçiminde Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini arttırdı. Türkiye'de Reza Sarraf aleyhinde açılan dava yok oldu. Bu davayı ortaya çıkaran kişilerin bir çoğu da kaybedildi.
“ADALET EKSİKLİĞİ YAŞAYAN TÜRKLER İÇİN İLAHİ BİR GELİŞME"
Aslında ülkenin yarısı öfkeliydi. On milyonlarca Türk, hırsızlığa, adaletsizliğe karşı kızgındı. Sarraf hiçbir zaman hesap vermeyecekti. Tabi ki Michael Lockard’ın başlattığı gizli soruşturma dosyası açılana kadar. 2013 yılında adalet eksikliği yaşayan Türk halkı için bu ilahi bir gelişmeydi.
Sarraf, mahkemeye çıkıp hak ettiği cezayı alabilirdi. Sarraf’ın aniden bir Amerikan mahkeme salonunda adaletle karşı karşıya kalması da Erdoğan'ın sessizce yerinde oturacağı anlamına gelmiyordu.
NATO müttefikimizin Cumhurbaşkanı soruşturmamızı etkilemeye çalıştı. Halka benim Fethullah Gülen'in bir sempatizanı olduğum yalanını söyledi. İddianamede gizlilik kararı kaldırılıp, Gülen adı basına yansıyıncaya kadar bu adı hiç duymamıştım. Erdoğan, beni 2016 yılında hükümetine karşı düzenlenen başarısız darbeye yardım etmekle de suçladı.
Keşke o güzel ülkeye gitmiş olsaydım, fakat Türkiye'ye hiç ayak basmadım. O bundan daha fazlasını da yaptı. Basında yer aldığı gibi Obama yönetiminin son haftalarında, Erdoğan şahsen Başkan Yardımcısı Biden ile bir araya geldi.
“ERDOĞAN KOVULMAMI VE SARRAF'IN SERBEST BIRAKILMASINI İSTEDİ"
Yabancı bir ülkenin Cumhurbaşkanı, Washington’a gelip ABD’li görevli bir savcıya saldırabileceğini, bir Amerikan suç soruşturmasına kendi tarzıyla müdahale edebileceğini düşündü. İki ana gündem maddesi vardı. Kovulmamı ve Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi.
Cumhurbaşkanı’nın Biden yaptığı ile doksan dakikalık görüşmenin yarısı, Sarraf davasıyla ilgiliydi. Erdoğan’ın eşi de Jill Biden’a Sarraf davası konusunu açmıştı. Türk Adalet Bakanı, o zamanlar Adalet Bakanı Loretta Lynch'i ziyaret edip, Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi.
Erdoğan, Obama ile telefon konuşmalarında davayı tartıştı. Bunu bir düşünün. Kovulmadım ve Sarraf serbest bırakılmadı. Ben kovulduktan sonra aylarca hapiste kalan Sarraf, fikir değiştirip hakkındaki suçlamaları kabul etti. Kendisiyle birlikte yargılanan sanık (Mehmet Hakan Atilla) aleyhine tanıklık yaptı. Bir duruşma sırasında Erdoğan'ı yolsuzlukla suçladı.
“TÜRKİYE'DE BASININ AĞZI BAĞLANDI"
Amerika'nın Sesi'nden Can Kamiloğlu'nun haberine göre, Bharara kitabının Sarraf ile ilgili son bölümünde Sarraf davasından çıkarttığı dersleri yazdı. "Sarraf davasında görev yaptıktan sonra ne öğrenilir?" diye soran Bharara, "Muhtemelen birçok şey, fakat ben iki ders çıkarttım." diye yazdı.
Bharara, çıkarttığı birinci dersin, adaletin hassas olduğu ve görevli savcılara müdahalenin her kimden gelirse gelsin tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini belirtti. Bharara, “Adalete müdahalenin, ister Amerika, ister Rusya ister Türk Cumhurbaşkanı tarafından yapılması, adalet arayanların şeytanlaştırılması, adalete olan inancı yok edip adaleti tehlikeye atar. Erdoğan, 2013'ten beri devam eden aleyhindeki davayı örtbas ettiğinden beri, Türkiye’de yönetim gittikçe daha fazla otokrasiye dönüştü. Basının ağzı bağlandı. Özgürlükler daha da azaldı. Erdoğan’ın paranoyası ve kendini koruma içgüdüsü, hiç kuşkusuz darbe girişimi ile güçlendi. Erdoğan’ın usulüne uygun olarak devam eden bir davaya şahsen müdahale etme kararı talihsiz bir şekilde otokrasiye giden yolda bir kilometre taşı oldu. Hiçbir şey bunun Amerika'da da olamayacağını söylemez.” ifadelerini kullandı.
Bharara, Sarraf davasından aldığı ikinci dersi de şöyle ifade etti:
“İnsanların adalete açlığı ve adaletin ortaya çıkışı. Bahsetmiştim, çünkü Türkiye'de bana olan bu inanılmaz ilgi, adalete duyulan açlıktan kaynaklanıyordu. Hiç kimse kanunların üzerinde olmaz, güçlü imtiyazlı kişiler hesap verebilir ve cezaları affedilmezse, yolsuzluklarla mücadele edilebilir. Sonuçta kimsenin yasaların üzerinde olmadığı hükümetler, her yerdeki uygar insanların hayalidir. Güçlü ve yozlaşmamış adalet sağlamak, büyük ve küçük her durumda insanlara inanç verir. Şimdi tüm bu olaylardan biraz uzaklaştığımı düşünüyorum, zaman zaman gülüp şunu düşünüyorum, Savcılar bazen halkın, umutlarını veya nefretlerini dökecekleri boş teknelere benzer. Hindistan’da bir kötüydüm, Türkiye'de bir kahraman.”
[Samanyolu Haber] 7.3.2019
"Wall Street’in şerifi" olarak adlandırılan ve birçok yolsuzluk soruşturmasını açan eski başsavcı Bharara’nın kitabında yazacakları merakla bekleniyor.
Bharara’nın kaleme aldığı kitap daha piyasaya çıkmadan Amazon üzerinden yapılan online satışlarla hukuk kategorisinde en fazla satan kitap olarak zirveye yerleşti.
Bharara kitabından bazı bölümleri CNBC ile paylaştı. Eski Başsavcı Bharara, 333 sayfadan oluşan “Bir Savcının Suç Ceza ve Hukukun Üstünlüğü Konusundaki Düşünceleri” isimli kitapta, Sarraf davasının bilinmeyen bazı yönlerine de yer verdi.
"ZARRAB'IN BAZI ÜST DÜZEY SİYASİLER İLE İLİŞKİLERİ VARDI"
Amerika'nın Sesi'nden Can Kamiloğlu'nun haberine göre, Bharara, kitabında Zarrab davasıyla ilgili bölüme “Açtığınız basit bir ceza davasının tuhaf uluslararası olaylara nasıl yol açtığını bir düşünün.” diye başladı.
Bharara’nın kitabında, Zarrab davasıyla ilgili şu ana kadar açıklanan bazı bölümlerde yazdıkları şöyle:
"2016 yılının mart ayında Rıza Sarraf ve ailesi Türkiye’den Disney World'e tatil yapmak için bir yolculuğa çıktı. Sarraf, hem İran hem de Türk vatandaşı olan İran asıllı bir altın tüccarıydı.
Sarraf’ın, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu ülkedeki bazı üst düzey siyasiler ve işadamlarıyla yakın ilişkileri vardı.
Türkiye’nin ekonomiden sorumlu bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye’nin en büyük devlet bankalarından biri olan Halkbank'ın eski genel müdürü Süleyman Aslan da bu kişilerin arasındaydı.
“SARRAF SORUŞTURMASINI SAVCI MICHAEL LOKARD BAŞLATTI”
Sarraf aleyhine İran’a yönelik ABD müeyyidelerini delmek suçlamasıyla hazırlanan iddianame, gizlilik kaydıyla büyük mahkeme heyeti tarafından kabul edildi. Sarraf davasını öncelikle uzun boylu, sessiz ama yoğun savcı Michael Lockard başlattı.
Savcı Michael, Sarraf ve diğer yedi sanığı, İran’a yönelik Amerikan müeyyidelerini delmek amacıyla milyar dolarlık suç örgütü kurmak, Amerikalı yetkililere yalan söylemek, kurdukları sahte şirketler aracılığıyla sahte belge üretmek, bazı Türk devlet memurlarına rüşvet vermek ve İran’a yönelik yaptırımları petrol karşılığında altın takasıyla delmekle suçladı.
Sarraf üstlendiği bu liderlik rolüyle, ülkesinde hem sosyal itibar, hem de finansal olarak büyük bir güç sağladı. Raporlara göre, sadece 2012 yılında on milyar dolar tutarında anlaşmanın yapılmasını sağladı.
“KARISINA MARS GEZEGENİNİ SATIN ALMAYA SÖZ VERDİ”
Türk pop yıldızı olan eşi kocası Sarraf’dan kendisine Mars gezegenini satın alması için söz vermesini istedi. Dava konusunda çok yeni şeyler öğrenmeye başlamıştım.
Yaptığımız soruşturmalarda hazırladığımız bazı iddianameleri gizli tutarak hedeflerimizin uyanmamasını sağlıyorduk. Bu kişiler bazen ABD’ye seyahat edebilecek kadar kayıtsız olabiliyorlardı. Michael’ın davası ve Sarraf hakkında hızla çok daha fazla şey öğrendim.
"TÜRKİYE'DEN İNSANLAR BANA ÖVGÜLER YAĞDIRDI"
Sarraf davasının ortaya çıkmasının ardından, Hindistanlı diplomat Devyani Knobragade soruşturmasındaki gibi kötü adam ilan edilmemiştim. Aksine saatler içerisinde resmi Twitter hesabım aniden patladı.
Takipçi sayım birden 8 binden neredeyse her biri, sevinçli bir Türk'ten oluşan 250 bin kişiye yükseldi. İddianamede ismim olduğu için adım Türk televizyonlarına yansıdı, tabii fotoğrafım da...
Türkiye'den insanlar bana methiyeler yağdırdı, teşekkür etti ve kebap teklif etti. Çok cömert bir Twitter kullanıcısı ise bana 'Türk rakısı, şiş kebabı, lokum ve Türk Halısı' teklifinde bulundu. 'Şiş kebabını seviyorum, fakat sadece işimi yaptığım için hediyeler kabul edebileceğimi sanmıyorum' diye cevap yazdım.
Haftalarca ve aylarca ABD’de çalışan Türk gazeteciler beni her türlü etkinlikte takip etti. Benim için şarkılar bestelendi. Şiirler kaleme alındı. Sevgilerini ilan ettiler.
Hatta Twitter’da açtıkları #welovepreetbharara başlığı internette 'en çok konuşulan' olarak yer almayı başardı.
“TÜRKİYE'DE SARRAF ALEYHİNE AÇILAN DAVA SUÇLAMALARIMIZLA ÖRTÜŞÜYORDU”
Peki bütün bu kutlamalar ve suçlamaların sebebi neydi? Birkaç yıl önce, 2013 yılında, Türk savcıları Rıza Sarraf aleyhine bir dava açmıştı.
İddialara göre, Sarraf’ın liderliğindeki suç örgütü, üst düzey hükümet yetkililerine verdikleri rüşvet karşılığında, ülkenin ihracatını arttırmak için Amerika’nın İran’a yönelik ambargosunu deliyor, petrol karşılığında altın gönderiyordu. Suçlamalarımızla nasıl örtüştüğünüzü görüyorsunuz.
Peki Türkiye’deki Sarraf aleyhine açılan davaya ne oldu? Sarraf hepsinden kurtuldu. Hüküm giymedi, beraat de etmedi. Çünkü hiçbir zaman yargılama olmadı. Çünkü Reza Sarraf, ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan adına hapisten çıkma kartına sahipti.
Sarraf aleyhine açılan davada, Erdoğan hükümetinin bazı kabine üyeleri ve oğulları hatta Erdoğan’ın kendi oğlu Bilal de vardı. O yılın aralık ayında davayla ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan ve gözaltına alınan kişilerin arasında çevre bakanının oğlu, ekonomi bakanının oğlu ve içişleri bakanının oğlu da vardı.
“ERDOĞAN GERÇEK GÜCÜNÜ KULLANDI
İlk başta Erdoğan sadece kızgındı. Davaya, savcılara, Polise saldırdı.
Erdoğan, Türk halkının dikkatini soruşturma konusunda başka bir yöne çekmek için basını kullandı. Kendisini, düzenlenen komplonun hedefi olarak gösterdi. Sonrasında ise Erdoğan daha fazlasını yaptı.
Sadece savcıları eleştirmekle kalmadı gerçek gücünü kullandı. İlk önce savcıları görevden aldı. Binlerce polis memurunu başka yerlere tayin ettirdi. Yeni hakimler atadı. Parmaklıklar arkasında yer alan Sarraf ve kabinede yer alan bakanların oğullarını yetmiş gün içinde hapisten çıkardı.
Gazetecilerin hükümetin yaptıklarını araştırmasını engelledi.
“TÜRKİYE'DE SARRAF ALEYHİNDEKİ AÇILAN DAVA YOK OLDU"
Aralarında İstanbul Emniyet Müdürü’nün de bulunduğu polisleri kovdu. Yolsuzluk soruşturmasının başında olan savcıları tutuklattı, haklarında soruşturma açılması emrini verdi. Polis memurları, hâkimler ve gazetecileri tutuklatıp haklarında soruşturma başlattı.
Medya kuruluşlarını kapattı. Açılan davaların tamamen kapanması için soruşturmaya yeni savcılar atadı. Daha da ileri giderek adalet bakanının yargıya yönelik daha fazla güç sahibi olması için yeni yasalar çıkardı.
Ayrıca tüm ülke genelinde hâkim ve savcıları atayan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri seçiminde Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini arttırdı. Türkiye'de Reza Sarraf aleyhinde açılan dava yok oldu. Bu davayı ortaya çıkaran kişilerin bir çoğu da kaybedildi.
“ADALET EKSİKLİĞİ YAŞAYAN TÜRKLER İÇİN İLAHİ BİR GELİŞME"
Aslında ülkenin yarısı öfkeliydi. On milyonlarca Türk, hırsızlığa, adaletsizliğe karşı kızgındı. Sarraf hiçbir zaman hesap vermeyecekti. Tabi ki Michael Lockard’ın başlattığı gizli soruşturma dosyası açılana kadar. 2013 yılında adalet eksikliği yaşayan Türk halkı için bu ilahi bir gelişmeydi.
Sarraf, mahkemeye çıkıp hak ettiği cezayı alabilirdi. Sarraf’ın aniden bir Amerikan mahkeme salonunda adaletle karşı karşıya kalması da Erdoğan'ın sessizce yerinde oturacağı anlamına gelmiyordu.
NATO müttefikimizin Cumhurbaşkanı soruşturmamızı etkilemeye çalıştı. Halka benim Fethullah Gülen'in bir sempatizanı olduğum yalanını söyledi. İddianamede gizlilik kararı kaldırılıp, Gülen adı basına yansıyıncaya kadar bu adı hiç duymamıştım. Erdoğan, beni 2016 yılında hükümetine karşı düzenlenen başarısız darbeye yardım etmekle de suçladı.
Keşke o güzel ülkeye gitmiş olsaydım, fakat Türkiye'ye hiç ayak basmadım. O bundan daha fazlasını da yaptı. Basında yer aldığı gibi Obama yönetiminin son haftalarında, Erdoğan şahsen Başkan Yardımcısı Biden ile bir araya geldi.
“ERDOĞAN KOVULMAMI VE SARRAF'IN SERBEST BIRAKILMASINI İSTEDİ"
Yabancı bir ülkenin Cumhurbaşkanı, Washington’a gelip ABD’li görevli bir savcıya saldırabileceğini, bir Amerikan suç soruşturmasına kendi tarzıyla müdahale edebileceğini düşündü. İki ana gündem maddesi vardı. Kovulmamı ve Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi.
Cumhurbaşkanı’nın Biden yaptığı ile doksan dakikalık görüşmenin yarısı, Sarraf davasıyla ilgiliydi. Erdoğan’ın eşi de Jill Biden’a Sarraf davası konusunu açmıştı. Türk Adalet Bakanı, o zamanlar Adalet Bakanı Loretta Lynch'i ziyaret edip, Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi.
Erdoğan, Obama ile telefon konuşmalarında davayı tartıştı. Bunu bir düşünün. Kovulmadım ve Sarraf serbest bırakılmadı. Ben kovulduktan sonra aylarca hapiste kalan Sarraf, fikir değiştirip hakkındaki suçlamaları kabul etti. Kendisiyle birlikte yargılanan sanık (Mehmet Hakan Atilla) aleyhine tanıklık yaptı. Bir duruşma sırasında Erdoğan'ı yolsuzlukla suçladı.
“TÜRKİYE'DE BASININ AĞZI BAĞLANDI"
Amerika'nın Sesi'nden Can Kamiloğlu'nun haberine göre, Bharara kitabının Sarraf ile ilgili son bölümünde Sarraf davasından çıkarttığı dersleri yazdı. "Sarraf davasında görev yaptıktan sonra ne öğrenilir?" diye soran Bharara, "Muhtemelen birçok şey, fakat ben iki ders çıkarttım." diye yazdı.
Bharara, çıkarttığı birinci dersin, adaletin hassas olduğu ve görevli savcılara müdahalenin her kimden gelirse gelsin tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini belirtti. Bharara, “Adalete müdahalenin, ister Amerika, ister Rusya ister Türk Cumhurbaşkanı tarafından yapılması, adalet arayanların şeytanlaştırılması, adalete olan inancı yok edip adaleti tehlikeye atar. Erdoğan, 2013'ten beri devam eden aleyhindeki davayı örtbas ettiğinden beri, Türkiye’de yönetim gittikçe daha fazla otokrasiye dönüştü. Basının ağzı bağlandı. Özgürlükler daha da azaldı. Erdoğan’ın paranoyası ve kendini koruma içgüdüsü, hiç kuşkusuz darbe girişimi ile güçlendi. Erdoğan’ın usulüne uygun olarak devam eden bir davaya şahsen müdahale etme kararı talihsiz bir şekilde otokrasiye giden yolda bir kilometre taşı oldu. Hiçbir şey bunun Amerika'da da olamayacağını söylemez.” ifadelerini kullandı.
Bharara, Sarraf davasından aldığı ikinci dersi de şöyle ifade etti:
“İnsanların adalete açlığı ve adaletin ortaya çıkışı. Bahsetmiştim, çünkü Türkiye'de bana olan bu inanılmaz ilgi, adalete duyulan açlıktan kaynaklanıyordu. Hiç kimse kanunların üzerinde olmaz, güçlü imtiyazlı kişiler hesap verebilir ve cezaları affedilmezse, yolsuzluklarla mücadele edilebilir. Sonuçta kimsenin yasaların üzerinde olmadığı hükümetler, her yerdeki uygar insanların hayalidir. Güçlü ve yozlaşmamış adalet sağlamak, büyük ve küçük her durumda insanlara inanç verir. Şimdi tüm bu olaylardan biraz uzaklaştığımı düşünüyorum, zaman zaman gülüp şunu düşünüyorum, Savcılar bazen halkın, umutlarını veya nefretlerini dökecekleri boş teknelere benzer. Hindistan’da bir kötüydüm, Türkiye'de bir kahraman.”
[Samanyolu Haber] 7.3.2019
İhlas bu defa Borsa’da soyuyor
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- Faizsiz bankacılık faaliyeti yürüten İhlas Finans, 2001 yılında 80 bine yakın mudinin 450 milyon dolar tutarında mevduatı ile birlikte batmıştı.
Gayrimenkulden turizme, medyadan madenciliğe çok sayıda sektörde milyarlarca liralık hasılat elde eden İhlas Holding aradan geçen 18 yıla rağmen İhlas Finans mudilerine parasını ödemediği gibi küçük tasarruf sahiplerini dolandırmaya devam ediyor.
İhlas Finans 2001 yılında battı. 80 bine yakın mudinin 450 milyon dolar alacağı 18 senedir ödenmiyor.
BANKA BATIRMIŞ ŞİRKET BORSA’YA NASIL GİREBİLDİ?
Dolandırıcılığın adresi bu defa banka değil, Borsa İstanbul (BİST). Banka batıran İhlas grubu, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında adeta ödüllendirildi. Gruba ait İhlas Ev Aletleri İmalat ve Sanayi Ticaret AŞ, İhlas Gayrimenkul Proje Geliştirme ve Ticaret AŞ, İhlas Yayın Holding, İhlas Gazetecilik ve İhlas Holding gibi 5 ayrı şirket Borsa’da işlem görüyor.
Bir tarafta ödenmeyen 450 milyon dolar borç var. Diğer tarafta halktan yeniden para toplamasına izni verilen İhlas Holding! Vatandaşı korumakla yükümlü devlet batığın fâillerini himaye ediyor.
İhlas şirketleri Borsa sicili hayli kabarık. Üzerinde en fazla manipülasyon yapılan ve bu yüzden otomatik devre kesici uygulamasına muhatap olan şirketlerin başında İhlas geliyor.
YATIRIMCININ SIRTINDAKİ KAMBUR: İHLAS
İhlas Holding ve iştirakleri hem yıllık zarar rekorları hem de sürekli değer kaybeden hisse fiyatları ile küçük yatırımcının sırtında kambura dönüştü.
Sadece Türkiye gazetesinin bağlı olduğu İhlas Gazetecilik’in seyrine bakıldığında holdingin Borsa’ya vur-kaç yapmak için geldiği ayan beyan anlaşılıyor.
14 Haziran 2010’da Borsa İstanbul’da (BİST) işlem görmeye başlayan İhlas Gazetecilik, 9 yılın 5 yılında zarar açıkladı. “Kârlı” diye ilan edilen yıllarda ise 600 ila 716 bin lira civarındaki kâr, hisse senedini alan binlerce yatırımcının dişinin kovuğunu doldurmadı.
İhlas, temettü (kâr payı) dağıtmama rekorunu elinde tutan nadide BIST şirketlerinden biri olarak gösteriliyor.
İhlas Holding'de hisselerin tamamı 22 Şubat 2013'te ölen Enver Ören'in oğlu A. Mücahid Ören'in üzerine kayıtlı.
DANIŞIKLI DÖVÜŞ
Sermaye Piyasası Kanunu’na göre Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 5 yıl üst üste zarar eden şirketlerde imtiyazlı hisselere bir nevi kayyım atama yetkisine sahip.
Ortakların bütün yetkilerinin devlete geçmesi anlamına gelen müeyyide ile karşılaşmamak için İhlas Gazetecilik ile SPK arasında danışıklı dövüş oynanıyor.
4 yıl zarar, akabinde 1 yıl düşük tutarlı kâr açıklanıyor. 2010 ve 2011’de toplam 1,3 milyon lira kâr elde eden İhlas Gazetecilik 2012 ve 2013’te zarar etti. 2014 yılında 46 milyon lira kâr elde eden şirket son 4 yıldır zarar ediyor.
Diğer borsa şirketlerinin kâr rekoru kırdığı dönemlerde İhlas'ın zarar etmesi dikkatten kaçmıyor.
İhlas Gazetecilik'in piyasa değeri son 1 yılda yüzde 40, halka arza edildiği 2010'dan bu yana yüzde 53 eridi.
İHLAS’A 10 BİN TL YATIRANIN ELİNDE 4 BİN 700 TL KALDI
İhlas Gazetecilik'te 2018 yılına ait net zarar 5,9 milyon TL oldu. Aynı dönemde hisse fiyatı da 1 liralık defter değerinin altına düştü. 2018 yılı mart ayında 1,30 TL olan İhlas Gazetecilik hissesi 7 Mart 2019’da 0,77 TL’den işlem gördü.
Bir başka ifadeyle geçen yıl 10 bin liralık İhlas Gazetecilik hissesi alan yatırımcının elinde 6 bin TL kaldı. Hisse yüzde 40 değer kaybetti.
2010’da 1,65 TL’den Borsa’da siftah yapan şirketin hisse fiyatı halihazırda 0,77 TL. Halka arzda 10 bin lira yatıran küçük yatırımcının elinde 4 bin 700 TL kaldı. 9 yılda 5 bin 300 TL buharlaştı.
