‘Yaver, koruma polisi, F-16 pilotları şimdi de pilotu darbeci ise Erdoğan nasıl yaşıyor!?’

Gazeteci-Yazar Ahmet Nesin, 15 Temmuz darbe girişimi gecesi Erdoğan’ı Dalaman’dan İstanbul’a getiren uçağın pilotu Barış Yurtseven’in Cemaat üyesi olduğu iddiasıyla dava açılmasını değerlendirdi. Yaverlerinden koruma polislerine, koruma yapan F-16 pilotlarına kadar herkesin terörist ve darbeci olarak suçlandığını hatırlatan Nesin, bu listeye en son Dalaman’dan İstanbul’a kadar Erdoğan’ı güvenli şekilde getiren pilotun da darbeci, terörist diye suçlanmasını yorumladı. Nesin, “Yaver terörist, pilot terörist, koruma terörist, korumaya gelen F-16 pilotu da terörist ve bu insan yaşıyor ve hâlâ önüne gelen herkesi terörist ilan ederek oy toplamaya çalışıyor” diye yazdı.

Yandaş gazeteciler tarafından Barış Yurtseven’in ‘ByLock kullanarak görüşmeler yaptığı’ iddia edilmiş ve hakkında dava açılmıştı.


Ahmet Nesin’in ‘Öldürmeyen Allah öldürmüyor, Erdoğan efsunlu!..’ başlıklı yazısının tamamı şöyle:

Yaver terörist, pilot terörist, koruma terörist, korumaya gelen F-16 pilotu da terörist ve bu insan yaşıyor ve hâlâ önüne gelen herkesi terörist ilan ederek oy toplamaya çalışıyor.

15 Temmuz darbe girişimine karşı darbe olayı artık cıvıdı, hani olur olmaz Erdoğan “Bu Allah’ın bir lütfudur” dedi ya, bizler de bu noktaya geleceğini bilmeliydik. Ne yalan söyleyeyim annemle babama çok kızdım, çocukluğumuzda bizi Kara Murat, Karaoğlan, Tarkan filmlerine götürmediler diye. Ne olurdu yani Cüneyt Arkın’ın yada Kartal Tibet’in esasında görünmez adam olduklarını ve 50 okla bile ölmediklerini, Superman’in bizimkilerin yanında halt ettiğini. Örümcek adam gelsin de kaleye tırmansın bakim, yarısında yorulmaz ise ne olayım.

Daha 2 hafta önce yazmıştım, 15 Temmuz gecesi Erdoğan’ın İstanbul’a gelişini, 3 değişik saat söylediğini ve indikten sonra hava kule sorumlusuyla konuştuğunu. Esasında kule sorumlusu havaalanı müdürüyle konuşuyor ama Erdoğan bu, duyuyor ve hemen telefonu alıyor müdürün elinden, “Endişenizi anlıyorum, o uçan iki F-16 dost uçağıdır, devamlı uçmalarına izin verin” diye kendisini ve Türk halkını güvenceye alıyor.

Siz onun anlamaz gibi durduğuna bakmayın, havada o sırada altı tane F 16 olsun, Erdoğan hangisinin dost, hangisinin darbeci olduğunu bir şıpın bakışta anlar. O gece de iner inmez dolaşan uçakları anlamış.

Bir söylentiye göre de Rus denizaltıları o uçakları kilitlemiş ama, burası biraz karışık, çünkü Erdoğan’ın dost dediği uçağı neden kilitlesin ki? Çünkü Ruslar da önceden biliyorlar darbeyi ve Erdoğan için ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü düşürülen Rus uçağını Ahmet Davutoğlu ile “Ben öldürdüm, hayır ben vurdurdum” diye tartışırken Doğu Perinçek devreye girip de emekli general yeni Maocumsu Kemalist ama Avrasyacı generalleri Moskova’ya gönderip “Bu uçağı onlar değil Fethullah Gülen vurdu” demedi mi, sonra Erdoğan özür dilemedi mi, hatta para da vermedi mi, o zaman dost uçak niye kilitleniyor. Hem Rusya Nato uçağını, Nato Rus uçağını kilitleyebiliyorsa, biz bunları niye alıyoruz.

Lafı çok uzattım biliyorum, çünkü tam da darbe uzmanı kürsümü alacakken son gelen iki haberle yıkıldım. Hem Erdoğan’ı Marmaris’ten getiren uçağın pilotu, hem onu koruyan F-16’ların pilotu Fethullah Gülen ekibinden çıktı.

İşte o zaman karar verdim ki, Erdoğan, kılıcıyla önündeki ve arkadaki düşmanı aynı anda öldürüp, o esnada tek gözüyle Nacar saatine bakıp, diğer gözüyle esası Türk olduğu sevişirken ortaya çıkacak olan Macar yada Avusturya Prensesine göz kırpan ve bir dinazor butunu 20 saniyede yedikten sonra hayvanın yağlarıyla dış mihrak kadınlarına masaj yapan Cüneyt Arkın yada Kartal Tibet’ten daha da beter, efsunlu, hatta efsunlu oğlu efsunlu, filmde herkes ölüyor, sayı hoşuna gitmezse seyircilerden kesiyorlar, bu kadar düşman ama haftaya bir film daha çekiyorlar ya, Erdoğan da bu kadar düşman ama haftaya bir seçim daha….

Kenan Evren de kudretini göstermek için kolunda akrep yürütmüş ve tv kanallarının alayı bize paşanın kolunu görme fırsatı vermişti. Hayvancağız faşizm kapmamak için nasıl kaçıyordu anlatamam.

Yaver terörist, pilot terörist, koruma terörist, korumaya gelen F-16 pilotu da terörist ve bu insan yaşıyor ve hâlâ önüne gelen herkesi terörist ilan ederek oy toplamaya çalışıyor. İki-üç kötü anket sonra terörist suçlamasına damat mı girer, yoksa çocuklardan biri mi bilmiyorum ama kurulması düşünülen parti kurucularından birisi hapse girebilir ve aynı Erdoğan gibi içeriden bir parti doğabilir. Bu kadar düşman, bu kadar terörist, başlıkta da dedim ya, öldürmeyen Allah öldürmüyor, bu efsun dışı bişey.

[TR724] 2.3.2019

Yeniden İtalya, yeniden “Avrupa’nın hasta adamı” vakası [Bahadır Polat]

İtalyan hükümetinin, büyük kamu harcamaları ve bütçe açığı içeren 2019 bütçe tasarısı, geçen yıl ekim ayında, Avrupa Komisyonu tarafından, daha önce benzerine rastlanmadık bir hamleyle reddedilmişti.

Aradan dört ay geçtikten sonra bu kez de Avrupa Birliği, (AB) borcunun milli gelirine oranı yüzde 131’i geçen İtalya’yı acilen mali tedbirler almaya çağırdı. Yunanistan gibi borç krizine girebileceğinden endişe edilen İtalya’yı kurtarmanın neredeyse imkansız olacağı düşünülüyor.

AB Komisyonu’nun İtalya’nın ekonomik görünümüne dair hazırladığı raporda Roma yönetiminin borç, yavaş büyüme ve yüksek işsizlik oranından kaynaklanan zorluklarla karşı karşıya olduğu belirtildi.

AB Komisyonu Ekonomik ve Mali İşlerden Sorumlu Üyesi Pierre Moscovici, “Bu sorunların çözümünde ilerleme sağlanmaması ne yazık ki bizi İtalya’daki aşırı makroekonomik dengesizliğin devam edeceği sonucuna ulaştırıyor.” açıklamasını yaptı. Moscovici’ye göre İtalya’nın mevcut ekonomik durumuna bakıldığında bu tedirlerin acilen alınması gerekiyor.

İtalya’nın toplam borcunun milli gelire oranı yüzde 131,7 seviyesinde bulunuyor. İtalya, borç yükü açısından, Avrupa’da Yunanistan’ın ardından ikinci sırada. AB Komisyonu’na göre bu borç daha da yüksek olabilir. AB kriterlerine göre, borcun milli gelire oranının yüzde 60’ı geçmemesi gerekiyor.

En büyük korku, İtalya’nın artan borç yükünün, geçmişte Yunanistan’ın yaşadığı gibi bir borç krizine dönüşmesi ve Avrupa’da mali çalkantıya yol açması. AB, Yunanistan gibi küçük bir ülkeyi kurtarmak için bile büyük badireler atlatmıştı. İtalya gibi büyük bir ekonomiyi kurtarmak, AB uzmanlarına göre nerdeyse imkansız. Yunanistan borç krizine girdiğinde, borcunun milli gelirine oranı, 2012 yılında yüzde 175’e ulaşmıştı.

Brüksel’den son üç ayda ikinci uyarıyı alan İtalyan hükümeti ise seçilmiş değil atanmış bürokratlardan oluştuğunu söylediği AB Komisyonu’ndan gelen “talimatlara” karşı direneceklerini belirtiyor. AB komisyonu, geçen Aralık ayında Komisyon İtalya’yı bütçe planını revize etmeye zorlamış, hükümetin daha sonra bu doğrultuda yaptığı değişiklikleri de tatmin edici bulmamıştı.

GÖZDEN KAÇMASIN

Ünlü The Economist dergisi, İtalya’nın durumunu, uçurumdan yuvarlanmakta olan bir otobüse benzetiyor.
‘The Real Sick Man of Europe’

The Economist dergisi bu teşhisi koyduğunda, yani Avrupa’nın gerçek hasta adamı olarak İtalya’yı ilan ettiğinde tarih henüz daha 2005’ti. Yani daha 2008- 2009 küresel finans kriz bile yaşanmamıştı. Kısacası İtalya, araya bir süreliğine Yunanistan girmiş olsa bile, Avrupa Birliği’nin en kadim belalısı.

The Economist bu başlığı attığında, İtalya’nın başında, skandallarıyla ünlü lider sağ popülist lider Silvio Berlusconi vardı. The Economist 2016’da yani 11 yıl sonra bu kez “İtalyan İşi” kapağını yaptı ve Avrupa’nın bir sonraki krizinin, İtalyan işi olacağını ilan etmişti.

Şimdi 2019’a geldik ve Avrupa’da yine “İtalyan işi” gündemde. Avrupa Birliği, ekonomik anlamda bir türlü entegre edemediği bu büyük ekonomiyi şimdi sindirmekte zorlanıyor. İkinci bir Yunanistan krizi yaşanmaması için de uyarı üstüne uyarı yapılıyor.

Bu sefer iktidarda yine popülist bir sağ parti lideri, Beş Yıldız Hareketi Başkanı Başbakan Giuseppe Conte var. O da aynı Berlusconi gibi Avrupa Birliği’ne uyum sağlamaktansa, popülist politikalarla ülkeyi büyütmekten yana.

Bakalım Avrupa Birliği, “İtalyan işini” nasıl çözecek?

Çünkü İtalya, birliğin en azından ekonomik geleceği açısından belirleyici olacak kadar önemli bir ülke.


NOT DEFTERİ

NBA draftında, oyuncu Zion Williamson’un, Nike marka ayakkabısı, Duke ve North Carolina arasındaki maçta aniden parçalandı.
Nike’ın 2 milyar dolarlık ayakkabısı!

Geçen hafta, dünyanın en büyük spor endüstrisi konumundaki Amerikan Profesyonel Basketbol Ligi (NBA) draftında (oyuncu seçmeleri) çok ilginç bir olay yaşandı.

NBA draftında 1’nci sıradan seçilmesi beklenen oyuncu Zion Williamson’un, Nike marka ayakkabısı, Duke ve North Carolina arasındaki maçta aniden parçalandı. Genç yıldız dizinden sakatlanırken, olay sosyal medyada çığ gibi büyüdü.

Nike hisseleri ertesi gün borsada yüzde 1’in üzerinde düştü ve Nike’ın piyasa değerinden 2 milyar doları götürdü.

Bu olay aslında, günümüzde sosyal medya ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi anlatması açısından çok manidardı. Olay sosyal medyada bu kadar gündem olmasa muhtemelen Nike firması bu kadar büyük zarar ve imaj kaybı yaşamayacaktı.

Bu olay da gösterdi ki, günümüzde şirketler sadece bilançolarını değil, sosyal medya hesaplarını ve oradaki yansımalarını da çok iyi yönetmek zorunda.


EKONOMİ SÖZLÜĞÜ

Hazine Bonosu (Treasury Bill) Nedir?

Devletin finansmanı için ihraç edilen kısa vadeli borçlanma araçlarıdır. Hazine aracılığı ile halka arz edilerek devlete fon sağlanır. Likiditesi yüksektir. Borçlanan devlet olduğundan, risksiz kabul edilir.


RAKAMLARIN DİLİ

Yurdum insanı mutlu değil!

Parayla saadet olmaz denir ama uygulamada durum hiç de öyle değildir. Hele konu Türk vatandaşlarıysa… Geçen yılı ekonomik krizle geçiren, parası döviz karşısında pula dönen halkımızın, doğal olarak mutsuzluk seviyesi de yükselmiş.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) araştırmasına göre, mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı 2017 yılında yüzde 58 iken, 2018 yılında yüzde 53,4’e gerilemiş. Mutsuz olduğunu beyan eden bireylerin oranı ise yüzde 11,1’den yüzde 12,1’e yükselmiş.

Mutluluk oranı, 2017 yılında erkeklerde yüzde 53,6 iken, 2018 yılında yüzde 49,6’ya, kadınlarda ise yüzde 62,4’den yüzde 57’ye düşmüş.

Yaş gruplarına göre mutluluk düzeyi incelendiğinde; 65 ve üzeri yaş grubu, 2017 yılında yüzde 66,1, 2018 yılında ise yüzde 61,2 ile en yüksek mutluluk oranının görüldüğü yaş grubu oldu. En düşük mutluluk oranı ise 2017 yılında yüzde 53,1, 2018 yılında yüzde 47,8 ile 45-54 yaş grubunda görüldü.

[Bahadır Polat] 1.3.2019 [Kronos.News]

Mübarek günlerde ölenler cennetlik mi? [Dr. Ali Demirel]

SORU: Mübarek günlerde ölenler cennetlik mi?

Bu soruyu bize Yaşar Bey sormuş.

Genelde halk arasında böyle yaygın bir kanaat var. Cuma, kandil geceleri gibi mübarek günlerde ölen insanların cennetlik olacağı öteden bu yana hep söylenegelir.

Halbuki bu günlerde ölen nice inançsız ve zalim insanlar da vardır. O yüzden kişilerin sadece bu günler içinde ölmesine dayanarak onlar hakkında hüküm vermek doğru olmasa gerek.

Bununla beraber “zarf”ın yani bu günlerin de kıymeti yok değildir. Zira böylesi günler Allah’ın kudsiyet izafe ettiği, lütuflarını liyakat şartı aramaksızın sağanak halde dağıttığı günlerdir. Dolayısıyla bu günler içinde ölen insanların da o lütuflardan hissedar olmaları ümit edilir.

Ama unutmayalım ki, esas olan “zarf” değil “mazruf”, yani zarfın içindekidir. Bizi ötede cehennemden kurtarıp Rabbimizin rızasına ulaştıracak olan hayırlı amellerimiz olacaktır.

[Dr. Ali Demirel] 2.3.2019 [Samanyolu Haber]

Gazeteye konuşan Ankara hal esnafına 60 polisle baskın

Ankara Hali, 27 Şubat 2019 Çarşamba günü sabah saatlerinde 60 polis tarafından basıldı. Gazete Duvar’dan Özlem Akarsu Çelik’in haberine göre, beş iş yerine yapılan baskında firmaların defterleri incelendi.

HAL ESNAFI: BİZ TERÖRİST MİYİZ?

