Saray’a yakın durma hamlesi pahalıya patladı: Alman ortağı Doğan Medya’yı terk ediyor [Semih Ardıç]

Hürriyet, Posta ve Fanatik gazeteleri, CNN Türk, Kanal D ve TV2 televizyon kanalları ile dijital platform hizmeti sunan D Smart’ın patronu Aydın Doğan’ı yabancı ortakları terk etmeye başladı. Doğan Yayın Holding’in yüzde 10’una 2008’de ortak olan Alman medya devi Axel Springer, Türkiye’den ayrılmaya karar verdi.

Kulislerde hiç geçmeyen bu karar Doğan için tam bir sürpriz. İçeride başı dara düştüğünde yabancılarla kurduğu ortaklıklar Doğan için paratoner oluyordu. Ortakları üzerinden beyne’l–milel (milletlerarası) baskı gruplarını harekete geçirebiliyordu. Şimdi bu kozunu kaybediyor.

Axel Springer CEO’su Mathias Doepfner’in Türkiye’deki gelişmeleri ‘oldukça endişe verici’ diye nitelemesi ve basın özgürlüğünün çiğnendiğini belirtmesi ayrılık kararının maddi kâr/zarar hesabıyla yapılmadığı gösteriyor. Doepfner, Türkiye’ye yeni yatırım yapmayacaklarını ve Doğan Yayın Holding’de kalan paylarını satacaklarını kaydetti. Bu sözlerin “Geldiğimize pişman olduk, geri dönüyoruz.” demekten ne farkı var?

MEDYA İMPARATORU AXEL’İN AYRILIK MESAJI

Axel Springer, Almanya’nın en büyük gazete ve üçüncü büyük dergi yayıncısı ve Avrupa’nın önde gelen medya kuruluşlarından biri… Çatısı altında BILD ve WELT gibi önemli markalar

bulunuyor. 180’den fazla gazete ve dergi, değişik ilgi grupları ve bilgi ihtiyaçlarına hitap eden 50’den fazla internet girişimi ve TV-radyo iştirakleri ile 35 ülkede faaliyet gösteren Axel Springer’ın senelik cirosu 3 milyar Euro’yu aşıyor. Grup, 10 binden fazla gazeteciyi istihdam ediyor.

Böylesine itibarlı bir medya imparatorluğunun Aydın Doğan’ı terk etmesi Türkiye’nin giderek bozulan imajıyla irtibatlandırılacak. Fransız Total’in, Avusturyalı enerji devi OMV’nin bavulunu toplamasından daha fazla konuşulacak bir ayrılık kararı bu.

Medyanın en önemli sermayesi iyi yetişmiş gazetecilerden. Entelektüel sermayeyi tartacak terazi icat olunmadığına göre bu sahaya yatırım yapanların müspet veya menfi kararlarının yansıması diğer sektörlerden çok daha önemli olacaktır. Axel’in vedası hâlâ Türkiye’ye gelmeyi düşünen yatırımcı kaldı ise onları da fikrinden caydıracaktır.

DOĞAN DİRENSEYDİ KAHRAMAN OLURDU

Doğan Grubu’nun hukuksuzluklarla mücadele etmek yerine Saray’a kapıkulu olması medyayı tek sese indirgedi. Koza İpek Medya, Zaman ve Samanyolu grupları zorbalıkla kapatılınca yalpa yapmasına rağmen Doğan Medya, muhalefetin son kalesi olarak görülüyordu. Aydın Doğan’ı SPK üzerinden köşeye sıkıştıran Saray bütün grubu teslim aldı.

Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ’ın ortalığa saçılan e–postaları gösterdi ki Doğan Grubu Saray’ın sözünü artık emir telakki ediyor. Özel hayatlarını bile Saray’ın gözüne girecek biçimde yeniden düzenliyorlar. Editoryal bağımsızlık ve objektifliğin yerini hükümeti memnun etme telaşı almış. Gazeteciliği üç kuruşluk menfaate sattılar.

Neymiş efendim! 200’e yakın gazeteci hapse atılmış, akademisyenler, hâkim ve savcılar, öğretmenler Keyfî Hükümet Kararnamesi (KHK) ile işsiz bırakılmış, holdingler gasp edilmiş, memleket günden güne iç savaş atmosferine sürükleniyormuş… Eşi görülmemiş zulüm ve haksızlıklar Doğan Grubu’na hikâye gibi geldi. Milyonların acısını görmezden geldiler. Otoriterliğe alkış tuttular. Oysa Doğan, bedel ödemeyi göze alıp direnseydi demokrasi kahramanı olabilirdi.

Doğan bu zilleti sona erdirmediğine göre halinden memnun. O böyle bir intiba uyandırsa da dünya çapında yayın yapan ortakları, ilkesizliğe, gazetecilerin hapse atılmasına tahammül edemez. Alman ortağın tavrını sadece malî sebeplerle izah etmek eksik ve hatalı tahlil olur. Kararın açıklandığı tarih kadar CEO Doepfner, seçtiği kelimelerle Türkiye’de ifade hürriyeti kalmadığının altını çiziyor.

CNN DE ORTAKLIĞI BİTİREBİLİR Mİ?

Almanların sürpriz vedasından bahsetmişken okyanus ötesindeki ortak ne düşünüyor acaba? Aydın Doğan’ın CNN International’ın sahibi Time Warner ile ortaklığı da yakında bitebilir mi? Amerikalı ortak, sözleşmeyi feshetmek için Almanlar kadar acele etmese de CNN Türk’ün CNN’in yayın ilkelerinden hızla uzaklaşmasını uzun müddet sineye çekmeyebilir.

Ahmet Hakan Coşkun’un Cem Küçük’ten aldığı talimatları kusursuz tatbik ettiği Taraflı Bölge programı CNN’in yayın ilkelerinin semtine yaklaşamaz. Diğer haber programları hakkında da aynı eleştiri yapılabilir.

Düne kadar kazançlı gibi görünen Türkiye yatırımı son dönemde para getirmediği gibi itibar kaybına sebebiyet veriyor. Alman Axel Springer’i Time Warner takip edebilir.

CNN’in “Doğan ile devam mı, tamam mı?” kararında Amerika’da devam eden Başkanlık yarışından kimin galip çıkacağı da tayin edici olacaktır. Donald Trump, haftaya tamamlanacak seçimde Hillary Clinton’ı geride bırakırsa Doğan Grubu, vakit kazanacaktır. Ne de olsa isminden de anlaşılacağı üzere İstanbul Mecidiyeköy’ün yeni gökdelenlerinden Trump Tower’da bay Trump ile ortaklıkları var.

Aydın Doğan’dan kopan küresel ortaklardan bahsettim. Bunu bütün iş âleminin en ciddi meselesi olarak mütalaa edebilirsiniz. 2003–2010 arasındaki AB reformları, demokratikleşme adımları, askerî vesayetle mücadele ve hızlı kalkınma rüzgârıyla gelenler bugünlerde faşizm kasırgasına yakalanmamak için bavulunu toplayıp kaçıyor.

İŞ İKLİMİNİ BİZZAT HÜKUMET KÖTÜLEŞTİRDİ

Nice büyük patron da Aydın Doğan gibi terk edilmenin inkisarını yaşayarak tecrübe edecek.

İş adamlarının yüzleşeceği tablonun ne gibi neticeleri olacağını merak edenlere cevabı ben vermeyeceğim. Her fırsatta ABD karşıtı gibi görünseler de kapalı kapılar ardında ABD’li muhataplarına temenna edenlere Beyaz Saray mahreçli bir iktibas yapayım..

