Allah'ın ruhu var mı? (1) [Halit Emre Yaman]

Gözlerimizle görüp, kulaklarımızla işitiyor olsak da aslında görme de, işitme de birer vasıtadır. Bunlar yoluyla bilgilerin derlenip toparlanmak için gittiği yer olan beyin de başka bir vasıtadır. Diğer organlar gibi beynin ne şuuru ne de idrak kabiliyeti vardır.
Bütün insanların maddi vücudunu meydana getiren unsurlar aynıdır ama yeryüzünde insan sayısı kadar farklı karakter vardır. Demek ki insan sadece maddi vücuttan ibaret değildir. Dolayısıyla da yapılan her faaliyette maddi vücut bir vasıtadır. Asıl işi yapan, yani gören, duyan, düşünen, hisseden, seven ruhtur. Bu özelliği ile de insanın karakter ve kimliğini belirleyen de ruhtur.

Maddi vücudu kullanan ruh, devamlı bir şekilde öğrenir ve kendisini geliştirir. Bunları muhakeme eder ve Allah’ın yarattığı varlıklar arasında, esfele-i safilin ile alay-ı illiyyin arasında yerini alır.

Vücut hücreleri sürekli değiştiği halde, insanın karakteri, becerileri, davranışları büyük değişikliklere uğramadan aynı doğrultuda sürekli gelişir. Bu da göstermektedir ki insanın hayatı boyunca öğrendiklerini yöneten bir merkez vardır. Bu merkez, vücutta misafir olup, onu kontrol eden ruhtur.

Beden, ruhun evi ve dünya hayatını yaşamasında bir vasıtadır. Bedenin her tarafına hükmeden bir güç olan ruh, dünyayı onun organları ile algılar. Bedende meydana gelen bir problem veya bir hastalık sonucunda ruhun orayla ilişkisinde kesintiler olur. Bu durum ruhun, bedenle münasebetini engelleyecek seviyeye geldiğinde ölüm gerçekleşir.

Hayatın dereceleri vardır ve en basiti bitkilerin sahip olduğu hayattır. Toprağa bağlı bir hayat süren bitkiler, tohum veya çekirdek vasıtasıyla dünyaya uyanırlar. En küçüğünden en büyüğüne kadar hayvanlar, bitkilere göre daha üst mertebede ve dünya ile daha çok münasebete sahiptirler.

Daha üst seviyede bir hayata sahip olan insan, aklı, kalbi, hayali ve bunların ötesinde ruhu ile bütün zaman, mekân ve âlemleri dolaşıp ötelere uzanabilir. Bu haliyle insan, bitkisel, hayvanî, maddî, manevî, ruhî gibi çeşitleri olan bütün hayat derecelerine sahiptir.

Allah ü Teâla, Kur’an-ı Kerim’de “Sonra da ona, (döllendiği ana rahminde) en uygun, en dengeli şekli verdi ve Kendi ruhu’ndan üfledi ve sizin için işitme duyusu, gözler ve (kalbin merkezinde) iç idrak lâtifeleri var etti. Ne de az şükrediyorsunuz!” (Secde, 9) beyanı ile insana ikazda bulunmuştur.

Bu ayetteki “… Kendi ruhundan üfledi…” ibaresine kadar insan üçüncü şahıs zamiriyle, daha sonra ise ikinci şahıs zamiri ile anılmıştır. Yani insana ruh üflenene kadar kayda değer bir özelliği yoktur. Ancak, ruh üflendikten sonra muhatap alınacak şerefli bir varlık haline gelmiştir.

Bu arada hemen belirtmek gerekir ki Allah, her şeyi bir hikmete binaen, bir maksada uygun olacak şekilde yaratır. Güzellik veya yararlılık bakımından derecelendirmek mümkün olmakla beraber, her yaratılan güzeldir. İnsanın algısına göre çirkin olsa bile, Allah yarattığı her şey ile ortaya mükemmel sanat eserleri koymuştur. Her şeyi uygun biçimde ve yerli yerince yaratmıştır. Bütün bunlarla birlikte, her yaratılana muhtaç olduğu bilgiyi ilham etmiş, başka bir ifadeyle programlamıştır.

Allah, hayat gibi bir de ölümü yaratmıştır. Kıyas kabul etmeyecek derecede nimetlerdir bunlar. Zira her hayatın sonu ölüm, her ölümün sonu da yeni bir hayatın başlangıcıdır. Yeni hayat ise eskisine göre daha üst mertebededir.

Toprağında bağrında ölen bir tohum, kendisi gibi binlerce bitki veya ağaca dönüşür. Bitkiler, yiyecek olarak hayvan ve insanda ölürken, o bünyelerde bir üst mertebeye çıkmış olurlar. Aynı şekilde, yenilebilen hayvanlar, insan vücudunda bir yiyecek olarak ölürken, insanî hayat mertebesine çıkmış olurlar. Tıpkı bunlar gibi, insan da ölüp toprak altına girmek suretiyle, dünya hayatına veda ettiğinde, ebedi bir hayata gözlerini açmış olur. Bu açıdan bakınca ölüm, hayattan daha güzel bir şey, bir nimettir.

Allah, insanı, yeryüzünün halifesi olarak vazifelendirmiştir. Halife, “sonradan gelen, öncekinin yerini alan” demektir. Bu da göstermektedir ki insandan önce, yeryüzünde vazifeli olan başka yaratıkların olduğudur. Büyük bir ihtimalle bu yaratıklar cinlerdir ve kendilerine verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmediklerinden dolayı onların yerine insan istihdam edilmiştir.

Kendisine vekâlet verilen insan, elbette Allah’ın tayin ettiği sınırların dışına çıkamaz ve o sınırların dışında tasarruf yapamaz. Zaten, insanın yapması gereken şeyler, peygamberlerin yapmış olduklarıdır. İnsan bu ölçü ve sınırlar içinde hareket ettiği sürece, vazifesini tam olarak yerine getirmiş olacaktır.

İnsanın yeryüzüne halife olmasında en önemli unsur, ona “isimler”in öğretilmiş olmasıdır. İsimleri öğrenmiş olan insan, meleklerden üstün olabilme vasfını kazanmıştır. Kur’an-ı Kerim bu durumu şöyle izah etmektedir:

“(Allah, yeryüzünün halifesi olarak tayin buyurduğu) Âdem’e, (bu misyonu sebebiyle melekler dâhil bütün yaratılmışlar üstündeki mevkiinin bir alâmeti, aynı zamanda söz konusu vazifesini yerine getirebilmesinin vasıtası olarak) bütün isimleri öğretti. Sonra, bütün nesneleri, isimleriyle birlikte meleklere takdim buyurdu da, ‘Haydi, tam yerinde ve gerektiği gibi Bana bütün bu nesneleri isimleriyle bildirin!’ diye emretti. (Melekler, hakikati idrak, aczlerini itiraf içinde,) ‘Sen’i bütün noksanlıklardan, manasız ve gayesiz iş yapmaktan tenzih ederiz. Bize ne öğretmişsen, bizim onun dışında hiçbir ilmimiz yoktur. Hiç şüphesiz, Alîm ve Hakîm Sen’sin Sen!’ dediler. (İnsanın genel manada meleklere olan üstünlüğünü daha bir tebarüz ettirmek için Allah,) ‘Ey Âdem! Şu nesneleri onlara isimleriyle bildir!’ diye emretti. Âdem onları isimleriyle bildirince de, (meleklere hitaben,) ‘Ben size, gökler ve yer, ne saklıyor, gizli ne sırlar varsa Ben hepsini bilirim; siz neyi açığa vuruyor, neyi de içinizde gizli tutmakta iseniz onları da bilirim demedim mi?’ buyurdu. Yine düşün ki meleklere, (ilmini, üstünlüğünü, hilâfete liyakatini kabul ve ona hilâfet vazifesinde yardımcı olma manasında) ‘Âdem’e secde edin!’ buyurduk. Hepsi secde etti, ama (kendisine de secde emredildiği halde, cinlerden olan) İblis etmedi. Dayattı, büyüklendi ve secde etmeyi kibrine yediremedi; (böylece, yapısındaki potansiyel küfür sıfatı öne çıkıp bütün benliğini kapladı da) kâfirlerden oldu. (Bakara 31-34)

Bahsi geçen “isimlerin öğretilmesi” ifadesinden kastedilen şeylerden birisi, insandaki potansiyel öğrenme kabiliyetinin varlığıdır. Çünkü insan, hayat sahibi diğer canlılar gibi değildir.

Bitkiler, bünyelerinde bulunan hayat programına uygun şekilde büyür, gelişir ve ölürler; farklı bir şey yapabilecek bir iradeleri yoktur.

Aynı durum hayvanlar için de geçerlidir. Onlar dünyada yaşayabilmeleri için gereken kabiliyetlere sahip bir şekilde doğarlar. Doğdukları andan itibaren hayatta kalma mücadelesi içine girerler. Ne yapmaları gerektiğin bilir ve ona göre hareket ederler.
Meleklerin de bir hayat programı vardır. Kimi hep kıyamda, kimi hep rükûda, kimisi de hep secdede Allah’ı tesbih ederler. Bazıları da aksi mümkün olmayacak şekilde, kâinatın işleyişinde kendilerine takdir edilen vazifeleri yerine getirirler.

Bütün bu canlılardan farklı olarak insan, hiçbir şey bilmeden dünya hayatına gözlerini açar. Ayağa kalkması 1 seneyi bulur, konuşmayı 2 senede öğrenir, faydalı ve zararlı şeyleri öğrenmesi, çevresiyle iletişime geçmesi, alet kullanmayı öğrenmesi yıllarını alır... Demek ki insan diğer varlıklardan farklı olarak, eğitim ve öğretimle hayatta kalma ve terakki edecek şekilde yaratılmıştır.

[Halit Emre Yaman] 8.2.2019 [Samanyolu Haber]

Bahane ve Mazeret Zamanı Değil! [Fikret Kaplan]

Hicretin üzerinden büyük ve ağır mücadelelerle dolu altı yıl geçmişti. Hem muhacirler hem de Ensar, Kâbe'yi ziyaret özlemiyle yanıp tutuşuyorlardı.

Nihayet, Allah Resulü (sallallâhu aleyhi ve sellem) 1400 sahabeyle birlikte Mekke'ye doğru hareket etti. Niyetlerinin barış olduğunu göstermek için yanlarına yolcu kılıcı denilen kılıçtan başka silah almamışlardı.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye’ye varınca amaçlarını izah etsin diye Hz. Osman'ı Mekke’ye elçi olarak gönderdi.
Fakat, bir müddet sonra Hz. Osman'ın müşrikler tarafından şehid edildiği haberini duyunca, son derece müteessir oldu.
"Madem böyle, bu kavimle çarpışmadıkça, buradan kesinlikle ayrılmayacağız." buyurdu.
Zaten yapılabilecek başka bir şey de kalmamıştı. Sulh tekliflerine yanaşmadıkları gibi, kendilerine gönderilen elçiyi de şehid etmişlerdi.

Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):
"Allahü Teâla, bana biât yapılmasını emretti!" diye seslendi.

Hâtemü'l-Enbiyâ Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonra Rıdvan Ağacı olarak adlandırılacak olan Semüre ağacı altında durdu. Müslümanlar da teker teker, çarpışmaktan yüz çevirmeyeceklerine, Allah ve Resûlü yolunda canlarını fedâ edinceye kadar mücadele edeceklerine dair biât ettiler. 

Bu bîattan bir tek kişi kaçındı: Cedd bin Kays.
Develerin arasına saklandı. Kimse görmez zannetti. Canı ve arkada bıraktığı ailesi, malı mülkü elini kolunu bağlamış, bu büyük fırsatı kaçırmıştı. Üstelik tavrı, üslubu suçlayıcı mahiyetteydi. Bir peygamber nasıl olurda (haşa) bu sonucu görmez de beş yüz kilometre yol yürütürdü insanları. 

Halbuki, Cenâb-ı Hak, bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kur'ân-ı Kerim'de şöyle beyân edecekti:
"And olsun ki, (Hudeybiye’de) o ağacın altında sana bîat eden mü'minlerden Allah râzı oldu. Kalplerinde olanı bildiği için Allah onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı. Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü Allah'ın kudreti her şeye galiptir ve hikmeti her şeyi kuşatır." (Fetih, 48/18-19)

Resûl-i Ekrem Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde:
"Ağaç altında gerçekten bîat edenlerden hiçbiri cehenneme girmeyecektir." (Müsned, 3, 350) buyurarak, bu bîatta bulunan Müslümanların faziletini açıkça beyan etmişlerdir.
Evet, Allah (cc), o mü'minlerden razı olurken, kendini akıllı zanneden biri bundan mahrum olmuştu.

Yine, Cedd bin Kays, sıcaklık, kuraklık, uzaklık ve düşman ordusunun gücü gibi unsurların iyice zorlaştırdığı Tebük Seferi’nden de sıyrılmayı kendince başarmıştı. Kendini, çoluk çocuğunu, evini barkını güven altına aldıktan sonra çok da öyle mücadeleye gerek olmadığını düşünüyordu. Bir iki ortada gözükür ve bu da yeterliydi işte.