Rekabet Kurulu’na yapılan ihbar nedeniyle geldiklerini söyleyen polislerin takviye ekip çağırma talebine esnaf “Biz terörist miyiz! İstediğiniz defterleri veriyoruz, niye takviye çağırıyorsunuz!” diyerek tepki gösterdi.

Hal esnafına göre baskının nedeni, polis tarafından basılan beş iş yerinden birinin sahibi olan Ankara Sebze ve Meyve Komisyoncuları Derneği (ASEMKOM) Başkanı Ceyhan Gündüz’ün 13 Şubat tarihinde BirGün gazetesine yaptığı açıklama.

‘ARACI YİNE VAR: FATURA TARIM KREDİ KOOPERATİFLERİNE’

BirGün gazetesinden Hüseyin Şimşek imzalı o haberde, Hükümet’in, “Aracı firma ve kişileri aradan çıkarıyoruz” diye duyurduğu tanzim satış noktalarındaki ürünlerin, tedarikçi firmalardan temin edildiği, aracı firmalardan alınan ürünlerin faturasının Tarım Kredi Kooperatifleri’ne kesildiği ifade ediliyordu.

Ürünlerin, yüzde 70’e varan zararla tanzim satış noktalarından satıldığı belirtilen haber için görüşüne başvurulan ASEMKOM Başkanı Ceyhan Gündüz şu açıklamayı yapmıştı:

‘KİMİ ÜRÜNLERDE ZARAR YÜZDE 70’İ BULUYOR’

“Ürünlerin alındığı şirketleri biliyoruz. Antalya’nın Kumluca ve Serik hallerinden TIR’lara yüklenen ürünler, tanzim noktalarına kadar getirildi. Tarım Kredi Kooperatifleri, bu ürünleri üç gün vadeli olarak aldı. Şirketlerin hesaplarına para yatacak. Üstelik bu ürünleri, bizim halde pazarcılara ve marketlere sattığımız fiyattan daha yükseğe aldılar. 2 TL’ye sattıkları ürünü 4 TL’ye, 4 TL’ye sattıkları ürünü ise 5.30 TL’ye aldılar. Bazı ürünlerde zarar oranı yüzde 70’e kadar yükseliyor. Zararı, Tarım Kredi Kooperatifi ödeyecektir. Aracıları aradan çıkarıyoruz deyip aracıdan mal alınca sonucu bu oldu.”

BASKININ SEBEBİ BİRGÜN GAZETESİ’NE YAPILAN AÇIKLAMA

Hal esnafının anlattığına göre, Gündüz’ün gazeteye yaptığı bu açıklamanın ardından Maliye ekipleri Gündüz’ün haldeki iş yerine giderek defterlerini inceledi. 27 Şubat 2019 Çarşamba sabahı ise aralarında Gündüz’ün iş yerinin de bulunduğu beş iş yeri polis tarafından basıldı.

Hal esnafından bir kaynak yaşananlarla ilgili Gazete Duvar’a şu bilgiyi verdi:

‘TAMAMEN BASKI AMAÇLI: DEFTERLERİ İNCELEMİŞLER’

“Polisler, Rekabet Kurulu’na bildirildiği için geldiklerini söylemişler ve defterleri incelemişler. Buldukları şey de ya şevketibostan ya kuzu kulağı kayıtlarında alışla satış arasındaki fark. Şaka gibi! Kendisi Ankara Ticaret Odası’nın Sebze ve Meyveciler Meslek Komitesi’nin de üyesi olan, halin en yüksek ikinci cirosunu yapan iş yerlerinden birinin sahibi kendini niye riske atsın böyle ufak tefek işler için! Koskoca iş yeri. Mali müşaviri var. Ankara halinin başındaki bir kişi böyle bir hata yapmaz. Arkadaşımız iyi niyetli açıklamalar yapmış Birgün gazetesine ve başına ondan sonra bu işler gelmiş. Bu tamamen baskı amaçlıdır!.”

‘SÜPERMARKETLER DE BASILIYOR’

Aynı haber kaynağı, Ankara’da iki hafta önce aralarında büyük süpermarketlerin de bulunduğu perakendecilerin muhasebe ofislerinin de polis tarafından basıldığını, bilgisayarlarındaki özel yazışmalarına dahi bakıldığını ancak durumu, korkudan kimsenin dile getiremediğini de söyledi.

[Kronos.News] 2.3.2019

Tesla Model 3, “sudan ucuz” dedirtecek bir fiyatla satışa sunuldu

Son iki yıldır krizlerle boğuşan Tesla, üretiminde büyük sorunlar yaşadığı Model 3’ün sonunda satışına başladı. Şirket, aracı standartların çok çok altında bir etiketle satışa sundu. ABD’de 35 bin dolara satılan araç, Tesla’ya satış rekorları kırdırabilir.



Twitter hesabından duyuru yapılacağını açıklayan Tesla CEO’su Elon Musk, sonunda muradına erdi. Geçen yıl aksayan Model 3 üretimi firmayı krize sokmuş, erken sipariş veren müşterilerin araçları vaktinde teslim edilmemişti.

Musk, Model 3’ün piyasaya sürülmesi için Haziran 2018’i hedef göstermiş, üretim aksayınca sorumlu mühendis olarak fabrikada çalışmaya bile başlamıştı. Krizlerin ardından Model 3’ün seri üretiminde istenilen hedefe ulaşıldı ve araç nihayet satışa sunuldu.

Aracın her şey dahil fiyatı 35 bin dolar. Sahip olduğu özellikler ise şöyle:

Standart Model 3, tek batarya dolumuyla maksimum 350 kilometre yol yapıyor. Saatte 210 kilometre hız yapabilen otomobil, 0’dan 100’e 5,6 saniyede ulaşabiliyor. Ayrıca araç, ABD’de düzenlenen tarafsız testlere göre güvenlik ve sağlamlık açısından tam puan olan 5 yıldıza da sahip.

Fiyatı 2 bin dolar daha fazla olan Model 3 Standard Range Plus sürümü ise 396 kilometre maksimum menzile sahip. Bu sürümde ulaşılabilecek maksimum hız limiti de saatte 225 kilometreyken, otomobil 0’dan 100’e 5,3 saniyede çıkabiliyor. Yani standart modelin üzerine yüzde 6 daha çok para ödeyerek yüzde 9 daha yüksek performansa kavuşmak mümkün.

Tesla, ABD’de yaşayanlara, otomobili mobil uygulaması üzerinden 1 dakikada satın alma imkanı sağlıyor. Bu hizmetin yakında tüm dünyada kullanılabileceğini söyleyen firma, aracı 7 gün ve 1.600 kilometre sınırına ulaşana kadar iade alabileceğini söylüyor. Hatta internet sitesinde “Bir Tesla satın alarak bütün hafta boyunca yüzlerce mil yol yapabilir, sonra da aracı iade edebilirsiniz” deniliyor.

Tesla’nın en sadık tüketicilere sahip olduğu şimdi daha iyi görülüyor. Model 3’i geçen yıldan bu yana ön siparişle sınırlı sayıda tüketicisine sunan firma, aracın tam olarak piyasaya sürülmesiyle satışlarda patlama bekliyor.

Model 3’ün uzun menzilli ve önden çekişli modeli ise yakında satışta olacak. Tüm otomobiller otonom sürüş desteğine müsait durumda. İlerleyen yıllarda tek bir yazılım güncellemesiyle otopilota sahip olacaklar.

Tesla’nın Türkiye pazarına girme planları ise Eylül 2018’de uygulamaya konması bekleniyordu ancak firma yaz döneminde bu kararını askıya aldığını açıklamıştı.

[MedyaBold.com] 1.3.2019

Özel sektör krizini aşmaya çalışan AKP, bankacılık krizine zemin hazırlıyor!

ANALİZ –  Yerel seçimlerden kötü bir sonuçla ayrılmak istemeyen AKP hükümeti, kredi paketlerine hız verdi. Ekonomi yönetimi, Cumhuriyet tarihinin en büyük borç krizini yaşayan özel sektör, daha borçlandırarak krizden çıkış hesabı yapıyor. Bu hesabın vahim sonuçları ise seçimden sonraki aylarda daha net görülecek.

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, önceki gün yaptığı açıklamada, 2019 yılında 2,5 milyon yeni istihdam sağlayacaklarını söyledi. Oysa Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre son 3 ayda 580 bin kişi işini kaybetmiş! Bu yılın kalan 10 ayında 2,5 milyon kişiyi işe sokabilmek için her ay 250 bin kişiyi istihdam etmek gerekiyor. Albayrak’ın açıklamasının, bugünkü reel ekonomide hiçbir karşılığı yok!

BORÇLU ŞİRKETLERİ DAHA DA BORÇLANDIRIYORLAR

Ekonomi yönetiminin hamlelerinden anlaşıldığı kadarıyla, hedef kredilerle Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeleri (KOBİ) desteklemek ve onların da yeni işçi almalarını sağlamak. Yani zaten borçlarını ödeyemeyen, özel sektör borç krizinin yaşandığı bir ortamda, Kobi’leri daha da borçlandırarak istihdam sağlamak. Dahiyane bir istihdam formülü!

Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler (KOBİ) için, Hazine garantili, toplamda 25 milyar TL’lik “KOBİ Değer Kredisi-2” devreye girdi bu arada. 17 bankanın iştirak ettiği krediler, ciro ve faaliyet alanına göre değişmek üzere azami 1,5 milyon TL’ye kadar kullandırılabilecek. Kredilerde vade, 6 ayı anapara ödemesiz olmak üzere, toplam 36 ay olarak belirlendi. Kredilerde aylık yüzde 1,54, yıllık yüzde 18,48 faiz oranı uygulanacak.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan son yıllarda her yıl Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) genel kurullarına katılır. Yaklaşık 1,5 milyon üyesi olan TOBB’dan her üye işletme için +1 ilave istihdam sözü alır. Evdeki hesapta ertesi gün veya ertesi ay istihdamın bir anda 1,5 milyon kişi artması demektir bu ama evdeki hesap hiçbir zaman çarşıya uymaz!

BATIK KREDİLER 45,5 MİLYAR LİRAYA YÜKSELDİ

Zaten borç çeviremeyen, kârlılıkları düşmüş ve istihdamı artırmak yerine azaltmak zorunda kalan işletmelerden +1 istihdam artışı talebi, yıllardır kağıt üzerinde kalıyor. Bu olmayınca da bu sefer bankalar devreye sokuluyor.

Ocakta Halk Bankası’nın açtığı 22 milyarlık esnaf kredisine şimdi yeni 25 milyar liralık Kobi kredisi ilave edildi.

Oysa, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, geçen yıl ocak ayı itibarıyla KOBİ’lerin kullandığı 512,7 milyar liralık kredinin 25,6 milyar TL’si batık çıkarken, bu yıl ocak sonu itibarıyla KOBİ’lerin kullandığı kredi miktarı 609 milyar TL’ye, batık miktarı ise 45,5 milyar TL’ye yükseldi. Bankacılık sektöründe takipteki kredilerin toplam kredilere oranı 2019 ocakta yüzde 4,03 oldu. Bu oran aralıkta yüzde 3,87 idi.

Kısacası aldığı krediyi bile ödeyemeyen Kobi’ler nasıl 2,5 milyon yeni istihdam sağlayacak?

2018 KONKORDATO, 2019 İFLASLAR YILI

2018 yılını konkordato ilanları ile geçiren iş dünyası 2019’a iflaslarla başladı. Konkordatoların sayısı resmi rakamlarda bile 1000’nin üzerinde. Sadece resmi verileri bile ele alsak 1000 şirketin borç çeviremediği ortaya çıkar. Konkordato, ilan eden şirketi korurken, onun borçlu olduğu diğer şirketleri zora sokan bir uygulama. Yani 1000 konkordato en az 100 bin borç tahsil edemeyen, bu açıdan çarkı döndüremeyen şirket demek!

Nitekim bu konkordatolar bile, bütün avantajına rağmen şirketleri kurtaramıyor ve iflaslar ardı ardına gelmeye başladı. Bu şartlarda nasıl 2,5 milyon yeni istihdam sağlanabilir hem de 10 ayda.

BANKALARA SOPA ZORUYLA DEVREYE SOKULUYOR!

Şirketler bu durumda olunca hükümetin şu anda tek kozu finans kesimi yani bankalar. Bankalar eliyle özel sektörü canlandırma projesi birkaç aydır yürürlükte. Öyle ki iş artık, banka genel müdürlerini Ankara’ya çağırıp, kredi baskısı yapmaya ve kabul etmeyenleri istifaya zorlamaya kadar varmış durumda. 25 bankanın battığı 2001 krizinden bu yana krediler ve sermaye yeterlilikleri konusunda çok daha dikkatli davranan hatta bu yönde AKP’li eski ekonomi yönetimlerinden destek alan bankalar, şimdi aynı iktidarın tam tersi yöndeki baskısının şaşkınlığı içindeler.

KAMU BANKALARI SİYASİ PROPAGANDA ARACI OLDU

Üç büyük kamu bankası ise artık tamamen AKP’nin siyasi hedefleri için çalışıyor. Geçen yılı 2,3 milyar TL gibi rekor zararla kapatan Ziraat Bankası kredilere yüklendikçe yükleniyor. Hükümet özel bankalarda yapamadığını, kamu bankalarında yapıyor. Mesela Ziraat Bankası dün konut kredilerinde 120 aylık vadede faizleri yüzde 1,28’e indirdi. İhtiyaç kredilerinde ise yüzde 1,53’e düşürdü. Seçim öncesinde ekonomiyi canlandırmak isteyen hükümet, kamu bankaları eliyle kredi musluklarını açmaya çalışıyor.

Yılın ilk iki ayındaki rakamlar tüm yükün kamu bankalarının sırtına yüklendiğini gösteriyor. 28 Aralık 2018 ile 22 Şubat 2019 tarihleri arasında kamu bankalarının kredi hacmi 25 milyar TL artarak 1 trilyon 30 milyar TL’ye yükselirken, yabancı bankaların kredi hacmi aynı dönemde 9 milyar TL düşerek 602 milyar TL’ye geriledi. Yerli özel bankalarda da aynı dönemde 4 milyar TL’lik gerileme kaydedildi ve söz konusu bankaların kredi hacmi 772 milyar TL’ye geriledi.

KREDİLER ARTSIN DİYE SERMAYE AKTARIMI

Öte yandan, Bloomberg, ucuz kredi vermeye devam etmeleri için kamu bankalarına sermaye aktarımı için hükümetin hazırlık yaptığını öne sürdü. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın söz konusu operasyon için kaynak aradığı, bulunacak kaynağın büyük kısmının Ziraat Bankası ile Halkbank’a aktarılacağı iddia edildi. Futbol kulüplerinden inşaata, medyadan tüketici kredilerine kadar birçok alanda kamu bankaları piyasadaki ortalamaların altında faiz oranlarıyla kredi açmaya başlamış durumda.

Hükümetin, temettü dağıtmasına izin vermediği İş Bankası operasyonunu da bu çerçevede okumak lazım. CHP hisseleri Hazine’ye devredildikten sonra, üç kamu bankasının yanına ilave edilecek “dev bir kreditör” hükümete ilaç gibi gelir!

FATURA YİNE VATANDAŞA KALACAK!

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, 5 gün önce “Türkiye’de kredi büyümesi için alınan tedbirler bankaların kredi notu için negatif” açıklaması yapmıştı. Açıklamada, kredi büyümesinin 2018’de düşmesinin ardından Türk bankalarının kredi vermeyi sürdürmek için artan baskı altında olduğu belirtilmişti.

Bütün bu gelişmeler bize zaten ağır bir reel sektör krizinden geçen Türkiye’nin önümüzdeki aylarda bir finans kriziyle de karşı karşıya kalabileceğini gösteriyor. Bu durumda ortaya çıkacak finans batıkları yine halkın vergileriyle kurtarılacak. Faturayı elbette yine vatandaş ödeyecek!

