AKP kırk yaş sendromuna tutulmuş gibi [Dr. Emin Aydın]

AP’nin AB ile Türkiye arasındaki müzakerelerin geçici olarak dondurulması yönünde ezici ve üzücü bir çoğunlukla almış olduğu tavsiye kararına karşı AKP iktidarının gösterdiği tepki ancak kırk yaş sendromu (mid-life crisis) olarak adlandırılabilir. Erdoğan prangalı Türk dış politikasının ne zamandır bir kırk yaş erkeği bunalımı geçirmekte olduğunu görüyorduk zaten.

Bilindiği üzere kırk yaş sendromunun iki temel göstergesi vardır: İlki, bedeniyle ruhunun örtüşmediğini düşünmeye başlamak; ve ikincisi mevcut eşinden ve işinden daha iyisini hak ettiğine inanmak. Kendi bedeni ve ruhuyla Türkiye arasında bire bir özdeşlik kurduğu anlaşılan Sayın Erdoğan’ın Türk halkının fiziki sınırlarının başka, gönül sınırlarının başka olduğunu iddia ettiğini hatırlarsınız. Şöyle demişti: “Ne diyor şair? ‘Ellerin yurdunda çiçek açarken bizim ile kar geliyor gardaşım / Bu hududu kimler çizmiş gönlüme, dar geliyor, dar geliyor gardaşım.’ Evet, bizim gönül sınırlarımız bizi kardeşi ve dostu olarak gören her toplumu, her coğrafyayı kapsayacak kadar geniştir. İnşallah önümüzdeki dönemde hem kendi insanımızın hem umudunu bizi bağlamış dünyanın tüm mazlumlarının yüzünün güleceği bir dönem olacaktır.”

Erdoğan’ın merhum Abdurrahim Karakoç’tan aktardığı bu beyit barış özleminin ifadesidir aslında. Tam da Erdoğan rejiminin yaptıklarını eleştiriyor. Erdoğan’ın literalist okumasının daha derinlerdeki teolojik bir saplantının uzantısı olduğunu tahşiye ile geçelim.

Benzeri ifadelerinden Erdoğan’ın Türkiye’nin Türkiye’den büyük olduğuna, Yeni Türkiye’nin 780 bin kilometrekareye hapsolunamayacağına, Lozan’ın diktiği elbisenin bu bedene dar gelmeye başladığına inandığı anlaşılıyor ki kırk yaş sendromunun ilk semptomu budur.

AB’den ve Batı ittifakından gelen ve temelde insan hakları ihlallerine ve terör tanımına eleştiriden ibaret olan uyarıları ‘Ayrılalım o zaman,’ hırçınlığıyla cevaplayan AKP iktidarı, AP’nin Perşembe günü aldığı karardan sonra iyiden iyiye bir kırk yaş tepkisi gösterdi: “Zaten ilişkiler kerhen yürüyordu; bizim için yok hükmündedir…” Bu, evliliği kurtarmak için bir müddet ayrı yaşamayı teklif eden karısına, “Ben zaten seni hiç sevmemiştim, ayrılalım gitsin” tepkisi gösteren kırk yaş erkeğinin gösterdiği tepkinin aynısı değil mi?

Kırk yaş krizinden geçen erkeklerin genç bayanlarla tutarsız, sürdürülemez ve çoğunluk kendi kendini aldatan ilişkiler kurdukları veya ilişki kurduklarını zannettikleri, nezaket kuralları çerçevesindeki gülümsemelere aşırı manalar yükledikleri, başka evliliklerin sosyal ortamlara yansıyan maskeli yüzüne bakarak ‘filancalar ne mükemmel bir çift’ öykünmeleri yaptıkları, bu dönemdeki arayışlarının sonucu olarak ya dolandırıcılara av oldukları, ya da ömürleri boyunca pişman olacakları hatalar yaptıkları bilinir. Şangay İşbirliği Örgütü’ne kurucu üyelerinin dahi yüklemedikleri manalar yüklemek ve onu AB veya NATO üyeliğinin alternatifi olarak görmek böyle bir şey işte.

Batı ittifakının Ankara’nın terör örgütü olarak ilan ettiği gruplarla iletişim içinde olduğundan yakınan Sayın Erdoğan “Dostlar birbirine böyle mi yapar?” diye soruyor. Yarın Çin yönetimi size, “Şangay İşbirliği Örgütü’ne katılımın ön şartı Pekin’in terör örgütü olarak gördüğü Uygurlarla olan bütün ilişkilerinizi kesmeniz, Türkiye pasaportu verdiğiniz ve Suriye’de savaşmaları için geçiş imkânı sağladığınız bütün Uygurları Çin’e iade etmeniz, Afganistan’da askeri eğitim verdiğiniz Uygur militanlarının isim listesini bize teslim etmenizdir,” derse ne yapacaksınız? Veya Rusya, “Nurculuğun bütün kolları indimizde terör örgütü iken, sizin Diyanet İşleri Başkanınız Nurcu teröristlerle görüşüyor, bizim yasakladığımız Said Nursi’nin kitaplarını resmi olarak bastırıyor ve dağıtıyor, bu durum kabul edilemez,” derse, Türkiye vatandaşlığı verilmiş Çeçen mücahitlerini terörist oldukları iddiasıyla iade etmenizi isterse, “Etmezseniz, bizim kendi yöntemlerimiz var, devreye sokmak zorunda kalacağız,” tehdidinde bulunursa ne yapacaksınız?

Kırk yaş krizinin üçüncü bir semptomu erkeğin iş hayatında gelmiş olduğu yerden memnun olmamaya başlaması ve riskli yatırımlara kalkışmasıdır. Suriye’ye girmek böyle… Başkanlık hayalleri böyle… En olmayacak zamanda Merkez Bankası’ndan faiz indirimi talep etmek böyle… Ekonominin kırılganlığın zirvesinde dolaştığı bir zamanda ülkedeki yabancı yatırımın kahir ekseriyetinin sahibi olan batılı müttefiklerle restleşip, Körfez sermayesiyle cari açık ikamesine yönelmek böyle…

Ne yazık ki derin bir hüsran yaşamadan içine düştükleri sendromdan uyanamaz kırk yaş krizi erkekleri. Uyandıklarında eski eş ve dostlarını geri kazanmak için çok uğraşsalar da artık iş işten geçmiştir.