Oysa, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya), bu seferin çok çetin bir imtihan olacağı mülahazasıyla hareket etmişti. Güçlüsüyle zayıfıyla bütün Müslümanları açıktan mücadeleye davet etmiş ve inananlar arasında umumî seferberlik havasının yayılmasını sağlamıştı. O, bir yandan "Allahım, şu bir avuç İslâm toplumunun yok olmasına fırsat verirsen, artık yeryüzünde Sana ibadet eden kalmayacak!" diyerek Mevlâ-yı Müteâl'e içini dökmüş, O'nun havl ve kuvvetine sığınmış; diğer taraftan da, bütün mü'minleri mallarıyla ve canlarıyla teşvik etmiş, zafer için gereken sebepleri yerine getirmişti.

Tebük hazırlıkları sırasında, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in teşvikleri üzerine tarihte eşine az rastlanabilecek fedakârlık örnekleri sergilenmişti. Zenginiyle fakiriyle topyekün Ashab-ı Kiram yeryüzündeki bu bir avuç Müslümana yardım için koşmuşlardı. "Aileme Allah'ı ve Rasûlü'nü bıraktım" diyen Hazreti Ebu Bekir malının tamamını bu uğurda vermiş. Onu hayranlıkla seyreden Hazreti Ömer ve Abdurrahman b. Avf gibi önde gelenler mallarının yarısını verirken, diğer sahabîler de servetlerinin büyük bir bölümünü ortaya koymuşlardı.

Sadece erkekler değil, kadınlar da bu mücadele için gayret etmiş ve onlar da imkanları ölçüsünde yardımda bulunmuşlardı. Sadaka ve himmetlerini Hazreti Aişe Validemizin evinde toplamış; bilezik, halhal, yüzük, küpe ve daha işe yarayacak ne varsa getirip yere serdikleri bir örtüye bırakıvermişlerdi. Kimisi birkaç tane bilezik verirken, kimisi de develerin ayağını bağlamaya yarayacak bir kayışı ancak bulabilmiş ve onunla da olsa yardım edenlerin arasına dahil olmuştu.

O gün elinde hiç imkanı olmayan sahabîler bile, bu mücahadede bulunanların arasında yer alabilmek için adeta çırpınmışlardı; onlardan kimisi başındaki sarığını çıkarıp vermiş, kimisi sabaha kadar su çekerek kazanıp getirdiği bir avuç hurmayı tasadduk etmiş ve kimisi de evindeki tek su kırbasını dine yardım etmek için toplanan malların içine katarak umumî sevaba ortak olmuştu. Evet, o gün, gönülden inanmış her insana, hiçbir bahane ve mazeretin ardına saklanmadan, yüreğini ortaya koyup gücü ve kuvveti ölçüsünde yardımda bulunmak düşüyordu; mü'minler işte bunu yapmışlardı.

Bu sefere, Cedd bin Kays gibi Ebû Hayseme el-Ensarî da katılmamıştı.  Seferin başladığı zaman tam bağ bozumu mevsimiydi; dallardaki meyveler insanlara tebessüm ediyordu. Güneşin kavuruculuğuna karşılık gölgenin daha bir kıymetlendiği sıcak bir gündü. Ebû Hayseme'nin zevcesi bahçedeki ağaçları sulamış ve çardağa su serperek havayı iyice serinletmişti. Güzel yemekler hazırlamış, sofrayı serin su ve taze meyvelerle donatmıştı. Ebû Hayseme, kendisine arz edilen bu nimetler içinde, gölgenin serinliğini damarlarında hissettiği, soğuk sudan kana kana içtiği ve eşinin varlığıyla daha da inşiraha erdiği bir anda zihnine hücum eden bir mülahazayla ürperivermişti. Kendi kendine, "Allah'ın elçisi güneşin altında, kızgın rüzgar karşısında ve boğucu kum fırtınaları içinde harbe gitsin; Ebû Hayseme ise serin gölgede otursun, güzel güzel yemekler yesin ve eşinin yanında safa sürsün; bu revâ mıdır, bir mü'mine hiç yakışır mı?" demişti. Hemen ayağa kalkmış, devesini semerlemiş ve ailesiyle vedalaşıp yola koyulmuştu.

O esnâda, ashabıyla beraber bir su başında azıcık dinlenmekte olan Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine tarafından bir toz bulutunun yükseldiğini görünce, "Keşke Ebû Hayseme olsan!.." demişti. Biraz sonra da beklediği ve tahmin ettiği insanı karşısında görünce büyük memnuniyet duymuştu. Telaşla ve canı dudağında kervana katılan Ebû Hayseme ise, Allah Rasûlü'nün yanına varınca sadece "Yâ Rasûlallah, nerede ise helak oluyordum" diyebilmişti. Zira o, mü'minlerden ayrılmanın ve mücahededen geri kalmanın ciddî bir günah olduğunu biliyordu ve işte böyle bir günahla helâk olmaktan çok korkmuştu. Geç de olsa her şeyi elinin tersiyle itip kafileye arkadan yetişmiş ve böylece Efendiler Efendisi'nin sancağı altına girerek o korkudan emin olmuştu. O, Cedd bin Kays gibi fırsatı kaçırmamıştı.

Ve bugün dine hizmet mukabilinde Allah’ın rızasını kazanmış o güzide sahabelerin hemen arkasında ahirzaman garipleri olarak bâkî ve daimî bir lütfu kazanmak veya kaybetmek davası başımıza açılmış.

Onların yaşadığı gibi bugün de bu dava ağır bir imtihandan geçiyor. ‘Müslümanların dertlerini paylaşmayan onların dertleriyle dertlenmeyen onlardan değildir.’ diyor Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bunun manası hakiki Müslüman değildir demek oluyor. Bu açıdan, hapishanelerde çırıl çıplak soyulan, soğuk su altında bekletilen, dayak, küfür ve psikolojik işkenceyle mağdur edilen insanlardan, annesiz babasız bırakılan çocuklara; 17 bin kadından, 100 binlerce tutukludan ve anneleri ile ceza evinde yaşayan 700 bebekten; doğum yaptıktan saatler sonra kundaktaki bebeğiyle tutuklanıp gadre uğrayan masumlara kadar, kendi ülkesinde yiyecek bir lokma ekmeğin bile çok görüldüğü mazluma kadar herkese el uzatmak, duasında onları unutmamak birer mü’minlik vazifesidir. ‘Ben burada rahatça yaşarken, zulüm gören, gurbet tadan kardeşlerim ne yapıyor ızdırabı kalplere ok gibi saplanmalı. Ve mutlaka bir şeyler yapmalı o mazlum kardeşleri, ablaları, ağabeyleri için…

 ‘Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat ehl-i İslâm’ın eleminden gelen teellümât beni ezdi  Alem-i İslâm’a indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum.” diyen Bediüzzaman, Müslümanlar’ın dertleriyle dertlenmiş, onların maruz kaldığı zulüm ve musibetler için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışmıştır.

“Sizden kim bir münker (kötülük, zulüm) görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu da imanın en zayıf mertebesidir.” Hadis-i Şerifini kendisine şiar edinen Üstad, münker karşısında mümkünse fiilen tavır almış, onu eliyle düzeltmek için gayret göstermiştir. Buna imkân yoksa lisanıyla, hitabeleriyle ve yazılarıyla münkere karşı çıkmıştır.

Bunun manasının anlatılması lazım. Bugün buna şiddetli ihtiyaç var. Bu aynı zamanda bir mü’mince tavrın ifadesidir. O mü’minler adına heyecan duymanın ve onların ıstırabını paylaşmanın, onların elemlerini paylaşmanın ifadesidir. Paylaşmazsanız onlardan değilsiniz demektir. Bu açıdan da onun hakiki manasını, arka planını, dayandığı dayanakları, maslahatları, hikmetleri, faydaları anlatmak gerek.

Belâ ve musibetlerin balyozlar gibi başa inip-kalktığı bu zamanda, suçlu arama peşine düşmek hizmete zarar verir. “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile hareket etme zamanı değil şimdi. Zaten, inananı, inanmayanı birlik olup ayrıştırıyor, bölüyor, milleti birbiriyle boğuşturuyor, yaka-paça haline getiriyor. Şeytan avucuna almış onları. Elin-âlemin ayrıştırmasına bir de bizim iştirak etmemize ne gerek var?

Bugün Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve güzide ashabıyla temsil edilen dine hizmet davasının yanında, içinde, göbeğinde olduğunu Hakk nezdinde gösterme zamanı.

Bugün bunun hakkını verme günü. Yoksa toz duman dağılıp her şey ayan beyan ortaya döküldüğünde herkes kahraman kesilir. İyi zamanda, her şeyin şakır şakır önümüze varidât döktüğü anlarda, toparlanmak kolaydır. Asıl bugün kenetlenebilmek önemlidir.

Ensarı, Muhaciri el ele verip daha coşkun bir şekilde hizmetlerine kilitlenmeli. Ensar, muhacir kardeşini kendisine rakip ya da engel gibi görmemeli. Muhacir de hicret diyarına gelişmiş bir ülke, okul, imkan, kariyer vs için gelmediğini hep aklında tutmalı. Evet, bunlar da lazım ama bunlar sadece bir vesile. Ya da kendini ve ailesini güvenli bir ortama atmakla her şeyin bittiğini zannetmemeli. Tek bir şey için zorluklara katlanarak yollara düştük…o da: Yoluna baş koyduğumuz davamız… 

Ve…‘Madem bu müthiş zamanda, dehşetli düşmanlar, şiddetli baskılar, hücum eden bid’atlar ve sapkınlıklar karşısında bizler çok az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz olmamıza rağmen, gayet ağır, büyük, mukaddes ve bütün insanlıkla alakalı olan imana ve Kur’an’a hizmet vazifesi Allah’ın ihsanı ile omzumuza konulmuş... Elbette bütün kuvvetimizle ihlası kazanmaya herkesten daha çok mecburuz ve bununla vazifeliyiz. İhlasın sırrını kalbimize yerleştirmeye son derecede muhtacız.
Yoksa hem şimdiye kadar yaptığımız kudsi hizmet kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli şekilde sorumlu oluruz.’

[Fikret Kaplan] 8.2.2019 [Samanyolu Haber]

Nefsini yenmek zaferlerin en güzelidir [Dr. Ali Demirel]

Nefis insanda, sürekli kontrol edilmesi ve dizginlenmesi gereken bir güçtür. Fakat yine her insanda, nefsin bütün bu eğilimlerini, isteklerini kontrol edebilecek bir güç daha vardır. Ona irade diyoruz. Allahın kullarına bahşettiği iradeye nazaran, karşı çıkılamayacak hiçbir günah, eda edilemeyecek hiçbir farz mevcut değildir. Bütün mükellefiyetler iradenin sınırları içerisindedir ve imkânsız değildirler.

 “Kontrolsüz güç, güç değildir” sözü en çok nefis için geçerlidir ve doğrudur. Yani nefis gerektiği gibi kontrol edilmediğinde güç olmaktan çıkar, bir tahrip vasıtası haline gelir. Yüce yaratıcı insana, bu zorlu mekanizmayı kontrol edebilecek başka güçler de vermiş, onu başka sistemlerle de donatmıştır. Aklın gösterdiği istikamette irade devreye sokulabilirse, nefsin gücü iyiye ve faydalıya kanalize edilmiş olur, zararlı bir güç olmaktan çıkar, pek çok hayra vesile olabilir.

Bu kontrolün de elbette bir disiplini ve ölçüsü olması gerekir. Bu disiplini ve ölçüyü veren en başta dini değerler sistemidir. Yani nefse irade, akıl ve vahiy çizgisinde fonksiyonları eda ettirilebilirse, bütün insanî potansiyelimiz realize edilmiş olur. Bu disiplin, kısaca şu şekilde formüle edilebilir: Nefsin iradeye, iradenin akla, aklın vahye ihtiyacı vardır.

Kendim ettim, kendim buldum

Kur’an-ı Kerim’de nefislerine zulmedenlerden bahsedilir. Burada, zulmeden kimdir, zulme maruz kalan kimdir sorusu akla gelebiliyor. Allah zulümden münezzeh olduğuna göre, insanların maruz kaldıkları zulümlerde iki durum söz konusudur.

Ya bizzat kendilerine zulmederler: Başta Allaha şirk koşmak olmak üzere her türlü günah insanın kendisine yaptığı zulümdür. Çünkü bedelini yine kendisi ödeyecektir.
Kur’an’da küçük günahlardan, Allah’a şirk koşmaya, ondan mallarını yanlış yerlerde harcayıp israfa girmeye kadar yapılan hatalar, hep kişinin kendisine zulmü olarak anlatılır. Çünkü buralarda tasarruf kulun iradesine bırakılmış, o iradesini yanlış yerde, yanlış biçimde kullanmak suretiyle en büyük kötülüğü en başta yine kendisine yapmış olmaktadır.

Türkçemizde, “kendim ettim, kendim buldum” diye bir deyim vardır. Hayatımız boyunca öyle olaylar başımıza geliyor ki, çoğunun zalimi de mazlumu da kendimiz oluyoruz. Kulların birbirlerine zulmetmeleri halinde ilahi adalet zalimden mazlumun hakkını alır, sahibine bir şekilde iade eder.

