Dünya genelinde etkisini sürdüren Koronavirüs salgını sürerken, D vitamini eksikliği yaşayanların virüse karşı daha savunması olduğu ifade ediliyor.
East Anglia Üniversitesi’nden araştırmacılar, Koronavirüs ölüm oranları ile D vitamini eksikliği arasında güçlü bir bağlantı olduğunu keşfetti. Araştırmacılar, virüse karşı en savunmasız grubun D vitamini eksikliği yaşayanlar olduğunu söylüyor.
Dünyanın dört bir yanından bilim insanları, Aralık 2019’dan beri 3 milyondan fazla kişiye bulaşan yeni tip Koronavirüs'ün tedavisi üzerinde çalışıyor. Virüsün tedavisine dair yürütülen bu çalışmalar devam ederken Britanya'daki East Anglia Üniversitesi’nden araştırmacılar, Koronavirüs kaynaklı ölüm oranlarına dair çarpıcı bir gelişme bildirdi.
Webtekno'nun aktardığına göre Britanya'nın Norwich şehrinde yer alan üniversitede yürütülen çalışmanın bulgularından bahseden araştırma ekibi, Avrupa’daki düşük D vitamini seviyeleriyle Covid-19 ölüm oranları arasında bir bağlantı olduğunu söylüyor. Bu noktada ekip, Covid-19’a karşı en savunmasız durumda olan grubun D vitamini eksikliği yaşayan kişiler olduğunu düşünüyor.
"Kesin konuşmak için henüz çok erken"
Araştırma boyunca Avrupa’da bulunan 20 farklı ülkenin vatandaşları arasındaki D vitamini seviyeleriyle Koronavirüs ölüm oranları karşılaştırıldı ve ikisi arasında güçlü bir ilişki olduğu bulundu. Bununla birlikte araştırmacılar, korelasyonun nedensellik anlamına gelmediğinin altını çizerek D vitamini seviyelerini yükseltmenin virüsün ölümcüllük oranını düşürdüğünü söylemek için henüz çok erken olduğunu belirtiyor.
Bir başka deyişle sağlık çalışanları veya insanlar için vitamin takviyeleri önermek için henüz çok erken denebilir. Buna rağmen daha önceki araştırmalar, yetersiz olan D vitamini seviyelerinin yükseltilmesi durumunda grip ve tüberküloz da dâhil olmak üzere diğer yaygın solunum yolu enfeksiyonu risklerinin azaltabileceğini göstermişti.
D ve C vitamini takviyelerine olan talep arttı
Salgın sırasında C ve D vitamini takviyelerine olan talep bir hayli arttı. Bu artışa neyin sebep olabileceğini araştıran analistler, insanların karantina günlerinde evlerinde kısıtlı güneş ışığı görebildiğini, bu yüzden de yeterli seviyede D vitamini alamadıklarını ve bu eksikliği takviyeler yoluyla karşıladıklarını düşünüyor.
Bu noktada İngiltere Ulusal Sağlık Servisi (NHS) de resmi internet sitesinden insanlara günde 10 mikrogram D vitamini almalarını öneriyor. Buna neden olaraksa tıpkı yukarıda bahsettiğimiz gibi insanların, evlerine kapandığı bu karantina günlerinde güneş ışığından yeterince D vitamini alamıyor olması gösteriliyor.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Koronavirüs döneminde ABD'de işsiz kalanlar maaşlardan fazla ödeme alıyor
Koronavirüs döneminde ABD'de işsiz kalanların maaş oranlarından daha fazla işsizlik ödeneği aldığı ifade edildi.
Covid-19 salgınından en çok etkilenen Amerika Birleşik Devletleri'nde son altı haftada işsizlik maaşı başvurusunda bulunanların sayısı 30 milyonu aştı. Ancak işsiz kalanların yarısı, federal hükümet ve eyaletlerin işsizlik sigortası ödemeleri sayesinde haftalık 978 dolar alarak çalıştıkları dönemden daha fazla gelir elde ediyor.
Euronews'ten Hüseyin Koyuncu'nun haberine göre Trump yönetimi geçen mart ayında, Covid-19 ile mücadele kapsımında açıkladığı 2 trilyon dolarlık dev teşvik paketinin 260 milyar dolarını işsizlik ödemeleri için ayırmıştı.
Demokratların baskısı üzerine, eyaletlerin yaptığı ödemelerin üstüne federal hükümet, işsiz kalanlara haftalık 600 dolarlık ödeme yapma kararı aldı.
Bu süreçte de en çok işsiz kalanlar, restoran, otel ve mağaza gibi düşük ücretli sektörlerde çalışanlar oldu.
Wall Street Journal'ın haberine göre, işsizler ortalama olarak haftada 978 dolarlık işsizlik maaşı alıyor. 600 doları federal hükümetten, 378 doları da eyaletlerden geliyor. Bu ödemeler en az temmuz ayının sonuna kadar sürecek.
İşsiz kalanların yaklaşık yüzde 50'si bu ücreti çalışarak alamıyor. Bu yüzden açık kalan gıda firmalarında çalışan düşük ücretli işçiler bu duruma sitem ediyor. Birçoğu en ağır ve tehlikeli şartlarda çalışırken, işsiz kalarak maddi durumlarının daha iyi olabileceğini savunuyor.
Vox'a konuşan ABD'li bir ekonomist bu durumu özetlemek için, "Evde kalanlar, toplumun ihtiyacı için risk alarak çalışanlardan daha iyi muamele görüyor" ifadelerini kullandı.
İşletmelerin kapanması, iş gücü piyasasını olumsuz etkiledi
ABD'de, salgını kontrol altına almaya yönelik önlemler nedeniyle ekonomik faaliyet önemli ölçüde zarar gördü.
ABD ekonomisi, Covid-19 salgınının etkisiyle bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 4,8 daraldı ve gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) 2008'deki küresel finansal kriz döneminden sonraki en sert düşüşünü kaydetti.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Covid-19 salgınından en çok etkilenen Amerika Birleşik Devletleri'nde son altı haftada işsizlik maaşı başvurusunda bulunanların sayısı 30 milyonu aştı. Ancak işsiz kalanların yarısı, federal hükümet ve eyaletlerin işsizlik sigortası ödemeleri sayesinde haftalık 978 dolar alarak çalıştıkları dönemden daha fazla gelir elde ediyor.
Euronews'ten Hüseyin Koyuncu'nun haberine göre Trump yönetimi geçen mart ayında, Covid-19 ile mücadele kapsımında açıkladığı 2 trilyon dolarlık dev teşvik paketinin 260 milyar dolarını işsizlik ödemeleri için ayırmıştı.
Demokratların baskısı üzerine, eyaletlerin yaptığı ödemelerin üstüne federal hükümet, işsiz kalanlara haftalık 600 dolarlık ödeme yapma kararı aldı.
Bu süreçte de en çok işsiz kalanlar, restoran, otel ve mağaza gibi düşük ücretli sektörlerde çalışanlar oldu.
Wall Street Journal'ın haberine göre, işsizler ortalama olarak haftada 978 dolarlık işsizlik maaşı alıyor. 600 doları federal hükümetten, 378 doları da eyaletlerden geliyor. Bu ödemeler en az temmuz ayının sonuna kadar sürecek.
İşsiz kalanların yaklaşık yüzde 50'si bu ücreti çalışarak alamıyor. Bu yüzden açık kalan gıda firmalarında çalışan düşük ücretli işçiler bu duruma sitem ediyor. Birçoğu en ağır ve tehlikeli şartlarda çalışırken, işsiz kalarak maddi durumlarının daha iyi olabileceğini savunuyor.
Vox'a konuşan ABD'li bir ekonomist bu durumu özetlemek için, "Evde kalanlar, toplumun ihtiyacı için risk alarak çalışanlardan daha iyi muamele görüyor" ifadelerini kullandı.
İşletmelerin kapanması, iş gücü piyasasını olumsuz etkiledi
ABD'de, salgını kontrol altına almaya yönelik önlemler nedeniyle ekonomik faaliyet önemli ölçüde zarar gördü.
ABD ekonomisi, Covid-19 salgınının etkisiyle bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 4,8 daraldı ve gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) 2008'deki küresel finansal kriz döneminden sonraki en sert düşüşünü kaydetti.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
“Sessiz sedasız ve törensiz defnedilen MİT mensubu” davasında bir gazeteciye daha yakalama kararı
Odatv’den üç, Yeniçağ’dan bir ismin tutuklu olduğu MİT davasında Birgün gazetesi yazarı Erk Acarer hakkında da yakalama kararı çıkarıldı.
BOLD – Libya’da öldürülen MİT personeli hakkında haber yaptıkları gerekçesiyle gazetecilere yönelik davalar bitmek bilmiyor. Aralarında Oda TV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, Haber Müdürü Barış Terkoğlu, Muhabir Hülya Kılınç, Yeniçağ Yazarı Murat Ağırel’in de olduğu 1’i firari, 6’sı tutuklu toplam 8 sanık hakkında açılan davada Birgün yazarı Erk Acarer hakkında da yakalama kararı çıkarıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı davanın iddianamesindeki ‘firari şüpheli’nin Acarer olduğu anlaşıldı.
Geçen hafta soruşturma aşaması tamamlanarak açılan kamu davasında gazetecilerin TCK’nin 329/1. maddesinde yer alan “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri açıklamak” suçundan beşer yıldan onar yıla, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 27. maddesi gereğince “istihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek” suçundan 4’er yıldan 10’ar yıla kadar hapisle cezalandırılmaları isteniyor.
Gazeteciler hakkında soruşturma Odatv adlı internet sitesinde 3 Mart’ta yayınlanan “Sessiz, sedasız ve törensiz defnedilen Libya şehidi MİT mensubunun cenaze görüntülerine Odatv ulaştı” başlıklı haberinde MİT mensuplarına yönelik gizli bilgi ve fotoğrafları yayınlandığı gerekçesiyle başlatmıştı. Dava kapsamında ilk olarak Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu ve muhabir Hülya Kılınç, ardından da Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan tutuklanmıştı. Bu üç tutukluluğun sonrasında da Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel tutuklanmıştı.
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Libya’da öldürülen MİT personeli hakkında haber yaptıkları gerekçesiyle gazetecilere yönelik davalar bitmek bilmiyor. Aralarında Oda TV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, Haber Müdürü Barış Terkoğlu, Muhabir Hülya Kılınç, Yeniçağ Yazarı Murat Ağırel’in de olduğu 1’i firari, 6’sı tutuklu toplam 8 sanık hakkında açılan davada Birgün yazarı Erk Acarer hakkında da yakalama kararı çıkarıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının açtığı davanın iddianamesindeki ‘firari şüpheli’nin Acarer olduğu anlaşıldı.
Geçen hafta soruşturma aşaması tamamlanarak açılan kamu davasında gazetecilerin TCK’nin 329/1. maddesinde yer alan “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri açıklamak” suçundan beşer yıldan onar yıla, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 27. maddesi gereğince “istihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek” suçundan 4’er yıldan 10’ar yıla kadar hapisle cezalandırılmaları isteniyor.
Gazeteciler hakkında soruşturma Odatv adlı internet sitesinde 3 Mart’ta yayınlanan “Sessiz, sedasız ve törensiz defnedilen Libya şehidi MİT mensubunun cenaze görüntülerine Odatv ulaştı” başlıklı haberinde MİT mensuplarına yönelik gizli bilgi ve fotoğrafları yayınlandığı gerekçesiyle başlatmıştı. Dava kapsamında ilk olarak Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu ve muhabir Hülya Kılınç, ardından da Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan tutuklanmıştı. Bu üç tutukluluğun sonrasında da Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel tutuklanmıştı.
[Bold Medya] 1.5.2020
Kılıçdaroğlu Erdoğan’ı uyardı: Firavun anlayışıyla devlet yönetilemez, ayakta duramazsınız!
Erdoğan’ın giderek sertleşen üslubunun perde arkasını açıklayan Kemal Kılıçdaroğlu, “Kaybedeceğini görüyor, yerimde nasıl tutunabilirim arayışı içinde. Firavun anlayışıyla devlet yönetilemez. Fakirin, fukaranın onurunu inciten devlet ayakta duramaz” ifadelerini kullandı.
BOLD – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Halk TV’de Gündem Özel programına konuk oldu. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı ağır şekilde eleştirdi. Erdoğan’ın CHP’ye yönelik sözlerinin cevap vermeye bile değmeyeceğini vurguladı. Kılıçdaroğlu şöyle konuştu: “Kin ve öfkeyle devlet yönetilmez… En tepedeki devleti kucaklayan kişidir. En tepedeki sadece kendi partisinin lehine çalışıp, diğer partileri rakip olarak görürse cumhurbaşkanı olamaz. Erdoğan’ın konuşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına beni üzdü.”
Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a yönelik sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortaya çıkan tabloyla gideceğini görüyorsa, nerede yanlış yaptığını düşünmesi lazım. Kaybedeceğini görüyor, yerimde nasıl tutunabilirim arayışı içinde…. Millet can derdinde insanlar evlerine çekilmişler, birlik mesajları vermek varken neden kavga?”
ADALETİ LİYAKATİ YOK ETTİLER
AKP Genel Başkanı’nın giderek sertleşen açıklamalarına ise şu yorumu yaptı: “Anadolu’da güzel bir söz vardır. Zulüm edenin çabuk gitmesi için zulmün artsın diye dua ederler, bir an önce gitsin diye… Firavun anlayışıyla devlet yönetilemez. Fakirin, fukaranın onurunu inciten devlet ayakta duramaz. Siz devleti kim için yönetiyorsunuz, devleti hangi anlayışla yönetiyorsunuz. Devlet adaletle yönetilir, adaleti yok ettiler. Devlet liyakatle yönetilir, liyakati yok ettiler. Türkiye daha otoriter bir çizgiye yönelecek, öyle görünüyor.”
1 Mayıs İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü’nü kutlayan Kılıçdaroğlu, emekçilerin gerçekten helal para kazandığını söyleyerek, İstanbul’da DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve konfederasyon üyelerinin gözaltına alınmasına tepki gösterdi. “Ülkeye yönetenlerin emeğiyle geçinen bu insanların en azından bir günlüğüne eğlenmeleri için fırsat vermesi lazım. Zaten sokağa çıkma yasağı var, kitlesel bir eylem yok. Gidip çelenk bıraksalar ne olurdu ki. Bu süreçte bunun çatışma ve krize dönüşmesini kabul edemiyorum” dedi.
DEMOKRATİK ANAYASA ÇAĞRISI
Türkiye’de anayasaların “şu veya bu etki altında” yazıldığını ifade eden Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu: “Hiçbir zaman değişik kültür, değişik sınıf veya değişik gruplardan, anlayışlardan olan insanlar bir araya gelip bir uzlaşma arayamadı. Buna bir türlü fırsat verilmedi. Hep darbeler oldu, darbelerden sonra, yasalar, anayasalar… Biz buna ‘darbe hukuku’ diyoruz. Bu çıktı ortaya. Artık bütün tarafların bir araya gelip yeni, güzel, demokratik bir anayasa yapması lazım. Ben herkesin inancına saygı duymalıyım, herkes de benim inancıma saygı duymalı. Ben herkesin kimliğine, yaşam tarzına saygı duymalıyım, herkes de benimkine. Bu, ortak yaşama inancını pekiştirmek demektir. En azından bu alanda kavgadan arınmış bir Türkiye’yi inşa etmek zorundayız.”
18 YILDA YOKSUL SAYISI ARTTI
AKP’nin 18 yıldır kesintisiz şekilde ülkeyi yönettiğini anımsatan Kılıçdaroğlu, bu dönemde yoksul sayısının azalmak yerine arttığını vurguladı. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Türkiye’nin yüzde 5 büyüyeceği açıklamasını hatırlatan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi: “2020’de ekonomi yüzde 5 büyümezse Berat Bey istifa edecek mi? Çünkü sıradan bir yerde değil. Hem sırtını saraya dayamış, Erdoğan’ın damadı. Artı emrinde olan medya zinciri var ve iddialı. Yüzde 5 büyütürse şapkamızı çıkaracağız ve kutlayacağız. Büyütmezse ayrılarak milletin yakasından düşmesi lazım.”
BİR MASKEYİ BİLE DAĞITAMADILAR
Kılıçdaroğlu, iktidarın CHP’li belediyelerin yardımını engellemesiyle ilgili de konuştu. İktidarı maske dağıtamamakla suçlayan Kılıçdaroğlu, şunları belirtti: “Bir maskeyi dağıtamayan bir yönetim, Türkiye Cumhuriyeti devletini sağlıklı yönetemez. Hiçbir bakanın iradesi yok. Böyle devlet yönetilmez. Ne oldu? Londra’daki tefecilere Türkiye Cumhuriyeti ekonomisini teslim ettiler, yalvarıyorlar nereden para bulacağız diye.”
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Halk TV’de Gündem Özel programına konuk oldu. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı ağır şekilde eleştirdi. Erdoğan’ın CHP’ye yönelik sözlerinin cevap vermeye bile değmeyeceğini vurguladı. Kılıçdaroğlu şöyle konuştu: “Kin ve öfkeyle devlet yönetilmez… En tepedeki devleti kucaklayan kişidir. En tepedeki sadece kendi partisinin lehine çalışıp, diğer partileri rakip olarak görürse cumhurbaşkanı olamaz. Erdoğan’ın konuşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına beni üzdü.”
Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a yönelik sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortaya çıkan tabloyla gideceğini görüyorsa, nerede yanlış yaptığını düşünmesi lazım. Kaybedeceğini görüyor, yerimde nasıl tutunabilirim arayışı içinde…. Millet can derdinde insanlar evlerine çekilmişler, birlik mesajları vermek varken neden kavga?”
ADALETİ LİYAKATİ YOK ETTİLER
AKP Genel Başkanı’nın giderek sertleşen açıklamalarına ise şu yorumu yaptı: “Anadolu’da güzel bir söz vardır. Zulüm edenin çabuk gitmesi için zulmün artsın diye dua ederler, bir an önce gitsin diye… Firavun anlayışıyla devlet yönetilemez. Fakirin, fukaranın onurunu inciten devlet ayakta duramaz. Siz devleti kim için yönetiyorsunuz, devleti hangi anlayışla yönetiyorsunuz. Devlet adaletle yönetilir, adaleti yok ettiler. Devlet liyakatle yönetilir, liyakati yok ettiler. Türkiye daha otoriter bir çizgiye yönelecek, öyle görünüyor.”
1 Mayıs İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik, Dayanışma ve Mücadele Günü’nü kutlayan Kılıçdaroğlu, emekçilerin gerçekten helal para kazandığını söyleyerek, İstanbul’da DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu ve konfederasyon üyelerinin gözaltına alınmasına tepki gösterdi. “Ülkeye yönetenlerin emeğiyle geçinen bu insanların en azından bir günlüğüne eğlenmeleri için fırsat vermesi lazım. Zaten sokağa çıkma yasağı var, kitlesel bir eylem yok. Gidip çelenk bıraksalar ne olurdu ki. Bu süreçte bunun çatışma ve krize dönüşmesini kabul edemiyorum” dedi.
DEMOKRATİK ANAYASA ÇAĞRISI
Türkiye’de anayasaların “şu veya bu etki altında” yazıldığını ifade eden Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu: “Hiçbir zaman değişik kültür, değişik sınıf veya değişik gruplardan, anlayışlardan olan insanlar bir araya gelip bir uzlaşma arayamadı. Buna bir türlü fırsat verilmedi. Hep darbeler oldu, darbelerden sonra, yasalar, anayasalar… Biz buna ‘darbe hukuku’ diyoruz. Bu çıktı ortaya. Artık bütün tarafların bir araya gelip yeni, güzel, demokratik bir anayasa yapması lazım. Ben herkesin inancına saygı duymalıyım, herkes de benim inancıma saygı duymalı. Ben herkesin kimliğine, yaşam tarzına saygı duymalıyım, herkes de benimkine. Bu, ortak yaşama inancını pekiştirmek demektir. En azından bu alanda kavgadan arınmış bir Türkiye’yi inşa etmek zorundayız.”
18 YILDA YOKSUL SAYISI ARTTI
AKP’nin 18 yıldır kesintisiz şekilde ülkeyi yönettiğini anımsatan Kılıçdaroğlu, bu dönemde yoksul sayısının azalmak yerine arttığını vurguladı. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın Türkiye’nin yüzde 5 büyüyeceği açıklamasını hatırlatan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi: “2020’de ekonomi yüzde 5 büyümezse Berat Bey istifa edecek mi? Çünkü sıradan bir yerde değil. Hem sırtını saraya dayamış, Erdoğan’ın damadı. Artı emrinde olan medya zinciri var ve iddialı. Yüzde 5 büyütürse şapkamızı çıkaracağız ve kutlayacağız. Büyütmezse ayrılarak milletin yakasından düşmesi lazım.”
BİR MASKEYİ BİLE DAĞITAMADILAR
Kılıçdaroğlu, iktidarın CHP’li belediyelerin yardımını engellemesiyle ilgili de konuştu. İktidarı maske dağıtamamakla suçlayan Kılıçdaroğlu, şunları belirtti: “Bir maskeyi dağıtamayan bir yönetim, Türkiye Cumhuriyeti devletini sağlıklı yönetemez. Hiçbir bakanın iradesi yok. Böyle devlet yönetilmez. Ne oldu? Londra’daki tefecilere Türkiye Cumhuriyeti ekonomisini teslim ettiler, yalvarıyorlar nereden para bulacağız diye.”
[Bold Medya] 1.5.2020
“AKP 15 Temmuz’daki gibi koronavirüsten yararlanarak baskı rejiminin yollarını arıyor”
AKP, Meclisin açılmasının ardından baroların seçim yöntemini değiştirmeye hazırlanıyor. Ankara, İstanbul ve İzmir baroları değişikliğe tepkili. Avukat Turgut Kazan ise, “15 Temmuz’daki gibi koronavirüsten yararlanarak baskı rejiminin yollarını arıyorlar” diyor.
BOLD – Daha önce de gündeme gelen düzenleme için İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baroların, Metin Feyzioğlu’ndaki çizginin bir eksen kaymasına dönmüş olması nedeniyle ortaya koydukları tablo iktidarı rahatsız ediyor” dedi. İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel ise, “Baroları teslim alma projesi” değerlendirmesi yaptı.
Gazete Duvar’ın haberine göre AKP, barolarla Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş arasında yaşanan hutbe tartışmalarının ardından baroların yönetim şeklinin değiştirilmesini öngören yasa değişikliğini yeniden gündemine aldı. Haziran’da çalışmaya başlayacak Meclis’in ilk gündem maddesi olması beklenen değişiklik hem baroların hem de Türkiye Barolar Birliği’nin yönetim sisteminde değişiklik öngörülüyor. Alınan bilgiye göre, Türkiye Barolar Birliği seçiminde en çok delege sahibi olan Ankara, İstanbul, İzmir gibi baroların etkinliği azaltılacak, baro yönetimlerine nispi temsil getirilecek. İktidarın hukuksuzluklarına karşı çıkan baroların sesi kısılacak.
MUHALİF OLANLAR SİNDİRİLECEK
İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, baroların yönetim değişikliğini hedefleyen düzenlemeye tepki gösterdi. Durakoğlu, “Son olarak Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında yaptığı eleştiriye İstanbul, İzmir gibi büyük baroların da katılmış olması nedeniyle rahatsızlık duyuyorlar. 2010 yılından bu yana ne zaman barolardan rahatsızlık duysalar, bu konuyu raftan indirirler” dedi. AKP’nin barolar üzerinde yapmak istediği değişiklik ile TBB’yi ele geçirmeyi, muhalefeti sindirmeyi amaçladığını ifade eden Durakoğlu, şunları kaydetti: “Eğer yönetimler nispi temsil ile oluşturulacaksa bu genel siyasette de uygulansın. Parlamentoda temsil edilen siyasi partiler aldıkları oy oranına göre hükumette temsil edilsin. Ama amaç baroların yönetimlerini zaafa uğratmak ve yönetilemez hale getirilmesini sağlamak. Delege sayısı az olan barolar ile büyük şehirlerdeki barolarda bulunan delege sayılarını eşitlemek amaçlanıyor. Türkiye Barolar Birliğini ancak bu şekilde ellerinde tutabilecekleri, muhalif olanları sindirebilecekleri bir proje. Eğer bunu başarırlarsa demokratik olmayan bir denge kurulur. Örnek verecek olursak, İstanbul Barosu, avukat temsilinin büyük çoğunluğunu elinde bulunduruyor. Ama bu proje ile genel kurulda temsil oranı yarı yarıya düşecek. Bu da delege bazında TBB’yi ele geçirmek, muhalefeti susturmak demek.
BAROLARI TESLİM ALMA PROJESİ
İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel de söz konusu değişikliğin, baroları teslim alma projesi olduğunu söyledi. Yücel, “Bu konu daha önce gündeme geldiğinde Türkiye Barolar Birliği karşı çıktı. Bugünkü yaklaşımını merakla bekliyoruz. Bu durum bizim açımızdan baroları teslim alma projesidir” dedi.
KONTROL EDEMEDİKLERİ İÇİN DAĞITIYORLAR
İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan ise, böyle bir değişikliğin Türkiye için onur kırıcı bir adım olacağını kaydetti. Kazan, Nasıl 15 Temmuz darbe girişiminden faydalanarak Türkiye’ye kalıcı bir olağanüstü hal rejimi getirdilerse, şimdi de korona virüsünden yararlanarak baskı rejimi oluşturmanın yollarını arıyorlar. Demokrasiyi koruyabildiğimiz ölçüde buna karşı durmak bizim görevimizdir. Baro yönetimlerini kontrol edemedikleri için dağıtma yoluna gidiyorlar. Eğer böyle bir değişiklik söz konusu olursa Türkiye için onur kırıcı adım olur” dedi.
BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI YOK
Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadığını kaydeden Kazan, “Şu an ne bağımsızlık, ne tarafsızlık ne de kaliteli bir yargı var. Bu durumda adalet beklemek mümkün değil. AK Parti’ye ve Erdoğan’a şunu hatırlatmak gerekir: Sayın Erdoğan Refah Partisi İl Başkanı iken telefonla randevu isteyerek, Bahri Zengin’le birlikte İstanbul Barosunu ziyarete gelmiştir. Demokrasi ve hukuk devletinin geliştirilmesi sürecinde, savunma hakkını savunduğumuz için teşekkür etmiştir. O günlerden nerelere geldiler” diye konuştu.
Kazan, Metin Feyzioğlu’nun baroların yönetim şeklinin değiştirilmesine ilişkin geçmişte karşı çıkmasıyla ilgili ise, “O dönemde CHP’den Cumhurbaşkanı olurum diyerek karşı durmuştu, şimdi ise korkuyla karışık beklenti için hareket ediyor” dedi.
ERZURUM BAROSU DESTEKLİYOR
Erzurum Barosu Başkanı Talat Göğebakan ise, Türkiye Barolar Birliği yönetimini belirleyen genel kurul delege yapısının demokratik olmadığını belirterek, değişikliği destekliyor. Göğebakan, “Böyle giderse İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliğini belirleyecek delege yapısına sahip olacak. Dolayısıyla bu sürdürülebilir, demokratik, uygun bir yapı değil. Bu yapının değişmesini ben savunuyorum. Birlik oluşturulduğunda avukat sayısı bugünkü sayının 10’da biri iken, her 300 avukata bir delege öngörülmüş. O zaman için mantıklı olan bu formül şimdi yanlış. İstanbul Barosu, tek başına bizim çatı örgütümüzü belirliyor. Bu da demokratik değil” dedi.
AK PARTİ MYK’DA ELE ALINDI
AK Parti MYK’da ele alındığı öğrenilen değişiklik teklifine göre Türkiye Barolar Birliği seçiminde Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük baroların etkinliği azaltılacak. Avukatlık Yasası’na göre, TBB Genel Kurulu için her baro ikişer delege belirliyor. Avukat sayısı yüzden fazla olan barolar, yüzden sonraki her 300 üye için ayrıca birer delege seçiyor. Bu da 45 bin dolayında üyesi bulunan İstanbul Barosu’na, TBB Genel Kurulunda yüzde 25’e yakın temsil olanağı sağlıyor. AK Parti ise, üye sayısı az olan baroların göndereceği delege sayısıyla büyük illerin göndereceği delege sayısını dengelemek istiyor. Her 300 üye için bir delege seçilmesi yerine, bu sayının yükseltilerek örneğin her 1000 üye için bir delege seçilmesi gibi değişiklikler düşünülüyor.
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Daha önce de gündeme gelen düzenleme için İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baroların, Metin Feyzioğlu’ndaki çizginin bir eksen kaymasına dönmüş olması nedeniyle ortaya koydukları tablo iktidarı rahatsız ediyor” dedi. İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel ise, “Baroları teslim alma projesi” değerlendirmesi yaptı.
Gazete Duvar’ın haberine göre AKP, barolarla Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş arasında yaşanan hutbe tartışmalarının ardından baroların yönetim şeklinin değiştirilmesini öngören yasa değişikliğini yeniden gündemine aldı. Haziran’da çalışmaya başlayacak Meclis’in ilk gündem maddesi olması beklenen değişiklik hem baroların hem de Türkiye Barolar Birliği’nin yönetim sisteminde değişiklik öngörülüyor. Alınan bilgiye göre, Türkiye Barolar Birliği seçiminde en çok delege sahibi olan Ankara, İstanbul, İzmir gibi baroların etkinliği azaltılacak, baro yönetimlerine nispi temsil getirilecek. İktidarın hukuksuzluklarına karşı çıkan baroların sesi kısılacak.
MUHALİF OLANLAR SİNDİRİLECEK
İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, baroların yönetim değişikliğini hedefleyen düzenlemeye tepki gösterdi. Durakoğlu, “Son olarak Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında yaptığı eleştiriye İstanbul, İzmir gibi büyük baroların da katılmış olması nedeniyle rahatsızlık duyuyorlar. 2010 yılından bu yana ne zaman barolardan rahatsızlık duysalar, bu konuyu raftan indirirler” dedi. AKP’nin barolar üzerinde yapmak istediği değişiklik ile TBB’yi ele geçirmeyi, muhalefeti sindirmeyi amaçladığını ifade eden Durakoğlu, şunları kaydetti: “Eğer yönetimler nispi temsil ile oluşturulacaksa bu genel siyasette de uygulansın. Parlamentoda temsil edilen siyasi partiler aldıkları oy oranına göre hükumette temsil edilsin. Ama amaç baroların yönetimlerini zaafa uğratmak ve yönetilemez hale getirilmesini sağlamak. Delege sayısı az olan barolar ile büyük şehirlerdeki barolarda bulunan delege sayılarını eşitlemek amaçlanıyor. Türkiye Barolar Birliğini ancak bu şekilde ellerinde tutabilecekleri, muhalif olanları sindirebilecekleri bir proje. Eğer bunu başarırlarsa demokratik olmayan bir denge kurulur. Örnek verecek olursak, İstanbul Barosu, avukat temsilinin büyük çoğunluğunu elinde bulunduruyor. Ama bu proje ile genel kurulda temsil oranı yarı yarıya düşecek. Bu da delege bazında TBB’yi ele geçirmek, muhalefeti susturmak demek.
BAROLARI TESLİM ALMA PROJESİ
İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel de söz konusu değişikliğin, baroları teslim alma projesi olduğunu söyledi. Yücel, “Bu konu daha önce gündeme geldiğinde Türkiye Barolar Birliği karşı çıktı. Bugünkü yaklaşımını merakla bekliyoruz. Bu durum bizim açımızdan baroları teslim alma projesidir” dedi.
KONTROL EDEMEDİKLERİ İÇİN DAĞITIYORLAR
İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan ise, böyle bir değişikliğin Türkiye için onur kırıcı bir adım olacağını kaydetti. Kazan, Nasıl 15 Temmuz darbe girişiminden faydalanarak Türkiye’ye kalıcı bir olağanüstü hal rejimi getirdilerse, şimdi de korona virüsünden yararlanarak baskı rejimi oluşturmanın yollarını arıyorlar. Demokrasiyi koruyabildiğimiz ölçüde buna karşı durmak bizim görevimizdir. Baro yönetimlerini kontrol edemedikleri için dağıtma yoluna gidiyorlar. Eğer böyle bir değişiklik söz konusu olursa Türkiye için onur kırıcı adım olur” dedi.
BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI YOK
Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadığını kaydeden Kazan, “Şu an ne bağımsızlık, ne tarafsızlık ne de kaliteli bir yargı var. Bu durumda adalet beklemek mümkün değil. AK Parti’ye ve Erdoğan’a şunu hatırlatmak gerekir: Sayın Erdoğan Refah Partisi İl Başkanı iken telefonla randevu isteyerek, Bahri Zengin’le birlikte İstanbul Barosunu ziyarete gelmiştir. Demokrasi ve hukuk devletinin geliştirilmesi sürecinde, savunma hakkını savunduğumuz için teşekkür etmiştir. O günlerden nerelere geldiler” diye konuştu.
Kazan, Metin Feyzioğlu’nun baroların yönetim şeklinin değiştirilmesine ilişkin geçmişte karşı çıkmasıyla ilgili ise, “O dönemde CHP’den Cumhurbaşkanı olurum diyerek karşı durmuştu, şimdi ise korkuyla karışık beklenti için hareket ediyor” dedi.
ERZURUM BAROSU DESTEKLİYOR
Erzurum Barosu Başkanı Talat Göğebakan ise, Türkiye Barolar Birliği yönetimini belirleyen genel kurul delege yapısının demokratik olmadığını belirterek, değişikliği destekliyor. Göğebakan, “Böyle giderse İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliğini belirleyecek delege yapısına sahip olacak. Dolayısıyla bu sürdürülebilir, demokratik, uygun bir yapı değil. Bu yapının değişmesini ben savunuyorum. Birlik oluşturulduğunda avukat sayısı bugünkü sayının 10’da biri iken, her 300 avukata bir delege öngörülmüş. O zaman için mantıklı olan bu formül şimdi yanlış. İstanbul Barosu, tek başına bizim çatı örgütümüzü belirliyor. Bu da demokratik değil” dedi.