Dr.Emin Aydın, 26.11.2016 /TR724

Buyurun hep birlikte akılsız başın cezasını çekmeye… [Akif Umut Avaz]

Madem başlığımız bir atasözünden mülhem öyleyse yazıya da bir başkasıyla devam edelim: Kör istemiş bir göz Allah vermiş iki göz…

Hakikaten her şey tam da Erdoğan’ın arzuladığı gibi ilerliyor. İşlediği insanlık suçlarının hesabını vermemek için Türkiye’de, bildiğimiz anlamda, hukukun kırıntısını bırakmamanın yanısıra angaje olunan uluslararası sözleşmeler, bağıtlar ve kurumsal ilişkiler üzerinden tanımlanan uluslararası hukukun etki alanının dışına ülkeyi taşıma amacına bir adım daha yaklaştı.

AP KARARI ÇOK ÖNEMLİ, ÇÜNKÜ…

Avrupa Parlamentosu (AP), şimdilik bağlayıcı bir sonuç üretmemiş olsa da, 37’ye karşı 497 oyla Türkiye ile müzakerelerin geçici olarak dondurulması yönünde bir tavsiye kararı aldı. Erdoğan rejiminin tartışmalı darbe girişimi bahanesiyle gerçekleştirdiği anti-demokratik uygulamaları gerekçe gösteren AP kararının somut sonuçlar doğuracak bir politikaya dönüşüp dönüşmeyeceğine ise Aralık ayında Avrupa Birliği Konseyi karar verecek.

Ezici çoğunlukla kabul edilen AP kararı tavsiye niteliğinde de olsa Erdoğan rejimi tahakkümü altındaki Türkiye konusunda Avrupa’ya hâkim olan hissiyatı yansıtması açısından önemli. Neticede bu karar ne sadece bir ülkeye, ne de bir siyasi yaklaşıma mal edilemeyecek kadar Erdoğan rejimine karşı son derece güçlü bir hissiyatı ve çok geniş bir siyasal konsensüsü temsil ediyor.

Kararın şaşırtıcı olmadığını da hemen ifade etmeliyim. Çünkü, kişisel ilişkileri olan herkesin kolayca teyit edebileceği gibi, farklı ülkelerden ve farklı siyasi eğilimlerden AP milletvekilleri son 3 yıldır Erdoğan ve AKP’nin hukuk dışı ve anti demokratik uygulamalarının Türkiye ile ilişkileri dondurmak için fazlasıyla yeterli olduğuna inanıyorlardı ve bunu özel görüşmelerde dillendiriyorlardı. Ancak, Türkiye’ye ve halka onarılması güç zararlar vermekten çekindikleri içindir ki bu adımı atmayı hep ertelediklerini söylüyorlardı.

ZİNCİRLEME TEPKİLERİ TETİKLEYEBİLİR

Öte yandan, bu kararın oluşturacağı psikolojik iklimin sadece AB organlarını değil, Avrupa başkentlerini de Erdoğan rejimine yönelik yeni somut adımlar atmaya teşvik edeceği şimdiden öngörülebilir. AP kararının hemen ardından 6 partili Avusturya Parlamentosu’nda oybirliğiyle alınan “Türkiye’ye silah ambargosu” kararı da bu yöndeki eğilimin ilk somut örneği olarak değerlendirilebilir.

Popülizminin doruklarında gezinerek dünya gerçekleriyle bağlarını koparmış iktidar temsilcileri bu kararı önemsizleştirmek için saçmalamakta birbirleriyla yarışadursun, AP kararının hem dünyanın hem de halkın son derece umurunda olduğunu gözü, izanı olan herkes görebiliyor. Türkiye’yi tüm dünyaya rezil eden yalanlarıyla tanınan Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “halkın umurunda değil” sözü de bahsettiği halkın döviz bürolarına hücum etmesiyle hemen yalanlanmış oldu.

Merkez Bankası’nın henüz açıkladığı faiz artırma kararıyla kısa süreliğine düşüş yaşayan doların AP kararı sonrası 3,50’leri test etmeye başlaması AKP’li Erdoğan goygoycularını anında tekzip etti.

ŞİÖ YALTAKLANMALARININ BEDELİ DE AĞIRLAŞACAK

Cereme sadece Batı’dan gelse yine iyi… Hırs körlüğüyle tüm potansiyel alternatifleri tek tek kendi elleriyle boğanlar nihayetinde can derdiyle sığınmaya can attıkları Doğu’da da pazarlık güçlerini yitirmiş durumdalar. Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) yönelik tek yanlı yaltaklanmalarının ulusal güvenlik ve milli çıkarlarımızdan verilecek bazı hayati tavizlerle bile sonuç alması pek imkan dahilinde görülmüyor.

Doğal olarak Türkiye’ye musallat olan mütahhakkim zihniyetin bu ezik vaziyeti ŞİÖ’nün büyük abilerinin iştihasını kabarttıkça kabartıyor. Çin, Türkiye’ye sığınmış muhalif Uygurları çantada keklik gibi teslim alırken, Rusya, Suriye sınırında bir yıl önce düşürülen uçak konusunda “Türkiye gereken dersleri aldı” diyebiliyor. İçeride şahin, dışarıda ezik Erdoğan rejimi Rusya’dan hangi “gereken dersleri aldığını” kamuoyuna açıklamalı ki “alınan dersin” başka hangi tavizlere gebe olduğunu herkes görebilsin.

RUSYA’NIN AVRASYACILIK KILIFINDA ‘BÜYÜK GÜÇ İDEOLOJİSİ’

Aslında olup bitenleri görebilmek için buna bile gerek yok. Çünkü, Erdoğan’ın Maoculuk’tan PKK’cılığa oradan da Ulusalcılık ve Ergenekonculuğa savrulan Doğu Perinçek’in peşine takılarak Türkiye’yi sürüklediği Avrasyacılığın ne menem bir şey olduğuna sadece şöyle bir bakmak bile başımıza gelecekler konusunda fazlasıyla fikir verebilir.