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Anthony Blinken, Türkiye’nin demokrasi ve hukuktan uzaklaştığına dikkat çekerek, “Yetkililer demokratik kurumları tehdit ediyor görünen adımlar attıkları ya da açıklamalar yaptıklarında biliriz ki iş iklimi kötüleşir. Yargının ve düzenleyici kuruluşların bağımsızlığından taviz verildiğinde yatırımcılar uzak durma eğilimine girer. Delil standartları muğlak ya da şeffaf olmadığında tüm vatandaşlar adalet kurumlarına inancını yitirir.” diyor.

Devamında gazetelerin kapatılmasından duyduğu rahatsızlığı net bir dille ortaya koyuyor: “Basın kuruluşları kapatıldığında, ifade özgürlüğü kısıtlandığında ve sesler bastırıldığında inovasyona da aynısı olur. Girişimcilik kültürü, vatandaşların arzularının peşine düşebilecekleri, görüşlerini dile getirebilecekleri, fikirlerini hayata geçirebilecekleri şekilde hak ve özgürlükler temeli olmadan neredeyse mümkün değildir.”

Kurşun gibi ağır bu sözlere Hariciye vekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun cevabı ne olacak?

Semih ARDIÇ, 4.11.2016 /TR724

Bu zulme son verin! [Erhan Başyurt]

Deniliyor ki, ‘Mağdur edebiyatı yapmayın!’… Deniliyor ki, ‘Mağdur edebiyatı yapan haindir!’… Peki, yüzbinlerce mağdurun hakkı ne olacak?

Masum insanlara yok yere uygulanan zülüm karşısında sessiz ve seyirci kalamayız. Hak güçte değildir, güç haktadır… Hakkı tutup kaldırmak her insanın vazifesidir.

***

Kimse iktidara, ‘suçluları yargılamayın’, ‘filancalara dokunmayın’ demiyor. Suç varsa, ceza haktır. Hukukun üstünlüğü temel esastır. Sorun, iktidarın ‘suçun şahsiliği’ temel ilkesinden vazgeçmesi ve zulme başvurmasıdır.

Birisi suç işlediyse, ceza sadece o şahsa verilir. Suçluyu cezalandırmak için, masumlara zarar verilemez. Bir gemide 99 cani olsa, 1 masum olsa o gemi masum insanın varlığı nedeniyle cezalandırmak için batırılamaz.

Oysa iktidar yüz bin kişilik bir gemide sadece bir kişinin suçlu olma ihtimaline binaen toplu cezalandırma yapıyor ve zulme başvuruyor.

***

İkincisi, suç sadece işleyene aittir. Hiçbir yakını, anası, babası, oğlu, kardeşi, yakınları bundan sorumlu tutulamaz.

İlkel kabileler gibi, ‘Abini yakalayamadık, seni tutukluyoruz’, ‘Eşini bulamadık, senin de pasaportunu iptal ediyoruz’, ‘Oğlunu yakalayamadık, o gelene kadar seni içeri alıyoruz’, ‘Babanı yakalayamadık, seni rehin alıyoruz’, ‘Eşin zanna dayalı tutuklandı, seni de işten atıyoruz’ gibi ne hukukta ne de dinde yeri olmayan uygulamalara başvurulamaz.

Başvurulursa, bugün iktidarın yaptığı gibi tereddütsüz ve açık bir zülüm olur. Masumlara zülüm edildiği için de mağdurlar doğar. Bunları dile getirmek ‘ihanet’ değil, dile getirmemek ‘dilsiz şeytan’ olmaktır.

***

Üçüncüsü, yine en temel bir insan hakkı olarak, ‘Suçu kesinleşen kadar, herkes masumdur’…

Yani, bir insanın tutuklu yargılanması, ‘sanık’ olması, onun suçlu olduğu anlamına gelmez. Ne zaman ki mahkum olur, hakkında hüküm kesinleşir, hukuken o zaman suçlu olur.

İktidar ise, kumpas kurduğu ve iftira attığı insanlara, sanki hukuken ‘mahkum’ olmuşlar gibi muamele ediyor. Devletteki görevinden ihraç ediyor, maaşını kesiyor, mallarına el koyuyor. Oysa bunların hiçbirini yapmaya hakkı olmadığı gibi, en fazla ‘tedbir’ uygulayabilir. Bu da, şahıs hakkında hüküm kesinleşinceye kadar geçerlidir.

Oysa hükümet, hüküm kesinleşince bile şahısların görevlerine dönmesini engelliyor. Yargı yoluna başvurmasını engelliyor. Daha yargılama bile başlamadan allarına el koyuyor ve TMSF üzerinden satış süreci başlatıyor.

Yine bir şirkette, bir ortağın iftiralarla suçlanması nedeniyle, tamamına el koyup diğer ortakları da mağdur ediyor. Peki, şahıs yargı süreci sonunda beraat ederse, gaspedilen haklarını nasıl geri vereceksiniz? Mağduriyetini nasıl gidereceksiniz? Ailelerine ve şahsa yaşattığınız zulmü nasıl telafi edeceksiniz?

Bu zülüm değil de nedir? Aklı başında hiç kimse bu zulmü savunamaz, görmezden de gelemez.

***

Deveye sormuşlar, ‘Boynun niye eğri? diye, ‘Nerem doğru ki…’ diye cevap vermiş.

Bu misalde olduğu olduğu gibi, hükümetin son dönem uygulamaları arasında neredeyse ‘doğru’ tek bir uygulama yok. İşkence geri döndü, savunma hakkı ihlal ediliyor ve adil yargılama yapılmıyor… Bir de, yasal uygulamalar üzerinden suç üretiliyor.

Her şeyiyle devletin denetiminde ve yasal izinle faaliyet gösteren okullara çocuklarını gönderdiği, bankaya para yatırdığı, sendikaya üye olduğu, Kültür Bakanlığı bandrollü kitap okuduğu, indirilmesi yasal olan sosyal ağları kullandığı, yayını ve satışı yasal olan gazetelere abone olduğu, yasal yardım toplayan insani yardım kuruluşuna bağış yaptığı için masum insanlar suçlanıyor, ihraç ediliyor, gözaltına alınıyor, işkence ediliyor, tutuklanıyor.

Adalet bunun neresinde… Bu kuruluşlarda yasadışı bir faaliyet varsa, onu yapanlar tespit edilip, adil yargılanır ve cezalandırılabilir. Vatandaşın devletin yasal izninde olan hususlarda attığı adımlar sonradan suç ilan edilemez.

Kırmızı Işık’ta geçmek suçtur. İktidar ise, Yeşil Işık’ta geçenlerleri suçlu ilan edip, suç uydurup, cezalandırma yoluna gidiyor. Bu her yönüyle zülümdür. Aksini iddia etmek, zulme ortak olmaktır.

Ve unutmayın, Allah, ‘Zulme meyil etmeyin, ateş size de dokunur’ buyuruyor Kur’an-ı Kerim’de… Bu zulme son verin. Yoksa zulmünüzde boğulursunuz…

Erhan BAŞYURT, 4.11.2016 /TR724

15 Temmuz’dan sonra TSK’nın ‘savaş kapasitesi’ ne durumda? [Göksel İlhan]

Günümüzde yeni nesil savaşların yaşandığı bir döneme girmiş bulunmaktayız. Savaş ile barış dönemlerinin ayırt edilemediği, mücadelelerin sadece cephelerde gerçekleşmeyip siberden uzaya kadar pek çok alana yayılabildiği, militer güçlerden çok paramiliter, terörist unsurların ve de ülkelere müzahir uzantılarının asimetrik olarak aktif bir şekilde kullanıldığı ‘Hibrit Savaş’ dönemleri yaşanmaktadır.

