Zafer Çağlayan sürprizi: AKP’li Bakan da sanıklar arasında [Adem Yavuz Arslan]

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının kilit ismi olan ve ‘kara para aklama’, ‘bankacılık sahtekarlığı’ ve ‘ABD’nin İran’a karşı uyguladığı yaptırımları delme’ suçlaması ile New York’ta tutuklu bulunan Rıza Zarrab’ın 30 ekim de başlayacak duruşması öncesi çok önemli bir gelişme yaşandı.

New York Güney Bölge Savcılığı Çarşamba akşam saatlerinde davaya ek bir iddianame eklendiğini duyurdu. NYGB Savcılığının açıklamasına göre 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının kilit isimlerinden eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan da ABD’de görülen Rıza Zarrab davasına sanık olarak eklendi. Çağlayan’ın yanısıra evinde çıkan dolarlar ile gündem olan Halkbankası eski genel müdürü Süleyman Arslan, yine Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Levent Balkan ve Abdullah Happani dosyaya sanık olarak girdi. Zarrab dosyasındaki sanık sayısı böylece 9’a çıkmış oldu.
Ek iddianame de yer alan suçlamalar ise çok ciddi.

İran ambargosunun delinmesi, İran hükümeti ve İran kurumları adına ABD finansıl sistemini aldatma yanında yasadışı işlemlerin yapılması için Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan ve diğer yetkililere rüşvet verilmesi gibi 6 ayrı suçlama yer alıyor.

İddianamede yasadışı işlemlerin yürütülebilmesi için Türk yetkililere rüşvet verildiği ifade ediliyor.  Detayların verildiği iddianamede, ABD’nin de telefonları dinlediği anlaşılıyor. Ayrıca söz konusu işlemler için ABD’li makamlara yalan söylendiği, ABD’li makamların bu transferler konusunda Türk yetkilileri defaatle uyardığı bilgisi de yer alıyor.

İddianame de ambargonun nasıl delindiği, rüşvet çarkı ve uluslararası hareketler detaylarıyla anlatılıyor. İddianamede Zafer Çağlayan’ın ‘on milyonlarca dolarlık rüşveti nakit ve mücevher şeklinde aldığı’ bilgisi yer aldı. İddianamede yer alan detayalara göre Rıza Zarrab muhatap olduğu, rüşvet dağıttığı siyasi ve bürokratları kodlamış. Dosyada yer alan detaylara göre Zafer Çağlayan’ın kod adı ‘abi’ymiş.

Çağlayan, ABD’yi dolandırmaktan en fazla 5 yıl, kara para aklamalarından en fazla 20’şer yıl ve banka sahteciliğinden de en fazla 30’ar yıl hapis cezası ile yargılanacak.

Zarrab, 19 Mart 2016’da Miami’ye geldiği sırada gözaltına alınarak tutuklanmıştı. Aynı suçlardan yargılanan Halk Bankası eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla 27 Mart 2017’de JFK Havaliman’ında gözaltına alındıktan sonra çıkarıldığı mahkemece tutulanmıştı. Zarrab daha sonra Başkan Trump’a yakınlığı ile bilinen eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ve eski ABD Adalet Bakanı Michael Mukasey’i avukat olarak tutmuş, bu isimler geçtiğimiz nisan başında Türkiye’ye giderek Erdoğan ile Razzab hakkında özel güreşme yapmıştı.


[Adem Yavuz Arslan] 7.9.2017 [TR724]


Paris'te gezip gördüklerim - 1 [Eyüp Ensar Uğur]

Paris…

Ülkemizin ilim, sanat, edebiyat, siyaset ve medya alanlarında tanınmış birçok ismin yolunun düştüğü, yaşadığı ve hatıralarını kaleme aldığı şehir.

Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Ahmet Haşim,Cahit Sıtkı Tarancı,Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Atilla İlhan, Melih Cevdet Anday ve daha nicesi. Herbiri ömrünün bir diliminde Paris'te bulunmuşlar.

Kimisi ülkenin gelecek vadeden bir genç talebesi olarak devlet tarafından gönderilmiş, bir kısmı dönemin siyasi iradesiyle sorunları olduğu için Paris'e kaçarak gelmişlerdir. İdeolojileri ve fikirlerinden dolayı Paris'e adeta sürgün gelmiş olanlar, ülkelerinde siyasi otoritelerin değişimiyle ülkelerine dönmüşlerdir.

Ziya Paşa gibi zamanın Osmanlı hükümetiyle arası bozuk olduğu için ülkeyi terk etmek zorunda kalan ama sonrasındaki hükümetlerde devletin yüksek makamlarında görev alanlar da az değildir. Benzer örnekler Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinde de olmuştur. Anlayacağınız bu isimlerin bir kısmı devletle daha doğrusu yöneticilerle sorunları hep dönemsel olmuş, kimisi sonraki dönemlerde devletin temsilcileri olmuşlardır.

Türkiye’nin Kültürel, Sosyal, Siyasi Mayasında Paris’in Etkisi

Günümüz Türkiyesinin siyasi, sosyal ve kültürel oluşumunun temellerinde Paris’te bulunmuş isimlerin etkisi yadsınamaz.  Her biri Paris yaşamlarından kalan hatıraları kaleme almış, kitaplar ve şiirler yazmışlardır. Ve bu eserlerle ülkelerinde büyük tesirler uyandırmışlardır.

Her şehir gibi Paris'te geçmis zamanlara göre çok şey değişti. Ama Paris'in değişimi diğer şehirlerdeki gibi fiziksel yapısından çok sosyal ve nüfus anlamında oldu. Yoksa Paris'in eski şehir kısmı, 150 yıldır bir kaç yeni bina dışında hemen hemen hiç değişmemiştir. 150 yıl önce bu şehrin merkezinde yürüyen aydınlarımız ne gördüyse bugün ben de aynı binaları, sokakları, parkları hatta aynı isimli kafeleri görüyorum. Bu yönüyle bu şehirde dolaşmak çok keyifli. Zira Türk Edebiyatında geçen Paris yerli yerinde durmakta. Velhasıl 500 yıllık geçmişi silinmiş hatta çocukluk dönemimizin dahi epey bir değişmiş İstanbul'u değil Paris. 

Özellikle 19. yy Paris'iyle göze çarpan farklılık İnsan popülasyonun çeşitliliği.  Paris artık Fransızların şehri olmaktan çıkmış, her renk ve inançtan tüm Dünya milletlerinin şehri halini almış. Bir Namık Kemal'in Paris'te gördüğü Frank homojenliği yok bugün.  Bunun yanısıra Türk aydınlarımızın hiç akıllarına belki de gelmeyecek yoğun bir Türkiyeli bir nüfus barındırıyor burada. Bir zamanlar en seçkin talebeler, aydınlar ve zenginlerin geldiği bu meşhur kente 1960'larda Almanya'ya işçi gidenlerden arda kalan Anadolu'lu insanlarımız gelmiş.

 Paris'in uzak-yakın çevresindeki Türklerin yoğun yaşadığı mahalleler bir yana şehrin merkezinde bile bir getto havasında Türk ismini taşıyan bir mahalle var.

Fransa’da, Sefiller veyahut Balzac'ın ünlü romanlarında geçen fakir bir halk, adil olmayan zorba bir yönetim yok artık. Bugün sosyal devletin sağladığı her çeşit imkandan ayrım görmeden istifade eden bir halk var. Dünün burjuva, sömürgeci veya Jakoben dedeleri mezardan kalksa şoka girecekleri bir Paris'le karşılaşacakları şüphesiz. Bu Frank dedeler, kendi insanları içerisinde sınıflandırma, sömürme veya karşıtlık üzerine siyasetlerini bina ettikleri ülkenin, bugün tüm dünya halklarının yaşayıp istifade ettikleri bir yere dönüşmesi karşısında torunlarını fena halde haşlarlardı.

Gelelim meselenin bizi ilgilendiren kısmına. Kaderde Paris'te bu sefer bizlerin alacağı nefes varmış. Bilinmeyen bir zamana kadar bulunacağım Paris'ten sizlere bir günlük formatında izlenimlerimi ve tecrübelerimi aktarmayı düşünüyorum. Bu günlükte gezip gördüğüm, tanıdığım, karşılaştığım mekanlar, sokaklar ve insanlardan bahsedip, analizler yapmaya çalışacağım.

Bu yazılarımın ilkini devasa bir bulvar olan Richard-Lenoir'daki gördüklerim üzerinden yaptım. Buyrun.

PARİS GÜNLÜKLERİMDEN NOTLAR 1

Richard-Lenoir Bulvarı’nda

Bugün Paris’te Richard-Lenoir Bulvarı boyunca yürüdüm, oturdum, seyreyledim.

Adını Endüstriyel devrimin başladığı yıllarda Fransa’nın yüz akı olmuş, birbirlerini çok seven Normandiyalı iki tekstilci ortaktan almış bu bulvarı size bir kaç cümlede anlatmam mümkün değil elbet. Harika bir uyuma sahip gri çatılı binalar arasındaki bu yolun genişliği bir defa başlı başına bir olay. Tam altmış metre. Bu genişlik içerisinde her çeşit hareketli şey için yol bulunmakta. üçer şeritli gidiş dönüşlü iki caddede otomobil ve otobüsler yol alırken bu caddelerin ortasında bulunan yürüme ve koşma parkurlarında yayalar, işaretlerle belirtilen özel yollarında ise, bisikletliler, kay kaycılar, patenciler yol alıyorlar.

1870’lerde böyle düzenlenmiş bu şehir, Dünya 2500'lü yılları görürse o dönemin Parislilerin de işlerini görecek gibi.

İstanbul'un ise çarpık yapılaşmasının böyle gitmesi durumunda 2050'dekiler için yaşanmaz bir kent olacağında şüphe yok. Hatta mevcut haliyle bile. Bakmayın bugünün İstanbullusunun umarsızca yaşamasına. Biraz ilim irfandan nasibi olanların bunca betonlaşmadan ruhlarının nefes alması mümkün olur mu hiç? Şimdilik kalp, gönül, letafet arkalandığından insanca yaşamın önündeki sorunlar mesele edilmiyor sadece.

Nereden çıktı şimdi bu İstanbul sözünüzü duyar gibiyim. Sahip olamadığını başkalarında gördüğünde iç çekip eşine huysuzluk yapan kimi kadınlar gibi bir duygusallık işte.

Neden bizim şehrimiz böylesine bütüncül ele alınıp çocuklar, yaşılar, kadınlar, engelliler, tabiat-tarih-sanat severler için hayatlarını güzelleştirecek, işlerini kolaylaştıracak, bedenlerine-ruhlarına hitap edecek bir şekilde inşa edilmiyor? Sorun elbet yeni değil. Onlarca yıllık ihmaller ve suistimaller sözkonusu. Belki de geçmişin bütün bütün ihmalleri bugün şehrin üzerine inşa edilen en ufak şeyi gözlerde büyüttüğünden ideale doğru gerekli adımların görülmesi perdelenmekte.
Dört-beş yıl önce İstanbul'un imarıyla ilgi yetkili bir zata söylediklerim geldi aklıma.

-Sağolasınız, yeni bir çok şey kazandırdınız bu şehre. Ama bu baştan aşağıya çarpık görünüme sahip şehirde yapılması gereken milyonlarca işin yanında yaptıklarınız tek tük kalmıyor mu?

Neyse biz yine Paris'in sıradışı bulvarına geri dönelim. Bu arada geniş caddelerin bağlandığı ana buyuk yollarımızın ilhamı da, ismi de Paris’ten kaynaklandığını ekliyeyim. Paris'te bol bulunan “boulevard” yani Fransızca okunuşu olan bulvar'dan.

DEVASA BULVARIN ORTASINDAKİ PARKLAR

Devasa caddenin yarı genişliği yürüyüş parkuruna ayrılmış. Gidişli gelişli bulvarın orta kısmı olan bu parkur çimen, ağaçlar, oyun alanları, fiskiyeler ve sanatsal anıtlarla süslü. Bulvarın orta alanlarında belli zamanlar olsa gerek pazarlar kuruluyormuş. Sebze-meyveden tutun giysi ve antika eşyalara kadar. Ve tabii ki kitapçılar da şehir merkezindeki diğer pazarlardaki gibi burada bulunmakta.