İsim babalığını Alman dilbilimci Aleksander von Humboldt’un yaptığı Avrasyacılık fikri 20. yüzyılın başlarında bir teori olarak ortaya atılmış, zaman zaman uygulanmaya da çalışılmıştır. Roma-Germen Avrupasını düşman olarak gören Eski Avrasyacılığın aksine, düşman olarak Anglo-Sakson Atlantikçiliği hasım belleyen Yeni Avrasyacılık politikaya dönüşme imkanını daha fazla bulmuştur. Yine Türkleri Avrasyacılığın önemli bir parçası olarak gören Eski Avrasyacılığın aksine geniş bir bölge boyunca uzanan Türk varlığı da Yeni Avrasyacıların hasım hanesindedir. Doğrusu, Slav milliyetçiliğinden beslenen “büyük güç ideolojisi”ni Avrasyacılık kılıfında farklı bir kimyaya sahipmiş gibi sunabilmek Rus teorisyenlerin büyük bir başarısıdır.

AVRASYACILIĞIN YENİ NEFERİ…

Avrasyacılık 1980’lerin ikinci yarısından itibaren Aleksandr Dugin ile birlikte yeniden hayata dönmüş ve Yeni Avrasyacılık kimliğiyle farklı ve hatta karşıt ideolojik kapıları ardı ardına çaldıktan sonra “büyük güç ideolojisi”nin yeni neferi Vladimir Putin’de karar kılmıştır. Dugin’in 2002’den bu yana “Avrasya” isimli bir siyasi partinin lideri olmasına rağmen aynı zamanda “Evimiz Rusya” isimli partinin lideri Putin’e danışmanlık yapıyor olması da Avrasyacılığın Rusya için herhangi bir siyasi eğilimden öte bir şey olduğunu ispatlar nitelikte.

Dugin’in Avrasyacılığı, Roma-Germen düşmanlığının yerine ABD ve Atlantik düşmanlığını koyar. Bu yüzden de Avrasyacılık için Paris-Berlin-Moskova-Pekin kuşağında bir ittifaklık ilişkisi öngörür. Yeni Avrasyacılar için her ne kadar toprak kanın gerisinde yer alsa da (bölgecilik milliyetçiliğin önünde prensibi) hep Ruslar ve Rusya temel alınarak planlar oluşturulmaktadır. Rusya’nın önderlik etmediği bir Avrasya birliği söz konusu bile değildir. Yeni Avrasyacılık Rusya’yı asıl, onun dışındakileri ise teferruat olarak görür.

15 TEMMUZ AVRASYACILARIN KİRLİ BİR OYUNU MU?

Eski Avrasyacılarda görülen Makyavelist felsefe Yeni Avrasyacılarda had safhaya ulaşmıştır. Öyle ki Dugin, Rusya’nın bir Avrasya devi olarak yeniden doğmasını gerçekleştirmek amacıyla – belki de 15 Temmuz’da Türkiye’de olduğu gibi – bölge ülkelerinde kirli oyunlar oynamayı sakıncasız görmektedir. Yeni Avrasyacılık görüşünün esasta yeni bir Rus İmparatorluğu’nun oluşumu için etkili bir araç olduğunu Dugin’in kendisi de bazı yazılarında itiraf etmiştir.

Öte yandan, Rusya Atlantik kültürü aleyhtarlığını öne sürerek özellikle Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan gibi ülkelerde Avrasyacılığa zemin hazırlama çabalarına hız vermiştir. Dugin’e göre, Atlantik çizgisindeki Ankara vasıtasıyla onun etki alanında bulunan eski Sovyet bölgesindeki cumhuriyetler de dolaylı olarak Atlantik çizgisine çekilmiş olacaktı. Atlantik yanlısı bir Türkiye, özellikle bu açıdan, Yeni Avrasyacıların amaçlarına ulaşmasının önündeki en büyük engellerden biri olarak görülmekteydi.

‘TÜRK HANÇERİ’ VE SÜREKLİ TÖKEZLETİLECEK BİR TÜRKİYE

Bu yüzden olsa gerek, Türk-Slav işbirliğinin geliştirilmesi fikrini savunan Eski Avrasyacıların aksine Yeni Avrasyacılar, Atlantik yanlısı bir Türkiye’yi Moskova merkezli Avrasyacılığın en büyük rakibi olarak görmüşlerdir. Bu yüzden de Dugin, “Rus Jeopolitiği: Avrasyacı Yaklaşım” isimli kitabının ilk baskısında, Turgut Özal’ın ”Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” ifadesini hatırlatır şekilde, Türkiye’nin soydaşlık ve kültürel akrabalık ilişkisi içerisinde bulunduğu Balkanlar’dan başlayarak Anadolu, Kafkaslar ve Orta Asya üzerinden Doğu Türkistan’a uzanan Türki coğrafyayı Rus Avrasyacılığını ortadan bölen bir “Türk hançeri” olarak tanımlamıştır.

Dugin, Türk varlığını bir hançere benzetmekle kalmaz, bunu Rus jeopolitik hedefleri açısından her zaman ve her türlü araç kullanılarak tökezletilmesi gereken bir düşman olarak işaretler. Bunun tek istisnası Türkiye’nin 180 derecelik bir dönüşümle yönünü tam tersine döndürerek politikalarını Rusya’nın emrine amade haline getirmesidir. Yani Dugin’e göre Türkiye’ye biçilen rol ya sürekli tökezletilmesini ya da Avrasyacılık çizgisinde koşulsuz Moskova’nın emrine girmesini öngörmektedir.

Birinci durumda Dugin, Türkiye’yi tökezletmek çabası doğrultusunda İran’ı Rusya’nın doğal bir müttefiği olarak görür. Türkiye yanlısı bir çizgiye girme meylinde olan cumhuriyetlere karşı Tacikistan, Pakistan, Afganistan’ı etkisine alacak İran’ın yayılmacı ideolojisini destekler. Ona göre, Moskova’nın planları dâhilinde Avrasyacı çizgiye gelmeyen Ankara’nın terör örgütü PKK’nın hareketlendirilmesi ve özellikle İran yanlısı radikal İslamcı terör örgütlerinin desteklenmesi vs sayesinde yola gelmesi sağlanmalıdır.