SPK NİYE 1,65 TL FİYATI KABUL ETTİ?
Samanyoluhaber’e konuşan bir yatırımcı, “Şu anda ekrandaki fiyatlar uydurmadır. SPK müdahil olsun. Bizler yolunacak kaz yerine konulduk. Bu nedir ya! Hisseler en azından 1,65 liralık halka arz fiyatına gelmeli. Şayet o fiyat çoksa SPK niye pahalı fiyattan arza izin verdi? Bu planlı bir soygundur.” diyor.
Benzer kayıplar holdingin bütün şirketlerinde yaşandı. Sürekli zarar eden, temettü dağıtmayan, gün içi yükseliş ve düşüşleri ile "pes" dedirten İhlas’a her şey normalmiş gibi 2019 yılında yüzde 140 bedelli sermaye artırımı hakkı tanındı.
Sermaye artırımı için para bulamayan yatırımcı bir darbeye daha maruz kalacak. SPK, İhlas’ı ödüllendirirken, yükü yine küçük yatırımcının sırtına yükledi.
450 milyon dolar borcuna rağmen İhlas Holding'in Borsa'ya açılmasına izin verildi.
İHLAS’A GÖSTERMELİK CEZA
İhlas Finans örneğinde olduğu gibi büyük vaatlerle bu defa BİST’te küçük yatırımcıdan para toplayan Mücahid Ören’in manipülasyonları zaman zaman çuvala sığmaz hale geliyor.
Borsa İstanbul en son İhlas Gazetecilik (IHGZT) hisselerinde tedbir kararı alınmıştı.
BİST tarafından Kamuyu Aydınlatma Platformu'na (KAP) yapılan açıklamaya göre, IHGZT hisseleri Volatilite Bazlı Tedbir Sistemi (VBTS) kapsamında 31 Aralık 2018 günü seans açılışından itibaren 14 Ocak 2019 günü seans sonuna kadar açığa satışa ve kredili işlemlere konu edilemedi.
Bu karar herhangi bir para ödemeden hisselerin ucuzdan alınıp kenarda tutulduğu ve belli bir seviyeye geldiğinde başkasına satılıp büyük vurgun yapıldığı anlamına geliyor.
“Kredi” diye gösterilen borç, hisse satışından elde edilen ballı kârla çok rahat ödendiği için İhlas grubu “derenin taşı ile derenin kuşlarını vuruyor”.
YATIRIMCI SPK'YA ÖFKELİ
Yatırımcılar göstermelik tedbir kararları ile İhlas’ta yasak savan SPK’ya duydukları öfkeyi saklamıyor.
Samanyoluhaber’in borsa sitelerinde yaptığı derlemeye göre küçük yatırımcılar, İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mücahid Ören’in Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetine medya grubu üzerinden açıktan destek verdiği için himaye edildiğini belirtiyor.
İşlenen sermaye piyasası suçlarının cezasız kaldığı her gün yatırımcının Borsa’ya olan itimadı sarsılıyor.
ÖREN MUHALİF OLSAYDI ŞİRKETLERİ ELİNDEN ZORLA ALINIRDI
“SPK, Maliye ve MASAK nerede?” sorusunu yönelten bir kullanıcı, “İlgili kurumlar adam gibi patron dahil tüm üst düzey kişileri ve şirketleri titizlikle araştırsın, birçoğu devleti ve milleti dolandırmaktan içeri girer.” ifadelerini kullanıyor.
Bir başka küçük yatırımcı ise, “Muhalif olsaydı iyi paraya zorla alınırdı. Yazık bu ülkeye. Tedbir nedir ya! Neden volalite var? Adam mesela sattı ondan. Bunu da ben mi diyeyim ey SPK!” diyerek SPK’nın görevini yapmadığına dikkati çekiyor.
“MÜCAHİD ÖREN KÖŞE OLUR”
Kılıç rumuzunu kullanan küçük yatırımcı ise bedelli sermaye artırım talebi kabul edilirse soygunun devam edeceğini kaydediyor: “Maliyeti matbaada hisse bastırıp dağıtmak. Neden bedavadan soygundan vazgeçsin. Zaten gerekli yerleri de yemleme yapmışsa hemen dağıtır. Al alabildiğin kadar. O da yarın diğerleri gibi kuruşluk değere gelir, Mücahid (Ören) köşe olur.”
“İhlas Holdgin’e kayyım atansın” rumuzlu kullanıcı ise, “Yeter! Milleti Borsa’da mahvettiniz. Açgözlü pislik dolandırıcılar. Bilerek şirketlerin bilançoları zarar yazıyor. Nereye gidiyor paralar? Bunu araştıracak bir Allah'ın kulu yok mu Türkiye’de?” sorusunu yöneltiyor.
“Kılıç” hesabı adına yapılan paylaşımda Mücahid Ören’in soygun yaptığı belirtiliyor: “Mücahit sen azılı soygunculuğu babandan (Enver Ören) öğrenmişsin. Hem de azılı soyguncu olduğunu kanıtladın. Burnundan fitil fitil gelsin.”
SPK KANUNU NE DİYOR?
6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 28’inci maddesi 2’nci bendinde şu hüküm yer alıyor: “Kurulun belirlediği esaslar çerçevesinde, faaliyetlerinin makul ve zorunlu kıldığı hâller saklı kalmak kaydıyla, mevzuata uygun olarak hazırlanmış finansal tablolarına göre üst üste beş yıl dönem zararı eden halka açık ortaklıklarda, oy hakkına ve yönetim kurulunda temsil edilmeye ilişkin imtiyazlar Kurul kararı ile kalkar. Söz konusu imtiyazlı payların kamu kurum ve kuruluşlarına ait olması hâlinde bu hüküm uygulanmaz.”
Yatırımcı feryat ediyor, SPK oralı olmuyor. AKP’nin kurduğu “yandaş” düzeninde Türkiye gazetesi, İhlas Haber Ajansı (İHA) ve TGRT Haber televizyonu küçük yatırımcıdan gasp ettiği paralarla iktidarın sesi olarak yola devam ediyor.
Cem Küçük, Fuat Uğur ve Süleyman Özışık gibi gazetecileri, işadamlarını hedef göstermekten çekinmeyen isimler İhlas Medya bünyesinde istihdam ediliyor.
İHLAS FİNANS VURGUNU 2
80 bin İhlas Finans mağdurunun feryadına kulak vermeyen AKP hükümeti bu yetmezmiş gibi Mücahid Ören’in Borsa’da soygun yapmasına göz yumuyor.
Mağduriyetin geç de olsa giderilmesi için Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 5 Şubat'ta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne bir kanun teklifi sundu. İhlas Finans mudisi 80 bin kişiye parasının ödenmesine dair teklif AKP ve Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) oylarıyla reddedildi.
İhlas Gazetecilik’in halka arzından bugüne geçen 10 yıllık dönem bütün ayrıntıları ile incelendiğinde İhlas Finans vurgununun boyut değiştirerek herkesin gözü önünde devam ettiği görülecektir.
AKP destekli ve planlı soygunun sırları SPK’nın cevap vermediği şu soruda saklı: “Bilerek şirketlerin bilançoları zarar yazıyor. Nereye gidiyor paralar? Niye mağdur edilen yatırımcıyı değil de Mücahid Ören’i koruyorsunuz?”
[Samanyolu Haber] 7.3.2019
Gayrimenkulden turizme, medyadan madenciliğe çok sayıda sektörde milyarlarca liralık hasılat elde eden İhlas Holding aradan geçen 18 yıla rağmen İhlas Finans mudilerine parasını ödemediği gibi küçük tasarruf sahiplerini dolandırmaya devam ediyor.
İhlas Finans 2001 yılında battı. 80 bine yakın mudinin 450 milyon dolar alacağı 18 senedir ödenmiyor.
BANKA BATIRMIŞ ŞİRKET BORSA’YA NASIL GİREBİLDİ?
Dolandırıcılığın adresi bu defa banka değil, Borsa İstanbul (BİST). Banka batıran İhlas grubu, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında adeta ödüllendirildi. Gruba ait İhlas Ev Aletleri İmalat ve Sanayi Ticaret AŞ, İhlas Gayrimenkul Proje Geliştirme ve Ticaret AŞ, İhlas Yayın Holding, İhlas Gazetecilik ve İhlas Holding gibi 5 ayrı şirket Borsa’da işlem görüyor.
Bir tarafta ödenmeyen 450 milyon dolar borç var. Diğer tarafta halktan yeniden para toplamasına izni verilen İhlas Holding! Vatandaşı korumakla yükümlü devlet batığın fâillerini himaye ediyor.
İhlas şirketleri Borsa sicili hayli kabarık. Üzerinde en fazla manipülasyon yapılan ve bu yüzden otomatik devre kesici uygulamasına muhatap olan şirketlerin başında İhlas geliyor.
YATIRIMCININ SIRTINDAKİ KAMBUR: İHLAS
İhlas Holding ve iştirakleri hem yıllık zarar rekorları hem de sürekli değer kaybeden hisse fiyatları ile küçük yatırımcının sırtında kambura dönüştü.
Sadece Türkiye gazetesinin bağlı olduğu İhlas Gazetecilik’in seyrine bakıldığında holdingin Borsa’ya vur-kaç yapmak için geldiği ayan beyan anlaşılıyor.
14 Haziran 2010’da Borsa İstanbul’da (BİST) işlem görmeye başlayan İhlas Gazetecilik, 9 yılın 5 yılında zarar açıkladı. “Kârlı” diye ilan edilen yıllarda ise 600 ila 716 bin lira civarındaki kâr, hisse senedini alan binlerce yatırımcının dişinin kovuğunu doldurmadı.
İhlas, temettü (kâr payı) dağıtmama rekorunu elinde tutan nadide BIST şirketlerinden biri olarak gösteriliyor.
İhlas Holding'de hisselerin tamamı 22 Şubat 2013'te ölen Enver Ören'in oğlu A. Mücahid Ören'in üzerine kayıtlı.
DANIŞIKLI DÖVÜŞ
Sermaye Piyasası Kanunu’na göre Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 5 yıl üst üste zarar eden şirketlerde imtiyazlı hisselere bir nevi kayyım atama yetkisine sahip.
Ortakların bütün yetkilerinin devlete geçmesi anlamına gelen müeyyide ile karşılaşmamak için İhlas Gazetecilik ile SPK arasında danışıklı dövüş oynanıyor.
4 yıl zarar, akabinde 1 yıl düşük tutarlı kâr açıklanıyor. 2010 ve 2011’de toplam 1,3 milyon lira kâr elde eden İhlas Gazetecilik 2012 ve 2013’te zarar etti. 2014 yılında 46 milyon lira kâr elde eden şirket son 4 yıldır zarar ediyor.
Diğer borsa şirketlerinin kâr rekoru kırdığı dönemlerde İhlas'ın zarar etmesi dikkatten kaçmıyor.
İhlas Gazetecilik'in piyasa değeri son 1 yılda yüzde 40, halka arza edildiği 2010'dan bu yana yüzde 53 eridi.
İHLAS’A 10 BİN TL YATIRANIN ELİNDE 4 BİN 700 TL KALDI
İhlas Gazetecilik'te 2018 yılına ait net zarar 5,9 milyon TL oldu. Aynı dönemde hisse fiyatı da 1 liralık defter değerinin altına düştü. 2018 yılı mart ayında 1,30 TL olan İhlas Gazetecilik hissesi 7 Mart 2019’da 0,77 TL’den işlem gördü.
Bir başka ifadeyle geçen yıl 10 bin liralık İhlas Gazetecilik hissesi alan yatırımcının elinde 6 bin TL kaldı. Hisse yüzde 40 değer kaybetti.
2010’da 1,65 TL’den Borsa’da siftah yapan şirketin hisse fiyatı halihazırda 0,77 TL. Halka arzda 10 bin lira yatıran küçük yatırımcının elinde 4 bin 700 TL kaldı. 9 yılda 5 bin 300 TL buharlaştı.
SPK NİYE 1,65 TL FİYATI KABUL ETTİ?
Samanyoluhaber’e konuşan bir yatırımcı, “Şu anda ekrandaki fiyatlar uydurmadır. SPK müdahil olsun. Bizler yolunacak kaz yerine konulduk. Bu nedir ya! Hisseler en azından 1,65 liralık halka arz fiyatına gelmeli. Şayet o fiyat çoksa SPK niye pahalı fiyattan arza izin verdi? Bu planlı bir soygundur.” diyor.
Benzer kayıplar holdingin bütün şirketlerinde yaşandı. Sürekli zarar eden, temettü dağıtmayan, gün içi yükseliş ve düşüşleri ile "pes" dedirten İhlas’a her şey normalmiş gibi 2019 yılında yüzde 140 bedelli sermaye artırımı hakkı tanındı.
Sermaye artırımı için para bulamayan yatırımcı bir darbeye daha maruz kalacak. SPK, İhlas’ı ödüllendirirken, yükü yine küçük yatırımcının sırtına yükledi.
450 milyon dolar borcuna rağmen İhlas Holding'in Borsa'ya açılmasına izin verildi.
İHLAS’A GÖSTERMELİK CEZA
İhlas Finans örneğinde olduğu gibi büyük vaatlerle bu defa BİST’te küçük yatırımcıdan para toplayan Mücahid Ören’in manipülasyonları zaman zaman çuvala sığmaz hale geliyor.
Borsa İstanbul en son İhlas Gazetecilik (IHGZT) hisselerinde tedbir kararı alınmıştı.
BİST tarafından Kamuyu Aydınlatma Platformu'na (KAP) yapılan açıklamaya göre, IHGZT hisseleri Volatilite Bazlı Tedbir Sistemi (VBTS) kapsamında 31 Aralık 2018 günü seans açılışından itibaren 14 Ocak 2019 günü seans sonuna kadar açığa satışa ve kredili işlemlere konu edilemedi.
Bu karar herhangi bir para ödemeden hisselerin ucuzdan alınıp kenarda tutulduğu ve belli bir seviyeye geldiğinde başkasına satılıp büyük vurgun yapıldığı anlamına geliyor.
“Kredi” diye gösterilen borç, hisse satışından elde edilen ballı kârla çok rahat ödendiği için İhlas grubu “derenin taşı ile derenin kuşlarını vuruyor”.
YATIRIMCI SPK'YA ÖFKELİ
Yatırımcılar göstermelik tedbir kararları ile İhlas’ta yasak savan SPK’ya duydukları öfkeyi saklamıyor.
Samanyoluhaber’in borsa sitelerinde yaptığı derlemeye göre küçük yatırımcılar, İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mücahid Ören’in Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetine medya grubu üzerinden açıktan destek verdiği için himaye edildiğini belirtiyor.
İşlenen sermaye piyasası suçlarının cezasız kaldığı her gün yatırımcının Borsa’ya olan itimadı sarsılıyor.
ÖREN MUHALİF OLSAYDI ŞİRKETLERİ ELİNDEN ZORLA ALINIRDI
“SPK, Maliye ve MASAK nerede?” sorusunu yönelten bir kullanıcı, “İlgili kurumlar adam gibi patron dahil tüm üst düzey kişileri ve şirketleri titizlikle araştırsın, birçoğu devleti ve milleti dolandırmaktan içeri girer.” ifadelerini kullanıyor.
Bir başka küçük yatırımcı ise, “Muhalif olsaydı iyi paraya zorla alınırdı. Yazık bu ülkeye. Tedbir nedir ya! Neden volalite var? Adam mesela sattı ondan. Bunu da ben mi diyeyim ey SPK!” diyerek SPK’nın görevini yapmadığına dikkati çekiyor.
“MÜCAHİD ÖREN KÖŞE OLUR”
Kılıç rumuzunu kullanan küçük yatırımcı ise bedelli sermaye artırım talebi kabul edilirse soygunun devam edeceğini kaydediyor: “Maliyeti matbaada hisse bastırıp dağıtmak. Neden bedavadan soygundan vazgeçsin. Zaten gerekli yerleri de yemleme yapmışsa hemen dağıtır. Al alabildiğin kadar. O da yarın diğerleri gibi kuruşluk değere gelir, Mücahid (Ören) köşe olur.”
“İhlas Holdgin’e kayyım atansın” rumuzlu kullanıcı ise, “Yeter! Milleti Borsa’da mahvettiniz. Açgözlü pislik dolandırıcılar. Bilerek şirketlerin bilançoları zarar yazıyor. Nereye gidiyor paralar? Bunu araştıracak bir Allah'ın kulu yok mu Türkiye’de?” sorusunu yöneltiyor.
“Kılıç” hesabı adına yapılan paylaşımda Mücahid Ören’in soygun yaptığı belirtiliyor: “Mücahit sen azılı soygunculuğu babandan (Enver Ören) öğrenmişsin. Hem de azılı soyguncu olduğunu kanıtladın. Burnundan fitil fitil gelsin.”
SPK KANUNU NE DİYOR?
6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 28’inci maddesi 2’nci bendinde şu hüküm yer alıyor: “Kurulun belirlediği esaslar çerçevesinde, faaliyetlerinin makul ve zorunlu kıldığı hâller saklı kalmak kaydıyla, mevzuata uygun olarak hazırlanmış finansal tablolarına göre üst üste beş yıl dönem zararı eden halka açık ortaklıklarda, oy hakkına ve yönetim kurulunda temsil edilmeye ilişkin imtiyazlar Kurul kararı ile kalkar. Söz konusu imtiyazlı payların kamu kurum ve kuruluşlarına ait olması hâlinde bu hüküm uygulanmaz.”
Yatırımcı feryat ediyor, SPK oralı olmuyor. AKP’nin kurduğu “yandaş” düzeninde Türkiye gazetesi, İhlas Haber Ajansı (İHA) ve TGRT Haber televizyonu küçük yatırımcıdan gasp ettiği paralarla iktidarın sesi olarak yola devam ediyor.
Cem Küçük, Fuat Uğur ve Süleyman Özışık gibi gazetecileri, işadamlarını hedef göstermekten çekinmeyen isimler İhlas Medya bünyesinde istihdam ediliyor.
İHLAS FİNANS VURGUNU 2
80 bin İhlas Finans mağdurunun feryadına kulak vermeyen AKP hükümeti bu yetmezmiş gibi Mücahid Ören’in Borsa’da soygun yapmasına göz yumuyor.
Mağduriyetin geç de olsa giderilmesi için Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 5 Şubat'ta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne bir kanun teklifi sundu. İhlas Finans mudisi 80 bin kişiye parasının ödenmesine dair teklif AKP ve Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) oylarıyla reddedildi.
İhlas Gazetecilik’in halka arzından bugüne geçen 10 yıllık dönem bütün ayrıntıları ile incelendiğinde İhlas Finans vurgununun boyut değiştirerek herkesin gözü önünde devam ettiği görülecektir.
AKP destekli ve planlı soygunun sırları SPK’nın cevap vermediği şu soruda saklı: “Bilerek şirketlerin bilançoları zarar yazıyor. Nereye gidiyor paralar? Niye mağdur edilen yatırımcıyı değil de Mücahid Ören’i koruyorsunuz?”
[Samanyolu Haber] 7.3.2019
Amin.. Amin.. Amin.. [Fikret Kaplan]
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) buyuruyor Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem).
Rahmet Peygamberi, ashabına karşı çok vefalı bir insandı. Hicret etmeye fırsat bulamayan masumların, mazlumların geride mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, O’nun (sav) yüreğini hüzünle doldurmuştu. Her gün defalarca onları anıyor, onlar için dua ediyor, ağlıyordu.
Bugün de kendilerini insanlığa hizmete adamış olan samimi insanlar, ne yazık ki her geçen gün daha da artan zulümler altında inliyor. Mazlumların feryâd ü figânı ciğerleri dağlıyor; yanaklardan domur domur gözyaşı boşalıyor. Göklere yükselen âh u efgânı tartacak bir kantar mevcut değil yeryüzünde.
Zulme uğrayan, yolda kalan, muhtaç olan kimselere karşı gerçekten alâka duyuyorsak, işittiğimiz hıçkırıkların gönlümüze bir kor gibi düştüğünü hissediyor ve inleyen her insanla beraber biz de ızdırap çekiyorsak, o halde kendi acz ve zaafımızın idraki içinde gücü her şeye yeten Kudreti Sonsuz’a yönelmeli ve O’na içimizi dökmeliyiz. Rahmanın rağbet ettiği, değer verdiği bu Regaib Kandili hürmetine O’ndan (cc) istemeliyiz. Üç Ayları iyi fırsat bilip dua dua yalvarmalıyız.
Çünkü bizim sesimizi işiten, kudret eli her şeye yetişen bir Rabbimiz var. Her tarafta farklı bahaneler ileri sürerek insanları ezen ve cinayetler işleyen zâlimlerin hakkından gelmesini ve tuzaklarını kendi başlarına geçirmesini de yine O’ndan dilemeliyiz:
Bismillahirrahmanirrahiym
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi külle-mahtelefel melevân, ve teâkabel asarân, ve kerreral cedîdân, vestakbelel ferkadân, ve beliğ rûhahû ve ervâha ehl-i beytihi minettehıyyete ves-selâm, verham ve bârik ve sellim aleyhi kesîran kesîran ilâ yevmil haşri vel karâr.
Ey kudreti sonsuz, merhameti nihayetsiz, bütün âlemlerin yegâne sahibi Yüceler Yücesi Rabbimiz! Efendimiz'e teslimat ve salât-ü selamla huzuruna geliyor el pençe divan duruyoruz.
Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz, hizmetlerimiz suç sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar dinin ruhuna geldi dayandı. Allah’ım! Ne olur… acilen… acilen bize yardımını gönder!
Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız hüzünlü, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç…İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Rahmetin, bu asrın gariplerinin ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilencileriz. Ne olur dualarımızı kabul buyur!
Ci’tüke bi bidâatin müzcâtin, fe evfi lenâ Yâ Vefiy!
Hiçbir şeye değmeyen, minnacık bir sermaye ile Sana teveccüh ettik. Sen Vefiysin, bizim bu pek küçük sermayemize çok büyük lütuflarla, ihsanlarla mukabelede bulunmak Senin şanındandır. Şanına sığınıyoruz.
Ey her şeyin karşılığını tam olarak veren en Vefalı! Sana değersiz, çok küçük bir sermaye ile gelsek de, Sen onu tam kabul et ve bize öyle mukabelede bulun!
Allahım! Senin kahreden güç ve kuvvetine, süratle yetişen yardım ve nusretine, çizdiğin sınırların aşılması karşısındaki mukaddes gayretine ve talep edenleri içine aldığın himayene sığınıyoruz.
Allahım! Her şeyi işiten, her nidaya icabet eden, her şeye her şeyden daha yakın olan, fermanlarını süratle gerçekleştiren, intikam ve kahrı şiddetli, derdest edip yakalaması çabuk ve güçlü olan yalnız Sensin. Zorbaların kaba kuvvetleri Senin takdirini asla engelleyemez.
Rabbimiz! Bize tuzak hazırlayanları, arkamızdan düzen kuran komplocuları, bize çukur kazmak ya da başka bir yolla bizi aldatmak isteyen art niyetli insanları Sana havale ediyoruz. Tuzaklarını kendi başlarına dola, onları kazdıkları çukurlara düşür ve attıkları ağlara kendi ayaklarını bağla.
Ya İlâhe'l-âlemin, Sen'in Dinine, Kitabına, Peygamberine ve masum kullarına düşmanlık besleyen cahil, kaba, insanlık ve medeniyet mahrumu, zalim birtakım insanlar var. Onlar, Sen'in kendilerine iyilikte, hayr u hasenâtta kullansınlar diye emaneten verdiklerini, inanan insanların hukukuna tecavüz edip onlara karşı bir baskı unsuru olarak kullanıyor ve göz göre göre zorbalık yapıyorlar. 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billah' hazinelerinin tek sahibi Sen'sin; mutlak güç ve otorite yalnız Sen'indir; biz de izafi, gölge mahiyetindeki güç ve kuvvetimizden arınıp Sen'in asla karşı konulamayacak güç ve kuvvetine iltica ediyoruz.