AK PARTİ MYK’DA ELE ALINDI
AK Parti MYK’da ele alındığı öğrenilen değişiklik teklifine göre Türkiye Barolar Birliği seçiminde Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük baroların etkinliği azaltılacak. Avukatlık Yasası’na göre, TBB Genel Kurulu için her baro ikişer delege belirliyor. Avukat sayısı yüzden fazla olan barolar, yüzden sonraki her 300 üye için ayrıca birer delege seçiyor. Bu da 45 bin dolayında üyesi bulunan İstanbul Barosu’na, TBB Genel Kurulunda yüzde 25’e yakın temsil olanağı sağlıyor. AK Parti ise, üye sayısı az olan baroların göndereceği delege sayısıyla büyük illerin göndereceği delege sayısını dengelemek istiyor. Her 300 üye için bir delege seçilmesi yerine, bu sayının yükseltilerek örneğin her 1000 üye için bir delege seçilmesi gibi değişiklikler düşünülüyor.
[Bold Medya] 1.5.2020
İBB Halk Ekmek pide üretimine başladı: 1 TL’ye satılacak
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Halk Ekmek tarafından pide yapımına başlandığını ifade etti. Pidelerin fiyatı 1 TL olarak belirlendi.
KRONOS -1 Mayıs 2020
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Sözcüsü Murat Ongun Twitter’da yaptğı açıklamada, Halk Ekmek’in Ramazan’da pide üretimine başladığını duyurdu. Ongun paylaşımında, “İstanbullulara en ucuz ve sağlıklı ekmeği sunan Halk Ekmek, Ramazan’da pide üretimine de başladı. Vatandaşlarımız 1 TL’den satışa sunulacak pideleri Halk Ekmek büfelerinden temin edebilirler” ifadelerini kullandı.
İstanbul’da fırınlarda satılan pide, geçen yıl olduğu gibi 350 gramı 3 lira olarak tüketicilere ulaştırılıyor.
[Kronos.News] 1.5.202
KRONOS -1 Mayıs 2020
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Sözcüsü Murat Ongun Twitter’da yaptğı açıklamada, Halk Ekmek’in Ramazan’da pide üretimine başladığını duyurdu. Ongun paylaşımında, “İstanbullulara en ucuz ve sağlıklı ekmeği sunan Halk Ekmek, Ramazan’da pide üretimine de başladı. Vatandaşlarımız 1 TL’den satışa sunulacak pideleri Halk Ekmek büfelerinden temin edebilirler” ifadelerini kullandı.
İstanbul’da fırınlarda satılan pide, geçen yıl olduğu gibi 350 gramı 3 lira olarak tüketicilere ulaştırılıyor.
[Kronos.News] 1.5.202
AKP iktidarında işçiler: Her gün 4 işçi öldü, 284’ü işsiz bırakıldı
CHP’li Milletvekili Antmen, AKP’nin iktidarda olduğu 6360 gün boyunca her gün 4 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini, her gün 284 kişinin işinden edildiğini ve yine her gün 28 kişinin cezaevine konulduğunu belirtti.
KRONOS -1 Mayıs 2020
CHP 1 Mayıs Emek, Mücadele ve Dayanışma Günü nedeniyle yazılı bir basın açıklaması yaptı.
1 Mayıs Emek, Mücadele ve Dayanışma Günü nedeniyle yazılı bir basın açıklaması yapan CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen, AKP’nin iktidarda olduğu süredeki iş cinayetlerine ve emekçilere yönelik saldırılara ilişkin verilere yer verdi.
‘ZENGİN İLE YOKSUL ARASINDAKİ FARK AÇILIYOR’
Antmen, hukuksuzluğun, baskının, sömürünün, uzun çalışma sürelerinin, işçi cinayetlerinin ve neo-liberal politikaların artarak devam ettiğini belirterek “Türkiye’deki en zengin ve en yoksul kesim arasındaki fark giderek açılıyor. En zengin kesimin gelirden aldığı pay artarken yoksulun ise daha da düşüyor” dedi.
‘ÜLKENİN YÜZDE 80’İ BORÇLU’
Ülkenin yüzde 80’inin borçlu olduğu belirten Antmen, işsizlik ve açlık intiharlarının bu eşitsizliğin bir sonucu olduğuna dikkat çekti.
CHP’li vekil 1977, 1989, 1996 ve 2007 1 Mayıs’larında katledilenleri de saygıyla anarak “Bu 1 Mayıs olağanüstü koşullarda geçecek. Salgın nedeni ile vatandaşlarımız evde olacak. Ama sanmasınlar ki meydanlar onlara kalacak! Emek mücadelesini yüreğinde hisseden herkes gönülleri ve akılları ile o meydanları dolduracak. Kurtuluş ancak örgütlü ve demokratik haklarını kullanan bir halk ile mümkündür” diye belirtti.
‘AKP İKTİDARINDA HER GÜN 4 İŞÇİ HAYATINI KAYBETTİ’
AKP iktidarında her yıl artan iş cinayetlerine ilişkin verilere değinen Antmen, “AKP’nin iktidarda olduğu 6360 gün boyunca her gün 4 işçi, iş cinayetlerine kurban edildi. Bu 6360 gün boyunca her gün 284 kişi işinden edildi” bilgisini paylaştı.
‘HER GÜN 28 KİŞİ CEZAEVİNE GİRDİ’
“Özgürlüklerin kısıtlandığı artan baskı rejiminde her gün 28 kişi cezaevine konuldu” diyen CHP Mersin Milletvekili Alpay Antme, açıklamasında 1 Mayıs’ın tüm halkın bayramı olduğunu vurgulayarak, birlik mesajı verdi:
‘BARIŞ DİYEN BÜTÜN YÜREKLER OMUZ OMUZA OLMALI’
“Adaletsizliğe, ölümlere, katliamlara ve emek düşmanlarına karşı; işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, ezilenler, özgürlük ve barış diyen bütün yürekler yan yana, el ele ve omuz omuza olmalı.”
[Kronos.News] 1.5.2020
KRONOS -1 Mayıs 2020
CHP 1 Mayıs Emek, Mücadele ve Dayanışma Günü nedeniyle yazılı bir basın açıklaması yaptı.
1 Mayıs Emek, Mücadele ve Dayanışma Günü nedeniyle yazılı bir basın açıklaması yapan CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen, AKP’nin iktidarda olduğu süredeki iş cinayetlerine ve emekçilere yönelik saldırılara ilişkin verilere yer verdi.
‘ZENGİN İLE YOKSUL ARASINDAKİ FARK AÇILIYOR’
Antmen, hukuksuzluğun, baskının, sömürünün, uzun çalışma sürelerinin, işçi cinayetlerinin ve neo-liberal politikaların artarak devam ettiğini belirterek “Türkiye’deki en zengin ve en yoksul kesim arasındaki fark giderek açılıyor. En zengin kesimin gelirden aldığı pay artarken yoksulun ise daha da düşüyor” dedi.
‘ÜLKENİN YÜZDE 80’İ BORÇLU’
Ülkenin yüzde 80’inin borçlu olduğu belirten Antmen, işsizlik ve açlık intiharlarının bu eşitsizliğin bir sonucu olduğuna dikkat çekti.
CHP’li vekil 1977, 1989, 1996 ve 2007 1 Mayıs’larında katledilenleri de saygıyla anarak “Bu 1 Mayıs olağanüstü koşullarda geçecek. Salgın nedeni ile vatandaşlarımız evde olacak. Ama sanmasınlar ki meydanlar onlara kalacak! Emek mücadelesini yüreğinde hisseden herkes gönülleri ve akılları ile o meydanları dolduracak. Kurtuluş ancak örgütlü ve demokratik haklarını kullanan bir halk ile mümkündür” diye belirtti.
‘AKP İKTİDARINDA HER GÜN 4 İŞÇİ HAYATINI KAYBETTİ’
AKP iktidarında her yıl artan iş cinayetlerine ilişkin verilere değinen Antmen, “AKP’nin iktidarda olduğu 6360 gün boyunca her gün 4 işçi, iş cinayetlerine kurban edildi. Bu 6360 gün boyunca her gün 284 kişi işinden edildi” bilgisini paylaştı.
‘HER GÜN 28 KİŞİ CEZAEVİNE GİRDİ’
“Özgürlüklerin kısıtlandığı artan baskı rejiminde her gün 28 kişi cezaevine konuldu” diyen CHP Mersin Milletvekili Alpay Antme, açıklamasında 1 Mayıs’ın tüm halkın bayramı olduğunu vurgulayarak, birlik mesajı verdi:
‘BARIŞ DİYEN BÜTÜN YÜREKLER OMUZ OMUZA OLMALI’
“Adaletsizliğe, ölümlere, katliamlara ve emek düşmanlarına karşı; işçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, ezilenler, özgürlük ve barış diyen bütün yürekler yan yana, el ele ve omuz omuza olmalı.”
[Kronos.News] 1.5.2020
DEVA Partisi: Siyasi baskı nedeniyle AİHM kararları bile uygulanmıyor
DEVA Partisi, Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de İnsan Hakları 2019 raporuyla ilgili açıklama yaptı: “Türkiye’nin en büyük sorunu yürütmenin yargı organları üzerindeki ağır baskısıdır.”
KRONOS -1 Mayıs 2020
Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de İnsan Hakları 2019 raporuyla ilgili yaptığı açıklamada, raporda dile getirilen eleştirilerin haklı olduğu vurgulandı. Yargının baskı aracı olarak kullanıldığı kaydedilerek, “Türkiye’de yargı, hak ihlallerini ağırlaştıran bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır” denildi.
‘TÜRKİYE’DE YARGI, HAK İHLALLERİNİ AĞIRLAŞTIRAN BASKI ARACIDIR’
Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de İnsan Hakları 2019 Değerlendirmesi’ne göre Türkiye’de temel hak ve özgürlükler yaygın bir şekilde ihlal edildiğinin kaydedildiği vurgulanarak, “Rapor, hukuk devletinden, insan hak ve özgürlüklerinden ve yargının tarafsız ve bağımsızlığından ne kadar uzaklaştığımızı gözler önüne sermekte. Demokratik bir toplumda temel hak ve hürriyetlerin teminatı olarak işlemesi gereken yargı, ne yazık ki ülkemizde hak ihlallerini ağırlaştıran bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır” ifadeleri kullanıldı.
‘SİYASİ BASKI NEDENİYLE AİHM KARARLARI BİLE UYGULANMIYOR’
Açıklamada, “Rapora göre, Türkiye’de binlerce kişi, uluslararası hukukta tanımlanmış bir suç işlediklerine ilişkin hiçbir delil olmaksızın, sadece cezalandırma amacı taşıyan, uzun süreli tutuklu yargılamalarla cezaevinde bulunmaktadır” denildi. Demokratik bir toplumun temel taşlarından olan ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün de kısıtlandığı; meşru olmayan gerekçelerle barışçıl toplanma hakkının da ciddi şekilde zedelendiği vurgulandı. Açıklamada, “Cezaevinde onlarca gazeteci ve medya çalışanı tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Yapılan kanuni düzenleme ile internet siteleri içerikleri RTÜK denetimine tabi tutularak, devletin internet içeriklerinde kısıtlama yapma yetkisi genişletilmiştir. Muhalefetteki siyasetçiler terörle ilişkilendirilerek veya cumhurbaşkanına hakaret gibi suçlamalardan dolayı yargılanmaktadır. Aynı şekilde, birçok insan hakları savunucusu hukuki dayanaktan yoksun halde tutuklu yargılanmaktadırlar. Yargı üzerindeki siyasi baskı nedeniyle AİHM kararları dahi uygulanmaksızın, tutuklama ve cezalar devam etmiştir” değerlendirmesinde bulunuldu.
‘ÖZEL SEKTÖRDE BİLE ÇALIŞAMAYANLAR BİR DE ÖTEKİLEŞTİRİLİYOR’
OHAL döneminde valilere tanınan yetkilerin devam ettiği vurgulanarak, “Olağanüstü hâl dönemi sona erdirilmiş olsa da valilere tanınan geniş yetkilerle barışçıl toplanma hakkı sınırlandırmaları uygulanmıştır. Tüm bunlara ilaveten, ağır işkence ve zorla kaybetme iddiaları bulunmaktadır” denildi. Açıklama şöyle devam etti: “Hakkında soruşturma açılmamış veya takipsizlik ya da beraat alan KHK’lılar dahi mahkemeler tarafından görevlerine iade edilmemektedir. Diğer taraftan on binlerce akademisyen, asker, polis ve öğretmen bırakın kamuyu özel sektörde bile çalışamadıkları için aileleri ile birlikte ekonomik sıkıntılarının yanında bir de ötekileştirmeye maruz bırakılmaktadır. Bu çerçevede, KHK’larla işlerini kaybetmiş ancak yargı kararlarıyla suçsuz bulunmuş veya haklarında idari ve adli bir soruşturma bulunmayan kişilerin hak ve itibarlarının iadesi ile ilgili düzenlemelerin ivedilikle yapılması gerekir.”
‘TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNU YÜRÜTMENİN YARGI ORGANLARI ÜZERİNDEKİ AĞIR BASKISI’
“Bugün gelinen noktada, raporun da belirttiği üzere, Türkiye’nin en büyük sorunu yürütmenin yargı organları üzerindeki ağır baskısıdır” denilen açıklamada, şöyle devam edildi: “Türkiye bu baskıcı zihniyetle ve keyfi adaletsizliklerle yönetilemez. Yargı bağımsızlığını teminat altına alan bir güçler ayrılığı düzeni kurarak bugün otoriter sistem örnekleri arasında adı geçen Türkiye’yi güçlü bir demokrasi hâline getirme sorumluluğu taşıyoruz. DEVA Partisi olarak hedefimiz; ortak akıl ve uzlaşma ilkelerine dayanan, vatandaşlarımızın farklılıklarına ve değerlerine saygı duyan, hukukun üstünlüğünü tesis etmiş, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye’dir. Türkiye’nin bu karanlık tablosunun iyileşmesi, toplumun her kesiminin ortak mücadelesi ile mümkün olacaktır.”
[Kronos.News] 1.5.2020
KRONOS -1 Mayıs 2020
Demokrasi ve Atılım Partisi (DEVA), Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de İnsan Hakları 2019 raporuyla ilgili yaptığı açıklamada, raporda dile getirilen eleştirilerin haklı olduğu vurgulandı. Yargının baskı aracı olarak kullanıldığı kaydedilerek, “Türkiye’de yargı, hak ihlallerini ağırlaştıran bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır” denildi.
‘TÜRKİYE’DE YARGI, HAK İHLALLERİNİ AĞIRLAŞTIRAN BASKI ARACIDIR’
Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye’de İnsan Hakları 2019 Değerlendirmesi’ne göre Türkiye’de temel hak ve özgürlükler yaygın bir şekilde ihlal edildiğinin kaydedildiği vurgulanarak, “Rapor, hukuk devletinden, insan hak ve özgürlüklerinden ve yargının tarafsız ve bağımsızlığından ne kadar uzaklaştığımızı gözler önüne sermekte. Demokratik bir toplumda temel hak ve hürriyetlerin teminatı olarak işlemesi gereken yargı, ne yazık ki ülkemizde hak ihlallerini ağırlaştıran bir baskı aracı olarak kullanılmaktadır” ifadeleri kullanıldı.
‘SİYASİ BASKI NEDENİYLE AİHM KARARLARI BİLE UYGULANMIYOR’
Açıklamada, “Rapora göre, Türkiye’de binlerce kişi, uluslararası hukukta tanımlanmış bir suç işlediklerine ilişkin hiçbir delil olmaksızın, sadece cezalandırma amacı taşıyan, uzun süreli tutuklu yargılamalarla cezaevinde bulunmaktadır” denildi. Demokratik bir toplumun temel taşlarından olan ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün de kısıtlandığı; meşru olmayan gerekçelerle barışçıl toplanma hakkının da ciddi şekilde zedelendiği vurgulandı. Açıklamada, “Cezaevinde onlarca gazeteci ve medya çalışanı tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Yapılan kanuni düzenleme ile internet siteleri içerikleri RTÜK denetimine tabi tutularak, devletin internet içeriklerinde kısıtlama yapma yetkisi genişletilmiştir. Muhalefetteki siyasetçiler terörle ilişkilendirilerek veya cumhurbaşkanına hakaret gibi suçlamalardan dolayı yargılanmaktadır. Aynı şekilde, birçok insan hakları savunucusu hukuki dayanaktan yoksun halde tutuklu yargılanmaktadırlar. Yargı üzerindeki siyasi baskı nedeniyle AİHM kararları dahi uygulanmaksızın, tutuklama ve cezalar devam etmiştir” değerlendirmesinde bulunuldu.
‘ÖZEL SEKTÖRDE BİLE ÇALIŞAMAYANLAR BİR DE ÖTEKİLEŞTİRİLİYOR’
OHAL döneminde valilere tanınan yetkilerin devam ettiği vurgulanarak, “Olağanüstü hâl dönemi sona erdirilmiş olsa da valilere tanınan geniş yetkilerle barışçıl toplanma hakkı sınırlandırmaları uygulanmıştır. Tüm bunlara ilaveten, ağır işkence ve zorla kaybetme iddiaları bulunmaktadır” denildi. Açıklama şöyle devam etti: “Hakkında soruşturma açılmamış veya takipsizlik ya da beraat alan KHK’lılar dahi mahkemeler tarafından görevlerine iade edilmemektedir. Diğer taraftan on binlerce akademisyen, asker, polis ve öğretmen bırakın kamuyu özel sektörde bile çalışamadıkları için aileleri ile birlikte ekonomik sıkıntılarının yanında bir de ötekileştirmeye maruz bırakılmaktadır. Bu çerçevede, KHK’larla işlerini kaybetmiş ancak yargı kararlarıyla suçsuz bulunmuş veya haklarında idari ve adli bir soruşturma bulunmayan kişilerin hak ve itibarlarının iadesi ile ilgili düzenlemelerin ivedilikle yapılması gerekir.”
‘TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SORUNU YÜRÜTMENİN YARGI ORGANLARI ÜZERİNDEKİ AĞIR BASKISI’
“Bugün gelinen noktada, raporun da belirttiği üzere, Türkiye’nin en büyük sorunu yürütmenin yargı organları üzerindeki ağır baskısıdır” denilen açıklamada, şöyle devam edildi: “Türkiye bu baskıcı zihniyetle ve keyfi adaletsizliklerle yönetilemez. Yargı bağımsızlığını teminat altına alan bir güçler ayrılığı düzeni kurarak bugün otoriter sistem örnekleri arasında adı geçen Türkiye’yi güçlü bir demokrasi hâline getirme sorumluluğu taşıyoruz. DEVA Partisi olarak hedefimiz; ortak akıl ve uzlaşma ilkelerine dayanan, vatandaşlarımızın farklılıklarına ve değerlerine saygı duyan, hukukun üstünlüğünü tesis etmiş, özgürlükçü ve demokratik bir Türkiye’dir. Türkiye’nin bu karanlık tablosunun iyileşmesi, toplumun her kesiminin ortak mücadelesi ile mümkün olacaktır.”
[Kronos.News] 1.5.2020
‘İşçilerin ölümle baş başa bırakıldığı tarihsel bir dönem…’
1 Mayıs nedeniyle yaptığı açıklamada işçilerin salgınının yol açtığı ağır yoksulluk ve yüksek işsizlik tehdidi altında olduğunu kaydeden İnsan Hakları Derneği (İHD), "Bir kez daha işçi ve emekçilerin ölümle baş başa bırakıldığı tarihsel bir dönem yaşıyoruz" dedi.
KRONOS -1 Mayıs 2020
İnsan Hakları Derneği’nden (İHD) 1 Mayıs nedeniyle yapılan açıklamada, “1 Mayıs bu yıl bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de Covid-19 pandemisinin yol açtığı ağır ekonomik krizin yol açtığı yüksek işsizlik ve ağır yoksulluk altında sembolik olarak kutlanacaktır. Sembolik kutlamaların sokakta yapılmasının önceden engellenmesi rejimin emek karşıtı ve baskıcı karakterini ortaya koymaktadır” denildi.
‘İŞÇİLER BİR KEZ DAHA ÖLÜMLE BAŞ BAŞA BIRAKILDI’
Tarihsel bir dönem yaşandığını belirten İHD’nin açıklamasında, “Bir Mayıs’ta bir kez daha işçi ve emekçilerin ölümle baş başa bırakıldığı tarihsel bir dönem yaşıyoruz. Kapitalizmin çarklarının dönmesi için fabrikalarda üretime devam ettirilmesi işçileri koronavirüs tehdidine maruz bırakmış ve koronadan ölüm oranı işçilerde daha fazla görülmeye başlamıştır.
‘HAK MÜCADELESİNİN VAZGEÇİLMEZLİĞİNİ GÖRDÜK’
Türkiye’de kalıcı OHAL rejiminin çalışma yaşamında yarattığı hak kayıplarının yanı sıra Covid-19 salgınının etkisi ile günlük yaşamın bile sürdürülmesindeki zorluklar bir kez daha ekonomik ve sosyal haklar mücadelesinin vazgeçilmezliğini ve çetin geçeceğini göstermektedir” denildi.
[Kronos.News] 1.5.2020
KRONOS -1 Mayıs 2020
İnsan Hakları Derneği’nden (İHD) 1 Mayıs nedeniyle yapılan açıklamada, “1 Mayıs bu yıl bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de Covid-19 pandemisinin yol açtığı ağır ekonomik krizin yol açtığı yüksek işsizlik ve ağır yoksulluk altında sembolik olarak kutlanacaktır. Sembolik kutlamaların sokakta yapılmasının önceden engellenmesi rejimin emek karşıtı ve baskıcı karakterini ortaya koymaktadır” denildi.
‘İŞÇİLER BİR KEZ DAHA ÖLÜMLE BAŞ BAŞA BIRAKILDI’
Tarihsel bir dönem yaşandığını belirten İHD’nin açıklamasında, “Bir Mayıs’ta bir kez daha işçi ve emekçilerin ölümle baş başa bırakıldığı tarihsel bir dönem yaşıyoruz. Kapitalizmin çarklarının dönmesi için fabrikalarda üretime devam ettirilmesi işçileri koronavirüs tehdidine maruz bırakmış ve koronadan ölüm oranı işçilerde daha fazla görülmeye başlamıştır.
‘HAK MÜCADELESİNİN VAZGEÇİLMEZLİĞİNİ GÖRDÜK’
Türkiye’de kalıcı OHAL rejiminin çalışma yaşamında yarattığı hak kayıplarının yanı sıra Covid-19 salgınının etkisi ile günlük yaşamın bile sürdürülmesindeki zorluklar bir kez daha ekonomik ve sosyal haklar mücadelesinin vazgeçilmezliğini ve çetin geçeceğini göstermektedir” denildi.
[Kronos.News] 1.5.2020
Oxford Üniversitesi’nden sevindiren haber! Korona aşısı Haziran’da piyasada
Koronavirüs aşısı için çalışmalara başlayan Oxford Üniversitesi, yaklaşık 320 kişi üzerinde denenen aşıdan olumlu sonuç aldıklarını ve aşının Haziran ayı itibariyle piyasaya sürülmesi için çalışmalara devam edildiği bildirildi
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeni ile birçok ülke aşı ve ilaç geliştirmeye çalışırken, dünyanın en iyi üniversiteleri arasında gösterilen Oxford Üniversitesi’nde Profesör John Bell koronavirüs aşısında önemli yol kat ettiklerini duyurdu. Profesör John Bell, Kovid-19 aşısını yaklaşık 320 kişi üzerinde denediklerini ve olumlu sonuçlar aldıklarını açıkladı.
Aşının hazır olması halinde dağımı için İngiltere’nin en büyük ilaç firmalarından AstraZeneca ile anlaşma yaptıklarını ifade eden Profesör Bell, Haziran ortası itibariyle aşının piyasaya sürülmesi için çalışmalara devam ettiklerini bildirdi.
BELL: HAZİRAN ORTASINDA GÜZEL GELİŞMELER OLACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM
Hedeflerinin Haziran ayı ortasına kadar Kovid-19’a karşı tamamen önlem alınabilecek bir aşı üretmek olduğunu vurgulayan Profesör John Bell, “Bu çalışma hala devam ediyor, kesin bir şey söylemek mümkün değil. Bu aşılar şu anda insan vücudunda olumlu bir şekilde sonuç veriyor. Yapılan çalışmalarla birlikte Haziran ortasında güzel gelişmeler olacağını düşünüyorum. İngiltere’nin önemli bir firması AstraZeneca ile irtibat halindeyiz. Aşı tam anlamıyla hazır olduğunda geçmişe dönük düşüncelerle veya nasıl dağıtım yapılacağı konusunda düşünmek istemiyoruz. Geleceğe yönelerek ülkelerin bu aşıya bir an önce temin edebilecek duruma gelmesini bekliyoruz.” şeklinde konuştu.
[TR724] 1.5.2020
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeni ile birçok ülke aşı ve ilaç geliştirmeye çalışırken, dünyanın en iyi üniversiteleri arasında gösterilen Oxford Üniversitesi’nde Profesör John Bell koronavirüs aşısında önemli yol kat ettiklerini duyurdu. Profesör John Bell, Kovid-19 aşısını yaklaşık 320 kişi üzerinde denediklerini ve olumlu sonuçlar aldıklarını açıkladı.
Aşının hazır olması halinde dağımı için İngiltere’nin en büyük ilaç firmalarından AstraZeneca ile anlaşma yaptıklarını ifade eden Profesör Bell, Haziran ortası itibariyle aşının piyasaya sürülmesi için çalışmalara devam ettiklerini bildirdi.
BELL: HAZİRAN ORTASINDA GÜZEL GELİŞMELER OLACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM
Hedeflerinin Haziran ayı ortasına kadar Kovid-19’a karşı tamamen önlem alınabilecek bir aşı üretmek olduğunu vurgulayan Profesör John Bell, “Bu çalışma hala devam ediyor, kesin bir şey söylemek mümkün değil. Bu aşılar şu anda insan vücudunda olumlu bir şekilde sonuç veriyor. Yapılan çalışmalarla birlikte Haziran ortasında güzel gelişmeler olacağını düşünüyorum. İngiltere’nin önemli bir firması AstraZeneca ile irtibat halindeyiz. Aşı tam anlamıyla hazır olduğunda geçmişe dönük düşüncelerle veya nasıl dağıtım yapılacağı konusunda düşünmek istemiyoruz. Geleceğe yönelerek ülkelerin bu aşıya bir an önce temin edebilecek duruma gelmesini bekliyoruz.” şeklinde konuştu.
[TR724] 1.5.2020
16 yaşındaki kızı babasını öldürüp intihar süsü vermiş!
İzmir’in Buca ilçesindeki evinde başından tabancayla vurulmuş halde bulunan iş adamının, 16 yaşındaki kızı tarafından öldürüldükten sonra intihar süsü verdiği ortaya çıktı.
Buca’da ailesinin intihar ettiğini söylediği 44 yaşındaki iş adamı Zafer U.’yu, 16 yaşındaki kızı N.U.’nun öldürdüğü ortaya çıktı. Cinayeti, merminin iş insanın kafasına giriş açısından çözen polisin gözaltına aldığı N.U., babasını kendisine kötü davrandığı için öldürdüğünü söyledi.
İzmir’de gayrimenkul işi yapan ve Çeşme’de otel işleten 44 yaşındaki iş adamı Zafer U’nun eşi P.U, 24 Mart sabahı polisi arayarak, Buca ilçesi Yaylacık mahallesindeki evlerinin üst katındaki odada eşini intihar etmiş olarak bulduklarını belirtti.
Olay yerine gelen polis ekiplerince yapılan ilk incelemede, elinde kendisine ait silah bulunan Zafer U’nun intihar etmiş olduğu değerlendirildi. Olaya ilişkin Zafer U’nun eşi P.U, kızları 16 yaşındaki N.U. ile 18 yaşındaki İ.U. ifadeleri alınmak üzere polis merkezine götürüldü.
N.U. ilk ifadesinde, “Uyandıktan bir süre sonra üst kattaki babasının yanına gittiğini, babasını koltuğunda intihar etmiş halde bulduğunu” söyledi. N.U., annesine haber verdiğini ve polisi birlikte aradıklarını kaydetti.
Anne de ifadesinde, olayın kızının anlattığı gibi olduğunu, eşini başından vurulmuş olarak bulduklarını söyledi.
Soruşturmayı yürüten Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliğine bağlı polisler, yakınlarının davranışlarını şüpheli bularak, cinayet ihtimalini değerlendirmeye aldı.
MAKTULÜN KAFATASINDAKİ MERMİNİN GİRİŞ AÇISI CİNAYETİ İŞARET ETTİ
Polis çevredeki güvenlik kamerası kayıtlarını, Zafer U.’nun hesap hareketlerini ve iş insanının husumetli olabileceği kişileri inceledi. Araştırmalar sürerken İzmir Adli Tıp Kurumu uzmanları, maktulün kafatasındaki mermi giriş açısından olayın cinayet olabileceğini ortaya çıkardı.
BABASINI BAŞINDAN VURUP SİLAHI ELİNE TUTUŞTURMUŞ
İlgili raporun ulaşması üzerine ailede fertleri üzerinde yoğunlaşan ekipler, P.U. ile 2 kızını gözaltına aldı. Öğrenci olduğu öğrenilen N.U., sorgusunda suçunu itiraf etti.
Babasının kendisine kötü davrandığını, hakaret ettiğini ileri süren N.U., gece babasının tabancasını aldığını koltukta uyuduğu sırada babasını başından vurduğunu, sonra da silahı eline tutuşturup intihar süsü verdiğini, sabah olunca da her şeyi annesine anlattığını söyledi.
Anne P.U. ise gece silah sesi duymadığını, küçük kızı N.U.’dan olayı öğrendiğini ancak kızı tutuklanacağı için korkup gerçeği söyleyemediğini anlattı.
N.U., emniyetteki ifadesinin ardından sevk edildiği nöbetçi sulh ceza hakimliğince tutuklanarak cezaevine gönderildi. Anne P.U. ile ablası İ.U. ise konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
[TR724] 1.5.2020
Buca’da ailesinin intihar ettiğini söylediği 44 yaşındaki iş adamı Zafer U.’yu, 16 yaşındaki kızı N.U.’nun öldürdüğü ortaya çıktı. Cinayeti, merminin iş insanın kafasına giriş açısından çözen polisin gözaltına aldığı N.U., babasını kendisine kötü davrandığı için öldürdüğünü söyledi.
İzmir’de gayrimenkul işi yapan ve Çeşme’de otel işleten 44 yaşındaki iş adamı Zafer U’nun eşi P.U, 24 Mart sabahı polisi arayarak, Buca ilçesi Yaylacık mahallesindeki evlerinin üst katındaki odada eşini intihar etmiş olarak bulduklarını belirtti.
Olay yerine gelen polis ekiplerince yapılan ilk incelemede, elinde kendisine ait silah bulunan Zafer U’nun intihar etmiş olduğu değerlendirildi. Olaya ilişkin Zafer U’nun eşi P.U, kızları 16 yaşındaki N.U. ile 18 yaşındaki İ.U. ifadeleri alınmak üzere polis merkezine götürüldü.
N.U. ilk ifadesinde, “Uyandıktan bir süre sonra üst kattaki babasının yanına gittiğini, babasını koltuğunda intihar etmiş halde bulduğunu” söyledi. N.U., annesine haber verdiğini ve polisi birlikte aradıklarını kaydetti.
Anne de ifadesinde, olayın kızının anlattığı gibi olduğunu, eşini başından vurulmuş olarak bulduklarını söyledi.
Soruşturmayı yürüten Asayiş Şube Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliğine bağlı polisler, yakınlarının davranışlarını şüpheli bularak, cinayet ihtimalini değerlendirmeye aldı.
MAKTULÜN KAFATASINDAKİ MERMİNİN GİRİŞ AÇISI CİNAYETİ İŞARET ETTİ
Polis çevredeki güvenlik kamerası kayıtlarını, Zafer U.’nun hesap hareketlerini ve iş insanının husumetli olabileceği kişileri inceledi. Araştırmalar sürerken İzmir Adli Tıp Kurumu uzmanları, maktulün kafatasındaki mermi giriş açısından olayın cinayet olabileceğini ortaya çıkardı.
BABASINI BAŞINDAN VURUP SİLAHI ELİNE TUTUŞTURMUŞ
İlgili raporun ulaşması üzerine ailede fertleri üzerinde yoğunlaşan ekipler, P.U. ile 2 kızını gözaltına aldı. Öğrenci olduğu öğrenilen N.U., sorgusunda suçunu itiraf etti.
Babasının kendisine kötü davrandığını, hakaret ettiğini ileri süren N.U., gece babasının tabancasını aldığını koltukta uyuduğu sırada babasını başından vurduğunu, sonra da silahı eline tutuşturup intihar süsü verdiğini, sabah olunca da her şeyi annesine anlattığını söyledi.
Anne P.U. ise gece silah sesi duymadığını, küçük kızı N.U.’dan olayı öğrendiğini ancak kızı tutuklanacağı için korkup gerçeği söyleyemediğini anlattı.
N.U., emniyetteki ifadesinin ardından sevk edildiği nöbetçi sulh ceza hakimliğince tutuklanarak cezaevine gönderildi. Anne P.U. ile ablası İ.U. ise konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
[TR724] 1.5.2020
Siyasi mahpusları ölüme terk eden Saray rejimi hukuku, 2 kişiyi öldüren sanığı koronadan tahliye etti!
AKP ve MHP oylarıyla kabul edilen infaz yasasında siyasi tutukluları koronavirüse terk eden Saray rejimi hukuku 2 kişiyi öldürdüğü için 2 kez müebbetle yargılanan 63 yaşındaki tutukluyu koronavirüs salgını nedeniyle tahliye etti.
Kütahya’da geçen yıl tarla paylaşımı nedeniyle 2 kişiyi öldürdüğü, bir kişiyi yaraladığı gerekçesiyle 10 ay önce tutuklanan ve “Kasten öldürme” suçlamasıyla 2 kez ağırlaştırılmış müebbet hapsi istenen sanık İbrahim Çakı (63) yaşı ve koronavirüs kapsamında alınan tedbirler dikkate alınarak tahliye edildi. Öldürülen Gülsüm Yıldız’ın ablası Şerife Ertuğrul, tahliye kararına tepki göstererek “İsyanım hak ettiği cezayı almadan bitmeyecek.” dedi.