Hibrit savaş ustası olarak Rusya

Bu kavramın duyulması çoğunlukla Rusya’nın son yıllarda uyguladığı harekâtlar sayesinde olmuştur. Rusların gerek Ukrayna ve Gürcistan’a müdahaleleri, gerekse de Estonya’ya yapılan siber saldırıları hibrit savaşın en belirgin örneklerindendir.

Türkiye’de ise 17-25 Aralık’ta suç üstü yakalanan iktidar çevresi, kendilerine ait suçları tersine kullanarak, önce devlet yapı ve bürokrasisinde, 15 Temmuz sonrasında ise Erdoğan’a rağmen ülkeyi Suriye ve Irak maceralarından uzak tutan TSK’da, düşman uzantılar gösterilmeden, müzahir unsurlar kullanılarak bu türlü bir ‘hibrit harekât’ gerçekleştirmiştir.

Gülenciler ortak düşman

Hedefi Türkiye’nin bekâsı olan bu kusursuz operasyonla alakalı bir diğer kritik nokta da, ortak düşman bulunmada gösterilen maharettir. Erdoğan ve Ergenekon-Balyoz ekibinin hınçları çok iyi organize edilmiş, Gülencilerin ortak düşman olarak algılanması ve geliştirilmesi sağlanmıştır.

Gezi, 17/25 Aralık olayları ile 15 Temmuz arasındaki ilk safhada asıl hedef “Emniyet, Yargı ve Ekonomi Bürokrasisi” oldu. Buradaki bürokratik unsurlar, 17 Aralık’ta Erdoğan’ı suç üstü yakalayınca tarihi fırsat da kendiliğinden geldi. Ergenekon-Balyoz ekibinin affedilmesi ve Perinçek’in kutsanması karşılığında Perinçek ekibi kimi zaman örtülü kimi zaman açıktan, “suçlarını çok iyi bildikleri ve arşivledikleri” Erdoğan’ın Gülenciler üzerinden devletin özellikle yargı, polis ve ekonomi bürokrasindeki yetişmiş kadroları tasfiyesine destek verdiler.

Bürokraside tasfiyelerden sonra

Nihayetinde “yargı” ayağında sadece Perinçek ekibiyle bulundukları yerlere katakulli ile gelmiş ve gerektiğinde ekarte edilmeleri çok kolay olan tecrübesiz ve genç AK-MİLİTANLAR kalmıştır.

Emniyet bürokrasisinde durum farklı sayılmaz. Bir nüansla; emniyet bürokrasindeki Perinçek ekibi tekrar aktif hale geldi ancak, Erdoğan polisteki boşluğu Osmanlı Ocakları ve SADAT başta olmak üzere yıllardır üzerinde çalıştıkları paramiliter grupların ‘IŞİD kafalı’ ekipleri ile hızlı bir şekilde doldurmayı başardı. Şu anda akıl almaz işkenceleri yapan da bu iki grubun adamlarıdır.

Ekonomi bürokrasine gelince; tüm bağımsız denetim kurumlarındaki bürokratlar önce itaat edenlerle değiştirildi, sonra bu bağımsız kurulların ya yetkileri ellerinden alındı ya da görevlerine son verildi. Bugün artık Erdoğan ‘faizi indir’ dediğinde indiren, ‘yükselt’ dediğinde yükselten yeterliliği tartışmalı ancak itaati tescilli bir Merkez Bankası Başkanı var.

Sırada TSK vardı

15 Temmuz sonrası ikinci bölümde ise; hedef olarak TSK seçilmiş ve yeniden dizayn edilen yargı ve afla geri dönen Ergenekon-Balyoz ekibinin hınçları da kullanılarak icra edilen asıl taarruz çok daha ağır ve dehşetli sonuçlar vermiştir.

TSK’ya yapılan asıl taarruzda, bir ‘darbe tiyatrosu’ (tankla sokağa çıkma, sivillerin ölümü vs. bir yana sonrasında olayların akışı itibariyle bir tiyatro seyretmekteyiz adeta) ortaya koymuş ve bu sayede tek bir kurşun dahi atılmadan TSK’nın 200’e yakın generali, pek çok savaş pilotu ve eğitimli kurmay subayı, kendini bu ordunun başkomutanı zanneden biri tarafından 3 ay gibi kısa bir sürede tasfiye edilmiştir. Herhangi bir silahlı mücadeleye bile girse, bu kadar kısa sürede bu kadar çok kayıp vermeyecek olan TSK, yapılan propagandanın aksine hainlerden temizlenerek güçlenmemiş, tam tersine zayıflatılmış ve ülke bir işgale veya iç savaşa hazır hale getirilmiştir.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında 27 Temmuz, 30 Temmuz, 2 Eylül, 7 Eylül ve 3 Ekim tarihlerinde yaşanan beş ihraç dalgasıyla TSK’da görevli binlerce subay ve astsubayın silahlı kuvvetlerle ilişikleri kesildi.

TSK’nın muharebe etkinliği ne durumda?

Peki bu ihraçlar, AKP hükumetinin misakı milli sınırlarını ve Lozan barış antlaşmasını tartışmaya açarak ülkeyi zorla Suriye ve Irak bataklığına sürüklediği günümüzde TSK’nın muharebe etkinliğini nasıl etkilemektedir?

Hatırlanacağı üzere; 15 Temmuz darbe girişimi öncesi TSK’da, üst yönetim başta olmak üzere genel olarak AKP hükumetinin Suriye’ye girme macerasına karşı kuvvetli bir direniş mevcuttu. Çünkü etkin bir hava gücü olmamasına karşın, bu ülkenin envanterinde çok miktarda bulunan ve kimyasal başlık da taşıyabilen satıhtan satıha (SSM) füze sistemleri yanında hava kuvvetlerimiz için tehdit oluşturabilecek satıhtan havaya (SAM) füze sistemleri; etkin füze savunma ve elektronik harp sistemleri olmayan ülkemize tehdit oluşturmaktadır.

Hatta darbenin hemen sonrasında darbeyi önlemeye çalıştığı Genelkurmay Başkanlığı’nın resmi açıklamasıyla sabit olan Orgeneral Akın Öztürk’ün harp akademileri ziyaretinde “Eğer bir gün vatan haini ilan edilirsem bilin ki Suriye’ye gireceğiz” dediği iddia edildiği üzere TSK’da hükumetin ülkenin bekasını tehdit eden uygulamalara karşı çıkan veya çıkabileceği değerlendirilen ‘omurgalı’ tüm personel vatan haini ilan edilerek tasfiye edilmiş/edilmektedir.

Halihazırda TSK’nın beyni niteliğindeki seçkin kurmay kadro, darbe senaryosu sonrası büyük oranda tasfiye edilmiş ve yerlerine Rusya yanlısı Ergenekon-Balyoz (Perinçek ekibi) ve IŞİD zihniyetine yakın isimler konulmaktadır. Ancak gariptir ki şu anda cüzzamlı muamelesi yapılan az sayıda kurmay subay, devam eden harekatların sekteye uğramaması için kuvvet karargâhları ve harekat merkezlerinde istihdam edilmektedirler.

‘Cüzzamlı’ personel görev başında

Diğer taraftan ‘ölürse şehit kalırsa terörist’ anlayışıyla harekata katılan birliklerin başlarında da görevlendirilmektedirler. Kurmay subaylar yerine atanan yeni personel genelde tecrübesiz, eğitimsiz, liyakatsız ve dahası kendi menfaatlerini ön planda tutan özelliklere sahiptir. Örneğin eğitimli personelin tasfiye edilmesi sonrası boşalan ve maddi menfaat ve turistik gezi kapısı olarak gördükleri yurtdışı görevleri için sırada bekleyen bu tip personelden halihazırda Trakya’da bulunan birliklerin Gaziantep’te görevlendirilmesi üzerine bu birlikte görev yapan 15 subay istifa etmiştir.