Ne olur, Yüce Mevlâmız, adavet hisleriyle oturup kalkan, inanmış insanların aleyhinde sürekli komplo üstüne komplo kuran o kimselerin düşmanlık hislerini kalblerinden söküp at ve bütün duyma, görme ve idrak kabiliyetlerini topyekün insanlığın hayrına olabilecek istikamete tevcîh buyur. Biz, onların yapmak istedikleri kötülükleri, vermek istedikleri zararları, hile ve hud'alarını, tuzaklarını, komplolarını ancak Sen'in yardımınla def'edebiliriz. Onun için de, Rabbimiz, o insafsız gaddarlardan gelebilecek her türlü şerden Sen'in sıyanetine dehâlet ediyoruz. Bu haddini bilmez, insafsız tipler şayet salâh yolunu seçmezler, fitne ve fesatlarına devam ederlerse, Sen onların ellerini kollarını bağla, ayaklarına prangalar vur.. kalemlerini yazamaz, dillerini de konuşamaz hale getir.. inananların aleyhinde kullandıkları ne kadar yol-yöntem, imkân ve malzeme varsa, hepsini ellerinden çekip al.. menfûr emellerine ulaşmalarına fırsat verme ve bizi o zalimlerle karşı karşıya bırakma.. nusretinle, hıfz u inayetinle bu âciz ve çaresiz kullarını te'yîd buyur!
Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, gariplerin çaresizlikle sağa sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz.
Ya İlâhe'l-âlemin ve ya Ekrame'l-ekramîn! Ellerimizi ızdırar ve mecburiyetle kapına doğru açıyoruz. Başka yerlere gitsek, başka vadilerde dolaşsak, cürme, günaha saplansak bile Sen biliyorsun ya Rabbi, vallahi biz başkasına secde etmedik, billahi başkası karşısında bel bükmedik, tallahi başkasının kapısına gitmedik. İşte bu kadarcık sadakatimizle yeniden ahd ü peymanda bulunarak huzuruna geldik. Bizi burada boş çevirmeyip aziz ve payidar eyle ya Rabbi. İhsan edip bizleri kıyamete kadar Kur'an'a hadim eyle ya Rabbi.
Ey her duaya icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve "Biz geldik" diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz.
Kur'an'ın kalbimizde ma'kes bulmasını kolaylaştır, hizmetlerimizi de makbul eyle ya Rabbi. Şu başlattığın aşkı söndürme, içimizde olduğu gibi dışımıza da tezahürünü lütfeyle..
Allahım! Nâm-ı Celîlin’i dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur.
Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ – Allah’ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.
Allahümme innî eûzü bike minel-hemmi vel-hazen ve eûzü bike minel-aczi vel-kesel ve eûzü bike minel-cübni vel-buhl ve eûzü bike men galebetid-deyni ve kahrir-ricâl.
Yâ Rabbi, kederden, dertten, âcizlikten, tembellikten, korkudan, cimrilikten, borcumuzu ödeyememekten ve insanların kahrından sana sığınırız!
Duamızın evvelinde salât ü selamla kaldırdığımız ellerimizi, bir kere daha Efendimiz Hazreti Ahmed ü Mahmûd u Muhammed Mustafa'yı, O'nun tertemiz, dupduru, pırıl pırıl aile fertlerini, yıldızlar kadar yükseklerde dolaşan ashabını hayırla anarak indiriyor ve bizi ellerimiz boş, haybet ve hüsran içinde geri çevirmemeni diliyoruz Rabbimiz!
Amin… Amin…Amin.
Üç Aylar ve Regaib Kandili’niz mübarek olsun.
[Fikret Kaplan] 7.3.2019 [Samanyolu Haber]
Rahmet Peygamberi, ashabına karşı çok vefalı bir insandı. Hicret etmeye fırsat bulamayan masumların, mazlumların geride mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, O’nun (sav) yüreğini hüzünle doldurmuştu. Her gün defalarca onları anıyor, onlar için dua ediyor, ağlıyordu.
Bugün de kendilerini insanlığa hizmete adamış olan samimi insanlar, ne yazık ki her geçen gün daha da artan zulümler altında inliyor. Mazlumların feryâd ü figânı ciğerleri dağlıyor; yanaklardan domur domur gözyaşı boşalıyor. Göklere yükselen âh u efgânı tartacak bir kantar mevcut değil yeryüzünde.
Zulme uğrayan, yolda kalan, muhtaç olan kimselere karşı gerçekten alâka duyuyorsak, işittiğimiz hıçkırıkların gönlümüze bir kor gibi düştüğünü hissediyor ve inleyen her insanla beraber biz de ızdırap çekiyorsak, o halde kendi acz ve zaafımızın idraki içinde gücü her şeye yeten Kudreti Sonsuz’a yönelmeli ve O’na içimizi dökmeliyiz. Rahmanın rağbet ettiği, değer verdiği bu Regaib Kandili hürmetine O’ndan (cc) istemeliyiz. Üç Ayları iyi fırsat bilip dua dua yalvarmalıyız.
Çünkü bizim sesimizi işiten, kudret eli her şeye yetişen bir Rabbimiz var. Her tarafta farklı bahaneler ileri sürerek insanları ezen ve cinayetler işleyen zâlimlerin hakkından gelmesini ve tuzaklarını kendi başlarına geçirmesini de yine O’ndan dilemeliyiz:
Bismillahirrahmanirrahiym
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi külle-mahtelefel melevân, ve teâkabel asarân, ve kerreral cedîdân, vestakbelel ferkadân, ve beliğ rûhahû ve ervâha ehl-i beytihi minettehıyyete ves-selâm, verham ve bârik ve sellim aleyhi kesîran kesîran ilâ yevmil haşri vel karâr.
Ey kudreti sonsuz, merhameti nihayetsiz, bütün âlemlerin yegâne sahibi Yüceler Yücesi Rabbimiz! Efendimiz'e teslimat ve salât-ü selamla huzuruna geliyor el pençe divan duruyoruz.
Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz, hizmetlerimiz suç sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar dinin ruhuna geldi dayandı. Allah’ım! Ne olur… acilen… acilen bize yardımını gönder!
Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız hüzünlü, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç…İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Rahmetin, bu asrın gariplerinin ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilencileriz. Ne olur dualarımızı kabul buyur!
Ci’tüke bi bidâatin müzcâtin, fe evfi lenâ Yâ Vefiy!
Hiçbir şeye değmeyen, minnacık bir sermaye ile Sana teveccüh ettik. Sen Vefiysin, bizim bu pek küçük sermayemize çok büyük lütuflarla, ihsanlarla mukabelede bulunmak Senin şanındandır. Şanına sığınıyoruz.
Ey her şeyin karşılığını tam olarak veren en Vefalı! Sana değersiz, çok küçük bir sermaye ile gelsek de, Sen onu tam kabul et ve bize öyle mukabelede bulun!
Allahım! Senin kahreden güç ve kuvvetine, süratle yetişen yardım ve nusretine, çizdiğin sınırların aşılması karşısındaki mukaddes gayretine ve talep edenleri içine aldığın himayene sığınıyoruz.
Allahım! Her şeyi işiten, her nidaya icabet eden, her şeye her şeyden daha yakın olan, fermanlarını süratle gerçekleştiren, intikam ve kahrı şiddetli, derdest edip yakalaması çabuk ve güçlü olan yalnız Sensin. Zorbaların kaba kuvvetleri Senin takdirini asla engelleyemez.
Rabbimiz! Bize tuzak hazırlayanları, arkamızdan düzen kuran komplocuları, bize çukur kazmak ya da başka bir yolla bizi aldatmak isteyen art niyetli insanları Sana havale ediyoruz. Tuzaklarını kendi başlarına dola, onları kazdıkları çukurlara düşür ve attıkları ağlara kendi ayaklarını bağla.
Ya İlâhe'l-âlemin, Sen'in Dinine, Kitabına, Peygamberine ve masum kullarına düşmanlık besleyen cahil, kaba, insanlık ve medeniyet mahrumu, zalim birtakım insanlar var. Onlar, Sen'in kendilerine iyilikte, hayr u hasenâtta kullansınlar diye emaneten verdiklerini, inanan insanların hukukuna tecavüz edip onlara karşı bir baskı unsuru olarak kullanıyor ve göz göre göre zorbalık yapıyorlar. 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billah' hazinelerinin tek sahibi Sen'sin; mutlak güç ve otorite yalnız Sen'indir; biz de izafi, gölge mahiyetindeki güç ve kuvvetimizden arınıp Sen'in asla karşı konulamayacak güç ve kuvvetine iltica ediyoruz.
Ne olur, Yüce Mevlâmız, adavet hisleriyle oturup kalkan, inanmış insanların aleyhinde sürekli komplo üstüne komplo kuran o kimselerin düşmanlık hislerini kalblerinden söküp at ve bütün duyma, görme ve idrak kabiliyetlerini topyekün insanlığın hayrına olabilecek istikamete tevcîh buyur. Biz, onların yapmak istedikleri kötülükleri, vermek istedikleri zararları, hile ve hud'alarını, tuzaklarını, komplolarını ancak Sen'in yardımınla def'edebiliriz. Onun için de, Rabbimiz, o insafsız gaddarlardan gelebilecek her türlü şerden Sen'in sıyanetine dehâlet ediyoruz. Bu haddini bilmez, insafsız tipler şayet salâh yolunu seçmezler, fitne ve fesatlarına devam ederlerse, Sen onların ellerini kollarını bağla, ayaklarına prangalar vur.. kalemlerini yazamaz, dillerini de konuşamaz hale getir.. inananların aleyhinde kullandıkları ne kadar yol-yöntem, imkân ve malzeme varsa, hepsini ellerinden çekip al.. menfûr emellerine ulaşmalarına fırsat verme ve bizi o zalimlerle karşı karşıya bırakma.. nusretinle, hıfz u inayetinle bu âciz ve çaresiz kullarını te'yîd buyur!
Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukût ettiği, gariplerin çaresizlikle sağa sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz.
Ya İlâhe'l-âlemin ve ya Ekrame'l-ekramîn! Ellerimizi ızdırar ve mecburiyetle kapına doğru açıyoruz. Başka yerlere gitsek, başka vadilerde dolaşsak, cürme, günaha saplansak bile Sen biliyorsun ya Rabbi, vallahi biz başkasına secde etmedik, billahi başkası karşısında bel bükmedik, tallahi başkasının kapısına gitmedik. İşte bu kadarcık sadakatimizle yeniden ahd ü peymanda bulunarak huzuruna geldik. Bizi burada boş çevirmeyip aziz ve payidar eyle ya Rabbi. İhsan edip bizleri kıyamete kadar Kur'an'a hadim eyle ya Rabbi.
Ey her duaya icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve "Biz geldik" diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz.
Kur'an'ın kalbimizde ma'kes bulmasını kolaylaştır, hizmetlerimizi de makbul eyle ya Rabbi. Şu başlattığın aşkı söndürme, içimizde olduğu gibi dışımıza da tezahürünü lütfeyle..
Allahım! Nâm-ı Celîlin’i dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur.
Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ – Allah’ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.
Allahümme innî eûzü bike minel-hemmi vel-hazen ve eûzü bike minel-aczi vel-kesel ve eûzü bike minel-cübni vel-buhl ve eûzü bike men galebetid-deyni ve kahrir-ricâl.
Yâ Rabbi, kederden, dertten, âcizlikten, tembellikten, korkudan, cimrilikten, borcumuzu ödeyememekten ve insanların kahrından sana sığınırız!
Duamızın evvelinde salât ü selamla kaldırdığımız ellerimizi, bir kere daha Efendimiz Hazreti Ahmed ü Mahmûd u Muhammed Mustafa'yı, O'nun tertemiz, dupduru, pırıl pırıl aile fertlerini, yıldızlar kadar yükseklerde dolaşan ashabını hayırla anarak indiriyor ve bizi ellerimiz boş, haybet ve hüsran içinde geri çevirmemeni diliyoruz Rabbimiz!
Amin… Amin…Amin.
Üç Aylar ve Regaib Kandili’niz mübarek olsun.
[Fikret Kaplan] 7.3.2019 [Samanyolu Haber]
Taifelerin Bayrakları [Safvet Senih]
Kainat sarayında çalışan amelelerin üçüncü kısmı: Nebâtât ve cemâdâttır. (cansız varlıklardır.) Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor: “Nebâtât ve nebâtâtın cüz’î iradeleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri sırf Allah rızası içindir ve Cenab-ı Hakkın iradesiyle, ismiyle ve hesabıyla, havl ve kuvvetiyledir. Fakat nebatatın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların aşılama, üreme vazifelerinde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit lezzetleri vardır. Fakat elem ve acıya maruz değiller. Hayvanların cüz’î bir iradeleri olduğu için, lezzet ile beraber elemleri de var. Cansız varlıkların ve nebâtâtın işlerinde iradeleri olmadığından, eserleri de irade sahibi olan hayvanların işlerinden daha mükemmel oluyor. İrade sahibi olanların içinde, arı ve benzeri gibi vahiy ve ilham ile nurlananların amelleri, iradesine itimad edenlerin amellerinden daha mükemmeldir.”
(İnsanların kurdukları bir köy ve şehirden, vahye mazhar arıların petek şehri daha düzgün ve mükemmeldir. Arıların peteklerinden hiç iradeleri olmayan sadece Cenab-ı Hakkın ilim, hikmet ve kudretiyle hareket eden atom zerrelerinin bir meyvesi veya bir hücre şehri daha da mükemmeldir.)
“Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın herbir tâifesi, hâl dili ve istidat lisanı ile Yaradan’dan isteyip dua ediyorlar ki: ‘Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında taifemizin bayrağını dikmekle, Rubûbiyet Saltanatını dilimizle ilân edelim ve yeryüzü mescidinin her bir köşesinde sana ibadet etmek için bize tevfik (başarı) ver, yeryüzünün sevgi ve galerisinin her bir tarafında Senin Esma-i Hüsnânın (Güzel İsimlerinin) nakışlarını, senin bedi’, harika ve antika sanatlarını kendi dilimizle teşhir etmek için bize bir revaç ve seyahate iktidar ver!’ derler… Yüce Yaradan hikmetiyle, onların mânevî dualarımı kabul ederek: Bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir. Böylece her tarafa uçup gidebilirler. Tâifeleri nâmına İlâhî İsimleri okutturuyorlar: Çoğu dikenli nebatat ve bir kısım SARI ÇİÇEKLERİN TOHUMLARI gibi… Bir kısmına da insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor. İnsanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı taifelerine de, hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanları yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da, çengelcikler verip, her temas edene yapışıyor. Başka yerlere giderek taifesinin bayrağını dikerler. Cenab-ı Hakkın antika sanatını teşhir ediyorlar. Bir kısmına da, acı düğelek denilen nebâtât gibi saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki; vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, eker. Cenab-ı Hakkın zikir ve teşbihini kesretli dillerle söylettirmeye çalışırlar… Böylece, bunun gibi olanları da kıyas et.
“Cenab-ı Hak, tam bir intizamla herşeyi güzel yaratmış, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor. Ey insan!. İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesâdüfü, abesiyeti (boş ve faydasız şeyleri), dalâleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma!”
Otuzuncu Söz’ün Yedinci Penceresinde şöyle deniliyor:
“Tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sünbüllenmelerini ve vücutlarını temyiz ve tefrik etmek, ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak, çiçek ve meyvelere ayırıp tevzi etmek, beden hücrelerine karışık bir surette giden gıdaî maddeleri tam bir hikmetle ve mükemmel bir mizanla ayırıp tevzi etmek yine Cenab-ı Hakkın varlığını, kudretini ve birliğini gösteriyor.”
“Kainat sarayında çalışan amelelerden dördüncü kısmı, İNSAN’dır. Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar, hem melâikeye benzer, hem hayvanata benzer. Melâikeye, küllî ubudiyette, nezaretin şümulünde marifetin kavranılmasında, rubûbiyetin dellallığında meleklere benzer. Belki insan daha câmidir daha kapsayıcıdır. Fakat insanın şerli ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan, meleklerin aksine olarak pek mühim yükselişlere ve düşüşlere mazhardır. Hem insan, amelinde nefsî bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise, insanın iki maaşı var: Biri cüz’îdir, hayvanîdir, aceledir. İkincisi melekîdir, küllîdir, acelesi yoktur, ertelenmiştir. Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı, yükselişleri ve düşüşleri, Risale-i Nurlarda kısmen geçmiştir.”
Nasıl Cenab-ı Hakkın Güzel İsimlerinde İsm-i ÂZAM var, sanat nakışları içinde de NAKŞ-I ÂZAM var. O da İNSAN’dır. Bütün âlemlerden birer nûmune kendisinde bulunmaktadır. Yani içinde âlemler dürülmüştür. Kâinatın fihristesidir. Ahsen-i takvim üzere, en güzel biçimde, en güzel kıvamda yaratılmıştır. İnsanın ibâdeti olan NAMAZ’da her çeşit varlıkların ibadetleri mevcuttur. Ağaçlar ayakta gibi, dört ayaklılar rükuda gibi, dağlar otururcasına, sürüngenler secde halinde bir görüntü ile ibadet ederken NAMAZ, kıyamı ile, rukuu ile, sücudu ile ve kuûdu ile hepsini kapsamıştır. Meleklerin bir kısmı sadece ayakta kıyam halinde ibadet eder. Bir kısmı hep rükûdadır. Bir kısmı hep secde halindedir. Bir kısmı da oturuş vaziyetinde ibadet eder. Onların bir kısmı sadece Allahü Ekber der bazısı sadece Elhamdülillah der, bazıları da sadece Sübhanallah derler. Namazda ise bu üç mübarek kelime namazın her tarafında bulunmaktadır. Namazdan sonra da her biri otuz üçer defa tekrar edilmektedir. Onun için insan diğer mevcudata bir halife ve bir kumandan olarak tayin edilmiştir. Onlar insanın emrine verilmiştir. Onlar üzerinde tasarrufa sahiptir…
[Safvet Senih] 7.3.2019 [Samanyolu Haber]
(İnsanların kurdukları bir köy ve şehirden, vahye mazhar arıların petek şehri daha düzgün ve mükemmeldir. Arıların peteklerinden hiç iradeleri olmayan sadece Cenab-ı Hakkın ilim, hikmet ve kudretiyle hareket eden atom zerrelerinin bir meyvesi veya bir hücre şehri daha da mükemmeldir.)
“Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın herbir tâifesi, hâl dili ve istidat lisanı ile Yaradan’dan isteyip dua ediyorlar ki: ‘Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında taifemizin bayrağını dikmekle, Rubûbiyet Saltanatını dilimizle ilân edelim ve yeryüzü mescidinin her bir köşesinde sana ibadet etmek için bize tevfik (başarı) ver, yeryüzünün sevgi ve galerisinin her bir tarafında Senin Esma-i Hüsnânın (Güzel İsimlerinin) nakışlarını, senin bedi’, harika ve antika sanatlarını kendi dilimizle teşhir etmek için bize bir revaç ve seyahate iktidar ver!’ derler… Yüce Yaradan hikmetiyle, onların mânevî dualarımı kabul ederek: Bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir. Böylece her tarafa uçup gidebilirler. Tâifeleri nâmına İlâhî İsimleri okutturuyorlar: Çoğu dikenli nebatat ve bir kısım SARI ÇİÇEKLERİN TOHUMLARI gibi… Bir kısmına da insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor. İnsanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı taifelerine de, hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanları yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da, çengelcikler verip, her temas edene yapışıyor. Başka yerlere giderek taifesinin bayrağını dikerler. Cenab-ı Hakkın antika sanatını teşhir ediyorlar. Bir kısmına da, acı düğelek denilen nebâtât gibi saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki; vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, eker. Cenab-ı Hakkın zikir ve teşbihini kesretli dillerle söylettirmeye çalışırlar… Böylece, bunun gibi olanları da kıyas et.
“Cenab-ı Hak, tam bir intizamla herşeyi güzel yaratmış, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor. Ey insan!. İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesâdüfü, abesiyeti (boş ve faydasız şeyleri), dalâleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma!”
Otuzuncu Söz’ün Yedinci Penceresinde şöyle deniliyor:
“Tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç şaşırmayarak bir surette sünbüllenmelerini ve vücutlarını temyiz ve tefrik etmek, ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak, çiçek ve meyvelere ayırıp tevzi etmek, beden hücrelerine karışık bir surette giden gıdaî maddeleri tam bir hikmetle ve mükemmel bir mizanla ayırıp tevzi etmek yine Cenab-ı Hakkın varlığını, kudretini ve birliğini gösteriyor.”
“Kainat sarayında çalışan amelelerden dördüncü kısmı, İNSAN’dır. Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar, hem melâikeye benzer, hem hayvanata benzer. Melâikeye, küllî ubudiyette, nezaretin şümulünde marifetin kavranılmasında, rubûbiyetin dellallığında meleklere benzer. Belki insan daha câmidir daha kapsayıcıdır. Fakat insanın şerli ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan, meleklerin aksine olarak pek mühim yükselişlere ve düşüşlere mazhardır. Hem insan, amelinde nefsî bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise, insanın iki maaşı var: Biri cüz’îdir, hayvanîdir, aceledir. İkincisi melekîdir, küllîdir, acelesi yoktur, ertelenmiştir. Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı, yükselişleri ve düşüşleri, Risale-i Nurlarda kısmen geçmiştir.”
Nasıl Cenab-ı Hakkın Güzel İsimlerinde İsm-i ÂZAM var, sanat nakışları içinde de NAKŞ-I ÂZAM var. O da İNSAN’dır. Bütün âlemlerden birer nûmune kendisinde bulunmaktadır. Yani içinde âlemler dürülmüştür. Kâinatın fihristesidir. Ahsen-i takvim üzere, en güzel biçimde, en güzel kıvamda yaratılmıştır. İnsanın ibâdeti olan NAMAZ’da her çeşit varlıkların ibadetleri mevcuttur. Ağaçlar ayakta gibi, dört ayaklılar rükuda gibi, dağlar otururcasına, sürüngenler secde halinde bir görüntü ile ibadet ederken NAMAZ, kıyamı ile, rukuu ile, sücudu ile ve kuûdu ile hepsini kapsamıştır. Meleklerin bir kısmı sadece ayakta kıyam halinde ibadet eder. Bir kısmı hep rükûdadır. Bir kısmı hep secde halindedir. Bir kısmı da oturuş vaziyetinde ibadet eder. Onların bir kısmı sadece Allahü Ekber der bazısı sadece Elhamdülillah der, bazıları da sadece Sübhanallah derler. Namazda ise bu üç mübarek kelime namazın her tarafında bulunmaktadır. Namazdan sonra da her biri otuz üçer defa tekrar edilmektedir. Onun için insan diğer mevcudata bir halife ve bir kumandan olarak tayin edilmiştir. Onlar insanın emrine verilmiştir. Onlar üzerinde tasarrufa sahiptir…
[Safvet Senih] 7.3.2019 [Samanyolu Haber]
Mutluluk Ve Huzur Vesîlesi MÂNEVÎ BAHAR [Mehmet Ali Şengül]
Bahar mevsiminin rengarenk açmış çiçekleri, elbiselerini giymiş ağaçları, cıvıl cıvıl öten kuşları ve böcekleri, hâsılı bütün güzellikleriyle yüzümüze gülmeye başladığı şu günlerde; uhrevî hayatımızın îmar edilmesi için, dünya hayâtımızın âhiret adına değerlendirilmesine vesîle ve mânevî bahar olan mübârek üç aylar kapımızı gelmiş bulunmaktadır.
Zaman içinde bazı geceleri ve gündüzleri, insanlar içinde de bazı insanları farklı kabiliyetlerde yaratmış olan Cenâb-ı Hakk; vukû bulan hadiselerle mekanları, gün ve geceleri, omuzlarına ağır mes’uliyet yüklenen bazı insanları da Peygamberlikle, velâyet derecesine göre belli mertebelerle şereflendirmiştir.
Merhamet ve şefkati kâinatı kuşatmış olan Rabbimiz mü’minlere; hem sorumluluklarının farkına varmaları, hem de dünya ve âhiret hayâtlarının aydınlanmasını temin edecek, mutluluk ve huzura açılan bir koridor olması itibâriyle değerlendirilmesi gereken mübarek üç ayları, büyük bir fırsat olarak lütfeylemiştir.
Böyle bir fırsatı, atâlet ve tembelliğimizden dolayı değerlendiremez, kıymetini bilemez isek; en büyük kötülüğü kendimize yapmış oluruz.
