Hollanda Hoşgörü 2018 Ödülü, Diyalog Platform INS’nin [Basri Doğan]

Hollanda’da 7 yıldır verilen Hoşgörü 2108 (Paleis van de Verdraagzaamheid 2018) ödülü, birlikte yaşama sanatını güçlendirme adına yaptığı çalışmalarla tanınan ve Hizmet Hareketi’ni temsil eden Diyalog Platform INS’ye verildi. Ödül için  Hollanda genelinde 14 vakıf ve kurum aday gösterildi. İnternet üzerinden yapılan ve üç turlu olarak gerçekleştirilen oylama neticesinde yüzde 61 oy alan Diyalog Platform INS ödüle layık görüldü.

Hollanda’da eser ve faaliyetleriyle toplumun önünü açan kurumlara verilen Paleis van de Verdraagzaamheid 2018 Hoşgörü ödülü sahibini buldu. Dün gece yapılan ödül töreninde konuşan INS Başkanı Dr. Emir Ertaş, Diyalog Platform INS olarak Hollanda’daki toplumsal ayrışmaya karşı mücadelede ettiklerini söyledi. Halklar arası diyalogu geliştirmek için Hollanda’da faaliyet yaptıklarını belirten Ertaş, “Paleis van de Verdraagzaamheid 2018’e değişik alanlarda adaylar var idi. Hollanda’da Hizmet Hareketi’ni temsil konumunda olan Platform INS de katılımcılardan biriydi. Bugün yaklaşık yüzde 61 oy oranı ile Hollanda genelinde 14 vakıf ve kurum  arasından birinci seçildik. 2002 yılından beri aktif konumdayız. 2017 yılında Hollanda Toplumunda Beraber Ortak Yaşama Sanatı kampanyası ile öne çıktık. İki yıl içerisinde 10 bine yakın insanı belli aralıklarla bir araya getirerek böyle bir başarıya imza attık. Bu yıl ülke genelinde internet üzerinden kullanılan oyların büyük çoğunluğunu alarak Hoşgörü 2018 ödülünü almış olduk. Gurur verici bir tablo.” ifadelerini kullandı.

‘Çalışmalarımız Hollanda toplumunda yankı buldu’

Diyalog Platform INS adına ödülü alan Başkan Emir Ertaş, platformun çalışmalarını şöyle anlattı: “1960’lı yıllarda Fethullah Gülen Hocafendi, yaşadığımız toplumlarda barışı, adaleti ve doğruluğu temsil etme ve bu doğrultuda çalışmalar yapma hedefini koymuştur. Şu anda dünyanın dört bir yanında bu amaca uygun olarak bizim vakfımıza benzer vakıflar oluşmuştur. Biz Hocafendi’nin anlattıklarını insanlara aktarmaya çalışıyoruz. Hocafendi’nin dediği gibi karakterimizin gereğini sergilemeye çalışıyoruz. Bunu iyi günlerde olduğu gibi kötü günlerde de devam ettirmek önemli. İnşallah gelecek yıllarda daha hızlı şekilde çalışmalarımız sürecek. Son yıllarda da Hollanda toplumunda bu çalışmaların yankı bulduğunu gördük. Bu akşamda bunun somut örneği aldığımız bu ödüldür.”

[Basri Doğan] 17.11.2018 [TR724]

Çocuğunuzla ilişkinizde bu 3 davranıştan kaçının

Çocukların, kendilerini yetiştiren ebeveynleriyle aralarındaki ilişki düzeyini belirleyen bağlanma biçimleri, erişkinlikteki bazı sosyal ve psikolojik sorunların nedenleri arasında yer alabiliyor. Psikiyatrist Dr. Şaban Karayağız’a göre, çocukla ebeveynleri arasındaki çift taraflı olabilen güvenli, kayıtsız, saplantılı ve korkulu bağlanma biçimleri; eş ve meslek seçiminden sağlıklı iletişime, evlilikten sosyal hayata kadar erişkinlerin yaşamına yön verebiliyor.

Bebeklik ve çocukluk dönemindeki ebeveynlerle kurulan bağ ilişkisine, ‘bağlanma’ adı verilmiştir. Doğumdan sonra bebekler, güven duygusunu devam ettirme ihtiyacıyla önce annesine daha sonra da ihtiyaçlarını karşılayan kişiye bağlanma eğilimindedir. Ağlama, emme ve gülümseme bebeğin temel bağlanma davranışları arasındadır. Bağlanılan kişiye yakınlığı sağlayan ve yakınlığı sürdürmeye yardımcı olan her türlü davranış şekli bağlanmayı ifade eder. Çocukluk ve bebeklikteki bağlanma biçimlerinin etkilerinin erişkinlikte de devam ettiği saptanmıştır.

Bağlanmanın 4 türü var

Yapılan araştırmalarda insanlar erişkinlikte de diğer insanlara güvenli, kayıtsız, saplantılı ve korkulu bağlandıkları belirlenmiştir. Erişkinlerin ikili ilişkilerdeki bağlanma biçiminin nasıl olacağı, geçmişte ebeveynlerinin tutum ve davranışlarına göre şekillenmektedir. Özellikle güvenli bağlanmayı etkileyen, çocukluk dönemine dayanan farklı faktörler bulunmaktadır. Küçük yaşlarda oluşan ebeveyn bağlanma ilişkilerindeki olumlu tutumların, daha sonraları bireyin sosyal ilişkilerine pozitif olarak yansıdığı bilinmektedir.

Sorunlarla yüzleşebilir

Ebeveynlerin tutum ve davranışları ile sosyal çevre, çocukların karakterlerinin oluşmasında etkilidir. Çocuğuna aşırı düşkün, ona sorumluluk vermeyen, onu sınırlayan ve sürekli uyaran,  çocuğuna güven aşılamayan ya da psikolojik sorunları olan ebeveynlerin çocukları, gelişim aşamasında bir takım sorunlar yaşamaktadır. Bu tip ailelerin çocukları, yaşamları boyunca psikolojik sorunlarla yüzleşmek zorunda kalabilir. Bu sorunların en önemlilerinden biri ayrılma anksiyetesi bozukluğudur. Çocuk, zarar verici şekilde bağımlı hale geldiği kişiyi kaybedeceğini ya da başına kötü bir şeyler geleceğini düşünerek aşırı derecede kaygılanır. Bu öğrencilik döneminde çocukların okul başarısını etkiler. Bu tür çocukların kaygı nedeniyle okul ya da başka bir yere annesiz gitmek istemediği bilinmektedir.

Çocuğunuz yetiştirirken 3 tehlikeli davranıştan kaçının:

  1. Aşırı korumacı davranış: Çocuğa aşırı korumacı davranmak psikolojisini olumsuz etkiler. Bu ebeveynlerin çocukları hayatları boyunca yetersiz oldukları düşüncesiyle uğraşmak zorunda kalabilir.
  2. Aşırı düşkünlük algısı: Çocuğa aşırı düşkün algısını oluşturmak, sorumluluk vermemek, sınırlamak veya sürekli uyarmak erişkin dönemde sorunlara neden olabilir.
  3. Aşırı özgüven ve ego: Çocuğa aşırı özgüven verebilecek davranışlardan kaçınılmalı, çocuk kayıt ve baskı altında tutulmamalıdır.

[TR724] 17.11.2018

Demokrasi krizde mi? [Yavuz Altun]

23 Nisan 1920’de Ankara’da kurulan ilk Meclis’in duvarında Şura Suresi’nin 38. ayetinden şu parça asılıydı: “Onlar, işlerini istişare ile yürütürler…”

Bu ayetin Mekke’nin son dönemlerinde yahut Medine’de nazil olduğu düşünülüyor. Her iki durumda da, ayetin bütünü itibariyle Medine’de yaşayan ve Mekkeli Müslümanlara kucak açan Ensar’ın özelliklerine dair bir onaylama ve takdis içerdiği görüşü hâkim.

Buna binaen, sureye de ismini veren şuranın, yani istişarenin, İslam’da övülen bir hususiyet olduğu konusunda fikir birliği var.

Ancak ayetin indiği zamana bakarsak, istişare pratiğinin İslam’dan önce de Medine’nin önde gelenleri arasında yaygın olduğunu söyleyebiliriz.

Bir bakıma Medine’deki yönetimin, Mekke’deki gibi oligarşik bir tiranlık değil, aristokratik ve devrin şartlarına göre daha modern bir idare olduğu vurgulanmış da olabilir.

Peki, 1920’de neden böyle bir ayeti duvara asma gereği duyulmuştu?

Osmanlı’nın son yüzyılındaki Meşrutiyet tartışmaları sırasında, Padişahların baskıcı iradesine karşı çıkan entelektüel ve bürokrat kesimi Avrupa’daki parlamenter sistemi getirmek için böyle bir argüman ortaya koydular.