Bu kadrolar kaynaklı ülkeyi bekleyen ve belki de bunların mesleki olarak başarısızlığından da daha tehlikeli olan gelişme ise gözü dönmüş bu iki ekibin birbirlerini hazmedemeyip ülkeyi kan gölüne çevirmeleri olacaktır.

Göksel İLHAN, 4.11.2016 /TR724

Cumhuriyetçiler FETÖ dedikçe, gözaltı emrini verenler seviniyor [Ali Mirza YAZAR]

Malum, Cumhuriyet gazetesinin yönetici ve yazarları gözaltına alındı. Bir kısmı FETÖ’ye yardımdan, bir kısmı PKK’ya yardımdan, bir kısmı hem FETÖ’ye hem de PKK’ya yardımdan üstelik. Savcılığın ‘delil’ diye ortaya koyup hâkimin de “Olur tabi gözaltına alın” demesine sebep olan ifadeler, Kafka’nın bile aklına gelmeyecek absürtlükte.

Memleketin en eski gazetesi Cumhuriyet’e polislerin böyle girip gözaltılar yapması haliyle memleketteki az insanda kalan “basın özgürlüğü” duygusunu depreştirdi. Vatandaşlar Cumhuriyet’in önüne dayanışmaya gittiler. Çok güzel kareler çıktı ortaya.

Gelgelelim, OdaTV’den Barış Pehlivan ilginç bir haber düşürdü piyasaya. Meğerse Cumhuriyet gazetesine baskını talep eden Cumhuriyet Savcısı Murat İnam, daha önce Cemaat sebebiyle soruşturma geçirmiş. (Selam Tevhit dosyasında adı geçen İnam’la birlikte Sulh Ceza Hâkimi Bekir Altun’un da adı geçiyordu ama problem olmadı). Haklı olarak gazeteci Pehlivan soruyor: FETÖ’ye yardımdan suçlanan gazeteciyi FETÖ’cü olmakla suçlanan savcı nasıl soruşturur?

İnsan içten içe, Barış Pehlivan’ın kulağına bu bilgiyi kaçıranlar, maksatlı olabilir mi diye düşünüyor.

Eğer tek derdimiz bu olsa, gayet güzel bir soruydu. Lakin şu ortamda bu sorunun hizmet edeceği tek şey var, o da meseleyi basın özgürlüğünden alıp kutuplaşmacı siyasetin cenderesine atmak. Nitekim önce Mehmet Şimşek, ardından Bekir Bozdağ bu iddiayla ilgili hayli pozitif yorumlar yaptılar. Belli ki, ikisinin de işine geldi bu durum.

Aslında bu yanlış ilk günden beri yapılıyor. Cumhuriyet taraftarları, kendilerini anti-Cemaat olarak kodlayarak davayı kamu vicdanında içi boş ilan ettireceklerini düşünüyor. Normal bir ülkede, normal bir zamanda bu olabilirdi.

Ancak Erdoğan’ın muhalefetten istediği tam da bu, her meselede FETÖ konuşulsun, gündemde hep FETÖ kalsın. Çünkü ülkeyi FETÖ diye konuşa konuşa bu hâle getirdi, FETÖ diye diye gücüne güç kattı. Her türlü yasayı çiğneme yetkisini, ‘hukuk içinde’ deyip hukuku yerle bir etme, devleti komple dağıtma becerisini FETÖ diyerek elde etti.

Elbette Erdoğan da ister ki sabah akşam FETÖ konuşulsun, her meselede bir FETÖ’den bahsedilsin. Halbuki faşizm gümbür gümbür geliyor, Cemaat’in yerinde yeller esiyor. Böyle bir ortamda tartışmayı FETÖ’ye çekmek, faşizmin ekmeğine yağ bal sürmektir.

Muhalefet, her şeyi becerdi, bir muhalefet etmeyi beceremedi.

Ali Mirza YAZAR, 4.11.2016 /TR724

Darbe komisyonunda İlker Başbuğ’a sorulmayan sorular [Erman Yalaz]

Merhum Mehmet Ali Birand, meşhur ‘borulu brifing’te kendisine İlker Bey dediği için fırça yemişti. Muhtemelen yazdığımız sorulara da kızacak, ancak tarihe not düşme görevimiz var. Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ, dün TBMM 15 Temmuz darbesini araştırma komisyonuna konuştu. İki saati aşkın kısmın çoğunluğu kendi sunumu. Sorulara çok yer kalmadı denebilir. Sağolsun CHP’li Sezgin Tanrıkulu’nun Periscope yayını sayesinde Paşa’yı kelimesi kelimesine takip etme imkanı oldu.

Gelelim ne dediklerine…

Paşa, kitaplarını sundu önce heyet şöyle bir gerindi, rahatladı. Sonra yeni bir şey anlatacağımı düşünmüyorum ama deyip, önceki konuşmalarına atıfla 15 Temmuz’u hizmet hareketine, cemaate, ordu ve devletin içindeki yapılanmalara bağladı. Sivil bir yapıya silahlı terör örgütü, dedi, sicilini unutarak. MİT’in yapısının değiştirilmesini istediğini, başarılı olamadığını, bunun yine de yapılması gerektiğini, cemaatin sosyal bir gerçeklik olduğunu ancak tehlikeli olduğunu ilettiğini ancak baştakilerin anlamadığını anlattı kendi inancıyla… Çelişkilerine, kendi döneminin darbeci ruhuna, eylemlerine hiç dokunmadı. Ama bir kaç yerde açık verdi, hatta bazı şeyleri ağzından kaçırdı.

Komisyon başkanı  Reşat Petek bu konuları hatırlar diye düşünmüştüm ama sanırım iyi bir hafıza kaybı var kendisinde. Ziyanı yok. Darbe Komisyonu zaten darbeyi ve aktörlerini ortaya çıkarma derdinde değil. Suçlama yapalım kafi diyor. Başbuğ göreve gelmeden ve geldikten sonra ülkede yaşananları bir hatırlayalım ve soralım darbe komisyonu üyelerinin yerine İlker Bey’e.

1- E-MUHTIRA İLE MECLİSİ VE SİYASETİ ORTADAN KALDIRMA AMACI MI GÜTTÜNÜZ?

Tarihe e-muhtıra olarak geçen ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini durduran 27 Mayıs 2007 tarihli geceyarısı muhtırasını dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ile birlikte KKK komutanı olarak siz mi hazırladınız? Siyasete ve Meclis iradesine doğrudan müdahale anlamı taşıyan muhtıradaki payınız ve sorumluluğunuz ile ilgili neler söylemek istersiniz?

2- AK PARTİ KAPATMA DAVASI VE BAŞÖRTÜSÜNE ÖZGÜRLÜK YASASI İPTAL TALİMATLARINI SİZ Mİ VERDİNİZ?

4 Mart 2008 günü saat 17.00’de 06 LLU 81 plakalı mavi-siyah Mercedes ile siz Kara Kuvvetleri Komutanı iken komutanlığa gelen dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt ile yaptığınız gizli görüşmede neler konuşuldu?

