Biz ne biliyoruz ki? [Safvet Senih]

Güzel ve büyük bir resim tablosunda sadece ağaçların ve eşyaların gölgelerine bakanlar ve o gölge noktalara odaklanıp duranlar, tabloya küllî / toptan bir nazarla bakamayanlar; onu çirkin bulabilirler. Bu yanılmanın sebebi, bütüncül bir bakışa sahip olmamalarıdır.

Bir gün bir denizde batan gemiden kurtulan tek kişi güzel bir adaya düşer ve uğraşıp güzel bir çardak hem de oldukça koruyucu bir barınak kurar. Bereketli denizden balık tutarak geçimini sürdürür gider. Günler geçer ise de ne bir tekne, ne bir yat, ne de bir gemi uğrar bu kuytu adaya…

Gel zaman, git zaman, balıklarla hayatını devam ettiren bu kazazede bir gün yine balık tutmaya gider, bir bakar ki, çardağı, barınağı ateş almış dumanları göklere ağmış, yanıp durmakta… Koşar gelir ama ancak kızgın küllerine ulaşır. Başlar kendi kendine sitemlere… Bunlar yetmezmiş gibi bir de kaldırır kafasını göklere, hâşâ Yüce Yaradan’a söylenmeyecek sözler ve sistemlerde bulunur… Üzgün bir şekilde bir kenarda somurtup dururken bir de bakar ki, adaya bir gemi yanaşmaktadır. Hemen yanlarına koşar… “Bu gözlerden saklı adaya nasıl oldu da uğrama ihtiyacını duydunuz” diye gemiden inenlere sorar. Onlar da “Uzaktan bir duman, bir ateş gördük. İmdat için yakıldığını tahmin ederek hemen bu tarafa yöneldik.” diye cevap verirler!.. 

Cihan sulhunun temsilcileri, muhabbet fedaileri, insanî evrensel değerler denilen ve esasen kaynağını, gıdasını semavî gerçeklerden olan güzellikleri dünyaya yaymak için yola çıktıkları halde, eğitim dalında gerçekten büyük emekler ve büyük gayretler sarf ettikleri halde, pek dikkatleri çekmiyor ve insanlar üzerinde beklenilen ciddi alakalar uyandırmıyorlardı. Hatta bazılarınca, bir siyasî anlayışın arka bahçesi gibi de görünebiliyordu.

Her ne kadar meselenin böyle olmadığı ifade edilse de gönüllerde tam mâkes bulmuyordu. Her zaman zihinlerde bir soru işareti kalıyordu. Ama 17-25 Aralık olayları bazı şeyleri netleştirmeye başladı. Artarak devam eden zulümler, başta Hitler ve benzeri kimselerin nefreti körükleme, bir kısım insanları itibarsızlaştırma hatta şeytanlaştırma metodlarının hepsinin kullanılması, insanlara çok önemli şeyleri hatırlattı!... Mağduriyet  ve mazlumiyetler vicdanları tahrik etti… En mühimi de atılan iftiralar ile bunlara maruz kalan masumların tavırları, yaşayışları arasındaki tezat bütün gerçekleri gün yüzüne çıkardı, zalimleri ve gaddarları da açık-seçik ortaya koydu… Ayrıca gadre ve zulme uğrayan bu insanlar ne yapıyorlar ve ne düşünüyorlar diye güçlü  meraklar uyandı. Bu evrensel merak, öğrenme hissini hareketlendirdi. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin deyimi ile MERAK  İLMİN  HOCASIDIR…

Şimdi işte böyle bir şerden Cenab-ı Hak çok muazzam ve muhteşem bir hayır  yaratmış olduğunu gösterdi… Vicdanlarımıza duyurdu, akıllarımızı da doyurdu… 

[Safvet Senih] 27.9.2017 [Samanyolu Haber] 
ssenih@samanyoluhaber.com

Tarikatlar ve mabeyni humayun (1) [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Mabeyni Humayun Osmanlı’da Saray ile Saray dışı çevre, Sultan ile teba arasındaki ilişkileri kuran, ziyaretleri düzenleyen, protokol işlerine bakan bir nevi özel kalem/sekretarya birimidir. Padişahın etrafına etten duvar ören bu kişiler çoğu zaman Sultan’ın itibarını, devletin imkanlarını çıkarları için kullanmışlardır. Padişahın haberi olmadan işler çevirmiş, Sultan’ı gerçeklikten kopararak reel hayattan uzaklaştırmışlar, kendi isteklerini topluma “Sultan’ın fermanı” diye satabilmişlerdir.

Büyüyen bütün yapılarda karar vericilerin işlerini kolaylaştırmak için özel kalem, danışmanlık benzeri görevler ihdas edilir. Ancak bunların konumu, yetkileri, sınırları iyi ayarlanamazsa bu zatlar hizmetini görmek için görevlendirildikleri kişiyi rehin alabilir.

SULTAN’LAR HALKTAN KOPTUKÇA

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde sultanlar halkın içinde olmuş, büyük bürokratik yapılara ihtiyaç duymadan problemleri, ihtiyaçları bizzat görerek sağlıklı çözümler üretebilmişlerdi. Fatih’le birlikte Padişahlar Divan toplantılarını sütre arkasından izlemeye, kendilerini soyutlamaya başladılar. Şehzadelerin sancaklara çıkarılmaması hayattan kopuşu hızlandırdı ve artık pek çok Sultan yakın çevresinin esiri olmaya başladı. İslam devletlerinde halkla kamu görevlilerinin yüzleştirilip halkın şikayetlerinin bizzat Sultan tarafından dinlendiği Divan-ı Mezalimler hep olagelmiştir. İlk sultanlar tarafından Bursa’da, Edirne’de uygulanan bu gelenek de terkedilince padişahlar memurların, valilerin halka ettiklerinden bihaber kaldı, toplumdan koptular. Fransa’da açlıkla boğuşan halka Kraliçe’nin, “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü yönetimin hayattan-toplumdan kopukluğunun en çarpıcı örneğidir.

Liderin kuşatılması ve tabandan kopuşu bütün kompleks, büyük yapılar gibi geniş mensup sayısına ve devasa imkanlara sahip tarikat ve cemaatlerde de tabii olarak görülmektedir. Devletlerde olduğu gibi muhalefet, denetim araçları olmadığı; yüceltme, kusursuz görme, mutlak biat davranışları yaygın olduğu için bu tür problemler katmerli şekilde yaşanabilmektedir.

HALK İÇİNDE HAK’LA BERABER OLMA TERK EDİLİNCE

Eskiden tarikatlerde “halk içinde Hak’la beraber olma” yaklaşımı vardı. Büyük veliler bir şekilde hayatın ve halkın içindeydi. Pek çok tasavvuf büyüğünün (demirci, somunu, hasırcı vd) iaşesini temin edeceği işleri vardı. İrşad vazifesini halktan kopmadan, sultanlardan korkmadan yapıyorlardı. Behlül Dane gibi zatlar Harun Reşid gibi kudretli sultanları net ve sert ifadelerle uyarabiliyordu. Elbette halk içinde kalan, tebliğ ve irşad vazifesini gören dini önderler çoktur. Ancak fildişi kulesine, konforlu alanına çekilip halktan kopan, büyük imkanlar ve bürokratik yapılar içinde hayat sürenler de az değil. Geniş kitlelere hitap eden ve yoğun teveccüh gören şeyhlerin-dini liderlerin etrafında -eğer gerekli itina gösterilmezse- bir Mabeyni Humayun oluşması mukadderdir. Zira artık büyük organizasyonlara ve önemli ekonomik imkanlara sahip dini grupların pek çoğu maalesef maneviyat için çok da uygun ortamlar sunmuyor. Her biri birer holding haline gelen tarikatlarda merkeze yaklaştıkça rekabetler, çatışmalar, husumetler, güç mücadeleleri artıyor. Artık bir kuru post ve bir tas çorbayla yetinen maneviyat önderleri bulmak zor. Kimse mensuplarına “bir lokma, bir hırka” telkininde bulunmuyor. Dini grupların, tarikatların devasa ticareti olan firmaları ve hazır müşteri kitlesi olan geniş pazarları var. Kapışılacak konumlar, paylaşılacak kaynaklar var.

Pek çok cemaat ve tarikatın kurucusu mütevazı ortamlarda ve ağır şartlarda dini anlatmak, insanların manevi donanımını güçlendirmek için çaba sarf etmiş ve bir kitle oluşturmuş. Fakat gayreti diniyeye dayanan çabalar sonraki kuşaklarda saltanata, kolay ticarete dönüşüyor. Çocukları, yakınları artık o yapıyı hizmet zemininden öte “kolay para-makam-güç elde etme yolu” olarak görüyorlar. Duyarlı önderler tedbir almaya çalışsa da pek çoğu naif kalıyor, tehlikeyi göremiyor. Bazen de engellemeye gücü yetmediği için akışına bırakıyorlar. Hastalıklarla, yaşlılıkla mücadele eden şeyhin etrafında zamanla asıl kararları alan, tabanı yönlendiren ama Şeyhe mal ederek sunan bir Mabeyni Humayun doğuyor.

BİR SÜRE SONRA YAPININ HÂKİMİ HÂLİNE GELİYOR

Mabeyni Humayun bazen ileri yaşlarda evlenilmiş genç ve uyanık bir hanımın kontrolünde işliyor. Bazen damat üzerinden yürüyor. Bazen de çocuklar, kardeşler bu işleri organize edip tarikatın/yapının güç ve imkanlarını Şeyhe rağmen veya göz yummasıyla yönetiyor. Bazen şeyhin/liderin hususi hizmetlerinde bulunan bir talebesi ve o talebenin oluşturduğu yapı Mabeyni Humayun haline geliyor. Öyle ki Mabeyni Humayun bir süre sonra kafasına uymayan kişileri dergâha sokmuyor. Şeyhin en itibar ettiği yakın arkadaşları dahi “Şeyh rahatsız, müsait değil” denilerek görüştürülmeyebiliyor ve bundan şeyhin haberi bile olmuyor. Dahası bu kişiler, Şeyhe “kendisine karşı ve vefasız” olarak gammazlanabiliyor. Mabeyni Humayun rakip gördüklerini kolayca Şeyh ve ihvan nezdinde karalayıp, itibarsızlaştırılabiliyor; iftiralara maruz bırakılabiliyor. Şeyhin zayıf taraflarını biliyor ve istismar ediyorlar. Şeyh adına konuşabiliyor, talimat verebiliyor, onun kararlarını ona rağmen sündürüp değiştirebiliyorlar. Şeyhe, lidere Mabeyni Humayun’un istediği ve müsaade ettiği bilgiler ulaşıyor; onların izin verdikleri görüşebiliyor. Şeyhi kuşatan bu dar oligarşik yapılara karşı ihvanda farklı davranış kalıpları gelişiyor:

Geniş bir kesim zarar görmemek, tarikat-cemaat sosyal çevresinde kalabilmek için istemeyerek de olsa Mabeyni Humayuna boyun eğiyor, işbirliği yapmaya başlıyor.

