Demir Ailesinin 6-7 Eylül’ü: Talan, yağma, organize kötülük…

Demir ailesi 28 yıldır Fethiye’de yaşayan Erzurumlu bir aile. 15 Temmuz sonrası ailenin 8 ferdi cezaevine girdi. Yaşadıkları, İstanbul’da azınlık mallarının yağmalandığı 6-7 Eylül olaylarının 65 yıl sonraki tekrarı gibi. Köy kahvesinde mallarının yağmalanması kararı alındı ve malları talan edildi.

Aile üyesi annes Fatma Demir kızı ve torunuyla aynı koğuştaki mahpusluk günlerinden, tek kıyafetle geçirdiği aylara kadar  15 Temmuz sonrası yaşadıkları Bold Medya’dan Cevheri Güven’e anlattı.

POLİS: HAZİNE BULDUK

Fatma Demir ve eşi Mevlüt Demir, 15 Temmuz sonrası pasaportları iptal edilip mal varlıklarına tedbir konulunca, yaklaşan tehlikeyi beklemeye başlarlar.

Ardından beşi aynı gün olmak üzere ailenin 8 ferdi Gülen Cemaatine yönelik soruşturmalar kapsamında cezaevine girer. Fatma Demir, eşi Mevlüt Demir, oğlu, kızı, gelini, iki damadı ve torunu.

O günü ve sonrasını Fatma Demir anlatıyor:

“Oğlum Onur, gelinim Ezgi, kızım Esra, damadım Mahmut bizi ziyarete gelmişlerdi. Bir aradayken polis baskını oldu. 6 saat bizi bir kanepeye dizdiler hiç harekete izin vermeden. Hatta torunumun sütünü vermek için hemen yanımızdaki dolaba gitmeme bile izin vermediler. O sırada eşim ve kızım dışarıdaydı. Bizi 6 kişi gözaltına aldılar. Polisler telefonda amirlerine ‘hazine bulduk’ diyorlardı. Prim alıyorlar sanırım bu işten.

Nezarethanede 11 gün kaldık. Günlük adli tabibe götürülürken birbirimize bakmamız dahi yasaklanmıştı. 11 gün sonunda 4.5 saat ifadeye aldılar. Uzun yüzlü, uzun boylu, sakallı bir polis, masanın üstünden uzanıp sanki dövecekmiş gibi, bağıra bağıra masaya vura vura sorgu yaptı. ‘Konuş be kadın konuş’ diyor. Ben 54 yaşındayım, bana kim seni evlendirdi diye soruyor. Ben Erzurum’da köy yerinde evlendim diyorum. Kim evlendirdi diyor. Babam evlendirdi diyorum. Tuhaf sorular. 4.5 saatte öyle bir hale geldim ki o baskı altında, başıma bir şeyler oldu. Sonra ‘bundan bir şey olmayacak alın götürün’ dedi. Sanki ne konuşacaksam.

Sonra herkes tutuklandı. Üç ayrı ile dağıttılar bizi soy isimlerimizin aynı olması nedeniyle cezaevi içi görüş de yapamayalım iyice eziyet olsun diye.”

“TEK KIYAFETİM VARDI ONU DA ÇIKARMAMI İSTEDİLER”

Ailenin tüm fertleri tutuklanınca, cezaevine ne kıyafet getiren olmuş ne de hesaplarına para yatırabilen:

“Denizli T Tipi Cezaevine gönderildim. Bana elbise getiren, hesabıma para yatıran olmadı. Hepimiz aynı durumdaydık. Varlık içinden yokluğa düştük. Eşim müteahhit idi durumumuz iyiydi. Bir anda tepeden aşağıya düştük ekonomik olarak.

Lacivert bir elbise ve yeşil pardösüm vardı üzerimde. Cezaevinde lacivert ve yeşil renk yasakmış. Bana çıkart diyorlar. Başka kıyafetim yok diyorum hala ısrar ediyorlar. Başımdaki lacivert boneyi bile aldılar. Başka kıyafetim yok diyorum, yasak diyor. Çok zorladılar. O zaman beyaz bir bez getirin ben deli gibi sarınayım gireyim. Elbisesiz girecek değilim cezaevine dedim

Koğuşta götürdüler koğuşta genç öğrenci kızlar, genç öğretmenler, vardı ben onlara göre kiloluyum, kıyafetleri de bana olmuyor. Elimi kaldırıp dua edecektim, Allah’ım bir tane kilolu biri gelse de buraya bana kıyafet verse diye. Oysa eşim avukatla yeteri kadar kıyafet göndermiş ancak avukat bize vermediği halde eşime verdiğini söylemiş ben bu kıyafetleri ceza evinden çıktıktan sonra avukatın arabasından 5 ay sonra alabildik avukat da ayrı bir zulüm yaşattı.

KOĞUŞUN KAPISI AÇILDI KIZIM GİRDİ İÇERİYE

Fatma Demir’in ziyaretçisiz geçirdiği tutukluluğunun ikinci ayında bir gün koğuşundan içeri kızı girer:

“Bir gün koğuşun kapısı açıldı. Yemek saati dışında açılınca biri geldi diye düşünüyoruz. Yerini hazırlıyoruz yardım ediyoruz. Ben de merdivenleri koşarak indim kapı açıldı bir baktım kızım karşımda.

