Türkiye’nin önde gelen anayasa hukukçusu ve liberallerinden Prof Dr. Mustafa Erdoğan facebook hesabında “AKP iktidarının Türkiye’ye yaptığı en büyük kötülük ilkesiz bir popülizmi siyasete egemen kılmasıdır” diye yazdı. 15 Temmuz sonrası, İstanbul Ticaret Üniversitesi’ndeki görevinden uzaklaştırılan Erdoğan uzun yıllar Star gazetesinde köşe yazıları kaleme almıştı. Demokrasi- özgürlükler konusundaki duyarlılığı ile bilinen Prof. Erdoğan 28 Şubat darbesine karşı durduğu için uzun yıllar tehdit ve tazminatlarla boğuşmuştu. Muhafazakar camianın ve AKP’nin yazı ve konuşmalarından en çok yararlandığı isimlerin başında gelen Erdoğan bir gazete köşesi ya da televizyon ekranı olmasa da görüşlerini kişisel facebook hesabından paylaşıyor.
AKP İKTİDARININ TÜRKİYE’YE YAPTIĞI EN BÜYÜK KÖTÜLÜK…
Erdoğan’ın son paylaşımı şöyle:
“Başarısızlıklarımızdan ve başımıza gelen her istenmedik veya kötü şeyden başkalarını, özellikle de “dış güçler’”i sorumu tutma alışkanlığı maalesef öteden beri bizim zihniyet dünyamızın karakteristik bir özelliğidir. AKP iktidarının Türkiye’ye yaptığı bana göre en büyük kötülük, insanların hem zihinsel kapasitelerini dümûra uğratan hem de onları kendi yapıp-ettiklerinin sorumluluğunu almaktan kaçınmaya iten bu sapkınlığın marazî bir hal almasına neden olan ilkesiz bir popülizmi siyasete egemen kılmasıdır.”
KOMPLO TEORİLERİYLE YÖNLENDİRİLEN ZİHNİYETİN FOTOĞRAFI!
Karar gazetesinden Taha Akyol’da dün Türkiye’deki siyasi iklime dair bir ilginç bir yazı kaleme aldı. Akyol yazısında komplo teorileriyle yönlendirilen zihniyet yapısının fotoğrafını çekiyor.
“Saygın araştırma kurumlarından KONDA soruyor: İstanbul Boğazında 17 trilyon dolar değerinde ‘Kontoryum’ elementi var ama dış güçler çıkarılmasına izin vermiyor; ne dersiniz?
ELEMENT YOK KOMPLO VAR
Böyle bir element yer yüzünde yok, ‘kontoryum’ adı da tamamen uydurma… Fakat ‘dış güçler’ deniliyor ya, dört kişiden biri buna inandığını söylüyor. Bu da nereden çıktı, böyle bir element var mı diye sormak aklına gelmeden.
Lozan’ın 2023 yılında sona ereceği şeklindeki zırvaya inanların oranı yüzde 48…
GDO’lu tohumla bizi kısırlaştırmaya çalışıyorlar; buna inananlar yüzde 59…
Almanya 3. Havalimanımızı kıskanıyor sözüne inananlarımız oranı ise yüzde 48…
Bir konuda bilgimizin olup olmadığını kendimize sormadan, önermeyi sorgulamadan hemen ‘dış güçler’ ve ‘komplo’ içeren siyasi söylemlere inanıvermek…
Böyle bir zihniyet yapısının komplo teorileriyle nasıl kolayca yönlendirilebileceğini söylemeye gerek var mı?”
[Gülden Kara] 21.3.2019 [Kronos.News]
15 Temmuz’da Akıncı Üssü’nde “emekli pilotlar” görüldüğü mahkeme kayıtlarına girdi [Cevheri Güven]
15 Temmuz’un komuta merkezi olarak kabul edilen Akıncı Üssü’nde o gece neler olduğu henüz aydınlanabilmiş değil. ‘Rehin alındım’ diyen Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın eşini defalarca arayabilmesi, çerez istemesi; rehin alındığı söylenen Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Abidin Ünal’ın elleri cebinde koridorlarda dolaşırken çekilmiş görüntüleri kafa karıştırıcı unsurlar oldu.
Komuta kademesinin o gece oraya hangi şartlarda geldiği ve o gece 15 Temmuz’un neresinde durduklarına dair iki taraftan farklı iddialar var. Komuta kademesi ile şu an darbeden yargılananların yüzleştirilmemesi soru işaretlerinin çözülmesindeki en büyük engel.
Akıncı Üssü Dosyası’nın tamamına, özellikle ek klasörlere sanıkların da avukatların da konuyla ilgilenen gazetecilerin de ulaşması engelleniyor. Ulaşılabilen dosyalar ise yepyeni çarpıcı bilgiler ortaya çıkartıyor.
Akıncı Üssü’nden kalkan uçakların yaptığı belirtilen bombardımanları ele alacağımız iki bölümlük haberin ilk bölümünde, şahitlerle mahkeme tutanaklarına geçen “O gece Akıncı Üssü’nde görülen emekli pilotlar” konusunu ele alacağım. İlk bölüm Akıncı Üssü’nde görülen sivillere de ışık tutuyor.
O GECEYİ SIR YAPAN “ARAMAMA” KARARI
Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen en gizemli isim Adil Öksüz. Ancak bugüne dek Adil Öksüz’ün üste olduğuna ilişkin bir kamera kaydı ya da delil mahkemelere sunulamadı.
Adil Öksüz’ün ve bu haberde okuyacağınız çok farklı gizemli kişilerin Akıncı Üssü’nde olduğuna ilişkin iddiaları kanıtlayabilecek en önemli delil; kamera kayıtları yanında, parmak izi ve DNA izleriydi.
16 Temmuz’da polislerin üssü almasından bir süre sonra bu kamera kayıtlarına el konuldu ve parmak izi, DNA izi tespiti başladı. Ancak pas geçilen kritik bir tek yer vardı.
Akıncı İddianamesi’ne göre üsteki 143. Filo Komutanlığı darbenin yönetim merkeziydi. Bu binada bulunan ve “öğretmen gazinosu” olarak bilinen odada ise tüm darbe yönetildi.
170607 numaralı evrak, 143 Filo’da yapılan tüm arama ve el koyma işlemlerinin yer aldığı tek evrak. Savcı eşliğinde polisin yaptığı arama ve el koymalar, Yarbay Nihal Altuntop nezaretinde gerçekleştirilmiş ve imza altına alınmış. (Nihal Altuntop’un 15 Temmuz gecesi sabaha kadar Akıncı Üssü’nden MİT’e telefonla bilgi veren kişi olduğunu hatırlatalım.)
Ancak üste, parmak izi ve DNA izi araması yapılmayan tek yer, darbenin yönetildiği belirtilen “öğretmen gazinosu”. Yani 15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen odada o gece kimlerin bulunduğuna ilişkin gerçek delilleri verecek asıl noktada, en kritik işlemin yapılmadığı görülüyor.
Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim, savunmasında bu duruma ısrarla dikkat çekip, üste ertesi gün arama yapan ekibe vurgu yapıyor:
“Bu ekip bir tek öğretmen gazinosunu araştırmamıştır. O odadan ne bir parmak izi ne DNA örneği alınmamıştır. Yani o odaya bakmadıktan sonra aslında 143 Filoya girip araştırma yapmanın anlamı yok ki. Sanırım amaç delil bulmak değil, başka şeymiş. Oradaki birilerinin ortaya çıkması istenmemiş olsa gerek.”
TSK’DAN EMEKLİ PİLOTLAR AKINCI ÜSSÜ’NDEYDİ
Tuğgeneral Hakan Evrim’in, ortaya çıkmasının istenmediği kişilerle ilgili çeşitli iddiaları var. Ancak Akıncı Davası dosyasında, bu kişilerle ilgili farklı tanık ve sanık beyanlarında izler bulmak mümkün.
142 Hat Bakım Subayı Üsteğmen Caner Fidancı’nın ifadesine göre o gece üste “TSK’dan emekli olmuş pilotlar” vardı.
Üsteğmen Fidancı verdiği ifadesinde şöyle diyor: “Sabaha karşı 142 Aviyonik Atölyesinde görevli Üsçavuş Yunus Özen bakım karargahına geldi. Sabahleyin Üs nizamiyesinden girdikten sonra Bakım Karargahı’na gelmek için araç beklerken kendisini içinde 142 Filo amblemi olan 09(Aydın ili) plakalı bordo bir Ford Fiesta marka aracın aldığını, aracı bir pilotun kullandığını ve yapılan konuşmalardan araç içindeki diğer kişilerin daha önce emekli olmuş pilotlar olduğunu öğrendiğini söyledi.”
15 Temmuz gecesi üste emekli pilotların bulunmuş olması oldukça çarpıcı bir bilgi. Bu kişilerin kimler olduğu, bu ifadenin doğru olup olmadığı, o kişilerin Ergenekon davaları nedeniyle TSK’dan erken emekli olmuş savaş pilotları olup olmadıkları soruları karanlıkta kaldı. Çünkü mahkeme dava dosyasına geçen bu ifadede ismi geçen kişileri sorgulamadığı gibi, Üs kayıtlarını bu yönde de inceletmedi ve davayı bu yönde genişletmedi.
Oysa bu oldukça önemli bir bilgi. Çünkü o gece üsten kalkan uçak sayısı ve uçak grubuyla ilgili başka ifadeler büyük bir çelişkiyi ortaya çıkartıyordu.
AKINCI’DAN KALKAN HAYALET UÇAKLAR
Akıncı Davası’nda “müşteki” sıfatıyla bulunan Yarbay Nihat Altıntop (Sabaha dek MİT’e bilgi veren yarbay) ifadesinde Akıncı Üssü’nden 15 Temmuz gecesi kalkan “ışıkları sönük ve telsiz irtibatı kurmayan uçaklar”dan sözediyor:
“Uçaklara telsizden inin diye çağrı yaptık. Zaten radarlar da aynı çağrıyı yapıyordu. Hatta hiç izinsiz, telsiz teması kurmadan uçakların bazıları hareket ediyordu. Hatta pistten bir şey geçiyor diye düşündük biz. Çünkü ışıklar teker teker kayboluyordu sırayla. Tamamen karanlık bir ortam… İlk kalkan uçak bizimle hiç temas kurmadan kalktı ve indi. Biz kendimizin tuttuğu kayıtlarda da 23.50’de kalkan o uçağı telsiz teması kurmadan inen kalkan uçak şeklinde belirttik ve savcılık heyeti de o tutanakları dosyaya koydu.”
Akıncı Davası’nda “tanık” sıfatıyla ifade veren kulede görevli astsubay Emre Özcan ise şunları söylüyor ifadesinde:
“O ara bütün uçaklar sırayla kalkıyorlardı F-16’lar. Hatta bazıları bütün ışıklarını kapatıp inişe geldiler. Biz sadece pistteki ışıkların hüzmesinden uçağın indiğini takip edebildik. Bizimle ne telsiz teması kurmuşlardı ne de herhangi bir ışıkları yanıyordu.”
Biri “müşteki” yani şikayetçi diğeri “tanık” olarak dinlenen bu iki muvazzaf Hava Kuvvetleri personelinin verdiği ifadeler birbirini teyid ediyor ve o gece Akıncı Üssü’nden “ışıkları kapalı, kuleyle telsiz teması kurmayan uçakların” kalkıp indiğini belirtiyor.
Bu nokta çok önemli. Çünkü, şu an Akıncı Davası dosyasında; Akıncı Üssü’nden kalkış yaparak darbeye katılmakla ve bombardıman yapmakla yargılanan pilotların tamamının Kule’yle telsiz dikta kayıtları mevcut.
İNCELENMEYEN 11 UÇAK
Bu durumda akla şu soru geliyor: Kuleyle telsiz dikta kaydı olmayan ama ışıkları kapalı kalkış yapan bu uçakları kullanan pilotlar kimdi? Ve bu gizemli uçaklar neden yargılama konusu değil?
Burada dönüp Akıncı Üssü’ndeki uçak sayısına bakmak gerekiyor.
Kayıtlara göre Akıncı Üssü’nde 71 uçak var. Ayrıca Diyarbakır’dan gelen 6 uçak daha o gece üste mevcut. Yani 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde toplam 77 uçak bulunuyor.
Savcılık emriyle, 15 Temmuz’da hangi uçakların bombardıman yaptığının belirlenmesi için TUSAŞ görevlendiriliyor. TUSAŞ, Akıncı Üssü’nde 66 uçağı inceliyor ve rapor tutuyor. 11 uçağı ise incelemiyor. Bu noktada akla bomba atıp atmadığı incelenmeyen 11 uçağın o gece “telsiz irtibatı kurmadan kalkan, ışıkları kapalı uçaklar” olup olmadıkları ve o uçakları, 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde görülen emekli pilotların kullanıp kullanmadıkları sorusu geliyor.
Tuğgeneral Hakan Evrim’in de aklına bu soru geliyor savunmasında şöyle diyor:
“Şimdi o gece Akıncı’da emekli pilotlar var, ışıklarını kapatıp kule ile temas kurmadan uçan uçaklar var. Sanık olan pilotların uçtukları uçakların mühimmat atmadığı bakım personeli tarafından belirtilmiştir. Tüm bunları bizler ek klasörleri aldıktan sonra öğreniyoruz. Şimdi bize ek klasörlerin verilmeme nedenini daha iyi anlıyorum. O izinsiz ve ışıkları kapalı uçuş yapan uçakları uçuranlar emekli pilotlar olabilir mi? Araştırmaya değmez miydi? Bu bilgileri duyup,bilip araştırmayan savcılara ne demek lazım bilemiyorum.”
KİLİT NOKTA NİZAMİYELERDEKİ GÖREVLİLER
Savcılığın bu konunun üzerine gitmesi için yapması gereken ilk adım, Akıncılar Üssü Nizamiye görevlilerinin ifadelerini almak olmalıydı.
Ancak bu yapılmadı. Üstelik Tuğgeneral Hakan Evrim’in yargılama sırasında bu talebi dile getirmesine rağmen:
“O gece Akıncı nizamiyesinde nöbetçi olup şu anda sanık veya tanık olan kimse yoktur. Bunların çağrılıp o kadar kişinin nasıl içeri alındığının, benim tarafımdan veya benim adıma bu kişilerin içeri alınmasına dair bir talep olup olmadığının sorulmasını…”
15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen 143 Filo Öğretmen Gazinosu’nda parmak izi ve DNA tespitinin yapılmaması gibi, nizamiye görevlilerinin sanık ya da tanık yapılmaması da oldukça çarpıcı bir durum.
O gece Akıncı Üssü’nde olmamaları gerekirken orada olan “siviller” ve “emekli pilotların”, Akıncı Üssü’ne girişleriyle ilgili iddiaların netleşmesi için nizamiye nöbetçilerinin ifadelerinin alınması gerekiyor. Aynı şekilde Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün o gece orada olup olmadığının netleşmesi açısından da bu durum önemli.
Ancak Öğretmen Gazinosu’nda parmak izi ve DNA tespiti yapmayan polis, asker ve savcılar yargılama konusu yapılmadığı gibi, nizamiye görevlileri de yargılama konusu yapılmış değiller.
YARIN: ANKARA’DAKİ BOMBARDIMANLARI KİM YAPTI?
[Cevheri Güven] 21.3.2019 [MedyaBold.com]
Komuta kademesinin o gece oraya hangi şartlarda geldiği ve o gece 15 Temmuz’un neresinde durduklarına dair iki taraftan farklı iddialar var. Komuta kademesi ile şu an darbeden yargılananların yüzleştirilmemesi soru işaretlerinin çözülmesindeki en büyük engel.
Akıncı Üssü Dosyası’nın tamamına, özellikle ek klasörlere sanıkların da avukatların da konuyla ilgilenen gazetecilerin de ulaşması engelleniyor. Ulaşılabilen dosyalar ise yepyeni çarpıcı bilgiler ortaya çıkartıyor.
Akıncı Üssü’nden kalkan uçakların yaptığı belirtilen bombardımanları ele alacağımız iki bölümlük haberin ilk bölümünde, şahitlerle mahkeme tutanaklarına geçen “O gece Akıncı Üssü’nde görülen emekli pilotlar” konusunu ele alacağım. İlk bölüm Akıncı Üssü’nde görülen sivillere de ışık tutuyor.
O GECEYİ SIR YAPAN “ARAMAMA” KARARI
Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen en gizemli isim Adil Öksüz. Ancak bugüne dek Adil Öksüz’ün üste olduğuna ilişkin bir kamera kaydı ya da delil mahkemelere sunulamadı.
Adil Öksüz’ün ve bu haberde okuyacağınız çok farklı gizemli kişilerin Akıncı Üssü’nde olduğuna ilişkin iddiaları kanıtlayabilecek en önemli delil; kamera kayıtları yanında, parmak izi ve DNA izleriydi.
16 Temmuz’da polislerin üssü almasından bir süre sonra bu kamera kayıtlarına el konuldu ve parmak izi, DNA izi tespiti başladı. Ancak pas geçilen kritik bir tek yer vardı.
Akıncı İddianamesi’ne göre üsteki 143. Filo Komutanlığı darbenin yönetim merkeziydi. Bu binada bulunan ve “öğretmen gazinosu” olarak bilinen odada ise tüm darbe yönetildi.
170607 numaralı evrak, 143 Filo’da yapılan tüm arama ve el koyma işlemlerinin yer aldığı tek evrak. Savcı eşliğinde polisin yaptığı arama ve el koymalar, Yarbay Nihal Altuntop nezaretinde gerçekleştirilmiş ve imza altına alınmış. (Nihal Altuntop’un 15 Temmuz gecesi sabaha kadar Akıncı Üssü’nden MİT’e telefonla bilgi veren kişi olduğunu hatırlatalım.)
Ancak üste, parmak izi ve DNA izi araması yapılmayan tek yer, darbenin yönetildiği belirtilen “öğretmen gazinosu”. Yani 15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen odada o gece kimlerin bulunduğuna ilişkin gerçek delilleri verecek asıl noktada, en kritik işlemin yapılmadığı görülüyor.
Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan Akıncı Üssü Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim, savunmasında bu duruma ısrarla dikkat çekip, üste ertesi gün arama yapan ekibe vurgu yapıyor:
“Bu ekip bir tek öğretmen gazinosunu araştırmamıştır. O odadan ne bir parmak izi ne DNA örneği alınmamıştır. Yani o odaya bakmadıktan sonra aslında 143 Filoya girip araştırma yapmanın anlamı yok ki. Sanırım amaç delil bulmak değil, başka şeymiş. Oradaki birilerinin ortaya çıkması istenmemiş olsa gerek.”
TSK’DAN EMEKLİ PİLOTLAR AKINCI ÜSSÜ’NDEYDİ
Tuğgeneral Hakan Evrim’in, ortaya çıkmasının istenmediği kişilerle ilgili çeşitli iddiaları var. Ancak Akıncı Davası dosyasında, bu kişilerle ilgili farklı tanık ve sanık beyanlarında izler bulmak mümkün.
142 Hat Bakım Subayı Üsteğmen Caner Fidancı’nın ifadesine göre o gece üste “TSK’dan emekli olmuş pilotlar” vardı.
Üsteğmen Fidancı verdiği ifadesinde şöyle diyor: “Sabaha karşı 142 Aviyonik Atölyesinde görevli Üsçavuş Yunus Özen bakım karargahına geldi. Sabahleyin Üs nizamiyesinden girdikten sonra Bakım Karargahı’na gelmek için araç beklerken kendisini içinde 142 Filo amblemi olan 09(Aydın ili) plakalı bordo bir Ford Fiesta marka aracın aldığını, aracı bir pilotun kullandığını ve yapılan konuşmalardan araç içindeki diğer kişilerin daha önce emekli olmuş pilotlar olduğunu öğrendiğini söyledi.”
15 Temmuz gecesi üste emekli pilotların bulunmuş olması oldukça çarpıcı bir bilgi. Bu kişilerin kimler olduğu, bu ifadenin doğru olup olmadığı, o kişilerin Ergenekon davaları nedeniyle TSK’dan erken emekli olmuş savaş pilotları olup olmadıkları soruları karanlıkta kaldı. Çünkü mahkeme dava dosyasına geçen bu ifadede ismi geçen kişileri sorgulamadığı gibi, Üs kayıtlarını bu yönde de inceletmedi ve davayı bu yönde genişletmedi.
Oysa bu oldukça önemli bir bilgi. Çünkü o gece üsten kalkan uçak sayısı ve uçak grubuyla ilgili başka ifadeler büyük bir çelişkiyi ortaya çıkartıyordu.
AKINCI’DAN KALKAN HAYALET UÇAKLAR
Akıncı Davası’nda “müşteki” sıfatıyla bulunan Yarbay Nihat Altıntop (Sabaha dek MİT’e bilgi veren yarbay) ifadesinde Akıncı Üssü’nden 15 Temmuz gecesi kalkan “ışıkları sönük ve telsiz irtibatı kurmayan uçaklar”dan sözediyor:
“Uçaklara telsizden inin diye çağrı yaptık. Zaten radarlar da aynı çağrıyı yapıyordu. Hatta hiç izinsiz, telsiz teması kurmadan uçakların bazıları hareket ediyordu. Hatta pistten bir şey geçiyor diye düşündük biz. Çünkü ışıklar teker teker kayboluyordu sırayla. Tamamen karanlık bir ortam… İlk kalkan uçak bizimle hiç temas kurmadan kalktı ve indi. Biz kendimizin tuttuğu kayıtlarda da 23.50’de kalkan o uçağı telsiz teması kurmadan inen kalkan uçak şeklinde belirttik ve savcılık heyeti de o tutanakları dosyaya koydu.”
Akıncı Davası’nda “tanık” sıfatıyla ifade veren kulede görevli astsubay Emre Özcan ise şunları söylüyor ifadesinde:
“O ara bütün uçaklar sırayla kalkıyorlardı F-16’lar. Hatta bazıları bütün ışıklarını kapatıp inişe geldiler. Biz sadece pistteki ışıkların hüzmesinden uçağın indiğini takip edebildik. Bizimle ne telsiz teması kurmuşlardı ne de herhangi bir ışıkları yanıyordu.”
Biri “müşteki” yani şikayetçi diğeri “tanık” olarak dinlenen bu iki muvazzaf Hava Kuvvetleri personelinin verdiği ifadeler birbirini teyid ediyor ve o gece Akıncı Üssü’nden “ışıkları kapalı, kuleyle telsiz teması kurmayan uçakların” kalkıp indiğini belirtiyor.
Bu nokta çok önemli. Çünkü, şu an Akıncı Davası dosyasında; Akıncı Üssü’nden kalkış yaparak darbeye katılmakla ve bombardıman yapmakla yargılanan pilotların tamamının Kule’yle telsiz dikta kayıtları mevcut.
İNCELENMEYEN 11 UÇAK
Bu durumda akla şu soru geliyor: Kuleyle telsiz dikta kaydı olmayan ama ışıkları kapalı kalkış yapan bu uçakları kullanan pilotlar kimdi? Ve bu gizemli uçaklar neden yargılama konusu değil?
Burada dönüp Akıncı Üssü’ndeki uçak sayısına bakmak gerekiyor.
Kayıtlara göre Akıncı Üssü’nde 71 uçak var. Ayrıca Diyarbakır’dan gelen 6 uçak daha o gece üste mevcut. Yani 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde toplam 77 uçak bulunuyor.
Savcılık emriyle, 15 Temmuz’da hangi uçakların bombardıman yaptığının belirlenmesi için TUSAŞ görevlendiriliyor. TUSAŞ, Akıncı Üssü’nde 66 uçağı inceliyor ve rapor tutuyor. 11 uçağı ise incelemiyor. Bu noktada akla bomba atıp atmadığı incelenmeyen 11 uçağın o gece “telsiz irtibatı kurmadan kalkan, ışıkları kapalı uçaklar” olup olmadıkları ve o uçakları, 15 Temmuz gecesi Akıncı Üssü’nde görülen emekli pilotların kullanıp kullanmadıkları sorusu geliyor.
Tuğgeneral Hakan Evrim’in de aklına bu soru geliyor savunmasında şöyle diyor:
“Şimdi o gece Akıncı’da emekli pilotlar var, ışıklarını kapatıp kule ile temas kurmadan uçan uçaklar var. Sanık olan pilotların uçtukları uçakların mühimmat atmadığı bakım personeli tarafından belirtilmiştir. Tüm bunları bizler ek klasörleri aldıktan sonra öğreniyoruz. Şimdi bize ek klasörlerin verilmeme nedenini daha iyi anlıyorum. O izinsiz ve ışıkları kapalı uçuş yapan uçakları uçuranlar emekli pilotlar olabilir mi? Araştırmaya değmez miydi? Bu bilgileri duyup,bilip araştırmayan savcılara ne demek lazım bilemiyorum.”
KİLİT NOKTA NİZAMİYELERDEKİ GÖREVLİLER
Savcılığın bu konunun üzerine gitmesi için yapması gereken ilk adım, Akıncılar Üssü Nizamiye görevlilerinin ifadelerini almak olmalıydı.
Ancak bu yapılmadı. Üstelik Tuğgeneral Hakan Evrim’in yargılama sırasında bu talebi dile getirmesine rağmen:
“O gece Akıncı nizamiyesinde nöbetçi olup şu anda sanık veya tanık olan kimse yoktur. Bunların çağrılıp o kadar kişinin nasıl içeri alındığının, benim tarafımdan veya benim adıma bu kişilerin içeri alınmasına dair bir talep olup olmadığının sorulmasını…”
15 Temmuz’un yönetildiği iddia edilen 143 Filo Öğretmen Gazinosu’nda parmak izi ve DNA tespitinin yapılmaması gibi, nizamiye görevlilerinin sanık ya da tanık yapılmaması da oldukça çarpıcı bir durum.
O gece Akıncı Üssü’nde olmamaları gerekirken orada olan “siviller” ve “emekli pilotların”, Akıncı Üssü’ne girişleriyle ilgili iddiaların netleşmesi için nizamiye nöbetçilerinin ifadelerinin alınması gerekiyor. Aynı şekilde Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün o gece orada olup olmadığının netleşmesi açısından da bu durum önemli.
Ancak Öğretmen Gazinosu’nda parmak izi ve DNA tespiti yapmayan polis, asker ve savcılar yargılama konusu yapılmadığı gibi, nizamiye görevlileri de yargılama konusu yapılmış değiller.
YARIN: ANKARA’DAKİ BOMBARDIMANLARI KİM YAPTI?
[Cevheri Güven] 21.3.2019 [MedyaBold.com]
Mustafa Ünal’dan mektup var: İddianamesi düşen bir dava ayakta kalabilir mi?
Kayyım marifetiyle AKP’nin önce gaspedip sonra KHK ile kapattığı Zaman Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Mustafa Ünal’dan mektup var.
Silivri’de iki yılı aşkın süredir tutsak olan Mustafa Ünal’ın mektubunu oğlu sosyal medya hesabından duyurdu. Savcının hazırladığı 62 sayfalık ‘perişan’ iddianamenin savunmalar esnasında çöktüğünü hatırlatan usta gazeteci Mustafa Ünal, ‘İddianamesi düşen bir dava ayakta kalabilir mi?’ diye sordu.
Mustafa Ünal, mektubunda şunları yazdı:
İddianamesi düşen bir dava ayakta kalabilir mi?
62 sayfalık perişan evrakı savunmalar çökertmişti. Buna rağmen yargıçlar bu çöken, çürük iddianame üzerine hüküm inşa etmekten çekinmediler.
İddianameyi hazırlayan altına ‘Savcı’ diye imza koyan şahıs, haklarında ‘suç örgütü kurmak ve dolandırıcılıktan’ dava açılan bir çeteyle bağlantılı olduğu gerekçesiyle açığa alındı.
Ne olacak şimdi?
Yargı hiçbir şey olmamış gibi davranabilir mi?
Bırakın hukuk davasını siyasi bir dava bile değildi. Haddizatında dava değil Kerbelaydı. Savcının ilişkiler ağı bu gerçeği ortaya çıkardı.
Suç örgütü kurmak ve dolandırıcılık gibi yüz kızartıcı bir çeteyle bağlantılı olduğu bizzat HSK tarafından tespit edilen bir Savcının yazdığı iddianame ciddiye alınabilir mi?
Ciddiye alana hukukçu denir mi?
Dava temelsizdi. Çökmüştü. Şimdi düştü.
İddianamesiz bir hukuk davası düşünülemeyeceğine göre, muhakeme ve sonuçları yok hükmündedir. Derhal özgürlüğümün iadesi gerekir.
Çökmüş ve düşmüş bir davanın mahpusu olur mu?
Mazlumun ahından korkmak lazımmış. Olmayan suçun, olmayan davanın mahpusu olarak Hukuk Kerbelası’nda bir damla adalet istiyorum.
İlla Adalet, illa Adalet…
[TR724] 20.03.2019
Silivri’de iki yılı aşkın süredir tutsak olan Mustafa Ünal’ın mektubunu oğlu sosyal medya hesabından duyurdu. Savcının hazırladığı 62 sayfalık ‘perişan’ iddianamenin savunmalar esnasında çöktüğünü hatırlatan usta gazeteci Mustafa Ünal, ‘İddianamesi düşen bir dava ayakta kalabilir mi?’ diye sordu.
Mustafa Ünal, mektubunda şunları yazdı:
İddianamesi düşen bir dava ayakta kalabilir mi?
62 sayfalık perişan evrakı savunmalar çökertmişti. Buna rağmen yargıçlar bu çöken, çürük iddianame üzerine hüküm inşa etmekten çekinmediler.
İddianameyi hazırlayan altına ‘Savcı’ diye imza koyan şahıs, haklarında ‘suç örgütü kurmak ve dolandırıcılıktan’ dava açılan bir çeteyle bağlantılı olduğu gerekçesiyle açığa alındı.
Ne olacak şimdi?
Yargı hiçbir şey olmamış gibi davranabilir mi?
Bırakın hukuk davasını siyasi bir dava bile değildi. Haddizatında dava değil Kerbelaydı. Savcının ilişkiler ağı bu gerçeği ortaya çıkardı.
Suç örgütü kurmak ve dolandırıcılık gibi yüz kızartıcı bir çeteyle bağlantılı olduğu bizzat HSK tarafından tespit edilen bir Savcının yazdığı iddianame ciddiye alınabilir mi?
Ciddiye alana hukukçu denir mi?
Dava temelsizdi. Çökmüştü. Şimdi düştü.