Bre Padişah! Sen Kur’an’a mı karşı geliyorsun?

***

Evet, 19. yüzyılda Avrupa’daki demokrasi, bilhassa İngiltere’deki, yapısı itibariyle aristokrasiden halkın temsiline geçişi temsil eder ve “kavmin önde gelenleri” arasındaki bir şura meclisi gibidir.

Ancak demokrasi sadece bundan ibaret de değildir. En basit ve bugüne kadarki en yalın tariflerinden birisi olarak, “halkın kendi kendini yönetmesidir”.

Bu yönetim biçiminin ortaya çıkmasında tarihsel olarak iki temel saikten bahsedilebilir: İlki iktidardaki el değiştirmelerin bir hayli sıkıntılı olmasının önüne geçip, barışçıl bir güç transferini mümkün kılmak.

Bu ilk kısmın, halkın kendi kendini yönetmesinden çok toplumdaki güç ilişkilerini dengelemek gibi bir işlevi vardı. Taht oyunlarının önüne geçmek, bu oyunların neticesinde ödenen ağır ekonomik ve toplumsal faturaları geride bırakmak. Buna, aristokratlar ve yeni zenginleşen tüccar sınıfı monarşiyi ikna etti.

İkincisi ise devletlerin verdiği kararların, onları etkileyen yüz binlerce insanın iradesini, düşüncesini ya da itirazını hiçe sayarak alınmasının önüne geçmekti.

“Ahalinin huzursuzluğu” demokrasi pratiğinden çok önceleri de idarecilerin dikkat etmesi gereken, aksi takdirde bir isyana kapı aralayacak bir meseleydi. Osmanlı’da da tarihi metinlerde sık sık karşımıza çıkar. Ancak Avrupa’da demokrasinin gelişmesinin arka planında o ahalinin “güç kazanması” gibi küçük (!) bir ayrıntı vardı.

Sanayi Devrimi’yle birlikte toplumun her bir ferdi “önemli” (mekanik tabirle “işlevsel”) hâle gelmişti. Fabrikadaki işçilerin huzursuzluğu, bütün bir ülke ekonomisini, böylece de bütün toplumu etkileyebilecek bir meseleydi artık. Bu sebeple “oyuna dâhil edilmeleri” gerekirdi.

Yani bir kalemde milyonlarca insanın silinip atılmasında kendi menfaatine aykırı bir şey göremeyen bir toplumun demokrasiye ihtiyacı yoktu. Ama her bir ferdin önem kazandığı bir vasatta, demokrasi makuliyet rejimine dönüşebilirdi.

Grevlerin, politikacılara söz dinletmek için bir yöntem olarak benimsenmesi bu esasa dayalıydı.

Ama öte yandan toplumsal refahın artması, kamusal alanın çeşitli fikirlere açık olması ve sosyal iletişim araçlarının yaygınlaşması da, politikanın “herkesin ulaşabildiği” bir şeye dönüşmesini sağladı. “Bilinçli seçmenlerin” oyladığı bir hükümetin, yahut referanduma sunulan bir meselenin “akl-ı selim” üreteceği varsayıldı.

Sovyetler Birliği’nin Karl Marx’ın öngördüğü üzere kapitalist devrimini tamamlamadan sosyalist devrime savrulması nasıl ki “toplum” dediğimiz şeyi pasifize etti ve tek adam rejimine yol açtı, hâli hazırda sosyo-ekonomik açıdan pasif pozisyondaki geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet toplumunda demokrasinin akıbeti de benzer oldu.

Aristokrasi, bağımsız ve muktedir tüccar sınıfı, bu sınıfın desteklediği bir entelektüel sınıf olmayınca, demokrasi de aslında tam yola koyulamıyordu.

Tepeden inme yöntem dediğimiz şey biraz bu. Toplumda can alıcı bir Meşrutiyet talebi yoktu. Bilakis bürokrat ve entelektüeller bu talebin toplumda oluşması için, hatta yer yer İslamî terimlerle zenginleştirerek, propaganda yapıyordu. Batılılaşmanın gereğini bizzat dönüşerek yaşayan ordu sınıfı buna ikna olmuştu. Mustafa Kemal ve arkadaşları da bu gelenekten geldiklerinden, 1920’de Meclis’i kurdular. Gelgelelim toplumda bir demokrasi kültürü geliş(e)medi.

Dönemin toplumsal şartlarını düşününce, “en ileri demokratik sistemi” de getirseniz, karşınıza muhtemelen benzer sonuçlar çıkacaktı.

Neden? Çünkü moda tabirle, “toplum buna hazır değil”. Peki, toplum buna hazır değil diye demokrasiden vazgeçecek miyiz?

***

Bu sorunun tam da şu sıralar Batı’da, yani mucitlerinin diyarında bir demokrasi krizinden bahsedildiği sırada sorulması daha da manidar.

Aslına bakarsanız bugünkü duruma bir “kriz” denmesinin sebebi, seçim sonuçlarının istendiği gibi olmamasıyla da ilişkili. Bir depresyon hâli gibi. Ama sonuçları gerçek olabilir. İngiltere’de Avrupa Birliği’nden ayrılıp ayrılmamanın oylandığı referandumda Brexit yani ayrılma taraftarlarının kazanması ve ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesinden bu yana, “demokrasi krizi” derinleşiyor.

Avrupa’da son on yıldaki seçimlerde popülist, otoriter ve hatta faşist partilerin oylarını arttırıyor olması, toplumun tercihleri konusunda birçoklarını dehşete düşürüyor.

Brezilya’nın daha geçen ay açıkça faşist söylemleri olan birini devlet başkanlığına getirmesi, altında yatan toplumsal dinamikler her ne olursa olsun, demokrasi sisteminin gerçekten işleyip işlemediğini sorgulatıyor.

İtalya’da sağ ve sol popülist partilerin AB karşıtlığı, göçmen istemezliği vasatında birleşmesi, hâli hazırda bıçaksırtında olan ekonomiyi, Avrupa’nın bu üçüncü büyük ekonomisini daha da kötü hâle getiriyor.

Azınlıkta kalanlar haklı olarak çoğunluğu elde edenin “her istediğini” yapamaması gerektiğini, bunun için de Anayasa ve yasaların bulunduğunu savunsa da, kutuplaşma yoluyla toplumsal nefreti derinleştiren otokrat liderler zamanla yargıyı da bu kirli siyasetin bir parçası hâline getiriyor.

Medya, pek çok uzman tarafından son yıllarda kutuplaşmanın sebepleri arasında gösteriliyor. Popülist siyasetçiler de bir yandan kendi medyalarını oluşturuyor, diğer yandan “ana akım medyayı” kavgaya dâhil ederek kendi tabanlarındaki güvenilirliğini yok ediyor.

Ama daha derinde problemler de var. Mesela, siyasetçiliğin bir mesleğe dönüşmesi ve siyasetçilerin tek gündeminin bir sonraki seçimde de koltuğu kazanmak olması.

Yahut “bilinçli seçmen” mitinin artık hiç de inandırıcı bulunmaması. Bilgi teknolojilerinin bir hayli gelişmesiyle ortaya çıkan dezenformasyon çağında, kitlelerin kolayca manipüle edilebilmesi de buna dâhil.

Buradaki çıkmazı görüyorsunuz değil mi? Yönetim krizi artık sadece gelişmekte olan ya da üçüncü dünya ülkelerinin problemi değil. Teknolojide bir hayli ileri, köklü demokratik geleneğe sahip ülkelerde de görülüyor. Teknolojik ilerlemenin, ekonomik büyümenin refahı ve dolayısıyla daha fazla demokrasiyi getireceği tezi de, artık sorgulanıyor.

Avrupa’da 1930’larda yükselen faşizmi, Birinci Dünya Savaşı ve ardından gelen 1929 Ekonomik Buhranı’na bağlamak mümkündü. Umutsuz vaziyetteki topluluklar, güçlü faşist liderlere tutundu.

Peki, şimdi ne oluyor?

***

Rivayet odur ki eskiden dünyada yaşayan herkesin dili birdi. Tek bir kavimdi. Adına Babil deniyordu. Kendilerine göğe yükselecek bir kule inşa etmeye ve böylece onu pusula olarak kullanıp hiç ayrılmamaya azmettiler. Ancak tanrılar onların kulelerini “kibirlerinin eseri” olarak gördü ve kuleyi başlarına yıkıp dillerini ayırdı. Böylece birbirlerini anlayamaz hâle gelip dünyanın her tarafına yayıldılar.

Babil Kulesi, o zamandan bu yana kusursuz iletişimin sembolüdür. Herkesin birbirini anladığı bir “dil” alegorisidir.