[MedyaBold.com] 2.3.2019

Ailesinin gözleri önünde kaçırılan Salim Zeybek’in eşi o an ve sonrasında yaşananları anlattı [Cevheri Güven]

KHK’yla ihraç edilen Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) uzmanı Salim Zeybek 21 Şubat’ta ailesinin gözleri önünde sivil giyimli, silahlı ve kendilerini “devlet” olarak tanıtan ekipler tarafından kaçırıldı. O günden beri kendisinden haber alınamıyor.

Gözaltında kaybedilen diğer 23 kişiden farklı olarak Salim Zeybek, eşi ve çocuklarının bakışları arasında kaçırıldı. KHK’lı Edebiyat öğretmeni Betül Zeybek, eşinin kaçırılışına çocuklarıyla birlikte şahit olduğu, kaçıran araçların plakaları dahil bilgilerini gördüğü halde günlerdir başvurduğu Savcılık ve Emniyet’ten hiçbir cevap alamıyor.

“ATEŞ AÇARAK ETRAFIMIZI ÇEVİRDİLER”

Betül Zeybek’le, silahlı ekiplerin ateş açtığı o anlar, sonrasında yasa dışı biçimde özgürlüğünden mahrum bırakılması ve eşinin kaçırılması dahil tüm dehşeti konuştuk:

“Aracımızla Edirne’ye doğru seyahat ederken bizi bir aracın takip ettiğini farkettik. Biz durunca duruyor, biz hareket edince hareket ediyordu. Tabi bir süre sonra panik olduk. Resmi bir araç olduğuna ilişkin hiçbir işaret yoktu. Bu araçtan kurtulmaya çalışırken kaza yaptık.

Kazanın ardından, araçtan inerek yolun yanındaki su kanalından kenara geçmeye çalıştık. Bu sırada eşim bir çocuğu ben diğerini almıştım. Bir anda silah sesleri duymaya başladık. Arkam dönüktü bize mi havaya mı ateş ediyorlar göremedim. Ama çok yakınımızdan ateş ediyorlardı.

Çocuklar var ateş etmeyin, silahımız yok diye bağırmaya başladım. Olduğumuz yerde kala kaldık. Çocuklar bağırıyor, ben bağırıyorum, korkunç bir ortam oluştu. Etrafımızı sardılar, eşime bağırarak yere yatmasını istediler. Yüzüstü yere yattı. Sonra bizi birbirimizden ayırdılar, eşimi bir araca bindirip götürdüler. Çocuklarımla benim etrafımı sarıp bekletmeye başladılar.”

“ANNE BİZİ ÖLDÜRECEKLER Mİ”

Eşinin götürülmesinden bir süre sonra kendilerinin de Dacia Duster marka bir araca bindirildiklerini anlatan Betül Zeybek, silah sesleri, babalarının yere yatırılıp kelepçelenerek götürülmesi, silahlı kişilerce etraflarının çevrilmesiyle 8 ve 6 yaşındaki iki çocuğunun dehşet içerisinde kaldıklarını anlatıyor:

“Bizi bindirdikleri arabadakilerden biri kapşonunu yüzüne çekmişti, yüzünü hiç göstermiyordu. Diğeri silahını bir an olsun elinden bırakmadı. Burnu kaşınsa silahıyla kaşıyordu. 6 yaşındaki kızım ‘Anne bizi öldürecekler mi’ dedi. Çocukları sakinleştirmeye çalışıyordum, bir yandan da kendimi toparlamaya uğraşıyordum. Eşimle ilgili sorularıma sadece ‘Emniyete götürüyoruz’ cevabını verdiler.”

Betül Zeybek’e kendilerinin de Edirne Emniyeti’ne götürüleceği söylenir ancak ardından İstanbul Emniyeti’ne teslim edilecekleri bilgisi verilir. Fakat ikisi de gerçekleşmez. Araç değiştiren ekipler Betül Zeybek’in saatler boyu tuvalete gitmesine bile izin vermezler:

“Sürekli ‘Biz devletiz’ diyerek korkutmaya çalışıyorlardı. Çocukların tuvaletleri geldi, yol kenarında yaptırmak zorunda kaldım. Araçta iki erkek sivil vardı ve benim benzinliğe tuvalete gitmeme izin vermediler. Yol kenarında yapmamı istediler. Buna çok sinirlendim. O şekilde ertesi gün sabaha kadar beklemek zorunda kaldım.”

“İÇLERİNDEN BİRİ KİMLİK GÖSTERDİ”

Kocasının kaçırıldığı noktada uzun süre bekletilen Betül Zeybek’i alıkoyanlar kendilerini ‘devlet’ olarak tanıtırlar ancak birbirlerine hitap ederken birkaç kez “komserim” kelimesi kullanılır:

“Beklerken yanımıza yanımıza sivil giyimli biri geldi. Buraya nasıl geldiğimizi sordu. Ben de ‘görmedin mi aracımız orada kazalı halde’ dedim. Kendisinin yeni geldiğini, yoldan geçerken olaya müdahil olduğunu, olayı anlamaya çalıştığını söyledi. Görevini sorunca kimliğini çıkarıp gösterdi. Polis kimliğiydi. Kocamı kaçıranlarla ilgili gösterilen tek resmi evrak buydu. Bir de sonradan gelen resmi kıyafetli üç jandarma”

SÜREKLİ TELEFON GÖRÜŞMELERİ

Eşlerini götüren ve kendilerini alıkoyan polislerin sürekli telefonla konuştuklarını anlatan Betül Zeybek, bir ara telefonda “O komada” tanımının kullanıldığını belirtti:

“Telefon çaldığı an güvenli ya da değil arabayı durdurup dışarı çıkıyorlardı. Benim yanımda telefonla konuşmamaya çalıştılar. Bir seferinde telefonda  ‘Komada komada O’ dediler. Bunun ne olduğunu eşimin başına bir iş mi geldiğini sordum ama ‘yok ondan bahsetmiyor, başka bir şeyden bahsediyor’ dediler. Aralarında şifreli bir konuşma mı diye düşündüm.

Bu arada saatler geçti, hava karardı. İstanbul sınırında siyah camlı bir araç bizi bekliyordu yol kenarında karanlıkta. Yeni aracın arkasında bir kişi plakayı görmeyeyim diye bacaklarını siper etmiş şekilde bekliyordu. Oğlum bile ‘anne bu polis arabasına benzemiyor’ dedi korkarak. 55-60 yaşlarında iki kişi öne, 25 yaşlarında seyrek bıyıklı genç biri de arkaya oturdu. Gece olmasına rağmen aracın güneşlikleri inikti. Öndeki kişiler arkadakine zaman zaman ‘komiserim’ diye hitap ediyorlardı. Bir kere de telefonda karşıdakine ‘komiserim’ diye hitap ettiklerini duymuştum.

Kumburgaz’da tenha bir yerde durduk. Önce bizi İstanbul’da bir yere bırakacaklarını söylediler. Sonra fikirlerini değiştirdiler. Yol boyunca ara ara duruyorduk. Müziğin sesini açıp dikkatimi dağıtmaya çalışıyorlardı, önüme bakmamı söylüyorlardı, bu sırada bağajın açılıp kapandığı sesini duyuyordum, ardından aracın önüne geçip bir şeyler yapıyordu. Sonradan sürekli ön plakayı değiştirdiklerini anladım.”

“BİZ DEVLETİZ SAKIN SAVCIYA EMNİYETE GİTME”

Betül Zeybek, ikinci bindikleri araçta arkada yanlarına oturan kişinin sürekli, “Biz devletiz, sizi bıraktıktan sonra sakın Emniyet’e, savcılığa gitme” dendiğini anlatıyor. Bunun bir tehdit mi olduğu sorusuna ise aldığı cevap; “Sen tehdit nedir görmemişsin” olur.

“KOCAMLA TELEFONDA SON GÖRÜŞMEM”

Betül Zeybek’i alıkoyan kişiler önce Edirne Emniyeti’ne ardından İstanbul Emniyeti’ne teslim edeceklerini söyleseler de sonunda rota Ankara olarak değişir. Yolda, bir süre sonra ‘telefonla eşinle görüştüreceğiz’ denir. Bu eşiyle son görüşmesi olur. Salim Zeybek konuşmaya “ağlama” diye başlar, çocuklar o sırada uyuyordur. Ardından kısa görüşme şöyle devam eder:

Salim Zeybek: Ben iyiyim, rica ettim sizi otogara bırakacaklar. Ankara’ya gidin, hayatınıza normal devam edin.
Betül Zeybek: Üzülmeyelim diye iyiyim diyorsun. Artık hayatımıza nasıl normal devam edebileceğiz. Bana ‘Emniyet’e gitme’ diyorlar.
Sessizlik….
Salim Zeybek: E gitme sen de o zaman.


Salim Zeybek ve eşi Betül Zeybek

“SON KEZ TEKRAR EDİYORUZ SAVCILIĞA DA EMNİYETE DE GİTMEYECEKSİN”

Betül Zeybek’in eşinden alabildiği son haber bu görüşmeydi. Arabadaki genç sivilin iPhone marka telefonundan yapılan görüşme hoparlör açık biçimde ve numara görünmesin diye ekranın arkası dönük şekilde yapılır.

Ardından Betül Zeybek, Ankara’da yaşadığı eve çok yakın bir noktada sabaha karşı 05:10’da bırakılır. Ankara’ya girdikleri andan itibaren önlerine trafiği aça aça giden hatchback bir aracın eskortluk yapmaya başladığını söyleyen Betül Zeybek, araç durdurulduktan sonra “Son kez tekrar ediyoruz,  savcılığa da emniyete de gitmeyeceksin” denerek tekrar tehdit edildiğini belirtiyor.

Bir süre bu sözlerin etkisinde kalan Betül Zeybek, eşinden haber alamayınca ulaşabildiği bütün yetkili mercilere başvurmaya ve sosyal medyadan sesini duyurmaya karar verir.

“HER YERE BAŞVURDUM”

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Emniyeti, Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Derneği dahil her yere başvuran Betül Zeybek, son üç yılda artan devlet eliyle insan kaçırmalara ailesiyle birlikte şahit olan tek isim.

Yaşadığı dehşete rağmen Betül Zeybek, için mücadele etmekten geri durmayacağını söylüyor.

“Her yere başvurdum, kocamı yargılayabilirler ama bunu yasal çerçevede, yasal mercilerde yapmalılar. Kocamı kaçırdılar ve buna şahidim, kocamın nerede olduğunu söylemeliler. Onu ismi gibi salim biçimde geri istiyorum.”

GÜNLERDİR HABER YOK

Salim Zeybek, 21 Şubat 2019’da Edirne’de eşi ve çocuklarının gözleri önünde kendilerini devlet görevlisi olarak tanıtan kişiler tarafından kaçırıldı. Avukatı ve ailesinin yaptığı başvurularda Savcılık ve Emniyet gözaltında olduğu bilgisini doğrulamadı.

Salim Zeybek, son üç yılda Hizmet Hareketi’yle ilişkili oldukları gerekçesiyle kaçırılan 24. kişi. Kaçırılanlardan bazılarından üç yıldır haber alınamıyor. Bazıları ise aylar sonra ağır işkencelerden geçirilmiş biçimde Ankara Emniyeti’ne teslim edildi. Sağ kalanlar kendilerini kaçıran ve işkence eden kişilerin MİT personeli olduğunu belirtiyor.

[Cevheri Güven] 2.3.2019 [MedyaBold.com]

Yusuf'a nazire [Dr. Ahmet Yılmaz]

“Bir Medrese-i Yusufiye Talebesinin İç Döküşü” veya “Dedi-Dedim” şiiri beni derinden etkiledi. Dilimden nazîre mahiyetinde aşağıdaki satırlar döküldü. Şairler ve şair ruhlular kusurlarımı bağışlasınlar.

YUSUF’UN DEDİ-DEDİM’İNE NAZÎRE

Dedin : Kaldığım yer Yusuflara yurt olan, medresedir.
Dedim: Ârif için talih kuşudur o, başa konan, mertebedir!

Dedin: İçimde deryalar var, bilmez misin?
Dedim: Ötede, “havz-ı kevser” yâr, istemez misin?

Dedin: Âhım duyulmaz, yoksa sû-i edeptendir.
Dedim: Edep âbidesi Yusuf’a izhâr ne gerektir?

Dedin: Kelimelerim kuru, kırık kalbin sahibiyle, buluşmadayım.
Dedim: Kalbin der, mahkeme-i kübrânın hâkimiyle kavuşmadayım!

Dedin: Gönül sahibi hâl-i hicrânımı bilmez mi?
Dedim: Yusuf’un vakarından hakikat sezilmez mi?

Dedin: Rabbim var iken bende yeisten eser yok, ümit çok!
Dedim: Hakk’ın velîsisin, sönsün nifak, yaşasın şok, yine şok!

Dedin: Karanlık dehliz de ne? Kabir hayali hiç kurmaz mısın?
Dedim: Hedeflerin kanatlandı, aştı âfâkı, azıcık durmaz mısın?

Dedin: Burada ebet yok anlarsan, muvakkat müebbet olmaz!
Dedim: Şikak şakısın müebbet, âşık kalp mâsivâ ile dolmaz!

Dedin: Ana baba hasretle ağlar amma, vuslat arzusu Rahmân’a bağlar.
Dedim: Kalp sızlar, göz yaşarır, Yakupların göz pınarları senle çağlar!

Dedin: Eş mi dersin? Beklemek Yakup’a kader olmuş!
Dedim: Oooof, Oooof ne zormuş! Kederi pek bolmuş!

Dedin: Yavrular mı? Çile çekenler Hakk’ın oldular.
Dedim: Doğru dersin de Eylül çiçekleri gibi soldular!

Dedin: Eş-dost, yalancı bahar soldu.
Dedim: İyi günde ne kadar da boldu?

Dedin: Gardaşım defterden silmiş; olsun, Yusuf beni gardaş bilmiş,
Dedim: Nâmın cümle ihvânın gönlünü çelmiş! O ahmak da kimmiş?

Dedin: Malım, param, mülküm... Hepsi Hakk’a kurban oldu.
Dedim: Konanlar derbeder, o senin ukbâda sermayen doldu!

Dedin: Kur’ân namazdan elbise biçiyor, günlerim öylece geçiyor.
Dedim: Bilirsin ki, Rahmân imtihan diyor, ibâdını böylece seçiyor!

Dedin: Yarın bu elbise lazımdır, herkese söyle de söyle!
Dedim: Devran dönecek! Beraberiz söylemede, yok öyle!

Dedin: Çay koyup Hakk’tan rahmet isteyin!
Dedim: Yeter ki çay isteyin, sohbet deyin!

Dedin: İçip de aşka gideceğiz.
Dedim: Aşktan aşka geçeceğiz!

BAĞIMLILIKLAR ve HAKİKAT ÂŞIKLARI

Medrese-i Yusufiyeli kardeşimizin o aşkın iç döküşünü okuyunca dilime bir hadis-i şerif düşüverdi: “Çocuk cimrilik ve korkaklık sebebidir.” Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde, İbn Mâce’nin Sünen’inde, Ebû Ya‘lâ’nın Müsned’inde, Beyhakî’nin Sünen’inde, Hâkim’in Müstedrek’inde ve daha birçok güvenilir kaynakta geçen bir rivâyet. Beyhakî’nin Sünen’inde ve Hâkim’in Müstedrek’inde “üzüntü” ziyadesi yer alırken, Taberânî’nin Mu‘cem’inde “cahillik” ilavesi bulunuyor. Hâkim, rivâyet ettikten sonra, “Müslim’in şartlarını taşıdığı halde onun tarafından rivâyet edilmediğini, ancak sahih bir rivâyet olduğunu” vurgulamış. Zehebî, et-Telhîs’inde bu hususta sükût etmiştir. Onun bu sükûtunu, ikrârına yormak mümkündür. (Bkz. İbn Mâce, “Edeb” 3; Ahmed b. Hanbel, IV, 172). Sonuç olarak muteber bir rivayet ile karşı karşıya olduğumuz aşikâr.