İddianamesiz bir hukuk davası düşünülemeyeceğine göre, muhakeme ve sonuçları yok hükmündedir. Derhal özgürlüğümün iadesi gerekir.
Çökmüş ve düşmüş bir davanın mahpusu olur mu?
Mazlumun ahından korkmak lazımmış. Olmayan suçun, olmayan davanın mahpusu olarak Hukuk Kerbelası’nda bir damla adalet istiyorum.
İlla Adalet, illa Adalet…
[TR724] 20.03.2019
“Terör örgütü” mü dedin şekerim? Hâşâ, sümme hâşâ! [Av. Osman Ertürk]
Öteden beri cemaate denilmedik laf, takılmadık kulp kalmadı. Elli küsur yıllık mazisi hep maceralı geçen cemaat belki de en zor zamanlarını yaşıyor. İnsanın tüylerini diken diken eden suçlamalardan en ağırı terör örgütü olsa gerek. Mahallenin en güzel kızına, erkeklerin yandan yandan bakması gibi devletlûlar bir türlü gözünü cemaatin üzerinden alamadılar. Tövbe tövbe… Yanlış anlaşılmasın. Bu bakış duygusal bir aşk-meşk bakışı değil. Devletin bakışı tamamen başka bir saikle. Bunları bir elime geçireyim de, bir kaşık suda nasıl boğarım bakışı dersek tabir “cuk” diye yerine oturmuş olur. Akla ziyan bir motivasyonla, yıllardır cemaati tarassut altında tutuyorlardı. Bazen azalıp bazen artsa da bu gerçek hiç değişmedi. Bunun için “Devletin muazzez sahipleri”, cemaati hiçbir zaman “akredite” etmediler. Şartlar olgunlaşınca da bir kaşık suda boğmayı zevkle yerine getirdiler/getiriyorlar.
Efendim şöyle ki; memleketin en nadide okulları ve dersaneleri, çığır açan eğitim işleri, en büyük gazetesi, etkileyici TV kanalları, en iyi futbolcusu, en düzgün işadamı, yurtdışındaki gurur verici başarıları hep cemaatin adıyla anıldı. Burada tüm enleri saysak belki bu yazının yeri dar gelir. “Devletin muazzez sahipleri”nin çehresini hakikaten kireç gibi bembeyaz edecek kadar görünür oldu bu çocuklar. Memleketin garibanlarına yeni bir ufuk gösterilmesi ve armağan edilen mefkûre, tartışmasız alkışı hak ederken, diğer taraftan bazılarının yarasına tuz basılıyormuş meğer! Şunların ümüğünü nasıl sıkarız diye sabah akşam zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan egzersiz yapıyorlarmış.
17 Aralık’tan sonra kurulan “Koalisyon”un en önemli hedefi bu çocuklara “Su” dahi vermemekti. Dile kolay, kocaman devlet maddi değeri milyarlar eden, manevi değerine paha biçilemeyen bir “Amaç”ı fiyasko ile mi bitirecek. Mümkün değil. Fikir fena değil aslında, ama talihsizliğe bakınız ki ortada bir şiddet ve ekşın yok. Hattâ rivayet odur ki, kan olmadan bu film eksik kalacak diye de devletlular 2016 başında çalışmaya başlamışlar. Vay vay vay!
Bu satırları yazarken 17 Aralık dosyasından polislere müebbet hapis cezası verildiği haberleri medyaya yansıdı. Cemaat suçlamasına konu olan birçok dosyada avukatlık yapmış biri olarak mahkemelerin şiddet mevzusunda nasıl kıvrandıklarını çok iyi biliyorum. 17 Aralık sonrasında başlayan hukuki mücadele, 2014de hızını artırmış, 2015de yoğun bir hal almıştı. 2016 yılı darbe teşebbüsü öncesi bir tıkanıklık gözle görülür haldeydi. Yani o altı ay, bir sağlam kulp bulamazsak, bir çuval inciri berbat edeceğiz modunda yargılamalar oluyordu. Sabah akşam hakim ve savcılarla tartıştığımız için biliyorum. Ortalığı ayağa kaldırdıkları “Silahlı terör örgütü muhabbeti” bir türlü ete kemiğe bürünemiyordu. Tıkanma kangren olmaya gidiyordu. Hrant Dink’in katlindeki silahı cemaate yamamaya çalıştılar. Tutmadı. Bir ara yolsuzluğu ortaya çıkaran 17 Aralık polislerinin beylik silahlarına kafayı takmışlardı. Baktılar bu da çok mantıklı değil. Mit tırlarındaki askerlerin silahları da tam fit olmadı. Öğrenci evlerinde silah bulma numarası gibi -saçma sapan- karavana atışlar bile yaptılar. Konkordatoyu geçtik, hızla iflasa doğru bir sürüklenme vardı anlayacağınız.
HUKUK BU İŞE NE DİYOR?
Durum acı fakat kabaca şöyle: “Terör örgütü olmanın şartlarını bir türlü sağlayamıyoruz be ya!” diyenler aşağıdaki üç gerekliliği hiç yan yana getiremediler. Erinip-üşenmeyip çabaladılar ama kafadaki formül bir türlü sahaya yansımadı. Üçü bir yerde olması gereken şartların sadece biri doğal olarak var ama diğer ikisi hep muamma.
Cumhuriyet düzenini değiştirmek, bütünlüğü bozmak (İdeoloji/Amaç)
En az üç kişi olması (Örgütlü Yapı)
Amaç için mutlaka cebir ve şiddet kullanması (Cebir ve Şiddet)
Anladığınız gibi sadece 2. şık biraz ellerindeymiş gibi görünüyor ama 1 ve 3 cemaate fersah fersah uzak. Mıy mıy mıy, bu cemaatle uğraşmayalım diyen derinlerin toplum mühendisleri, şartları bir kerede olgunlaştırıp bu işi bitirelim diye pek müessif planı devreye soktular. Neydi o? 15 Temmuz kanlı teşebbüsü. Ama yine olmadı.
Başkaları işin aslını araştırmaya lüzum görmeyecek mi sanıyorsunuz? Sizin yaptığınız tahkikat Kapıkule ile Habur arasında sıkışıp kalıyor. Terör örgütü diye dünyayı ayağa kaldırıp, oraya buraya kırmızı bülten gönderip, yabancı ülkelerde insan kaçıracağınıza etkili bir soruşturma yapsanız olmaz mıydı? O zaman dünya size inanır, Gülen’i ilk uçakla size gönderirler, tüm kurumları kapatırlar, cemaat mensuplarını tutuklarlar, sizde oturup bir keyif cigarası yakardınız. Ne oldi?
Meselenin şoke edici yanı şudur ki azizim, terör örgütü diye oluşturulan gümbürtünün aslı astarı yoktur. Bu ithama sebep olan darbe teşebbüsünün en önemli üç aktörünün mahkemelerden, araştırma komisyonlarından kaçırılması ne demek oluyor? Davaların canlı yayınlanması avaz avaz istenildi. Neden korktunuz, bir söyleyin bakalım? Kurgu ortaya mı çıkacaktı yoksa? Her akşam yirmi kanalda tartışma programı yapılıyor. Saatlerce cemaati konuşuyorsunuz, bir programa bile cemaatten bir insan davet edilmedi. Bir Allah’ın kulu bir dakika süre alamıyor, sorulara cevap veremiyor. Korkmayın. “Bin yıl sürecek zannedilen” tiyatroların mahiyeti de 3-5 senede açığa çıkmıştı. Bu da onun gibi olacak.
BAĞIMSIZ KOMİSYON TALEBİ: İŞTE CAN ALICI AN!
Darbe teşebbüsünden iki gün sonra Fethullah Gülen’in beyanatı tam da şöyleydi: “Bu girişimi benim idare ettiğim yolunda bir iddia varsa; uluslararası bir komisyon darbeyi araştırsın, sonucunu şimdiden kabul ediyoruz. Yalan da, iftira da olsa ben kabul etmeye razıyım ama ulusları bir organizasyon bunu gerçekleştirsin”. Cemaatin işi zor; çok zor! Derken bir anda akla ziyan bir atılganlık gösterip “Uluslararası bir komisyon” talebi, boks maçında hiç beklenilmeyen bir sol kroşe oldu. Rakip allak bullak bir halde, yerde iki seksen yatmaktadır.
Ben şahsen devletlülerin yerinde olsam hocanın teklifini kabul ederdim. Bu yanlış strateji basiret eksikliğinin eseri olsa gerek. Taş gibi kendinize güveniyorsunuz. Daha ne olsun? Darbe teşebbüsünün ilk dakikasında faili yakalamışsınız zaten. Sizden kralı yok! Pekâlâ, şöyle bir kontra açıklama yapılabilirdi. “Evet hocanın teklifini önemsiyoruz. Uluslararası bir komisyonun bu darbe teşebbüsünü araştırması çok yerinde olacaktır. Devletin ve Cumhuriyet’in temel değerlerine saldıran bu kişilerin cemaatten olup olmadığı, Fethullah Gülen’in bu işin neresinde olduğunu tarafsız bir komisyonun değerlendirmesine varız. Hodri meydan!” deyip, hakikati aradığınızı cümle âleme gösterebilirdiniz.
Bunu yapmadınız o an bre gafiller! Şimdi “bıdı bıdı” yapmanızın hiçbir anlamı yok. “Hocayı bize verin, okulları kapatın, şu kırmızı bültenlileri de istiyoruz” gibi arkadan gelen fon müziği gibi bir tıngırtıyı kim ciddiye alır. Ey ahali! Bence filmin koptuğu yer işte tam burasıdır. Nakavt edici yumruğun vurulduğu an, bağımsız bir komisyon talebinin olduğu andır. O rakip ringden kalkamaz. Maç bitmiştir. Hadi dağılın!
Bu kadar tutuklu, o kadar zulüm devam ediyor ama dediğinizi duyar gibiyim. Unutmayın onlar, yargıdan daha güçlü olan kamuoyunu ikna etmek için gerekli. Milleti nasıl kandıracaklar sanıyorsunuz? İkinci yılında tel tel dökülen bir iddia ahanda ortada öyle duruyor. O zaman şöyle diyelim ahali, “Cesur bir savcı aranıyor”. Bu uzun metrajlı filmin sorgulanması, ayyuka çıkan iddiaların tetkik edilmesi lazım. Hadi azizim, bekletme fazla!
[Av. Osman Ertürk] 21.3.2019 [TR724]
Efendim şöyle ki; memleketin en nadide okulları ve dersaneleri, çığır açan eğitim işleri, en büyük gazetesi, etkileyici TV kanalları, en iyi futbolcusu, en düzgün işadamı, yurtdışındaki gurur verici başarıları hep cemaatin adıyla anıldı. Burada tüm enleri saysak belki bu yazının yeri dar gelir. “Devletin muazzez sahipleri”nin çehresini hakikaten kireç gibi bembeyaz edecek kadar görünür oldu bu çocuklar. Memleketin garibanlarına yeni bir ufuk gösterilmesi ve armağan edilen mefkûre, tartışmasız alkışı hak ederken, diğer taraftan bazılarının yarasına tuz basılıyormuş meğer! Şunların ümüğünü nasıl sıkarız diye sabah akşam zihinsel, bedensel ve ruhsal açıdan egzersiz yapıyorlarmış.
17 Aralık’tan sonra kurulan “Koalisyon”un en önemli hedefi bu çocuklara “Su” dahi vermemekti. Dile kolay, kocaman devlet maddi değeri milyarlar eden, manevi değerine paha biçilemeyen bir “Amaç”ı fiyasko ile mi bitirecek. Mümkün değil. Fikir fena değil aslında, ama talihsizliğe bakınız ki ortada bir şiddet ve ekşın yok. Hattâ rivayet odur ki, kan olmadan bu film eksik kalacak diye de devletlular 2016 başında çalışmaya başlamışlar. Vay vay vay!
Bu satırları yazarken 17 Aralık dosyasından polislere müebbet hapis cezası verildiği haberleri medyaya yansıdı. Cemaat suçlamasına konu olan birçok dosyada avukatlık yapmış biri olarak mahkemelerin şiddet mevzusunda nasıl kıvrandıklarını çok iyi biliyorum. 17 Aralık sonrasında başlayan hukuki mücadele, 2014de hızını artırmış, 2015de yoğun bir hal almıştı. 2016 yılı darbe teşebbüsü öncesi bir tıkanıklık gözle görülür haldeydi. Yani o altı ay, bir sağlam kulp bulamazsak, bir çuval inciri berbat edeceğiz modunda yargılamalar oluyordu. Sabah akşam hakim ve savcılarla tartıştığımız için biliyorum. Ortalığı ayağa kaldırdıkları “Silahlı terör örgütü muhabbeti” bir türlü ete kemiğe bürünemiyordu. Tıkanma kangren olmaya gidiyordu. Hrant Dink’in katlindeki silahı cemaate yamamaya çalıştılar. Tutmadı. Bir ara yolsuzluğu ortaya çıkaran 17 Aralık polislerinin beylik silahlarına kafayı takmışlardı. Baktılar bu da çok mantıklı değil. Mit tırlarındaki askerlerin silahları da tam fit olmadı. Öğrenci evlerinde silah bulma numarası gibi -saçma sapan- karavana atışlar bile yaptılar. Konkordatoyu geçtik, hızla iflasa doğru bir sürüklenme vardı anlayacağınız.
HUKUK BU İŞE NE DİYOR?
Durum acı fakat kabaca şöyle: “Terör örgütü olmanın şartlarını bir türlü sağlayamıyoruz be ya!” diyenler aşağıdaki üç gerekliliği hiç yan yana getiremediler. Erinip-üşenmeyip çabaladılar ama kafadaki formül bir türlü sahaya yansımadı. Üçü bir yerde olması gereken şartların sadece biri doğal olarak var ama diğer ikisi hep muamma.
Cumhuriyet düzenini değiştirmek, bütünlüğü bozmak (İdeoloji/Amaç)
En az üç kişi olması (Örgütlü Yapı)
Amaç için mutlaka cebir ve şiddet kullanması (Cebir ve Şiddet)
Anladığınız gibi sadece 2. şık biraz ellerindeymiş gibi görünüyor ama 1 ve 3 cemaate fersah fersah uzak. Mıy mıy mıy, bu cemaatle uğraşmayalım diyen derinlerin toplum mühendisleri, şartları bir kerede olgunlaştırıp bu işi bitirelim diye pek müessif planı devreye soktular. Neydi o? 15 Temmuz kanlı teşebbüsü. Ama yine olmadı.
Başkaları işin aslını araştırmaya lüzum görmeyecek mi sanıyorsunuz? Sizin yaptığınız tahkikat Kapıkule ile Habur arasında sıkışıp kalıyor. Terör örgütü diye dünyayı ayağa kaldırıp, oraya buraya kırmızı bülten gönderip, yabancı ülkelerde insan kaçıracağınıza etkili bir soruşturma yapsanız olmaz mıydı? O zaman dünya size inanır, Gülen’i ilk uçakla size gönderirler, tüm kurumları kapatırlar, cemaat mensuplarını tutuklarlar, sizde oturup bir keyif cigarası yakardınız. Ne oldi?
Meselenin şoke edici yanı şudur ki azizim, terör örgütü diye oluşturulan gümbürtünün aslı astarı yoktur. Bu ithama sebep olan darbe teşebbüsünün en önemli üç aktörünün mahkemelerden, araştırma komisyonlarından kaçırılması ne demek oluyor? Davaların canlı yayınlanması avaz avaz istenildi. Neden korktunuz, bir söyleyin bakalım? Kurgu ortaya mı çıkacaktı yoksa? Her akşam yirmi kanalda tartışma programı yapılıyor. Saatlerce cemaati konuşuyorsunuz, bir programa bile cemaatten bir insan davet edilmedi. Bir Allah’ın kulu bir dakika süre alamıyor, sorulara cevap veremiyor. Korkmayın. “Bin yıl sürecek zannedilen” tiyatroların mahiyeti de 3-5 senede açığa çıkmıştı. Bu da onun gibi olacak.
BAĞIMSIZ KOMİSYON TALEBİ: İŞTE CAN ALICI AN!
Darbe teşebbüsünden iki gün sonra Fethullah Gülen’in beyanatı tam da şöyleydi: “Bu girişimi benim idare ettiğim yolunda bir iddia varsa; uluslararası bir komisyon darbeyi araştırsın, sonucunu şimdiden kabul ediyoruz. Yalan da, iftira da olsa ben kabul etmeye razıyım ama ulusları bir organizasyon bunu gerçekleştirsin”. Cemaatin işi zor; çok zor! Derken bir anda akla ziyan bir atılganlık gösterip “Uluslararası bir komisyon” talebi, boks maçında hiç beklenilmeyen bir sol kroşe oldu. Rakip allak bullak bir halde, yerde iki seksen yatmaktadır.
Ben şahsen devletlülerin yerinde olsam hocanın teklifini kabul ederdim. Bu yanlış strateji basiret eksikliğinin eseri olsa gerek. Taş gibi kendinize güveniyorsunuz. Daha ne olsun? Darbe teşebbüsünün ilk dakikasında faili yakalamışsınız zaten. Sizden kralı yok! Pekâlâ, şöyle bir kontra açıklama yapılabilirdi. “Evet hocanın teklifini önemsiyoruz. Uluslararası bir komisyonun bu darbe teşebbüsünü araştırması çok yerinde olacaktır. Devletin ve Cumhuriyet’in temel değerlerine saldıran bu kişilerin cemaatten olup olmadığı, Fethullah Gülen’in bu işin neresinde olduğunu tarafsız bir komisyonun değerlendirmesine varız. Hodri meydan!” deyip, hakikati aradığınızı cümle âleme gösterebilirdiniz.
Bunu yapmadınız o an bre gafiller! Şimdi “bıdı bıdı” yapmanızın hiçbir anlamı yok. “Hocayı bize verin, okulları kapatın, şu kırmızı bültenlileri de istiyoruz” gibi arkadan gelen fon müziği gibi bir tıngırtıyı kim ciddiye alır. Ey ahali! Bence filmin koptuğu yer işte tam burasıdır. Nakavt edici yumruğun vurulduğu an, bağımsız bir komisyon talebinin olduğu andır. O rakip ringden kalkamaz. Maç bitmiştir. Hadi dağılın!
Bu kadar tutuklu, o kadar zulüm devam ediyor ama dediğinizi duyar gibiyim. Unutmayın onlar, yargıdan daha güçlü olan kamuoyunu ikna etmek için gerekli. Milleti nasıl kandıracaklar sanıyorsunuz? İkinci yılında tel tel dökülen bir iddia ahanda ortada öyle duruyor. O zaman şöyle diyelim ahali, “Cesur bir savcı aranıyor”. Bu uzun metrajlı filmin sorgulanması, ayyuka çıkan iddiaların tetkik edilmesi lazım. Hadi azizim, bekletme fazla!
[Av. Osman Ertürk] 21.3.2019 [TR724]
Ne ölü ölüyor ne de diri yaşıyor… [Ahmet Kurucan]
– Salih Gülen’in ağabey’in ardından…-
Ne ölü ölüyor ne de diri yaşıyor…
Çarpıldım bu cümleyi duyunca.
“Bir daha tekrar et” dedim arkadaşa.
Etti.
“Kastın ne dedim?”
“Açık değil mi ağabey” dedi? “Bak şu yaşananlara.”
Haklıydı.
Ama bir noktada yanılıyordu.
Önce haklı olduğu noktayı vurgulayayım.
Bir cenaze var ortada.
İnsan cenazesi.
Ve bu insan onuru, şerefi ve haysiyetiyle 70 yıllık bir ömür sürmüş.
Ona halel getirebilecek her şeyden yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmış.
Sahip olduğu şahsiyetinden taviz vermemiş.
Sadece şahsiyetine değil, ait olduğu ailesine, toplumuna, ülkesine, dinine ve belki de hepsinden öte insanlığına leke sürecek ne bir eylemi ne de söylemi olmuş.
Kaderin sevkiyle ve özellikle Ağabey’inin konumundan hareketle birçok fırsatlar elde etmiş.
Zengin olabilirmiş mesela.
Çalarak yapabileceğini hiç düşünmemiştir ama kitabına uydurarak zengin olma hedefine ulaşabilirmiş.
Uydurmamış ve ulaşmamış.
Bırakın bunları, en masum, en tabii ve en insani isteklerini bile yanlış anlamalara medar olur diye Ağabey’inin tavsiyesine uyarak yerine getirmemiş.
Erzurum’un soğuk havasından daha sıcak iklim şartlarının söz konusu olduğu şehirlere taşınmak istemiş mesela.
Taşınmamış.
Matbaacılık mesleğini Erzurum’da değil de İstanbul’da yerine getirme tekliflerini yine aynı gerekçelerle ret etmiş.
Kendine rağmen bir hayat yaşamış sizin anlayacağınız.
Karşısına çıkan fırsatları elinin tersi ile itmiş.
Bu açıdan o, yaptıkları ile değil yapma imkanına sahip olduğu halde yapmadıkları ile daha büyük bir insan benim nezdimde.
Ve işte bu kişi için emri hak vaki olmuş, rahmet-i Rahmana kavuşmuş.
Kavuşmuş ama o, insan onuruna, şerefine, haysiyetine layık bir biçimde, eş, dost, akrabaların eşliğinde kabre tevdi edilememiş.
Şimdi siz bu ölüye ölü der misiniz?
Ya geride bıraktıkları diriler?
Ya onlar?
Onlar yaşıyorlar mı dersiniz?
Babalarına son görevini yerine getiremeyen evlatları?
Öldüğünden bile haberdar olmayan akrabaları?
Cenaze namazında, defin işlemlerinde bulunamayan dostları?
“Hakkınızı helal eder misiniz?” sorusuna “helal olsun” diyemeyen yakınları ve tanıdıkları?
Nefes alıp veren bu insanlar evet diri ama yaşıyorlar mı dersiniz?
Bu tespiti yapan arkadaşın bana göre yanıldığı noktaya gelince;
Son cümlemi ilk önce söyleyeyim: bana göre tam aksine ölüler yaşıyor diriler de ölüyor.
Toprağın altına girenler alem-i berzaha adımlarını atıyorlar.
Biz ölü diyoruz onlara ama onlar farklı bir alemin içinde hayata yeniden uyanıyor ve diri oluyorlar.
Farklı kuralları var o alemin
Farklı mertebeler var o alemin hayatında.
Dolayısıyla dünya tekalifinden kurtulup inanç ve amelleriyle hazırladıkları mekanlarda bir hayat yaşıyorlar şimdi.
İnancım ve o inancımın temelleri olan Kur’an ve sünnet söylüyor bunu.
Özetle ölenler diriliyor ve yaşıyor.
Ama ya geride kalanlar diriler?
Yani bizler.
Bizler de dünya hayatında yaşadığımız her gün ölüyoruz.
Ölen, hem de her gün ölen bir diri olarak söylüyorum bunu.
Her gün yeni bir zulüm haberiyle hayata gözlerini açan, hayat neşesi ve neşvesi hırsızlar tarafından çalınan bir insan olarak ifade ediyorum bunu
Tecrübe ile sabit.
Yüzlerce, binlerce, belki de milyonlarca insanın hissiyatına tercüman olduğumu düşünüyorum bu sözlerimle.
Zor dostum zor.
Her ikisi de zor.
Ölülerin ölmediği dirilerin yaşamadığı dünyada yaşamak zor.
Ölülerin yaşadığı dirilerin öldüğü dünyada ise ölüler için yaşam kolay olsa da diriler için zor.
Bu zoru baş etmek zorunda kalanlara Allah yardım etsin, ölüp de yaşamaya başlayanlara da rahmet.
Makamın cennet olsun Salih Ağabey.
Allah rahmet ve mağfireti ile yargılasın.
Hz. Peygamber de komşu ve arkadaşın olsun gittiğin yerlerde.
Teselli ve tesliyeye ihtiyacı olmasa da başta Hocam olmak üzere eşine cocuklarına, kardeşlerine ve yakınlarına da taziyelerimi arz ederim.
[Ahmet Kurucan] 21.3.2019 [TR724]
Entelektüel iflas; Naci Bostancı [Metamorfoz portreler-5] [Bülent Korucu]
1999 yılında yaşıyor olsak ve Naci Bostancı hala Birikim’de yazıyor olsa Tayyip Erdoğan’ın ‘Ya benimsin ya kara toprağın’ tavrını ‘ilkel kabilevi ruh’ olarak tanımlardı. Tabii öyle bir yazının yazılabilmesi için Naci Hocanın önce oturduğu AKP’deki koltuğu feda etmesi gerekiyor. Naci Bostancı’yı Zaman’ın kafeteryasında yaptığımız son görüşmeyle hatırlıyorum. AKP’den teklif aldığını belirtip bizim görüşümüzü öğrenmek istediğini söylemişti. Samimi bir ortamda üç ya da dört kişiydik ve ortak kanaat Naci Hoca gibi donanımlı isimlerin siyasete seviye katacağı yönündeydi. Sabit yazar olarak devam edemeyeceğine dair ilkemizi hatırlatmakla yetindik. Diğer siyasiler gibi arada yine periyotsuz biçimde yazabileceğini vurguladık ve ayrıldık. Politika denilen dipsiz kuyunun onu da dönüştüreceği ve benim metamorfoz portrelerden biri haline geleceği aklımın ucundan geçmezdi. Bilemezdim, Gregor Samsa gibi bir sabah böceğe dönüşeceğini ve daha önce iğrendiği şeylerden zevk almaya başlayacağını..
Naci Bostancı, 7 Haziran-1 Kasım arasındaki güdük dönemi de sayarsak üç dönemdir milletvekili ve şu anda grup başkanı yani AKP’nin iki numaralı koltuğunda oturuyor. Erdoğan milletvekili olmadığı için parlamentoda onun vekili. Metamorfozun keskinliğini görmek için vekillikten önce söyledikleriyle bugünkü duruşunu yorumsuz karşılaştırmak bile yeterli. Ama hemen heveslenmeyin kendi sitesi ‘bakımda’ ve Zaman arşivi ise kayyımlar tarafından silinmiş durumda. Yazılardaki bazı ifadeleri hatırlayarak arama yaparsanız alıntılamış sitelerden ulaşabilirsiniz ancak.
“Milletin, mazlumların yorulmayan sesi, gücü, iradesi Erdoğan!” Bostancı’nın sosyal medya hesaplarında bu tür paylaşımlara sıkça rastlayabiliyoruz.
Bunlar artık ‘yeni Türkiye’nin normali’ ama doların 6,87 olduğu günlerde yaptığı ‘Finansal işlemlerle terbiye edemezsiniz, diz çöktüremezsiniz’ temalı konuşmayı dinlediğinizde ‘içine Yiğit Bulut kaçmış’ diyorsunuz. Doların gerçek değerinin en fazla 4 lira olduğunu savunan Bostancı, ödünç cümleleri içselleştirerek söylevine, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını ve Gezi’yi katarak devam ediyor. Bu konuşma zamanın ruhunu yansıttığı için kolaylıkla bulabilirsiniz.
Meclisteki konuşması sonrasında linç edilen SP milletvekili Cihangir İslam’ı hedef alan linç ayinine Bostancı’nın da katıldığını söylesem inanmazsınız. Oysa aynen şöyle diyor: “Maalesef, Cihangir Bey, DEAŞ örgüt kafası ile konuşmuştur, terör örgütünün muhakemesi ile aynı paralele düşmüştür. Bunun demokratik kültürle, kesinlikle İslam’la, rasyonel muhakemeyle, okur yazarlıkla ilgisi yoktur. Bu, fanatizmin dilidir.”
Siyasetten önceki son işi Türkiye’nin en köklü iletişim fakültesinde dekanlık olan biriydi Bostancı. Buna rağmen AKP kongresinde bazı gazetelerin akreditasyon uygulanarak salona alınmamasını savundu. Hem de geçmişte Genelkurmay’ın da akreditasyon uyguladığını belirterek ve onun arkasına sığınarak yaptı bunu.
Yıllarca gazete sütunlarında ve üniversite amfilerinde hukukun üstünlüğünden dem vurmuş bir akademisyeni anayasayı çiğnemeye ikna edecek şey nedir? Anayasanın amir hükmüne rağmen, gizli yapılması gereken anayasa değişikliği oylamasında açık oy kullanan birinin geçmişine reddi miras yapması gerekir. Gerçi aleyhine kullanılır endişesiyle sitesini ‘bakıma’ aldırmış ama bunun mahcubiyetten olmadığı çok aşikar. Zira metamorfoz için önce o duygulardan arınmak gerekiyor.
Bostancı’nın, Yeni Zelanda’da camideki müslümanları hedef alan terör eylemi ile ilgili söyledikleri de korkunç. “Tayyip Erdoğan, İslam ve Türk dünyasında birlik ruhunu temsil eden liderdir” diye söze başlıyor. (Bu anış mecburi sanki!) Ardından
Müslümanlar arasından çıkan terörün bir açıklaması ve sosyolojisi bulunduğunu anlatıyor.
“İslam dünyası sömürülmüş, bombalanmış, yağmalanmış şiddete uğramış bir alan.. Ortadoğu coğrafyasında herkes silahlanıyor. Yahudiler, hrıstiyanlar ve müslümanlar hepsi silahlı. Eğer bir coğrafya, tarihselliği içinde ve bugünkü yapısında şiddetin, çatışmanın ve kargaşanın içindeyse burada şiddetin doğması için yeterli neden vardır. Bu şiddetin doğmasının asli faili, burayı çatışma ve kargaşa içinde bırakan ve uzun yıllar sömürgeleştirmek için fatihane bir tavırla gelenlerdir. Terörün doğduğu bir şiddet ortamı var, İslam dünyası böyle bir duruma maruz bırakılmış.
Bunu terörü ve bazı örgütleri meşrulaştırmak için söylemiyorum ama emperyal hegemonyanın doğurduğu bir şiddet var. Bu Yeni Zelanda’daki terörist neye maruz kalmış da bunu yapıyor? Olmamış şey üzerinden, benim ülkeme gelip işgal edecekler diye terör gerçekleştiriyor. İkisi mahiyet ve karakter olarak birbirinden çok farklı.” Bostancı’nın bu tezleri El Kaide türü terör yapılanmalarının da gerekçeleri arasında yer alıyor ve iktidar partisinin iki numaralı koltuğunda oturan biri için tehlikeli bir söylem. Gerçi liderinin miting meydanlarında kanlı görüntü izlettiğini düşünürsek anormal gelmiyor. İŞİD için bir dönem kullanılan ‘Bir avuç öfkeli genç’ savunusuna da paralel.
