Takiyye rejimi, işkence ve yıkım [Faruk Mercan]

Hasan Cemal'in “Kürtler” kitabı, Diyarbakır Cezaevindeki korkunç işkence olayları ile başlar. Altan Tan'ın babasının hem de oruçlu iken, insanlık dışı bir işkenceyle hayatını kaybetmesi bu hikayelerden biri...

Kürtlere Diyarbakır Cezaevi'nde yapılan işkencelerin benzeri Mamak Cezaevi'nde ülkücülere yapıldı. Muhsin Yazıcıoğlu'nun “Beton çok soğuk, üşüyorum” şiiri o işkenceleri anlatır.

Binlerce insana işkence yapıldı o dönemde...

Bugün Türkiye'nin her tarafında aynı manzaralar yaşanıyor.

Vahşi insanların yapamayacağı işkence olayları Hizmet mensuplarına yapılıyor.

Masum insanların otuz gün hücrelerde işkenceye maruz kaldığı bir Olağanüstü Hal Rejimi var.

Bir kadın, hücrede başörtüsünün zorla çıkarıldığını, o şartlarda namaz kılmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Düşmanın savaş şartlarında yapmayacağı bir vahşilik...

İşkenceler, infazlar içimizi kanatıyor. Her hücrenin soğuğunda biz de üşüyoruz. Her işkence ve infazın acısı bizim de bedenimizde...

Erzurum'dan Edirne'ye kadar, memleket bir esir kampına dönüşmüş.

Takiyyeci, işkenceci Saray rejimi, memleketi yakıp yıktı. Aileler parçalandı. Annesi, babası hapiste, ortalıkta kalan çocuklar var.

Tek suçları, Hizmet'e mensubiyetleri veya sempati duymuş olmaları.

Bazılarının belki hiç yakınlığı olmadı Hizmet'e, ama bir ihbarcının iftirası yetiyor bu takiyyeci ve işkenceci rejimin kurbanı olmak için...

Hizmet, İslam ve insanlık tarihinin en büyük inşa hareketlerinden biri...

Bir Arap gazeteci, “Kapatılan, el konulan kurumlara bakılırsa, Türkiye'yi Fethullah Gülen ve Hizmet kalkındırmış” diyor. Haklı...

Mümin görünümlü münafıkların görevi ise yıkmak... İslam ve insanlık tarihinin en yıkıcı hareketlerinden biri oldular. Moğollar ve Haçlılar Anadolu'ya bu kadar zarar vermedi.

Fakat şunu da biliyoruz. Payidar olmak için bu işkenci rejmini kuranların Sarayları onların zindanları aslında... Cehennem azabını dünyada yaşıyorlar. İşledikleri melanetlerin büyüklüğü onları uyutmuyor. Onlara her gece cehennem azabı... Her gece ayrı bir kabus görüyorlar.

Çünkü kaybedecekleri dünyalıkları çok... Sarayları var. Kamyonlarla, gemilerle, uçaklarla oradan oraya kaçırdıkları, ama bir türlü saklayamadıkları milyar dolarlar var. Günün birinde mutlaka hesap verme korkusu onları uyutmuyor. Bu suçlar, bu suç dosyalarının günün birinde mutlaka açılacağı korkusu bir kabus gibi her gece onlara çöküyor.

Bu saltanatları günün birinde yıkılacak korkusu yüzünden, Cahileye devrinin yöntemleriyle saldırıyorlar masum insanlara...

Muhaliflerini yok etmek için işkence ve infazları tek çıkar yol gören, binlerce insanı işkencelerden geçiren Saddam'ın Baas rejimi gibi...

Hitler gibi yakıyorlar, yıkıyorlar. Masum kadınlardan korkan ve 17 bin kadını toplama kamplarına alan Stalin'in mirasçıları bunlar...

Bütün diktatörler kadınlardan korkarlar...

Bütün Fravunlar, çocuklardan korkarlar. Onların gözünde zulmettikleri insanların çocukları birer Musa'dır.

Mümin görünümlü münafığın en mümeyyiz vasfı, takiyyedir.

Takiyyeyi dinle yapar. Kur'an'la aldatır kitleleri Takiyyeci...

Kabe'de, camide, mezarlıkta pozlar verir takiyyeci...

Güya 15 Temmuz günü öğlen saatlerinde darbeyi haber almış, ama hiçbir şey yokmuş gibi o gece torununa Kur'an öğretmekle meşgulmüş.. Ve o anın resmini çektirmiş!

Baasçı, Stalinci, Hitlerci rejimine anayasa kılıfı uyduracak referanduma günler kala, geniş kitleleri bu Kur'an fotoğrafı ile aldatıyor.

Sanki, hücrede kadınların başörtülerini zorla çıkaran rejimin sahibi o değil...

İslam tarihinde takiyyenin böylesi yaşandı mı acaba?

“İkinci evim” dediği, takiyyeciliğin sahibi ülkede belki...

Böyle bir rejim ayakta kalabilir mi? Payidar olabilir mi?

Kuru bir umut olsun diye yazmıyorum. Hayır, böyle bir rejim ayakta kalamaz, payidar olamaz.

Kolonları çürük bir bina gibi, ilk sarsıntıda devrilip gidecek çürük bir rejim bu...

Referandumun sonucu ne olursa olsun, bu takiyyeci, işkenceci, yıkıcı Saray rejimi de sonlanacak bir gün...

Geride Moğolların, Haçlıların yapmadığı bir tahribat bırakarak...

[Faruk Mercan] 10.4.2017 [Samanyolu Haber]

Devler Ligi için Ortadoğu Ateşi! [Kadir Gürcan]

Ortadoğu’da hiç sönmeyen, bazen şiddeti azalıp hafif tüten, çoğu zaman şaşırtacak bir alevlenmeyle ortalığı kasıp kavuran ateş tecrübeleri yine başladı. Bu Ortadoğu Ateşi, Eski Arap misafirperverliğinin bir yadigarı mı, ne ise, bir türlü sönmek bilmiyor. 

Kadim Arap Edebiyatında, ateşin küllerinin bolluğu hane sahibinin cömertliğini sembolize ediyordu. Modern çağda, Ortadoğu’nun davetsiz misafirleri her defasında arkalarında kül yığınları bırakıp gidiyorlar. Zalim ve fasıklar iktidara vaziyet ettikleri müddetçe, biz de dahil, bölge için mutlu bir gelecekten kimse bahsetmiyor.

Cuma Sabahı’na ABD’nin Suriye’ye düzenlediği hava saldırılarıyla uyanan dünya, zaten hafta içinde ülkede yaşanan insanlık dramını konuşuyordu. Dolayısıyla, kimse için sürpriz olmadı. Birbiri arkasına yapılan açıklamalardan da operasyonun belli bir konsensüs ile gerçekleştirildiği göze çarpıyor. 

Kimyasal silahlara karşı son derece duyarlı olan Avrupa ve ABD’nin Suriye’yi es geçmesi beklenmemeli. Saddam’ı, halkına karşı otuz yıldır devam ettirdiği zulüm değil, kimyasal silah üretmek için Afrika ülkelerinden biriyle yaptığı uranyum pazarlığı bitirdi. Daha sonra Saddam’ın böyle bir niyetinin olduğu ancak kimyasal silah üretim aşamasına geçtiğine dair bir delilin olmadığı konuşulduysa da ABD ve Avrupa, kimyasal silahın söylentisine dahi şarjör boşaltacak kadar eli tetikte bekliyordu. 

Suriye’de Sarin gazı kullanıldığı bilgisi yeni değil. Hafta içinde Batı basınında yayınlanan katliam görüntülerinin benzerleri bir kaç yıl öncesinde hem de Türkiye kaynaklı, dünyaya servis edilmişti. O zaman haberin kaynak değeri, ABD ve Avrupa’yı ikna etmemiş olmalı ki, ciddiye alan olmadı. İnsanın içine, hiçbir inandırıcılığı kalmayan itibarsız bir ülke mensubu olmanın eziklik ve pesimizmi çöküyor. Ne acı! Artık doğrularınıza da itibar yok.

Hadisenin bir de devlet başkanları perspektifinden değerlendirilişi var. Devlet başkanları için “Başkan, bir savaşı sevk ve idare ettiği zaman gerçek manada başkan olur ve sıradan mevkidaşlarına fark atar!” diye bir hülya ve ümniyenin olduğunu duymuş muydunuz? 

Baba Bush için ilk Irak Savaşı öyle oldu. Seçildikten sonra Mesiyanic (!) rollere aklını kaptıran Oğul Bush için Ortadoğu bulunmaz bir tecrübe mahalliydi.  Başkanlığa geldiğinden beri dünyayı tedirgin eden Trump için de böyle. Yeni Başkan, bunca iç tökezlemeden sonra, sürpriz bir hamle ile kendi seçmeninde güven tazelemek için Ortadoğu’dan daha iyisini mi bulacaktı? 

Trump’ın masasındaki Suriye operasyonunu hayata geçirmesi için çok sebebi var. Kendisini başkanlığa taşıyan seçimlerde, Rusya’nın gölgesini bir türlü uzaklaştıramadı. Ortadoğu’da Suriye’nin koruyucu meleği rolünü pek benimseyen Rusya’nın Cuma günkü ABD saldırısına fazla içerlemesi gayet normal. Amerika hariç Suriye konusunda bir şey yapmak isteyen, önce Rusya’nın gözlerinin içine bakıyor. Rusya da bu rolün hakkını vermek için iki de bir, savaş gemilerini Akdeniz, İran Körfezi ya da Kızıldeniz’e doğru yola çıkararak üzerine düşeni yapıyor.

Bir de bizim zavallı iktidar mensupları gibi, Suriye konusunda kafa üstü çakılanlar var. Miting konuşmalarında Trump’ın manevrasını beğenmeyip “Yetmez ama, evet!” imalarıyla müşkülpesentlik gösterip, gerdan kırmalarına baksanıza. Son altı senedir can attıkları halde, bir savaş çıkarmayı becerememek onurlarını(!) çok rencide etmişe benziyor. Güya, “Ah! Ben bir Suriye’ye girseydim, bütün alem, ne yiğitler varmış bir görseydi!” demeye getiriyorlar. 

Bu yıl ki Ortadoğu olimpiyat meşalesini yakma şansı Trump’a nasip oldu. ABD-Avrupa, Suriye-Rusya gibi iki tarafın güç gösterisi ötesine geçmeyecek bu sürtüşmenin de ömrü fazla uzun olmaz. Üçüncü Dünya savaşı tamtamlarına tempo tutmanın bir manası yok. 

Savaş başlatıp, gerçek manada başkanlık ediyor olma hülyasına kapılan Saray eşrafının bu sefer de hevesleri kursağında kalacak gibi. Neyse, bir hafta sonra yapılacak referandumdan sonra başkanlık sistemine geçilirse, Doğu ve Batı’ya yeni seferler düzenleyerek liderlik şehvetlerini doyasıya tatmin ederler. 

Ortadoğu Olimpiyatlarına girmek için, boy-pos, başkanlık, Saray dopingi ya da Kasımpaşa kulübünde oynamanın yetmeyeceğini hatırlatalım da sonradan hayal kırıklığı yaşanmasın. Suriye’de alevlenen ateş, Kasımpaşa-Osmanlı Spor’un lig maçı için değil, Devler Ligi’nin bir kaç yılda bir tekrarlanan Ortadoğu Olimpiyatları için.

[Kadir Gürcan] 10.4.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Devlet, efsaneleri bitirebilir mi? [Ali Emir Pakkan]

Ülkenin en büyük golcülerinden biri. Milli takımda başarıdan başarıya koşmuş. Dünya üçüncülüğünde imzası var. Kulübüne şampiyonluklara taşımış. Şampiyon kulüpler şampiyonluğu kupasını kaldırmış! Gol kralı olmuş! Rekorlar kırmış! Saha içinde ve dışında hep örnek gösterilmiş! Kral, ünvanı verilmiş! Taç giymiş! Defalarca yılın sporcusu seçilmiş! Sosyal projelere ön ayak olmuş! Davet ve ısrar üzerine ülke sorunlarının çözümünde rol oynarım, diye siyasete girmiş.

Sonra bir gün, siyasal iktidarla görüşleri uyuşmamış! Bazı antidemokratik ve hukuk dışı politikalara karşı çıkmış! Yolsuzlukları dile getirmiş! Makamları elinin tersi ile itmiş! Güce baş eğmemiş, etek öpmemiş! İktidar kasabı da harekete geçmiş! Mallarına el konmuş! "Vatan haini" ilan edilmiş! Ünvanları elinden alınmış! İsmi, fotoğrafı, görüntüsü her yerden çıkarılmış! "Kral" lakaplı Hakan Şükür'den bahsediyorum...

Peki yok edebilirler mi onu? Yoksa efsane olmanın yolu bu baskılara ve zulümlere rağmen de dik durabilmekten mi geçer?

Sorunun cevabı aşağıdaki hikayede bulunuyor.

Muhammed Ali ( 1942-2016) rakiplerine ringleri dar eden efsane bir boksördü. Dünya şampiyonuydu. Ama aynı zamanda ABD'de ve dünyanın her yerinde barışın, hukukun, özgürlüklerin yürekli bir savunucusuydu. Irkçılığa, nefret söylemine, ayrımcılığa ve savaşa karşı büyük bir mücadele verdi! 

Kariyeri değil hayatı tehlikedeydi. Adını, dinini değiştirdi. İslami organizasyonlarda aktivist oldu. Saldırlar karşısında korkmadı, geri adım atmadı! Zencilerin beyazlarla eşit haklara kavuşması için savaş verdi! 