AK Parti kapatma davası ve türban konusuyla (üniversitelerde başörtüsü serbestisi getiren anayasa düzenlemesinin iptali) ilgili bir şeyler konuşmuş olabilir misiniz? Bir saat 15 dakikalık görüşme ile yargıya müdahale ederek AK Parti’yi kapatma sürecini hızlandırması için Paksüt aracılığıyla dönemin yüksek yargısından bir talepte bulundunuz mu?

Kameraları neden kapattınız, koridorlar ve komuta katı neden boşaltıldı, ziyaret neden gizlendi? Görüşmede başka kimler vardı?

3- HÜKÜMETİ BİTİRME EYLEM PLANI TALİMATINIZI ANLATIR MISINIZ?..

Komisyonda konuşurken ‘MİT’ten bize Kurdoğlu Cemaati dışında bir yapıya dair bilgi gelmedi’ diye hayıflandınız. İpucu verdiniz. İçinde Kurdoğlu Cemaatine yönelik eylem planlarının da bulunduğu AK Parti ve Güleni Bitirme Planı diye maruf, 12 Haziran 2009’da Taraf gazetesinin başarısıyla ortaya çıkarılan Genelkurmay Harekat Dairesince hazırlanan hükümeti ve Gülen Cemaati’ni bitirme amaçlı  psikolojik harp ve eylem planının hazırlanması talimatını siz mi verdiniz?

4- BİTİRME PLANINDA SIRA AKP’YE GELDİ Mİ?

Planın “İcra” bölümünde ‘Laik düzeni yıkıp İslam devleti kurma hayalindeki AKP hükümeti ve Gülen grubu başta, dini oluşumların faaliyetlerine son vermek için çalışılacaktır.’ dediniz. AKP-Erdoğan rejiminin 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet sürecinde içine düştüğü durumdan yararlanarak bu planı son 3 yılda hızlandıran projede bir katkınız var mı? 2009’da hazırladığınız harekat ve yok etme planı işliyorsa, Cemaati de bitirdik diyorsanız, sıra AKP’ye gelmiş midir?

5- SİLAHLI TERÖR ÖRGÜT İLAN EDEBİLMEK İÇİN HANGİ TUZAKLARI KURDUNUZ?

Bugün silahlı terör örgütü diye yaftalamaya çalıştığınız Hizmet Hareketini daha o günkü eylem planında, “Gülen cemaatinin, Işık Evleri baskınlarında bulunması sağlanacak silah ve mühimmat sayesinde, Fethullahçı Silahlı Terör Örgütü olarak yargılanması sağlanacak” ibareleri yer alıyordu.

15 Temmuz öncesi ve sonrası Cemaati yok etme planı kapsamında suça bulaştıramadığınız hizmet yapısını darbenin içine çekerek ya da darbe senaryosuyla yok etme planı uygulanıyor bugün. Cemaat terör örgütü yalanı ile 40 bine yakın sivil insan tutuklu 100 bin kişi işten atılmış, 160 medya organı kapatılmış, yüzlerce işyerine el konulmuş durumda.

Sizin planınız ile bugün uygulanan aynı mı? İcranın başında siz mi varsınız? Cemaat ve cemaatleri silahlı örgüt ilan edebilmek için ordu içi ve dışında kurulmuş tuzaklarda herhangi bir etkiniz var mı?

6- DENİZDEN VE TOPRAKTAN FIŞKIRAN ANKARA VE İSTANBUL’DAKİ CEPHANELİKLERE NE DERSİNİZ?..

Ergenekon davası savcı hakimlerine, dönemin başbakanı ve bakanlarına suikast amaçlı olarak kullanılmak üzere Ergenekon örgütünün asker ve polis ayağına ait cephanelikler bulunmuştu.

10 Ocak 2009’da Gölbaşı’nda, 12 Ocak 2009’da Ankara Zir Vadisi’nde 21 Nisan 2009 tarihinde Beykoz Poyrazköy’de bulunan 17’si dolu 24  LAV silahı, onlarca el bombası, ordu envanterine ait olduğu açıkça belli olan MKE veya NATO yapımı bomba, Kalaşnikof ve Kanas marka suikast tüfekleri, TNT, C4 ve C3 patlayıcılar, bubi tuzakları, mermiler, fişeklere ilişkin değerlendirmeniz nedir? S1 Timi infaz listelerine ne diyorsunuz?

Cephanelik hükmündeki bu silahlar nasıl kışla dışına çıkarılmış, hangi eylemler için hazır edilmiştir. Konuyu sivil mahkemeler araştırırken niye askeri yargı eliyle örtbas edilmiştir? Eylem Planına’ kâğıt parçası’, dolu lav silahlarına ‘boru’ dediğiniz için sorumluğunuz düştü mü?

7- İRTİCA VE ANDIÇ SİTELERİ İLE HÜKÜMETİ KİM YIKMAK İSTEDİ?

2008-2009 döneminde hazırlanan ve icra edilen İnternet Andıcı, İrtica ile Mücadele Eylem Planı, Lahika Eylem Planlarını siz mi hazırlattınız? Yargıçların ordu çizgisine çekilmesi, gazetecilerin kullanılması, TSK muhaliflerinin yıpratılması adıyla müteddeyyin insanları ve dönemin AK Parti hükümeti ile Kürt halkını hedef alan planları hazırlayarak, kara propaganda sitelerinin kurulmasıyla ilgili hedefiniz neydi?

Hasan Iğsız Paşa’nın ‘Komutana Arz’ notu yazdığı hükümeti yıpratma ve düşürme planları, alttaki neredeyse bütün komutanların ifadesiyle teyit edildi. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’ten ‘sözlü emir’ alındığı gerekçesiyle Genelkurmay bilgisayarları kullanılarak açılan onlarca kara propaganda sitesi ve haberiyle hükümeti düşürmek için eylem yaptığınız iddiasına ve buradaki delillere ne diyorsunuz?

8- SALDIRAY BERK’İ NEDEN KORUDUNUZ, ERZİNCAN’IN ÜSTÜNDE F16’LARIN ALÇAK UÇUŞ EMRİNİ KİM VERDİ?

Demokrasiye Müdahale Planını Erzincan’da uygulamaya geçirdiği iddia edilen 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk’i neden korudunuz? Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda gizli toplantısı olduğu gerekçesiyle Orgeneral Berk’in katılmadığı davanın ilk duruşmasında Erzurum’da Adliye’nin üzerinden iki F-16’nın alçak uçuşla geçiş talimatını kim verdi?

Erzincan’da İsmailağa ve Gülen cemaatlerine operasyon yaparak dindarları silahlı örgüt göstermenin ilk eylemi mi gerçekleştirilmiştir? Çatalarmut barajından çıkan 13 el bombası 350 mermi kimin talimatıyla konulmuş, bölgedeki darbe toplantılarına kimler katılmıştır?

9- İSMAİLAĞA DEYİP AKP BAŞKANLARI VE BÜROKRATLARINI DİNLEYENLERİ TANIYOR MUSUNUZ?

Yine aynı kapsamda İsmail Ağa cemaati soruşturmasına İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Albayrak’lar, üst düzey bürokratlar hatta dönemin başbakanın eşinin de dolaylı dinlemeye takıldığı 350 ismin illegal ve yasadışı emirle dinlenmesinden haberdar oldunuz mu? Bu soruşturma ve operasyonları yürüten ‘dar kadroya’ lojistik, plan ve askeri destek sağlayanları koruyup kolladınız mı?

10- ŞEHİTLERİN HESABINI VERMEK YERİNE NEDEN PARMAK SALLADINIZ?