Fırsatçı bir kesim asıl işin Şeyhten değil Mabeyni Humayun’dan döndüğünü bildiği için Mabeyni gönülleyerek, hediyeler vererek haksız konumlar, imkanlar, avantajlar sağlıyor.

Problemleri gören ama çözüm umudu kalmayan bir kısım ihvan kenara çekilerek kırgın ama eylemsiz kalıyor.

Problemi gören-bilen ve yaşananları ihvana anlatmaya, bazı şeyleri değiştirmeye çalışanlar genellikle Mabeyni Humayun’un baskın kontrolü nedeniyle kolayca “fitneci”, “bölücü”, “ham”, “çilesiz” olmakla itham edilebiliyor.

Bu türden problemler art niyetli kişilere ise o hareketi, yapıyı bitirmek ve insanları birbiriyle vuruşturup yapıyı çökertmek için zemin sunuyor.

ŞEYHİ, GERÇEKLİKTEN KOPARIYOR

Mabeyni Humayun zaman içinde şeyhin, liderin kendi kaynaklarından, belirli kanallardan beslenmesine ve gerçeklikten kopmasına neden olabiliyor. Devasa problemler örtbas ediliyor ve asıl çözmesi gereken iradeye ulaşmıyor. Çoğu zaman sansür ve örtbas etme şeyhin sağlığı, rahatsızlığı gerekçe gösterilerek yapılıyor. Profesyonelleşme arttıkça, halka büyüdükçe risk artıyor. İstihbarat birimleri veya o tarikata/harekete operasyon yapmak, tarlasını sürmek isteyen odaklar doğrudan Mabeyni Humayun’u hedefliyor. Oradaki zaaf sahiplerini satın alabiliyor. Elemanlarını Şeyhin etrafına konumlandırabiliyor. Mabeyni Humayun’da hareket kabiliyeti kazandıktan sonra hem tarikatı hem dindarları sıkıntıya sokacak kirli, bölücü projelere imza atabiliyorlar. Tasavvuf ekollerinde/cemaatlerde ortaya çıkan ve topluma izahı olmayan, İslami ilkelerle, hukukla açıklanamayacak yozlaşmalar, kirlenmeler, çatışmalar halkı dinden, dini hayattan soğutuyor. Ayrıca din-İslam karşıtı gruplar aleyhte propaganda ve düşmanlık yapma fırsatı yakalıyor. Dini grupların, cemaatlerin özerk kalmasından rahatsız olan siyasetçiler, münhasıran siyasal İslamcılar verilen gerekçelerle cemaatleri ve tarikatları mutlak denetime alarak biat etmeye zorluyorlar.

Bazen şeyhin etrafında, merkezde birden fazla halkalar olabiliyor ve bunların kendi içinde rekabetler, çatışmalar yaşanabiliyor. Nitekim büyük bir cemaat kendi iç çatışmaları nedeniyle hem de Kabe’de birbirlerinin kanını döktüler.

Sonraki yazıda probleme yönelik çözüm önerileri ele alınacaktır.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 27.9.2017 [TR724]

Yargıtay 16. Ceza Dairesi bağımsız ve tarafsız öyle mi? [Levent Yıldırım]

NOT: Bu yazı www.platformpj.org adlı sitede çıkan yazıdan tercüme edilmiştir

Bugüne kadar yazılan yazılarda “FETÖ/PDY” isminde mahkeme kararı ile kesinleşmiş bir terör örgütü bulunmadığı söylendi. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 1 yıldan fazla süre geçmesine rağmen değişen bir şey yok. Şimdi bunu okuyan bazı insanlar, “bu konuda pek çok mahkeme karar verdi, en son Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin darbe girişimine ilişkin verdiği onama kararı ile kesinleşmiş karar da var” diyebilirler. Bu düşüncede olanlara ve tüm kamuoyuna bir tek soru sormak isterim: “Bugün mahkemelerin Erdoğan’ın ve hükumetin istemediği bir karar verebilmeleri mümkün mü?” Herkes biliyor ki, yasama, yürütme ve yargının tek elde toplandığı bu sistemde artık bu mümkün değil.

AİHS’nin 6. maddesine göre “Herkes … yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Buna göre “FETÖ/PDY” isminde bir terör örgütünün varlığı, “kanunla önceden kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” tarafından ve adil yargılanma hakkının tüm güvencelerine saygı gösterilecek bir yargılama sonucu kesin olarak kararlaştırılmış değildir. “Yasama, yargı, yürütme bizde”, “Oğlan bizim kız bizim” olduğu sürece de değişen bir şey olmayacak. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin darbe girişimine ilişkin Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen kararı onaması da bu sonucu değiştirmeyecektir.

Bu yazıda AİHM’in aradığı kriterler çerçevesinde adı geçen Yüksek Mahkemenin kuruluşu, üyelerinin atanma biçimi, görev süreleri, dışarıdan baskılara karşı garantilerin varlığı ve kurumun bağımsız bir görünüme sahip olup olmadığı gibi kriterler çerçevesinde ve verdiği bazı kararlara da yansıdığı üzere “bağımsız ve tarafsız mahkeme” statüsünde olmadığını delilleriyle birlikte ortaya koyacağız. 

TÜRKİYE’DE YARGI BAĞIMSIZLIĞI YOK EDİLMİŞTİR VE YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ BAĞIMSIZLIĞINI YİTİRMİŞ YARGI TEŞKİLATININ PARÇALARINDAN SADECE BİRİSİDİR

17/25 Aralık 2013 tarihindeki operasyonlardan sonra iktidarın yargıyı ele geçirmeye yönelik adımları herkesin malumu. Bu adımlar 15 Temmuz sonrasında ve 16 Nisan’da kabul edilen anayasa değişikliği ile zirve yaptı ve artık yasama, yürütme, yargı tek elde toplandı. İktidar partisi milletvekili Galip Ensarioğlu’nun bir TV programında “yasama da bizde, yürütme de bizde, yargı da bizde” demesi, diğer bir milletvekili ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan Anayasa Hukukçusu Burhan Kuzu’nun “oğlan bizim kız bizim” diye konuşması, artık iktidar partisi mensuplarının dahi bu gerçeği itiraf etmekten çekinmediklerini göstermektedir.

Öte yandan aynı tespitler Avrupa Konseyi ilerleme raporlarında da belirtilmektedir. 2015 yılı AB Türkiye İlerleme Raporunda: “Yargının bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesi zarar görmüştür ve hâkimler ve savcılar yoğun siyasi baskı altındadır.” denilmekte iken, 2016 yılı İlerleme Raporunda “Rapor döneminde, hâkim ve savcılar üzerindeki güçlü siyasi baskı devam etmiştir.” şeklinde görüş belirtildiği görülmektedir. 

YARGI TEŞKİLATININ EN ÜST KURUMLARI VE TEMSİLCİLERİ ORTAYA ÇIKAN UYUŞMAZLIKTA TARAFINI VE GÖRÜŞÜNÜ AÇIKÇA İLAN ETMİŞLER VE TARAFSIZLIKLARINI YİTİRMİŞLERDİR

Yargı teşkilatının en üst kurumları ve temsilcileri gerek Gülen Hareketine karşı, gerekse 15 Temmuz darbe girişiminin faili konusunda henüz yargılama yapılıp hüküm verilmediği halde iktidarla aynı görüşte olduklarını açıkça ilan etmişlerdir. Dönemin HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’ın çeşitli tarihlerdeki açıklamalarında ve HSYK’nın 15 Temmuz’dan sonra müteaddit kez oy birliği ile verdiği ihraç kararlarında Gülen Hareketinin “FETÖ/PDY” ismiyle bir terör örgütü olduğu ve 15 Temmuz darbe girişiminin faili oldukları belirtilmiştir. Yine darbe yargılamalarını yapan mahkemelerce verilecek kararların temyiz mercii olan Yargıtay Başkanlığı ise 21 Kasım 2016’da yayınladığı basın açıklamasında 15 Temmuz olayını “FETÖ/PDY Terör Örgütü üyesi teröristler tarafından demokrasimize ve hukuk devletine karşı yapılan darbe girişimi” olarak nitelediği görülmektedir.

Yargı bağımsızlığının kalmadığı ve darbe girişimi hakkında henüz yargılama dahi yapılmadığı bir ortamda yargının tepesinde bulunan kurum temsilcilerinin kesin kanaat ve ihsas-ı rey içeren açıklamaları dikkate alındığında, deliller ne olursa olsun veya olayın gerçek faili kim olursa olsun, mahkemelerin (ki buna yüksek mahkemeler de dahildir), iktidarın ve iktidara bağlı bir kurum gibi çalışan HS(Y)K’nın tezine aykırı karar vermeleri mümkün görülmemektedir. Buna tevessül edecek olan hakimlerin, sürgün, ihraç veya tutuklanmayı göze almaları gerekmektedir. En son gazetecilere tahliye kararı veren hakimlerin açığa alınmaları, “FETÖ/PDY’nin örgüt olduğuna dair resmi bir belgenin bulunmadığı ve Bylock’un tek başına yeterli bir delil olmadığı” yönünde karar veren Hatay 2. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri hakkında soruşturma açılması, yine Bylock’un tek başına delil olamayacağına karar veren Antalya ve Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi başkan ve hakimlerinin sürülmeleri bunun en canlı örnekleri. 17/15 Aralık 2013’e kadar geriye gidilip bir araştırma yapılırsa yüzlerce örnek bulmak mümkün. 

YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ KURULUŞU İTİBARİYLE BAĞIMSIZ DEĞİLDİR

AİHS’nin 6. maddesinde “Herkes … yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini isteme hakkına sahiptir.” denilmektedir. “Yasayla kurulmuş” ibaresi doğal hakimlik ilkesini garanti altına almaktadır. Doğal hakim ilkesi, gerek mahkemelerin kuruluş ve yetkilerinin, gerekse izleyecekleri muhakeme usulünün yasayla ve dava konusu uyuşmazlık ortaya çıkmadan önce belirlenmesini ifade eder.

Terör suçları ile ilgili davaların temyiz mercii olarak inceleme görevi iddiaya konu suç tarihi itibariyle ve eskiden beri Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne ait idi. Ancak bu görev, iktidarın 17/25 Aralık 2013 tarihindeki yolsuzluk soruşturmaları sonrasında ortaya attığı “paralel yapı” söylemlerinden ve bu tarih sonrasında yargıyı ele geçirmeye yönelik adımları kapsamında 12.12.2014 tarihinde yürürlüğü giren 6572 sayılı Yasayla birlikte Yargıtay’daki daire sayısı artırılarak ve 144 üye atanarak yeni kurulan ve üyeleri de yine yürütmenin güdümündeki Yargıda Birlik Derneği ağırlıklı HSYK tarafından belirlenmiş olan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne tevdi edilmiştir. Yani burada iddia konusu suç tarihi itibariyle kişilerin tabi oldukları yargı mercileri dışında bir merci oluşturulması söz konusudur. Yargıtay 16. Ceza Dairesi gerek kuruluşu ve gerek tüm üyelerinin atanması itibariyle uyuşmazlık konusu ortaya çıktıktan sonra oluşturulmuş bir mahkemedir. Mahkemelerin yetki alanının değiştirilmesi, davanın başka bir mahkemeye yönlendirilmesi, mahkemenin tamamen kaldırılması gibi hallerde artık o mahkemenin bağımsızlığından söz etmek mümkün değildir.

Yargıtay’da yeni dairelerin kurulması, yeni üyelerin atanması ve dairelerin görev alanlarının değiştirilmesi, tıpkı uyuşmazlığın ortaya çıkmasından sonra Sulh Ceza Hakimliklerinin ve terör suçlarına bakmakla görevli ihtisas mahkemelerinin oluşturulmasında olduğu gibi, adil yargılamayı sağlamak ve gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla yapılmamıştır. Yasama gücünü de elinde bulunduran siyasi iktidar, “Paralel yapı” söylemiyle başlayıp giderek sertleşen ve nihayetinde “FETÖ/PDY silahlı terör örgütü” söylemine dönüşen Gülen Hareketine yönelik mücadelesinde, bu Hareketi bir terör örgütü kabul ettirmek amacına dönük olarak yargıyı ve özellikle bu yargılamaları yapacak olan mahkemeleri kontrol altında tutmak, siyasi görüş ve çıkarlarına aykırı kararlar verilmesini engellemek, kendisi gibi düşünmeyenleri, muhalifleri, ilgili mahkemelerde yapılacak yargılamalar aracılığıyla korkutmayı, sindirmeyi ve kendi iktidarını toplum karşısında pekiştirmeyi sağlamak amacıyla bu mahkemeleri oluşturmuş ve mahkemelerin ve hakimlerin yetkilerini, görev yerlerini sürekli değiştirme yoluna gitmiştir. Yargıtay’daki görev değişikliklerinin, tasfiyelerin amacı da tamamen buna yöneliktir ve doğal hakimlik ilkesine aykırı olan bu düzenlemelerle Anayasanın 37. maddesi ve AİHS’nin 6. maddesi açıkça ihlal edilmiştir. 

YARGITAY 16. CEZA DAİRESİ’NE YAPILAN ÜYE ATAMALARI BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ OLMADIĞINI GÖSTERMEKTEDİR

HSYK, 12 Ekim 2014 tarihinde yapılan HSYK seçimlerinden önce Yargıda Birlik Platformu (YBP) olarak örgütlenen ve daha sonra dernekleşerek Yargıda Birlik Derneği (YBD) adını alan dernek üyelerinin ağırlıklı olduğu bir yapılanma idi. İktidarın HSYK seçimlerine YBP vasıtasıyla müdahil olduğu yurt dışındaki kuruluşlar dahil herkesin malumu. YBD temsilcileri ve YBD üyesi HSYK mensupları, platform olarak harekete geçtikleri ilk andan itibaren siyasi iktidarla aynı söylem birliği içerisinde olmuşlar ve amaçlarının iktidarın 17/25 Aralık’tan sonra ortaya attığı “paralel yapı” ile mücadele olduğunu açıklamışlardır. YBD’nin 11 Haziran 2016 tarihli basın açıklamasında belirtildiği üzere YBD’ye üye olan yargı mensupları “paralel yapı” dan rahatsızlık duyarak bu yapılanmaya son verilmesi düşüncesiyle bir araya gelen gönüllü yargı mensuplarıdır. Yani YBD üyeleri ortaya çıkan uyuşmazlıkta iktidar tarafında yer almış, iktidarla birlikte “paralel yapı” olarak nitelendirdikleri Gülen Hareketini hasım kabul etmişlerdir.

BM Bangalor Yargı Etiği İlkeleri arasında da yer aldığı üzere, hakim, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu ihtilâfın taraflarından bağımsız olmalıdır. Yargı bağımsızlığı, kişiler arasında çıkan uyuşmazlıkların tarafsız, uyuşmazlığın dışında bulunan bir üçüncü kişi tarafından çözüme kavuşturulması ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bağımsız yargı, uyuşmazlık konusuyla bir ilişkisi olmayan, taraflara karşı herhangi bir önyargısı bulunmayan ve herhangi bir tehdit altında bulunmayan üçüncü kişi konumunda olmak zorundadır. Oysa YBD üyeleri ortaya çıkan “paralel yapı” uyuşmazlığında, uyuşmazlığın bir tarafı olarak yer almış, uyuşmazlığın diğer tarafına karşı önyargıdan da öte ihsas-ı reye varan görüşler ileri sürmek suretiyle tarafsız olmadıklarını göstermişlerdir. İddia konusu paralel yapıya karşı mücadele zemininde YBD adı altında bir araya gelmiş yargı mensuplarının, bu konuda açılacak davalarda görev alması etik olmadığı gibi, bu yargı mensuplarının tarafsızlıklarından (en azından tarafsız bir görünüme sahip olduklarından) ve objektif davranacaklarından söz etmek de mümkün değildir.

Paralel yapı iddialarına yönelik yargılamalarda temyiz mercii olarak görevlendirilen Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin oluşumu, üyelerinin atanma ve seçilme biçimleri, “paralel yapı” söylemlerine karşı yürütme ile aynı görüşte olduklarını bildiren bir oluşumun üyesi olmaları dikkate alındığında, hem yürütme organları karşısında, hem de uyuşmazlığın karşı tarafına yönelik olarak bağımsız ve tarafsız yargılama usulü güvencesine sahip bir makamı ifade ettikleri söylenemez. 

YÜKSEK MAHKEMELERİN TASFİYESİ BAĞIMSIZLIKLARINI ORTADAN KALDIRMIŞTIR

Bir mahkemenin bağımsızlığının en önemli göstergesi, hakimlerin görev süreleri dolmadan o mahkeme üyeliğine son verilememesidir (Campbell ve Fell / Ingiltere, para. 80 – Lauko / Slovakya, para. 63). Yargıtay üyeleri yasaya göre 65 yaşına kadar bu görevlerini sürdürebilme hakkına sahipken, 23.07.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6723 Sayılı Yasa ile tüm Yargıtay üyelerinin görevlerine son verilmesi Yüksek Mahkemelerin bağımsızlığını ortadan kaldırmıştır. Yargıtay üyelerinin görevlerine yasa ile son verilmesi “yargı bağımsızlığı”, “hakimlik teminatı” ve “hukuk devleti” ilkelerine aykırıdır. Bu tasfiye sonrasında HSYK tarafından yeniden üye seçimi yapılmış, ancak bu seçim objektif kriterlere dayanmadığından dolayı yüksek mahkeme üyelerinin bağımsızlıklarının ve tarafsızlıklarının sorgulanmasına neden olmuştur.

Tarafsızlık her şeyden önce siyasal bağışıklığı gerektirdiğinden, bağımsızlığı öncelikle yasama ve yargı organına karşı sağlamak gerekir. Yargı organı belli siyasal çıkarların gerçekleştirilmesi için kullanılamayacağı gibi, belli siyasal çıkarların gerçekleşmesini engellediği gerekçesiyle veya siyasal çıkarları gerçekleştirmek maksadıyla de küçültülemez, sınırlanamaz.

Bu şekilde gerek mevcut üyelerin görevlerine son verilmesiyle, gerekse tasfiye sonrası yapılan üye seçimi ile bu mahkemelerin bağımsızlıklarına son verilmiştir.

(Devamı yarın…)

[Levent Yıldırım] 27.9.2017 [TR724]

Fikir ölür, siyaset yaşar mı? [Tük Sağı’nın hikâyesi-8] [Kemal Ay]

27 Mayıs darbesinin ardından açılan Kurucu Meclis ve bununla birlikte hazırlanan 1961 Anayasa’sı, yapılış biçiminin aksine, hayli demokratik bir çerçeve sunuyordu. 1950’lerde çok partili hayata geçiş pratikte uygulanmıştı ancak bunun hukukî çerçevesi doğru düzgün çizilememişti. 1961 anayasası, her şeyden evvel ‘kuvvetler ayrılığı’ fikrini benimsiyordu. Anayasa Mahkemesi kuruldu, yargıç teminatı getirildi, Danıştay yürütmenin kararlarını denetleyici bir merci olarak belirlendi. Meclis ikiye bölündü ve bir senato inşa edildi.