Ben bu hadisten, bağımlılıklar bağlamında bir yorum çıkarıyorum. Bazı ebeveynler, çocuklarının geçimlerini sağlamak ve istikballerini kurtarmak amacıyla onlar için ayarsız para sarf etmekten çekinmezler. Hatta bu uğurda zekât ve sadaka gibi dini vecibelerini bile aksatırlar. Bir çeşit cimrilik tezahürüdür bu. Bazıları ise tevekkül sırrını idrak edemediklerinden, adeta çocuklarına bağımlıdırlar. Onları bir an olsun yalnız bırakamazlar. Bu yüzden çocuk inkişaf edemez. Korkularıyla yüzleşemez. Kimi anne babalar da çocuklarının üzerine fevkalade titrediklerinden, çocuklarıyla çok imtihan olurlar ve sürekli olarak kendilerini üzülmeye mahkûm ederler. Kimi anne babalar ise çocuklarıyla vakit geçirme bahanesiyle irfan sofralarından ve sohbet meclislerinden geri kalırlar, ilmî mesailerini aksatırlar. Böylelikle de zamanla cehalet hastalığına duçar olurlar. Demek ki canımızın yongası olan çocuklarımız konusunda -masum gayelerle bile olsa- itidal yolunu terk ederek bir takım duygularımızın bağımlısı haline geldiğimizde, bir süre sonra bunun acı sonuçlarıyla yüzleşmeye başlıyoruz.

Hasan el-Bennâ (1906-1949) genç sayılabilecek bir yaşta, 43 yaşında şehit edileceği güne, son nefesini vereceği ana kadar inandığı değerler uğruna gayret göstermiş, Mısırlı bir fikir ve mücadele adamıdır. O günün şartlarında tam bir çıkmazda bulunan Mısır ve Ortadoğu halkları için teklif ettiği çözüm önerilerinin yerindeliği elbette tartışılabilir. Demek istediğim; fikirde istikamet ile istikâmette azim ayrı şeyler. el-Bennâ, takip ettiği istikâmette azim sahibi bir aksiyonerdi. Onun daha 35 yaşlarında iken, Mısır’da ziyaret edilmedik bir kasaba, uğranılıp nasihat edilmedik bir köy bırakmadığı anlatılır…

Bir gün, kuzeyde bir kasaba kahvehanesinde insanlarla hasbihal etmektedir. Etrafında çoğunluğu gençlerden oluşan heyecanlı bir kitle vardır. Gözlerinin içine bakarak onu dinleyen bir kitle. Konu, bağımlılıklardır. Merhumun önüne âdetten olduğu üzere ikram olarak bir bardak çay koymuşlardır. Bardağı kavrar ve kendisini dinleyen kalabalığa göstererek: “Mesela şu çayın” der, “tiryakisi olmaya değmez. Olur ki bir yudum çay bile içemeyeceğiniz bir mahrumiyete düşersiniz de tiryakiliğiniz sizin için bir azaba dönüşür!”

Günümüzün medrese-i yusufiyelileri; Allah’ın davasına halisane hizmet etmeye kilitlenmiş, Cenâb-ı Hakk aşkından başka bir aşk tanımamış, Kurân talebeliğini ve ona hâdimliği en büyük gaye edinmiş ve bu uğurda anadan, babadan, yârdan, evlattan ve serden geçmiş gerçek gönül insanlarıdır. Onların Rabblerine ibadetten ve O’nun yüce adını vird-i zeban etmekten başka bir tiryakilikleri de bulunmamaktadır.

O yüzden kin, nefret ve hasede kilitlenmiş kimselerin, bu hak ve hakikat âşıklarının azimlerini kırmaları ve onları bitirmeleri asla mümkün değildir. Zevk u sefâlarına meftun ve dünya vemâ fîhâya âşık bu kaba softa ve ham yobazlar, dünyayı kalben terk etmiş karasevdalıların Kur’ân ile mamur kalplerinin, aslında neden acıdığını da anlayamazlar, kavrayamazlar!   

[Dr. Ahmet Yılmaz] 2.3.2019 [Samanyolu Haber]

'15 Temmuz gecesi Erdoğan'ın karanlık 3 saati'

Ahmet Nesin: Öldürmeyen Allah öldürmüyor, Erdoğan efsunlu!

Darbe girişiminin perde arkasıyla ilgili yazılar kaleme alan Artı Gerçek Yazarı Ahmet Nesin, iki hafta önceki yazısı 15 Temmuz gecesi Erdoğan'ın İstanbul'a gelişiyle ilgili üç değişik saat söylediği ve indikten sonra hava kule sorumlusuyla konuştuğuyla ilgiliydi.

Bugünkü yazısında bunu hatırlatan Nesin, "Esasında kule sorumlusu havaalanı müdürüyle konuşuyor ama Erdoğan bu, duyuyor ve hemen telefonu alıyor müdürün elinden, 'Endişenizi anlıyorum, o uçan iki F-16 dost uçağıdır, devamlı uçmalarına izin verin' diye kendisini ve Türk halkını güvenceye alıyor" belirtiyor.

"Siz onun anlamaz gibi durduğuna bakmayın, havada o sırada altı tane F 16 olsun, Erdoğan hangisinin dost, hangisinin darbeci olduğunu bir şıpın bakışta anlar. O gece de iner inmez dolaşan uçakları anlamış" diyen Aziz Nesin devam ediyor:

"Bir söylentiye göre de Rus denizaltıları o uçakları kilitlemiş ama, burası biraz karışık, çünkü Erdoğan'ın dost dediği uçağı neden kilitlesin ki? Çünkü Ruslar da önceden biliyorlar darbeyi ve Erdoğan için ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü düşürülen Rus uçağını Ahmet Davutoğlu ile 'Ben öldürdüm, hayır ben vurdurdum' diye tartışırken Doğu Perinçek devreye girip de emekli general yeni Maocumsu Kemalist ama Avrasyacı generalleri Moskova'ya gönderip 'Bu uçağı onlar değil, Fethullah Gülen vurdu' demedi mi, sonra Erdoğan özür dilemedi mi, hatta para da vermedi mi, o zaman dost uçak niye kilitleniyor. Hem Rusya Nato uçağını, Nato Rus uçağını kilitleyebiliyorsa, biz bunları niye alıyoruz."

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı darbe gecesi Marmaris'ten getiren uçağın ve F-16'ların pilotunun Fethullah Gülen ekibinden çıktığını yazan Ahmet Nesin, "İşte o zaman karar verdim ki, Erdoğan, kılıcıyla önündeki ve arkadaki düşmanı aynı anda öldürüp, o esnada tek gözüyle Nacar saatine bakıp, diğer gözüyle esası Türk olduğu sevişirken ortaya çıkacak olan Macar ya da Avusturya Prensesine göz kırpan ve bir dinazor butunu 20 saniyede yedikten sonra hayvanın yağlarıyla dış mihrak kadınlarına masaj yapan Cüneyt Arkın ya da Kartal Tibet'ten daha da beter, efsunlu, hatta efsunlu oğlu efsunlu, filmde herkes ölüyor, sayı hoşuna gitmezse seyircilerden kesiyorlar, bu kadar düşman ama haftaya bir film daha çekiyorlar ya, Erdoğan da bu kadar düşman ama haftaya bir seçim daha...." diyor.

[Samanyolu Haber] 2.3.2019

Şenol Güneş’le ‘mission impossible’ günlere [Hasan Cücük]

Mircea Lucescu ile yollar ayrıldıktan sonra A Milli Takımın yeni patronu kim olacak sorusu cevabını buldu. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), 1 Haziran’dan itibaren geçerli olarak Şenol Güneş’le 4 yıllığına anlaşıldığını açıkladı. Euro 2020 ve 2022 Dünya Kupası yolunda milliler artık Şenol Güneş’e emanet. Milli takım düzeyinde kazanılan tek başarının mimarı olan Güneş’i ateşten bir gömlek ve ‘mission impossible’ günler bekliyor.

Şenol Güneş’le A Milli Takımın yolu Temmuz 2000’de kesişti. Güneş göreve geldiğinde Türk futbolu tarihinin en başarılı dönemini yaşıyordu. Mayıs ayı içinde Galatasaray UEFA Kupası’nı kazanmış, ikinci kez Avrupa Şampiyonası’na katılan milli takım ise çeyrek finale kadar gelmişti. Türk futboluna damga vuran Hakan Şükür, Hasan Şaş, Bülent Korkmaz, Rüştü Reçber, Alpay Özalan, Emre Belözoğlu, Okan Buruk, Hakan Ünsal, Nihat Kahveci, Ümit Davala, Fatih Akyel’in formunun zirvesinde olduğu bir dönemdi.

Güçlü bir kadro devralan Şenol Güneş, mirasyedi gibi davranmamış, tersine kalitenin daha yükselmesini sağlamıştı. Nitekim Türkiye, 1954 Dünya Kupası’ndan sonra ikinci kez dev organizasyona katılmayı başarıyordu. Burada bir parantez açmak gerekiyor. Şenol Güneş’in milli göreve gelmesini spor basını bir türlü hazmedemedi. Hep önyargılı yaklaştı. Saha sonuçlarını eleştiremeyince, Şenol Hoca’nın kıyafetlerini eleştirmeye başladılar. Bugünlerde pek hatırlanmaz ama o dönemin öne çıkan absürt tekliflerinden biri; milli takımın Dünya Kupası’na Güneş değil, Terim yönetiminde gitmesi gerektiğiydi. Uzun yıllar sonra elde edilen bir başarının Şenol Güneş’le heba edilmemesi gerektiğini savunan futbol bilgeleri vardı. Sanki kupa vizesini Şenol Güneş almamış gibi…

Şenol Güneş, tüm bu eleştirilere yine bildik tavrıyla; başarılarıyla cevap veriyordu. Gruptan çıkan A Milliler yarı finale kadar geliyordu. Final yolunda Brezilya engeline takılan Güneş’in talebeleri, Dünya 3.lüğü maçında Güney Kore’yi 3-1 yenip tarihi başarının mimarları oluyordu. Güneş takıntılılarını bu başarı bile tatmin etmiyordu. Mazaret ise ilginçti; ‘Hiçbir Avrupa ülkesini yenmeden üçüncü olduk.’

2002 Dünya Kupası’nda tarih yazan Şenol Güneş, Türkiye’yi Euro 2004’e taşıyamayınca Haziran 2004’de görevinden ayrıldı. Halefleri ve seleflerine göre daha düşük ücret alan Güneş, tazminatlarını bile almadan milli görevi bırakıyordu. 4 yıllık Güneş döneminde A Milliler çıktığı 43 maçın 20’sinde sahadan galibiyetle ayrılırken, 11 beraberlik ve 12 yenilgi görüyordu. Rakip fileleri 61 kez havalandıran A Milliler kalesinde 41 gol görüyordu.

30 yıldır Türk futboluna teknik adam olarak hizmet eden Şenol Güneş, kariyerinin en parlak dönemini son 4 yıldır görev yaptığı Beşiktaş’ta geçirdi. Siyah-beyazlıları yıllar sonra üst üste iki kez şampiyon yaparak hem Beşiktaş’ın şampiyonluk özlemine son verdi hem de uzun teknik adamlık kariyerinde ilk kez şampiyonluk yaşadı. Lig şampiyonluğunun yanı sıra geçen yıl gelen Şampiyonlar Ligi başarısı Şenol Güneş’in Beşiktaş yıllarına damga vurdu. Cenk Tosun, Ryan Babel, Quaresma gibi oyuncular Şenol Güneş’le kimliğini buldu. 4 yılda gelen 2 şampiyonluğa rağmen transfer döneminde Güneş kulübün parasını boşa harcamadı. Güneş döneminde transfer dönemini Beşiktaş hep artıda tamamladı.

15 yıl sonra Güneş yeniden A Milli Takımın başına dönüyor. 15 yılda köprünün altından çok sular geçti. 2000’de zirvede bir Türk futbolu vardı, şimdi dibe vuran. O dönemin milli oyuncularını bir çırpıda saymak mümkünken, bugün milli takımın ilk 11’inde kimlerin olduğunu bilmek için baya bir araştırma yapmak gerekiyor. Barcelona’ya transfer olan Rüştü, Avrupa’da top koşturan Hakan Şükür, Okan Buruk, Emre Belözoğlu, Ümit Davala, Tugay Kerimoğlu, Nihat Kahveci, Alpay Özalan’ın bugün boşluğunu dolduracak oyuncular yok. Milli takımın son yıllarda kalesinin bir numarası Volkan Babacan bu yıl Başakşehir’de kaleye hasret… Cenk Tosun, Everton’da yedek kulübesine mahkum… Arda Turan sönen bir balon… Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor ve Fenerbahçe’nin iskeletini yabancılar oluşturuyor… Yabancı sayısı 14… şartlar böyle. Şenol Güneş’i zor değil çok zor bir dönem bekliyor.

Ancak Şenol Güneş, tercihi en doğru bir karar. Şenol Hoca, özellikle Trabzonspor döneminde hızla sönen Burak Yılmaz, Selçuk İnan, Engin Baytar, Umut Bulut, Egemen Korkmaz gibi isimleri yeniden Türk futboluna kazandırmıştı. Kariyerinin artık sonuna yaklaşan Şenol Hoca uzun vadeli bir plan yapıp, hem yeni isimleri milli takıma monte eder, hem de sönen yıldızları yeniden parlatırsa Türk futbolu kazanır. Aynı fırsat Mircea Lucescu’nunda eline geçmişti. Romen hoca bu şansı heba edip gitti. Ümidimiz Şenol Hoca bunu başarır. Geriye dönüp baktığımızda bunu başaracak özelliklere haiz nadir isimlerden biri.

[Hasan Cücük] 2.3.2019 [TR724]

Bir fotoğraf… [Alper Ender Fırat]

Kamera akar, geçip gider. Fotoğraf akmaz. Alır bir şeye odaklar sonra da mıh gibi saplanır yüreğine. Öylece kalırsınız, hiçbir şey yapmadan, yapamadan, diyemeden, gidemeden öylece kalakalırsınız. Gelir üzerinize çöker fotoğraf, uykuda yakalayan karabasan gibi. Kımıldamak istersiniz kımıldatmaz. İçine alır çıkarmaz, hareket ettirmez. Akmaz!

Fotoğraf sizi odaklar, tevekkülün ne olduğuna odaklar, inanmışlığı gözünüze sokar, onurun nasıl bir şey olduğunu gösterir. Celladına bile şefkat göstermek ne demekmiş anlatır. Siz utanırsınız, aynada kendi yüzünüze bakamazsınız, o inanç, o vakar, o duruş karşısında mini minnacık olursunuz. Utanırsınız yolda gezdiğiniz için, utanırsınız mavi gökyüzüne bakabildiğiniz için, dalgalarla selamlaşabildiğiniz için. Lokmalar boğazınızda dizilir de orada öylece kalır. Ezilir gidersiniz de içinizdeki vesveselerin utancı kalır sizinle.

Bir 28 Şubat günü Bursa cezaevinden kamuoyuna yansıyan, kadınların cezaevi fotoğrafından söz ediyorum. Tek bir söz söylemeden ne kadar da çok şey anlatıyor.