Toplumlar artık “ortaklıklarını” kaybediyor. Herkes, kendi meşrebince bir hayat tarzı ve semboller dünyası ediniyor. Bunda bir mahsur yok ama o dünyanın dışına çıkmıyor, başkalarıyla karşılaşmak istemiyor. Bu, problem.

Bugün demokrasinin sorunu, siyasî rekabetin kimlikler üzerinden veriliyor olması. ABD’de geçen ayki seçimlerin konusu göçmenlerdi. Avrupa’da Müslüman karşıtlığının yanı sıra Yahudi karşıtlığı da artıyor. Batılı ülkelerde popülist, aşırı sağcı ve faşist hareketler eşcinsellere, çok kültürlülüğü savunanlara, liberallere hatta küreselleşme taraftarlarına “düşman” gözüyle bakmaya başladı.

Bu konuda alarm zillerini çalanlar olduğu kadar, bu sürecin geçici olduğunu düşünenler de var. Ancak bir zamanlar farklı fikirlerin bir araya geldiği ve karşılıklı mücadele ettiği kamusal alan çatırdıyor. Bir devlet çatısı altında yaşayan toplumlar, birbiriyle konuşmak yerine savaşıyor. Yakın gelecekte ortak bir dil tesis edip edemeyecekleri ise şüpheli.

Bu durumun ayrışmalara, iç savaşlara hatta dünya dengelerini değiştirecek ölçekte dönüşümlere yol açacağını, üçüncü bir dünya savaşının kapıda olduğunu söylemek kolaya kaçmak olur biraz. Muhtemelen bu gelgitler arkasında hiç de beklemediğimiz bir manzara bırakacak ve o manzaraya bakıp “Evet, bunun böyle olacağı belliydi,” diyeceğiz.

Özellikle sosyal medya çağında problemlerimizin başında komplo teorilerine kendini kaptırmak, olumsuz ve karamsar tabloyu daha “gerçekçi” bulmak, kolayca saflara ayrılmak ve haber kaynaklarımızı “sevdiğimiz Twitter/Facebook hesaplarına göre” belirlemek var. Haliyle gerçeğe değil, olmasını arzuladığımız dünyaya bakıp duruyoruz. En marjinal görüşte bile yalnız değiliz, bizim gibi düşünen yüzlerce insanı bir tıkla bulabiliyoruz. Bu da kimliklerimize sorgusuz sualsiz yapışmayı getiriyor.

Hâlihazırda olup biten olumlu gelişmeleri, problemleri çözüme kavuşturabilecek küçük ama etkili adımları, “düşman safında” olduğu hâlde gerçekleri söyleyenlerin seslerini ise duymuyoruz.

Demokrasi, aristokratik meşveretten daha karmaşık ve çok katmanlı modern toplumun meselelerini çözebilmek için daha etkili bir yöntem kuşkusuz. Fakat bugünün dünyasında asgari meşveret şartları bile yerine getirilemiyor. Doğrudan “elitler” arasında bir ayrışma ve saflaşma gözleniyor.

Bu türlü süreçlerde geçmişte toplulukların sorunu çözemeyen elitleri saf dışı bırakıp yerine yenilerini getirmek suretiyle farklı çözüm önerilerini dayattıklarına rastlandı. Diğer alternatif bunun bir çatışmaya dönüşmesi ve ya sulh ya da ayrışma şeklinde sonuçlanması.

Demokrasinin yeni açılımlara gebe olduğu ve ezberleri bozmaya hazır olmak gerektiği ise bugünden bakınca elimizdeki tek kesinlik.

[Yavuz Altun] 17.11.2018 [TR724]

Sende mi Binali! [Semih Ardıç]

Parlamenter sistem 24 Haziran 2018 Pazar günü yapılan seçimle tarihe karışınca “Son Başbakan” unvanı ile siyaset tarihindeki yerine alan Binali Yıldırım, halihazırda Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı vazifesini ifa ediyor.

Yıldırım yarı şaka yarı ciddi üslubu ile Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) sözcülerine kıyasla farklı bir tarzda konuşur.

EN MÜHİM FARK: DİPLOMASI VAR

Yıldırım’ın mizacı daha sakindir. AKP lideri ve Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın öfke katsayısını ele veren gergin yüz hatları ile yan yana getirilemeyecek kadar sakin bir çehresi vardır.

Yıldırım’ın Erdoğan’dan tek farkı bu da değil. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Gemi İnşa Mühendisliği’nden mezun olduğunda kimsenin tereddüdü yok. Bir başka ifade ile üniversite diplomasının aslı kayıp değil, İngilizce de biliyor.

Gazetecilerden diğer partilere mensup siyasetçilere kadar Yıldırım ile muhatap olanlar şu hususta hem fikirdir: Binali Yıldırım herkesi “sükûnet” ile dinler, kolay kolay asabileşmez. Çözebileceği bir mesele ise sözü eğip bükmeden doğrudan ifade eden bir tarzı vardır.

OLUP BİTENDEN ERDOĞAN KADAR YILDIRIM DA MESUL

Türkiye’nin içine düştüğü perişan halde elbette en az Erdoğan kadar Yıldırım’ın da payı var. Maksadım Binali Yıldırım methiyesi kaleme almak değil.

Hep ifade ediyorum: Bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir.

TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın 16 Kasım’da Hürriyet’te bir mülakatı yayımlandı. Mülakatın başlığında, spotunda geçmeyen bir kısım var ki ilk bakışta ben de atladım o kısmı.

Bir arkadaşım telefonda, “Meclis Başkanı Binali Bey neler söylemiş, okudun mu?” deyince çok kayda değer bir cümle göremediğimi ifade etmiştim. Arkadaşım, “Öyle değil. Tekrar okumalısın.” tavsiyesi ile telefonu kapattığında ilk işim aynı haberi bir daha okumak oldu.

HÜRRİYET ESAS HABERİ SAKLAMIŞ!

Arkadaşım haklıymış. Gazetecilik tabiri ile “manşetlik sözler” haberin içinde adeta pamuklara sarılıp sarmalanmış. Haber okurdan adeta saklanmış.

“Aman kimseler görmesin başımıza bir iş gelmesin.” dercesine esas haber katledilmiş. Kim tarafından?

Meslekî tecrübesinden kimsenin tereddüt etmeyeceği Vahap Munyar’ın imzası ile yayımlanmış haber.

Hürriyet’in ekonomi yazarlığından gelen Genel Yayın Müdürü Vahap Munyar da diğer Saray gazetelerinin yayın müdürleri gibi Saray’ın talimatlarına riayet etmeyi gayet iyi biliyor.

Demirören ailesi Hürriyet’i aldıktan sonra Sedat Ergin, Fikret Bila silsilesinde üçüncü Genel Yayın Müdürü Munyar olmuştu. Munyar sair vakitte böyle bir haberin manşetten girmesi için Yazı İşleri’ni ayağa kaldırırdı. Mamafih şimdi çarpıcı beyanları haberin içinde bir yerlerde geçiştirmiş…

Ne diyor o haberde Yıldırım? Ezcümle AKP kurmaylarının, ekonomi bakanlarının, hatta Erdoğan’ın aksine “kriz mriz var” diyor.

YILDIRIM: SIKINTIDA DEĞİLİZ DEMEK YANLIŞ OLUR

Yıldırım, ekonominin halini şöyle özetliyor: “Ciddi bir ekonomik sıkıntıyla karşı karşıyayız. Değiliz demek yanlış olur. Ekonomik sıkıntı var. İşte yaşadıklarımız ortada. Hedeflediğimiz göstergeler şaştı.”

Krizin en üst seviyeden ilk itirafı bu sözler…

“Ekonomik sıkıntı” diyerek sözlerini biraz yumuşatsa da Yıldırım krize dair tespitlerine devam ediyor: “Sebepler üzerinde uzun uzun konuşabilir. Bu sıkıntı öncekilerden biraz daha farklı. Geçmişteki kamunun içine düştüğü sıkıntıydı. Bu sefer kamu doğrudan sıkıntının merkezinde değil. Sıkıntı reel sektörde, iş âleminde.”

KISA VADEDE DÜZELME MÜMKÜN MÜ?

“Son başbakan” Binali Bey, krizin kısa vadede aşılacağına ihtimal vermiyor. “Düzelme sürecinin biraz uzun vadeli olacağını görmemiz lazım.” tespitinin akabinde Yıldırım çareye dair bir teklifte bulunuyor.

Yıldırım, “Bu sıkıntının özel sektör üzerinden alınıp kamu tarafına aktarılması lazım. Çünkü reel sektör üretmeye devam etmeli. Onların bilançoları bozulmamalı.” diyerek “şirketleri kurtaralım” mesajı veriyor.

Doğru ya da yanlış Yıldırım’a göre krizin aşılması için reel sektöre yardım edilmeli.