Richard-Lenoir Bulvarı, Fransız Devrimi'nin sembol meydanı Bastille’den başlayıp St. Martin Kanalı'nın üstünden doğruca gidiyor. Yani 4.5 km'lik kanalın üçte birinin üstü kapatılarak bu bulvar oluşturulmuş. Böylece 1789'da başlayıp altmış yıl süren devrim, karşı devrim, çarşı devrimi derken Paris'in eski dar sokaklarında çarşı-pazar tezgahları ve fıçılar yığarak yapılan ihtilallerin ve bu nevi gürültülerin önü alınmış. Zira bu yeni bulvarın bir ucu Arsenal denen askeri bir mekana uzanmakta. Bakın yeni bir şey daha. Dünyayı, Avrupa'yı ve şehirleri futbol takımları üzerinden de olsa tanıma bahtiyarlığında bulunan yurdumun epeyce bir insanının ilgisini çekecek bir bilgi.

Arsenal Avrupa'da bilinen anlamıyla cephanelik demek. Yani Osmanlı'nın cebeci ocağının sorumlu olduğu ceb-hane.
Bu arada Osmanlı derken Osmanlıspor'u kastetmiyorum elbet. Ama sizlere şaka gibi gelecek;  tr uzantılı google'de Osmanlıspor'un, Osmanlı'dan daha fazla arandığını biliniz. İnanmayan hemen bakabilir. Evet ecdadyla pek de övünen milletimiz Osmanlı ismini taşıyan futbol kulübü hakkında bilgi almayı Osmanlı devletinden daha ilgi çekici bulmuş. Vesselam. masselame!.....


Tamam bulvar haberciliğinden yine bahsimiz olan bulvara geçeyim.

Bazen caddenin ortasındaki sıralı parkların içinden, bazen de parkın hemen dışındaki iki tarafı çınarla sıralanmış yaya yolundan yürüyorum. Paris'i 150 yıl önce adeta baştan sona yenileyen efsane vali Haussman, dalları gelişigüzel serpildiği için beğenmediğini söylese de arasından yürüdüğüm bu çınar ağaçları da onun icraatinin mirası. Yani arasından yürüdüğüm ağaçlar binalarla yaşıt. Hepsi 150 yaşlarındalar.

Her tarafta her renkten ve ırktan insan karşıma çıkıyor.

Paris'i ilk gördüğümde,  19. yy.da Galata Köprüsünün ortasında durup Osmanlı İstanbul'unun popülasyon çeşitliliğini şaşkınlıkla izleyen İtalyan seyyah Edmond De Amicis'in duygularını yaşamıştım.

Insanların ten renkleri ikimizin de şahit olduğu üzere tüm Dünya renklerini içerse de Amicis, enfes Galata Köprüsü tasvirinde, Osmanlı topraklarında yaşayan farklı milletlerin kendilerine has kıyafetlerini de uzun uzun anlatıyor. Bugünün çoğulcu yaşamının adresi olan Batı ülkelerinde her ne kadar serbestse de milletlere göre farklı bir kıyafet çeşitlemesi pek kalmadı. Az olan farklıca giysiler genellikle Müslüman Kadınların tesettürleri. Onların da ekseriyetinin ekserden farkı sadece baş örtüleri diyebiliriz. Çünkü kıyafetlerinin diğer kısımları tüm dünyada giyilen türden.
  
Farklı Olanlarla Birlikte Yaşam İslam Şehirlerinin Yitiği

Detaylar bir yana şunu hep söyleyeceğim, hatırlatacağım, haykıracağım;
Avrupa Kıtası farklı inanca sahip ve farklı ırklara ait insanların birlikte barış içerisinde yaşamlarına Müslümanların hakim olduğu Endülüs İspanyası'nda şahit oldu. Hem de Avrupa'da farklı Hristiyan mezheplere sahip olanların dahi boğazlandığı kanlı bir kıtanın bir kenarında.

Yakın geçmişe kadar, Osmanlı'nın dahil İslam Ülkelerinin şehirleri Müslümanın, Yahudinin, Hristiyanın ortak yaşam alanlarıydı. Osmanlı'yı, tüm gayri müslimleri düşman gören ve onlarla sürekli savaşmış kuru bilgisiyle; öven de, hümanistçe bir edayla söven de aynı yalan zeminde karşılıklı patinaj yapmaktalar.

Osmanlı'nın son dönemine kadar başkentinde dahi nüfusunun yarısına yakını Müslüman değildi. Ne paradoks ki Müslümanların başlarına geçen aşırı laik yöneticiler, gıpta ettikleri 19. yy. Paris'inin homojen nüfusuna benzetme yani tek millet hedefi için bin yılı aşkın olan bir geleneği yirminci yüzyılda peyderpey ortadan kaldırdılar. Ve ne trajikomik ki ilham alınan bugünün Paris'i başta olmak üzere Batı kentleri, eski İslam şehirleri gibi her milletin ortak yaşam alanları oldu. Bu işte medeniyetleri zenginleştiren ve güçlendiren mantelitedir.

Hem ekonomik hem de zulümlerden kaynaklı Ortaçağ’da Batı'dan Doğu'ya doğru insan akışı, bugün tersine akmakta. Gel de birileri hala kıyamet alameti olarak güneşin Batı'dan doğacağını gözetleyedursun. Güneş çoktan Batı'dan doğmuş. Sadece tepeye ulaşıp tam bir parlaklığı ulaşmamış diyeyim. İnşallah o kemalata da, hidayete de şahit oluruz bir gün. Bu konuyu daha sonra  ördüklerim üzerinden işlemeyi düşünüyorum.

Yerine modern bir opera binası yapılmış tarihi Bastille Hapishanesini arkama alarak bulvara giriş yaptım. Bu modern camekan bina 30 yıl evvel Mitterand liderliğindeki sosyalist hükümetin icraatı. Bu sosyalistlerin arası tarihle hiç düzelmedi.

Rengarenk Çiftler

Yolun karşı tarafından genç bir siyah baba ile bir sarışın anne el ele geliyor. Baba kucak beşiğinde melez bebeklerini taşıyor. Bu görüntü buralarda o kadar çok alalede ki.. Türkiye'de kendi gelin veya damatlarınızın siyahi olduğunu bir hayal edin. Hele siyahi torunlarınızı, yeğenlerinizi oyun parkına götürdüğünüzü.. Tabi biz öncelikle bizle aynı rengi ve dini paylaşan ötekilerle olan sorunlarımızı önce bir halledelim de.(!)

Tüm millet kombinazyomlarının çiftlerini yol boyunca ya yürürken ya da parklarda otururken temaşa eyledim  :) Çekik gözlü sarı bir kadın ile sarışın Avrupalı bir beyaz, Malay ırk bir melez erkek ile Latin bir kız, Mağripli bir delikanlı ile Slav bir hanım ve diğer farklı eşleşmeler. Evliler değiller tabi bilemiyorum. Zira burada miras hakkı dışında karı-koca yaşamı olan resmi erkek-kız arkadaş birlikteliği de var.

Ayrıca bir diğer taraftan, çokça karşıma çıkan anne-baba görünümlü Avrupalı çiftlerin yanlarında bulunan ama onlara hiç benzemeyen farklı renk veya çekik gözlere sahip bebeler, çocuklar var. Yani evlatlıklar. Bu durum o kadar yaygın ki Batı'da. Hadi bir şey demiyeyim, yetim peygamberin bu dünyaya ahiret için çalışmaya geldiğine inanan ümmetine. Bu durumun bizim coğrafya adına olabilirliğini gayri artık sizler kritik ediniz.

Köpekler Değil İnsanlar yalnız

Evet daha önce de söylediğim üzere Batı şehirlerinde yalnız kedi veya köpek göremezsiniz. Buralarda yalnız yaşayanlar sadece insanlar. Özellikle de yaşlılar. Ömrü ahirlerinde sevgi ve şefkat beklediği nazarlar tarafından terk edilmiş insanlar.
İki büklüm dâl şeklini almış bir çok ihtiyar gördüm bu bulvarın her bir parkında ve banklarında.

Batı insanının gençleri heves ve arzularından kaynaklı tasavvufça tabirle gafletten dolayı hep tekrarlana duran bu gerçeğe duyarsızlar. Orta yaştan itibaren bu coğrafyanın özellikle orjinine sahipler bir nevi depresyon hali yaşıyor gibiler. Giyiminden dolayı yüzünü görene kadar gencecik zannettiğin yaşlandığını kabul etmek istemeyen yaşlı kadınlara sık rastlarsınız.

Sokaklarda kendi kendine konuşan orta yaş üstü insanlara sık şahit oldum. Hastanelerde ötenazinin yani yasal intiharlar çoğalmış. Yalnız başlarına ölmek ve cenazelerinin günler sonrası bulunması çok olası buralarda. İnsan olma yönüyle ne hazin bir tablo. Yaşlılık dayanılması zor ömrün son merhalesi. Burada çok daha zor. Bu da büyük büyük bir boşluk oluşturuyor Batı'nın seküler hayatında.

İnsanoğlu, çok istediği şeylere sahip olanları mutlu zannediyor.

Bugün bulunduğum şu coğrafyada yaşayanlar, bizim coğrafya insanlarının içlerinde ukde kalmış çok şeye sahip olmuşlar. Zenginlik, güç, sosyal devlet, mükemmel şehir altyapıları, hukuk, bilim,eğitim, seyahat, bireysel özgürlük, eğlence, bohemilik gibi gibi..

Ama bunların hiçbiri geçici bir hayata sahip olan insanoğlunu tatmin edebilecek amaç olmayı haketmiyor. Hepsi araçsal. Bahsettiklerime sahip olmayanları, elbet bir gün sahip olabilme hayali ve mücadelesi, yaşama motive etmekte ama şunu onlara söylemeden de edemeyeceğim.

-Arzuladıklarınıza sahip olan yaşamları gözlemimle diyorum ki; "bir gün ulaşsam çok mutlu olacağım" dediğiniz tepeye vardığınızda korkarım ki hayal kırıklığı yaşayacaksınız. Mutlu olmak bir yana kahrınız artacak. Tatminsizlikle bu sefer başka tepelerin zirvelerinde bulunan, amaç zannettiğiniz araçları gözünüze kestirecek ve ömrünüzü araçlarda, yollarda heba edeceksiniz.

Hayat ve ölüm paradoksuna cevap veremeyen her şey birer oyundur, eğlencedir ve nihayetinde beyhudedir. Bunu sosyologlara değil gidin zamanında herşeye sahip olmuş bu coğrafyanın efkarlı yaşlılarına sorun..

PARKLAR

Yine yoldan çıktım. Tekrar gireyim o halde.

Paris betonermelerden, gürültülü caddelerden bunaldığınız da hemen kendinizi bir parka atıp zihninize teneffüs aldırabileceğiniz kolaylıklar sizlere sunuyor. Her mahalle ve semtte irili ufaklı yemyeşil parklar var bu şehirde. Burada ise koca caddenin ortası boyunca.

Küçük parkların en güzel taraflarından biri köpek ile girmenin yasak olması. Her Müslüman doğulu gibi bizlere uzak bir mevzu köpekler ile hem dem bir yaşantı. Sokak arası parklar bir nevi Fransa'da köpeklerden kurtarılmış bölgeler.  :)

Richard-Lenoir Bulvarındaki parklarda sıra sıra dizilmiş akasya ağaçları bulunuyor. Akasya çocukluğumun bir hatırası. Anadoluhisarındaki evimizin arkasında gövdesi binek şeklini almış bir akasya ağacı vardı. Çocukken ata binme hayallerimizin en büyük tesellisiydi. Özellikle pazar günleri TRT'de izlediğimiz bir kovboy filminden sonra erkek kardeşlerimle birlikte bu ağacın üstünde ne çok "dıgıdık dıgıdık" yapıp oynardık. Ah! çocukluk, ah! o saf zamanlar, akasyalar..

Demir toplarla oynanan bir oyun Pétanque

Bulvarı orta yerine geldiğimde akasya ağaçlarının çevrelediği dikdörtgen şeklinde bir toprak alanda erkekler pétanque oynuyordu. Bu oyun tenis topu büyüklüğündeki demir topların yirmi-otuz metre ileri atılan küçük bir topa en yakın olmasına çalışılan bir sokak oyunu. Bu arada Pétanque benzeri bir oyunu Tire'de bir parkta oynandığına şahit olduğumu da ilave edeyim.

Richard-Lenoir Bulvarı’ndaki bir park içerisindeki 100 m2' lik alanda 4'er kişilik üç grup oynuyordu.