Politikacı Naci Bostancı’ya metamorfozdan önceki akademisyen Naci Hoca nasıl cevap verirdi dersiniz. Şunları yazmış vakti zamanında:
“Bütün bu sosyal değişme sürecine paralel olarak, bu ülkedeki insanları buraya ait hissettirecek ve beraberce aynı siyasî toplumu oluşturduklarını düşündürecek bir “kollektif kimlik” ya da “birarada yaşama sanatı” inşa edilmiş değildir.
…Muktedir olmanın yarattığı egemenlik sendromu yüzünden yaratıcı dehası körleşen bürokrasi, ifade edenler tarafından dahi inanılmayan bir simülatif söz repertuarı oluşturmuştur. Bu zeminde resmî ideoloji, aklın değil, gizli münkirlerin iktidar ilişkilerinde pozisyon kapmak için onay verdikleri ritüelin, bir tür tamamlayıcı unsuruna dönüşmüştür.
…Kendi kollektif imgesine narsisistik bir yönelişle kapanmış, ötekiyle gerçek ilişkiler kuramayan, kendisini kurtuluşçu bir politik hareket olarak hayal eden ve herkesin kurtuluşunun ancak aynı yerde toplanmakla (tabiî ki o hareketin bulunduğu yer) mümkün olacağına inanan bu grupların başkalarına reva görecekleri muamele elbette “Ya benimsin ya toprağın” sloganıyla taçlanacaktı. Çünkü onların bulunduğu yer Hakikatin kendisiydi ve bu haliyle tartışılabilir politikaları değil Mesiyanik bir inancın fetihçi karakterini ifade ediyordu.” (http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5105/ya-benimsin-ya-topragin#.XJFqyi33BQI )
“Dolayısıyla savunmalar, mukabil eleştiriler, çeşitli sıfatları çağıran anlatım biçimleri olağan. Bunu bir ölçüde zorlayan, sadece övgülere açık olan, eleştirileri her vakit “hainlerin, satılmışların, karanlık yerlere hizmet edenlerin” işi şeklinde okuyan zihniyettir. Bu yaklaşımın bir nedeni ait olduğu yeri kutsayan ve eleştiriyi bir tür “küfür” olarak değerlendiren “kesin inançlılık”tır.” (05 Mayıs 2010/Zaman.)
Bostancı, “Diktatörlerin ikindi güneşindeki gölgeleri” başlıklı yazıda Kaddafi’yi anlatıyor. Kaddafi kısmını silip çadır yerine Saray yazsak bugüne hitap eden bir yazı olmaz mı?
“Kırk iki yıl böylesine derin çelişkileri olan bir rejimi ayakta tutmak kolay değildir. Gelirleri, hayat tarzları, dünyaya bakışları arasında uçurumlar olan insanları “düzen” altında tutabilmek özel çabalar gerektirir. Gerçek hayat şartlarının maddi ve moral mesafelerini “adil dağıtım” ile dolduramıyorsanız onun ikamesini sopadan ve “yanılsamalardan” beklersiniz. Kaddafi de sopayı kullandı, yoksullara kendi hayatlarını unutturacak, hayali olarak özdeşleşmelerini sağlayarak teselli sunacak “ideolojiler” üretti. Çöl hayatının zorlu şartlarında yaşayıp Batı’ya karşı kol kola girmiş hayranlık ve öfke ile bakan kitlelere, Batı başkentlerine çadırlar kurarak onların onurlarını temsil ettiğini fısıldadı. Kendi çadırları olmasın, ne önemi vardı, Kaddafi hepsinin çadırı olarak Batı’nın kalbine o çadırları dikmiyor muydu? Artık ölseler de gam çekmemeleri lazımdı.” (02 Mart 2011/ Zaman)
Bostancı’nın 12 Eylül’den sonra birlikte yargılandığı, sonrasında akademik dünya ve yazı hayatında beraber olduğu Mümtazer Türköne ve Ahmet Turan Alkan gibi isimler bu dönemin en büyük mağdurlarından. Bostancı ise söz konusu mağduriyetin cellatları arasında. Hangisi doğru adam, hangisi doğru hayat? Adorno olsa işin içinden çıkabilir mi?
ÇIKAN KISMIN ÖZETİ
‘Dönüşüm’ bir bilim kurgu romanı değil; ekonomik gücün toplumsal ilişkileri belirleme ve dönüştürme gücünü analiz eder. Kafka, Metamorfoz’u bugünün Türkiyesinde yazsaydı hayal gücüne fazla iş düşmezdi. 85 yaşındaki Sisi Bingöl’e ya da yeni doğum yapmış lohusa kadınlara eziyet etmekten haz alan bir ‘Yeni Türkiye’ var karşımızda. Kabuğunun üstüne sırt üstü yuvarlanmış ve bir türlü ayağa kalkamıyor.
Kafka değilim, ama bir portreler dizisi yapmayı düşünüyorum. Yakın tarihte iz bırakmış isimleri kişisel tanıklıklarımla birlikte ele almak istiyorum. Toplumsal dönüşümün fotoğrafını çekmenin kolay yolu temsil kabiliyeti yüksek örnekleri masaya yatırmak. Pek çoğu Kafka’nın Metamorfoz’da anlattığı türden dönüşümler yaşadığından ilginç tablolar ortaya çıkıyor. Gregor Samsa’lar; onları dönüştüren ortamlar ve yeni normalleri doğuran saikler birlikte ele alındığında bir çok soru cevabını buluyor; resimdeki boşluklar doluyor.
[Bülent Korucu] 21.3.2019 [TR724]
Naci Bostancı, 7 Haziran-1 Kasım arasındaki güdük dönemi de sayarsak üç dönemdir milletvekili ve şu anda grup başkanı yani AKP’nin iki numaralı koltuğunda oturuyor. Erdoğan milletvekili olmadığı için parlamentoda onun vekili. Metamorfozun keskinliğini görmek için vekillikten önce söyledikleriyle bugünkü duruşunu yorumsuz karşılaştırmak bile yeterli. Ama hemen heveslenmeyin kendi sitesi ‘bakımda’ ve Zaman arşivi ise kayyımlar tarafından silinmiş durumda. Yazılardaki bazı ifadeleri hatırlayarak arama yaparsanız alıntılamış sitelerden ulaşabilirsiniz ancak.
“Milletin, mazlumların yorulmayan sesi, gücü, iradesi Erdoğan!” Bostancı’nın sosyal medya hesaplarında bu tür paylaşımlara sıkça rastlayabiliyoruz.
Bunlar artık ‘yeni Türkiye’nin normali’ ama doların 6,87 olduğu günlerde yaptığı ‘Finansal işlemlerle terbiye edemezsiniz, diz çöktüremezsiniz’ temalı konuşmayı dinlediğinizde ‘içine Yiğit Bulut kaçmış’ diyorsunuz. Doların gerçek değerinin en fazla 4 lira olduğunu savunan Bostancı, ödünç cümleleri içselleştirerek söylevine, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarını ve Gezi’yi katarak devam ediyor. Bu konuşma zamanın ruhunu yansıttığı için kolaylıkla bulabilirsiniz.
Meclisteki konuşması sonrasında linç edilen SP milletvekili Cihangir İslam’ı hedef alan linç ayinine Bostancı’nın da katıldığını söylesem inanmazsınız. Oysa aynen şöyle diyor: “Maalesef, Cihangir Bey, DEAŞ örgüt kafası ile konuşmuştur, terör örgütünün muhakemesi ile aynı paralele düşmüştür. Bunun demokratik kültürle, kesinlikle İslam’la, rasyonel muhakemeyle, okur yazarlıkla ilgisi yoktur. Bu, fanatizmin dilidir.”
Siyasetten önceki son işi Türkiye’nin en köklü iletişim fakültesinde dekanlık olan biriydi Bostancı. Buna rağmen AKP kongresinde bazı gazetelerin akreditasyon uygulanarak salona alınmamasını savundu. Hem de geçmişte Genelkurmay’ın da akreditasyon uyguladığını belirterek ve onun arkasına sığınarak yaptı bunu.
Yıllarca gazete sütunlarında ve üniversite amfilerinde hukukun üstünlüğünden dem vurmuş bir akademisyeni anayasayı çiğnemeye ikna edecek şey nedir? Anayasanın amir hükmüne rağmen, gizli yapılması gereken anayasa değişikliği oylamasında açık oy kullanan birinin geçmişine reddi miras yapması gerekir. Gerçi aleyhine kullanılır endişesiyle sitesini ‘bakıma’ aldırmış ama bunun mahcubiyetten olmadığı çok aşikar. Zira metamorfoz için önce o duygulardan arınmak gerekiyor.
Bostancı’nın, Yeni Zelanda’da camideki müslümanları hedef alan terör eylemi ile ilgili söyledikleri de korkunç. “Tayyip Erdoğan, İslam ve Türk dünyasında birlik ruhunu temsil eden liderdir” diye söze başlıyor. (Bu anış mecburi sanki!) Ardından
Müslümanlar arasından çıkan terörün bir açıklaması ve sosyolojisi bulunduğunu anlatıyor.
“İslam dünyası sömürülmüş, bombalanmış, yağmalanmış şiddete uğramış bir alan.. Ortadoğu coğrafyasında herkes silahlanıyor. Yahudiler, hrıstiyanlar ve müslümanlar hepsi silahlı. Eğer bir coğrafya, tarihselliği içinde ve bugünkü yapısında şiddetin, çatışmanın ve kargaşanın içindeyse burada şiddetin doğması için yeterli neden vardır. Bu şiddetin doğmasının asli faili, burayı çatışma ve kargaşa içinde bırakan ve uzun yıllar sömürgeleştirmek için fatihane bir tavırla gelenlerdir. Terörün doğduğu bir şiddet ortamı var, İslam dünyası böyle bir duruma maruz bırakılmış.
Bunu terörü ve bazı örgütleri meşrulaştırmak için söylemiyorum ama emperyal hegemonyanın doğurduğu bir şiddet var. Bu Yeni Zelanda’daki terörist neye maruz kalmış da bunu yapıyor? Olmamış şey üzerinden, benim ülkeme gelip işgal edecekler diye terör gerçekleştiriyor. İkisi mahiyet ve karakter olarak birbirinden çok farklı.” Bostancı’nın bu tezleri El Kaide türü terör yapılanmalarının da gerekçeleri arasında yer alıyor ve iktidar partisinin iki numaralı koltuğunda oturan biri için tehlikeli bir söylem. Gerçi liderinin miting meydanlarında kanlı görüntü izlettiğini düşünürsek anormal gelmiyor. İŞİD için bir dönem kullanılan ‘Bir avuç öfkeli genç’ savunusuna da paralel.
Politikacı Naci Bostancı’ya metamorfozdan önceki akademisyen Naci Hoca nasıl cevap verirdi dersiniz. Şunları yazmış vakti zamanında:
“Bütün bu sosyal değişme sürecine paralel olarak, bu ülkedeki insanları buraya ait hissettirecek ve beraberce aynı siyasî toplumu oluşturduklarını düşündürecek bir “kollektif kimlik” ya da “birarada yaşama sanatı” inşa edilmiş değildir.
…Muktedir olmanın yarattığı egemenlik sendromu yüzünden yaratıcı dehası körleşen bürokrasi, ifade edenler tarafından dahi inanılmayan bir simülatif söz repertuarı oluşturmuştur. Bu zeminde resmî ideoloji, aklın değil, gizli münkirlerin iktidar ilişkilerinde pozisyon kapmak için onay verdikleri ritüelin, bir tür tamamlayıcı unsuruna dönüşmüştür.
…Kendi kollektif imgesine narsisistik bir yönelişle kapanmış, ötekiyle gerçek ilişkiler kuramayan, kendisini kurtuluşçu bir politik hareket olarak hayal eden ve herkesin kurtuluşunun ancak aynı yerde toplanmakla (tabiî ki o hareketin bulunduğu yer) mümkün olacağına inanan bu grupların başkalarına reva görecekleri muamele elbette “Ya benimsin ya toprağın” sloganıyla taçlanacaktı. Çünkü onların bulunduğu yer Hakikatin kendisiydi ve bu haliyle tartışılabilir politikaları değil Mesiyanik bir inancın fetihçi karakterini ifade ediyordu.” (http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5105/ya-benimsin-ya-topragin#.XJFqyi33BQI )
“Dolayısıyla savunmalar, mukabil eleştiriler, çeşitli sıfatları çağıran anlatım biçimleri olağan. Bunu bir ölçüde zorlayan, sadece övgülere açık olan, eleştirileri her vakit “hainlerin, satılmışların, karanlık yerlere hizmet edenlerin” işi şeklinde okuyan zihniyettir. Bu yaklaşımın bir nedeni ait olduğu yeri kutsayan ve eleştiriyi bir tür “küfür” olarak değerlendiren “kesin inançlılık”tır.” (05 Mayıs 2010/Zaman.)
Bostancı, “Diktatörlerin ikindi güneşindeki gölgeleri” başlıklı yazıda Kaddafi’yi anlatıyor. Kaddafi kısmını silip çadır yerine Saray yazsak bugüne hitap eden bir yazı olmaz mı?
“Kırk iki yıl böylesine derin çelişkileri olan bir rejimi ayakta tutmak kolay değildir. Gelirleri, hayat tarzları, dünyaya bakışları arasında uçurumlar olan insanları “düzen” altında tutabilmek özel çabalar gerektirir. Gerçek hayat şartlarının maddi ve moral mesafelerini “adil dağıtım” ile dolduramıyorsanız onun ikamesini sopadan ve “yanılsamalardan” beklersiniz. Kaddafi de sopayı kullandı, yoksullara kendi hayatlarını unutturacak, hayali olarak özdeşleşmelerini sağlayarak teselli sunacak “ideolojiler” üretti. Çöl hayatının zorlu şartlarında yaşayıp Batı’ya karşı kol kola girmiş hayranlık ve öfke ile bakan kitlelere, Batı başkentlerine çadırlar kurarak onların onurlarını temsil ettiğini fısıldadı. Kendi çadırları olmasın, ne önemi vardı, Kaddafi hepsinin çadırı olarak Batı’nın kalbine o çadırları dikmiyor muydu? Artık ölseler de gam çekmemeleri lazımdı.” (02 Mart 2011/ Zaman)
Bostancı’nın 12 Eylül’den sonra birlikte yargılandığı, sonrasında akademik dünya ve yazı hayatında beraber olduğu Mümtazer Türköne ve Ahmet Turan Alkan gibi isimler bu dönemin en büyük mağdurlarından. Bostancı ise söz konusu mağduriyetin cellatları arasında. Hangisi doğru adam, hangisi doğru hayat? Adorno olsa işin içinden çıkabilir mi?
ÇIKAN KISMIN ÖZETİ
‘Dönüşüm’ bir bilim kurgu romanı değil; ekonomik gücün toplumsal ilişkileri belirleme ve dönüştürme gücünü analiz eder. Kafka, Metamorfoz’u bugünün Türkiyesinde yazsaydı hayal gücüne fazla iş düşmezdi. 85 yaşındaki Sisi Bingöl’e ya da yeni doğum yapmış lohusa kadınlara eziyet etmekten haz alan bir ‘Yeni Türkiye’ var karşımızda. Kabuğunun üstüne sırt üstü yuvarlanmış ve bir türlü ayağa kalkamıyor.
Kafka değilim, ama bir portreler dizisi yapmayı düşünüyorum. Yakın tarihte iz bırakmış isimleri kişisel tanıklıklarımla birlikte ele almak istiyorum. Toplumsal dönüşümün fotoğrafını çekmenin kolay yolu temsil kabiliyeti yüksek örnekleri masaya yatırmak. Pek çoğu Kafka’nın Metamorfoz’da anlattığı türden dönüşümler yaşadığından ilginç tablolar ortaya çıkıyor. Gregor Samsa’lar; onları dönüştüren ortamlar ve yeni normalleri doğuran saikler birlikte ele alındığında bir çok soru cevabını buluyor; resimdeki boşluklar doluyor.
[Bülent Korucu] 21.3.2019 [TR724]
Rejimde siyasi polemik yasak (2) [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Siyasetin kamu yararına yapılan bir faaliyet olması ve “ortak iyi” arayışının en uygar ve makul yolunun demokrasi olması, siyaset kavramının ister istemez “polemik” üzerine inşasını zorunlu kılıyor. Bir önceki yazımda Erdoğan rejiminin dilinin bir “antikoru” veya panzehiri olması gerektiğini yazmıştım. Bu yazımda yeniden polemiği mümkün kılabilecek, diyaloğa kapı aralayabilecek bir strateji üzerine düşüneceğim.
Erdoğan rejimi, tıpkı dünyadaki diğer otoriter rejim örneklerinde olduğu gibi, diskur üzerinden bir egemenlik alanı oluşturuyor. Bu diskurun (dilin) ana ekseni, ötekileştirmeler üzerine inşa edilmiş durumda. Sözgelimi “Fetö” kavramını kullanırken, yapay bir terim fabrikasyonu yapılıyor ve bu terim çerçevesinde, rejimin yaptığı anayasa ve yasa dışı takibat politikalarına “meşruiyet zemini” devşiriliyor. Yenikapı Ruhu diye adlandırdıkları 15 Temmuz 2016 sonrası toplantıda, bu diskurun temelleri atıldı. Bu toplantıda, 17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının Erdoğan hükümetine karşı bir sivil darbe girişimi olduğu, 15 Temmuz “öyküsüne” montajlandı. Böylelikle bir kavram kolajı oluşturuldu. Bu kavramsal kolajın anlattığı hikayeye göre, her şey seçimlerle işbaşına gelmiş bir sivil hükümeti devirmeye gayret eden iç ve dış güçler önermesi temelleri üzerine oturuyor. İslamcı tanımlamaya göre demokrasi eşittir seçimler olduğuna göre, demokratik başka kıstas ve kriter aramak da abes. Seçilmişler istediğini yapar, buna da halkın iradesi denir. Yerli ve milli güçlerin hainlere ve dış mihraklara karşı direniş mücadelesi olarak kurgulanan bir siyasi diskura göre, vatan, millet, din daimi bir saldırı altındadır.
En son Yeni Zelanda’da meydana gelen elim Christchurch saldırılarında da bu “öykü” üzerinden bir Türkiye uyarlaması yapıldı. Saldırganlardan birinin silahı üzerine yazdığı bazı yazılardan, örneğin Viyana kuşatmasının püskürtülmesi ya da İstanbul’un Konstantinapolis olarak adlandırılması gibi malzemeler de gayet başarıyla kullanılarak, gerçek tersyüz edildi ve iş “Erdoğan’a ve Türkiye’ye saldıran Batılılar” noktasına vardırıldı. Birçok havuz organında eşzamanlı ve eşgüdümlü olarak hep aynı minvalde yazılar döşenmesi, bir algı çalışması yapıldığını ve bu çalışmanın gayet merkezi bir yönlendirmeyle yapılmakta olduğunu gözler önüne serdi. Erdoğan’ın yerel seçim mitinglerinde defalarca ve dakikalarca saldırıların videosunu izlettirmesi, bu yaratılan yapay öykünün tüm saçmalığına ve mantık hatalarına karşın geniş kesimlerde karşılık bulmasına sebep oldu.
Erdoğan’ın İslamcı tabanı zaten çok radikal düşüncelerin ikliminde sosyalleşmiş bulunuyor. Biz ve onlar ayrımını yaparken çoğu kez bilinçli bir manipülasyonu zaten kullanmakta olan bu insanlar, “Hristiyan haçlılar zavallı gariban Müslümanlara karşı” retoriğini satın almakta hiç zorlanmıyor. İşin enteresanı, daha geçenlerde Bilal Erdoğan’ın vakfından bir grup başörtülü İslamcı genç kadın, Viyana kuşatmasını “kapanmamış hesap” olarak niteledi. Bu, İslamcı tabanın vardığı radikalleşme oranını gözler önüne sermesi bakımından oldukça düşündürücüdür. Üstüne üstlük Erdoğan Çanakkale Savaşı yıldönümü üzerinden ANZAC askerlerinin “tabutlarla ülkelerine yollandığını, gerekirse bunun yeniden yapılabileceğini” söyleyerek bilfiil nefret suçu işledi. Dahası, Mustafa Kemal Atatürk’ün anısına saygısızlık etmiş oldu. O savaşlara bizzat komutan olarak katılmış ve emrinde binlerce askeri kaybetmiş olan Anafartalar Kahramanı’nın büyük vakur ve olgunlukla, belki de 20. yüzyılın en insani mesajlarından birini vererek, ölen ANZAC askerlerini “Türk milletinin kendi evlatlarıyla koyun koyuna uyuyan ‘bizim’ çocuklarımız” olarak nitelendirmişti. Hiçbir savaşa katılmamış ama insanlıktan da aldığı nasibi bu örnek çerçevesinde kolaylıkla değerlendirilebilecek olan Erdoğan, hiçbir suçu olmayan Yeni Zelandalılar ve Avustralyalılar üzerinden “yerel seçim” çalışması yapınca, diskurun ne denli önemli olduğu sanırım netlikle ortaya çıkmış oldu. Birkaç cümle ile bir anda münferit bir saldırıyı “medeniyetler çatışmasına” aparan siyaset “ustası”, bu yetmiyormuş gibi Kılıçdaroğlu üzerinden CHP’lilere vatansever olmayan mankurt kimliksiz kitleler suçlamasında bulundu. Yerli ve milli olarak nitelenen Erdoğan rejimi ve ortaklarının karşısına, “işgalci Batı’nın” Truva atı içerdeki hainler önermesini çıkardı. Semboller bakımından durum gayet açık aslında. Öldürülen Müslümanlar, onların katili “Batı”, Batı’nın kölesi iç hainler ve onlara göğsünü siper eden yerli ve milli lider Erdoğan.
Aynı mantıkla, örneğin Mansur Yavaş’ın PKK’nın emrinde olduğu algısı oluşturuluyor. Diskur bu noktada çok kilit önemde bir rol oynuyor. HDP eşittir PKK çalışması uzunca süredir yapılıyor. Ustalıkla Demirtaş ve onlarca Kürt milletvekili saf dışı edildi. Ilımlı ve Türkiyeli HDP yerine, gittikçe radikalliğe eğilim gösteren ve ipleri Öcalan’ın elinde olan bir HDP yaratılmaya gayret ediliyor. Meclis içi dengeler bakımından muhalefetin yeknesak Erdoğan rejimi karşısında yer alması böylelikle engelleniyor. Bu tür bir demokrasi bloğunun olmazsa olmazı CHP-HDP-İYİ parti ittifakı, radikalleştirilen Kürt siyaseti üzerinden olanaksızlaştırılıyor. Gayet ustalıkla, diskur üzerinden CHP-HDP-İYİ parti arasındaki sınırlar derinleştiriliyor. Bu çalışma, polemiğin sıfırlandığı, siyasetin konsensüs damarının tümden tıkandığı kısır ve radikal bir iklim meydana getiriyor. Ve bilin bakalım kime hizmet ediyor?
“Cadı diye bir şey yok!”
Tüm muhalifler “Fetö” üzerinden tasfiye edilirken, mesela “sol” kanat veya Kürt mağdurlar, “Fetö’cü” olmadıklarını ispat etmeye çalışıyorlar. Ortaçağ’da cadı olmadığını ispat etmeye kalkan kadınlar, cadı olarak mahkûm edilmekten ve yakılmaktan kurtulabildi mi? “Ben cadı değilim” demek yerine “cadı diye bir şey yok!” diye haykırsaydı insanlar, engizisyon mahkemelerinin diskurunu reddederek karşı strateji oluşturabilselerdi, bağnaz Katolik Kilisesi Ortaçağ’a daha erken veda etmez miydi? Bugün de rejimin diskurunu (onun kavramlarını ve dilini) kullanan muhalifler, rejimin kavramlarını kullanarak rejimin yeniden üretimine ve konsolide oluşuna hizmet ediyorlar. Her “Fetö” dediklerinde, rejim yeniden enerji elde ediyor ve toparlanıyor.
Dahası, bu diskur polemiği sıfırladı. Artık medenice oturup, tüm farklılıklara karşın yapıcı bir diyalog gerçekleştirmek imkânsız hale geldi. Süleyman Soylu gibi, Devlet Bahçeli gibi piyonlar, haykırarak ve azarlayarak, kanalizasyon bir diskur üzerinden “öteki devşirmeye” çalışıyorlar. Benim üzüntüm, İslamcı kesimden de, Kemalistlerden de, Ülkücü kesimden de, Kürtlerden de basiretli bir çıkış, bir “yeter be!” tepkisi gelmemesi.
Algılar, rejimin gücünün ana kaynakları
Özellikle iki oku var ki, kesimler arası pek bir yaklaşım farkı yok. Bunlardan birincisi, komplo teorisi yaklaşımı. Her sosyal veya politik olayın arkasında bir “güç” olduğu ve bu gücün tüm oyunu kontrol ettiğini varsayan yaklaşım. Bu, İslamcılarda da, nasyonalistlerde de, “solcularda” da yaygın. Diğer yaklaşım, şiddetli bir zenafobi, özellikle de Batı düşmanlığı. Belki de Cumhuriyet döneminin en anti-Batıcı dönemini yaşıyor Türkiye. Giderek içine kapanan, diğer ulusları ötekileştiren, “herkes bize karşı”, “kimse bizi sevmiyor”, “çünkü biz Müslüman’ız, onlar Hristiyan” türü bir ilkel korelasyon yaygın. Aynı şekilde bu “kötü Batılılarla” işbirliği yapan, mesela onların ülkelerinde yaşayan veya değerlerini savunan Türkiyeliler de en az Batılılar kadar “kötüler”. Dahası “anti-Batı” grubunun Avrasyacı güçleri, en başta Rusya olmak üzere, içerideki Avrasyacı derin güçler tarafından “Türkiye’nin verdiği” söylenen mücadelenin ana unsuru. Bu algılar, rejimin gücünün ana kaynakları arasında.
Peki bu zehrin bir panzehiri var mı, bu habis yapının antikoru mevcut mu, bu patolojik dokunun tedavisi mümkün mü? En önemli stratejik soru budur. Kanımca rejimin diskurunun komple terk edilmesi, rejimin ana güç kaynağına indirilecek en yerinde ve etkili darbe olacaktır. Yeniden polemiğin canlanması için bu yapılmalı. Muhalefetin bu konuda adım atmaması durumda, Erdoğan gitse bile (ki bir gün öyle ya da böyle Türkiye siyasetinde olmayacak, çünkü hiç kimse zamandan bağımsız değil!) rejim yerleştirdiği diskur üzerinden var olmayı sürdürecek. Bunu anlamak çok mu zor?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.3.2019 [TR724]
Erdoğan rejimi, tıpkı dünyadaki diğer otoriter rejim örneklerinde olduğu gibi, diskur üzerinden bir egemenlik alanı oluşturuyor. Bu diskurun (dilin) ana ekseni, ötekileştirmeler üzerine inşa edilmiş durumda. Sözgelimi “Fetö” kavramını kullanırken, yapay bir terim fabrikasyonu yapılıyor ve bu terim çerçevesinde, rejimin yaptığı anayasa ve yasa dışı takibat politikalarına “meşruiyet zemini” devşiriliyor. Yenikapı Ruhu diye adlandırdıkları 15 Temmuz 2016 sonrası toplantıda, bu diskurun temelleri atıldı. Bu toplantıda, 17 ve 25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarının Erdoğan hükümetine karşı bir sivil darbe girişimi olduğu, 15 Temmuz “öyküsüne” montajlandı. Böylelikle bir kavram kolajı oluşturuldu. Bu kavramsal kolajın anlattığı hikayeye göre, her şey seçimlerle işbaşına gelmiş bir sivil hükümeti devirmeye gayret eden iç ve dış güçler önermesi temelleri üzerine oturuyor. İslamcı tanımlamaya göre demokrasi eşittir seçimler olduğuna göre, demokratik başka kıstas ve kriter aramak da abes. Seçilmişler istediğini yapar, buna da halkın iradesi denir. Yerli ve milli güçlerin hainlere ve dış mihraklara karşı direniş mücadelesi olarak kurgulanan bir siyasi diskura göre, vatan, millet, din daimi bir saldırı altındadır.
En son Yeni Zelanda’da meydana gelen elim Christchurch saldırılarında da bu “öykü” üzerinden bir Türkiye uyarlaması yapıldı. Saldırganlardan birinin silahı üzerine yazdığı bazı yazılardan, örneğin Viyana kuşatmasının püskürtülmesi ya da İstanbul’un Konstantinapolis olarak adlandırılması gibi malzemeler de gayet başarıyla kullanılarak, gerçek tersyüz edildi ve iş “Erdoğan’a ve Türkiye’ye saldıran Batılılar” noktasına vardırıldı. Birçok havuz organında eşzamanlı ve eşgüdümlü olarak hep aynı minvalde yazılar döşenmesi, bir algı çalışması yapıldığını ve bu çalışmanın gayet merkezi bir yönlendirmeyle yapılmakta olduğunu gözler önüne serdi. Erdoğan’ın yerel seçim mitinglerinde defalarca ve dakikalarca saldırıların videosunu izlettirmesi, bu yaratılan yapay öykünün tüm saçmalığına ve mantık hatalarına karşın geniş kesimlerde karşılık bulmasına sebep oldu.