Bütün bunlar, 1950’lerde Avrupa’da ve ABD’de tartışılan ‘demokrasi’ kuramlarının gerekleriydi aslına bakarsanız. ‘Hukukun üstünlüğü’ prensibi yükselen trenddi. Türkiye Cumhuriyeti de, Milli Birlik Komitesi’nin (MBK), yani aslında bir askerî cuntanın zoruyla bu trende ayak uyduruyordu. (‘Darbeyi bizzat ABD destekledi’ tezinin bir diğer dayanağı da budur.) Ancak ne yalan söyleyeyim, bu demokrasi açısından iyi bir gelişmeydi. Rivayet odur ki, ABD’nin en ünlü siyaset bilimcilerinden Samuel Huntington’a Demokrat Parti örneği gösterilerek, Türkiye’nin 1950’lerde demokrasiyi uygulayıp uygulamadığı sorulur. Huntington da, DP’nin yine seçimle iktidarı bırakması durumunda buna ikna olacağını söyler.

TÜRK DEMOKRATİKLEŞMESİNİN TEMEL ÇELİŞKİSİ

Gelgelelim, 27 Mayıs’la birlikte gelen ‘kurucu irade’ tuhaf bir güç. Bir sınırı, çerçevesi, ilkesel bir yönü yok. Milli Birlik Komitesi üyeleri, kendilerini senatonun ‘doğal üyesi’ yaptıkları için, ölene kadar hiçbir seçime katılmadan orada koltuk sahibi olacaklardı mesela. Dönemine göre ülkenin en iyi hukukçuları yazacaktı bu anayasayı fakat buna onları ‘zorlayan’ da askerin fiiliyattaki gücüydü. Bu çelişki, Türkiye’deki demokratikleşme tartışmalarını zehirleyen şeydir. 27 Mayıs’ı bir ‘özgürlük bayramı’ olarak görenler, 1961 Anayasa’sını göstererek övünmekteler. Fakat Adnan Menderes’in idamını onaylamış bir kurulun nasıl özgürlükçü ve demokrat olacağı da tartışmalıdır. (Ali Fuat Başgil’in 1961’de cumhurbaşkanlığı adaylığından biraz da ‘tehditle’ uzaklaştırılması, rejimin niteliği hakkında bir ipucu vermekteydi.)

2000’li yıllarda liberal-demokrat kalemlerin AKP’yi desteklemelerinin altında da biraz bu çelişki vardı. Yani bu çelişkinin ‘kaderimiz olduğu’ inancı. AKP demokrat değildi fakat attığı adımlar demokratikti. Etyen Mahçupyan defalarca AKP’nin ‘ataerkil’ ve ‘otoriter eğilimli’ bir tabana ve kadroya sahip olduğunu yazdı. (Şerif Mardin’in korkusu da, bu kadronun ve tabanın sonunda demokrasiyi değil ‘baskıyı’ getireceğiydi.) Fakat işte ‘demokratikleşme’ daha büyük resme bakmayı gerektiriyordu ona göre. Buna çok benzer bir yaklaşımı 27 Mayıs için de bulmak mümkün. Evet, belki darbe kötü bir şey fakat neticesi itibariyle özgürlükler genişlemiş, modern bir anayasa yapılmış ve ‘insan hakları’, ‘işçi hakları’, ‘sendika ve grev’, ‘sosyal devlet’ gibi kavramlar bu anayasaya girmiş.

SAĞ POLİTİKACILARIN ANAYASAYLA İMTİHANI

Elbette bunlar pek tartışılmadı sağ cenahta. Çünkü Demokrat Parti döneminin ‘gözde bürokratı’ Süleyman Demirel önderliğindeki Adalet Partisi, 1960’lara damga vuracak ve tıpkı Adnan Menderes gibi sivrilecekti. Fakat Demirel’in hareket alanı Menderes’e göre daha dardı, herhangi bir yürütme kararı için Anayasa Mahkemesi’ni, Danıştay’ı, tarafsız (partisiz) Cumhurbaşkanını, Cumhuriyet Senato’sunu aşması gerekliydi. Türk sağının ‘anayasal çerçeve’ ile ilk kavgası böylece başlıyordu. Bahanesi de hazırdı: Anayasa fazla özgürlük sağlıyor, anarşiye ve komünizme imkân veriyordu. Kenan Evren 1980’deki darbeden sonra 1961 Anayasası için ‘bize bol geldi, içinde oynamaya başladık’ diyecekti.

Aslında olan kabaca şuydu: 1960’larda bütün dünyada özgürlük hareketleri yayılıyordu. Soğuk Savaş’ın da etkisiyle komünizm ve sosyalizm cazip hâle gelmişti. Bu arada küreselleşme, iletişim teknolojileri ve benzeri etkenlerle bilhassa gençler arasında (üniversite öğrencileri) yeni trendler baş göstermişti. Fakat devletler buna hazırlıklı değildi. Birçok yerde ‘polis devleti’ tabiri bu dönemdeki protestolara karşı koyma biçimi sebebiyle ortaya çıktı. Sadece Türkiye’de değil ABD ve Fransa gibi ülkelerde de öğrenci hareketleri ivme kazanmıştı. Silahlı sol gruplar terör estiriyordu. Bunun yanı sıra ABD’de siyahların özgürlük mücadelesi vardı. Türkiye’de ise Mahir Çayan, Deniz Gezmiş gibi solcu gençler ‘şiddete meyyal’ fikriyatı kendilerine yakın buluyorlardı. Devlet, bu hareketlerin ‘başının ezilmesi’ gerektiği düşüncesindeydi. (Sadece sağcıların değil merkez siyasetin genel olarak Deniz Gezmiş’in idamındaki tavrı, Türkiye açısından utanç vericidir.)

SOĞUK SAVAŞ’IN İKİ TARAFI

Bu dönemde ‘sokak’ ön plandaydı. Ancak bununla birlikte bugünkü siyasî yelpazenin renkleri de oluşmaktaydı. Türkiye İşçi Partisi’nin beklenmedik başarısı ve Kürt meselesinin ilk kez Meclis’e taşınması devrin önemli olaylarındandı. Kürtler ve Aleviler kimlik problemleriyle birlikte ‘solda’ yer aldı. Sağcılık, daha ziyade önceleri solcuların elinde olan Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Komünizmle Mücadele Derneği etrafında örgütlenecekti. Üniversitelerde ‘karşıt görüşlü’ öğrencilerin varlığı hissedilmeye başlandı. Bu dönemin ruhunu yansıtan olaylardan birisi ABD’nin Altıncı Filo’sunun İstanbul’da ‘misafir edildiği’ dönemde başlayan Altıncı Filo’yu protesto eylemleriydi. Solcu gençler çeşitli protestolar ortaya koyarken, ‘Kanlı Pazar’ (1969) olarak anılan olayda, protesto edenlere karşı saldırı gerçekleşir. 1970’lere sıçrayacak bu sağ-sol çatışmasının ana ekseni de genelde burasıdır: Soğuk Savaş’ın iki tarafı.

SAĞCI GENÇLER VE SOLCU GENÇLER

Türk sağının bu döneminde milliyetçilik ve antikomünizm dinamiğinin ön plana çıktığını görmek mümkün. Bu dinamik devlet tarafından da desteklenmiş görünüyor zira komünizm, anarşi, devrim gibi kelimeler ‘ürkütücü’. Türkiye’deki sol cereyanların çok da Batı standartlarında olduğunu söylemek mümkün değil fakat ortada çok geniş spektrumlu bir çeşni var: Maoculuk, Sovyet sosyalizmi, Avrupa sosyalizmi, Cezayir sosyalizmi, Baas sosyalizmi gibi örnekleri bulmak mümkün. Daha sonra solcuların itiraf edeceği gibi bu dönemki tartışmalar ‘pratik’ odaklı ve teorik seviyesi düşük. Üstelik Marksist yazarların kitaplarının hatalı çevirilerinin yapıldığı da konuşulan konular arasında. Ama ciddi anlamda okuyan bir gençlik var. Nitekim bu nesil, bugünkü Türkiye’de çok önemli yerlere gelecektir.

Sağda ise ciddi bir teorik boşluk var o dönem: Dünyada trend solculardan yana olduğu için ‘sağcı’ yazar, kuramcı bulmak zor. Çare eski kitaplara dönmek. Tercüman Gazetesi’nin Anadolu’daki pek çok eve giren 1001 Temel Eser serisi bunun en güzel örneklerinden biri. Burada verilen kitapların isimlerine bakmak bile Türk sağının o dönem üzerinde durduğu konuları anlamak için yeterli. Ağırlıklı olarak Osmanlı’nın yükselişini, muzaffer dönemlerini ele alan kitapların yanı sıra İslam tarihi, tasavvuf edebiyatı, divan şiiri gibi konular da ‘kanona’ dâhil edilmiş. Batı’dan ‘uygun görülen’ çeviriler yapılmış. Türklük ve İslamlık meselesinin özellikle vurgulanması, Türk sağının da sınırlarını o dönemde çiziyor bir bakıma. Ancak burada ciddi bir ‘menkıbe tarihçiliği’ eleştirisi yapmak gerekiyor. Kaynaklarla desteklenmeyen, çoğu zaman duyumlara dayalı bu ‘menkıbe tarihçiliği’, Türk sağının gerçek algısını da bozmuş durumda. Zira Tercüman’ın bu eserlerinin ilgi görmesi, daha sonra sağcı gazetelerin tamamında bu türlü ‘eserler’ telif edilmesine sebep oluyor. 1001 Temel Eser’le birlikte verilen Osmanlıca’dan çeviri tarihî vesikaların ne kadar ‘anlaşılır kılındığı’ da tartışma konusu.