Banklara oturmuş on-on beş kişilik seyirciler arasına ben de katıldım. Her bir oyuncunun elinde tenis topu boyutlarında olan 3 demir top vardı. Her topun kime ait olduğu üzerine çizilen işaretlerle belli oluyordu.

İzlediğim grupta bir oyuncu en az 80 yaşlarında gözüküyordu. Gününün büyük çoğunluğunu yatakta geçirmek zorunda kalan babam gibi ağırca adeta robot gibi hareket ediyordu. Eğilemediği için ucu mıknatıslı bir iple demir toplarını yerden çekip alıyordu. Bu amcanın bu halini görünce bizim dünyada yaşlıların böyle bir aktivitesi olsa ne güzel olurdu diye yine bir iç çektim. Arkadaşlarıyla insanların ayakta böyle eğlenceli bir spor yapması, kahvahanelerde kağıt oynamaktan, çay ocaklarında hareketsiz bir şekilde vakit geçirmesinden daha evla gözüküyor.

Oyuna geri dönelim. Daha doğrusu grubun diğer üyelerini tanımaya devam edelim.

Grubun bir diğer oyuncusu Galyalıların meşhur Oburiks'e oldukça benziyordu. Beyaz bıyıkları aşağıya sarkmış, yüzü hariç görünen bütün teni dövmeliydi. Bu oyunun Galyalılardan miras kaldığı iddiasını destekleyen bir figürdü doğrusu. Zaten oyunun büyük bölümünü bu Oburiks kazandı. Neredeyse atışları küçük topu öpüyordu adeta. O kadar başarılıydı atışları.
  
Bir diğer iyi oyuncu ise adeta Nazilerin SS subaylarından Paris işgalinden geride kalmış sarışın orta yaş üstü bir tiplemeydi. Atışları tamamen küçük topa en yakın olan topu sert bir şekilde -küçüklüğümüzün misket oyununun tabiriyle- kafadan vurup küçük toptan uzaklaştırmak üzerineydi. Yani taktiği oyun bozandı. Öpücük atışları kafa atışlarına galip geldi. Yani maksada sevgiyle yaklaşan kazandı diye romantik bir çıkarım yapayım.
  
Ama bu sert görünümlü adam o kartal bakışlarıyla öyle bir konsantre ile atışlar yapıyordu ki, Naim Süleymanoğlu'nun rekor kaldırışlarındaki ağız-burun hareketleri gibi mimik hareketlerini izlemekten doğrusu keyif aldım.
Grubun dördüncüsünü Sakaryalı ama Trabzon kökenli insanlarımıza benzettim. O sıcakta mantolu oynuyordu. Sanki paltosundan her an bir pompalı çıkaracak gibiydi. Ama diğer ikisiyle başedemeyeceğini ve mağlubiyeti kabullenmiş görüntüsüyle bizim karadenizli uşaklardan olmadığını belli etti. :)

İzleyiciler ise epey ihtiyar kadın ve erkeklerdi. İnsanların en büyük oyuncakları yaşıtları. Her yerde olduğu gibi burada da yaşlılara kulak verenler kendileri gibi olanlar. Ah! bir ömür boyunca oluşmuş nice tecrübeden kendilerini mahrum eden gençler. Bulunmadıkları zamanları bizzat yaşamış ve şahit olmuş insanları "posası çıkmış moruk" olarak görmeleri kadar gençler adına kaçırılmış bir fırsat ve yanılgı bilmem.

Oyunu epey birizledikten sonra yoluma devam ettim. Tam karnımın acıktığını hissettiğimde caddenin sağ tarafında bir Lübnan fast food dükkanını gördüm. Hem şarjı biten tefonumu prize takarım hem de pratikçe karnımı doyururum diye düşündüm. Lübnan restaurant ve yemekleri Fransızlar tarafından tercih edilen bir mutfak.

Ortadoğu'nun simge yiyeceği olan nohuttan mamul fenafeli dürüm şeklinde yedim. Çıkarken az-çok şarj olduğunu düşündüğüm telefonum ne hikmetse hiç sarj olmamış. Yoksa niyetim o oyun parkına gidip hem oyunu hem ortamı hem de bahsettiğim oyuncuları sizlere sosyal medyadan fotoğraflarıyla kısa bilgilerle aktarmaktı. Ama demek ki burada tasvir ederek anlatmak varmış kaderde. Internet ve sosyal medya çıktığından beri tasvirler ve öyküler epey azaldı. Bu yazı da telefonumun şarjı bitmemiş olsaydı bilmem bu denli detaylı olur muydu?. Ya aydınların, yazarların oluşturduğu devasa bir Paris edebi literatürü yine oluşur muydu acaba?

Sanırım teknolojinin bu konuda getirdikleri fani şeyler baki olanları ortadan kaldırdı. Uzunca süren aşkları, özlemleri, sıla hasretini, samimiyeti vs.

Bu arada hikayemiz devam edecek. Özellikle 13 kasım 2015 tarihindeki terör saldırısında ölenlere adanmış parkta gördüklerimi ve bu konudaki düşüncelerim üzerine diyeceklerim var.
(28 Ağustos 2017)

[Eyüp Ensar Uğur] 7.9.2017 [Samanyolu Haber]
eyupensarugur@gmail.com

İhlas ve sadakat abidesi Bayram Yüksel [Safvet Senih]

Bayram Yüksel Ağabeyimiz Afyon Bolvadin’in Kemerkaya (Çoğul) köyünde 1931 tarihinde doğmuştur. Annesi Güllü Hanım bir seyyiddir. Üstad Hazretleri Bayram Ağabeye “Hasanım” diye hitap ettiği için Hz. Hasan sülâlesinden olduğuna anlıyoruz.

İhsan Atasoy’un ifadesiyle: “Bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelen Bayram Yüksel’in Risale-i Nur Hizmetinde önemli bir yeri vardır. Yıllarca Büyük Ruh Mimarı Bediüzzaman Hazretlerinin ocağında piştikten sonra onun nurlu ellerinde âdeta şekilden şekle girmiş, olgunlaşmış, Nur Talebelerinin şefkatli, ihlaslı, sadakatli, ve gayretli Bayram Ağabeyi olmuştur. Etrafındakilere en çok telkin ettiği şey, ‘Ben bir grubun değil, bütün Nur Telebelerinin Ağabeysiyim.” sözüdür.

“Bediüzzaman Hazretleri bir gün Bayram Ağabeye, ‘Bayram, sen Ankara’ya git, orada hizmet et’ demiş. Bayram Ağabey de ‘Üstad’ım orada çok tahsiller var, benim tahsilim yok.’ demiş. Üstad tekrar ısrar etmiş, o da gitmek istemeyince, ‘Keçeli, bu hizmeti tahsil değil, ihlas, yapar’ demiş.

1980’de Isparta’ya okumak için gelen ve Risale-i Nurları Kars İmam_hatip Lisesinde tanıyan Turhan Örnekçi, Isparta’ya ilk geliş ve Bayram Ağabeyle ilk tanışmasını şöyle anlatmaktadır:

“Bayram Ağabeyin ismini duymuştum, ama tanımıyordum. Önce Ankara’ya uğramıştım, oradan adres aldım. Sabah erkenden Isparta’ya geldim. Adres, Halıcı Bekir Yalım Ağabeyin, dükkanıydı. Dükkan, Bayram Ağabey’in evinin altındaki pasajın bodrum katındaydı. Pasajın girişine geldim. Henüz erken olduğundan dükkan kapalıydı. Pasajın girişinde köşede durmuş birini gördüm. Görünüşünden Nur Talebesi olduğu anlaşılıyordu. Yanına gittim, selam verdim. ‘Ağabey, ben Bekir Ağabeye bakmıştım.’ dedim. Sanki beni bekliyordu. Başka bir şey konuşmadan: ‘Gel kardeş!’ dedi, ‘Ben seni dersaneye götüreyim.’ Öylece gittik.

“O zaman 9 numara vardı, cemaat de azdı. O gün akşama kadar beraber olduk. Pazara gittik, bazı işleri beraber takip ettik. Isparta’ya bu ilk gelişimdi. Geliş sebebim, orada kalabilme şartlarını araştırıp dönmekti. Çünkü henüz üniversite kayıtları başlamamıştı.

“Daha sonra kayıtlar için geldiğimde tekrar o ağabeyle karşılaştım. Ama hiç: ‘Kimsiniz, ne iş yapıyorsunuz?’ sormadım, o da anlatmadı. Fakat çok samimi ve hasbî bir hâli vardı.

“Okul açılınca tekrar geldik. Bir hafta mı ne geçmişti… Mustafa Uyar Ağabeye ‘Burada Üstad’ın talebelerinden Bayram Ağabey olacak; onu nasıl görebilirim?’ dedim. ‘Kolay, derse gelir, tanıştırırım!’ dedi. Derken bir ders günü geldi. ‘Bak şu ağabeydir!’ dedi. Baktım, beni ilk karşılayan, gün boyu beraber gezdiğimiz o ağabey olmasın mı? Şaşırmıştım. Kimseye sormamıştım. Öyle hasbî ve mütevazi bir hali vardı ki, farkını hiç hissettirmiyordu!”

Ahmet Şahin Hocamız, radyoda Bayram Ağabeyin vefatı münasebetiyle sohbet ederken şunları anlattı: “Bir çok dinleyici, Bayram Ağabeyle ilgili hatıralar anlatıyor ve sorular soruyorlardı. Bir hanımefendinin bir rüyası vardı ki, doğrusu hâlâ etkisi altındayım, desem mübalağa etmiş olmam! İşin garibi, bu meçhul hanımefendi ise, ne Bayram Ağabeyi biliyor ne de Bediüzzaman Hazretlerini tanıyor… Sadece gördüğü rüyaları ekseriyetle çıkan bir hanımefendiydi. Telefonun öbür ucunda bakın ne diyordu: ‘Allah razı olsun, rüyanın bir türlü çözemediğim son kısmını da çözdüm! Yani siz, rüyamın yorumunu yaptınız verdiğiniz bilgilerle…’

“Şaşırmıştım. Çünkü biz rüyadan falan söz etmemiştik! Şaşkınlığımı anlayan hanımefendi izah etti durumu: ‘Ben dün gece bir rüya gördüm. Bediüzzaman Hazretleri vefat etmiş. Fatih Camiinin avlusunda da namazı kılınacakmış. Ancak camiin avlusunda farklı giyimli askerler doluydu. İğne ucu kadar basacak boş yer yoktu… Bu askerler kimler, diye sorduğumda, bunlar Kore şehitleri dediler. Cenazeye iştirak için gelmişler, arkadaşları yalnız bırakmıyorlar, beraberlerinde götürecekler. Merak ettim. Bediüzzaman, Kore’ye gitmedi; nasıl Kore şehitleriyle arkadaşlık etmiş olacak? Sabah gazeteden öğrendim ki, Fatih Camiinde cenaze namazı kılınacak olan Bediüzzaman değil, çok yakın talebeleri imiş… Ancak yine de Kore şehitlerinin iştirak sebebini bulamamıştım. Şimdi radyodan sizi dinlerken öğrendim ki, Bayram Yüksel, Kore’ye gitmiş, cephede savaşmış, şehitlerin arasından çıkıp gelmiş… Demek ki, gördüğüm o askerler gerçekten Kore Kahramanlarıymış! Şehit arkadaşları gelmiş, namazını kılacak, beraberinde götüreceklermiş…”

28 Şubat 1997’nin şiddetli soğuğunun dehşet verici artçı şokları devam ederken 13 Mart 1997’de Hacı Kemal Ağabey, 19 Kasım 1997 günü Bayram Yüksel Ağabey, Ali Uçar ve Mehmet Çiçek bir trafik kazasında vefat etmişlerdi. Hz. Mevlana’nın işaret ettiği gibi yine fitne ve fesadlardan İslama gelecek bela ve musibetlerden dolayı yanı onların def’ ve ref’ olması için kurbanlar gerekiyordu. Onun için bu koç yiğitler birer paratöner olarak kurban oldular. Bu içinde bulunduğumuz süreçte de yine kurbanlar gerektiği için Hafız Mustafa Kayapalı, Hüseyin Pembe gibi ve daha ismini bilmediğimiz koçlar kurban oldular… Evet yine Arz’ın karnı acıkmıştı. Ona küçük lokmalar yetmiyordu. İşte böyle büyük lokmalar gerekiyordu!.. Cenab-ı Hak hepsine rahmet eylesin… 

[Safvet Senih] 7.9.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

50 yeni hapishane dolusu bağımsız yargı [Ahmet Dönmez]

Yeni adli yılla beraber yargı bir kez daha tartışmaların göbeğine oturdu. Aslında tartışılacak bir “yargı” kalmadı da bu “gereksiz” gündemin sebebi, yüksek yargı mensuplarının mitomanyak histerileri.