ERDOĞAN, DUGİN’İ BİLE ŞAŞIRTTI

Perinçek ve Ergenekoncu çevrelerle ilişkisini saklamayan Dugin, yazdığı makale ve kitaplarda Türkiye’nin, ŞİÖ üyeliği için önüne gelene yaltaklanacak şekilde, eksen değiştirmesine pek şans tanımıyordu. 15 Temmuz tartışmalı askeri darbe teşebbüsü öncesi ve sonrasındaki gelişmeler, fazlasıyla memnun edecek şekilde kendisini şaşırtmış olmalı. Bu memnuniyetinden dolayı Ankara’yı ve AKP’yi su yoluna çeviren Dugin’in sanırım en büyük öngörüsüzlüğü, Erdoğan ve ekürisinin işledikleri suçların hesabını vermemek uğruna ruhlarını satarak Avrasyacı Ergenekon’un ve Perinçek’in eteklerine tutunmak zorunda kalmaları oldu.

Akif Umut Avaz, 26.11.2016 /TR724

Bir hayli sübjektif gelişmişlik emareleri [Kemal Ay]

Birleşmiş Milletler (BM), İnsanî Gelişmişlik Endeksi raporu yayınlıyor her yıl. Her ülkedeki ortalama yaşam beklentisi, ortalama planlanan eğitim süresi, kişi başı düşen ulusal gelir toplamı (bu bildiğimiz anlamdaki kişi başı düşen gelirden farklı) gibi verileri toplayarak oluşturulan data, böylece ülkelerdeki insanî gelişmişliği ölçüyor.

En son 2015’te yayınlanan rapora göre, ilk sırada Norveç, ikinci sırada Avustralya ve üçüncü sırada İsviçre bulunuyor. Bu ülkelerde 2014 itibariyle ortalama yaşam beklentisi, 80’in üzerinde. Norveç’te 17,5, Avustralya’da 20,2 ve İsviçre’de 15,8 yıl eğitim öngörülüyor her kişi için. Kişi başına düşen gelir sırasıyla 65 bin, 42 bin ve 56 bin dolar civarında.

Türkiye nerede acaba diye merak edenlere söyleyelim hemen, 188 ülke arasında 72. sırada. Bulunduğu kuşak “Yüksek İnsanî Gelişmişlik” kuşağı. “Yüksek” deyince çok bir şey beklemeyin, Kosta Rika, Lübnan, Küba ve Trinidad Tobago gibi ülkeler Türkiye’nin üstünde. İstatistiklerimiz şöyle: Yaşam beklentisi, 75,3; eğitimde geçecek süre öngörüsü 14,5 (ancak gerçekleşen ortalama 7,6); yıllık toplam gelir ülkede yaşayan kişi sayısına bölündüğünde elde edilen rakam ise 18,677 dolar. (Kişi başı ortalama gelirin yıllık 10 bin doların altına indiği artık sır değil.)

RAKAMLARIN NEDEN ÖNEMLİ?

BM’nin bu gelişmişlik endeksini hayli basit bulmuş olabilirsiniz. Ancak bu basitlik önemli. Zira toplumların ilerlemesini de bu türlü basit göstergeler anlatıyor çoğu zaman. Yıllara yayılan tartışmalar, ülkenin iyiye gittiğini hissettirse bile, bazen bu rakamlar ‘gerçekle yüzleşme’ anıdır. Türkiye’nin en orijinal köşe yazarlarından Gökhan Özgün, 17 Haziran 2007’de, o sıralarda askerle ve yüksek yargıyla sürtüşme yaşayan AKP’yi kendince şöyle yorumlamıştı mesela:

“Evet, AKP, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en pragmatik partisi. Evet, AKP’nin üzerinde açık açık konuşmadığı çok net, hatta aşırı net bir ‘siyasi’ hedefi var. AKP’nin ‘siyasi hedefi’ ortalama 15 bin dolar. Kişi başına 15 bin dolarlık milli gelir. Bunu ekonomik bir hedef olarak görürseniz en büyük yanılgıya düşersiniz. (…) 15 bin dolar eşittir demokrasi. 15 bin dolar eşittir ordunun elini kolunu bağlamak. 15 bin dolar Avrupa müktesebatı ocağında kıvamına gelene kadar pişerse, Türkiye’de demokrasi ‘geri döndürülemez noktaya’ gelecektir.”

Gerçekten de öyleydi. 2011’den sonra, AKP’ye yönelen eleştiriler, Gezi Parkı protestoları hep bu mantıkla açıklanmıştı: “AKP’nin ekonomi politikalarının oluşturduğu orta sınıfların AKP’ye isyanı”.

Ancak Özgün’ün bahsettiği 15 bin dolar hedefine gelinemediği gibi, üstüne çıkılan 10 bin dolardan da geri dönüldü. Dahası Avrupa muktesebatı ocağının önce altı kısıldı, şimdilerde gaz bağlantısı tamamen kesilerek yemeği buzdolabına koyma aşamasına geçildi.

YENİ ORTA SINIFLAR

Yine de bu ‘orta sınıflar’ analizlerinde önemli bir şey gözden kaçırılıyordu. Dünyada küreselleşme ile birlikte ‘yeni orta sınıflar’ doğuyordu doğmasına (ve Türkiye’de de böyleydi) ama bu ‘orta sınıflar’ hiç de öyle zannedildiği gibi dünyayla entegre, küresel kodlara hâkim ve ‘insanî gelişmişlik endeksinde yukarıya tırmanacak’ tarzda değildi. Küreselleşme ile birlikte ‘dünya insanı’ yetişecek diye bekleniyordu ama özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu trend daha çok ve aslında sanal bir ‘yerelleşmeyi’ doğurdu.

Bilakis, yeni ‘orta sınıflar’ daha milliyetçi, dünyaya düşman ve sanal kimliklerine sıkı sıkıya tutunarak yaşayan kimseler oldu. Gelişmekte olan ülkelerdeki bu trendin paralelinde, gelişmiş ülkelerde de aynı ‘orta sınıflar’ göçmen karşıtı, popülist liderleri benimsedi (bkz. Brexit, Trump, vs).

Buradan hareketle, iktisat ırmağının herhangi bir yerinde bulunup akıntıya göre hareket edildiği anlamı çıkarılmasın. Aslında olup biten, dünyadaki gelişmelere kültürel, toplumsal kodlar içerisinden üretilen tepkilerle ilişkili daha çok. Haliyle burada her ülkenin kendine göre sonuçlar çıkardığını, bu sonuçların da bir çeşit kırılmalara yol açtığını söylemek mümkün.