Sınırda nöbet tutan 17 askerin şehit düştüğü Aktütün saldırısı başta olmak üzere terörle mücadelede acı zafiyetlere karşı tedbir almak yerine gazeteleri hedef aldınız. Önce Balıkesir Astsubay Okulu sonra Trabzon’da Oruç Reis Fırkateyni’nde parmak sallayarak sivil iradeyi ve medyayı niye tehdit ettiniz? PKK terör örgütünün Dağlıca, Aktütün vb karakol baskınlarında şehit ettiği onlarca vatan evladının ölümlerine ilişkin ihmali olanlara ne yaptınız? Konuyu soruşturdunuz mu?

Erman YALAZ, 4.11.2016 /TR724

O gece Akıncı Üssü’nde gerçekten ne oldu? [Kemal Ay]

15 Temmuz darbe girişiminin ‘komuta merkezi’ denilen Akıncı Üssü’nde o gece neler yaşandığına dair adam akıllı kimsenin bir bilgisi yok. Olayın aktörleri ya kayıp ya da devletin elinde. İktidar, elindeki bu gücü kullanarak istediği hikâyeyi anlatma imkânına sahip. Bize düşen ortaya dökülen bilgi kırıntılarını iyi bir elekten geçirip doğru hikâyeye ulaşmak.

Akıncı Üssü’nden olduğu iddia edilen bir görüntü çıktı önceki gün. Buna göre “Adil Öksüz darbeyi buradan yönetti” denilen askerî hava üssünde, Kemal Batmaz isimli birisi askerlerle birlikte bir hareketlilik içinde. İçeride başka siviller de var.

Adil Öksüz, yıllarca Sakarya’da İlahiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmış. Kemalettin Özdemir, “2012’de devlet birimlerine ismini verdim” dediğine göre, 4 senedir takip altında olduğunu varsayabiliriz. Kemal Batmaz da, Kaynak Holding’e bağlı bir şirkette yönetici pozisyonunda çalışırken 2015’in ilkbahar aylarında ayrılmış kendi şirketini kurmuş. İkilinin 15 Temmuz’dan birkaç gün önce ABD’den birlikte döndüğü havaalanı güvenlik kamerasında yer alıyor. Öksüz’ü takip edenler, eğer varsa, ikilinin ilişkisini de sorgulamıştır herhalde.

Soruşturmayı yürüten başsavcı, Kemal Batmaz’ın görüntüleri inkâr ettiğini, o gece orada yakalanma gerekçesi olarak da farklı sebepler sunduğunu söylemişti. Adil Öksüz de, oraya arsa bakmaya gittiğini iddia etmişti.

Akıncı’da siviller ve askerler

Akıncı Üssü’nde o gece başka siviller de olduğu yönünde 15 Temmuz’dan bu yana çeşitli haberler yapıldı. Hangi şartlarda alındığını bilmediğimiz ifadelerde de, askeri alanda sivillerin de bulunduğu öne sürüldü. Bazı ifadelerde, buradaki sivillerin askerlerden ‘sorumlu’ olduğu da yer aldı. 15 Temmuz gecesine ait denilen çeşitli görüntü parçaları paylaşıldı. Burada askerlerle sivillerin birlikte hareketlilik içinde olduğu açık.

15 Temmuz’la ilgili uluslararası ve yerel medyada çıkanları bir araya getirince, ortaya şöyle bir manzara çıkıyor: TSK içerisinde çeşitli ekipler birbirlerini darbe yapmak için motive etmiş. Bu hareketlilik, çok önceden haber alınmış ve iktidar buna göre bir ‘eylem planı’ geliştirmiş. Ordu komutanlarının çelişkili ifadeleri, ya kendilerine farklı şeyler söylendiğini ya da kendileriyle bir pazarlık yapıldığını ima ediyor.

Dahası, bu darbe girişimi açık şekilde teşvik edilmiş. Güvenlik bürokrasisinde birçok kimse bildiği hâlde, darbenin gelmesini, harekâtın yapılmasını adeta istemiş. Genç askerler, “tatbikat”, “IŞİD saldırısı”, “terör eylemi” gibi bahanelerle operasyona dâhil edilmiş. Ya sonra?

Darbeyi teşvik edenler geri adım atmış

15 Temmuz gecesi, üst kademelerden ciddi bir ‘satış’ gelmiş olmalı. Üç beş albayın, birkaç generalin darbeye heveslenmesi olacak iş değil. Nitekim darbe gecesi Boğaziçi köprüsünü kapatarak, TRT’ye CNN Türk’e üç beş asker göndererek, Meclis’i bombalayarak, birkaç uçakla büyük şehirleri terörize ederek bir darbe yapılamayacağı kesin. Belli ki birileri kendinden emin şekilde harekâta başladığında, yani artık çok geç olduğunda, “Arkanızdayız!” diyenler geri adım atmışlar. İyi ki de öyle olmuş…

Akıncı Üssü’ne dönersek, oradaki sivillerin konuyla ilgili ne diyecekleri ya da başka kimseyle bağlantılı olup olmadıklarına bakmak gerekiyor. Ancak şurası açık ki, 15 Temmuz gecesi, yani bir darbe harekâtı başladığında, Akıncı Üssü’nde bulunan siviller yaşanabilecek en kötü senaryolardan birine zemin hazırlamışlar. Yani, “Bırakın darbe gelsin, biz bunu Cemaat’i bitirmek için kullanalım” senaryosuna…

İktidarın sorumluluğu

Akıncı’daki sivillere geçmeden önce söylemekte fayda var.

Eğer iktidar bu darbeyi önceden haber almış, sırf siyasî hırsları için kan dökülmesine müsaade etmişse, 15 Temmuz’da can veren 241 kişinin kanında onların da mesuliyeti vardır. Bu hukukta açıkça, “ihmalî suç” olarak belirtilmiş. Nefeslerine kadar takip edebildikleri bu insanların “harekete geçmeleri” beklenmişse, kişisel hesaplar için masumların canı, kanı tehlikeye atılmış demektir.

Adil Öksüz’ün, Kemal Batmaz’ın sorumluluğu

Şimdi gelelim Adil Öksüz, Kemal Batmaz ve o gece Akıncı Üssü’nde olduğu iddia edilen diğer sivillere… Yaşananları açık şekilde anlatmalılar. O gece orada ne işleri vardı? Gerçekten bir darbenin içinde yer aldılar mı? Darbe başarılı olsa dâhi, yüz binlerce masum insanın dünyada ‘darbe örgütleyen bir hareketin mensupları’ olarak yaftalanacağını düşünmediler mi? Bir pusuya düşürülmüş ve darbede ‘yer alıyormuş gibi’ gösterilmişlerse, bunu açıklamalı değiller mi?

Adil Öksüz’ün nerede olduğunu kimse bilmiyor. Nasıl serbest kaldığını da… (2400 yargı mensubu tutuklanıp hapse konulduğu halde onu serbest bırakanları sadece açığa almakla yetinen devlet, Adil Öksüz’ün bütün sülalesini gözaltına aldı…) Ancak yüz binlerce insan böyle zan altındayken, gerekirse bir kamera koyup önüne, olan bitenleri anlatması gerekmez mi? Sorumlular ortaya çıkıp gerçekleri anlatmadıkça, başta “Eğer bana sempati beslediğini söyleyip darbe yapanlar varsa ideallerime ihanet etmişlerdir” diyen Fethullah Gülen olmak üzere yüz binlerce masum insan zan altında kalıyor.