Erdoğan’ın İslamcı tabanı zaten çok radikal düşüncelerin ikliminde sosyalleşmiş bulunuyor. Biz ve onlar ayrımını yaparken çoğu kez bilinçli bir manipülasyonu zaten kullanmakta olan bu insanlar, “Hristiyan haçlılar zavallı gariban Müslümanlara karşı” retoriğini satın almakta hiç zorlanmıyor. İşin enteresanı, daha geçenlerde Bilal Erdoğan’ın vakfından bir grup başörtülü İslamcı genç kadın, Viyana kuşatmasını “kapanmamış hesap” olarak niteledi. Bu, İslamcı tabanın vardığı radikalleşme oranını gözler önüne sermesi bakımından oldukça düşündürücüdür. Üstüne üstlük Erdoğan Çanakkale Savaşı yıldönümü üzerinden ANZAC askerlerinin “tabutlarla ülkelerine yollandığını, gerekirse bunun yeniden yapılabileceğini” söyleyerek bilfiil nefret suçu işledi. Dahası, Mustafa Kemal Atatürk’ün anısına saygısızlık etmiş oldu. O savaşlara bizzat komutan olarak katılmış ve emrinde binlerce askeri kaybetmiş olan Anafartalar Kahramanı’nın büyük vakur ve olgunlukla, belki de 20. yüzyılın en insani mesajlarından birini vererek, ölen ANZAC askerlerini “Türk milletinin kendi evlatlarıyla koyun koyuna uyuyan ‘bizim’ çocuklarımız” olarak nitelendirmişti. Hiçbir savaşa katılmamış ama insanlıktan da aldığı nasibi bu örnek çerçevesinde kolaylıkla değerlendirilebilecek olan Erdoğan, hiçbir suçu olmayan Yeni Zelandalılar ve Avustralyalılar üzerinden “yerel seçim” çalışması yapınca, diskurun ne denli önemli olduğu sanırım netlikle ortaya çıkmış oldu. Birkaç cümle ile bir anda münferit bir saldırıyı “medeniyetler çatışmasına” aparan siyaset “ustası”, bu yetmiyormuş gibi Kılıçdaroğlu üzerinden CHP’lilere vatansever olmayan mankurt kimliksiz kitleler suçlamasında bulundu. Yerli ve milli olarak nitelenen Erdoğan rejimi ve ortaklarının karşısına, “işgalci Batı’nın” Truva atı içerdeki hainler önermesini çıkardı. Semboller bakımından durum gayet açık aslında. Öldürülen Müslümanlar, onların katili “Batı”, Batı’nın kölesi iç hainler ve onlara göğsünü siper eden yerli ve milli lider Erdoğan.
Aynı mantıkla, örneğin Mansur Yavaş’ın PKK’nın emrinde olduğu algısı oluşturuluyor. Diskur bu noktada çok kilit önemde bir rol oynuyor. HDP eşittir PKK çalışması uzunca süredir yapılıyor. Ustalıkla Demirtaş ve onlarca Kürt milletvekili saf dışı edildi. Ilımlı ve Türkiyeli HDP yerine, gittikçe radikalliğe eğilim gösteren ve ipleri Öcalan’ın elinde olan bir HDP yaratılmaya gayret ediliyor. Meclis içi dengeler bakımından muhalefetin yeknesak Erdoğan rejimi karşısında yer alması böylelikle engelleniyor. Bu tür bir demokrasi bloğunun olmazsa olmazı CHP-HDP-İYİ parti ittifakı, radikalleştirilen Kürt siyaseti üzerinden olanaksızlaştırılıyor. Gayet ustalıkla, diskur üzerinden CHP-HDP-İYİ parti arasındaki sınırlar derinleştiriliyor. Bu çalışma, polemiğin sıfırlandığı, siyasetin konsensüs damarının tümden tıkandığı kısır ve radikal bir iklim meydana getiriyor. Ve bilin bakalım kime hizmet ediyor?
“Cadı diye bir şey yok!”
Tüm muhalifler “Fetö” üzerinden tasfiye edilirken, mesela “sol” kanat veya Kürt mağdurlar, “Fetö’cü” olmadıklarını ispat etmeye çalışıyorlar. Ortaçağ’da cadı olmadığını ispat etmeye kalkan kadınlar, cadı olarak mahkûm edilmekten ve yakılmaktan kurtulabildi mi? “Ben cadı değilim” demek yerine “cadı diye bir şey yok!” diye haykırsaydı insanlar, engizisyon mahkemelerinin diskurunu reddederek karşı strateji oluşturabilselerdi, bağnaz Katolik Kilisesi Ortaçağ’a daha erken veda etmez miydi? Bugün de rejimin diskurunu (onun kavramlarını ve dilini) kullanan muhalifler, rejimin kavramlarını kullanarak rejimin yeniden üretimine ve konsolide oluşuna hizmet ediyorlar. Her “Fetö” dediklerinde, rejim yeniden enerji elde ediyor ve toparlanıyor.
Dahası, bu diskur polemiği sıfırladı. Artık medenice oturup, tüm farklılıklara karşın yapıcı bir diyalog gerçekleştirmek imkânsız hale geldi. Süleyman Soylu gibi, Devlet Bahçeli gibi piyonlar, haykırarak ve azarlayarak, kanalizasyon bir diskur üzerinden “öteki devşirmeye” çalışıyorlar. Benim üzüntüm, İslamcı kesimden de, Kemalistlerden de, Ülkücü kesimden de, Kürtlerden de basiretli bir çıkış, bir “yeter be!” tepkisi gelmemesi.
Algılar, rejimin gücünün ana kaynakları
Özellikle iki oku var ki, kesimler arası pek bir yaklaşım farkı yok. Bunlardan birincisi, komplo teorisi yaklaşımı. Her sosyal veya politik olayın arkasında bir “güç” olduğu ve bu gücün tüm oyunu kontrol ettiğini varsayan yaklaşım. Bu, İslamcılarda da, nasyonalistlerde de, “solcularda” da yaygın. Diğer yaklaşım, şiddetli bir zenafobi, özellikle de Batı düşmanlığı. Belki de Cumhuriyet döneminin en anti-Batıcı dönemini yaşıyor Türkiye. Giderek içine kapanan, diğer ulusları ötekileştiren, “herkes bize karşı”, “kimse bizi sevmiyor”, “çünkü biz Müslüman’ız, onlar Hristiyan” türü bir ilkel korelasyon yaygın. Aynı şekilde bu “kötü Batılılarla” işbirliği yapan, mesela onların ülkelerinde yaşayan veya değerlerini savunan Türkiyeliler de en az Batılılar kadar “kötüler”. Dahası “anti-Batı” grubunun Avrasyacı güçleri, en başta Rusya olmak üzere, içerideki Avrasyacı derin güçler tarafından “Türkiye’nin verdiği” söylenen mücadelenin ana unsuru. Bu algılar, rejimin gücünün ana kaynakları arasında.
Peki bu zehrin bir panzehiri var mı, bu habis yapının antikoru mevcut mu, bu patolojik dokunun tedavisi mümkün mü? En önemli stratejik soru budur. Kanımca rejimin diskurunun komple terk edilmesi, rejimin ana güç kaynağına indirilecek en yerinde ve etkili darbe olacaktır. Yeniden polemiğin canlanması için bu yapılmalı. Muhalefetin bu konuda adım atmaması durumda, Erdoğan gitse bile (ki bir gün öyle ya da böyle Türkiye siyasetinde olmayacak, çünkü hiç kimse zamandan bağımsız değil!) rejim yerleştirdiği diskur üzerinden var olmayı sürdürecek. Bunu anlamak çok mu zor?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
El Sahaf’ı hatırlıyor musunuz? [Alper Ender Fırat]
Amerikan Ordusunun Irak’ı işgal ettiği zaman çıkıp avazı çıktığı kadar ‘Irak toprakları işgalcilere mezar olacaktır’ diye bağıran Sahaf’ı hatırlamadınız mı? Hani Amerikan tankları başkent Bağdat’a girip, Saddam’ın sarayını ele geçirdiğinde bile bu iddianın kesinlikle doğru olmadığını söyleyen, gürleye gürleye “Yüzlerce kafir, Bağdat kapılarında intihar ediyor. Emin olun ki Bağdat güvende, korunuyor. Iraklılar kahramandır. Onları katletmeye devam edeceğiz. Bu yalancılara inanmayın. Irak birlikleri Amerikalılara zehir içirdi. Tarihlerinde hiçbir zaman unutamayacakları bir ders verdi’ diye bağıran Sahaf.
Öyle yüksek perdeden, öyle kendinden emin konuşuyordu ki gerçekten de Saddam’ın çok iyi hazırlık yaptığını ve ABD’nin işinin çok zor olduğuna inanıyordu herkes.
Yine bir gün ‘Bu gece şeytanlara bir sürprizimiz var. Onlara karşı bir nevi intihar saldırıları düzenleyecek ve kafirler gafil avlayarak teslim olmayan herkesi öldüreceğiz’ diye yağıp gürlemişti de, herkes uykusuz gözlerle sabaha kadar Saddam kuvvetlerinin ne yapacaklarını merakla beklemişti. Sabaha kadar herkes boşa beklemişti ama o öğle civarında sanki, bütün Amerikalıları öldüreceklerini söyleyen kendisi değilmiş gibi televizyonların karşısına çıkmaktan çekinmemişti.
Oysa 17 gün sonra her şey ayan beyan görülecek, Saddam ve ekibinin kumdan kaleleri kolayca yıkılacak, sahte kahramanlıkları yerle yeksan olacaktı, El Sahaf’ın da Saddam’ın palyaçosundan başka bir şey olmadığı ortaya çıkacaktı.
Kısa bir zaman sonra da bağımsız gözlemciler Said El Sahaf’ı sürreal ve acı veren bir savaşın ürettiği ‘komik bir rahatlama’ olarak tanımlayacaktı.
Ama o esnada Arap dünyasında bir kahraman olarak görüldüğünü de unutmamak gerekir. Arap dünyasına istediği şerbeti veren ve bozgun yaşarken bile psikolojik savaşa yeni boyutlar kazandıran ‘Arap fantezisinin arzularına yepyeni sunumda bulunan biriydi O. En acı ve katlanılmaz gerçek karşısında dahi fantezi dünyasında yaşayabilen ‘şarkta’, O da hayalden ve yalandan bir dünyayı ustalıkla kuruyordu.
Ne de olsa; şarkın diktatörleri gerçekleri değil kendi fantezilerini dillendirmeyi, şarklı da gerçeklerle değil bu fanteziler dünyasında yaşamayı her zaman tercih etmişti.
ABD askeri Bağdat’ta cirit atarken, Es-Sahaf’a sorarlar: “Hani ABD askeri Bağdat’a girmemişti?” Es-Sahaf cevap verir: “Kameranın açısı dar, onun için arka taraf görünmüyor. Oysa dürbünle bakarsanız onları arkadan kuşattığımızı görürsünüz.” Bu son yazdığım aslında bir fıkra ama söz konusu Sahaf olunca fıkra mı gerçek mi ayırt edemiyordunuz.
Bozgunda zafer naraları atmanın somut hali olan El Sahaf yok olmadı tabi ki, bir ruh olarak konumunu Irak’tan Türkiye’ye taşıdı. Ve kendini klonladı, AKP iktidarında o kadar çok El Sahaf var ki! Uydurdukları fantezileri öylesine yüksek perdeden dillendiriyorlar ki en çok da kendileri inanıyor.
El Sahaf Yiğit Bulut elini kolunu sallaya sallaya ne diyordu ‘Obama ile Putin oturup konuşmuşlar biz ikimiz bu dünyayı yönetmekte aciz kalıyoruz, Recep T. Erdoğan’ı da aramıza dahil edelim, dünyayı yönetmeye onu da dahil edersek ancak o zaman muvaffak oluruz.’
Meğer dünyayı yöneten üç ülkeden biriymişiz ama Yiğit Bulut ve AKP tabanından başka dünyada kimsenin bundan haberi yokmuş.
Ülkede hukukun çıkmadık tek bir çivisi kalmamış, yasaların yazmadığı suçlardan dolayı yüzbinlerce insan tutuklanmış, on milyarlarca dolarlık mal varlığına el konulmuş, lohusa kadınlar, piri fani yaşlılar, gözlemeci teyzeler, akademisyenler, doktorlar tutuklu El Sahaflığın şahı avazı çıktığı kadar bağırıyor ‘Türkiye bir hukuk devletidir.’
Bütün medyaya el koymuş, muhalif tek sesi bile ya hapsetmiş ya sürgüne yollamış, fikir özgürlüğü bakımından tarihin en müstebit dönemlerinden birini yaşıyor ülke, El Sahaflar yine meydanlarda bas bas bağırıyor ‘Biz özgürlüklerin önünü açtık, özgürlük ortamını hakim kıldık. Yasaklardan çok özgürlüklerin konuşulduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Patates, soğan üretemeyen hepsini dışarıdan ithal eden bir ülkenin yöneticileri mikrofonu her ele geçirişlerinde yerli savaş ve yolcu uçaklarının göklere yükselmesinin an meselesi olduğunu, Türkiye’nin çok yakında uzaya çıkacağını anlatıp duruyorlar. Onların söylediklerine bakılırsa Türkiye, teknolojide dünyanın en önde giden birkaç ülkesinden birisi!
Ülkenin her yeri El Sahaf dolu, ve bunlar gemi batarken müzik çalmıyorlar mehter ile fethe çıkıyorlar. Zihinlerinde kurdukları fantezi dünyasında yaşamaktan, o hayal dünyasının lideri olmaktan pek bir mutlular. Bu ahmakça dünyadan tabanları da pek bir mutlu! Diriliş Ertuğrul ve Abdulhamit dizileriyle fantezi dünyalarında fetihten fetihe koşup duruyorlar.
Fetihler yaparak(!) ülkeyi mutlu mutlu okyanusun en dibine doğru götürüyorlar.
[Alper Ender Fırat] 21.3.2019 [TR724]
Öyle yüksek perdeden, öyle kendinden emin konuşuyordu ki gerçekten de Saddam’ın çok iyi hazırlık yaptığını ve ABD’nin işinin çok zor olduğuna inanıyordu herkes.
Yine bir gün ‘Bu gece şeytanlara bir sürprizimiz var. Onlara karşı bir nevi intihar saldırıları düzenleyecek ve kafirler gafil avlayarak teslim olmayan herkesi öldüreceğiz’ diye yağıp gürlemişti de, herkes uykusuz gözlerle sabaha kadar Saddam kuvvetlerinin ne yapacaklarını merakla beklemişti. Sabaha kadar herkes boşa beklemişti ama o öğle civarında sanki, bütün Amerikalıları öldüreceklerini söyleyen kendisi değilmiş gibi televizyonların karşısına çıkmaktan çekinmemişti.
Oysa 17 gün sonra her şey ayan beyan görülecek, Saddam ve ekibinin kumdan kaleleri kolayca yıkılacak, sahte kahramanlıkları yerle yeksan olacaktı, El Sahaf’ın da Saddam’ın palyaçosundan başka bir şey olmadığı ortaya çıkacaktı.
Kısa bir zaman sonra da bağımsız gözlemciler Said El Sahaf’ı sürreal ve acı veren bir savaşın ürettiği ‘komik bir rahatlama’ olarak tanımlayacaktı.
Ama o esnada Arap dünyasında bir kahraman olarak görüldüğünü de unutmamak gerekir. Arap dünyasına istediği şerbeti veren ve bozgun yaşarken bile psikolojik savaşa yeni boyutlar kazandıran ‘Arap fantezisinin arzularına yepyeni sunumda bulunan biriydi O. En acı ve katlanılmaz gerçek karşısında dahi fantezi dünyasında yaşayabilen ‘şarkta’, O da hayalden ve yalandan bir dünyayı ustalıkla kuruyordu.
Ne de olsa; şarkın diktatörleri gerçekleri değil kendi fantezilerini dillendirmeyi, şarklı da gerçeklerle değil bu fanteziler dünyasında yaşamayı her zaman tercih etmişti.
ABD askeri Bağdat’ta cirit atarken, Es-Sahaf’a sorarlar: “Hani ABD askeri Bağdat’a girmemişti?” Es-Sahaf cevap verir: “Kameranın açısı dar, onun için arka taraf görünmüyor. Oysa dürbünle bakarsanız onları arkadan kuşattığımızı görürsünüz.” Bu son yazdığım aslında bir fıkra ama söz konusu Sahaf olunca fıkra mı gerçek mi ayırt edemiyordunuz.
Bozgunda zafer naraları atmanın somut hali olan El Sahaf yok olmadı tabi ki, bir ruh olarak konumunu Irak’tan Türkiye’ye taşıdı. Ve kendini klonladı, AKP iktidarında o kadar çok El Sahaf var ki! Uydurdukları fantezileri öylesine yüksek perdeden dillendiriyorlar ki en çok da kendileri inanıyor.
El Sahaf Yiğit Bulut elini kolunu sallaya sallaya ne diyordu ‘Obama ile Putin oturup konuşmuşlar biz ikimiz bu dünyayı yönetmekte aciz kalıyoruz, Recep T. Erdoğan’ı da aramıza dahil edelim, dünyayı yönetmeye onu da dahil edersek ancak o zaman muvaffak oluruz.’
Meğer dünyayı yöneten üç ülkeden biriymişiz ama Yiğit Bulut ve AKP tabanından başka dünyada kimsenin bundan haberi yokmuş.
Ülkede hukukun çıkmadık tek bir çivisi kalmamış, yasaların yazmadığı suçlardan dolayı yüzbinlerce insan tutuklanmış, on milyarlarca dolarlık mal varlığına el konulmuş, lohusa kadınlar, piri fani yaşlılar, gözlemeci teyzeler, akademisyenler, doktorlar tutuklu El Sahaflığın şahı avazı çıktığı kadar bağırıyor ‘Türkiye bir hukuk devletidir.’
Bütün medyaya el koymuş, muhalif tek sesi bile ya hapsetmiş ya sürgüne yollamış, fikir özgürlüğü bakımından tarihin en müstebit dönemlerinden birini yaşıyor ülke, El Sahaflar yine meydanlarda bas bas bağırıyor ‘Biz özgürlüklerin önünü açtık, özgürlük ortamını hakim kıldık. Yasaklardan çok özgürlüklerin konuşulduğu bir ülkede yaşıyoruz.
Patates, soğan üretemeyen hepsini dışarıdan ithal eden bir ülkenin yöneticileri mikrofonu her ele geçirişlerinde yerli savaş ve yolcu uçaklarının göklere yükselmesinin an meselesi olduğunu, Türkiye’nin çok yakında uzaya çıkacağını anlatıp duruyorlar. Onların söylediklerine bakılırsa Türkiye, teknolojide dünyanın en önde giden birkaç ülkesinden birisi!
Ülkenin her yeri El Sahaf dolu, ve bunlar gemi batarken müzik çalmıyorlar mehter ile fethe çıkıyorlar. Zihinlerinde kurdukları fantezi dünyasında yaşamaktan, o hayal dünyasının lideri olmaktan pek bir mutlular. Bu ahmakça dünyadan tabanları da pek bir mutlu! Diriliş Ertuğrul ve Abdulhamit dizileriyle fantezi dünyalarında fetihten fetihe koşup duruyorlar.
Fetihler yaparak(!) ülkeyi mutlu mutlu okyanusun en dibine doğru götürüyorlar.
[Alper Ender Fırat] 21.3.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Çirkefleştiler… Sandık protesto edilmeli mi? [Erhan Başyurt]
31 Mart Yerel Seçimleri’ne sadece 10 gün kaldı.
İktidar artık Ankara ve İstanbul’a ilişkin kaygılarını gizlemiyor.
Cumhur İttifakı adayları değil, bizatihi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Erdoğan, Millet İttifakı adaylarını meydanlarda ve televizyonlardan hedef alıyor.
Hassaten Ankara’da fark açılmış olmalı ki, Mansur Yavaş’a yönelik yıpratma kampanyaları yapılıyor ve ardı ardına soruşturmalar açılıyor.
Sabıkalı bir isim üzerinden ‘sahte çek vermekle’ ve ‘mühtehcen görüntüleri ihbar etmemekle’ suçlanıyor.
’’Hukuk, iktidarın sopası’’ ya da İP lideri ve ’’iktidarın gizli ortağı’’ Perinçek’in deyimi ile ‘iktidarın köpeği’ olarak devreye girdi.
Yavaş hakkında iki ayrı soruşturma açıldı.
‘SEÇİLSELER DE, GÖREVDEN ALIRIZ…’ NE DEMEK?
AKP lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan şu açıklamayı yaptı:
“Seçimlere girebilse dahi, seçimden sonra bunun bedelini kendisi ödeyeceği gibi bedelini Ankaralılara da ödetme durumuna düşürür. Kendisinin dokunulmazlığı da yok…”
Çok net ve açıktan tehdit sözleri bunlar.
Bir önceki yerel seçimde, 25 bin oyu çalınan ve koltuğu bir gece yarısı baskını ile Melih Gökçek’e ikram edilen Yavaş’a, bu kez de yargı eliyle çelme takmaya çabalıyorlar…
İktidar, HDP’li belediyelere kayyım atamıştı. Şimdi de Erdoğan HDP’yi ‘’PKK’nın uzantısı’’ olmakla yaftalıyor ve meydanlarda, ‘Bu seçimlerde, teröre bulaşmış olanlar sandıktan çıkarsa, kayyum tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz’ diyor…
Bu açıklamalar ve söylemler, ister istemez ‘Sandığa gitmenin bir anlamı var mı?’ sorusunu akla getiriyor…
AHLAKSIZ VE HUKUKSUZCA SALDIRIYORLAR…
İktidarın, CHP ve İYİ Parti dahil muhalefete yönelik söylemleri yenilir ve yutulur değil.
AKP’ye oy vereceklere ‘cennetin anahtarını’ vadediyorlar, minarelere parti bayrağı dikip, camide kahvaltılı propaganda yapıyorlar.
Muhalefeti de ‘Kandil’den talimat almakla…’, ‘PKK, DHKP-C, Fetö ile bağlantılı olmak ve adaylarını onların talimatıyla belirlemekle’ itham ediyorlar.
‘CHP, Kıbrslı Rumlar’la aynı çizgide…’ diyorlar, İzmir’de muhalefeti ‘denize dökmek’ ile tehdit ediyorlar…
Bir çok büyük şehirde, HDP seçmeni sonucu belirleyeceği için, ‘Millet İttifakı’nı yıpratacak, ittifak içerisinde yer almayan HDP seçmenini Millet İttifakı adaylarına oy vermekten alıkoyacak her şeyi deniyorlar.
HDP’li 10 vekil hapiste. HDP’li 100’e yakın belediye başkanı ve yüzlerce yerel yönetici hapiste. HDP’ye yönelik her gün yeni operasyon icra ediliyor.
HDP’nin reklam filmlerini parasıyla ulusal kanallarda yayınlamıyorlar.
Doğu’da AKP adayları HDP’den fazla ‘’Kürt milliyetçisi’ postuna bürünüyor, HDP’ye ziyaretler düzenliyorlar… Ancak Diyarbakır’da HDP Eş Başkanı Temelli’yi ‘Kürt bile değil’ diye eleştiriyorlar ancak Batı’da HDP’yi ‘‘terör örgütünün uzantısı’’ olmakla yaftalıyorlar.
Düne kadar ‘Çözüm Süreci’ni pazarlayıp, İmralı’da masa kuran, Kandil’e özel uçak gönderen, Dolmabahçe’de HDP ile ‘ortak çözüm’ bildirisini basın toplantısı ile ilan eden AKP, bu seçimde Millet İttifakı’nın parçası bile olmayan HDP üzerinden ahlaksızca ve hukuksuzca vurmaya çalışıyor…
GAZETECİ KILIĞINDA ‘İDAM’ İSTEYEN ŞAKLABAN!
Yandaş medya da coşmuş durumda… AKİT TV sunucusu Ulucanlar Cezaevi’nde yaptığı yayında idam sehpası önünde anons çekiyor;
‘’Türk kamuoyu Kılıçdaroğlu gibi bazı isimlerin idam edilmesini bekliyor…’
İki seçim öncesi meydanlarda Erdoğan için idam ipi fırlatan MHP lideri ile ittifak kurup, idamı kaldıran iki partiyi (AKP ve MHP) medya etiğine uymadan destekleyip, CHP liderine idam istiyorlar.
İnsanın beyni yanıyor…
Siyaset o kadar fırıldak hale geldi ki, başımız döndü, midemiz bulandı…
Artık kimin eli kimin cebinde takip bile edemiyoruz.
Yandaş medya kervanının yeni gözdesi Hürriyet de devreye girdi.
İmamoğlu ve Yavaş’ın milliyetçilerden de oy alacağını bildikleri için, Sabah’ın yalandan posası çıktığı için Hürriyet üzerinden inanılmaz bir yalan haber yayınladılar.
Hürriyet, HDP lideri Temelli’nin ağzından onun sarf etmediği sözleri uydurdu:
‘’İstanbul ve Ankara’yı İmamoğlu ve Yavaş değil, HDP yönetecek…’’
Yalanını savunurken özür bile dilemedi. Sonrasında Hürriyet’in bu haberi ‘yukarıdan talimatla girdiği’ ortaya çıktı.
İKTİDARIN DİLİ EKONOMİYİ İFLASA SÜRÜKLÜYOR
İktidar kendi kampanyasına ve yalanlarına o kadar inanmış durumda ki, yerel seçimi gerçekten ‘beka sorunu’ yani ‘yok olma sorunu’ olarak görmeye başladı.
Ekonomik kriz, iktidar yorgunluğu birleşince bir çok büyükşehiri kaybetme riskleri belirdi.
Bu kez de panikle, her türlü yalanı ve hileyi meşru görüyorlar.
Oysa toplumu bu kadar kutuplaştırmanın ve germenin ülkeye faydası olmadığı gibi en büyük zararı da iktidara oluyor.
Kutuplaşma, kavgacı dil, ekonomiyi adım adım iflasa sürüklüyor.
‘Ezan provokasyonu’, meydanlarda göstermelik İsrail’e efelenmeler, Yeni Zelanda’da kanlı katliam görüntüleri bile istismar ediliyor…
Kandan beslenen, mağdurların ahlarıyla büyüyen, toplumsal gerilimden medet uman bir kampanya ile zafer kazansalar bile bu ‘Pirus zafer’ olacaktır…
Yani, kazanan aslında kaybetmiştir. Astarı yüzünden pahalı bir zafer olacaktır…
SEÇMEN SANDIĞA GİTMEMELİ, PARTİLER ÇEKİLMELİ Mİ?
İktidarın siyaseti ortada, peki muhalefet ne yapmalı?
İki temel tez tartışılıyor.
Birincisi, seçimleri protesto etmek.
‘’Seçilse bile görevden alacağız’’ tarzı iktidar kanadından açıklamalar, seçimlere katılmanın faidesiz olduğu kanaatini doğuruyor.
’’Türkiye otoriter bir rejime dönüştü ve seçimle giden Tek Adam tarihte yok’’ görüşü de bu tezi desteklemek için sık sık dile getiriliyor.
Dolayısıyla seçimlere katılmanın, göstermelik seçim yarışında iktidara ve hukuksuzluklarına meşruiyet sağlamaktan öte faide sağlamadığı, yapılması gerekenin seçimleri protesto etmek olduğu görüşünü savunuyorlar.
Bu muhalefet partilerinin seçime girmemesi ya da seçmenin umutsuz yere oy kullanmak yerine sandığa gitmemesi şeklinde olabilir.
Seçime katılım yüzde 50’in altına inerse, iktidarın meşruiyeti tartışılır hale gelecektir.
VARSA HİLE MUTLAKA TESPİT EDİLMELİ
İkinci tez, bu seçim bir fırsattır, sandığa mümkün olduğunca asılmak gerektiği…
Bu seçimde, iktidarın usulca ‘’kulağı çekilebilir’’ veya muhalefet doğru organize olursa sandığa hile karıştığını ispat edilebilir…
Bu görüşe göre, Türkiye’de otoriterleşme yolunda korkunç adımlar atıldığı bir gerçek, hukukun üstünlüğünün yok edildiği ve ileri demokrasiden dönüldüğü bir gerçek ancak demokrasinin kırıntıları halen mevcut.
Türkiye’de, adil ve eşit şartlarda bir seçim yarışı gerçekleştirilmediği bir gerçek ancak seçimlerin şeffaf olmadığı, hile karıştırıldığı resmen ispatlanabilmiş değil ve bu seçim bunun için son fırsat…
İktidar, İstanbul ve Ankara gibi şehirleri kaybederse, yaptığı hukuksuzluk ve anti demokratik uygulamalara fren koymak, demokratikleşme sürecine dönmek zorunda kalacaktır.
İktidar, bu seçimde kaybettiği halde hile yapar ve sandıkta kazanamadığı başkanlıkları gasp ederse, bunun ispatlanması ve kayıt altına alınması halinde, uluslararası meşruiyeti yok olacaktır.
Bu da Türkiye’de normalleşme sürecine dönmesinin ya da iktidarı iyice köşeye sıkışma sürecinin başlangıcı olacaktır.
Seçimde hile ile kazansalar da, bunun ispatlanması halinde gerçekte kaybetmiş olacaklardır…
***
Bu iki ana görüşten, ikincisine kendimi daha yakın hissediyorum.
Muhalefet, olanca gücüyle bu seçimi kazanmaya, güçlerini birleştirmeye, sandık sonuçlarına sahip çıkmaya konsantre olmalıdır.
Seçmen de, sandığa en yüksek katılımla memnuniyetsizliğini sandığa yansıtmalı ve oylarına sahip çıkmalıdır.
İktidarın sandıkta hile yaptığı yaygın bir kanaat olsa da, bu güne kadar ispatlı değildir.
Şayet, sandık sonuçları ile oynamaya yeltenirse muhalefet hukukçular desteği ile uluslararası gözlemciler eliyle bunu ispat etmeli ve mutlaka kayıt altına almalıdır.
O zaman muhalefet kazansa da, hile ile kazandıkları gasp edilse de, Türkiye kazanacaktır.
Seçime katılınacak ve sandığa gidilecekse seçimin belirleyicisi, sandığa ne oranda sahip çıkıldığı ve sonuçların muhalefet tarafından da takip edilip YSK sonuçları ile karşılaştırılması olacaktır…
Seçimde hile tespit edilemez ve muhalefet yine de tüm bu şartlara rağmen kaybederse, Türkiye’de iktidar kadar hatta ondan daha büyük bir muhalefet sorunu yaşandığı netlik kazanacaktır.
İktidarın hile yaptığı ispat edilirse, adil, eşit ve şeffaf bir seçim yarışı garanti edilene kadar zaten bir daha sandığa gitmeye gerek kalmayacak, bu son tam katılımlı seçim olarak demokrasi tarihimizde yerini alacaktır.
[Erhan Başyurt]
İktidar artık Ankara ve İstanbul’a ilişkin kaygılarını gizlemiyor.
Cumhur İttifakı adayları değil, bizatihi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Erdoğan, Millet İttifakı adaylarını meydanlarda ve televizyonlardan hedef alıyor.
Hassaten Ankara’da fark açılmış olmalı ki, Mansur Yavaş’a yönelik yıpratma kampanyaları yapılıyor ve ardı ardına soruşturmalar açılıyor.
Sabıkalı bir isim üzerinden ‘sahte çek vermekle’ ve ‘mühtehcen görüntüleri ihbar etmemekle’ suçlanıyor.
’’Hukuk, iktidarın sopası’’ ya da İP lideri ve ’’iktidarın gizli ortağı’’ Perinçek’in deyimi ile ‘iktidarın köpeği’ olarak devreye girdi.