Anneler, kız kardeşler, kız çocukları… Anneler, kız kardeşler, kız çocukları… Anneler kız kardeşler, kız çocukları…

Öyle mütevekkil, öylesine müstağni, öylesine müşfik! Mini minnacık bebeğiyle hapis yatarken, hâlâ ‘hani benim kariyerim, geleceğim nerede’ şarkıları söylememize bile hiç laf etmezler. Celladına acıyıp şefkat gösterdiği gibi size de şefkat gösterirler, bu çiğliğimizi yüzümüze vurmaz, umursamazlar.  Kariyer ve gelecek planlarımıza, ‘hizmet’ sosu eklememizle de ilgilenmezler. Hatta ‘özgürlüğünüzü yaşarken bari mızmızlanmayın’ bile demiyorlar. Öyle mütevekkil duruşuyla görenleri ezim ezim ezdiklerini bilseler onu da göstermeyecek, fotoğrafa bakan gözleri utandırdıklarını fark etseler onu da perdeleyecekler.

Ben fotoğrafa bakarken kendimden çok utandım. Ezildim. Zayıflığımdan, korkularımdan, çelişkilerimden, itimatsızlığımdan… Bir davayı şöylesine onurla taşıyamadığımdan, şöylesine dik ve pervasız olamadığımdan. Böylesine inanamadığımdan.

Peki; siz utandınız mı? Size de taşınmaz bir yük daha yükledi mi bu fotoğraf?

Ya siz utandınız mı 28 Şubat tüccarları, başörtüsü mücahitleri… siz de bu fotoğraftan utandınız mı? Bir zamanlar ‘başörtülü bacımıza deri ceketliler’ fısıltısıyla ayağa kalkanlar, 30 yıldır baş örtüsünden iktidar devşirenler, ya siz din bezirganları? Utandınız mı?

Görmezden mi geldiniz yoksa? Her türlü ahlaksızlığı ‘zaruret halinde’ kılıfına sokan firavun sihirbazı, saray fetvacısı, bizden olmayan herkes her şeye müstehaktır gibi bir fetva mı yetiştirdi size? ‘Zaruret halinde insanlığınızla birlikte utanma duygusunu aldırabilirsiniz’ falan mı dedi?  Kendinizden olmayan herkese onların yaptığının 100 katını yapıp hala 28 Şubat mağduriyet destanı yazdığınıza göre evet böyle bir ameliyattan geçmiş olmalısınız. Üstelik bir zaruret de olmadan.

Ama bu fotoğraf sizin olsaydı ne destanlar yazar, ne menkıbelere konu ederdiniz. Ne ağıtlar yakar, ne isyanlar çıkartırdınız. Bilmem kaç yazar, aynı gün, aynı başlıkla benim başörtülü bacılarım diye yazılar yazardınız. Bin yıllık destandı sizin için. Bu fotoğraf maskenizi iyice düşürdü.

[Alper Ender Fırat] 2.3.2019 [TR724]

Overlokçu geldi hanım! [Naci Karadağ]

Kurduğu sistem ve kendisi dağılmaya başladıkça, Cumhurbaşkanı her gün bir şey dağıtmaya başladı…

74 yaşındaki teyzenin dediği gibi, “Yakışıyor mu bir Cumhurbaşkanına çay dağıtmak!” demeyin…

Çay dağıtıyor; simit, peynir, şeker, kestane, çorba, aşure…

Dağıttıkça dağıtıyor…

Dağıldıkça dağıtıyor…

Öte yandan ülke insanı Cumhurbaşkanı otobüsünün peşinden koşarken o otobüsün nasıl bir uçuruma doğru yol aldığının farkında değil.

Belki bilmek istemiyor, belki havuz bataklıklarından dolayı artık uyuşmuş durumda… Umursamıyor…

Nasılsa karşılarında gazeteci kalmadı…

Bırakınız soru sormaya cesaret etmeyi, korkudan nefes almaya ara veriyorlar zat-ı muhteremlerin uçağında bile.

O sebeple sallamanın bir sınırı, kapasitesi, limiti yok Reis için!

Uçtukça uçabiliyor…

Mesela şu yalanı herkesin yüzüne bakarken savurabiliyor:

Bunun artık ölçüsüz cüretli bir yalan olduğunu, sadece birkaç gün önce açıklanan Dünya Demokrasi Endeksi rakamlarına bakarak tespit etmek çok kolay.

Türkiye, artık tüm Dünyada “kısmen özgür ülkeler” liginden, “özgür olmayan ülkeler” ligine düştü.

Tabii Erdoğan ve taraftarlarının özgürlük anlayışı dünya üzerindeki özgürlük anlayışından “bi tık” farklı..

Onlar özgürlüğü kendilerine göre değerlendiriyorlar.

Mesela başkalarına hakaret etme özgürlüğünde, kendileri odak noktaya konursa Türkiye dünya birincisi, bu kesin!

Ya da çalma çırpma özgürlüğü, alavare dalavere hürriyeti klasmanında yanlarına kimsecikler yanaşamaz.

Tayyip Erdoğan ve AKP, belki on yılda kurdukları iyi-kötü bir sistemi ve birikimi, birkaç yılda tüketip, dibe doğru akıl almaz bir iniş gerçekleştirdi.

Artık olumsuzluk, negatiflik, dahası kötülükte, kendilerinden bir önceki dönem ile değil, Türk tarihi ile kıyaslanıyorlar.

Zalimlik ve zulümde ise, tarihteki bütün kötü devirler ile kıyaslanabilecek bir seviyeye ulaştılar ne yazık ki!

En son örnekten başlayabiliriz.

Artık 28 Şubat’ı ağızlarına dolayabilecek halleri yok, çünkü yaptıkları kötülükler ve zulüm 28 Şubat ve aktörlerine rahmet okutacak seviyeye ulaştı.

Erdoğan’ın her fırsatta ağızına alıp sakız gibi çiğnediği “Tek Parti” dönemleri bile, bugünlerden daha iyi çıkmaya başladı.

“Bolluk kuyruğu” saçmalığı da bu tuhaflığın dışa vurumundan başka bir şey değil.

Görüldüğü üzere, Gambiya, Mozambik, Tanzanya gibi ülkelerin ligindeyiz artık… Her gün protesto ettikleri, yumruk sıkıp gaz vererek nefret kusulan, İsrail’den bile geri düşmüş durumdayız. Başka bir deyişle İsrail’in zulmü altında inleyen Filistin bile bizden daha demokratik. Daha başka şekilde ifade edecek olursak, Filistinliler Türk halkından daha özgür!

Hadi buyurun bakalım…

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı diye bir yapı var ve her yıl ülkelerin insani gelişmişlik kriterlerine (Human Development Reports) dair bir endeks yayınlıyorlar. 2018 yılına baktığımızda çok ilginç bir tablo ile karşı karşıyayız.

Türkiye hızla sıralamada dibe doğru yol almıyor, Dünya üzerinde burun kıvırdığımız pek çok ülke, özellikle demokratik anlamda iyiye doğru yol alırken, biz battıkça batıyoruz. Ayrıntılı inceleme için şuraya bakabilirsiniz)

Demek ki demokraside üst lige çıkmak filan bir yana, insanı gelişim ve özgürlükte Afrika ülkelerinden bile alt sınıflara düşmüş durumdayız.

Gelelim esas meseleye. Erdoğan her fırsatta “nereden-nereye” mottosuyla eskiye çamur atıyor ama bakın son durumu şudur:

Özal Dönemi, 28 Şubatçıların zirve yaptığı yıllar filan Erdoğan iktidarının yanında bir insanlık cennetiymiş meğerse.

Devam edelim…

Bilindiği üzere Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) 2000 yılından beri üç yılda bir PISA (Programme for International Student Assessment) adıyla lise öğrencilerini değerlendirmeye alıyor. Bu Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nda amaç 15 yaş 3 ay ile 16 yaş 2 ay arasındaki öğrencilerin bilgi düzeylerini ölçerek 21. yüzyılın gerektirdiği temel becerilere ne ölçüde vakıf olduklarına bakmak.

Son rakamları adamlar yüzümüze çarptığında gereğini yapmak yerine PISA’Dan kaçmayı tercih eden iktidar cenahı bu alanda son objektif değerlendirme yapılmasını istediğinde,  72 ülkede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapılan testin sonuçlarında Türkiye okuduğunu anlamada 50. sırada yer alırken matematikte 49, fende ise 52. olmuştu. Eğitimdeki sıkıntıları gün yüzüne çıkaran araştırmanın ardından çıkan tartışmalara karşı MEB’in PISA’ya alternatif olarak uyguladığı ABİDE sınavında ise sonuç yine değişmemişti. Buna göre öğrencilerin yüzde 26.4’ü matematik, yüzde 17.9’u fende en alt düzeyde kaldı. PISA Direktörü Schleicher’in “Türk eğitim sistemi dünyaya uyum sağlayamıyor” sözleriyle durumun vahametini ortaya koymuştu.

Özgürlükte diplere demir atan ülke, eğitimde de pek farklı durumda değildi anlayacağınız.

Dünya Ekonomik Forumu tarafından her yıl hazırlanan raporunun 2018 versiyonunda Türkiye Küresel Rekabet Endeksi’nde 61. sırada yer alıyor. Bir yıl inçinde bırakınız ilerlemeyi 3 basamak gerilediğimiz listede artık Bulgaristan, Macaristan, Romanya gibi ülkelerin altındayız. Ortaya atılıp “Ümmetin ümidi” gazını vermeden önce bu rakamı okumalı havuz kalemşorları.

Yollarda kenara dizili vatandaşlara 200 gramlık bedava çay paketi dağıtarak dünya liderliğini yaptığına inanan Erdoğan her ne kadar “Demokraside üst lige çıktık” gibi masallar anlatsa da gerçekler ölme değil.

Zira demokrasi endeksi verileri acı gerçeği adeta bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

167 ülke arasında 110’culuk bir üst lig ise, yeni sezonda herkese başarılar!

AKP iktidar tarihinin en berbat dönemini yaşıyor her açıdan…

Çok hazin bir dibe vuruş, belki de çok acınası bir final yaşanıyor…

Fazla uzatmanın anlamı yok, zira eğitimde, özgürlükte, demokraside, insan haklarında en altat varmaya çok kalmadı…

Sonrasında ise Allah bu millete merhamet etsin..

[Naci Karadağ] 2.3.2019 [TR724]

Leningrad’ın kahraman kedileri! [M. Nedim Hazar]

Pek çok ülkede 17 Şubat farklı ve anlamlı bir gündür.

Dünyanın pek çok ülkesinde Kediler Günü olarak kutlanır 17 Şubat.

Rusya’da ise biraz farklıdır durum. 1 Mart Kediler Günü olarak kutlanır Rusya’da ve çok enteresan bir hikayesi vardır bunun.

Hitler belasının tüm dünyaya zehirli bir sarmaşık gibi yayıldığı dönemler.

Yıl 1941…

Rusya’nın en sembol kentlerinden biri olan Leningrad kuşatma altında.

Leningrad (Bugünkü adı Petersburg)  kuşatması Eylül 1941’den Ocak 1944’e kadar sürdü. Şehrin kuruluşundan beri geçirdiği en trajik dönem olarak tarihe geçen bu 29 aylık süre boyunca, yaklaşık 3 milyon olan şehir nüfusunun, kimi hesaplamalara göre bir milyonu, kimi hesaplamalara göre ise bir buçuk milyonu, bombardıman, hastalıklar ve açlık yüzünden hayatını kaybetti.

Yaklaşık 900 gün süren bir kuşatma…

Leningrad kuşatması esnasında 1941 yılında, ülkede korkunç bir kıtlık baş gösterdi. Yiyecek hiçbir şey yoktu.

Kış aylarında kedi ve köpekler sokaklardan birer birer kaybolmaya başlamışlardı, kısa süre içinde bunun sebebi anlaşıldı: bu hayvanlar zira yiyecek olarak tüketiliyorlardı. Karınlarını doyuracak hiçbir şeyleri kalmayan halkın, yaşamak için tek çaresi evcil hayvanlarını yemekti.

Valera Suhov isimli 10 yaşında bir çocuk, 1941 yılında günlüğüne şunu not düşmüştü: “Bugün kızarmış kedi yedim, oldukça da lezzetliydi.”

Ayrıca hayvanların kemiklerinden tutkal yapılıyor, sonra o da yemeklere katılıyordu. Arşivlerde bir Leningradlının ’10 şişe tutkala bir kedi verilir’ şeklinde bir ilan verdiğine rastlamak bile mümkün.

Öte yandan kuşatma devam ederken bir takım efsaneler de yok değildi. Bunlardan biri de kızıl kedi efsanesiydi mesela.

Halk arasında dolaşan  ‘kızıl kedi’ efsanesine göre bu kedi bir uçak savar bataryasıyla yaşıyordu ve hava saldırılarını önceden haber veriyordu. Yaklaşan Sovyet uçakları olduğundaysa, kedi hiçbir tepki vermiyordu. Batarya komutanları bu özelliğinden dolayı kediye çok saygı duyuyor, yemeklerini onunla paylaşıyorlardı. Hatta kediyi koruması için bir asker tayin etmişlerdi!

Kentin göbeğinde ise tam bir mahşer provası vardı ve Leningradlılar hayatta kalma mücadelesi veriyorlardı.

Leningrad sakinleri bir yandan Nazi kuşatmasıyla uğraşırken diğer yandan kemirgenleri imha etmek üzere özel birlikler kurmuştu. Tüfekle vuruyor, tankla üzerinden geçiyorlardı ancak elbette bir çare olmuyordu bu durum.
Küçük bir çocuk olan Vera Vologdina ve ailesi de bu ölüm kalım mahşerinin tam ortasında kedileri Maksim ile beraber yaşıyorlardı. Küçük Vologdina, kuşatma sırasında annesi ve dayısıyla yaşıyordu. Maksim’in yanında bir de Jakonya isimli bir papağanları vardı. Jako savaştan önce konuşur ve şarkılar söylerdi. Ancak kuşatmanın ardından yaşanan kıtlıktan sonra kuş tamamıyla sessizliğe büründü ve tüyleri dökülmeye başladı. Aile, papağanı besleyebilmek için babalarından kalma bir silahı birkaç ay çekirdeği tohumu karşılığında satmak zorunda kalmıştı.

Bahtsız kedi Maksim ‘ ise çok daha fena bir durumdaydı. Bitkin ve perişan olan kedinin hayatta olduğunu söylemeye de bin şahit isterdi. Yemek isterken bile miyavlamıyor, her geçen gün biraz daha eriyordu. Maksim’in tüyleri parça parça dökülmeye başlamıştı.

Vera’nın dayısı bir gün acı gerçeği söylemek zorunda kalmıştı: Açlardı ve yemekleri yoktu. Açlığı yenmenin tek yolu kedi Maksim’i öldürüp etini yemekti! Ancak Vera büyük bir dirençle bunu engellemeyi her seferinde başarıyordu. O kadar ki, küçük kız uyurken bile kedisini dayısının fenalığından korumak için kilitli bir odaya saklıyordu. Evden ayrılmak zorunda kaldıklarında ya kediyi yanlarına alıyor ya da kilitli odaya koyup anahtarı yanlarına alıyorlardı.

Çok enteresan bir olay yaşandı.

Aile kedi Maksim ve papağan Jako’yu evde bırakıp dışarı yiyecek bulmaya çıkmak zorunda kalmışlardı.

İhtiyar Jako, Maksim’in bir anda kafese girdiğini fark etti.

Normal bir zamanda olmuş olsa bir kedinin fıtraten bir papağana sağ bırakması düşünülemezdi.

Ancak Vologdina ailesi eve geri döndüğünde çok enteresan bir manzara ile karşılaştı: Soğuktan ölmek üzere olan Jako, Maksim’in kendisine sarılıp ısıtmasıyla hayatta kalmıştı. Kafesin içinde kedi ve papağan birbirine sarılarak uyuyup kalmışlardı.

Olay kısa sürede şehirde kulaktan kulağa yayılmış ve herkes bu enteresan kedi ve papağanı görmek için Vologdina’ların evine ziyarete gelmeye başlamıştı.