Peygamber Efendimiz’in (sav); “ Receb Allah’ın ayı, Şaban benim, Ramazan-ı Şerif ise ümmetimin ayıdır “ (Aclûni) buyurduğu bu bereketli aylara, Allah (cc) bizlere fırsat verdi tekrar kavuştuk. Nice insanlar, geçen yıl ulaştıkları bu mübârek günlere yetişemediler. Ölümsüz ve ebedi hayatın koridoru olan kabirlerine girme durumunda kaldılar.. Dolayısıyla; bizlere de bir daha ya nasîb olur ya olmaz..
Şehrullah olan Receb ayı ile, kutlu zaman diliminin başladığını, kendimizi bu rahmet ayının içinde bulmanın vicdanımızda mutluluğunu duymaktayız. Bu ayda ilk perşembeyi cumaya bağlayan gece, duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan, benimseme, önemseme ve rağbet etme mânâsına gelen mübârek Regaib Gecesidir.
Rahm-ı mâderde ceninin, göbek bağıyla anne ile hayatını sürdürdüğü gibi, Rabbimizle kalbî bağımızı temin eden beş vakit namazın farz olduğu, gök kapılarının gıcırtıları ile bizi gafletten uyaran, meleklerin saf durarak selamladığı Efendimiz’in (sav), -mahiyetini Allah’ın bildiği- perdesiz, hailsiz Rabbü’l âlemin ile mülâkî olduğu Mi’raç Kandili de Receb ayının 27. gecesidir.
Aklanma, arınma, affedilme, samîmi ve gönülden tevbe ve istiğfarda bulunma mânası taşıyan, Şaban ayının onbeşinci gecesi mü’minlere kurtuluş müjdesi getiren de Berat kandilidir.
Allah’ın kullarına hediye ettiği, rahmetine boğduğu mübârek Ramazân-ı Şerif ve içinde saklanmış olan bin aydan daha hayırlı, feyiz ve bereket kaynağı Kadir Gecesi, mânevi baharın taçlandığı zaman dilimleridir.
Herkesin, içinde bulunduğu şartlara göre bir plan ve program yaparak seviyesine göre, Allah’ın engin ve coşkun Rahmetinden istifâde edecek şekilde değerlendirebilmesi, Allah’ın lutfettiği bu fırsatları kaçırmaması gerekir. Bu mübârek ayları şayet iyi değerlendirebilirsek; kabiliyetlerin, latîfelerin inkişâfına, ruhen derinleşebilmeye, irâde ve duyguların kontrol altına alınmasına vesîle olacaktır.
Bu mübârek aylar, bir âhiret ırmağı ve pazarıdır. Mü’min, bu ırmakta iyi yıkanır, pazarı iyi değerlendirir ise, kazançlı olarak Allah’ın huzuruna çıkma hakkı elde etmiş olur. Bu aylar ve mübârek geceler, kulu Allah’a yaklaştıran, gözyaşları ile günahlardan arındıran, günahların azaldığı, sevapların çoğaldığı vakitlerdir.
Kendimizi yenileme, ciddi bir nefis muhâsebesi yapma mevzûnda çok güzel bir fırsattır. Günahlarımızın frenlenmesine, mânevî hayâtımızın yenilenmesine, îman ve iz’anımızın güçlenmesine, firdevslere uyanma ve ulaşmaya vesîle olacak zamanlardır.
Bugünlerde mümin; Kur’an-ı Kerim ile, zikir ve fikirle, duâ ve ibâdetlerle, hayır ve hasenâtla meşgul olmalı; hizmet-i îmâniye ve Kur’aniye’ye hız vermekle, yakınlarına, komşularına, dost ve arkadaşlarına kavl-i leyyin, tatlı dil güleryüzle gerçekleri, hakîkatleri anlatarak bu günleri değerlendirmeye çalışmalıdır.
Bu mübarek aylar ve geceler arınma, temizlenme yünup yıkanma mevsimidir. Öyle bir niyet edelim, tövbe ve istiğfarda bulunalım ki, ateşte yağın eridiği gibi günahlarımız da erisin. Dünya ve âhirette mutluluk ve huzurumuz, Rabbimizle aramızdaki engelleri kaldırmaya bağlıdır.
Allah (cc) İslâm’ı, yaşansın diye göndermiştir. Ölmüş kalp ve ruhlarımızı İslâm’la diriltmeye tâlip olmalıyız. Haşir sûresi 18.âyette “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun! Çünkü, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” buyurulmaktadır.
Efendimiz’in (SAV) yaptığı; “Allahım! Receb ve Şaban aylarını hakkımızda mübârek kıl ve bizi Ramazan-ı Şerife ulaştır.”(İbn-i Hanbel) duâsına biz de, can-u gönülden katılarak ve söyleyerek iştirâk edelim.
Bu mübârek aylar mü’minlerin misafiridir. Bu misafirlerin kıymetini iyi bilelim, seneye tekrar buluşma duâsıyla, memnun ve mesrûr olarak uğurlamaya çalışalım.
[Mehmet Ali Şengül] 7.3.2019 [Samanyolu Haber]
Zaman içinde bazı geceleri ve gündüzleri, insanlar içinde de bazı insanları farklı kabiliyetlerde yaratmış olan Cenâb-ı Hakk; vukû bulan hadiselerle mekanları, gün ve geceleri, omuzlarına ağır mes’uliyet yüklenen bazı insanları da Peygamberlikle, velâyet derecesine göre belli mertebelerle şereflendirmiştir.
Merhamet ve şefkati kâinatı kuşatmış olan Rabbimiz mü’minlere; hem sorumluluklarının farkına varmaları, hem de dünya ve âhiret hayâtlarının aydınlanmasını temin edecek, mutluluk ve huzura açılan bir koridor olması itibâriyle değerlendirilmesi gereken mübarek üç ayları, büyük bir fırsat olarak lütfeylemiştir.
Böyle bir fırsatı, atâlet ve tembelliğimizden dolayı değerlendiremez, kıymetini bilemez isek; en büyük kötülüğü kendimize yapmış oluruz.
Peygamber Efendimiz’in (sav); “ Receb Allah’ın ayı, Şaban benim, Ramazan-ı Şerif ise ümmetimin ayıdır “ (Aclûni) buyurduğu bu bereketli aylara, Allah (cc) bizlere fırsat verdi tekrar kavuştuk. Nice insanlar, geçen yıl ulaştıkları bu mübârek günlere yetişemediler. Ölümsüz ve ebedi hayatın koridoru olan kabirlerine girme durumunda kaldılar.. Dolayısıyla; bizlere de bir daha ya nasîb olur ya olmaz..
Şehrullah olan Receb ayı ile, kutlu zaman diliminin başladığını, kendimizi bu rahmet ayının içinde bulmanın vicdanımızda mutluluğunu duymaktayız. Bu ayda ilk perşembeyi cumaya bağlayan gece, duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan, benimseme, önemseme ve rağbet etme mânâsına gelen mübârek Regaib Gecesidir.
Rahm-ı mâderde ceninin, göbek bağıyla anne ile hayatını sürdürdüğü gibi, Rabbimizle kalbî bağımızı temin eden beş vakit namazın farz olduğu, gök kapılarının gıcırtıları ile bizi gafletten uyaran, meleklerin saf durarak selamladığı Efendimiz’in (sav), -mahiyetini Allah’ın bildiği- perdesiz, hailsiz Rabbü’l âlemin ile mülâkî olduğu Mi’raç Kandili de Receb ayının 27. gecesidir.
Aklanma, arınma, affedilme, samîmi ve gönülden tevbe ve istiğfarda bulunma mânası taşıyan, Şaban ayının onbeşinci gecesi mü’minlere kurtuluş müjdesi getiren de Berat kandilidir.
Allah’ın kullarına hediye ettiği, rahmetine boğduğu mübârek Ramazân-ı Şerif ve içinde saklanmış olan bin aydan daha hayırlı, feyiz ve bereket kaynağı Kadir Gecesi, mânevi baharın taçlandığı zaman dilimleridir.
Herkesin, içinde bulunduğu şartlara göre bir plan ve program yaparak seviyesine göre, Allah’ın engin ve coşkun Rahmetinden istifâde edecek şekilde değerlendirebilmesi, Allah’ın lutfettiği bu fırsatları kaçırmaması gerekir. Bu mübârek ayları şayet iyi değerlendirebilirsek; kabiliyetlerin, latîfelerin inkişâfına, ruhen derinleşebilmeye, irâde ve duyguların kontrol altına alınmasına vesîle olacaktır.
Bu mübârek aylar, bir âhiret ırmağı ve pazarıdır. Mü’min, bu ırmakta iyi yıkanır, pazarı iyi değerlendirir ise, kazançlı olarak Allah’ın huzuruna çıkma hakkı elde etmiş olur. Bu aylar ve mübârek geceler, kulu Allah’a yaklaştıran, gözyaşları ile günahlardan arındıran, günahların azaldığı, sevapların çoğaldığı vakitlerdir.
Kendimizi yenileme, ciddi bir nefis muhâsebesi yapma mevzûnda çok güzel bir fırsattır. Günahlarımızın frenlenmesine, mânevî hayâtımızın yenilenmesine, îman ve iz’anımızın güçlenmesine, firdevslere uyanma ve ulaşmaya vesîle olacak zamanlardır.
Bugünlerde mümin; Kur’an-ı Kerim ile, zikir ve fikirle, duâ ve ibâdetlerle, hayır ve hasenâtla meşgul olmalı; hizmet-i îmâniye ve Kur’aniye’ye hız vermekle, yakınlarına, komşularına, dost ve arkadaşlarına kavl-i leyyin, tatlı dil güleryüzle gerçekleri, hakîkatleri anlatarak bu günleri değerlendirmeye çalışmalıdır.
Bu mübarek aylar ve geceler arınma, temizlenme yünup yıkanma mevsimidir. Öyle bir niyet edelim, tövbe ve istiğfarda bulunalım ki, ateşte yağın eridiği gibi günahlarımız da erisin. Dünya ve âhirette mutluluk ve huzurumuz, Rabbimizle aramızdaki engelleri kaldırmaya bağlıdır.
Allah (cc) İslâm’ı, yaşansın diye göndermiştir. Ölmüş kalp ve ruhlarımızı İslâm’la diriltmeye tâlip olmalıyız. Haşir sûresi 18.âyette “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun! Çünkü, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” buyurulmaktadır.
Efendimiz’in (SAV) yaptığı; “Allahım! Receb ve Şaban aylarını hakkımızda mübârek kıl ve bizi Ramazan-ı Şerife ulaştır.”(İbn-i Hanbel) duâsına biz de, can-u gönülden katılarak ve söyleyerek iştirâk edelim.
Bu mübârek aylar mü’minlerin misafiridir. Bu misafirlerin kıymetini iyi bilelim, seneye tekrar buluşma duâsıyla, memnun ve mesrûr olarak uğurlamaya çalışalım.
[Mehmet Ali Şengül] 7.3.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Bir Ortadoğu Fotoğrafı: 'Asabiyete' karşı 'Ötekileştirme [Dr. Ahmet Yılmaz]
Bir önceki yazıda, ABD Başkanı Donald Trump’ın geçtiğimiz Pazar günü (3.3.2019) medyaya yansıyan ve bir çeşit günah çıkarma seansını andıran konuşması üzerinde durulmuştu. Onun itiraf niteliğinde olan sözleri, dünya medyasında geniş yer tuttu. Söz konusu açıklamasında o, sadece Anbar’da bulunan Ayn el-Esed hava üssüne 3 milyar dolar harcadıklarını, Irak’tan çekilmek istememesinin asıl sebebinin bu olduğunu vurgulamaktan çekinmiyordu. Başkan Trump’ın bu yaklaşımının, bundan sonraki süreçte “batı egosantrizmi” üzerine kafa yoranlar için önemli bir argüman olacağı açık. Başkan, iç siyasete yönelik mesaj vermeye çalışırken kendi dönemini dışarda tuttu ve önceki karar vericileri suçladı belki ama ülkesinin yıllardır güttüğü Ortadoğu politikalarını da bir çırpıda açık ediverdi...
Anbar özelinde ve Irak-Suriye genelinde sahâvât-DEAŞ denklemini biraz daha irdelemek istiyoruz.
DEAŞ’ın 2003 yılında koalisyon güçlerinin gerçekleştirdiği operasyonla birlikte meydana gelen otorite boşluğundan azami ölçüde faydalandığı, birçok mevki kazandığı ve ciddi bir etki alanı oluşturduğu görülmektedir. Örgütün Suriye’ye sıçraması da Suriye’deki istikrarsızlaşma süreci ile birlikte ele alınmalıdır. İyice güçlenen DEAŞ’a karşı ABD’nin, bir şark olgusu olan “asabiyet” kartını masaya sürdüğü anlaşılmaktadır. Koalisyon önderliği, Ortadoğu coğrafyasında aşiret hamiyetinin her dönemde etkin bir faktör olduğunu iyi etüt etmiş, güttüğü savaş politikasının bir parçası olarak asabiyet faktörünü yeniden pazara çıkarmıştır. Asabiyet derken; en basit şekliyle, insan tabiatında bulunan zulüm ve düşmanlık eğilimlerine karşı yine aynı fıtrattan beslenen akraba, aşiret, kabile vb. yakınları kollama duygusunun doğurduğu yardımlaşma ve dayanışma eğilimini kastediyoruz. Evet, gerçekten de bu toprakların kodlarında asabiyet -az ya da çok- hep var olmuştur. Şair Asla‘ b. Abdullah “Kardeşim bir topluluğa karşı haksızlık yapınca ben ona yardım etmeyeceksem haksızlığa uğrayınca da yardım etmem” mealinde beyit söylerken (Ebü’l-Mehâsin eş-Şeybî, Timsâlü’l-emsâl, I, 325) ya da Cündeb b. Anber bir şiirinde “İster zalim ister mazlum olsun kardeşine yardım et” derken (Meydânî, Mecma?u’l-emsâl, II, 334) aslında “adı konulmamış” bir aşiret realitesinin ve “kayda geçirilmemiş” bir hamiyet kanununun bizim bir olgumuz olduğuna işaret ediyor gibidir.
Yeri gelmişken ifade etmek isterim ki; Câbir b. Abdullah’ın rivâyet ettiğine göre biri Muhâcir diğeri Ensar iki genç bir sebeple kavgaya tutuşmuşlardı. Taraflar bir anda Câhiliye döneminde olduğu gibi “Yetişin ey Muhâcirler!”, “Yetişin ey Ensar!” diyerek asabiyet sâikiyle aşiretlerini yardıma çağırmışlardı. Olayı haber alan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, “Bu ne hal! Câhiliye davası mı?” sözleriyle taraflara çıkışacaktı. Olayın ayrıntılarını öğrendikten sonra, “Kişi zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım etsin” şeklindeki ünlü Câhiliye atasözünü tekrar edip aslında “zalime yardımın onun zulmüne karşı koymak demek olduğunu” ifade ederek yukarıdaki darb-ı mesel niteliğindeki söze yepyeni bir muhteva kazandıracaktı (Bkz. Buhârî, “Mezâlim”, 5).
Burada vurgulamak istediğim, aşiretin mutlak menfaatine dayalı olan cahiliye asabiyetine dinimizde yer olmadığı… Karşıda bir fitne ve terör hareketi olan DEAŞ’ın bulunması da bu gerçeği değiştirmiş olmuyor.
Sonuç olarak, koalisyon güçlerinin Irak harekâtının sembol vilayetlerinden olan Anbar başta olmak üzere Irak’ın genelinde, aşiret realitesi kendisini göstermiş ve özellikle Sünni Araplar; otorite boşluğunu doldurmak, aşiret mensuplarının mal, can ve ırz güvenliklerini sağlamak gibi olumlu görünen hususlar etrafında bir araya gelmeyi başarmışlardır. Sahavât, sahada ciddi bir muvaffakiyet elde etmeyi başarmış, DEAŞ özellikle Sünnî beldelerde ciddi mevzi kaybetmiştir.
Takip eden süreçte, sahavâtın sahada yakaladığı başarının DEAŞ tarafından değerlendirmeye tabi tutulduğu ve onların da aşamalı bir yol haritası geliştirdikleri anlaşılmaktadır. İlk aşamada Üsame b. Ladin aşiret mensuplarına yönelik bir çağrıda bulunmuştur. Arap aşiretlerine seslenen Üsame b. Ladin, onları; “işledikleri bazı hatalardan kurtulmaya ve yeni bir sayfa açmak suretiyle “mücâhidler” olarak tanımladığı gruplara destek olmaya” davet etmiştir. Onun bu çağrısının aşiretler üzerinde etki göstermediği ve reddedildiği anlaşılmaktadır. İkinci aşamada ise Müslümanlar kitleler nezdinde karşılığı olan ve kullanılmaya müsait olan bir takım dînî kavramların devreye girdiği görülmektedir. Sahavât karşısında ciddi kayıplara uğrayan DEAŞ’ın imdadına çoğu zaman olduğu gibi “İslâmî kavramlar” yetişmiş gibidir. Onların bağlamından çıkararak kendi amaçları doğrultusunda kullandığı kavramlar...
DEAŞ’ın düşünce gücünü yönetenler, ideolojilerini yerleştirmek ve yaymak maksadıyla İslam’ın temel referansları olan ve dolayısıyla İslam toplumunun muhafazasında önemli bir yere sahip olan bazı kavramları aslî bağlamından veya vazedildiği manasından koparmak suretiyle manipüle etmekte bir beis görmemişlerdir. Hatta bu kavramları bir propaganda silahı ve yeni taraftar kazanma aracı olarak kullanmışlardır. Onların bu süreçte tahrif ettikleri kavramlardan birisi de “ridde” yani “dinden dönme” kavramıdır. Buna göre mürtedlerle savaşmak, onlara her türlü cezalandırmayı öngörmek, iddia ettikleri İslam devletinin bekâsı ve hâkimiyeti için vazgeçilemez bir haktır. Bu kavramı sıkça kullanan ve bağlamından koparan DEAŞ, sahavâtı da ehl-i ridde olarak ilan etmiştir. Suriye’de de etkin şekilde faaliyet göstermeye başlayan DEAŞ’ın, başta sahavâta destek verenler olmak üzere neredeyse bütün “öteki” Müslümanları mürtet kabul etmeleri bunu takip etmiştir. DEAŞ böylelikle sahavât tanımını kendisine boyun eğmeyen bütün Müslümanlar için kullanmış olmakta ve böylece onların gerektiğinde infazlarını fıkhi açıdan meşrulaştırmış bulunmaktaydı. Tabi ki bu noktada, bağlamından çıkarılan “hilafet” ve “biat” gibi başka kavramlar da devreye girmekteydi.
Dolayısıyla eğer bir “DEAŞ lügati” söz konusu edilecekse, onlara biat etmeyen diğer bütün Müslümanları ifade etmek üzere “sahavât” kavramı bu sözlükte kendine yer bulacaktır.
Gelinen noktada Şia’nın tamamını “Rafızi” suçlamasıyla, öldürülmesi gereken zındıklar olarak gören ve yayınlarında Şii mescit ve camileri için “Rafızi tapınağı” ifadesini kullanan örgüt; kendisine biat etmeyen, mürtet kabul ettiği ve sahavât olarak tanımladığı bu kişileri kategorik olarak Şia’dan daha tehlikeli bir noktada konumlandırmış olmaktadır. Bu yaklaşımın pratik sonucu intihar saldırılarına, suikastlara, bombardımanlara, cinayetlere, adam kaçırmalara ve işkencelere meşruiyet kazandırmış olmasıdır.
Bu yaklaşım tarzı, kendisini sahada hemen göstermiş, birçok sahavât liderine suikastlar tertip edilmiş ve bu suikastları genelde DEAŞ ve uzantısı olan örgütler üstlenmiştir. Anbar’ın karizmatik sahve reisi Abdüssettâr Ebû Rîşa 13 Eylül 2007’te Ramâdî’de evinin önünde öldürülmüştür. Aynı şekilde Salahaddin’de Hüseyin Cebbâra ve Kerkük’te Hüseyin Ali Salih el-Cübûrî sahavât’tan oldukları gerekçesiyle DEAŞ tarafından öldürülmüşler, Musul’da bulunan aşiretlerin reisi Fevvâz el-Cerbe’nin ise evi bombalanmıştır.
Sahavât konseylerinin ilk reisi Abdüssettâr Ebû Rîşâ’dır. 2007’de öldürülmesinden sonra yerine kardeşi Ahmed Ebû Rîşa geçmiştir. 2013 Şubatında yapılan konsey seçimlerini ise Visâm el-Hardân kazanarak Sahavât’ın yeni konsey başkanı olmuştur.
Sonuç olarak Irak Sünnileri bir tarafta aşiret asabiyeti ve diğer tarafta da kendinden olmayanları ötekileştirmeye dayalı radikal bir sarmal arasında sıkışmış kalmış durumdadır...
Peki, Trump, 3 milyar dolara mâl ettiğini söylediği Ayn el-Esed askerî hava üssüne kıyıp, enkaz yığını haline dönüştürdüğü Irak’tan, irtikâp ettiği bütün günahları da sırtlanarak çıkabilir mi gerçekten? Bunu bilmiyoruz. Ama bildiğimiz, özellikle ABD’nin ekonomik ve askerî desteği ile ayakta duran ve satranç masasında bir piyon olmaktan öteye geçemeyen Sünnî aşiretlerin gerçekten yalnızlaşacağıdır…
Irak’ı anlama adına, sahavâtın ideolojik ve fikrî temelleri üzerinde biraz daha durmaya ihtiyaç var…
Anbar özelinde ve Irak-Suriye genelinde sahâvât-DEAŞ denklemini biraz daha irdelemek istiyoruz.
DEAŞ’ın 2003 yılında koalisyon güçlerinin gerçekleştirdiği operasyonla birlikte meydana gelen otorite boşluğundan azami ölçüde faydalandığı, birçok mevki kazandığı ve ciddi bir etki alanı oluşturduğu görülmektedir. Örgütün Suriye’ye sıçraması da Suriye’deki istikrarsızlaşma süreci ile birlikte ele alınmalıdır. İyice güçlenen DEAŞ’a karşı ABD’nin, bir şark olgusu olan “asabiyet” kartını masaya sürdüğü anlaşılmaktadır. Koalisyon önderliği, Ortadoğu coğrafyasında aşiret hamiyetinin her dönemde etkin bir faktör olduğunu iyi etüt etmiş, güttüğü savaş politikasının bir parçası olarak asabiyet faktörünü yeniden pazara çıkarmıştır. Asabiyet derken; en basit şekliyle, insan tabiatında bulunan zulüm ve düşmanlık eğilimlerine karşı yine aynı fıtrattan beslenen akraba, aşiret, kabile vb. yakınları kollama duygusunun doğurduğu yardımlaşma ve dayanışma eğilimini kastediyoruz. Evet, gerçekten de bu toprakların kodlarında asabiyet -az ya da çok- hep var olmuştur. Şair Asla‘ b. Abdullah “Kardeşim bir topluluğa karşı haksızlık yapınca ben ona yardım etmeyeceksem haksızlığa uğrayınca da yardım etmem” mealinde beyit söylerken (Ebü’l-Mehâsin eş-Şeybî, Timsâlü’l-emsâl, I, 325) ya da Cündeb b. Anber bir şiirinde “İster zalim ister mazlum olsun kardeşine yardım et” derken (Meydânî, Mecma?u’l-emsâl, II, 334) aslında “adı konulmamış” bir aşiret realitesinin ve “kayda geçirilmemiş” bir hamiyet kanununun bizim bir olgumuz olduğuna işaret ediyor gibidir.
Yeri gelmişken ifade etmek isterim ki; Câbir b. Abdullah’ın rivâyet ettiğine göre biri Muhâcir diğeri Ensar iki genç bir sebeple kavgaya tutuşmuşlardı. Taraflar bir anda Câhiliye döneminde olduğu gibi “Yetişin ey Muhâcirler!”, “Yetişin ey Ensar!” diyerek asabiyet sâikiyle aşiretlerini yardıma çağırmışlardı. Olayı haber alan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, “Bu ne hal! Câhiliye davası mı?” sözleriyle taraflara çıkışacaktı. Olayın ayrıntılarını öğrendikten sonra, “Kişi zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım etsin” şeklindeki ünlü Câhiliye atasözünü tekrar edip aslında “zalime yardımın onun zulmüne karşı koymak demek olduğunu” ifade ederek yukarıdaki darb-ı mesel niteliğindeki söze yepyeni bir muhteva kazandıracaktı (Bkz. Buhârî, “Mezâlim”, 5).