Yavaş hakkında iki ayrı soruşturma açıldı.
‘SEÇİLSELER DE, GÖREVDEN ALIRIZ…’ NE DEMEK?
AKP lideri Cumhurbaşkanı Erdoğan şu açıklamayı yaptı:
“Seçimlere girebilse dahi, seçimden sonra bunun bedelini kendisi ödeyeceği gibi bedelini Ankaralılara da ödetme durumuna düşürür. Kendisinin dokunulmazlığı da yok…”
Çok net ve açıktan tehdit sözleri bunlar.
Bir önceki yerel seçimde, 25 bin oyu çalınan ve koltuğu bir gece yarısı baskını ile Melih Gökçek’e ikram edilen Yavaş’a, bu kez de yargı eliyle çelme takmaya çabalıyorlar…
İktidar, HDP’li belediyelere kayyım atamıştı. Şimdi de Erdoğan HDP’yi ‘’PKK’nın uzantısı’’ olmakla yaftalıyor ve meydanlarda, ‘Bu seçimlerde, teröre bulaşmış olanlar sandıktan çıkarsa, kayyum tayinleriyle yolumuza devam edeceğiz’ diyor…
Bu açıklamalar ve söylemler, ister istemez ‘Sandığa gitmenin bir anlamı var mı?’ sorusunu akla getiriyor…
AHLAKSIZ VE HUKUKSUZCA SALDIRIYORLAR…
İktidarın, CHP ve İYİ Parti dahil muhalefete yönelik söylemleri yenilir ve yutulur değil.
AKP’ye oy vereceklere ‘cennetin anahtarını’ vadediyorlar, minarelere parti bayrağı dikip, camide kahvaltılı propaganda yapıyorlar.
Muhalefeti de ‘Kandil’den talimat almakla…’, ‘PKK, DHKP-C, Fetö ile bağlantılı olmak ve adaylarını onların talimatıyla belirlemekle’ itham ediyorlar.
‘CHP, Kıbrslı Rumlar’la aynı çizgide…’ diyorlar, İzmir’de muhalefeti ‘denize dökmek’ ile tehdit ediyorlar…
Bir çok büyük şehirde, HDP seçmeni sonucu belirleyeceği için, ‘Millet İttifakı’nı yıpratacak, ittifak içerisinde yer almayan HDP seçmenini Millet İttifakı adaylarına oy vermekten alıkoyacak her şeyi deniyorlar.
HDP’li 10 vekil hapiste. HDP’li 100’e yakın belediye başkanı ve yüzlerce yerel yönetici hapiste. HDP’ye yönelik her gün yeni operasyon icra ediliyor.
HDP’nin reklam filmlerini parasıyla ulusal kanallarda yayınlamıyorlar.
Doğu’da AKP adayları HDP’den fazla ‘’Kürt milliyetçisi’ postuna bürünüyor, HDP’ye ziyaretler düzenliyorlar… Ancak Diyarbakır’da HDP Eş Başkanı Temelli’yi ‘Kürt bile değil’ diye eleştiriyorlar ancak Batı’da HDP’yi ‘‘terör örgütünün uzantısı’’ olmakla yaftalıyorlar.
Düne kadar ‘Çözüm Süreci’ni pazarlayıp, İmralı’da masa kuran, Kandil’e özel uçak gönderen, Dolmabahçe’de HDP ile ‘ortak çözüm’ bildirisini basın toplantısı ile ilan eden AKP, bu seçimde Millet İttifakı’nın parçası bile olmayan HDP üzerinden ahlaksızca ve hukuksuzca vurmaya çalışıyor…
GAZETECİ KILIĞINDA ‘İDAM’ İSTEYEN ŞAKLABAN!
Yandaş medya da coşmuş durumda… AKİT TV sunucusu Ulucanlar Cezaevi’nde yaptığı yayında idam sehpası önünde anons çekiyor;
‘’Türk kamuoyu Kılıçdaroğlu gibi bazı isimlerin idam edilmesini bekliyor…’
İki seçim öncesi meydanlarda Erdoğan için idam ipi fırlatan MHP lideri ile ittifak kurup, idamı kaldıran iki partiyi (AKP ve MHP) medya etiğine uymadan destekleyip, CHP liderine idam istiyorlar.
İnsanın beyni yanıyor…
Siyaset o kadar fırıldak hale geldi ki, başımız döndü, midemiz bulandı…
Artık kimin eli kimin cebinde takip bile edemiyoruz.
Yandaş medya kervanının yeni gözdesi Hürriyet de devreye girdi.
İmamoğlu ve Yavaş’ın milliyetçilerden de oy alacağını bildikleri için, Sabah’ın yalandan posası çıktığı için Hürriyet üzerinden inanılmaz bir yalan haber yayınladılar.
Hürriyet, HDP lideri Temelli’nin ağzından onun sarf etmediği sözleri uydurdu:
‘’İstanbul ve Ankara’yı İmamoğlu ve Yavaş değil, HDP yönetecek…’’
Yalanını savunurken özür bile dilemedi. Sonrasında Hürriyet’in bu haberi ‘yukarıdan talimatla girdiği’ ortaya çıktı.
İKTİDARIN DİLİ EKONOMİYİ İFLASA SÜRÜKLÜYOR
İktidar kendi kampanyasına ve yalanlarına o kadar inanmış durumda ki, yerel seçimi gerçekten ‘beka sorunu’ yani ‘yok olma sorunu’ olarak görmeye başladı.
Ekonomik kriz, iktidar yorgunluğu birleşince bir çok büyükşehiri kaybetme riskleri belirdi.
Bu kez de panikle, her türlü yalanı ve hileyi meşru görüyorlar.
Oysa toplumu bu kadar kutuplaştırmanın ve germenin ülkeye faydası olmadığı gibi en büyük zararı da iktidara oluyor.
Kutuplaşma, kavgacı dil, ekonomiyi adım adım iflasa sürüklüyor.
‘Ezan provokasyonu’, meydanlarda göstermelik İsrail’e efelenmeler, Yeni Zelanda’da kanlı katliam görüntüleri bile istismar ediliyor…
Kandan beslenen, mağdurların ahlarıyla büyüyen, toplumsal gerilimden medet uman bir kampanya ile zafer kazansalar bile bu ‘Pirus zafer’ olacaktır…
Yani, kazanan aslında kaybetmiştir. Astarı yüzünden pahalı bir zafer olacaktır…
SEÇMEN SANDIĞA GİTMEMELİ, PARTİLER ÇEKİLMELİ Mİ?
İktidarın siyaseti ortada, peki muhalefet ne yapmalı?
İki temel tez tartışılıyor.
Birincisi, seçimleri protesto etmek.
‘’Seçilse bile görevden alacağız’’ tarzı iktidar kanadından açıklamalar, seçimlere katılmanın faidesiz olduğu kanaatini doğuruyor.
’’Türkiye otoriter bir rejime dönüştü ve seçimle giden Tek Adam tarihte yok’’ görüşü de bu tezi desteklemek için sık sık dile getiriliyor.
Dolayısıyla seçimlere katılmanın, göstermelik seçim yarışında iktidara ve hukuksuzluklarına meşruiyet sağlamaktan öte faide sağlamadığı, yapılması gerekenin seçimleri protesto etmek olduğu görüşünü savunuyorlar.
Bu muhalefet partilerinin seçime girmemesi ya da seçmenin umutsuz yere oy kullanmak yerine sandığa gitmemesi şeklinde olabilir.
Seçime katılım yüzde 50’in altına inerse, iktidarın meşruiyeti tartışılır hale gelecektir.
VARSA HİLE MUTLAKA TESPİT EDİLMELİ
İkinci tez, bu seçim bir fırsattır, sandığa mümkün olduğunca asılmak gerektiği…
Bu seçimde, iktidarın usulca ‘’kulağı çekilebilir’’ veya muhalefet doğru organize olursa sandığa hile karıştığını ispat edilebilir…
Bu görüşe göre, Türkiye’de otoriterleşme yolunda korkunç adımlar atıldığı bir gerçek, hukukun üstünlüğünün yok edildiği ve ileri demokrasiden dönüldüğü bir gerçek ancak demokrasinin kırıntıları halen mevcut.
Türkiye’de, adil ve eşit şartlarda bir seçim yarışı gerçekleştirilmediği bir gerçek ancak seçimlerin şeffaf olmadığı, hile karıştırıldığı resmen ispatlanabilmiş değil ve bu seçim bunun için son fırsat…
İktidar, İstanbul ve Ankara gibi şehirleri kaybederse, yaptığı hukuksuzluk ve anti demokratik uygulamalara fren koymak, demokratikleşme sürecine dönmek zorunda kalacaktır.
İktidar, bu seçimde kaybettiği halde hile yapar ve sandıkta kazanamadığı başkanlıkları gasp ederse, bunun ispatlanması ve kayıt altına alınması halinde, uluslararası meşruiyeti yok olacaktır.
Bu da Türkiye’de normalleşme sürecine dönmesinin ya da iktidarı iyice köşeye sıkışma sürecinin başlangıcı olacaktır.
Seçimde hile ile kazansalar da, bunun ispatlanması halinde gerçekte kaybetmiş olacaklardır…
***
Bu iki ana görüşten, ikincisine kendimi daha yakın hissediyorum.
Muhalefet, olanca gücüyle bu seçimi kazanmaya, güçlerini birleştirmeye, sandık sonuçlarına sahip çıkmaya konsantre olmalıdır.
Seçmen de, sandığa en yüksek katılımla memnuniyetsizliğini sandığa yansıtmalı ve oylarına sahip çıkmalıdır.
İktidarın sandıkta hile yaptığı yaygın bir kanaat olsa da, bu güne kadar ispatlı değildir.
Şayet, sandık sonuçları ile oynamaya yeltenirse muhalefet hukukçular desteği ile uluslararası gözlemciler eliyle bunu ispat etmeli ve mutlaka kayıt altına almalıdır.
O zaman muhalefet kazansa da, hile ile kazandıkları gasp edilse de, Türkiye kazanacaktır.
Seçime katılınacak ve sandığa gidilecekse seçimin belirleyicisi, sandığa ne oranda sahip çıkıldığı ve sonuçların muhalefet tarafından da takip edilip YSK sonuçları ile karşılaştırılması olacaktır…
Seçimde hile tespit edilemez ve muhalefet yine de tüm bu şartlara rağmen kaybederse, Türkiye’de iktidar kadar hatta ondan daha büyük bir muhalefet sorunu yaşandığı netlik kazanacaktır.
İktidarın hile yaptığı ispat edilirse, adil, eşit ve şeffaf bir seçim yarışı garanti edilene kadar zaten bir daha sandığa gitmeye gerek kalmayacak, bu son tam katılımlı seçim olarak demokrasi tarihimizde yerini alacaktır.
[Erhan Başyurt]
Kriz kapıyı yine çaldı [Semih Ardıç]
Damat Berat Albayrak’ın Trabzon’da anlattığı masallar şehir eşrafını şaşkına çevirmişti. Güya enlasyon tek haneye inecek, dolar 5 TL’nin altına gerileyecek, ekonomi coşacak ve daha neler neler…
Ekonominin başına geçerken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olmaktan başka hiçbir meziyeti yoktu.
BIRAK BU MASALLARI!
Dokuz aydır iş âleminin kâbusu oldu. Ne krizi anlayabilecek kapasitesi var ne de etrafında o evsafta bir bürokrat.
Kimse karşısına dikilip “Bırak bu masalları, siftah etmeden dükkânı kapatıyoruz. Ayakların yere bassın biraz. En azından ne vakit düzlüğe çıkar tekerler ondan bahset.” diyemiyor.
Bilakis inanmadıkları halde avuçlarını patlatırcasına alkışlıyorlar. Suskunluk sarmalının ne kadar öldürücü olabileceğini herkes yaşayarak tecrübe ediyor.
HAZİNE 9 AY VADEYE YÜZDE 20 FAİZ ÖDEDİ
Bütçe kevgire dönmüş, senelik 80 milyar TL açık tahmin edilirken iki ayda o tahminin yüzde 60’ı aşılmış.
Merkez Bankası’ndan gelen 38 milyar TL temettü (kâr payı) ile deliğe yama yapılsa da mart ve nisanda bütçe açığı yeni rekorlar kıracak.
Hazine sene boyunca yapacağı borçlanmanın yüzde 70’ini şu ana kadar tahakkuk ettirdi. Kalan aylarda paranın nereden geleceği meçhul!
Hazine 9 aylık borçlanma için yüzde 20 faiz ödedi evvelki gün. Hem borçlanma ihtiyacı artıyor hem de Hazine’nin kısa vadeli maliyeti yüzde 20 civarına demirledi.
İKİ KİŞİYE 238 TONLUK UÇAK
Hal böyle iken Erdoğan’ın yardımcısı Fuat Oktay ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, terör saldırısında 50 Müslümanın katledildiği Yeni Zelanda’ya taziye ziyareti için A330 uçak kaldırdı. 238 tonluk devasa uçakta iki kişi. Halkın kuru soğan için çadır önlerinde kuyruğa girdiği Türkiye’de bu kadarı da fazla değil mi?
Tunus’un devrik lideri Zeynelabidin’in iktidarda iken kullandığı o uçağa 78 milyon dolar ödenmişti. 50 milyon dolar da tefrişatı için harcanmıştı.
Erdoğan’a en son Katar’dan gelen devasa uçağa da 500 milyon sterlin (3,5 milyar TL) harcandı. Artık hırsızlık, yolsuzluk ve suistimal “devlet sırrı” sayıldığı için Saray’ın israf bütçesi birebir tespit edilemiyor.
OTOMOTİV FİRMALARI ZORDA
Kemer sıkması gerekenler başka âlemlerde yaşayınca haliyle sanayicinin feryadı duyulmuyo.
Otomotiv sanayii 2019’un ilk iki ayına ait rakamları tek kelime ile felaket. İmalat yüzde 14, ihracat yüzde 8 azaldı.
Türkiye dahilinde araba satışları ilk iki ayda yüzde 50 daralınca imalat tarafı da çöktü. 2018’i yüzde 37 daralma ile kapatan sektör 2019’un ilk iki ayında geçen seneden daha beter hale düştü.
Neye rağmen? Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) teşvikine rağmen satışları çakıldı. TOFAŞ, Renault, Toyota, Honda ve Hyundai gibi devasa firmalar küçülme planlarını hazırladı. Onlar da hele seçim geçsin deyip “Yâ sabır!” çekiyor.
TÜRKİYE NEYİ KAYBETTİ?
Tekrar ediyorum: Psikoloji, itimat, umut gibi hayati kavramlar kolay kaybedilir, amma velâkin tekrar kazanılması hayli vakit alır. Türkiye heyecanını, istikbale dair imanını kaybetti.
AKP’nin diye başlayan cümleler bile mânâsız artık. AKP de artık Erdoğan’dan ibaret. O ne diyorsa parti kadroları noktasına, virgülüne ilişmeden tatbik ediyor.
Erdoğan’ın sebebiyet verdiği krizden harici bir destek olmadan çıkmak mümkün görünmüyor.
İsmi A, B olmuş mühim değil. Beynelmilel (milletlerarası) bir kuruluş teminat vermedikçe mevcut şartlarda Türkiye’ye yüksek tutarlı ilave borç vermeye kimse yanaşmaz.
FINANCIAL TIMES SÖZÜ EĞİP BÜKMEDEN SÖYLEDİ
İngiliz Financial Times (FT) gazetesinin Türkiye’ye dair şu tespiti mühim: “Bankalar kredi vermek istemiyor ve iflas eden şirketlerin sayısı artıyor. IMF’ye gitmekten veya kredileri canlandıracak mekanizmadan başka seçenek yok.”
Krizden çıkış reçetesini hazırlayacak mütehassıs da kalmadı. Zira Erdoğan birçok tecrübeli ismi ya Hizmet Hareketi’ne mensup diye ya da kirli talimatlarını yerine getirmiyorlar diye kapının önüne koydu.
220 milyar dolar döviz borcunun ekseriyeti inşaat, gayrimenkul ve enerji firmalarının sırtında.
O yük ya ödenerek ya da belli bir tutarı kamu tarafından üstlenilerek hafifletilebilir ki Hazine’nin böyle bir mekanizma için mecali yok. Kelin ilacı olsa başına sürecek.
KIRILGANLIKTA REKOR KIRIYORUZ
“Yatırımcıların akıl hocası” Moody’s de FT’nin tespitlerinin altını çizdi. Türkiye’nin dış risklere kırılganlığını bir derece arttı. Moody’s kırılganlığımızı “yüksek” seviyesinden “yüksek +” seviyesine çıkardı.
Moody’s niçin böyle bir karar aldığını da izah etti:
*Yurt dışından yüksek tutarlı yeniden finansman sağlama ihtiyacı daha da arttı.
*Tasarruf oranları düşük.
*Enerji ithalatına ve ihracatın ithalata bağımlılığı çok yüksek. Dolayısıyla cari açığın kronik sebepleri devam ediyor.
*Türkiye’nin döviz varlıkları, yurt dışı ve döviz mükellefiyetine kıyasla “mütevazi” kalıyor
*Cari açık bu sene tüketim ve yatırımlardaki gerilemeyle birlikte milli gelire (GSYH) oranı yüzde 1,2’ye gerileyebilir.
*Ancak yeniden finanse edilmesi gereken borçlar hafife alınmayacak kadar fazla.
*Türkiye-ABD ilişkileri Rusya’dan aldığı S-400 füzeleri sebebiyle tekrar hareketli bir döneme girdi.
*Almanya’nın Türkiye’ye giden turistlere matuf seyahat uyarısını sertleştirmesi turizm gelirlerini etkileyecek.
Moody’s’in raporunda şu tespit manidar: “Bu diplomatik anlaşmazlıklardan biri veya ikisi birden daha hararetli bir hal alması ve ticaret ve yatırımları daraltacak yeni müeyyidelerin başlatılması TL’nin tekrar güç kaybetmesinde rol oynayabilir.”
Demek istiyor ki Türkiye kendi ayağına kurşun sıkmaya devam ediyor ve risk katsayısını artırıyor.
“YATIRIM YAPILABİLİR” NOTUNU KAYBEDELİ ÇOK OLDU
Moody’s 2016’dan itibaren ikazlarının dikkate almadığını, hukuk ihlallerinin ve mülkiyet hakkını ortadan kaldıran kararların artarak devam ettiğini gördükçe Türkiye’nin kredi notunu “yatırım yapılabilir” seviyenin üç basamak altına indirmişti.
Artık Mozambik, Tanzanya, Arnavutluk, Bangladeş ve Azerbaycan ile aynı ligdeyiz.
Financial Times ve Moody’s Türkiye’nin krizinde tarafların 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi’ne kadar mevkisini muhafaza etmeyi tercih ettiğini ima ediyor.
ACI REÇETEDEN BAŞKA KURTULUŞ YOLU YOK
Herkes gayet iyi biliyor ki sandıktan çıkan netice ne olursa olsun Erdoğan, oy kaybetmemek için tehir ettiği acı reçeteyi 1 Nisan’dan itibaren 82 milyona yudumlatacak.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) müşahit olması halinde en azından kısa vadede can yakan reçete sayesinde bünye toparlanır.
Aksi halde o kadar fedakârlık da heder olur gider ve Türkiye uzun seneler kriz metronomunda salınır durur.
Halk 31 Mart’ta böyle bir prangaya razı olup olmadığını da ortaya koyacak.
[Semih Ardıç] 21.3.2019 [TR724]
Ekonominin başına geçerken Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olmaktan başka hiçbir meziyeti yoktu.
BIRAK BU MASALLARI!
Dokuz aydır iş âleminin kâbusu oldu. Ne krizi anlayabilecek kapasitesi var ne de etrafında o evsafta bir bürokrat.
Kimse karşısına dikilip “Bırak bu masalları, siftah etmeden dükkânı kapatıyoruz. Ayakların yere bassın biraz. En azından ne vakit düzlüğe çıkar tekerler ondan bahset.” diyemiyor.
Bilakis inanmadıkları halde avuçlarını patlatırcasına alkışlıyorlar. Suskunluk sarmalının ne kadar öldürücü olabileceğini herkes yaşayarak tecrübe ediyor.
HAZİNE 9 AY VADEYE YÜZDE 20 FAİZ ÖDEDİ
Bütçe kevgire dönmüş, senelik 80 milyar TL açık tahmin edilirken iki ayda o tahminin yüzde 60’ı aşılmış.
Merkez Bankası’ndan gelen 38 milyar TL temettü (kâr payı) ile deliğe yama yapılsa da mart ve nisanda bütçe açığı yeni rekorlar kıracak.
Hazine sene boyunca yapacağı borçlanmanın yüzde 70’ini şu ana kadar tahakkuk ettirdi. Kalan aylarda paranın nereden geleceği meçhul!
Hazine 9 aylık borçlanma için yüzde 20 faiz ödedi evvelki gün. Hem borçlanma ihtiyacı artıyor hem de Hazine’nin kısa vadeli maliyeti yüzde 20 civarına demirledi.
İKİ KİŞİYE 238 TONLUK UÇAK
Hal böyle iken Erdoğan’ın yardımcısı Fuat Oktay ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, terör saldırısında 50 Müslümanın katledildiği Yeni Zelanda’ya taziye ziyareti için A330 uçak kaldırdı. 238 tonluk devasa uçakta iki kişi. Halkın kuru soğan için çadır önlerinde kuyruğa girdiği Türkiye’de bu kadarı da fazla değil mi?
Tunus’un devrik lideri Zeynelabidin’in iktidarda iken kullandığı o uçağa 78 milyon dolar ödenmişti. 50 milyon dolar da tefrişatı için harcanmıştı.
Erdoğan’a en son Katar’dan gelen devasa uçağa da 500 milyon sterlin (3,5 milyar TL) harcandı. Artık hırsızlık, yolsuzluk ve suistimal “devlet sırrı” sayıldığı için Saray’ın israf bütçesi birebir tespit edilemiyor.
OTOMOTİV FİRMALARI ZORDA
Kemer sıkması gerekenler başka âlemlerde yaşayınca haliyle sanayicinin feryadı duyulmuyo.
Otomotiv sanayii 2019’un ilk iki ayına ait rakamları tek kelime ile felaket. İmalat yüzde 14, ihracat yüzde 8 azaldı.
Türkiye dahilinde araba satışları ilk iki ayda yüzde 50 daralınca imalat tarafı da çöktü. 2018’i yüzde 37 daralma ile kapatan sektör 2019’un ilk iki ayında geçen seneden daha beter hale düştü.
Neye rağmen? Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) teşvikine rağmen satışları çakıldı. TOFAŞ, Renault, Toyota, Honda ve Hyundai gibi devasa firmalar küçülme planlarını hazırladı. Onlar da hele seçim geçsin deyip “Yâ sabır!” çekiyor.
TÜRKİYE NEYİ KAYBETTİ?
Tekrar ediyorum: Psikoloji, itimat, umut gibi hayati kavramlar kolay kaybedilir, amma velâkin tekrar kazanılması hayli vakit alır. Türkiye heyecanını, istikbale dair imanını kaybetti.
AKP’nin diye başlayan cümleler bile mânâsız artık. AKP de artık Erdoğan’dan ibaret. O ne diyorsa parti kadroları noktasına, virgülüne ilişmeden tatbik ediyor.
Erdoğan’ın sebebiyet verdiği krizden harici bir destek olmadan çıkmak mümkün görünmüyor.
İsmi A, B olmuş mühim değil. Beynelmilel (milletlerarası) bir kuruluş teminat vermedikçe mevcut şartlarda Türkiye’ye yüksek tutarlı ilave borç vermeye kimse yanaşmaz.
FINANCIAL TIMES SÖZÜ EĞİP BÜKMEDEN SÖYLEDİ
İngiliz Financial Times (FT) gazetesinin Türkiye’ye dair şu tespiti mühim: “Bankalar kredi vermek istemiyor ve iflas eden şirketlerin sayısı artıyor. IMF’ye gitmekten veya kredileri canlandıracak mekanizmadan başka seçenek yok.”
Krizden çıkış reçetesini hazırlayacak mütehassıs da kalmadı. Zira Erdoğan birçok tecrübeli ismi ya Hizmet Hareketi’ne mensup diye ya da kirli talimatlarını yerine getirmiyorlar diye kapının önüne koydu.
220 milyar dolar döviz borcunun ekseriyeti inşaat, gayrimenkul ve enerji firmalarının sırtında.
O yük ya ödenerek ya da belli bir tutarı kamu tarafından üstlenilerek hafifletilebilir ki Hazine’nin böyle bir mekanizma için mecali yok. Kelin ilacı olsa başına sürecek.
KIRILGANLIKTA REKOR KIRIYORUZ
“Yatırımcıların akıl hocası” Moody’s de FT’nin tespitlerinin altını çizdi. Türkiye’nin dış risklere kırılganlığını bir derece arttı. Moody’s kırılganlığımızı “yüksek” seviyesinden “yüksek +” seviyesine çıkardı.
Moody’s niçin böyle bir karar aldığını da izah etti:
*Yurt dışından yüksek tutarlı yeniden finansman sağlama ihtiyacı daha da arttı.
*Tasarruf oranları düşük.
*Enerji ithalatına ve ihracatın ithalata bağımlılığı çok yüksek. Dolayısıyla cari açığın kronik sebepleri devam ediyor.
*Türkiye’nin döviz varlıkları, yurt dışı ve döviz mükellefiyetine kıyasla “mütevazi” kalıyor
*Cari açık bu sene tüketim ve yatırımlardaki gerilemeyle birlikte milli gelire (GSYH) oranı yüzde 1,2’ye gerileyebilir.
*Ancak yeniden finanse edilmesi gereken borçlar hafife alınmayacak kadar fazla.
*Türkiye-ABD ilişkileri Rusya’dan aldığı S-400 füzeleri sebebiyle tekrar hareketli bir döneme girdi.
*Almanya’nın Türkiye’ye giden turistlere matuf seyahat uyarısını sertleştirmesi turizm gelirlerini etkileyecek.
Moody’s’in raporunda şu tespit manidar: “Bu diplomatik anlaşmazlıklardan biri veya ikisi birden daha hararetli bir hal alması ve ticaret ve yatırımları daraltacak yeni müeyyidelerin başlatılması TL’nin tekrar güç kaybetmesinde rol oynayabilir.”
Demek istiyor ki Türkiye kendi ayağına kurşun sıkmaya devam ediyor ve risk katsayısını artırıyor.
“YATIRIM YAPILABİLİR” NOTUNU KAYBEDELİ ÇOK OLDU
Moody’s 2016’dan itibaren ikazlarının dikkate almadığını, hukuk ihlallerinin ve mülkiyet hakkını ortadan kaldıran kararların artarak devam ettiğini gördükçe Türkiye’nin kredi notunu “yatırım yapılabilir” seviyenin üç basamak altına indirmişti.
Artık Mozambik, Tanzanya, Arnavutluk, Bangladeş ve Azerbaycan ile aynı ligdeyiz.
Financial Times ve Moody’s Türkiye’nin krizinde tarafların 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi’ne kadar mevkisini muhafaza etmeyi tercih ettiğini ima ediyor.
ACI REÇETEDEN BAŞKA KURTULUŞ YOLU YOK
Herkes gayet iyi biliyor ki sandıktan çıkan netice ne olursa olsun Erdoğan, oy kaybetmemek için tehir ettiği acı reçeteyi 1 Nisan’dan itibaren 82 milyona yudumlatacak.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) müşahit olması halinde en azından kısa vadede can yakan reçete sayesinde bünye toparlanır.
Aksi halde o kadar fedakârlık da heder olur gider ve Türkiye uzun seneler kriz metronomunda salınır durur.
Halk 31 Mart’ta böyle bir prangaya razı olup olmadığını da ortaya koyacak.
[Semih Ardıç] 21.3.2019 [TR724]
Gurbetçiye dövizle askerlik golü! [Hasan Cücük]
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, elinde şemalarla anlattığı yeni askerlik sisteminde herkes bedelli miktarına odaklanırken, dövizle askerlik şartları gözden kaçtı. Bedelli ve dövizle askerlik sık sık birbirine karıştırılan iki kavram. Bedelliden; ülke içindekiler, dövizleden ise yurt dışında yaşayan Türkler yararlanıyor. Hulusi Akar, bedelli askerlik ücretinin 31 bin 343 liraya yükseltildiğini açıklarken, dövizle askerliğin bedelli ile eşitlendiğini söylüyordu. Bedelli askerliğe eşitlenen ‘dövizle askerlik’ de böylece 5 bin 113 Euro oldu. Bedelli ücreti 6 ayda bir güncellenecek. Zam anlamına gelen bu güncelleme doğal olarak dövizle askerlik ücretine de yansıyacak. Gelin yıllar içinde değişen dövizle askerlik ücretine bir göz atalım. Özellikle son yıllarda AKP’nin sistemi nasıl ve neden yap-boza çevirdiğine mercek tutalım.
‘Her Türk asker doğar da yurt dışında alanlar doğmaz mı? Elbette doğar. Devletimiz, vatandaşları arasında ayrımcılık(!) yapmama konusunda hassas olunca, askerlik herkes için geçerli oluyordu. 1960’lı yılların ortasından itibaren Avrupa’ya işçi olarak giden Türklerin çoğu vatanı görevini yapmışlardan oluşuyordu. 1970’li yıllardan itibaren artık gurbeti mesken tutan Türkler, sılada bıraktıkları eş ve çocuklarını da yanına getiriyordu. Küçük yaşta Avrupa’ya gelenler 20 yaşına geldiğinde vatani görev için Türkiye yolunu tutuyordu. 20 ay askerlik yapmak için Türkiye’ye giden gençler, çalıştıkları işyerinden parasız izin alıyordu. Bu gurbetçiler ciddi bir maddi kayıp demekti.
İLK KEZ 1980’DE UYGULANDI
1980’de ise dövizle askerlik hayata geçiyordu. Tespit edilen bedel 800 bin liraydı. Yaş sınırı ise 29’du. Yurt dışında 3 yıldan fazla yaşayan Türk vatandaşları, 800 bin lirayı verdikten sonra bir de 2 ay askerlik yapmak zorundaydılar. Askerlik için seçilen il ise Burdur oluyordu. Maddi gücü 800 bin lirayı ödemeye yetmeyenler ise 20 ay ‘yaylalar’ söylüyordu. 29 yaşını aştığı halde askerliğini yapmayanların ise gözünün yaşına bakılmadan vatandaşlıktan atılıyordu. 1984-92 arasında 8 bin Türk askerlik yapmadığı için vatandaşlıktan çıkarılıyordu. 1993’te gelen afla dövizle askerlik bedelini bir seferde ödeyenler yeniden vatandaşlığa kabul ediliyordu.