SAĞ İÇİNDE BÖLÜNMELER

Elbette farklılıklar da var. Milliyetçiler arasında ‘daha muhafazakâr’ olanlar ile ‘daha seküler’ olanlar arasında ayrışmalar yaşanıyor. İslamcılık meselesi, Türk sağının merkezinde değil o dönem. Bilakis, İslamcılar ‘Araplaşma’ ile malul görülüyor. Kürtlerin ve Alevilerin, hatta gayrimüslimlerin ‘sol’ ideolojiye yakınlaşmaları, ‘sağı’ Türk-Sünni çizgide tutuyor. Türk-İslam ideolojisinin mimarlarından gösterilen Seyyit Ahmet Arvasî’nin ‘Biz Türkler Alevimeşrep Sünnileriz’ lafının aksine, 1960’ların ve 70’lerin kutuplaşmacı ikliminde Türk-Kürt, Alevi-Sünni ve laik-dindar yarılmalarının tohumları atılıyor. Türk sağı bu dönemde ABD’nin başlattığı antikomünizm dalgasına tutunsa da, milliyetçilikten gelen bir içgüdüyle anti-emperyalizm ve anti-Batıcılık gibi fikirlere de açık. Bunda, Türkeş’in ve sağ ideologların hâlen Nasyonal Sosyalizm (Nazizm) etkisinde olmasının payı var. 1930’lardaki Tek Parti rejiminin ‘sağa sempatik gelecek’ uygulamaları (‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyası sözgelimi) ile 1960’ların ve 70’lerin devletinin icraatlarında örtüşmeler de bu dönemde görülebilir. Bu da Türk sağını ister istemez ‘devletçi’ bir çizgiye hapsediyor o dönem.

ERBAKAN’LA ECEVİT NİYE KOALİSYON KURDU?

1971’deki 12 Mart muhtırası, 1961 Anayasası’na karşı müdahalenin ilk sinyali olarak görülebilir. Sokak kavgaları, siyasî cinayetler ve kargaşa ortamı, özgürlüklerin yok edilmesinin her zaman olduğu gibi bahaneleri. Ancak siyasî yelpazenin giderek genişlemeye başladığını, mevcut siyasî geleneğin yeterli olmadığını da görmek mümkün aynı dönemde. 1970’lere geçerken Türk sağı Demirel’in merkezi, Türkeş’in ülkücülüğü ve Erbakan’ın siyasal İslam’ı şeklinde bölünüyor. Siyaset, bürokrasiyle sürekli bir mücadele biçiminde ilerlediği için, ‘kadrolaşma’ daha o zamanlardan gündemde. 27 Mayıs’tan sonra kurulan Devlet Planlama Teşkilatı, parlak siyasetçiler yetiştiriyor. Kalkınmacılık sağın olmazsa olmazı olarak öne çıkarken, sürpriz bir gelişme yaşanıyor 1974’te ‘anti-emperyalizm’ çatısı altında bir araya gelen Bülent Ecevit (CHP) ve Necmettin Erbakan (MSP) koalisyon hükümeti kuruyor ve Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştiriyor.

FİKİR YOK, MÜCADELE VAR

Türk sağının artık ideologlar ya da yazarlarla değil de bizatihi siyasetçilerle ‘temsil edildiği’ bir dönemdir 1960 sonrası. Kültür ve sanatta, medyada, eğitimde, sol-liberal çevrenin etkinliği hissedilirken, sağ siyasetçiler ‘seçim kazanma başarıları’ ile ön plana çıkacaktır. Bunu da elbette Demokrat Parti ile başlayıp Demirel’in AP’si ile devam eden 30 yıllık iktidar süreçlerine borçluyuz. Ancak yukarıda bahsettiğim gibi ‘devlet aygıtını’ idare eden bürokratik merkez, sağ siyasetin ‘devleti önceleyen’ ve ‘milliyetçi’ dokularını hep taşıdığı için, 12 Eylül 1980 darbesi yargılamalarında MHP’li Agah Oktay Güner, ‘Biz hapisteyiz ama fikirlerimiz iktidarda’ diyecektir.

Türk sağının sonraki dönemdeki temel açmazı da budur: Siyasette zaten ‘sağ değerler’ ön plandadır. Toplum ‘sağcılığa’ meyyaldir. Türk milliyetçiliği ve belli oranda bir muhafazakârlık zaten Türk devletinin (bütün bürokratik aygıtlarıyla) ‘doğal durumudur’. Sivil toplumda ise ‘sol, liberal’ fikirler prim yapar. Sekülerliğin asıl hissedildiği yer burasıdır. Bu durumda Türk sağının yine kimlik bunalımı yaşaması kaçınılmazdır.

[Kemal Ay] 27.9.2017 [TR724]

Mahkeme sıfatını hak etmeyen hiçbir organın kararı ‘yargı kararı’ değildir [Av.Nurullah Albayrak]

Dün medyaya yansıyan haberlerden öğrendiğimize göre, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, hakimler Metin Özçelik ve Mustafa Başer hakkında Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından verilen mahkûmiyet kararını onadı. Herkes, kararın bu şekilde çıkacağını tahmin ettiği gibi Adalet Bakanı da birkaç gün önce kararın bu doğrultuda olacağını ifade etmişti. O nedenle kimse için şaşırtıcı olduğunu sanmıyorum. Ancak, ‘Yargıtay’da hakimler var’ beklentisini tamamen ortadan kaldırdığı için yargı sistemi adına üzücü oldu, denilebilir.

Cumhurbaşkanının karşısında cübbesini iliklemeye çalışan, rükûya varacak şekilde boyun bükerek temenna duran yargı mensuplarından başka bir karar beklemek de hayalcilik olurdu.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim. Bağımsız ve tarafsız olmadıktan sonra bir mahkemenin adının Yargıtay Ceza Dairesi ya da Yargıtay Ceza Genel Kurulu olması, verdiği kararların hukuki olduğu anlamına gelmediği gibi hukuki bir değerlendirmeye tabi tutulması hakkı da vermez.  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) göre, bağımsız ve tarafsız olmayan bir organ, “mahkeme” sıfatının kullanılmasını dahi hak etmez (Beaumartin v. France). Bu nedenle, bağımsız ve tarafsız olmayan bir organın verdiği karar “mahkeme ya da yargı kararı” olarak değerlendirilemez.

YARGIYA TALİMAT NORMAL KARŞILANIYOR

Bağımsızlığın ilk göstergesi talimat almamaktır. Oysa mevcut mahkemelerin ve hakimlerin talimatla hareket ettiğini gösterecek o kadar çok hadise var ki yürütme organı temsilcileri bile mahkemelerin bağımsız olduğunu iddia etmiyor. Cumhurbaşkanı tarafından yapılan “Yargı kurum ve kuruluşları son olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en üst makamı olan Cumhurbaşkanlığı makamına bağlıdır.” açıklaması bu nedenle normal karşılanıyor. Adalet Bakanının ‘Bugünlerde Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bu kararı, temyiz incelemesi sonucu karara bağlayacak’ açıklamasından hemen sonra kararın açıklanmış olması da mevcut ilişkinin normal kabul edildiğini göstermek için yeterlidir.

Yürütmenin talimatlarına göre hareket eden ve talimat alan bir organın bağımsız olduğundan bahsedilemez. Cemaatle ilgili yargılamaların ve özellikle Yargıtay’da görülmekte olan bu davanın arkasında hükümetin olduğunu herkes bildiği gibi ‘tabi ki arkasında olacak’ anlayışı ile de yargının hükümetin bir organı olarak kabul edildiği inkâr edilmemektedir. Şunda kimsenin şüphesi olmasın, yürütme organının talimatlarıyla, yürütmeden yana taraf olarak hareket eden mahkemeler, yargıladıkları kişilere karşı tarafsız olamazlar. Bu nedenle “Bağımsız ve tarafsız mahkeme” niteliklerinden yoksun olan mahkemelerin verdiği mahkûmiyet kararları ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun verdiği onama kararı, yargı kararı değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi standartlarına göre bu karar; mahkeme sıfatını taşımayı hak etmeyen, yürütme adına hareket eden bir kurulun değerlendirmesinden başka bir anlam ifade etmemektedir.

Herkes tarafından bilinmektedir ki, mahkemeler ve yargı mensupları, iktidarın talimatları doğrultusunda cemaati yok etme gayesiyle yapılan mücadelenin gereklerini yerine getirmektedir. Bu amaç doğrultusunda talimat alan bir organ bağımsız olamaz, mücadele eden organ ise tarafsız olamaz. Yapılan mücadeleyi de ‘cihat’ olarak kabul eden hâkim ve savcıların yaptıkları faaliyete de yargılama denilemez.

BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ OLSA İDİ…

Yargıtay Ceza Genel Kurulu bağımsız ve tarafsız olsa idi ve gerçekten objektif bir karar verme iradesini ortaya koymuş olsaydı yakın bir tarihte verdiği ‘Ergenekon’ bozma kararındaki gerekçeleri bu dosya açısından da dikkate alırdı. Oysa, Ergenekon bozma kararında önemli bir başlık olan yasadışı delil kavramına bu dosyada önem vermemeyi tercih etmiştir. Bu davranışı ile de önemli olanın adil yargılama değil iktidarın istediğine uygun yargılama olduğunu göstermiştir.

Bylock konusunda 16. Ceza Dairesi tarafından yapılan gerçeğe aykırı değerlendirmeler Ceza Genel Kurulu tarafından da aynen benimsenmiştir. Uluslararası saygın kuruluşlar tarafından hazırlanan raporlara göre gerçeği yansıtmayan MİT’in değerlendirmesine itibar edilmiştir.

Bu programın münhasıran cemaat mensupları tarafından kullanıldığı iddiası maddi gerçeğe tamamen aykırıdır. Kaldı ki, bir sivil toplum örgütü mensupları veya sempatizanları kendi aralarında haberleşmek için herhangi bir program icat edebilirler. Haberleşmenin gizliliği esas olduğuna göre, bu türden bir program üretmelerini yasaklayan hiçbir hüküm yoktur. Münhasıran da kullanabilirler. Bu uygulamayı kullanırken suç talimatı vermedikleri sürece münhasıran da kullansalar cezai açıdan herhangi bir sorumluluk doğmaz; silahlı terör örgütü olmadan, kimse bu türden bir örgüte üye olmakla da suçlanamaz.