Katile cinayette yardım eden evin uşaklarından farklı olmadıkları halde, ‘bağımsız ve tarafsız yargı’ ıslıkları ile vicdan rahatlatma peşindeler.

Danıştay Başkanı Zerrin Güngör, “Sizi temin ederim ki yargı hiç bu kadar tarafsız ve bağımsız olmamıştı” diyor. Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, “Hak ve özgürlüklerin korunması yargının hükümetten ayrı ve bağımsız olmasına bağlıdır” tespiti yapıyor… Sanki ‘ayrı ve bağımsız’ duracak kişi benmişim gibi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan da, “Hâkim ve savcılarımız hiç olmadığı kadar tarafsız ve bağımsız” savunması yapıyor.

Onların yalanlarını yüzüne çarpansa yine “içeriden” biri. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kenan İpek, “50’den fazla cezaevi yapılıyor FETÖ’cüler için. Her biri bin kişilik” dedi.

Bu, “Yargılamalar devam ediyor ama sonuç belli. Ben binlerce insanı peşinen suçlu ilan ediyorum. Ve onlar için daha şimdiden hapishane yaptırıyorum. Yargılama işin sadece süsü, bir şekil şartı… Türkiye’de bir yargılama varmış ve sanki adalet tecelli ediyormuş gibi bir meşruiyet zamazingosuna ihtiyacımız var. Yargı da işte bunun için varlığına tahammül ettiğimiz bir zımbırtıdan ibaret, ona takılmayın” demek.

‘İÇERİDEN TABUTLARI ÇIKACAK’

Cumhurbaşkanı, “İçeriden tabutları çıkacak” diyor. Kararların ne zaman ve ne yönde çıkacağını da ilan ediyor. “Yıl sonuna dek ciddi manada mahkûmiyet kararları gelecek” diyor. Çok rahat. Herhangi bir çekincesi yok. Hemen her konuşması yargıya bir talimat niteliğinde.

Buna rağmen Güngör gibi, Fidan gibi cübbesi iliklilerin “hariçten Dombra okuması”, insanları sadece sinirlendiriyor. Sanki tek başına Doğu Perinçek’in, “Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor” cümlesi bile onları tekzip ediyor değilmiş gibi…

AKP Genel Başkanı ve ekibi de sık sık “Dünyanın en bağımsız ve tarafsız yargısı bizde” beyanatları veriyor. Erdoğan, ABD’ye “Bizde senden daha tarafsız yargı var” diye seslenmişti. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Türk yargısı AB ülkeleri yargısından da ABD yargısından da hem daha fazla hukuka bağlı hem de daha fazla adildir” diye tweet attı. Bozdağ, Adalet Bakanı iken de “Türk yargısı tartışmasız Alman yargısından daha adil, daha bağımsız, daha tarafsız bir yargıdır” açıklaması yapmıştı.

TOTALİTER REJİMLER YALANLARLA KURULUR

“Aklımızla alay ediyorlar” diye gülüp geçtiğimiz, bazen küçümsediğimiz bazen de kızdığımız yalanlar bunlar. Ama aslında bunun bilinçli bir tercih olduğunu ıskalamamak gerek. Totaliter rejim inşasında ‘yalan’, yokluğu kabil olmayan, olmazsa olmaz temel parçadır.

Kendisi de Nazi rejiminin mağduru olan Polonyalı filozof Leszek Kołakowski buna ‘Yalan Medeniyeti’ diyor. Gerçeklerin ters yüz edilmesi, var olan hakikatlerin unutturulup yerlerine yalanın ‘yeni gerçek’ olarak ikame edilmesi yani. Bütün dünya tersini söylese de rejimin efendilerinin hep aynı yalanı pervasızca tekrarlayarak ‘kurumsallaştırması’…

Totaliter rejimin kuruluşunda yalanın ne denli önemli bir işlev gördüğünü bize en güzel 1984 romanı anlatmıştı. Kolakowski de “belleğin tahrip edilmesi” diye tarif ettiği bu sistemli saldırı ile ‘yeni bir medeniyet’ kurulduğuna vurgu yapar. Sadece gerçek ile yalan yer değiştirmez, bazen de iç içe girerler. Böylece hakikatin odağı dağılır ve ölçüler yerle bir olur.  Rejimin devamı için yalanın da sürekli olması gerekir. Zamanla buna artık ‘yalan’ bile denmez; çünkü bizatihi hakikatin kendisi olmuştur. Bu sayede kitleleri tamamen tahakküm altına alırsınız. Zaten önemli olan da o kitlenin inandırılmasıdır.

“Bağımsız ve tarafsız yargı” da işte bu yeni yalan medeniyetinin küçük bir ünitesi.

EVRENSEL İLKELER, ‘FETÖ TEZLERİ’ Mİ?

Sözgelimi, savunma makamı olmadan bağımsız yargılama mı olur? Yargının üç ayağından biri. Fakat artık avukatlık hakkına bile tecavüz edilmekte. İstanbul Barosu bu yüzden adli yıl açılışı nedeniyle Hürriyet’e, “Adaletsiz Savunma, Savunmasız Adalet” başlıklı tam sayfa ilan verdi. Ancak Star, “Baro, FETÖ’cülerin tezlerini dile getiren metne imza attı” diye yazdı.

“FETÖ’cülerin tezleri” dediği, en basit, en temel evrensel hukuk kuralları. Ne mesela? İlanda, “OHAL, amacını gölgede bırakarak Hukuk Devleti iddiasını köreltecek boyuta vardırıldı. KHK’lar eliyle TBMM işlevsiz kılınıyor. Aylarca bir türlü hazırlanamayan iddianamelerle, ‘burun sürtme cezaları’ verilebiliyor. Anayasa Mahkemesi, varlık nedeni olan anayasal denetimi reddederek, demokratik rejimi güvencesiz kılabiliyor. Evrensel hukukun genel kabule ulaştırdığı; Adil Yargılanma, Adalete Erişim, Hukuk Güvenliği ve Lekelenmeme kavramları yok sayılıyor. Yargı, siyaset stratejilerinin uygulama alanı olarak kullanılıyor. Yargıç teminatı ve savcı güvencesi, tayin ve soruşturmalarla ortadan kalktı. Anayasa ve Ceza Yasalarının açık hükmüne rağmen, yargıya talimat niteliği taşıyan cümleler, fütursuzca kurulabiliyor.” gibi eleştiriler var.

Savunma hakkının gasp edilmesiyle ilgili de şu başlıklar sıralanıyor: “Cezaevinde avukat görüşmeleri, kamu görevlileri eşliğinde ve kamera görüntüleri altında yapılıyor. Avukatın, yasalarla güvence altına alınan ve yurttaşı korumayı amaçlayan sır saklama yükümlülüğü yok sayılıyor. Avukatların soruşturma dosyalarına erişimleri engelleniyor. Avukatın duruşma salonundan zorla çıkarılması, müdafilikten men edilmesi gibi yeni düzenlemeler getirilebiliyor. Yine işkence ve kötü muamele sesleri duyuluyor.”

Bu sıralanan maddelerin cemaatle ya da herhangi bir grupla ne alakası var? Bunlar, zaten olması gereken asgari hukuk kuralları değil mi?

Evet öyle… Ama bu yeni yalan medeniyetinin, ısrarla ve pervasızca söylenecek yalanlara, gerçeklerin yerine geçirilecek algılara ihtiyacı var.

Yüksek yargı başkanları, hakikati eğip büktükleri gibi kendileri de yürütme karşısında eğiledursun, Türkiye’nin her ilinde yeni bir cezaevi inşaatı yükseliyor. Misafirleri de belli. Gerçi onlar daha adil bir şekilde yargılanmayı bekliyor.

[Ahmet Dönmez] 7.9.2017 [TR724]

Yüzyılların yükü [Kemal Ay]

Geçenlerde bir otobüs durağa yaklaşırken asfalttaki çöküntüde birikmiş yağmur sularına hızla girerek üzerime çamurlu su sıçrattı. İstanbul’da yaşarken bu tip olaylara alışmıştım. Ancak Avrupa’nın önde gelen şehirlerinden birinde de aynı şeyle karşılaşmak, beni düşüncelere gark etti. ‘Ne var canım alt tarafı otobüs su sıçratmış’ diyebilirsiniz ama aslında bu ufak çaplı olayda Türkiye’nin şu meşhur medenîleşme hikâyesinin ana hatlarını görmek mümkün.

Orhan Pamuk, The Guardian’da yayınlanan bir makalesinde, Türkiye’de ve İran’daki taksi şoförlerinin trafik kurallarına uymamayı bir nevi ‘başkaldırı’ olarak gördüklerini söylemişti. Neye başkaldırı? Batı medeniyetine. ‘Kurallarımızı Batı’dan ithal ediyoruz ancak kim olduğumuzun ve daha önemlisi Batılı olmadığımızın farkındayız’ mesajı bir nevi. Bu tavrın hemen karşısında bir başka tavır daha var. O da Batılılar gibi yaşama arzusu. Gelgelelim bu arzu da sürekli ya Batılıların ‘ihaneti’ eliyle ya da ‘taklit’ ile başkası olmanın imkânsızlığı ve aslında Batılı olmadığının sürekli hatırlatılmasıyla inkisara uğratılır.

Yine de bu ikinci tavrın sahibi, ilkinin küçük başkaldırısına karşılık şöyle bir refleks geliştirir: Günlük hayatımızdaki her türlü arıza aslında Batılı olamayışımızdan kaynaklanır. Otobüs mü gecikti? ‘Avrupa’da otobüsler hep saatinde gelir efendim.’ (Trenler ve tramvaylar daha dakik ama benim yaşadığım şehirde otobüsler hep, en az birkaç dakika rötarlı.) Bir tüneli su mu bastı? ‘Avrupalı olamayışımızdan bunlar hep!’ (Oysa daha geçen gün bir yağmurda komşu şehrimizin tünellerini de su bastığı için kapatmak zorunda kaldılar.) Profesyonellik, dakiklik, meraklı ve araştırmacı olma gibi hasletler önce ‘Batılı değerler’ olarak hedefe konur, ardından bunları ‘Türk usulü’ yapmak, yani yapmamak, bir çeşit ‘yerlilik’ göstergesi olarak anlatılır.

SUÇLU HEP BAŞKASI OLABİLİR Mİ?

Gündelik işlerdeki bütün hataları, problemleri daha büyük bir anlatıya havale etmek, insanın kendine yapabileceği en büyük kötülük. Bunun bir yönü, çevresel şartları asıl fail gibi görüp kendi iradesini hiçe sayma ve böylece sonsuz bir (dünyevî) acizliğe teslim olma. ‘Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik?’ sözünde cisimleşen bu durum, şartların eşitsizliğine vurgu yapıyor gibi görünse de, aslında sorunu örtüyor. Urfa’da Oxford yoktu ama bu sözü söylediği sırada İbrahim Tatlıses’in parasını verip Oxford ayarında bir üniversiteye gidebilme imkânı vardı mesela.

Bir diğer yönü ise sorunun asla çözülemeyeceğine dair öğrenilmiş çaresizlik hâli. Kimsenin hatadan dolayı mesuliyet almadığı, sorunların oturulup birlikte çözülmediği, yanlış kararlar verenlerin yanına kâr kaldığı o kadar çok olay yaşanmış ki, insanlar nihayet gündelik hayatın arızalarının ‘kültürel’ ya da ‘tarihsel’ olduğuna hükmetmiş. ‘Bizden adam olmaz!’ noktasına gelinmiş.

Bu, her şeyden evvel çok ağır bir yük. Yıllarca evli kalmış ve sürekli geçimsizlik biriktirmiş karı kocaların kavgalarına benziyor. Artık mesele bir bardağın bulaşık makinesine konup konmamasını geçmiş, o bardaktan yola çıkarak sürekli varoluşsal sıkıntı üretiliyor. Çünkü en temelde itiraf edilemeyen, edilmek istenmeyen sevgisizlik ya da karşılıklı saygının yitirilmesi gibi şeyler var. Herkesin malumu olup da bir türlü dillendirilmeyen hakikatler, zamanla insanlarda irrasyonel tavırlara yol açıyor. Ancak uzaktan baktığınızda görebileceğiniz bir parodi hâli bir nevi. En ufak bir eleştiri ya ‘Sen hep böyleydin!’ şeklinde bir kişisel açmaza ya da ‘Sana da laf söylenmiyor’ tarzı iletişim katili tavırlara sebep oluyor.