Malcom X ve Nelson Mandela'nın yanındaydı. İkiz kulelere saldırı sonrası New York'ta taziye ziyaretlerinde bulundu. "İslam barış dinidir" mesajı verdi. Irak'ta rehine krizinde devreye girdi. 2002'de Kabil'de BM Barış elçiliği yaptı.

Muhammed Ali'nin ringlerin dışındaki ilk sınavı savaş karşıtı tutumuydu. 1966'da Vietnam savaşına katılmayacağını açıkladı. ‘Askerden kaçmak için değil savaşmak inancıma aykırı' dedi.

Ali'nin devlet politikasına açtığı bayrak ülkede büyük tepkiye neden oldu. ‘Vatan haini' ilan edildi. 28 Nisan 1967 günü Houston Askeri Üssünde askere alım işlemleri yapılırken adı okunduğu halde ayağa kalkmayı reddetti. Emre itaatsizlikten tutuklandı. Aynı gün, New York boks komisyonu boks lisansını iptal etti ve ünvanlarını geri aldı. Diğer eyaletler de bunu takip etti. 20 Haziran 1967 günü jüri, Ali'yi suçlu ilan etti. 29 yaşına kadar yaklaşık 4 yıl ringlerden uzak kaldı. Pasaportu iptal edildi. Sürücü ehliyeti elinden alındı. 

Ali, hukuk mücadelesini sürdürdü. (Amerika'da hakimler var) Davası önce temyize ardından Yüksek Mahkeme'ye gitti. 1971'de Yüksek Mahkeme oy birliği ile Ali'nin mahkumiyet kararını kaldırdı. Bir ay sonra da boks lisansı yeniden iade edildi. Bu sırada Vietnam'dan binlerce askerin tabutu geliyordu. Savaşa tepki ülke geneline yayıldı. Ali'nin haklılığı ortaya çıktı. 1970'lerin başında yeniden ‘ulusal kahraman' haline geldi. 

Sonradan, ‘Allah bana kimin en büyük olduğunu göstermek istiyor' dediği parkinson hastalığına yakalandı ve 2016'da vefat etti. Bütün dünya arkasından yas tuttu. Cenaze töreninde dikta özlemcileri yüz bulamadı.

2005'te Beyaz Saray'da Başkan George Bush'tan özgürlük madalyası aldı. Barack Obama, 2010 yılında USA Today'da Ali'den, ”aleyhinde korkunç düşmanlığa rağmen fırtınada yolunu kaybetmeyecek olağanüstü bir güce sahip'' diye bahsetti ve ekledi: "Doğru olan için mücadele eden bir insandı. Martin Luther King'in de yanında durdu, Mandela'nın da... Kimsenin konuşmaya cesaret edemediği konularda ve kimsenin konuşmaya cesaret edemediği zamanlarda konuştu. Bu ona çok düşman kazandırdı ve neredeyse hapse mahkum edilmenin kıyısına getirdi. Ama Ali buna rağmen geri adım atmadı."

Türkiye'deki karartma bitip gerçekler su yüzüne çıktığında bugün Muhammed Ali'den daha büyük saldırılara maruz Hakan Şükür'ün durduğu noktanın ne kadar doğru olduğu anlaşılacaktır! Efsaneleri Devlet politikaları yok edemez! İnsan hakları, demokrasi ve hukuku savunmayı sürdürenlerin yıldızı Ali gibi hep parlayacaktır.

Not:Muhammet Ali'yi anlatan; 'I am Ali' izlenebilir. Redemption Song, Mike Marqusee, okunabilir.


[Ali Emir Pakkan] 10.4.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Patenti Üstad'a ait keşifler [Abdullah Aymaz]

Amerikalı mühtedi Prof. Dr. Ömer Abdullah, Maliki Mezhebinin İmamlarından Karafî üzerine doktorasını yapmış. Ömer Abdullah’a göre, Hanefî, Şâfî, Mâliki ve Hanbelî hangi mezhepten olursa olsun İslam müctehidlerinin hepsi de bir dâhidir. Onun bu tesbitine bütün  gönlümüzle evet diyoruz. Bir de bizim İmam Gazzalî, İmam Rabbanî gibi müceddidlerimiz var. Bunlar daha bir farklı. Hele helâket ve  felâket asrının adamı bir başka farklı…

Şunlara bir bakalım: Hz. Mevlana, Sıddîk;   Hz. Ebu Bekir Efendimiz torunu… İmam Rabbanî, Fârukî;  Hz. Ömer Efendimizin torunu. Mevlana Hâlid-i Bağdadî Osmanî;  Hz. Osman Efendimizin torunu. Hz. Bediüzzaman, Alevî;  Hz. Ali Efendimizin torunu!..  Şunlara bakınız… Özlerine ve köklerine bir nazar ediniz… Elhamdülillah… Cenab-ı  Hak, çağları bunlarla tenvir etmiş. Nasibimize düşene bir bakınız!...

Hârika bir hâfıza ihsan edilmiş nasibimize düşen Bediüzzaman Hazretlerine;   sanki fotokopi gibi bir okuyuşta sayfaları hâfızasına alıyor. Hârika bir zekâ verilmiş; bir teleskop gibi âyetlerin sonsuz enginliklerine açılıp mânâ hazinelerini devşirip bizlere takdim ediyor… Hâfızasında “hakâik”ten 90 cilt kitap var. Her gün evrad okur gibi üç saat bunları mütalaa ediyor. Öyle bizim zannettiğimiz tekrar ve terdadlar cinsinden değil… İlimden ilim üretecek biçimde. Merhum Necip Fâzıl Üstadımız, Efendimiz için “Herbir kum tanesinden kubbeler doğurtan nefes!” diye enfes bir ifade kullanır. Üstad’da herbir ilimden ilim doğurtacak tefekkür ve keşfe sahip… Siz “kesbî” olarak bu kadar gayret gösteren takva ihlas sahibine Cenab-ı Hakkın “vehbî” ilim vereceğinden şüphe etmezsin… Maddî ilimlerle uğraşan, laboratuvarda saatlerce gayret gösteren insanlara Allah’ın fennî ilhamları olur da “çağın mimarına”  “asrın beyin yapıcısına”  bu kadar gayretlerine karşılık elbette hikmet-i İlahiyenin de inayetleri ve feyizleri olur. “Ettayyibat” kelimesini izah ederken, bu doksan kitaptan bahsettikten sonra, dönüp kıymetli talebesine: “Sungur!... Bütün bunlardan başka benim hâfızamda 40 bin mânevî levha  var!...” diyor. Onun için Risale-i Nurlar, Sünuhât-ı Kur’aniye, İlhamât-ı Kur’aniye, İstihrâcât-ı Kur’aniye ve İstimbâtât-ı Kur’aniyedir. Bunda hiç şüphemiz yok… 

Üstad Hazretleri, idamla yargılandığı Eskişehir Mahkemesinde canından önce, canından çok sevdiği Risale-i Nurlardaki keşiflerin korunmasını istemiş. Bunun için uzun uzun müdafaalar yazmıştır:

“İkinci Madde: Risale-i Nur’un parçalarında kanunî maddelere muarız meseleler bulunması ortaya konulabilir. Bu cihet Mahkemeye aittir. Fakat Risale-i Nur, kendi başıyla YÜZ  MÂNEVÎ  KEŞFİYATI  ihtiva eden bir eserdir… Yapılan keşiflerden bir tek keşfi bile, buluşu yapan Keşşafın hakkını korumak ve zayi etmemek lâzım gelir. Buluş ve keşiflerin ehemmiyeti (patent hakkı), ehl-i hakikat ve ehl-i ilim ve edipler ortasında gayet büyük, önemi var. Bir kimse diğerinin keşiflerini sahiplenemez. (Bu bir intihal ve hırsızlıktır). Eğer sahiplense, onun aleyhine dâvâ açmak, bütün ülkelerde geçerli olan bir kanundur. İleride hükümetin müsaadesini alarak, neşretmek istediğim ve 20-30 seneden beri KEŞİF ve yazmasına çalıştığım elli seneden beri devam eden fikrî tedkiklerimin ve çalışmalarımın ve muhtelif menbalardaki araştırmaların ve mesâimin neticesi ve meyvesi olarak yazdığım ve MÂNEVÎ  YÜZ  KEŞİYATI  gösteren ve binlerce hakikatı hâvî olan yüzden ziyade Risaleden ibaret olan Risale-i Nur’un yazılmasından sonra neşredilen –Bazı kanunlara uygun gelmeyen- on beş noktasını ortaya atarak ithamlı bir vaziyete koymak, bu hakikatların ve benim onlarla ilgili hukuklarımın yok olmasına sebep olmakla beraber, başkaların intihallerine, hırsızlıklarına, sahip çıkarak kendilerine mal etmelerine zemin hazırlamak olduğundan; bu konuda, ilk olarak, her şeyden ziyade, hakikat namına ve hukuk hesabına hakkımın korunması, âdil Mahkemenizin nazara alacağı ilk cihettir.”

Üstad Hazretleri: Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Meselesinin Üçüncü İşaretinde diyor ki: “Risale-i Nur parçalarının, bütün mühim iman ve Kur’an hakikatlarını, hatta en inatçı ve kaypak olanlara karşı dahi, parlak bir surette isbatı, çok kuvvetli gaybî bir işaret ve İlahî bir inayettir. Çünkü iman ve Kur’an hakikatları içinde öyleleri var ki, en büyük bir dâhî telakki edilen İbn-i Sina, anlamakta âciz kalmış, âcizliğini itiraf etmiş: ‘Akıl buna yol bulamaz!’ demiş. Onuncu Söz (Haşir) Risalesi, o zâtın dehâsı ile yetişemediği hakikatları, avamlara da, çocuklara da bildiriyor…

“Hem mesela, Kader sırrı ve cüz’î  iradenin halli için, koca Sadeddin Taftazânî gibi bir allâme, 40-50 sayfada meşhur “Mukaddemât-ı İsnâ Aşer” nâmıyla “Telvîh” isimli kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa (yüksek âlimlere) bildirdiği aynı meseleleri, Kader’e dair olan Yirmi Altıncı Söz’de İkinci Mebhas’ın iki sayfasında tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyanı, Allah’ın inayetinin bir eseri olmazsa, ya nedir?

“Hem bütün akılları hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilmeyen ‘âlemin yaratılış sırrı’ ve ‘kainatın tılsımı’ denilen ve Kur’an-ı Azîmüşşanın mucizeliğiyle keşfedilen o “müşkilleri açan tılsım”  ve o “hayret veren muamma’ Yirmi Dördüncü Mektup ve Yirmi Dokuzuncu Söz’ün sonundaki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün zerrelerin  tahavvülündeki hareketlerin altı adet hikmetinde keşfedilmiştir. Hem ehadiyet sırrı ile şeriksiz tek başına Rubûbiyet, hem nihayetsiz İlahî yakınlık ile nihayetsiz uzaklığımız gibi derin ve hayretler veren hakikatları tam bir açıklıkla On Altıncı Söz ile Otuz İkinci Söz, beyan ettikleri gibi; İlahî Kudrete nisbeten atom zerreleriyle, seyyareler eşit olduğunu, o büyük Haşir’de (Mahşer günü) bütün ruh sahibi varlıkların ihyâsı, bir tek canlının diriltilmesi kadar o İlahî Kudrete kolay olduğunu apaçık şekilde gösteren Yirminci Mektup’taki ‘Ve hüve alâ  külli şey’in Kadîr’  (5/120) âyetinin beyanında ve üç temsili ihtiva eden onun  Zeyli, şu büyük vahdet sırrını keşfetmiştir.”

Evet, bütün bunlar çağımız inkarcı felsefesinin üzerinde durduğu dağlar büyüklüğünde dev meselelerdir. Evet bütün bunların hepsini Bediüzzaman Hazretleri çözmüştür. İngiliz Prof. Dr. Colin Turner:  “Otuzuncu Söz’deki Ene bahsini okuduğumda, dedim ki: ‘Çıldıracağım!... Böyle bir şey yazılamaz!..”  dedi. Hatta “Hocaefendiye söyle, bana Muhammed Çetin gibi iyi İngilizce bilen beş öğrenci göndersin. Risaleler  üzerine akademik çalışma yapalım ve onları bütün akademik dünyaya tanıtalım.”  dedi.   Bu isteği üzerine 5-6 arkadaş gönderildi. Bunlardan dördü doktorasını tamamladı…

[Abdullah Aymaz] 10.4.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Her zulüm bir fırsattır [Ahmet Bozkuş]

Bir hastanın hareket kabiliyetini tamamen yitirmiş sağ kolunda hayat belirtisi kalıp kalmadığını anlamaya çalışan doktorun, elindeki iğneyi son bir ümitle hastanın parmak uçlarına batırması gibi bir müdahaledir bazen zulüm. Hastanın mosmor olmuş kolundan vazgeçmemek için hem mesleki hem vicdani bir gayretle dokundurur iğnenin ucunu doktor. Küçücük bir kıpırtı, bir refleks, bir hareket bekler.

Şimdi yoğun bakım ünitesinde yatan hastanın adı, vicdan. Uzun zamandır makineye bağlı bir halde yaşam mücadelesi veriyor. Doktor belirli aralıklarla hastanın durumunu kontrol ediyor. Tepki verebileceği bir ipucu arayıp duruyor.