Muhtemelen iflasların birbirini tetikleyebileceğinden ve işsizliğin yüzde 13’ü aşmasından endişe ediyor ki son açıklanan sanayi üretimi verisi ekonominin daraldığını teyit etti.

SANAYİDE ÇARKLAR DURDU

Eylül ayında sanayi üretimi yüzde 2,7 azaldı ki ekim, kasım ve aralık ayları eylülden de vahim olacak endişesi hâkim. İşsizlik yeniden yüzde 11’i aştı.

Genç işsizlerin oranı yüzde 20,7. İş bulma ümidini kaybettiği için iş aramayanlar dahil edildiğinde işsiz sayısı 3,7 milyondan 6,2 milyona yükseliyor.

Binali Yıldırım bilerek yahut sehven krizi itiraf etti. Saray’ın “inkâr” siyaseti yüzünden krizin içinden çıkılmaz bir hal aldığı ortada.

En azından teşhis konulmasına vesile olabilir Binali Bey’in tespitleri. Her ne kadar kendisine “Sende mi Bilal!” denilmesi ihtimali olsa da Yıldırım’ın beyanatını Başkan Erdoğan ve bakanlar kurulundaki 16 bakanın tekrar okumasında fayda var.

KRİZİ İNKÂR ETMEK ÇARE DEĞİL

TBMM Başkanı Yıldırım, “Krizi inkâr etmeden yangını söndürmenin yollarını bulmalıyız.” dediği için “sırtından bıçaklamak” deyiminin karşılığında kullanılan “Sen de mi Brutus!” ithamına maruz kalabilir mi?

Hatta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olma hakkı peşinen elinden alınabilir mi?

Başkan Erdoğan, Türkiye’de bu suâllere “hayır” denilemeyeceğini herkese yaşatarak öğretti.

Bugün “kral çıplak!” diyebilme cesaretini gösteren Binali Bey yarın “Sözlerim çarpıtıldı.” derse şaşırmayız.

[Semih Ardıç] 17.11.2018 [TR724]

Kullanışlı yargı [Ramazan Faruk Güzel]

Bir yılı aşkın süredir iddianamesi hazırlanmadan tutuklu ‘alıkonulan’ Osman Kavala’nın yönetim kurulu başkanı olduğu Anadolu Kültür’e yönelik dün 4 ilde operasyon yapıldı. Aralarında Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Betül Tanbay, Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Turgut Tarhanlı gibi önemli öğretim üyelerinin de bulunduğu 20 kişi hakkında gözaltı işlemi yapıldı. Gece yarısına doğru, şafak vakti evlerinden baskınla alınan akademisyenleden 3’ü serbebest bırakıldı.

Şok etkisi yapan operasyon, akıllara yine ‘sustukça sıra herkese geliyor’ sözünü getirdi. Bu isimler daha önceden “Sivil Toplum Kuruluşları andıcında fişlenmişti. Gezi eylemleri esnasında da aynı kişilerin mimlenmiş olması, “Eylem Planları”nın zamana yayılarak uygulanmaya devam ettiğini gösteriyor. AB ile yeni bir görüşme hazırlığı konuşulurken böyle bir operasyonun yapılması, Hükümeti tamamen Batı’dan koparmak isteyen Avrasyacıların bir çıkışı olarak da yorumlanıyor. Bu işin sonunun nereye varacağı merak konusu. Nereye varacağını anlamak için, nereden geldiğine bakmak lazım sanırım.. O zaman buyrun.

BAŞYARGIÇLI SİSTEMDE ADIM ADIM GİDİŞ

Bir önceki yazımızda (Hitler Almanyası yetkileri hayalleri yolundaki) “Ein volk, ein reich” (Tek ırk, tek devlet)’in “ein führer” (tek lider) etrafında kenetlenmesini ve bu tek liderin zamanla herşeyin teki ve dolayısıyla da “Oberster Gerichtsherr” (Ülkenin Başyargıcı)’na dönüşmesini yazmıştık.

Böyle dönemlerde “özel yetkili” “Halk Mahkemeleri” (Volksgerichtshof) ve Sondergericht Mahkemeleri (yani günümüz Türkiye’sinin özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve Sulh ceza hakimlikleri ile) Lider’den alınan işaretlerle yargı –hukuk ve yasalardan bağımsız olarak- “Sağlıklı milli şuur” kriteri ile hareket eden yargının fotoğrafını çekmiştik. İşte bu yargı; iktidarını tehdit eden, dolayısıyla milli kabul edilmeyen her kişiyi, -ceza kanununa göre bir suç işlememiş olsa bile- cezalandırılabiliyor artık. Yani bu yeni yargıçlar, (milli şuur kriterine göre Bylock, dernek üyeliği vs bahane ederek) istediği kişiyi gayri-milli ilan ederek  cezalandırabiliyorlar.

Bu noktaya bir anda gelmedik; hamasi ifadelere, avanta vaatlerine kanan halkın desteği yanında, bu halkın içinden yetişmiş olan (bu sütün kaymağı) münevver kesimi ve bürokrasisi de buna çanak tuttu. Her diktatörlükler yargıya önem verir, önce onların kendilerine boyun eğmesini isterler. Kendisine engel çıkarmayan yargı bir manivela, bir sopa gibidir artık, bununla istediğini terbiye eder.

Bu süreçte, önce birileri şeytanlaştırılır ve onları yargısıyla/ kolluk güçleriyle topyekün cezalandırılırken, halk da bu linç ülküsü etrafında ‘Tek Lider’in etrafında kenetlenir. Diğer kesimler ise ucu kendilerine dokunmasın diye kenara çekilirler, hatta –tepkiler kendilerine dönmesin diye- arada iki tekme, yumruk da onlar sallar. Halbuki bu, akıbetlerini değiştirmeyecektir. (Başına daha bir şey gelmediyse, sadece sırasının gelmemiş olmasındandır.)

MAĞDURLAR VE MAZNUNLAR YER DEĞİŞİYOR HABİRE!

Bu satırları kaleme almaya başladığım saatlerde son olarak Osman Kavili davasıyla ilgili olarak çok sayıda akademisyen gözaltına alınmaya başlanmıştı. Bu, sürpriz değildi, zira; “Bilgi Destek Daire Başkanlığı”nda görevli iken Dursun Çiçek, 2006 yılında hazırladığı “Sivil Toplum Kuruluşları Andıçında” bu kesimleri “ABD ve AB ülkeleri için çalışan düşman unsurlar” diye fişlemişti. Ergenekon davalarını çok iyi takip etmiş olan gazeteci Kamil Maman, “Şimdi bu fişlemeler tek tek operasyona dönüşüyor. Ama Ergenekon uydurmaydı değil mi?!” diye soruyordu Twitter’da, haklı olarak..

Bu fişlemeleri de Taraf köşe yazarı ve gazeteci Mehmet Baransu ortaya çıkarıp gündeme taşımıştı, hatta o haberde kendimi de görmüştüm. Bu haberlerden dolayı Baransu yıllardır içeride ve yüzlerce yıllık hapis cezaları istemleri ile yargılanmaya devam ediyor! Bu fişlemelerin baş kahramanı D. Çiçek ise bu tür hemen her davanın müştekisi, mağduru, müdahili, üst mehakimi, hatta PR’ı! Geçtiğimiz günlerde KRT TV’deki programda da açık açık, bütün adliyeleri dolaştığını, başsavcılara “şunu niye şöyle yapmıyorsunuz?!” filan diye ayar verdiğini övünerek itiraf etmişti.

Dursun Çiçek, bir önemli davada daha müşteki, mağdur olarak basına arzı endam etmişti. Hani 1. Ordu Komutanı Org. Çetin Doğan’ın astlarına: “..Artık acıma, bilmem ne yapma filan yok… Tepeleme var, başka bir şey yok.” diye özetlediği ve başta siyasi iktidar olmak üzere, bütün bir toplumun kafasına Balyoz indirmeyi düşündüğü Balyoz Darbe Planı davasında…

O davaları hatırlarsınız; muhtemel bir darbe sonrasında tutuklanmak üzere yüzbinlerce insan fişlenmiş, hedef alınmış ve önce karışıklık çıkarmak için planlar hazırlanmış ve akabinde yapılacak darbenin bütün detayları konuşulmuş… Normalde bu planı organize eden komite kademesi cezalandırılıp, astlar serbest bırakılması gerekirken Ergenekon vb de olduğu gibi, İktidar’ın müdahaleleri ile dosyalar sulandırılmış, sündürülmüş ve sonrasında davalar akim bırakılmıştı.