ODANIN ORTASINDAKİ FİL

Türkiye gibi ülkelerde bir türlü geçmiş hatalarla yüzleşilmediği ve çok temel problemler halledilmediği için bugünkü meseleler karşısındaki tepkilerimiz irrasyonel bir hâlde. ‘Odanın ortasındaki fil’ metaforunda olduğu gibi ortada devasa cüssesiyle duran fili kimse konuşmuyor ve fakat hayatlarına devam etmeye çalışıyorlar.

Mesela şu an iktidar bir hayli absürt bir şekilde ‘Avrupalılar bizi kıskanıyor’ ya da ‘Türkiye dirilişe geçti’ masalları söylüyor. İktidarı destekleyenlerin buna nasıl inandıklarını sorguluyoruz. Aslında inanmadıklarını fakat ‘ekmek parası’ gerekçesiyle inanır gibi yaptıklarını düşünüyoruz bazen. Ancak zaten bu parodi, Türkiye’de birkaç yüzyıldır oynanıyor. Ortada alışılmadık bir durum yok. Bilakis artık evimizin bir parçası hâline gelen bir ‘fil’ var.

Bugün AKP’nin ürettiği ‘iktidar’ geçmiştekinden çok farklı değil. Bütün problemleri ‘Batılı (muasır) olmamaya’ bağlayan ve suçu sürekli yeterince muasır olamayan ‘ötekinde’ arayan bir tavırla, trafik kurallarına uymayarak ‘Batılı olmadığını’ ispata çalışan, bu arada da kendisini eleştiren herkesi ‘öteki’ ilan eden tavır arasında el değiştirdi sadece ‘iktidar’. Her iki tavır da aynı hastalıkla malul: Hakiki problemin üstü sürekli kapatılıyor ve suç sürekli ‘karşı tarafa’ atılarak şiddetli geçimsizlik hâli yeniden üretiliyor.

ORTAK REFERANS NOKTASI ÜRETEMEMEK

Bu tip durumlarda her iki tarafın da kabulleneceği bir ‘otorite’ sorunların çözümünde faydalı olabilir ancak Türkiye gibi ülkelerde ‘devlet’ o çeşit bir hakemlik görevini yapmadığı için, toplumsal yarılma, yani Batı’yla ilişki üzerinden ayrıma tabi tuttuğumuz iki kutuplu tavırlar, birer hastalık semptomu olarak kalıyorlar. En ufak bir mesele tarihsel hesaplaşma diskuru üzerinden tartışıldığı için hiçbir şekilde ‘haklı’ ve ‘haksız’ rollerinde oynama olmuyor. Her iki taraf da kendini ‘haklı’ karşı tarafı ‘haksız’ olarak konumluyor ve dış dünyayı bu eksene göre anlamlandırmayı sürdürüyor.

Bütün kültürel ve tarihî birikimimiz, onu soğukkanlı bir biçimde tasnif edemediğimiz için, karşımızdaki en büyük engel olarak belirmiş durumda. Toplumdaki her türlü hastalığın kaynağı olarak bir Cemaat gösterildiğinde insanların buna hemen ‘ikna olması’ ve o güne kadar yaşadığı bütün sıkıntıları çabucak gösterilen ‘günah keçisine’ yükleyip kendini aklaması, biraz da bundan. Hakemlik görevini hiçbir kurumun ifa edemediği hatta bu vazifeyi kötüye kullandığı bir toplumda, toplum bu asırlık toplumsal hastalıkları en ufak bir meselede bile farkında olmadan sergiliyor.

Buraya kadar anlatılanlardan fark edebileceğiniz üzere, ‘muasır medeniyetler seviyesi’ hâlen en büyük meselelerimizden birisi ve bu ‘yara’nın yol açtığı enfeksiyonlar en ince gündelik hâllerimizde bile karşımıza çıkıyor. Bir türlü kendi ‘objektif’ gerçekliğimizi inşa edemediğimiz ve bu arada bir gözümüzün sürekli orada olduğu Batı istikrarlı bir biçimde gelişimini sürdürdüğü için de, daha birkaç nesil daha bu problemlerle yaşayacağız gibi görünüyor.

Otobüs size su sıçrattığında, asansör bozulduğunda, yürüyen merdiven çalışmadığında, uçaklar rötar yaptığında hayalimizdeki o ‘aşırı mükemmel’ muasır medeniyete tutunarak kendimizi eleştireceğiz hep. Bu arada aynada gördüğümüz yüzü sanki bir başkasına aitmiş gibi suçlayacağız. Oysa yapılması gereken ortada… File bakın.

[Kemal Ay] 7.9.2017 [TR724]

Kâinatın kutlu taşı: Hacerü’l Esved -Hac Hatıraları-6 [Harun Tokak]

Vakit sabaha yürüyor… Kâbe’nin en tenha saatleri… Seyri, sadrımızı dolduran mabet, gecenin bu saatlerinde daha bir ulvîleşiyor, başı göklere değiyor. Zikir halkasını yöneten bir serzâkir gibi heyecanlanıyor, sakinleşiyor, haykırıyor, hıçkırıyor.

Efendimizin, Abdullah İbni Abbas’ın rivayet ettiği bir hadiste, “Kıyamet gününde Allah Hacerü’l Esved’i, bakar iki gözü ve konuşan bir dili olduğu halde yeniden yaratacak ve o kendisine sadık bir niyetle dokunmuş herkese şehadet edecektir.” dediği kutlu taşı seyrediyorum. Gecenin bu en tenha anında bile ona kavuşmak için kalabalığa karışmak kolay cesaret edilir bir durum değil. Coşkun akan insan selinin girdabına kapılmak gibi. Yüzlerce insanın ona dokunmak, onunla bir an birlikte olmak uğruna verdiği amansız mücadeleyi uzaktan ürperti ile seyrederken birden yanımda üç genç beliriyor.

Selam verip kendilerini tanıtıyorlar. Hacerü’l Esved’i ziyaret edip etmediğimi soruyorlar.

“Cesaret edemedim” diyorum.

“Biz sizi oraya götürmek istiyoruz!” diyorlar. “Bunda da bir sır var.” diye düşünüp hemen kabul ediyorum.

Üç babayiğit Anadolu evladı, derin suların sınır tanımaz dalgıçları gibi, kalabalık insan selini yara yara, beni Hacerü’l Esved’e ulaştırıyor, onu rahatça öpebilmem için de üzerime gelen dalgalara perde oluyorlar.

Allah Resulünün, “Ya Ömer, burada ağlanır, burada gözyaşları dökülür.” dediği yerdeyim. O kutlu taşa dokunduğum an, yüksek voltajlı bir akıma kapılmış gibi titriyorum. O anı anlatmak imkânsız. Müthiş bir vakumla bir nur tufanının içine çekiliyor, yutuluyor, savruluyor, ışıklı bir helezonun içinde bambaşka ufuklara uçuruluyorum.

Bir keresinde Halife Ömer de beni öpecek ve şöyle diyecekti; “ey taş biliyorum ki, sen bir taşsın. Ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Allah Resulünün seni öptüğünü görmeseydim seni asla öpmezdim”

Hazreti Ali Halifenin bu sözlerini duyunca, “Ya Ömer! Onda saklı bulunan sırları bilseydin şimdi böyle demezdin!” diyecekti.

Benim öpülmem, pek çoklarının bu yanlışa düştüğü gibi, bir taşın takdis edilmesi gibi bir anlayışa sebebiyet verebilir ve herkes beni bu duygu ve düşüncelerle öpmeye kalkışabilirdi.  Daha sonra da bundan bir hayli hurafe doğar ve böylece Kâbe, hak ve hakikate açık olmanın yanında şeytanların da oyun oynadığı bir yer hâline gelirdi. Çünkü şeytanlar, kalbin etrafında dönüp durmakta ve onun zayıf taraflarını yakalamaya çalışmaktadırlar.

Esasen kalp de insan hissiyatına göre bir Kâbe’dir. Kalbin etrafında şeytanların menzilleri ve mazgal delikleri vardır. Kalpte takdis edilecek şeylere dair öyle küçük menfezler vardır ki, ‘doğru şeyler’ takdis edilirken, takdis edilmemesi gereken başka şeyler de takdis edilerek saygı ve tazimin yanında her zaman kaymalar olabilir.

İşte o büyük basiret abidesi Hazreti Ömer, avamca anlayışı, tevhid çizgisine getirmek için, “Böyle taşta, toprakta bir kudsiyet aramayın. Allah Rasulü, onu öpmüştür. Eğer O öpmeseydi ben de öpmezdim. Zira Hacerü’l Esved’i öpmek, O öptüğünden dolayı sünnettir.” diyerek, aklın hür olduğu nokta ile teslim olduğu noktayı birbirinden ayırmıştır. Allah Ömer’den razı olsun.

BEN HACER’ÜL ES’AD…

Müminlerin “sır kâtibi”yim. Nice sevinçler, saadetler, acılar, kederler, yaşadım. Şimdi asrın hüsranını seyrediyor, Allah’ın vaadini bekliyorum.

Benim bir dilim ve iki gözüm var. Bana, eli ya da dudağı ile dokunanlara, bana dokunur ya da öper gibi uzaktan selam verenlere mahşerde şahitlik yapacağım.

HİRA

İpeksi bir sonbahar gecesinde, tüm zamanların en kutsal doğumuna sahne olan Hira’dayız.

Kutsal dağ, dolgun bir ay ışığının altında, efsunlu. Gölgelerin hükümranlığında, gerçek biçimini kaybetmiş. İçe doğru derin ve hareketli. Süt buğusu mavi tüllerin arkasından etrafına pırıltılı gülücükler saçıyor. Yaşanmışlığın kazandırdığı bir soyluluk var nurlu yüzünde.

Birbiri ardınca dalga dalga sıralanmış dağlar, ovalar, obalar ay ışığında besleniyor. Sert taştan, topraksız bir dağ Hira. Etrafı kendisi gibi dik dağlarla çevrili. Çıkmak da inmek de son derece güç.

Vakit gece yarısını çoktan geçmiş olmasına rağmen, ay ışığının bolca üzerine döküldüğü kutlu dağ, inenler ve tırmananları ile tatlı bir tiyatronun “hayalet karıncalar” sahnesini andırıyor.

Uzaklardan bize bakan Sevr ise, dağların sırlarını denizlere taşıyan sessiz bir nehir gibi seherin esintisinde biteviye akıyor.

Hira’dan, Mekke’nin seyri muhteşem.

Dağ başları kadar insanların vaveylasından uzak, Allah’a yakın neresi olabilir!

İhtişamlı kâinat senfonisini minör kıpırtılarla, ritmik hışırtılarla, usta ve uyanık çıkışlarla seslendiren dağ başları…  Sina ve Zeytin Dağı gibi yüce bir ruhu vardı Hira’nın.  Ve dağlar, gecelerde dile gelir, sırlarını geceleri açarlardı bağrındakilere. Fakat insanı asıl etkileyen dağların etekleri değil, zirveleriydi. Zirve “tırmanma” demekti. Tırmanma, bir aşkınlık metaforu, bir arınma süreciydi ve sadece bedenlerin değil, ruhların da tırmanmaya ihtiyacı vardı.

Hazreti Musa Sina dağının, Hazreti İsa Zeytin dağının, Güllerin Efendisi de, bütün ihtişamı ve gizemi ile başını göklere uzatmış olan bu kutsal dağın doruğunda vahye ermişlerdi. Hira’yı anlamak vahyi anlamaktı!..

Kırkına yaklaşmış olan Muhammedü’l Emin’i bu sarp dağa tırmandıran, gecelerce oradan bir Mekke’ye, bir semaya; bir dünyaya, bir ukbaya baktıran saik neydi?

Herkes derin uykularında iken o neden uyanıktı? Neden kendini dik yamaçlarına vuruyor, günleri bu kutsal dağın doruklarında geçiyordu?

Hira içimden geçenleri duymuş gibi cevap veriyor:

“Yalnızlığı bağrına basması, onun için Yâr sohbetine vesile olması açısından önemliydi.” diyor.