Vicdanın parmak uçlarına iğneler batırıyor

Güneydoğuda bir şehirde çocuklarıyla kahvaltı sofrasında zeytin, peynir, ekmekten oluşan zengin menüyü yerken duvardan içeri giren bir roket mermisiyle çocuklarının gözlerinin önünde paramparça olan annenin son nefesini batırıyor vicdanın sağ elinin baş parmağına doktor. En küçük bir hareket olmuyor. Derin uykusuna devam ediyor vicdan…

Sokak ortasında günlerce cansız bir şekilde yatan annenin kuruyan kanı, annesinin cansız bedenine uzaktan bakan ama yanına gidip onu oradan alamayan evladın kuruyan gözyaşı ve bu manzaraya eşlik eden silah sesleri, barut kokusu, bebeklerin paramparça uykusu… Hepsini bir iğnenin ucunda, vicdanın sağ elinin işaret parmağına dokunduruyor doktor. Hareket yok.

Doktor bu sefer bir annenin ölen kız çocuğunu defnedemeyişini, naaşı kokmasın diye bir buzdolabında günlerce saklayışını batırıyor sağ elinin orta parmağına vicdanın. En azından buna bir tepki gelir diye ümitleniyor lakin yine hayalkırıklığı. Yoğun bakım odasında horlayarak uyuyan bir hasta…

Karnında bebeğiyle, adliyenin önünde masum kocasına destek olmaya çalışırken hasta olan, önce bebeğini sonra kendi canını kaybeden annenin geride kalan öksüz yavrusunun ve yüreği paramparça kocasının gözyaşlarını enjekte ediyor doktor vicdanın dördüncü parmağına ama nafile… Taş olsa kıpırdardı.

Bir kömür madeninde can veren üç yüzden fazla gariban, onlardan geriye kalan yetim çocuklar, dul kadınlar… Doktor, yanık et ve kömür kokusunu yaklaştırıyor burnuna vicdanın son bir ümitle! Ne parmak ucuna saplanan iğne, ne genzini yakacak yoğunlukta ölüm kokusu harekete geçiriyor sinir uçlarını vicdanın. Yerde tekmelenen, küfredilen, aşağılanan onurdan ve haysiyetten bahsedemiyor bile doktor.

Umarım bunca acıya bir tepkisi olur vicdanın yoksa ümidim tükenecek…

Belki hayata döndürmeyi başarırım ümidiyle şok cihazını alıyor eline. Voltaj değil acı yüklüyor son bir gayretle. Doğum yaptıktan bir saat sonra tutuklanan kadını, cezaevlerinde masum anneleriyle birlikte kalan beş yüzden fazla masum yavruyu, işkenceyle katledilen öğretmeni, nehir sularına kapılıp can veren mühendisi, kirli bir gecede linç edilip öldürülen temiz yüzlü delikanlıyı yüklüyor şok cihazına. Son olarak da emanet edildikleri yerde ırzlarına dokunulan kırk beş erkek çocuğunu ve nezarethanede tek başına doğum yapan kadını ekliyor dualar ederek. “Umarım bunca acıya bir tepkisi olur vicdanın yoksa ümidim tükenecek…” diyor doktor kederle.

Şok cihazını yaslıyor göğüs kafesine. O kadar şiddetli bir sarsıntı oluyor ki yer titriyor, gök kararıyor, doktor dayanamayıp ağlıyor ama vicdanda tık yok. En küçük bir yaşam emaresi bile göstermiyor defalarca göğüs kafesine yüklenen acıya. His yok!

Doktor, örtüyor üstünü vicdanın. Bir ceset torbasına konulmasını ama herkesin görebileceği bir yerde olmasını istiyor. Gelecek nesillerin inceleyip ibret alabileceği bir kadavra oluyor vicdan.

“Ben, bir yerden sonra, müslüman vicdanının devreye gireceğine inanıyordum ama yanılmışım.”

Dedim ya… Her zulüm bir fırsattır. Ölmemiş vicdanların ayağa kalkması, mazluma sahip çıkması, zalime “Sen zalimsin!” diyebilmesi için acı bir fırsattır. Alışılmış, kıyaslanmış, umursanmamış, küçümsenmiş acılar coğrafyası Anadolu, o kadar çok fırsat sundu ki vicdanlara, yaşadıklarını ispat edebilmeleri için. Sonuç mu? O doktor meslekten ihraç edildi, tutuklandı.

Vicdanını kaleminin ucunda taşıyan bir delikanlı adam Ahmet Turan Alkan ne demişti hatırlayalım:

“Ben, bir yerden sonra, müslüman vicdanının devreye gireceğine inanıyordum ama yanılmışım.”

Hala sızlayan bir vicdanınız varsa yaşıyorsunuz demektir. Kadavraların ölü cümlelerine, ruhsuz bakışlarına, merhametten nasipsiz hallerine aldırmayın. Lokmalar boğazınıza dizilsin, uykularınız bölünsün, dişinizi sıkın, burnunuzun direği sızlasın… Doyasıya yaşayın o vicdan azabını. Başka neyimiz kaldı ki?

[Ahmet Bozkuş] 10.4.2017 [TR724]

Baraj yoksa artezyen vurun! [Mahmut Akpınar]

Hizmet insanları meşveretle hareket etmeye alışkın oldukları, bir şeyler denmesini bekledikleri için bazı konularda inisiyatif almada sıkıntı yaşıyorlar. 15 Temmuz ve sonrası yaşanan baskı, hapis, zulüm, tehcir süreci insanların organize olma kabiliyetini epeyce zayıflattı. Pek çok kişi bu zulüm sürecinde bir şeyler yapmak, mağdurlara-mazlumlara el uzatmak istiyor; vicdan azabı duyuyor ama neyi, kimlerle, nasıl yapacağını bilemiyor. Sanırım bu belirsizlik-kararsızlık Cemaat olma, birlikte hareket etme gibi kavramların yanlış yorumlanmasından da kaynaklanıyor. Zira cemaatlerin/tarikatların tepe kadroları “Cemaatte bereket vardır” ilkesini bireyin becerilerini sınırlama, yok sayma hatta öldürme şeklinde yorumlayabiliyorlar. Böyle olunca da cemaat/tarikat kültürüne sahip insanlarda bireysel beceriler, inisiyatif alma ve tek başına iş yapma kabiliyeti güdük kalıyor.

Kolektif hareket güç ve tecrübenin, imkânların birleştirilmesi büyük işlerin hakkından gelebilme, bazı işleri daha hızlı, daha kolay, yaygın ve etkin yapabilme adına elbette önemlidir. Eğer yeterli işgücüne, imkâna sahipseniz bu imkânları bir araya getirir barajlar-santraller kurar ve elektrik üreterek ülkeyi, kentleri bir anda aydınlatabilirsiniz. Kurduğunuz barajlarla sellerin yıkımına engel olur, insanlara ışık ve enerji kaynağı olursunuz. Ancak bazen de barajlarınız yıkılır, imkânlarınız elinizden alınır; mühendisleriniz bir yerde, işçileriniz başka bir mecrada kalabilir. Bir felaket yaşanır ve her şeyinizi yitirirsiniz. Böylesi afet dönemlerinde insanların psikolojisi altüst olur. Bazı kişiler ağır travma geçirir ve var olan imkanları/becerileri bile kullanamaz hale gelirler. Bazılarında eylemsizlik, hedefsizlik hali görülebilir. Eski günlerin özlemiyle miskinleşen, yeni duruma adapte olamayanlar çıkar.

YEREL ÇÖZÜMLER GELİŞTİRİLMELİ

Eğer enterkonnekte sistem/altyapı çöktü, şebekeler elektrik/su vermez hale geldi ise karanlığa rıza gösterip eylemsiz ve boş oturup ışığın kendiliğinden gelmesini beklemek yerine 3-5 kişi bir araya gelip yerel çözümler geliştirmesini bilmeliyiz. Lamba örneğinde olduğu gibi biri gazyağını, biri şişeyi, biri fitili bulmalı ve şehri değilse de kendimizi aydınlatacak ışık kaynakları oluşturmalıyız. Yılgınlık mümine yakışmaz. Birilerinin bize ışık kaynağı olmasını beklemek ise tembellik ve sorumsuzluktur. Allah hepimize akıl, fikir, kabiliyet ve ona paralel bir irade vermiş; verdiklerinin de hesabını soracak.

Afet ve felaket zamanlarında bireysel inisiyatif alma, küçük gruplar halinde çözüm üretme hayati önem kazanır. Muktezayı hale mutabakat etmek, “Sağına soluna bakmadan ben varım!” diyerek ortada kalmış işin bir ucundan tutup yapmak böylesi anaforlardan çıkmakta hayatidir. Milli Mücadele döneminde ordular terhis edilip tersaneler işgal edilince Anadolu insanı her yerde küçük küçük ateşler yaktı. Herkes bu mücadeleye imkânları nispetinde katkıda bulundu. Sonuçta düzensiz küçük birlikler düzenli orduyla dönüştü ve düşman Anadolu’dan atıldı. Ama Milli Mücadelenin çekirdeği efeler, seymenler, yerel küçük birimler oldu.

‘EĞER KÂĞITLARI VE MÜREKKEPLERİ YOK ETSELER…’

Barajlarınız çöktü ise sellerin önüne bulduğumuz taşı, çalıyı koyup bentler oluşturmalı ve kendimizi yeni afetlerden korumalıyız. Evlerimize gelen su şebekeleri tahrip oldu ve susuz kaldı isek hemen bir artezyen kuyusu kazıp su çıkarabilmeliyiz. Bu âb-ı hayatla canları sulamalı, çevremizi yeşertmeliyiz. Eli belinde susuzluğa rıza göstermek ve birilerinin bize su getirmesini veya yeniden baraj kurmasını beklemek problemi çözmez!

Anadolu’nun eğitimli, duyarlı insan sermayesi iyi kurgulanmış bir senaryoyla 15 Temmuz sonrası büyük tahribata maruz kaldı. Yüz binlerce insan gerekçesiz, delilsiz hapislere atıldı. İşinden, gücünden oldu. Toplum nezdinde ademe mahkum edildi, dışlandı, aşağılandı. Yurt dışına canını atabilenler ayrı sıkıntılara maruz. Güçlü bir toparlanma ve canlanma görülüyor ancak bazı insanlarda hala mucizevî bir el beklentisi var. Birilerinin gelip kendi sorunlarını çözmesini umanlar, yeni şartlara adapte olamayanlar da az değil. Böylesi zamanlarda nur kahramanı Zübeyir Gündüzalp gibi: “Eğer mürekkep ve kâğıtları yok etseler derimizi kâğıt kanımızı mürekkep yapıp Nur’un neşrini sürdüreceğiz!” diyebilmek çok önemlidir.

KRİZLER, FIRSATLARA GEBEDİR

Zor zamanlar yeni imkânlara, fırsatlara gebedir. Çin dilinde “kriz” ve “fırsat”ın aynı anlama geldiği söylenir. Bu krizden büyük fırsatlar, imkânlar, hizmetler çıkacak. Buna inancımız tam. Ancak bu durarak, her şeyi başkalarından bekleyerek olmaz. Dünyanın her neresinde olursa olsun insanlığa ve İslam’a hizmet etme, derdini dünyaya duyurma, yaşatmak için yaşama sevdasında olanlar sivrisineğin hortumuyla sondaj yapması gibi bulunduğu yerde artezyen kuyuları açıp etrafı yeşertmeli. Elektrik sisteminin yeniden kurulup işlemesini beklemeden, hatların ne zaman çekileceğine muntazır olmadan bir çıra tutuşturalım, bir kandil yakalım!

Kim bilir sizin bugün az bir su elde edelim diye artezyen vurduğunuz yerler yarın birer nehir yatağına dönüşecek!

Cemaatler, topluluklar bazı şeyleri başarmak için bazen çok önemli olabilir ama insanlar tek tek doğar, tek tek ölür ve ahirette birer birer hesaba çekilirler. Camia/Cemaat kavramını yanlış anlamamak gerekir. Toplu halde hayır/iyilik bereketi artırabilir ama bireysel sorumlulukları ortadan kaldırmaz. Kabirde ve hesap gününde “siz” değil, “sen” şeklinde muhatap alınıyoruz. Birilerinin gelip mumunuzu tutuşturmasını, ocağınıza kor atmasını ve sizi harlamasını beklemeyin! Siz gerekirse odunları sürterek bir ateş yakın ve çevrenize ışık/ateş dağıtın. Siz ÇIRA olun ve ateşinizi kardeşlerinizle paylaşın! Bekleme ve eylemsiz kalma zamanı değil! İmkân ve kabiliyetleri kullanarak çevreyi harekete geçirme, kendinden motorlu olma zamanı!

DÜSTURLAR BELLİ…

“Yanlış yaparsam!”, “ya bir problem olursa!” korkusu yaşamayın. Kur’an ve Sünnet ölçüleri belli, Hizmet ölçüleri belli. Bunlar içinde kalarak kendinize hareket alanları, hizmet sahaları oluşturun. Kendi artezyeninizi kendiniz kazın ve çevrenizi yeşertmeye başlayın. Yarın imkânlar hazır olduğunda çıkardığınız suyu ortak havuza, baraja akıtırsınız. Ama şu anda insanlar yanıyor ve susuz. Elinden gelen Ferhat gibi vursun kazmayı ve su çıkarsın! Ferhat Şirin için dağları delip sular getirmemiş mi, hem de tek başına!

Yürek yangını yaşayanlar! Ne yapabilirim diye ızdırapla tutuşanlar! Zalimin zulmüyle inleyen mazlum kardeşlerine ağıt yakanlar!

Bir elin size uzanmasını beklemeyin! Siz bir yol açın, şehrah oluşturun, sofra kurun. Gelsin bütün yolcular o yoldan yürüsün, bütün açlar o sofraya otursun. Susuzlar sizin tulumbanızla kansın. Bazen bir fikir, bazen bir eylem, az bir çaba size kıyamete kadar sevap/bereket kapısı olabilir. Ama bunun için eyleme geçmek, bir şeyler yapmak gerekir!