İSTATİSTİKLERİN ARKASINA BAKMAK

Malum, istatistikler yanlış ellerde tehlikeli bir silaha dönüşebilir. Rakamları işin uzmanları okumuyorsa, o rakamlara her şeyi söyletmek mümkün.

Biraz da bu yüzden Türkiye’de 2007’den sonra gözlemlenen ‘demokratikleşme’ süreci uluslararası endekslere pek yansımayınca, Türkiye’deki bazı kesimler, endekslere göre yapılan Türkiye yorumlarına dudak bükmeye başlamıştı. Hatta Avrupa’dan gelen eleştiriler karşısında, “Daha ne yapalım?” tarzı çıkışlar yapılıyordu.

Burada aldatıcı olan şuydu: Bu istatistikler bir yılda oluşmuyor, hepsinin arkasında belki asırlık yatırımlar bulunuyor. Mesela İnsanî Gelişmişlik Endeksi’nde ülkelerin sıralamaları çok nadir değişiyor (endekse alınan ülke sayısı değiştiği için yıllar içinde farklılık gösteriyor sadece).

Yakın zamanda, Türkiye’yi yakından takip eden İsveçli akademisyen Erik Meyersson, Gothenburg Üniversitesi’nin yayınladığı “Varieties of Democracy” (V-Dem) isimli bir dataya dayanarak, Türkiye’nin aslında AKP döneminde demokrasi anlamında hiç de ilerlemediğini gösterdi. (Bu bilimsel analize, yine AKP’ye yakın köşecilerden ağdalı, “Siz Batılılar ne anlarsınız?” tarzı yorumlar geldi tabi.)

V-Dem’de 1900’den 2012’ye kadar, 173 ülkede, yıllık bazda yapılan hesaplamalarda 350 civarı demokrasi göstergesi kullanılıyor ve demokrasi 5 farklı kola ayrılıyor: Seçimsel, Liberal, Katılımcı, Müzakereci ve Eşitlikçi. Buna göre Türkiye, AKP döneminde (2003-2014), bu beş çeşit demokrasinin hepsinde gerilemiş durumda (Katılımcı demokrasi grafiğindeki kısa süreli yükselmeyi saymazsak).

HER ŞEY BİR YALANDAN MI İBARETTİ?

Peki, 2002’den bu yana Amerika’dan, Avrupa’dan gelen ‘demokrasi’ mesajları bir yalandan mı ibaretti? Hem evet, hem hayır.

Maalesef Türkiye, ekonomik ve siyasî anlamda önemli bir fırsatı harcadı. Neredeyse bir asırlık problemleri çözme yolunda adımlar atmak yerine, o problemleri sahiplenip ‘atalarının dini’ne yöneldi. Politik hırslar uğruna, küreselleşmenin getirdiği ‘sıcak para’ ve ‘dünyaya açılma imkânı’ yerini kapanmaya ve yakın vadede daha çok göreceğimiz ‘ekonomik daralmaya’ bıraktı.

Burada tek teselli (züğürt tesellisi), bu konuda yalnız olmayışımız. Yabancı düşmanlığı, aşırı milliyetçilik, siyasette ve medyada ‘yalan’ (post-truth), cehaletin övgüsü, ‘güç zehirlenmesi’ dünyada ‘zamanın ruhu’ olarak revaçta. Brezilya, Hindistan, Malezya gibi refiklerimiz de bu tehlikeli sularda kulaç atmayı tercih etti. Dediğim gibi ‘yükselen orta sınıflar’ ekonomiden gelen zenginleşmeyi, kültüre yansıtamadılar.

Dünya bu krizden muhtemelen yine çıkacak. Farklı terkipler geliştirip yoluna devam edecek. Gelgelelim, Türkiye gibi geleneği heba edilmiş, insanî değer üretecek kurumlar inşa edemediği gibi elde olanları da çarçur eden ülkelerin neye dönüşecekleri kendi tercihleri olacak.

ÖZ HAKİKÎ GELİŞMİŞLİK EMARELERİ

Bu ‘yeni orta sınıfların’ hamlıkla açıklanabilecek politik tercihleri, yaşadıkları kimlik krizine verilebilir. Ancak burada daha ciddi sorunlar da var: Bunlardan birisi ‘burjuva kültürünün’ yerleşmemiş olması. Buna değişik bir bakış açısıyla ‘kaht-ı rical’ de diyebilirsiniz. Türkiye’de yaşanan sorunun özü, muhafazakâr elitlerin iradelerini lidere teslim ederek, ‘kendi orta sınıflarının’ omurgasını kırmaktı.

Haliyle ‘gelişmişlik endekslerindeki’ hesaplamalara dâhil edilmeyen ama günlük hayatta kolaylıkla gözlemleyebileceğiniz bazı ‘gelişmişlik emareleri’ sıralayarak, ‘asırlık yatırımların’ ne gibi sonuçları olduğunu düşünebiliriz.

Mesela kanımca en önemli gelişmişlik emarelerinden birisi, toplu taşıma araçlarında yaşı 60’ın üzerinde olup Kindle gibi elektronik cihazlardan kitap okuyan kimselerin çokluğu. Elleri titreye titreye de olsa, bir kitabı tutup uzun-kısa metro yolculuğunda okumaya çalışan bu ‘yaşlılar’, belirli bir kültürün özünü hâlâ taşıyorlar demektir.

Bir başka veri, ülkede yayınlanan yerel gazetelerin çokluğu. “Balık baştan kokar” diye bir deyişimiz var ama aslında pek çok mesele yerelde başlıyor. Basının denetleme mekanizması olarak en küçük dairede bile etkili olması, toplumun bütününde etki uyandırabiliyor. ABD’de sözgelimi yerel basının son yıllarda düşüşe geçmesi ve pek çok yerel gazetenin kapanması, “Demokrasinin önemli koruyucusu yok oluyor” şeklinde yorumlanıyor.

Öte yandan son yıllarda iktisatçıların çalışma alanlarının başında gelen ‘gelir dağılımı eşitsizliği’ meselesi de, insanî değerler konusunda ekonomik pek çok göstergeden daha önemli. Bu da, basitçe ‘ortalama işlerde çalışan’ kimselerin de kendilerine vakit ayırabildiği, işi ve ev hayatı dışında da topluma katkıda bulunabildiği bir sistemi gerektiriyor.