O tarihten sonra Vera’nın dayısı Maksim’i yemekten vazgeçmişti!

Ne yazık ki, birkaç gün sonra Jako açlığa daha fazla dayanamayıp ölmüştü.

Ancak Maksim her geçen gün tükense de hayata tutunmayı başarıyordu.

Maksim’in 1957 yılına kadar yaşadığı söyleniyor Leningrad’da…

Kuşatma döneminin sonlarına doğru, çoğu pişirilip yemek olmaktan dolayı Leningrad’da kedi neredeyse kalmamıştı.

Fareler kuşatma altındaki şehri adeta işgal etmişlerdi. Sokaklar adeta fareyle dolup taşıyordu. Tramvaylar, fare ordularının arasına dalmamak için durmak zorunda kalıyorlardı. Her şey bir yana, fareler oldukça tehlikeli hastalıklar da yayıyorlardı.
En az Hitler kadar tehlikeli başta bir felaket ile karşı karşıya kalmıştı Leningrad: Farelerin İstilası…

Şehirdeki fare nüfusu ise akıl almaz boyutlara ulaşmıştı. Sokaklardaki cesetleri yiyerek iyice çoğalmış ve irileşmişleri bir yana evlere girmenin bir yolunu bularak kıtlık içindeki halkın son erzaklarını da tüketmeye başlamışlardı. Mobilyaları hatta evlerin duvarlarını dahi kemiriyorlardı.

Leningradlılar bir yandan kuşatmayı yarmaya uğraşırken diğer yandan fare istilasıyla baş etmeye çabalıyordu. Öldürmek, birebir avlamaya çalışmak sonuç vermeyen nafile çabalardı…

Kemirgenleri imha etmek üzere özel birlikler kuruldu. Gördükleri tüm fareleri vuruyorlardı, hatta tanklarla dahi ezdiler ancak hiçbir faydası olmadı. Fareler işgal altındaki şehri kuşatmaya devam ettiler. Sokaklar adeta fareyle dolup taşıyordu. Tramvaylar, fare ordularının arasına dalmamak için durmak zorunda kalıyorlardı. Her şey bir yana, fareler oldukça tehlikeli hastalıklar da yayıyorlardı.

Kentin ileri gelenleri başka bir yol kalmadığından artık emin olmuşlardı.

Bu yöntem başka kentten kedi getirmekti.

Kuşatmanın yarılmasından hemen sonra, Nisan 1943’te, Leningrad’a Yaroslavl’dan dört vagon dolusu gri kedi getirildi. Zira gri kedilerin fare yakalamakta son derece başarılı oldukları biliniyordu. Leningrad’da kediler için kilometreler boyu kuyruklar oluşmuştu.

Kediler kentin en popüler kahramanlarına dönüştüler bir anda. Kuşatma altındaki şehirde bir kedinin bedeli 500 rubleydi. Ekmeğin 50 Ruble olduğu bir dönemden bahsediyoruz…

Ne ki Yaroslavl’dan getirilen kediler şehri fare istilasından kurtardılar lakin sorun kökünden çözülememişti.

Bu esnada kuşatma kırılmış, Naziler püskürtülmüştü.

Savaş sona erince Leningrad’a kedilerle dolu bir tren daha getirildi. Ancak bu seferki kediler Sibirya’dandı. Ülkenin birçok vatandaşı, evcil kedilerini Leningrad halkına yardım etmek üzere gönüllü göndermişti. Ve bu kez çok ciddi bir kedi ordusu gelmişti kente. Omsk, Tümen ve İrkutsk’tan 5 bin kadar kedi Leningrad’a getirildi ve bu defa tüm farelerin kökü kurutuldu. Leningradlılar adeta ikinci bir kurtuluş savaşı kazanmışlardı.

Bu sebeple günümüz St. Petersburg’unda yaşayan bir kedi görürseniz bilmelisiniz ki o kedi Sibirya kökenlidir. Leningrad’ı kemirgenlerden kurtaran bu ‘kuyruklu kahramanların’ anısına, şehrin merkezinde yer alan Malaya Sadovaya Sokağı’na yıllar sonra Elisey ve Vasilisa isimli iki kedinin heykelleri dikildi.

1 Mart ise her ne kadar resmi devlet müfredatında yer almasa da başta St. Petersburg olmak üzere tüm Rusya’da Kediler Günü olarak kutlanıyor.

[M. Nedim Hazar] 2.3.2019 [TR724]

AKP eliyle icra edilen 28 Şubat…[Erhan Başyurt]

28 Şubat Kararları’nın üzerinden tam 22 yıl geçti.

1997 yılındaki Milli Güvenlik Kurulu’nun 9 saat süren ve o zamana kadarki en uzun toplantısında alınan kararların altında AKP’nin ayrılarak kurulduğu Refah Partisi’nin imzası var…

28 Şubat’ta altına imza atılan 18 maddeden bazıları şöyleydi:

  • Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Milli Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır.
  • Yasa ile yasaklanmış tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli.
  • İrticai faaliyetleri nedeniyle TSK’dan ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK’nın dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.
  • TSK’nden ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmemelidir.
  • Türk Silahlı Kuvvetlerine aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşlarında da uygulanmalıdır.
  • Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye’yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, kamuda titizlikle uygulanmalıdır.
  • Rejim aleyhtarı, örgüt ve kuruluşların deri toplaması engellenmeli, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplattırılmamalıdır…

***

25 Ağustos 2004’te yani 28 Şubat’tan 7 yıl sonra RP’den kopan AKP iktidardaydı.

28 Şubat kararlarının altına imza atan RP baskılara dayanamış ancak ondan kopan ‘Yenilikçi Siyasal İslamcılar’ iktidara gelmişti.

Onlar da mirasını devam ettirdiği selefleri gibi utanç veren bir başka karara 25 Ağustos 2004’te imza attılar…

MGK’da, Gülen Hareketi’nin ‘’yurt içi ve yurt dışı faaliyetlerine karşı bir eylem planı hazırlanması’’ kararı verildi.

Kararın altında dönemin Başbakanı Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Gül’ün de imzaları bulunuyordu.

MGK’nın sonrasında bu karara atfen kamu kurumlarına ‘tavsiye kararlar’ ve ‘eylem planı’ gönderdiği biliniyor.

“Nurculuk faaliyetleri ve Gülen grubunun yurt içi ve yurt dışı faaliyetleri”ne dair 481 sayılı 25 Ağustos 2004 tarihli MGK kararlarının ardından Başbakanlık tarafından ilgili bakanlıklara tamim gönderiliyor.

23 Ocak 2014’te Yeni Asya gazetesinde Cevher İlhan tarafından yayınlanan ‘’Dini Cemaatlere Takip ve Fişleme’’ başlıklı köşe yazısında şu vurgular yapılıyor;

‘’Başbakanlık Uygulamayı Tâkip ve Koordinasyon Kurulu’nun (BUTKK) mevzubahis (25 Ağustos 2004) MGK kararıyla “irtica ile mücadele”ye dair hazırlanıp devlet kurumlarına gönderilen “eylem plânları” tâlimatlarıyla “geri bildirimleri”nin alındığı, devlet kurumlarınca gönderilen cevabî resmî raporlarla, tâkip, fişleme, uygulama ve engelleme operasyonlarına dair resmî yazışmalarla ortaya çıkıyor…’’

2006’dan bu yana Cemaat’e yönelik fişlemeler yapıldığı, yurt içi ve yurt dışında okulların takibe alındığı, kamuda  ve bağış yapanların fişlendiği, MASAK’ın da devreye sokulduğu ortaya çıktı…

Tüm bu ‘Eylem Planı’ hazırlanıp, Cemaat’e karşı icraya konulurken ‘’Siyasal İslamcı’’ AKP iktidardaydı…

AKP, altına imza attığı kararı, ‘’Bakanlar Kurulu kararı olmaksızın bu kararın icrası imkansızdır, bu yönde bir Bakanlar Kurulu kararı da verilmemiştir…’’ diye savundu ve kamuoyunu aldattı yıllarca…

***

Nisan 2009’da TSK’nın kara propaganda birimince hazırlandığı belirlenen ‘‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’’ ortaya çıktı.

Plan, AKP’nin iktidardan devrilebilmesi için öncelikle Cemaat’in bitirilmesi gerektiği tezine kurulu.

Plan, Cemaat’in bitirilebilmesi için de bir Eylem Planı sunuyor.

Taraf Gazetesi’nde 16 Haziran 2009’da yayınlanan Eylem Planı haberinde şu satırlar yer aldı;

“Fetö” OLARAK YARGILANACAKLAR

  • Gülen Cemaati’nin, Işık Evleri baskınlarında bulunması sağlanacak silah ve mühimmat sayesinde, Fethullahçı Silahlı Terör Örgütü olarak yargılanması sağlanacak.
  • Cemaatin, PKK ile işbirliği yaptığı; CIA, MOSSAD gibi kuruluşlarla ilişkide olduğu ve Ergenekon Davası’nı yönettiği izlenimini yaratma amaçlı eylemler icraya konacak…

***

İktidara yakınlığı ile bilinen Vakit Gazetesi, 29 Nisan 2010 tarihinde birinci sayfasından “MİT‘ten Şaşırtan Rapor” başlığıyla bir haber yayınladı. Haberde şu ifadeler yer aldı:

‘’MİT‘in bu yıl Yıkıcı Dini Faaliyetler kapsamında, Fethullah Gülen cemaatini de “Öncelikli Takip Listesi”ne aldığı ortaya çıktı.

Güvenlik İstihbarat Başkanlığı yıkıcı Dinî Faaliyetler Daire Başkanlığı 2010 Yılı Hedef Öncelik Tablosu‘na göre talip edilecek “yıkıcı dini örgütler” derecelere ayrılmış.

MİT‘in 2010 yılı takip tablosunda 1. Derece Örgütler listesinde;

-Süleymancılar,
-Nakşibendiler,
-İHH ve Nurcu Gruplar,
-Fethullah Gülen Cemaati gibi gruplar yer aldı.

Tablonun 2. ve 3. Derece örgütler bölümünde Milli Görüş, ASDER, AKDER, ve Mazlum-Der gibi sivil toplum kuruluşları da bulunuyor.

2009 yılında takip edilecek örgütler listesinde yer almayan Fethullah Gülen Grubu, “1. Dereceden Takip Edilecek Örgütler” listesine konurken, El Kaide, takip edilecek örgütler listesinden çıkarılmış…’’

Vakit’in haberi, iktidarın Cemaat ile en yakın göründüğü dönemde bile, el altından ‘’Cemaat’i Bitirme Eylem Planı’na’’ destek verdiğini ve icrası için adım adım faaliyet yürüttüğünü gösteriyor…

***

‘‘Siyasal İslamcı’’ AKP, Nisan 2007 Muhtırası’na kadar her türlü belgeye imza atarken, her şeye rağmen kendisinin de hedef olduğunu görüp, bir süreliğine ‘’askeri vesayetin tasfiyesi’’ için demokratik adımlar attı…

Ancak sonrasında, karıştığı yolsuzluk ve rüşvetler önüne konuldu, hassaten ‘mabeyni humayun’a adamlar sızdırıldı ve yeniden ‘derin devlet’ ile el sıkışması sağlandı…

Ya da perde arkasında ‘’derin yapılar’’ ile Cemaat’i ve Cemaatleri bitirme planını her daim icra etmeye devam etti…

***

‘Siyasal İslamcı’ AKP hassaten 2012’den bu yana yeniden 28 Şubat ve uzantısı kararların icrası için bilfiil çalışmaya başladı.

Dershanelerin kapatılması kararı için Kasım 2013’te durduk yere bu nedenle adım atıldı.

Üstüne 17/25 yolsuzluk ve rüşvet operasyonları Aralık 2013’te yaşanınca, suçüstü olan iktidar daha önce suçüstü yaptığı ‘derin yapılar’a teslim oldu…

28 Şubat’ta başlayan 2004’te şekillenen Cemaat’i Tasfiye Planı adım adım devreye sokuldu.

Yıllar önce başlayan fişlemeler baz alınarak, kamuda geniş tasfiyeler gerçekleştirildi.

***

Sedat Ergin 28 Haziran 2017’de Hürriyet’teki köşesinde şu satırlarla 17/25 Aralık sonrası yaşanan gelişmelere yer verdi;

‘’17/25 Aralık 2013 tarihindeki hamlelerinin ardından Gülenciler’in yeniden devletin tehdit değerlendirmeleri kapsama alanına girdiğini görüyoruz. Orgeneral Özel, 2014 ile birlikte cemaatin MGK kararlarında önce “İllegal Yapılanma”, ardından “Paralel Devlet Yapılanması” ve “Legal Görünümlü İllegal Faaliyet Yürüten Paralel Yapılanma” şeklinde ifade edildiğini anlatıyor. 29 Nisan 2015’te yenilenen “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” (Kırmızı Kitap) ile Gülenciler ilk defa “Milli Güvenliği Tehdit Eden Legal Görünümlü İllegal Yapı” olarak adlandırılmış.

Özel’in açıklamasına göre, örgüt 21 Ekim 2015’teki MGK kararlarında “Milli Güvenliği Tehdit Eden ve Terör Örgütleri ile İşbirliği İçinde Hareket Eden Paralel Devlet Yapılanması” ve 26 Mayıs 2016’da da “Bir Terör Örgütü Olan Paralel Devlet Yapılanması” şeklinde ifade edilmiş…’’

***

Cemaat’in “Milli Güvenliği Tehdit Eden ve Terör Örgütleri ile İşbirliği İçinde Hareket Eden Paralel Devlet Yapılanması” olarak nitelendiği 21 Ekim 2014’teki toplantı 28 Şubat MGK’sını da aşıp 10 saat 20 dakika sürmüştü. Ve Erdoğan ilk kez Cumhurbaşkanı olarak toplantıya başkanlık etmişti…

Cemaat’in “Bir Terör Örgütü Olan Paralel Devlet Yapılanması” olarak nitelendiği 26 Mayıs 2016 tarihli toplantının hemen ertesi günü Kırşehir’de konuşma yapan Erdoğan şöyle dedi;

“Paralel yapının ‘Fethullahçı terör örgütü’ olarak nitelendirilmesi için dün tavsiye kararı aldık, Bakanlar Kurulu kararı çıkınca PKK ve PYD ile aynı kategoride yargılanacaklar. Dün MGK’da Fetullahçı terör örgütü olarak tavsiye kararını alıp, hükümete gönderdik…”

Erdoğan, Cemaat’in ‘’FETÖ’’ olarak nitelenmesi yönünde MGK kararı aldığını iddia ediyor…

***

Döneminin Genelkurmay Başkanı olan Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun ‘’1000 yıl sürecek’’ dediği 28 Şubat, onun imzacısı partinin devamı niteliğindeki ‘’siyasal islamcılar’’ eliyle, iktidarda kalmak karşılığında işte böyle adım adım yürürlüğe konuldu.

15 Temmuz 2016 darbe girişimi ya da ‘kumpas darbesi’, MGK’nın ‘’FETÖ’’ kararının ardından gerçekleşti.

Ardından fişlemeler baz alınarak bir kalemde 2 bini aşkın özel okul, dernek, vakıf, dershane, medya kuruluşu, özel hastane ve özel üniversite kapatıldı.