1984’de yasa bir kez daha değişiyordu. Dövizle askerlik ücreti 600 bin liraya (o yıllarda yaklaşık 15 bin mark) düşürülürken, yaş sınırı 29’dan 32’ye yükseliyordu. Ödenecek döviz miktarında ise 1 Mart 1980’deki kur esas alınıyordu. Güya ücrette yüzde 25 indirim yapılıyor ama 4 yıl öncenin kuru baz alınarak, gurbetçi gençlerin cebi çaktırmadan boşaltılıyordu.
1992’ye gelindiğinde dövizle askerlik bir kez daha değişecekti. Yazı boyunca bol bol ‘bir kez daha’ kelimelerini okuyacağınızı bir kez daha hatırlatıp, devam edelim. Bu kez ücret 10 bin marka sabitleniyordu. 32 olan yaş sınırı 38’e çıkarılıyordu. Dahası 2 ay olan temel askerlik hizmeti bir aya düşürülüyordu. Bu duruma en çok Burdur esnafı üzülüyordu. 2 ay boyunca cebi para dolu binlerce Mehmet Ağa’yı ağırlamak şehir ekonomisine ciddi katkı sağlıyordu. Kardan yüzde 50 zarar dönemi başlıyordu. Devletin, Burdur’a olan ‘gıcıklığı’ devam ediyordu. 1999’da temel askerlik süresi bu kez 21 güne düşürülüyordu. Yaş sınırı 40 oluyordu. Ücret ise 10 bin markın karşılığı olan 5 bin 120 Euro oluyordu. 81 il arasında dövizle askerliğin kaymağını Burdur yese de devletin kasasına gurbetçilerden hatırı sayılır bir miktar giriyordu. Hem de yıllarca.
AKP’NİN MÜDAHALELERİ BAŞLADI
AKP döneminde dövizle askerliğe ilk müdahale Kasım 2011’de geliyordu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, yurt dışında resmi görevi olan Türk vatandaşlarının 21 gün izin almasının zor olduğunu belirtip, 21 günlük temel askerlik eğitimini kaldıracaklarının işaretini veriyordu. Kısa sürede bu sözler hayata geçiyor, 21 günlük askerlik kalkıyordu ama arkasından 90’a takılan bir gol geliyordu. Askerlik ücreti bu kez 10 bin Euro oluyordu. Burdurlular bu karara kızarken, devlet gurbetçiler üzerinden kazancını yüzde yüz artıyordu.
Askerlik ücretinin 10 bin Euro’ya çıkarılması çifte vatandaşların konsolosluklara koşup, Türk vatandaşlığından çıkmasını sağlıyordu. Az bir para değildi. Hele ekonomik durumu giderek kötüleşen gurbetçiler için… AKP’nin klasik uygulaması bir kez daha devreye giriyordu. Önce ücreti yükselten AKP, haziran 2013’te ücreti düşürüyordu. Bunu ise bir lütuf gibi sunuyordu. Bu tarihten sonra ücret 6 bin Euro’ya iniyordu. Gerekçe, gurbetçilerden gelen tepki gösteriliyordu ama gerçek çok farklıydı.
Yurt dışındaki Türk vatandaşlarının artık seçme hakkı da vardı. AKP, Avrupa’da yaşayan 2,5 milyon seçmeni kızdırmak istemiyordu. İşte önce 10 bin Euro’ya çıkartılıp, sonra lütuf gibi 6 bin Euro’ya inen dövizle askerlik ücretinin nedeni gurtbetçilerin oyu idi. Nitekim, yurt dışındakiler bulundukları ülkelerde ilk kez Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde oy kullanıyordu. Avrupalı Türklerin tercihi Erdoğan oluyordu. AKP, gurbetçi oyunun tadını varmıştı. Özellikle Haziran 2015’te yapılan seçimler öncesi dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, gurbetçi oyları için vaat üstüne vaatler sıralıyordu. Bir gün bu vaatlerin akıbetinide nasip olursa yazarım. Biz dövizle askerliğe devam edelim. Haziran 2015 seçimlerinde oy kaybeden AKP, Kasım’da yapılan erken seçimler öncesi bir kez daha dövizle askerliği düşürme sözü veriyordu. Telaffuz edilen rakam komik düzeyde idi. Rakam mı? Bin Euro’ydu. Nitekim, AKP aldığı yüzde 49 ve yurt dışından gelen yüksek oy oranıyla vaadini tutup, Ocak 2016’da dövizle askerlik ücretini bin Euro’ya indiriyordu. En çokta 6 bin Euro ödeyenler bu karara gıcık oluyordu. Kendilerini bir nevi ‘enayi’ hissediyorlardı.
AKP, dövizle askerliğe bir kez daha Ağustos 2018’te el atıyordu. Ücreti yeniden arttıran AKP’nin yeni tarifesi 2 bin Euro oluyordu. Yeni uygulama 3 Ağustos’ta yürürlüğe giriyordu ama küçük bir detay vardı; uzaktan eğitim. 2 bin Euro’yu yatıranlar, Milli Savunma Bakanlığı’nın hazırladığı yaklaşık 30 dakika süren bir testen geçmesi gerekiyordu. Test hazır olmadığı için 2 bin Euro’luk ücrette hayata geçmiyordu. Ancak aylar sonra test hayata geçince, yeniden dövizle askerlik müracaatı başlıyordu.
Henüz Ağustos 2018’de 2 bin Euro olarak belirlenen dövizle askerlik ücreti yeniden zamlandı. Hem de ne zam! Yeni tarife ile dövizle askerlik 5 bin 113 Euro oldu. AKP’nin tuzu kuru. 2023’e kadar gurbetçinin oyuna ihtiyacı yok. Şuan oydan daha önemli olan şey para. Dövizle askerlikte tamamı kar olan bir ekonomik gelir. Bu fırsatı AKP’nin kaçırması düşünülmezdi.
AKP, Kasım 2011’den sonra dövizle askerlik uygulamasını yap-boz tahtasına çevirdi. Önce 5 bin 120 Euro’dan 10 bine çıkardı, sonra 6 bine indirdi, hızını alamadı bu kez bin Euro’ya düşürdü, bu az olmuş deyip 2 bin Euro yaptı, bedelli ücreti ile eşitleyelim deyip yeniden 5 bin Euro’ya çıkardı. Bunların hepsi 7 yılda oldu. Kazanan hep AKP oldu. Oy zamanı düşürdü, oyu aldıktan sonra yükseltti. Kaybeden taraf ise hep aynı…
[Hasan Cücük] 21.3.2019 [TR724]
‘Her Türk asker doğar da yurt dışında alanlar doğmaz mı? Elbette doğar. Devletimiz, vatandaşları arasında ayrımcılık(!) yapmama konusunda hassas olunca, askerlik herkes için geçerli oluyordu. 1960’lı yılların ortasından itibaren Avrupa’ya işçi olarak giden Türklerin çoğu vatanı görevini yapmışlardan oluşuyordu. 1970’li yıllardan itibaren artık gurbeti mesken tutan Türkler, sılada bıraktıkları eş ve çocuklarını da yanına getiriyordu. Küçük yaşta Avrupa’ya gelenler 20 yaşına geldiğinde vatani görev için Türkiye yolunu tutuyordu. 20 ay askerlik yapmak için Türkiye’ye giden gençler, çalıştıkları işyerinden parasız izin alıyordu. Bu gurbetçiler ciddi bir maddi kayıp demekti.
İLK KEZ 1980’DE UYGULANDI
1980’de ise dövizle askerlik hayata geçiyordu. Tespit edilen bedel 800 bin liraydı. Yaş sınırı ise 29’du. Yurt dışında 3 yıldan fazla yaşayan Türk vatandaşları, 800 bin lirayı verdikten sonra bir de 2 ay askerlik yapmak zorundaydılar. Askerlik için seçilen il ise Burdur oluyordu. Maddi gücü 800 bin lirayı ödemeye yetmeyenler ise 20 ay ‘yaylalar’ söylüyordu. 29 yaşını aştığı halde askerliğini yapmayanların ise gözünün yaşına bakılmadan vatandaşlıktan atılıyordu. 1984-92 arasında 8 bin Türk askerlik yapmadığı için vatandaşlıktan çıkarılıyordu. 1993’te gelen afla dövizle askerlik bedelini bir seferde ödeyenler yeniden vatandaşlığa kabul ediliyordu.
1984’de yasa bir kez daha değişiyordu. Dövizle askerlik ücreti 600 bin liraya (o yıllarda yaklaşık 15 bin mark) düşürülürken, yaş sınırı 29’dan 32’ye yükseliyordu. Ödenecek döviz miktarında ise 1 Mart 1980’deki kur esas alınıyordu. Güya ücrette yüzde 25 indirim yapılıyor ama 4 yıl öncenin kuru baz alınarak, gurbetçi gençlerin cebi çaktırmadan boşaltılıyordu.
1992’ye gelindiğinde dövizle askerlik bir kez daha değişecekti. Yazı boyunca bol bol ‘bir kez daha’ kelimelerini okuyacağınızı bir kez daha hatırlatıp, devam edelim. Bu kez ücret 10 bin marka sabitleniyordu. 32 olan yaş sınırı 38’e çıkarılıyordu. Dahası 2 ay olan temel askerlik hizmeti bir aya düşürülüyordu. Bu duruma en çok Burdur esnafı üzülüyordu. 2 ay boyunca cebi para dolu binlerce Mehmet Ağa’yı ağırlamak şehir ekonomisine ciddi katkı sağlıyordu. Kardan yüzde 50 zarar dönemi başlıyordu. Devletin, Burdur’a olan ‘gıcıklığı’ devam ediyordu. 1999’da temel askerlik süresi bu kez 21 güne düşürülüyordu. Yaş sınırı 40 oluyordu. Ücret ise 10 bin markın karşılığı olan 5 bin 120 Euro oluyordu. 81 il arasında dövizle askerliğin kaymağını Burdur yese de devletin kasasına gurbetçilerden hatırı sayılır bir miktar giriyordu. Hem de yıllarca.
AKP’NİN MÜDAHALELERİ BAŞLADI
AKP döneminde dövizle askerliğe ilk müdahale Kasım 2011’de geliyordu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, yurt dışında resmi görevi olan Türk vatandaşlarının 21 gün izin almasının zor olduğunu belirtip, 21 günlük temel askerlik eğitimini kaldıracaklarının işaretini veriyordu. Kısa sürede bu sözler hayata geçiyor, 21 günlük askerlik kalkıyordu ama arkasından 90’a takılan bir gol geliyordu. Askerlik ücreti bu kez 10 bin Euro oluyordu. Burdurlular bu karara kızarken, devlet gurbetçiler üzerinden kazancını yüzde yüz artıyordu.
Askerlik ücretinin 10 bin Euro’ya çıkarılması çifte vatandaşların konsolosluklara koşup, Türk vatandaşlığından çıkmasını sağlıyordu. Az bir para değildi. Hele ekonomik durumu giderek kötüleşen gurbetçiler için… AKP’nin klasik uygulaması bir kez daha devreye giriyordu. Önce ücreti yükselten AKP, haziran 2013’te ücreti düşürüyordu. Bunu ise bir lütuf gibi sunuyordu. Bu tarihten sonra ücret 6 bin Euro’ya iniyordu. Gerekçe, gurbetçilerden gelen tepki gösteriliyordu ama gerçek çok farklıydı.
Yurt dışındaki Türk vatandaşlarının artık seçme hakkı da vardı. AKP, Avrupa’da yaşayan 2,5 milyon seçmeni kızdırmak istemiyordu. İşte önce 10 bin Euro’ya çıkartılıp, sonra lütuf gibi 6 bin Euro’ya inen dövizle askerlik ücretinin nedeni gurtbetçilerin oyu idi. Nitekim, yurt dışındakiler bulundukları ülkelerde ilk kez Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde oy kullanıyordu. Avrupalı Türklerin tercihi Erdoğan oluyordu. AKP, gurbetçi oyunun tadını varmıştı. Özellikle Haziran 2015’te yapılan seçimler öncesi dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, gurbetçi oyları için vaat üstüne vaatler sıralıyordu. Bir gün bu vaatlerin akıbetinide nasip olursa yazarım. Biz dövizle askerliğe devam edelim. Haziran 2015 seçimlerinde oy kaybeden AKP, Kasım’da yapılan erken seçimler öncesi bir kez daha dövizle askerliği düşürme sözü veriyordu. Telaffuz edilen rakam komik düzeyde idi. Rakam mı? Bin Euro’ydu. Nitekim, AKP aldığı yüzde 49 ve yurt dışından gelen yüksek oy oranıyla vaadini tutup, Ocak 2016’da dövizle askerlik ücretini bin Euro’ya indiriyordu. En çokta 6 bin Euro ödeyenler bu karara gıcık oluyordu. Kendilerini bir nevi ‘enayi’ hissediyorlardı.
AKP, dövizle askerliğe bir kez daha Ağustos 2018’te el atıyordu. Ücreti yeniden arttıran AKP’nin yeni tarifesi 2 bin Euro oluyordu. Yeni uygulama 3 Ağustos’ta yürürlüğe giriyordu ama küçük bir detay vardı; uzaktan eğitim. 2 bin Euro’yu yatıranlar, Milli Savunma Bakanlığı’nın hazırladığı yaklaşık 30 dakika süren bir testen geçmesi gerekiyordu. Test hazır olmadığı için 2 bin Euro’luk ücrette hayata geçmiyordu. Ancak aylar sonra test hayata geçince, yeniden dövizle askerlik müracaatı başlıyordu.
Henüz Ağustos 2018’de 2 bin Euro olarak belirlenen dövizle askerlik ücreti yeniden zamlandı. Hem de ne zam! Yeni tarife ile dövizle askerlik 5 bin 113 Euro oldu. AKP’nin tuzu kuru. 2023’e kadar gurbetçinin oyuna ihtiyacı yok. Şuan oydan daha önemli olan şey para. Dövizle askerlikte tamamı kar olan bir ekonomik gelir. Bu fırsatı AKP’nin kaçırması düşünülmezdi.
AKP, Kasım 2011’den sonra dövizle askerlik uygulamasını yap-boz tahtasına çevirdi. Önce 5 bin 120 Euro’dan 10 bine çıkardı, sonra 6 bine indirdi, hızını alamadı bu kez bin Euro’ya düşürdü, bu az olmuş deyip 2 bin Euro yaptı, bedelli ücreti ile eşitleyelim deyip yeniden 5 bin Euro’ya çıkardı. Bunların hepsi 7 yılda oldu. Kazanan hep AKP oldu. Oy zamanı düşürdü, oyu aldıktan sonra yükseltti. Kaybeden taraf ise hep aynı…
[Hasan Cücük] 21.3.2019 [TR724]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’den Taziyelere Teşekkür Mesajı
İç içe gurbetler yaşadığımız bu mağmum günlerde, kardeşim Salih Gülen’in vefatı ile bu mihnet yurdundan ayrıldığı haberini aldım.
Hem kendi gurbetim, hem onun gariplerden bir garip olarak vefat edişi ve hem de cenazesine iştirak edememem sebebiyle kat kat hüzünler yaşadığım bu zamanda bizzat veya bilvesile taziyelerini ileterek acımı paylaşan değerli dost ve kardeşlerimin her birine teşekkür ederim; Cenâb-ı Hakk hepsinden razı olsun.
Rabbimin lütfuyla ebedî ahiret komşuluğuna namzet mü’minler için bu dünyadaki muvakkat ayrılıklar bir şey ifade etmez. Hepimiz insanız; insanlığın gereği olarak üzülürüz ve özleriz. Üzüntüsünü ve özlemini paylaşıp teselli vesilesi olan sadık dostlara sahip bulunmak da bir mü’min için bu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın farklı bir lütfudur. Ona da binlerce hamdolsun.
Bu vesileyle, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’den niyaz ederim ki, zalimlerin zulmünden kaçan, haksız bir şekilde hapsedilen veya mazlumen hayatını kaybeden, böylece sevdiklerinden uzak kalan bütün mü’minleri sevdikleri hayatta ise bu dünyada ama her hâlükârda ebedi âlemde buluştursun. Kadını ve erkeğiyle bütün mazlum, mağdur, mehcûr, mevkuf ve mescûn kardeşlerimize en yakın zamanda ferec ve mahreç ihsan eylesin. Çektiklerini manevî terakkilerine vesile yapsın.
[M. Fethullah Gülen] 20.3.2019 [Herkul.org]
Hem kendi gurbetim, hem onun gariplerden bir garip olarak vefat edişi ve hem de cenazesine iştirak edememem sebebiyle kat kat hüzünler yaşadığım bu zamanda bizzat veya bilvesile taziyelerini ileterek acımı paylaşan değerli dost ve kardeşlerimin her birine teşekkür ederim; Cenâb-ı Hakk hepsinden razı olsun.
Rabbimin lütfuyla ebedî ahiret komşuluğuna namzet mü’minler için bu dünyadaki muvakkat ayrılıklar bir şey ifade etmez. Hepimiz insanız; insanlığın gereği olarak üzülürüz ve özleriz. Üzüntüsünü ve özlemini paylaşıp teselli vesilesi olan sadık dostlara sahip bulunmak da bir mü’min için bu dünyada Cenâb-ı Hakk’ın farklı bir lütfudur. Ona da binlerce hamdolsun.
Bu vesileyle, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’den niyaz ederim ki, zalimlerin zulmünden kaçan, haksız bir şekilde hapsedilen veya mazlumen hayatını kaybeden, böylece sevdiklerinden uzak kalan bütün mü’minleri sevdikleri hayatta ise bu dünyada ama her hâlükârda ebedi âlemde buluştursun. Kadını ve erkeğiyle bütün mazlum, mağdur, mehcûr, mevkuf ve mescûn kardeşlerimize en yakın zamanda ferec ve mahreç ihsan eylesin. Çektiklerini manevî terakkilerine vesile yapsın.
[M. Fethullah Gülen] 20.3.2019 [Herkul.org]
Erdoğan'ın altında kirli planı... [Gölge Bankacı]
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Muhiddin Gülal, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin Hizmet Hareketi’ne mensup işadamlarına ait şirketleri nasıl gasp ettiğini itiraf etti.
Gülal, 27 Ekim 2015’te kayyım atanan, 2016 yılı ağustos ayında da TMSF’ye devredilen Koza Altın İşletmeleri’nin Kayseri Himmetdede altın madeninde gazetecilerin bir sorusuna cevap verirken son üç yılda Türkiye’de mülkiyet hakkının nasıl hiçe sayıldığını da anlatmış oldu.
16 Ocak'ta Çorum'da Vali, Belediye Başkanı ve Ahmet Ahlatçı (soldan 2'nci) tarafından ağırlanan Maduro'nun yardımcısı Tareck El Aissami (soldan 5'inci) ABD tarafından altın kaçakçılığından aranıyor.
MADURO’NUN YARDIMCISINI AĞIRLAYAN AHLATÇI
Gazeteciler, Çorum’da 16 Ocak’ta Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun yardımcısı Tareck El Aissami’yi ağırlayan Ahmet Ahlatçı’nın, “Bu sene en büyük hedefimiz Koza Altın’ı bünyemize katmaktır. İhale açıldığında en yüksek teklifi verip alacağız. Şirketin değerini 1,3-1,5 milyar dolar civarında hesapladık.” sözlerini hatırlatmıştı.
Gülal bunun üzerine şirketin mali durumu iyi ise herhangi bir satış yetkilerinin bulunmadığını belirtti. Koza Altın’ın da kârlı ve üretken bir şirket olduğuna işaret ederken, kurdun kuzuyu boğmaya karar verdiğini ağzından kaçırdı.
KOZA İÇİN DE MÜSADERE HAZIRLIĞI MI?
Devletin herhangi bir şirketin hisselerine, menkul-gayrimenkul bütün varlıklarına el koyması anlamına gelen “müsadere” kararının Koza için de alınmasını beklediklerini söyleyiverdi.
Bir önceki cümlede satış için yetkilerinin olmadığını, zira şirketin mali durumu çok iyi iken satışa hukuki zemin bulamayacaklarını ve mevzuatın satışa müsaade etmediğini anlatan TMSF Başkanı Gülal bir cümle sonra diyor ki “Müsadere kararı alınırsa tek kalemde işi bitiririz.”
İLK DENEMEYİ BOYDAK VE NAKSAN’DA YAPTILAR
Örnek olarak da Kayseri’de Boydak Holding’i ve Gaziantep’te Naksan Holding’i gösterdi. Boydak ve Naksan’a çökmek için kullandıkları ilk müsadere kılıfını Koza Altın için de kullanmak istediklerini söyledi.
TMSF Başkanı Gülal aksi takdirde ne olacağını da aktardı: “Müsadere kararı hisselerin devlete geçmesi demek. Bu karar çıktıktan sonra burayla alakalı aksiyon almak çok daha kolay olacak. Yoksa şu andaki hukuki altyapı ile Koza'yı satamayız.”
Son cümleye dikkat edin lütfen! Mevcut hukuki altyapı ile Koza satılamaz. Bozuk saatin bile günde iki kere doğruyu gösterdiği gibi Gülal da o kadar yalanın arasında bir doğru söz sarfetti.
MÜLKİYET HAKKI HÂLÂ SAHİPLERİNDE
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü bahane ederek ilan edilen Olağanüstü Hal’de (OHAL) yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Koza Altın gibi yüzlerce şirketin yönetimi TMSF’ye geçtiğinde mülkiyet hakkı geçmedi.
Bütün bu işlemlerin, TMSF’nin şu anda 928 şirketteki mevcudiyetinin tek karşılığı var o da işgal.
2018 sonu itibarıyla özkaynakları 21,2 milyar TL, yıllık satış hasılatı 31,6 milyar TL, aktif büyüklükleri ise 57,8 milyar TL olan 928 şirket cebren ve hile ile TMSF’nin elinde rehin.
HER BANKACINI GIPTA EDECEĞİ KADAR PARLAK BİR ŞİRKET KOZA
O şirketler içinde en stratejik sektörlerden biri olan altın madenciliğinde nadide bir yere sahipti Koza.
Altın çamura düşse de altındır. O yüzden Koza Altın namına Borsa İstanbul'a verilen beyannamelere baktım: 2018'de ciro 1,6 milyar TL, faiz vergi öncesi kârı 799 milyon TL, net dönem kârı ise 1,17 milyar TL. Özkaynak 4 milyar TL, aktif büyüklük ise 4,3 milyar TL.
Bir de ehil ellerde olduğunu düşünün. Krizde her bankacının gıpta edeceği kadar parlak bir şirket Koza.
Koza grubunun tamamı da farklı değil Koza Altın'dan. Grubun 2018'de konsolide net kârı 942 milyon TL, nakit tutarı 2,78 milyar TL. Gelirleri 1,7 milyar TL. Üstelik kredi borcu yok.
Akın Bey'in attığı temellerin sağlamlığı şuradan belli ki Koza, TMSF elinde ve üstelik krizde bile sapasağlam.
Erdoğan, Ahmet Ahlatçı'yı (sırtı dönük), Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile bizzat tanıştırdı.
AHLATÇI İLE ERDOĞAN ARASINDA SU SIZMIYOR
Yüzde 100 yerli bir müteşebbisin kısa sürede senelik 20 ton altın çıkarma kapasitesine taşıdığı bir grup bugün uyuşturucu ticaretinden aranan bir bakanla işbirliği anlaşması imzalayan başka bir grubun önüne atılmak üzere.
Duyduğuma göre Ahmet Ahlatçı, miting için Çorum’a gelen Erdoğan ile başbaşa bir görüşme yaptı. O görüşmeden sonra böyle bir açıklama yapan Ahlatçı etrafına, “O iş tamam.” diyormuş.
Oysa Türk Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu hükümlerine göre bir şirketi müsadere etmek deveyi iğne deliğinden geçirmekten daha zor.
Mahkeme kanun dışı yollarla elde edilmiş bir parayı akladığı ya da terörün finansmanında rol aldığı yüzde 100 ispat edilememiş bir şirket hakkında “müsadere” kararı veremez.
YER: Koza'nın Bergama altın madeni. TMSF Başkanı Muhiddin Gülal (sağdan 2'nci), Koza Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Altuntaş (sağdan 3'üncü) ve Koza Altın Genel Müdürü Salih Güzel (sağdan 4'üncü) gazetecilere mülkiyeti Akın İpek'e ait tesis hakkında bilgi veriyor. Heyette AKP Bergama teşkilatından isimler de var.
MASAK, SPK VE BDDK RAPORLARI: KOZA TERTEMİZ
Koza’yı üç yıldır yöneten TMSF tek kuruşluk böyle bir bağlantı kursaydı, kara para emaresine rastlasaydı yeri göğü inletirdi.
Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) gibi devletin ilgili bütün birimlerinden gelen raporlar savcıların iddialarını yerle bir etti.
Ne kara para ne de vergi kaçakçılığına dair bir tespit söz konusu. Şirketin sahibi Akın İpek ve ailesinin hayatını, şirketin ilk günden bugüne olan kayıtlarını didik ettiler. Koza hepsinden tertemiz çıktı.
TMSF BAŞKANI, AKP'YE KESTİRME YOLU HABER VERİYOR
Muhiddin Gülal tam bu noktada AKP’ye gazeteciler üzerinden mesaj veriyor, bir başka ifade ile kestirme yolu gösteriyor: “Müsadere kararı alacak bir mahkeme ayarlayın da biz de rahat rahat şirketi kapıda bekleyen akbabalar arasında taksim edelim. Yoksa elimiz kolumuz bağlı.”
AKP'de bir dönem Sarıyer ilçe başkan yardımcısı olarak görev yapan Salih Güzel, 2016 yılı ağustos ayından beri Koza Altın'ın genel müdürü.
AKP’Lİ İSEN BASAMAKLARI BEŞER-ONAR ÇIKARSIN
Bunları söyleyen TMSF Başkanı Gülal’ın İstanbul Beyoğlu’nda senelerce AKP’nin belediye meclis üyeliğini yaptığını, aynı bölgeden belediye başkan aday adayı olduğu bir kenara not edilmeli.
Koza Altın İşletmeleri Genel Müdürü son üç senedir kim? AKP’nin eski Sarıyer ilçe başkan yardımcısı Salih Güzel tabii ki.
Kamu yönetimi mezunu olan Güzel altın madenciliği gibi ihtisas gerektiren bir sektörün en büyük şirketinde genel müdür oldu.
AKP’nin her sözünü talimat kabul eden isimler TMSF’de ve gasp edilen şirketlerin yönetim kurulunda.
TMSF Başkanı Koza’nın hangi madenine giderse o ilçe yahut ildeki AKP teşkilat başkanı heyette baş köşede yer alıyor. Parti komiseri...
Koza Altın İşletmeleri İzmir'de Bergama ve Dikili, Eskişehir'de Sivirihisar, Kayseri'de Himmetdede ve Gümüşhane'de Mastra olmak üzere beş aktif madende altın üretimi yapıyor.
“Şirketin ekonomik devamlılığında tehlike söz konusuysa şirketin satışı gündeme gelebiliyor.” diyen Gülal satış için bile yetkisinin olmadığı bir şirketi nasıl kamulaştıracağını ise es geçti.
ESRARENGİZ İŞLERDE YENİ DURAK VENEZUELA
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Maduro’nun yardımcısı Aissami’yi Çorum’a Ahlatçı Metal’e yolluyor.
Aissami, “kara para aklamak ve uyuşturucu ticaretini yönetmek” suçlarından ABD tarafından dünyanın her yerinde aranıyor. O bakan en son Türkiye’de görüldü.
Kendisi ile nasıl bir ticaret şeklinde anlaşıldıysa Ahmet Ahlatçı bir anda Koza’ya talip olduğunu açıklıyor.
TMSF Başkanı da, “Öyle veremeyiz, önce müsadere edelim. Sonrda bir yolunu buluruz.” meyanında cevap veriyor.
Bütün bunlar rastgele hadiseler olabilir mi? Cevaba katkısı olabilecek bir bilgi: Bankacılar bugünlerde dolar bavullarının yerini alan çil çil külçe altınları konuşuyor.
SBK Holding'e ait "TC-YAYA" kuyruk tescilli özel jet de Moskova-Caracas arası uçan jetlerden biri.
ERDOĞAN'IN YENİ ALTIN ÜÇGENİ
Sabiha Gökçen Havalimanı’na inen özel jetlerin üçgeni andıran rotasında Moskova (Rusya) ve Caracas (Venezuela) var.
Bu trafik hızlandıkça ABD başta olmak üzere birileri neler olup bittiğine dair izahat isteyecektir. İran altınlarında da böyle olmuştu.
Geçenlerde ABD Hazine Bakanlığı’ndan bir heyet logosunda yeşil renkleri tercih eden bir bankanın Büyükdere Caddesi’nde bulunan Genel Müdürlük binasını ziyaret etmiş.
"VENEZUELA ALTINLARINDAN UZAK DURUN!"
“İran altınlarından uzak durun demiştik. Venezuela altınından da uzak durmanızı tavsiye ederiz.” notunu bırakıp gitmişler.
Gaziantep uçağına yetişmek için müsaade istemişler ve İkram edilen kahveyi bile içmeden kalkmışlar.
Maduro ile çevrilecek altın ticaretinin ABD ambargosundan kaçırmak için büyük bir çuvala ihtiyaç duyulduğu konuşuluyor.
Yap-bozun parçaları birleştirildiğinde her söz, her adım bizi Saray’ın masasındaki plana götürüyor.
O plan tıkır tıkır işlerken işadamlarına da biz bankacılara da rahat yüzü yok. Bir tarafta ABD diğer tarafta başkanın adamları…
Bu kadar tilkinin kuyruğuna basmadan ayakta kalabilenlere şapka çıkarıyorum.
[Gölge Bankacı] 21.3.2019 [Samanyolu Haber]
Gülal, 27 Ekim 2015’te kayyım atanan, 2016 yılı ağustos ayında da TMSF’ye devredilen Koza Altın İşletmeleri’nin Kayseri Himmetdede altın madeninde gazetecilerin bir sorusuna cevap verirken son üç yılda Türkiye’de mülkiyet hakkının nasıl hiçe sayıldığını da anlatmış oldu.