Kütahya’nın Altınbaş ilçesine bağlı Çayırbaşı köyünde 22 Temmuz 2019 tarihinde Selahattin Çakı, Ahmet Çakı, İbrahim Çakı ve Mehmet Çakı daha önceden tarla paylaşımı nedeniyle husumetli oldukları Necip Basmaz’ı, Gülsüm Yıldız’ı ve Ayşe Basmaz’ı silahla vurdu. Olay yerinde Necip Basmaz ve 2 aylık hamile olan Gülsüm Yıldız yaşamını yitirirken, Ayşe Batmaz ise ağır yaralandı. Daha sonra 4 sanık gözaltına alınarak tutuklandı. 16 Nisan günü Kütahya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, kasten öldürmeye teşebbüsten yargılanan sanık İbrahim Çakı, tutuklu kaldığı süre, dosyadaki mevcut delil durumu, yaşı ve koronavirüs kapsamında alınan tedbirler dikkate alınarak tahliye edildi. Diğer üç sanığın ise tutukluluk hallerinin devamına karar verildi. Diğer üç sanık ayrıca, ifadelerinde İbrahim Çakı’nın olmadığını iddia ederken, görgü tanıkları ise İbrahim Çakı’nın olay yerinde olduğunu söyledi.
ŞERİFE ERTUĞRUL: CAN GÜVENLİĞİM YOK
Öldürülen Gülsüm Yıldız’ın ablası Şerife Ertuğrul Cumhuriyet’e konuştu. Ertuğrul, “Selahattin Çakı, İbrahim Çakı, Ahmet Çakı ve Mehmet Çakı, amcam Necip Basmaz’a saldırı düzenliyorlar. Amcamın üzerinde silah yok, arkasından defalarca vuruyorlar. O sırada 2 aylık hamile olan kız kardeşim Gülsüm’e ve anneme ateş ediliyor. Kurşun annemin kafasına geliyor. Gülsüm’ün bedeninde ise 100’den fazla saçma olduğu için oracıkta ölüyor. Annem yaşıyor ancak konuşamıyor, fiziksel aktivelerini yerine getiremiyor” diye konuştu.
Ertuğrul, can güvenliğinin olmadığının altını çizerek sözlerine devam etti:
“Bu adam 10 ay bile yatmadan çıktı. Biz bunları yaşarken o adamların dışarı çıkmış elini kolunu sallayıp çocukları ve torunlarıyla vakit geçiriyor. Katillere ödül gibi ceza. Bu adam beni ve çocuklarımı öldürecek. Şu anda bizim hiçbir can güvenliğimiz yok. Adalet yerini bulsun istiyoruz. Covid 19 vakası nedeniyle çıkartılan İbrahim Çakı’nın hüküm giymemiş bir zanlı olarak dışarıda dolaşması doğru değil.”
[TR724] 1.5.2020
Kütahya’da geçen yıl tarla paylaşımı nedeniyle 2 kişiyi öldürdüğü, bir kişiyi yaraladığı gerekçesiyle 10 ay önce tutuklanan ve “Kasten öldürme” suçlamasıyla 2 kez ağırlaştırılmış müebbet hapsi istenen sanık İbrahim Çakı (63) yaşı ve koronavirüs kapsamında alınan tedbirler dikkate alınarak tahliye edildi. Öldürülen Gülsüm Yıldız’ın ablası Şerife Ertuğrul, tahliye kararına tepki göstererek “İsyanım hak ettiği cezayı almadan bitmeyecek.” dedi.
Kütahya’nın Altınbaş ilçesine bağlı Çayırbaşı köyünde 22 Temmuz 2019 tarihinde Selahattin Çakı, Ahmet Çakı, İbrahim Çakı ve Mehmet Çakı daha önceden tarla paylaşımı nedeniyle husumetli oldukları Necip Basmaz’ı, Gülsüm Yıldız’ı ve Ayşe Basmaz’ı silahla vurdu. Olay yerinde Necip Basmaz ve 2 aylık hamile olan Gülsüm Yıldız yaşamını yitirirken, Ayşe Batmaz ise ağır yaralandı. Daha sonra 4 sanık gözaltına alınarak tutuklandı. 16 Nisan günü Kütahya 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, kasten öldürmeye teşebbüsten yargılanan sanık İbrahim Çakı, tutuklu kaldığı süre, dosyadaki mevcut delil durumu, yaşı ve koronavirüs kapsamında alınan tedbirler dikkate alınarak tahliye edildi. Diğer üç sanığın ise tutukluluk hallerinin devamına karar verildi. Diğer üç sanık ayrıca, ifadelerinde İbrahim Çakı’nın olmadığını iddia ederken, görgü tanıkları ise İbrahim Çakı’nın olay yerinde olduğunu söyledi.
ŞERİFE ERTUĞRUL: CAN GÜVENLİĞİM YOK
Öldürülen Gülsüm Yıldız’ın ablası Şerife Ertuğrul Cumhuriyet’e konuştu. Ertuğrul, “Selahattin Çakı, İbrahim Çakı, Ahmet Çakı ve Mehmet Çakı, amcam Necip Basmaz’a saldırı düzenliyorlar. Amcamın üzerinde silah yok, arkasından defalarca vuruyorlar. O sırada 2 aylık hamile olan kız kardeşim Gülsüm’e ve anneme ateş ediliyor. Kurşun annemin kafasına geliyor. Gülsüm’ün bedeninde ise 100’den fazla saçma olduğu için oracıkta ölüyor. Annem yaşıyor ancak konuşamıyor, fiziksel aktivelerini yerine getiremiyor” diye konuştu.
Ertuğrul, can güvenliğinin olmadığının altını çizerek sözlerine devam etti:
“Bu adam 10 ay bile yatmadan çıktı. Biz bunları yaşarken o adamların dışarı çıkmış elini kolunu sallayıp çocukları ve torunlarıyla vakit geçiriyor. Katillere ödül gibi ceza. Bu adam beni ve çocuklarımı öldürecek. Şu anda bizim hiçbir can güvenliğimiz yok. Adalet yerini bulsun istiyoruz. Covid 19 vakası nedeniyle çıkartılan İbrahim Çakı’nın hüküm giymemiş bir zanlı olarak dışarıda dolaşması doğru değil.”
[TR724] 1.5.2020
Kılıçdaroğlu: Erdoğan, öğretmenlere maaş vermemek için kararnameyi çıkarmıyor
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, sürecin bir an önce sona erdirilmesi gerektiğini belirtti.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 20 bin öğretmenin atanmasıyla ilgili kararnameyi ‘maaş ödememek’ için çıkarmadığını söyledi. Kılıçdaroğlu, “Bu öğretmenler aylık almasın diye kararnameyi çıkarmıyor. Okullar kapalı, şimdi kararnamesini çıkarırsa bunlar aylık alacak.” ifadelerini kullandı.
CHP Basın Birimi’nden yapılan açıklamaya göre Kemal Kılıçdaroğlu, aralarında sağlık çalışanından apartman görevlisine, kuryeden maden işçisine farklı sektörlerde çalışan 12 emekçi ile 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü nedeniyle bir buluşma gerçekleştirdi. Video konferans yöntemi ile gerçekleştirilen görüşmede Kılıçdaroğlu, işçilerin bayramını kutladı, dile getirilen sorunlarını da dinledi.
DEVLET, EVLERE TEMİZLİĞE GİDEN KADINLARA ULAŞTI MI?
Evlere temizliğe giden kadınların sorunlarına değinen Kılıçdaroğlu, yaptıkları tespitlere göre Türkiye’de bu şekilde çalışan 1 milyona yakın kadın bulunduğunu bildirdi. Bu kişilerin çoğunun sigortasız olduğuna dikkati çeken CHP lideri, “Bunlar aldıkları 3-5 kuruşla geçiniyorlardı, acaba bunlara devlet ulaştı mı, bir şekliyle katkıda bulundu mu? Bin lira verileceği ifade ediliyor mu? Bunlara verildi mi? Bu konuda hala kafamızda çok büyük sorular var. Bunların hepsinin sigortalı, kayıtlı olması lazım.” diye konuştu.
ERDOĞAN NİYE O KARARNAMEYİ ÇIKARMIYOR?
Kemal Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti: “Recep Tayyip Erdoğan 20 bin kişinin (öğretmen) atanmasıyla ilgili kararnameyi çıkarmıyor. Niye? Çünkü bunlar aylık almasın diye. Okullar kapalı, şimdi kararnamesini çıkarırsa bunlar aylık alacak. Ama bunlar işsiz, ataması çıktı diye dolayısıyla işinden ayrılmış kişiler bunlar. Olay insan merkezli düşünülmüyor. Her şey rant merkezli olduğu için insan, öğretmen rahatlıkla feda edilebiliyor.”
[TR724] 1.5.2020
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 20 bin öğretmenin atanmasıyla ilgili kararnameyi ‘maaş ödememek’ için çıkarmadığını söyledi. Kılıçdaroğlu, “Bu öğretmenler aylık almasın diye kararnameyi çıkarmıyor. Okullar kapalı, şimdi kararnamesini çıkarırsa bunlar aylık alacak.” ifadelerini kullandı.
CHP Basın Birimi’nden yapılan açıklamaya göre Kemal Kılıçdaroğlu, aralarında sağlık çalışanından apartman görevlisine, kuryeden maden işçisine farklı sektörlerde çalışan 12 emekçi ile 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü nedeniyle bir buluşma gerçekleştirdi. Video konferans yöntemi ile gerçekleştirilen görüşmede Kılıçdaroğlu, işçilerin bayramını kutladı, dile getirilen sorunlarını da dinledi.
DEVLET, EVLERE TEMİZLİĞE GİDEN KADINLARA ULAŞTI MI?
Evlere temizliğe giden kadınların sorunlarına değinen Kılıçdaroğlu, yaptıkları tespitlere göre Türkiye’de bu şekilde çalışan 1 milyona yakın kadın bulunduğunu bildirdi. Bu kişilerin çoğunun sigortasız olduğuna dikkati çeken CHP lideri, “Bunlar aldıkları 3-5 kuruşla geçiniyorlardı, acaba bunlara devlet ulaştı mı, bir şekliyle katkıda bulundu mu? Bin lira verileceği ifade ediliyor mu? Bunlara verildi mi? Bu konuda hala kafamızda çok büyük sorular var. Bunların hepsinin sigortalı, kayıtlı olması lazım.” diye konuştu.
ERDOĞAN NİYE O KARARNAMEYİ ÇIKARMIYOR?
Kemal Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti: “Recep Tayyip Erdoğan 20 bin kişinin (öğretmen) atanmasıyla ilgili kararnameyi çıkarmıyor. Niye? Çünkü bunlar aylık almasın diye. Okullar kapalı, şimdi kararnamesini çıkarırsa bunlar aylık alacak. Ama bunlar işsiz, ataması çıktı diye dolayısıyla işinden ayrılmış kişiler bunlar. Olay insan merkezli düşünülmüyor. Her şey rant merkezli olduğu için insan, öğretmen rahatlıkla feda edilebiliyor.”
[TR724] 1.5.2020
100 işçiden 29’u İstanbul’da, yüzde 22’si kayıt dışı çalışıyor!
İstanbul İstatistik Ofisi, TÜİK ve SGK verilerinden faydalanarak İstanbul’daki çalışanların profilini ortaya koydu. 100 işçiden 29’unun çalıştığı İstanbul’da, erkek çalışan sayısı, kadın çalışan sayısının iki katından daha fazla. Hizmet sektörü ilk sırada yer alırken, çalışanların yüzde 22,2’si kayıt dışı çalışıyor. En fazla çalışan 35-54 yaş gurubunda bulunurken,ilk ve ortaokul mezunu olanların oranı, yüzde 46,1. İş yerlerinin yüzde 42,6’sında 10 ve daha az çalışan bulunuyor. Çalışanların yüzde 81’i ücretli, maaşlı ya da yevmiyeli çalışırken, günlük ortalama kazanç 163,17 TL olarak tespit edildi. Kamuda ortalama kazanç, özel sektörden daha yüksek. Erkeklerin ortalama kazancı kadınlardan daha fazla.
YÜZDE 22,2 KAYIT DIŞI ÇALIŞIYOR
2020 Şubat ayında Türkiye’de sigortalı işçi sayısı, (4A’ya tabi zorunlu sigortalılar) 14 milyon 211 bin 588 iken, İstanbul’da 4 milyon 137 bin 618. Türkiye’deki 100 işçinin 29’u İstanbul’da çalışıyor.
2019 yılında İstanbul’da çalışanların yüzde 77,8’i SGK’lı iken, yüzde 22,2’si kayıt dışı çalışıyor.
ERKEK ÇALIŞAN DAHA FAZLA
2019 yılsonu itibariyle İstanbul’da çalışanların yüzde 69’u erkek, yüzde 31’i kadın olarak kaydedildi. Çalışanlar içinde en yüksek paya 35-54 yaş grubu sahip. Çalışanların yüzde 4,7’si 15-19, yüzde 10,6’sı 20-24, yüzde 29,4’ü 25-34, yüzde 47,3’ü 35-54 yaş grubunda yer alırken, yüzde 8’i 55 yaş üzerinde.
ÇALIŞANLARIN YÜZDE 46,1’İ İLK VE ORTAOKUL MEZUNU
Çalışanların eğitim durumuna göre dağılımında, ilk ve ortaokul mezunlarının yüzde 46,1 ile en fazla orana sahip iken, lise mezunları yüzde 22, üniversite mezunları ise yüzde 30,4 oranında bulunuyor. İstanbul’da çalışan nüfusun yüzde1,5’i ise okuma yazma bilmiyor. İstanbul’da çalışan 100 kişiden 67’si hizmet sektöründe iken, 32’si sanayi, 1’i ise tarımda istihdam edildi.
YÜZDE 81 ÜCRETLİ, MAAŞLI YA DA YEVMİYELİ
Çalışanların yüzde 81’i ücretli, maaşlı veya yevmiyeli, yüzde 17’si kendi hesabına veya işveren olarak çalışıyor. Geriye kalan yüzde 2’lik kesim ise ücretsiz aile işçisi.
İŞYERLERİNİN YÜZDE 42,6’SINDA, 10 VE DAHA AZ KİŞİ ÇALIŞIYOR
2019 yılında, İstanbul’da mevcut iş yeri büyüklükleri incelendiğinde, yüzde 42,6’sında 10 ve daha az, yüzde 31,4’ünde 50 veya daha fazla, yüzde 18,3’ünde 20-49 kişi çalışıyor.
GÜNLÜK ORTALAMA KAZANÇ 163,17 TL
2020 Şubat ayı verilerine göre İstanbul’da günlük ortalama kazanç, 163,17 TL olarak tespit edildi. Yılın aynı döneminde günlük ortalama kazanç erkeklerde 165,52 TL iken, kadınlarda 158,48 TL olarak gözlendi.
GEÇİCİ İŞÇİLERDE KAZANÇ DAHA DÜŞÜK
Daimî işçilerde 165,71 TL olan ortalama günlük kazanç, geçici işçilerde 133,56 TL’ye düşüyor.
Kamuda yer alan işçilerde günlük ortalama kazanç 180,87 TL iken, özel sektördeki işçilerde bu rakam 162,05 TL.
[TR724] 1.5.2020
YÜZDE 22,2 KAYIT DIŞI ÇALIŞIYOR
2020 Şubat ayında Türkiye’de sigortalı işçi sayısı, (4A’ya tabi zorunlu sigortalılar) 14 milyon 211 bin 588 iken, İstanbul’da 4 milyon 137 bin 618. Türkiye’deki 100 işçinin 29’u İstanbul’da çalışıyor.
2019 yılında İstanbul’da çalışanların yüzde 77,8’i SGK’lı iken, yüzde 22,2’si kayıt dışı çalışıyor.
ERKEK ÇALIŞAN DAHA FAZLA
2019 yılsonu itibariyle İstanbul’da çalışanların yüzde 69’u erkek, yüzde 31’i kadın olarak kaydedildi. Çalışanlar içinde en yüksek paya 35-54 yaş grubu sahip. Çalışanların yüzde 4,7’si 15-19, yüzde 10,6’sı 20-24, yüzde 29,4’ü 25-34, yüzde 47,3’ü 35-54 yaş grubunda yer alırken, yüzde 8’i 55 yaş üzerinde.
ÇALIŞANLARIN YÜZDE 46,1’İ İLK VE ORTAOKUL MEZUNU
Çalışanların eğitim durumuna göre dağılımında, ilk ve ortaokul mezunlarının yüzde 46,1 ile en fazla orana sahip iken, lise mezunları yüzde 22, üniversite mezunları ise yüzde 30,4 oranında bulunuyor. İstanbul’da çalışan nüfusun yüzde1,5’i ise okuma yazma bilmiyor. İstanbul’da çalışan 100 kişiden 67’si hizmet sektöründe iken, 32’si sanayi, 1’i ise tarımda istihdam edildi.
YÜZDE 81 ÜCRETLİ, MAAŞLI YA DA YEVMİYELİ
Çalışanların yüzde 81’i ücretli, maaşlı veya yevmiyeli, yüzde 17’si kendi hesabına veya işveren olarak çalışıyor. Geriye kalan yüzde 2’lik kesim ise ücretsiz aile işçisi.
İŞYERLERİNİN YÜZDE 42,6’SINDA, 10 VE DAHA AZ KİŞİ ÇALIŞIYOR
2019 yılında, İstanbul’da mevcut iş yeri büyüklükleri incelendiğinde, yüzde 42,6’sında 10 ve daha az, yüzde 31,4’ünde 50 veya daha fazla, yüzde 18,3’ünde 20-49 kişi çalışıyor.
GÜNLÜK ORTALAMA KAZANÇ 163,17 TL
2020 Şubat ayı verilerine göre İstanbul’da günlük ortalama kazanç, 163,17 TL olarak tespit edildi. Yılın aynı döneminde günlük ortalama kazanç erkeklerde 165,52 TL iken, kadınlarda 158,48 TL olarak gözlendi.
GEÇİCİ İŞÇİLERDE KAZANÇ DAHA DÜŞÜK
Daimî işçilerde 165,71 TL olan ortalama günlük kazanç, geçici işçilerde 133,56 TL’ye düşüyor.
Kamuda yer alan işçilerde günlük ortalama kazanç 180,87 TL iken, özel sektördeki işçilerde bu rakam 162,05 TL.
[TR724] 1.5.2020
"Troliçe" Sabancı'ya ayar verdi!
Ahmet Davutoğlu'nun hem Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) liderliğinden hem de başbakanlıktan istifa etmesini sağlayan Pelikan Çetesi'nin lideri ve troliçe Hilal Kaplan yine sahnede. Kaplan ekonomi yorumlarını kendisine ait YouTube kanalında yayınlayan Prof. Dr. Özgür Demirtaş'ın işsiz kalabileceğini ima etti.
Sabancı Üniversitesi'nde finans bölümünde başkanlık görevini ifa eden Prof. Dr. Özgür Demirtaş, şahsi Twitter hesabında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) paralı trollerine veryansın etti: "Gün gelecek: Bu paralı troller, kaçacak delik arayacak!"
AKP'nin kurucu isimlerinden Bülent Arınç’ın “troliçe” lakabı taktığı Hilal Kaplan trolleri eleştiren Demirtaş'ı hedef gösterdi.
SABANCI'YA MESAJ VERDİ
AKP'nin medya havuzunun amiral gemisi Sabah'ın yazarı olan Kaplan, Mütevelli Heyet Başkanlığı koltuğunda Güler Sabancı'nın oturduğu Sabancı Üniversitesi'ne atıf yaparak "Demirtaş'ı susturun" imasında bulundu.
"Troliçe" Kaplan, "Sabancı Üniversitesi yönetimi, akademisyeniniz trollüğün hasını yapıp burda kendince giyotin kuruyor. Söyleyin, aklını başına toplasın!" ifadelerini kullandı.
Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, Kaplan'ın Demirtaş'ın işsiz kalabileceğini ima etmesini "manidar" buldu.
FİNANSÇI DEMİRTAŞ EKONOMİ YORUMU YAPMAYACAK!
Prof. Dr. Demirtaş'ın doların 7 TL'nin üzerine çıkması üzerine kendisine soru yönelten takipçilerine, "Türkiye ekonomisi hakkında konuşmuyorum." cevabı vermesi dikkati çekti.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Sabancı Üniversitesi'nde finans bölümünde başkanlık görevini ifa eden Prof. Dr. Özgür Demirtaş, şahsi Twitter hesabında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) paralı trollerine veryansın etti: "Gün gelecek: Bu paralı troller, kaçacak delik arayacak!"
AKP'nin kurucu isimlerinden Bülent Arınç’ın “troliçe” lakabı taktığı Hilal Kaplan trolleri eleştiren Demirtaş'ı hedef gösterdi.
SABANCI'YA MESAJ VERDİ
AKP'nin medya havuzunun amiral gemisi Sabah'ın yazarı olan Kaplan, Mütevelli Heyet Başkanlığı koltuğunda Güler Sabancı'nın oturduğu Sabancı Üniversitesi'ne atıf yaparak "Demirtaş'ı susturun" imasında bulundu.
"Troliçe" Kaplan, "Sabancı Üniversitesi yönetimi, akademisyeniniz trollüğün hasını yapıp burda kendince giyotin kuruyor. Söyleyin, aklını başına toplasın!" ifadelerini kullandı.
Halkların Demokratik Partisi İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, Kaplan'ın Demirtaş'ın işsiz kalabileceğini ima etmesini "manidar" buldu.
FİNANSÇI DEMİRTAŞ EKONOMİ YORUMU YAPMAYACAK!
Prof. Dr. Demirtaş'ın doların 7 TL'nin üzerine çıkması üzerine kendisine soru yönelten takipçilerine, "Türkiye ekonomisi hakkında konuşmuyorum." cevabı vermesi dikkati çekti.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Kasada para kalmadı
"Devletin kefen parası" diye bilinen 47 milyar liralık ihtiyat akçesi ile geçen yıl yandaş müteahhitleri kurtaran Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) borçlanma rekoru kırdı. Hazine sadece nisanda net 60 milyar TL borç alırken, 2020'nin ilk 4 ayında borçlanma tutarı 120 milyar TL'yi buldu. Yıllık limit bir-iki ay içinde dolacak.
Merkez Bankası (TCMB) hükûmetin açığını kapatmak için karşılıksız para basmaya devam ederken, Hazine’nin toplam net borçlanmasının nisan ayında 60 milyar TL’yi buldu.
Borçta Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine ulaşırken, 2020 yılının ilk dört ay net borçlanması 120 milyar TL’nin üzerine çıktı.
AKP FAİZ LOBİSİNE ÇALIŞIYOR
Hazine’nin 2017’de ve 2019’da olduğu üzere borçlanma limitini aşması kaçınılmaz hale geldi. Kanuna göre Hazine bu yıl yüzde 10 ek limitle toplam 154 milyar TL borç alabilecek.
Adalet ve Kalkına Partisi (AKP) hükûmeti döneminde faiz ödemeleri de rekor kırıyor. Geçen yıl bütçede faize 114 milyar lira ödenirken, 2020'de bu tutar 150 milyar lirayı bulacak.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Merkez Bankası (TCMB) hükûmetin açığını kapatmak için karşılıksız para basmaya devam ederken, Hazine’nin toplam net borçlanmasının nisan ayında 60 milyar TL’yi buldu.
Borçta Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine ulaşırken, 2020 yılının ilk dört ay net borçlanması 120 milyar TL’nin üzerine çıktı.
AKP FAİZ LOBİSİNE ÇALIŞIYOR
Hazine’nin 2017’de ve 2019’da olduğu üzere borçlanma limitini aşması kaçınılmaz hale geldi. Kanuna göre Hazine bu yıl yüzde 10 ek limitle toplam 154 milyar TL borç alabilecek.
Adalet ve Kalkına Partisi (AKP) hükûmeti döneminde faiz ödemeleri de rekor kırıyor. Geçen yıl bütçede faize 114 milyar lira ödenirken, 2020'de bu tutar 150 milyar lirayı bulacak.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Dolar psikolojik sınırı aştı: Yeni hedef 7.20 TL
Uzun süredir 7 TL sınırında yer alan ve aşmakta zorlanan dolar kuru, 1 Mayıs itibariyle 7 TL’yi geçti. 7,0393’ten işlem gören dolar kurunda yeni hedef, 2018 yılının Ağustos ayında Rahip Brunson kriziyle kırdığı 7.20 TL seviyelerini geçmek.
BOLD – Dolar kuru uzun zamandır geçemediği, psikolojik sınır olarak da kabul edilen 7 lira barajını kırdı. Birkaç sefer 7 lira bandını kırmayı denese de kısa bir süre sonra 6.98 lira seviyelerine geri çekilen kur, 1 Mayıs dolayısıyla iç piyasaların kapalı olduğu bugün 7 lira bandını aşarak 7.04 lira seviyesine kadar yükseldi.
MERKEZ BANKASININ REZERVLERİ İŞE YARAMADI
FED’in trilyonlarca dolar yeni para basacağı açıklamaları, ABD’de faizlerin 0’a kadar düşürülmesi Merkez Bankasının kamu bankaları aracılığıyla piyasaya dolar sürmesi ve çeşitli ülkelerde swap görüşmeleri yapıldığının açıklanması dolar kurundaki sert yükselişin önüne geçemedi. Koronavirüs etkisiyle dünyada dolara olan talebin hız kesmeden artmasıyla, dolar kuru Türk Lirası karşısında değer kazanmaya devam etti. Dolar kuru bugün itibariyle 2018 yılının Ağustos ayında yaşadığı kur şokuyla gördüğü 7 lira seviyesine tekrar yükseldi.
Birçok ekonomiste göre dolar kuru psikolojik açından önemli bir direnç seviyesi olan 7 lirayı aşması halinde 2018 yılının Ağustos ayında Rahip Brunson kriziyle kırdığı 7.20 lira seviyesini tekrar test etmek isteyecek.
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Dolar kuru uzun zamandır geçemediği, psikolojik sınır olarak da kabul edilen 7 lira barajını kırdı. Birkaç sefer 7 lira bandını kırmayı denese de kısa bir süre sonra 6.98 lira seviyelerine geri çekilen kur, 1 Mayıs dolayısıyla iç piyasaların kapalı olduğu bugün 7 lira bandını aşarak 7.04 lira seviyesine kadar yükseldi.
MERKEZ BANKASININ REZERVLERİ İŞE YARAMADI
FED’in trilyonlarca dolar yeni para basacağı açıklamaları, ABD’de faizlerin 0’a kadar düşürülmesi Merkez Bankasının kamu bankaları aracılığıyla piyasaya dolar sürmesi ve çeşitli ülkelerde swap görüşmeleri yapıldığının açıklanması dolar kurundaki sert yükselişin önüne geçemedi. Koronavirüs etkisiyle dünyada dolara olan talebin hız kesmeden artmasıyla, dolar kuru Türk Lirası karşısında değer kazanmaya devam etti. Dolar kuru bugün itibariyle 2018 yılının Ağustos ayında yaşadığı kur şokuyla gördüğü 7 lira seviyesine tekrar yükseldi.
Birçok ekonomiste göre dolar kuru psikolojik açından önemli bir direnç seviyesi olan 7 lirayı aşması halinde 2018 yılının Ağustos ayında Rahip Brunson kriziyle kırdığı 7.20 lira seviyesini tekrar test etmek isteyecek.
[Bold Medya] 1.5.2020
“AKP 15 Temmuz’daki gibi koronavirüsten yararlanarak baskı rejiminin yollarını arıyor”
AKP, Meclisin açılmasının ardından baroların seçim yöntemini değiştirmeye hazırlanıyor. Ankara, İstanbul ve İzmir baroları değişikliğe tepkili. Avukat Turgut Kazan ise, “15 Temmuz’daki gibi koronavirüsten yararlanarak baskı rejiminin yollarını arıyorlar” diyor.
BOLD – Daha önce de gündeme gelen düzenleme için İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baroların, Metin Feyzioğlu’ndaki çizginin bir eksen kaymasına dönmüş olması nedeniyle ortaya koydukları tablo iktidarı rahatsız ediyor” dedi. İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel ise, “Baroları teslim alma projesi” değerlendirmesi yaptı.
Gazete Duvar’ın haberine göre AKP, barolarla Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş arasında yaşanan hutbe tartışmalarının ardından baroların yönetim şeklinin değiştirilmesini öngören yasa değişikliğini yeniden gündemine aldı. Haziran’da çalışmaya başlayacak Meclis’in ilk gündem maddesi olması beklenen değişiklik hem baroların hem de Türkiye Barolar Birliği’nin yönetim sisteminde değişiklik öngörülüyor. Alınan bilgiye göre, Türkiye Barolar Birliği seçiminde en çok delege sahibi olan Ankara, İstanbul, İzmir gibi baroların etkinliği azaltılacak, baro yönetimlerine nispi temsil getirilecek. İktidarın hukuksuzluklarına karşı çıkan baroların sesi kısılacak.
MUHALİF OLANLAR SİNDİRİLECEK
İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, baroların yönetim değişikliğini hedefleyen düzenlemeye tepki gösterdi. Durakoğlu, “Son olarak Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında yaptığı eleştiriye İstanbul, İzmir gibi büyük baroların da katılmış olması nedeniyle rahatsızlık duyuyorlar. 2010 yılından bu yana ne zaman barolardan rahatsızlık duysalar, bu konuyu raftan indirirler” dedi. AKP’nin barolar üzerinde yapmak istediği değişiklik ile TBB’yi ele geçirmeyi, muhalefeti sindirmeyi amaçladığını ifade eden Durakoğlu, şunları kaydetti: “Eğer yönetimler nispi temsil ile oluşturulacaksa bu genel siyasette de uygulansın. Parlamentoda temsil edilen siyasi partiler aldıkları oy oranına göre hükumette temsil edilsin. Ama amaç baroların yönetimlerini zaafa uğratmak ve yönetilemez hale getirilmesini sağlamak. Delege sayısı az olan barolar ile büyük şehirlerdeki barolarda bulunan delege sayılarını eşitlemek amaçlanıyor. Türkiye Barolar Birliğini ancak bu şekilde ellerinde tutabilecekleri, muhalif olanları sindirebilecekleri bir proje. Eğer bunu başarırlarsa demokratik olmayan bir denge kurulur. Örnek verecek olursak, İstanbul Barosu, avukat temsilinin büyük çoğunluğunu elinde bulunduruyor. Ama bu proje ile genel kurulda temsil oranı yarı yarıya düşecek. Bu da delege bazında TBB’yi ele geçirmek, muhalefeti susturmak demek.
BAROLARI TESLİM ALMA PROJESİ
İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel de söz konusu değişikliğin, baroları teslim alma projesi olduğunu söyledi. Yücel, “Bu konu daha önce gündeme geldiğinde Türkiye Barolar Birliği karşı çıktı. Bugünkü yaklaşımını merakla bekliyoruz. Bu durum bizim açımızdan baroları teslim alma projesidir” dedi.
KONTROL EDEMEDİKLERİ İÇİN DAĞITIYORLAR
İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan ise, böyle bir değişikliğin Türkiye için onur kırıcı bir adım olacağını kaydetti. Kazan, Nasıl 15 Temmuz darbe girişiminden faydalanarak Türkiye’ye kalıcı bir olağanüstü hal rejimi getirdilerse, şimdi de korona virüsünden yararlanarak baskı rejimi oluşturmanın yollarını arıyorlar. Demokrasiyi koruyabildiğimiz ölçüde buna karşı durmak bizim görevimizdir. Baro yönetimlerini kontrol edemedikleri için dağıtma yoluna gidiyorlar. Eğer böyle bir değişiklik söz konusu olursa Türkiye için onur kırıcı adım olur” dedi.
BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI YOK
Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadığını kaydeden Kazan, “Şu an ne bağımsızlık, ne tarafsızlık ne de kaliteli bir yargı var. Bu durumda adalet beklemek mümkün değil. AK Parti’ye ve Erdoğan’a şunu hatırlatmak gerekir: Sayın Erdoğan Refah Partisi İl Başkanı iken telefonla randevu isteyerek, Bahri Zengin’le birlikte İstanbul Barosunu ziyarete gelmiştir. Demokrasi ve hukuk devletinin geliştirilmesi sürecinde, savunma hakkını savunduğumuz için teşekkür etmiştir. O günlerden nerelere geldiler” diye konuştu.
Kazan, Metin Feyzioğlu’nun baroların yönetim şeklinin değiştirilmesine ilişkin geçmişte karşı çıkmasıyla ilgili ise, “O dönemde CHP’den Cumhurbaşkanı olurum diyerek karşı durmuştu, şimdi ise korkuyla karışık beklenti için hareket ediyor” dedi.
ERZURUM BAROSU DESTEKLİYOR
Erzurum Barosu Başkanı Talat Göğebakan ise, Türkiye Barolar Birliği yönetimini belirleyen genel kurul delege yapısının demokratik olmadığını belirterek, değişikliği destekliyor. Göğebakan, “Böyle giderse İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliğini belirleyecek delege yapısına sahip olacak. Dolayısıyla bu sürdürülebilir, demokratik, uygun bir yapı değil. Bu yapının değişmesini ben savunuyorum. Birlik oluşturulduğunda avukat sayısı bugünkü sayının 10’da biri iken, her 300 avukata bir delege öngörülmüş. O zaman için mantıklı olan bu formül şimdi yanlış. İstanbul Barosu, tek başına bizim çatı örgütümüzü belirliyor. Bu da demokratik değil” dedi.
AK PARTİ MYK’DA ELE ALINDI
AK Parti MYK’da ele alındığı öğrenilen değişiklik teklifine göre Türkiye Barolar Birliği seçiminde Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük baroların etkinliği azaltılacak. Avukatlık Yasası’na göre, TBB Genel Kurulu için her baro ikişer delege belirliyor. Avukat sayısı yüzden fazla olan barolar, yüzden sonraki her 300 üye için ayrıca birer delege seçiyor. Bu da 45 bin dolayında üyesi bulunan İstanbul Barosu’na, TBB Genel Kurulunda yüzde 25’e yakın temsil olanağı sağlıyor. AK Parti ise, üye sayısı az olan baroların göndereceği delege sayısıyla büyük illerin göndereceği delege sayısını dengelemek istiyor. Her 300 üye için bir delege seçilmesi yerine, bu sayının yükseltilerek örneğin her 1000 üye için bir delege seçilmesi gibi değişiklikler düşünülüyor.