Bu cümle bana, Hazreti Musa’nın Tur’daki kırk günlük halvetini, Hazreti Meryem’in,  “Onları, suyu çağlayan ve ikamete elverişli bir tepeye yerleştirip barındırdık.” (Mü’minûn, 50) ayetiyle anlatılan uzletini hatırlatıyor. Kalbi özel birtakım temrinlerle lebriz etme ve ilahî tecellileri almaya müsait hâle getirme.

“Doğru,” diyor Hira. “Güllerin Efendisi burada geceleri gökyüzünü seyreder, omuzlarına dökülen siyah saçları okşayan ay ışığında, yüce dağ başında yanmakta olan bir meşaleyi andırırdı.

Yüzünü Kâbe’ye doğru döner, saatlerce ayakta durarak Allah’a dua ederdi.

O yıllarda dünya hiç de iç açıcı bir yer değildi.

Yaklaşık üç bin senelik bir uygarlık geçmişine sahip olan ve iç savaşlarla yorgun düşen Çin, parçalanma sürecine girmişti. Konfüçyüs düşüncesi çöküşte, Budizm ise yükselişteydi. Fakat o da Çin insanının manevi ve sosyal taleplerine gerçek bir çözüm sunamıyordu.

Hindistan da Çin gibi üç bin seneyi aşkın bir uygarlık geçmişine sahip olmakla birlikte anarşi, iç savaşlar ve sömürüye mağlup olmuş, çöküş dönemine girmişti.

Budizm kısa zamanda putperestliğe dönüşmüş, Hinduizm ve Brahmanizm’le beraber bu üç inanç sisteminin toplam put sayısı milyonları bulmuştu. Toplumun büyük kısmını parya haline getiren kast sistemi halka kan kusturuyordu.

İnsanlar, en yakınlarına bile alabildiğine zalim ve acımasızdı. Jal Parva denilen geleneğe göre her yeni evli çift, doğan ilk çocuklarını kutsal kabul edilen Ganj sularına atıyor, kadınlar, eşinin öte dünyada yalnızlık çekmemesi için ölen kocası ile birlikte diri diri yakılıyordu.

Türkler, uçsuz bucaksız Orta Asya bozkırlarında kendi bencil ufuklarına doğru at koştururken, Doğu ve Batı Kağanları tarafından yönetilen Göktürk devleti etkinliğini kaybetmiş, halk Çin ve Hint kökenli kültür emperyalizminin etkisi altına girmişti.

DÜNYANIN ÇILDIRDIĞI ANLAR

Avrupa, Ortaçağ’ın karanlık dönemlerini yaşıyor, vahşet ve cehalet içinde birbirini yiyordu.

Persler, ateşe tapmakla meşguldü. Aidiyet ve mülkiyeti reddeden, hemen her şeyi ortak kabul eden, ahlak kavramını inkâr eden ve halk arasında ciddi bir yayılım gösteren Mazdek inancı bir erken dönem komünizm uygulaması gibiydi.

Hâsılı, dünyanın çıldırdığı anlardan biriydi… Vahşet, anarşi ve terör bütün cihanı sarmıştı.

Hicaz halkı da küfür ve şirk içindeydi. Mekke, Ebu Cehilleriyle, Ebu Lehebleriyle dalâlet bataklarına dalmış, batıl içinde yüzüp duruyordu. Geceleri, çocukların feryatları yankılanıyordu kızgın çöllerde.

Gündüzleri kölelerin gözyaşı ve kanı akıyordu. İnsanın duyarsızlığı ile perişan olan hayvanların ürpertici sesleri yırtıyordu karanlıkları.

Göz gözü görmüyordu.

Diri diri toprağa gömülen kız çocukları, kendi elleriyle oydukları taş ve tahta parçalarına Tanrı diye tapan ve tapılmasını isteyen din tacirleri, hayvan kadar bile değerleri olmayan köleler, bir avuç mutlu azınlığın lüksü için alabildiğine sömürülen, inim inim inleyen zayıflar, yoksullar, garipler…

Güllerin Efendisi, her geldiğinde burada günlerce kalıyor, insana insanca yaşama hakkının tanındığı bir dünya için yakarıyor, acz ve fakrın diliyle Rabbine iltica ediyor, bir ışık bekliyordu.



O, zifiri karanlık gecelerde, bu en sarp uçurumların başında, bir hüzün çiçeği gibi büküyordu boynunu.

Zamanın ıssız dilimlerinde, günlerce bir başına kalarak bütün insanlık adına af ve inayet diliyordu.

Varaka bin Nevfel, Zeyd bin Amr gibi kendilerini şirkten koruyabilmiş ferasetli insanların gözleri sürekli semaları süzüyor ve ufuklarda, insanlığı yeniden kurtuluşa davet edecek olan Son Nebi’yi arıyordu. Birkaçı bir araya geldiğinde, aralarındaki sohbetin vazgeçilmez konusu bu oluyordu. Şiirin diliyle Onu seslendiriyor, buldukları her kalabalığa Onun hasret türkülerini söylüyorlardı.

Bu erdemli insanlar, etraflarında olup bitenlerden rahatsızlık duyuyorlardı. Ama çözüm adına ellerinden bir şey gelmiyordu. Tek umutları vardı, Allah’ın Sonsuz Nur’u gelecek, cehalet ve zulme kurban giden kalabalıkları, içinde bulundukları karanlıktan tutup çıkaracaktı.

GÖLGESİ BAŞINIZIN ÜSTÜNDE!

Kısa bir zaman önce Kuss Bin Saide’nin Ukaz panayırında yaptığı, dillere destan konuşmasını hemen herkes hatırlıyordu. İyad kabilesinin büyüğüydü Kuss. Yüz yaşını aşmış, gözleri çukura kaçmış, yaşlılıktan iki büklüm olmuştu. Fakat ruhu aydınlıktı. Kızıl tüylü bir deve üstünden seslenmişti:

“Ey insanlar!” demişti. “ Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur! Olacak neyse olur. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, annelerinin ve babalarının yerini alır. Derken, hepsi ölüp gider! Hadiselerin ardı arkası kesilmez; hepsi birbirini kovalar. Kulak veriniz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü yüksek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada kalıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, Allah’ın indinde bir din vardır ki şimdi içinde bulunduğunuz dinden daha sevgilidir! Ve Allah’ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi! Ne mutlu o kimseye ki O’na iman eder; Allah da kendisine hidayet eder! Yazıklar olsun O’na isyan ve muhalefet edecek bedbahta! Yazıklar olsun, ömürleri gafletle geçen ümmetlere!

Ey insanlar! Hani ya babalar, dedeler, atalar? Nerede soy sop? Hani o süslü saraylar ve mermer binalar yükselten Ad ve Semud kavimleri? Hani ya, dünya varlığından gururlanıp da kavmine, ‘Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?’ diyen Firavun’la Nemrut? Onlar, zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe sizden çok daha üstün idiler. Ne oldular? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın, onlar gibi gaflete düşmeyin, onların yolundan gitmeyin! Her şey fanidir; baki olan, ancak Allah’tır. Evvel gelip geçenlerde, bize ibret alacak şey çoktur! Ölüm bir ırmaktır. Girecek yerleri çok, ama çıkacak yeri yoktur! Büyük küçük hep göçüp gidiyor! Giden geri gelmiyor! Katiyen bildim ki herkese olan, size ve bana da olacaktır.”

Gariptir ki Kuss Bin Saide, bu muhteşem konuşmasında pek yakında geleceğini haber verdiği o kutlu kişinin, dinleyiciler arasında olduğundan habersizdi.

Bir gün peygamberimiz İyad kabilesinden Müslüman olmak için gelenlere şöyle diyecekti:

“Kuss Bin Saide’nin bir zamanlar Ukaz Panayırı’nda bir deve üzerinde, ‘Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak neyse olur!’ diye okuduğu hitabesi hiç hatırımdan çıkmaz. O, bir hayli söz daha söylemişti. Zannetmem ki hepsi hatırımda kalmış olsun!”

Bunun üzerine orada bulunan Hazreti Ebû Bekir, “Yâ Rasulallah! Ben de o gün orada hazırdım. Kuss Bin Saide’nin söylediği sözler hep hatırımdadır. Müsaade buyurursanız okuyayım!” diyecek ve hutbenin tamamını okuyacaktı.

Allah’ın Rasulü, cahiliye devrinde hidayet yolunu bulmuş bu bahtiyar için şöyle diyecekti:

“Ümit ederim ki Allah, kıyamet gününde Kuss Bin Saide’yi ayrı bir ümmet olarak haşreder!”

Yarın: 7. Bölüm, EBU TALİB MAHALLESİ

[Harun Tokak] 7.9.2017 [TR724]

Slogan ve zikir [Mahmut Akpınar]

Slogan siyasetin dili, ideolojinin haykırışı. Slogana çığırtkanlık hakimdir. Sloganda sert, tehdit ve tedirgin edici üslup tercih edilir. Sloganın talebi dünyevidir. Husumeti kullanır; çatışmacıdır. Uzlaşmayı, benzerliği, hoşgörüyü değil, ayrışmayı, kutuplaşmayı, farklılığı öne çıkarır. Hedeflerine “koparıp alma” saikiyle yaklaşır.

Zikir, Bir olanı anma, Hakka yakınlaşma soluğudur. Zikrin amacı Ademoğlunun gönlünü pak, amelini salih, kalbini mutmain kılmaktır. Zikirde yakarış, acziyet vardır. Zikir kabalıktan, sertlikten uzaktır; tehdit edici değil, teskin edicidir. Farklılıkları Allah’ın ayetleri, işaretleri olarak görür ama birlik ve bütünlük için çabalar.

Slogan avurtlar şişirilerek, yumruklar sıkılarak ve başkası duysun diye atılır. Oysa zikir yürekten, derinden ve gönlünün sesini O’na duyurmak için çekilir. Zikirde eller Hakka açık, dil kalple temas halindedir. Zakir zikriyle sesini halka değil, Hakka duyurmaya çalışır. Slogan siyaset meydanlarında atılır; zikir Allah’ın evlerinde, dergahlarda çekilir. Siyaset kalabalıkları hedefler, zikir gönülleri… Slogan liderler, ideolojiler içindir; zikir Rabbin rızası için. Slogan insanları kitle psikolojisi ile dünyevi bir hedefe, çıkara yöneltir. Zikirde dünyevi beklenti yoktur; kulun Yaratıcı ile rezonansa, irtibata geçmesi arzulanır.

Siyaset dünyevi gücü ele geçirmeyi, dünyevi kaynaklara sahip olmayı ve pay etmeyi düşünür. Siyasetin Nirvanası iktidarı almak ve orada kalmaktır. Siyasetçiler siyasi-bürokratik makamları, imkanları, koltukları, kaynakları elde etmenin ve taraftarlarına dağıtmanın rüyalarını görür. Partizanlarına maddi, dünyevi taahhütlerde bulunur. Siyaset kavgacıdır, rekabetçidir. Oysa tasavvuf ekolleri uhrevi makamlara taliptir. Allah’ın rızasını kazanmayı hedefler ve O’nun sınırsız olduğunu, herkese yeteceğini bildiği için başkalarının elde ettikleri nedeniyle rahatsız olmaz. Kendi manevi kazancına yönelir.

Siyaset şaşa ve debdebe içinde yapılır. Var olanı daha büyük gösterme, daha güçlü görünme eğilimindedir. Oysa tarikat-tasavvuf ekolleri tevazu içinde olmayı amaçlar; var olduğundan daha düşük, daha geride görünmeye çalışır. Siyaset makamları, madalyaları, unvanları, kazançları önemser. Tasavvuf insanları imkanlarıyla, sahip olduklarıyla övünmez. Güçlü görünmez, gücün kuvvetin Allah’tan olduğunu bilir ve bununla gurur duymanın şirk ifadesi olduğunun farkındadır.

Ancak son zamanlarda slogan zikri kendi kirli atmosferine çekiyor, dönüştürüyor, başkalaştırıyor. Siyaset elindeki güç ve imkanlarla tasavvuf ve inanç ekollerini dünyevileştiriyor; yozlaştırıyor. AKP iktidarı zikir ehlini, tasavvuf ekollerini dünyevi makamlarla, kaynaklarla kendine mecbur ve mahkûm ediyor.