Zulmün de bir ömrü vardır

Yahut da birbirlerine zulmederler: İnsanların birbirlerine yaptıkları zulme gelince bu, yeryüzünde hiçbir zaman eksik olmayan, daha çok hukukun ve ahlakın konusu olan durumları ifade eder. Haksız yere bir cana kıymaktan, bir kişinin arkasından dedikodu yapmaya ve gıybet etmeye kadar. Ondan, çıkardığı gürültü ile insanları rahatsız edip, çevre kirliliğine sebep olmaya kadar...
Cenab-ı Hakk’ın kul haklarını affetmediği düşünülürse, bu türlü zulümlerin küçümsenmemesi gerektiği kolayca anlaşılır. Zaten bu zulümlerin bedelini yine zalim ödeyeceğine göre, bu zulüm de bir bakıma insanın bizzat kendisine yapmış olduğu zulüm demektir.

Bu türlü zulümlerin ilk örneği ve en büyüklerinden birisi, hiç şüphesiz Kabil’in Habil’e yaptığı zulümdür. İlk insanlarla birlikte ortaya çıkan bu kötülük hali, maalesef kemmiyet ve keyfiyet planında artarak günümüze kadar gelmiş, kıyamete kadar da devam edecektir.
Çünkü yeryüzünde insan vardır.
Çünkü insanlarda nefis bulunmaktadır.
Çünkü şeytan insanın azılı bir düşmanıdır.

[Dr. Ali Demirel] 8.2.2019 [Samanyolu Haber]

Hollanda’da binlerce öğrenci sokakta [Basri Doğan]

Hollanda’nın Parlamento Başkenti ve ülkenin diğer şehirlerinde binlerce öğrenci iklim değişikliği ve ekolojik denge konusunda toplumu bilinçlendirmek amacıyla büyük bir yürüyüş tertipledi. Hollanda genelinden birçok öğrenci, okullarından izin aldıktan sonra, Lahey’de küresel iklim değişikliği için eyleme iştirak etti. Lahey’deki  Malieveld meydanında toplanan 15 bin öğrenci ve bilim adamı Lahey şehir merkezine doğru yürüyüşe başladı. Yürüyüşün ardından birkaç öğrenci bir podyumda bir konuşma yaptılar.

350 BİLİM ADAMININ İMZASI

Katılımcı öğrenciler küresel iklim değişikliği için, politikacıları iklim konularında daha fazla duyarlı olmaya davet etti. Hollanda genelinde 350 bilim adamı tarafından imzalanan bir mektup öğrencilere dağıtıldı.

Öğrencileri temsilen konuşma yapan 17 yaşındaki Lynn Lynn Groesbeek küresel iklim değişikliği konusunda önlemler alınmaz ise dünyayı büyük felaketlerin beklediğine dikkat çekti. Groesbeek, şunları söyledi: “Benim yaşıtlarımın kürsel iklimle mücadelede bu ün burada olmaları Lahey’den politikacılara bir ses ulaştırmalarını çok önemli bir uyarı olarak düşünüyorum. İnsanlar çevreye çok büyük zarar verdiler. Bu zararları düzeltmek yerine daha fazla çevreyi kirletmeye başladılar. Önlemler yetersiz. Yapılan politikalar sonuçsuz kalıyor. Lahey’de ki hükümetin önceliği iklim sorunlarına dikkat çekmek olmalı diye düşünüyorum. Çevre biter ise biz de biteriz.”

LAHEY PARLAMENTO BİNASI ÖNÜNE KADAR YÜRÜYÜŞ

Yürüyüşe, Lahey’de  5 bin ve tüm ülke genelinde Maliveld meydanında 15 bin öğrenci katıldı. Mitingde “Küresel Eylem Yasası” ya da “Biz değil dünya iyileşecek” gibi pankartlar taşındı. Konuşma ve konserden sonra, Lahey’de ki Parlamento binası önüne kadar  yürüyüş yapıldı.

[Basri Doğan] 8.2.2019 [TR724]

Dersleri astılar, meydana indiler; Bu gençler dünyayı korumaya kararlı! [Erman Yalaz]


Belçika’da ortaöğretim, üniversite ve yüksekokulda okuyan onbinlerce genç, her Perşembe okullarını asarak iklim değişikliğine dikkat çekmek için eylem yapıyor. Çoğunluğu ortaöğretim öğrencisi onbinlerin bu Perşembe eyleminin merkezi ülkenin üniversite şehri Leuven’di. Ülkenin Flaman ve Valon eyalatlerinden binlerce öğrenci de Leuven’e aktı. Öğlen 12.00’de Ladeuzeplein’de toplanmaya başlayan öğrenciler ellerindeki pankartlar, söyledikleri şarkılar ve konuşmalarıyla dünya liderlerini ve tüm siyasileri iklim değişkiliğine, küresel ısınmaya karşı gerçek tedbirler almaya çağırdı. Leuven dışında Brüksel, Arlon, Anvers ve Mons şehirleriyle birlikte 20 binden fazla öğrenci Belçika’nın dört bir tarafından siyasilere seslendi: “Dünyamızı koruyun, başka bir dünyamız yok!”

Sosyal medya üzerinden örgütlenen gençlerin okulu bir gün asarak başlattıkları eylemlerin ilki İsveçli 16 yaşındaki aktivist Greta Thunberg tarafından gerçekleştirilmişti. Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmasıyla liderlere yeşil gelecek çağrısında bulunan Thunberg’in aksiyonunu Belçika’da kitleselleştiren isim ise Anuna De Wever oldu.

‘SONUÇ ALANA KADAR PROTESTOLARIMIZI SÜRDÜRECEĞİZ’

Arkadaşları Kyra Gantois en Adélaïde Charlier ile Brüksel’de dört hafta boyunca her Perşembe yaptıkları eylemi Leuven’e taşıyan Anuna De Wever, eylem sonrası TR724’e özel değerlendirmelerde bulundu. En büyük desteği annesi Katrien ve arkadaşlarından aldığını anlatan Anuna De Wever, “Bugün Leuven’deyiz, sadece iklim değişikliğine dikkat çekmek istiyoruz. Siyasilerin iklim değişikliği konusunda sorumluluk alması gerektiğini seslendiriyoruz. Gerçekten sonuç alana kadar eylemlerimizi sürdüreceğiz.” dedi. Arkadaşlarıyla yürüttükleri kampanyayı ‘geleceklerini ve haklarını arama’ olarak niteleyen Wever, “Daha yeşil bir gezegeni, güvenli bir geleceği, sorumluluk alan politikacıları hak ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Dört hafta boyunca her Perşembe yaptıkları eylemi Leuven’e taşıyan Anuna De Wever, eylem sonrası TR724’e özel değerlendirmelerde bulundu
Anuna Da Wever’in arkadaşları Kyra Gantois ile Valon bölgesinden Adelaïde Charlier de Perşembe eylemine katıldı. Kyra Gantois, okullarını asmak, derslerini kaçırmak için değil, geleceklerini ilişkin karar alan politikacıların oyunlarına son vermek için biraraya geldiklerini anlattı.

Dİ CAPRİO’NUN MESAJI

Leuven Ladeuzeplein’deki meydana Fransızca hitap eden Adelaïde Charlier ise yaptıkları protesto ile siyasiler ve entellektüelleri harekete geçirdiklerini, bazı köşelerden eleştiri gelse de dünyanın ve gelecek nesillerin geleceğini ilgilendiren iklim değişikliği konusunda haklı taleplerine büyük destek gördüklerini söyledi. Charlier, Amerikalı sinema sanatçısı Leonardo Di Caprio’nun sosyal medya aracığılıyla kendilerine ilettiği desteği iletince meydandaki onbinler alkışlarla karşılık verdi.

TÜRKİYE UYRUKLU ÖĞRENCİLER DE EYLEMLERDE

Ülkenin ve Avrupa’nın siyasetin doğrudan etkileyen bu protestoların katılımcılarının ortalama yaşı 15-17 arasında. Youth For Klimat grubunun yanında Belçika genelinde ‘Grootouders Voor Het Klimaat’ ismiyle, öğrenci velileri, büyükanne ve dedeler de torunlarına ve çocuklarına destek veriyor. Her Perşembe birbirinden renkli gösterilerine sahe olan protestolarda, ‘İkinci bir dünya yok, Gezegen B yok’, ‘Dünyamızın geleceğini verin, çocuklarınızın geleceğini verin’, ‘Dünyayı ve beni koru’ sloganları öne çıkıyor. Protestolarda yer alan Türkiye kökenli öğrenci Burak, “Birlikte daha güzel bir dünyada yaşamak için biz gençlerin birşeyler yapabileceğime inandığım için eylemi destekliyorum” diyor. Anvers’ten gelen 15 yaşındaki Lukas ise, “Kendim ve çocuklarım için daha iyi bir dünya istiyorum, bu yüzden Klimaat eylemini destekliyorum” değerlendirmesi yapıyor.

LEUVEN BELEDİYE BAŞKANI: TEMİZ BİR GELECEK İSTEYEN GENÇLERİ DESTEKLİYORUM

Perşembe okul bırakıp küresel ısınmaya dikkat çeken öğrencilere bu kez ev sahibi Leuven’in belediye başkanı Mohamed Ridouani (Muhammed Rıdvani) de destek verdi. Faslı, göçmen bir ailenin çocuğu olan 39 yaşındaki politikacı, geçtiğimiz aylarda yapılan yerel seçimlerde belediye başkanı seçilmişti.  ‘Muhammed, Muhammed…’ sloganlarıyla mikrofona gelen Ridouani, gençlerin sokaklara dökülüp böyle önemli bir evrensel tema için seslerini yükseltmesini ‘harika’ olarak tanımladı. Leuven Belediye Başkanı, “Gençlerin başardığı bu işi alkışlıyorum. Bu harika girişim ve yaptığınız akıllıca eylem için tebrik ediyorum. Sizleri destekliyorum. Daha iyi bir dünya ve daha iyi bir iklim isteyen sizlerin  belediye başkanı olduğum için gurur duyuyorum” diye konuştu.

ÜNİVERSİTELER YENİ İKLİM YASASI HAZIRLADI

Gençlerin 5. haftasına giren eylemi, siyasetin ve üniversitelerin de gündemini belirledi. Örneğin Gent, Hasselt, Saint Louis ve UCL üniversitelerinden çevre ve hukuk alanında görev yapan öğretim görevlileri ortak bir çağrı ve hazırlık yaparak yeni bir iklim yasası tasarısı hazırladı. Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’den başlayıp tüm şehirlere yayılan eylemlerden sonra ortaya çıkan bu tasarı, Belçika’nın iklim konusunda uluslararası ve Avrupa Birliği çapında yükümlülüklerini hatırlatıyor. İklim değişikliği konusuyla yakından ilgilenecek bir bakanlık kurulması ya da bakanların teşkil edilmesi isteniyor. Yine Nisan ayında bir ‘iklim günü’ belirlenmesi de talepler arasında.

[Erman Yalaz] 8.2.2019 [TR724]

Somut vakıalar, yaşanmışlar… [Ramazan Faruk Güzel]

İktidarın insanları üç aşamalı yok etme planı ve ‘kopya’ argümanı (2)

Bir önceki yazımızda, mevcut iktidarın (AKP ve yanındaki ortaklarıyla), uzun dönemdir fişledikleri kesimleri üç aşamalı olarak nasıl itibarsızlaştırıp yok ettiklerini, madden-manen nasıl bitirdiklerini özetlemeye çalıştık. Yine o yazıda da bu işin, bir grup yolsuzun, haraminin işi değil, derin bir yapının, 60’lardan beri gelen Özel Harp kurmay zekasının ürünü olduğunu vurguladık.

Zira perde arkasındaki bu tasfiye ekibi, kendi düzenlerine karşı çıkabilecek kimseleri yok etmek için her yolu deneyebiliyor. Son 30 yılda yetişmiş olan bazı yeni kadrolar, onların bu menfaat çarkına çomak sokmaya, hukuken onları köşeye sıkıştırmaya başlamıştı ki, “namlı hırsızlar” onların imdadına yetişmişti. Halkın milli manevi duygularını suistimal ederek kitlelerin desteğini de almasını bilen ve Siyasal İslamcılık alt yapısından gelen bu haramileri, ellerindeki dosyalarla hizaya getirdi. Ve ülkede kendileri için uzun vadede potansiyel tehlike gördükleri kadroları ve insanları tasfiye için mutabakata varıldı. Bu tasfiyeye haramiler ses çıkarmayacak, lojistik destek verecek, derin devlet de onların bu soygun düzenine (bir süreliğine de olsa) ses çıkarmayacaktı. Öyle de oldu…

İktidarda gözüken siyasilerin en rahatsız oldukları kelime “Hırsız!”. Bu kelimeyi kim ne maksatla olursa olsun ağzına alırsa, bu muktedirler hemen alınıyor ve hemen o kelimeyi söyleyenleri hapse atıyorlar. Tasfiye etmek istedikleri kimseleri yıpratmak için de en sevmedikleri bu itham üzerinden gidebilmeyi çok istiyorlar! Psikolojide buna “yansıtma” deniyor malum…

“Kopya çektiler, hırsızlık yaptılar, adam kayırmacılık yaptılar, şunu bunu yaptılar da kadrolaştılar, ihale alarak, kara para ile iş yaparak zengin oldular vs” diyerek bir yansıtma yapmaya çalışıyorlar. İş dünyasına dair hususlar ayrı bir çalışmanın konusu ama devlet dairesinde bulunmuş birisi olarak, kadrolaşma ve hırsızlık  üzerine bazı gözlemlerimi aktarmak istiyorum.