[Mahmut Akpınar] 10.4.2017 [TR724]

Avrupa’da terör özgürlükleri vurdukça fatura Müslümanlara çıkıyor [Haber-Analiz: Hasan Cücük]

Batı’da 1990’lı yıllar boyunca küçük çapta terör eylemleri yaşanmıştı ancak 11 Eylül 2001’de İkiz Kulelere uçakla yapılan saldırı, ilk kez toplu bir alarma sebebiyet verdi. ABD Başkanı George W. Bush’un “Ya bizdensiniz ya da onlardan” söylemi, terörle mücadelede özgürlüklerin öncelik olmayacağını ima ediyordu. Avrupa’da radikal İslamcı terör ilk kez 11 Mart 2004’te Madrid’de ve 7 Temmuz 2005’te Londra’da büyük çapta eylemler yapmıştı. Avrupa’nın önünde iki seçenek vardı: Ya Bush gibi ‘güvenlik doktrini’ uygulayacak ya da özgürlüklerden taviz vermeden mücadeleyi sürdürecekti.

AVRUPA’NIN YOLU

Madrid ve Londra saldırılarına rağmen Avrupa özgürlükçü tavrından taviz vermedi. Terörle mücadele adına bireyin hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasına Avrupa ülkeleri karşı çıkarken, vatandaşlarını tedirgin edecek abartılı önlemler almaktan uzak durdular. Elbette gerekli güvenlik tedbirleri alınıyordu ama tabiri caizse bu tedbirler vatandaşın gözünün içine sokulacak kadar olmuyordu. Ancak El Kaide’nin üstlendiği Madrid ve Londra saldırılarının ardından ‘radikal İslamcı terör’ medyada ve toplum hafızasında yer etmeye başlamıştı.

Avrupa, ayrılıkçı sol/Marksist grupların terör eylemlerine uzun yıllardan beri aşinaydı. Ancak bu saldırılar ‘terör’ sözcüğünü ‘radikal İslamcılar’ ile eşitledi. İstihbarat örgütleri yıllık terör değerlendirmesinde ilk sıraya ‘İslamcı terörü’ yerleştirdi. Özellikle Pakistan, Filistin ve Afgan kökenli göçmenlere ait camiler istihbarat örgütlerince yakın takibe alındı. ABD, Afganistan işgali boyunca Taliban’a Avrupa’dan gelip katılan cihatçılarla ilgili bilgileri Avrupalı makamlarla paylaşıyordu.

SURİYE GÖZ KORKUTTU

Suriye’de iç savaşın başlamasıyla Avrupa’daki terör algısı da farklı bir evreye ulaştı. Savaş Suriye’de oluyordu ama Avrupa’nın sorunu bu ülkeden gelen mülteciler değil tam tersine Avrupa’dan bu ülkeye giden ‘kutsal cihatçılar’ olmuştu. AB polis teşkilatı Europol’un hazırladığı rapora göre, 5-6 bin civarında Avrupalı ‘kutsal savaşçı’ Suriye’de Esed’e karşı savaşıyordu. Suriye’ye giden bu isimler ‘cihad turisti’ olarak tanımlanırken, bu ‘turistlerin’ Avrupa’ya geri dönme ihtimalleri Avrupalı güvenlik makamlarını ciddi anlamda korkutmuştu.

Avrupa’nın güvenlik konsepti Suriye iç savaşıyla birlikte hızla değişiyordu. Bunu yaşayarak bizzat görüyorduk. Örneğin Danimarka Parlamentosu’na daha önce ana kapıdan ister ziyaretçi ister basın mensubu olun elinizi kolunuzu sallayarak giriyordunuz. Şimdi ise özel bölümden X-ray cihazından uçağa binerken yapılan arama gibi üzeriniz aranıp öyle girebiliyorsunuz. Sadece parlamentoya değil. Mahkeme salonlarına girerken de aynı işleme tabi tutuluyorsunuz.

2010 öncesi caddelerde MOBESE kameraları görmek mümkün değildi. Gündeme geldiğinde halk karşı çıkardı. Bugün ise tam tersi bir durum var. Kalabalık caddelerde kameralar arz-ı endam ediyor. Dün karşı çıkan halk bugün kameralara ses etmiyor. Çünkü ne kadar çok kamera varsa kendini o kadar rahat hissediyor. Halk artık güvenliği için kişisel özgürlüğünden istemeyerek de olsa taviz veriyor.

Ya uçağa binerken çekilen çile? Güvenlik kontrolü noktasında üzerinizdeki metalleri çıkarmanız yetmiyor. Parfüm, diş macunu vb şeffaf poşete koyuyorsunuz. 100 miligramdan fazla sıvıyı ne olursa olsun güvenlik noktasından geçirmeniz imkânsız. Yetmez gibi son dönemde bir de vücut ısısına duyarlı özel cihazdan kontrol ediliyorsunuz.

İSVEÇ BİLE!

Paranoya noktasına varan kontroller var artık Avrupa’da. Haksızlar mı? Ocak 2015’te mizah dergisi Charlie Hedbo, 13 Kasım 2015’te Fransa’nın başkenti Paris’te eş zamanlı silahlı ve bombalı saldırılar, 22 Mart 2016 Belçika’nın başkenti Brüksel’de havalimanı ve bir metro istasyonundaki intihar saldırıları oldu. Bu saldırılarda 177 kişi hayatını kaybederken, terör eylemlerinin tamamını IŞİD üstlendi. Son bir yılda ise bombalı saldırılar yerini kamyonla yapılan terör saldırılarına bıraktı. Nice, Berlin, Londra’dan sonra kamyonlu terörün son hedefi Stockholm’dü. Terör eylemlerinin bu kadar ‘ucuza’ yapılıyor olması, güvenlik önlemlerini de daha ‘pahalı’ hâle getiriyor.

Kamyonlu terör saldırılarından sonra Avrupa’da trafiğe kapalı caddelerin girişlerine beton bloklar konmaya başlandı. Gerekçe malum: Direksiyon başına geçen bir teröristin masum insanlara zarar vermesini önlemek. İnsanlar sokağa çıkarken artık daha tedirginler. Çünkü İsveç gibi göçmen dostu bir ülke teröre hedef oluyorsa hiçbir ülke artık güvende değil demektir. Sadece geçen yıl İsveç 120 bin Suriyeli mülteciyi kabul etti. 8,5 milyon ülke nüfusunun yüzde 25’i yabancı kökenli. Dil, din, ırk ayrımı yapmadan herkese kapısını açan bir ülke İsveç. Bir Avrupalı olarak düşünün İsveç’i vuran terör nereyi vurmaz ki?

MÜSLÜMANLAR ZORDA

Avrupa topraklarında her terör saldırısı, 30 milyon Müslümanı zor durumda bırakıyor. Maalesef teröre karşı güçlü bir tepki veremiyoruz. İçinde yaşadığımız ülkenin sorunları yerine binlerce kilometre uzaktaki ‘anavatanın’ gereksiz gündemleriyle meşgul oluyoruz. Hatta içimizdeki bazı ‘beyinsizler’ terörü öven, ölen masumlar için ‘oh olsun’ diyen sosyal medya paylaşımlarıyla milyonları daha da zor durumda bırakıyor. Gerçi bu milyonların çoğunun yaşadığı ülkeyi hedef alan terörden bile haberi olmuyordur.

Teröristlerin çoğunlukla ‘Müslüman’ kökenli olması, milyonları doğal olarak zanlı yapıyor. Her ne kadar ‘Müslüman terörist, terörist Müslüman olmaz’ desek de hayatın gerçeği farklı maalesef. Batı’yı ‘şeytan, haçlı’ olarak gören milyonların varlığı da ayrı bir dert. Avrupalının ‘İslamcı terör’ demesine itiraz edelim ancak neden bu kavramın ortaya çıktığını da sorgulayalım.

Avrupa güvenliği için mecburen kişisel hürriyetleri kısıtlayacak, hürriyeti kısıtlanan halk da bunun müsebbiplerine elbette sempati duymayacak. Kaybeden sadece Avrupalı olmayacak. Asıl kaybeden biz (göçmen-Müslüman) olacağız. Terör eylemleriyle maalesef bir medeniyetler savaşının fitili ateşleniyor ve Müslüman ‘makamlar’ hiçbir şey yapmıyor…

[Hasan Cücük] 10.4.2017 [TR724]

Kurt, kuzu ve iltisak [Abdullah Salih Güven]

Buldum; iltisak. Ne anlatır bu kelime sizlere bilmeme ama toplumun bir kesimin kökünün kazınmasını netice veren ve süreç böyle ilerlerse çok daha vahim sonuçlar doğuracak olan uygulamaların sözde meşruiyetini ifade eden bir kelime iltisak. 7 Haziran seçimlerinden sonra hükümet kurmak için yapılan partiler arası görüşmede kullanılan bir kavram vardı hatırlarsanız; istikşafi. İltisak da ona benziyor bana göre. Evet, iltisak ve istikşafi; AKP’nin siyaset söylemleri arasına kattığı iki kelime ve iki kavram. Biri vicdanda rahatlık sağlamaya, zulümleri meşrulaştırmaya yönelik, diğeri ise 7 Haziran seçim gecesi verilen yeni seçim için zaman kazanmaya.

İltisak üzerinde durmak istiyorum bu yazımda. Önce Bekir Bozdağ açıklama yaptı. Cemaate yönelik kitlesel tutuklamaların, KHK ile işten çıkartmaların cezai değil idari bir tasarruf olduğunu söyledi önce. Buradan anladığımız, kendisinin ifadeleriyle “CMK’da belli olan” ceza hukuku kurallarına göre muamele edilmediği. Neden? Somut deliller olmadığı için. Dolayısıyla kamudan uzaklaştırmalar ilgili kişilerin suçlu olduğunu göstermiyor. Ama olabilir, olma ihtimali yüksek. İşte bu olabilir’i, olma ihtimali yüksek’i anlatan kelime, iltisak. Bozdağ diyor ki ; “kamudan uzaklaştırılan irtibat ve iltisak nedeniyle uzaklaştırılıyor.”

Kitlesel hipnoz

Bu açıklamaların ardından artık bütün dünya kamuoyunun bildiği ikinci adıma sıra geliyor. Siyasilerin yaptığı açıklamanın altını doldurma. Havuz medyasının, TV’si, gazetesi, radyosu ve sosyal medyası ile son 3-4 yıldır izlediği bir taktik bu. Türkiye’nin bugünkü hale gelmesini netice veren siyasi stratejinin taktiksel adımlarında biri. Hep böyle yaptılar ve yapıyorlar. Algıya oynuyorlar. Olgu ile algı arasında derin uçurumların olması önemli değil; zira muhalif seslerin kesilmesine paralel bir şekilde ilerleyen korku bütün toplumu esir alıyor. Kitlesel bir hipnoz, tam anlamıyla bir mankurtlaşma süreci. Dikkat edin mankurtlaşan bazılarını iddia ettiği gibi belli sayıda üyeleri olan dini cemaatler, tarikatlar, kültler değil; tam aksine 80 milyonluk kocaman bir millet ve özellikle onlar içindeki katıksız iktidar yandaşları.

İkinci adımdan bahsediyorduk; ikinci adım yandaş yazarların bu mesele üzerinde derinlemesine durması. Gazete makalesine konu olacak basitlik ve sadelik içinde, ortaya atılan kelime, kavram veya fikirlerin altını doldurması. Evrensel insani değerlere, hukukun üstünlüğü ilkesine ya da en genel manada İslam’ın sunduğu siyasi, hukuki ve ahlaki kaidelere göre de yüzde yüz yanlış olan muameleleri vicdanları rahatlatacak ölçüde meşrulaştırma çabası. Zihinler ikna oluyor mu? Bence olmuyor. Milletin gözünün önünde cereyan eden bunca haksızlığa şayet benim sui istimal etme dediğim meşrulaştırma çabaları onları aklen ikna ediyorsa, zaten söz bitmiş demektir.

Tam bu satırları yazarken alıma gelen bir örneği vereyim de mevzu iltisakla sınırlı kalmasın; Erdoğan’ın yakın geçmişte yaptığı “ben ne Sünniyim, ne Şiiyim; Müslümanım” açıklaması. Aman Allah’ım! Kimler neler neler dedi bu mevzuda. Tıpkı şimdilerde iltisak’a dedikleri gibi.

İslam öncesi uygulanan kolektif suç ve ceza diriltiliyor

İltisak arapça bir kelime. İrtibat demek. Istılahta ise organik irtibat manası verilir iltisaka. Cemaat özelinde misal verecek olursak, cemaatin yapmış olduğu faaliyetlerde yer almak. Bank Asya’da hesap açtırmak, iş adamları derneğine üye olmak, Zaman gazetesini düzenli abonelikle almak vs. İslam öncesi Hicaz arap coğrafyasında uygulanan kolektif suç ve kollektif cezanın yeniden diriltilmesi sizin anlayacağınız.

İltisak öyle bir sihirli kelime ki masumiyet karinesi, kanunilik ilkesi ve şahsi kusur sorumluluğu gibi ceza hukukunun en temel dayanakları olan bütün kurallar bu tabirle kaldırılabiliyor. Cemaate yönelik yapacaklarını uzun vadeli belli bir plan ve programın parçası olarak yapacaklarını planlayanları burada tebrik etmek gerekiyor! Zira onlar iltisaki 688 KHK ile 27 Temmuz 2016’da çıkartmışlardı zaten. Söz konusu kararnamenin 2. Maddesi bakın ne diyor: ““milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETO/PDY) aidiyeti, iltisaki veya irtibatı olan.”