Genelde AKP iktidarları döneminde ama özellikle Erdoğan’ın tek adam haline gelmesinden sonra tarikatlar, cemaatler, tasavvuf ekolleri dünyevileşme yarışına giriştiler. İslamcı Siyaset güç ve imkanlar kazanıp toplum, devlet üzerindeki etkisini artırınca cemaatler, tarikatlar de güç ve imkân kazanmanın cazibesine kapıldılar. Cemaatler tarikatlar ve onların önde gelenleri yoğun bir dünyevileşme, zenginleşme yoluna girdiler. Onların oyuna ve kitlesel desteğe ihtiyaç duyan İslamcı siyaset bu beklentileri körükledi, besledi. Kamu imkanları üzerinden tasavvuf ekollerini, cemaatleri tarikatları siyasete bağımlı kılmayı başardı. Artık pek çok cemaat ve tarikat iktidar karşısında bağımsız ve tarafsız değil. Onun İslam, etik ve hukuk dışı taleplerini reddedebilecek konumda değil. Zira siyasetin ve kamu kaynaklarının mahkûmu oldular. Bu konuda ciddi tepkiler, rahatsızlıklar olmasına rağmen siyasetin kontrolsüz-hukuksuz gücünden de korkarak girdikleri çıkmaz sokaktan dönemiyorlar.

Slogan zikri tahakkümü altına alıp susturuyor. Siyaset, zikirle coşması, ibadetle-evradla sükûna ermesi gereken gönülleri sloganın kirli-çamurlu sularına çekiyor. Onları zikirden alıkoyup sloganlarla meşgul ediyor. Siyaset zikri gönüllerden, haşyeti kalplerden kovmaya çalışıyor. Siyaset menfaati, çıkarı, rahatı, beklentiyi, makamı tarikat ehlini teslim almak ve gütmek için ustaca kullanıyor. Daha önceki siyasetçilere politize olma, siyasete bulaşma konusunda direnç gösterebilen tarikatlar-cemaatler AKP siyasetine direnç göster(e)miyor. Zira AKP siyaseti, istismarı, rantı, yozlaşmayı, gösterişi, din zarfında, İslami faaliyet formunda pazarlıyor.

Son dönemde hiç olmadığı kadar siyaset tasavvufu, İslami hizmetleri kirletti. Onları debdebeye, şaşaaya, harama ve usulsüz kaynaklara bulaştırdı. Tüyü bitmemiş yetimin hakkından çekinen dindarlar devletin imkanları olmadan yaşayamaz hale geldiler. Fedakarlıkla yola çıkan, üçer beşer kuruş topladıklarıyla İslami hizmetler yapan cemaatler-tarikatlar saray sofrasının artıklarıyla beslenir oldular. Maneviyat aleminin sultanı olması beklenen kişiler kavuklarıyla, cübbeleriyle Sultanın tahtının altına dizilip ondan dökülecek bahşişi, övgüyü gözler oldular. Pek çok dini grubun önderi-sorumlusu gayret-i diniyeyi ruhsuz bir memuriyete dönüştürdü. İslami hizmetlerin onca birikimini, emeğini, tecrübesini götürüp Sarayın kapısına bağladılar. Cemaatlerini, tarikatlarını Şaibeli ve kirli bir Sultanın talimatını bekleyen kapı kulları yaptılar.

Anadolu Müslümanlığı bin yıldır tasavvuf edep ve ahlakı ile yoğrulmuş ve şekillenmişti. AKP siyaseti bu bin yıllık tasavvuf geleneğini tahrip ediyor, içini boşaltıyor, yozlaştırıyor. Bu tahribatın farkında olan ve tepki veren yok! az sayıda farkında olanın ise ses verecek cesareti, yüreği yok!

[Mahmut Akpınar] 7.9.2017 [TR724]

Erdoğan, zulmü ve tenkili kimden öğrendi? [Erman Yalaz]

Ceberut devletler, zulümlerini tekrarlıyor ve bir tenkil geleneği oluşturuyor. Tek parti, tek adam, krallık, komünist rejimler için bir fark yok. Dünyanın her yerinde ve neredeyse her devirde bu mezalim işleniyor. Bir grup ya da millet düşman ilan ediliyor. Sonra profesyonel şekilde suç ve suçlama üretiliyor. Ardından infaz aşamasına geçiliyor. Psikolojik, sosyolojik ve fiili tenkil icra ediliyor. Düşünenleri, alternatifleri, azınlıkları, düşünce ve inanç özgürlüğünü sevmiyor bu yönetici ve yönetimler. Bu bir devlet yönetme biçimi ama gerçekte yönetememe biçimi! İnsandan, hak, hukuk, gerçek demokrasi ve evrensel değerlerden uzak olunca zulüm ve tenkil tarihteki misallerle sınırlı kalmıyor. Günümüzde onlarca değişik örneği yaşanıyor. Suriye, Irak, Libya ve tabi hali hazırda Türkiye…

6-7 EYLÜL’ÜN ŞEYTANLAŞLAŞTIRDIĞI İLE KAYBETTİKLERİMİZ

62.yıldönümüne denk geldiği için 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili değerlendirmeleri okuyoruz. Selanik’te Atatürk’ün evinde güya bomba patlıyor, sonra yandaş medya eliyle tahrik haberi sürüme giriyor. Ardından İstanbul Taksim ve tarihi yarımadada öğrenci merkezli protestolar yükseliyor. Milliyetçilik yüklü tepkiler sınır aşıyor. Evler, işyerleri basılıyor, yakılıyor, yağmalanıyor. Olaylar kontrolden çıkıyor.

Ve yarım asır sonra bunun Özel Harp Dairesi’nce icra edilmiş profesyonel bir operasyon olduğunu öğreniyoruz. Aradan geçen yarım asırda önce yaşadığımız toplumun rengi Rumları, kültürel ve ticari birikim ve ilişkilerimizi yitiriyoruz. Düşmanlaştırılıyoruz ardından. İnsanlığımızı ve inancımızı unuttuğumuz için bütün ipler kopuyor.  O azınlık şeytanlaştırıldığı için hiçbir evrensel değer, insan hakkı tanınmıyor. Ermenilere, Alevilere, Kürtlere, sağcı-solcu darbe mağdurlarına, şimdi cemaate olan ve yapılan bu.

‘DERDİMİZE YANAK YOK’

Dersim’i yakıp yıkan 1937-1938 katliamı nasıl unutulur? Ceberut devlet idaresinin mağduru bir ihtiyar kadın ve Dersimli amcanın sözleri hep kulaklarımda çınlar. Evinde aşiretleri, her gün 40-50 kişiyi ağırladıklarını, mahallelerini anlatırken, şöyle demişti:

“Bizim ev misafir eviydi, mahallemiz de. 38 üzerimize çöktü, bizi öldürdüler. Munzur’u üstü cesetle doldu (…) Evliya evliya geziyorum. Ağlıyorum, ağıt yakıyorum, kimsesiz kaldım. Kimse yok. Derdime yanak yok. (…) Bizde insanız, kardaşız…”

Mağdurlar yalnız bırakılmıştı. Ne ince sızıdır ne ince sözdür. Derdime yanak yok, diyoruz bugün.

DERSİM KATLİAMINDAKİ SUÇ ÜRETME MAKİNESİ

Gayri resmi rakamlarla 10 bine yakın kişi öldü Dersim katliamlarında. Devlet askeriyle Anadolu’nun bağrında yüzyıllarca özerk yaşamış Alevileri yok etmeye karar vermişti. Önce olaylar çıkarıldı. Ötekinin itirazları sesleri, isyan diye adlandırıldı. Ordular tahsis edildi. Asker müdahale etti. Sonra Umum Müfettişlikleri kuruldu. 4. Umumi Müfettişliğinin derdi Dersim’di. Tunceli Kanunu çıkarılmıştı. Sanıklar hangi suçla suçlandığını bilmiyordu. Yakalanan sanıklara suçlamalar yöneltiliyor, iddianameler verilmiyor, idam kararları alınıyordu. Avukat tutamıyorlardı, tercüman da. Davalar kısa sürede bitiriliyordu. Hükümler ise kesindi. İdam. Seyit Rıza elebaşı diye derdest edilip asılmıştı.

Ne kadar aynı bugün yaşananlarla değil mi? Bugünkü Sulh Cezalar, iktidar ve Erdoğan bağımlısı yargının yaptığının farkı yok. Bu toplumun bağrında bir Alevi, Ehli Beyt geleneği ve gerçeği varken, devlet ceberutluğu, katliamları ve operasyonlarıyla bu bir yaraya dönüştürülmüştü Dersim’de. Ki o yara hala kanıyor.

MENEMEN TUZAĞI VE ESAD ERBİLİ’NİN DRAMI

Menemen Olayları bahanesiyle yok edilen Seyyid Muhammed Esad Erbili Hazretleri dramı, talebeleri ve Nakşi ve Mevlevi geleneğini bitirme tuzağı da aynı cinsten bir zulümdü. 1920’de Şükrü Bey’in teklif ettiği ‘Hıyaneti-i Vataniye’ kanununun kabulünden sonra Anadolu’da dindarlara yönelik tam bir tenkil yürütülmüştü. Adı İstiklal Mahkemeleriydi. Hedef sıradan insanlar değildi. Örneğin Esad Erbili Hazretleri’nin hedefe konma sebebi İstanbul ve Anadolu’da aktif tekkelerin mihmandarlığını yapmasıydı.

23 Aralık 1930’da meydana gelen Menemen hadisesi, tarihe ‘Kubilay olayı’ olarak da geçti. Asteğmen Kubilay ile birlikte iki bekçinin öldürüldüğü olayın Nakşîler tarafından körüklendiği iddiasıyla binlerce mütedeyyin insan, İstiklal Mahkemeleri’ne benzer Divan-ı Harp Mahkemeleri’nde  yargılandı. Önde gelenler deyip bir kısmı idam edildi. Genelkurmay ve Emniyet arşivlerindeki raporlar Kubilay’ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koymasına rağmen hadise, ‘irticaî kalkışma’ şeklinde sunuldu. 105 kişinin Divan-ı Harp’te yargılandığı, 30 kişinin idamı ile sonuçlanan olaylarda bir âlim şüpheli şekilde hayatını kaybetmişti. O alim, Esad Erbili idi.

ASKERİ HASTANEDE ZEHİRLENMESİ

Tekkelerin kapatılmasından sonra Erenköy’deki evinde inzivaya çekilmişti. Evi aylarca polis gözetiminde tutulmuştu. Oğlu Mehmed Ali Efendi ile beraber Menemen’e götürülüp idam talebiyle yargılandı ve idama mahkûm edildi ancak yaşı dolayısıyla idam cezası müebbet hapse çevrildi, oğlu idam edildi. Kendisi Menemen’de askerî hastanede tedavi görürken 3-4 Mart 1931 gecesi zehirlenerek öldürüldü. Cenaze namazı kıldırılmadı, mezarının başına mezar taşı bile dikilemedi. Erbili’nin cenazesinin medfun olduğu yer bile, hala ziyaret edildiği halde aradan geçen 89 yıla rağmen açıklanmıyor. Korkunun büyüklüğünü düşünün.

YALAN MEKANİZMASI VE YANDAŞ MEDYA

Olaydan 5 ay önce o zamanların en çok satan Vakit gazetesinde 18 Temmuz 1930 tarihli haberi şöyledir: “Erenköyü’nde bir dedikodu: Yüzlerce müridi olan bu esrarengiz şeyh kimdir?” Cumhuriyet ve Akşam gibi gazeteler de tarikatlara yönelik yaptıkları haberlerle aralık ayının faciasını hazırlar. Basındaki tarikat adamlarına başlayan saldırı Menemen’e zemin teşkil etmişti. Yalan haber makinası çalışıyordu her devirde olduğu gibi.

90 YAŞINDAYIM TÜRKLÜĞE HİZMETİMDEN OĞLUMU İNGİLİZLER NEFYETTİ

Esad Erbilî’nin aleyhinde Menemen tahrikini planladığı iddiasıyla bir de mektup uyduruldu. Erbilî Hazretleri bunu kabul etmedi. Mahkemede vasiyetini okudu ve son olarak şöyle konuştu: “90 yaşımdayım. 20 seneden beri kendimi ölü farz ediyorum. Türklüğe hizmetim olduğundan oğlum İngilizler tarafından Bağdat’tan nefyedildi…”

EVLAD-I KERBELAYIZ, GÜNAHSIZIZ, AYIPTIR, ZULÜMDÜR, CİNAYETTİR…

74 yaşındaki Seyit Rıza’nın yaşı 54’e indirilmiş, 17 yaşındaki oğlu Hüseyin 21’e yükseltilmişti idam için. Seyit Rıza’nın idamı öncesi yürek yakıcı son sözleri İhsan Sabri Çağlayangil anılarından şöyle anlatılır: “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi… Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. Evlâdı Kerbelayıh. (Kerbela soyundanız) Bî hatayıh (günahsızız). Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir …”

Seyyitlerine, dindarlarına, mazlumlarına hep aynı muameleyi yapan ceberutluk tarihinden birkaç enstantane sadece bunlar. Bugünün aynası dünkü ceberut devlet zulümlerinde gizli. Ama bu ceberutluk ne Alevileri ne Nakşileri ne Rumları yok edebildi. Yapanlar tarihe başka türlü kaydedildi.