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Daha önce de gündeme gelen düzenleme için İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baroların, Metin Feyzioğlu’ndaki çizginin bir eksen kaymasına dönmüş olması nedeniyle ortaya koydukları tablo iktidarı rahatsız ediyor” dedi. İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel ise, “Baroları teslim alma projesi” değerlendirmesi yaptı.
Gazete Duvar’ın haberine göre AKP, barolarla Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş arasında yaşanan hutbe tartışmalarının ardından baroların yönetim şeklinin değiştirilmesini öngören yasa değişikliğini yeniden gündemine aldı. Haziran’da çalışmaya başlayacak Meclis’in ilk gündem maddesi olması beklenen değişiklik hem baroların hem de Türkiye Barolar Birliği’nin yönetim sisteminde değişiklik öngörülüyor. Alınan bilgiye göre, Türkiye Barolar Birliği seçiminde en çok delege sahibi olan Ankara, İstanbul, İzmir gibi baroların etkinliği azaltılacak, baro yönetimlerine nispi temsil getirilecek. İktidarın hukuksuzluklarına karşı çıkan baroların sesi kısılacak.
MUHALİF OLANLAR SİNDİRİLECEK
İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, baroların yönetim değişikliğini hedefleyen düzenlemeye tepki gösterdi. Durakoğlu, “Son olarak Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında yaptığı eleştiriye İstanbul, İzmir gibi büyük baroların da katılmış olması nedeniyle rahatsızlık duyuyorlar. 2010 yılından bu yana ne zaman barolardan rahatsızlık duysalar, bu konuyu raftan indirirler” dedi. AKP’nin barolar üzerinde yapmak istediği değişiklik ile TBB’yi ele geçirmeyi, muhalefeti sindirmeyi amaçladığını ifade eden Durakoğlu, şunları kaydetti: “Eğer yönetimler nispi temsil ile oluşturulacaksa bu genel siyasette de uygulansın. Parlamentoda temsil edilen siyasi partiler aldıkları oy oranına göre hükumette temsil edilsin. Ama amaç baroların yönetimlerini zaafa uğratmak ve yönetilemez hale getirilmesini sağlamak. Delege sayısı az olan barolar ile büyük şehirlerdeki barolarda bulunan delege sayılarını eşitlemek amaçlanıyor. Türkiye Barolar Birliğini ancak bu şekilde ellerinde tutabilecekleri, muhalif olanları sindirebilecekleri bir proje. Eğer bunu başarırlarsa demokratik olmayan bir denge kurulur. Örnek verecek olursak, İstanbul Barosu, avukat temsilinin büyük çoğunluğunu elinde bulunduruyor. Ama bu proje ile genel kurulda temsil oranı yarı yarıya düşecek. Bu da delege bazında TBB’yi ele geçirmek, muhalefeti susturmak demek.
BAROLARI TESLİM ALMA PROJESİ
İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel de söz konusu değişikliğin, baroları teslim alma projesi olduğunu söyledi. Yücel, “Bu konu daha önce gündeme geldiğinde Türkiye Barolar Birliği karşı çıktı. Bugünkü yaklaşımını merakla bekliyoruz. Bu durum bizim açımızdan baroları teslim alma projesidir” dedi.
KONTROL EDEMEDİKLERİ İÇİN DAĞITIYORLAR
İstanbul Barosu eski Başkanı Turgut Kazan ise, böyle bir değişikliğin Türkiye için onur kırıcı bir adım olacağını kaydetti. Kazan, Nasıl 15 Temmuz darbe girişiminden faydalanarak Türkiye’ye kalıcı bir olağanüstü hal rejimi getirdilerse, şimdi de korona virüsünden yararlanarak baskı rejimi oluşturmanın yollarını arıyorlar. Demokrasiyi koruyabildiğimiz ölçüde buna karşı durmak bizim görevimizdir. Baro yönetimlerini kontrol edemedikleri için dağıtma yoluna gidiyorlar. Eğer böyle bir değişiklik söz konusu olursa Türkiye için onur kırıcı adım olur” dedi.
BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ YARGI YOK
Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargı olmadığını kaydeden Kazan, “Şu an ne bağımsızlık, ne tarafsızlık ne de kaliteli bir yargı var. Bu durumda adalet beklemek mümkün değil. AK Parti’ye ve Erdoğan’a şunu hatırlatmak gerekir: Sayın Erdoğan Refah Partisi İl Başkanı iken telefonla randevu isteyerek, Bahri Zengin’le birlikte İstanbul Barosunu ziyarete gelmiştir. Demokrasi ve hukuk devletinin geliştirilmesi sürecinde, savunma hakkını savunduğumuz için teşekkür etmiştir. O günlerden nerelere geldiler” diye konuştu.
Kazan, Metin Feyzioğlu’nun baroların yönetim şeklinin değiştirilmesine ilişkin geçmişte karşı çıkmasıyla ilgili ise, “O dönemde CHP’den Cumhurbaşkanı olurum diyerek karşı durmuştu, şimdi ise korkuyla karışık beklenti için hareket ediyor” dedi.
ERZURUM BAROSU DESTEKLİYOR
Erzurum Barosu Başkanı Talat Göğebakan ise, Türkiye Barolar Birliği yönetimini belirleyen genel kurul delege yapısının demokratik olmadığını belirterek, değişikliği destekliyor. Göğebakan, “Böyle giderse İstanbul Barosu, Türkiye Barolar Birliğini belirleyecek delege yapısına sahip olacak. Dolayısıyla bu sürdürülebilir, demokratik, uygun bir yapı değil. Bu yapının değişmesini ben savunuyorum. Birlik oluşturulduğunda avukat sayısı bugünkü sayının 10’da biri iken, her 300 avukata bir delege öngörülmüş. O zaman için mantıklı olan bu formül şimdi yanlış. İstanbul Barosu, tek başına bizim çatı örgütümüzü belirliyor. Bu da demokratik değil” dedi.
AK PARTİ MYK’DA ELE ALINDI
AK Parti MYK’da ele alındığı öğrenilen değişiklik teklifine göre Türkiye Barolar Birliği seçiminde Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük baroların etkinliği azaltılacak. Avukatlık Yasası’na göre, TBB Genel Kurulu için her baro ikişer delege belirliyor. Avukat sayısı yüzden fazla olan barolar, yüzden sonraki her 300 üye için ayrıca birer delege seçiyor. Bu da 45 bin dolayında üyesi bulunan İstanbul Barosu’na, TBB Genel Kurulunda yüzde 25’e yakın temsil olanağı sağlıyor. AK Parti ise, üye sayısı az olan baroların göndereceği delege sayısıyla büyük illerin göndereceği delege sayısını dengelemek istiyor. Her 300 üye için bir delege seçilmesi yerine, bu sayının yükseltilerek örneğin her 1000 üye için bir delege seçilmesi gibi değişiklikler düşünülüyor.
[Bold Medya] 1.5.2020
Sultan ve İbrahim’in hikayesi: Saray soytarısı olmadık, elimize silah almadık, kimseyi öldürmedik
Grup Yorum’un gitaristi İbrahim Gökçek ve solisti Sultan Gökçek’in evlilikleri belgesel oldu. 5 yıllık evliliğin dört yılı hapislerde geçti. Sultan hala hapiste, İbrahim ise ölüm döşeğinde…
BOLD – Gazeteci-yazar Can Dündar, Grup Yorum’un gitaristi İbrahim Gökçek ve solisti Sultan’ın hikayesini anlatan kısa bir belgesel hazırladı. Dündar’ın Youtube kanalında yayınlanan belgeselde 5 yıl önce evlenen, 4 yıldır ise hapisten çıkamayan Sultan ve İbrahim’in özelinde Grup Yorum’un kısa hikayesi anlatılıyor.
26 yaşındaki Sultan, 20 yaşından beri Grup Yorum’da vokal ve solist olarak çalışıyor. İbrahim 40 yaşında, 25 yaşından beri Grup Yorum’da bas gitar çalıyor. 1985’ten bu yana devrim şarkıları söyleyen ve büyük bir dinleyicisi kitlesine sahip. İbrahim ve Sultan burada tanıştılar, aynı sahneyi paylaştılar, grubun yaşadığı baskılardan aynı payı aldılar. Baskınlarda tutuklandılar, defalarca yargılandılar, duruşmalarda müziklerini, gruplarını, ezilenlerin haklarını savundular, eylemde, sahnede, provada, konserde hep birlikte oldular.
JOHN BAEZ KONSERLERİNE GELDİ
Grup Yorum, kuruluşunun 30. yılını Nisan 2016’da Bakırköy’de büyük bir konserle kutladı. Konsere dünyaca ünlü sanatçı Joan Baez de gelmiş ve polisin Grup Yorum’un kültür merkezine yapılan baskınlarda kırdığı gitarını havaya kaldırıp yüz binlere göstermişti.
İbrahim ve Sultan 14 Şubat 2015’te evlendi. Yaptıkları düğün değil, neşeli bir devrimdi. Yorum üyeleri sahnede, dinleyicileri pistteydi. Pankartta ise “Oğlan bizim, kız bizim yaşasın sosyalizm” yazıyordu.
KÜLTÜR MERKEZİNE 12 BASKIN
2016’dan itibaren grubun üzerindeki baskılar yoğunlaştı. Grubun İdil Kültür Merkezi 12 kez basıldı, yağmalandı, grubun üyelerinin tümü gözaltına alındı. Sultan 2018’e kadar 3 kez tutuklandı, 2 yıla yakın hapis yattı, Ocak 2019’da tahliye oldu. Bir ay sonra İbrahim tutuklanıp hapse girdi. Konserleri yasaklandı, kültür merkezleri kapatıldı, sanatçıları tutuklandı. Bunun üzerine İbrahim, üç Grup Yorum üyesiyle birlikte Mayıs 2019’da cezaevinde açlık grevine başladı. İbrahim daha sonra bu isyanını ölüm orucuna çevirdi. Aralık 2019’da Sultan da tutuklanıp yeniden Silivri’ye gönderildi. Aynı cezaevinin ayrı hücrelerinde buluşmuşlardı bu kez.
Sultan-İbrahim Gökçek, 14 Şubat 2015’te evlendi.
SANAT YAPMAK İÇİN ÖLÜMÜ GÖZE ALDIK, SUÇ MU”
İbrahim’in ilk duruşması 4. evlilik yıl dönümlerine denk geldi. 14 Şubat 2020. İbrahim aynı davada yargılandığı eşini görmek ümidiyle gitti mahkemeye ama olmadı. devlet sadece onları değil, dosyalarını da ayırmıştı. 318 gündür ölüm orucunda olan İbrahim Gökçek, o günkü savunmasında şöyle dedi:
“Bugün 14 Şubat Sevgililer Günü. Kutlamayız ama bugün evlilik yıl dönümümüz. Eşimle birlikte yargılanıyordum, dosyaları ayırdılar. O bugün buraya gelemedi, göremedim onu. Dışarıda olsaydık, yoksul halk çocukları olarak belki bir turşu suyu içme fırsatımız olurdu ama bu da elimizden alındı. evliliğimiz 5. yılının 4’ü hapishanelerde geçti; bu düzene lanet olsun. Bugün geldim ama bu salona bir kez daha gelebilir miyim bilmiyorum. Ölebilirim, sakat kalabilirim, hafızamı kaybedebilirim. O nedenle istediklerimi söylemek istiyorum: Grup Yorum bu ülkenin medarı iftiharıdır. Saray soytarısı olmadık. Elimize silah almadık, insan öldürmedik. Türküler söyledik, konserler verdik. Sanat yapmak için ölümü göze aldık. Suç mu? Ben yaşamak, gitar çalmak, konser vermek, sevdiklerimi görmek istiyorum. Ama bunun koşullarının sağlanması lazım. Adalet istiyoruz. Kültür merkezimiz basılmasın, konserlerimiz yasaklanmasın, Grup Yorum üyeleri serbest bırakılsın. Bizim katilimiz olmayın.”
PARMAĞINDAN DÜŞEN YÜZÜĞÜ BOYNUNA ASTI
İbrahim Gökçek bu savunmasından 10 gün sonra, ölüm orucunun 252. gününde Adli Tıp’ın “hapishanede kalamaz” raporuyla tahliye edildi. Durumu ağırlaşmıştı. Nikah yüzüğü incelen parmaklarına olmuyor, düşüyordu. Yüzüğü kolye yapıp boynuna taktı.
3 Nisan 2020’de Grup Yorum’un ölüm orucundaki üyesi Helin Bölek eyleminin 288. gününde öldü. Onunla uzun süre yan yana yatan İbrahim, ölüm orucunun 290. gününde onu uğurlayanlar arasındaydı. İbrahim taleplerinin kabul edilmesini bekliyor, 5 yıllık evlilikleri boyunca çok az görebildiği eşi Sultan ise, haftalık telefon görüşmelerinde hapiste onun için bestelediği şarkıyı söylüyor, ölüm döşeğindeki eşine…
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Gazeteci-yazar Can Dündar, Grup Yorum’un gitaristi İbrahim Gökçek ve solisti Sultan’ın hikayesini anlatan kısa bir belgesel hazırladı. Dündar’ın Youtube kanalında yayınlanan belgeselde 5 yıl önce evlenen, 4 yıldır ise hapisten çıkamayan Sultan ve İbrahim’in özelinde Grup Yorum’un kısa hikayesi anlatılıyor.
26 yaşındaki Sultan, 20 yaşından beri Grup Yorum’da vokal ve solist olarak çalışıyor. İbrahim 40 yaşında, 25 yaşından beri Grup Yorum’da bas gitar çalıyor. 1985’ten bu yana devrim şarkıları söyleyen ve büyük bir dinleyicisi kitlesine sahip. İbrahim ve Sultan burada tanıştılar, aynı sahneyi paylaştılar, grubun yaşadığı baskılardan aynı payı aldılar. Baskınlarda tutuklandılar, defalarca yargılandılar, duruşmalarda müziklerini, gruplarını, ezilenlerin haklarını savundular, eylemde, sahnede, provada, konserde hep birlikte oldular.
JOHN BAEZ KONSERLERİNE GELDİ
Grup Yorum, kuruluşunun 30. yılını Nisan 2016’da Bakırköy’de büyük bir konserle kutladı. Konsere dünyaca ünlü sanatçı Joan Baez de gelmiş ve polisin Grup Yorum’un kültür merkezine yapılan baskınlarda kırdığı gitarını havaya kaldırıp yüz binlere göstermişti.
İbrahim ve Sultan 14 Şubat 2015’te evlendi. Yaptıkları düğün değil, neşeli bir devrimdi. Yorum üyeleri sahnede, dinleyicileri pistteydi. Pankartta ise “Oğlan bizim, kız bizim yaşasın sosyalizm” yazıyordu.
KÜLTÜR MERKEZİNE 12 BASKIN
2016’dan itibaren grubun üzerindeki baskılar yoğunlaştı. Grubun İdil Kültür Merkezi 12 kez basıldı, yağmalandı, grubun üyelerinin tümü gözaltına alındı. Sultan 2018’e kadar 3 kez tutuklandı, 2 yıla yakın hapis yattı, Ocak 2019’da tahliye oldu. Bir ay sonra İbrahim tutuklanıp hapse girdi. Konserleri yasaklandı, kültür merkezleri kapatıldı, sanatçıları tutuklandı. Bunun üzerine İbrahim, üç Grup Yorum üyesiyle birlikte Mayıs 2019’da cezaevinde açlık grevine başladı. İbrahim daha sonra bu isyanını ölüm orucuna çevirdi. Aralık 2019’da Sultan da tutuklanıp yeniden Silivri’ye gönderildi. Aynı cezaevinin ayrı hücrelerinde buluşmuşlardı bu kez.
Sultan-İbrahim Gökçek, 14 Şubat 2015’te evlendi.
SANAT YAPMAK İÇİN ÖLÜMÜ GÖZE ALDIK, SUÇ MU”
İbrahim’in ilk duruşması 4. evlilik yıl dönümlerine denk geldi. 14 Şubat 2020. İbrahim aynı davada yargılandığı eşini görmek ümidiyle gitti mahkemeye ama olmadı. devlet sadece onları değil, dosyalarını da ayırmıştı. 318 gündür ölüm orucunda olan İbrahim Gökçek, o günkü savunmasında şöyle dedi:
“Bugün 14 Şubat Sevgililer Günü. Kutlamayız ama bugün evlilik yıl dönümümüz. Eşimle birlikte yargılanıyordum, dosyaları ayırdılar. O bugün buraya gelemedi, göremedim onu. Dışarıda olsaydık, yoksul halk çocukları olarak belki bir turşu suyu içme fırsatımız olurdu ama bu da elimizden alındı. evliliğimiz 5. yılının 4’ü hapishanelerde geçti; bu düzene lanet olsun. Bugün geldim ama bu salona bir kez daha gelebilir miyim bilmiyorum. Ölebilirim, sakat kalabilirim, hafızamı kaybedebilirim. O nedenle istediklerimi söylemek istiyorum: Grup Yorum bu ülkenin medarı iftiharıdır. Saray soytarısı olmadık. Elimize silah almadık, insan öldürmedik. Türküler söyledik, konserler verdik. Sanat yapmak için ölümü göze aldık. Suç mu? Ben yaşamak, gitar çalmak, konser vermek, sevdiklerimi görmek istiyorum. Ama bunun koşullarının sağlanması lazım. Adalet istiyoruz. Kültür merkezimiz basılmasın, konserlerimiz yasaklanmasın, Grup Yorum üyeleri serbest bırakılsın. Bizim katilimiz olmayın.”
PARMAĞINDAN DÜŞEN YÜZÜĞÜ BOYNUNA ASTI
İbrahim Gökçek bu savunmasından 10 gün sonra, ölüm orucunun 252. gününde Adli Tıp’ın “hapishanede kalamaz” raporuyla tahliye edildi. Durumu ağırlaşmıştı. Nikah yüzüğü incelen parmaklarına olmuyor, düşüyordu. Yüzüğü kolye yapıp boynuna taktı.
3 Nisan 2020’de Grup Yorum’un ölüm orucundaki üyesi Helin Bölek eyleminin 288. gününde öldü. Onunla uzun süre yan yana yatan İbrahim, ölüm orucunun 290. gününde onu uğurlayanlar arasındaydı. İbrahim taleplerinin kabul edilmesini bekliyor, 5 yıllık evlilikleri boyunca çok az görebildiği eşi Sultan ise, haftalık telefon görüşmelerinde hapiste onun için bestelediği şarkıyı söylüyor, ölüm döşeğindeki eşine…
[Bold Medya] 1.5.2020
IJA: Meslektaşlarımız salgının ölümcül sonuçlarıyla karşı karşıya
1 Mayıs nedeniyle açılama yapan International Journalists Association, gazetecilerin salgının ölümcül sonuçlarıyla karşı karşıya bırakıldığını belirtti.
BOLD – Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış ve Dünya’nın dört bir yanında zor şartlarda mesleklerini icra etmek için uğraşan gazeteciler tarafından kurulan International Journalists Association (Uluslararası Gazeteciler derneği / IJA)“1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı” vesilesiyle bir açıklama yayınladı
Dünya’daki Basın emekçileri gibi Türkiye’deki basın emekçilerinin de bir çok tehlike ile karşı karşıya kalındığına dikkat çeken açıklamada ‘Türkiye’de “Gazetecilik ‘suç’ olarak tarif edilip, gazetecileri hedef gösteren bir zihniyet hakimdir ‘ denildi.
Cezaevindeki meslektaşlarımız Dünyayı sarsan Koronavirüs COVID-19 salgının ölümcül sonuçları ile karşı karşıya kaldığının hatırlatıldığı açıklamada ayrıca çıkartılan eşitlikten uzak ‘İnfaz indirimi’ yasasındaki adaletsizliğin bir an önce giderilmesi istendi
İşte IJA “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı” vesilesiyle yaptığı açıklamanın tam metni
BASINA VE KAMUOYUNA
Dünyanın her yerinde, “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı”, bu yıl da Bütün emekçilerle birlikte basın emekçileri için de yaşam ve çalışma şartlarının daha da zorlaştığı bir ortamda kutlanıyor ve anılıyor …
Dünyadaki bir çok ‘otokratik ‘ ülkede olduğu gibi Türkiye’de “Gazetecilik ‘suç’ olarak tarif edilip, gazetecileri hedef gösteren bir zihniyet hakimdir . Basın emekçileri bu zihniyetin getirdiği her türlü baskıyı maalesef iliklerine kadar hissediyor. Cezaevlerine atılıyor, işsiz bırakılıyor , Türkiye’den sürgün edilip başka ülkelerde yaşamak zorunda bırakılıyor.
Şu an da Türkiye’de Gazete sahibinden, matbaa işçisine , Köşe yazarından ,Gazete dağıtıcısına kadar 175 kişi sırf işlerini yaptığı için cezaevlerinde tutulmaktadır.
Cezaevine girip tahliye edilen , hakkında dava açılan , soruşturma yürütülen , en temel hakları ellerinden alınan , işsiz bırakılan basın emekçisi sayısı binleri çoktan geçmiştir .
OHAL kapsamında yüzlerce Basın kuruluşu gazete, televizyon,radyo ,dergi kapatıldı.
2020 Türkiye’sinde bir çok meslektaşımız örgütlenme hakkından iş güvencesinden, sosyal güvenlik haklarından mahrum çalışmaya zorlanıyor
Şu günlerde başta Cezaevindeki meslektaşlarımız Dünyayı sarsan Koronavirüs COVID-19 salgının ölümcül sonuçları ile karşı karşıyadır. Çıkartılan eşitlikten uzak ‘İnfaz indirimi’ yasasında ‘Kişilere karşı’ işlenen suçlar kapsam içine alınıp Başta gazeteciler olmak üzere İnsan Hakları savunucuları Muhalif tutuklular kapsam dışında bırakılmıştır. Ünlü Mafya Babalarının serbest bırakılıp gazetecilerin tutuklu kalması utanç verici, hukuka ve vicdana aykırı bir eksikliktir . Bu eksikliğin bir an önce giderilmesini Başta İktidar sahiplerinden ve Anayasa Mahkemesi’nden talep ediyoruz
Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış ve Dünya’nın dört bir yanında zor şartlarda mesleklerini icra etmek için uğraşan gazeteciler olarak, Türkiye”de hapiste tutulan meslektaşlarımız ve arkadaşlarımız ve aileleri ile , Türkiye’de işsiz bırakılmış, açlığa mahkum edilen Gazeteciler ile dayanışma içinde olduğumuzu belirtmek istiyoruz.
Ayrıca şu günlerde çalışan meslektaşlarımız COVID-19 salgının tehlikesini sağlık emekçileri birlikte en çok hisseden gruplardandır. Her an işlerinin başında olmak zorunda kalan Basın çalışanları için de gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir Krizin sonunda virüsün kesin tedavisi bulunsa dahi, küresel çaptaki sosyal ve ekonomik etkilerinden yine bütün emekçiler gibi Basın emekçileri de etkilenecek . Hükümetlere çağrımız alınan tedbirlerden, açılan paketlerde basın emekçilerinin de unutulmamasıdır
“İnternational Journalist A. (Uluslararası Gazeteciler derneği ) olarak; Türkiye’de ve Dünya’da gazetecilik mesleğini suç gören anlayıştan vazgeçilmesini, tutuklu gazetecilerin özgür bırakılmasını, gazetecilerin çalışmasının ve örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılmas gerektiğini Bir 1 Mayıs ta daha ifade etmek istiyoruz.
Yine bu vesile ile Türkiye’de anti demoratik yönetim tarafından mağdur ettiği bütün emekçilerin de “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı”nı kutluyoruz
Kamuoyuna saygılarımızla
www.internationaljournalists.org
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış ve Dünya’nın dört bir yanında zor şartlarda mesleklerini icra etmek için uğraşan gazeteciler tarafından kurulan International Journalists Association (Uluslararası Gazeteciler derneği / IJA)“1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı” vesilesiyle bir açıklama yayınladı
Dünya’daki Basın emekçileri gibi Türkiye’deki basın emekçilerinin de bir çok tehlike ile karşı karşıya kalındığına dikkat çeken açıklamada ‘Türkiye’de “Gazetecilik ‘suç’ olarak tarif edilip, gazetecileri hedef gösteren bir zihniyet hakimdir ‘ denildi.
Cezaevindeki meslektaşlarımız Dünyayı sarsan Koronavirüs COVID-19 salgının ölümcül sonuçları ile karşı karşıya kaldığının hatırlatıldığı açıklamada ayrıca çıkartılan eşitlikten uzak ‘İnfaz indirimi’ yasasındaki adaletsizliğin bir an önce giderilmesi istendi
İşte IJA “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı” vesilesiyle yaptığı açıklamanın tam metni
BASINA VE KAMUOYUNA
Dünyanın her yerinde, “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı”, bu yıl da Bütün emekçilerle birlikte basın emekçileri için de yaşam ve çalışma şartlarının daha da zorlaştığı bir ortamda kutlanıyor ve anılıyor …
Dünyadaki bir çok ‘otokratik ‘ ülkede olduğu gibi Türkiye’de “Gazetecilik ‘suç’ olarak tarif edilip, gazetecileri hedef gösteren bir zihniyet hakimdir . Basın emekçileri bu zihniyetin getirdiği her türlü baskıyı maalesef iliklerine kadar hissediyor. Cezaevlerine atılıyor, işsiz bırakılıyor , Türkiye’den sürgün edilip başka ülkelerde yaşamak zorunda bırakılıyor.
Şu an da Türkiye’de Gazete sahibinden, matbaa işçisine , Köşe yazarından ,Gazete dağıtıcısına kadar 175 kişi sırf işlerini yaptığı için cezaevlerinde tutulmaktadır.
Cezaevine girip tahliye edilen , hakkında dava açılan , soruşturma yürütülen , en temel hakları ellerinden alınan , işsiz bırakılan basın emekçisi sayısı binleri çoktan geçmiştir .
OHAL kapsamında yüzlerce Basın kuruluşu gazete, televizyon,radyo ,dergi kapatıldı.
2020 Türkiye’sinde bir çok meslektaşımız örgütlenme hakkından iş güvencesinden, sosyal güvenlik haklarından mahrum çalışmaya zorlanıyor
Şu günlerde başta Cezaevindeki meslektaşlarımız Dünyayı sarsan Koronavirüs COVID-19 salgının ölümcül sonuçları ile karşı karşıyadır. Çıkartılan eşitlikten uzak ‘İnfaz indirimi’ yasasında ‘Kişilere karşı’ işlenen suçlar kapsam içine alınıp Başta gazeteciler olmak üzere İnsan Hakları savunucuları Muhalif tutuklular kapsam dışında bırakılmıştır. Ünlü Mafya Babalarının serbest bırakılıp gazetecilerin tutuklu kalması utanç verici, hukuka ve vicdana aykırı bir eksikliktir . Bu eksikliğin bir an önce giderilmesini Başta İktidar sahiplerinden ve Anayasa Mahkemesi’nden talep ediyoruz
Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmış ve Dünya’nın dört bir yanında zor şartlarda mesleklerini icra etmek için uğraşan gazeteciler olarak, Türkiye”de hapiste tutulan meslektaşlarımız ve arkadaşlarımız ve aileleri ile , Türkiye’de işsiz bırakılmış, açlığa mahkum edilen Gazeteciler ile dayanışma içinde olduğumuzu belirtmek istiyoruz.
Ayrıca şu günlerde çalışan meslektaşlarımız COVID-19 salgının tehlikesini sağlık emekçileri birlikte en çok hisseden gruplardandır. Her an işlerinin başında olmak zorunda kalan Basın çalışanları için de gerekli tedbirlerin alınması gerekmektedir Krizin sonunda virüsün kesin tedavisi bulunsa dahi, küresel çaptaki sosyal ve ekonomik etkilerinden yine bütün emekçiler gibi Basın emekçileri de etkilenecek . Hükümetlere çağrımız alınan tedbirlerden, açılan paketlerde basın emekçilerinin de unutulmamasıdır
“İnternational Journalist A. (Uluslararası Gazeteciler derneği ) olarak; Türkiye’de ve Dünya’da gazetecilik mesleğini suç gören anlayıştan vazgeçilmesini, tutuklu gazetecilerin özgür bırakılmasını, gazetecilerin çalışmasının ve örgütlenmesinin önündeki engellerin kaldırılmas gerektiğini Bir 1 Mayıs ta daha ifade etmek istiyoruz.
Yine bu vesile ile Türkiye’de anti demoratik yönetim tarafından mağdur ettiği bütün emekçilerin de “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı”nı kutluyoruz
Kamuoyuna saygılarımızla
www.internationaljournalists.org
[Bold Medya] 1.5.2020
Netflix’te Fethullah Gülen’i düşünür ve eğitimci olarak tanımlayan diziye RTÜK’ten sansür
Dünyanın en büyük dizi, belgesel ve film platformu Netflix’te yayınlanan ‘Designated Survivor’ dizisine RTÜK’ten sansür geldi. Gerekçe olarak da dizide Fethullah Gülen’in düşünür ve eğitimci olarak tanımlanması gösterildi.
BOLD – Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Netflix’e sansür uyguladı. Amerikan yapımı ‘Designated Survivor’ dizisind Fethullah Gülen’in düşünür ve eğitimci olarak tanımlanması RTÜK’ü kızdırdı. Önce Amerikan ABC televizyonunda yayınlanan daha sonra Netflix’e geçen dizinin ikinci sezonunun yedinci bölümünde, ABD başkanı ile Beyaz Saray’ı ziyaret eden Türkiye cumhurbaşkanı arasında 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili bir diyaloğa yer verildi. Diyalogda Türkiye cumhurbaşkanı, “Ülkemde darbe yapmaya çalışan Nuri Şahin (Fetullah Gülen’i temsilen) isimli teröristi bize iade etmemek stratejik müttefikliğe aykırı” derken, ABD başkanı ise “O bir düşünür ve eğitimci” diye karşılık veriyordu.
Diğer ülkelerde hala yayında olan bölümün Türkiye’de kaldırılmasıyla ilgili Netflix’in açıklamasında şöyle dendi: “Türkiye’deki denetimcinin talebi üzerine, ‘Designated Survivor’ dizisinin bir bölümünü, yerel kanuna uymak amacıyla kaldırdık.”
Geçen sene eylül ayında RTÜK’ün yeni yönetmeliğiyle, uydudan yayın yapmayan ancak internetten takip edilen yayınlar da kurulun denetimine girmişti.
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Netflix’e sansür uyguladı. Amerikan yapımı ‘Designated Survivor’ dizisind Fethullah Gülen’in düşünür ve eğitimci olarak tanımlanması RTÜK’ü kızdırdı. Önce Amerikan ABC televizyonunda yayınlanan daha sonra Netflix’e geçen dizinin ikinci sezonunun yedinci bölümünde, ABD başkanı ile Beyaz Saray’ı ziyaret eden Türkiye cumhurbaşkanı arasında 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili bir diyaloğa yer verildi. Diyalogda Türkiye cumhurbaşkanı, “Ülkemde darbe yapmaya çalışan Nuri Şahin (Fetullah Gülen’i temsilen) isimli teröristi bize iade etmemek stratejik müttefikliğe aykırı” derken, ABD başkanı ise “O bir düşünür ve eğitimci” diye karşılık veriyordu.
Diğer ülkelerde hala yayında olan bölümün Türkiye’de kaldırılmasıyla ilgili Netflix’in açıklamasında şöyle dendi: “Türkiye’deki denetimcinin talebi üzerine, ‘Designated Survivor’ dizisinin bir bölümünü, yerel kanuna uymak amacıyla kaldırdık.”
Geçen sene eylül ayında RTÜK’ün yeni yönetmeliğiyle, uydudan yayın yapmayan ancak internetten takip edilen yayınlar da kurulun denetimine girmişti.
[Bold Medya] 1.5.2020
Melek Yüzlüleri Unutmayacağız…
15 Temmuz sonrasında maruz kaldığı hukuksuzluklar nedeniyle hayatını kaybedenler özel bir Youtube programıyla anılacak. Canlı yayınlanacak programa mağdurların yakınları da katılacak.
BOLD – Merkezi ABD’de olan insan hakları kuruluşu Advocates of Silenced Turkey’in (AST) ve Biten Hayatlar platformunun ortak düzenlediği “Melek Yüzlüleri Unutmayacağız” programı yarın canlı yayınlanacak.
İlaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için tutuklu bulunduğu Tarsus Cezaevinde 28 Nisan 2018’de hayatını kaybeden İngilizce öğretmeni Halime Gülsu…
Babaları Enes Civelek’i cezaevinde ziyaret ettikten sonra dönüş yolunda babaanneleri ve dedeleri ile birlikte can veren küçük Naime ve Betül…
3 küçük çocuğu ile birlikte Meriç’i geçerek Atina’ya ulaşan ve eşiyle kavuşmayı beklerken geçirdiği kalp krizi ile ebediyete yürüyen Esma Uludağ…
Onlar 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek hayatları karartılan ya da bile bile ölüme gönderilen isimlerden sadece birkaçı…
2 Mayıs 2020 Cumartesi günü Türkiye saati ile 19:00’da başlayacak program https://www.youtube.com/watch?v=N1fLkSDpOyQ&feature=youtu.be adresinden izlenebilecek. Programa mağdurların yakınları da katılacak. Programda ayrıca gazeteci ve yazarlar da süreçle ilgili paylaşımlarda bulunacak. Anma programı boyunca mağdur ve mazlumlarla ilgili hatıralar da Twitter’da “MelekYüzlüleri Unutmayacağız” etiketli ile paylaşılacak.
BOLD – Merkezi ABD’de olan insan hakları kuruluşu Advocates of Silenced Turkey’in (AST) ve Biten Hayatlar platformunun ortak düzenlediği “Melek Yüzlüleri Unutmayacağız” programı yarın canlı yayınlanacak.
İlaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için tutuklu bulunduğu Tarsus Cezaevinde 28 Nisan 2018’de hayatını kaybeden İngilizce öğretmeni Halime Gülsu…
Babaları Enes Civelek’i cezaevinde ziyaret ettikten sonra dönüş yolunda babaanneleri ve dedeleri ile birlikte can veren küçük Naime ve Betül…
3 küçük çocuğu ile birlikte Meriç’i geçerek Atina’ya ulaşan ve eşiyle kavuşmayı beklerken geçirdiği kalp krizi ile ebediyete yürüyen Esma Uludağ…
Onlar 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek hayatları karartılan ya da bile bile ölüme gönderilen isimlerden sadece birkaçı…
2 Mayıs 2020 Cumartesi günü Türkiye saati ile 19:00’da başlayacak program https://www.youtube.com/watch?v=N1fLkSDpOyQ&feature=youtu.be adresinden izlenebilecek. Programa mağdurların yakınları da katılacak. Programda ayrıca gazeteci ve yazarlar da süreçle ilgili paylaşımlarda bulunacak. Anma programı boyunca mağdur ve mazlumlarla ilgili hatıralar da Twitter’da “MelekYüzlüleri Unutmayacağız” etiketli ile paylaşılacak.
[Bold Medya] 1.5.2020Vefa programıyla ilgili hazırlanan 3 sayfalık program içerigi. MelekYüzlüleri Unutmayacağız etiketiyle lütfen merhum ve merhumelerin arkadaşlarından anekdot vb paylaşımlar bekliyoruz. Help@silencedturkey.org @bitenhayatlar2— Advocates of Silenced Turkey (@silencedturkey) April 30, 2020
YOUTUBE LINKhttps://t.co/xKlD3BwUr0 pic.twitter.com/v7PCXnK5jr
Göremediklerim Ne Kadar Bilmiyorum [Harun Tokak]
İncecikten bir kar yağıyor.
Yağmurla karışık…
Sulu sepken…
Gurbette bir garip toprağa veriliyor.
Birkaç seveni var başında.
Yüzlerinde maske.
Üzerlerinde hijyen elbiseleri.
Gözlerde siyah gözlükler. Üzerlerinde kalın paltolar.
On beş gün önce vefat etmiş olan bir garibi ahirete uğurluyorlar.
Beden toprağı özlemiş besbelli.
Bir tohum gibi toprağa değeceği günü beklemiş günlerce.
Karanlık ve buz gibi morgda.
Her gün biri gelip diğeri giden ölülerle soğuk dostluklar kurmuş.
Bahar mevsiminde kar yağıyordu bahtına.
Uğurlayanlar arasında ne kızları vardı ne oğulları.
Ne de dört yıl önce ayrılırken “Bahaddin bir daha dünya gözüyle görüşemeyeceğiz.” diyen sevgili eşi.
Sulu sepken altında yalnızca üç-beş seveni…
Gurbet gurbet içinde.
En çok da gurbet illerde yalnız uğurlanan garipler dokunuyor yüreğime.
Evlatlarını bir daha göremeden, onları kanatları altında toplayamadan bırakıp gidiyorlar. Gurbette bir mekan tutamadan, sıcak bir yuvaya kavuşamadan…
Oturum bile alamadan…
Sonbahar yaprakları gibi savrulmuş sevdiklerine bir daha sarılamadan, öpemeden, koklayamadan…
Bir şey söyleyemeden…
Son bir kez gözlerinin içine bakıp “Sizi çok seviyorum.” diyemeden.
Geçmiş güzel günleri unutmadan, geleceğini yıkmadan…
Köyünün yağmurlarında bir daha ıslanamadan.
Üç-beş seveni uğurluyor yağan yağmura aldırmadan.
Geceler boyunca, buz gibi karanlık morglarda birkaç cesetle birlikte cansız bedeni yatarken; tertemiz ruhu, kilitli çelik kapıları usulca açarak gecenin karanlığında bir yıldız böceği gibi sevdiklerini ziyarete gidiyor.
Gündüz bile önünden geçerken yüreğimizin ürperdiği karanlık ve ıssız koridorları yüreğinden yayılan füsunlu ışıklarla geçerek sevdiklerine koşuyor.
Mesafelerin canına okuyor.
Dağları, denizleri, okyanusları aşıyor.
Bir sevdiğine “Çay koy keçeli, içelim.” diyor.
“Bak ölmemiş.” diyor “Aslı yokmuş konuşulanların.”
Bir başka dostuna “Bir kahvaltı hazırlasana.” diyor.
Söz arasında “Falanca abi ile ilgilenin.” tembihini de ihmal etmiyor.
Kapkaranlık morg günlerinde bile darda olan dostları ile ilgisini kesmiyor.
Öğrendim ki meğer ilgilenin dediği o abi hastanede imiş.
“Onlara ölüler demeyiniz…”
Dirilerden daha diridir onlar.
Öldükten sonra da tasarrufları devam eder.
Bütün dostlarının tanıklığı ile gece namazını, evrad u ezkarını hiç bırakmayan bir insana karanlık morglar mezar olsa ne yazar.
Bedenini o buz gibi yerde bırakarak dostlarını dolaşıyor bir bir.
Kardeş ailesinin yanına gidiyor.
“Bugün senin cenaze törenin var.” diyorlar kendisine.
Susuyor.
Bu sözden mutlu olmuyor.
Kendini ölmüş bilmiyor.
Marmara depreminde beton blokların altında babasının kucağında ölümle hayatın arasındaki ince çizgide gidip gelen yavrunun “Bahaddin Abi de gelmediğine göre kimse gelmeyecek baba.” demesi boşuna değildi.
Halbuki o, o anda enkazın üzerinde baba-oğlu kurtarma telaşındaydı. Koca koca taşlarla, beton bloklarla savaşıyordu.
“Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle haşr olursun.”
Mars’ta hizmet var deseler, morgun çelik duvarlarını parçalayıp koşacak kadar imanlı bir adam.
Ölen sadece bir Bahaddin Bey değil ki…
Bir baba ölüyor, bir eş ölüyor, beton blokların altındaki yavruların Bahaddin Abisi ölüyor.
Kelimeler tutsak kalıyor dudaklarda.
Bir anne küçücük evladıyla arkadaşını ziyarete gittiğinde oğlu, arkadaşının eşine ziyaret boyunca hep “Baba!” diye sesleniyor.
Kadın mahcup oluyor, utanıyor.
Evlerine dönerken “Oğlum niye öyle yaptın, o senin baban değil ki!” diyor.
“Biliyorum anne ama ‘baba’ demeyi o kadar özledim ki!’’
Bir baba adam, sadece inanmış üç beş adam tarafından son yolculuğuna uğurlanıyor.
Bir daha dudaklarda tutsak kalacak öksüz ve yetim kelimelerle birlikte.
Son kez ıslanıyor nisan yağmurlarında.
Uzaktan çok uzaktan seyrediyorum.
Elleri eldivenli, yüzleri maskeli…
Görebildiklerim hepi-topu üç-beş seveni.
Gözlerden dökülen dökülene…
Göklerden dökülene karışıyor gözlerinden dökülenler.
Yüce Peygamber’in biricik kızı Fatımatüzzehra gelin giderken Ümmü Eymen annemizin gözyaşları düşüyor yangın yeri yüreğime.
Hazreti Fatıma gelin gidiyor.
Annemiz oturmuş bir köşede ağlıyor.
Allah’ın Rasulü, kızını, can parçasını evinden uğurlarken, ince ve zarif gelin Hazreti Fatıma’nın alnından öpüyor.
Sözleri hicran kokulu…
“Kızım seni, isteyenlerin arasından ilim bakımından en yüksek, ahlak bakımından en ileri, müslümanlığa en erken koşan birine verdim.”
Bu sözleri söylerken gözleri doluyor;
“Kızcağızım!’’ diyor, “Sen de benim gibi yetim büyüdün, annen sağ olsaydı da şu gününü görseydi, seni kendi elleriyle gelin etseydi, ağlayışım ondandır.”
Aişe annemiz, Sevde annemiz, abla Ümmü Gülsüm bir anneden, bir abladan öte davranıyorlar.
Sessiz sesiz ağlıyorlar.
Vakit akşama eğiliyor.
Can parçası gidiyor.
Bir akşam hüznü gibi gelinlik hüznü düşüyor yüreğine.
Gidiyordu işte.
Selman-ı Farisi deveyi çekiyor.
Kızlar, gitmek için mi gelirdi, aileye misafir miydi, evinde yer tutmaz mıydı?
Geçtiği yolların iki kenarına yığılmış kuru hurma dalları ateşe verilerek akşamın alacasında geçtiği yollar aydınlatılıyor.
Gamlı güzel gözlerinde parlayan alevlerin yalımında cennetten yeryüzüne inmiş bir huriyi andırıyor.
O giderken Ümmü Eymen annemiz ağlıyor.
Güllerin Efendisi, “Ey annem, neden alıyorsun?” diyor.
“Fatıma’mın garip gidişine, anasız gidişine ağlıyorum. Ensar, kız alıp verirken öyle yüksek mihirler alıyorlar ki onları duyunca Fatma'nın mihrini düşünüp ağladım. Onlar öyle güzel düğünler yapıyorlar ki bizim düğünümüzü hatırlayıp üzüldüm. Onlar gelin evden çıkarken başlarından aşağı öyle badem, şeker, altın, gümüş saçıyorlar ki Fatma'nın düğünün yokluk içinde olduğunu hatırlayıp ağladım, analık yüreğim sızladı.”
“Ey annem!” diyor Allah’ın Rasulü, ‘Allah seni ağlatmasın! Beni keremiyle gönderen Allah’a yemin olsun ki ben Ali'yle Fatma'nın evliliğini kendi nefsim için istemedim, onların evlenmesini isteyen Allah'tır. Ey annem! Fatıma Ali'yle nikâhlandığında yüce melekler arşı kuşattı, onların düğünleri önce göklerde yapıldı, huriler asumanı süsledi, nikâhlarını bizzat Allah kıydırdı, tüm melekler şahit olup sevindi. Fatma ile Ali'nin üzerine kırmızı yakutlar, yeşil zebercetler serpildi. İlahi anneciğim! Bunun için mi ağlarsın. Fatma gelin giderken 70.000 huri eşlik etti.”
Nebiler Sultanın bu sözleri Ümmü Eymen’i sevindiriyor.
Biz her şeyi gördüklerimizle sınırlı sanıyoruz.
Toprak bağrında ne var ne yok üstüne çıkarırken biz bahara inat sevdiklerimizi bir tohum gibi bir bir toprağın bağrına bırakıyoruz.
İncecikten bir kar yağıyor.
Gurbette bir garibin gidişini izliyorum uzaktan.
Tabutuyla birlikte koyuyorlar kara toprağın bağrına.
Islak toprağı bir yorgan gibi örtüyorlar üzerine.
Kayboluyor gözlerden.
Görebildiğim uğurlayanlar üç-beş insan.
Göremediklerim ne kadar bilmiyorum.
[Harun Tokak] 1.5.2020 [Samanyolu Haber]
Yağmurla karışık…
Sulu sepken…
Gurbette bir garip toprağa veriliyor.
Birkaç seveni var başında.
Yüzlerinde maske.
Üzerlerinde hijyen elbiseleri.
Gözlerde siyah gözlükler. Üzerlerinde kalın paltolar.
On beş gün önce vefat etmiş olan bir garibi ahirete uğurluyorlar.
Beden toprağı özlemiş besbelli.
Bir tohum gibi toprağa değeceği günü beklemiş günlerce.
Karanlık ve buz gibi morgda.
Her gün biri gelip diğeri giden ölülerle soğuk dostluklar kurmuş.
Bahar mevsiminde kar yağıyordu bahtına.
Uğurlayanlar arasında ne kızları vardı ne oğulları.
Ne de dört yıl önce ayrılırken “Bahaddin bir daha dünya gözüyle görüşemeyeceğiz.” diyen sevgili eşi.
Sulu sepken altında yalnızca üç-beş seveni…
Gurbet gurbet içinde.
En çok da gurbet illerde yalnız uğurlanan garipler dokunuyor yüreğime.
Evlatlarını bir daha göremeden, onları kanatları altında toplayamadan bırakıp gidiyorlar. Gurbette bir mekan tutamadan, sıcak bir yuvaya kavuşamadan…
Oturum bile alamadan…
Sonbahar yaprakları gibi savrulmuş sevdiklerine bir daha sarılamadan, öpemeden, koklayamadan…
Bir şey söyleyemeden…
Son bir kez gözlerinin içine bakıp “Sizi çok seviyorum.” diyemeden.
Geçmiş güzel günleri unutmadan, geleceğini yıkmadan…
Köyünün yağmurlarında bir daha ıslanamadan.
Üç-beş seveni uğurluyor yağan yağmura aldırmadan.
Geceler boyunca, buz gibi karanlık morglarda birkaç cesetle birlikte cansız bedeni yatarken; tertemiz ruhu, kilitli çelik kapıları usulca açarak gecenin karanlığında bir yıldız böceği gibi sevdiklerini ziyarete gidiyor.
Gündüz bile önünden geçerken yüreğimizin ürperdiği karanlık ve ıssız koridorları yüreğinden yayılan füsunlu ışıklarla geçerek sevdiklerine koşuyor.
Mesafelerin canına okuyor.
Dağları, denizleri, okyanusları aşıyor.
Bir sevdiğine “Çay koy keçeli, içelim.” diyor.
“Bak ölmemiş.” diyor “Aslı yokmuş konuşulanların.”
Bir başka dostuna “Bir kahvaltı hazırlasana.” diyor.
Söz arasında “Falanca abi ile ilgilenin.” tembihini de ihmal etmiyor.
Kapkaranlık morg günlerinde bile darda olan dostları ile ilgisini kesmiyor.
Öğrendim ki meğer ilgilenin dediği o abi hastanede imiş.
“Onlara ölüler demeyiniz…”
Dirilerden daha diridir onlar.
Öldükten sonra da tasarrufları devam eder.
Bütün dostlarının tanıklığı ile gece namazını, evrad u ezkarını hiç bırakmayan bir insana karanlık morglar mezar olsa ne yazar.
Bedenini o buz gibi yerde bırakarak dostlarını dolaşıyor bir bir.
Kardeş ailesinin yanına gidiyor.
“Bugün senin cenaze törenin var.” diyorlar kendisine.
Susuyor.
Bu sözden mutlu olmuyor.
Kendini ölmüş bilmiyor.
Marmara depreminde beton blokların altında babasının kucağında ölümle hayatın arasındaki ince çizgide gidip gelen yavrunun “Bahaddin Abi de gelmediğine göre kimse gelmeyecek baba.” demesi boşuna değildi.
Halbuki o, o anda enkazın üzerinde baba-oğlu kurtarma telaşındaydı. Koca koca taşlarla, beton bloklarla savaşıyordu.
“Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle haşr olursun.”
Mars’ta hizmet var deseler, morgun çelik duvarlarını parçalayıp koşacak kadar imanlı bir adam.
Ölen sadece bir Bahaddin Bey değil ki…
Bir baba ölüyor, bir eş ölüyor, beton blokların altındaki yavruların Bahaddin Abisi ölüyor.
Kelimeler tutsak kalıyor dudaklarda.
Bir anne küçücük evladıyla arkadaşını ziyarete gittiğinde oğlu, arkadaşının eşine ziyaret boyunca hep “Baba!” diye sesleniyor.
Kadın mahcup oluyor, utanıyor.
Evlerine dönerken “Oğlum niye öyle yaptın, o senin baban değil ki!” diyor.
“Biliyorum anne ama ‘baba’ demeyi o kadar özledim ki!’’
Bir baba adam, sadece inanmış üç beş adam tarafından son yolculuğuna uğurlanıyor.
Bir daha dudaklarda tutsak kalacak öksüz ve yetim kelimelerle birlikte.
Son kez ıslanıyor nisan yağmurlarında.
Uzaktan çok uzaktan seyrediyorum.
Elleri eldivenli, yüzleri maskeli…
Görebildiklerim hepi-topu üç-beş seveni.
Gözlerden dökülen dökülene…
Göklerden dökülene karışıyor gözlerinden dökülenler.
Yüce Peygamber’in biricik kızı Fatımatüzzehra gelin giderken Ümmü Eymen annemizin gözyaşları düşüyor yangın yeri yüreğime.
Hazreti Fatıma gelin gidiyor.
Annemiz oturmuş bir köşede ağlıyor.
Allah’ın Rasulü, kızını, can parçasını evinden uğurlarken, ince ve zarif gelin Hazreti Fatıma’nın alnından öpüyor.
Sözleri hicran kokulu…
“Kızım seni, isteyenlerin arasından ilim bakımından en yüksek, ahlak bakımından en ileri, müslümanlığa en erken koşan birine verdim.”
Bu sözleri söylerken gözleri doluyor;
“Kızcağızım!’’ diyor, “Sen de benim gibi yetim büyüdün, annen sağ olsaydı da şu gününü görseydi, seni kendi elleriyle gelin etseydi, ağlayışım ondandır.”
Aişe annemiz, Sevde annemiz, abla Ümmü Gülsüm bir anneden, bir abladan öte davranıyorlar.
Sessiz sesiz ağlıyorlar.
Vakit akşama eğiliyor.
Can parçası gidiyor.
Bir akşam hüznü gibi gelinlik hüznü düşüyor yüreğine.
Gidiyordu işte.
Selman-ı Farisi deveyi çekiyor.
Kızlar, gitmek için mi gelirdi, aileye misafir miydi, evinde yer tutmaz mıydı?
Geçtiği yolların iki kenarına yığılmış kuru hurma dalları ateşe verilerek akşamın alacasında geçtiği yollar aydınlatılıyor.
Gamlı güzel gözlerinde parlayan alevlerin yalımında cennetten yeryüzüne inmiş bir huriyi andırıyor.
O giderken Ümmü Eymen annemiz ağlıyor.
Güllerin Efendisi, “Ey annem, neden alıyorsun?” diyor.
“Fatıma’mın garip gidişine, anasız gidişine ağlıyorum. Ensar, kız alıp verirken öyle yüksek mihirler alıyorlar ki onları duyunca Fatma'nın mihrini düşünüp ağladım. Onlar öyle güzel düğünler yapıyorlar ki bizim düğünümüzü hatırlayıp üzüldüm. Onlar gelin evden çıkarken başlarından aşağı öyle badem, şeker, altın, gümüş saçıyorlar ki Fatma'nın düğünün yokluk içinde olduğunu hatırlayıp ağladım, analık yüreğim sızladı.”
“Ey annem!” diyor Allah’ın Rasulü, ‘Allah seni ağlatmasın! Beni keremiyle gönderen Allah’a yemin olsun ki ben Ali'yle Fatma'nın evliliğini kendi nefsim için istemedim, onların evlenmesini isteyen Allah'tır. Ey annem! Fatıma Ali'yle nikâhlandığında yüce melekler arşı kuşattı, onların düğünleri önce göklerde yapıldı, huriler asumanı süsledi, nikâhlarını bizzat Allah kıydırdı, tüm melekler şahit olup sevindi. Fatma ile Ali'nin üzerine kırmızı yakutlar, yeşil zebercetler serpildi. İlahi anneciğim! Bunun için mi ağlarsın. Fatma gelin giderken 70.000 huri eşlik etti.”
Nebiler Sultanın bu sözleri Ümmü Eymen’i sevindiriyor.
Biz her şeyi gördüklerimizle sınırlı sanıyoruz.
Toprak bağrında ne var ne yok üstüne çıkarırken biz bahara inat sevdiklerimizi bir tohum gibi bir bir toprağın bağrına bırakıyoruz.
İncecikten bir kar yağıyor.
Gurbette bir garibin gidişini izliyorum uzaktan.
Tabutuyla birlikte koyuyorlar kara toprağın bağrına.
Islak toprağı bir yorgan gibi örtüyorlar üzerine.
Kayboluyor gözlerden.
Görebildiğim uğurlayanlar üç-beş insan.
Göremediklerim ne kadar bilmiyorum.
[Harun Tokak] 1.5.2020 [Samanyolu Haber]
Efendimiz, Ramazan aylarında neler yaşadı? (2) [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Peygamber Efendimiz’in hayatında dokuz Ramazan yaşadığını biliyoruz. Allah Resulü’nün yaşamış olduğu Ramazan aylarında mutlaka acı-tatlı pek çok hadise yaşanmıştır. Bu hadiselerden bahsedebilir misiniz?” (Murat B.)
Murat Bey’in sorusu üzerine Allah Resulü’nün (s.a.s.) Ramazan hatıralarını anlatmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Hz. Hatice annemizi kaybetmek, Efendimiz’i çok üzmüştü. Sadece bir eşi değil davasının büyük bir destekçisini de kaybetmişti. Her iki açıdan çektiği acı dışarıdan kolayca fark edilecek kadar büyüktü. Bu hâli uzun süre devam etti.
Allah Resûlü (s.a.s.) bu üzüntüye rağmen bir taraftan büyük bir gayret ve sorumluluk gerektiren İslam davetini yürütüyor, bir taraftan evi ve çocuklarıyla ilgileniyordu. Sıkıntı içinde olduğunu gören sahabiler, Efendimiz’e yardıma koşuyor, biraz da olsa yükünü hafifletmeye ve kalbini rahatlatmaya çalışıyorlardı.
Efendimiz’e yardıma koşan ve ev işlerinin bir ucundan tutarak kızları ile ilgilenenlerden biri de Hz. Osman b. Mazûn’un eşi Hz. Havle binti Hakîm’di. Sık sık Efendimizin evine giden Havle Hanım, yine bir gün izin isteyip içeri girdi. Efendimiz ile merhabalaştı, hâl ve hatırını sordu.
Allah Resulü’nün üzgün ve bitkin bir hâlde olması onu çok üzdü. Hüznünü giderip gönlünü rahatlatacak bir çare düşünmeye başladı. Aklına gelen tek çare ona ve kızlarına yardımcı olacak saliha bir hanımdı. Efendimiz’e Sevde binti Zem’a’yı tavsiye etti. Allah Resulü bu evliliğe onay verdi ve evlilik gerçekleşti.
Çok nezih ve latifeyi seven bir hanım olan Hz. Sevde, üzüntü ve sıkıntılardan bunalan Allah Resûlü ve kızlarını biraz olsun rahatlattı, gönüllerinde bir meltem rüzgârı gibi esti.
Elbette kemalin doruk noktasında olan Hz. Hatice’nin yerini doldurmak imkânsızdı. Zaten Efendimiz’in de ondan böyle bir beklentisi de yoktu. Allah Resulü’nün arzusu muhtemelen her gün biraz daha artan baskı ve zulmün ağırlığını hafifletmekti. Evleneceği kişiden beklentisi kendine ve ailesine yardımcı ve destek olması, evini çekip çevirmesi, İslam daveti sırasında aklını evinde ve çocuklarında bırakmamasıydı.
Efendimiz’in yaşadığı Ramazanlarda gerçekleşen başka güzel bir hadise ise torunu Hz. Hasan’ın dünyaya gelmesiydi.
Hz. Hasan, hicri 3. yılında Ramazan ayında doğmuştu. Allah Resûlü kızı Fatıma’ya, bebeğin doğumuna kadar olan sürede özel ilgi gösterdi. Doğum günleri yaklaştıkça ilgisi daha da arttı. Sık sık evine gidip ziyaret etti, hâl hatırını sorup dua buyurdu. Bundan sonra neler olduğunu Sevde binti Misrah şöyle anlatır:
“Hz. Fâtıma’nın, Hasan’ı dünyaya getirmesi yaklaştığında yanındaydım. Sancıları başladığı sırada, Allah Resûlü kızının evine geldi. Kapıyı ben açtım. Beni görünce:
- Canım feda olan kızım nasıl, iyi mi? diye sordu.
- Doğumu yaklaştı, sancısı arttı, dedim.
- Fâtıma doğum yapar yapmaz bana haber verin! Sakın ben gelmeden önce çocuk için bir şey yapmayın, diye sıkı sıkı tembih ederek ayrıldı.
Fâtıma doğum yapınca, çocuğun göbeğini kestim. Her zaman yaptığımız gibi çocuğu bir beze sardım. Sardığım bez sarıydı. Kızının doğumunu haber alan Allah Resûlü (s.a.s.) vakit kaybetmeden yanımıza geldi. Kapıyı çalınca yine ben açtım.
- Canım feda olan kızım ne yapıyor, durumu nasıl? diye sordu.
- Şu an çok iyi, sağlıklı bir doğum yaptı. Çocuğun göbeğini keserek sarı bir beze sardım, dedim. Sorularına cevap verirken doğum telaşından tembihini unuttuğumu anladım. Durumu fark eden Allah Resûlü:
- Sözümü dinlemedin, buyurdu. Üzgün ve mahcuptum:
- Allah ve Resûlü’ne isyan etmekten Allah’a sığınırım. Yalnızca göbeğini kestim, başka da bir şey yapmadım Yâ Resûlallah! diyerek kendimi affettirmeye çalıştım. Başka bir şey söylemeyen Efendimiz:
- Onu bana getir, buyurdu. Hemen Hz. Fâtıma’nın yanına gittim. Çocuğu alıp O’na götürdüm...
Doğumun yedinci günü çocuklar için çok özeldi. O gün kendilerine isim verilir, adak kurbanı kesilir, fakirlere sadaka dağıtılırdı. Torunlarını ihmal etmeyen Peygamberimiz, yedinci günü büyük bir sevinçle kızının yanına gitti. Eve girince:
- Torunumu bana getirip gösterin, buyurdu. Annesi oğlunu kucağına verince sevinci kat kat arttı. Bir süre yanaklarını öptü, sevip okşadı. Sonra Hz. Ali’ye döndü:
- Adını ne koydunuz? diye sordu. Hz. Ali:
- Harp ismini verdim, dedi. İsme çok önem veren Efendimiz, hoşa gitmeyecek, çocuğun üzerinde olumsuz etki bırakacak isimleri değiştirirdi. Bu isimden hoşlanmayan Allah Resulü, onun savaşçı değil barışçı, korkutan değil müjdeleyen, iyiye ve güzele çağıran biri olmasını arzu ediyordu. Bunun için:
- Onun ismini değiştirmek istiyorum, buyurdu. Hz. Ali:
- Allah ve Resûlü daha iyi bilir. İstediğiniz ismi verebilirsiniz, dedi. Efendimiz bunun üzerine;
- İsmi Hasan olsun. Ben ona, Harun Peygamber’in oğluna verdiği Beşir ismini de veriyorum, buyurdu.
[Dr. Ali Demirel] 1.5.2020 [Samanyolu Haber]
Murat Bey’in sorusu üzerine Allah Resulü’nün (s.a.s.) Ramazan hatıralarını anlatmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Hz. Hatice annemizi kaybetmek, Efendimiz’i çok üzmüştü. Sadece bir eşi değil davasının büyük bir destekçisini de kaybetmişti. Her iki açıdan çektiği acı dışarıdan kolayca fark edilecek kadar büyüktü. Bu hâli uzun süre devam etti.
Allah Resûlü (s.a.s.) bu üzüntüye rağmen bir taraftan büyük bir gayret ve sorumluluk gerektiren İslam davetini yürütüyor, bir taraftan evi ve çocuklarıyla ilgileniyordu. Sıkıntı içinde olduğunu gören sahabiler, Efendimiz’e yardıma koşuyor, biraz da olsa yükünü hafifletmeye ve kalbini rahatlatmaya çalışıyorlardı.
Efendimiz’e yardıma koşan ve ev işlerinin bir ucundan tutarak kızları ile ilgilenenlerden biri de Hz. Osman b. Mazûn’un eşi Hz. Havle binti Hakîm’di. Sık sık Efendimizin evine giden Havle Hanım, yine bir gün izin isteyip içeri girdi. Efendimiz ile merhabalaştı, hâl ve hatırını sordu.
Allah Resulü’nün üzgün ve bitkin bir hâlde olması onu çok üzdü. Hüznünü giderip gönlünü rahatlatacak bir çare düşünmeye başladı. Aklına gelen tek çare ona ve kızlarına yardımcı olacak saliha bir hanımdı. Efendimiz’e Sevde binti Zem’a’yı tavsiye etti. Allah Resulü bu evliliğe onay verdi ve evlilik gerçekleşti.
Çok nezih ve latifeyi seven bir hanım olan Hz. Sevde, üzüntü ve sıkıntılardan bunalan Allah Resûlü ve kızlarını biraz olsun rahatlattı, gönüllerinde bir meltem rüzgârı gibi esti.
Elbette kemalin doruk noktasında olan Hz. Hatice’nin yerini doldurmak imkânsızdı. Zaten Efendimiz’in de ondan böyle bir beklentisi de yoktu. Allah Resulü’nün arzusu muhtemelen her gün biraz daha artan baskı ve zulmün ağırlığını hafifletmekti. Evleneceği kişiden beklentisi kendine ve ailesine yardımcı ve destek olması, evini çekip çevirmesi, İslam daveti sırasında aklını evinde ve çocuklarında bırakmamasıydı.
Efendimiz’in yaşadığı Ramazanlarda gerçekleşen başka güzel bir hadise ise torunu Hz. Hasan’ın dünyaya gelmesiydi.
Hz. Hasan, hicri 3. yılında Ramazan ayında doğmuştu. Allah Resûlü kızı Fatıma’ya, bebeğin doğumuna kadar olan sürede özel ilgi gösterdi. Doğum günleri yaklaştıkça ilgisi daha da arttı. Sık sık evine gidip ziyaret etti, hâl hatırını sorup dua buyurdu. Bundan sonra neler olduğunu Sevde binti Misrah şöyle anlatır:
“Hz. Fâtıma’nın, Hasan’ı dünyaya getirmesi yaklaştığında yanındaydım. Sancıları başladığı sırada, Allah Resûlü kızının evine geldi. Kapıyı ben açtım. Beni görünce:
- Canım feda olan kızım nasıl, iyi mi? diye sordu.
- Doğumu yaklaştı, sancısı arttı, dedim.
- Fâtıma doğum yapar yapmaz bana haber verin! Sakın ben gelmeden önce çocuk için bir şey yapmayın, diye sıkı sıkı tembih ederek ayrıldı.
Fâtıma doğum yapınca, çocuğun göbeğini kestim. Her zaman yaptığımız gibi çocuğu bir beze sardım. Sardığım bez sarıydı. Kızının doğumunu haber alan Allah Resûlü (s.a.s.) vakit kaybetmeden yanımıza geldi. Kapıyı çalınca yine ben açtım.
- Canım feda olan kızım ne yapıyor, durumu nasıl? diye sordu.
- Şu an çok iyi, sağlıklı bir doğum yaptı. Çocuğun göbeğini keserek sarı bir beze sardım, dedim. Sorularına cevap verirken doğum telaşından tembihini unuttuğumu anladım. Durumu fark eden Allah Resûlü:
- Sözümü dinlemedin, buyurdu. Üzgün ve mahcuptum:
- Allah ve Resûlü’ne isyan etmekten Allah’a sığınırım. Yalnızca göbeğini kestim, başka da bir şey yapmadım Yâ Resûlallah! diyerek kendimi affettirmeye çalıştım. Başka bir şey söylemeyen Efendimiz:
- Onu bana getir, buyurdu. Hemen Hz. Fâtıma’nın yanına gittim. Çocuğu alıp O’na götürdüm...
Doğumun yedinci günü çocuklar için çok özeldi. O gün kendilerine isim verilir, adak kurbanı kesilir, fakirlere sadaka dağıtılırdı. Torunlarını ihmal etmeyen Peygamberimiz, yedinci günü büyük bir sevinçle kızının yanına gitti. Eve girince:
- Torunumu bana getirip gösterin, buyurdu. Annesi oğlunu kucağına verince sevinci kat kat arttı. Bir süre yanaklarını öptü, sevip okşadı. Sonra Hz. Ali’ye döndü:
- Adını ne koydunuz? diye sordu. Hz. Ali:
- Harp ismini verdim, dedi. İsme çok önem veren Efendimiz, hoşa gitmeyecek, çocuğun üzerinde olumsuz etki bırakacak isimleri değiştirirdi. Bu isimden hoşlanmayan Allah Resulü, onun savaşçı değil barışçı, korkutan değil müjdeleyen, iyiye ve güzele çağıran biri olmasını arzu ediyordu. Bunun için:
- Onun ismini değiştirmek istiyorum, buyurdu. Hz. Ali:
- Allah ve Resûlü daha iyi bilir. İstediğiniz ismi verebilirsiniz, dedi. Efendimiz bunun üzerine;
- İsmi Hasan olsun. Ben ona, Harun Peygamber’in oğluna verdiği Beşir ismini de veriyorum, buyurdu.
[Dr. Ali Demirel] 1.5.2020 [Samanyolu Haber]
AKP’li başkandan Kaftancıoğlu’na tehdit: Boğaz serin, yazın da derindir
AKP İstanbul İl başkanı Bayram Şenocak, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda Kaftancıoğlu'nu işaret ederek "Anlaşılan bünyesine demokrasi fazla gelen CHP İl Başkanı, genlerine uygun maceralar arıyor. Haberi olsun, Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” ifadelerini kullandı.
KRONOS -1 Mayıs 2020
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, dün Halk TV’de katıldığı programda AKP’ye yönelik eleştirilerini dile getirdi.
Son dönemde AKP’de yaşanan gelişmeleri değerlendiren Kaftancıoğlu, “Şöyle bir gerçeklik var ki bu korkuları, bu savrulmaları, akılla değil öfkeyle hırsıyla 1 kişinin aklıyla iş yapmaları iktidarı hiç iyi bir yere götürmüyor. Önümüzdeki süreçte bir erken seçimle veya başka bir şekilde bir iktidar değişikliğini, hatta bir sistem değişikliğini görüyorum. Bu ülkede halkın gerçekten gözü açıldı” diye konuştu.
AKP TARAFTARLARINDAN DA LİNÇ GİRİŞİMİ
“Önümüzdeki süreçte bir erken seçimle veya başka bir şekilde” ifadesini “darbe çağrısı yapıyor” şeklinde yorumlayarak, lince dönüştüren AKP taraftarları Kaftancıoğlu’na sosyal medyadan tehditler yöneltti.
AKP’Lİ BAŞKANDAN 15 TEMMUZ GÖNDERMELİ TEHDİT
AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak ise, 15 Temmuz hatırlatmasıyla yanıt verdi. Şenocak, Kaftancıoğlu’na “Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” diye seslendi.