İKTİDARIN “YANSITMA” PSİKOLOJİSİ

İktidar, hedef gösterdikleri kimseleri “Cemaatçi/ Fetö vb” diye önce damgaladıktan ve yaftaladıktan sonra suç isnat etmek için ithamlar geliştirmeye çalışıyor… İlginç olanı, isnatlarına rağmen kendileri pervasızca kadroları, makamları kuralsızca çalıyorlar, adeta gasp ediyorlar. (Başkalarının mallarını, devletin mallarını ve hazinesini kuralsız ve pervasızca çalmaları gibi…)

Geçenlerde bunun tipik bir örneği yaşanmıştı; Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ALES’te sonuncu olan akrabası bir anda yüksek lisans kazandı(rılmıştı). Daha da ilginci, mahkeme puan listesine alelacele erişim engeli getirmişti.

Yüksek lisans için başvuru yapan Çavuşoğlu’nun yeğeninin eşi, ALES’te 49 kişilik listede sonuncu gözüküyordu. İlk önce üniversitenin internet sitesinde puanlara ve sonuçlara ilişkin duyurulan liste yayından kaldırılmış, listenin eksisozluk.com’da yayımlanmasının ardından ise üniversite rektörlüğünün talebi üzerine Alanya 1. Sulh Ceza Hâkimliği 16 Ocak 2019 tarihinde listeye erişim yasağı getirilmişti. Üniversite yönetimi halen sessiz. (Erdoğan’ın “şu diplomamı bulun getirin yahu” çağrısı yaptığı Marmara Üniversitesi Rektörlüğü’nün sessizliği gibi…)

Yüksek lisansta torpil ve kadro hırsızlığı skandalının gündemde olduğu sırada ihraç akademisyen Cenk Yiğiter, sosyal medya hesabından bir hatırlatma yapıyordu: “Ankara Hukuk Genel Kamu Hukuku kürsüsünde ihracımla boşalan araştırma görevlisi kadrosuna, AKP’li vekilin bir özel üniversiteden mezun olan oğlu atanmıştı.”

Hatırlarsınız, geçenlerde AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun oğlu Serbest Can Ensarioğlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Genel Kamu Hukuku Anabilim Dalı’na “asistan” olarak atanmıştı, Ensarioğlu’nun yerinde daha önce KHK ile atılan Cenk Yiğiter vardı. Ve yine hatırlarsınız, benzer bir gasp ve hırsızlık daha önce de Ankara Üniversitesi Senatosu’nun yatay geçiş kontenjanını arttırması sonucu Rektör Erkan İbiş’in oğlu Can İbiş’in Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Ankara Tıp Fakültesi’ne geçmesinde yaşanmıştı.

Gözü dönmüşçesine kadrolaşma çılgınlığı yaşanırken, yapılan hırsızlıkların, kadro gasplerinin haddi hesabı yok! Mülakat adı altında en yüksek puanları almış insanlara düşük mülakat puanları verilerek kendi yandaşlarının alınmış olmasına dair, HDPli vekil Ömer F. Gergerlioğlu kamuoyuna bazı bilgiler paylaşmıştı.

ŞAHSİ TECRÜBELERİMDEN YOLA ÇIKARSAK…

Kamuoyuna yansıdığı için akademisyen Cenk Yiğiter’in kadrosunun nasıl gasp edildiğine deyindik. Sürecin daha müşahhaslaşması için kendi başıma gelenler üzerinden bir örnekleme sunmak istiyorum. (Zira başka örnekleri nazara vererek onları zor duruma düşürmek istemem, kendi pürmelalimi ortaya koyuyorum.)

1-Derin Devlet, milyonlarca insanı olduğu gibi beni de fişlemiş, üzerimi işaretlemiş. Bunu yaptığını ilk olarak Taraf Gazetesi’nin yayınlarında öğendim. Hatırlarsanız Taraf, Mehmet Baransu imzası ile manşetten bir MGK kararını yayınlamış ve toplumun büyük kesiminin “Gülenci” diye fişlenip tasfiye edileceği duyurmuştu. Bu yayının ardından AKP’li yetkililer önce inkar etmeyi deneseler de, sonradan “Yaptık evet, öyle karar aldık almasına ama askerin zorlaması ile yapmıştık, sonra bunu uygulamaya koymadık” demişlerdi.

Ardından Taraf’ın asıl bombası gelmişti: “Dana hissesine girdi, fişlendi” manşeti ile… O haber esnasında gördüm ki fişlenenler arasında ben de varmışım. Avukatlık yıllarımda Zaman Gazetesi’nde ve de Taraf Gazetesi’nde yazılarımın çıkmasından dolayı fişlenmişim, yaftalanmışım. Yani hakkımda birinci aşama gerçekleşmiş.

2-Diğer aşamada ise bana bir kulp bulmaya koyulmuşlar. Hakimlik yaparken üzerimde sürekli olarak bir baskı hissediyordum, sürekli olarak bir açığım kollanıyordu. HSYK’da sorgulamalarım yapılıyor, eskiden Zaman’da yazılarımın çıktığını bildiklerini ve bu konuda fişlemelerin bulunduğunu da hatırlatmışlardı.

İhracımdan kısa bir süre önce içinde çok sayıda Emniyet mensubunun da bulunduğu, yirminin üzerinde sanığın olduğu ve “SODES Davası” denilen dosya gelmişti. Fişlemelerden yola çıkarak, mahkememe düşürülen bu dosyanın iddianamesine benim red vereceğimi düşünmüşler. Fakat ben iddianameyi kabul etmiş ve yargılama sürecini başlatmıştım. Hesapları şu imiş: Ben bu dosyaya red vereceğim, onlar da aynı gün “Fetö Operasyonu” ile ihraç edip içeri alacaklardı.

Bu gerçekleşmeyince, üst üste iki tartışmalı davada (Geerdink ve Elçi) beraat kararları verince, bir anda odamı basıp kimliğime el koymuşlardı. Kimlik, bilgisayar ve uyap e-imza teslim tesellüm tutanağını imzalarken o zaman bana apar topar uydurulan suç isnadından haberdar olmuştum: “Hakimlik sınavı girişinde kopya iddiası”.

Hatırlarsanız, 2012 yılındaki “Avukatlıktan Hakim Savcılığa geçiş sınavı” ile ilgili de böyle şaibeler ileriye sürülmüştü. Bu iddialar, bir karı-kocanın 2012 tarihli hakim savcılık sınavında en yüksek ve aynı puanı almasıyla gündeme gelmişti.  Hatta bu karı kocanın da AKP içerisinde siyaset yapmış kimseler olduğu da haber konusu olmuştu.

CHP de haklı olarak bu iddiaları meclise taşımıştı. Sınav iptal olmuş ve mesele mahkemeye taşınmıştı. İşin ilginci; bu işi mahkemeye taşıyan da bendim! İstanbul İdare Mahkemesinde dava açarak: “Bu iddiaların hepsinin araştırılmasını, üzerinde şaibe olanların incelenip gereğinin yapılmasını, benim evraklarımın ve durumumun da araştırılmasını, bir usulsüzlük görülmediği durumda sınavımın kabülünü arz ve talep” etmiştim. Uzun yargılamalar ve incelemeler sonunda benim haklılığım ortaya konmuş, bütün evraklarımın ve durumumun araştırılması sonucunda kazanmamın haklılığı ortaya konmuştu. Bu konuda da kesinleşmiş Danıştay Genel Kurulu Kararı da bulunmaktadır.

Bu şaibenin araştırılmasını isteyen benim, elimde kesinleşmiş mahkeme kararı var, aksi ortaya konuluncaya kadar bu ilam esas ve nihayetinde yaftalanan ve atılan benim! Hem de bir gecede!

Ben  görevde iken yaklaşık 14 bin hakim savcı vardı. Beni hemen ihraç edip jet hızıyla yerime birisini getirdiler ve istedikleri kararları çıkarmaya başladılar… Ve ihracımdan 10 ay sonra kurgu bir darbe yaptılar ve 5 bine yakın yargı mensubunu daha ihraç ettiler! Sonra ne mi oldu:

Son iki yılda 8552 hakim-savcı alımı yapıldı, bunların çoğu da İl ve ilçe başkanlıklarında görev yapmış avukatlardan… Yani 2 yılda, işlerine gelmeyeceğini düşündükleri 5 bin hakimi süratle attıktan sonra 2 katına yakınını kendi teşkilatlarından doldurup yargı teşkilatının yüzde 85’ini partili hale getirmiş oldular.

Sonradan öğreniyorum ki aslında atılan bu 5 bin yargı mensubunu da “kopya çekmişti” deyip parça parça atacaklarmış ki, bakmışlar ki benim gibi yurtdışına gidip bu tezgahları anlatanlar oluyor, bir de uğraştırıyor… MİT’in de tavsiyesi üzerine bu projeyi dondurup hedefteki herkesin toptan bir operasyon ile atılması kararlaştırılmış. (Operasyon da “15 Temmuz” imiş meğer!)

Kendi ihracımla ilgili hiçbir zaman savunma hakkımı kullanamadım. Hakimliğim sırasında tecavüzüye, katile, uyuşturucu satıcısına tanınan “savunma hakkı”nın binde biri bile bana tanınmadı. “Benim kopya çektiğime nasıl kanaat getirmiş HSYK 2. Daire Başkanı?” diye kaç kere sordum soruşturdum. En son buldukları bahane şu imiş meğer: “Matematik sorularının çoğunu yapmışım. Bir sözelci olarak bunu nasıl başarmışım?”

A be odun kafalı kardeşim, senin kafan basmıyor diye benim de mi öyle olması gerekir? Niye alemi kendin gibi bilirsin? Bu bahaneyi bulduğun kimse, yani şahsım, liseden matematik kolu mezunu, ÖYS’deki matematik sorularının neredeyse hepsini çözmüş olmasından dolayı Ankara Hukuk Fakültesi’ni yüksek puanla kazanmış bir kimse olmasından olamaz mı, a be kütük kardeşim?! O veriler de elindedir ama maksadın üzüm yemek değil ki…

YAŞANMIŞLARIN ÖZETİ

Ve sonrası malum; benim gibi değişik şeylerle suçlanmış insanlar şimdi de “darbelerle, devlete karşı gelme, hükümeti yıkma” gibi akıl almaz iddialarla suçlanıyoruz ve yargılanıyoruz. Tekrar tekrar ifade ettim, yeri geldi tekrar ediyorum; benim dahi bir plan/ fişleme dahilinde darbe ile suçlanmış olmam, bütün bu yaşananların, iddiaların ne kadar saçma ve artniyetli olduğunun tek başına ispatıdır! Zira ben bu 15 Temmuz 2016 tarihindeki “Çakma Darbe”den 10 ay önce ihraç olmuş ve rızkımı aramaya yurtdışına çıkmıştım. Ama son görev yaptığım yerdeki hakim savcı arkadaşlarımla birlikte darbeden yargılanıyorum… diğer binlerce yargı mensubu ve onbinlerce sivil vatandaşla birlikte!

Dediğim gibi bu; hedef alınmış insanların;

1- Cemaat üyesi vb gibi iddialarla fişlenmesi/ yaftalanması,

2- Görevleri esnasında, ya da iş hayatlarında yaşadıklarından yola çıkarak suçlar uydurularak yıpratılması ve

3- En son olarak da darbe kırılması ile hedefteki bütün insanların silinmesi operasyonun hülasasıdır.

Önceki yazımızda, iktidarın pasifize etmek, tasfiye etmek istediklerini 3 aşamada nasıl ekarte ettiklerini anlatmıştık. Bu bahsettiğimiz genel uygulamanın örneklerini ele aldık bu yazıda; kendi yaşadıklarımızdan da yola çıkarak.. Bir sonraki yazıda da “Cemaatlerin kadrolaşma stratejileri üzerindeki kopya, kayırmacılık vb şaibeleri” somut örnekler üzerinden işlemek ve bu bahsi şimdilik kapatmak istiyorum. Serinin 3. ve son bölümünde görüşmek üzere.

[Ramazan Faruk Güzel] 8.2.2019 [TR724]

Payitaht Tayyip! [Naci Karadağ]

Elbette tarihçiler çok daha iyi bilir ancak devletlerin de insanlar gibi, doğup büyüdüğü, yükseldikten bir süre sonra çöküp öldüğü de biz sıradan insanların da kolayca idrak edebileceği bir gerçek.

Genelde büyük imparatorluklara, özelde Osmanlı Devleti’ne baktığımızda yükseliş ve çöküşün temel dinamiklerini kolaylıkla görebilmek mümkün.

Bu dinamikleri bugünkü iktidar devlet eliyle çektiği dizilerde ne kadar gizlemeye çabalarsa çabalasın ele aldığımızda ortaya çok enteresan bir tablo çıkıyor.

AKP iktidarı, kendine model olarak Osmanlı’nın kuruluş ya da yükseliş dönemini değil, çöküş dönemini esas almaktadır.