Pekala madem o söylem bu neredeyse 8 aylık bir maziye dayanıyor, neden şimdilerde tekrar tekrar gündeme getiriliyor? Yukarıda bu sorunun cevabını verdik, artık yapılan zulümlere yandaşların vicdanları da içten içe tepki gösteriyor. Bu tepkinin uzantıları ve doğuracağı sonuçları Anayasa referandumuna gidildiği süreçte kestirmek de hayli zor. Onun için  vicdanları bastırmak için yandaş kalemler göreve.

Hiç uzatmaya gerek yok; kuzuyu yemeyi murat eden kurt bir bahane buluyor. Yahudi arkadaşını şu veya bu sebeple öldürmek isteyen Hıristiyan, Hz. İsa’yı siz öldürmüşsünüz ve ben bunu yeni öğredim demesini hatırlayın. Olay üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen Kerbela’da Hz. Hüseyin’i sünniler öldürdü deyip sünni olan herkese potansiyel suçlu nazarıyla bakılmasını hatırlayın. KHK ile bunun kılıfı oluşturuluyor. Ama bazı şeyler ya  unutuluyor ya da iktidarın şehveti ile göz ardı ediliyor; kul hakkı, hesap, mizan, cennet, cehennem. Bediüzzaman ile bitireyim; bir denge insanı ve sabır kahramanı olarak tanıdığım Bediüzzaman bir taraftan kendisine yapılan zulümler, işkenceler, eziyetler karşısında mer’i hukuk önünde hakkını ararken, diğer taraftan şu sözleri haykırıyordu “Yaşasın zalimler için cehennem!”

Evet, yaşasın zalimler için cehennem.

[Abdullah Salih Güven] 10.4.2017 [TR724]

Modern derebeyleri ekonomiyi esir aldı [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Turizmde tarihin en ağır buhranı yaşanırken Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB), dünya çapında online tatil paketi satışı yapan booking.com isimli internet sitesini mahkemeye verdi. Mahkeme, nihai karara kadar sitenin Türkiye’de faaliyetlerini tedbiren durdurdu. TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy’un kararı, ‘turizmcinin zaferi’ şeklinde müjdelediğine bakmayın. Otellerin yüzde 30 kapasite çalıştığı, binden fazla otelin satılık ilanlarının internette dolaştığı bir devirde bu karardan daha vahimi olamazdı.

Terör saldırıları, OHAL rejimi ve hukuk ihlalleri yüzünden Türkiye’nin 2016 turizm geliri 11 milyar dolar azalarak 22 milyar dolara gerilemişti. Avrupalı turist sayısındaki sert düşüş krizin zannedildiği gibi muvakkat olmadığını teyit ederken TÜRSAB açtığı dava ile dünyada 584 milyar dolar büyüklüğünde bir pazara da sırtını döndü. Online rezervasyon ve satış pazarı 2020 senesinde 820 milyar dolara ulaşacak. Böyle bir pazardan pay almak için eksikleri ikmal etmek yerine en önemli oyunculara ‘yasak’ deyip kapıyı göstermek hiç makul değil.

AMAZON’U DA YASAKLAYACAK MISINIZ?

Küçük oteller, şehir otellerinin can damarını kesen TÜRSAB’ın özrü kabahatinden büyük. Neymiş efendim! TÜRSAB çatısı altında faaliyet gösteren yerli-yabancı acenteler haksız rekabete maruz bırakılıyormuş. Mazeret mi şimdi bu? O vakit diğer ticaret ve sanayi odaları da amazon ve benzeri online mağazaları mahkemeye versin. Ne kadar haklı olduklarını da “Bizim üyelerimizin imal ettiği, pazarlayıp sattığı malları internet üzerinden satamazsınız.” sözleri ile ifade etsinler, öyle mi?

Kabz-ı mal zihniyeti ekonomiyi esir almış, kimse sesini çıkaramıyor. “Halden geçmeyen domates-biber; manavda, markette, pazarda satılamaz.” diyen kabz-ı mal hem vatandaşın ucuz sebze-meyve yemesine mani oluyor hem de hiç hakkı olmadığı halde çiftçinin emeğini istismar ediyor: “Malını ya ben satarım ya da hiç kimseye sattırmam…” İktidar da buna teşne.

KANUNDA ‘TUR OPERATÖRÜ’ TANIMI YOKSA İLAVE EDİN

Aynen böyle de TÜRSAB, kendi eksiğini, pazarın ihtiyaçlarını tespit edememiş olmasını görmezden gelmiştir. Teknolojinin sunduğu fırsatlardan bütün sektörün istifade etmesini sağlamak için kanun ve yönetmeliklerin gelişmeler muvacehesinde tadil edilmesine ön ayak olmak yerine değişime direnmeyi tercih ettiler. TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, booking.com’un 1618 Sayılı Seyahat Acentaları ve Seyahat Acentaları Birliği Kanunu’nda seyahat acentesi tanımına mukabil tur operatörlüğü tarifi olmadığı için bahse konu sitenin faaliyetlerini kanunî bulmuyor. Yani bu kadar velvele ‘tanımlanamayan faaliyet’ten koptu.

Böyle bir ayıp dava açtıkları sitenin değil Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TÜRSAB’ın ayıbıdır. TÜRSAB yeni dünyaya intibak edememiştir ve inkâr kolaycılığına iltica etmiştir. Mahkeme şimdilik tedbir kararı aldı, nihai karar da bu minvalde çıkarsa Türkiye’de bütün sanal ticaret siteleri bir anda ‘yasaklı’ hale gelir. Güler misin, ağlar mısın? Twitter, youtube yasakları ile dünyada liderliği elinde bulunduran Türkiye elektronik ticareti de illegal ilan etmenin eşiğinde. TÜRSAB davasının vahim iktisadî neticeleri olabilir. Hatada ısrar etmek yerine sektörün itirazları dikkate alınarak yeni bir düzenlemeye gidilmeli.

TÜRKİYE’NİN SANAL TİCARET SİCİLİ BERBAT

Teknolojinin ne kadar gerisinde kaldığımızı gösteren ibretlik misaller var. TÜRSAB’ın savaş açtığı booking.com ne ilk ne de son olacak. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) da online ödeme vasıtası PayPal’ı yasaklamıştı. Akabinde taksicilerin ricasını kırmayan hükûmet hem yolcuları hem de taşıt sahiplerini ‘über’ kullanmaktan men etti. Kullananlara ‘korsan taksi’ cezası kesilecek. Milyon TL’ye el değiştiren taksi plakasına birkaç bin TL vergi ödeyenlere ve bahse konu ranta göz yuman hükûmetin “vergi kaybına mani olmak için über’in yasaklandığını” beyan etmesi hiç inandırıcı gelmiyor.

Elbette içtimai ve iktisadî değişimin zorlukları vardır… Değişimin değişmeyen bir hakikat olduğunu kabul edildiğinde reform yapmanın ve yeniliklere intibak etmenin zorluk derecesi hafifler. Mobil internet ile teknolojinin sunduğu akıllı cihazlar fertler kadar devletleri de değişime mecbur bırakıyor.

Matbaaya direnmek Osmanlı’yı bilgi yarışında pistin dışına itmiş ve sanayi devrimini ıskalamak çöküşü hızlandırmıştı. Bilgi ve teknolojinin tüketim tarafındaysanız değişim rüzgarlarını önünde savrulup durursunuz. Bir yerden yarışa dahil olmak üzere günlük idman yapmaktan başka çare yok. Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış. Türkiye de hariçten bakıldığında öyle görünüyor.

Yasakladığınız siteler size müşteri getirmez olur biter. TÜRSAB’ın kırmızı çizgileri onların çok da umurundaydı! Dünya Türkiye’den ibaret sanmaktan vazgeçelim artık. Oteller zaten boş. Ödediği komisyonda pazarlık yapacak hali mi kalmış? Boş bir otel mi para kazandırır, yoksa kârdan fedakârlık yaparak yüksek komisyon mukabili de olsa oteli dolu tutmak mı? 1 sıfırdan daima büyüktür.

2017 TURİZMDE FELAKET SENESİ Mİ?

TÜRSAB acenteleri booking.com üzerinden ciddi satış yapan otellere müşteri bulamadığına göre geçen sene yüzde 33 düşen gelirler bu sene nasıl artacak? Türkiye milyar dolarlık tanıtım yapsa online sitelerin ulaştığı kadar geniş bir kitleye ulaşamaz. Hadd-i zatında bugün Türkiye’nin imajı yerlerde sürünüyor. Fiyat avantajını internette görüp onun hatırına gelmeye karar verenlere de kapıları kapattık. Çok yazık.

Fetret devirlerinde herkes kendi hükümranlık sahasını muhafaza etme telaşına düşer. Krizde inleyen turizmciye umut veremeyen TÜRSAB, “Oteller batsa da üyelerime, dolayısıyla bana haraç ödeyecek.” diyebilecek kadar merhametsiz.

KOLTUĞA OTURAN KALKMAYI BİLMİYOR

Bilvesile üyelerinden aldığı yüksek aidatlarla ayakta duran bu oda ve birliklerin ekonomiye faydadan çok zarar verdiğinin altını çizeyim. Oda ya da birlik başkanlarının lüks makam arabalarını satıp geliri üyelere iade etmekle ilk adım atılabilirse kabz-ı mal zihniyeti ya da modern derebeylikleri lağvetme yolunda ciddi mesafe alınabilir.

Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu’ndan (TESK) Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne (TOBB), Türkiye İhracatçılar Meclisi’nden (TİM) TÜRSAB’a, Türkiye Şoförler Federasyonu’ndan (TŞOF) muhtelif sendikalara kadar yüzlerce oda, borsa, birlik, sendika ve konfederasyonun başında kaç senedir, kimler var? Hazır tek adam rejimine ‘evet mi, hayır mı?’ sandığı kurulmuşken halk, ekonomiyi esir almış diğer tek adamlara dâir kanaatini de belirtebilse keşke. Odalardaki saltanat hakkında herkesin söyleyecek çok sözü olmalı…

Tek adam sadece memleket idaresi mevzu bahis olduğunda mı sakıncalı? Doğru cevap için booking.com vakası yol gösterici olabilir…

[Semih Ardıç] 10.4.2017 [TR724]

İktidar avukatlardan niçin korkar? [Haber-Yorum: Mehmet Yıldız]

Başrolünü Tom Hanks’in oynadığı Casuslar Köprüsü (2015) adlı filmde bir Rus casusunu savunan avukatın hikayesi anlatılır. Amerika’da bir Rus casusu yakalanmış, yargılanacak ama onu savunacak bir avukat bulunamaz. Brooklyn’de sigorta avukatlığı yapan James Donovan (Tom Hanks), patronunun da ısrarı üzerine işi alır.

Donovan, Amerika’da casusların bile hakkaniyetle yargılanabileceğine inanmaktadır. Ama bilmediği şey, avukatlığının sadece göstermelik bir durumdan ibaret olduğu. Zira Rus casusunun suçlu bulunması gerektiği yargıç tarafından kesin çizgilerle belirtilmiş. Donovan buna rağmen mesleğine saygıda kusur etmeyip işini olabildiğince ciddiye alıyor, üzerindeki güçlerle ‘en azından’ idam kararını ortadan kaldırmak için savaşıyor. Bunu yaparken başta kendi patronu olmak üzere toplumun da nefretini kazanması uzun sürmüyor.

KORKUNÇ ÖRNEKLER…

16 Temmuz 2016 günü gözaltına alınan gazeteci İbrahim Karayeğen’den günlerce haber alınamadı. Gözaltında 8 gün tutulduktan sonra çıkarıldığı savcılık ifadesi sırasında fenalaştı. O gün kendisini savunmaya giden avukat, gözaltında yaşadıklarının izlerini yüzünde görerek ürktüğünü dehşet içinde anlatmıştı. Zaman gazetesinde çalışmaktan başka bir suçu (!) olmayan Karayeğen, 24 Temmuz günü karşısına çıkarıldığı İstanbul 2. Sulh Ceza Hakimi tarafından tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderildi. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra kendisini savunan avukat A.O. da tutuklandı.

O güne kadar çalıştığı gazetede kendilerine her türlü hukuki desteği veren avukatlar, H.G, O.E ve N.A. da birer birer istifa etti. Çünkü onlardan bazıları için de gözaltı kararları olduğu duyulmuştu. Kendilerine isnat edilen suç ‘terör örgütüne avukatlık yapmak’ olan o avukatlar da bir zaman sonra birer birer tutuklandı.

Karayeğen ailesi, gazetenin avukatlarından kendilerini temsil edecek kimse kalmayınca güç bela yeni bir avukat bulabildi. Aslında avukatın yapacağı çok fazla bir şey yoktu. Çünkü OHAL ilan edilmiş ve hukuk askıya alınmıştı. Hakkında karar veren hiçbir hakim kendi vicdanıyla karar veremiyor, kazara içinde vicdan kırıntısı kalanlar varsa da cesaret edip yasaları uygulamaya kalksa, HSYK tarafından ya açığa alınıyor ya da ihraç ediliyordu. Buna rağmen kısıtlı da olsa müvekkiliyle aile arasında köprü görevi görüyor, aylık rutin tutukluluğa itiraz dilekçesi vermek gibi işlemleri yapıyordu. O güne kadar hizmet kurumlarıyla hiç ilgisi olmamasına rağmen sırf eski bir Zaman çalışanının vekaletini aldığı için yakın zamanda o avukat da tutuklandı.