[Erman Yalaz] 7.9.2017 [TR724]

Deri kokarsa tuzlanır, ya tuz kokunca? [Tarık Toros]

Başarısı genetik bir mirastı.

Babası ülkesinin bağımsızlık mücadelesine kendini adamış, suikasta uğramış, davası hayatına mal olmuştu.

Annesi de sıradan bir kadın değildi, Hindistan büyükelçiliği yapmış bir diplomattı.

Çocukluktan itibaren iyi bir eğitim aldı.

Oxford’da politika, ekonomi ve felsefe okudu.

Sonra New York’ta yaşadı, Birleşmiş Milletler’de çalıştı.

Londra Üniversitesi’nde felsefe dersleri verdi.

Annesi hastalanınca ülkesine döndü.

Askeri diktatörlüğe karşıydı.

Partisiyle seçime girdi.

Yaklaşık yüzde 60 oyla kazandı.

Başbakan olacaktı.

Ordu izin vermedi.

30 yıldır yönetimi elinde tutan Cunta tarafından gözaltına aldı.

Sonra ev hapsi başladı.

Eşi ve çocuklarıyla görüştürmediler.

Ne Papa’nın ne de BM Genel Sekreterinin çabaları sonuç vermedi.

Barışçıl ve şiddetsiz mücadelesi nedeniyle Nobel Barış Ödülü’nü kazandı.

Ödülü almaya gidemedi, oğulları aldı.

Eşinin cenazesine de katılamadı.

Dünya’nın dört bir yanında özgürlüğü için kampanyalar düzenlendi.

Hakkında kitaplar yazıldı.

Belgeseller çekildi, filmler yapıldı.

Time’a kapak oldu, sayısız başka ödül aldı.

21 yıl sonra serbest bırakıldı.

Dünyanın en güçlü 100 kadını arasında gösterildi.

Efsane müzik grubu U2, “Walk on” şarkısını ona adadı.

O tutsakken ülkesi özgür seçim görmedi.

Son yıllarda Ordu, baskıyı hafifletti, demokrasi vanasını biraz açtı.

Ve 25 sene sonra girdiği ilk seçimi bu defa ezici çoğunlukla kazandı.

Oyunu yüzde 80’e çıkardı.

Anayasaya göre çocuklarını ülke dışında doğurduğu için devlet başkanı olamadı fakat ülkesinin fiili lideri olarak sayılıyor, el üstünde tutuluyor.

Bir konuşmasında diktatörlüğü şöyle tarif etmiş:

“Temel insan haklarının varlığını kabul etmeyen bir sistemde korku günlük düzeni oluşturur. Hapsedilme, işkenceye tabi tutulma, öldürülme, arkadaşlarını, aileni, varını yoğunu yitirme korkusu…”


***

Bahsettiğim kişi, bugün 72 yaşında olan kadın lider, Aung San Suu Kyi.

Bahsettiğim ülke ise Myanmar.

Müslümanların evleri ve camileri yakılıyor.

Çocuklar ordu güçleri tarafından katlediliyor.

İnsanlar öldürülüyor, kadınlar tecavüze uğruyor.

Kalanlara büyük eziyet ve işkence ediliyor.

Arakanlılar, kitleler halinde göçe zorlanıyor.

Yüz binlercesi çevre ülkelere sığındı, sığınmaya çalışıyor.

Tam anlamıyla bir soykırım yaşanıyor.


***

Peki Nobelli kadın lider ne diyor?

-Etnik temizlik söz konusu değil.

-Olanlar için etnik temizlik ifadesi bence fazla sert.

-Ortada çok fazla hasımlık var.

-Bölünmüş insanlar meselesi var.

-Bölünmüşlüğü ortadan kaldırmaya çalışıyoruz.


***

İşin tuhafı, kendi gibi Nobel Barış Ödülü sahibi 13 kadının imzaladığı…

Myanmar’da süren olayları “insanlığa karşı suç ve etnik temizlik” diye niteleyen…

Ve “potansiyel soykırım” uyarısı yapan açık mektuba imza atmadı.

Bilakis bu kadınları suçladı.


***

Söyleyecek bir şey yok.

Ekleyecek kelimem de…

Deri kokarsa tuzlanır, ya tuz kokunca ne yapılır?

[Tarık Toros] 7.9.2017 [TR724]

Sırada Emine Sultan Sarayı mı var? [Ahmet Dönmez]

AKP Genel Başkanı Erdoğan, şimdi de “uzaydan görünen yazlık saray” yaptırıyormuş. Özal döneminde Okluk Koyu’na yapılan mütevazı Cumhurbaşkanlığı konutunun yerine en az 300 odalı yeni bir saray inşa edilecekmiş. BirGün Gazetesi’nin haberine göre sadece klimaları için 3 milyon liralık klima sözleşmesi yapılmış.

Yakışır. Sadece Saddam’ın 81 sarayı vardı. Daha doğrusu bir kaynağa göre 81. Bazılarına göre de sadece 200 tanesi Bağdat’ta olmak üzere bin civarında Saray yaptırmıştı.

Erdoğan henüz yolun başında. Gerçi Pentagon’dan sonra dünyanın en büyük binası olarak gösterilen Romanya’nın merhum diktatörü Çavuşesku’nun sarayını oda sayısında yakaladı. “Halkın Evi” olarak adlandırılan bu sarayın da 1,100 odası vardı.

Çavuşesku, 350 bin metrekarelik ve 12 katlı bu sarayın her bir detayıyla bizzat ilgilenmişti. Ancak 5 milyar dolara mal olan dev bina, diktatörün de sonunu getirmişti. Çünkü halk sefalet içerisinde yaşarken yapılan bu harcama, ekonomiyi çökertmişti. Kurşuna dizilmesine neden olan davalardan biri de bu sarayla ilgiliydi.

Saddam ise her şehre bir saray yaptırıyordu. Tikrit’te sadece doğum günlerinde gittiği bir sarayı bile vardı. Böylece otoritesini her şehir halkına hissettiriyordu. Şimdi onun yerini televizyonlar almış olsa ve açılan her ekrandan Reis’i izliyor olsak da megalomanik hezeyanlar dev ve gösterişli binalar dikmeden sakinleşemiyor.

Devrik Irak diktatörü sadece kendine saraylar yaptırmadı. Eşleri ve oğullarını da düşünüyordu. Bir tanesi Sacide Sarayı olarak anılırdı mesela. İlk eşi Sacide Hanım adına yapılmıştı. Büyük oğlu Uday’ın adıyla anılan saray da vardı.

Bizde Emine Hanım Sarayı ya da Bilal Sarayı olur mu, olursa nereye olur bilmiyorum. Fakat en azından Hitler’in ‘kartal yuvası’ olarak anılan konutu Berghof’u tamamen kişisel telif ücretleri ile yaptırmasını örnek alsa. Fakat ne Berghof gibi mütevazı evler tercih ediyor ne de bu denli devasa ve lüks sarayları cebinden yaptıracak kadar legal geliri var.

[Ahmet Dönmez] 7.9.2017 [TR724]

Tek derdiniz enflasyon olsun! [Tarık Ziya]

Tüketici fiyatları (TÜFE) temmuzda (yüzde 9,79) tek haneye inmişti. Amma velakin hükûmet medyasının hevesi kursağında kaldı. Ağustosta yeniden çift haneye (yüzde 10,68) çıktı.

Enflasyon sepetinde en fazla ağırlığı olan gıdada fiyat artışı yaz aylarında bile devam ettiğine göre Eylül, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında neler olabileceğini siz düşünün. 

ÇİFTÇİ EKTİĞİNİ BİÇEMİYOR

Çiftçi para etmediği için sebze-meyveyi tarlada bırakıyor ya da hayvan yemi olarak kullanıyor. Diğer tarafta vatandaşın sofra kurmak için harcadığı tutar aydan aya artıyor. 

Gıda fiyatları son bir senede yüzde 12’ye yakın arttıysa tarlada niye tablo bambaşka?  

İmalatı, ziraati, emeği, alın terini tahkir eden bir iktisadî modelde bu tenakuza şaşırmamak lazım. Ver Hazine garantili kredileri batık firmalara, piyasa coşsun. Ötesi kimin umurunda.   

TÜİK’İN KIRPTIĞI ENFLASYON BİLE BÖYLEYSE

Öyle komisyon kurup başına bir bakanı tayin etmekle enflasyon düşmediği gibi çiftçiden memura vatandaşın mağduriyeti de giderilemiyor. İşsizlikle enflasyon canavarı yan yana gelince halk iki kere darbe yemiş oluyor. 

Bunu ifade ederken Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) kırpa kırpa açıkladığı verileri esas alıyorum. Yani TÜİK’in enflasyonu bile vatandaşın cebindeki paranın mum gibi eridiğini ispat ediyor ki hakiki enflasyon ile masa başında hesaplanan arasında en az iki kat fark var. 

ÜFE’DEKİ ARTIŞ TÜFE’DEN FAZLA 

Zam sağanağı dinmiyor ki! Daha dün gece mazot ve benzine zam geldi. Dahası var… Üretici Fiyatları (YİÜFE) Ağustos’ta yüzde 16,3 artmış. 

TÜFE ne idi? Yüzde 10,68. İki sepet arasındaki yüzde 5 puanlık fark lisan-ı halle ‘önümüzdeki aylarda çarşı pazarda yeni zamlara hazırlıklı olun’ diyor. 

İmalatçı bu maliyet artışını sineye çekmiş çekeceği kadar. Piyasa durgun olduğu için sabretmiş. Ağustos’ta bardak taşmış bile. 

MAKAS DARALDIKÇA YENİ ZAMLAR GELECEK

Enflasyonun çift hanede seyredeceğine dair daha evvel yaptığım tespitlerde ÜFE’nin seyrine dikkat çekmiş ve burada her an bir patlama olabileceğine temas etmiştim. Maalesef o tahminimde haklı çıktım. ÜFE ile TÜFE arasındaki makas daralırken enflasyonun çift hanenin altına ihtimali teknik olarak kalmadı. 

Gıda ve enerji fiyatları hariç tutularak hesaplanan çekirdek enflasyon da yeniden çift haneye doğru yol alıyor. 

Dolar ve faizde sert bir düşüş olmadığı müddetçe 2017 nihayete erdiğinde enflasyonun tek haneye inmesini beklemek hayal olur. 

PİYASALAR İÇİN HAZAN VAKTİ

Piyasalar Eylül’den itibaren ABD, Çin ve Kuzey Kore başlıklarına dikkat kesilecek. Piyasalar için her bir başlık birer atom bombası tesiri ihtiva ediyor. 

ABD’de Merkez Bankası FED’in faiz artışına devam etmesi ya da tahvilleri yatırımcılara iade etmeye başlayacağını ilan etmesi Türkiye için kur ve faiz riskinin artması manasına gelir. Enflasyon bu ahval üzere daha da yükselebilir. 

Zaten her faktör mevcut haliyle kalsa bile enflasyon artışa meyletti. 

TEK HANEYE İNMİYORSA İNDİRİLİR

Çift hanede bir enflasyonun Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) namına başarısızlığın tescili olacağından şahsen TÜİK’in ne yapıp edip oranı tek haneye indireceği kanaatindeyim. 

Mağazalar etikete 9,99 TL yazınca “10 lira değilmiş.” diyerek mutlu oluyoruz da TÜİK enflasyonu 9,99 diye zabıtlara geçirince niye mutlu olmayalım ki!

Onun için fazla dert etmeye lüzum yok. Enflasyonda Avrupa birincisi, İktisadî Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) içinde de ilk üçe abone olsak da bunlara takılmamak lazım! 

İşsizliğin rekor kırdığı şu devirde bile büyümeyi Saray’dan aldığı pasla yüzde 7’ye çıkaran TÜİK enflasyonu da tek haneye indirecektir. 

Ezcümle tek derdiniz enflasyon olsun… 

[Tarık Ziya] 7.9.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com