Bunlar çoğaltılabilir. Ama galiba bundan sonra gelişmişliği, demokratikleşmeyi ve insanî hayatı arzularken daha dikkatli ölçümler kullanmamız gerektiği anlaşılmıştır son yıllarda.

Kemal Ay, 26.1.2016 /TR724

Büyük devlet böyle olurmuş! [Barbaros Kartal]

Suriye’de önceki gün  TSK’ya saldırı düzenlendi ve 4 askerimiz şehit oldu. Ankara’nın verdiği tepkiye bakılınca askerlerimizin bir trafik kazasında şehit düştüğü zannedilecek. Rus uçağının düşürülmesinin yıldönümünde Rusya Dışişleri sözcüsünün “Türkiye dersini aldı” açıklamasıyla beraber okursanız aslında ne olduğunu anlamak kolaylaşıyor.

Peki, bugün AB’ye kahvehane ağzıyla her şeyi söyleyenler neden bu kadar sessiz? AB ile ipleri koparırken sadece gündem değişsin diye ortaya atılan Şangay Örgütü’nün patronu Rusya, misilleme yaparak mesaj veriyor. 2012’de Türk uçağı düşürüldüğünde neredeyse savaş konumuna geçen Türkiye benzer bir saldırıya maruz kaldı ama yaprak kımıldamıyor. Rus uçağı düşürüldüğünde “emri ben verdim”, “hayır ben verdim” diye sıraya girenler için şehitlerimizin bir önemi yok anlaşılan. Eğer işin arkasında sadece Esed’in olduğu bilinse idi şimdiye mangalda kül bırakmazlardı.

Rusya’nın bu dış politika başarısının altını çizmek gerekiyor. İki ülke arasındaki krizden bir yıl sonra geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Rusya’dan özür dilemiş, Rusya ile ortak hareket etme noktasına gelmiş ve misilleme karşısında çıt çıkartmayacak durumda bir Türkiye var masada. Büyük devletler oyunu böyle oynuyor. Hem ekonomik hem de askeri kartlarını ustaca kullanıyorlar. Bizim gibi sadece hamaset yapmıyorlar. Erdoğan’ın IŞİD’i desteklediği yönündeki istihbari belgelerin ucunu göstererek başlayan terbiye, “Şangay’a alın bizi” ile en zirve noktasına geldi.

Benim korkum büyük bir marifet gibi denge politikasını terk ederek rüzgâr nereden eserse o yöne savrulan Türkiye’yi diğer büyük güçlerin nasıl imtihanlara sürükleyeceği. Ekonomisi Batı ile entegre olmuş ülkenin günübirlik kararlarının bedelinin daha ağır olacağını şimdiden görmek zor değil.

 – – –

37 KİŞİDEN NE İSTİYORSUN YAHU?

“Demokrasi bir tramvay, istediğimiz durağa gelince ineriz” derken herhalde bugünleri kastediyordu. AB, AKP iktidarının ilk yıllarında iç siyaset açısından önemli bir meşruiyet aracı idi. Demokratik reformlar ile içeride bir çok kesimin desteğini alan iktidar askeri vesayetten kurtulduktan sonra tek tek bütün destekçilerini bir nevi yolda bırakarak sattı. Ve en sonunda da en büyük destekçisi AB’yi satıyor.

AKP kapatma davasında, 12 Eylül referandumunda neredeyse tek referans gösterilen AB ve kurumlarına bugün savaş açılmış durumda. Türkiye ile müzakerelerin başladığı günkü parlamento fotoğrafı ile geçen günkü parlamento fotoğrafını yan yana koyduğumuzda kimin değiştiği noktasında biraz samimiyet gerekiyor.

AKP ve Erdoğan cenahı “AB hep aynıydı” diyerek aslında bir nevi itirafta bulunuyor. Yüz binlerce insanın zulme uğradığı, on binlerce insanın suçsuz yere hapislere tıkıldığı, KHK’larla meclisin bypass edilerek keyfi yönetimin yerleştiği, Güneydoğu’da taş üstünde taşın kalmadığı, HDP’li milletvekillerinin ve belediye başkanlarının hapse atıldığı Türkiye’nin müzakerelerin başladığı günkü Türkiye’den daha ileride olduğunu söyleyebilen var mı? Hele demokratik reformların hız kazandığı günlerde yabancı dergi kapaklarında yıldız gibi posterleri dolaşan Erdoğan’ın yabancı basından şikayet etmeye hiç hakkı yok.

Dün Erdoğan AB’ye tepkisini dile getirirken “Hepiniz hayır dese n’olur?” mealindeki sözüne takıldım. 37 parlamenter o ya da bu sebeple Türkiye ile müzakerelerin devamı yönünde oy kullanmış. Benim anlamadığım o vekillere neden çatıyoruz? İnsanın gülesi geliyor. Son Türkiye dostu yok edilene kadar kararlı bizimkiler.

En çok üzüntü veren şey ise göçmenlerin yine pazarlık konusu yapılması. TR724 çok güzel bir manşetle “içeride ensar dışarıda simsar” diyerek olayı harika özetlemişti. Erdoğan ve AKP Suriyeli mültecilere en çok yardım eden ve mültecilerin en rahat oldukları ülkenin Türkiye olduğunu söylüyor. Hatta Fransa başta olmak üzere bazı AB ülkelerini örnek göstererek mültecilerin hangi şartlarda yaşadığı ile kıyas yapıyorlar. Bu kadar fark var ise, binlerce insan neden gitmek istiyor acaba?

Bir de dün onlar için ‘besliyoruz’ ifadesini kullandı. Yerini yurdunu yakınlarını kaybeden bu insanları rencide ederek elimize ne geçiyor anlamak mümkün değil. Yeri geldiğinde kardeşlerimiz yeri geldiğinde besleme. Ümmet ümmet diye gaza getirilen insanların bu laflara takılmasını beklemiyorum onlar uykuda. “İslamcı politikacı” böyle bir canlı türü tekrar kayda geçsin istedim.