Lüks, şatafat, yalan, rüşvet gibi Osmanlı’yı adeta bir tahtakurusu gibi kemirip çürüten ne kadar maraz varsa, günümüz Türkiye’sinde hepsi mevcut maalesef.

İsterseniz Osmanlı’nın kuruluş ve yükselme dönemindeki temel motivasyonlara bir bakalım:

Adalet anlayışı. Söylenebilir ki, Osmanlı henüz büyük bir devlet olmadan bile Kayı Aşireti adaletin timsali bir topluluktu. Sadece kendi içinde değil, çevresindeki toplulukların da sıkıntıları ve çatışmaları durumunda adeta bir hakem ve hakim konumunda olurlardı.

Dolayısıyla Devlet-i Aliye’nin en temel kuruluş dinamiği adalet anlayışıydı.

Siz, insanlara bu anlayışı verir ve kim olursa olsun mutlak adalete azami riayet hissini güçlendirdiğiniz an ikinci temel dinamik olan “ulu-l emre itaat” anlayışı kendiliğinden devreye girip, işliyor.

Bunlara ilave olarak “insanı yaşat ki devlet yaşasın” temel mottosunu da devlet işleyişinde temel kurala dönüştürürseniz muhteşem yüzyıllar yaşıyorsunuz.

Aynı dönemde Avrupa çok güçlü şekilde, kendisine temel dinamik olarak Hürriyet (özgürlük), Musavat (eşitlik), İstihsal (üretim) kelimelerini seçse de bu temel dinamiklerin Adalet, Uhuvvet ve Feragat karşısında bir üst noktaya çıkma şansı pek yoktu. Öyle de oldu zaten.

Şair, “dağı tanıyan nasıl tanımaz uçurumu” diyor.

Dolayısıyla her yükselişin bir de düşüşü oluyor.

Düşüşün kader planında başka hikmet ve sebepleri olabilir ancak işin görünür planda temel unsurları da bellidir. Devletin üzerinde yükseldiği kavramların önce içinin boşaltılması, ardından başka ve daha kötü kavramların tercih edilişi.

Şimdi bir de çöküşün temel dinamiklerine bir göz atalım:

Geciken adalet ve bir süre sonra adaletten umudu kesiş.

Gelir adaletsizliği.

Eşitsizlik.

Lüks ve şatafat…

İçi boş imaj…

İnsanın yerine devletin öncelenmesi.

Ulufe ve müsaderenin etkin hale gelmesi.

Ulema ve eğitim sisteminin ifsad olması.

Bu iç dinamiklere bir de dış etkenler eklenince çöküşün kaçınılmaz oluşu.

Günümüz iktidarının kendisine model olarak kuruluş ve yükseliş dönemini değil çöküş dönemini alması bugünkü Türkiye’nin modern terminolojide kırılgan yapı falan filan gibi kavramlarla ifade edilse de aynı akıbetin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.

Dolayısıyla çöküş sürecinin figürlerinin de bu dönemde ortaya çıkması tesadüf olmasa gerek.

İşte bunlardan biridir Nilhan Osmanoğlu.

Üzerine oturduğu tarihsel bir hazineyi ucuz çıkarları için kullanma, bunun için yalanı mübah görme ve sadece imaj üzerine itibar inşa etme çabaları.

İsterseniz kendini “yaşayan 16 sultandan biri” olarak tanımlayan Nilhan Osmanoğlu’nun ticaret sitesi olan “sultandan.com”a girerek ne demeye çalıştığımızı daha iyi anlayabilirsiniz.

Kof bir geçmişle övünme üzerine oturtulan işportacı mantığıyla yürütülmeye çabalanan kervan.

Diriliş Ertuğrul ve Payitaht gibi dizilerle abartılı bir mazi kurarak üzerinde oturmaya çabalayan iktidarın ete kemiğe bürünmüş hali gibi Nilhan Osmanoğlu.

Armalı kılıçlar, sedef kakmalı tablolar, alengirli isimlerle piyasaya sürülen kokularla yaşatılmaya çalışılan bir tarih…

Bu amaçla abartı, iftira, yalancı bir geçmiş kurgulama dahil her şey mübah bu güruh için.

Rol model olarak alınan figür Topkapı değil Dolmabahçe olunca gösteri ve şatafatın esas kavramları önemsizleştireceğini düşünüyorlar sanırım.

Bilmem kaç odalı sarayın artık zerresi kalmayan adaleti unutturacağını düşünüyorlar bu sebeple.

Tıptı temel dinamikler kadar mekanlara bakılarak da tarihsel okuma yapmak mümkün.

Şöyle ki;

Topkapı ve Dolmabahçe Sarayı.

Topkapı Sarayı Osmanlı Devletinin 6 asırlık tarihinin 400 senesinde, devletin idare merkezi ve Sultan’ın resmi ikametgâhı işlevi gördü. Fatih Sultan Mehmet tarafından 1478’de yaptırılan Topkapı Sarayı Osmanlı’nın “kendi” medeniyet algısıyla yaptırdığı ve kullandığı bir saraydı.

Abdülmecit döneminde bu mekan terkedildi. 5 milyon altına inşa edildiği söylenen, ki Osmanlı ekonomik olarak çöktü çökecek bir durumdaydı, Dolmabahçe Sarayı’na geçildi. Büyük bir kompleks ve devlet olmanın anlamı ıskalanarak yapılabilirdi böyle bir çılgınlık. Dolmabahçe ile Osmanlının genel tavrı ve dinamikleri de terkedilmişti. Artık Batı mimarisiyle, Batı’dan alınan borçla, Batı’lıya benzemek için yapılan bir saray vardı, Batı dili konuşan, Batılı gibi giyinen bir sultan ikamet ediyordu.

Nilhan Hanımın dedeleri böylesi bir sürecin kahramanlarıydı.

Açıkçası yönetim modeli ile “Küffarın” da ümidi iken “Frenkten” veya “”kefereden” medet ummaya kadar düşen Osmanlı’nın hüznünün ta kendisiydi bu saray. İçinde yaşanan trajediler ise başlı başına bir kitap konusudur.

Gerileyen eğitim, düşen vergi tahsilatı, yükselen rüşvet sistemi, değer kaybeden para, yükselen iç ve dış borç, artık kapatılması mümkün olmayan koca karadelikler olarak bu saraydan tüm coğrafyaya yayıldı.

Sadelikten gösterişe, iktisattan israfa, tevazudan caka satmaya büyük savruluş…

Ve kaçınılmaz netice; çöküş…

Dolmabahçe büyük bir imparatorluğun yönetim merkezi değil, adeta büyük bir medeniyetin morgu gibiydi.

Payitaht gibi diziler daha ne kadar sürer bilemiyorum ama çöküşün uzun sürmeyeceğinden eminim.

Payitaht Tayyip’i kim hangi şartlarda çeker bilemiyorum.

[Naci Karadağ] 8.2.2019 [TR724]

‘Batıkları kurtaralım’ derken battılar [Semih Ardıç]

Verginin vergisinin tahsil edildiği Türkiye’de batık kredinin batığı olmaz mı? 2017 ve 2018 senelerinde bankalara kredi borcunu ödeyemeyen şirketler için dahiyâne bir formül geliştirilmişti.

Ne pahasına olursa olsun batıkların yüzmesi temin edilecekti. Zira Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ismi kriz veya iflas etmiş işletmelerle yan yana telaffuz edilmemeliydi.

Böyle buyurmuştu AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan. Hazine’nin anahtarlarını damadı Berat Albayrak’a vererek yeni ekonomik modelin nasıl işleyeceğini cümle âleme göstermişti.

İCRA TAKİBİ SAFHASINDA YENİ KREDİ VERİLDİ

Mevzuata göre banka alacağını tahsil edemediğinde geriye tek yol kalır: İcra takibi başlatmak. Erdoğan’ın talimatıyla Hazine o yoldan evvel başka bir yola saptı.

Kredi Garanti Fonu (KGF) üzerinden kefalet verilen kredi tutarı 200 milyar Türk Lirası’na yükseltildi.

Kefalet tutarı artınca batık şirketlerin sahipleri, KGF’den aldıkları teminat mektubu ile bankalarla yeniden pazarlığa oturdu.

Bankacılar siyasî veçhesine vakıf olduğu bir müzakerede haliyle ne bilançoya baktı ne de nakit akım tablolarına… Niye Saray’ın hışmına uğrayacak bir maceraya girsin ki!

ŞİRKET BATSA DA PARAYI HAZİNE ÖDEYECEK

Neticede krediye Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi kefil olmuş. Şirket batarsa parasını Hazine’den alacaktı. Üstelik bu sayede bankaların bilançoları da çamaşır suyuna yatırılıyordu. Kredi batsa da kurtarılıyordu.

Nasıl olsa yeni Türkiye’de vatandaşın vergilerinin iktidara yakın işadamlarının kurtarılması uğruna çarçur edilmesi kimsenin umurunda değil.

KGF’nin teminat verdiği tutarın bazı şirketlerde yüzde 90’a kadar çıktı. Risk tamamen Hazine’nin omuzlarına bindi.

205 MİLYAR TL KREDİ TAHSİS EDİLDİ

Böyle bir müdahale olmasa 1 liralık ilave kredi alamayacak kadar batık vaziyetteki şirketlere toplam 205 milyar lira yeni kaynak tahsis edildi. Basiretsiz tacirliğin mükâfatı.

Evdeki hesap çarşıya uymadı. 2018’in ağustos ayında TL, dolara mukabil yüzde 35 eridi. Döviz borcu yüksek şirketler için en son arzu edilecek şokun artçıları geldikçe bankacıların uykusu kaçmaya başladı.

Zira şirketler KGF kefaleti ile aldıkları kredileri de ödemiyordu. Kredinin kredisi de batıyordu.

Yeni krizde nakit dar boğazı küçüğünden büyüğüne bütün firmaları yere seriyordu. Şirketler krediyi ödemeyince bankalar KGF’nin kapısını çaldı.

BANKALARA “EVRAK EKSİK” CEVABI

6-7 aydır bin dereden su getiren KGF “evrak eksik, imza okunmuyor” gibi bahanelerle bankaları oyalıyor.

Teamüle göre şirket vadesinde borcunu ödemediğinde kefaletin sahibi KGF bir ay içinde hesabı kapatıyordu. Bahse konu tahsilat, geçen senenin ağustos ayından beri yapılamıyor.

KGF, en erken iki ay içinde cevap veriyor. O cevapta da “eksik evrak var” deniliyor. Banka eksiği ikmal ettiğinde KGF bu defa başka bahaneleri sıralıyor ve parayı yatırmıyor.

Bankaların yapılandırma imkânı olmayan kredileri “takipteki alacaklar” kaleminde göstermesi lazım. Amma velâkin KGF’den netice alınamadığı için tahsilat da yapılamıyor borçlu hakkında icra takibi de başlatılamıyor. Kördüğüm.

KREDİLERİN YÜZDE 10’U BATTI

Hazine ile Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) KGF kefaletli kredilerde batık oranını “yüzde 1,4” olarak açıklayarak gerçek batığı da saklıyor. Bankacılar ise hakiki tutarın yüzde 10’u geçtiğini belirtiyor.

Son dönemde Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıfbank gibi kamu bankalarının çaya çorbaya limon kabilinden kredi yapılandırmalarına müdahil olmasının bir sebebi de KGF kördüğümüdür.

Bankalar, Saray’ın talimatına rağmen şirketlere aynı mekanizma ile yeni kaynak tahsis etmeye mesafeli.

Alacaklarını Hazine üzerinden tahsil etmekte bile binbir meşakkatle karşılaşıyorlar. AKP hükûmetinin nakit zengini İş Bankası’nı bütün iştirakleri ile Hazine’ye devretmek için acele etmesi sebepsiz değil.

BANKALAR DA RİSK ALTINDA

“Batık şirketleri yüzdürelim” derken vatandaşın mevduatını emanet ettiği bankaları batırmanın eşiğine getirecek kadar gözlerini kan bürümüş.

Piyasa ekonomisinin işleyişine müdahale etmenin usûl ve esası hafife alındığında ne oluyorsa Türkiye’de tam da o oluyor.

Türkiye’yi bir aile şirketi ve kendisini o aile şirketinin patronu olarak gören Erdoğan verdiği hatalı kararlarla borç girdabından çıkmaya muvaffak olan gemileri de batırıyor…

[Semih Ardıç] 8.2.2019 [TR724]

Erdoğan’ın en büyük başarısı [Tarık Toros]

Şu süreçte Erdoğan’ın en büyük başarısı, Gülen Cemaati nefretini iyi kanalize etmesi oldu.

Ne “darbe girişimi” sorgulandı, ne cezaevlerindeki işkence, mahkemelerdeki haksızlıklar, ne de hamile tutuklular, cezaevi bebekleri.


**

15 Temmuz, Gülen Cemaati’ne ihale edildi.

Geniş yığınlar da bunu aldı kabul etti.


**

17/25 Aralık yolsuzluk dosyaları patladıktan sonraki süreçte Cemaat iyi dayak yedi.

O tarihlerde açılan soruşturmalara konu kişi sayısı yüzlerle ifade ediliyordu.

Yalap şap yürüyen hukukla istedikleri sonucu alamıyorlardı.