BOZDAĞ ADALETİ, OTOMOBİL PEŞİNDE…

Karayeğen’in eşi geçen hafta cezaevi görüşünden dönerken eşinin üzerine kayıtlı arabasını polis durdurmuş, araç üzerinde 1 Aralık 2016 tarihli İstanbul 11. Sulh Ceza Hakimi Selami Yılmaz tarafından verilmiş el koyma kararı olduğunu belirterek arabadan indirmiş ve araca el koymuş. Karayeğen’in eşi ve çocukları da çaresizce otobüsle eve dönmüşler. O güne kadar kendilerine tebliğ edilmeyen el koyma kararına itiraz etmek için şimdi avukat bulamıyorlar.

Bir başka eski Zaman çalışanının evinin garajında bulunan arabası kimseye haber verilmeden çekiciyle alınıp götürülmüş. Gazeteci site yönetimini arayıp aracının akıbetini sorduğunda aldığı cevap aynen şu: “Emniyet teşkilatınca bu aracın kanun hükmünde kararname gereğince arananlar listesinde olduğu belirtilerek çekici ile götürüldü”.

Az araştırınca arkasından 1 Aralık 2016 tarihli İstanbul 11. Sulh Ceza Hakimi Selami Yılmaz tarafından verilmiş el koyma kararı çıkıyor. Karara itiraz etmek istiyor ama tanıdığı bütün avukatlar tutuklu olunca çaresizce Allah’a havale ediyor.

AVUKATSIZ HUKUK KOMEDİSİ

Şirketlerine kayyım atanmış yüzlerce iş yeri sahibi, iç hukukta kendisini temsil edecek bir avukat bulamadığı için yapması gereken itirazları yapamıyor. Hizmet kurumlarından birinin yönetim kurulunda görev aldığı için mal varlığına el konan bir işadamıyla karşılaştım. Şirketlerine kayyım atandıktan sonra 30 yıllık avukatının telefonlarına çıkmadığını ve vekaletten istifa yazısı gönderdiğini, çeşitli zamanlarda avukatlığını üstlenmiş toplam 11 avukatın yarısından fazlasının tutuklu, yarısının da istifa ettiğini anlattı.

Gün geçmiyor ki gözaltına alınan avukat haberleri okumayalım. 15 Temmuz’dan bu yana 1000’den fazla avukat soruşturma geçirdi, halen de 400’den fazla avukat cezaevinde tutuklu bulunuyor.

7 Kasım 2016’da gözaltına alınan Avukat Levent Pişkin hakkında düzenlenen iddianameden anlıyoruz ki, avukat Pişkin, müvekkili Selahattin Demirtaş’la cezaevinde görüşmekle suçlanıyor. Ayrıca diğer meslektaşlarıyla yaptığı telefon görüşmeleri de suç delili olarak iddianameye konulmuş. Aslında yapılmak istenen cezaevindekilerin yalnızlaştırılması ve avukatsız bırakılmasıdır.

Peki, bir iktidar avukatlardan neden korkar? Emir komutası altındaki savcılara yazdırdığı içi boş iddianameleri avukatların lime lime edeceklerinden korktuğu için, bir gözü Saray’a bakmaktan şaşı olmuş hakimlerin kararlarını etkileyebileceklerinden endişe ettiği icin elbette. Yoksa seri katillerin bile rahatça avukat bulabildiği bir yerde avukat bulamayan gazetecileri, haber yaptığı için 15 yıl hapis istemiyle nasıl yargılayabilir? Avukatları ortadan kaldırırsa ancak bu mümkün olabilir.

ERDOĞAN’IN HUKUK ÖFKESİ

Birkaç gönüllü hukukçunun, avukat bulamayan mağdurlar için kurduğu internet sitesi üzerinden örnek dilekçeler yayınlamasının, koskoca Cumhurbaşkanı’nı nasıl öfkeden deliye döndürdüğünü hatırlayacaksınız. Avukatları içeri tıkarak savunmayı çökerttiği yetmemiş, insanların yazdığı dilekçelerden rahatsız olmuştu. Geçen yılın Ekim ayında yaptığı bir konuşmada ‘Mağduriyetim giderilsin diye başvuranlar var! Dilekçeler sanki aynı kalemden çıkmış! Bunlar namussuz! Aynı merkezden çıkıyor, aynen devam ediyorlar.’ sözlerini sarf ederek, hak arayan vatandaşları namussuzlukla suçlamıştı.

AİHM NEYİ BEKLİYOR?

4000’den fazla yargı mensubunu kendi uydurduğu FETÖ iftirasıyla meslekten ihraç eden, bir çoğunu tutuklayan, göreve devam edenleri de HSYK (ve trollerin) sopasıyla hizada tutan ‘Saray Yargısı’ndan adalet beklemek artık hayal. Halen görev yapan yargı mensupları da adaletten çok intikam peşinde.

İki üyesi hiçbir bir delil olmaksızın tutuklanan Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan on binlerce mağdur başvurusundan örnek olabilecek bir kaçını seçip karara bağlamak yerine ölü taklidi yapmayı tercih ediyor. Çözüm mercii olmaktan çok insanların AİHM’e gitmesini geciktiren bir engel görevi oynuyor artık.

Savunma hakkı tamamen ortadan kaldırılmış. Varmış gibi göstermek için bir çoğu yeni göreve başlamış, hiçbir tecrübesi olmayan baro avukatlarının yetersiz savunmaları mağdurların mağduriyetini artırmaktan başka işe yaramıyor. Üstelik birçoğu da savcılarla işbirliği içinde, hiçbir suçu olmadığı halde müvekkillerinin etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanması (bir nevi itirafçı/iftiracı olmaları) için inanılmaz baskılar yapıyorlar.

HAVAALANINDA KARGO SANSÜRÜ

İç hukukta çare bulamayan mağdurların AİHM önünde hak aramak istemesi Türk Devleti tarafından pek istenmiyor. Cezaevlerinde tutuklu olup da AİHM’e başvuru yapanlar, sırf zulüm olsun diye aileleriyle görüşemeyecekleri ve şartların daha kötü olduğu başka cezaevlerine naklediliyorlar. Şirketlerine haksız yere el konulan iş adamlarının AİHM’ebaşvurmaları ihanet olarak kabul ediliyor. Bunun en çarpıcı örneği, 2015 yılında kayyım atanan Koza İpek Holding’in iç hukukta sonuç alamayınca AİHM’e başvurmak istediği zaman başına gelenler. AİHM başvurularının olduğu dosyalara Atatürk Havalimanında el konuluyor. Sen misin Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri ile kayyımları şikayet eden! O gün bugündür Akın İpek’in kardeşi Cafer Tekin İpek, sırf bu nedenle tutuklu.

GELELİM İŞİN AVRUPA BOYUTUNA

AİHM kendisine yapılan başvurularla ilgili karar vermekte anlaşılmaz bir şekilde ağırdan alıyor. Artık diplomatik üslubu bir kenara bırakarak işi şirretlik boyutuna vardırmış Türk siyasetçilerden mi çekiniyor bilinmez ama daha şimdiden 15 Temmuz sonrasında kendisine yapılan başvurulardan bir kaçını ‘iç hukuk yollarının tüketilmediği’ gerekçesiyle reddetti bile. Sanki iç hukuk varmış gibi..

Birkaç gün önce Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin sadece iç hukuk yolları tüketildikten sonra hakların ihlal edilip edilemeyeceğine karar verebileceğini, Türkiye’deki yargı sürecine müdahale edemeyeceğini söyleyerek AİHM’e ayar verdi. Halbuki düşündüğünün aksine AİHM Türkiye’den giden davalara bakmazsa içtihadına aykırı davranmış olacak.

Bir yanda Casuslar köprüsünde, olduğu gibi bir casustan bile avukat esirgemeyen adalet, diğer yanda binlerce masumun avukatını hapse tıkan “milli irade”

Bütün bu gelişmelere bakınca insan, zaman zaman bu hesaplaşmanın Mahkeme-i Kübra’ya kalacağı hissine kapılıyor. Dilerim zalimler önce bu dünyada hesap verirler.

[Mehmet Yıldız] 10.4.2017 [TR724]

15 Maddede “EVET” çıkarsa neler olacak? [Veysel Ayhan]

“Referandum sandığından ‘evet’ çıkarsa Türkiye’de tek adam yönetimi başlar” deniyor. Bu, boş bir söz.

Türkiye, 5 yıldan fazla bir zamandır zaten tek adam diktatörlüğüyle yönetiliyor.

Erdoğan’ın isteyip de yapamadığı tek bir şey oldu mu? Olmadı.

Başkalarının hatta AKP yöneticilerinin isteyip de Erdoğan’ın istemediği bir şey gerçekleşti mi? Gerçekleşmedi.

İstediği insanı hapse attı mı? Attı. İstediğini hapisten çıkardı mı? Çıkardı.

İstediği kanunu TBMM’den geçirdi mi? Geçirdi.

İstemediği başbakanı devirdi mi? Devirdi.

Anayasa’nın çoğu maddesini istediği gibi çiğnedi mi? Çiğnedi.

Böyle yüzlerce şey sayılabilir. O nedenle “17 Nisan’da ‘EVET’ çıkarsa tek adam yönetimi başlar”, boş bir söz.

Tek adam diktatörlüğü zaten var.

PEKİ “EVET” ÇIKARSA EKSTRA NE OLUR?

Erdoğan “demokrasi tramvayından ineli” yıllar oldu. Evet’in çıkması; onun hayal ettiklerini yapması ve Türkiye’yi tam bir sivil faşizme geçirmesi için halk onayı anlamı taşıyacak. Kafasında daha neler olduğunu bilemeyiz ama Saray kulislerinden açık kaynaklara sızanlar şunlar:

1- Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) parti olarak biter. Meral Akşener’e parti kurma imkanı verilmez. MHP’li muhalifler Meral Akşener, Sinan Oğan, Koray Aydın, ve Ümit Özdağ tutuklanır.

2- Halkların Demokratik Partisi (HDP) kapatılır. Tukuklanmayan diğer milletvekilleri içeri alınır.

3- Mecliste AKP dışında tek parti olarak  “Serbest Cumhuriyet Fırkası” kıvamında tek bir parti olarak CHP kalacak.

Can sıkan bazı CHP milletvekilleri Enis Berberoğlu, Mahmut Tanal, Eren Erdem ve Barış Yarkadaş tutuklanır.

4- Sözcü ve Cumhuriyet’e kayyım atanır. Mehmet Y. Yılmaz, Can Ataklı ve diğer tüm muhalif kalemler tutuklanır. Eski hesaplar açılır. Ertuğrul Özkök, Aydın Doğan ve kızları tutuklanır.

5- Tüm medya ve internet haber siteleri A’dan Z’ye Saray’a bağlanır.

6- Twitter kapatılır. Facebook tam bir kontrol altına alınır. Erdoğan ve AKP hakkında sosyal medyada tek bir eleştiri cümlesi yazılamaz. Telefonda konuşulamaz.

7- Avrupa Birliği (AB), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AHİM) ve Tahkim ile yapılmış anlaşmalar dondurulur, iptal edilir. Kuzey Kore gibi dünyaya kapılar kapanır.

8- Rusya Devlet Başkanı Putin yüz verirse NATO’dan çıkılır, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne girilir.

9- Geçmiş yıllarda Erdoğan’ın canını az çok kim sıktıysa “yanına konulmaz”. Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç, Melih Gökçek, Sadullah Ergin, Hüseyin Çelik ve AKP’li yüzlerce isim tutuklanır.

10- İçe kapanmanın ekonomik yıkımını önlemek için İstanbul Boğazı, güney sahilleri ve Trabzon’daki dev arazi ve ormanlık alanlar, -Katar emirine helikopter ile gezdirilen yerler- yani Türkiye haritasının küçük dilimleri Katar’a, Dubai’ye ve bazı Arap prenslerine satılır, kiraya verilir.

11- Erdoğan’ın eskiden beri diş geçirmediği için hayıflandığı Koç ve Sabancı grupları başta olmak üzere onlarca dev holdinge kayyım atanır.

12- Eskiden Anadolu yakası bayisi olduğu Ülker’e, hala kendisine diz çöküp biat etmediği için el koydurur. Torku’ya satar.

13- Askeri şura beklenmeden tüm komuta kademesi değiştirilir. “Ne olur ne olmaz” diye TSK’da AKP’li olmayan laik, Atatürkçü tüm general ve subaylar kademeli olarak emekli edilir.

14- Silahlı kuvvetlerde stratejik konumlara SADAT üyesi emekli askerler tekrar silah altına alınarak yerleştirilir.

15- Erdoğan’ın karizmasını çizen, fiyakasını bozan Gezi direnişininin intikamı için proje derhal uygulamaya konur.

“HAYIR” ÇIKARSA NE OLUR?

Gelecek hafta bu saatlerde sonuç belli olacak. Eğer “evet” çıktıysa yukarıdaki maddeler Türkiye’nin gündemine girecek. Normal şartlar altında sandıktan “hayır” çıkması lazım. Tüm anketler ve Saray’ın telaşı bunu gösteriyor. CHP ve HDP sandığa sahip çıkarsa AKP sandık yolsuzluğu yapamaz. Geçmiş seçimlerde Cihan Haber Ajansı faktörü vardı. Anadolu Ajansının erken ilan ettiği provokatif sonuçlar boşa düşüyordu. Şimdi ise AA rakipsiz. AA’nın ilan edeceği sonuçlar muhaliflerin moralini bozmamalı, sandığı ve sayımı terk etmemeliler. Mansur Yavaş’ın kazandığı, Melih Gökçek’in resmen kaybettiği Ankara Belediye başkanlığı seçim sonuçlarının Efkan Ala marifetiyle gece yarısı nasıl değiştirildiğini unutmayalım.