2016 yılı Şubat ayına kadar bu türden bir terör örgütü bulunmadığı gibi, Gülen Hareketi isimli yapının bir terör örgütü olduğu ilk kez 26 Mayıs 2016 tarihli MGK kararında kararlaştırılmıştır. Bu tarihten önce hiç kimse, bir terör örgütüne mensup olduğunu veya sempati duyduğunu düşünerek hareket etmiş değildir; örneğin Kimse Yok Mu isimli bir derneğe bağış yapan bir kişinin kastı, terör örgütüne yardım yapmak değildi; kast, bir sivil toplum örgüne bağış yapmaktı. Terör örgütü suçu kasten işlenebilen bir suç olup, bu durum dikkate alındığında, Bylock uygulamasının son kez kullanıldığı tarihte bir terör örgütü bulunmadığı için, olmayan terör örgütüne üyelikten de bahsedilemez. Hukukun gereği bu şekilde değerlendirme yapılması olmasına rağmen ne yazık ki Yargıtay Ceza Genel Kurulu yasalar, evrensel hukuk ilkeleri, kendi içtihatlarının değil iktidarın ne istediğinin önemli olduğunu bu kararıyla ortaya koymuştur.

YARGITAY’IN TARİHİNDEKİ EN HIZLI KARAR

Yargı organının bu zamana kadar ki çalışma şekline bakıldığında hiçbir dönemde bu dönemde olduğu kadar kolay ve hızlı karar verilmediği görülecektir. Mahkemeler ilk celsede insanlara doğru düzgün savunma hakkı bile vermeden kolay bir şekilde 10 yıl ceza verebilmektedir. Bunun nedeni, dosyalarda ki deliller değil insanların boynunu büküp hakimlerin adaletle hükmedeceklerine olan inançlarıdır. Hakimler ne yazık ki masum insanların haklı adalet beklentisini karşılamak yerine, boyun bükmelerinden cesaret alarak kolayca cezalar verebilmektedir. Yargıtay tarafından da kolayca verilen bu mahkûmiyet kararları hızlı bir şekilde onanmaktadır. Yargıtay’ın elindeki on binlerce dosyaya karar vermeyip bu dosyalar için sergilediği hız da iktidar nazarında takdire şayan olsa gerektir!

Mevcut şartlarda iktidara bağımlı yargı sisteminden adil bir karar beklemek zor. Ancak, masumiyetin verdiği cesaretle ve hukukun tekrar işleyeceği inancıyla hukuki mücadele sonuna kadar devam ettirilmeli ve tüm adaletsizliklerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde de değerlendirilmesi sağlanmalıdır. Haksızlık ve hukuksuzluk devam etmez, edemez. Hukuksuzlukların sonlanmasının biraz da yapılacak hukuki mücadeleyle mümkün olacağı unutulmamalıdır.

[Av.Nurullah Albayrak] 27.9.2017 [TR724]

Kürtlerden değil hatalarınızdan korkun! [Erhan Başyurt]

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Ankara, Tahran ve Bağdat başta olmak üzere uluslararası baskılara rağmen bağımsızlık referandumunu gerçekleştirdi.

Resmî sonuçlar açıklanmadı ama ön yoklamalara göre yüzde 95 ‘evet’ çıkması bekleniyor.

Kürdistan Yönetimi’nin referandum sonucundan hareketle hemen ‘Bağımsız Kürdistan’ ilan etmesi imkân dâhilinde değil.

Öncelikle bu kararı Bağdat Yönetimi ile uzun süredir çözemedikleri sorunların halli için ‘koz’ olarak kullanacaklar.

Kerkük ve bazı ilçelerin nihai statüsünün belirlenmesi, petrol gelirlerinin paylaşımı, bütçeden Erbil’in payına düşen miktarın aksatılmadan ödenmesi gibi…

Bu sorunları sulh ve diplomasi yoluyla çözememeleri, hatta daha da büyümesi halinde ‘bağımsızlık’ ilan edilmesi kaçınılmaz olacak.

BARZANİ’NİN BEKLEYECEĞİ İKİ GELİŞME!

Barzani Yönetimi’nin bekleyeceği bir diğer gelişme, IŞİD’le mücadelenin bitmesi, mültecilerin geri dönmesi olacaktır.

Özellikle ABD ve diğer Batılı ülkelerin desteği buna bağlı.

IŞİD’le mücadelenin bitmesi, Kerkük’ün nihai statüsünün belirlenmesini de kolaylaştıracaktır.

Irak Kürdistanı için en kritik meseleler şüphesiz, Suriye’de iç savaşın bitmesi ve Kürt bölgesinin nihai statüsünün belirlenmesi.

Suriye’de Kürtlerin ‘özerk’ bölge elde etmesi yönünde Şam Yönetimi’nden sıcak sinyaller geliyor.

İran’da bir Kürt Özerk Bölgesi, Suriye’de bir Kürt Özerk Bölgesi, Irak Kürdistanı’nın çevresinde bir ‘hayat sahası’ anlamına gelecektir.

Suriye Kürdistanı uzun vadeli ‘Büyük Kürdistan’ hayalini canlı tutacak, karalarla çevrili bir alandan bir gün ‘denize çıkış’ umudunu besleyecektir.

Suriye’de Kürtlerin YPG denetiminde olması Barzani yönetimiyle bir ‘farklılık’ gibi gözükse de, YPG’nin yeşerdiği zemin yıllardır üs edindikleri Kandil yani Irak Kürdistanı’dır…

KENDİNİZİ KANDIRMAYIN!

Türkiye’nin ‘beklemiyorduk, yanıltıldık’ açıklamaları sizi yanıltmasın.

Kendinizi kandırmayın!

Barzani’nin ‘Bağımsız Kürdistan’ hayali bugün ortaya çıkmadı.

Barzani Ailesi’nin yarım asırlık kesintisiz mücadelesinin kökenlerini Osmanlı döneminde bulmak mümkün.

Hiçbir zaman da inkâr etmedikleri bir hedef.

Türkiye, dış politikayı ‘popüler söylemle iç politika malzemesi yapma’ hastalığından kurtulamadığı için, ne söylendiğine değil ne yapıldığına bakın.

Irak Kürdistanı Ordusu niteliğindeki Peşmergelere Türkiye askeri eğitim veriyor.

Kürdistanı hükümet destekli Türk müteahhitler ihya ve inşa ediyor.

Bağdat’la sorun yaşayan Kürt Bölgesi’nin petrollerini de Türkiye, Irak hükümetinin tepkilerine rağmen yeni bir boru hattı inşa ederek Ceyhan’dan dünyaya pazarlanmasını aracılık ediyor.

Yani Irak Kürdistanı veya Barzani Yönetimi’nin hayat damarı, Türkiye’dir…

Peşmergelerin, hükümetin izniyle ağır silahlarla adeta şov yaparak Türk topraklarından Suriye Kobani’deki YPG (PKK’nın Suriye kolu) Kürtleri’ne yardım götürdüğü görüntüleri hatırlamayan herhalde yoktur!

Hükümetin ‘kuru gürültü’ tarzı açıklamaları, ‘havanda su dövmeleri’ ya da ‘kâğıttan kaplan’ tavırları boş kabadayılıktan ibaret!

Irak Kürtleri’nin bağımsız devlet ilan etmesi, Irak’ın bir iç işidir.

Bağdat ile Erbil arasında halledilmesi gereken bir konudur.

Tıpkı, Suriye’de Kürtlere ‘özerk bölge’ hakkı verilip verilmemesi gibi…

Hiçbirisi Ankara’yı ilgilendirmez. Kendisini etkileyen bir çatışmaya dönüşmedikçe söz söyleme hakkı da yoktur.

ROJAVA’DAN SONRA PKK NE YAPACAK?

Peki, Türkiye bu gelişmelerden kaygı duymalı değil mi?

Türkiye bu gelişmelerden tabii ki kaygı duyabilir.

Birincisi, PKK’nın üslendiği bölge yıllardır Irak Kürdistanı, yani Barzani bölgesi.

İkincisi, PKK’nın uzantısı YPG Suriye’deki Rojava Kürt Bölgesi’nin en hâkim unsuru…

Barzani’ye bunlara rağmen petrol boru hattı, Kobani’ye askeri koridor açan Türkiye bu saatten sonra endişelense de anlamsız…

‘Üç cephede savaşmamak’ için İran’da silahlı mücadeleyi durduran ve Türkiye’de silahlı saldırını düşüren PKK’nın, Suriye’de hâkim olunmasını müteakip daha sofistike silahlarla Türkiye’ye dönmesi ve yeni bir silahlı mücadeleye başlaması Ankara’nın kaygı duyması gereken husustur.

Çözüm Süreci’nde Ankara, PKK’yı oyaladığını sanırken, PKK Suriye’deki mücadeleye konsantre olmak için zaman kazanmıştı…

Kısacası hükümet, yakın süreçte ciddi hatalar yaptı ve bir gün ülke bunun ağır faturasıyla karşı karşıya kalabilir.

GÖNÜL BAĞI VE ZİHİNSEL KOPUŞTAN KORKUN!

Türkiye’nin kaygı duyması gereken husus gerçekte ne Irak’ta ne Suriye’de ne de İran’da Kürtlerin bağımsız olup olmadığı değildir.

Türkiye’nin tek kaygı duyması gereken husus kendi vatandaşı Kürtlerle gönül bağını ve zihinsel bütünlüğünü yitirmesidir.

Kürtçe’nin yeniden yasak hale getirilmesi, Kürtçe tabelaların sökülmesi, Kürtçe şarkıya suç muamelesi yapılması, Kürtçe özel eğitime izin verilmemesi…

Kürtlerin seçilmiş ve şiddet ile arasına mesafe koymuş Meclis’teki partilerinin liderlerinin ve vekillerinin tutuklanması, parti yöneticilerinin tutuklanması…

Kürtlerin yoğun yaşadığı şehirlerde seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyımlar atanması ve Kürt halkının iradesinin bir kez daha yok sayılması…

Terörle mücadele adına yeniden Kürt şehirlerinin tanklarla ve havadan saldırılarla yerle bir edilmesi, şehirlere aylarca sivillere rağmen elektrik ve su da dahil abluka uygulanması, sivil halkın zorunlu göçe tabi tutulması…

Devletin güvenlik görevlilerinin sivil Kürtlere zarar vermesine seyirci kalınması, Uludere’nin hesabının sorulmaması, silahlı insansız hava aracıyla piknikteki sivillerin öldürülmesinin üstünün örtülmesi, Tahir Elçi gibi kanaat önderlerine suikastın aydınlatılmaması…

Kürtlerin yoğun olduğu Doğu bölgelerine eğitimin ulaştırılamaması ve refahın bu bölgelere eşit yayılamaması… Fakirlik ve cehalete göz yumulması…

Evet, Türkiye gelişmelerden ciddi kaygı duymalı.