Burada vurgulamak istediğim, aşiretin mutlak menfaatine dayalı olan cahiliye asabiyetine dinimizde yer olmadığı… Karşıda bir fitne ve terör hareketi olan DEAŞ’ın bulunması da bu gerçeği değiştirmiş olmuyor.
Sonuç olarak, koalisyon güçlerinin Irak harekâtının sembol vilayetlerinden olan Anbar başta olmak üzere Irak’ın genelinde, aşiret realitesi kendisini göstermiş ve özellikle Sünni Araplar; otorite boşluğunu doldurmak, aşiret mensuplarının mal, can ve ırz güvenliklerini sağlamak gibi olumlu görünen hususlar etrafında bir araya gelmeyi başarmışlardır. Sahavât, sahada ciddi bir muvaffakiyet elde etmeyi başarmış, DEAŞ özellikle Sünnî beldelerde ciddi mevzi kaybetmiştir.
Takip eden süreçte, sahavâtın sahada yakaladığı başarının DEAŞ tarafından değerlendirmeye tabi tutulduğu ve onların da aşamalı bir yol haritası geliştirdikleri anlaşılmaktadır. İlk aşamada Üsame b. Ladin aşiret mensuplarına yönelik bir çağrıda bulunmuştur. Arap aşiretlerine seslenen Üsame b. Ladin, onları; “işledikleri bazı hatalardan kurtulmaya ve yeni bir sayfa açmak suretiyle “mücâhidler” olarak tanımladığı gruplara destek olmaya” davet etmiştir. Onun bu çağrısının aşiretler üzerinde etki göstermediği ve reddedildiği anlaşılmaktadır. İkinci aşamada ise Müslümanlar kitleler nezdinde karşılığı olan ve kullanılmaya müsait olan bir takım dînî kavramların devreye girdiği görülmektedir. Sahavât karşısında ciddi kayıplara uğrayan DEAŞ’ın imdadına çoğu zaman olduğu gibi “İslâmî kavramlar” yetişmiş gibidir. Onların bağlamından çıkararak kendi amaçları doğrultusunda kullandığı kavramlar...
DEAŞ’ın düşünce gücünü yönetenler, ideolojilerini yerleştirmek ve yaymak maksadıyla İslam’ın temel referansları olan ve dolayısıyla İslam toplumunun muhafazasında önemli bir yere sahip olan bazı kavramları aslî bağlamından veya vazedildiği manasından koparmak suretiyle manipüle etmekte bir beis görmemişlerdir. Hatta bu kavramları bir propaganda silahı ve yeni taraftar kazanma aracı olarak kullanmışlardır. Onların bu süreçte tahrif ettikleri kavramlardan birisi de “ridde” yani “dinden dönme” kavramıdır. Buna göre mürtedlerle savaşmak, onlara her türlü cezalandırmayı öngörmek, iddia ettikleri İslam devletinin bekâsı ve hâkimiyeti için vazgeçilemez bir haktır. Bu kavramı sıkça kullanan ve bağlamından koparan DEAŞ, sahavâtı da ehl-i ridde olarak ilan etmiştir. Suriye’de de etkin şekilde faaliyet göstermeye başlayan DEAŞ’ın, başta sahavâta destek verenler olmak üzere neredeyse bütün “öteki” Müslümanları mürtet kabul etmeleri bunu takip etmiştir. DEAŞ böylelikle sahavât tanımını kendisine boyun eğmeyen bütün Müslümanlar için kullanmış olmakta ve böylece onların gerektiğinde infazlarını fıkhi açıdan meşrulaştırmış bulunmaktaydı. Tabi ki bu noktada, bağlamından çıkarılan “hilafet” ve “biat” gibi başka kavramlar da devreye girmekteydi.
Dolayısıyla eğer bir “DEAŞ lügati” söz konusu edilecekse, onlara biat etmeyen diğer bütün Müslümanları ifade etmek üzere “sahavât” kavramı bu sözlükte kendine yer bulacaktır.
Gelinen noktada Şia’nın tamamını “Rafızi” suçlamasıyla, öldürülmesi gereken zındıklar olarak gören ve yayınlarında Şii mescit ve camileri için “Rafızi tapınağı” ifadesini kullanan örgüt; kendisine biat etmeyen, mürtet kabul ettiği ve sahavât olarak tanımladığı bu kişileri kategorik olarak Şia’dan daha tehlikeli bir noktada konumlandırmış olmaktadır. Bu yaklaşımın pratik sonucu intihar saldırılarına, suikastlara, bombardımanlara, cinayetlere, adam kaçırmalara ve işkencelere meşruiyet kazandırmış olmasıdır.
Bu yaklaşım tarzı, kendisini sahada hemen göstermiş, birçok sahavât liderine suikastlar tertip edilmiş ve bu suikastları genelde DEAŞ ve uzantısı olan örgütler üstlenmiştir. Anbar’ın karizmatik sahve reisi Abdüssettâr Ebû Rîşa 13 Eylül 2007’te Ramâdî’de evinin önünde öldürülmüştür. Aynı şekilde Salahaddin’de Hüseyin Cebbâra ve Kerkük’te Hüseyin Ali Salih el-Cübûrî sahavât’tan oldukları gerekçesiyle DEAŞ tarafından öldürülmüşler, Musul’da bulunan aşiretlerin reisi Fevvâz el-Cerbe’nin ise evi bombalanmıştır.
Sahavât konseylerinin ilk reisi Abdüssettâr Ebû Rîşâ’dır. 2007’de öldürülmesinden sonra yerine kardeşi Ahmed Ebû Rîşa geçmiştir. 2013 Şubatında yapılan konsey seçimlerini ise Visâm el-Hardân kazanarak Sahavât’ın yeni konsey başkanı olmuştur.
Sonuç olarak Irak Sünnileri bir tarafta aşiret asabiyeti ve diğer tarafta da kendinden olmayanları ötekileştirmeye dayalı radikal bir sarmal arasında sıkışmış kalmış durumdadır...
Peki, Trump, 3 milyar dolara mâl ettiğini söylediği Ayn el-Esed askerî hava üssüne kıyıp, enkaz yığını haline dönüştürdüğü Irak’tan, irtikâp ettiği bütün günahları da sırtlanarak çıkabilir mi gerçekten? Bunu bilmiyoruz. Ama bildiğimiz, özellikle ABD’nin ekonomik ve askerî desteği ile ayakta duran ve satranç masasında bir piyon olmaktan öteye geçemeyen Sünnî aşiretlerin gerçekten yalnızlaşacağıdır…
Irak’ı anlama adına, sahavâtın ideolojik ve fikrî temelleri üzerinde biraz daha durmaya ihtiyaç var…
[Dr. Ahmet Yılmaz] 6.3.2019 [Samanyolu Haber]
Değersizlik, çocuğunuzu hırsızlığa itebilir
Çocuklarda 7-8 yaşlarına kadar sıkça görülebilen, başkalarının eşyalarını izinsiz alma davranışı, gerekli tedbir ve önlemler alınmazsa ileride “çalma” davranışı olarak ortaya çıkabiliyor.
Yeterli ikazda bulunmama halinde bu tavır ergenlik çağında ailenin parasını izinsiz alma, başkalarının değerli eşyalarını alıp kendisininmiş gibi kullanma şekline dönebiliyor. Bu şekildeki davranış bozukluklarının kaynağı, çocuğun küçükken arkadaşının oyuncaklarını izinsizce alıp eve götürebildiğinde herhangi bir tepkiyle karşılaşmamış olması gibi basit bir sebebe dayanabiliyor.
Çocuk, arkadaşlarının okul eşyalarını ya da değerli gördüklerini izinsiz alıyorsa bu davranışın altında birden çok neden olabilir. Ancak ne olursa olsun bu davranışı yapan neticede bir çocuk olduğuna göre, çocuğa çocuk gibi davranıp öyle muamelede bulunmak gerekir. Arkadaşının eşyasını alıp eve getiren çocuk “arkadaşım hediye etti” ya da “ödünç verdi” diyebilir.
Aşağılama, korkutma ve alay etmeden eşyayı sahibine vermesi gerektiği çocuğa anlatılmalıdır. Eşyanın onun olmadığı konusu üzerinde ısrarlı ve kararlı olunmalıdır. “Sen aldın, sen çaldın, çabuk geri ver!” şeklinde bir tutum olumsuz davranışı sonuçsuz bırakır. Çocuk “niye yaptın?” sorusuna niçin yaptığını kendi de bilmediği için cevap veremez. Bunun yerine “Eğer geri verirsen seninle gurur duyacağım” şeklinde bir yaklaşım izlenebilir. Eşyayı sahibine sizin değil onun vermesini sağlayın.
ÇOCUĞUN ODASINA İZİN ALARAK GİRİLMELİ
Çocukta sahip olma duygusu geliştirilmelidir. Çocuğun kendine ait eşyaları olmalı, ondan izinsiz anne-baba almayacağı gibi, kardeşinin oynamasına da izin verilmemelidir. Kardeşinin ve kendinin oyuncakları ayrı olmalıdır. Anne-babanın odasına izinsiz girilmeyeceği çocuğa öğretilirken, onun odasına gelişigüzel girmek sahiplenme duygusunu ters etkiler.
Değerlerimiz çocuğa iyi öğretilmeli, bu konuda mutlaka ebeveyn kendisi örnek olmalıdır. Çocuğa daha küçük yaştan itibaren almak istediği şeyi size sorarak alma alışkanlığı kazandırın. Misafirliğe ya da markete gittiğinizde her şeye gelişigüzel dokunma ve karıştırmasına müsaade etmeyin. “Aman çocuktur ne anlar!” demeyin.
[TR724] 7.3.2019
Yeterli ikazda bulunmama halinde bu tavır ergenlik çağında ailenin parasını izinsiz alma, başkalarının değerli eşyalarını alıp kendisininmiş gibi kullanma şekline dönebiliyor. Bu şekildeki davranış bozukluklarının kaynağı, çocuğun küçükken arkadaşının oyuncaklarını izinsizce alıp eve götürebildiğinde herhangi bir tepkiyle karşılaşmamış olması gibi basit bir sebebe dayanabiliyor.
Çocuk, arkadaşlarının okul eşyalarını ya da değerli gördüklerini izinsiz alıyorsa bu davranışın altında birden çok neden olabilir. Ancak ne olursa olsun bu davranışı yapan neticede bir çocuk olduğuna göre, çocuğa çocuk gibi davranıp öyle muamelede bulunmak gerekir. Arkadaşının eşyasını alıp eve getiren çocuk “arkadaşım hediye etti” ya da “ödünç verdi” diyebilir.
Aşağılama, korkutma ve alay etmeden eşyayı sahibine vermesi gerektiği çocuğa anlatılmalıdır. Eşyanın onun olmadığı konusu üzerinde ısrarlı ve kararlı olunmalıdır. “Sen aldın, sen çaldın, çabuk geri ver!” şeklinde bir tutum olumsuz davranışı sonuçsuz bırakır. Çocuk “niye yaptın?” sorusuna niçin yaptığını kendi de bilmediği için cevap veremez. Bunun yerine “Eğer geri verirsen seninle gurur duyacağım” şeklinde bir yaklaşım izlenebilir. Eşyayı sahibine sizin değil onun vermesini sağlayın.
ÇOCUĞUN ODASINA İZİN ALARAK GİRİLMELİ
Çocukta sahip olma duygusu geliştirilmelidir. Çocuğun kendine ait eşyaları olmalı, ondan izinsiz anne-baba almayacağı gibi, kardeşinin oynamasına da izin verilmemelidir. Kardeşinin ve kendinin oyuncakları ayrı olmalıdır. Anne-babanın odasına izinsiz girilmeyeceği çocuğa öğretilirken, onun odasına gelişigüzel girmek sahiplenme duygusunu ters etkiler.
Değerlerimiz çocuğa iyi öğretilmeli, bu konuda mutlaka ebeveyn kendisi örnek olmalıdır. Çocuğa daha küçük yaştan itibaren almak istediği şeyi size sorarak alma alışkanlığı kazandırın. Misafirliğe ya da markete gittiğinizde her şeye gelişigüzel dokunma ve karıştırmasına müsaade etmeyin. “Aman çocuktur ne anlar!” demeyin.
[TR724] 7.3.2019
Ucuz et hayal! [İlker Doğan]
Partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sarayında ağırladığı çiftçilere konuştu. “Çok uğraşmamıza rağmen vatandaşlarımıza uygun fiyatta et sunamadığımızı itiraf ediyorum.” dedi. Besici, 29 liraya malettiği karkas etin kilosunu kesimhanelere 25-26 liradan veriyor. Üretim maliyetleri düşürülmeden vatandaşa ucuz et yedirilmesi mümkün değil.
Tarım Bakanlığı Hayvancılık Genel Müdürlüğü’ne (HAYGEM) göre besici, 2018 yılı Mayıs ayından bu yana zarar ediyor. HAYGEM’in verilerine göre, 2018 Ocak ayında kg maliyeti 24 lira 86 kuruş olan dana karkas et için çiftçiye ödenen para 25 lira 82 kuruş. Çiftçinin kar oranı yüzde 3,9 olarak kayıtlara geçmiş. Nisan ayında maliyet 28,28 liraya çıkarken, satın alma değeri 28,3 liraya çıkmış.
MALİYET YÜZDE 17 ARTTI
Tabloya göre mayıs ayından itibaren besici zarar etmeye başlıyor. 1 kg karkas etin maliyeti yaklaşık 31 lira iken, çiftçiye ödenen para 28 lira 32 kuruş. Ve 2019 Ocak ayında bir kg dana karkas etin maliyeti resmi rakamlara göre 29 lira 22 kuruş olarak hesaplanmış. Satın alma bedeli ise 27 lira 65 kuruş. Çiftçinin zararı yüzde 5. Geçtiğimiz yıla göre maliyet yüzde 17 artarken, satış fiyatı yüzde 7 artmış.
BESİCİ NEDEN ZARAR EDİYOR?
Bugünkü tabloda besicinin kar etmesi mümkün değil. Nedenini bir örnek ve somut rakamlarla açıklayalım: Devlet Et ve Süt Kurumu aracılığıyla besilik sığırla ithal ediyor. Bunu da çiftçiye canlı kilosu bugün için 3,75 dolardan satıyor. 250-270 kiloluk bir dananın alım maliyeti güncel kurla yaklaşık 5 bin-5 bin 500 lirayı buluyor.
YEM MALİYETİ 3 BİN 500 LİRA
Besi sığırlarının rantabıl besi süresi 240 gün. Sadece günlük yem maliyetleri en az 15 lira. Bir besi sığırının 240 günlük yem maliyeti 3 bin 500 lirayı geçiyor. İşçilik, veteriner, su, elektirik maliyetleri ise 240 gün için ortalama 500 lira civarında. Dolayısıyla 5 bin 500 liraya aldığınız 250 kiloluk bir besi sığırının 240 günün sonunda size maliyeti 9 bin liranın üzerine çıkıyor. Hayvanın canlı ağırlığı ise 550-600 kiloya yükseliyor.
1 KG KARKAS ETİN MALİYETİ 28-30 LİRA
Yaklaşık 550 kiloluk bir besi sığırından ortalama 330 kg karkas et çıkıyor. Karkas etin fiyatı ise bugün itibariyle üreticide 25-26 lira. Bu hesapla besici 9 bin liradan fazlaya mal ettiği bir sığırı en iyi ihtimalle 8 bin 500 liraya satmak zorunda kalıyor. Fırsatçılık yapan bazı kesimhanelerde fiyat 23 liraya kadar düşürülüyor. Çaresiz kalan çiftçi (9.500/330) yaklaşık 29 liraya mal ettiği etin kilosunu 23-24 liradan vermek zorunda kalıyor. Et ve Süt Kurumu karkas eti 28 liradan alıyor ancak kesim için aylar sonrasına gün veriyor. Bu ise hayvanın daha fazla yem yemesi ve maliyetinin artması demek.
İthalat, kalıcı sorunlara yol açacak
Ulusal Kırmızı Et Konseyi (UKON), geçtiğimiz yılın sonunda ‘Kırmızı Et Sektörü 2018 Yılı Değerlendirme Raporu’ yayımladı. Raporda sektörün içinde bulunduğu sıkıntılar ayrıntılılı olarak dile getiriliyor. Özellikle ithalatın çözüm olmayacağı üzerinde durulan raporda, söz konusu uygulamanın devam ettirilmesi halinde sektörde kalıcı hasarlar oluşabileceği uyarısı yapılıyor.
Rapora göre, 2016 yılında 407 bin 888 olan besilik canlı hayvan sayısı bir yıl sonra yüzde 64 artarak 666 bin 950 başa ulaşıyor. Aynı yıl, kesimlik hayvan ithalatı ise 22 binden 115 ösı 316’ya fırlıyor. Artış oranı yüzde 417. 2017’de karkas et ithalatı ise bir önceki yıla göre yüzde 364 artarak 18 bin 879’a çıkıyor.
İTHALAT KATLANARAK ARTIYOR
Rekor artış 2018’de de durmuyor. Rapora göre geçtiğimiz yılın ilk dokuz ayı itibarı ile 897 bin baş besilik büyükbaş hayvan ithal ediliyor. Kesimlik ithal edilen hayvan sayısı ise 119 bin 500. Geçtiğimiz yıl karkas ve kemiksiz et ithalatı ise yaklaşık 45 bin 500 ton ile rekor seviyelere çıkıyor.
2018’DE REKOR ÜSTÜNE REKOR
Rapora göre, 2016 yılında toplam ithal edilen büyükbaş canlı hayvan sayısı 494 bin 301. Bir sonraki yıl toplam rakam 895 bin 832’ye çıkıyor. Geçtiğimiz yılın ilk 9 ayında ise rakam inanılmaz bir artışla 1 milyon 114 bin 444 başa çıkıyor. Yılın tamamında ithal edilen hayvan sayısının 1 milyon 400 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
[İlker Doğan] 7.3.2019 [TR724]
Tarım Bakanlığı Hayvancılık Genel Müdürlüğü’ne (HAYGEM) göre besici, 2018 yılı Mayıs ayından bu yana zarar ediyor. HAYGEM’in verilerine göre, 2018 Ocak ayında kg maliyeti 24 lira 86 kuruş olan dana karkas et için çiftçiye ödenen para 25 lira 82 kuruş. Çiftçinin kar oranı yüzde 3,9 olarak kayıtlara geçmiş. Nisan ayında maliyet 28,28 liraya çıkarken, satın alma değeri 28,3 liraya çıkmış.
MALİYET YÜZDE 17 ARTTI
Tabloya göre mayıs ayından itibaren besici zarar etmeye başlıyor. 1 kg karkas etin maliyeti yaklaşık 31 lira iken, çiftçiye ödenen para 28 lira 32 kuruş. Ve 2019 Ocak ayında bir kg dana karkas etin maliyeti resmi rakamlara göre 29 lira 22 kuruş olarak hesaplanmış. Satın alma bedeli ise 27 lira 65 kuruş. Çiftçinin zararı yüzde 5. Geçtiğimiz yıla göre maliyet yüzde 17 artarken, satış fiyatı yüzde 7 artmış.
BESİCİ NEDEN ZARAR EDİYOR?
Bugünkü tabloda besicinin kar etmesi mümkün değil. Nedenini bir örnek ve somut rakamlarla açıklayalım: Devlet Et ve Süt Kurumu aracılığıyla besilik sığırla ithal ediyor. Bunu da çiftçiye canlı kilosu bugün için 3,75 dolardan satıyor. 250-270 kiloluk bir dananın alım maliyeti güncel kurla yaklaşık 5 bin-5 bin 500 lirayı buluyor.
YEM MALİYETİ 3 BİN 500 LİRA
Besi sığırlarının rantabıl besi süresi 240 gün. Sadece günlük yem maliyetleri en az 15 lira. Bir besi sığırının 240 günlük yem maliyeti 3 bin 500 lirayı geçiyor. İşçilik, veteriner, su, elektirik maliyetleri ise 240 gün için ortalama 500 lira civarında. Dolayısıyla 5 bin 500 liraya aldığınız 250 kiloluk bir besi sığırının 240 günün sonunda size maliyeti 9 bin liranın üzerine çıkıyor. Hayvanın canlı ağırlığı ise 550-600 kiloya yükseliyor.
1 KG KARKAS ETİN MALİYETİ 28-30 LİRA
Yaklaşık 550 kiloluk bir besi sığırından ortalama 330 kg karkas et çıkıyor. Karkas etin fiyatı ise bugün itibariyle üreticide 25-26 lira. Bu hesapla besici 9 bin liradan fazlaya mal ettiği bir sığırı en iyi ihtimalle 8 bin 500 liraya satmak zorunda kalıyor. Fırsatçılık yapan bazı kesimhanelerde fiyat 23 liraya kadar düşürülüyor. Çaresiz kalan çiftçi (9.500/330) yaklaşık 29 liraya mal ettiği etin kilosunu 23-24 liradan vermek zorunda kalıyor. Et ve Süt Kurumu karkas eti 28 liradan alıyor ancak kesim için aylar sonrasına gün veriyor. Bu ise hayvanın daha fazla yem yemesi ve maliyetinin artması demek.
İthalat, kalıcı sorunlara yol açacak
Ulusal Kırmızı Et Konseyi (UKON), geçtiğimiz yılın sonunda ‘Kırmızı Et Sektörü 2018 Yılı Değerlendirme Raporu’ yayımladı. Raporda sektörün içinde bulunduğu sıkıntılar ayrıntılılı olarak dile getiriliyor. Özellikle ithalatın çözüm olmayacağı üzerinde durulan raporda, söz konusu uygulamanın devam ettirilmesi halinde sektörde kalıcı hasarlar oluşabileceği uyarısı yapılıyor.
Rapora göre, 2016 yılında 407 bin 888 olan besilik canlı hayvan sayısı bir yıl sonra yüzde 64 artarak 666 bin 950 başa ulaşıyor. Aynı yıl, kesimlik hayvan ithalatı ise 22 binden 115 ösı 316’ya fırlıyor. Artış oranı yüzde 417. 2017’de karkas et ithalatı ise bir önceki yıla göre yüzde 364 artarak 18 bin 879’a çıkıyor.
İTHALAT KATLANARAK ARTIYOR
Rekor artış 2018’de de durmuyor. Rapora göre geçtiğimiz yılın ilk dokuz ayı itibarı ile 897 bin baş besilik büyükbaş hayvan ithal ediliyor. Kesimlik ithal edilen hayvan sayısı ise 119 bin 500. Geçtiğimiz yıl karkas ve kemiksiz et ithalatı ise yaklaşık 45 bin 500 ton ile rekor seviyelere çıkıyor.
2018’DE REKOR ÜSTÜNE REKOR
Rapora göre, 2016 yılında toplam ithal edilen büyükbaş canlı hayvan sayısı 494 bin 301. Bir sonraki yıl toplam rakam 895 bin 832’ye çıkıyor. Geçtiğimiz yılın ilk 9 ayında ise rakam inanılmaz bir artışla 1 milyon 114 bin 444 başa çıkıyor. Yılın tamamında ithal edilen hayvan sayısının 1 milyon 400 binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
[İlker Doğan] 7.3.2019 [TR724]
Kamudan süresiz olarak tasfiye: 500 bin etkin terörist! [Aziz Kamil Can]
Önceki yazılarımızda eleştiri yaptığımız AİHM’nin ihraç nedeniyle Hamit Pişkin’in yapmış olduğu (Pişkin/Türkiye, 33399/18) başvuruda, “Lustration/Arındırma” sorusunu sormasının yanlışlığının diğer bir nedeni de 500 binden fazla insanın etkin terörist olarak hükümet tarafından soruşturmaya tabi tutulmasıdır.