Yine fişlemelere dayalı olarak kamudan 150 bini aşkın insan ihraç edildi. Generallerin yarıdan fazlası olmak üzere TSK’dan 20 bini aşkın asker, 30 bini aşkın polis ihraç edildi…

500 bini aşkın insan gözaltına alındı, haksız yere tutuklananların sayısı toplamda 100 bini buldu…

***

28 Şubat’ta RP’nin altına imza attığı aşağıdaki kararlar ve ‘’Gülen’i Bitirme Eylem Planı’’ AKP eliyle bire bir işte böyle uygulandı;

‘’Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Milli Eğitim Bakanlığı’na devri sağlanmalıdır…

Yasa ile yasaklanmış tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli…

TSK’nden ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkân verilmemelidir…

Türk Silahlı Kuvvetlerine aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşlarında da uygulanmalıdır…’’

***

Sonuçta, 28 Şubat post-modern darbesi altına imza atan ‘’Siyasal İslamcılar’’ eliyle olanca hızıyla uygulanmaya devam ediliyor.

AKP, bu süreçte kendi muhaliflerini de topyekün bu torbanın içine koyup yok etmeye ve rejim değişikliği ile iktidarda tutunma hesapları yapıyor.

‘’Derin devlet’’ ise, kendisinin yapması imkansız olan Cemaat’i ve/veya Cemaatleri ‘Siyasal İslamcı’ AKP eliyle bitirip, AKP’nin de fişini çekme, sifonu üzerine çekme hesabı yapıyor.

Kazanan kim olur, kimin hesabı tutar bilinmez ama kaybeden görüldüğü gibi sadece Cemaat değil Türk halkı, Türkiye demokrasisi ve Türkiye oluyor…

[Erhan Başyurt] 2.3.2019 [TR724]

Biri bine bedel günler geliyor! [Cemil Tokpınar]

Aslında “biri bine bedel günler” demek bile az. Çünkü öyle bir mevsime giriyoruz ki, içinde binlere, on binlere, hatta otuz binlere bedel günler ve geceler var.

Üç Aylardan söz ediyorum. Kutlu mevsime çok yaklaştık. 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan gece Regaib Kandili, ertesi gün de Receb Ayının ilk günü.

Rabbim hepimize Üç Aylara ve bilhassa Ramazan’a erişmeyi, hakkıyla değerlendirip arınmayı ve yücelmeyi nasip etsin.

Aslında bu yazıyı gelecek hafta yazabilirdim. Çünkü birçok yazar mübarek aylara bir gün kala veya girdiği gün yazar.

Niçin daha bir hafta varken yazıyorum?

Çünkü önceden hatırlayalım, hazırlanalım, çevremize duyuralım, aile ve arkadaş çevremizle programlar yapalım, herkese ulaşalım. Ta ki, hiç kimse, “Aaa, kandil mi bugün, bilseydim oruç tutardım, geceyi ihya ederdim” demesin.

İstiyorum ki, ömre bedel bu günler ve geceler, gelip geçici gündemlerin gürültüsü içinde kaybolup gitmesin.

Üç Ayları bir bayram gibi karşılayalım, sanki kurtuluşumuzun sırrı bu aylardaymış gibi ihya edelim, bir daha hiç ele geçmeyecekmiş gibi, son Üç Aylarımız gibi değerlendirelim.

Biliyorsunuz, Rabbimizin sürpriz ikram ve inayetlerine ne kadar çok ihtiyacımız var, ekstra lütuf ve ihsanlarını hasretle bekliyoruz, sıra dışı korumalarını ve yardımlarını nasıl da istiyoruz.

İyi ama her şeyin bir bedeli var. Rabbimiz olağanüstü lütuf ve ikramları için kapsamlı ve sürekli dua, ibadet ve gayret istiyor.

İşte tam fırsat ayağımıza geliyor. Adeta fırsatlar denizi olan bu ayları, gaflet içinde değil de, hazırlıklı, planlı, programlı geçirmeli değil miyiz?

Değil bizim gibi günah hamalı olan ahir zaman Müslümanları, İnsanlığın Sultanı olan Peygamberimiz (s.a.v.) bile bu ayların gelmesini dört gözle bekler, kavuşunca da şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Receb’i ve Şaban’ı hakkımızda hayırlı ve mübarek kıl, bizi Ramazan’a ulaştır.” (Müsned, 1: 259).

Çünkü Üç Aylarda bulunup ihya etmek, Ramazan’a erişmek ve ibadetle yücelmek, O’nun için de, ümmeti için de muhteşem bir nimet ve muazzam bir lütuftur.

Çünkü büyüklerin derdi de büyüktür. Kendisini nitelendirmek için büyük kelimesinin küçük kaldığı O Yüce Nebi (s.a.v.), tüm zamanlarda gelecek ümmetinin dünya ve ahiret saadetini dert ediniyordu. Hatta bütün insanlığın dert ve ıztırabını ruhunda taşıyor, hidayetleri için çırpınıyor, dua ediyordu.

Fırsatlar geçidi

İşte Allah katındaki itibarı ve kredisi yücelerden de yüce olan O Güzeller Güzeli (s.a.v.), Üç Ayları ve bilhassa Ramazan ayını, fırsatlar üstü fırsat kabul edip ibadet ve duaya dört elle sarılıyordu.

Onu izleyen sahabe efendilerimiz ve Allah dostları da aynısını yapıyorlardı. Bunlardan birisi olan Asrın Çilekeşi Bediüzzaman Hazretleri, Afyon Hapsinde 20 ay sürecek olan ağır bir işkenceyi yaşarken talebelerine yazdığı bir mektupta Üç Ayları şöyle müjdeliyordu:

“Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse (Üç Aylar) gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar.

“Bu pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.” (Şualar, 14. Şua)

Aman Allah’ım! Şu bakış açısını görüyor musunuz? Çok zayıf, çok yaşlı, çok hassas olmasına rağmen, soğuk ve hastalık yetmiyormuş gibi bir de zehirlenmeye karşı ibadet ve dua ile direnen, sabreden bu ibadet kahramanı, bunca zahmeti rahmet görüyor, şikâyet etmiyor ve mazeretlere sığınmıyor, adeta bayram ediyor!

Çünkü Üç Aylar, öylesine büyük bir fırsatlar zinciri ki, hapishanenin ağır şartlarında bile ihya edilmesi, Cenab-ı Hakkın ihsan ettiği ecir ve mükâfatları on kat arttırıyor.

Üstad Hazretlerinin verdiği müjdeden anlıyoruz ki, Üç Aylar, bilhassa Ramazan’ın her bir günü, Regâib, Miraç, Berat ve Kadir Geceleri bire binler, on binler, yirmi binler, hatta otuz binler kazandıran fırsatlar geçididir.

Bu rakamlar çokluktan kinaye değildir, hakikatin ta kendisidir. Üç Aylardaki bol sevaplar ve kat kat ecirler tıpkı bire binler veren bir mısır tanesinin bereketi veya bir ürün alana bin hediye veren bir satış mağazasının kampanyasını hatırlatmaktadır.

Dünyadaki geçici kampanyalara olağanüstü ilgi gösteren bizler, ebedî cennet sarayları ve ondan da öte İlâhî rızaya vesile olacak bu mübarek gün ve gecelere daha fazla önem vermeli değil miyiz?

Regâib Kandili

Gelin, Üç Ayları ihyaya Regaib Kandiliyle başlayalım. Allah böyle tevafuk ettirdi, bu yıl Üç Ayların ilk gecesi Regaib Kandili.

Yapılan her bir ibadete ve salih amele yüz kat sevap yazılan Recep ayının ilk Cuma gecesi, yani önümüzdeki Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Regâib Kandilidir.

Arapça bir kelime olan Regâib “kendisine rağbet edilen, arzulanan, talep edilen, değeri yüce, ihsanı bol şeyler” demektir.

Regâib Gecesi, değerini, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) görünen âleme teşrifi demek olan anne rahmine düşmesinden almaktadır.

Bakın bu gece yapılan dualar kabul ediliyor. Abdullah İbn-i Ömer (r.a.) ve Ebû Umâme’nin (r.a.) rivayetine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) duaların reddedilmeyeceği beş geceyi şöyle sayıyor:

“Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul edilir: Recep’in ilk gecesi, Şaban’ın on beşinci gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi.” (Celâleddin Suyûtî, Câmiü’s-Sağîr, 3/454)

Gelin bu fırsatı değerlendirelim. Ajandamıza Üç Ayların programını, önemli geceleri, yapılacak programları not edelim. Ailemizi, çevremizi, hatta teknik aletleri ve sosyal medyayı kullanarak dünyanın dört bir yanındaki akraba ve arkadaşlarımızı hemen haberdar edelim, teşvikte bulunalım.

Regaib Gecesi nasıl ihya edilmeli?

Mübarek geceleri mümkün mertebe akşamdan sabah namazına kadar ibadet ve dua ile ihya etmeliyiz. Yalnız başına yapılan ihya gayreti esnasında nefis ve şeytan uykuya teşvik edebilir. Bu yüzden en güzeli, bir camide veya sohbet meclisinde ihya etmektir. Bu mümkün olmazsa bir dostumuzun evinde toplanıp ibadet etmeli, sahura kadar program yapmalıyız. Bol bol çay kahve içip uykumuzu kaçırmalı, ara sıra soğuk suyla abdest tazeleyip kendimizi diri tutmalıyız.

İhya programını şimdiden planlamalıyız. Öncelikle bir araya geleceğimiz kimselere önemini anlatmalı, yapılacak programı duyurmalıyız. Hatta duyurmakla vazifeli bildiğimiz kimselere bile hatırlatıp teşvik etmeliyiz. Mübarek geceleri, sohbet, gezi, misafirlik gibi uğraşlarla heba etmemeli, sadece tövbe istiğfar, namaz, Kur’an, dua ve salavata ayırmalıyız.

Gece ihyasına sadece büyükler değil, gençler ve çocuklar da katılmalı, program sadece ibadet bakımından değil, ikram yönünden de zenginleştirilmeli, cazip hale getirilmelidir. Bunun için aralarda yapılacak ikramlar ve sahur için gündüzden alış veriş yapılmalı, kandil gecesi adeta bayram sevincine dönüşmelidir.

Evet, ağlayıp inlemeliyiz, çünkü çok günahkârız, çok mazlum kardeşimiz inim inim inliyor. Fakat içimizi sevinç doldurmalı, çünkü dualarımız kabul olacak, çünkü affolacağız inşallah.

Bazı kimseler, ertesi gün okul veya iş olduğu için kandil gecelerini tam ihya etmemektedir. Oysa izin alma imkanı varsa izin almalı, böyle bir imkan yoksa az uykuyla yetinmeliyiz.

Acaba dünyevî bir ihtiyacımız için hiç mi uykusuz kalmadık?

Hiç mi bir hastanenin acil servisinde sabahlamadık, hiç mi havaalanında uykusuz kalmadık, hiç mi bir dostumuzla sabaha kadar sohbet etmedik?

Bu geceler arınma kurnaları ve yücelme rampaları olduğuna göre fırsatı ganimet bilmeliyiz.

Bununla birlikte yine de erken çıkanlar olabileceği için ihyaya önceden başlamalı, en önemli ibadet ve duaları gece yarısından önce bitirmeliyiz.

Gecenin ihyasına katılanlar, gençler ve çocuklar dahil olmak üzere ertesi günü oruç tutmaya teşvik edilmeli, sahur sofrası onların hoşuna gidecek şekilde cazip hale getirilmelidir.

Hangi ibadetler yapılmalıdır?

Bu gecelerde yapılacak beş mühim ibadet vardır:

Tevbe ve istiğfar etmek: Bu gecelerde yapılan tövbe ve istiğfarlar inşallah kabul olur.
Kur’an okumak: Bilhassa Yasin, Fetih, Rahman, Tebareke, Amme gibi çok faziletli sûreleri okumak veya dinlemek gerekir.
Namaz kılmak: Beş vakit namazı cemaatle kılmakla beraber evvabin, teheccüd, tevbe, tesbih ve hacet namazlarını mutlaka kılmalıyız.
Peygamber Efendimize (s.a.v.) bol bol Salâvat-ı şerife getirmeliyiz.
Dua etmek: Kur’an’da ve hadiste geçen duaları, Cevşen’i, Tevhidname’yi, büyük velilerin dualarını okumakla birlikte içimizden geldiği gibi Rabbimize niyazda bulunmalıyız. Bilhassa içinde bulunduğumuz ifritten süreçten kurtulmak için sabaha kadar Rabbimize yalvarmalı ve mazlumlar için dua etmeliyiz.

Oruç hangi gün tutulmalı?

İhya ettiğimiz Regaib Gecesinin gündüzünde ise oruç tutmak çok faziletlidir. Tutulacak orucun zamanı, kandil gecesinden önceki gündüz değil, sonraki gündüzdür. Çünkü ibadet takviminde gün, akşam ezanıyla başlar, takip eden akşam ezanına kadar devam eder. Nitekim Ramazanın başlangıcında da, önce teravih kılarız, sabahında da oruç tutarız. Ancak kandil gecesinin hem öncesinde hem sonrasında oruç tutan da faziletli bir amel yapmış olur. Bilhassa Regaibin öncesi olan Perşembe günü oruç tutmak zaten sünnettir.

Sadece Cuma günü de olsa oruç tutulabilir. Çünkü bilerek başka gün değil de sadece Cumaya denk getirmek tenzihen, yani helâle yakın mekruhtur. Regaib Gecesinin gündüzü ise her zaman Cumaya rastlamaktadır, başka çözüm ve seçenek yoktur. Bu yüzden Perşembe günü tutamayanlar için Cuma günü oruç tutmak tenzihen mekruh da olmaz. İsteyenler, Perşembe, Cuma ve Cumartesi günü oruç tutabileceği gibi, sadece Cuma ve Cumartesi de tutulabilir.

Şimdi haydi iş başına dostlar! Hemen çevremize duyurmakla işe başlayıp Regaib Gecesi programını planlamakla devam edelim.

Biliyorsunuz, sebep olan yapan gibidir. Kim bilir sizin duyurmanızla hatırlayıp geceyi ihya edecek nice insan size dünyalar kadar sevap kazandıracak.

[Cemil Tokpınar] 2.3.2019 [TR724]

İyi ki doğdun mu? [Fatma Betül Meriç]

“On derviş, bir kilimde uyurken, iki padişah bir dünyaya sığmaz.”
                                                                                Sadi-i Şirazi


Doğum ve ölüm. Birinin kutlaması, diğerinin merasimi var.

Birinin sevinci, diğerinin hüznü.

Birinin mutluluğu, diğerinin gözyaşı var.

Birinin varlığı diğerinin yokluğu hasılı.

Herkesten ve her şeyden  habersiz doğanların/ ölenlerin olduğu bir dünya. Herkese ve her yere doğum gününün haberini ulaştıran zalimlerin olduğu bir dünya aynı zamanda.

Bıçağın iki yüzü. Madalyonun bu tarafında her şey güzel hala.

Dünyaya  gözlerini yeni açmış, sıcacık teni, henüz 25-30 cm öteyi göremeyen gözleri ile, kucağında bir melek olduğu halde zindana düşmeyenler; kutlayabilir doğum günlerini törenlerle.

Bir yerden başka bir yere giderken durdurmadıkları konvoylarını, aksattıkları trafiği durdurabilirler kendi doğum günü pastasını kesmek için.

Doğum günleri kutlanmalıdır onların, kaç yaşlarına gelirse gelsin.

Değil mi ki, doğmuş ve şereflendirmişlerdir(!) dünyayı.

Öyleyse, bir havalimanına toplayıp da tüm güç avcısı, el etek öpmeyi seven sözde sanatçıları; bir merasim ile kutlanmalıdır o gün.

Kutsanır doğumu, ülkelerine rahmet olarak gördükleri reislerinin.

Tanzim kuyruklarında, pazar bitimlerinde kalan sebze meyve artıklarında doyurmaya uğraşsalar da karınlarını, gözleri kördür onların.

Kulakları işitmez hiçbir acı feryadı.