Bayram Şenocak, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Seçimle olmazsa bir şekilde’ Milletimiz buna en son yelteneni 15 Temmuz’da Şehitler Köprüsü’nden Boğaz’a dökmüştü. Anlaşılan bünyesine demokrasi fazla gelen CHP İl Başkanı, genlerine uygun maceralar arıyor. Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 1.5.2020
KRONOS -1 Mayıs 2020
CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, dün Halk TV’de katıldığı programda AKP’ye yönelik eleştirilerini dile getirdi.
Son dönemde AKP’de yaşanan gelişmeleri değerlendiren Kaftancıoğlu, “Şöyle bir gerçeklik var ki bu korkuları, bu savrulmaları, akılla değil öfkeyle hırsıyla 1 kişinin aklıyla iş yapmaları iktidarı hiç iyi bir yere götürmüyor. Önümüzdeki süreçte bir erken seçimle veya başka bir şekilde bir iktidar değişikliğini, hatta bir sistem değişikliğini görüyorum. Bu ülkede halkın gerçekten gözü açıldı” diye konuştu.
AKP TARAFTARLARINDAN DA LİNÇ GİRİŞİMİ
“Önümüzdeki süreçte bir erken seçimle veya başka bir şekilde” ifadesini “darbe çağrısı yapıyor” şeklinde yorumlayarak, lince dönüştüren AKP taraftarları Kaftancıoğlu’na sosyal medyadan tehditler yöneltti.
AKP’Lİ BAŞKANDAN 15 TEMMUZ GÖNDERMELİ TEHDİT
AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak ise, 15 Temmuz hatırlatmasıyla yanıt verdi. Şenocak, Kaftancıoğlu’na “Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” diye seslendi.
Bayram Şenocak, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Seçimle olmazsa bir şekilde’ Milletimiz buna en son yelteneni 15 Temmuz’da Şehitler Köprüsü’nden Boğaz’a dökmüştü. Anlaşılan bünyesine demokrasi fazla gelen CHP İl Başkanı, genlerine uygun maceralar arıyor. Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 1.5.2020
Akyol, Diyanet’e sordu: Hangi fıkıh kitabında var, Erdoğan ‘ulul emr’ mi?
Taha Akyol: Hangi fıkıh kitabında, hangi muteber İslami kaynakta, zekat ve diğer yardımların “ulusal düzeyde başlatılan kampanyalara verilmesi” kavramı var?... 'Ulul emr’ mi diyecekler?!
KRONOS -1 Mayıs 2020
Karar yazarı Taha Akyol, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yıl zekatların Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı kampanyaya verilemesi gerektiğine dair fetvasına ‘Hangi fıkıh kitabında… zekatların “ulusal düzeyde başlatılan kampanyalara verilmesi” kavramı var?!’ diyerek karşı çıktı.
Akyol, ‘Belediyelere, başka kurumlara verilirse caiz değil mi?Diyanet niye açıkça belediyeleri dışlayan, iktidara destek veren bir fetva çıkardı? ‘Ulul emr’ mi diyecekler?’ diye sordu.
Taha Akyol yazısında şu görüşleri dile getirdi:
‘Tarihte maalesef birçok ‘siyasi fetva’ örneği vardır.
…
Malum, virüs tahribatına karşı vatandaşlara yardım götürmede iktidarla muhalefet belediyeleri arasında bir yarış var. İktidar belediyelerin yardım toplamasını, hatta aşevlerini ve ekmek dağıtımını bile engelliyor.
Böyle partiler arası “yardım” yarışında Diyanet’in tavrı ne olmalıydı?
DiN İşleri Yüksek Kurulu şu fetvayı verdi:
“Zekatların bu günlerde ulusal düzeyde başlatılan dayanışma kampanyaları vasıtasıyla toplanıp hak sahiplerine ulaştırılması da caizdir”
Açıkça iktidarın kampanyasına destek veren bir ‘fetva’ bu!
…
Hangi fıkıh kitabında, hangi muteber İslami kaynakta, zekat ve diğer yardımların “ulusal düzeyde başlatılan kampanyalara verilmesi” kavramı var?!
Belediyelere, başka kurumlara verilirse caiz değil mi?!
Bu konuda Diyanet’ten aydınlatıcı bir açıklama bekliyorum.
…
Bu organizasyonu merkezi yönetim yapar da mahalli yönetim yapamaz mı?!
Elbette yapabilir. Mesele, hangi organizasyon olursa olsun, şeffaf, hesap verir, yolsuzluk sezilirse soruşturulabilir olmasıdır.
Diyanet niye açıkça belediyeleri dışlayan, iktidara destek veren bir fetva çıkardı?
‘Ulul emr’ mi diyecekler?!
Diyanet, böyle siyasi bir tanım yapmadan, İlmihal’de olduğu gibi nötr bir yardım fetvası veremez miydi? Bu daha İslami olmaz mıydı?
[Kronos.News] 1.5.2020
KRONOS -1 Mayıs 2020
Karar yazarı Taha Akyol, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu yıl zekatların Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı kampanyaya verilemesi gerektiğine dair fetvasına ‘Hangi fıkıh kitabında… zekatların “ulusal düzeyde başlatılan kampanyalara verilmesi” kavramı var?!’ diyerek karşı çıktı.
Akyol, ‘Belediyelere, başka kurumlara verilirse caiz değil mi?Diyanet niye açıkça belediyeleri dışlayan, iktidara destek veren bir fetva çıkardı? ‘Ulul emr’ mi diyecekler?’ diye sordu.
Taha Akyol yazısında şu görüşleri dile getirdi:
‘Tarihte maalesef birçok ‘siyasi fetva’ örneği vardır.
…
Malum, virüs tahribatına karşı vatandaşlara yardım götürmede iktidarla muhalefet belediyeleri arasında bir yarış var. İktidar belediyelerin yardım toplamasını, hatta aşevlerini ve ekmek dağıtımını bile engelliyor.
Böyle partiler arası “yardım” yarışında Diyanet’in tavrı ne olmalıydı?
DiN İşleri Yüksek Kurulu şu fetvayı verdi:
“Zekatların bu günlerde ulusal düzeyde başlatılan dayanışma kampanyaları vasıtasıyla toplanıp hak sahiplerine ulaştırılması da caizdir”
Açıkça iktidarın kampanyasına destek veren bir ‘fetva’ bu!
…
Hangi fıkıh kitabında, hangi muteber İslami kaynakta, zekat ve diğer yardımların “ulusal düzeyde başlatılan kampanyalara verilmesi” kavramı var?!
Belediyelere, başka kurumlara verilirse caiz değil mi?!
Bu konuda Diyanet’ten aydınlatıcı bir açıklama bekliyorum.
…
Bu organizasyonu merkezi yönetim yapar da mahalli yönetim yapamaz mı?!
Elbette yapabilir. Mesele, hangi organizasyon olursa olsun, şeffaf, hesap verir, yolsuzluk sezilirse soruşturulabilir olmasıdır.
Diyanet niye açıkça belediyeleri dışlayan, iktidara destek veren bir fetva çıkardı?
‘Ulul emr’ mi diyecekler?!
Diyanet, böyle siyasi bir tanım yapmadan, İlmihal’de olduğu gibi nötr bir yardım fetvası veremez miydi? Bu daha İslami olmaz mıydı?
[Kronos.News] 1.5.2020
Kaftancıoğlu’nun “Seçimle ya da başka şekilde” çıkışına “Boğaz serin ve derindir” cevabı
Seçimle veya başka şekilde iktidar değişikliği öngördüğünü söyleyen CHP’li Canan Kaftancıoğlu’na cevap veren AKP İstanbul İl Başkanı Şenocak: “Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir.”
BOLD – Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, dün Halk TV’de katıldığı programda AKP’ye yönelik eleştirilerini dile getirdi. “Şöyle bir gerçeklik var ki bu korkuları, bu savrulmaları, akılla değil öfkeyle hırsla 1 kişinin aklıyla iş yapmaları iktidarı hiç iyi yere götürmüyor. Önümüzdeki süreçte erken seçimle veya başka şekilde iktidar değişikliğini, hatta sistem değişikliğini görüyorum. Halkın gerçekten gözü açıldı” dedi.
AKP’LİLER ‘DARBE ÇAĞRISI YAPIYOR’ DİYEREK TEPKİ GÖSTERDİ
“Önümüzdeki süreçte erken seçimle veya başka şekilde” ifadesi iktidar cenahında ‘darbe çağrısı yapıyor’ şeklinde yorumlandı. Sosyal medyada CHP’li Kaftancıoğlu’na tepki gösterildi.
CHP İL BAŞKANI GENLERİNE UYGUN MACERALAR ARIYOR
AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak da, Kaftancıoğlu’na 15 Temmuz ile cevap verdi. Sosyal medya paylaşımında, “Seçimle olmazsa bir şekilde, Milletimiz buna en son yelteneni 15 Temmuz’da Şehitler Köprüsü’nden Boğaz’a dökmüştü. Anlaşılan bünyesine demokrasi fazla gelen CHP İl Başkanı, genlerine uygun maceralar arıyor. Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, dün Halk TV’de katıldığı programda AKP’ye yönelik eleştirilerini dile getirdi. “Şöyle bir gerçeklik var ki bu korkuları, bu savrulmaları, akılla değil öfkeyle hırsla 1 kişinin aklıyla iş yapmaları iktidarı hiç iyi yere götürmüyor. Önümüzdeki süreçte erken seçimle veya başka şekilde iktidar değişikliğini, hatta sistem değişikliğini görüyorum. Halkın gerçekten gözü açıldı” dedi.
AKP’LİLER ‘DARBE ÇAĞRISI YAPIYOR’ DİYEREK TEPKİ GÖSTERDİ
“Önümüzdeki süreçte erken seçimle veya başka şekilde” ifadesi iktidar cenahında ‘darbe çağrısı yapıyor’ şeklinde yorumlandı. Sosyal medyada CHP’li Kaftancıoğlu’na tepki gösterildi.
CHP İL BAŞKANI GENLERİNE UYGUN MACERALAR ARIYOR
AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak da, Kaftancıoğlu’na 15 Temmuz ile cevap verdi. Sosyal medya paylaşımında, “Seçimle olmazsa bir şekilde, Milletimiz buna en son yelteneni 15 Temmuz’da Şehitler Köprüsü’nden Boğaz’a dökmüştü. Anlaşılan bünyesine demokrasi fazla gelen CHP İl Başkanı, genlerine uygun maceralar arıyor. Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir” ifadelerini kullandı.
[Bold Medya] 1.5.2020
Okulların ve AVM’lerin açılması çok riskli
Salgın sürecinde AVM’lerin tam kapasite açılmasının çok riskli olduğunu belirten Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, okulların sonbahar öncesi kapılarını açmasının da aynı derecede tehlikeli olduğunu dile getirdi.
BOLD – Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, dünyada iki yıldan uzun süren salgın olmadığını belirterek sonsuza kadar maskeli yaşamayacağımızı ifade etti.
KONTROLSÜZ HAYAT İÇİN 3 ŞARTI DİLLENDİRDİ
Hürriyet’ten Hande Fırat’a konuşan Prof. Dr. Ceyhan, ‘kontrolsüz hayat’ için gerekenleri şu şekilde sıraladı: Aşı bulunması, Virüsün iyi anlamda mutasyona uğraması, takatinin tükenmesi, bulaşıcılığını kaybetmesi, Toplumsal bağışıklığın sağlanması.
YÜZMÜŞ YÜZMÜŞ KUYRUĞUNA GELMİŞ DEĞİLİZ
Günlük vaka sayısının düşmesi gerektiğini söyleyerek “İki binlerde kalmamalı. Vaka sayısını düşürmek için uğraşmalıyız. Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmiş değiliz” diye konuştu.
ÖNCE SÜRÜNECEK ÇIKACAĞIZ KÖŞELERDE SAKLANACAĞIZ SONRA ADIM ADIM
Bir siperde biz, diğerinde virüs bulunduğunu kaydederek şu yorumu yaptı: “Virüsün ateş gücü azaldı diye siperden tüm orduyu çıkaramayız. Önce sürünerek çıkacağız. Sonra köşelerde saklanacağız, bir adım atacağız, bakacağız, bir adım daha atacağız.”
65 YAŞ ÜSTÜ YASAK GÜNLERİ DIŞARI ÇIKARILMALI
Bayramda ev ziyaretlerini ‘erken’ bulan Ceyhan’ın tavsiyesi, yaşamı yavaş yavaş normalleştirmeye çalışırken aciliyete bakılması. Ve işte diğer önerileriyle ikazları:
– Ramazan Bayramı öncesi 65 yaş üstü kişiler biraz hareketlendirilmeli. Kemik erimesi ve kas kaybı ile karşı karşıya kalacaklar. Sokağa çıkma yasağı olduğu gün dışarı çıkarılıp evlerine yakın alanlarda yürütülmeli. Tam üç 14 gündür evde kapalılar. Onların birbirine bulaştırma riski yok denecek kadar az.
OKULLARIN HAZİRAN’DA AÇILMASI DA RİSKLİ
– Spor müsabakalarının seyircisiz oynanması az riskli. Uygulanabilir.
– Bence en risklisi alışveriş merkezlerinin (AVM) tam kapasite açılması. Kapalı ortam son derece zararlı ve sosyal mesafe ya da maske kontrolü mümkün değil.
– En riskli ikinci konu ise okulların açılması. Bu Haziran için de geçerli. Japonya bunu yaptı, salgında kontrollü bir döneme girdiklerinde okulları açtı. Yeniden başa döndüler. Okulların sonbahardan önce açılması çok riskli.
DIŞARIDAN VAKA GELMESİNİ ENGELLENMELİ
– Bayram ziyaretleri çok riskli. Bu bayramda uzaktan selamlaşmak, uzaktan kutlamak daha doğru.
– Türkiye’de diyelim vaka sayısı sıfır oldu ya da 0 ile 5 arasına düştü. Kendi içimizde normalleşebiliriz. Ancak bu sefer de salgının devam ettiği diğer ülkelere karşı tetikte olacağız. Sınır kontrollerimizi güçlendireceğiz. Dışarıdan vaka gelmesini engellemeye çalışacağız.
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, dünyada iki yıldan uzun süren salgın olmadığını belirterek sonsuza kadar maskeli yaşamayacağımızı ifade etti.
KONTROLSÜZ HAYAT İÇİN 3 ŞARTI DİLLENDİRDİ
Hürriyet’ten Hande Fırat’a konuşan Prof. Dr. Ceyhan, ‘kontrolsüz hayat’ için gerekenleri şu şekilde sıraladı: Aşı bulunması, Virüsün iyi anlamda mutasyona uğraması, takatinin tükenmesi, bulaşıcılığını kaybetmesi, Toplumsal bağışıklığın sağlanması.
YÜZMÜŞ YÜZMÜŞ KUYRUĞUNA GELMİŞ DEĞİLİZ
Günlük vaka sayısının düşmesi gerektiğini söyleyerek “İki binlerde kalmamalı. Vaka sayısını düşürmek için uğraşmalıyız. Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmiş değiliz” diye konuştu.
ÖNCE SÜRÜNECEK ÇIKACAĞIZ KÖŞELERDE SAKLANACAĞIZ SONRA ADIM ADIM
Bir siperde biz, diğerinde virüs bulunduğunu kaydederek şu yorumu yaptı: “Virüsün ateş gücü azaldı diye siperden tüm orduyu çıkaramayız. Önce sürünerek çıkacağız. Sonra köşelerde saklanacağız, bir adım atacağız, bakacağız, bir adım daha atacağız.”
65 YAŞ ÜSTÜ YASAK GÜNLERİ DIŞARI ÇIKARILMALI
Bayramda ev ziyaretlerini ‘erken’ bulan Ceyhan’ın tavsiyesi, yaşamı yavaş yavaş normalleştirmeye çalışırken aciliyete bakılması. Ve işte diğer önerileriyle ikazları:
– Ramazan Bayramı öncesi 65 yaş üstü kişiler biraz hareketlendirilmeli. Kemik erimesi ve kas kaybı ile karşı karşıya kalacaklar. Sokağa çıkma yasağı olduğu gün dışarı çıkarılıp evlerine yakın alanlarda yürütülmeli. Tam üç 14 gündür evde kapalılar. Onların birbirine bulaştırma riski yok denecek kadar az.
OKULLARIN HAZİRAN’DA AÇILMASI DA RİSKLİ
– Spor müsabakalarının seyircisiz oynanması az riskli. Uygulanabilir.
– Bence en risklisi alışveriş merkezlerinin (AVM) tam kapasite açılması. Kapalı ortam son derece zararlı ve sosyal mesafe ya da maske kontrolü mümkün değil.
– En riskli ikinci konu ise okulların açılması. Bu Haziran için de geçerli. Japonya bunu yaptı, salgında kontrollü bir döneme girdiklerinde okulları açtı. Yeniden başa döndüler. Okulların sonbahardan önce açılması çok riskli.
DIŞARIDAN VAKA GELMESİNİ ENGELLENMELİ
– Bayram ziyaretleri çok riskli. Bu bayramda uzaktan selamlaşmak, uzaktan kutlamak daha doğru.
– Türkiye’de diyelim vaka sayısı sıfır oldu ya da 0 ile 5 arasına düştü. Kendi içimizde normalleşebiliriz. Ancak bu sefer de salgının devam ettiği diğer ülkelere karşı tetikte olacağız. Sınır kontrollerimizi güçlendireceğiz. Dışarıdan vaka gelmesini engellemeye çalışacağız.
[Bold Medya] 1.5.2020
Cezaevlerine 15 Mayıs’a kadar tecrit
Adalet Bakanlığı, ceza infaz kurumlarındaki avukat ziyareti dahil tüm görüşmelerin, ceza infaz kurumları arası nakillerin ve aile görüşme odaları kullanımının 15 Mayıs’a kadar ertelendiğini ilan etti.
BOLD – Açık ve kapalı ceza infaz kurumlarında avukat ziyareti dahil bütün görüşler, hükümlülerin dışarıyla temasını mümkün kılan kurum dışı çalışma, lokanta, sosyal tesis, dış kantin gibi işyurdu faaliyetleri, açık ceza infaz kurumlarındaki hükümlülerin özel izin hakları Adalet Bakanlığı kararı ile 15 Mayıs’a kadar ertelendi.
ÇOCUKLARIN YAKINLARA TESLİMİ DE ERTELEME KAPSAMINDA
Ayrıca birden fazla koğuşla yapılan toplu faaliyetler, hastalık ve güvenlik durumları harici bir ceza infaz kurumundan bir başkasına yapılan nakiller, ceza infaz kurumlarındaki ve çocuk eğitim evlerindeki aile görüşme odalarının kullanımı, ceza infaz kurumlarında anneleriyle kalan 0-6 yaş grubu çocukların kreşe ve anaokuluna gitmeleri ile çocukların dışarıdaki ebeveynleri veya yakınlarına teslimi uygulamasının da aynı tarihe ertelenmesi kararlaştırıldı.
MASKE VE ELDİVEN TEDBİRİ İLE GÖRÜŞ YAPILABİLECEK
Tutuklu ve hükümlü yakınlarının zorunlu ziyaretleri cumhuriyet başsavcılığı kararı ile yapılabilecek. Avukatlar gerekli hallerde maske, eldiven gibi tedbirler alarak kapalı görüş yapabilecek.
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – Açık ve kapalı ceza infaz kurumlarında avukat ziyareti dahil bütün görüşler, hükümlülerin dışarıyla temasını mümkün kılan kurum dışı çalışma, lokanta, sosyal tesis, dış kantin gibi işyurdu faaliyetleri, açık ceza infaz kurumlarındaki hükümlülerin özel izin hakları Adalet Bakanlığı kararı ile 15 Mayıs’a kadar ertelendi.
ÇOCUKLARIN YAKINLARA TESLİMİ DE ERTELEME KAPSAMINDA
Ayrıca birden fazla koğuşla yapılan toplu faaliyetler, hastalık ve güvenlik durumları harici bir ceza infaz kurumundan bir başkasına yapılan nakiller, ceza infaz kurumlarındaki ve çocuk eğitim evlerindeki aile görüşme odalarının kullanımı, ceza infaz kurumlarında anneleriyle kalan 0-6 yaş grubu çocukların kreşe ve anaokuluna gitmeleri ile çocukların dışarıdaki ebeveynleri veya yakınlarına teslimi uygulamasının da aynı tarihe ertelenmesi kararlaştırıldı.
MASKE VE ELDİVEN TEDBİRİ İLE GÖRÜŞ YAPILABİLECEK
Tutuklu ve hükümlü yakınlarının zorunlu ziyaretleri cumhuriyet başsavcılığı kararı ile yapılabilecek. Avukatlar gerekli hallerde maske, eldiven gibi tedbirler alarak kapalı görüş yapabilecek.
[Bold Medya] 1.5.2020
Kılıçdaroğlu: Erdoğan’ın hayrı kendinedir, bizimle hayırda yarışmaktan korkuyor
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’li belediyelerin yardım yapmasını engelleyen AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a seslendi. “Erdoğan’ın hayrı kendine ve yakın çevresinedir, bizimle hayırda yarışırsa geride kalacağını biliyor” dedi.
BOLD – AKP iktidarının koronavirüs sürecinde fedakarlığı orta ve alt gelirli vatandaşlardan beklediğini kaydeden CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Fedakarlığı vatandaşından değil, zengin ettiğin, milyarlarca dolarlık ihaleler verdiğin yandaşından bekleyeceksin” ifadesini kullandı.
AKP iktidarına hayırda yarışma çağrısı yapan Kılıçdaroğlu, “Tayyip Erdoğan, bizimle hayırda yarışmaktan bile korkuyor. Dinimizin emri, hayırda yarışmaktır ama korkuyor. Çünkü onun hayrı kendine ve yakın çevresine olduğu için, bizimle hayırda yarışırsa geride kalacağını biliyor” dedi.
Sözcü Gazetesi’nden Saygı Öztürk’e konuşan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:
AĞIR TABLOYLA KARŞILAŞACAĞIZ DEDİM
“Arkadaşlarıma sürecin başında, ‘Ağır bir tabloyla karşı karşıyayız, gün geçtikçe de ağırlaşacak. Son derece planlı ve programlı bir şekilde davranacağız. Akılcı, bilimsel, ahlaklı ve vicdanlı çözümlerle vatandaşlarımızın ayağına gideceğiz’ dedim. CHP’ye oy vermemiş vatandaşlarımız da ‘İyi ki CHP’li belediye başkanlarımız var’ diyor. Tüm belediyelerimize, kendi beldelerinde yaşayan 65 yaş ve üstü vatandaşların ad, soyad ve adreslerini gönderdik. Hazırlıklarını ivedilikle yapsınlar diye…
HAYIRDA YARIŞMAKTAN BİLE KORKUYOR
İktidar yasalara aykırı olarak belediyelerimizin nakit bağış almasını yasakladı. O kadar ki yıllardır ihtiyaç sahiplerine hizmet veren aşevlerinin banka hesapları dahi bloke edildi. Belediye başkanlarımız sosyal devlete inanır, en büyük korkusu kul hakkı yemektir, boğazından haram lokma geçmez ve bir kuruşun dahi hesabını verir. Birinin dahi yakasında parti rozeti yoktur. Tayyip Erdoğan, bizimle hayırda yarışmaktan bile korkuyor. Dinimizin emri, hayırda yarışmaktır ama korkuyor. Çünkü onun hayrı kendine ve yakın çevresine olduğu için, bizimle hayırda yarışırsa geride kalacağını biliyor.
FEDAKARLIĞI VATANDAŞTAN BEKLİYORLAR
Covid-19 salgını, ekonomik krizin sonuçlarını hızla ağırlaştırıyor. Salgın nedeniyle yüz binlerce iş yeri kapandı. Milyonlarca yeni işsizimiz var. Genel hatlarıyla durum böyleyken, iktidar çıktı ekonomik önlemler adı altında ilk olarak, uçak biletlerindeki KDV’yi yüzde 1’e indirmek oldu. İşin ciddiyetinden bu kadar uzaklar. Orta ve alt gelir gruplarına yönelik, aklı başında hiçbir önlem açıklamadılar. Neyse ki bizim açıklamalarımız ve belediyelerimizin uygulamalarının da etkisiyle bazı önlemleri kerhen de olsa yaşama geçirmeye çalışıyorlar. Ancak fedakarlığın hala büyük bir bölümünü orta ve alt gelir grubuna mensup vatandaşlarımızdan bekliyorlar.
ZENGİN ETTİĞİN YANDAŞINDAN BEKLEYECEKSİN
Bakınız yüz binin üstünde iş yeri kapandı. Kira veren esnaf, dükkan kapalı olduğu için gelir elde edemiyor. Bu dükkanın kirasını devletin ödemesi gerekir. Yani sosyal devletin iş yeri kapanan esnafın kira parasını karşılaması gerekir. Önce, yaptığımız tüm önerileri, ön yargısız bir biçimde önüne alıp okusun iktidar. Bu gerçek anlamda bir sosyal devlet olmanın yolunu gösterecektir. Yani öncelikle vatandaşını düşüneceksin. Fedakarlığı vatandaşından değil, zengin ettiğin, milyarlarca dolarlık ihaleler verdiğin yandaşından bekleyeceksin.”
[Bold Medya] 1.5.2020
BOLD – AKP iktidarının koronavirüs sürecinde fedakarlığı orta ve alt gelirli vatandaşlardan beklediğini kaydeden CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Fedakarlığı vatandaşından değil, zengin ettiğin, milyarlarca dolarlık ihaleler verdiğin yandaşından bekleyeceksin” ifadesini kullandı.
AKP iktidarına hayırda yarışma çağrısı yapan Kılıçdaroğlu, “Tayyip Erdoğan, bizimle hayırda yarışmaktan bile korkuyor. Dinimizin emri, hayırda yarışmaktır ama korkuyor. Çünkü onun hayrı kendine ve yakın çevresine olduğu için, bizimle hayırda yarışırsa geride kalacağını biliyor” dedi.
Sözcü Gazetesi’nden Saygı Öztürk’e konuşan Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:
AĞIR TABLOYLA KARŞILAŞACAĞIZ DEDİM
“Arkadaşlarıma sürecin başında, ‘Ağır bir tabloyla karşı karşıyayız, gün geçtikçe de ağırlaşacak. Son derece planlı ve programlı bir şekilde davranacağız. Akılcı, bilimsel, ahlaklı ve vicdanlı çözümlerle vatandaşlarımızın ayağına gideceğiz’ dedim. CHP’ye oy vermemiş vatandaşlarımız da ‘İyi ki CHP’li belediye başkanlarımız var’ diyor. Tüm belediyelerimize, kendi beldelerinde yaşayan 65 yaş ve üstü vatandaşların ad, soyad ve adreslerini gönderdik. Hazırlıklarını ivedilikle yapsınlar diye…
HAYIRDA YARIŞMAKTAN BİLE KORKUYOR
İktidar yasalara aykırı olarak belediyelerimizin nakit bağış almasını yasakladı. O kadar ki yıllardır ihtiyaç sahiplerine hizmet veren aşevlerinin banka hesapları dahi bloke edildi. Belediye başkanlarımız sosyal devlete inanır, en büyük korkusu kul hakkı yemektir, boğazından haram lokma geçmez ve bir kuruşun dahi hesabını verir. Birinin dahi yakasında parti rozeti yoktur. Tayyip Erdoğan, bizimle hayırda yarışmaktan bile korkuyor. Dinimizin emri, hayırda yarışmaktır ama korkuyor. Çünkü onun hayrı kendine ve yakın çevresine olduğu için, bizimle hayırda yarışırsa geride kalacağını biliyor.
FEDAKARLIĞI VATANDAŞTAN BEKLİYORLAR
Covid-19 salgını, ekonomik krizin sonuçlarını hızla ağırlaştırıyor. Salgın nedeniyle yüz binlerce iş yeri kapandı. Milyonlarca yeni işsizimiz var. Genel hatlarıyla durum böyleyken, iktidar çıktı ekonomik önlemler adı altında ilk olarak, uçak biletlerindeki KDV’yi yüzde 1’e indirmek oldu. İşin ciddiyetinden bu kadar uzaklar. Orta ve alt gelir gruplarına yönelik, aklı başında hiçbir önlem açıklamadılar. Neyse ki bizim açıklamalarımız ve belediyelerimizin uygulamalarının da etkisiyle bazı önlemleri kerhen de olsa yaşama geçirmeye çalışıyorlar. Ancak fedakarlığın hala büyük bir bölümünü orta ve alt gelir grubuna mensup vatandaşlarımızdan bekliyorlar.
ZENGİN ETTİĞİN YANDAŞINDAN BEKLEYECEKSİN
Bakınız yüz binin üstünde iş yeri kapandı. Kira veren esnaf, dükkan kapalı olduğu için gelir elde edemiyor. Bu dükkanın kirasını devletin ödemesi gerekir. Yani sosyal devletin iş yeri kapanan esnafın kira parasını karşılaması gerekir. Önce, yaptığımız tüm önerileri, ön yargısız bir biçimde önüne alıp okusun iktidar. Bu gerçek anlamda bir sosyal devlet olmanın yolunu gösterecektir. Yani öncelikle vatandaşını düşüneceksin. Fedakarlığı vatandaşından değil, zengin ettiğin, milyarlarca dolarlık ihaleler verdiğin yandaşından bekleyeceksin.”
[Bold Medya] 1.5.2020
AKP'li o isim ne demek istedi?
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'na tehditler savurdu: "Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir.”
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu dün Halk TV’de katıldığı programda Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AKP) eleştirmişti.
Kaftancıoğlu, “Şöyle bir gerçeklik var ki bu korkuları, bu savrulmaları, akılla değil öfkeyle hırsıyla 1 kişinin aklıyla iş yapmaları iktidarı hiç iyi bir yere götürmüyor. Önümüzdeki süreçte bir erken seçimle veya başka bir şekilde bir iktidar değişikliğini, hatta bir sistem değişikliğini görüyorum. Bu ülkede halkın gerçekten gözü açıldı.” ifadelerini kullanmıştı.
KAFTANCIOĞLU'NU TEHDİT ETTİ
AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak, Kaftancıoğlu'na tehditkâr sözlerle cevap verdi.
AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak'ın tehditleri karşısında savcılar sessiz.
Şenocak şahsi Twitter hesabında şunları kaydetti: "Seçimle olmazsa bir şekilde’ Milletimiz buna en son yelteneni 15 Temmuz’da Şehitler Köprüsü’nden Boğaz’a dökmüştü. Anlaşılan bünyesine demokrasi fazla gelen CHP İl Başkanı, genlerine uygun maceralar arıyor. Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir.”
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu dün Halk TV’de katıldığı programda Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AKP) eleştirmişti.
Kaftancıoğlu, “Şöyle bir gerçeklik var ki bu korkuları, bu savrulmaları, akılla değil öfkeyle hırsıyla 1 kişinin aklıyla iş yapmaları iktidarı hiç iyi bir yere götürmüyor. Önümüzdeki süreçte bir erken seçimle veya başka bir şekilde bir iktidar değişikliğini, hatta bir sistem değişikliğini görüyorum. Bu ülkede halkın gerçekten gözü açıldı.” ifadelerini kullanmıştı.
KAFTANCIOĞLU'NU TEHDİT ETTİ
AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak, Kaftancıoğlu'na tehditkâr sözlerle cevap verdi.
AKP İstanbul İl Başkanı Bayram Şenocak'ın tehditleri karşısında savcılar sessiz.
Şenocak şahsi Twitter hesabında şunları kaydetti: "Seçimle olmazsa bir şekilde’ Milletimiz buna en son yelteneni 15 Temmuz’da Şehitler Köprüsü’nden Boğaz’a dökmüştü. Anlaşılan bünyesine demokrasi fazla gelen CHP İl Başkanı, genlerine uygun maceralar arıyor. Haberi olsun; Boğaz bu mevsim serin, yazın da derindir.”
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
'Ramazan ayında bir ses/gürültü olur' şeklindeki Hadis iddiası ve gerçekler"
Şu gün şöyle olacak, bugün böyle olacak şeklindeki asılsız rivayet ya da kehanet türünden yorumlardan ziyade, sahih ve muhkem bilgilerle meşgul olmalıyız. Aslı olmayan şeylere bina edilen yorum ve görüşlerden kaçınmalıyız."
Doç. Dr. Kadir Paksoy | samanyoluhaber.com
'Ramazan ayında bir ses/gürültü olur' Hadisi Hakkında Bazı Tahliller
Yakın zamanda internette ve mesajlaşmalarda hatta medyada yaygın olarak karşılaştığımız bir hadis ve üzerine bina edilen bir kısım yorumlar görmekteyiz. Birçoklarının bu konuda kafası karışmış vaziyette olduğu da bir gerçektir. Kimileri bu hadisin aslını araştırmaksızın inanmakta ve yaymakta, kimileri bu rivayeti bir bilene sormalı diye ihtiyatla yaklaşmaktadır.
İşte bu makalede bahse konu olan hadisi tahlil edeceğiz.
Hadisin metni mealen şöyledir:
“Ramazan ayında bir ses/gürültü olur. Dediler ki: Ya Rasulallah! Başında mı, ortasında mı, sonunda mı olur? Buyurdular ki: Hayır, Ramazan ayının ortasında olur. Eğer ortasındaki (15.günün) gecesi Cuma gecesi ise bu gürültü vuku bulur. Bu gürültü sebebiyle yetmiş bin kişi bayılır, yetmiş bin kişi konuşamaz hale gelir, yetmiş bin kişi kör, yetmiş bin kişi de sağır olur. Dediler ki: Ya Rasulallah! Bundan kim kurtulur? Buyurdular ki: “Evinde kalan, secde yaparak Allah’a sığınan ve açıktan tekbir getiren kurtulur. Bu gürültüyü diğer bir gürültü takip eder. İlk gürültü Cebrail’in, ikinci gürültü ise şeytanın sesidir. Ramazan’da gürültü olur, Şevval’de kargaşa vuku bulur, Zilkade’de ise kabileler birbirinden ayrışır. Zilhicce’de hacılara saldırı olur. Muharrem ayına gelince nedir Muharrem? Onun başında ümmetime bela gelir ama sonu ümmetimin kurtuluşudur. İşte böyle bir zamanda bir müminin üzerinde kurtulmasını sağlayan kısa da olsa yol alan bir bineğe sahip olması, onun için yüzbinlik değerine ulaşan bir saraydan daha hayırlıdır.”