Barbaros Kartal, 26.11.2016 /TR724

Erdoğan, Kaddafi ve Saddam’ın altın merakı; Tek adamlar altın sever! [Erman Yalaz]

Amerikan askerleri, 2003’ün Mayıs ayında Irak-Suriye sınırındaki El Kaim şehrinin yakınında bir kamyonu durdurdu. Kamyonun içinde 18’er kiloluk 2 bin külçe altın vardı. Altınların değeri 500 milyon dolardı. Birkaç gün sonra kuzeyde, Kerkük’teki bir durakta bir kamyon aramaya takıldı. Onun içinden de 100 külçe altın çıktı. Değeri 350 milyon dolardı. Bir başka aramada aynı bölgede bu kez 700 milyon dolar değerinde 1,183 külçe altın bulundu. Yine aynı dönemde Bağdat’ın güneyinde Hille şehrindeki bir benzin tankerinde 90 milyon dolar değerinde külçeler ele geçirildi. Üzerlerinde bir bankaya ait olduğunu gösteren işaret ya da mühür yoktu, eritilmiş, kalıp haline getirilmişlerdi; farklı gramajlardaydılar.

Ele geçirilen altınlar Ali Baba ve 40 Haramiler’deki meşhur Haramibaşı’nın hazinesi değildi. Bir süre sonra anlaşıldı ki, bu altınlar Saddam Hüseyin’indi. Haberler medyaya yansıdığında altınların Irak’taki yeni hükümete devredileceği konuşulmuştu ancak akıbetleri hala meçhul. Nisan 2003’te ABD askerleri Irak’a girmiş, ‘kitle imha silahları’ arama bahanesiyle ülkeyi fiilen işgal etmişti. 13 yıldır süren otorite boşluğunu ve silahlı grupların çatışmasını getiren bu müdahalenin içinde, buna benzer ilginç gelişmeler de yaşandı.

Sonuçta anlaşıldı ki, tek adamların, baskıcı rejimlerin sahiplerinin, her meselede olduğu gibi, ülkedeki serveti de şahsileştirdikleri bir gerçekti. Bunu yapmanın en etkili araçlarından birisi altındı. Diğeri, arazi ve mülkler üzerinden ülkeyi parsellemekti.

Benzer bir hikâye, Libya’da da yaşandı. 2011’de halkı tarafından linç edilerek öldürülen Kaddafi’nin 200 milyar dolara yakın serveti olduğu ortaya çıkmıştı. Celebrity Net Worth sitesinin gelmiş geçmiş en zengin insanlardan oluşan listesine üst sıralardan girmişti Kaddafi. İddialara göre ‘Çöl tilkisi’ lakaplı Kaddafi’nin nakit paraları Güney Afrika’da 7 gizli sığınakta saklanıyordu. Buraya, 62 ayrı uçakla taşınmıştı.

Dövizi bırakalım altına bakalım

Bu hikâyelere geri dönelim, ama aslında son günlerde bu konuda bizi hatıralara sevk eden şey, güncel altın tartışmaları. Türk Lirası son iki haftadır, Dolar ve Euro karşısında, Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesini gördü. Rekor üstüne rekor kırıyor. Haliyle piyasalar üzerindeki döviz baskısı ve ekonomik kriz konuşuluyor şimdilerde.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, hatırlarsanız, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın bir toplantısında “Finans sektöründe katılımcı finans anlayışının, para biriminde hatta altına endeksli bir adımın atılmasının çok daha isabetli olacağı inancındayım. Altınla ifade ettiğimiz zaman bu para birimlerinin baskısı altında kalmayız” deyivermişti. Bu sözleri duyduğumdan bu yana, Saddam ve Kaddafi’nin altınla imtihanı aklıma geliyor.

Erdoğan, ‘uluslararası döviz baskısından kurtulmak’ tabirini kullanmıştı bu konuşmasında. İslamî finans sisteminin 2015’te 2,1 Trilyon Dolar’a ulaştığını, sistemin potansiyelinin 7 trilyon doları bulduğunu söyledi. Tabi Türkiye’nin en büyük faizsiz bankacılık ve finans devi olan Bank Asya’ya bir buçuk yılda kendi talimatlarıyla nasıl çöküldüğüne, küçülmede bunun etkisine değinmedi.

Adalet, güven ve hukuk devletinin ekonomileri büyüttüğünü; aslında sermayelerin en büyüğü olduğunu da anlatmadı. Daha ‘kestirme’ bir fikir olarak, (döviz) para birimi yerine altına endeksli bir ticaret önerdi. Bunu ‘spor olsun’ diye söylediğini düşünmesin kimse. Gerçekten de Erdoğan’ın ve yakın ekibinin altın ve ticaret hususunda tecrübe sahibi olduğunu unutmadan, konuyu ciddiye almak gerekir.

Şahsî serveti giderek katlanan bir lider

Reel ekonomik değerler açısından Türkiye’nin ticaretini altın merkezli bir sisteme göre yapacağını söylemek çok hayalcilik olur belki. Ancak altın işinin yakın tarihin ihraç ve ithalat rakamlarının içinde önemli yeri olduğunu gözden kaçırmayalım. Altın ticareti ve hesabı aslında Erdoğan ve iktidarının çakıldığı imtihanın da özüydü.

Siyasete girdiğinde 5 bin 110 lira serveti bulunan Erdoğan’ın aradan geçen 18 yılda serveti resmi bildirimlerine göre 730 kat arttı. Urla villaları, arsalar, çocuklarının sahip olduğu gemicikler… Bunlar bilinen kısmı. Bir de İsviçre hesaplarında olduğu iddia edilen ve Bilal Erdoğan’la arasındaki konuşmadan anlaşılan ‘milyonlar’ var. 2014’te Huffington Post’ta yayınlanan bir habere göre, bilinen 5 milyon TL serveti var. 2010’daki mal beyanına göre nakit mal varlığının yüzde 85 arttığı görülüyor.

Altın denince akla… Hemen onun adı gelir…

Altın meselesi ise 3 yıl önceki yolsuzluk soruşturmalarında ortaya çıkmıştı. Hatırlanacaktır, Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonları gerçekleştiğinde ayakkabı kutularından dövizler çıkmıştı ancak işin merkezinde daha çok altın ticareti vardı. Nitekim şu anda ABD’de yargılanan Reza Zarrab, bu altın ticaretinin odağındaydı.