Sadece bu kişilerin eş ve çocuklarını da kattığımızda ülkede birkaç milyon silahlı etkin terörist bulunmaktadır ki bugüne kadar ülkenin varlığını devam ettirmesi tam olarak “Allah’ın bir lütfudur.”
Evet, hükümet ayrım gözetmeden her kademe ve etkiden kişiyi aynı tuttu, yetmedi, sivil vatandaşlar ve bebekleri de aynı torbaya attı ve ülkeyi açık cezaevi haline getirdi.
Dolayısıyla, 15 Temmuz olayı her ne kadar askeri bir darbe girişimi ise de, sonuçları ve etkileri itibariyle akıl ve mantık dışı bir etki ve mağduriyet alanı oluşturmuştur. Hükümete muhalif siyasi görüşe sahip her insan aynı “F…” torbasına doldurulmuştur. Öyle ki bu kümede dini bir cemaatle ilgisi olması mantıken imkansız olan ateistler, sosyalistler, komünistler, PKK’lılar da vardır ve hepsi aynı örgüte üye olmak veya destek vermekle itham edilmektedir.
Bunun dışında ihraç edilen kamu görevlilerinin kapsamı sadece askeri darbeye karışan askerler veya ihmali olabilecek üst düzey kamu görevlileri ile sınırlı kalmayıp, ülkenin en ücra beldesinde görev yapan, elektrik olmayan, telefon çekmeyen bir mezrada görev yapan sınıf öğretmeninden, devlet demiryollarında çalışan makasçılara kadar uzamış olması ayrı bir trajedidir.
Avrupa Sosyal Haklar Komitesi, komünist rejimlerde üstlendikleri hizmetler nedeni ile kamu hizmetinden çıkarılanların durumunu incelerken “demokratik toplumda zorunluluk” ölçütünü özgürce edinilen iş kavramına uygulamıştır. Komiteye göre, insanların özgürce iş edinebilme haklarına getirilecek sınırlamalar sadece kamu düzeni ve ulusal güvenlik alanında sorumlulukları bulunanlar veya bu nitelikte fonksiyonları yerine getirenler için öngörülmemişse demokratik bir toplumda zorunluluk niteliği taşıdığını söylemek de mümkün değildir.
Komitenin ifadesini şu şekilde yeniden formüle etmek mümkündür; sınırlamaya tabi olan kişi kamu düzeni ve ulusal güvenlikle ilgili sorumluluk üstlenip, kamu gücü ayrıcalıklarını kullanacaksa, bu durumda hizmetle kısıtlılık arasında bir illiyet bağı bulunduğu için, sınırlama demokratik toplumda zorunluluk olarak değerlendirilebilir. Ancak bu nitelikte görevler üstlenmeyecek kişilere, hem de sınırsız olarak belirli istihdam imkanlarının kapatılması demokratik bir toplumda kabul edilemez.
AKPM Rehber İlkeleri de, değinilen arındırma sürecinin, insan hakları ve demokrasiye tehdit teşkil eden pozisyonlarla sınırlı olması gerektiğini belirtmektedir. Bu uygulamanın, kamu gücü ayrıcalığı kullanan, insan hakları ihlaline neden olabilecek kişilerle sınırlı tutulmasını gerektirmektedir. Darbe yapma gücüne sahip bir general ile bir er, askeri öğrenci veya öğretmen aynı kategoride değerlendirilemez. Alt ve orta düzey kamu görevlileri bu işlemin muhatabı olmamalıdır.
Bir kişinin görevini, kendi kişisel kusurunu, çalıştığı dönemi dikkate alıp bireyselleştirme yapmadan uygulanan hizmetten çıkarma yaptırımlarının da sözleşmeye aykırı olduğu tespit edilmektedir. Adı geçen davada (Sidabras ve Dziautas) AİHM, KGB ile “hangi düzeyde bağı olduğuna bakmaksızın” herkesi kapsayan düzenlemelerin sözleşmeye aykırı olduğuna karar vermiştir.
Kerem Altıparmak’ın da belirttiği üzere, kamudan temizleme işlemleri, ceza hukuku ile benzerlik gösterdiği için kişinin “kusur”unun mutlaka değerlendirilmesi gerekir. AİHM, AKPM kararını hatırlatarak, hakkında işlem yapılan kişinin zorla mı yoksa kendi iradesiyle mi eski rejimle işbirliği yaptığının araştırılması gerektiğini belirtmiştir. Var olan koşullarda, kusurlu sayılamayacak kişilerin salt bir görevde olmaları haklarında işlem yapılmasını meşru gösteremez.
Kamudan çıkarmanın herhangi bir süre ile sınırlandırılmamış olması;
Türk ceza hukukunda hapis cezası müeyyidelerinde TCK 53. maddesine göre bazı hak mahrumiyetleri cezanın bir sonucu olarak öngörülmüştür. Faile verilen ceza ne kadar ağır olsa da, söz konusu mahrumiyetler belirli bir süre ile sınırlandırılmak zorundadır. Oysa idari bir yaptırım olarak uygulanan söz konusu ihraçlarda herhangi bir süre sınırlaması getirilmemiş ve ilgili düzenlemede bu mahrumiyetin “süresiz” olacağı kararlaştırılmıştır.
Olağanüstü zamanlarda ülkenin belirli ve ciddi bir tehlike altında olabileceği kabul edilebilir. Ancak bu tehlike ortadan kalktığında, söz konusu hak mahrumiyetlerinin kesintisiz şekilde devam edeceğini ve bunlara karşı tüm hukuk yollarının ilelebet kapalı olacağını ilan etmek ne ile açıklanabilir?
Doğu Avrupa davalarında AİHM, tam da bu nedenle zaman faktörünü dikkate almıştır. İddia edilen tehlike ortadan kalktıktan sonra yaptırımların devam etmesi insan haklarına aykırılık teşkil edeceğini belirtmektedir. Yine Anayasa Mahkemesi de, kişilerin kusurluluğunu ve suçun niteliğini dikkate alarak hak yoksunluğu sonucu doğuran kuralların, ölçülü olması gerekliliğini birçok kararında vurgulamıştır. Yüksek mahkeme, 25.2.2010 gün ve E. 2008/17, K. 2010/44 sayılı kararın gerekçesinde;
“Dava konusu düzenlemeler, meslek veya görevlerin özellikleri, suçların niteliği, bu suçlara verilen cezalar ve cezaların süresi, kasıtla veya taksirle işlenip işlenmediğine bakılmaması ve bir kademelendirme de yapılmaması ve bu suçlardan mahkûm olanların belirli meslekleri ve görevleri sürekli olarak icra edememeleri, işledikleri suçlara göre adaletli ve eylemle orantılı olmayan ölçüsüz bir hak yoksunluğuna yol açması nedeniyle anayasanın 2. maddesinde belirtilen ‘Hukuk Devleti’ ilkesine aykırıdır” demiştir.
Görüldüğü gibi AYM, hakkında mahkeme tarafından hüküm kurulmuş kişiler açısından bile sınırsız hak yoksunluğunu anayasaya aykırı bulmaktadır. Hakkında bırakın bir ceza yargılamasını, hiçbir soruşturma yapılmayan, savunma hakkı verilmeyen kişiler açısından durumun evleviyetle bu şekilde değerlendirilmesi gerekir.
Sonuç Olarak
Türkiye’de 15 Temmuz sonrası uygulanan bu yaptırımlar AİHM’in, AKPM’nin, Venedik Komisyonu’nun kriterlerine tamamıyla aykırı ve keyfi olduğu açıktır. AİHM’in, bağlantılı kurum ve gözlemcileriyle Türkiye’deki gelişmeleri yakinen takip ederken bu yazı dizisine konu olan davadaki “lustration/arındırma süreci” ile ilgili notu düşmüş olmasını büyük bir talihsizlik olarak kabul etmek gerekir.
Salt bu sorunun, mahkemenin uluslararası otoritesine ve tarafsızlığına gölge düşürme ihtimali vardır. Çünkü Türkiye’de uygulan söz konusu tavır ve yaptırımlara bakıldığında uygulanan yaptırımın bir arınma süreci değil açıkça soykırım olduğunu görmemek mümkün değildir.
Adı 17/25 yolsuzluk operasyonu olarak bilinen ve Erdoğan hükümeti üyelerine karşı başlatılan adli operasyon sonrası, hükümet bu soruşturmayı “Hizmet Hareketi” olarak bilinen dini grubun organize ettiği ve amaçlarının devleti yıkmak olduğunu açıklayarak bu cemaate karşı bir “savaş süreci” başlatmıştır. Kademeli olarak artan insanlık dışı politikalar 15 Temmuz sonrası tam bir kıyıma dönüşmüştür.
1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde soykırımın uluslararası kabul görmüş hukuki bir tanımı yapılmakta, kapsamı ve unsurları tarif edilmektedir. Bu tanım ve tarif, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’nde de aynen tekrarlanmaktadır.
Türkiye’de dini bir cemaate yönelik olduğu söylenen bu kıyımda, 80 bini aşan kişi tutuklanmış ve 500 binden fazla kişiye adli soruşturma açılmış, bunlardan birçoğu haftalarca gözaltında kalmış, kötü muamele görmüş, ülke adeta bir açık cezaevine dönüşmüştür.
Son 2.5 yılda nezarethane ve cezaevlerinde işkence veya tedaviye izin verilmeyen hastalıklar sebebiyle ölen insan sayısı 100’ü geçmiştir. Bir de cezaevinde uygulanan psikolojik işkence sonucu maruz kaldığı “sivil ölüm” politikasına dayanamayarak intihar eden insanları ekleyebilirsiniz. Darp, işkence ve hastalıklar sebebiyle sakat kalan yüzlerce insan, psikolojik hastalıklar sonucu sağlığı ciddi şekilde bozulanlar ve benzer sorunlara maruz kalanlar ise ayrı bir mağduriyet kategorisidir.
2013’ten bu yana “dehumanization/insanlıktan uzaklaştırma-canavarlaştırma” süreci olarak farklı isimlerle muhalif insanlara bir “etiketleme” yapılmış, toplumdan dışlanmış ve yer verilen örneklerde olduğu gibi yaşam koşulları bütünüyle zorlaştırılmıştır.
Anne babası birlikte tutuklananlardan zorunlu olarak devlet yurtlarına verilen çocuk sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Gerek TCK gerekse BM’nin kabul ettiği kriterlere göre Soykırım suçunun işlenmiş kabul edilmesi için aranan maddi unsurlardan birisi yeterli iken, birden fazlası çoktan oluşmuştur.
Avrupa’nın bir ülkesinde 21.yy’da böyle bir vahşet yaşanırken AİHM’in söz konusu başvurularda nasıl olup da hala “lustration” sorusunu tartıştığını, Türk yargı organlarını ve OHAL Komisyonunu “etkili hukuk yolu” olarak görebildiğini ve tek kalemde 50 bin başvuruyu nasıl iade edebildiğini anlamak mümkün değildir.
Bununla birlikte, her ne kadar iş kaygısı ve Türkiye’den aldığı parasal destek nedenleriyle AİHM, süreci öteliyor olsa da “lustration” konusu ile ilgili vermiş olduğu önceki içtihatlarından ayrı bir karar vermesi imkansızdır. Nihayetinde, Erdoğan rejiminin yapmış olduğu “kırım”ın düzeni sağlamaya yönelik bir temizlik olmayıp, tüm temel hakları yok eden ayrımcı soykırım niteliğindeki bir uygulama olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır.
Birleşmiş Milletler ve Avrupa kurumları ile İHD’lerin raporları ve bazı yabancı devlet mahkeme kararları bu yöndeki öncü işaretlerdir.
[Aziz Kamil Can] 7.3.2019 [TR724]
Sadece bu kişilerin eş ve çocuklarını da kattığımızda ülkede birkaç milyon silahlı etkin terörist bulunmaktadır ki bugüne kadar ülkenin varlığını devam ettirmesi tam olarak “Allah’ın bir lütfudur.”
Evet, hükümet ayrım gözetmeden her kademe ve etkiden kişiyi aynı tuttu, yetmedi, sivil vatandaşlar ve bebekleri de aynı torbaya attı ve ülkeyi açık cezaevi haline getirdi.
Dolayısıyla, 15 Temmuz olayı her ne kadar askeri bir darbe girişimi ise de, sonuçları ve etkileri itibariyle akıl ve mantık dışı bir etki ve mağduriyet alanı oluşturmuştur. Hükümete muhalif siyasi görüşe sahip her insan aynı “F…” torbasına doldurulmuştur. Öyle ki bu kümede dini bir cemaatle ilgisi olması mantıken imkansız olan ateistler, sosyalistler, komünistler, PKK’lılar da vardır ve hepsi aynı örgüte üye olmak veya destek vermekle itham edilmektedir.
Bunun dışında ihraç edilen kamu görevlilerinin kapsamı sadece askeri darbeye karışan askerler veya ihmali olabilecek üst düzey kamu görevlileri ile sınırlı kalmayıp, ülkenin en ücra beldesinde görev yapan, elektrik olmayan, telefon çekmeyen bir mezrada görev yapan sınıf öğretmeninden, devlet demiryollarında çalışan makasçılara kadar uzamış olması ayrı bir trajedidir.
Avrupa Sosyal Haklar Komitesi, komünist rejimlerde üstlendikleri hizmetler nedeni ile kamu hizmetinden çıkarılanların durumunu incelerken “demokratik toplumda zorunluluk” ölçütünü özgürce edinilen iş kavramına uygulamıştır. Komiteye göre, insanların özgürce iş edinebilme haklarına getirilecek sınırlamalar sadece kamu düzeni ve ulusal güvenlik alanında sorumlulukları bulunanlar veya bu nitelikte fonksiyonları yerine getirenler için öngörülmemişse demokratik bir toplumda zorunluluk niteliği taşıdığını söylemek de mümkün değildir.
Komitenin ifadesini şu şekilde yeniden formüle etmek mümkündür; sınırlamaya tabi olan kişi kamu düzeni ve ulusal güvenlikle ilgili sorumluluk üstlenip, kamu gücü ayrıcalıklarını kullanacaksa, bu durumda hizmetle kısıtlılık arasında bir illiyet bağı bulunduğu için, sınırlama demokratik toplumda zorunluluk olarak değerlendirilebilir. Ancak bu nitelikte görevler üstlenmeyecek kişilere, hem de sınırsız olarak belirli istihdam imkanlarının kapatılması demokratik bir toplumda kabul edilemez.
AKPM Rehber İlkeleri de, değinilen arındırma sürecinin, insan hakları ve demokrasiye tehdit teşkil eden pozisyonlarla sınırlı olması gerektiğini belirtmektedir. Bu uygulamanın, kamu gücü ayrıcalığı kullanan, insan hakları ihlaline neden olabilecek kişilerle sınırlı tutulmasını gerektirmektedir. Darbe yapma gücüne sahip bir general ile bir er, askeri öğrenci veya öğretmen aynı kategoride değerlendirilemez. Alt ve orta düzey kamu görevlileri bu işlemin muhatabı olmamalıdır.
Bir kişinin görevini, kendi kişisel kusurunu, çalıştığı dönemi dikkate alıp bireyselleştirme yapmadan uygulanan hizmetten çıkarma yaptırımlarının da sözleşmeye aykırı olduğu tespit edilmektedir. Adı geçen davada (Sidabras ve Dziautas) AİHM, KGB ile “hangi düzeyde bağı olduğuna bakmaksızın” herkesi kapsayan düzenlemelerin sözleşmeye aykırı olduğuna karar vermiştir.
Kerem Altıparmak’ın da belirttiği üzere, kamudan temizleme işlemleri, ceza hukuku ile benzerlik gösterdiği için kişinin “kusur”unun mutlaka değerlendirilmesi gerekir. AİHM, AKPM kararını hatırlatarak, hakkında işlem yapılan kişinin zorla mı yoksa kendi iradesiyle mi eski rejimle işbirliği yaptığının araştırılması gerektiğini belirtmiştir. Var olan koşullarda, kusurlu sayılamayacak kişilerin salt bir görevde olmaları haklarında işlem yapılmasını meşru gösteremez.
Kamudan çıkarmanın herhangi bir süre ile sınırlandırılmamış olması;
Türk ceza hukukunda hapis cezası müeyyidelerinde TCK 53. maddesine göre bazı hak mahrumiyetleri cezanın bir sonucu olarak öngörülmüştür. Faile verilen ceza ne kadar ağır olsa da, söz konusu mahrumiyetler belirli bir süre ile sınırlandırılmak zorundadır. Oysa idari bir yaptırım olarak uygulanan söz konusu ihraçlarda herhangi bir süre sınırlaması getirilmemiş ve ilgili düzenlemede bu mahrumiyetin “süresiz” olacağı kararlaştırılmıştır.
Olağanüstü zamanlarda ülkenin belirli ve ciddi bir tehlike altında olabileceği kabul edilebilir. Ancak bu tehlike ortadan kalktığında, söz konusu hak mahrumiyetlerinin kesintisiz şekilde devam edeceğini ve bunlara karşı tüm hukuk yollarının ilelebet kapalı olacağını ilan etmek ne ile açıklanabilir?
Doğu Avrupa davalarında AİHM, tam da bu nedenle zaman faktörünü dikkate almıştır. İddia edilen tehlike ortadan kalktıktan sonra yaptırımların devam etmesi insan haklarına aykırılık teşkil edeceğini belirtmektedir. Yine Anayasa Mahkemesi de, kişilerin kusurluluğunu ve suçun niteliğini dikkate alarak hak yoksunluğu sonucu doğuran kuralların, ölçülü olması gerekliliğini birçok kararında vurgulamıştır. Yüksek mahkeme, 25.2.2010 gün ve E. 2008/17, K. 2010/44 sayılı kararın gerekçesinde;
“Dava konusu düzenlemeler, meslek veya görevlerin özellikleri, suçların niteliği, bu suçlara verilen cezalar ve cezaların süresi, kasıtla veya taksirle işlenip işlenmediğine bakılmaması ve bir kademelendirme de yapılmaması ve bu suçlardan mahkûm olanların belirli meslekleri ve görevleri sürekli olarak icra edememeleri, işledikleri suçlara göre adaletli ve eylemle orantılı olmayan ölçüsüz bir hak yoksunluğuna yol açması nedeniyle anayasanın 2. maddesinde belirtilen ‘Hukuk Devleti’ ilkesine aykırıdır” demiştir.
Görüldüğü gibi AYM, hakkında mahkeme tarafından hüküm kurulmuş kişiler açısından bile sınırsız hak yoksunluğunu anayasaya aykırı bulmaktadır. Hakkında bırakın bir ceza yargılamasını, hiçbir soruşturma yapılmayan, savunma hakkı verilmeyen kişiler açısından durumun evleviyetle bu şekilde değerlendirilmesi gerekir.
Sonuç Olarak
Türkiye’de 15 Temmuz sonrası uygulanan bu yaptırımlar AİHM’in, AKPM’nin, Venedik Komisyonu’nun kriterlerine tamamıyla aykırı ve keyfi olduğu açıktır. AİHM’in, bağlantılı kurum ve gözlemcileriyle Türkiye’deki gelişmeleri yakinen takip ederken bu yazı dizisine konu olan davadaki “lustration/arındırma süreci” ile ilgili notu düşmüş olmasını büyük bir talihsizlik olarak kabul etmek gerekir.
Salt bu sorunun, mahkemenin uluslararası otoritesine ve tarafsızlığına gölge düşürme ihtimali vardır. Çünkü Türkiye’de uygulan söz konusu tavır ve yaptırımlara bakıldığında uygulanan yaptırımın bir arınma süreci değil açıkça soykırım olduğunu görmemek mümkün değildir.
Adı 17/25 yolsuzluk operasyonu olarak bilinen ve Erdoğan hükümeti üyelerine karşı başlatılan adli operasyon sonrası, hükümet bu soruşturmayı “Hizmet Hareketi” olarak bilinen dini grubun organize ettiği ve amaçlarının devleti yıkmak olduğunu açıklayarak bu cemaate karşı bir “savaş süreci” başlatmıştır. Kademeli olarak artan insanlık dışı politikalar 15 Temmuz sonrası tam bir kıyıma dönüşmüştür.
1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin 2. maddesinde soykırımın uluslararası kabul görmüş hukuki bir tanımı yapılmakta, kapsamı ve unsurları tarif edilmektedir. Bu tanım ve tarif, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’nde de aynen tekrarlanmaktadır.
Türkiye’de dini bir cemaate yönelik olduğu söylenen bu kıyımda, 80 bini aşan kişi tutuklanmış ve 500 binden fazla kişiye adli soruşturma açılmış, bunlardan birçoğu haftalarca gözaltında kalmış, kötü muamele görmüş, ülke adeta bir açık cezaevine dönüşmüştür.
Son 2.5 yılda nezarethane ve cezaevlerinde işkence veya tedaviye izin verilmeyen hastalıklar sebebiyle ölen insan sayısı 100’ü geçmiştir. Bir de cezaevinde uygulanan psikolojik işkence sonucu maruz kaldığı “sivil ölüm” politikasına dayanamayarak intihar eden insanları ekleyebilirsiniz. Darp, işkence ve hastalıklar sebebiyle sakat kalan yüzlerce insan, psikolojik hastalıklar sonucu sağlığı ciddi şekilde bozulanlar ve benzer sorunlara maruz kalanlar ise ayrı bir mağduriyet kategorisidir.
2013’ten bu yana “dehumanization/insanlıktan uzaklaştırma-canavarlaştırma” süreci olarak farklı isimlerle muhalif insanlara bir “etiketleme” yapılmış, toplumdan dışlanmış ve yer verilen örneklerde olduğu gibi yaşam koşulları bütünüyle zorlaştırılmıştır.
Anne babası birlikte tutuklananlardan zorunlu olarak devlet yurtlarına verilen çocuk sayısı azımsanmayacak ölçüdedir. Gerek TCK gerekse BM’nin kabul ettiği kriterlere göre Soykırım suçunun işlenmiş kabul edilmesi için aranan maddi unsurlardan birisi yeterli iken, birden fazlası çoktan oluşmuştur.
Avrupa’nın bir ülkesinde 21.yy’da böyle bir vahşet yaşanırken AİHM’in söz konusu başvurularda nasıl olup da hala “lustration” sorusunu tartıştığını, Türk yargı organlarını ve OHAL Komisyonunu “etkili hukuk yolu” olarak görebildiğini ve tek kalemde 50 bin başvuruyu nasıl iade edebildiğini anlamak mümkün değildir.
Bununla birlikte, her ne kadar iş kaygısı ve Türkiye’den aldığı parasal destek nedenleriyle AİHM, süreci öteliyor olsa da “lustration” konusu ile ilgili vermiş olduğu önceki içtihatlarından ayrı bir karar vermesi imkansızdır. Nihayetinde, Erdoğan rejiminin yapmış olduğu “kırım”ın düzeni sağlamaya yönelik bir temizlik olmayıp, tüm temel hakları yok eden ayrımcı soykırım niteliğindeki bir uygulama olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır.
Birleşmiş Milletler ve Avrupa kurumları ile İHD’lerin raporları ve bazı yabancı devlet mahkeme kararları bu yöndeki öncü işaretlerdir.
[Aziz Kamil Can] 7.3.2019 [TR724]
Ajax’ın resitali, Real’in çöküşü [Hasan Cücük]
Şampiyonlar Ligi grup maçları sona erdi. Ajax tam 13 yıl aradan sonra son 16’ya kalmanın sevincini yaşıyor. Bir zamanlar Avrupa futboluna damga vuran bir kulüp için bu başarı sayılır mı tartışılır. Ancak bir gerçek var ki; Hollanda futbolu son yıllarda bir çöküş yaşıyor. Ajax’ta bu çöküşten nasibini aldı. Hem de ilk sırada. Bu şartlarda Ajax’ın gruptan çıkmasının bir başarı olarak addedilmesi doğal. Son 16 turunda rakibin adının Real Madrid olması ‘Buraya kadarmış’ yorumlarını yaptırdı. Böyle düşünenler haksız değildi.