(Bu hadisi Taberâni, el-Mu’cemu’l-Kebîr adlı eserinde (cilt 18, sayfa 333) şu senedle nakleder: Ahmed b. Abdilazîz b. Necdet – Abdulvehhâb b. ed-Dahhâk – İsmail b. Ayyâş – el-Evzâî – Abde b. Ebî Lübâbe – Feyruz ed-Deylemî – Resulullah (s.a.v.)
Hadisle ilgili değerlendirmelere gelince, Heysemî, Taberanî’nin naklettiği bu rivayeti tenkit ederek şöyle demiştir: “Bu hadisin senedinde Abdulvehhâb b. ed-Dahhâk adında metruk (hadisleri terk edilen) bir ravi vardır.” (Mecmeu’z-zevâid ve menbeu’l-fevâid, 7/310)
İbnü’l-Cevzî, uydurma hadislere dair yazdığı el-Mevzuât adlı eserinde şu bilgileri kaydetmiştir:
“Bu hadis sahih değildir. el-Ukaylî, bu hadisin senedindeki Abdulvehhâb’ın makbul bir ravi olmadığını zira onun metruku’l-hadîs yani hadisleri terk edilen bir şahıs olduğunu söylemiştir. İbn Hibbân, Abdulvehhâb b. ed-Dahhâk hakkında demiştir ki: O, hadis hırsızlığı yapardı (bir hocadan duymamış olduğu hadisi ondan duymuş gibi rivayet ederdi). Bu sebeple onun hadislerini delil olarak kullanmak helal olmaz. (Kitabu’l-Mecruhîn ve’d-duafâ ve’l-metrukîn, II, 198) Dârekutnî ise bu ravi hakkında münkerü’l-hadîs tabirini kullanmıştır. Bunun anlamı, o şahsın hadislerinin münker olduğu yani adalet ve zabt yönünden zayıf bir ravinin güvenilir raviye aykırı bir şekilde rivayet etmesi ve rivayetinde tek kalması demektir ki, böyle bir hadis delil olarak kullanılamaz. Dolayısıyla hadis imamları, bu ravinin rivayetlerini terk etmişlerdir. (el-Mevzuât, III, 288).
Kimi hadis imamlarına göre senedde yer alan İsmail b. Ayyaş da zaif bir ravidir. Abde b. Ebî Lübâbe ise Feyruz ed-Deylemî ile karşılaşmamış, ondan hadis almamıştır. Feyruz ed-Deylemî hakkında ise onun Rasulullah’ı görüp görmediğinde ve hadis işitip işitmediğinde âlimler ihtilaf etmişlerdir. Dolayısıyla hadisin senedinde bir ya da daha fazla kopukluk (inkıta) söz konusudur.
Bu hadisin farklı senedle gelen şevâhidi hakkında hadis münekitleri, bütün hepsinin son derece zaif olduğunu, birinin diğerini takviye edecek durumda bulunmadığını dolayısıyla bu hadise itimat edilemeyeceğini ve üzerine bir hüküm bina edilemeyeceğini belirtmişlerdir.
Nitekim muhakkik alimlerden el-Mübârekfurî, bu rivayetin farklı isnadlarına temas ederek şöyle demiştir: “Bu hadis, farklı vecihlerden muttasıl olarak birkaç sahabeye nisbet edilmekte ise de bunların hiçbirisi delil olmaya elverişli bir mertebeye ulaşmamaktadır. Çünkü bu rivayetlerin hepsi illetlidir. Hatta bazı rivayetler bazısından daha zayıftır. Bu itibarla birçok hadis imamı, bu rivayetlerin tamamının batıl ve uydurma olduğuna hükmetmişlerdir… Gel gelelim garip olan şu ki, bazı âlimler bu rivayetlere dayanarak zikri geçen gürültü ve sarsıntıyı, kabilelerin ayrışması/vuruşması ve benzeri hususları Mehdi’nin zuhuruna delalet eden alametlerden saymaktalar… Oysa bilinen bir gerçek varsa o da şudur: Bu türden meselelere dair verilecek hükümler, son derece zayıf hadislere ve kopuk rivayetlere bina edilemez. Dolayısıyla bu rivayetleri delil almaktan kaçınmak gerekir.” (el-Mübârekfurî, el-Fiten li Ebî Amr ed-Dânî, 5/973).
Gelecekle ilgili, ahir zaman ve kıyamet alametleri gibi konular, fiten ve melahim rivayetleri olarak değerlendirilmektedir. Bu konuda pek çok sahih ve makbul rivayetin yanı sıra yığınla münker ve uydurma rivayet vardır. Bu tür rivayetlerin çok iyi tetkik edilerek ve özellikle hadis imamlarının görüşlerine dayanılarak kabul ya da reddi gerekir. Rivayetin kaynağına ve sened ile metin tenkidinin yapılıp yapılmadığına bakılması icap eder. Nitekim yukarıdaki rivayetin yer aldığı kaynak, Taberanî’nin sahih olsun zayıf olsun her türlü hadisi kitabına koyduğu geniş bir eserdir. İçinde pek çok münker ve uydurma rivayet bulunmaktadır. el-Heysemî başta olmak üzere birçok hadis münekkidi, Taberanî’nin rivayetlerini tenkit süzgecinden geçirmişler ve sıhhat ya da zafiyetine dikkat çekmişlerdir. Onlar, mezkûr rivayeti de tetkik ederek makbul olmadığını belirtmişlerdir.
İbnü’l-Kayyim, el-Menâru’l-münîf adlı eserinde (s. 63), uydurma hadisleri tespit etmede bir kısım esasları zikreder ve bunlardan birisi de üzerinde durduğumuz hadis kabilinden gelecek hakkında “şu sene içinde şöyle olur, bu ay içinde böyle olur” şeklindeki rivayetler olduğunu belirtir. Ardından da tahlil etmekte olduğumuz “Ramazan ayında bir gürültü/sarsıntı olur…” hadisini bu türden uydurma rivayetlere bir misal olarak kaydeder.
Ali el-Kârî, İbnü’l-Kayyım’ın bu görüşüne katılır ve şunu ilave eder: “Hasılı, bu rivayetin sened ve metin yönünden batıl olduğu bizim için netleşmiş durumdadır.” (el-Esrâru’l-merfua fi’l-ahbâri’l-mevzua, s. 145)
Netice: Hadis münekkitlerine dayanarak yapılan bu değerlendirmelere göre; Ramazanla ilgili mezkûr rivayete itimat edilemeyeceği ve hüküm bina edilemeyeceği açıktır. Asırlar öncesine gitmeden yakın zamana baktığımızda bile 2001, 2004, 2009 ve 2012 yıllarında da Ramazan’ın ilk günü ve 15. günü Cuma olmaktadır. Ne var ki o yıllarda da böyle bir alamet çıkmamıştır. Dolayısıyla insanların bu tür kuruntulara kapılmamaları gerekir. Şu gün şöyle olacak, bugün böyle olacak şeklindeki asılsız rivayet ya da kehanet türünden yorumlardan ziyade, sahih ve muhkem bilgilerle meşgul olmalıyız. Aslı olmayan şeylere bina edilen yorum ve görüşlerden kaçınmalıyız.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Doç. Dr. Kadir Paksoy | samanyoluhaber.com
'Ramazan ayında bir ses/gürültü olur' Hadisi Hakkında Bazı Tahliller
Yakın zamanda internette ve mesajlaşmalarda hatta medyada yaygın olarak karşılaştığımız bir hadis ve üzerine bina edilen bir kısım yorumlar görmekteyiz. Birçoklarının bu konuda kafası karışmış vaziyette olduğu da bir gerçektir. Kimileri bu hadisin aslını araştırmaksızın inanmakta ve yaymakta, kimileri bu rivayeti bir bilene sormalı diye ihtiyatla yaklaşmaktadır.
İşte bu makalede bahse konu olan hadisi tahlil edeceğiz.
Hadisin metni mealen şöyledir:
“Ramazan ayında bir ses/gürültü olur. Dediler ki: Ya Rasulallah! Başında mı, ortasında mı, sonunda mı olur? Buyurdular ki: Hayır, Ramazan ayının ortasında olur. Eğer ortasındaki (15.günün) gecesi Cuma gecesi ise bu gürültü vuku bulur. Bu gürültü sebebiyle yetmiş bin kişi bayılır, yetmiş bin kişi konuşamaz hale gelir, yetmiş bin kişi kör, yetmiş bin kişi de sağır olur. Dediler ki: Ya Rasulallah! Bundan kim kurtulur? Buyurdular ki: “Evinde kalan, secde yaparak Allah’a sığınan ve açıktan tekbir getiren kurtulur. Bu gürültüyü diğer bir gürültü takip eder. İlk gürültü Cebrail’in, ikinci gürültü ise şeytanın sesidir. Ramazan’da gürültü olur, Şevval’de kargaşa vuku bulur, Zilkade’de ise kabileler birbirinden ayrışır. Zilhicce’de hacılara saldırı olur. Muharrem ayına gelince nedir Muharrem? Onun başında ümmetime bela gelir ama sonu ümmetimin kurtuluşudur. İşte böyle bir zamanda bir müminin üzerinde kurtulmasını sağlayan kısa da olsa yol alan bir bineğe sahip olması, onun için yüzbinlik değerine ulaşan bir saraydan daha hayırlıdır.”
(Bu hadisi Taberâni, el-Mu’cemu’l-Kebîr adlı eserinde (cilt 18, sayfa 333) şu senedle nakleder: Ahmed b. Abdilazîz b. Necdet – Abdulvehhâb b. ed-Dahhâk – İsmail b. Ayyâş – el-Evzâî – Abde b. Ebî Lübâbe – Feyruz ed-Deylemî – Resulullah (s.a.v.)
Hadisle ilgili değerlendirmelere gelince, Heysemî, Taberanî’nin naklettiği bu rivayeti tenkit ederek şöyle demiştir: “Bu hadisin senedinde Abdulvehhâb b. ed-Dahhâk adında metruk (hadisleri terk edilen) bir ravi vardır.” (Mecmeu’z-zevâid ve menbeu’l-fevâid, 7/310)
İbnü’l-Cevzî, uydurma hadislere dair yazdığı el-Mevzuât adlı eserinde şu bilgileri kaydetmiştir:
“Bu hadis sahih değildir. el-Ukaylî, bu hadisin senedindeki Abdulvehhâb’ın makbul bir ravi olmadığını zira onun metruku’l-hadîs yani hadisleri terk edilen bir şahıs olduğunu söylemiştir. İbn Hibbân, Abdulvehhâb b. ed-Dahhâk hakkında demiştir ki: O, hadis hırsızlığı yapardı (bir hocadan duymamış olduğu hadisi ondan duymuş gibi rivayet ederdi). Bu sebeple onun hadislerini delil olarak kullanmak helal olmaz. (Kitabu’l-Mecruhîn ve’d-duafâ ve’l-metrukîn, II, 198) Dârekutnî ise bu ravi hakkında münkerü’l-hadîs tabirini kullanmıştır. Bunun anlamı, o şahsın hadislerinin münker olduğu yani adalet ve zabt yönünden zayıf bir ravinin güvenilir raviye aykırı bir şekilde rivayet etmesi ve rivayetinde tek kalması demektir ki, böyle bir hadis delil olarak kullanılamaz. Dolayısıyla hadis imamları, bu ravinin rivayetlerini terk etmişlerdir. (el-Mevzuât, III, 288).
Kimi hadis imamlarına göre senedde yer alan İsmail b. Ayyaş da zaif bir ravidir. Abde b. Ebî Lübâbe ise Feyruz ed-Deylemî ile karşılaşmamış, ondan hadis almamıştır. Feyruz ed-Deylemî hakkında ise onun Rasulullah’ı görüp görmediğinde ve hadis işitip işitmediğinde âlimler ihtilaf etmişlerdir. Dolayısıyla hadisin senedinde bir ya da daha fazla kopukluk (inkıta) söz konusudur.
Bu hadisin farklı senedle gelen şevâhidi hakkında hadis münekitleri, bütün hepsinin son derece zaif olduğunu, birinin diğerini takviye edecek durumda bulunmadığını dolayısıyla bu hadise itimat edilemeyeceğini ve üzerine bir hüküm bina edilemeyeceğini belirtmişlerdir.
Nitekim muhakkik alimlerden el-Mübârekfurî, bu rivayetin farklı isnadlarına temas ederek şöyle demiştir: “Bu hadis, farklı vecihlerden muttasıl olarak birkaç sahabeye nisbet edilmekte ise de bunların hiçbirisi delil olmaya elverişli bir mertebeye ulaşmamaktadır. Çünkü bu rivayetlerin hepsi illetlidir. Hatta bazı rivayetler bazısından daha zayıftır. Bu itibarla birçok hadis imamı, bu rivayetlerin tamamının batıl ve uydurma olduğuna hükmetmişlerdir… Gel gelelim garip olan şu ki, bazı âlimler bu rivayetlere dayanarak zikri geçen gürültü ve sarsıntıyı, kabilelerin ayrışması/vuruşması ve benzeri hususları Mehdi’nin zuhuruna delalet eden alametlerden saymaktalar… Oysa bilinen bir gerçek varsa o da şudur: Bu türden meselelere dair verilecek hükümler, son derece zayıf hadislere ve kopuk rivayetlere bina edilemez. Dolayısıyla bu rivayetleri delil almaktan kaçınmak gerekir.” (el-Mübârekfurî, el-Fiten li Ebî Amr ed-Dânî, 5/973).
Gelecekle ilgili, ahir zaman ve kıyamet alametleri gibi konular, fiten ve melahim rivayetleri olarak değerlendirilmektedir. Bu konuda pek çok sahih ve makbul rivayetin yanı sıra yığınla münker ve uydurma rivayet vardır. Bu tür rivayetlerin çok iyi tetkik edilerek ve özellikle hadis imamlarının görüşlerine dayanılarak kabul ya da reddi gerekir. Rivayetin kaynağına ve sened ile metin tenkidinin yapılıp yapılmadığına bakılması icap eder. Nitekim yukarıdaki rivayetin yer aldığı kaynak, Taberanî’nin sahih olsun zayıf olsun her türlü hadisi kitabına koyduğu geniş bir eserdir. İçinde pek çok münker ve uydurma rivayet bulunmaktadır. el-Heysemî başta olmak üzere birçok hadis münekkidi, Taberanî’nin rivayetlerini tenkit süzgecinden geçirmişler ve sıhhat ya da zafiyetine dikkat çekmişlerdir. Onlar, mezkûr rivayeti de tetkik ederek makbul olmadığını belirtmişlerdir.
İbnü’l-Kayyim, el-Menâru’l-münîf adlı eserinde (s. 63), uydurma hadisleri tespit etmede bir kısım esasları zikreder ve bunlardan birisi de üzerinde durduğumuz hadis kabilinden gelecek hakkında “şu sene içinde şöyle olur, bu ay içinde böyle olur” şeklindeki rivayetler olduğunu belirtir. Ardından da tahlil etmekte olduğumuz “Ramazan ayında bir gürültü/sarsıntı olur…” hadisini bu türden uydurma rivayetlere bir misal olarak kaydeder.
Ali el-Kârî, İbnü’l-Kayyım’ın bu görüşüne katılır ve şunu ilave eder: “Hasılı, bu rivayetin sened ve metin yönünden batıl olduğu bizim için netleşmiş durumdadır.” (el-Esrâru’l-merfua fi’l-ahbâri’l-mevzua, s. 145)
Netice: Hadis münekkitlerine dayanarak yapılan bu değerlendirmelere göre; Ramazanla ilgili mezkûr rivayete itimat edilemeyeceği ve hüküm bina edilemeyeceği açıktır. Asırlar öncesine gitmeden yakın zamana baktığımızda bile 2001, 2004, 2009 ve 2012 yıllarında da Ramazan’ın ilk günü ve 15. günü Cuma olmaktadır. Ne var ki o yıllarda da böyle bir alamet çıkmamıştır. Dolayısıyla insanların bu tür kuruntulara kapılmamaları gerekir. Şu gün şöyle olacak, bugün böyle olacak şeklindeki asılsız rivayet ya da kehanet türünden yorumlardan ziyade, sahih ve muhkem bilgilerle meşgul olmalıyız. Aslı olmayan şeylere bina edilen yorum ve görüşlerden kaçınmalıyız.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Hükümet istedi, Netflix 15 Temmuz'u Türkiye'den kaldırdı
İnternet üzerinden film ve dizi içeriği sağlayan platform Netflix, Ankara ile Washington arasındaki siyasi ilişkilerin konu edinildiği 'Designated Survivor' dizisinin bir bölümünü RTÜK'ün isteği üzerine Türkiye servisinden kaldırdığını duyurdu.
Hükümet istedi, Netflix 15 Temmuz'u Türkiye'den kaldırdı
Netflix'ten yapılan açıklamada, "Türk yetkililerin isteği üzerine yerel kanunlara uygunluk açısından Designated Survivor'ın bir bölümü Türkiye'deki Netflix platformundan kaldırılmıştır." denildi.
Netflix, kaldırılan kısmın 'Designated Survivor''ın ikinci sezonunun yedinci bölümü olduğunu ve Türkiye dışındaki diğer bölgelerde izlenebildiği belirtti.
Söz konusu bölümde Türkiye Cumhurbaşkanı olan 'Fatih Turan' adlı karakter Kiefer Sutherland'ın canlandırdığı ABD Başkanı Tom Kirkman ile karşı karşıya geliyor. Yapımdaki ABD başkanının Ankara hükümeti ve Türkiye'de gerçekleşen "15 Temmuz Darbe Girişimi" ile ilgili eleştiriler sıralıyor.
Milyonlarca insanın izlediği ‘Designated Survivor’ dizisinde senaryo icabı ABD Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ile Oval Ofis’te restleşiyor. Dizide 15 Temmuz'un AKP tarafından gösterildiği gibi olmadığı belirtiliyor.
Mark Gordon Company ve Kinberg Genre'ın yapımcılığını üstlendiği 'Designated Survivor' adlı dizi ABC kanalında iki sezon yayınlanmış, daha sonra Netflix platformu tarafından üçüncü sezonu çekilmişti.
ABD'li popüler Variety, Designated Survivor dizisinin Türkiye ve ABD arasında bir dönem gerilen siyasi ilişkilere yer verdiğini vurguladı.
Netflix 2019 yazında RTÜK denetimine girdi
2019'da Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik" ile Netflix, BluTV ve Puhutv gibi dijital platformlar Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK) denetimi kapsamına alınmıştı.
RTÜK bu kanunla internet üzerinden radyo, televizyon veya isteğe bağlı yayıncılık yapan tüm mecralardaki içerikleri denetleyebiliyor.
Netflix şubat ayında yaptığı açıklamada Suudi Arabistan ve Singapur gibi ülkeler dahil Patriot Act With Hasan Minhaj, The Last Temptation Of Christ ve The Last Hangover gibi toplamda dokuz farklı film ve dizi içeriğini platformdan kaldırdığını açıklamıştı.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
Hükümet istedi, Netflix 15 Temmuz'u Türkiye'den kaldırdı
Netflix'ten yapılan açıklamada, "Türk yetkililerin isteği üzerine yerel kanunlara uygunluk açısından Designated Survivor'ın bir bölümü Türkiye'deki Netflix platformundan kaldırılmıştır." denildi.
Netflix, kaldırılan kısmın 'Designated Survivor''ın ikinci sezonunun yedinci bölümü olduğunu ve Türkiye dışındaki diğer bölgelerde izlenebildiği belirtti.
Söz konusu bölümde Türkiye Cumhurbaşkanı olan 'Fatih Turan' adlı karakter Kiefer Sutherland'ın canlandırdığı ABD Başkanı Tom Kirkman ile karşı karşıya geliyor. Yapımdaki ABD başkanının Ankara hükümeti ve Türkiye'de gerçekleşen "15 Temmuz Darbe Girişimi" ile ilgili eleştiriler sıralıyor.
Milyonlarca insanın izlediği ‘Designated Survivor’ dizisinde senaryo icabı ABD Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ile Oval Ofis’te restleşiyor. Dizide 15 Temmuz'un AKP tarafından gösterildiği gibi olmadığı belirtiliyor.
Mark Gordon Company ve Kinberg Genre'ın yapımcılığını üstlendiği 'Designated Survivor' adlı dizi ABC kanalında iki sezon yayınlanmış, daha sonra Netflix platformu tarafından üçüncü sezonu çekilmişti.
ABD'li popüler Variety, Designated Survivor dizisinin Türkiye ve ABD arasında bir dönem gerilen siyasi ilişkilere yer verdiğini vurguladı.
Netflix 2019 yazında RTÜK denetimine girdi
2019'da Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren "Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik" ile Netflix, BluTV ve Puhutv gibi dijital platformlar Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun (RTÜK) denetimi kapsamına alınmıştı.
RTÜK bu kanunla internet üzerinden radyo, televizyon veya isteğe bağlı yayıncılık yapan tüm mecralardaki içerikleri denetleyebiliyor.
Netflix şubat ayında yaptığı açıklamada Suudi Arabistan ve Singapur gibi ülkeler dahil Patriot Act With Hasan Minhaj, The Last Temptation Of Christ ve The Last Hangover gibi toplamda dokuz farklı film ve dizi içeriğini platformdan kaldırdığını açıklamıştı.
[Samanyolu Haber] 1.5.2020
‘Kerîmoğlu, kerîmoğlu, kerîmoğlu kerîm…’ [Z.Hicran Yıldırım]
Rehberlik Köşesi-15
"Rabbim, Hapishane bunların teklifinden daha iyidir." (Yusuf Suresi, 12/33)
"Kerîmoğlu, kerîmoğlu, kerîmoğlu kerîm… İbrahim Halîlullahoğlu, İshakoğlu Yâkuboğlu Yusuf'tur." (Buhârî, enbiyâ 18-19; Tirmizî, tefsir (12) 1)
Kur’an-ı Kerim’in her suresinin devrin insanı ile alakalı yanları vardır. Çünkü Kur’an-ı Kerim ezelden gelmiş, ebede gidiyor. Onda kelimeler cümleler adına kullanılan malzeme Allah (cc)’a aittir.
İnsanlar bir meseleyi ifade için ne kadar çok renkli, ifade gücü çok yüksek kelimeler kullanırlarsa kullansınlar yine de kendi sınırlı düşünceleri içerisinde o işte bir darlıkları olacaktır. Allah’a ait beyan adeta diyebiliriz o da Kelam-ı Namütenahi’den geldiği için namütehani vecihleri, namütehani güzellikleri, namütenahi gözü, namütenahi ifade gücü vardır.
Binaenaleyh, her devrin insanı onu kendisine nazil olmuş gibi bulabilir. Onun için ahir zamanda O mühim Zat (Bediüzzaman) diyor ki: ‘Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor.’
Belki Kur’an-ı Kerim ile iştigal eden her devrin insanı aynı hissiyatla meşbu hareket etmiştir. Yani gitseniz İmam-ı Rabbani Hazretlerine sorsanız O da diyecektir ki:
‘Kur’an bizim asrımızda nazil olmuş gibi ve sanki bana sesleniyor.’
Asırlarca öteye gitseniz İmam-ı Gazali’yi bulsanız sinesine kulağınızı verseniz ne dediğini anlasanız aynı şeyleri fısıldadığını duyacaksınız. Ebu Hanife’yi dinleseniz Efendimiz (sav)’den bir asır sonra dünyaya gelmiş, Kur’an’ı kendi yaşadığı asırla çok içli dışlı bulduğuna şahit olacaksınız.
Ve günümüzde pek çok insan Kur’an-ı Kerim’de bu çok yönlülüğü, çok derinliği hissedecektir. Bir gün insanlar dört buudlu beş buudlu mekanlarda, ölümü rafa koyacakları bir dünyada yaşasalar o devrin yine dimağı çok inkişaf etmiş kişileri diyeceklerdir ki, Kur’an-ı Kerim sanki bize nazil olmuş.
Kur’an’a bakarken çok yerde diyorum ki, bu ayet beni kastediyor. Şurada bana bunu diyor, burada bana bunu diyor… Zaten bir kısım mükellef olduğumuz meselelerde doğruyu Efendimiz (sav) talim buyurmuş, biz o meselelere muhatabız. Efendimiz’in (sav) beyanlarına da öyle muhatabız. Ama bir de değişik buudda cereyan eden vakalar ve o vakaları dile getiren ifadeler vardır. Enbiya-ı İzam’ın halleri böyle, tarihi tekerrürler, baktığınız zaman zannedersiniz sizinle onlar arasında çok ince bir perde vardır, bir adım atsanız gitseniz hemen oraya geçeceksiniz. Anlatılan şeylerle orada devrinizde yaşadığınız şeyler arasında bir bütünlük, birlik müşahade edersiniz.
Onun için derler ki, Mevlana İkbal’e babası dermiş ki:
‘Oğlum Kur’an-ı Kerim oku!’ O da okurmuş. O okudukça babası: ‘Oku!’ dermiş.
Sonra:
‘Babacığım sen bana hep oku diyorsun ben de hep okuyorum diyorum.’
‘Doğru, okuyorsun da sen onu Hz. Muhammed’e inmiş bir Kur’an olarak değil Rabbim sana sesleniyormuş gibi öyle bir hitap şeklinde dinle.’
İnsan Kur’an-ı öyle dinlemelidir ve bize anlatılan şeyde de Şahid-i Ezeliden, Ezel ve Ebed Sultanı’ndan dinliyor gibi veya Efendimiz’den (sav) doğrudan doğruya Fem-i Güher-i Nebeviden dökülüyor gibi yani O bizi dinliyor biz de okuyoruz.
Bütün Kur’an için böyle olduğuna göre Seyyidina Hz. Yusuf ile alakalı Sure-i Celile ki O’nun adını almış, o mübarek aileden bahsediliyor. İçinde pek çok peygamberin zuhur ettiği, eski medeniyetlerden Mısır Medeniyetine hakimiyet kurmaları, sonra İsrailoğulları’nın orada çoğalmaları, Hak dine sahip oldukları sürece insanlığa aydınlık adına götürdükleri bir dönemi Hz Yusuf başlatıyor.
Aynı zamanda yabancı ve putperest bir ülkede tek başına bir idareci olarak gelip bir yere yükselme mevzuu ona ait bir hususiyettir.
Rüya tabirleriyle alakalı şeyler O’na ait hususiyettir. İsrailoğullarının Mısır’a yerleştirilmesi yine O’nun eliyle olmuş.
Ama sadece Yusuf Suresi’nde değil, Kur’an’ın neresini okursak okuyalım orada asrımızın insanıyla münasebeti var mı yok mu onu aramak daha uygun olur.
Öbür taraftan da kendi ülkesinde parya, garib, yalnız, değişik imtihanlara maruz kalmış, imtihandan imtihana atılmış ve sonra hapishaneler… Hapishanelerin birer Medrese-i Yusufiye olması, irşadın oralarda olması Seyyidina Hz. Yusuf’un (as) ilk defa tevhidi orada haykırması, bu bezmin başlangıcının da böyle olması, böyle başlaması ve bu işin bir türlü bitmek bilmemesi, devam etmesi, hala derdest edip götürüp oraya atmaları ve oraya giren kimselerin çevrelerine faydaları olması gibi Seyyidina Hz. Yusuf gibi ayrı bir hususiyetin onun medresesi olan hapishanede bugün de cereyan etmesi bakımından Hz. Yusuf ile Hizmet insanlarının çok sıkı bir alakası vardır.
Rabbim, arkadaşlara dayanamayacakları yükler tahmil etmesin. Bir realite bu. Bu kapı hiç kapanmamıştır. İnancı, dini düşüncesi adına hizmet veren gönüllüler için her zaman bu imtihanlar bahis mevzuu olmuştur ve olacaktır da.’ ***
Yusuf Aleyhisselam
Hz. Yusuf (as) Kur'ân-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerden. Hz. Yakup (as)’ın oğludur.
Hz. Yusuf’un (as) hayatına bakıldığı zaman baştan sonra zorluklarla, imtihanlarla kuşatıldığı görülür. Daha çocuk denecek yaşta kuyuya atılmış, bir köle gibi pazarlarda satılmış, yurdundan yuvasından uzak kalmış, iftiraya uğramış, zindanlarda yıllarını geçirmiştir. Zira bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere belanın en şiddetlisi başta peygamberlere, sonra da seviyesine göre diğer insanlara gelir. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23)
Hz. Yusuf'un (as) on bir tane erkek kardeşi vardı. Yusuf fevkalâde güzel ve son derece zeki idi. Babaları Hz. Yakup (as) Yusuf'u çok seviyordu. Bu sevgiyi ağabeyleri kıskanıyorlardı.
Yusuf (as) bir gece rüyasında on bir yıldızın, güneş ve ayın kendisine secde ettiklerini gördü. Bu rüyayı babasına anlattı. Babası rüyanın, Hz. Yusuf'un (as) büyük biri olacağına işaret olduğunu anladı ve Yusuf'a rüyasını ağabeylerine anlatmamasını tembihledi.
Kur'ân-ı Kerîm bu rüyayı şöyle anlatır:
"Hani bir zaman Yusuf babasına: Babacığım, ben (rüyada) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm. Bunların hepsinin bana secde ettiklerini gördüm, demişti.
(Babası Yakup da ona şöyle demişti): ‘Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır! Böylece Rabb'in seni seçecek ve sana rüyada görülen olayların yorumunu (veya Allah'ın kitabının ve peygamberlerin sünnetlerinin inceliklerini) öğretecek. Sana ve Yakûb soyuna nimetini tamlayacaktır. Nasıl ki ataların İbrahim'e ve İshâk'a da nimetini tamamlamıştı. Şüphesiz Rabb'in bilendir, hikmet sahibidir." (Yûsuf, 12/4-6).
Ancak, ağabeyleri bu rüyadan haberdar oldular ve Yusuf'u öldürüp bir yere atmayı planladılar.
Hz. Yakup (as) baba şefkatinin yanında peygamber duyarlılığı ve ötelerle münasebeti açısından Hz. Yusuf’u, Hazreti İbrahim ve İshak emanetini taşıyabilecek biri olarak görür ve ona ekstra bir alaka gösterir.
Fakat, diğer evlatlar onun bu iç sezilerine muttali bir hazımsızlık içindedirler ve sürekli onun hakkından gelme kurgularıyla kendilerini yiyip bitirmektedirler.
Nihayet bir gün, o ana kadar düşünüp durdukları şeyleri uygulamaya karar verir, Yusuf’u babalarından koparır ve yapacaklarını yaparlar.
Yusuf Aleyhisselâm'ı kıskandıklarından onu ortadan kaldırmak için harekete geçerler. Kur'ân-ı Kerîm bize bu hadiseyi teferruatıyla haber verir:
"Gerçekten, Yusuf ile kardeşlerinin kıssalarında, sorup ilgilenenlerin alacakları nice ibretler vardır.
Hani onlar, (aralarında şöyle konuşmuşlardı):
"Yusuf ile öz kardeşi, babamıza daha sevimli geliyor. Oysa biz daha güçlü bir grubuz. Pek belli ki babamız bu işte yanılıyor. Yusuf'u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın. Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz, babanızla münasebetleriniz düzelir, işiniz yoluna girer."
İçlerinden biri:
"Yusuf'u öldürmeyin de bir kuyu dibine bırakın. Yolcu kafilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle yapın!" dedi.
(Onlar buna karar verdikten sonra bir gün babalarına varıp:) "Sevgili Babamız! dediler, sen neden güvenip de Yusuf'u bize emanet etmiyorsun. Oysa biz onu çok seviyoruz. Ona samimiyetle bağlıyız." "Yarın onu bizimle gönder, gezsin oynasın, biz ona çok iyi sahip çıkarız."
Babaları: "Onu götürmeniz beni meraklandırır. Korkarım ki siz farkında olmadan, onu kurt yer." dedi." (Yusuf Suresi, 7-13)
Yakup Aleyhisselâm’ın bunu demesinin sebebi yakınlarda gördüğü bir rüya idi. Rüyasında bir dağ başında on kurdun ona saldırdığını içlerinden birinin onu koruduğunu ve yer yarılarak Hz. Yusuf’un içine düştüğünü görmüştü. Bu sebeple “Kurt onu yemesin!” demişti.
Kur'ân-ı Kerîm’de bu hadise şu şekilde devam eder:
"Onlar! "Vallahi!" dediler, "Biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, yazıklar olsun bize! Biz ne güne duruyoruz." (Yusuf Suresi, 14)
Sonra Hz. Yusuf’u yanlarına alarak Medyen ve Mısır arasında Beytülmakdis bölgesine götürdüler. Burası kasabadan çok uzakta bir yerdi. Yol üzerinde susuz bir kuyu vardı. Bu kuyu Şeddad’ın İrem Bağlar’ını inşa ederken yaptırdığı suyu kuyusuydu. Gömleğini çıkardılar ve Hz. Yusuf’u bu kuyuya attılar.
Yusuf aleyhisselam suyun içine düştüğü sırada şu duayı okudu: “Ey gâib olmayan Şâhit! Ey uzak olmayan Karîb! Ey Mağlup olmayan Gâlib! Beni bu musîbetten kurtar. Bunun için bana bir çıkış yolu nasip et!”
"Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve onu kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine varınca, Biz de Yusuf'a şöyle vahyettik: "Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği ve seni hiç tanımadıkları bir sırada, kendilerine yaptıkları bu işi hatırlatacaksın."
Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: "Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yusuf'u da eşyalarımızın yanında bıraktık. Bir de döndük ki onu kurt yemiş! Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın!"
Onlar Yusuf'un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Yakup: "Hayır!" dedi, nefisleriniz sizi aldatmış, bu işe sevk etmiş. "Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah'tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!" (Yusuf Suresi, 15-18)
Yakub aleyhisselam onların yalan söylediklerini anlamıştı. Yusuf aleyhisselamın kana bulanmış gömleğini yüzüne gözüne sürdü. Gömleğin hiç yırtılmamış olduğunu görüp; “O kurdun Yusuf’uma karşı şefkati sizden fazlaymış. Vallâhi bugüne kadar bu kurt gibi yumuşak huylusunu görmedim. Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleğini bile yırtmamış.” dedi
Yusuf aleyhisselâmın başına gelenler Yakup aleyhisselâmın gözlerinin kaybolmasına, saçlarının ağarmasına ve belinin bükülmesine sebep oldu.