Zarrab, polis fezlekelerindeki iddialara göre dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’e verdiği rüşvet yardımıyla Türk vatandaşlığı almıştı. Zarrab, İran’a uygulanan uluslararası ekonomik yaptırımları delmek amacıyla petrol, doğalgaz ve altın ticareti üzerinden bazı işler çeviriyordu. Aracı ülkeler arasında Türkiye de vardı. Zarrab’ın network’ü Türkiye’deki siyasetçileri ‘rüşvete’ bağlamıştı.

Reza Zarrab işi başlarda hayli gizliydi. 17 Aralık’a kadar ismi çok az yerde geçti. Ancak operasyonlardan sonra müthiş bir alenilik kazandı. Öyle ki A Haber’e çıktı, Türk bayrağının önünde açık açık “Cari açığı ben kapattım” diyecekti. 2012’de Türkiye’nin altın ihracatının yüzde 46’sını tek başına yaparak rekorlar kitabına girdi. Türkiye’ye inip kalkan ve hiçbir kaydı bulunmayan uçaklarda külçeler halinde altın taşıdığı iddia edildi. Telefon konuşmalarında, seçimlerden önce ihracat rakamlarını ‘iyi’ göstermek için ‘altın ticareti yaptığı’ ortaya çıktı.

İran’la anlaşmanın karşılığı rüşvet

Zarrab, İran eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ile de yakın ilişki içindeydi. Bir de İran’da Babek Zencani isimli bir ortağı vardı. 3 yılda Türkiye’den İran’a 8 milyar dolarlık altın gitti, o dönemde biriken ve bekleyen altın miktarı ise 13 milyar dolar olarak anılıyordu.

Sistem şöyle işliyordu: İran, parasını alabilmek için ABD ve BM ambargolarını delerek Halkbank’a hesap açmıştı. Sorun sadece ambargonun delinmesinden ibaret kalmadı. AKP’li bakanlar, “Su akar Türk bakar” sözünü tersine çevirip bu büyük akıntıdan “paylarını” da aldılar. Bu ticaret yoluyla Türkiye’ye hesapsız kayıt dışı para sokulurken, devletin kasasına girmesi gereken vergiler, ‘devlet adamlarının’ (!) cebine rüşvet olarak girdi.

ABD’deki yargılamada da bu para transferleriyle ilgili bilgiler ortaya çıktı. Zarrab’ın ödediği rüşvetlerle ilgili olarak tuttuğu bir Excel dosyasında “Cash to Cag” ve “Cash to Yukarı(*)(Yukarıya Nakit anlamında)” şeklinde iki kalem vardı. İlkinin Zafer Çağlayan’ın kısaltması olarak “Cag” olduğu düşünülüyordu. Bu listede “Cash to Yukarı” kaleminde 12 Kasım 2012’de 2 milyon 100 bin Euro’luk bir ödeme görülüyordu. Bu “Yukarı”nın neresi olduğu Türkiye’deki soruşturmada ortaya çıkamadı, belki ABD’de ortaya çıkar.

Akın İpek’in altın madenleri de konuyla ilgili

Altın demişken, Akın İpek’in başına gelenleri atlamamak lazım. Hizmet Hareketi’ne yakınlığı bahane edilerek önce özgür yayıncılık yapan medyası susturulan sonra iştah kabartan altın madenlerine ‘çökülen’ Akın İpek’le ilgili sürekli algı haberleri yapılıyor. Yakın zamanda Angels Peninsula isimli otelinde 18 ton altın sakladığı iddia edildi ve iş o kadar abartıldı ki Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla kayyımlar otelde kazı bile yaptılar.

Koza Altın İşletmeleri’nin üretim kapasitesinin belli olduğunu anlatan Akın İpek, bu absürt iddiayı çok net bilgilerle yalanladı: “18 ton altın, 600 bin ons demektir. Bu da Koza Altın’ın 1000 üretim günü yani 3 yıllık toplam üretimine denk gelmektedir.” dedi. Yerli ve yabancı şirketler tarafından sürekli olarak denetlenen halka açık bir şirketin bu miktardaki bir üretimi gizleme ve saklama şansının bulunmadığını dikkat çeken Akın İpek, güvenlik kameraları sürekli açık ve yüzlerce işçinin çalıştığı bir şirketten yasadışı yollarla altın çıkarmanın mümkün olmadığını söyledi.

Ancak Akın İpek örneğinde görülen şey, iktidarın belki de başından beri hesapladığı bir çeşit ‘servet değişimi’ydi. Bu iftiralar yoluyla Akın İpek’in madenlerinde üretilen altının bir kısmının ‘kayıt dışı’ olarak çıkarılacağı ve bu ‘kayıt dışı’ altının da CASH TO YUKARI hamlesiyle, yukarılara doğru hareket ettirilmesi ihtimaller dâhilinde. Servet değişimi, devlet imkânlarıyla ve propaganda makinesiyle gerçekleşiyordu.

Saddam ve Kaddafi, ülkelerini değil kendilerini düşündüler

Bu konunun Saddam ve Kaddafi’nin altınlarıyla ne alakası var diyenleriniz olacaktır. Hatırlatalım. Saddam, Baas rejimi kurarak elde ettiği iktidarının 20. yılında devrildi. Halkına kan kusturdu. Sadece kendisiyle ayakta kalabilecek şekilde bir ‘devletçik’ kurmuştu Saddam ve o yıkılınca Irak tamamen kaosa yenik düştü.

Kaddafi, 1969’da yaptığı askerî darbe ile başa geldi. 42 yıllık iktidarının son demlerini ülkesinin refahını sağlamakla değil 200 milyar dolara yaklaşan şahsi servetini kurtarma çabasıyla geçirdi. (Garip bir tevafuk, Kaddafi de Avrupa’yı sıklıkla ‘mültecileri salmakla’ tehdit ederdi.) Her iki lider de, kurdukları baskıcı rejimlerin ortasında ülkeyi ‘şahsî mülkleri’ gibi görmek hastalığına yakalanmıştı. Bir noktadan sonra ülke ekonomisini şahsî çarklara bağlamışlardı.

Ne demişti Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş bir keresinde? “Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular!”

Erman Yalaz, 26.11.2016 /TR724