Zan altında kalmayı geçelim, bu insanlar darbeyle, darbe gecesiyle zerre alakaları olmadığı hâlde, bedel ödüyorlar. Kabilecilikten başka bir şey bilmeyen bir iktidarın ‘adalet’ anlayışı altında, Bank Asya’da hesabı olduğu için, Zaman’a abone olduğu için, telefonunda ByLock’u olduğu iddiası için kahır çekiyorlar…

Dünya genelinde bunca gönüllüsü olan bir sosyal hareketin içinde yer alan insanları tek tek kontrol edebilmeniz imkânsız. Burada tek bir ‘emir-komuta zinciri’ olduğunu düşünmek de akla aykırı. 17-25 Aralık’tan bu yana Cemaat’in söyledikleri geçerliliğini koruyor: Suça bulaşmış insanlar varsa, onları cezalandırmak devletin görevi; ancak hayatlarında karıncayı bile ezmemiş insanların bu suçlarla muhatap edilmesi, zulüm kere zulüm kere zulümdür…

Kemal AY, 4.11.2016 /TR724

Serbest piyasayı talimatla yönetmek! [Semih Ardıç]

Otoriter konfora alıştılar bir kere. Ver talimatı kurtul! Başbakan Binali Yıldırım, banka genel müdürlerine topluyor. “İçinizde tefecilik yapanlar var. Bunun farkındayız. Gereğini yaparız.” perdesini aralayarak giriyor mevzua.

Hükümetin tuttuğu çeteleye bakılırsa bankaların suç dosyası kabarık.

Müteahhit lobisinin batan gemilerini yüzdürmek için neyi bekliyorlar? Bir çaresini bulup yeniden kredi vermeleri beklenirken bu tutukluk neyin nesi! Saray’ın beklentisini karşılamamış bankalar. Faizleri indirmek için isteksiz görünüyorlarmış. Çekler karşılıksız çıksa bile esnafın üzerine gitmeleri dokuz kusurlu hareketten biriymiş.

Bankalara mesaj çoktan ulaşmış. Başbakan ile buluşmadan evvel Yapı Kredi ve İş Bankası konut kredilerini yüzde 1’in altına indirdiğini açıkladı. Göstermelik de olsa indirimin zamanlaması ekonominin talimatla yönetildiği hakikatini bir kere daha gözler önüne serdi.

Esasında serbest piyasa, Koza İpek Holding’e TOMA destekli polis ordusu ile girdikleri 27 Ekim 2015’te resmen toprağa gömülmüştü. O gün ve müteakip gasp günlerinde mağdurlar hariç kimseden ses çıkmayınca iktidar, hukuksuzluk çıtasını yükselttikçe yükseltti.

BANKA MÜDÜRLERİ, ZARAR ETTİRİYOR!

Artık alenen talimat veriyorlar bankalara. Bankaların yöneticileri de babaların malı üzerinde tasarrufta bulunur gibi talimatları yerine getiriyor. Hiçbir makul izahı yok bu teslimiyetin. Halka açık olan bir banka küçük yatırımcı dâhil ana hissedarlarını zarara uğratabilir mi? Neye göre faiz indiriyorsunuz? Mevduatı kaçtan topladınız? Eski sendikasyon kredilerini ödemek için yurt dışından yeni kredi bile bulamazken kaynağı nereden bulacaksınız?

Saray’ın isteklerinin sonu gelmedi, gelmeyecek. Madem öyle Merkez Bankası indirsin faizleri yüzde 1’e bankalar da açsın ucuz kredi musluklarını. Böyle yapılamayacağını bildikleri için faturayı hür teşebbüse yıkmak daha kolay geliyor.

SIRADA BEYAZ TÜRKLERİN KASALARI VAR

Mülksüzleştirmenin dolaylı hali… Hizmet Hareketi ile gönül bağı olan erbab-ı ticaretin mülkünü, bütün birikimini kayyım kılıklı gaspla yağmaladılar. Kasaları boşalttılar. Yine de para yetiştiremiyorlar. Ranta alıştırdıları yığınları beslemek mecburiyetindeler…

Sıra beyaz Türklerin, TÜSİAD’ın kasalarına geldi. İlk hamleyi bankalar üzerinden yaptılar. Sermaye, Cumhuriyet devrinde iktidarın ideolojisine paralel olarak el değiştirdi. Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül hâdiseleri sermaye gaspının en hazin misalleridir. AKP’nin sermaye gaspına matuf uygulamaları, geniş bir kitleyi içine alması itibarıyla nev’i şahsına münhasırdır. Daha evvelki zulümleri gölgede bırakır.

Bu parantezi açtım ki hâlâ muhayyel bir terör örgütü yaftasını papağan gibi tekrar edip duran sermaye çevreleri başta olmak üzere her muhalifi bekleyen tehlike artık fark edilsin. Faşizme doğru emin adımlarla ilerleyen Türkiye’de Saray ve Saray’ın güdümündeki hükümet önümüzdeki günlerde TÜSİAD’a yönelecek. Sustukça sıranın herkes geleceğini söyler dururuz da haksızlığın karşısında durma kararlılığını gösteremeyiz. Haliyle sıra sana da gelir!

SERMAYE KAÇIYOR, ÇÜNKÜ…

Devlete hukuk kuralları içerisinde kalmak şartı ile tanınan imtiyazı iktidardaki siyasî çizgiye yakın olanlar lehine muhaliflerin rağmına kullanmak memleketi top yekün bir felakete sürüklüyor.

Alıştıra alıştıra yaygınlaştırılan mülksüzleştirme operasyonları Türkiye’den sermaye kaçışını hızlandırdı. Doların yükselmesinde, notumuzun çöp derekesine düşürülmesinde yegane âmil hükümetin serbest piyasayı alt üst etmesidir. Kimse dış mihraklar kolaycılığına iltica etmesin.

İrrasyonel adımlar atmaları için bankalara bugün talimat verenlerin 1990’lı senelerde karşılıksız para bastıranlardan farkı yok. Karşılıksız para enflasyon ve yüksek faizle mahdut kalıyordu. Hal-i hazırdaki iktidarın verdiği, vereceği tahribat ekonomiyi temelden yıkabilir. Zira bütün şirketleri TMSF’ye devretmenin hayalini kuran bir zihniyet iktidarda.

Hepimize geçmiş olsun…

Semih ARDIÇ, 4.11.2016 /TR724

En büyük fabrikatör [Ebu Abdurrahman]

Alaaddin amcamla babam bir zaman “En Büyük Satıcı” kitabının yazarının peşine düşmüşlerdi. Kitapları Amerika’da 17 milyondan aşağı satmayan bu adama tam ulaştıklarını zannettikleri bir anda ölüm haberini aldılar. Rekor kitap satışları ile en başta idi…

Neyse benim kafam bu yazarla meşgul iken bir de baktım, Hekimoğlu İsmail amcam, konferanslarında dinleyicilerine “En büyük fabrikatör kimdir?” diye bir soru yöneltiyor, onlar büyük işadamlarının isimleri üzerinde kafa yorarken cevabı kendisi veriyor: “Allah’tır. Çünkü ağaçları, tavukları, inekleri, birer meyve, yumurta ve süt fabrikası olarak yaratmıştır. Siz varın milyonlarca tür canlının her birinin milyonlarca efradını düşünün de her an yarattığı canlı fabrikalar hakkında tasavvurlarda bulunun.” diyor.

Kanunları kim koymuştur? Kim bulmuştur. Biz diyoruz ki, “Mesela Allah suyun kaldırma kanununu koymuştur; Arşimed de bulmuştur.” Çünkü Arşimed daha dünyada yok iken bile suların kaldırma kanunu vardı. Yoksa, sularda böyle hiçbir kanun yok iken bir gün Arşimed, suların karşısına geçip “Beni dinleyin ey sular bundan sonra sizin için bir kaldırma kanunu koyuyorum, ona mutlaka uyacaksınız ve onları özgül ağırlıklarının durumuna göre muamele edeceksiniz.” dedi de sular da “Tamam Arşimed Efendi, emrin baş üstüne artık şu andan itibaren ne yapacağımızı biliyoruz.” mu dediler?