15 Temmuz, “lütuf” oldu.


**

Cemaat nefreti ile malul kişiler, bundan rahatsız değil.

Bilakis mutlular.

Onun için, 15 Temmuz öyküsünün yalan çıkması işlerine gelmiyor.

Resmî öykü hatalı çıksa dahi kimi “günahları” yükleyip olağan “suçluyu” her daim “şüpheli” konumda tutmak istiyorlar.


**

Misal:

SGK’nın 2018 açığı 15.7 milyar TL.

İktidar bunu Kılıçdaroğlu’nun genel müdürlüğüne bağladığı zaman gülüp “hadi oradan” diyenler…

Demirtaş’ın Cemaatçi bir savcının iddianamesiyle içeride olduğuna inanıyor.


**

Dikkatli gözler çifte standardı kolayca yakalıyor.

Bülent Ceyhan, işkencenin belgesini yayımladı.

Okudular ama anlamazlıktan geldiler, kullanmadılar.

Önce ödül verip baskı gelince sıkılmadan gaspettiler!


**

Ahmet Dönmez, görevli bir savcının 15 Temmuz gecesi önceden kurgulanmış olayları daha o gece, olaylar olup bitmeden tutanakla tespit ettiğini ortaya çıkardı.

Okudular, kullanmadılar.

Hatta, operasyonel hesaplara arka çıktılar.

Soru sormadılar.

Çünkü…

Üzerine gitseler, üzerine gittikleri olay Cemaatin işine gelecekti.


**

Yıllar öncesinden günah keçisi ilan edilen bir toplumun…

Planlı hesaplı bir soykırıma tabi tutulduğunu gördüler, ses etmediler.

Çünkü…

Bu tasfiyeye inanıyor, onaylıyor, ne biçimde olduğu ile ilgilenmiyorlardı.

Tıpkı, 2015 yılında dönemin Hürriyet yazı işleri müdürünün tarafıma ifade ettiği gibi:

-Cemaat bitirilmeli, bu hukukun içinde olmayacak.

-Bunu CHP veya başkası yapamaz, AKP yapacak.


**

Çok şeye tanık olduğumu iddia edemem.

Lakin, tanık olduklarım bu kanatimi pekiştirmeye yeter de artar.


**

Bugün…

Terörist ilan edilen Kürtler, kendilerine yapılanı Cemaate aynen yönlendirmekten geri durmuyor, bilakis bundan haz duyuyorsa…

Sanatçısı, akademisyeni, baroları, sivil toplumu, muhalefeti Saray’da hizaya giriyorsa…

Cemaat nefreti koalisyonunda kadeh tokuşturuyorsa…

Şu “dış güçler” ülkenin başına daha çoook çorap örer.


**

Peki…

Ülkedeki algı bu, yurt dışında nasıl?

Emin olun, aynı kanaati yaymak için tüm güçleriyle bastırıyorlar.

Yurt dışında yaşamak zorunda kalan çoğu gazeteci, konunun gönüllü elçisi.

[Tarık Toros] 8.2.2019 [TR724]

CHP’ye oy vermek günah mı? [Erhan Başyurt]

Yazının başında yer alan soruyu görüp, haklı olarak ’Ne yersiz bir soru?’ diyebilirsiniz!

Ne var ki, son dönemde kafası karışık bir sürü seçmen görüyorum. İçlerinden bizatihi tanıdığım ve bu şaşırtıcı sözlere şahit olduğum insanlar var.

AK Parti dışında sağda bir alternatif görmüyorlar. AK Parti dışında bir partiye, hele hele CHP’ye oy vermeyi ‘günah’ olarak görüyorlar. O kadar ki, ‘’AK Parti’ye vermezsem bile boş oy atabilirim…’’ diyorlar.

CHP’nin açık ara önde olduğu bir şehirde yaşadığı halde, bir tanıdığım yakın zamandaki bir seçimde yaşadıklarını ve oy kabinindeki ruh halini şöyle anlattı;

’Oy kabinine girdim, AK Parti’ye mi İyi Parti’ye mi vereyim diye tereddütte iken, mührü bilinçsiz şekilde CHP’ye bastım. Titredim. Korktum… Dışarı çıkınca eşime ‘yanlışlıkla CHP’ye mührü bastım’ dedim. ‘Git çabuk diğer partilere de mührünü bas’ dedi. Tabii mümkün değildi… Ama ilk kez CHP’ye oy verirken kendimi çok tuhaf hissettim…’

***

Şimdilerde bu kervana AK Partili bakanların, ‘’Oyunuzu AK Parti’ye verirseniz, mahşerde beraatiniz olacak’’ sözleri de eklendi…

Seçmene en üst perdeden, ‘’CHP’ye oy verirseniz günah işlersiniz…’’ mesajı pervasızca verilmeye devam ediliyor.

Aslında kimin Cennet’e kimin Cehennem’e gideceğine karar vererek, kendilerini haşa ‘yaratıcı’ konumuna sokarak şirke giriyorlar ama tek dertleri kitleleri aldatmak ve maalesef bunda da kısmen başarılı oluyorlar…

Şener Şen’in ünlü Züğürt Ağa filmi gerçek oluyor; ‘’Şeyh cennetten tapu dağıtmıştır, onun oyumuza o partiye verdik…’’

***

Peki neden?

Birincisi, CHP’nin tek parti döneminde yaptığı hatalar. Dindarlara karşı yürüttüğü baskılar, Ezan’ın Türkçe okutulup, Kuran öğreniminin kısıtlanması ve kılık kıyafet devriminin dayatmaları…

CHP bugün bu tarz uygulamaları destekliyor mu? Tabii ki, hayır..!

CHP, Ecevit ve İnönü dönemlerinde iktidarda bulundu. Tek Parti CHP’si ile bugünkü zihniyet arasında uçurumlar var…

Ama yakın zamana kadar, 28 Şubat süreci ve başörtüsü özgürlüğü konusundaki tavrı zihinlere kazınan bu algıyı halen besliyor.

İkincisi, CHP’nin dindarlara baskı ve zülümlerde, diğer mağduriyetlere gösterdiği hassasiyeti, özgürlükçü ve demokratik tavrı göstermekten kaçınması.

Düşünün, İş Bankası’nda CHP hisselerine el konulmasına haklı tepki gösteren CHP, BankAsya’ya aynı şekilde tamamen hukuksuz el konulmasına, bini aşkın işadamının mallarına el konulmasına bırakın aynı tonu belki yüzde biri oranında bile itiraz edemiyor.

Dindarlara işkence ve zulümler, bebek ve annelerin hapse atılması, özel üniversiteler ve özel okulların kapatılması, onbinlerce insanın masum yere hapse atılmasına yeterli tepki vermiyorlar… Onların özgürlük ve insan haklarına sahip çıkmıyorlar… Mağdurlar arasında ayrım sırıtıyor… Sadece Cemaat demiyorum, Alparslan Kuytul ve diğer dindarlara uygulanan zulümlere de sessizler… Hatta bir dönem ortaklık yaptıkları HDP’ye bile mesafeliler ve HDP’li vekiller ve seçmenine yapılan zulümlere seyirci kalıyorlar…

‘’Yesinler birbirlerini’’ tarzı anlayış, bumerang gibi dönüp CHP’yi de vuruyor. CHP, kırgınların oylarını da almaya çalışacağına, onları daha derin çıkmazlara sürüklüyor…

Üçüncüsü, Türkiye’de yüzyıllardır mezhepler konusunda zihinlere kazılı önyargılar CHP’ye mesafeli duruşu besliyor. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu tanıdığım en beyefendi ve demokrat siyasilerden birisi. Ancak O’nun Dersimli olmasını, yüzyılların önyargıları üzerinden partisinin oy devşirmesine bir engel olarak istismar ediyorlar.

AK Parti’nin, Kılıçdaroğlu seçildiğinde gerçekleştirdiği anketler, farklı sorular üzerinden çapraz analizler, erişebileceği en yüksek oyun yüzde 35’i geçemeyeceğine işaret ediyordu. AK Parti, ‘Sünni’ kutuplaşması ve hatta ‘karşı devrim’ mesajlarıyla, söz konusu kitleyi daha da kutuplaştırıp CHP’den uzaklaştırmaya çalışıyor. Maalesef toplumu bölüyor ve başarılı da oluyorlar…

Dördüncüsü, AK Parti’nin ve yandaş medyanın istismar amaçlı CHP’nin dine dair hatalarını abartarak nazara vermesi.

Bediüzzaman’ın, idamından kısa süre önce Menderes’e yazdığı mektupta şu önemli uyarı yer alır: ‘’Hem şimdi birisi hem Ramazan-ı Şerif’e, hem şeair-i İslamiyeye, hem bu dindar millete büyük bir cinayet yaptığı vakit, muhaliflerinin onun o vaziyeti hoşlarına gittiği görüldü. Halbuki küfre rıza küfür olduğu gibi; dalalete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalalettir. Bu acib halin sırrını gördüm ki; kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mazur göstermek damarıyla muhaliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cani görmek ve göstermek istiyorlar. İşte bu çeşit dehşetli haksızlıkların neticeleri pek tehlikeli olduğu gibi, içtimai ahlakı da zir ü zeber edip bu vatan ve millete ve hakimiyet-i İslamiyeye büyük bir su’-i kasd hükmündedir…’’

Muhteşem bir analiz!

‘’Kendilerini millet nazarında ettikleri cinayetlerinden mazur göstermek damarıyla muhaliflerini kendilerinden daha dinsiz, daha cani görmek ve göstermek istiyorlar…’’ diyor.

Sonra da ekliyor; ‘’Toplumsal ahlakı yerle bir edip, vatan ve millete ve İslam’a suikast ediyorlar…’’

AK Parti’nin, halen CHP’nin 80 yıl önceki hatalarını nazara verip, ‘’camileri, ahır yaptılar’’ şeklinde çıkışlarının tam da bu amaca erişmeyi hedeflediğinden şüphe yok.

Sorun CHP’nin de halen stratejik hatalarla, mağduriyetler arasında ayrım gözeterek, yer yer de densiz açıklamalarla AK Parti’nin bu istismarını kolaylaştırıyor olması.

***

Sonuçta, ortada bir yerel seçim var. Seçilenler, halkın hizmetine talipler. Nasıl hasta olduğunuzda en iyi doktordan hizmet almayı tercih ediyorsanız… Nasıl bir telefon ya da bir araba satın aldığınızda en iyi markayı tercih ediyorsanız… Belediye başkanı olarak da size en iyi hizmet edeceği tercih etmelisiniz… Hangi partiden olduğu, özellikle belediye seçimlerinde liyakatin çok gerisinde kalan bir husustur… 

Eğer vereceğiniz oyun ‘günah’ olacağından illa da endişeliyseniz, ölçünüz şu olsun!

’Küfre rıza küfür olduğu gibi; dalalete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalalettir…’

[Erhan Başyurt] 8.2.2019 [TR724]

Zandan kaçının! [Cemil Tokpınar]

Yıllar önce iş yerinde önemli bir sıkıntıdan kurtulmanın sevinciyle şükür namazı kılmıştım. Tam selam vermiştim ki, bir arkadaşım yanında tanımadığım bir kişi olduğu halde odama giriverdi. Ben seccadeyi toplarken o tanıştırmaya getirdiği arkadaşına heyecanlı bir şekilde, “Gördün mü” dedi. “Herkese namazı cemaatle kılmalarını söylüyor, ama kendisi odasında kılıyor.” Espri görünümlü bu suizanna karşı çok rahat bir şekilde cevap verdim: “İstediğini söyleyebilirsin, az sonra bütün tahminlerin yerle bir olacak. Çünkü öğle namazımı mescitte cemaatle kıldım, şimdiki kıldığım ise şükür namazıydı.”

Hep birlikte gülüştük. Sonuçta küçük bir suizandı ve ucuz atlatmıştık. Bir de insanın hayatını zindan eden suizanlar var.

Bir okuyucum telefon açmış, ağlayarak uğradığı bir iftirayı anlatmıştı. Bir gün kendi oturduğu katta asansöre binmiş, birkaç kat aşağıdan bir beyefendi asansöre girmiş ve zemin katta kabinden çıkarken kocasının kız kardeşi onları görmüştü. Hüsnüzan etmesi gerekirken üç günahı birden işlemişti: Önce suizan, sonra iftira ve kadının kocasına gördüklerini anlatmak.

Oysa Kur’an’da, “Müminler ancak kardeştirler” hükmünü barındıran ve belki de bunu vurgulamak için “Ey iman edenler!” hitabının oransal olarak en çok geçtiği Hucurat Suresinde, “suizan, kusur araştırma ve gıybeti” yasaklayan Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah Tevvab’dır, tövbeleri çok kabul eder, Rahîmdir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Hucurat: 12)

Mümine hüsnüzan etmek vaciptir

Zan, ihtimal ve tahmin üzere hüküm vermektir. Bunun için zanna dayalı hüküm ve bilgiler de, zannîdir, doğruluğu şüphelidir, kesin değildir. Eğer zannın sebebi, kişinin kendi nefsi ise, hata ve vebalin boyutu daha artmaktadır. Uhrevî sorumluluktan kurtulmak için çok zandan veya zannın çoğundan kaçınmak gerekir.