"Ama babaları Yakup:
"…Ne yapayım? Bu hale karşı sükûnet ve ümit içinde sabretmekten başka yapacak şey yok! Ümidim var ki Allah bütün kaybettiklerimi bana lütfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir (benim de onların da hallerini bilir ve beni elbette hikmetini ortaya koymak için, bu imtihana tâbi tutmuştur)."
Onlardan yüzünü çevirip öte tarafa dönerek ufuklara seslendi:
"Ya esafâ alâ Yusuf! Nerdesin Yusuf! Nerdesin Yusuf! Yusuf!" diye diye, üzüntüsünden gözlerine ak düştü. Yaptıklarından dolayı oğullarına duyduğu kızgınlığını da belirtmiyor, öfkesini yenmeye çalışıyordu.
Oğulları şöyle dediler:
"Ömrün geçti gitti, hâlâ Yusuf'u dilinden düşürmüyorsun. Vallahi "Yusuf!" diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin" (Yusuf Sures 83-85)
Hz. Yakub (as) elbette onlara inanmadı, ama yapılacak bir şey de yoktu.
Yusuf aleyhisselam kuyuya atıldıktan bir müddet sonra Medyen’den gelip Mısır’a gitmekte olan bir kervan kuyunun yanında konakladı. Su almak için bir kişi kovasını kuyuya saldığı zaman Yusuf aleyhisselam kovaya sarıldı. Kova yukarı çekilince Yusuf aleyhisselam da kovayla beraber dışarıya çıktı. Adam onu yanına alıp, kâfiledekilere götürdü. Böylece Yusuf aleyhisselam kuyudan çıkıp kurtuldu.
Kervancılar Hazreti Yusuf’u Mısır’a götürüp pazara çıkardılar. Birçok kimse onu satın almak isteyince fiyatı yükseldi. O sırada Mısır Azîzi, yâni Mâliye Bakanı olan Kıtfîr Yusuf aleyhisselamı kervancılardan çok yüksek bir fiyata satın aldı. Eve varınca da hanımına, ona iyi muamele etmesini ileride kendilerine faydalı olabileceğini söyledi. Yusuf aleyhisselamı satın alan Mısır Azîzi’nin hanımı Zelihâ veya Züleyha idi. Yusuf aleyhisselam Azîz’in evinde gayet rahattı.
Yusuf Aleyhisselam, akıllara durgunluk verecek derecede güzeldi. Yüzünde parlayan nübüvvet (peygamberlik) nuru herkesi hayran bırakırdı. Bu hal Züleyhâ’nın ona âşık olmasına sebep oldu. Yusuf aleyhisselama karşı süslenip onu kendine çekmek için çalıştı. Fakat Yusuf Aleyhisselam, Allahü teâlânın yardımıyla ona hiç itibâr etmedi. Züleyha sonunda kapıları kapadı ve ondan murâd almak istedi. Yusuf aleyhisselam:
“Efendim (Kıtfîr) iyi bakman için beni sana bıraktı. Bunun karşılığında onun haremine hıyanet etmekten Allah’a sığınırım.” dedi.
Yusuf aleyhisselâm kaçıyor, Züleyha kovalıyordu. Eğer Yusuf aleyhisselâm’da, zerre kadar meyil olsaydı, böyle bir kovalama olmazdı ki! Demek ki, Hz. Yusuf'un azmi, niyeti ve hedefi tamamen başkaydı. Ve o, o yüce hedefe doğru koşmaktaydı. Zaten ikisi arasında cereyan eden mücadeleyi izlerken de bu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Hz. Yusuf, Züleyha'dan öyle kaçmaktadır ki o, arkasından çekip odadan çıkmasına mâni olmak isteyince, Hz. Yusuf'un (aleyhisselâm) gömleği arkadan yırtılmıştır. Tam bu sırada Yusuf (aleyhisselâm) kapıyı açar ve dışarıya fırlar, kadın da arkasındadır. Ve bu kovalamaca ile vezirin karşısına çıkılır. Böyle bir durumda, ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmış olan kadın hemen kendini müdafaaya geçer ve Hz. Yusuf'a isnatta bulunur. Bulunur ama, dediklerine, ne kendisi ne de kocası inanmıştır. Zaten ortada bir de şahit vardır. Suskun hâliyle, en büyük hatipleri dahi susturacak bu şahit, şüphesiz Yusuf'un (aleyhisselâm) yırtılan gömleğidir. Ve kadının akrabasından birisi veya henüz konuşmasını bilmeyen bir çocuk da bu şehadete imza atar.
Mesele anlaşılmıştır ve Yusuf (aleyhisselâm), zerre kadar günaha bulaşma meyli göstermemiştir. Çünkü gömlek arkadan yırtılmıştır. Eğer niyet Yusuf'ta (aleyhisselâm) olsa ve kadın korunmak isteseydi, gömleğin yırtığı, ön taraftan olmalıydı. Yusuf (aleyhisselâm), burhanlardan birini orada hemen görmüştü. İşte Rabbi, bir yırtık gömlekle onu korumuş ve muhteşem geleceğe doğru bir adım daha attırmıştı.
Yusuf aleyhisselamın kendisine itibâr etmediğini gören Züleyha ona iftira etti. Züleyha’nın Yusuf aleyhisselama yaptıkları bir müddet sonra Mısır ahalisi tarafından duyuldu. Haber sarayda vazîfeli kimselerin hanımları tarafından da duyulunca, kadınlar:
“Züleyhâ, Ken’anlı kölesi Yusuf’un nefsinden murâd almak istiyormuş. O gencin sevgisi onun yüreğine işlemiş, onu deli etmiş. Azîzin hanımı olduğu halde, Züleyha’nın bir köleye gönül vermesini açık bir hata olarak görüyoruz.” dediler.
Züleyhâ Mısırlı kadınların kendisi hakkındaki sözlerini işitti. O kadınların da Yusuf aleyhisselamı görmesi için bir ziyâfet tertip etti. Kendisini ayıplayan kadınlarla beraber şehir eşrafından kırk kadar hanımı davet etti. Onlar için bıçakla kesilerek yenecek yiyecekler de hazırlattı. Misafirler gelip kendileri için hazırlanan yemekleri yemeye başladılar. Züleyha, başka bir odada bulunan Yusuf aleyhisselamın kadınlara görünmesini istedi.
Yusuf aleyhisselam Züleyha’dan çekindiği için, emrine karşı gelmeyip kadınlara göründü. Kadınlar Yusuf aleyhisselamı görünce cemâlinin heybetinden yüzünün güzelliğinden kendilerini unuttular. Meyve yerine hiç acı duymadan ellerini kestiler. Onun güzelliğini ve cemâlinin heybetini hiçbir insanda görmemişlerdi. Böylece, onun melek olmadığını bildikleri halde:
“Bu bir melektir.” demekten kendilerini alamadılar. Onların bu hâlini seyreden Züleyha:
“İşte gördünüz mü? Siz benden daha çok kınanmaya, ayıplanmaya lâyıksınız. Çünkü onu bir defa görmekle kendinizi kaybedip ellerinizi kestiğinizin bile farkında olmadınız. Ben ise, uzun zamandır onunla birlikteyim. Fakat hiçbir vakit sizin bu hâlinize düşüp, hayranlığımdan dolayı kendimden geçmedim. Şimdi gördüğünüzü önceden görseydiniz, beni kınamazdınız.” dedi.
Sonra da onlara:
“Duyduğunuz gibi ben ondan bu iş için talepte bulundum. O ise, bu husustaki teklifimi kabul etmedi. Eğer ona emrettiğim şeyi yapmazsa muhakkak zindanlarda sürünür.” dedi.
Misafir gelen kadınlar Yusuf aleyhisselamın etrafına toplanıp:
“Azîzin hanımının emrine karşı gelmen sana bir fayda getirmez.” diye Züleyha’nın arzusuna uymaya teşvik ettiler. Yusuf aleyhisselam kadınların hileleri ve sözleri karşısında Allahü teâlâya sığınıp dua etti. Başına gelen bu musîbetten korunmasını niyaz etti:
‘Ey Rabbim! Zindan bana bu (Mısırlı) kadınların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen (beni ismet üzere sabit kılmak suretiyle korumazsan, ben ihtiyari olmayan tabiî bir meyl ile) onlara meyleder, böylece sefihler zümresine dâhil olurum.’
Bunun üzerine Rabbi onun duasını kabul etti. Kadınların hilelerini, şerlerini ondan çevirdi. Çünkü O (Allahü teâlâ, kendine tazarrû ve ilticâ edenlerin dualarını) işitici ve (hallerini) bilicidir.” (Yusuf Suresi, 33)
Züleyha’nın kocası Azîz, Yusuf aleyhisselamın yapılan soruşturma netîcesinde suçsuzluğunu anlamış olduğu için herhangi bir ceza vermeye lüzum görmemişti. Fakat yayılan dedikoduları kesmek için ve Züleyha’nın baskılarına boyun eğerek Yusuf aleyhisselamın hapsedilmesine karar verdi. Böylece hazret-i Yusuf zindana atıldı. Uzun zaman zindanda kaldı.
Yusuf aleyhisselamla birlikte Mısır Firavununun ekmekçisi ve şerbetçisi de hapishanedeydiler. Yusuf aleyhisselam zindandayken hastaları ziyâret eder, geceleri Rabbini zikrederdi. Kendisine Allahü Teâlâ rüya tabiri ilmini öğretti. Yusuf aleyhisselam Firavun’un ekmekçisi ve şerbetçisinin görmüş oldukları rüyayı tâbir etti. Biri rüyasında üzüm sıktığını, diğeri ise görmediği halde yalan söyleyerek başının üzerinde ekmek taşıdığını ve bu ekmekten kuşların yediğini görmüştü. Yusuf aleyhisselam rüyasında üzüm sıkanın serbest bırakılacağını, ekmek taşıyanın ise idam edileceğini söyledi. O kimselerin rüyaları, yorumladığı gibi çıktı. Şerbetçi serbest bırakılıp eski vazifesine döndü, ekmekçi de şirretliğinin neticesi asıldı ve başının etini kuşlar yedi.
Yusuf aleyhisselam zindandayken Mısır hükümdarı bir rüya görmüştü. Dehşetle uykusundan uyanıp:
“Ben rüyâmda yedi semiz ineğin yedi zayıf ineği yediğini ve yedi yeşil başak, yedi de kurumuş başak gördüm. Ey ileri gelenler, eğer rüya tabiri biliyorsanız, bu rüyamı yorumlayın.” dedi.
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 1.5.2020 [Samanyolu Haber]
"Rabbim, Hapishane bunların teklifinden daha iyidir." (Yusuf Suresi, 12/33)
"Kerîmoğlu, kerîmoğlu, kerîmoğlu kerîm… İbrahim Halîlullahoğlu, İshakoğlu Yâkuboğlu Yusuf'tur." (Buhârî, enbiyâ 18-19; Tirmizî, tefsir (12) 1)
Kur’an-ı Kerim’in her suresinin devrin insanı ile alakalı yanları vardır. Çünkü Kur’an-ı Kerim ezelden gelmiş, ebede gidiyor. Onda kelimeler cümleler adına kullanılan malzeme Allah (cc)’a aittir.
İnsanlar bir meseleyi ifade için ne kadar çok renkli, ifade gücü çok yüksek kelimeler kullanırlarsa kullansınlar yine de kendi sınırlı düşünceleri içerisinde o işte bir darlıkları olacaktır. Allah’a ait beyan adeta diyebiliriz o da Kelam-ı Namütenahi’den geldiği için namütehani vecihleri, namütehani güzellikleri, namütenahi gözü, namütenahi ifade gücü vardır.
Binaenaleyh, her devrin insanı onu kendisine nazil olmuş gibi bulabilir. Onun için ahir zamanda O mühim Zat (Bediüzzaman) diyor ki: ‘Zaman ihtiyarladıkça Kur’an gençleşiyor.’
Belki Kur’an-ı Kerim ile iştigal eden her devrin insanı aynı hissiyatla meşbu hareket etmiştir. Yani gitseniz İmam-ı Rabbani Hazretlerine sorsanız O da diyecektir ki:
‘Kur’an bizim asrımızda nazil olmuş gibi ve sanki bana sesleniyor.’
Asırlarca öteye gitseniz İmam-ı Gazali’yi bulsanız sinesine kulağınızı verseniz ne dediğini anlasanız aynı şeyleri fısıldadığını duyacaksınız. Ebu Hanife’yi dinleseniz Efendimiz (sav)’den bir asır sonra dünyaya gelmiş, Kur’an’ı kendi yaşadığı asırla çok içli dışlı bulduğuna şahit olacaksınız.
Ve günümüzde pek çok insan Kur’an-ı Kerim’de bu çok yönlülüğü, çok derinliği hissedecektir. Bir gün insanlar dört buudlu beş buudlu mekanlarda, ölümü rafa koyacakları bir dünyada yaşasalar o devrin yine dimağı çok inkişaf etmiş kişileri diyeceklerdir ki, Kur’an-ı Kerim sanki bize nazil olmuş.
Kur’an’a bakarken çok yerde diyorum ki, bu ayet beni kastediyor. Şurada bana bunu diyor, burada bana bunu diyor… Zaten bir kısım mükellef olduğumuz meselelerde doğruyu Efendimiz (sav) talim buyurmuş, biz o meselelere muhatabız. Efendimiz’in (sav) beyanlarına da öyle muhatabız. Ama bir de değişik buudda cereyan eden vakalar ve o vakaları dile getiren ifadeler vardır. Enbiya-ı İzam’ın halleri böyle, tarihi tekerrürler, baktığınız zaman zannedersiniz sizinle onlar arasında çok ince bir perde vardır, bir adım atsanız gitseniz hemen oraya geçeceksiniz. Anlatılan şeylerle orada devrinizde yaşadığınız şeyler arasında bir bütünlük, birlik müşahade edersiniz.
Onun için derler ki, Mevlana İkbal’e babası dermiş ki:
‘Oğlum Kur’an-ı Kerim oku!’ O da okurmuş. O okudukça babası: ‘Oku!’ dermiş.
Sonra:
‘Babacığım sen bana hep oku diyorsun ben de hep okuyorum diyorum.’
‘Doğru, okuyorsun da sen onu Hz. Muhammed’e inmiş bir Kur’an olarak değil Rabbim sana sesleniyormuş gibi öyle bir hitap şeklinde dinle.’
İnsan Kur’an-ı öyle dinlemelidir ve bize anlatılan şeyde de Şahid-i Ezeliden, Ezel ve Ebed Sultanı’ndan dinliyor gibi veya Efendimiz’den (sav) doğrudan doğruya Fem-i Güher-i Nebeviden dökülüyor gibi yani O bizi dinliyor biz de okuyoruz.
Bütün Kur’an için böyle olduğuna göre Seyyidina Hz. Yusuf ile alakalı Sure-i Celile ki O’nun adını almış, o mübarek aileden bahsediliyor. İçinde pek çok peygamberin zuhur ettiği, eski medeniyetlerden Mısır Medeniyetine hakimiyet kurmaları, sonra İsrailoğulları’nın orada çoğalmaları, Hak dine sahip oldukları sürece insanlığa aydınlık adına götürdükleri bir dönemi Hz Yusuf başlatıyor.
Aynı zamanda yabancı ve putperest bir ülkede tek başına bir idareci olarak gelip bir yere yükselme mevzuu ona ait bir hususiyettir.
Rüya tabirleriyle alakalı şeyler O’na ait hususiyettir. İsrailoğullarının Mısır’a yerleştirilmesi yine O’nun eliyle olmuş.
Ama sadece Yusuf Suresi’nde değil, Kur’an’ın neresini okursak okuyalım orada asrımızın insanıyla münasebeti var mı yok mu onu aramak daha uygun olur.
Öbür taraftan da kendi ülkesinde parya, garib, yalnız, değişik imtihanlara maruz kalmış, imtihandan imtihana atılmış ve sonra hapishaneler… Hapishanelerin birer Medrese-i Yusufiye olması, irşadın oralarda olması Seyyidina Hz. Yusuf’un (as) ilk defa tevhidi orada haykırması, bu bezmin başlangıcının da böyle olması, böyle başlaması ve bu işin bir türlü bitmek bilmemesi, devam etmesi, hala derdest edip götürüp oraya atmaları ve oraya giren kimselerin çevrelerine faydaları olması gibi Seyyidina Hz. Yusuf gibi ayrı bir hususiyetin onun medresesi olan hapishanede bugün de cereyan etmesi bakımından Hz. Yusuf ile Hizmet insanlarının çok sıkı bir alakası vardır.
Rabbim, arkadaşlara dayanamayacakları yükler tahmil etmesin. Bir realite bu. Bu kapı hiç kapanmamıştır. İnancı, dini düşüncesi adına hizmet veren gönüllüler için her zaman bu imtihanlar bahis mevzuu olmuştur ve olacaktır da.’ ***
Yusuf Aleyhisselam
Hz. Yusuf (as) Kur'ân-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerden. Hz. Yakup (as)’ın oğludur.
Hz. Yusuf’un (as) hayatına bakıldığı zaman baştan sonra zorluklarla, imtihanlarla kuşatıldığı görülür. Daha çocuk denecek yaşta kuyuya atılmış, bir köle gibi pazarlarda satılmış, yurdundan yuvasından uzak kalmış, iftiraya uğramış, zindanlarda yıllarını geçirmiştir. Zira bir hadis-i şerifte de ifade edildiği üzere belanın en şiddetlisi başta peygamberlere, sonra da seviyesine göre diğer insanlara gelir. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23)
Hz. Yusuf'un (as) on bir tane erkek kardeşi vardı. Yusuf fevkalâde güzel ve son derece zeki idi. Babaları Hz. Yakup (as) Yusuf'u çok seviyordu. Bu sevgiyi ağabeyleri kıskanıyorlardı.
Yusuf (as) bir gece rüyasında on bir yıldızın, güneş ve ayın kendisine secde ettiklerini gördü. Bu rüyayı babasına anlattı. Babası rüyanın, Hz. Yusuf'un (as) büyük biri olacağına işaret olduğunu anladı ve Yusuf'a rüyasını ağabeylerine anlatmamasını tembihledi.
Kur'ân-ı Kerîm bu rüyayı şöyle anlatır:
"Hani bir zaman Yusuf babasına: Babacığım, ben (rüyada) on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm. Bunların hepsinin bana secde ettiklerini gördüm, demişti.
(Babası Yakup da ona şöyle demişti): ‘Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır! Böylece Rabb'in seni seçecek ve sana rüyada görülen olayların yorumunu (veya Allah'ın kitabının ve peygamberlerin sünnetlerinin inceliklerini) öğretecek. Sana ve Yakûb soyuna nimetini tamlayacaktır. Nasıl ki ataların İbrahim'e ve İshâk'a da nimetini tamamlamıştı. Şüphesiz Rabb'in bilendir, hikmet sahibidir." (Yûsuf, 12/4-6).
Ancak, ağabeyleri bu rüyadan haberdar oldular ve Yusuf'u öldürüp bir yere atmayı planladılar.
Hz. Yakup (as) baba şefkatinin yanında peygamber duyarlılığı ve ötelerle münasebeti açısından Hz. Yusuf’u, Hazreti İbrahim ve İshak emanetini taşıyabilecek biri olarak görür ve ona ekstra bir alaka gösterir.
Fakat, diğer evlatlar onun bu iç sezilerine muttali bir hazımsızlık içindedirler ve sürekli onun hakkından gelme kurgularıyla kendilerini yiyip bitirmektedirler.
Nihayet bir gün, o ana kadar düşünüp durdukları şeyleri uygulamaya karar verir, Yusuf’u babalarından koparır ve yapacaklarını yaparlar.
Yusuf Aleyhisselâm'ı kıskandıklarından onu ortadan kaldırmak için harekete geçerler. Kur'ân-ı Kerîm bize bu hadiseyi teferruatıyla haber verir:
"Gerçekten, Yusuf ile kardeşlerinin kıssalarında, sorup ilgilenenlerin alacakları nice ibretler vardır.
Hani onlar, (aralarında şöyle konuşmuşlardı):
"Yusuf ile öz kardeşi, babamıza daha sevimli geliyor. Oysa biz daha güçlü bir grubuz. Pek belli ki babamız bu işte yanılıyor. Yusuf'u öldürün yahut onu uzak bir yere atın ki babanızın sevgi ve teveccühü yalnız size kalsın. Ondan sonra da tövbe ederek salih kimseler olursunuz, babanızla münasebetleriniz düzelir, işiniz yoluna girer."
İçlerinden biri:
"Yusuf'u öldürmeyin de bir kuyu dibine bırakın. Yolcu kafilelerinden biri onu yitik olarak alıp götürsün. Eğer yapacaksanız böyle yapın!" dedi.
(Onlar buna karar verdikten sonra bir gün babalarına varıp:) "Sevgili Babamız! dediler, sen neden güvenip de Yusuf'u bize emanet etmiyorsun. Oysa biz onu çok seviyoruz. Ona samimiyetle bağlıyız." "Yarın onu bizimle gönder, gezsin oynasın, biz ona çok iyi sahip çıkarız."
Babaları: "Onu götürmeniz beni meraklandırır. Korkarım ki siz farkında olmadan, onu kurt yer." dedi." (Yusuf Suresi, 7-13)
Yakup Aleyhisselâm’ın bunu demesinin sebebi yakınlarda gördüğü bir rüya idi. Rüyasında bir dağ başında on kurdun ona saldırdığını içlerinden birinin onu koruduğunu ve yer yarılarak Hz. Yusuf’un içine düştüğünü görmüştü. Bu sebeple “Kurt onu yemesin!” demişti.
Kur'ân-ı Kerîm’de bu hadise şu şekilde devam eder:
"Onlar! "Vallahi!" dediler, "Biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, yazıklar olsun bize! Biz ne güne duruyoruz." (Yusuf Suresi, 14)
Sonra Hz. Yusuf’u yanlarına alarak Medyen ve Mısır arasında Beytülmakdis bölgesine götürdüler. Burası kasabadan çok uzakta bir yerdi. Yol üzerinde susuz bir kuyu vardı. Bu kuyu Şeddad’ın İrem Bağlar’ını inşa ederken yaptırdığı suyu kuyusuydu. Gömleğini çıkardılar ve Hz. Yusuf’u bu kuyuya attılar.
Yusuf aleyhisselam suyun içine düştüğü sırada şu duayı okudu: “Ey gâib olmayan Şâhit! Ey uzak olmayan Karîb! Ey Mağlup olmayan Gâlib! Beni bu musîbetten kurtar. Bunun için bana bir çıkış yolu nasip et!”
"Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve onu kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine varınca, Biz de Yusuf'a şöyle vahyettik: "Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği ve seni hiç tanımadıkları bir sırada, kendilerine yaptıkları bu işi hatırlatacaksın."
Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: "Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yusuf'u da eşyalarımızın yanında bıraktık. Bir de döndük ki onu kurt yemiş! Şimdi biz doğru da söylesek sen bize inanmayacaksın!"
Onlar Yusuf'un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Yakup: "Hayır!" dedi, nefisleriniz sizi aldatmış, bu işe sevk etmiş. "Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah'tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!" (Yusuf Suresi, 15-18)
Yakub aleyhisselam onların yalan söylediklerini anlamıştı. Yusuf aleyhisselamın kana bulanmış gömleğini yüzüne gözüne sürdü. Gömleğin hiç yırtılmamış olduğunu görüp; “O kurdun Yusuf’uma karşı şefkati sizden fazlaymış. Vallâhi bugüne kadar bu kurt gibi yumuşak huylusunu görmedim. Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleğini bile yırtmamış.” dedi
Yusuf aleyhisselâmın başına gelenler Yakup aleyhisselâmın gözlerinin kaybolmasına, saçlarının ağarmasına ve belinin bükülmesine sebep oldu.
"Ama babaları Yakup:
"…Ne yapayım? Bu hale karşı sükûnet ve ümit içinde sabretmekten başka yapacak şey yok! Ümidim var ki Allah bütün kaybettiklerimi bana lütfedecektir. Çünkü O alîmdir, hakîmdir (benim de onların da hallerini bilir ve beni elbette hikmetini ortaya koymak için, bu imtihana tâbi tutmuştur)."
Onlardan yüzünü çevirip öte tarafa dönerek ufuklara seslendi:
"Ya esafâ alâ Yusuf! Nerdesin Yusuf! Nerdesin Yusuf! Yusuf!" diye diye, üzüntüsünden gözlerine ak düştü. Yaptıklarından dolayı oğullarına duyduğu kızgınlığını da belirtmiyor, öfkesini yenmeye çalışıyordu.
Oğulları şöyle dediler:
"Ömrün geçti gitti, hâlâ Yusuf'u dilinden düşürmüyorsun. Vallahi "Yusuf!" diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin" (Yusuf Sures 83-85)
Hz. Yakub (as) elbette onlara inanmadı, ama yapılacak bir şey de yoktu.
Yusuf aleyhisselam kuyuya atıldıktan bir müddet sonra Medyen’den gelip Mısır’a gitmekte olan bir kervan kuyunun yanında konakladı. Su almak için bir kişi kovasını kuyuya saldığı zaman Yusuf aleyhisselam kovaya sarıldı. Kova yukarı çekilince Yusuf aleyhisselam da kovayla beraber dışarıya çıktı. Adam onu yanına alıp, kâfiledekilere götürdü. Böylece Yusuf aleyhisselam kuyudan çıkıp kurtuldu.
Kervancılar Hazreti Yusuf’u Mısır’a götürüp pazara çıkardılar. Birçok kimse onu satın almak isteyince fiyatı yükseldi. O sırada Mısır Azîzi, yâni Mâliye Bakanı olan Kıtfîr Yusuf aleyhisselamı kervancılardan çok yüksek bir fiyata satın aldı. Eve varınca da hanımına, ona iyi muamele etmesini ileride kendilerine faydalı olabileceğini söyledi. Yusuf aleyhisselamı satın alan Mısır Azîzi’nin hanımı Zelihâ veya Züleyha idi. Yusuf aleyhisselam Azîz’in evinde gayet rahattı.
Yusuf Aleyhisselam, akıllara durgunluk verecek derecede güzeldi. Yüzünde parlayan nübüvvet (peygamberlik) nuru herkesi hayran bırakırdı. Bu hal Züleyhâ’nın ona âşık olmasına sebep oldu. Yusuf aleyhisselama karşı süslenip onu kendine çekmek için çalıştı. Fakat Yusuf Aleyhisselam, Allahü teâlânın yardımıyla ona hiç itibâr etmedi. Züleyha sonunda kapıları kapadı ve ondan murâd almak istedi. Yusuf aleyhisselam:
“Efendim (Kıtfîr) iyi bakman için beni sana bıraktı. Bunun karşılığında onun haremine hıyanet etmekten Allah’a sığınırım.” dedi.
Yusuf aleyhisselâm kaçıyor, Züleyha kovalıyordu. Eğer Yusuf aleyhisselâm’da, zerre kadar meyil olsaydı, böyle bir kovalama olmazdı ki! Demek ki, Hz. Yusuf'un azmi, niyeti ve hedefi tamamen başkaydı. Ve o, o yüce hedefe doğru koşmaktaydı. Zaten ikisi arasında cereyan eden mücadeleyi izlerken de bu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Hz. Yusuf, Züleyha'dan öyle kaçmaktadır ki o, arkasından çekip odadan çıkmasına mâni olmak isteyince, Hz. Yusuf'un (aleyhisselâm) gömleği arkadan yırtılmıştır. Tam bu sırada Yusuf (aleyhisselâm) kapıyı açar ve dışarıya fırlar, kadın da arkasındadır. Ve bu kovalamaca ile vezirin karşısına çıkılır. Böyle bir durumda, ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmış olan kadın hemen kendini müdafaaya geçer ve Hz. Yusuf'a isnatta bulunur. Bulunur ama, dediklerine, ne kendisi ne de kocası inanmıştır. Zaten ortada bir de şahit vardır. Suskun hâliyle, en büyük hatipleri dahi susturacak bu şahit, şüphesiz Yusuf'un (aleyhisselâm) yırtılan gömleğidir. Ve kadının akrabasından birisi veya henüz konuşmasını bilmeyen bir çocuk da bu şehadete imza atar.
Mesele anlaşılmıştır ve Yusuf (aleyhisselâm), zerre kadar günaha bulaşma meyli göstermemiştir. Çünkü gömlek arkadan yırtılmıştır. Eğer niyet Yusuf'ta (aleyhisselâm) olsa ve kadın korunmak isteseydi, gömleğin yırtığı, ön taraftan olmalıydı. Yusuf (aleyhisselâm), burhanlardan birini orada hemen görmüştü. İşte Rabbi, bir yırtık gömlekle onu korumuş ve muhteşem geleceğe doğru bir adım daha attırmıştı.
Yusuf aleyhisselamın kendisine itibâr etmediğini gören Züleyha ona iftira etti. Züleyha’nın Yusuf aleyhisselama yaptıkları bir müddet sonra Mısır ahalisi tarafından duyuldu. Haber sarayda vazîfeli kimselerin hanımları tarafından da duyulunca, kadınlar:
“Züleyhâ, Ken’anlı kölesi Yusuf’un nefsinden murâd almak istiyormuş. O gencin sevgisi onun yüreğine işlemiş, onu deli etmiş. Azîzin hanımı olduğu halde, Züleyha’nın bir köleye gönül vermesini açık bir hata olarak görüyoruz.” dediler.
Züleyhâ Mısırlı kadınların kendisi hakkındaki sözlerini işitti. O kadınların da Yusuf aleyhisselamı görmesi için bir ziyâfet tertip etti. Kendisini ayıplayan kadınlarla beraber şehir eşrafından kırk kadar hanımı davet etti. Onlar için bıçakla kesilerek yenecek yiyecekler de hazırlattı. Misafirler gelip kendileri için hazırlanan yemekleri yemeye başladılar. Züleyha, başka bir odada bulunan Yusuf aleyhisselamın kadınlara görünmesini istedi.
Yusuf aleyhisselam Züleyha’dan çekindiği için, emrine karşı gelmeyip kadınlara göründü. Kadınlar Yusuf aleyhisselamı görünce cemâlinin heybetinden yüzünün güzelliğinden kendilerini unuttular. Meyve yerine hiç acı duymadan ellerini kestiler. Onun güzelliğini ve cemâlinin heybetini hiçbir insanda görmemişlerdi. Böylece, onun melek olmadığını bildikleri halde:
“Bu bir melektir.” demekten kendilerini alamadılar. Onların bu hâlini seyreden Züleyha:
“İşte gördünüz mü? Siz benden daha çok kınanmaya, ayıplanmaya lâyıksınız. Çünkü onu bir defa görmekle kendinizi kaybedip ellerinizi kestiğinizin bile farkında olmadınız. Ben ise, uzun zamandır onunla birlikteyim. Fakat hiçbir vakit sizin bu hâlinize düşüp, hayranlığımdan dolayı kendimden geçmedim. Şimdi gördüğünüzü önceden görseydiniz, beni kınamazdınız.” dedi.
Sonra da onlara:
“Duyduğunuz gibi ben ondan bu iş için talepte bulundum. O ise, bu husustaki teklifimi kabul etmedi. Eğer ona emrettiğim şeyi yapmazsa muhakkak zindanlarda sürünür.” dedi.
Misafir gelen kadınlar Yusuf aleyhisselamın etrafına toplanıp:
“Azîzin hanımının emrine karşı gelmen sana bir fayda getirmez.” diye Züleyha’nın arzusuna uymaya teşvik ettiler. Yusuf aleyhisselam kadınların hileleri ve sözleri karşısında Allahü teâlâya sığınıp dua etti. Başına gelen bu musîbetten korunmasını niyaz etti:
‘Ey Rabbim! Zindan bana bu (Mısırlı) kadınların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen (beni ismet üzere sabit kılmak suretiyle korumazsan, ben ihtiyari olmayan tabiî bir meyl ile) onlara meyleder, böylece sefihler zümresine dâhil olurum.’
Bunun üzerine Rabbi onun duasını kabul etti. Kadınların hilelerini, şerlerini ondan çevirdi. Çünkü O (Allahü teâlâ, kendine tazarrû ve ilticâ edenlerin dualarını) işitici ve (hallerini) bilicidir.” (Yusuf Suresi, 33)
Züleyha’nın kocası Azîz, Yusuf aleyhisselamın yapılan soruşturma netîcesinde suçsuzluğunu anlamış olduğu için herhangi bir ceza vermeye lüzum görmemişti. Fakat yayılan dedikoduları kesmek için ve Züleyha’nın baskılarına boyun eğerek Yusuf aleyhisselamın hapsedilmesine karar verdi. Böylece hazret-i Yusuf zindana atıldı. Uzun zaman zindanda kaldı.
Yusuf aleyhisselamla birlikte Mısır Firavununun ekmekçisi ve şerbetçisi de hapishanedeydiler. Yusuf aleyhisselam zindandayken hastaları ziyâret eder, geceleri Rabbini zikrederdi. Kendisine Allahü Teâlâ rüya tabiri ilmini öğretti. Yusuf aleyhisselam Firavun’un ekmekçisi ve şerbetçisinin görmüş oldukları rüyayı tâbir etti. Biri rüyasında üzüm sıktığını, diğeri ise görmediği halde yalan söyleyerek başının üzerinde ekmek taşıdığını ve bu ekmekten kuşların yediğini görmüştü. Yusuf aleyhisselam rüyasında üzüm sıkanın serbest bırakılacağını, ekmek taşıyanın ise idam edileceğini söyledi. O kimselerin rüyaları, yorumladığı gibi çıktı. Şerbetçi serbest bırakılıp eski vazifesine döndü, ekmekçi de şirretliğinin neticesi asıldı ve başının etini kuşlar yedi.
Yusuf aleyhisselam zindandayken Mısır hükümdarı bir rüya görmüştü. Dehşetle uykusundan uyanıp:
“Ben rüyâmda yedi semiz ineğin yedi zayıf ineği yediğini ve yedi yeşil başak, yedi de kurumuş başak gördüm. Ey ileri gelenler, eğer rüya tabiri biliyorsanız, bu rüyamı yorumlayın.” dedi.
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 1.5.2020 [Samanyolu Haber]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)