Başkan Erdoğan kartları tekrar kardı ve şimdi de yargılayanları, yargınanlara yargılatıyor ve orada D. Çiçek yine boy gösteriyor; Balyoz davası hakimi Ali Efendi Peksak’ın FETÖ’den yargılandığı davada.. Esas hakkındaki mütalaanın açıklandığı 23 Ekim tarihli duruşmada Savcı, eski Hakim Peksak için 15 yıla kadar hapis talep etmişti.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargınan sanık Peksak, Eski özel yetkili İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin üye hakimiyken Balyoz davasında görev yapmakla meğer ne suçlar işlemişmiş:

“Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs”, “TBMM’yi ortadan kaldırmaya teşebbüs” ve “FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olmak”.. Bu suçlamalardan 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ile 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis istemiyle eski hakimin yargılandığı davada, Balyoz davasının sanıklarından CHP eski milletvekili emekli Albay Dursun Çiçek’ın ifadeleri ibretlik:

“Mütalaaya genel olarak katılıyorum. Sanığın zaman zaman başkanlığını da yaptığı heyette TSK’nın tasfiyeleri yapılarak 15 Temmuz FETÖ ayaklanmasının temel taşlarının döşendiği düşünüyorum. Babalık hakkımızı bile elimizden aldılar. Sadece dijital bir materyalde adım olduğu için tutukluluğumuzu devam ettirdiler. En ağır şekilde cezalandırılmasını istiyorum.”

Sanıkların, yargılayanların yer değiştirdiği (ileride nasıl bir kombinasyonun olacağının bilinmediği) yerde, Çiçek’in “Sadece dijital bir materyalde adım olduğu için tutukluluğumuzu devam ettirdiler” diye sitem edip, En ağır şekilde cezalandırılmasını” istediği hakim için eldeki tek delil ise Bylock isimli dijital bir uygulamaya bağlanmış olduğu iddiası! Absürtlüğün, trajedikomiğin dibi!.. Ve bu şekilde yüzbinlerce insan, ortada hiçbir somut delil olmadan, sadece bir cep telefonu uygulamasını telefonuna indirmiş olmakla yargılanıyor, en ağır cezaları alıyor.

MÜŞTEKİ- ŞÜPHELİ BECAYİŞİNDE SAVCI SARIKAYA VAKASI!

Van Erciş Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, eski savcı Ferhat Sarıkaya’ya “Şemdinli iddianamesi” nedeniyle geçen eylül ayında iddianame hazırlamasını gazeteler, “Müşteki ile şüpheli yer değiştirdi” manidar başlığı ile vermişlerdi. İddialar uçuşuyor yine:

“Kamu görevlisinin resmi belge sahteciliği, görevi kötüye kullanma, iftira, iftira nedeniyle mağdurun hürriyeti bağlayıcı ceza almasına neden olma”..

Erciş Savcılığı, iddianamesinde özetle, “Şemdinli iddianamesi” için eski savcı Sarıkaya’ya “eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt için delil uydurmuşsun” diyordu. İddianamede, o dönem Sarıkaya’nın “şüpheli” olarak tarif ettiği Büyükanıt için bu kez “müşteki” ifadesi kullanılırıken, Büyükanıt’ın Savcı Sarıkaya için sarfettiği ‘Son nefesimde bile affetmeyeceğim‘ sözleri akıllara geldi.

Evet, derinler affetmez, sadece zamanının gelmesini bekler.

Eski hesaplar bitmeyecek..

Bu operasyonlar son olmayacak, gittiği yere kadar gidecek. Artık alınacak hiç bir muhalif kalmayınca da bu sefer iktidar kanadındaki daha fanatikler, iktidarı daha az destekleyenleri içeri alacak.. sonra kendi kendisini yok edip bitecek.

KULLANIŞLILARI BİR BAŞKA KULLANIŞLI BERTARAF EDER

Biz böyle bir sürece nasıl geldik sahi?

Evet, sözün başında dedik, bu noktaya bir anda gelinmedi, her kesimden destekler oldu. “Değiştim, Milli Görüş gömleğimi çıkardım, demokrasiden yanayım” diyen ama aslında Siyasal İslamcı, İslamofaşist bir Tek Adam sultası kurmak isteyen kimselerin niyetini tam okuyamadıklarından… “Hedefe ulaşmak için gerekirse papaz elbisesi giyerim” ve “Demokrasi treninden, uygun bir durakta, vakti gelince inilir” diyenlerin maksadı tam anlaşılamadığından…

Başta Gülen Cemaati, Kürtler, Liberaller, eski solcular vs, bu gidişatı yeterince iyi okuyamadılar. O gizli İslamofaşistlerin varmak istedikleri hedefi tam analiz edemediler, onların bu desteklerini bir teşvik gören halk da bu harekete gönül rahatlığı ile kendisini kaptırdı ve zamanla da böyle bir hiserik kötülüğe ram oldu.

Bu süreçte değişik kesimler kendi kadrolarını açtı ve iktidarın hizmetine sundu.

Özellikle Ergenekon ve Balyoz davalarında Gülen Cemaati’ne yakın memurların hükümetçe kullanıldığı konuşuldu hep.. Özellikle de Ergenekon Davaları’na bakan hakim savcılar için denildi bu.. Fakat isnat edilen yargı mensupları, bunu hep reddettiler. Hatta son HSK kararında da ‘Buna dair bir somut verinin olmadığı, bu yargılamaların da bir yargı faaliyetinden ibaret olduğu’ ifade ediliyordu.

Ne gariptir ki, şimdi FETÖ iddiasıyla tutuklanan ‘Şemdinli Savcısı’ Ferhat Sarıkaya, itirafçı olduğu ifadesinde, kendisinin “Nur Cemaati’nin Yeni Asyacı kolundan olduğunu söylüyordu. Ama Cemaat’in temsilcileri de bunu reddetmişti. İsnatlar, itiraflar, redler havada uçuyor son yıllarda ve net bir kanıya varmak imkansız gibi…

80 YILLIK “OKUMUŞ DİNDAR” BİRİKİMİNİN BİTİRİLMESİ!

Yaklaşık aynı dönemlerde farklı okullarda okuduğumuz, şahsen tanışmadığım ‘Şemdinli Savcısı’ Ferhat Sarıkaya hakkında ve onun bağlamında yazacak, söylecek çok şeyler var, hatta ileride bu bir kitaba da dönüşebilir. Ama bir haber sitesinin yorum sayfasına sığacak kadar şimdilik şunları diyeyim:

– Ergenekon yargılanmaları esnasında cezaevinden çıkan D. Perinçek’in, “Kınından çıkmış kılıç gibiyiz, bütün tarikatlerin ve cemaatlerin kökünü kazıyacağız!” sözü fiilen gerçek oldu, hem de büyük oranda cemaatlerin ve tarikatlerin kendi elleri ile! Muhalif duran Gülen Cemaati gibi topluluklar; kurumları ellerinden alınarak, devletteki kadroları kazınarak, mallarına çökülen ve hapse atılan tabanı madden bitirilerek sıfırlanmış oldu..

Asıl sıfırlanma, bu sıfırlama sürecinde aktif rol oynayan yandaş tarikat ve cemaatler üzerinde oldu. Sağdan- soldan köşe yazarları bu acı gerçeği irdelemeye başladılar.. Tabanlarına ve topluma “hak üzerine, hak yol istikametinde olma, bir lokma- bir hırka” söylemiyle yola çıkmış olan bu yandaş kitle, bu süreçte kendisini şimdi bambaşka bir yerde buldu. Varlık sebepleri fiilen ortadan kalkmış oldu.

– Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri ümmiye şu idi ki: Dindar, Hak’tan korkan, halktan utanan, kul hakkı yemeyen, millete zulmetmeyecek okumuş insanlar, memurlar yetiştirmek… Bu maksatla cemaatler, tarikatler organize oldu okullar, yurtlar açtılar, yeni nesiller yetiştirdiler. Bu insanlar da yetişip devletin ve toplumun üst kademelerinde yer aldılar. Toplumda ve devlette de dikey bir akışkanlık sağlanmış oldu. Fakat şu son 10 yılda RTE’li AKP ile bu kadrolar (en başta Gülen Cemaati/ Hareketi) devletin siyasi dolaplarının içine çekildi. Ergenekon/ Balyoz Davaları’nda, Şemdinli İddianamesi’ndeki gibi.. Savcı Sarıkaya’nın itiraflarını okuduğumuzda manzara şu ki:

Umut Kitapevi’nin bazı derin işlerde kullanılan askerlerce bombalanması, sonra dönemin GKB Y. Büyükanıt’ın, “Tanırım onları, iyi çocuklardır” diyerek sahip çıkması sonrasında iddianame hazırlanmasında Cemaat’e yakınlığı iddia edilen bazı yargı mensupları Savcı Sarıkaya’ya taktik vermişler, hatta yönlendirmişler. Sarıkaya da bunu, “Demokratikleşme için gerekli” görmüş o zaman ve devam etmiş. İhracında da aynı insanlar, onun mağdur olmaması için maddi yardımlarda bulunmuşlar.