Ajax’ın Avrupa’da fırtına gibi estiği yıllar çok gerilerde kalmıştı. 1995’de Şampiyonlar Ligi finalinde Milan’ı Kluivert’in golüyle 1-0 yenen Ajax kupayı müzesine götürüyordu. Bu sadece bir kupa kazanmak değildi. Avrupa futbolu Ajax’ın harika çocuklarıyla tanışıyordu. Ajax bir yıl sonra yine finale kalıyordu. Bu kez rakibi bir başka İtalyan devi Juventus’tu. 1-1 biten maçta kupanın sahibi penaltılar sonunda Juventus oluyordu. İki yıl üst üste finale kalıp, birini kazanan Ajax, 1970’li yılların başında Avrupa futboluna damga vurduğu yıllara selam gönderiyordu. 1997’de yarı finalde kadar gelen Ajax’ın final yürüyüşüne bir yıl önce kupayı kaybettiği Juventus engel oluyordu. Bu Ajax’ın Devler Ligi’nde son büyük başarısı oluyordu. Ardından Ajax’ın sıradanlaştığı, gruptan çıkamadığı yıllar başlıyordu.
Ajax’ın grup maçlarında Bayern Münih’e karşı ortaya koyduğu oyun dikkatleri çekmişti. Alman Panzeri’ne her iki maçta da yenilmemişti. Son 16 turundaki rakip oldukça dişliydi. Son 3 yılı üst üste son 5 yılda ise Şampiyonlar Ligi’ni 4 kez kazanmış bir rakipti; Real Madrid. Sezon başında süperstarı Cristiano Ronaldo’yu satması, teknik patron Zidane’nin takımı bırakması Real Madrid’in gücüne önemli darbe vurmuştu. La Liga’da şampiyonluk yarışına havlu atan, Kral Kupası’ndan elenen Real Madrid için tutunduğu tek dal olarak Şampiyonlar Ligi kalmıştı. İlk maçı deplasmanda 2-1 kazanmanın avantajına sahipti.
İlk maçı Real kazanmıştı ama oyunun hak edeni Ajax’tı. Futbol sonuç demek olunca ne kadar iyi oynarsanız oynayın skor tabelası önemliydi. 90 dakika sonunda skor tabelasında Real Madrid üstünlüğü vardı. Turu garanti gören kaptan Sergio Ramos bilinçli sarı kart görerek rövanşta cezalı duruma düşüyordu. Bir anlamda Ramos kendini sonraki turlara hazırlıyordu. İstatistiklerde Real diyordu. Şampiyonlar Ligi eleme turlarında ilk maçı deplasmanda 2-1 kazanan 9 takımdan şu ana kadar 8’i turu geçmişti. Bu istatistiği Real Madrid 9. takım olarak devam ettirmek istiyordu. Dahası vardı. Real Madrid, Ajax’a karşı oynadığı son 7 maçta rakip filelere 21 gol atmış, kalesinde sadece 3 gol görmüştü. 2012’deki son buluşmadaki her iki maçı da 4-1’lik skorla Real kazanmıştı.
78 bin taraftarı önünde Real Madrid, Barcelona’ya karşı El Clasico’da üst üste iki maçı da kaybetmenin şokunu Ajax’ı bir kez daha yenerek unutturmak istiyordu. Facia giden sezonda başka şansı da yoktu. Maça iyi başlayan taraf Real’di. Henüz maçın başında Varane’nin kafası direkten dönüyordu. Top ağlarla buluşmuş olsa Real için maç 4. dakikada bitmiş olacaktı. Sonra mı? Ajax şov başladı. Dusan Tadic bir orkestra şefi gibi sahneye çıktı. Tadic’e Hakim Ziyech, Neres, Schöne, Frenkie de Jong, Van de Beek, Blind ve kaleci Onana eşlik etti. Ajax’ta işlemeyen çark yoktu. Karşılarında Real Madrid değilde, 3. sınıf bir Avrupa takımı var gibiydi. Atın Top’un sahibi Modric başta olmak tüm Real’li yıldızlar şaşkındı. Dünyanın en iyi kalecilerinden biri olan Thibuat Cortois, kalesine gelen 8 topun 4’ünü filelerinde görmenin çaresizliğini yaşıyordu. Varane’nin kafa şutu gol olsa bile Ajax’ın pes etmeye niyeti olmadığı sonraki dakikalarda ortaya çıkıyordu. Devre biterken Ajax turu getirecek 2 golü bulmuştu. 90 dakika sonrasında ise skor tabelasında 4-1 Hollanda ekibinin üstünlüğü vardı. Real Madrid, Avrupa kupalarında en ağır iç saha hezimetini alıyordu. Mart ayının başında iddialı olduğu 3 kulvar olan lig, kupa ve Avrupa’ya havlu atıyordu.
Real Madrid 1994-95 UEFA Kupası’nda Danimarka’nın Odense takıma karşı deplasmanda ilk maçı kazanıp kendi evinde turnuvaya veda etmişti. Tarihinde ikinci defa, Ajax karşısında ilk maçı deplasmanda kazanmasına rağmen bir Avrupa kupasına daha veda ediyordu. Chelsea’dan sonra son şampiyon olarak çeyrek finale kalamayan ikinci takım oluyordu. Chelsea, 2012-13 sezonunda gruptan çıkamamıştı. Rakamlar Real Madrid için hep olumsuzdu. 2004’ten bu yana evinde oynadığı 4 resmi maçıda peş peşe kaybediyordu.
Ajax’ın sahaya çıkan ilk 11’inden 6 oyuncu 19-21 yaşları arasındaydı. Takımın en yaşlıları 32 yaşındaki Danimarkalı Lasse Schöne, 30 yaşındaki Sırp Dusan Tadic ve 28 yaşındaki Daley Blind’di. Bu aslında Ajax için sıradan bir durum. En belirgin özelliği gençleri parlatmak olan bir kulüp zaten. Sıradışı olan uzun yıllar sonra Ajax’ın gençleri başarılarını Hollanda dışına taşıdı. Bakalım bu kadro Ajax’ı nereye kadar götürecek. Şurası bir gerçek ki; Ajax’ın birçok yıldızını sezon sonunda büyük kulüplerde görmemiz sürpriz olmayacak. Nitekim Barcelona, 21 yaşındaki orta saha oyuncusu Frenkie de Jong’i 75 milyon Euro’ya geçtiğimiz aylarda renklerine bağlamıştı. Genç yıldız sezon sonunda Barcelona kadrosuna katılacak.
Ajax parlarken, Real Madrid çöküşü yaşadı. Bu sezon tam bir fiyasko oldu. Lopetegui ile başladıkları sezona Solari yönetiminde devam ediyorlar ama ‘emanetçi’ hocanında ömrünün uzun olmayacağı ortaya çıktı. Zidane’lı yükseliş dönemi yerini çöküşe bıraktı. Sezonun bitimiyle Real’de çok taşlar yerinden oynayacaktır.
[Hasan Cücük] 7.3.2019 [TR724]
Ajax’ın Avrupa’da fırtına gibi estiği yıllar çok gerilerde kalmıştı. 1995’de Şampiyonlar Ligi finalinde Milan’ı Kluivert’in golüyle 1-0 yenen Ajax kupayı müzesine götürüyordu. Bu sadece bir kupa kazanmak değildi. Avrupa futbolu Ajax’ın harika çocuklarıyla tanışıyordu. Ajax bir yıl sonra yine finale kalıyordu. Bu kez rakibi bir başka İtalyan devi Juventus’tu. 1-1 biten maçta kupanın sahibi penaltılar sonunda Juventus oluyordu. İki yıl üst üste finale kalıp, birini kazanan Ajax, 1970’li yılların başında Avrupa futboluna damga vurduğu yıllara selam gönderiyordu. 1997’de yarı finalde kadar gelen Ajax’ın final yürüyüşüne bir yıl önce kupayı kaybettiği Juventus engel oluyordu. Bu Ajax’ın Devler Ligi’nde son büyük başarısı oluyordu. Ardından Ajax’ın sıradanlaştığı, gruptan çıkamadığı yıllar başlıyordu.
Ajax’ın grup maçlarında Bayern Münih’e karşı ortaya koyduğu oyun dikkatleri çekmişti. Alman Panzeri’ne her iki maçta da yenilmemişti. Son 16 turundaki rakip oldukça dişliydi. Son 3 yılı üst üste son 5 yılda ise Şampiyonlar Ligi’ni 4 kez kazanmış bir rakipti; Real Madrid. Sezon başında süperstarı Cristiano Ronaldo’yu satması, teknik patron Zidane’nin takımı bırakması Real Madrid’in gücüne önemli darbe vurmuştu. La Liga’da şampiyonluk yarışına havlu atan, Kral Kupası’ndan elenen Real Madrid için tutunduğu tek dal olarak Şampiyonlar Ligi kalmıştı. İlk maçı deplasmanda 2-1 kazanmanın avantajına sahipti.
İlk maçı Real kazanmıştı ama oyunun hak edeni Ajax’tı. Futbol sonuç demek olunca ne kadar iyi oynarsanız oynayın skor tabelası önemliydi. 90 dakika sonunda skor tabelasında Real Madrid üstünlüğü vardı. Turu garanti gören kaptan Sergio Ramos bilinçli sarı kart görerek rövanşta cezalı duruma düşüyordu. Bir anlamda Ramos kendini sonraki turlara hazırlıyordu. İstatistiklerde Real diyordu. Şampiyonlar Ligi eleme turlarında ilk maçı deplasmanda 2-1 kazanan 9 takımdan şu ana kadar 8’i turu geçmişti. Bu istatistiği Real Madrid 9. takım olarak devam ettirmek istiyordu. Dahası vardı. Real Madrid, Ajax’a karşı oynadığı son 7 maçta rakip filelere 21 gol atmış, kalesinde sadece 3 gol görmüştü. 2012’deki son buluşmadaki her iki maçı da 4-1’lik skorla Real kazanmıştı.
78 bin taraftarı önünde Real Madrid, Barcelona’ya karşı El Clasico’da üst üste iki maçı da kaybetmenin şokunu Ajax’ı bir kez daha yenerek unutturmak istiyordu. Facia giden sezonda başka şansı da yoktu. Maça iyi başlayan taraf Real’di. Henüz maçın başında Varane’nin kafası direkten dönüyordu. Top ağlarla buluşmuş olsa Real için maç 4. dakikada bitmiş olacaktı. Sonra mı? Ajax şov başladı. Dusan Tadic bir orkestra şefi gibi sahneye çıktı. Tadic’e Hakim Ziyech, Neres, Schöne, Frenkie de Jong, Van de Beek, Blind ve kaleci Onana eşlik etti. Ajax’ta işlemeyen çark yoktu. Karşılarında Real Madrid değilde, 3. sınıf bir Avrupa takımı var gibiydi. Atın Top’un sahibi Modric başta olmak tüm Real’li yıldızlar şaşkındı. Dünyanın en iyi kalecilerinden biri olan Thibuat Cortois, kalesine gelen 8 topun 4’ünü filelerinde görmenin çaresizliğini yaşıyordu. Varane’nin kafa şutu gol olsa bile Ajax’ın pes etmeye niyeti olmadığı sonraki dakikalarda ortaya çıkıyordu. Devre biterken Ajax turu getirecek 2 golü bulmuştu. 90 dakika sonrasında ise skor tabelasında 4-1 Hollanda ekibinin üstünlüğü vardı. Real Madrid, Avrupa kupalarında en ağır iç saha hezimetini alıyordu. Mart ayının başında iddialı olduğu 3 kulvar olan lig, kupa ve Avrupa’ya havlu atıyordu.
Real Madrid 1994-95 UEFA Kupası’nda Danimarka’nın Odense takıma karşı deplasmanda ilk maçı kazanıp kendi evinde turnuvaya veda etmişti. Tarihinde ikinci defa, Ajax karşısında ilk maçı deplasmanda kazanmasına rağmen bir Avrupa kupasına daha veda ediyordu. Chelsea’dan sonra son şampiyon olarak çeyrek finale kalamayan ikinci takım oluyordu. Chelsea, 2012-13 sezonunda gruptan çıkamamıştı. Rakamlar Real Madrid için hep olumsuzdu. 2004’ten bu yana evinde oynadığı 4 resmi maçıda peş peşe kaybediyordu.
Ajax’ın sahaya çıkan ilk 11’inden 6 oyuncu 19-21 yaşları arasındaydı. Takımın en yaşlıları 32 yaşındaki Danimarkalı Lasse Schöne, 30 yaşındaki Sırp Dusan Tadic ve 28 yaşındaki Daley Blind’di. Bu aslında Ajax için sıradan bir durum. En belirgin özelliği gençleri parlatmak olan bir kulüp zaten. Sıradışı olan uzun yıllar sonra Ajax’ın gençleri başarılarını Hollanda dışına taşıdı. Bakalım bu kadro Ajax’ı nereye kadar götürecek. Şurası bir gerçek ki; Ajax’ın birçok yıldızını sezon sonunda büyük kulüplerde görmemiz sürpriz olmayacak. Nitekim Barcelona, 21 yaşındaki orta saha oyuncusu Frenkie de Jong’i 75 milyon Euro’ya geçtiğimiz aylarda renklerine bağlamıştı. Genç yıldız sezon sonunda Barcelona kadrosuna katılacak.
Ajax parlarken, Real Madrid çöküşü yaşadı. Bu sezon tam bir fiyasko oldu. Lopetegui ile başladıkları sezona Solari yönetiminde devam ediyorlar ama ‘emanetçi’ hocanında ömrünün uzun olmayacağı ortaya çıktı. Zidane’lı yükseliş dönemi yerini çöküşe bıraktı. Sezonun bitimiyle Real’de çok taşlar yerinden oynayacaktır.
[Hasan Cücük] 7.3.2019 [TR724]
İyi ki varsınız [Fatma Betül Meriç]
“Ya Rasulallah! Amellerin Allah’a en sevgili olanı hangisidir?
Diye sorulduğunda;
“Amellerin Allah’a en sevgili olanı; bir kardeşine teselli vermen veya onu sevindirmen veya onun bir sıkıntısını gidermen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını doyurmandır.” Buyurmuşlardır.
(Hadis-i Şerif)
Kendisinden 14 asır sonra gelen, -umulur ki- “Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim.” muştusuna mazhar olan. Yazıcı meleklerin kainattaki her şeyden evvel isimlerini salihler defterine kaydettiği asil kahramanlara selam olsun.
Asrın yiğitlerini, kardeşleri önce kuyuya atıp, sonra köle pazarına satmadılar belki ama, onlar da Yusufi bir çilenin sabır erleri oldular. Masum olduklarını sağır sultan bile duyup bildiği halde, kendilerine kardeş bildikleri, müslüman görünümlü muktedirler eliyle hürriyetlerinden oldular.
Dört duvar, üç beş parça kıyafet, az bir azık ile bir nevi inzivaya durdular.
Kader kalemi, kiminin adının önüne zalim sıfatını ekledi, kimine mazlum.
Kimi Yusuf oldu zindanlarda, kimi küheylan olup düşmediği zindanın çilesini de çekti arkadaşlarının hesabına.
Kimi hicret yollarında ıslattı göz pınarlarını, arkasına baka baka gitti.
Kimi gidemeyip ruhunu teslim etti, karanlık derin sularda.
Eksildik. azaldık.
Kimimiz içerdeydi, hatta kalbimiz içerdeki Yusuflarla bir atıyordu demir parmaklıklar ardında.
Kimimiz dışardaydı ama mahkumdu dört duvara bir küçük odaya.
Kimimizin ellerindeydi kelepçeler. Kimimizin ellerinde görünmez kelepçeler, ayağında pranga.
Gidemediğimiz yolların, göremediğimiz dostların hasreti ağır gelince kimimize. Duruverdi kalbimiz. Koşmaktan yorulan küheylanların çatlayıp ölmesi misali.
Kimimiz hastalıklara gark oldu. Kimimizin baktığı, koruyup kolladığı ailesi birken iki oldu. Üç oldu beş oldu.
Yetmedi yüce gönüllü, isimleri ebediyet defterine altın harflerle nakşedilesi bu asil kahramanlara. Yetmedi ve “Hel min mezid?” dercesine bambaşka şehirlerin Yusuf yolunu bekleyenlerinin de sırtını sıvazladılar. “Buradayız”, dediler. “Yalnız değilsiniz. Biz varız. “
Kimi, gözünün yaşını silmeye gittiği tutuklu yakınları ile gözyaşı döktü. Oturup ağladı “Erkekler de ağlar mı?” diyenlere inat. Rikkat, her kalpte bulunmazdı zira. Diğergamlık, fedakarlık, en çok da isimleri bize sır, Yaradan’a ayan olan yiğitlere yakışırdı.
Kimi, çarçabuk dolduruverdi market poşetlerini, sevindirdi evin miniklerini. Sırtına hem kadının hem de erkeğin yükü yüklenmiş annelerin yükünü hafifletti. Gözyaşları, şimdi evde ne eksik varsa biliyormuş gibi alınan, çocukların en sevdiği çikolata ile muzu bile unutmayan bu muhabbet fedailerinin uğruna dökülmekteydi.
“Allah sayılarınızı arttırsın” diyordu, büyükler. “Birlerinizi bin eylesin, ayağınıza taş değmesin sizin. Rabbim sizleri esirgesin. Değil mi ki, Yusuf oldu oğlum, eksildi bir yanım şu ihtiyarlık zamanında. Değil mi ki hastalıklarımın en şiddetli anında böyle bir imtihan geldi başımıza. Evvel zannetmiştim ki, bir oğlum vardı ama o da yok oldu. Esaret altında. Şimdi gördüm ki, gelinim torunlarım sahipsiz kalmamış asla. Onlar inayet altında. Evet, rızık birdir, değişmez ve kimse de kimsenin rızkını yiyemez amma. Sizi böyle görüverince, oğlumu görmüş gibi oldum karşımda. Rabbim, bir oğlumu muvakketen yanımdan aldı. Bir değil, iki değil bir sürü ağzı dualı, alnı secdeli, temiz yüzlü, konuştu mu ağzından hayır çıkan evlatlar verdi bana. Hamd olsun Rabbim sana, bu evlatlarımı Yusuflarımız ile bir eyle, birlikte koy cennetine. Dünyada gözet, sakın ve kolla. Rızıklarına bereket ver, işlerine suhulet. Evlerine huzur ve sükunet. Evlatlarını salihlerden olmayı nasip et. Bizi de bu yiğitlerle haşret!
Kimimiz Yusuf olduk, düştük zindana. Kimimizin bahtında Yakup olmak vardı sarıldık bir kanlı gömleğe.
Kanlı gözyaşı akıtmaya da, ağlamaktan gözlerimizin görmez olmasına da fırsat vermedi bu yiğitler.
21.yy da, olanca ekonomik sıkıntıya, günlük telaşlara ve dünyanın hay u huyuna karşı unutmadılar bizleri. Hiç akıllarından çıkarmadılar belli ki.
***
Cüzdanında kalan son parasını, -o gün bir ihtiyaç sahibi için- gözünü kırpmadan hiç tereddüt etmeden veren de oydu.
Evde ateşler içinde yanan kendi evladını hanımına emanet edip, babası tutuklu bulunan yavrunun imdadına koşan da.
Evinden önce market alışverişini en ince ayrıntısına kadar yapıp da, kendi evi için alması gerekenleri unutup, unuttuğunu dahi unutacak kadar fena-fi’l-ihvan olan da.
Kardeşleri daracık bir hücrede yatıyor diye yumuşak döşeğinde yatmaya utanan da oydu.
Az yemekle iktifa ediyor diye, yediği porsiyonları azaltan da.
Gülümsemek belki ama, kardeşlerinin yokluğunda şöyle ağız dolusu gülmeyi kendine yasaklayan da.
“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyen bir üstada talebe olmuşken, ben neden içerde değilim Rabbim, bu imtihanı bana niye vermedi, yoksa Rabbim beni sevmiyor mu diye hayıflanan da.
Sıkıntıdan bu yaşında saçlarında aklar düşen, zayıflayan. Gayretlerine gayret, dualarına dua ekleyip bir gergef dokur gibi azimle, bir örümcek ağ yapar gibi hassasiyetle yürüyen, koşan ama asla durmayan kahramanlar. Bu zamanın destanını yazanlar işte onlar.
Onlar, “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada, bir kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır. Birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir” diyen Ebu’l Hasan Harekani’nin dergahında diz kırmış, boyun bükmüşlerdir.
Onlar, bu asrın vefa erenleri, kardeşlik destanının en güzel kafiyeleri, henüz yazılmamış ama kelimelere yetmeyecek hislerle yaşanmış olayların başrolleri.
Hayat filminde, replikleri hep iyilikle güzellikle yazılmış olan aktörler onlar.
Her şeyin bozulup kokuştuğu bir asırda, burcu burcu gül, ıtır ıtır esenlik sunanlar.
Yokluları hissedilmesin diye bahtına Yusuf olmak düşmüşlerin, onlar için de koşturanlar.
Onlar adına da koşanlar. Yorulsalar da durmayan, bir karınca ezmekten bile çekinen kahramanlar.
Ey! Gönü evleri dünyalardan geniş “Muhabbet Fedaileri”.
Bu ismi size Zamanın Bedii vermişti. “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok”, demişti. Ve eklemişti:
“İşte ey Risale-i Nûr şakirtleri ve Kur’ânın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzalarıyız. ve hayat-ı ebediye içindeki saâdet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz.. Ve sahil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden bin yüz on bir kuvvet-i mânevîyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmak ile tesanüt ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz. Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazîfe ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi.. demişti. Kenetlenin buyurmuşlardı hasılı, “kalmasın el uzatmadığınız bir mahzun gönül!”
Kelimelerin kifayetsiz, acıların dilsiz, ızdırapların çeşitli olduğu şu ateşten günlerde; su gibi ekmek gibi hava gibi ilaç gibi geldiniz baharı bekleyen sinelelere.
Umut oldunuz, ümit verdiniz. Ağlamaları gülmelere çevirdiniz.
Rüyalarda görülen ve “Kardeşlerim!” seslenişine mazhar olan kutlular siz miydiniz?
Öyleyse, iyi ki varsınız, hoş geldiniz…
[Fatma Betül Meriç] 7.3.2019 [TR724]
Diye sorulduğunda;
“Amellerin Allah’a en sevgili olanı; bir kardeşine teselli vermen veya onu sevindirmen veya onun bir sıkıntısını gidermen veya borcunu ödeyivermen veya açlığını doyurmandır.” Buyurmuşlardır.
(Hadis-i Şerif)
Kendisinden 14 asır sonra gelen, -umulur ki- “Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim.” muştusuna mazhar olan. Yazıcı meleklerin kainattaki her şeyden evvel isimlerini salihler defterine kaydettiği asil kahramanlara selam olsun.
Asrın yiğitlerini, kardeşleri önce kuyuya atıp, sonra köle pazarına satmadılar belki ama, onlar da Yusufi bir çilenin sabır erleri oldular. Masum olduklarını sağır sultan bile duyup bildiği halde, kendilerine kardeş bildikleri, müslüman görünümlü muktedirler eliyle hürriyetlerinden oldular.
Dört duvar, üç beş parça kıyafet, az bir azık ile bir nevi inzivaya durdular.
Kader kalemi, kiminin adının önüne zalim sıfatını ekledi, kimine mazlum.
Kimi Yusuf oldu zindanlarda, kimi küheylan olup düşmediği zindanın çilesini de çekti arkadaşlarının hesabına.
Kimi hicret yollarında ıslattı göz pınarlarını, arkasına baka baka gitti.
Kimi gidemeyip ruhunu teslim etti, karanlık derin sularda.
Eksildik. azaldık.
Kimimiz içerdeydi, hatta kalbimiz içerdeki Yusuflarla bir atıyordu demir parmaklıklar ardında.
Kimimiz dışardaydı ama mahkumdu dört duvara bir küçük odaya.
Kimimizin ellerindeydi kelepçeler. Kimimizin ellerinde görünmez kelepçeler, ayağında pranga.
Gidemediğimiz yolların, göremediğimiz dostların hasreti ağır gelince kimimize. Duruverdi kalbimiz. Koşmaktan yorulan küheylanların çatlayıp ölmesi misali.
Kimimiz hastalıklara gark oldu. Kimimizin baktığı, koruyup kolladığı ailesi birken iki oldu. Üç oldu beş oldu.