16 Ocak'ta Çorum'da Vali, Belediye Başkanı ve Ahmet Ahlatçı (soldan 2'nci) tarafından ağırlanan Maduro'nun yardımcısı Tareck El Aissami (soldan 5'inci) ABD tarafından altın kaçakçılığından aranıyor.
MADURO’NUN YARDIMCISINI AĞIRLAYAN AHLATÇI
Gazeteciler, Çorum’da 16 Ocak’ta Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun yardımcısı Tareck El Aissami’yi ağırlayan Ahmet Ahlatçı’nın, “Bu sene en büyük hedefimiz Koza Altın’ı bünyemize katmaktır. İhale açıldığında en yüksek teklifi verip alacağız. Şirketin değerini 1,3-1,5 milyar dolar civarında hesapladık.” sözlerini hatırlatmıştı.
Gülal bunun üzerine şirketin mali durumu iyi ise herhangi bir satış yetkilerinin bulunmadığını belirtti. Koza Altın’ın da kârlı ve üretken bir şirket olduğuna işaret ederken, kurdun kuzuyu boğmaya karar verdiğini ağzından kaçırdı.
KOZA İÇİN DE MÜSADERE HAZIRLIĞI MI?
Devletin herhangi bir şirketin hisselerine, menkul-gayrimenkul bütün varlıklarına el koyması anlamına gelen “müsadere” kararının Koza için de alınmasını beklediklerini söyleyiverdi.
Bir önceki cümlede satış için yetkilerinin olmadığını, zira şirketin mali durumu çok iyi iken satışa hukuki zemin bulamayacaklarını ve mevzuatın satışa müsaade etmediğini anlatan TMSF Başkanı Gülal bir cümle sonra diyor ki “Müsadere kararı alınırsa tek kalemde işi bitiririz.”
İLK DENEMEYİ BOYDAK VE NAKSAN’DA YAPTILAR
Örnek olarak da Kayseri’de Boydak Holding’i ve Gaziantep’te Naksan Holding’i gösterdi. Boydak ve Naksan’a çökmek için kullandıkları ilk müsadere kılıfını Koza Altın için de kullanmak istediklerini söyledi.
TMSF Başkanı Gülal aksi takdirde ne olacağını da aktardı: “Müsadere kararı hisselerin devlete geçmesi demek. Bu karar çıktıktan sonra burayla alakalı aksiyon almak çok daha kolay olacak. Yoksa şu andaki hukuki altyapı ile Koza'yı satamayız.”
Son cümleye dikkat edin lütfen! Mevcut hukuki altyapı ile Koza satılamaz. Bozuk saatin bile günde iki kere doğruyu gösterdiği gibi Gülal da o kadar yalanın arasında bir doğru söz sarfetti.
MÜLKİYET HAKKI HÂLÂ SAHİPLERİNDE
15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü bahane ederek ilan edilen Olağanüstü Hal’de (OHAL) yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Koza Altın gibi yüzlerce şirketin yönetimi TMSF’ye geçtiğinde mülkiyet hakkı geçmedi.
Bütün bu işlemlerin, TMSF’nin şu anda 928 şirketteki mevcudiyetinin tek karşılığı var o da işgal.
2018 sonu itibarıyla özkaynakları 21,2 milyar TL, yıllık satış hasılatı 31,6 milyar TL, aktif büyüklükleri ise 57,8 milyar TL olan 928 şirket cebren ve hile ile TMSF’nin elinde rehin.
HER BANKACINI GIPTA EDECEĞİ KADAR PARLAK BİR ŞİRKET KOZA
O şirketler içinde en stratejik sektörlerden biri olan altın madenciliğinde nadide bir yere sahipti Koza.
Altın çamura düşse de altındır. O yüzden Koza Altın namına Borsa İstanbul'a verilen beyannamelere baktım: 2018'de ciro 1,6 milyar TL, faiz vergi öncesi kârı 799 milyon TL, net dönem kârı ise 1,17 milyar TL. Özkaynak 4 milyar TL, aktif büyüklük ise 4,3 milyar TL.
Bir de ehil ellerde olduğunu düşünün. Krizde her bankacının gıpta edeceği kadar parlak bir şirket Koza.
Koza grubunun tamamı da farklı değil Koza Altın'dan. Grubun 2018'de konsolide net kârı 942 milyon TL, nakit tutarı 2,78 milyar TL. Gelirleri 1,7 milyar TL. Üstelik kredi borcu yok.
Akın Bey'in attığı temellerin sağlamlığı şuradan belli ki Koza, TMSF elinde ve üstelik krizde bile sapasağlam.
Erdoğan, Ahmet Ahlatçı'yı (sırtı dönük), Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile bizzat tanıştırdı.
AHLATÇI İLE ERDOĞAN ARASINDA SU SIZMIYOR
Yüzde 100 yerli bir müteşebbisin kısa sürede senelik 20 ton altın çıkarma kapasitesine taşıdığı bir grup bugün uyuşturucu ticaretinden aranan bir bakanla işbirliği anlaşması imzalayan başka bir grubun önüne atılmak üzere.
Duyduğuma göre Ahmet Ahlatçı, miting için Çorum’a gelen Erdoğan ile başbaşa bir görüşme yaptı. O görüşmeden sonra böyle bir açıklama yapan Ahlatçı etrafına, “O iş tamam.” diyormuş.
Oysa Türk Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu hükümlerine göre bir şirketi müsadere etmek deveyi iğne deliğinden geçirmekten daha zor.
Mahkeme kanun dışı yollarla elde edilmiş bir parayı akladığı ya da terörün finansmanında rol aldığı yüzde 100 ispat edilememiş bir şirket hakkında “müsadere” kararı veremez.
YER: Koza'nın Bergama altın madeni. TMSF Başkanı Muhiddin Gülal (sağdan 2'nci), Koza Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Altuntaş (sağdan 3'üncü) ve Koza Altın Genel Müdürü Salih Güzel (sağdan 4'üncü) gazetecilere mülkiyeti Akın İpek'e ait tesis hakkında bilgi veriyor. Heyette AKP Bergama teşkilatından isimler de var.
MASAK, SPK VE BDDK RAPORLARI: KOZA TERTEMİZ
Koza’yı üç yıldır yöneten TMSF tek kuruşluk böyle bir bağlantı kursaydı, kara para emaresine rastlasaydı yeri göğü inletirdi.
Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) gibi devletin ilgili bütün birimlerinden gelen raporlar savcıların iddialarını yerle bir etti.
Ne kara para ne de vergi kaçakçılığına dair bir tespit söz konusu. Şirketin sahibi Akın İpek ve ailesinin hayatını, şirketin ilk günden bugüne olan kayıtlarını didik ettiler. Koza hepsinden tertemiz çıktı.
TMSF BAŞKANI, AKP'YE KESTİRME YOLU HABER VERİYOR
Muhiddin Gülal tam bu noktada AKP’ye gazeteciler üzerinden mesaj veriyor, bir başka ifade ile kestirme yolu gösteriyor: “Müsadere kararı alacak bir mahkeme ayarlayın da biz de rahat rahat şirketi kapıda bekleyen akbabalar arasında taksim edelim. Yoksa elimiz kolumuz bağlı.”
AKP'de bir dönem Sarıyer ilçe başkan yardımcısı olarak görev yapan Salih Güzel, 2016 yılı ağustos ayından beri Koza Altın'ın genel müdürü.
AKP’Lİ İSEN BASAMAKLARI BEŞER-ONAR ÇIKARSIN
Bunları söyleyen TMSF Başkanı Gülal’ın İstanbul Beyoğlu’nda senelerce AKP’nin belediye meclis üyeliğini yaptığını, aynı bölgeden belediye başkan aday adayı olduğu bir kenara not edilmeli.
Koza Altın İşletmeleri Genel Müdürü son üç senedir kim? AKP’nin eski Sarıyer ilçe başkan yardımcısı Salih Güzel tabii ki.
Kamu yönetimi mezunu olan Güzel altın madenciliği gibi ihtisas gerektiren bir sektörün en büyük şirketinde genel müdür oldu.
AKP’nin her sözünü talimat kabul eden isimler TMSF’de ve gasp edilen şirketlerin yönetim kurulunda.
TMSF Başkanı Koza’nın hangi madenine giderse o ilçe yahut ildeki AKP teşkilat başkanı heyette baş köşede yer alıyor. Parti komiseri...
Koza Altın İşletmeleri İzmir'de Bergama ve Dikili, Eskişehir'de Sivirihisar, Kayseri'de Himmetdede ve Gümüşhane'de Mastra olmak üzere beş aktif madende altın üretimi yapıyor.
“Şirketin ekonomik devamlılığında tehlike söz konusuysa şirketin satışı gündeme gelebiliyor.” diyen Gülal satış için bile yetkisinin olmadığı bir şirketi nasıl kamulaştıracağını ise es geçti.
ESRARENGİZ İŞLERDE YENİ DURAK VENEZUELA
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, Maduro’nun yardımcısı Aissami’yi Çorum’a Ahlatçı Metal’e yolluyor.
Aissami, “kara para aklamak ve uyuşturucu ticaretini yönetmek” suçlarından ABD tarafından dünyanın her yerinde aranıyor. O bakan en son Türkiye’de görüldü.
Kendisi ile nasıl bir ticaret şeklinde anlaşıldıysa Ahmet Ahlatçı bir anda Koza’ya talip olduğunu açıklıyor.
TMSF Başkanı da, “Öyle veremeyiz, önce müsadere edelim. Sonrda bir yolunu buluruz.” meyanında cevap veriyor.
Bütün bunlar rastgele hadiseler olabilir mi? Cevaba katkısı olabilecek bir bilgi: Bankacılar bugünlerde dolar bavullarının yerini alan çil çil külçe altınları konuşuyor.
SBK Holding'e ait "TC-YAYA" kuyruk tescilli özel jet de Moskova-Caracas arası uçan jetlerden biri.
ERDOĞAN'IN YENİ ALTIN ÜÇGENİ
Sabiha Gökçen Havalimanı’na inen özel jetlerin üçgeni andıran rotasında Moskova (Rusya) ve Caracas (Venezuela) var.
Bu trafik hızlandıkça ABD başta olmak üzere birileri neler olup bittiğine dair izahat isteyecektir. İran altınlarında da böyle olmuştu.
Geçenlerde ABD Hazine Bakanlığı’ndan bir heyet logosunda yeşil renkleri tercih eden bir bankanın Büyükdere Caddesi’nde bulunan Genel Müdürlük binasını ziyaret etmiş.
"VENEZUELA ALTINLARINDAN UZAK DURUN!"
“İran altınlarından uzak durun demiştik. Venezuela altınından da uzak durmanızı tavsiye ederiz.” notunu bırakıp gitmişler.
Gaziantep uçağına yetişmek için müsaade istemişler ve İkram edilen kahveyi bile içmeden kalkmışlar.
Maduro ile çevrilecek altın ticaretinin ABD ambargosundan kaçırmak için büyük bir çuvala ihtiyaç duyulduğu konuşuluyor.
Yap-bozun parçaları birleştirildiğinde her söz, her adım bizi Saray’ın masasındaki plana götürüyor.
O plan tıkır tıkır işlerken işadamlarına da biz bankacılara da rahat yüzü yok. Bir tarafta ABD diğer tarafta başkanın adamları…
Bu kadar tilkinin kuyruğuna basmadan ayakta kalabilenlere şapka çıkarıyorum.
[Gölge Bankacı] 21.3.2019 [Samanyolu Haber]
Şu dağınık muhabbetleri bir topla [Safvet Senih]
Cenab-ı Hakkın VEDÛD ismi cansızlara tecelli edince, câzibe/çekim halinde kendisini gösteriyor. Atom zerreleri arasında çekim var. Hem de dört çeşit… Canlı ve şuurlu varlıklara VEDÛD ismi tecelli edince, muhabbet ve aşk olarak tezâhür ediyor. Kainatta umumî bir câzibe var, biz buna genel çekim kanunu diye ifade ediyoruz. İnsan kâinatın, meyvesi ve çekirdeği hükmünde. Ağaçta olan bütün özellikler, özet halinde çekirdekte de var. Onun için insanın kalbinde kainat kadar bir aşk ve muhabbet var. Ama bu yüksek fiyatı sağa-sola dağıtmış. Aslında hepsini toplayıp Allah’a vermesi ve Allah hesabına da O’nun yarattıklarına, O’nun adına, O’nun rızası için vermesi gerekir. “Yaratılanı severiz, Yaradandan ötürü” diye Yunusumuz gibi düşünmeliyiz. Bu hususta Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dalının Birinci Meyvesinde Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor: “Ey nefisperest nefsim!.. Ey dünya-perest arkadaşım! Muhabbet, şu kâinatın bir varlık sebebidir; hem şu kâinatın râbıtasıdır; hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan şu kâinatın en câmi (kapsamlı) bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.
“İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın korkuya ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratına yerleştirilmiştir. Mutlaka o muhabbet ve korku, ya halka veya Hâlık’a yönelecektir. Halbuki halktan korkmak, elim bir belâdır. Halka muhabbet de belâlı bir musibettir. Çünkü sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde korku, elemli bir belâdır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, yani seni tanımaz ‘Allah’a ısmarladık’ demeyip gider: Gençliğin ve malın gibi… Ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksan dokuzu, maşukundan şikayet eder. Çünkü: (Her şey kendisine muhtaç olup hiç birşeye muhtaç olmayan) Cenab-ı Hakkın Samed isminin aynası olan kalbin içi ile, puta benzeyen dünyevî sevgililere perestiş etmek, o sevgililerin nazarında bayağı ve sıkıcıdır, ağır bulur reddederler. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder. (Şehevâni sevmeler bahsimizden hâriçtir.)
“Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına ayrılıp gidiyor. Madem öyledir, bu korku ve muhabbeti, öyle birine yönelt ki, senin korkun lezzetli tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saadet olsun. Evet Cenab-ı Haktan korkmak, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Korku bir kamçıdır. Onun rahmetinin kucağına atar. Malumdur ki, bir valide mesela: Bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü, şefkat sinesine celbediyor. Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, Rahmet-i İlahiyenin bir parıltısıdır. Demek, Allah korkusunda büyük bir lezzet vardır. Madem Allah korkusunun böyle bir lezzeti bulunsa, Allah’a muhabbette ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah’tan korkan, başkalarının katı, belâlı korkusundan kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet de ayrılıklı, elemli olmuyor.
“Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akrabalarını, sonra milletini, sonra hayat sahibi mahlukları, sonra kainatı, dünyayı sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle zevk alıp elemleriyle elem duyabilir. Halbuki şu herc ü merc (karmakarışık) âlemde ve rüzgar deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre insan kalbi her vakit yaralanıyor. Elleri yaptığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ızdırap içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur. Madem öyledir, en nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, HAKİKİ SAHİBİNE VER, şu belâlardan kurtul! Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur. Ne vakit Hakiki Sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmıyla ve O’nun aynası olduğu cihetle ızdırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa, muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elim bir nıkmet (azap) olur.
“Zaten sana, sende senin nefsine olan şiddetli muhabbetin, O’nun Zâtına karşı zâti muhabbettir ki, sen kötüye kullanıp kendi zatına sarf ediyorsun. Öyle ise, nefsindeki ‘Ene’yi (Beni) yırt, ‘Hüve’yi (O’nu) göster. Kainata dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfatlarına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen suiistimal etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü; yerinde sarf olunmayan gayr-i meşru bir muhabbetin cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahmân ve Rahîm ismiyle, hurilerle tezyin edilmiş Cennet gibi senin bütün arzularını içinde toplayan bir meskeni, senin cismânî hevesâtı hazırlayan ve diğer Güzel İsimleriyle senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve diğer ince duygularını tatmin edecek ebedî ihsanlarını, o Cennette sana hazır hâle getiren ve her bir isminde mânevi çok ihsan ve kerem hazineleri bulunan Ebedî bir Mahbûb’un, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat O’nun cüz’î bir muhabbet tecellisine bedel olamaz. Öyle ise o Ezelî Mahbub’un Kendi Habibine söylettirdiği şu Ezelî Ferman’ı dinle tâbî ol: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran Suresi, 3/31)
Efendimizin (S.A.S.) sünnetlerine uyup, Allah’ın muhabbetini kazanmaya çalışalım…
[Safvet Senih] 21.3.2019 [Samanyolu Haber]
“İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın korkuya ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratına yerleştirilmiştir. Mutlaka o muhabbet ve korku, ya halka veya Hâlık’a yönelecektir. Halbuki halktan korkmak, elim bir belâdır. Halka muhabbet de belâlı bir musibettir. Çünkü sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde korku, elemli bir belâdır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, yani seni tanımaz ‘Allah’a ısmarladık’ demeyip gider: Gençliğin ve malın gibi… Ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksan dokuzu, maşukundan şikayet eder. Çünkü: (Her şey kendisine muhtaç olup hiç birşeye muhtaç olmayan) Cenab-ı Hakkın Samed isminin aynası olan kalbin içi ile, puta benzeyen dünyevî sevgililere perestiş etmek, o sevgililerin nazarında bayağı ve sıkıcıdır, ağır bulur reddederler. Zira fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder. (Şehevâni sevmeler bahsimizden hâriçtir.)
“Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor. Senin rağmına ayrılıp gidiyor. Madem öyledir, bu korku ve muhabbeti, öyle birine yönelt ki, senin korkun lezzetli tezellül olsun. Muhabbetin, zilletsiz bir saadet olsun. Evet Cenab-ı Haktan korkmak, O’nun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Korku bir kamçıdır. Onun rahmetinin kucağına atar. Malumdur ki, bir valide mesela: Bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü, şefkat sinesine celbediyor. Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, Rahmet-i İlahiyenin bir parıltısıdır. Demek, Allah korkusunda büyük bir lezzet vardır. Madem Allah korkusunun böyle bir lezzeti bulunsa, Allah’a muhabbette ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah’tan korkan, başkalarının katı, belâlı korkusundan kurtulur. Hem Allah hesabına olduğu için mahlukata ettiği muhabbet de ayrılıklı, elemli olmuyor.
“Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akrabalarını, sonra milletini, sonra hayat sahibi mahlukları, sonra kainatı, dünyayı sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır. Onların lezzetleriyle zevk alıp elemleriyle elem duyabilir. Halbuki şu herc ü merc (karmakarışık) âlemde ve rüzgar deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçâre insan kalbi her vakit yaralanıyor. Elleri yaptığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ızdırap içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur. Madem öyledir, en nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, HAKİKİ SAHİBİNE VER, şu belâlardan kurtul! Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur. Ne vakit Hakiki Sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı O’nun nâmıyla ve O’nun aynası olduğu cihetle ızdırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa, muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elim bir nıkmet (azap) olur.
“Zaten sana, sende senin nefsine olan şiddetli muhabbetin, O’nun Zâtına karşı zâti muhabbettir ki, sen kötüye kullanıp kendi zatına sarf ediyorsun. Öyle ise, nefsindeki ‘Ene’yi (Beni) yırt, ‘Hüve’yi (O’nu) göster. Kainata dağınık bütün muhabbetlerin, O’nun esmâ ve sıfatlarına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen suiistimal etmişsin. Cezasını da çekiyorsun. Çünkü; yerinde sarf olunmayan gayr-i meşru bir muhabbetin cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahmân ve Rahîm ismiyle, hurilerle tezyin edilmiş Cennet gibi senin bütün arzularını içinde toplayan bir meskeni, senin cismânî hevesâtı hazırlayan ve diğer Güzel İsimleriyle senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve diğer ince duygularını tatmin edecek ebedî ihsanlarını, o Cennette sana hazır hâle getiren ve her bir isminde mânevi çok ihsan ve kerem hazineleri bulunan Ebedî bir Mahbûb’un, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat O’nun cüz’î bir muhabbet tecellisine bedel olamaz. Öyle ise o Ezelî Mahbub’un Kendi Habibine söylettirdiği şu Ezelî Ferman’ı dinle tâbî ol: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Âl-i İmran Suresi, 3/31)
Efendimizin (S.A.S.) sünnetlerine uyup, Allah’ın muhabbetini kazanmaya çalışalım…
[Safvet Senih] 21.3.2019 [Samanyolu Haber]
Mağduriyetler ve Fedâkârlık [Mehmet Ali Şengül]
Dünyâ bir imtihan salonudur. Akıl ve irâde sâhibi her insan, bu imtihandan geçmek mecburiyetindedir. Sorular bilinmez, cevaplar öğrenilmez ise, başarmak ve kazanmak kolay olmayacaktır.
İmtihan salonu olan bu dünya, patlaması muhtemel bir yanardağ gibi içten içe kaynıyor, kuvvetli zayıfı eziyor, zâlim keyfine, rahatına bakıyor; mazlum ise hayâtın ağır şartları altında ızdırap ve sıkıntı içinde kıvranıyor.
Nice menfaat ve ihânet şebekeleri, münâfık, fâsık ve fâcirler tarafından hak ve hukuk dinlenmeyip çiğnenmekte, insanî değerler alt üst edilmekte, dînî değerler de alay konusu yapılmaktadır.
Allah korkusu, fazîlet hissi kalmamış, âhiret endişesi unutulmuş; dolayısıyle, şefkat ve merhamet duygusu da ölmüştür. İnsanî duygular çoktan erozyona uğramış; inanma, düşünme, adanmışlık, ilim ve irfan yoluyla neslimize hizmet etme ayıplanır hal almıştır.
Bu tür insanlar, serâzat yaşamalarına ve menfaatlerine engel olunur endişesiyle, kendi savundukları insan haklarına, hür düşünce ve demokrasiye bile isyan eder hale gelmişlerdir.
Milletin birbiriyle hiçbir derdi yokken, bu zavallılar habbeyi kubbe yaparak ortalığı fesada, yangına vermekte ve bulanık hâle getirdikleri suda balık avlamaya çalışmaktadırlar.
Asırlar var ki, bu milletin maddî- mânevî dinamiklerini yıkmak, yakmak ve yoketmek için, yoluna her türlü tuzaklar kurulmuş, kalb ve ruh dünyâsına dinamitler atılmıştır. Bu tahribat ve yangının netîcesi olarak insanlık kimliğini kaybetmiş, ilim, îman ve ahlâktan mahrum kalmıştır.
Bu mahrûmiyetlerle nesil, arzularının esîri, şehvet ve şöhretin kölesi haline getirilmiştir. Hâyâ duygusu hayal olmuş, sevgi ve muhabbetin yerini kin ve nefret almıştır. Büyükler, husûsiyle anne babalar hürmet ve saygıdan mahrum kalmış, küçükler bilhassa çocuklar şefkat ve sevgiye susamışlardır. Mal, can ve nâmus emniyeti tehlikeye girmiş, âile ve toplum ahlâkî bozulmaya zorlanmış, bunun neticesi güven ve îtimat sarsılmıştır.
Yıllar değil, asırlar diyeceğimiz bir zamanda yapılan ve hâlâ devam eden, insanımızı ağlatan ve inleten bu korkunç tahribâtı zor ve ağır da olsa, hasbî ve fedâkâr ruhlar tâmir edecektir.
Atıldıkları kuyuda ölümünü bekleyenlerin kurtulmaları için, hasbî ve fedâkârların kendilerini fedâ etme pahasına, üst üste merdiven basamağı oluşturup hayattan ümidini kesenlerin imdâdına yetişmeleri gibi; sefâlete atılmış, küfür ve dalâlet kuyusuna hapsedilmiş, atıldıkları yerin çıkışının dışında kurtuluş arayan, medet bekleyen ve çırpındıkça daha çok batan insanlığın kurtarılması gerekmektedir. Bu ise ancak; -adanmışların fedâkârlıklarıyla- kaybettikleri değerlerini yeniden elde etmeleriyle mümkün olacaktır.
Milletin en güçlü altyapısı olan âile ve onun fertleri, her türlü tehlikelere ve fikir akımlarına karşı duyarlı ve müteyakkız hâle getirilmelidir. Medyanın, sokağın, bozuk eğitimin tahribâtına karşı koruma çâreleri üretilmelidir. Kendi millî ve dînî kaynaklarından beslenmeleri temin edilmelidir. O zaman, başkalarının dalâleti ve sapık ideolojileri nesle zarar veremeyecektir.
Bütün güzelliklerin kaynağı olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye rehberliğinde; neslin kalbine, kafasına, rûhuna sahip çıkılmaz, îman ve güzel ahlâkla gönülleri süslenmez, helâl lokma ile bedenleri beslenmez, kafaları ilimle doldurulmaz, şefkat ve merhametle, tatlı dil ve güler yüzle karşılanıp ilgi gösterilmez ise, maddî hayâtı ne kadar tatlı ve güzel olursa olsun, neticesi acı olacaktır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, ‘Bu milletin ve bu vatanın (insanlığın) hayât-ı içtimâiyyesini anarşilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için beş esas lâzım ve zarûridir. Bunlar;
‘Merhamet, Hürmet, Emniyet, Haram-helalı bilip haramdan çekinmek, Serseriliği bırakıp itaat etmektir’ îkazında bulunmuştur.
(Tarihçe-i Hayat)
Bu esasları insana kazandıracak ise erkân-ı îmâniye, husûsiyle her şeyi gören, duyan ve bilen Allah’a (cc) ve her şeyin sorulacağı güne (âhirete) îmandır. Başkaldırmanın, serkeşliğin, yakıp yıkmanın, toplum huzûrunu selbetmenin karşısında insanları; Allah korkusu, hesap endişesi ve cehennem dehşeti ancak frenliyecektir.
Evet, zerre kadar hayır, bir o kadar şerrin zâyi olmayıp tespit edildiği, ilâhî huzurda bunların hesâbının sorulacağı güne îman, her türlü taşkınlık ve isyânın en müessir ilacıdır.
Bu gerçeklerle yetişen ve terbiye edilen nesiller, geleceğimizin teminâtı olacaktır. Yoksa Allah’ın bize emâneti olan, bizim de herşeyimizi emânet edeceğimiz neslimizden hürmet ve saygı yerine, hakâret ve ihânet görmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Böyle bir manzara ve tablo ile karşılaşmamak için, neslin dikkatini îman erkânına çekmeli, kâinatın bir dil olup O’nu anlattığı gösterilmelidir. İslâm ahlâkı ile ruhlar terbiye edilmeli, arkadaş seçimine varıncaya kadar rehberlik yaparak yardımcı olunmalıdır.
Bunun için neslimiz; güvenilir, iyi rehberlere teslim edilmelidir. İşte o zaman onları, zehirli bal hükmünde olan gayr-i meşrû hayattan ve her sokak başında kurulan şeytanca tuzaklardan kurtarmış oluruz.
Biz milletimizin, hatta bütün insanlığın mutluluğu içinde huzurumuzu görüyoruz. Bu haklı dâvâmızda başımıza kıyâmetler koparsalar, el kaldırmayacak, mukâbelede bulunmayacak, fitne ve fesada karşı ıslahçı olmaya devam edeceğiz.
Onlar, fırtınalar çıkararak değerlerimize saldırabilirler, yolumuzu kesip düzenimizi bozmaya çalışabilirler ama, Allah (cc) murad etmeden kimse kimsenin kılına dokunamaz.
Başta îman ve ümit, ihlâs, samîmiyet, vefâ, sadâkat, azîm ve kararlılık en büyük sermâyemiz olmalıdır. Zor olmasına rağmen bütün menfîliklere sabredip, katlanarak, milletçe bu engelleri aşmak zorundayız.
Tarih boyu fikir işçileri, gönül mimarları, azîm kahramanları; misâfir oldukları, imtihana tâbi tutuldukları bu dünyâda ye’se düşmemiş, ümitlerini kaybetmemiş, Allah’ın (cc) inâyetiyle çöllerin bile yeşerebileceğine inanarak, yollarının açık olduğu inancıyla hareket etmişlerdir. En ağır şartlar altında bile zaâfa düşmemiş, ümitle şahlanmış ve üzerlerine düşeni yapmışlardır.
Cenâb-ı Hak Hûd sûresi 117.âyette; “Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez” buyurmaktadır.
Bugün nöbeti devraldığına inananlar; nesillerine daha güzel bir dünya, daha huzurlu bir hayat emânet etmenin derdiyle dertlenmelidirler. Aynı zamanda mes’uliyetten kurtulma adına, hak ve doğru olan bir yolda sarsılmadan durmalı; îmanlı, azimli, kararlı, sağlam karakterli nesiller yetiştirme gayreti içinde olmadırlar. -Allah’ın inâyetiyle- o zaman ölü gönüller dirilecek, millet olarak şuurlu nesiller elde edilmiş olacaktır.
Bu nesiller sayesindedir ki -İnşâallah-, bir iki asırdır ağlayan milletin ızdırabı diner, zâlimler zulüm hastalığından kurtulur, mazlûmun, mağdurun, garibin ve yetimin, topyekün insanlığın yüzü gülmüş olur.
[Mehmet Ali Şengül] 20.3.2019 [Samanyolu Haber]
İmtihan salonu olan bu dünya, patlaması muhtemel bir yanardağ gibi içten içe kaynıyor, kuvvetli zayıfı eziyor, zâlim keyfine, rahatına bakıyor; mazlum ise hayâtın ağır şartları altında ızdırap ve sıkıntı içinde kıvranıyor.
Nice menfaat ve ihânet şebekeleri, münâfık, fâsık ve fâcirler tarafından hak ve hukuk dinlenmeyip çiğnenmekte, insanî değerler alt üst edilmekte, dînî değerler de alay konusu yapılmaktadır.
Allah korkusu, fazîlet hissi kalmamış, âhiret endişesi unutulmuş; dolayısıyle, şefkat ve merhamet duygusu da ölmüştür. İnsanî duygular çoktan erozyona uğramış; inanma, düşünme, adanmışlık, ilim ve irfan yoluyla neslimize hizmet etme ayıplanır hal almıştır.
Bu tür insanlar, serâzat yaşamalarına ve menfaatlerine engel olunur endişesiyle, kendi savundukları insan haklarına, hür düşünce ve demokrasiye bile isyan eder hale gelmişlerdir.
Milletin birbiriyle hiçbir derdi yokken, bu zavallılar habbeyi kubbe yaparak ortalığı fesada, yangına vermekte ve bulanık hâle getirdikleri suda balık avlamaya çalışmaktadırlar.
Asırlar var ki, bu milletin maddî- mânevî dinamiklerini yıkmak, yakmak ve yoketmek için, yoluna her türlü tuzaklar kurulmuş, kalb ve ruh dünyâsına dinamitler atılmıştır. Bu tahribat ve yangının netîcesi olarak insanlık kimliğini kaybetmiş, ilim, îman ve ahlâktan mahrum kalmıştır.