Ancak Irak’taki veya Suriye’deki gelişmelerden çok ısrarla ve pervasızca sürdürülen hatalarından kaygı duymalı.

Kendi halkına uyguladığı zulümlerden ve duyarsızlıktan korkmalı!

Irak’ta veya Suriye’de bölünmeden değil, hatalarının eseri olarak kendi topraklarındaki fikrî ve kalbî bölünmeden korkmalı!

[Erhan Başyurt] 27.9.2017 [TR724]

Yeşil sahalardan ifade özgürlüğü dersleri [Adem Yavuz Arslan]

Türkiye’den bakıp ‘Acaba Amerika Kürdistan Referandumu için ne düşünüyor?’ ya da ‘Erdoğan’ın Trump’la görüşmesi sonrası Zarrab davası veya Fethullah Gülen ile ilgili bir gelişme oldu mu?’ diye merak ediyorsanız peşinen söyleyeyim ‘suyun bu yakasında’ gündem tamamen farklı.

Sıraladığım başlıklar sadece ilgili bürokratların ajandasında yer alan konular. Yoksa siyasetin ya da medyanın gündemine girebilmiş değil.

ERDOĞAN FATURAYLA DÖNDÜ

Kürdistan Referandumu meselesinde ABD’nin tavrı Türkiye’den farklı.

ABD temel olarak zamanlamaya itiraz ediyor. Yoksa Kürdistan referandumuna teorik olarak Türkiye gibi alerjik değil.

ABD’nin önceliği IŞİD ile mücadele ve referandum tartışmalarının bu mücadeleye zarar vermesinden endişe ediyorlar. Kaldı ki Kürtler Washington’da çok popüler ve ‘sadık müttefik’ olarak tanımlanıyorlar.

Ayrıca Erdoğan’ın her fırsatta dile getirdiği ABD yönetiminin YPG’ye silah vermesi eleştirilerine kulak asan yok Washington’da.

Zarrab meselesine gelince…

Erdoğan için Zarrab her şeyden önemli. Bunun içinde kelimenin tam anlamıyla ‘her şeyi’ yapıyor. Fakat ABD’de işler Türkiye’deki gibi yürümüyor.

Yani yargı doğrudan siyasetin emrinde değil. O yüzden Zarrab uzunca bir süre daha Erdoğan’ın kâbusu olmaya devam edecek.

Gülen meselesinde de durum aynı. ABD tarafı hala ‘Gülen’in darbeyle ilişkisine dair delil’ bekliyor.

Kısacası Erdoğan’ın son ABD seferinden geriye iki şey kaldı. Korumalarının neden olduğu şiddet ve THY’nin imzaladığı 11 milyar dolarlık anlaşma.

TRUMP BİLDİĞİNİZ GİBİ

Bugünlerde Amerika yine Trump’ı tartışıyor.

Gerçi, Trump daha adaylığı döneminden itibaren tartışılıyordu fakat şimdilerde durum biraz daha farklı.

Çünkü Trump artık kendi partisinden bile sert eleştiriler alıyor. Başkanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana her hareketi olay olan Trump, geçtiğimiz Cuma akşamı öyle bir skandala imza attı ki artık katı destekçileri bile ‘yok artık Trump’ demeye başladı.

Trump, ırkçılık tartışmaları ile ünlü Alabama’da ‘beyazlara’ hitaben konuşurken siyahilere yönelik şiddeti protesto eden Amerikan Futbol Ligi (NFL) oyuncularına ‘o… çocuğu’ dedi.

Televizyonlardan canlı yayınlanan konuşmada küfreden Trump bununla da yetinmeyip ırkçılık tartışmalarını körükleyen başka ifadeler de kullandı.

ABD medyası, özellikle de sosyal medya, günlerdir ABD Başkanı’nın küfrü ve ırkçılık tartışmaları ile meşgul. Tartışmayı öncekilerden farklı kılan ise tüm spor camiasının Trump’a karşı birleşmiş olması.

TÜM SPORCULAR ‘DİZ ÇÖKMEYE’ BAŞLADI

Şöyle ki…

Amerikan Futbol Ligi (NFL) takımlarından San Fransisco 49ers’in oyuncularından Colin Kaepernick siyahlara yönelik şiddeti, ABD milli marşı çalınırken tek dizi üzerine çökerek protesto ediyordu.

Kaepernick’in sessiz başlayan eylemi Black Lives Matter (Siyah Hayatlar Önemlidir) protestolarıyla birlikte yayıldı.

Yine de ulusal çapta manşetlere çıkmamıştı.

Fakat Trump’ın bu eylemi yapan sporculara canlı yayında küfretmesi olayı gündemin birinci sırasına taşıdı.

Tartışmaya sadece futbolcular değil, basketbol ve beyzbol oyuncuları da katıldı.

Trump ile sporcular arasındaki polemiğe basketbol dünyasının starları da katılınca mesele bir anda ABD’nin bir numaralı gündemi haline geldi.

Geçen sezonun NBA şampiyonu Golden State Warriors’un yıldızı Stephen Curry’nin, Trump’ın Beyaz Saray davetine katılmayacağını açıklamasına Trump çok sinirlendi ve Twitter’dan yaptığı açıklama ile Warriors’un ‘artık davetli olmadığını’ ilan etti.

Curry ise karşı tweet’inde ‘Trump, farklı görüşteki Amerikan sporcuları ile tek tek kavgaya girerek makamının saygınlığını tahrip ediyor’ dedi.

Çok geçmeden NBA’in efsane isimlerinden LeBron James de polemiğe katıldı. James, Trump’ın açıklamasının ‘ahmakça’ olduğunu söyledi.

James ‘Beyaz Saray’a gitmek her zaman bir onurdu. Sen oraya taşınana kadar’ diye yazdı. James ayrıca Trump için ‘sorumsuz’ ‘lüzumsuz’ anlamına gelen ‘bum’ sözcüğünü kullandı.

James’in tweet’i yaklaşık 700 bin kez RT, 1,5 milyon kez de ‘like’ aldı.

Trump, NFL takımlarının patronlarından bu protestoya katılan oyuncuları kovmasını istemişti fakat tam tersi oldu. Hatfa sonu yapılan maçlarda protestolar yayılırken bazı takımların patronları bizzat sahaya inerek protestolara katıldı.

KULÜPLERDEN ‘İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ’ HATIRLATMASI

Üstelik protestolar sadece futbol liginde değil.

Beyzbol takımlarından Oakland Athletics oyuncularından Bruce Maxwell hafta sonu çıktığı maçta milli marş sırasında diz çökerek protestoya katılan ilk beyzbol oyuncusu oldu.

Trump kulüplerden protestoya katılan oyuncuları cezalandırmasını isterken Oakland takımından ifade özgürlüğüne vurgu yapan bir açıklama geldi.

Kulüp ‘Bütün oyuncularımızın anayasal haklarına ve ifade özgürlüklerine saygı duyar, destekleriz’ dedi.

Düşünsenize ülkenin başkanı kulüp sahiplerinden sporcuları cezalandırmasını istiyor. Kulüp ise resmî açıklamayla ‘biz sporcularımızın ifade özgürlüklerine saygı duyarız’ cevabını veriyor.

Peki Amerika’da giderek yayılan ve Trump’ın başını çok ağrıtacağa benzeyen ‘diz çökme’ protestoları biz Türkleri neden ilgilendirsin?

Aslında bu tartışma doğrudan bizi ilgilendiriyor.

Çünkü mesele her ne kadar Trump’ın küfrü ve spor camiasının tepkisi gibi gözükse de meselenin özü ifade özgürlüğü.

Hani demokrasinin temel şartı olan fakat Türkiye’de hiç olmayan ifade özgürlüğü.

Trump bir sporcuya küfrettiği zaman kimse kenara çekilip susmuyor. Hiçbir sporcu ‘acaba hapse atılır mıyım, kontratım iptal olur mu?’ endişesi yaşamadan fikirlerini söyleyebiliyor.

Dünyanın en büyük, en güçlü ülkesinin başkanı, spor kulüplerinden protestocu oyuncuları cezalandırmasını istiyor fakat kulüplerin cevabı ‘ifade özgürlüğüne saygılıyız’ oluyor. Medya, Başkan’ı acımasızca eleştirebiliyor.

Erdoğan’ın bir talepte bulunduğunu ve Fenerbahçe’nin hayır dediğini düşünsenize! Ya da Türkiye’de bir sporcunun ‘başkanı’ eleştiren bir tweet attığını…

Bir fikir ve ifade özgürlüğü dersi olarak Trump ile ABD’li sporcular arasındaki polemiği izlemekte fayda var.

ABD’li sporculardan alınacak dersler olduğu kanaatindeyim.

[Adem Yavuz Arslan] 27.9.2017 [TR724]

Musul nasıl kaybedildi? [Serdar Efeoğlu]

Yüz yıl önce Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi gerçekleşirken Ortadoğu’da pek çok problem yaşandı. Bölgedeki yeni devletlerin İngiltere’nin tercihi ile kurulması ve sınırlar çizilirken coğrafi, tarihi, dini ve demografik özelliklerin dikkate alınmaması, günümüze kadar devam eden sıkıntıların kaynağı oldu.

MUSUL MESELESİNİN ORTAYA ÇIKIŞI

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Musul bir vilayet olarak yönetilmekte ve Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarından oluşmaktaydı. Padişah Abdülhamit, Musul’da petrolün bulunduğunun ortaya çıkmasıyla, rezervlerin olduğu bölgeyi kendi şahsi arazisi haline getirmişti.