Yetmedi yüce gönüllü, isimleri ebediyet defterine altın harflerle nakşedilesi bu asil kahramanlara. Yetmedi ve “Hel min mezid?” dercesine bambaşka şehirlerin Yusuf yolunu bekleyenlerinin de sırtını sıvazladılar. “Buradayız”, dediler. “Yalnız değilsiniz. Biz varız. “
Kimi, gözünün yaşını silmeye gittiği tutuklu yakınları ile gözyaşı döktü. Oturup ağladı “Erkekler de ağlar mı?” diyenlere inat. Rikkat, her kalpte bulunmazdı zira. Diğergamlık, fedakarlık, en çok da isimleri bize sır, Yaradan’a ayan olan yiğitlere yakışırdı.
Kimi, çarçabuk dolduruverdi market poşetlerini, sevindirdi evin miniklerini. Sırtına hem kadının hem de erkeğin yükü yüklenmiş annelerin yükünü hafifletti. Gözyaşları, şimdi evde ne eksik varsa biliyormuş gibi alınan, çocukların en sevdiği çikolata ile muzu bile unutmayan bu muhabbet fedailerinin uğruna dökülmekteydi.
“Allah sayılarınızı arttırsın” diyordu, büyükler. “Birlerinizi bin eylesin, ayağınıza taş değmesin sizin. Rabbim sizleri esirgesin. Değil mi ki, Yusuf oldu oğlum, eksildi bir yanım şu ihtiyarlık zamanında. Değil mi ki hastalıklarımın en şiddetli anında böyle bir imtihan geldi başımıza. Evvel zannetmiştim ki, bir oğlum vardı ama o da yok oldu. Esaret altında. Şimdi gördüm ki, gelinim torunlarım sahipsiz kalmamış asla. Onlar inayet altında. Evet, rızık birdir, değişmez ve kimse de kimsenin rızkını yiyemez amma. Sizi böyle görüverince, oğlumu görmüş gibi oldum karşımda. Rabbim, bir oğlumu muvakketen yanımdan aldı. Bir değil, iki değil bir sürü ağzı dualı, alnı secdeli, temiz yüzlü, konuştu mu ağzından hayır çıkan evlatlar verdi bana. Hamd olsun Rabbim sana, bu evlatlarımı Yusuflarımız ile bir eyle, birlikte koy cennetine. Dünyada gözet, sakın ve kolla. Rızıklarına bereket ver, işlerine suhulet. Evlerine huzur ve sükunet. Evlatlarını salihlerden olmayı nasip et. Bizi de bu yiğitlerle haşret!
Kimimiz Yusuf olduk, düştük zindana. Kimimizin bahtında Yakup olmak vardı sarıldık bir kanlı gömleğe.
Kanlı gözyaşı akıtmaya da, ağlamaktan gözlerimizin görmez olmasına da fırsat vermedi bu yiğitler.
21.yy da, olanca ekonomik sıkıntıya, günlük telaşlara ve dünyanın hay u huyuna karşı unutmadılar bizleri. Hiç akıllarından çıkarmadılar belli ki.
***
Cüzdanında kalan son parasını, -o gün bir ihtiyaç sahibi için- gözünü kırpmadan hiç tereddüt etmeden veren de oydu.
Evde ateşler içinde yanan kendi evladını hanımına emanet edip, babası tutuklu bulunan yavrunun imdadına koşan da.
Evinden önce market alışverişini en ince ayrıntısına kadar yapıp da, kendi evi için alması gerekenleri unutup, unuttuğunu dahi unutacak kadar fena-fi’l-ihvan olan da.
Kardeşleri daracık bir hücrede yatıyor diye yumuşak döşeğinde yatmaya utanan da oydu.
Az yemekle iktifa ediyor diye, yediği porsiyonları azaltan da.
Gülümsemek belki ama, kardeşlerinin yokluğunda şöyle ağız dolusu gülmeyi kendine yasaklayan da.
“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” diyen bir üstada talebe olmuşken, ben neden içerde değilim Rabbim, bu imtihanı bana niye vermedi, yoksa Rabbim beni sevmiyor mu diye hayıflanan da.
Sıkıntıdan bu yaşında saçlarında aklar düşen, zayıflayan. Gayretlerine gayret, dualarına dua ekleyip bir gergef dokur gibi azimle, bir örümcek ağ yapar gibi hassasiyetle yürüyen, koşan ama asla durmayan kahramanlar. Bu zamanın destanını yazanlar işte onlar.
Onlar, “Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada, bir kardeşimin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır. Birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir” diyen Ebu’l Hasan Harekani’nin dergahında diz kırmış, boyun bükmüşlerdir.
Onlar, bu asrın vefa erenleri, kardeşlik destanının en güzel kafiyeleri, henüz yazılmamış ama kelimelere yetmeyecek hislerle yaşanmış olayların başrolleri.
Hayat filminde, replikleri hep iyilikle güzellikle yazılmış olan aktörler onlar.
Her şeyin bozulup kokuştuğu bir asırda, burcu burcu gül, ıtır ıtır esenlik sunanlar.
Yokluları hissedilmesin diye bahtına Yusuf olmak düşmüşlerin, onlar için de koşturanlar.
Onlar adına da koşanlar. Yorulsalar da durmayan, bir karınca ezmekten bile çekinen kahramanlar.
Ey! Gönü evleri dünyalardan geniş “Muhabbet Fedaileri”.
Bu ismi size Zamanın Bedii vermişti. “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok”, demişti. Ve eklemişti:
“İşte ey Risale-i Nûr şakirtleri ve Kur’ânın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzalarıyız. ve hayat-ı ebediye içindeki saâdet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz.. Ve sahil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm’a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden bin yüz on bir kuvvet-i mânevîyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmak ile tesanüt ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz. Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazîfe ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi.. demişti. Kenetlenin buyurmuşlardı hasılı, “kalmasın el uzatmadığınız bir mahzun gönül!”
Kelimelerin kifayetsiz, acıların dilsiz, ızdırapların çeşitli olduğu şu ateşten günlerde; su gibi ekmek gibi hava gibi ilaç gibi geldiniz baharı bekleyen sinelelere.
Umut oldunuz, ümit verdiniz. Ağlamaları gülmelere çevirdiniz.
Rüyalarda görülen ve “Kardeşlerim!” seslenişine mazhar olan kutlular siz miydiniz?
Öyleyse, iyi ki varsınız, hoş geldiniz…
[Fatma Betül Meriç] 7.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
Havuzda isyan! [Semih Ardıç]
Hep böyle olur. Batan gemiyi evvela fareler terk eder. Düne kadar yan yana avlanan timsahlar nehir yatağından sular çekildiğinde birbirlerine saldırır.
Türkiye’nin içine düştüğü krizde paralar suyunu çekti. Tekne kazıntısı hamurlar da tükendi tükenecek. Havuz medyasında Saray’ın propaganda önceliklerine rağmen patronun menfaatine hizmet eden manşetler tek-tük çıkmaya başladı.
KIYAKLAR DA TÜKENDİ
Artan kâğıt fiyatları, 5-10 binlere inmiş tirajlar ve kriz yüzünden gerileyen ilan gelirleri şu vakte kadar Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kıyakları ile telafi ediliyordu.
Amma velâkin damat Berat Albayrak, Mehmet Şimşek gibi bir otoritenin akabinde Hazine’yi meteliksiz bırakınca havuza bağlanan hortumlarda su kalmadı.
Daha hazin olanı kamu müteahhiti olarak servetine servet katan firmalar vadesi gelmiş alacaklarını tahsil edemiyor. Konut, yol ve köprü inşâ edenler Karayolları ve TOKİ başta olmak üzere bütün kurumlardan paralarını alamıyor.
Ödemeler aksayınca işçinin, mühendisin maaşı verilemiyor. Akaryakıt borcu yüzünden iş makinelerine motorin alamayan firmalar var.
MÜTEAHHİTLERİN KAMUDAN 110 MİLYAR TL ALACAĞI VAR
İğneden ipliğe gelen zamlarla proje maliyetleri katlandı. Kayıpları telafi için fiyat farkı kararnamesi bekleyen müteahhitler evdeki bulgurdan da olacak.
Hükûmet artan maliyetleri karşılamak şöyle dursun geçmiş alacaklarını aylardır ödemiyor. Daha doğrusu ödeyemiyor. Kasada para yok.
Merkez Bankası’ndan 38 milyar TL temettü şubat ayında bir nebze nefes aldırdı. O da bir haftada tükendi. 110 milyar TL vadesi geçmiş alacağın ne vakit tahsil edileceği meçhul. Muhatap bulamıyorlar.
YENİ ŞAFAK PATRONUN İŞ TAKİPÇİLİĞİNİ YAPIYOR
Hal böyle olunca tek adamın karar verdiği yeni sistemde öteden beri klasik bir patron gazetesi olan Yeni Şafak’ın manşetleri de değişmeye başladı.
Geçen ay Merkez Bankası’na faiz indirimi için açıktan talimat vermişti. Merkez Bankası’na “İndirim için neyi bekliyorsun!” diyebilecek kadar üst perdeden manşet atmıştı.
Vaktiyle İstanbul Atatürk Havalimanı’nda şehiriçi yolcu taşımacılığı lisansı ihtilafında TAV’dan yana tavır aldı diye dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a “TAV’ın bakanı” diye ayar vermişlerdi.
ERDOĞAN’IN FOTOĞRAFININ YANINDA “DARDAYIZ” HABERİ
Düne kadar “kriz yok” diyen Yeni Şafak’ın “Kamu, borçları öderse piyasa nefes alır” başlığı ile AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafını yan yana yerleştirmesi tipik bir yazı işleri kurnazlığı.
Sürmanşet ile Erdoğan’a “Patronun parasını ödeyin!” mesajı veriliyor. Neticede o sayfa Erdoğan’ın, bakanların ve bürokratların da önüne gidecek.
Aylardır yazıp çizdiğimiz acı hakikatleri patronun nakite sıkışması ile fark eden Yeni Şafak Yayın Müdürü İbrahim Karagül’e bugün Saray’dan telefon gelmiş midir? bilmiyoruz.
Patlıcan-biber zamlarını unutturmak için kabzımalı “terörist” ilan edecek kadar gözü dönmüş Erdoğan’ın “beka meselesi” diye gördüğü 30 Mart tarihi yaklaşırken böyle bir habere tahammülü olabilir mi?
ESNAF TEFECİNİN ELİNE DÜŞTÜ
Karagül’ün akıbeti ne olur bilinmez, mamafih krizin esnafı nasıl perişan ettiğine dair haberin her satırında ibretlik tespitler var. Özel sektörün kamudan milyarlarca lira alacağı olduğu ve esnafın bu yüzden tefecinin eline düştüğü ifade ediliyor. Ekonomi sayfasında da geniş çalışılmış haber. İnfo-grafik bile düşünülmüş. Bu kadar ihtimam gösterilmiş bir sürmanşette imza yok.
Yeni Şafak’ın haberinde geçen şu cümleler ibretlik itiraflardır: “Kamudan alacağını tahsil edemeyen işletmeler vergi ve sigorta primi gibi borçlarını ödemek için bankalardan kredi almak zorunda kalıyor. Bankalardan çoğu zaman eli boş dönen işletmeler ile vatandaşların önemli bir kısmı faktoring kuruluşlarının, hatta tefecilerin kapısını çalıyor.”
Demek istiyorlar ki Türkiye’yi aile şirketi gibi idare eden Erdoğan esnafı tefecinin eline düşürmüş… Sözcü ya da Cumhuriyet’te değil Yeni Şafak’ta yayımlandı bu satırlar.
Krizin itirafı nevinden o haberden bazı kısımları sizin için iktibas ettim…
“Kamunun ödeme musluklarını kısması sebebiyle bu yolu tercih eden işletmeler, bankadan kredi çekerken yüzde 25-30 gibi yüksek finansman maliyetleriyle karşı karşıya kalıyor.
Teminat ve ipotek başta olmak üzere bankaların istediği ağır şartları karşılayamayan yüzlerce işletme ise yüzde 40’ı bulan oranlarla para satan faktoring kuruluşlarının ağına düşüyor.
Kamu ile çalışan müteahhitler, alt yapı şirketleri, tedarikçiler, belediyelere iş yapan hizmet sektörü işletmelerinin hak edişlerini zamanında almaları halinde, iç talebin artacağına da dikkat çekiliyor.”
Beykent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Ulusoy’un tespitleri de var haberde:
“Sadece inşaat sektörünün 150-200 milyar liralık devletten KDV iadesi alacağı var. KDV iadeleri konusunda çok doğru ve yerinde bir düzenleme yapıldı. Bunun acilen uygulamaya konulması lazım. Şirketler dönebilmek için ciddi şekilde piyasaya borçlanıyor.
Bu nakit sıkışıklığını da bu geri ödemelerin zamanında yapılması ortadan kaldırabilir. Ödemeler hızlandırılırsa piyasalar nefes almaya başlar.”
PATRON O HABERİ İSTEYİNCEYE KADAR NEREDEYDİNİZ?
Yeni Şafak’ın patronu Albayrak ailesi nakite sıkışmasa değil böyle bir sürmanşet tek sütuna 5 santim bile yer bulamazdı o haber. 8 aydır yaprak kımıldamıyor. Enflasyon herkesin belini büktü. 1,2 milyon kişi işsiz kaldı.
Yiğit kuru soğana muhtaç olduğunda Albayrak’ın gazetesi hedef şaşırtmak için soğan depolarına yapılan zabıta baskınlarını manşet haber olarak verdi.
Dış mihraklar bizi kıskanıyor ezberini tekrarlayan Yeni Şafak için hiçbirinin haber kıymeti yoktu.
GAZETE MÜSVETTELERİNİ ZARARINA BASIYORLAR
Makalenin başlığında “Havuzda isyan” demiş olsam da Türkiye’de halihazırda gazetelerin ne malî bağımsızlığı ne de yazı işleri bağımsızlığı kaldı.
Saray’ın avantaları ile ayakta kalmaya çalışan gazeteler kapatılmıyor, zira patronlar son kozu kaptırmak istemiyor.
Bugünlerin bir de yarını var. “Ben yanarsam sizi de yakarım” diyebilmek için zararına basıp bedava dağıtıyorlar gazete müsvettelerini.
Sivil isyanın bile bir zemini olur. Türkiye o zeminden uzaklaşalı hayli vakit oldu. Yine de Yeni Şafak isyan çıkaracak kadar olmasa da patronun iş takipçiliğini yapmaya cesaret edebilmiştir.
MERKEZ BANKASI YENİ ŞAFAKÇILARI KALE ALMADI
Albayrak’ın beklediği ödeme emri verilirse gazete de diğer şirketler de paçayı kurtarır. Aksi takdirde Karagül ve ekibi kendisini yakında İş Kurumu’nun önünde işsizlik ödeneği kuyruğunda bulabilir.
O yangının mahalleyi saracağını bile bile üç maymun gazeteciliğini icra ettikleri için kendi düşen ağlamaz!
Yeni Şafakçılar fark etmiştir herhalde… Geçen ayki manşetlerini Merkez Bankası kale almadı.
6 Mart’ta toplanan Para Politikası Kurulu haftalık repo faizini yüzde 24 seviyesinde tuttu. Nisan toplantısında da indirim yapılacağına dair tek emare yok.
Havuzun gediklisi Yeni Şafak’ın anlayacağı Albayrak’ın banka kredilerinin maliyetleri artmaya devam edecek.
Tefeciler daha ne kadar borç verir o da meçhul!
[Semih Ardıç] 7.3.2019 [TR724]
Türkiye’nin içine düştüğü krizde paralar suyunu çekti. Tekne kazıntısı hamurlar da tükendi tükenecek. Havuz medyasında Saray’ın propaganda önceliklerine rağmen patronun menfaatine hizmet eden manşetler tek-tük çıkmaya başladı.
KIYAKLAR DA TÜKENDİ
Artan kâğıt fiyatları, 5-10 binlere inmiş tirajlar ve kriz yüzünden gerileyen ilan gelirleri şu vakte kadar Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kıyakları ile telafi ediliyordu.
Amma velâkin damat Berat Albayrak, Mehmet Şimşek gibi bir otoritenin akabinde Hazine’yi meteliksiz bırakınca havuza bağlanan hortumlarda su kalmadı.
Daha hazin olanı kamu müteahhiti olarak servetine servet katan firmalar vadesi gelmiş alacaklarını tahsil edemiyor. Konut, yol ve köprü inşâ edenler Karayolları ve TOKİ başta olmak üzere bütün kurumlardan paralarını alamıyor.
Ödemeler aksayınca işçinin, mühendisin maaşı verilemiyor. Akaryakıt borcu yüzünden iş makinelerine motorin alamayan firmalar var.
MÜTEAHHİTLERİN KAMUDAN 110 MİLYAR TL ALACAĞI VAR
İğneden ipliğe gelen zamlarla proje maliyetleri katlandı. Kayıpları telafi için fiyat farkı kararnamesi bekleyen müteahhitler evdeki bulgurdan da olacak.
Hükûmet artan maliyetleri karşılamak şöyle dursun geçmiş alacaklarını aylardır ödemiyor. Daha doğrusu ödeyemiyor. Kasada para yok.
Merkez Bankası’ndan 38 milyar TL temettü şubat ayında bir nebze nefes aldırdı. O da bir haftada tükendi. 110 milyar TL vadesi geçmiş alacağın ne vakit tahsil edileceği meçhul. Muhatap bulamıyorlar.
YENİ ŞAFAK PATRONUN İŞ TAKİPÇİLİĞİNİ YAPIYOR
Hal böyle olunca tek adamın karar verdiği yeni sistemde öteden beri klasik bir patron gazetesi olan Yeni Şafak’ın manşetleri de değişmeye başladı.
Geçen ay Merkez Bankası’na faiz indirimi için açıktan talimat vermişti. Merkez Bankası’na “İndirim için neyi bekliyorsun!” diyebilecek kadar üst perdeden manşet atmıştı.
Vaktiyle İstanbul Atatürk Havalimanı’nda şehiriçi yolcu taşımacılığı lisansı ihtilafında TAV’dan yana tavır aldı diye dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’a “TAV’ın bakanı” diye ayar vermişlerdi.
ERDOĞAN’IN FOTOĞRAFININ YANINDA “DARDAYIZ” HABERİ
Düne kadar “kriz yok” diyen Yeni Şafak’ın “Kamu, borçları öderse piyasa nefes alır” başlığı ile AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafını yan yana yerleştirmesi tipik bir yazı işleri kurnazlığı.
Sürmanşet ile Erdoğan’a “Patronun parasını ödeyin!” mesajı veriliyor. Neticede o sayfa Erdoğan’ın, bakanların ve bürokratların da önüne gidecek.
Aylardır yazıp çizdiğimiz acı hakikatleri patronun nakite sıkışması ile fark eden Yeni Şafak Yayın Müdürü İbrahim Karagül’e bugün Saray’dan telefon gelmiş midir? bilmiyoruz.
Patlıcan-biber zamlarını unutturmak için kabzımalı “terörist” ilan edecek kadar gözü dönmüş Erdoğan’ın “beka meselesi” diye gördüğü 30 Mart tarihi yaklaşırken böyle bir habere tahammülü olabilir mi?
ESNAF TEFECİNİN ELİNE DÜŞTÜ
Karagül’ün akıbeti ne olur bilinmez, mamafih krizin esnafı nasıl perişan ettiğine dair haberin her satırında ibretlik tespitler var. Özel sektörün kamudan milyarlarca lira alacağı olduğu ve esnafın bu yüzden tefecinin eline düştüğü ifade ediliyor. Ekonomi sayfasında da geniş çalışılmış haber. İnfo-grafik bile düşünülmüş. Bu kadar ihtimam gösterilmiş bir sürmanşette imza yok.
Yeni Şafak’ın haberinde geçen şu cümleler ibretlik itiraflardır: “Kamudan alacağını tahsil edemeyen işletmeler vergi ve sigorta primi gibi borçlarını ödemek için bankalardan kredi almak zorunda kalıyor. Bankalardan çoğu zaman eli boş dönen işletmeler ile vatandaşların önemli bir kısmı faktoring kuruluşlarının, hatta tefecilerin kapısını çalıyor.”
Demek istiyorlar ki Türkiye’yi aile şirketi gibi idare eden Erdoğan esnafı tefecinin eline düşürmüş… Sözcü ya da Cumhuriyet’te değil Yeni Şafak’ta yayımlandı bu satırlar.
Krizin itirafı nevinden o haberden bazı kısımları sizin için iktibas ettim…
“Kamunun ödeme musluklarını kısması sebebiyle bu yolu tercih eden işletmeler, bankadan kredi çekerken yüzde 25-30 gibi yüksek finansman maliyetleriyle karşı karşıya kalıyor.
Teminat ve ipotek başta olmak üzere bankaların istediği ağır şartları karşılayamayan yüzlerce işletme ise yüzde 40’ı bulan oranlarla para satan faktoring kuruluşlarının ağına düşüyor.
Kamu ile çalışan müteahhitler, alt yapı şirketleri, tedarikçiler, belediyelere iş yapan hizmet sektörü işletmelerinin hak edişlerini zamanında almaları halinde, iç talebin artacağına da dikkat çekiliyor.”
Beykent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Ulusoy’un tespitleri de var haberde:
“Sadece inşaat sektörünün 150-200 milyar liralık devletten KDV iadesi alacağı var. KDV iadeleri konusunda çok doğru ve yerinde bir düzenleme yapıldı. Bunun acilen uygulamaya konulması lazım. Şirketler dönebilmek için ciddi şekilde piyasaya borçlanıyor.
Bu nakit sıkışıklığını da bu geri ödemelerin zamanında yapılması ortadan kaldırabilir. Ödemeler hızlandırılırsa piyasalar nefes almaya başlar.”
PATRON O HABERİ İSTEYİNCEYE KADAR NEREDEYDİNİZ?
Yeni Şafak’ın patronu Albayrak ailesi nakite sıkışmasa değil böyle bir sürmanşet tek sütuna 5 santim bile yer bulamazdı o haber. 8 aydır yaprak kımıldamıyor. Enflasyon herkesin belini büktü. 1,2 milyon kişi işsiz kaldı.
Yiğit kuru soğana muhtaç olduğunda Albayrak’ın gazetesi hedef şaşırtmak için soğan depolarına yapılan zabıta baskınlarını manşet haber olarak verdi.
Dış mihraklar bizi kıskanıyor ezberini tekrarlayan Yeni Şafak için hiçbirinin haber kıymeti yoktu.
GAZETE MÜSVETTELERİNİ ZARARINA BASIYORLAR
Makalenin başlığında “Havuzda isyan” demiş olsam da Türkiye’de halihazırda gazetelerin ne malî bağımsızlığı ne de yazı işleri bağımsızlığı kaldı.
Saray’ın avantaları ile ayakta kalmaya çalışan gazeteler kapatılmıyor, zira patronlar son kozu kaptırmak istemiyor.
Bugünlerin bir de yarını var. “Ben yanarsam sizi de yakarım” diyebilmek için zararına basıp bedava dağıtıyorlar gazete müsvettelerini.
Sivil isyanın bile bir zemini olur. Türkiye o zeminden uzaklaşalı hayli vakit oldu. Yine de Yeni Şafak isyan çıkaracak kadar olmasa da patronun iş takipçiliğini yapmaya cesaret edebilmiştir.
MERKEZ BANKASI YENİ ŞAFAKÇILARI KALE ALMADI
Albayrak’ın beklediği ödeme emri verilirse gazete de diğer şirketler de paçayı kurtarır. Aksi takdirde Karagül ve ekibi kendisini yakında İş Kurumu’nun önünde işsizlik ödeneği kuyruğunda bulabilir.
O yangının mahalleyi saracağını bile bile üç maymun gazeteciliğini icra ettikleri için kendi düşen ağlamaz!
Yeni Şafakçılar fark etmiştir herhalde… Geçen ayki manşetlerini Merkez Bankası kale almadı.
6 Mart’ta toplanan Para Politikası Kurulu haftalık repo faizini yüzde 24 seviyesinde tuttu. Nisan toplantısında da indirim yapılacağına dair tek emare yok.
Havuzun gediklisi Yeni Şafak’ın anlayacağı Albayrak’ın banka kredilerinin maliyetleri artmaya devam edecek.
Tefeciler daha ne kadar borç verir o da meçhul!
[Semih Ardıç] 7.3.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)