Ama her şeye rağmen sandıktan “hayır” çıkarsa çok şey olur. Saray’ın kubbesi çatlar; adalet ve hukuk için ufukta umut ışığı belirir.

[Veysel Ayhan] 10.4.2017 [TR724]

Kırmızı çizgi [Analiz: Vehbi Şahin]

Bir haftada ne değişti de ABD, Suriye’yi vurma ihtiyacı hissetti?

Şam rejimi kimyasal silahla saldırı düzenledi diye cevap verilebilir bu soruya…

Evet zahiri sebep bu görünüyor.

Ama ben tatmin olmuş değilim.

Tekrar soruyorum:

Ne değişti?

Bu soruya cevap aramak için neler olup bittiğine bir bakalım.

Geçen ayın sonunda ABD “Esed’in gitmesi artık önceliğimiz değil” dedi.

Açıklamayı yapan kişi ABD’nin BM Büyükelçisi Nikki Haley…

Trump yönetiminin Suriye politikasıyla ilgili yaptığı açıklamada Haley, “Önceki hükümetin yaptığı şekilde Esed’in gitmesine odaklanamayız” dedi.

Yani…

Eski Başkan Barack Obama döneminde ABD, Suriye’de Esed’in görevden ayrılmasını şart koşuyor ve Şam rejimine muhalif gruplara destek veriyordu.

20 Ocak’ta Beyaz Saray’da işbaşı yapan Trump’la birlikte Washington’ın, Suriye politikasında köklü bir değişikliğe gideceği sinyalini verdi bu açıklama…


ESED’Lİ FORMÜL

Esed kalıyordu ve onun da içinde bulunduğu bir formüle kapı aralıyordu ABD…

Nitekim Haley de bu noktaya vurgu yapmıştı.

“Suriye halkı için değişiklik meydana getirecek en iyi yolu aramak” ABD’nin öncelikleri arasındaydı.

Bu açıklamadan sonra Suriye Devlet Başkanı Esed, “Her şeyi müzakere etmeye hazırız” açıklaması yaptı.

ABD Dışişleri Bakanı Tillerson da Ankara’ya geldi.

Uçağı yoldayken Başbakan Yıldırım, “Fırat Kalkanı Harekâtı bitmiştir” dedi.

Tillerson da Ankara’da, Esed’in geleceği ile ilgili bir soruya “Esed’in gidip gitmeyeceğine Suriye halkı karar verir” cevabını verdi.

Özetle…

Seçim kampanyası sırasında Rusya’nın Halep hamlesi karşısında sessiz kalan Washington, Trump’la birlikte Ortadoğu’ya yeniden dönüş yapmıştı.


 İKİ KRAL BİR CUMHURBAŞKANI

Ancak İdlib’teki kimyasal silahla yapılan saldırı bir anda her şeyi değiştirdi.

Başkan Trump, “Suriye’deki  kimyasal saldırıya karşı harekete geçme sorumluluğum var. Benim Suriye ve Esed’e karşı tavrım çok değişti. Bu olay kırmızı çizginin ötesinde benim için çok çizgileri geçti.” diye konuştu.

Trump, bu açıklamayı Ürdün Kralı Abdullah’la düzenlediği ortak basın toplantısında yaptı.

Bilin bakalım Trump daha önce kiminle görüştü?

Suudi Arabistan Kralı Selman’la…

Telefonla yaptıkları görüşmede iki lider, “Suriye ve Yemen’de güvenli bölgeler oluşturulması” konusunda mutabık kalmıştı.

Başka?

İran’a karşı da birlikte hareket etme kararı almıştı Trump ve Selman…

Bu arada ABD Başkanı’nın, Ürdün Kralı’ndan sonra Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’yi de Beyaz Saray’da misafir ettiğini hatırlatalım.


ARAPLARIN DESTEĞİ

Dikkat ederseniz Trump, Arap aleminin liderliğini üstlenen üç önemli ülkenin devlet başkanlarıyla bir araya gelerek Ortadoğu’da izleyeceği politikaya son şeklini verdi.

İdlib’teki vahşet ise ABD’yi harekete geçirmeye yetti.

Bu saldırıya Rusya ve müttefiklerinin nasıl cevap vereceği merak ediliyordu.

Dün İran, Rusya ve Suriye ortak bir açıklama yaptı.

Açıklamada, ABD’nin Suriye’ye saldırısının ‘kırmızı çizgileri’ geçtiği belirtildi.

Ayrıca…

“Bundan sonra her türlü saldırıya karşılık vereceğiz” ifadeleri kullanıldı.

Kısacası…

ABD’nın “tek kutuplu bir sistem dayatmasına” karşı birlikte hareket edeceklerini duyurmuş oldular.

Bir tarafta ABD, Avrupa ülkeleri ile Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün…

Diğer yanda da Rusya, İran ve Suriye…

Peki bu denklemde Türkiye nerede?

Bu soruya cevabı Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu verdi:

-Rusya ve ABD arasında tercih yapma durumunda olan bir ülke değiliz.

Ne anladınız?

Türkiye, iki ülkeyle de ilişkilerini dengeli bir şekilde götürmeye çalışıyor.

ABD vurunca ABD’yi, Rusya vurunca da Rusya’yı destekliyor.

Böylece iki ülke arasında taraf tutmamış oluyor!

Son gelişmelerden sonra ABD ve Rusya kırmızı çizgilerini yeniden çizdi.

Peki Türkiye’nin kırmızı çizgilerine ne oldu?

Kırmızı çizgi falan kalmadı.

16 Nisan’da evet çıksın, ertesi gün Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen AKP’ye üye olsun, partinin başına geçsin sonra Erdoğan da kırmızı çizgilerini çizer herhalde…

[Vehbi Şahin] 10.4.2017 [TR724]

Tutuklu gazeteci Emre Soncan: Karşınızda özgür gazeteciliğin onurunu koruyorum

8 aydır özgürlüklerinden alıkonulan 26 gazeteciden 21’i tahliye edilmesine rağmen hukuk dışı yöntemlerle serbest bırakılmadı. Gazeteciler, 31 Mart’tan bu yana artık sanık değil rehin olarak Silivri’de tutuluyor. Bir hafta süren duruşmada verilen ifadeler, yürütülmeye çalışılan davanın altının ne kadar boş olduğunu gözler önüne serdi. İfade veren gazetecilerden biri olan Emre Soncan’ın savunması ise cadı avını tarihe not düşen nitelikteydi. Tr724 olarak Soncan’ın ifadesinin tamamını yayımlıyoruz.

Sayın Başkan ve değerli üyeler;

Siz hiç ölmek istediniz mi? Ben o gece istedim. 3 kişilik hücrelerde 13 kişi yatarak geçirdiğimiz gözaltı sürecinin ardından hapishaneye getirildiğimiz ilk gece bana ve meslektaşlarıma yaşatılanların sonrasında -ki burada ayrıntıya girmeyeceğim- bizi ‘karantina’ denilen geçici koğuşa koyduklarında kendimi yatağa bıraktım. Ve Dante’nin İlahi Komedyası’nda ‘ömrün yarısı’ olarak betimlediği 35 yıllık hayatımda ilk kez “Allah’ım bu gece burada benim canımı al ve bana sabahı gösterme” diye dua ettim. Çünkü artık bu dünyanın, başka bir gezegenin cehennemi olduğunu düşünmeye başlamıştım. Fakat sabah uyandım ve her doğan yeni günün beraberinde yeni bir umudu ve yeni bir macerayı getirdiğini, hayatta vazgeçmeye asla yer olmadığını anladım. Ve mahkemenize de hiç vazgeçmeden, adalet tecelli edene kadar fikirlerimi müdafaa etmek için geldim.

TARİHİN BENİ AKLAYACAĞINA EMİNİM

Sayın Başkan ve değerli üyeler;

Kâinat yaklaşık 14 milyar, dünya 4,5 milyar, insanoğlu da 200 bin yıldır var. NASA’nın uzayda tespit ettiği radyo sinyali tam 3 milyar ışık yılı uzakta. İşte böyle sonsuz bir zaman ve mekânda sizler de ben de birer noktadan ibaretiz. Hayatlarımızı ancak hakikate ulaşma yolunda göstereceğimiz çabayla anlamlandırabiliriz. İşte ben savunmamla bu hakikati arama yolculuğunda bir adım daha atacağım… Sizler de vereceğiniz kararlarla… Ben tarih tarafından er ya da geç aklanacağıma eminim. Ama önce öz yurdumda, memleketimin cübbeleri iliksiz hâkimlerinin önünde aklanmak istiyorum.

HAYATIM BOYUNCA DEMOKRASİDEN TARAF OLDUM

Sayın Başkan ve değerli üyeler;

Savunmamı kısa tutacağım. Küçük bir girizgâhın ardından iddianamede şahsıma ilişkin suçlamalara kısa ve net cevaplar vererek müdafaamı nihayete erdireceğim.

İlk, orta ve liseyi devlete ait okullarda okuduktan sonra burslu olarak Bahçeşehir Üniversitesi’ni kazandım. Üniversiteye devam ederken Star Gazetesi’nde kısa süre staj yaptım. Ardından yüksek lisansıma devam ederken bu kez CNN Türk’te stajyer olarak bulundum. 2004’te stajyer olarak girdiğim Zaman Gazetesi’nde, 2005’e geldiğimizde artık kadrolu bir basın emekçisiydim. 2009’da Ankara’ya geçtim. Cumhurbaşkanlığı ve Savunma Muhabiri unvanıyla mesleğimi başkentte sürdürdüm. 12 yıllık profesyonel gazetecilik hayatım boyunca hatalarım oldu ama hiçbir zaman bilerek yanlış yapmadım. Sadece halk için gazetecilik yapan, plazalardan kurtulmuş, kahvaltıda simit-çay ikilisinden vazgeçmeyen sahici, emeğe değer veren bir gazetecilik hayal ettim. Ama çalıştığım hiçbir kurumda bu ütopyayı yaşayamadım. İşin acı tarafı, Türkiye’deki hiçbir medya grubunda bu idealler realize edilemedi. Hayatım boyunca taraf oldum. Hayattan taraf oldum, yaşamaktan… Özgürlüklerden, demokrasiden, adaletten taraf oldum. Bu yüzden gördüğüm yanlışları da evrensel demokratik değerler çerçevesinde eleştirmekten geri durmadım. Hiçbir örgüte, cemaate, tarikata ya da ideolojik gruba dâhil olmadım. Sadece Gazeteciler Cemiyeti üyesiydim. Ondan da çok pişmanım. Çünkü hapisteki gazetecilere gereken desteği vermediler. Ve inandığım değerler doğrultusunda yürüttüğüm mesleğimin 12. yılında tek bir cebir ve şiddet suçlaması gösterilmeden ‘Silahlı terör örgütü üyeliği’ iddiasıyla tutuklandım. Açık görüş hakkımız, telefon hakkımız, avukatla görüşme hakkımız, dışarıdan kitap alma hakkımız kısıtlandı. Avlumuzun üzerinde bir parça gökyüzü vardı. En sonunda onu da çok gördüler. Doğu ile Batı Almanya’yı ayıran utanç duvarı gibi, bizim de gökyüzümüzü tellerle ördüler. Üzerimizden geçen uçaklara dokunamayalım, bulutları kucaklayamayalım diye… Ve işte böyle geçip giden 241 günün sonunda kendimi müdafaa etme şansı buldum.

BU İDDİANAME 19. YÜZYIL HUKUKUNUN BİLE GERİSİNDE

Ünlü Anayasacı Dicey 1885’te yazdığı Introduction to The Study of The Law of The Constitution adlı eserinde hiç kimsenin kanunları ihlal etme dışında bir sebeple yargılanamayacağını söylemişti. Bu, sizin daha iyi bildiğiniz gibi, kanun hâkimiyeti ya da hukukun üstünlüğü olarak adlandırılan olgunun en temel unsurudur. Dolayısıyla ne siyasi iktidarlar ne de yargı mensupları, fikirlerini ve davranışlarını beğenmedikleri için insanları cezalandıramazlar. İşte 21. yüzyılda hazırlanan ve mahkemenize sunulan bu iddianame 19. yüzyıl hukuk anlayışının dahi fersah fersah gerisindedir. Sayın Savcı Çağlak, iddianamenin şahsımla ilgili kısmında, düşüncenin suç olduğunu iddia etmiş ve en büyük düşünce suçunu işlemiştir. Fakat Sayın Savcı’nun unuttuğu şey şudur; fikirler kurşun geçirmezdir ve hapislere sığmazlar. Çünkü fikirler daima firardadır.

Sayın Başkan ve değerli üyeler

İddianamede şahsımla ilgili kısmı üç bölümde değerlendirebilirim. Birincisi; 2015’te bir gazeteye verdiğim mülakat ve bir TV kanalında yaptığım konuşmalarda Sayın Cumhurbaşkanı’na dair yaptığım eleştiriler… İkincisi; sosyal medya mesajlarım ve üçüncüsü de Bank Asya’daki 31 bin 400 liram…

Öncelikle Sayın Cumhurbaşkanı’yla ilgili hiçbir hakaret, şiddet övgüsü ya da şiddet çağrısı içermeyen, herhangi bir tekzibe ve o dönemde herhangi bir soruşturmaya konu olmamış eleştirilerim, Anayasa’nın 25 ve 28. maddelerindeki düşünce ve ifade özgürlüğünün yanı sıra basın hürriyeti kapsamında ele alınmalıdır.