Yeni HSYK ile tekrar göreve başlayan Sarıkaya, işler tekrar sarpa sarınca da bu sefer itirafçı olmuş ve “yönlendirmelerden dolayı hata yaptığını” ifade etmişti.

‘KULLANIŞLILIK’ VE İHANET!

Sarıkaya’nın hayatı, yaşadıkları, geçirdiği süreç tam bir ibret levhasıdır. Şu an görevde olan yargı mensuplarının çıkarması gereken çok dersler vardır, bunları görüp şimdiden kendilerini geleceğe hazırlamalıdırlar.

Kendimden bildiğim, bizzat yaşadığım durumu söyleyeyim:

Vereceğiniz kararlarda size sağınızdan, solunuzdan yaklaşacak çok insanlar ve unsurlar olacaktır, bunların bir kısmı da dost dediğiniz kimseler olacaktır. Hatta sizin iyiliğiniz için öyle kararlar vermeniz gerektiği söylenecektir, “Ceza istiyorsa siyasiler, hükümettekiler ver gitsin, elin adamı için, yabancısı için kendini niye riske atasın ki?!” şeklinde mesela…

Medyada her gün yönlendirmeler olacaktır, belli şekillerde kararlar vermediğinde, “Hain, Türklük düşmanı, İslam karşıtı” damgası yiyebileceğinin mesajını alırsın. (Yaparsan da Ogün Samast’a dönüşebilirsin ama..)

Şimdilerde tarikatlere, cemaatlere bağlı memurların hareket motivasyonuna bakıyorum; kalben bağlı hissettikleri kimselerin bir iması ile siyasi davalarda yalın kılıç gidiyorlar. Mesele şu;

Yarın bir başkası hukuken yakana yapışıp da, “Gel buraya! Zamanında şöyle kararlar vermiştin, şu icraatleri yapmıştın” diye hesap sorduğunda ne diyeceksin? (Ahiretteki sorguyu karıştırmıyorum bile..)

Sen zaten o icraatleri vicdanınla, evrensel ilke ve değerlere göre yaptığına inanıyorsan sonuna kadar –delikanlıca- arkasında dur! Sonradan “Ama şeyhim, hocam, abim, dedem, dernek/ ocak başkanım vs öyle istemişti de öyle yaptım” deme. Bunun bir hükmü olmayacak, burada da, öbür dünyada da. Altına imza attığın her icraatın sorumlusu sensin, o bilinçle hareket et.

İhraç, tekrar kabul, açığa alınma, itirafçılık, tekrar görev, tekrar tutukluluk.. Böyle savrulurken, Savcı Sarıkaya tutuklandığında muhabir Alican Uludağ, bunu haberleştirirken “Kullanışlı savcı” diye bir başlık atmıştı! Çok çarpıcı ama buna muhatap olacak herkes için de yaralayıcı olabilecek acı bir başlık ve tanımlama…

Adalet ki, “herkese kendi hakkını vermek konusunda kat’i ve devamlı bir iradedir” (Lustinianus) ve “Bir kişiye karşı yapılmış haksızlık, bütün insanlığa karşı yapılmış haksızlık demektir” (Emile Zola). Bu haksızlığı bir de temsil ettiğini düşündüğünüz bir millet, bir din, bir topluluk adına yapıyorsanız, en büyük ihaneti ve haksızlığı onlara karşı yapıyorsunuz!

Şimdi herkes, elinde silah niyetine tuttuğu neyi varsa onu yavaşça yere bıraksın.. ve “bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.” (S.Freud)

[Ramazan Faruk Güzel] 17.11.2018 [TR724]

Sanatsever kediler ve Negro [Nakkaş]

İsimleri Go-Chan ile Ken-Chan…

Aslında birbirlerini tanıyıp tanımadıkları bile kesin değil. Ortak noktaları aynı sanat merkezinin kapısını birer yıl arayla aşındırmaları.

Belki hikayenin en başından anlatmak daha güzel olacak…

Japonya’nin Onimichi kentindeki bir sanat müzesi kedilerle ilgili bir sergi açıyor bundan tam iki yıl önce.

Ken-Chan isimli siyah bir kedi galerinin kapısına dayanıyor. Kapıdaki görevli ne yapıyorsa uzaklaştıramıyor Ken-Chan’i…

Akşam olup kapılar kapandıktan sonra herkes bir günlüğüne unutuyor bu ısrarcı kediyi.

Ancak sabah galeriyi açmaya gelenler şaşkınlık yaşıyor çünkü siyah kedi Ken-Chan kapıda onları bekliyor ve kapılar açılır açılmaz içeri girmek istiyor.

O günden sonra her gün yapıyor bu ziyareti Ken-Chan…

İngiliz Guardian gazetesine konuşan müzenin küratörü Şinji Umebayaşi, “Ken-chan’ın camdan fotoğrafları gördüğünü sanıyoruz. İçlerinde karakedi fotoğrafları vardı. Herhalde arkadaş edinebileceğini düşündü ve ondan sonra hep gelmeye devam etti” diye konuşuyor ama bir süre sonra yaşanan farklı bir olay kafaları daha da karıştırıyor.

Müze görevlisinin bir süre sonra ismini Go-Chan olarak koyacağı sarı bir kedi gidip gelmeye başlıyor bu sefer.

Aradan geçmiş bir yıl ve Go-Chan’in ken-Chan’i tanıyıp tanımadığı bile belli değil. Üstelik bu kez müzede kedi sergisi de yok.

Bu kez sarı kedi Go-Chan ısrarla müzeye girmek istiyor. Hem de her gün deniyor bunu.

Müzeye giremiyor belki ama bir süre sonra kapıdaki görevli ile tıpkı Ken-Chan gibi Go-Chan arasında da müthiş bir dostluk başlıyor. Aslında garip bir ilişki bu. Görevli onu içeri almamak zorunda ama öte yandan onsuz da yapamıyor. Go-Chan biraz gecikse güvenlik personeli merak edip yolunu gözlüyor. Müze yönetimi bu ilginç olaya duyarsız kalmıyor ve her yerde “Kedili sanat Galerisi” olarak ismini duyuracak kedi hediyeleri hazırlayıp gelen konuklarına veriyor.

Şimdi insanlar birbirlerine “hadi sanatsever kedilerin gittiği galeriye gidelim” diyorlar…

**

Negro Afro-Amerikalıların rahatsız olduğu bir kelime.

Genelde aşağılamak için kullanılır ve “Zenci” manasına gelir.

Kahramanımızın ismi Negro ve tahmin edileceği üzere siyah bir köpek.

Kolombiya’nın Diversified Technical Education Institute of Monterrey Casanare lisesi.

Bir sokak köpeği Negro…

Bahsi geçen okulun çevresinde yaşıyor.

Bir gün enteresan bir şeyi fark ediyor Negro.

Öğrenciler okulun kantinine gelip bir şey (para) uzatıyorlar ve karşılığında bir şey (kurabiye) alıp yemeye başlıyorlar.

Nögro önce hiçbir şey vermeden gidip kısmetini deniyor ama patileri boş dönüyor.

Sonra her nasılsa yerden aldığı bir ağaç yaprağını götürüyor. Öğrencilerin şaşkın bakışları arasında sıraya giriyor ve sırası gelince ağzındaki yaprağı kantin satıcısı Barreto’ya uzatıyor.

Barreto şaşkın ve köpeği kovuyor ilk gün.

Bir sonraki gün aynı sahne yaşanıyor.

Sonra yine tekrarlanıyor bu sahne.

Birkaç gün sonra olan bitene okul yetkilisi Angela Garcia şahit oluyor ve kantinciye neler olup bittiğini sorunca, Barreto aynı köpeğin her gün ağzında yaprakla geldiğini söylüyor.

Angela, Negro’nun ağzındaki yaprağı alıyor ve karşılığında bir kurabiye veriyor.

O günden sonra her gün aynı şey yapılıyor.

Öğrencilerin tebessümlü bakışları arasında aniden ortaya çıkan Negro ağzındaki yaprağı uzatıyor ve karşılığında kurabiyesini alıp gidiyor.

Gerçi bir süre sonra bir başka arkadaşıyla beraber geliyor ama okulun popülaritesi o kadar artıyor ki, yönetim Negro ve arkadaşları için bir ödenek bile tahsis ediyorlar.

Şimdi artık bir gelenek var.

Eğer o ki yolunuz Kolombiya’ya düşerse Diversified Technical Education Institute of Monterrey Casanare lisesine uğrayın. Kantin sırasındaki öğrenciler arasında köpek görürseniz Negro veya arkadaşlarından biridir mutlaka!