Zannın çoğunun günah olması, bazı zanların zararsız olduğunu gösterir. Söz gelişi, Allah’a ve müminlere hüsnü zanda bulunmak vaciptir. Ayette yasaklanan zan, mümine karşı suizan beslemektir ki, bu haramdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir hadislerinde şöyle buyurur:

“Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” (Buharî, Vasâyâ:8)

Bütün zanlar ve tahminler değil; ama kimi zanlar, gıybet hâlini alır. İmam Gazalî, bunu “kalp ile gıybet” şeklinde tanımlamış; “bir kimsenin ayıbını insanın kendi kendine söylemesini” bile reddetmiş; kalp ile gıybeti, “gözü ile kötü bir şeyi görmeden, kulağı ile duymadan, bir kimseye suizanda bulunmak” şeklinde tarif etmiştir. (Kimya-yı Saadet, s.388)

Kötü zan haramdır

Buna göre, kötü zan ve tahmin haramdır ve kalp ile yapılan bir gıybettir. Eğer bu kalp ile yapılan gıybet, bir başkasına anlatılırsa iki katlı bir günah söz konusu olmakta ve “Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun; eğer yoksa bir de iftirada bulundun.” (Ebu Davud, Edeb: 40) hadisine göre, daha büyük bir günaha sebep olunmaktadır. Bu durum, hem kalp ve dil ile günah işlenmiş hem de iftira edilmiş anlamına gelebilir.

Mümin bir kimse hakkında suizanda bulunmaktan şiddetle kaçınmak gerekir. Eğer aklımıza takılan bir şüphe, bir soru işareti varsa, ya iyiye yormalı veya kişinin kendisine sormalıyız.

Suizan etmenin nasıl bir haksızlık olduğunu gösteren ilginç bir örnek:

Bir mümin, aynı camide namaz kıldıkları bir kimse hakkında caminin imamına gıybette bulunur. “Hocam, falanca abdestsiz namaz kılıyor” der. İmam o kişinin ibadetlerinde hassas olduğunu bildiği için inanmaz. Adam ısrar eder. “Hocam lavaboya girdikten sonra abdest almadan camiye giriyor” iddiasında bulunur. Bunun üzerine imam uygun bir dille suizanna uğrayan kimseye durumu açınca şu rahatlatıcı cevapla karşılaşır: “Hocam, dizimde bir çıban çıktı. Bazen kanama yapıyor. Abdesti evde alıp, camiye girmeden önce acaba kanayıp abdestimi bozmuş mu, diye kontrol ediyorum.”

Suizanna sebep olmamak gerekir

Tabii, davranışlarımızın suizanna uğramaması için gayret etmek ve uygunsa açıklama yapmak gerekir.

Konuyla ilgili yaşadığı bir olayı Peygamber Efendimizin (s.a.v.) eşi Hz. Safiyye şöyle anlatır:

“Hz. Peygamber Ramazan ayında itikâfta iken akşam vakti yanına uğradım. Bir müddet konuştuk. Sonra geri dönmek üzere kalktım. Uğurlamak üzere de o kalktı. Kapıya kadar gelmişti ki Ensardan iki kişi oradan geçiyordu. Hz. Peygamber’i görünce hızlandılar. Rasulullah onlara ‘Biraz bekleyin yanımdaki eşim Safiyye’dir’ dedi.
Onlar: ‘Sübhânallah,’ dediler, ‘Bu da ne demek ey Allah’ın Resulu? (Sana su-i zanda mı bulunacağız?)’ Hz. Peygamber şöyle dedi: ‘Şeytan, damarlardaki kan gibi insanda dolaşır. Ben, onun kalplerinize bir kötülük atmasından korkarım.’” (Ebu Davud, Sünnet: 18)

Bu hadisten anlıyoruz ki, suizanna sebep olacak şeylerden kaçınmak, gerektiği yerde de açıklama yapmak gerekir.

Hangi şeyler suizanna sebep olur?

Bir mümine beslenen kıskançlık, kin, düşmanlık, tarafgirlik, rekabet duygusu suizanna sebep olabilir. Bu kötü duyguların hepsi de yasaklanmıştır. Çünkü “Mümin, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla, ıslahına çalışır.” (B. Said Nursî, Mektubat, 22. Mektub)

Müslüman’ın, diğer Müslüman kardeşi hakkındaki düşüncesinin ve özellikle hüsnü zannını ortaya koyması açısından şu hadis dikkat çekicidir:

“Ben Hz. Peygamberin Kâbe’yi tavaf ettiğini ve (tavaf esnasında) şöyle söylediğini gördüm:

“(Ey Kâbe!) Sen ne güzelsin ve senin kokun ne güzeldir. Senin azametine ve senin kutsallığının azametine hayranım. Muhammed’in canı (kudret) elinde olan Allah’a yemin ederim ki, müminin hürmeti Allah katında senin hürmetinden şüphesiz daha büyüktür. Müminin malı, kanı ve hakkında hüsnüzanda bulunma kutsallığı (seninkinden üstündür).” (Buhari, Edeb: 57)

Bu hadis-i şerifte Hz Peygamber (s.a.v.), bir Müslüman hakkında hüsnüzanda bulunmayı, onun can ve malının önemiyle birlikte anmaktadır. Çünkü bir insanın iyi veya kötü olarak bilinmesi, özellikle onun şeref ve haysiyetini ilgilendirmekte olup, yerine göre en az mal ve can kadar önem arz etmektedir. Suizan ise, tüm huzursuzluk ve düşmanlıkların kaynağı olan dedikodu, gıybet, iftira, fitne-fesada sebep teşkil ettiğinden dinen yasaklanmıştır.

Suizan etmenin sebeplerinden birisi de, insanın kendisini beğenmesi, başka kimseleri kendinden aşağı görmesidir. Bediüzzaman bu konuda şöyle bir çözüm gösterir:

“İnsan hüsnü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan suizan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin (çirkin görmesin). Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın (geçmiş büyüklerin) hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek suizandır. Suizan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.” (B. Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye)

Demek ki, herkesi kendisinden üstün gören bir kimse müminlere suizan etmez, sürekli hüsnü zanda bulunur.

Hüsnü zan hakkındaki şu iki örnek de meseleyi açıklayıcı niteliktedir:

“Merhum Hâdimî, İmam Birgivî Hazretleri’nin Tarikat-ı Muhammediye’sine yazmış olduğu şerhte şöyle bir ölçü vermektedir: Bir mü’min, başka bir mü’mini zina ederken görse, birkaç defa gözlerini silmeli, ‘Acaba yanlış mı görüyorum?’ demelidir. Daha sonra emin olduğu zaman da ‘Fesübhanallah! Bir mü’min bunu yapmaz. Bu şahıs iyi bir insandı ama nasıl oldu da böyle bir şeye düştü. Allah’ım! Sen onu affeyle!’ demeli ve kimseye söylemeden oradan çekip gitmelidir.

“Nuayman, Bedir’de bulunduğu rivayet edilen zevattandır. O, içki yasak edilmiş olmasına rağmen koruk gibi meyve ve usarelerden içmeye devam ediyordu. Pek çok defa sarhoş olarak yakalandı; bir keresinde de Huzur-u Risaletpenâhî’ye getirilerek te’dip edildi. Yine böyle bir durumdan dolayı o, Efendimiz’in huzurundaydı. Orada bulunanlardan birisi Nuayman’ı kastederek: ‘Allah cezanı versin. Sen ne kötü adamsın. Bu kaçıncı oldu, böyle huzura geliyorsun!’ türünden sözler sarf ediyordu. Bunu duyan Allah Resûlü, ‘Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın. Allah’a yemin ederim o, Allah ve Resûlü’nü sever.’ buyurdu. İşte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir mü’min hakkındaki ölçüsü buydu.” (M. Fethullah Gülen, Kendi İklimimiz)

Acaba çevremizde, bilhassa yakın arkadaşlarımızda gördüğümüz olumsuzluklara karşı hemen suizanna mı koşuyoruz yoksa hüsnüzan ve şefkatle davranıp dua ederek ıslahına mı çalışıyoruz?

[Cemil Tokpınar] 8.2.2019 [TR724]

Rejimi anlamak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Anlayabilirler mi sizce? Umudum fazla değil. Anlamadıklarından değil, anlamak istemediklerinden dolayı. Anlamak isterler mi demek belki de daha yerinde olacaktır bu nedenle. Anlamak işlerine gelir mi? Anlamanın getireceği sorumluluk ve arkasından gelebilecek ajandadan korkmak mıdır nedeni anlamazlıktan gelmenin? Bilemiyorum. Anlaşılmayacak bir şey yok esasında. Bakanın gördüğü şeyi anlamaması zordur. Bakıyorlar ve görüyorlar. Rejimden bahsediyorum elbette. Görünen köy kılavuz istemez, bal gibi görünüyor; zaten yapılanları üstü kapalı yapmıyorlar. Her şey açıktan, gözünüze sokarak, eskilerin deyimiyle gündüz gözüyle yapılıyor.

CHP Meclis Grup Başkanvekili Özgür Özel rejime ilişkin önemli bir tespitte bulundu. Türkiye’yi Erdoğan’ın veya Bahçeli’nin yönetmediğini savunan Özel, ülkede siyasetçilerin üzerinde bir vesayet odağı bulunduğunu, bu vesayet odağının içinde bazı askeri ve siyasi kişilerin bulunduğunu, bu odağın partiler üstü şekilde, hatta birden çok partiyi kontrol eder biçimde Türkiye’yi yönettiğini söyledi. Önemlidir bu tespitler. Bunları söyleyen sokakta veya kahvehanede komplo teorileri üreten vasıfsız vatandaşlar değil de, ana muhalefet partisinin en önde gelen milletvekillerinden biri, hem de Grup Başkanvekili olunca, akan suların durması gerekmez mi? Ben 15 Temmuz 2016 yılındaki askeri darbe girişiminden bu yana aynı şeyi yazıp duruyorum. Bunu ilk ortaya atan, Erdoğan ve Avrasyacı derin yapıya ilk değinen, bunu ilk yazan benim. İlk yazdığımda çok marjinal bir fikir olarak algılandı, en iyi ihtimalle. Gülüp geçenler çoğunluktaydı. Bugün Özgür Özel’e kadar Türk siyasetinde kâğıttan kaplan da olsa adı ana muhalefet olan bir partinin böylesi etkin bir üyesinin, Grup Başkanvekili bir milletvekilinin derin yapı savını doğrulamış olmasını önemsiyorum. Özel diyor ki, bu yapının içinde askerler de, farklı siyasi partilerden farklı aktörler de, bürokratlar da var. Bunlar Türkiye siyasetini belirliyor. Yani seçilmişlerin üzerinde bir vesayet var. Bunların arasında AKP’de bakan olanlar da, üst düzey bürokrat olanlar da, muhalefet parti başkanları da, iktidar partisindeki bir takım güçlü figürler de var diyor! Özel’e göre rejimde asıl karar alıcı Erdoğan değil. Ne diyor Özel, bakalım: “Bir başka mekanizma, bir başka dinamik var, hepsini birden (Erdoğan’ı da, Bahçeli’yi de) yönetiyor. Bir başka mekanizma devreye giriyor ve birbirine en ağır hakaret edenleri birbirine dost, ahbap yapabiliyor”.

Özel işin esasına da değiniyor. Yani bu dinamiğin, bu güç vektörleri bileşkesinin esas dayanak noktasını tespit ediyor: “Birbirine taban tabana zıt iki hareket var, bakış açılarıyla, geçmiş pratikleriyle ve Kürt meselesine yaklaşımlarıyla. Birinin millet tanımıyla diğerinin ümmet tanımı birbiriyle çelişmesine rağmen bunları aynı potada eritmeye çalışan ve tabanlarını da buna zorlayan, bunu ellerindeki büyük propaganda makinesiyle yapan bu akılda bir başka güç var. Bir yerden birileri düğmeye basıyor”. Bunları ben iki yıl önce söylemeye başladım. Sonra üzerine defalarca yazdım, yazdım! Ama şimdi bunları ben değil, icrai görevi olan, temsil işlevi olan ana muhalefet partisi CHP’nin en önemli siyasetçilerinden biri söylüyor! Yani iş artık sadece hipotez ya da tahmin olmaktan çıkmış durumda! Özel, elinde somut duyumlar olmasa, ciddi kanıt veya en azından ciddiye alınması gereken emareler olmasa, sizce bunları bu kadar netlikle ve açıklıkla ortaya koyabilir mi? Bunu söyleyen kişinin rolü, söylediklerinin artık kanıt yerine geçebilecek, hatta bilimsel çalışmalarda atıfta bulunulabilecek ifadeler olarak kabulüne olanak tanıyor.