Daha düne kadar, sevgiyle övgüyle söz ettikleri beyefendilerin, hanımefendilerin zindana atılmaları dokunmaz onlara. Kapılarının önüne her seçim öncesinde gelen kilolarca makarna ile kömür dağları örtmüştür görüş mesafelerini çünkü. Gözleri körleşince kalplerinin katılaşmasını da hissedemez olmuşlardır.

Sokak röportajlarında, yöneltilen her mikrofonda, sevgilerini ifade etmekten çekinmezler onları idare edene. Ömrümüzden alsın ona versin, diye dualar ederler karanlık bir devri resmedercesine.

Şiir okuduğu için hapse düşen liderlerinin, hayatlarını en içten bir şiir kafiyesi gibi yaşayan masumları niçin zindanlara attığını düşünmezler de.

Hayatı boyunca okumuş olduğu şiirlerle bir tören hazırlar, kutlarlar şairleri/yazarları eli kalem tutanlarını tutsak edenin doğum gününü.

Korkunun çocuğu, gücün oyuncağı olmuş, hoyrat hayatlarında yapmadıkları şeylerin, tutmadıkları sözlerin aksine imaj çizmeye o kadar alışmışlardır ki; bir de video hazırlarlar doğum gününü her mecrada kutlamış olmak için. Hayatlarına  Hak aşığı hakikat yolcusu bir kimsenin yoklukla sınanmış hikayesi düşmemiş kimseler; hakkı savunmak ve adaletli davranmak semtlerini çoktan terk etmemiş gibi büyük büyük laflar ederler.

İnsanları etkilemede, algı yönetmede, kitleleri manipüle etmede üstüne olmayanlar; çağrı filminden görüntüler ekler, yücelttikçe yücelttikleri tek düze afili sözlerle  bir daha kutlarlar o kutlu(!) günü.

Liderlerinin doğum gününü.

***

Ey bugün güç kimdeyse ona yaklaşıp, Hak’tan uzaklaşanlar!

Ey kınadıkları kimselerin masumiyetine bakmayıp, kendilerini kınadıklarından daha aşağı mevkide bulacak olanlar!

Ey günün adamları ve kadınları! Yanlışa doğru, haksıza haklı diyen masumiyet fukaraları!

Ey ölmüş vicdanlarının, sönmüş kalplerinin ceset taşıyıcıları!

Bugün var ve fakat yarın yok olacaklarını unutanlar Ey!

Coğrafyamızda, kendi topraklarımızda belki.  Belki sınırları bambaşka çizilen ülkelerden birinde. Minicik siyah üzüm taneleri gibi gözleri ile anneciğine bakan yavrusu kucağında. Yiyecek hiçbir şeyi bulunmayan. Sütü kesilmiş. Daha kendisi de bir çocukken anne olmuş. Gözleri fotoğrafın objektifinde değil ama. Öyle derin ki gözleri. İçinde acılar, kırıklar, yokluklar var.

Fotoğrafın en can alıcı yeri bu değil ki. Bir eli yavrusunu kucaklamış haldeyken, diğer elinin işaret parmağı ağızında yavrunun. Acıkan yavrusuna, yiyecek bir şey bulamadığından, parmağını emdiren bir anne.

O, annenin de doğum günü kutlu olsun mu? Peki o yavru, iyi ki doğdu mu?

***

Cezavinden yeni çıkan bir gazeteci anlatıyor. İçerde, diyor çocuklar var. Hiç ağaç görmeden, çiçek nedir bilmeden büyüyen çocuklar. Bir park kaydırağından hiç kaymamış, salıncakta göklere doğru hayellere dalmamış, koşturmamış yemyeşil otlar,çiçekler  ve böcekler arasında.

Hayatı dört duvar, soğuk betondan ibaret sanan çocuklar. Bu çocuklara biz, dışarıyı anlatırdık, tekrar anlatırdık, yoruluncaya kadar anlattırır ve şaşırırlardı diyor.

Kırkını içerde bir dervişin kırk günlük çilesini doldurduğu gibi dolduran bebekler.  Oyuncak yüzü görmeyen, soğuk zeminde emekleyen, yürüyen. Konuşmayı zindanda öğrenen çocuklar onlar.

Sabah akşam sayımlarda anneleri ile beraber sayılan.

Uyuyorlarsa o vakitlerde, mutlaka uyandırılıp kontrol altında tutulması lazım gelen.

İlk kelimeleri “anne”, “baba”dan sonra “avlu” olan.

Hayatlarının en büyük şaşkınlığını, masmavi gökyüzünü, bazen kendileri gibi kanadı kırık kuşları tek görebildikleri yer o avludan ibaret değil mi?

O avlu dizilerde anlatıldığı gibi de değil üstelik.

Günlerin gecelere, gecelerin yeni günlere merhabalar ulaştırdığı zamanlarda. Kimselere etmezken onlar şikayet; bir şikayet, asılsız bir ihbarla zindana atılan. Damla damla sabır yudumlayan, ‘vardır bunda da bir hayır’ diyen annelerin, gül yüzlü bebeklerin/çocukların  doğum günleri kutlu olsun mu?

***

İnsan kazanmakken tek istekleri, ve insan yetiştirmekken tek bildikleri.

Şehrin karanlık sokaklarında yitip gitmesinler.

Kötü alışkanlık edinip hayatlarını heba etmesinler.

Ellerinden tutanları olsun. Bir de arkalarından bakanları.

Sahip çıkılsın hasılı.

Alışmasın çalmaya, alışsın çalışmaya diye çok dua ettikleri.

Gözyaşlarını bir mühür gibi dualarına ekledikleri.

İsimleri kimi zaman Emin olmuş, kimi zaman Ahmet olmuş ne fark eder ki!

Suretleri değil onları bu yolda kavuşturan siretleri.

Ayşeler de bir bu yolda, Ömerler de…

Yeter ki, yitip gitmesin gençlerimiz sahte mutlulukların karanlık kuytularında.

“Biz yok oluyoruz, gençler yok oluyor, olmasın Emin abi, yok olmayalım. Bizi topluma kazandırın, yaşamak istiyoruz” diyen çocukların peşlerine düşen hamileriydi.

Askerdi, polisti, öğretmendi, öğrenciydi, esnaftı, işçiydi, memurdu, ev hanımıydı. Anneydi, babaydı, kardeşti.

Bir muktedir gelip topyekün zindana attı bu ışık saçan, iyilik süvarilerini.

O videoda “yok olmayalım” diye feryad eden  çocuk da, yakın zamanda intihar etti. Yok şimdi.

İşinden, eşinden, yurdundan yuvasından, evinden, evladından ayırıp, hürriyetlerini gasp ettiğiniz; üzerlerine atmak istediğiniz iftiraları da kendi dilinizle itiraf ettiğiniz kahramanların da, doğum günleri kutlu olsun mu?

[Fatma Betül Meriç] 2.3.2019 [TR724]

Eren Erdem [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

CHP eski milletvekili Eren Erdem’e hapis cezası verildi bugün. Azımsanmayacak önemde bir olaydır bu. Çünkü Erdem’e yapılan tüm suçlamalar, esasında yakın zamanda CHP’lilere ve CHP’ye yapılabilecek bir operasyona dair aba altından sopa göstermektir. Erdoğan rejiminin Susurluk’u olan MİT tırları hadisesinde Erdem bilgileri ve belgeleri kendisine Bülent Tezcan’ın verdiğini söylüyor. Bülent Tezcan CHP’de önemli bir isim. Ulusalcı kanadın sıcak bakmadığı Kılıçdaroğlu grubundan. MİT tırları konusu o kadar yumuşak karnı ki Erdoğan’ın, örtbas edeceğiz derken ciddi stratejik hatalar yaparak ellerine yüzlerine bulaştırdılar dosyayı! Öncelikle vatana ihanet ve casusluk üzerinden konuya bodoslama girmeleri, “evet biz o silahları Suriye’deki cihatçılara gönderdik” diye itiraf etmekten başka bir şey değil. Zaten o cihatçıları a) başka ülkelerden Türkiye’ye giriş yaptırtıp Türkiye toprakları üzerinden ve Türk sınırlarından geçirterek Suriye’ye sevk eden kendileri, b) o cihatçılara malzeme, silah, mühimmat, para, sağlık hizmeti, lojistik, istihbarat ve koruma sağlayan da kendileri. Şimdi üzerine bir de eldeki video görüntülerinde, TIR’larda ilaç ve insani yardımın altına ustalıkla zulalanmış envai çeşit silah ve mühimmatı ekleyin. Üzerine Jandarma’nın yere yatırıp etkisiz hale getirdiği, TIR’lara eskort eden MİT görevlilerini koyun. Sonra bu operasyonda görev yapan tüm personelin başına gelenlere bir bakın. Dahası, işin içinde hukuktan yana durmuş tüm yargıç ve savcıların akıbeti ne olmuş, araştırın. Can Dündar’a “bırakmam onu öyle” diye mafya türü bir tehditle açık kameralar önünde konuşan bir “reisi” ekleyin. Sonrasında Dündar ve ailesine nasıl zulmettiklerini dikkate alın. Ve son olarak daha geçen hafta tüm bu olaylar sanki hiç olmamış gibi, haberi ilk kez kamuoyuna duyuran Aydınlıkçılara hiçbir şekilde dokunmayan ve onların suçlamalarını düşüren “mahkeme kararını” (!) düşünün. Tablo netleşti mi?

Eren Erdem esasında tek başına haksızlığa uğramış biri değil! Eren Erdem üzerinden mesaj veren bir rejim var. CHP’de ucu Kılıçdaroğlu’na bağlanmaya çalışılan “Erdem haber malzemelerini Tezcan’dan aldı” kurgusun içinde, CHP üzerinde derinlerin yaptığı operasyon çok belirgin. Her ne kadar etkileri sıfıra yakınsa da, Kılıçdaroğlu ve sosyal demokratımsı birtakım CHP’lilerden “kontrollü darbe” ifadesinin intikamını almaya hazırlanıyorlar. Çünkü esasında darbe girişiminin kontrollü olduğu bir gerçek! Tıpkı MİT tırları üzerinden Suriye’ye silah taşındığı gibi.

Eren Erdem’in Zaman gazetesine CHP’lilerin gitmesi olayını “ayarladığı”, “Gülen’den aldığı talimatlarla hareket ettiği”, “Türkiye’yi Avrupa’da kötüleyip durduğu”, “başında takkesi olan fotoğrafların açıkça ortaya koyduğu gibi ‘FETÖ’cü’ olduğu”, “PKK kanallarına haber servis ettiği”, “bunun ‘FETÖ’ ve PKK bağlantısını gösterdiği, “işin ucunun Kılıçdaroğlu’na dek uzandığı” gibi çok ve hukuki savlar (!) var. Böylece hedef kitle sanal gerçeklikle uyumlu hale getiriliyor. Algı operasyonu ağırlıklı rejim diskuru bu! Şimdi bunları izah falan etmek bir tarafa, sadece herhangi bir Batı diline tercüme edin, ki zaten garabeti siz de hemen fark edeceksinizdir, sonra bunu birkaç Batılı gazeteciye sadece okutun, başka bir savunmaya gerek kalmaksızın herkes Erdem’in akıl almaz büyüklükte bir haksızlığa uğradığına kanaat getirir. Aklı başında olmak ve as da olsa “erdemli” olmak yeterli bunu görmek için!

CHP’ye bakıyorum, ses yok

Sözcü gibi “yan cebime koy” solcularına bakıyorum, haberi hilafsız öyle bir “dille” geçmişler ki, “ya adam acaba masum mu be?” diyebilecek birkaç kişi bile okuduktan sonra “ok olsun ‘FETÖ’cüye!” der! Zaten “Zaman gazetesine giderek” hak etmiş her türlü cezayı, değil mi? Gülmeyin, inanın düşünce zinciri böyle bu kesimlerde. Zaten yarın Erdem de çıkar “FETÖ’cü” olmadığını izah etmeye, ispatlamaya kalkar! Bak ne kadar sekülerim, bak geçmişte nasıl bir yaşam tarzım var, bak neler yazmışım falan der. Daha dün Emin Çölaşan’ı bile “FETÖ’cü” diye suçlamaya kalkmadılar mı? Sebebi Çölaşan’ın Gülen Cemaati’ne yakın bazı insanların cidden büyük dramlarına dikkat çeken mektuplara köşesinde yer vermesiydi. Oysa beklenen nedir? “Beter olsunlar!” türü yazılar döşenmek, içerdeki bebeklere, hamile kadınlara, emziren annelere yapılan eziyet ve zulümleri savunmak ve haklı çıkartmak! Ever, çok “erdemli” gerçekten, öyle değil mi? Yani Eren Erdem ceza alırken, Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar ve oğlu Ege Dündar’a zulmedilirken, benim gibi-sizin gibi insanların durumlarına bakıp “vay be, bunlara bile bu eziyetleri yapıyorlarsa, bu işin normali demek ki, biz iyisi mi oturalım oturduğumuz yerde!” demelerini bekliyorlar. Dahası, bu “normale” toplumu alıştırdılar. Tıpkı Hitler döneminde Goebels’in ve adamlarının Yahudilerin esasında insan olmadıkları gibi manyakça bir şeye Alman toplumunu alıştırdıkları gibi, en olmayacak şeyi bile bu topluma kabul ettirebileceklerini biliyorlar artık. Son aşama, iki artı iki eşittir beş dedirtecekler.

Bakın CHP’liler, buradan tarihe not olsun: Can Dündar’ı, Eren Erdem’i, Enis Berberoğlu’nu, onlarca “sol kesimden” insanı mostralık edip, “herkes ‘FETÖ’cü’ olabilir!” demeye getiriyorlar! CHP’de yapılan kozmetik operasyonların yerine daha kalıcı bir önlem alma peşindeler gibime geliyor. İşbankası üzerinden, CHP’nin markalaşmış ve rejimin sahibi algısı üzerinden, partiyi tümüyle “aydınlıkçılaştırmaya” ve “derinleştirmeye” çalışacaklar. Bunlar hep post-Erdoğan döneminin hazırlıkları. Siz Erdoğan bunları yapıyor diye düşünürken kaybettiğiniz stratejik zaman ve mevzileri göremiyor, derin devletin ekmeğine yağ sürüyorsunuz. HDP ile ciddi bir sol bloğa, nasyonalizm üzerinden engel oluyor, yaptığınız “taktik” işbirliklerine bile “bak PKK ile ortak bunlar” diyerek sizleri istedikleri formata getiriveriyorlar. İçinizde demokrat olamamanızın sefaletini gördünüz mü? Oysa her sol partinin a) temel insan hak ve hürriyetleri, b) etnik olarak asimilasyona maruz bırakılan bir halkla, Kürtlerle, doğal bir ittifak halinde olması kaçınılmazdır. Bunları size üniter devletin bölünmesi ve sekiler devletin tehlikede olması üzerinden “yedirildiğini” göreniniz cidden yok mu? Eren Erdem’i milletvekili seçimlerinde aday yapmayan CHP’liler, onun ipini Ergenekoncu derin yapı ve Erdoğan’la beraber çekenlerdir. Tıpkı dokunulmazlıkları kaldıran odaklar gibi, bunlar modern “Denizlerin idamına el kaldıran” en kahraman “sosyal demokratlardır” (!). Demokrat olamadan sosyal demokrat olmayı başarabilen (!) üstün zekalı ve “erdemli” CHP’liler, bugün Erdoğan ve Ergenekoncu ortaklarının tabi müttefikleridir.

Eren Erdem bize bir kez daha hiç kimsenin Türkiye’de güvende olmadığını gösterdi. Ve yine gösterdi ki, bu rejim öyle Erdoğan meselesine indirgenecek gibi satıhsal bir mesele falan da değildir. Sessiz ve “derinden” bir rejim var – içi kapalı kutu. Kutu açılınca kaçacak yeriniz kalmayacak ama!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.3.2019 [TR724]