[Nakkaş] 17.11.2018 [TR724]

Aykırı fikirler neden önemli? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Osman Kavala neden hapiste? Ahmet Altan neden hapisteyse ondan! Barış Akademisyenleri neden üniversitelerden atıldı? Diğer akademisyenlerle aynı sebepten! Demirtaş’la uğraşan, onu, onlarca Kürt milletvekilini, yüzlerce Kürt belediye başkanını hapse neden tıktılar? Bir bankada hesabı olmaktan, kermes düzenlemekten, kızını belli bir üniversitede, oğlunu belli bir lisede okutmaktan, bir gazeteye abone olmak ya da birisiyle aynı fotoğraf karesinde yer almaktan içeri tıkılanlarla aynı nedenden! Enis Berberoğlu ile Selahattin Demirtaş’ın milletvekili olmak dışındaki benzerliği nedir? İkisinin de bu rejimce kodese atılması! Yani bir siyasi irade var, tüm bu insanlara zulmeden. 800’e yakın bebek ve küçük yaşta çocuğu anneleriyle beraber zindanda tutan, hamile tutuklulara doğum yapması için izin vermeyen, ülkede çalıştırmadığı, yani fiilen en temel vatandaşlık haklarını gasp ettiği insanların baskı ve zulümden kaçarken denizlerde ve nehirlerde can vermelerine neden olan bir rejimdir söz konusu olan. Oy sayımı gibi seçimsel prosedürün temelinin bile artık düzgün işlemediği, yasalara uyumu geçtik, anayasanın kıymeti harbiyesinin kalmadığı bir ülkedir Türkiye artık – ama ne garip ki, hala daha yerel seçimlerde kim kimle ittifak kuracak türünden absürt tartışmalar yapılmaktadır.

Değişik, enteresan bir ülkedir Türkiye. Bu ülkede, 10 Kasım’larda akla Atatürk ve cumhuriyet rejimi geliyor. Sanki cumhuriyet tek başına bir şey ifade ediyormuş da falan, bu türden – haklı – tartışmalara hiç girmeden, ortada anayasa kalmamasını dert etmeyen, ama Atatürk heykeline baltayla saldıran ruh hastasına odaklanan bir kamuoyu var ki evlere şenlik! Türkiye’de Cadılar Bayramı yok demeyin, biraz dikkatle inceleyince, çok renkli bir eksantrik kültür vardır bu topraklarda. Bülent Ersoy’u ve Zeki Müren’i benimsemekte sorun görmeyen insanlar, sokakta gördükleri travestilere saldırır mesela. Ya da, suçüstü yakalanan hırsızın size din dersi vermesi konusunda sorun görülmez. Kürtleri asimile etmekte sıkıntı yoktur, ama iş Bulgarların asimile ettiği Türklere gelince kahraman kesilir herkes. Üst üste çıkan erkeklerin birbirlerine cinsellik kokan bir vücut mekaniği ile yaklaşmaları şakadır, ama eşcinsellik mevzusunda soykırımcı dil kullanmak olağan gelir çoğuna. Dedim ya enteresan bir ülke, enteresan bir kültür. Mesele neye karşı çıkması veya neyi benimsemesi değil, davranışlardaki bu derin tutarsızlık ve ilkesizliktir.

***

İnsanların fikri yoktur, fikri varmış gibi olan da hep göz ucuyla diğerlerini süzer. Nabız tutar. Tek başına diğerlerinden farklı düşünmek, en büyük fobidir Türkiye toplumunda. Zaten çoğu da hayatlarında hiçbir şeyi düşünüp tartmadan kabul etmeye alışmıştır. Kendi kültür ve örfünü bile bu açıdan ve aynı tutumla değerlendirir. Soru sormaz, sorgulamaz, yazılı ve sözlü kaynakları gösterseniz de tutumunu değiştirmez. Kendine söylenenleri doğru kabul eder, aşılanan davranışları kesintisizce sürdürür, güçten yana tavır alır ve bunu göstermekten zerre utanmaz. Doğru-yanlış düzlemi başkalarına endeksli olduğundan, sürekli bir “insanlar ne der”, “çevre nasıl tepki verir” şeklinde düşünür, bu çizgide en berbat şeyleri bile meşrulaştırabilir. Enteresan ülke, enteresan toplum!

***

Büyükler bizden iyi bilir daima! Öğretmenin vurduğu yerde gül biter! Dayak cennetten çıkmadır. Bir harf öğretince onun kulu-kölesi olmalıdır zaten! Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Üzüm yenir bağı sorulmaz. Bal tutan parmağını yalar. Yani otoriteyi sorgulamayacaksın. Şiddet meşrudur. Birinden yarar görmek ona şartsız bağlılık ve sadakat gerektirir. Doğruyu söylemek sorun yaratır. Sen zarar görmüyorsan mesele bitmiştir! Avanta geliyorsa fazla kurcalama. Makam-mevki elde ettin mi kendine menfaat sağlayabilirsin. Bunlar, geçmişten bize süzülüp gelen “bilgece” tavsiyeler! Bu bizi bağlamaz diyemezsiniz, çünkü sosyal ilişkilerde insanların davranışlarına yön veren temel konseptler bunlar. Genel kabul görüyorlar ve hayatımızda en sıklıkla duyduğumuz deyim ve atasözleri bu doğrultuda mesajlar vermektedir. İlm-i siyaset denen “stratejik siyasi davranış”, tümüyle ilkesizliği ve üçkâğıdı haklı çıkartan bir garabettir. İnsanların karşılıklı olarak birbirini yarı yolda bırakması, satması, söz tutmamak, takıyye yapmak, yalan söylemek, manipüle etmek, rüşvet vermek ve yolsuzluk yapmak, “köprüyü geçerken ayıya dayı demek”, inanmadığı şeyleri söylemek – bunlardır ilm-i siyaset. Bir nevi oryantal Makyavelizm, “nabza göre şerbet vermek” davranışı! İslami kültürde ilm-i siyaset, tüm bu mide bulandırıcı ve tiksindirici ahlaksızlık ve ilkesizliğine karşın, bize bir nevi “akılcı siyaset” veya “yönetme sanatının incelikleri” gibi sunulur. Bu türden siyaseti tanıdıklarım arasında en iyi özümsemiş kişi, Demokrat Parti’deyken bir süre dış politika danışmanlığını yaptığım ve metinlerini yazdığım, Genel İdare Kurulu’na listesinden seçildiğim bugünün “başarılı” (!) içişleri bakanıdır. Evet, işte kendisini kamufle etmek üzerine kurgulanan siyasi kariyerlerin kariyerist siyasetçileri, Arapçadaki orijinal anlamından (at terbiyeciliğinden veya jokeylikten) daha bir üst mertebeye, koyun güdücülüğüne taşımışlardır politikayı. Soylu, yoz bir siyaset anlayışının adeta insanda vücut bulmuş şeklidir. İnanmayan, internetten AKP öncesi Soylu’nun konuşmalarını bulup dinlesin. İbretliktir!

***

Toz kondurulamayan medeniyetimiz meşru ardıllık sorununu çözememiştir – dört halife dönemi de sonrası da, İslam dünyasında iç savaş, entrika, kumpas, arkadan vurma, dini güce alet etme, kardeş katli, arkadaşı-dostu satma, kendi çıkarını toplumsal faydaya önceleyen yönetim anlayışının inşası, bu çarpık siyasi mimarinin kurumsallaşarak gelecek kuşaklara bir tür siyaset eşittir ihanet, siyaset eşittir kaos, siyaset eşittir ilkesizlik mirasının bırakılmasıdır. Bugün yaşanılan süreçte, böyle bir kültürde doğup büyümenin sorun olmadığını düşünenler saftır! Bir kültürde siyasette güç transferi gibi birincil bir mevzu dahi kurumsallaşarak barışçıl bir siyaset dinamiği oluşturamadıysa, bu siyaset geleneğinden insanlığa evrensel bir katkı beklemek normal mi? Buna inanan var mıdır hala? İslamcılık oysa tam da bu mesele üzerine konumlanmıştır: siyasi (ve hukuki ve sosyolojik ve kültürel ve sanatsal ve sair) yapının İslam’dan ayrılmaması. Peki, bu yapı patolojik öğeler içeriyorsa, ne yapmak lazım? Kafamızı kuma mı gömelim?