CHP’nin bu derin aklın neresinde

Özel tabi kendi partisi CHP’nin bu derin aklın neresinde olduğundan hiç bahsetmiyor. Ama her ne kadar bunu söylemese de, kast ettiği gücün CHP üzerinde de etkin olduğu aşikâr. Birbirine taban tabana zıt hareketlerden biri de CHP. Ben daha da ileri giderek, HDP içinde de bir kırılma gerçekleşmiş olduğunu düşünüyorum. CHP’de sosyal demokrat azınlıkla ulusalcı çoğunluk arasında bir yarılma var. HDP’de ise Demirtaş yanlılarıyla Öcalan yanlıları birbirinden uzaklaşmış durumda. Evrensel solcu olmaya gayret eden – ama bu refleksleri karşılarındaki korkunç etkili güç karşısında günden güne eriyen – CHP sosyal demokratları etkilerini kaybederken, ulusalcı olarak bildiğimiz sol nasyonalistler (nasyonal sosyalizme yakın duran kanat) baskın konumunu arttırıyor. HDP’de, halk bazında popülerliği çok artan Demirtaş, belli ki şahin kanada endişe kaynağı oldu. Çözüm sürecinin bitirilmesi, HDP’deki Öcalan taraftarı şahinlerin çıkarlarını zedeleyebilecek gelişmelere yol açtı. Kürt siyaseti demokratikleşti ve Türkiyelileşmeye doğru yöneldi. Bu tutum Türk sol cenahında karşılık bulmaya başlayınca, derin devlet önlem alma gereği hissetti. Bu bağlamda Öcalan yanlısı şahin kanadın derin devletle aynı çizgiye geldiğini gözlemlemek enteresandı. Savaşan iki taraf da (Şahin Kürtler ve askeri çözüm yanlısı derin yapı) savaş olmadığında eriyip yok olacağını anladı. Savaşın devamının sağlanması yönünde ortak zemin buldular. Savaş olduğu müddetçe, Demirtaş gibi mülayimlerin seslerinin cılızlaşacağını biliyorlardı. Derin yapı da bu planı sevdi. Bu sayede hem HDP bölündü, hem de CHP. CHP içindeki ulusalcı kanat, derin yapının Avrasyacı mantalitesine çok meyilli. İslamcıları da yutarak, Türk İslam sentezinin ikinci versiyonunu hayata geçirdiler. Türk ibaresini İslam ibaresinin başında tuttukları sürece, her şey kabul edilebilirdi. Erdoğan, bunu sağlamayı Bahçeli ile olan ittifak temelinde tabanına kabul ettirdi. Sadece aç olmayan, aynı zamanda gözü de doymak bilmeyen İslamcı kesim, iktidarlarını muhafaza etmek adına bunu kolayca kabullendi.

Tüm bu projenin ve sosyal-ideolojik mühendisliğin arkasındakilere işaret ediyor Özgür Özel. Bu cephenin esasında karşı cephesi, çok daha mühim! Türkiye’de demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, istikrar, can ve mal güvenliği, barış ve uzlaşma isteyen herkesin, tüm kesimlerin, Özgür Özel’in işaret ettiği güç odağına karşı birleşmesi ve bir demokratik cephe oluşturması gerekli. Demokrat solcular, demokrat Kürtler, Aleviler, azınlıklar, Cemaat, Barış Akademisyenleri, sessiz ama sayıca azımsanmayacak toplum kesimleri, çocuğunun geleceğini düşünenler! Bunların, bu sessiz ve birbirinden kopuk grupların bir şekilde bir demokrasi platformundan birleşmeleri, bu birleşmenin partiler üstü ve ideolojiden uzak olması, dini ve etnik referans içermemesi çok önemli. Bu toplum kesimleri, normal şartlarda bir araya gelemez çünkü. Ama bugün Türkiye’de olağanüstü şartlar söz konusu.

Rejim, toplumunun hücrelerine nüfuz etmeye başladı

Rejim giderek Türkiye toplumunun hücresel seviyelerine nüfuz etmeye başladı. Bazı çete liderlerinin, Barolar Birliği Başkanı değil de NAZİ partisi propaganda memuru gibi demeçler veren “hukukçuların” (!), geniş kitleleri kriminalize eden ve günah keçisi haline sokan fitneci ve fetretçi siyasi mümessillerin ve onların uşaklarının, satılmış ve güdüme girmiş medyanın karşısında durulmazsa, bugün gittikçe konsolide olan bu rejimden, bu vesayetçi derin yapıdan kurtulmak mümkün olmayacak. Bu rejim, Özel’in de gayet haklı olarak işaret ettiği üzere, kişilerin üzerinde. Kişilerin gelip gitmesi bir şeyi değiştirmez. Erdoğan giderse her şey düzelecek tipi Polyanna beklentilerinde olanların uyanması ve Özgür Özel’e kulak vermesi gerektiği kanısındayım ben.

Ben ve benim gibi birkaç kişi yazdı çizdi. Fazla kulak veren olmadı. Uzun uzadıya 15 Temmuz sonrası siyasi durumu 17 Aralık ve Gezi sonrası tabloyla birleştirerek yorumlamaya çabaladım son iki yıldır. Bu parçalar birleştirildiğinde, tıpkı fizikteki yerçekimi gibi, bu birbirinden farklı ideoloji ve hareketleri, başka-başka çıkar gruplarını, partileri birbirine eklemleyen, birbirine yapıştıran bir güce ihtiyaç olduğunu, bu olmadan tüm bu yaşanan gelişmelerin bütünsel olarak kavranamayacağını öne sürdüm. Kanıt eksikti – bu nedenle bu söylediklerim anlamlı da olsa, hipotez seviyesinde kaldı. Özgür Özel, bu hipotezi doğrulayan önemli bir demeç verdi. Esasen, Türkiye kamuoyunu sarsıcı, birincil sürmanşet haber değeri olan bir olaydır! Ne var ki, yurtdışındaki muhalif Türkiye basını bile bu habere gereken değer ve önemi – en azından bu yazının yazıldığı anlara kadar – vermedi. Bu yazının bu durumun değişmesine katkıda bulunmasını umuyorum. Gazeteciliğin görevi hem haber vermek, hem de verilen haberin nasıl yorumlanabileceğine dair örnekler ortaya koymaktır. Birbirinden kopuk görünen parçaların birleştirilmesi ve anlamlandırılması ise bilimsel çabanın ereklerinden biridir. Bu ikisini bu yazı çerçevesinde, dar alanda ve özet geçerek yapmaya çalıştım. Umarım başka yorumlara ve analizlere kapı aralar.

Bu bahsedilen ilişkiler ağının kavranmasının, gerçeklerle yüzleşme babında çok önemli olduğu kanaatindeyim. Gerçeklerle yüzleşmek için ışık lazım. Ki karanlıkta kalan – veya karanlıkta kamufle edilmesi uygun görülen! – şeyler ortaya çıksın. Türkiye’deki bu siyasi ve sosyal felaketin bitmesi içinse, gerçeklerin görülmesini müteakiben gereğinin yapılması, yani bir demokrasi platformunda birleşilmesi, bugünkü derin devlet ve onun nasyonalist-İslamofaşizm ideolojisinden ve bu ideolojinin beslediği faşizan ceberut yolsuz ve hırsız rejimden kurtulmak için tek yol.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.2.2019 [TR724]

Avrupa’da bir kupalık krallar [Hasan Cücük]

Avrupa çapında kulüplerin katıldığı ilk turnuva 1955 yılında Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası adıyla başlıyordu. 1960 yılına gelindiğinde bu kez turnuva sayısı ikiye çıkıyordu. Bu kupanın adı Avrupa Kupa Galipleri Kupası oluyordu. İki kupa ile yoluna devam eden Avrupa futboluna üçüncü bir ortak 1971’de UEFA Kupası adıyla geliyordu. Futbolda güç dengesinin günümüz kadar açık olmadığı dönemlerde sıradan ülkenin sıradan kulüpleri Avrupa’da kupa kaldırıyordu. Bunların hepsi bir zamanlardı. Ancak günümüz futbolunda söz sahibi olmaya devam eden bazı kulüpler içinde Avrupa’da kupa kaldırmak hayal oldu.

Türk futbolunu tarihi anlarından biri 17 Mayıs 2000’de yaşamıştı. Şampiyonlar Ligi’nde grupta üçüncü olup, yoluna UEFA Kupası’nda devam eden Galatasaray, tarihi bir başarıya imza atıp finale kadar gelmişti. Finalde İngilizlerin ünlü kulübü Arsenal’e rakip olan sarı-kırmızılar penaltılar sonunda kupaya azanıp bir tarih yazıyordu. Galatasaray’ın bu başarısını bir daha tekrar eden kulübümüz çıkmadı. Hatta, UEFA Kupası ve Süper Kupayı kazanan Galatasaray’ın Avrupa’daki en büyük başarısı Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale kadar gelmek oldu. Fenerbahçe, 2013’te UEFA Avrupa Ligi’nde yarı finale kadar geldi ama adını finale yazdırmayı başaramadı. Mevcut şartlarda bir Türk kulübü için Avrupa’da kupa kaldırmak hayal ötesi…

Manchester City ve Arsenal, Avrupa futbolunun önde gelen kulüplerinin başında yer alıyor. City özellikle 2008’de Araplara satıldıktan sonra Premier Lig’de zirve mücadelesi veren takımlardan biri oldu. Son 6 yılda 3 kez Premier Lig şampiyonluğu yaşayan Manchester City, konu Avrupa’da kupa kaldırmaya gelince sıradan bir takıma dönüşüyor. Manchester City’nin Avrupa kupalarındaki tek başarısı 1970 yılında gelen Avrupa Kupa Galipleri Kupası oldu. Finalde Polonya’nın Gornik Zabrze takımını 2-1 yenen City kupanın sahibi oldu. Pep Guardiola yönetiminde Premier Lig’de zirvenin adresi olan City uzun bir aradan sonra Avrupa’da kupa kaldırmaya oldukça yaklaşmış durumda.

Arsenal, 22 yıllık Arsene Wenger döneminde Premier Lig’in en başarılı kulüpleri arasında yer buldu. İngiltere Ligi’nde 13 şampiyonluğu bulunan Arsenal’in Avrupa kupalarındaki tek başarısı 1994’te kazandığı Avrupa Kupa Galipleri Kupası oldu. Finalde Parma’yı 1-0 yenip kupaya uzanan Arsenal, iki kez daha final oynadı. 2000’de UEFA Kupası finalinde Galatasaray’a, 2006’da ise Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona’ya kaybeden Arsenal, Avrupa’da bir kez kupa kaldıran takımlar arasında yer bulmaya devam ediyor.

Marsilya ve Paris Saint Germain (PSG), Fransa futbolu denince akla ilk gelen kulüplerin başında yer alıyor. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, 1992’de Şampiyonlar Ligi adını alırken finale adını yazdıran kulüpler Milan ve Marsilya oluyordu. Maçta 1-0’lık skorla gülen taraf Fransız ekibi oluyordu. Şampiyonlar Ligi’ni kazanan ilk takım olarak adını futbol tarihine yazdırdı. Avrupa’da sadece bir kez kupa kazanan Marsilya, 4 kez de finalde kaybetti. 1991’de Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Kızılyıldız’a kaybeden Marsilya, 3 kez de UEFA Kupası finalinde rakiplerine boyun eğdi. Marsilya, geçen yıl sahasında oynanan UEFA Avrupa Ligi finalinde Atletico Madrid’e 3-0 yenilmişti.

Fransa Ligue 1’in tek hakimi olan PSG, mevzu Avrupa kupaları olunca pek ortalarda gözükmüyor. PSG’nin Avrupa’daki tek başarısı 1996’da kaldırdığı Avrupa Kupa Galipleri Kupası oldu. 1999’dan sonra düzenlenmeyen Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde Rapid Wien’i 1-0 yenen PSG, 1996’da kupanın sahibi olmuştu. 2012 yılında Arap sermayesinin satın aldığı PSG, Ligue 1’de krallığını ilan etmesine karşılık, Avrupa kupalarında henüz rüştünü ispat edemedi. Her sezon harcanan milyonlarca Euro’ya rağmen Şampiyonlar Ligi’nde bırakın finali yarı finale kadar bile gelemedi.

Geçmişte Avrupa’da kupa kazanan kulüpler arasında Fiorentina (Kupa Galipleri Kupası – 1961), Sporting Lizbon (Kupa Galipleri Kupası – 1964), West Ham (UEFA Kupası -1965), Celtic (Şampiyon Kulüpler Kupası – 1967), Slovan Bratislava (Kupa Galipleri Kupası – 1969), Glasgow Rangers (Kupa Galipleri Kupası – 1972), FC Magdeburg (Kupa Galipleri Kupası -1974), Frankfurt (UEFA Kupası – 1980), Ipswich Town (UEFA Kupası – 1981), Dinamo Tiflis (Kupa Galipleri Kupası – 1981), Everton (Kupa Galipleri Kupası – 1985), Bayer Leverkusen (UEFA Kupası – 1988), Napoli (UEFA Kupası – 1989), Sampdoria (Kupa Galipleri Kupası – 1990), Kızılyıldız (Şampiyon Kulüpler Kupası – 1991), Werder Bremen (Kupa Galipleri Kupası – 1992), Real Zaragoza (Kupa Galipleri Kupası – 1995), Schalke 04 (UEFA Kupası – 1997) ve CSKA Moskova (UEFA Kupası – 2005) bulunuyor.

Bu takımların tamamına yakını için Avrupa’da kupa kaldırmaktan artık bir hayal. Hele bazıları için hayal bile olamıyor. Ipswich Town, Dinamo Tiflis, FC Magdeburg gibi.

[Hasan Cücük] 8.2.2019 [TR724]