Öte yandan AİHM içtihatlarına göre özgürlük, ‘sadece toplumun ve devletin doğru ya da zararsız gördüğü haber ve düşüncelerin değil, devletin veya halkın bir bölümünün olumsuz ya da yanlış bulduğu, onları rahatsız eden haber ve düşüncelerin de serbestçe ifade edilebilmesidir.

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ, DEMOKRASİ İLE OTOKRASİYİ AYIRAN EN TEMEL GÖSTERGEDİR

AİHM eski yargıcı Rıza Türmen’in de vurguladığı gibi basın özgürlüğü, demokratik bir rejim ile otoriter-totaliter bir rejimi ayıran en temel faktörlerden biridir. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun temelini oluşturur. Özgür bir basının temel görevi, halkın bilgi alma hakkını gerçekleştirerek hükümetin yanlışlarını kamuoyunun dikkatine sunmak ve halkın karar alma mekanizmalarına katılımını kolaylaştırmaktır. Otoriter-totaliter rejimlerde ise hükümetler basını kontrol altına alır ve kendi amaçları için kullanır. Bu yüzden gazetecilerle ilgili verilecek kararlar, Türkiye’deki rejim tartışmalarına da doğrudan müspet ya da menfi tesir yapacaktır.

Tarihte örneklerini gördüğümüz ve bugün dünyanın çeşitli coğrafyalarında halen varlığını sürdüren totaliter rejimler, halkın sadece iktidarın doğrularını öğrenmesini, lidere sadakat ve hayranlık bağlarıyla bağlanmasını, muhalif seslerin susturulmasını amaçlar. Bu tür rejimlerde eleştirmek, vatan hainliğiyle eşdeğerdir.

AİHM’ye göre basın özgürlüğüne müdahale ancak çok istisnai ve zorunlu durumlarda kabul edilebilir. Basının özgürlük alanı geniştir. Buna müdahale ancak nefret söylemi ve şiddete teşvik varsa kabul edilebilir. Zaten benim açımdan da meselenin özü budur. Hiçbir konuşmam, yazım, paylaşımım ya da mesajımda nefret söylemi ya da şiddete teşvik yoktur. Aksine, kamuoyuyla paylaştığım birçok mesajda defalarca şiddetin yol olamayacağını vurguladım. Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Zühtü Aslan da bir makalesinde ifade özgürlüğü tartışmalarına şu yorumuyla katılmıştı: “İfade özgürlüğü, ötekinin özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü, kendimizi ve başkalarını tanımlamada, anlamada ve algılamada, başkalarıyla ilişkimizi belirlemede ihtiyaç duyduğumuz bir değerdir. Bu değerin değerini bilmek zorundayız.”

Sayın heyet, bırakın AİHM içtihatlarını; şiddet çağrısı, hakaret ya da nefret söylemi içermeyen düşünceleri suç olarak vasıflandırmak, Türkiye’nin demokrasi birikimine karşı büyük bir nezaketsizliktir. Zaten Sayın Savcı Çağlak, iddianamenin mevzuat bölümünde düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına ilişkin mahkeme kararlarını sıralarken farkında olmadan şahsıma ilişkin yönelttiği suçlamaları da yine kendisi hükümsüz kılmıştır. Çağlak, AİHM’nin düşünce ve ifadelerin ‘rahatsız edici, şok edici, abartılı hatta saldırgan’ olabileceğini, ancak şiddeti teşvik eden açıklamaların yasaklanabileceği yönündeki içtihadını, bizatihi kendisi iddianameye koymuştur. Peki, benim hangi düşüncem, hangi ifadem, hangi konuşmam ya da hangi paylaşımım şiddeti teşvik eden unsurlar içermektedir?

KENDİMİ SİSYPHOS GİBİ HİSSEDİYORUM

Sayın Başkan ve Değerli Üyeler

Bazen kendimi mitolojideki Sisyphos karakteri gibi hissediyorum. Mitolojideki anlatımlara göre Sisyphos, cehennemde bir kayayı bir dağın eteğinden yukarıya itmeye mahkûm edilmişti. Ve kaya zirveye ulaşmadan aşağı yuvarlanıyor, Sisyphos da onu yeniden yukarıya itiyordu. Camus da bu efsaneyi ‘saçma’ metaforu ile hikâyeleştirmişti. Ben de aylardır hakkımdaki iddialara cevap veriyorum ama her defasında tutukluluğumun devamına hükmediliyor. Bir kez daha anlatıyorum, bir kez daha aynı sonuçla karşılaşıyorum. Sanki sonsuza değin böyle sürecekmiş gibi…

Tutukluluğumun devamına ilişkin verilen kararlardaki sürekli tekrar eden savlardan biri de ‘kaçma şüphesi’ydi. Gözaltına alınmamdan önce sosyal medyada nam salmış ve siyasi iktidara yakın olduğu iddia edilen Twitter hesapları defalarca tutuklanacağımı yazdı. Birçok ülke için vizem olmasına rağmen yurtdışına gitmedim. Hakkımdaki gözaltı kararını medyadan öğrendikten sonra Emniyet’e gidip kendim teslim oldum. Ama kaçma şüphem varmış. Ve tutukluluğumun devamına ilişkin kararlarla bu savı pekiştirmek için benzer soruşturmalardaki bazı isimlerin yurtdışına çıktığı vurgulanıyordu. En temel evrensel ilkelerden biri, hiç kimsenin başkasının işlediği suç nedeniyle cezalandırılamayacağıdır. Peki, ben neden şahsımla hiçbir ilgisi olmayan isimlerin eylemleri nedeniyle cezalandırılıyorum? Hakkımdaki tutukluluk artık tedbir olmaktan çıkmış ve açık bir cezalandırmaya dönüşmüştür.

Sayın Başkan ve Değerli Üyeler

İddianamedeki bir diğer suçlama Bankasya’daki 31 bin 400 liralık mevduatım. Zaten muhabirlik yapan bir gazetecinin hesabında ancak bu kadar para olur. Zaman Gazetesi Bankasya ile çalıştığı için, bana ait maaş hesabı da haliyle gazete tarafından bu bankada açıldı. Daha önce Zaman Gazetesi Vakıfbank’la çalışırken benim hesabım da Vakıfbank’taydı. Bankasya’ya talimatla para yatırmadım. 2013’te 20 bin liram vardı. 2015’te 31 bin liraya çıkmış. Bu para da hesabımda uzun süre kalmadı. Çünkü araba satın aldım. İlgili kurumlardan bu bilgiye ulaşılabilir. Bankasya’ya talimatla ya da bir destek kampanyası kapsamında para yatırsaydım mevduatımı son dakikaya kadar tutmam gerekirdi. Zaten kanunlarla kurulmuş, devletin ilgili üst kurullarının denetiminde faaliyet gösteren bir bankadaki paraya ilişkin yapılan suçlamayı da anlayabilmiş değilim.

SAVCININ HAYALİNDE CANLANDIRDIĞI KARAKTERİ CEZALANDIRIYORSUNUZ

Sayın Heyet, bu yargılamanın sonunda eğer beni cezalandırırsanız ya da Cuma akşamı geri hapishaneye geri yollarsanız -ki vereceğiniz her karara saygı duyacağımı peşinen belirtmek isterim- aslında beni değil, Sayın Savcı Çağlak’ın hayalinde yarattığı karakteri cezalandıracaksınız. Sadece Savcı Bey değil, dünyanın tüm savcıları birleşip aynı iddiayı dile getirse de ben terörist değilim. Ben Emre Soncan’ım. Ben gazeteciyim. O yüzden yeniden demir parmaklıkların arkasına gitsem dahi suçsuz olmanın gönül rahatlığını yaşayacağım.

Sayın Çağlak’ı hiç görmedim. İfademi dahi almadı çünkü. O yüzden kendisini tanımıyorum. Fakat ben bu iddianamede mutsuzluk görüyorum. Ben bu metnin arkasında, hayatında bir kez bile papatya toplamamış, sokak lambasının ölgün sarı ışığıyla aydınlanan yağmur damlaları altında saçlarını savuran bir kadına âşık olmamış, bir bebeğin tebessümüne ya da gözyaşlarına dünyayı sığdıramamış, Üsküdar’dan Beşiktaş’a motorla geçerken martılara simit atmamış, çocukken güneş ışığını avuçlamaya, gölgesinden hızla kaçmaya çalışmamış bir insanın halet-i ruhiyesini görüyorum.

GÜLEN HAREKETİ’Nİ TERÖR ÖRGÜTÜ OLARAK GÖRMÜYORUM

Sayın Başkan ve Değerli Üyeler

Son olarak da sosyal medya paylaşımlarıma değinmek istiyorum. Sayın Savcı, ‘İşte şimdi seni yakaladım Emre Soncan’ diyerek büyük bir heyecan ve iştiyakla bir tweet’imi ilgili kısmın en başına yerleştirmiş. O mesajımda şöyle diyorum: ‘Bu tweet’i attığım için gözaltına alınır mıyım bilmiyorum ama bu alçak cuntanın arkasında Gülen Hareketi olduğu iddiasını makul bulmuyorum’ Tabi Savcı Bey herhalde heyecandan bu tweet’in öncüllerini ve ardıllarını iddianameye koymayı unutmuş. Hâlbuki gerek bundan önceki gerek bundan sonraki mesajlarımda darbenin karşısında olduğumu ve bu girişim karşısında seçilmiş iktidarın yanında yer almanın bir demokrasi ödevi olduğunu açık şekilde vurguladım. Hatta darbe gecesi hem iktidardan hem muhalefetten birçok isim kimin kazanacağını beklediği için sessizliğe bürünürken ben girişim devam ederken demokrasinin tarafında olduğumu net bir şekilde ifade ettim. Avukatım bu mesajları mahkemenize iletecektir.

O tweet’imin içeriğine gelince; 248 yurttaşımızın hayatına mal olan bu cuntanın arkasında, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizildiği bir dönemde Ankara’nın eksenini değiştirmeye ve onu belli bir bloğun içine itme amacı taşıyan yabancı istihbarat örgütleri olduğu kanaatini taşıyorum. Gerek tutuklanmadan önce gerek tutuklanmadan sonra yaptığım açık kaynak okumaları ve geçmiş birikimlerimin ışığında oluşturduğum bu paradigmanın sonucunda da Gülen Hareketi’ni bir terör örgütü olarak görmüyorum. Söylediklerimin içinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte, hakkımda verilecek karara menfi tesir yapabileceğinin farkındayım. Fakat özgür bir gazeteci inandığı doğruları kendisine saklayamaz. Bunları ahval ve şerait ne olursa olsun açıklamakla yükümlüdür.

Diğer tweet’lerim de konuşmalarım ve yazılarım gibi nefret söylemi ve şiddet çağrısı içermemektedir. Anayasamız tarafından güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında atılmıştır. Hiçbir konuşmam ya da paylaşımımda da suç kastı yoktur. Bu paylaşımlarım ulusal güvenlik ve kamu güvenliğini menfi şekilde etkileyecek hiçbir  içerik ihtiva etmemektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesi de herkesin ifade özgürlüğü hakkına sahip olduğunu, bu hakkın kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin kanaat özgürlüğünü, haber-görüş alma ve verme özgürlüğünü kapsadığını vurgulamaktadır.

Bu aşamada sanırım biraz gizem katmak için evimdeki aramada ‘Gizli’ ibareli evraklar bulunduğu belirtilmiş. Söz konusu evrak da talebim üzerine Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından şahsıma tevdi edilmiş ve bu konulara meraklı araştırmacılara açık arşiv yazışmalarıdır.

KARŞINIZDA TERÖRİST YOK, GAZETECİ VAR

Sayın Başkan ve Değerli Üyeler

Memleketin üzerinde kalın bir sis perdesi var. Bu perde bir gün kalktığında bugün benim yaptığım savunma da sizlerin verdiği karar da yarın sonsuzlukta yankılanacak. Öyle olağanüstü günlerden geçiyoruz ki ülkemizi hep birlikte dingin bir limana yanaştırmak için başta politikacılar, aydınlar, gazeteciler ve yargı mensupları olmak üzere tüm yurttaşlar, idraklere giydirilmiş deli gömlekleri olan ideolojilerden sıyrılarak vicdanlarının sesini dinlemek zorundadırlar.

Sokrates ölerek yaşamanın onurunu korumuştu. Ben de 241 gündür suçsuz yere hapis yatarak özgür gazeteciliğin onurunu koruyorum. Eğer bugün gazeteciler hapiste diye dışarıda daha güzel bir Türkiye varsa ben mahpusluğa devam etmeye razıyım. Ama unutulmamalıdır ki gazeteciliğe pranga vuran bir ülkeye özgürlük asla gelmeyecektir.

Karşınızda bir ‘terörist’ yok. Hayatı boyunca terörün, şiddetin, nefretin, kötülüğün yamaçlarında dahi dolaşmamış, baştan aşağı düşünceden mürekkep bir gazeteci var. Bundan sonrası için artık takdir heyetinizindir. Vicdanım müsterih. Tarih bir gün beni aklayacak. Çünkü gazetecilik sınırlarının dışına asla çıkmadım. Tarih bir gün beni aklayacak. Çünkü mesleğimin onurunu hiçbir zaman yere düşürmedim. Ve evet tarih bir gün beni aklayacak çünkü fikirlerimi maddi menfaatler uğruna köle pazarlarında satılığa çıkarmadım.

Sözlerime son verirken savunmanın başından bu yana anlattığım olgular ışığında vicdanınızın ve adalet terazisinin hassas dengesine güvenerek heyetinizden tahliyemi talep ediyorum.

10.4.2017 [TR724]