Bu mahrûmiyetlerle nesil, arzularının esîri, şehvet ve şöhretin kölesi haline getirilmiştir. Hâyâ duygusu hayal olmuş, sevgi ve muhabbetin yerini kin ve nefret almıştır. Büyükler, husûsiyle anne babalar hürmet ve saygıdan mahrum kalmış, küçükler bilhassa çocuklar şefkat ve sevgiye susamışlardır. Mal, can ve nâmus emniyeti tehlikeye girmiş, âile ve toplum ahlâkî bozulmaya zorlanmış, bunun neticesi güven ve îtimat sarsılmıştır.
Yıllar değil, asırlar diyeceğimiz bir zamanda yapılan ve hâlâ devam eden, insanımızı ağlatan ve inleten bu korkunç tahribâtı zor ve ağır da olsa, hasbî ve fedâkâr ruhlar tâmir edecektir.
Atıldıkları kuyuda ölümünü bekleyenlerin kurtulmaları için, hasbî ve fedâkârların kendilerini fedâ etme pahasına, üst üste merdiven basamağı oluşturup hayattan ümidini kesenlerin imdâdına yetişmeleri gibi; sefâlete atılmış, küfür ve dalâlet kuyusuna hapsedilmiş, atıldıkları yerin çıkışının dışında kurtuluş arayan, medet bekleyen ve çırpındıkça daha çok batan insanlığın kurtarılması gerekmektedir. Bu ise ancak; -adanmışların fedâkârlıklarıyla- kaybettikleri değerlerini yeniden elde etmeleriyle mümkün olacaktır.
Milletin en güçlü altyapısı olan âile ve onun fertleri, her türlü tehlikelere ve fikir akımlarına karşı duyarlı ve müteyakkız hâle getirilmelidir. Medyanın, sokağın, bozuk eğitimin tahribâtına karşı koruma çâreleri üretilmelidir. Kendi millî ve dînî kaynaklarından beslenmeleri temin edilmelidir. O zaman, başkalarının dalâleti ve sapık ideolojileri nesle zarar veremeyecektir.
Bütün güzelliklerin kaynağı olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye rehberliğinde; neslin kalbine, kafasına, rûhuna sahip çıkılmaz, îman ve güzel ahlâkla gönülleri süslenmez, helâl lokma ile bedenleri beslenmez, kafaları ilimle doldurulmaz, şefkat ve merhametle, tatlı dil ve güler yüzle karşılanıp ilgi gösterilmez ise, maddî hayâtı ne kadar tatlı ve güzel olursa olsun, neticesi acı olacaktır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, ‘Bu milletin ve bu vatanın (insanlığın) hayât-ı içtimâiyyesini anarşilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için beş esas lâzım ve zarûridir. Bunlar;
‘Merhamet, Hürmet, Emniyet, Haram-helalı bilip haramdan çekinmek, Serseriliği bırakıp itaat etmektir’ îkazında bulunmuştur.
(Tarihçe-i Hayat)
Bu esasları insana kazandıracak ise erkân-ı îmâniye, husûsiyle her şeyi gören, duyan ve bilen Allah’a (cc) ve her şeyin sorulacağı güne (âhirete) îmandır. Başkaldırmanın, serkeşliğin, yakıp yıkmanın, toplum huzûrunu selbetmenin karşısında insanları; Allah korkusu, hesap endişesi ve cehennem dehşeti ancak frenliyecektir.
Evet, zerre kadar hayır, bir o kadar şerrin zâyi olmayıp tespit edildiği, ilâhî huzurda bunların hesâbının sorulacağı güne îman, her türlü taşkınlık ve isyânın en müessir ilacıdır.
Bu gerçeklerle yetişen ve terbiye edilen nesiller, geleceğimizin teminâtı olacaktır. Yoksa Allah’ın bize emâneti olan, bizim de herşeyimizi emânet edeceğimiz neslimizden hürmet ve saygı yerine, hakâret ve ihânet görmemiz kaçınılmaz olacaktır.
Böyle bir manzara ve tablo ile karşılaşmamak için, neslin dikkatini îman erkânına çekmeli, kâinatın bir dil olup O’nu anlattığı gösterilmelidir. İslâm ahlâkı ile ruhlar terbiye edilmeli, arkadaş seçimine varıncaya kadar rehberlik yaparak yardımcı olunmalıdır.
Bunun için neslimiz; güvenilir, iyi rehberlere teslim edilmelidir. İşte o zaman onları, zehirli bal hükmünde olan gayr-i meşrû hayattan ve her sokak başında kurulan şeytanca tuzaklardan kurtarmış oluruz.
Biz milletimizin, hatta bütün insanlığın mutluluğu içinde huzurumuzu görüyoruz. Bu haklı dâvâmızda başımıza kıyâmetler koparsalar, el kaldırmayacak, mukâbelede bulunmayacak, fitne ve fesada karşı ıslahçı olmaya devam edeceğiz.
Onlar, fırtınalar çıkararak değerlerimize saldırabilirler, yolumuzu kesip düzenimizi bozmaya çalışabilirler ama, Allah (cc) murad etmeden kimse kimsenin kılına dokunamaz.
Başta îman ve ümit, ihlâs, samîmiyet, vefâ, sadâkat, azîm ve kararlılık en büyük sermâyemiz olmalıdır. Zor olmasına rağmen bütün menfîliklere sabredip, katlanarak, milletçe bu engelleri aşmak zorundayız.
Tarih boyu fikir işçileri, gönül mimarları, azîm kahramanları; misâfir oldukları, imtihana tâbi tutuldukları bu dünyâda ye’se düşmemiş, ümitlerini kaybetmemiş, Allah’ın (cc) inâyetiyle çöllerin bile yeşerebileceğine inanarak, yollarının açık olduğu inancıyla hareket etmişlerdir. En ağır şartlar altında bile zaâfa düşmemiş, ümitle şahlanmış ve üzerlerine düşeni yapmışlardır.
Cenâb-ı Hak Hûd sûresi 117.âyette; “Rabbin, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez” buyurmaktadır.
Bugün nöbeti devraldığına inananlar; nesillerine daha güzel bir dünya, daha huzurlu bir hayat emânet etmenin derdiyle dertlenmelidirler. Aynı zamanda mes’uliyetten kurtulma adına, hak ve doğru olan bir yolda sarsılmadan durmalı; îmanlı, azimli, kararlı, sağlam karakterli nesiller yetiştirme gayreti içinde olmadırlar. -Allah’ın inâyetiyle- o zaman ölü gönüller dirilecek, millet olarak şuurlu nesiller elde edilmiş olacaktır.
Bu nesiller sayesindedir ki -İnşâallah-, bir iki asırdır ağlayan milletin ızdırabı diner, zâlimler zulüm hastalığından kurtulur, mazlûmun, mağdurun, garibin ve yetimin, topyekün insanlığın yüzü gülmüş olur.
[Mehmet Ali Şengül] 20.3.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Bediüzzaman’ın Kabri ve Vasiyeti [Fikret Kaplan]
23 Mart 1960’ta Urfa’da vefat eden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin cenazesi Halilürrahman Dergahı’nda, İbrahim Kadallah Mescidi'ndeki kubbelerden birine gömüldü.
Bunu gören Bediüzzaman’ın önde gelen talebelerinden birisi, ‘Nur’un birinci talebesi’ ünvanına sahip Hulusi Yahyagil Ağabey’e hayretle sordu:
"Ağabey! Üstad bana demişti ki, sen benim kabrimi bilmeyeceksin. Ama şimdi herkes gördü. Bu nasıl olacak böyle!"
Hulusi Ağabey ona şöyle cevap verdi:
"Sen merak etme, ben kırk sene Üstad'ın yanında kaldım, ne dediyse hepsi çıktı. Bundan sonra bu da çıkacak; ama ne zaman çıkacak biraz sabredelim."
O talebesi, Üstad'a zamanında "Üstadım niye kabrinizin bilinmesini istemiyorsunuz?" diye bir soru sormuş, Üstad da şöyle cevap vermişti:
"Ben hayattayken elimi öpenler bana tokat atmış gibi oluyor. Ben öldükten sonra da kabrime gelip şeriata ve sünnet-i seniyyeye muhalif hareket edenler bana kabirde de azap ederler, onun için benim kabrimi kimsenin bilmesini istemiyorum."
Üstad’ın Kabrinin Bilinmeyen Bir Yere Nakledilmesi
Bediüzzaman Said Nursi’nin (23 Mart 1960’ta) vefatından yaklaşık iki ay sonra 27 Mayıs darbesi gerçekleşti. Darbeyle birlikte başta Risale-i Nur talebeleri olmak üzere, samimi Müslümanlar’a tekrar çok ciddi tazyikler, sıkıştırmalar ve zulümler başladı. Bu dönemde, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin vefatından sonra dahi ona olan kinlerini bir türlü bitiremeyenler, ondan kabirde de olsa intikamlarını almak için harekete geçtiler.
11 Temmuz 1960 Pazartesi günü Urfa Valisi Necdet Yalçın ile Doğu Bölgesi Kolordu Kumandanı askeri bir uçakla Konya’ya geldiler. Konya İmam Hatip Okulu’nda Meslek Dersleri öğretmenliği yapmakta olan Bediüzzaman Said Nursî’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul o gün bir memurla valiliğe çağrıldı. Kendisine:
– Kardeşin Said Efendi’nin cenazesini Urfa’dan nakledeceğiz. Bunu siz istemiş olacaksınız. Şu kâğıda imza edin, dediler.
Abdülmecid Bey:
– Benim böyle bir isteğim yok; ne olur hiç olmazsa kabrinde rahat etsin, diye ricada bulundu. Fakat karşısındakiler:
– Hadi çok uzatma, burayı imza et! İmzalamaya mecbursun, bizi zor durumda bırakma! diyerek tehdit ettiler.
Kendisine zorla dilekçe imzalatılan Abdülmecid Ünlükul, bundan sonra Cemal Tural ile birlikte askerî bir uçakla önce Diyarbakır’a, sonra ayrı bir uçakla ikindi vakti Urfa’ya gittiler...
O gün bir subay da Urfa’dan Diyarbakır’a giderek galvanizli bir tabut yaptırıp getirmişti.
Ertesi gün yani 12 Temmuz 1960 Salı günü gece saat 00:30’da askerî kuvvetler Urfa’ya geldiler. Şehirde derin bir sessizlik vardı. Ortalıkta hiç kimse görünmüyordu, herkes uykudaydı. O gün bekçilere vazife verilmemiş, onların yerini askerler ve jandarmalar almıştı. Şehrin bütün mühim yerleri askerler ve zırhlı vasıtalar tarafından tutulmuştu. Saat 01:00’de de Halilürrahman Camii sıkı bir kordon altına alınmıştı.
Askerler kendilerine verilen emirle Bediüzzaman Said Nursî’nin kabrinin bulunduğu iki kubbeli yerin üst pencerelerinin demir parmaklıklarını kırarak içeri girdiler. Ellerinde demir âletler ve balyozlarla mermer mezarı parçalamaya başladılar.
Er Muşlu Yusuf’un anlattığına göre parçalanan mezardan Bediüzzaman’ın naaşı bozulmamış olarak çıkınca, oradaki erler: ‘Bu zât şehitmiş. Bunun mezarını açmak günahtır.’ diyerek kendi kendilerine konuştular, korktular.
Bediüzzaman Said Nursi’nin (23 Mart 1960’ta) Urfa'da ruhunun ufkuna yürüdüğü otelin şimdiki hali
Abdülmecid Ünlükul, o günü şöyle naklediyor:
‘Beni bir yüzbaşı ve erler refakatinde Halilürrahman Dergâhı’na götürdüler. Yanıma bir doktor geldi: ‘Fazla merak edip üzülmeyin; Üstadı Anadolu’ya naklediyoruz, onun için sizi buraya getirdiler.’ dedi. Doktorun bu sözleri üzerine ağlıyordum…
Doktor askerlere: ‘Bu tabutu açıp Üstadı öbür tabuta alacağız.’ dedi. Fakat erler çekiniyor ve korkuyorlardı. ‘Biz yapamayız, çarpılırız’ dediler. Doktor, ‘Kardeşlerim biz emir kuluyuz, ne yapalım mecburuz.’ dedi. Hep beraber tabutu açtık. Elimi Üstad’ın kefenine sürünce sanki yeni vefat etmiş gibi bir hal vardı. Doktor kefenin ağzını açtı; yüzüne baktım, âdeta tebessüm ediyordu…’
Abdülmecîd Ünlükul gözyaşları içinde ağabeyi ve üstadı Bediüzzaman Said Nursî’nin yüzüne bakıyordu. Yüz on bir gün sonra açılan kabirde merhumun naaşı hiç bozulmamış, yalnız kefeni biraz sararmıştı.
Abdülmecid Bey, bundan sonraki gelişmeleri şu şekilde anlatıyor:
‘Hep beraber kucakladık o şanlı mazlûm Üstadı; askerlerin getirdiği çok ağır ve büyük tabuta yerleştirdik. Tabutun etrafındaki boşluğu otlar ile doldurdular. Bütün işler bittikten sonra, bir askerî cemseye bindik. Caddelerde hep süngülü askerler geziyordu. Doğru uçağın yanına vardık. İlk uçak tabutu almadı. (Diyarbakır’dan) İkinci bir uçak geldi, tabutu bunun içine uzattık. Ben de yanına oturdum. İçimi hüzün, gözlerimi yaş kaplamıştı. Az sonra Afyon’a indik. Sonra oradan da bir ambulans ile Isparta’ya doğru hareket ettik. Önümüzde ve arkamızda askerî vasıtalar bize refakat ediyordu. Önceden hazırlanmış mezara Üstadı defnettik.’
Emekli pilot Astsubay Ali Demirci’nin anlattığına göre Pilot Astsubay Ahmed Kırlay’ın kullandığı C 47 askeri uçağı Afyon havaalanına indi. Tabut orada geceleyin askerî bir araç ile Abdülmecid Ünlükul ile beraber Dinar-Baladız üzerinden Isparta istikametine götürüldü.
Bugün bilinmeyen kabrine tabut yerleştirildi. Ortalık ağarmadan, kendi isteği üzerine aynı gecenin içinde tekrar Abdülmecid Ünlükul’u Konya’ya götürüp bıraktılar.
Bediüzzaman Hazretlerinin Halilürrahman Dergahı’nda İbrahim Kadallah Mescidi'ndeki ilk kabrinin şimdiki hali
Bediüzzaman’ın Kabri İle Alâkalı Vasiyeti
Bediüzzaman Said Nursî, Hz. Peygamber'in (sav) ecel gelmeden önce vasiyette bulunma sünnetine uygun olarak ilk vasiyetini Ocak 1948'de Emirdağ'da yazdı. Bizzat kaleme aldığı bu vasiyetinde; şahsi eşyalarını ve kendisine ait Risale-i Nur nüshalarını talebelerinden bir heyete miras bıraktı. Vasiyetinde ve mektuplarında ayrıca 'kabrinin bilinmemesini ve Risale-i Nur hizmetleriyle meşgul olanların geçiminin temininin diğer talebeleri tarafından karşılanmasını' talep etti. Bediüzzaman, kendi kabrini ziyaret etmek isteyenlerin bu ziyareti manen gerçekleştirebileceklerini; ruhu için uzaktan Fatiha okuyabileceklerini de beyan etti...
Abdulmecit Ünlükul, Bediüzzaman Said Nursi’nin mezarı hakkında, ağabeyinin birkaç talebesi dışında kimseye bilgi vermedi. Bu talebelerden biri merhum Bayram Yüksel’di. Bediüzzaman birçok kez Bayram Yüksel’e, “Kabrimi sen bekleyeceksin!” demişti. Kabrinin bir istinatgah ya da ziyaretgah haline getirilmemesini, bu nedenle yerinin dahi bilinmemesini vasiyet ettiği için naaşı talebeleri tarafından Isparta’daki mezarından gizlice kaldırılarak başka yere defnedildi.
Bediüzzaman için kendi cismi değil Risale-i Nur önemlidir. Yaşatılması ve korunması gereken en önemli dava budur. Emirdağ Lahikası’nda, kabriyle ilgili olarak şu vasiyette bulunuyor:
‘Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevi dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki azami ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevi sebep hissediyorum… Kendini Risale-i Nur’a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu manen, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler. Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.
Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki firavunların dünyevi şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-i beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enaniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mana-yı harfiden mana-yi ismiyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevi istikbalden ziyade dünyevi istikbali hayal edinmiş olmaları ile, eski zamandaki lillah için ziyarete mukabil, ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtanın dünyevi şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nur’daki azami ihlası kaçırmamak için ve o ihlasın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum.
Hem şarkta, hem garbta, hem kim olursa olsun, okudukları Fatiha’lar ruha gider. Dünyada beni sohbetten men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men etmeye mecbur edecek.’
ed-Dâî (Davetçi)
Yıkılmış bir mezarım ki yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz ceset günahlarıyla elemleriyle.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.
Beraber ağlıyor İslâm’ın acı haline
Mezar taşımla ceset dolu inleyerek o mezarımla
Gidiyorum ahiret âleminin yurduna
Katiyyen inanıyorum ki: İstikbal semâvâtı, Asya Kıtası
Hem olur teslim, İslâm’ın pak ve temiz eline.
Zira imanın bereket ve saadetidir
Verir emniyet ve korkusuzluk ile âleme… (Sözler, Lemaât, s. 755)
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin otel camından çekilen pek bilinmeyen bir fotoğrafı
Vefatından 37 yıl önce 1923’te neşrettiği Lemaat adlı eserinde bulunan bu mısralar Bediüzzaman’ın vefat tarihini ve mezarının yıkılacağını bildiriyordu.
“Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve susarak Nur’un sözünü dinleyen ve gayba nüfuz eden gizli bir bakışları ile bizi hayranlıkla seyreden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, vesâireler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, ‘Sadakte’ (doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun! Şu çağdaşlarım, varsın beni dinlemesinler. Târih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım; acele ettim, kışta geldim. Sizler Cennet gibi bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mâzi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız. O bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kal’anın başına takınız. Kapıcıya tembih edeceğiz. Bizi çağırınız. Mezarımızdan, ‘Henîen leküm’ (Helal olsun sizlere!) sadâsını işiteceksiniz” (İlk Dönem Eserleri, Münâzârât, s. 483)
Ve ey zamanı güzelleştiren Büyük Üstad! Bugün dünyanın dört bir tarafına dağılan hizmet erleri ellerinde bahar hediyeleriyle sana sesleniyorlar:
Henien leke! Henien leke - Helal olsun sana.. Helal olsun sana!
[Fikret Kaplan] 20.3.2019 [Samanyolu Haber]
Bunu gören Bediüzzaman’ın önde gelen talebelerinden birisi, ‘Nur’un birinci talebesi’ ünvanına sahip Hulusi Yahyagil Ağabey’e hayretle sordu:
"Ağabey! Üstad bana demişti ki, sen benim kabrimi bilmeyeceksin. Ama şimdi herkes gördü. Bu nasıl olacak böyle!"
Hulusi Ağabey ona şöyle cevap verdi:
"Sen merak etme, ben kırk sene Üstad'ın yanında kaldım, ne dediyse hepsi çıktı. Bundan sonra bu da çıkacak; ama ne zaman çıkacak biraz sabredelim."
O talebesi, Üstad'a zamanında "Üstadım niye kabrinizin bilinmesini istemiyorsunuz?" diye bir soru sormuş, Üstad da şöyle cevap vermişti:
"Ben hayattayken elimi öpenler bana tokat atmış gibi oluyor. Ben öldükten sonra da kabrime gelip şeriata ve sünnet-i seniyyeye muhalif hareket edenler bana kabirde de azap ederler, onun için benim kabrimi kimsenin bilmesini istemiyorum."
Üstad’ın Kabrinin Bilinmeyen Bir Yere Nakledilmesi
Bediüzzaman Said Nursi’nin (23 Mart 1960’ta) vefatından yaklaşık iki ay sonra 27 Mayıs darbesi gerçekleşti. Darbeyle birlikte başta Risale-i Nur talebeleri olmak üzere, samimi Müslümanlar’a tekrar çok ciddi tazyikler, sıkıştırmalar ve zulümler başladı. Bu dönemde, Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin vefatından sonra dahi ona olan kinlerini bir türlü bitiremeyenler, ondan kabirde de olsa intikamlarını almak için harekete geçtiler.
11 Temmuz 1960 Pazartesi günü Urfa Valisi Necdet Yalçın ile Doğu Bölgesi Kolordu Kumandanı askeri bir uçakla Konya’ya geldiler. Konya İmam Hatip Okulu’nda Meslek Dersleri öğretmenliği yapmakta olan Bediüzzaman Said Nursî’nin kardeşi Abdülmecid Ünlükul o gün bir memurla valiliğe çağrıldı. Kendisine:
– Kardeşin Said Efendi’nin cenazesini Urfa’dan nakledeceğiz. Bunu siz istemiş olacaksınız. Şu kâğıda imza edin, dediler.
Abdülmecid Bey:
– Benim böyle bir isteğim yok; ne olur hiç olmazsa kabrinde rahat etsin, diye ricada bulundu. Fakat karşısındakiler:
– Hadi çok uzatma, burayı imza et! İmzalamaya mecbursun, bizi zor durumda bırakma! diyerek tehdit ettiler.
Kendisine zorla dilekçe imzalatılan Abdülmecid Ünlükul, bundan sonra Cemal Tural ile birlikte askerî bir uçakla önce Diyarbakır’a, sonra ayrı bir uçakla ikindi vakti Urfa’ya gittiler...
O gün bir subay da Urfa’dan Diyarbakır’a giderek galvanizli bir tabut yaptırıp getirmişti.
Ertesi gün yani 12 Temmuz 1960 Salı günü gece saat 00:30’da askerî kuvvetler Urfa’ya geldiler. Şehirde derin bir sessizlik vardı. Ortalıkta hiç kimse görünmüyordu, herkes uykudaydı. O gün bekçilere vazife verilmemiş, onların yerini askerler ve jandarmalar almıştı. Şehrin bütün mühim yerleri askerler ve zırhlı vasıtalar tarafından tutulmuştu. Saat 01:00’de de Halilürrahman Camii sıkı bir kordon altına alınmıştı.
Askerler kendilerine verilen emirle Bediüzzaman Said Nursî’nin kabrinin bulunduğu iki kubbeli yerin üst pencerelerinin demir parmaklıklarını kırarak içeri girdiler. Ellerinde demir âletler ve balyozlarla mermer mezarı parçalamaya başladılar.
Er Muşlu Yusuf’un anlattığına göre parçalanan mezardan Bediüzzaman’ın naaşı bozulmamış olarak çıkınca, oradaki erler: ‘Bu zât şehitmiş. Bunun mezarını açmak günahtır.’ diyerek kendi kendilerine konuştular, korktular.
Bediüzzaman Said Nursi’nin (23 Mart 1960’ta) Urfa'da ruhunun ufkuna yürüdüğü otelin şimdiki hali
Abdülmecid Ünlükul, o günü şöyle naklediyor:
‘Beni bir yüzbaşı ve erler refakatinde Halilürrahman Dergâhı’na götürdüler. Yanıma bir doktor geldi: ‘Fazla merak edip üzülmeyin; Üstadı Anadolu’ya naklediyoruz, onun için sizi buraya getirdiler.’ dedi. Doktorun bu sözleri üzerine ağlıyordum…
Doktor askerlere: ‘Bu tabutu açıp Üstadı öbür tabuta alacağız.’ dedi. Fakat erler çekiniyor ve korkuyorlardı. ‘Biz yapamayız, çarpılırız’ dediler. Doktor, ‘Kardeşlerim biz emir kuluyuz, ne yapalım mecburuz.’ dedi. Hep beraber tabutu açtık. Elimi Üstad’ın kefenine sürünce sanki yeni vefat etmiş gibi bir hal vardı. Doktor kefenin ağzını açtı; yüzüne baktım, âdeta tebessüm ediyordu…’
Abdülmecîd Ünlükul gözyaşları içinde ağabeyi ve üstadı Bediüzzaman Said Nursî’nin yüzüne bakıyordu. Yüz on bir gün sonra açılan kabirde merhumun naaşı hiç bozulmamış, yalnız kefeni biraz sararmıştı.
Abdülmecid Bey, bundan sonraki gelişmeleri şu şekilde anlatıyor:
‘Hep beraber kucakladık o şanlı mazlûm Üstadı; askerlerin getirdiği çok ağır ve büyük tabuta yerleştirdik. Tabutun etrafındaki boşluğu otlar ile doldurdular. Bütün işler bittikten sonra, bir askerî cemseye bindik. Caddelerde hep süngülü askerler geziyordu. Doğru uçağın yanına vardık. İlk uçak tabutu almadı. (Diyarbakır’dan) İkinci bir uçak geldi, tabutu bunun içine uzattık. Ben de yanına oturdum. İçimi hüzün, gözlerimi yaş kaplamıştı. Az sonra Afyon’a indik. Sonra oradan da bir ambulans ile Isparta’ya doğru hareket ettik. Önümüzde ve arkamızda askerî vasıtalar bize refakat ediyordu. Önceden hazırlanmış mezara Üstadı defnettik.’
Emekli pilot Astsubay Ali Demirci’nin anlattığına göre Pilot Astsubay Ahmed Kırlay’ın kullandığı C 47 askeri uçağı Afyon havaalanına indi. Tabut orada geceleyin askerî bir araç ile Abdülmecid Ünlükul ile beraber Dinar-Baladız üzerinden Isparta istikametine götürüldü.
Bugün bilinmeyen kabrine tabut yerleştirildi. Ortalık ağarmadan, kendi isteği üzerine aynı gecenin içinde tekrar Abdülmecid Ünlükul’u Konya’ya götürüp bıraktılar.
Bediüzzaman Hazretlerinin Halilürrahman Dergahı’nda İbrahim Kadallah Mescidi'ndeki ilk kabrinin şimdiki hali
Bediüzzaman’ın Kabri İle Alâkalı Vasiyeti
Bediüzzaman Said Nursî, Hz. Peygamber'in (sav) ecel gelmeden önce vasiyette bulunma sünnetine uygun olarak ilk vasiyetini Ocak 1948'de Emirdağ'da yazdı. Bizzat kaleme aldığı bu vasiyetinde; şahsi eşyalarını ve kendisine ait Risale-i Nur nüshalarını talebelerinden bir heyete miras bıraktı. Vasiyetinde ve mektuplarında ayrıca 'kabrinin bilinmemesini ve Risale-i Nur hizmetleriyle meşgul olanların geçiminin temininin diğer talebeleri tarafından karşılanmasını' talep etti. Bediüzzaman, kendi kabrini ziyaret etmek isteyenlerin bu ziyareti manen gerçekleştirebileceklerini; ruhu için uzaktan Fatiha okuyabileceklerini de beyan etti...
Abdulmecit Ünlükul, Bediüzzaman Said Nursi’nin mezarı hakkında, ağabeyinin birkaç talebesi dışında kimseye bilgi vermedi. Bu talebelerden biri merhum Bayram Yüksel’di. Bediüzzaman birçok kez Bayram Yüksel’e, “Kabrimi sen bekleyeceksin!” demişti. Kabrinin bir istinatgah ya da ziyaretgah haline getirilmemesini, bu nedenle yerinin dahi bilinmemesini vasiyet ettiği için naaşı talebeleri tarafından Isparta’daki mezarından gizlice kaldırılarak başka yere defnedildi.
Bediüzzaman için kendi cismi değil Risale-i Nur önemlidir. Yaşatılması ve korunması gereken en önemli dava budur. Emirdağ Lahikası’nda, kabriyle ilgili olarak şu vasiyette bulunuyor:
‘Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, manevi dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki azami ihlas ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir manevi sebep hissediyorum… Kendini Risale-i Nur’a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu manen, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler. Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lazım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.
Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki firavunların dünyevi şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-i beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enaniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mana-yı harfiden mana-yi ismiyle tamamen kendilerine çevirtmeleri ve uhrevi istikbalden ziyade dünyevi istikbali hayal edinmiş olmaları ile, eski zamandaki lillah için ziyarete mukabil, ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtanın dünyevi şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risale-i Nur’daki azami ihlası kaçırmamak için ve o ihlasın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum.
Hem şarkta, hem garbta, hem kim olursa olsun, okudukları Fatiha’lar ruha gider. Dünyada beni sohbetten men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men etmeye mecbur edecek.’
ed-Dâî (Davetçi)
Yıkılmış bir mezarım ki yığılmıştır içinde
Said’den yetmiş dokuz ceset günahlarıyla elemleriyle.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş.
Beraber ağlıyor İslâm’ın acı haline
Mezar taşımla ceset dolu inleyerek o mezarımla
Gidiyorum ahiret âleminin yurduna
Katiyyen inanıyorum ki: İstikbal semâvâtı, Asya Kıtası
Hem olur teslim, İslâm’ın pak ve temiz eline.
Zira imanın bereket ve saadetidir
Verir emniyet ve korkusuzluk ile âleme… (Sözler, Lemaât, s. 755)
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin otel camından çekilen pek bilinmeyen bir fotoğrafı
Vefatından 37 yıl önce 1923’te neşrettiği Lemaat adlı eserinde bulunan bu mısralar Bediüzzaman’ın vefat tarihini ve mezarının yıkılacağını bildiriyordu.
“Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve susarak Nur’un sözünü dinleyen ve gayba nüfuz eden gizli bir bakışları ile bizi hayranlıkla seyreden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, vesâireler!.. Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, ‘Sadakte’ (doğru söyledin) deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun! Şu çağdaşlarım, varsın beni dinlemesinler. Târih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım; acele ettim, kışta geldim. Sizler Cennet gibi bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mâzi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız. O bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kal’anın başına takınız. Kapıcıya tembih edeceğiz. Bizi çağırınız. Mezarımızdan, ‘Henîen leküm’ (Helal olsun sizlere!) sadâsını işiteceksiniz” (İlk Dönem Eserleri, Münâzârât, s. 483)
Ve ey zamanı güzelleştiren Büyük Üstad! Bugün dünyanın dört bir tarafına dağılan hizmet erleri ellerinde bahar hediyeleriyle sana sesleniyorlar:
Henien leke! Henien leke - Helal olsun sana.. Helal olsun sana!
[Fikret Kaplan] 20.3.2019 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)