Doğrusu şudur: değişim. Değişim, bazen eskinin tümüyle reddi olsa da! Bir karar vermek lazım. İnsan haklarını arıyorsanız, bunu sadece “ama bu Kuran’da ve hadislerde var” demekle bu hakları elde edemeyeceksiniz. Çünkü Kuran’da olan, sadece bugünkü anlamdaki insan haklarını meşrulaştırmaz. Kuran’da ve hadis kitaplarında yüzlerce otoriteryan rejimler tarafından kullanılabilecek ifadeler de var çünkü. Bu bakımdan, eskiden olanın reprodüksiyonu değil, olmayanın üretimidir gerekli olan. Kadın haklarını genişletmek için Kur’an’dan alıntı yapmaya veya 7. yüzyıldan işimize yarayacak emsaller bulmaya gerek yok. Düşünmek, rasyonel aklı ve mantığı, güncel gereksinimler doğrultusunda kullanmak, karşılaştırmalı olarak diğer toplumlar ve medeniyetlerle fikri alışverişlerde bulunmak gerekiyor. İlm-i siyaset olarak meşruiyet sağlanan vahşi ve ahlaksız politik alanın kurallandırılması için, mesela gücün denetimi gibi bir şeyin gerekli olduğunu anlamak ve buna uygun yorumlar yapmak lazım. Ya da, uluslararası ilişkileri bugünün ulus-devlet modelinin geçerli olduğu bağlamda, dar-ül İslam ve dar-ül harp gibi kategorilerden ayıklamak gerek. Kılıç yöntemini radikalce reddeden, diğer kültürlerle bir arada varoluşu benimseyen bir anlayış reformunu bir an evvel yeni nesle öğretmekle işe başlanmalı.

Türkiye’deki yaşanan ahlaki çöküş yanında zulmün kurumsallaşması ve sistematikleşmesi, ezkaza olmuş şeyler değil! Bunları üreten bir iklim var, kültürel bir iklim. Her şeyi sorgulamak – arındırmak ve arınmak için – bu nedenle elzem! Tutsaklar, tutsaklar, tutsaklar! Tutsaklar var! Acılar, acılar, acılar! Mutlu olmaktan utanan bir kültür, mutlu olmayı hedonizm sayan bir toplum, nasıl mutlu olacak? Siyaset at terbiyeciliği olabilir de, politika şehre ilişkin olması bağlamında, şehirli bir siyaseti, insanın mutluluğuna odaklı bir anlayışı gündeminin merkezine almalı. ABD anayasasında mutluluk peşinde olmak önemli bir siyasi değer olarak ön plana çıkartılıyor. Bu en eski anayasal metin, kulağımıza siyasetin esas anlamını fısıldıyor. Mutlu olmaktan korkma! Bu dünyada da mutlu olmayı hak ediyorsun! Sen bu dünyaya kendini birine veya bir şeye feda etmek için gelmedin! Sen bu dünyanın bir parçasısın. En az diğer insanlar kadar senin de mutlu olma hakkın var! Ve senin tepe örgütlenmen olan devlet, senin mutluluğunun garanti altında olduğu ahlaklı ve ilkeli değerler üzerine kurulu bir siyaset iklimini oluşturmaktan sorumlu!

***

Hangi görüşten olursan ol. Bu söylediklerimi lütfen düşün. Çünkü Selahattin Demirtaş’ı da, Ahmet Altan’ı da, Barış Akademisyenlerini de, Berkin Elvan’ı da, tüm Gezi protestocularını da, Cemaat, liberaller, Aleviler, Ermeniler; rejimin ezdiği, rejimle sorunlu halk kesimlerinin de, yoksulların ve ezilenlerin de ortak yararıdır bu! Bakın: siyaset, siz ne yaşıyorsanız odur. Din, nasıl yaşanıyorsa odur. Kültür nasıl yalanıyorsa odur. Ama esasında orijinal olan bu değil demek, sadece gerçeklerden kaçmak, mücadeleyi bir başka vakte ötelemektir.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 17.11.2018 [TR724]

Yaprak dökümünde sıra Bayern Münih’in [Hasan Cücük]

Bundesliga’nın son 6 yılında zirveyi kimseye kaptırmayan Bayern Münih’te bu sezon rüzgar tersten esiyor. Sezona Niko Kovac yönetiminde başlayan Bavyera ekibi, ligde 20 puanla 5. sırada bulunuyor. Lider Borussia Dortmund’la arasında 7 puan bulunan Bayern’i ortaya koyduğu kötü performans kadar, yaşı ilerleyen oyuncuların çokluğu da düşündürüyor. Bayern sezon sonu büyük bir değişime doğru ilerliyor.

Alex Ferguson’u efsane kılan özelliklerinden biri de 5 yılda takımın iskeletinde yaptığı önemli değişiklerdi. Manchester United altyapısından yetişen Giggs, Neville, Scholes gibi oyuncuları yerinden kıpırdatmayan Ferguson, 5 yılda bir takımı yenileyip başarıda istikrarı yakalıyordu. Ferguson’un 27 yıl görevde kalmasının bir nedeni de yaptığı bu değişimdi.

Fergusonvari olmasa da değişimi peyderpey yapan kulüpler de vardı. Bunların başında Barcelona geliyor. 2008’de Pep Guardiola ile başlayan yükseliş 10 yıldır devam ediyor. Guardiola geldiğinde genç olarak Messi, Bosquets, Pedro, 20’li yaşların ortasında Xavi, Pique ve Iniesta vardı. İlerleyen yaşlı olarak takımın kaptanı Carles Puyol vardı. Halkadan ilk kopan isim Puyol oldu. Sonra Xavi. Pedro, Chelsea’ya gitti. Geçen sezon ise Iniesta’nın kopmasıyla halkadan önemli değer eksildi. Barcelona, giden oyuncularının yerine yenileri başarıyla monte etti. Bu değişim Barcelona’nın 10 yıl boyunca zirvede kalmasını sağlayan etkenlerden oldu.

Şimdi değişimde sıra Bayern Münih’te

Ancak Bavyera ekibinin işi kolay gözükmüyor. Çünkü 2017’de futbola veda eden Philipp Lahm ve Xabi Alonso’nun yerini doldurmakta zorlandılar. Şampiyon olmaya devam ettiler ancak bu iki isim yerine gelen oyuncular beklentilerin altında kaldı. Bayern Münih yaş ortalaması 27 olan bir takıma sahip. Ancak kadronun önemli taşlarının 30’u devirdiğini görmek mümkün. Genç oyuncuların, ihtiyar delikanlılardan formayı alamaması bir başka handikap. İlerlemiş yaşlarına rağmen sağ kanatta Franck Ribery, sol kanatta Arjen Robben mevkilerinin bir numarası olmaya devam ediyor.

Kalenin bir numaralısı Manuel Neuer 32 yaşında. Bir kaleci için olgunluk yaşı kabul edilecek bir yaşta bulunan Neuer’in daha uzun yıllar mevkisinin bir numaralı olması bekleniyor. Defans dörtlüsünden Mats Hummels 29, Jerome Boateng ise 30 yaşında. Özellikle büyük beklentilerle 2016’da 35 milyon Euro’ya kadroya katılan Mats Hummels, Alman milli takımında değişmezi olmasına karşılık diğer büyük takımların defans oyuncularına nazaran başarısız bir performans ortaya koydu. Bayern yönetimi, Mats Hummels’in sezon sonuna kadar göstereceği performansa göre bir karar verecek.

Sezon sonunda kesin gidecekler listesinde 3 isim bulunuyor. Orta sahanın değişmezleri Rafinha, Robben ve Ribery için veda vakti gelmiş olacak. Orta saha ve defansta görev yapan Rafinha 2011’den bu yana Bayern için ter döküyor. 33 yaşındaki oyuncu için sezon sonu ayrılık demek olacak. 35 yaşındaki Ribery, 2007’den bu yana Bayern Münih formasını giyiyor. Kulübü uğruna erken sayılacak bir yaşta Fransa milli takımını bırakan Ribery içinde 11 yıllık Bavyera dönemi sezonla noktalanmış olacak. 2009’da Real Madrid’den Bayern Münih’e gelen Robben içinde yol görünüyor. 34 yaşındaki Hollandalı ayrıldığında bir dönem kapanmış olacak. Ribery ve Robben yaş haddinden veda edecek ama asıl soru yerleri dolacak mı?

Mats Hummels, Javi Martinez ve Thomas Müller’in durumları belirsiz. Daha doğru ifadeyle bu sezonki performansları geleceklerini belirleyecek. Özellikle büyük ümitlerle Atletico Madrid’den transfer edilen Javi Martinez, aradan geçen 6 yıla rağmen Bayern Münih’e yakışan bir performans ortaya koyamadı. Bir zamanlar takımın temel taşı olan Thomas Müller son iki yıldır gösterdiği performansla hayal kırıklığı yaşatan isimlerin başında yer alıyor. 29 yaşındaki oyuncunun yüksek bonservisi transferinin önünde engellerden biri. Gidecekler listesinde Real Madrid’in iki sezonluğuna kiralanan James Rodriguez’de bulunuyor.

Bayern Münih için sezon beklentilerin altında gidiyor. Şampiyonluğu 6 yıl aradan sonra kaptırırsa değişim daha radikal olur. Ancak sezon sonu üst üste 7. şampiyonluğuna ulaşsa bile bazı oyuncuların bileti şimdiden kesildi.

[Hasan Cücük] 17.11.2018 [TR724]