Bir süre sonra Almanlar imtiyaz alarak Bağdat demiryolu inşasına başladılar. Almanlara petrol arama imtiyazı da verilmişti. Bunun üzerine İngilizler de bölgeye göz dikerek imtiyaz elde etmek için girişimlerde bulundular.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin en büyük amaçlarından birisi, petrol bölgelerini kontrol altında tutmaktı. Bu durum Irak bölgesini önemli bir mücadele alanına dönüştürdü. Türk ordusu Kut’ül Amara’da büyük bir zafer kazansa da 1917’den itibaren yaşanan mağlubiyetlerle Bağdat kaybedildi. İngiliz kuvvetleri, 1918’de Musul’un güneyine kadar geldiler.

MUSUL’UN İŞGALİ

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması yapıldığında Musul ve çevresi Türk ordusunun elindeydi. İngilizler ise mütarekeye rağmen bölgeyi ele geçirmek için ilerleyişlerini devam ettirdiler. İngilizler Musul’un tahliyesini isteyince, bölgedeki Türk birlikleri Hükümetin emriyle Nusaybin’e çekildi. 15 Kasım’da ateşkes hükümlerine aykırı bir şekilde Musul işgal edildi.

Musul’un işgali, Türk kamuoyunda ciddi rahatsızlıklara neden oldu. 28 Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Milli’de, “30 Ekim 1918 tarihinde işgale uğramayan yerler” Türk toprağı olarak ilan edildi. Böylece Musul, Misak-ı Milli sınırları içinde yer aldı.

LOZAN’DA MUSUL MESELESİ

Lozan Konferansı’nda Musul meselesi önemli bir tartışma konusu oldu. Türk heyeti başkanı İsmet Paşa Musul’un tarihi, coğrafi, askeri ve stratejik yönden Türk toprağı olduğunu, nüfusun çoğunluğunun Türk, Kürt ayrımı yapılmaksızın Türk olduğunu ifade etti. Ayrıca işgalin Mondros’tan sonra gerçekleşmiş olmasından dolayı hukukî olmadığını ve Wilson Prensipleri’ne aykırı olduğunu belirtti. Hatta, “Musul’u almadan Ankara’ya dönmem” diyerek Türk tarafının kararlılığını ifade etti.
İngilizler ise Türk ve Kürt nüfusu ayrı ayrı hesapladılar ve Türklerin 66.000, Kürtlerin 455.000 nüfusa sahip olduklarını, Hıristiyanların nüfusunun da 62.000 olduğunu iddia ettiler. İngilizlere göre Bağdat’a altmış mil uzaklıktaki Musul Türkiye’ye verilirse, Irak’ın toprak bütünlüğü tehlikeye girecekti.

İngilizler Musul’un hukuksuz işgali iddiasını, ateşkesin bölgede geç öğrenildiği ve Mondros’un 7. Maddesi’nin işgale izin verdiği şeklinde savundular. Heyet başkanı Curzon’a göre zaten bu sorun bir petrol rekabeti değil, Irak sınırı sorunuydu.

Musul meselesiyle ilgili görüşmelerde diğer devletler devre dışı kalmış, genellikle Türk ve İngiliz heyetleri ikili olarak çözüm bulmaya çalışmışlardır. İngiliz heyetinin Musul konusunda çok fazla birikime sahip olması ve Türk heyetinin yetersiz kalması, Türkiye için önemli bir dezavantaj oldu. İngilizler, Türk heyetinin Ankara ile yaptığı telgraf görüşmelerinin şifresini çözdüklerinden süreci çok rahat bir şekilde yönlendirdiler.

Türk tarafı Musul’u almak için Abdülhamit’in varislerinin gündeme getirdiği miras konusuna bile sıcak baktı. İngilizler, Musul yerine Türkiye’ye petrolden pay vermeyi teklif ettiler. Konunun konferansın gidişatını tehlikeye düşürmesi üzerine, sorunun ikili görüşmeler yoluyla çözülmesini ve çözüm olmazsa Milletler Cemiyeti’ne (MC) götürülmesini gündeme getirdiler.

Lozan’a verilen arada İsmet Paşa, TBMM’yi bilgilendirirken Musul’la ilgili de açıklamalar yaptı ve Mecliste ciddi tartışmalar yaşandı. Misak-ı Milli’den taviz vermek yerine askerî harekât yapılması gündeme geldi. Ayrıca sorunun MC’ye götürülmesine karşı çıkılarak ileride burada kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye için tehdit olacağı ifade edildi.

Lozan’ın ikinci devresinde de İngiltere aynı tekliflerde ısrar etti. Sonunda iki devletin sorunu dokuz ay içinde barış yolu ile çözmeleri, bu sürede bir çözüm olmazsa MC’ye götürülmesi kararlaştırıldı.

Böylece Türkiye Musul’la ilgili kendi tezlerini kabul ettirememiş ve MC’ye hâkim olan İngiltere ile baş başa kalmıştır. Hâlbuki Türkiye, diğer devletleri de devrede tutarak aralarındaki rekabetten yararlanabilirdi.

İÇERİDE İSYANLAR VE MUSUL’UN KESİN KAYBI

Lozan’ın iki devlet tarafından onaylanmasından sonra 1924 yılında İstanbul’da görüşmeler başladı. Türk tarafı önceki tezini savunurken, İngilizler Musul’u Irak’ın bir parçası olarak gördükleri gibi Hakkâri’yi de “Nesturi yurdu” için talep ettiler. Amaçları konunun MC’ye gitmesiydi ve görüşmeler tıkanınca MC’ye başvurdular.

Bu sırada İtalya’nın Faşist lideri Mussolini, Türkiye’yi bir askerî harekâta girişmemesi için tehdit etti. Aynı dönemde 1. Ordu Komutanı Kazım Karabekir ve 2. Ordu Komutanı Ali Fuat Paşa’nın siyasi nedenlerle görevlerinden istifa etmeleri, Türk ordusu için önemli bir zafiyet oluşturdu. Türk-Yunan ilişkileri de Patrik’in sınır dışı edilmesi nedeniyle gerginleşti. Bu sırada Nesturiler Hakkâri Valisi’ni pusuya düşürerek isyan ettiler. Bütün bunlar, Türkiye’nin Musul sorununun gündemde olduğu sırada ne kadar büyük problemler yaşadığını göstermektedir.

Milletler Cemiyeti, bir komisyon vasıtasıyla çalışmaları başlattı. Komisyonun incelemelere başladığı sırada Türk ve İngiliz kuvvetleri arasında zaman zaman çatışmalar yaşandığından MC tarafından “Bruxelles sınırı” denilen bir sınır belirlendi.

13 Şubat 1925’de ise Şeyh Sait İsyanı çıktı. İsyancıların güneydoğuyu tehlikeye düşürmesi, Türkiye’nin askerî harekât seçeneğini tamamen sona erdirdi. Komisyon ise Bruxelles Hattı’nı doğal sınır kabul ederek Kürtlere bazı imtiyazlar verilmesi şartıyla Musul’un Irak’a bırakılmasını teklif etti.
MC bu kararı onayladı. Türkiye’de bu kez de Sason isyanı başladı. Türkiye ise MC’nin kararını kabul etmese de askerî harekât yerine İngiltere’den mali talepler de bulundu. Bu sırada da Ağrı İsyanları çıktı.

Sonunda Türkiye, İngiltere ve Irak arasında 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara Antlaşması yapılarak sorun çözüldü. Buna göre Türkiye, Bruxelles Sınırı’nı bölgedeki petrolden alınacak verginin yüzde 10’unun yirmi beş yıl süreyle kendisine ödenmesi şartıyla kabul etti. Böylece Musul’un Irak’a ait olduğu onaylandı.

Birçok kaynakta Türkiye’nin parayı bir defada alarak hakkından vazgeçtiği belirtilse de bütçeleri inceleyen Hikmet Uluğbay bunun doğru olmadığını; ilk ödemenin 1931’de yapıldığını, Türkiye’nin on sekiz yıl süre ile para aldığını, 1952 ve 1953’de ödeme yapılmadığını ve 1955’deki ödemeden sonra da para alınamadığını tespit etmiştir. Hatta 1986’ya kadar bütçede “Musul petrolleri alacağı” olarak bir kalem yer almış, Türkiye antlaşmadan doğan payını da tam olarak tahsil edememiştir.

On yıl süre ile geçerli olan Ankara Antlaşması, 1936’da Türkiye ve Irak arasında yapılan bir anlaşma ile süresiz olarak uzatıldı.

‘YALNIZ BİR TÜRKİYE’ NE YAPABİLİR?

Bugün Kuzey Irak’ta yapılan referandumla “Musul” yine Türkiye’nin gündeminde yer alıyor. Çıkarılan tezkere ile ve askeri tatbikatla Barzani yönetimine gözdağı verilerek bağımsızlık süreci engellenmeye çalışılıyor.

Hükümetin söylemlerine bakınca askeri seçeneğin de masada olduğu anlaşılıyor. Ancak 15 Temmuz sonrasında büyük bir tasfiyeye uğramış, bütün sistemi alt üst olmuş, moral olarak çok kötü durumda bulunan bir ordunun böyle bir harekâtta başarı şansı çok az gözüküyor.

Olası bir harekâta diğer devletlerin nasıl bir tepki vereceklerine 1924–1926 dönemine bakarak bir cevap bulunabilir. O yıllarda Türkiye’nin içeride çeşitli problemlerle karşı karşıya kalması, bugün de benzer olayların yaşanabileceğini akla getiriyor.

AKP iktidarının büyük iddialarla başlayıp Süleyman Şah Türbesi’ni taşımayı “zafer” olarak yansıttığı Suriye politikası dikkate alındığında, Musul sürecinden bir sonuç almasının zorluğu anlaşılıyor. Yıllardır takip edilen yanlış politikalarla siyasi yalnızlığa düşen Türkiye’nin dünyadan destek alması da mümkün gözükmüyor. Bütün bunlar, Türkiye’nin yüz yıl öncesinden daha avantajlı bir durumda olmadığını ve sürecin zorluğunu gösteriyor.

Kaynakça: E. Kısıklı, “Yeni Gelişmeler Işığında Musul Meselesi”, AÜ TİT Dergisi, S. 24; B. Şimşir, “Musul Sorunu ve Türkiye-İngiltere-Irak İlişkileri”, ATAM Dergisi.

[Serdar Efeoğlu] 27.9.2017 [TR724]