Sular Arşimed’i dinlemeyince sanki babamın yaptığı gibi, Arşimed “Yoksa kafanızı kırarım ha!” mı diyecekti?

Aslında tefekkür çok güzel şey! Zaten bu yüzden sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır.” buyurmuş.

Ama tefekkür nasıl yapılır. Allah’ın zâtı üzerine düşünmek yanlıştır. Onun eşi benzeri olmadığı için zâtını tanımaya güç yetmez. Ama Allah’ın nimetleri, yarattıkları ve yaptığı icraatlar üzerine tefekkür edilir. Bu hususta hikmetler araştırılır. Kur’an tefsirleri olan Risale-i Nur kitapları İslâmi ve Kur’anî hikmetlerdir. Bunlar bilhassa Âyetü’l-Kübra isimli Risale, Şualar kitabının 7. Şua’ıdır. Bahar ve yaz mevsiminde ağaçlar, çiçeklerin ortasında kuş sesleri arasında dikkatle okunacak bir şaheserdir. Nasıl tefekkür edilir ve göklerde yerlerde tefekkürî seyahat nasıl olur, çok güzel ifade edilmektedir…

Ebu Abdurrahman, 03.11.2016 /Zaman

İslami kozmopolitanlığa doğru [Dr. Emin Aydın]

Tenkil’e ‘Hadiselerin diliyle vahyeder Allah sıradan insana’ prensibi çerçevesinden baktığımızda, güzergâhı belirleyen iki soru belirir: Nelerden uzaklaştırılıyor ve nerelere doğru sürükleniyoruz? Bu iki sorudan birincisi maziye, ikincisi istikbale bakması hasebiyle her aksiyon insanı gibi Hizmet insanını da asıl ilgilendiren soru ikincisidir.

Nereye doğru sürüklendiğimiz açık: dünyaya. Adem-i merkeziyetçi, hiyerarşik yapıların yerini yapay örgütlenmenin aldığı, İslami normların evrensel kabul gören prensipler içinde diriltildiği, zaman ve mekan telakkisinin genişlediği, kalp ve ruhun derece-i hayatına çıkmakla elde edilebilecek manevi tecrübenin bir benzerinin maddi pratikte yakalandığı bir gelecek. Sözlüklerimize yanlış çağrışımlarla girmiş olsa da İslam’ın özünde var olan bir ifadeyle ‘kozmopolitanlık.’

1994 yılında Muhterem Fethullah Gülen’in ‘Demokrasiden geri dönüş yok’ buyurdukları noktanın bir dejavusunu yaşıyoruz şimdilerde: Kozmopolitanlıktan geri dönüş yok.

İslam’ın öz malzemesi ile kozmopolitanlık

Nasıl ki demokrasi temrinat ile, onu gündelik yaşamın uygulamalarına yedirmek suretiyle edinilen bir erdemdir, kozmopolitanlık da ‘oldum bittim’ denilip edinilecek bir mesele değil. Bir iç-eğitim sürecinden geçmek ve kökenleri Diyojen’e kadar vardırılan, ama herhalde felsefi dışavurumunu ancak Kant ve Tolstoy gibi isimlerde bulmuş olan kozmopolitanlığı, İslam’ın kendi öz malzemesi ile yeniden inşa etmek durumundayız. Yoksa doğunun yağız delikanlılarına Dolce Gabbana giydirmekten farksız bir sakillik ve yapmacıklıkla karşı karşıya kalırız.

İslami kozmopolitanlık özü itibarıyla Hizmet’imizin varlık sebebinin dünyaya bakan yönüyle birebir örtüşür. Dünyevi tek gayesi sulh-u umumiyi, yani evrensel barışı temin olan Hizmet, bunun gerektirdiği perspektif çoğulculuğunu (hakikat çoğulculuğu demiyorum) çoktan yakalamıştır zaten. Evrensel barış ve çoğulculuğun yanı sıra kozmopolitanist söylemlerin iki sacayağı daha vardır: misafirperverlik ve mesuliyet duygusu.

Yeryüzünün ev sahipliği

Misafirperverlik, Levinas’ın ifadesiyle yeryüzü kaynaklarını kullanma hakkına sahip olan insanın, bu hakkını kullanırken, yerin diğer misafirlerini dert edinmesine karşılık gelir. Levinas için çevre bilinci, hayvan sevgisi, diğer insanlarla hayati kaynakların paylaşımı gibi insani sorumluluklar bu misafirperverlik sacayağının umdeleriydi.

Bizler, yeryüzünde cinlerin, ifritlerin, meleklerin, ruhanilerin, geçmişte yaşamış insanların ruhlarının ve hatta gelecekte yaşayacak insanların manalarının ev sahibi olduğumuza inanıyoruz. Bizim demokrasimiz mana buutlu demokrasi olmak zorunda olduğu gibi, kozmopolitanlığımız da yeryüzünde ev sahipliğini yaptığımız bu görünmeyen yeryüzü sakinlerinin misafirlik haklarını hesaba katmak durumundadır.

Herkesle paylaşılabilir fazilet

Mesuliyet duygusu insan olmanın ‘bir gereği olduğuna’ inanmakla başlayan ve insan olmanın ötekini kendinin yapıtaşı, kendini ötekilerden ödünç alınmış bir ara-varlık (inter-being) olarak görmekle neticelenen bir erdemdir.

Elbette Müslümanlar olarak iyi insan olmanın, karbon ayak izimizi minimumda tutmaya çalışmanın, sera etkisi yapan spreyleri kullanmamanın, ayrımcılıkla, diktatörlükle, tekseslilikle mücadele etmenin sevabına inanabilir ve bunların karşılığını cennette almayı ümit edebiliriz. Ama kozmopolitan söylem, herkesle paylaşılabilir olmak durumundadır ve bütün bunlar ‘insan olmanın gereği’ olarak da yapılabilirler.

Direnç ya da kadere rıza

Dünyaya yayılmakta olan, bugüne kadar içine atıldığı her hizmet alanına ‘atıldığı’ gibi, dünyaya da iradesi dışında saçılan Hizmet insanlarının önünde iki seçenek var: kozmopolitleşmeye karşı direnmek veya hızlandırılmış bir kozmopolitanlık pratiğiyle kaderin bizi sürüklediği yere sürünmeden ve yıpranmadan gitmek.

Kanaatimce tarihin en derli toplu kozmopolitanlık bildirgesi olan Veda Hutbesi’yle başlayabiliriz işe. Sevgili Peygamberimizin bize vasiyeti olan bu kutlu hutbede ümmetinden istediği her şeyde, ama her şeyde sınıfta kaldığımız tespitiyle başlayalım önce. Sonra ‘Arabın Acem’e üstünlüğü yok,’ ifadesiyle ırki, etnik ve coğrafi referansları iyi ve kötü çağrışımlarla kullanmayı terk edelim. Zalimlerin de alimlerin de soysoplarıyla uğraşmayalım. Kendilerimizi Türk Müslümanlar olarak sunmayı da bırakalım.

Kozmopolit Müslümanlığın yol haritası konusunda yazmaya devam edeceğim. Elbette eleştiriyi davet ve eleştirilmekten memnun olmak da kozmopolitanlığın bir gereği.

Bir ışık görmüş değilim; zulmeti gördüm sadece. Işığı hep birlikte arayacağız…

Dr.Emin AYDIN, 4.11.2016 /TR724