O ‘anne’ dedi ben ‘kızım’ dedim. Sarılıp kucaklaştık bizle beraber koğuştaki herkes ağlıyordu. Kızım babasının da kendisiyle tutuklandığını söyledi. Benim sol tarafımda bir titreme başladı. Uzun sure devam etti. Haftalarca revire gittik, bana çok ağır haplar verdiler. Tabi ne hapı olduğunu bilmiyoruz. Reçeteyi vermiyorlar, sadece kapsülü veriyorlar. Koğuştaki herkesi eğlendiren moral veren bir insanken yatakta robot gibi oturan bir insana dönüştüm. Herkes sana ne oluyor demeye başladı. Sonra öğrendik ki vahşice etrafına saldıran insanlara sakinleşmesi için verilen çok yüksek dozda bir ilaçmış. Ben tamamen kendimi kaybetmiş robot gibi duruyordum. İlaçları tahliye olduktan sonra doktora sorduk çok ağır olduğunu söyledi. Bırakınca günler içinde kendime geldim. Böyle yanlış ilaçlar da veriliyor cezaevinde beyinleri uyuşturuyorlar.

Kızımla üç ay kaldım. Kızım üç tane çocuğunu kaybetmişti. Dördüncüyü tedaviyle dünyaya getirebildi. Tabi kızım çocuğunu çok özlüyor, Levent diye sabahlara kadar ağlıyordu. Dayanamadı, torunum Levent’i de yanımıza aldık.

Torunum, kızım, ben aynı koğuştaydık. Damadımla eşim diğer koğuşta oğlum ve bir damadım Muğla cezaevinde, gelinim Aydın cezaevinde tutukluyduk. Oğlum Onur’u babasının yanına nakil için belki yüzlerce dilekçe yazarak yaptırdık. Çünkü babasının hastalıkları vardı ve bakıma ihtiyacı vardı. Baba oğul 1 yıl beraber kaldılar. Yargıtay oğlumun cezasını onayınca oğlumu ayırıp başka koğuşa götürdüler. Oğlum, ‘babam rahatsız diye ben buraya geldim. Cezaevi müdürüyle görüşsek bizi ayırmasa’ demiş. Beyin damarlarında tıkanıklık var ameliyat olamadı tutukluluk nedeniyle. Sırf bu cümleyi dedi diye, acil müdahale timi gelmiş, oğlumun başını bastıra bastıra götürmüşler. Götürüyorlar işkence odasına. Soyunmasını istemişler. Ses geçirmeyen duvarları yumuşatılmış bir oda. Oğlum bize de tam anlatmıyor artık ama zorla soyuyorlar sonra ellerini arkadan kelepçelemişler, ayaklarını da bağlayıp yüz üstü yatırmışlar. Saatler sonra ‘aklın başına geldi mi’ diyerek geri gelmişler. Sadece müdüre babasının hastalığını izah etmek istediği için bunu yapmışlar. Sonra zaten müdüre soruyorlar, olmaz deyince kimse ısrar da etmiyor zaten.”

KÖYLÜ KAHVEDE TOPLANIP YAĞMA KARARI ALMIŞ

Oldukça varlıklı olan Demir ailesinin mal varlığı bir taraftan kamu eliyle diğer taraftan halk tarafından yağmalanmaya başlanır. Ailenin yaşadıkları 7-6 Eylül 1955’te Rum mallarının yağmalanması olayını hatırlatıyor:

“Banka hesaplarımıza mallarımıza bloke koydular ama borçlar faizle büyümeye devam ediyordu. Çıkınca icralarla, fahiş artırılan borçlarla uğraşmaya başladım.

Yaylada yeni bir arazi almıştık. 23 dönüm arazi, 5 dönüm de şeftali bahçesiydi. Çok güzel kaliteli, şeftaliler. Bir kere topladık. Benden sonra damadım tahliye olunca hadi gidip şeftali toplayalım dedik. Gittik, şeftaliyi bırakın ağaçları yok. Orada bahçemizi emanet ettiğimiz komşu, traktörü sokup bütün şeftalileri köklerinden kesmiş, kendisine tarla yapmak için. Bizim 50 tane şeftali ağacımızı yok etmiş, ceviz ağacımızı kesmiş, armutları, zeytinleri, kavakları kesmiş satmışlar. Köyün kahvesinde konuşmuşlar, bu evi arsayı teröristler almış, burayı yakalım diye. Evin camlarını kırıp içeri girmişler. Bahçedeki sulama sistemini, motoru söküp kendi bahçelerine götürmüşler. Arazi 28 dönüm, istediğin gibi ek biç diye iyilik yaptığımız köylü, 50 şeftali ve ceviz ağacımızı keşmiş. Bizim niyetimizle onlarınki çok farklıymış.”

TALAN SÜRECİ

“Daha dört ay bindiğimiz sıfır arabamız vardı. Yayladaki komşu birisine emanet edip evin önünde branda ile üzerini kapatmıştık. Biz içerideyken bir polis yayladaki evin önünden çekici ile gece çalmış. Yaklaşık 1 sene binmiş. Biz arabayı emniyette sanıyoruz. Gelip kapılarını tornavida gibi bir şeyle açmışlar. Polis almış götürmüş binmiş. Biz emniyette yediemin deposunda zannediyoruz.çalındığını bir buçuk yıl sonra öğrendik. Çaresiziz olunca herkes bir şey yapıyor..

Yarım kalan inşaatlar vardı. Adam evin içine 40 bin harcamış bizden 120 bin istiyor. Hem malımızı Milli Emlak’a devrediyolar hem de elektrik su faturalarını ödemeyip bize borç çıkartıyorlar. Sürekli borç ödedim. Ben iki senedir hala sokaklarda, adliye, icra dairesi, topu dairesi uğraşıp duruyorum.

HABERİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

[TR724] 1.5.2020

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder