Çalışanlarına fazla mesai yaptırdıkları haberleriyle gündeme gelen ŞOK Marketler ile ilgili yeni bir iddia ortaya atıldı. Ekonomik önlem paketiyle 3 ay işçilerin işten çıkarılmasının yasaklanması nedeniyle ŞOK Marketin işten çıkaramadığı işçilerini istifaya zorladığı iddia edildi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan ekonomik tedbir paketi kapsamında 3 ay işçiyi işten çıkartmak yasaklanmış, fesih yasağının 6 ay süreyle uzatılma yetkisi verilmişti.
Astakoshaber’de yer alan habere göre, Yaklaşık 2 ay önce işe girdiğini bildiren ve kendi yaşadığı yere yakın 3 mağaza olduğunu belirten işçinin transferinin istendiği ve sonrasında istifaya zorlandığı iddia edildi. ŞOK Market A.Ş Genel Müdürlüğü’ne durumu bir dilekçeyle bildiren işçi tüm yasal yolları kullanacağını dile getirdi.
3 AY İŞTEN ÇIKARTMAK YASAKLANMIŞTI
Korona virüs tedbirleri kapsamında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulan ekonomik önlem paketinin meclisten geçmesiyle işverenlere 3 ay süresince iş akdinin feshedilmesi yasağı getirilmişti. Ayrıca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a da fesih yasağını 6 ay süreyle uzatma yetkisi verildi. Yasaya göre ücretsiz izindekilere, İşsizlik Sigortası Fonu'ndan günlük 39,24 Türk Lirası ödemesi yapılması da öngörüldü. Ancak 30 gün üzerinden ödeme yapılsa dahi ücretsiz izne çıkarılmış bir kişi için aylık yaklaşık sadece bin 177 Türk Lirası (TL) ödeme yapılması kararı alındı.
ŞOK MARKET BAŞİSKELE ŞUBESİ’NDE
Yasanın meclisten geçmesi sonrasında kısa süreliğine gerçekleştirilecek işten çıkarma yasağının, işverenler tarafından işçileri istifalara zorlamaların arttıracağını ve bu konuda eksiliklerin olduğu kamuoyunda konuşuldu. Bunun üzerine ŞOK Market’in Başiskele şubesinde benzer bir durum yaşandı. Tüm dünyayı etkisi altına alan ve ülkemizde de yoğun bir şekilde etkisini hissettiren Korona virüs dolayısıyla insanlar tedirgin bir şekilde yaşamlarını sürdürürken, market çalışanları ise tüm tehlikelere rağmen çalışmalarını sürdürüyor.
“EVE YAKIN 3 MAĞAZA VARKEN”
Yaklaşık 2 ay önce işe girdiğini bildiren ve kendi yaşadığı yere yakın 3 mağaza olduğunu belirten işçinin transferinin istendiği ve sonrasında istifaya zorlandığı iddia edildi. ŞOK Market A.Ş Genel Müdürlüğü’ne durumu bir dilekçeyle bildiren işçi tüm yasal yolları kullanacağını dile getirdi.
"İSTİFA ETMEK ZORUNDA BIRAKILIYORUM"
İşten istifaya zorlandığını belirten işçinin ŞOK Market A.Ş’ye verdiği şikayet dilekçesinde şu ifadeler yer aldı: “03.03.2020 tarihinde mağaza personeli olarak başlamış olduğum ŞOK Market mağazasında evime yakın 3 mağaza olduğu halde bölge sorumlusu tarafından evime ulaşımı daha güç olan, ilk iş görüşmemde bu durumu bildirmeme rağmen transferimi istemesi, kabul edemeyeceğimi aksi halde çalışamayacağımı söylediğimde ise çözüm bulmak yerine çıkabileceğimi söylemesi üzerine kendi isteğim dışında severek ve verimli bir şekilde çalıştığım, kariyer hedefim olan işimden istifa etmek zorunda bırakılıyorum.
"MÜDÜRÜNÜM YAPMAK ZORUNDASIN"
Ayrıca daha önce sağlık sorunlarım sebebiyle almış olduğum raporun tekrar tekrar gündeme gelmesi, keyfi almışım gibi muamele edilmesi, “Ben senin müdürünüm, sana söylediğimi yapmak zorundasın” şeklinde dikte edilmesi, ses tonu, üslubu ve hareketleriyle tamamen bıktırma ve yıldırma çabası içinde olmuştur. Bu durum mesaj ve ses kayıtları, mağaza çalışanlarının şahitliğiyle sabittir. SGK, İş Kur, Kocaeli İş Mahkemesi’ne de mesai saatleri, vardiya bildirimleri, evlere sipariş ve çalışma şartlarımızla ilgili gerekli başvurularda bulunup hukuki olarak da hakkımı arayacağım. Gereğini bilgilerinize arz ederim.”
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
ABD'li senatörden inceleme talebi
ABD'de Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının ortaya çıktığı Çin'in Hubey eyaletine bağlı Vuhan kentindeki laboratuvarlarda inceleme başlatılması ve Çin'den bu konuda iş birliğine gitmesi talebinde bulundu.
Fox News kanalına açıklamalarda bulunan Graham, Çin'in ABD'de koronavirüs nedeniyle hayatını kaybeden en az 53 bin kişiden ve işsiz 26 milyon kişiden sorumlu olduğunu belirterek, Çin eğer şimdiki tutumunu sergilemeye devam ederse, bu ülkeye yönelik yaptırımların uygulanması gerektiğini söyledi.
Graham, Çin'de insanların inancı ya da dini nedeniyle cezaevlerine konulduğunu ve tarihte dünyayı bu kadar çok zarara uğratan başka bir ülke olmadığını savundu.Vuhan'daki laboratuvarların incelenmesi için Çin'in müfettişlerle iş birliğine gitmesi gerektiğini ifade eden Graham, Vuhan'daki yarasa, maymun ve egzotik hayvanların satıldığı pazarların kapatılmasının önemine işaret etti.Graham, Avrupa Birliği'nin Çin konusunda zayıf olduğunu ve hiçbir şey yapmadığını söyledi.
Kendilerinin yapacak bazı şeyleri olduğunu kaydeden Graham, Çin davranışlarını değiştirene ve müfettişlerle iş birliği yapana kadar Çin'den seyahatlerin durdurulması, Çin'den ABD'deki üniversitelerde okumak için gelecek öğrencilere izin verilmemesi, Çinli yetkililerin ABD'ye gelmesinin yasaklanması ve Çinli şirketlerin ABD'de doğrudan yatırım yapmalarına izin verilmemesi gibi yaptırımlar uygulanabileceğini belirtti.Çin'in ABD ekonomisine verdiği zararın çok büyük olduğuna işaret eden Graham, Çin'in bunun bedelini ödemesi gerektiğini vurguladı.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Fox News kanalına açıklamalarda bulunan Graham, Çin'in ABD'de koronavirüs nedeniyle hayatını kaybeden en az 53 bin kişiden ve işsiz 26 milyon kişiden sorumlu olduğunu belirterek, Çin eğer şimdiki tutumunu sergilemeye devam ederse, bu ülkeye yönelik yaptırımların uygulanması gerektiğini söyledi.
Graham, Çin'de insanların inancı ya da dini nedeniyle cezaevlerine konulduğunu ve tarihte dünyayı bu kadar çok zarara uğratan başka bir ülke olmadığını savundu.Vuhan'daki laboratuvarların incelenmesi için Çin'in müfettişlerle iş birliğine gitmesi gerektiğini ifade eden Graham, Vuhan'daki yarasa, maymun ve egzotik hayvanların satıldığı pazarların kapatılmasının önemine işaret etti.Graham, Avrupa Birliği'nin Çin konusunda zayıf olduğunu ve hiçbir şey yapmadığını söyledi.
Kendilerinin yapacak bazı şeyleri olduğunu kaydeden Graham, Çin davranışlarını değiştirene ve müfettişlerle iş birliği yapana kadar Çin'den seyahatlerin durdurulması, Çin'den ABD'deki üniversitelerde okumak için gelecek öğrencilere izin verilmemesi, Çinli yetkililerin ABD'ye gelmesinin yasaklanması ve Çinli şirketlerin ABD'de doğrudan yatırım yapmalarına izin verilmemesi gibi yaptırımlar uygulanabileceğini belirtti.Çin'in ABD ekonomisine verdiği zararın çok büyük olduğuna işaret eden Graham, Çin'in bunun bedelini ödemesi gerektiğini vurguladı.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Kargo çalışanları çalışma şartlarını anlattı
Korona virüs salgını sonrası iş yoğunluğu artan kargo çalışanları günde 100-150 paket taşıdıklarını belirterek, müşterilerin risk altında olduğunun altını çizdi.Korona virüs salgını sonrası iş yoğunlukları artan kargo çalışanları yaşadıklarını anlattı.
Bir kargo çalışanı “Evde kal” çağrıları sonrası günde 100-150 paket taşıdıklarını belirterek, hem kendilerinin hem de müşterilerin risk altında olduklarını vurguladı.BBC Türkçe’den Berza Şimşek’in haberine göre, Paketleri evlere taşıyan kargo çalışanlarıysa iş yüklerinin arttığını, ancak virüsten korunmaları için gereken önlemlerin yeterince alınmadığını söylüyor.Kargo çalışanlarına göre bu nedenle hem kendileri, hem aileleri hem de müşteriler risk altında.Salgın döneminde yaşadıkları zorlukları da, sosyal medya üzerinden dile getiriyorlar.
Türkiye'de faaliyet gösteren büyük kargo şirketlerinin temsilcisi Kargo, Kurye ve Lojistik İşletmecileri Derneği (KARİD) ise, bu iddiaların "gerçeği yansıtmadığını" söylüyor.Yurtiçi Kargo çalışanları önce şikayet ve taleplerini duyurmak için kendi aralarında örgütlenmeye başladı, şimdi ise "Patronların Ensesindeyiz" dayanışma ağı üzerinden tüm ülkedeki farklı firmalardan kargo çalışanlarını bir araya getirmeye çalışıyor.
'SÜPER TAŞIYICI FAKTÖRÜ OYNAMA RİSKİ VAR'
Yurtiçi Kargo'da 1.5 senedir dağıtımda çalışan Ateş (gerçek ismi değil), 'Evde Kal' çağrıları yapılmaya başlandığından beri iş yüklerinin arttığını söylüyor."Bir kurye günde 100-150 kişiye kargo taşıyor. Bu anlamda bir süper taşıyıcı faktörü oynama riski var" diyor.Kargo çalışanlarının hem paketi teslim aldıkları, hem de teslim ettikleri yerde virüsü kapma ya da bulaştırma ihtimalleri var.
Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) Başkanı Kenan Öztürk bu nedenle "sağlık sektöründen sonra en büyük risk grubunda olanların taşıma sektörü" olduğunu söylüyor.KARİD'e göre sektörün Türkiye çapında 10 bin sabit merkezi ve yaklaşık 100-110 bin çalışanı var.Çalışanlar Covid-19'a yakalanma riskini azaltmak için çalışma saatlerinin azaltılmasını istiyor.BBC Türkçe'ye konuşan KARİD Başkanı Aslan Kut ve Yurtiçi Kargo, iş yükünün arttığı ve çalışma saatlerinin uzadığının "doğru olmadığını" kaydediyor.Kut, "Bu dönemde şirketten şirkete giden gönderiler yüzde 50-60 azaldı. Şirketlerden şahıslara giden gönderiler eski seviyesini koruyor. Toplam iş hacmi artmadı" diyor.
'ŞARAP SOĞUTMA KOVASI TAŞIDIM'
Kargo çalışanlarının koronavirüse yakalanma risklerinin azaltılması için taleplerinden bir diğeri, salgın süresince "tıbbi gereçler, temizlik ürünleri ve gıda ürünleri" hariç kargo alımının durdurulması.Acil ihtiyaç haricindeki alışverişlerin durması halinde iş yüklerinin de azalacağını vurgulayan Ateş, çoğunlukla tişört ve pantalon gibi "gereksiz şeylerin" sipariş edildiğini söylüyor:"Bir siparişte şarap soğutma kovası taşıdım. Böyle bir şey olduğunu ilk orada öğrendim. Salgın sürecinde böyle lüzumsuz şeyleri taşımak bizim zorumuza gidiyor."Ancak KARİD kargo sektörünün "kamu hizmeti" olarak görüldüğüne dikkat çekti. Yurtiçi Kargo da kargo alımını durdurmanın "yasal olarak mümkün olmadığını" belirtti.
YURTİÇİ KARGO: HİÇBİR DENETİMDE EN UFAK BİR PROBLEM YAŞAMADIK
Kargo çalışanlarının bir diğer talebi de maske ve eldiven gibi koruma ekipmanlarının sağlanması ve şubeler ile araçların haftada bir kez dezenfekte edilmesi.Bir diğer Yurtiçi Kargo çalışanı olan Çağdaş Takmaz, sedef romatizması olan eski bir kargo aktarma yeri çalışanı.Yöneticisinden maske, eldiven ve dezenfektan istediğinde, "Bunu kendiniz karşılayın" yanıtını aldığını söylüyor.Bağışıklık sistemini zayıflatan hastalığı nedeniyle işe gitmediğini anlatan Takmaz, sağlık merkezlerinden Covid-19 hastası olmaması nedeniyle rapor için gelmemesinin istendiğini ve 3 gün işe gitmemesi sonucunda rapor götüremediği için işten çıkarıldığını anlatıyor.
"Ücretli ya da ücretsiz izin talebinde de bulundum ama bununla ilgili herhangi bir geri dönüş yapılmadı" diyor.Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın iş yerlerinde alınacak önlemelere ilişkin kılavuzunda, çalışanların kullanımı için yeterli temizlik malzemesinin bulundurulması ve risk gruplarındaki çalışanların mümkünse evden çalışmalarının sağlanması gerektiği kaydediliyor.Astım hastası olan Ateş de çalıştığı şubenin şimdiye kadar bir kez dezenfekte edildiğini söylüyor, "Filtresiz bir bez maske verildi. Maske demeye bin şahit lazım. Onu yıkayıp yıkayıp kullanıyoruz. Eldiven de çok inceydi. Ben kendi imkanlarımla eldiven aldım" diyor.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Bir kargo çalışanı “Evde kal” çağrıları sonrası günde 100-150 paket taşıdıklarını belirterek, hem kendilerinin hem de müşterilerin risk altında olduklarını vurguladı.BBC Türkçe’den Berza Şimşek’in haberine göre, Paketleri evlere taşıyan kargo çalışanlarıysa iş yüklerinin arttığını, ancak virüsten korunmaları için gereken önlemlerin yeterince alınmadığını söylüyor.Kargo çalışanlarına göre bu nedenle hem kendileri, hem aileleri hem de müşteriler risk altında.Salgın döneminde yaşadıkları zorlukları da, sosyal medya üzerinden dile getiriyorlar.
Türkiye'de faaliyet gösteren büyük kargo şirketlerinin temsilcisi Kargo, Kurye ve Lojistik İşletmecileri Derneği (KARİD) ise, bu iddiaların "gerçeği yansıtmadığını" söylüyor.Yurtiçi Kargo çalışanları önce şikayet ve taleplerini duyurmak için kendi aralarında örgütlenmeye başladı, şimdi ise "Patronların Ensesindeyiz" dayanışma ağı üzerinden tüm ülkedeki farklı firmalardan kargo çalışanlarını bir araya getirmeye çalışıyor.
'SÜPER TAŞIYICI FAKTÖRÜ OYNAMA RİSKİ VAR'
Yurtiçi Kargo'da 1.5 senedir dağıtımda çalışan Ateş (gerçek ismi değil), 'Evde Kal' çağrıları yapılmaya başlandığından beri iş yüklerinin arttığını söylüyor."Bir kurye günde 100-150 kişiye kargo taşıyor. Bu anlamda bir süper taşıyıcı faktörü oynama riski var" diyor.Kargo çalışanlarının hem paketi teslim aldıkları, hem de teslim ettikleri yerde virüsü kapma ya da bulaştırma ihtimalleri var.
Tüm Taşıma İşçileri Sendikası (TÜMTİS) Başkanı Kenan Öztürk bu nedenle "sağlık sektöründen sonra en büyük risk grubunda olanların taşıma sektörü" olduğunu söylüyor.KARİD'e göre sektörün Türkiye çapında 10 bin sabit merkezi ve yaklaşık 100-110 bin çalışanı var.Çalışanlar Covid-19'a yakalanma riskini azaltmak için çalışma saatlerinin azaltılmasını istiyor.BBC Türkçe'ye konuşan KARİD Başkanı Aslan Kut ve Yurtiçi Kargo, iş yükünün arttığı ve çalışma saatlerinin uzadığının "doğru olmadığını" kaydediyor.Kut, "Bu dönemde şirketten şirkete giden gönderiler yüzde 50-60 azaldı. Şirketlerden şahıslara giden gönderiler eski seviyesini koruyor. Toplam iş hacmi artmadı" diyor.
'ŞARAP SOĞUTMA KOVASI TAŞIDIM'
Kargo çalışanlarının koronavirüse yakalanma risklerinin azaltılması için taleplerinden bir diğeri, salgın süresince "tıbbi gereçler, temizlik ürünleri ve gıda ürünleri" hariç kargo alımının durdurulması.Acil ihtiyaç haricindeki alışverişlerin durması halinde iş yüklerinin de azalacağını vurgulayan Ateş, çoğunlukla tişört ve pantalon gibi "gereksiz şeylerin" sipariş edildiğini söylüyor:"Bir siparişte şarap soğutma kovası taşıdım. Böyle bir şey olduğunu ilk orada öğrendim. Salgın sürecinde böyle lüzumsuz şeyleri taşımak bizim zorumuza gidiyor."Ancak KARİD kargo sektörünün "kamu hizmeti" olarak görüldüğüne dikkat çekti. Yurtiçi Kargo da kargo alımını durdurmanın "yasal olarak mümkün olmadığını" belirtti.
YURTİÇİ KARGO: HİÇBİR DENETİMDE EN UFAK BİR PROBLEM YAŞAMADIK
Kargo çalışanlarının bir diğer talebi de maske ve eldiven gibi koruma ekipmanlarının sağlanması ve şubeler ile araçların haftada bir kez dezenfekte edilmesi.Bir diğer Yurtiçi Kargo çalışanı olan Çağdaş Takmaz, sedef romatizması olan eski bir kargo aktarma yeri çalışanı.Yöneticisinden maske, eldiven ve dezenfektan istediğinde, "Bunu kendiniz karşılayın" yanıtını aldığını söylüyor.Bağışıklık sistemini zayıflatan hastalığı nedeniyle işe gitmediğini anlatan Takmaz, sağlık merkezlerinden Covid-19 hastası olmaması nedeniyle rapor için gelmemesinin istendiğini ve 3 gün işe gitmemesi sonucunda rapor götüremediği için işten çıkarıldığını anlatıyor.
"Ücretli ya da ücretsiz izin talebinde de bulundum ama bununla ilgili herhangi bir geri dönüş yapılmadı" diyor.Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın iş yerlerinde alınacak önlemelere ilişkin kılavuzunda, çalışanların kullanımı için yeterli temizlik malzemesinin bulundurulması ve risk gruplarındaki çalışanların mümkünse evden çalışmalarının sağlanması gerektiği kaydediliyor.Astım hastası olan Ateş de çalıştığı şubenin şimdiye kadar bir kez dezenfekte edildiğini söylüyor, "Filtresiz bir bez maske verildi. Maske demeye bin şahit lazım. Onu yıkayıp yıkayıp kullanıyoruz. Eldiven de çok inceydi. Ben kendi imkanlarımla eldiven aldım" diyor.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
BM'den Türkiye'ye Libya uyarısı
Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL) silah ambargosunun ciddi şekilde ihlal edildiğine dikkat çekerek, Kuzey Afrika ülkesinin son dönemde yeni silahlar için bir "deney alanına" dönüştüğü uyarısını yaptı.
Birleşmiş Milletler Libya Özel Temsilcisi Stephanie Williams, Libya'da silah ambargosunun ciddi şekilde ihlal edildiğine dikkat çekerek, Kuzey Afrika ülkesinin son dönemde yeni silahlar için bir "deney alanına" dönüştüğü uyarısını yaptı.
Williams, Alman haber ajansı dpa’ya verdiği demeçte, "Bölgede yangını körükleyenleri biliyoruz, bunlar öncelikle Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri" diye konuştu. "Ülkeye her gün silah girişi tespit ediyoruz" diyen Williams, Ocak ayı ortasında Berlin’de yapılan Libya Konferansı’nda alınan kararlara rağmen, silah ambargosunun bazı ülkeler tarafından açıkça ihlal edildiğini belirtti.
Williams, Türkiye'den Mısrata ve Trablus’a gemiler geldiğini, buna ek olarak Birleşik Arap Emirlikleri'nden de yüzlerce kargo uçağı ulaştığını kaydetti.
Birleşik Arap Emirlikleri, Libya’nın doğusunun kontrolünü elinde bulunduran General Halife Hafter'i destekliyor. Hafter'e bağlı birlikler bir yıldan uzun süredir başkent Trablus’u ele geçirmeye çalışıyor. Türkiye ise Trablus'u elinde bulunduran ve uluslararası alanda tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne silah desteği sağlıyor. Ankara ile söz konusu hükümet arasında, 27 Kasım 2019 tarihinde "Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakatı" da imzalanmıştı.
Uzun yıllar ülkeyi yöneten Muammer El Kaddafi'nin, Batı’nın desteğiyle 2011 yılında devrilmesinin ardından Libya kaosa sürüklenmişti. Ülkede birçok farkı grup, dış ülkelerin de desteğiyle yönetimi ele geçirmek için mücadele ediyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre Ocak ayı ortasında yürürlüğe giren ateşkes şimdiye kadar 850’den fazla kez ihlal edildi.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Birleşmiş Milletler Libya Özel Temsilcisi Stephanie Williams, Libya'da silah ambargosunun ciddi şekilde ihlal edildiğine dikkat çekerek, Kuzey Afrika ülkesinin son dönemde yeni silahlar için bir "deney alanına" dönüştüğü uyarısını yaptı.
Williams, Alman haber ajansı dpa’ya verdiği demeçte, "Bölgede yangını körükleyenleri biliyoruz, bunlar öncelikle Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri" diye konuştu. "Ülkeye her gün silah girişi tespit ediyoruz" diyen Williams, Ocak ayı ortasında Berlin’de yapılan Libya Konferansı’nda alınan kararlara rağmen, silah ambargosunun bazı ülkeler tarafından açıkça ihlal edildiğini belirtti.
Williams, Türkiye'den Mısrata ve Trablus’a gemiler geldiğini, buna ek olarak Birleşik Arap Emirlikleri'nden de yüzlerce kargo uçağı ulaştığını kaydetti.
Birleşik Arap Emirlikleri, Libya’nın doğusunun kontrolünü elinde bulunduran General Halife Hafter'i destekliyor. Hafter'e bağlı birlikler bir yıldan uzun süredir başkent Trablus’u ele geçirmeye çalışıyor. Türkiye ise Trablus'u elinde bulunduran ve uluslararası alanda tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne silah desteği sağlıyor. Ankara ile söz konusu hükümet arasında, 27 Kasım 2019 tarihinde "Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakatı" da imzalanmıştı.
Uzun yıllar ülkeyi yöneten Muammer El Kaddafi'nin, Batı’nın desteğiyle 2011 yılında devrilmesinin ardından Libya kaosa sürüklenmişti. Ülkede birçok farkı grup, dış ülkelerin de desteğiyle yönetimi ele geçirmek için mücadele ediyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre Ocak ayı ortasında yürürlüğe giren ateşkes şimdiye kadar 850’den fazla kez ihlal edildi.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Cezaevinden tahliye olan baba uyuyan oğlunu öldürdü, sonra yakmaya çalıştı
Denizli’nin Pamukkale ilçesinde, Eşref K. (66), yanında kaldığı oğlu Mustafa K.’yi (47) koltukta uyurken başına keserle vurduktan sonra yattığı yeri tutuşturarak öldürdü. Alevler, itfaiye ekipleri ekiplerince söndürülürken, suçunu itiraf eden Eşref K., gözaltına alındı.
Eşref K.’nin, 11 yıl önce kızını kaçıran kişiyi öldürdüğü için girdiği cezaevinden bir süre önce tahliye olduğu tespit edildi. Eşref K., 11 yıl önce kızını kaçıran kişiyi öldürmeyip, kendisinin cinayet işlemek zorunda kaldığı için oğlunu öldürdüğünü söylediği öğrenildi.
Olay, saat 05.30 sıralarında, Anafartalar Mahallesi 2712 Sokak’taki apartmanın 1’inci dairede meydana geldi. Evden dumanlar yükseldiği fark edenler, 112 Acil Çağrı Merkezi’ni aradı. Polis çevrede güvenlik önlemi alırken, itfaiye ekipleri yaklaşık 1 saat süren çalışma ile yangını söndürdü. İtfaiye ekipleri, yangının çıkış sebebini araştırmak için girdiği evde odada bir kişinin cesedini buldu. Bunun üzerine Asayiş Şubesi Cinayet ve Gasp Büro Amirliği ve Olay Yeri İnceleme Şubesi ekipleri evde uzun süre inceleme yaptı. Yangında ölen kişinin 47 yaşındaki Mustafa Kaplan olduğu tespit edildi.
[TR724] 26.4.2020
Eşref K.’nin, 11 yıl önce kızını kaçıran kişiyi öldürdüğü için girdiği cezaevinden bir süre önce tahliye olduğu tespit edildi. Eşref K., 11 yıl önce kızını kaçıran kişiyi öldürmeyip, kendisinin cinayet işlemek zorunda kaldığı için oğlunu öldürdüğünü söylediği öğrenildi.
Olay, saat 05.30 sıralarında, Anafartalar Mahallesi 2712 Sokak’taki apartmanın 1’inci dairede meydana geldi. Evden dumanlar yükseldiği fark edenler, 112 Acil Çağrı Merkezi’ni aradı. Polis çevrede güvenlik önlemi alırken, itfaiye ekipleri yaklaşık 1 saat süren çalışma ile yangını söndürdü. İtfaiye ekipleri, yangının çıkış sebebini araştırmak için girdiği evde odada bir kişinin cesedini buldu. Bunun üzerine Asayiş Şubesi Cinayet ve Gasp Büro Amirliği ve Olay Yeri İnceleme Şubesi ekipleri evde uzun süre inceleme yaptı. Yangında ölen kişinin 47 yaşındaki Mustafa Kaplan olduğu tespit edildi.
[TR724] 26.4.2020
Varlık Fonu’na devredilen ÇAYKUR’un 3 yıllık zararı 1,5 milyar lira oldu!
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın başında bulunduğu Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredildikten sonra sürekli zarar eden ÇAYKUR’un üç yılık toplam kaybı 1 milyar 559 milyon lira oldu. 3,5 milyar TL borcu olan ÇAYKUR’un geçen yıl 395 milyon lira faiz ödediği ortaya çıktı.
Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredildikten sonra yüksek faizle borçlanarak rekor düzeyde alım yapan ÇAYKUR, 2019 yılında yine zarar etti. Özelleştirmeye zemin hazırlamak için bilinçli olarak zarar ettirildiği iddia edilen ÇAYKUR’un, fona devredildikten sonraki toplam zararı 1 milyar 559 milyon liraya ulaştı. 2018 yılından bu yana AKP Sakarya Büyükşehir Belediye Başkan adayı Yusuf Ziya Alim tarafından yönetilen ÇAYKUR’un mali tablosu düzelmiyor, kurum her yıl zarar ediyor.
HER YIL ZARAR ETTİ
ÇAYKUR, 2014’ten TVF’ye devredildiği 2017’ye kadar 116 milyon lira kar etti. Başkanlığını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı fona devredildikten sonra Karadeniz ekonomisinin en önemli kurumlarından olan ÇAYKUR görülmemiş büyüklükte zarar etmeye başladı. 1992 yılından 2017’ye kadar 486 milyon liralık zararı olan kurumun, sadece son üç yıldaki zararı bunun üç katına ulaştı. 2018 yılındaki 657 milyon liranın geçmiş yıl zararına eklenmesi sonucunda 2019 yılına devreden geçmiş yıl zarar tutarı 1 milyar 151 milyon lira oldu.
ALACAK 842 MİLYON TL
Kurumun ticari alacaklar hesabı 2018 yılına göre 322 milyon TL arttı. 2018 yılında 519 milyon TL olan alacak tutarı geçen yılın sonunda 842 milyon TL olarak gerçekleşti. Rapora göre, ÇAYKUR’un bankalara olan kredi borçları 2019 sonunda 3 milyar 498 milyon liraya çıktı. 2018 yılında 2 milyar lira olan banka kredileri bir yılda 1 milyar 442 milyon lira arttı. Ticari borçlar 6 milyon 751 bin lira artışla 19 milyon 294 bin lira oldu. Kurumun 2019 yılı dönem sonu itibarıyla satıcı firmalara 14 milyon 451 bin TL borcu bulunuyor. Bu borcun 13 milyon 962 bin TL’si büyük reklam kampanyalarıyla tanıtılan ancak hedeflenen pazar payına ulaşamayan DİDİ isimli soğuk çaydan kaynaklandı.
REKLAMA 36 MİLYON ÖDEDİ
Dünyanın en çok çay tüketen ülkesi olan Türkiye’de çay satabilmek için kurum, 36 milyon 367 bin TL’lik reklam yaptı. Fuar, festival gibi etkinliklere harcanan tutar ise 896 milyon TL oldu.
[TR724] 26.4.2020
Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredildikten sonra yüksek faizle borçlanarak rekor düzeyde alım yapan ÇAYKUR, 2019 yılında yine zarar etti. Özelleştirmeye zemin hazırlamak için bilinçli olarak zarar ettirildiği iddia edilen ÇAYKUR’un, fona devredildikten sonraki toplam zararı 1 milyar 559 milyon liraya ulaştı. 2018 yılından bu yana AKP Sakarya Büyükşehir Belediye Başkan adayı Yusuf Ziya Alim tarafından yönetilen ÇAYKUR’un mali tablosu düzelmiyor, kurum her yıl zarar ediyor.
HER YIL ZARAR ETTİ
ÇAYKUR, 2014’ten TVF’ye devredildiği 2017’ye kadar 116 milyon lira kar etti. Başkanlığını Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı fona devredildikten sonra Karadeniz ekonomisinin en önemli kurumlarından olan ÇAYKUR görülmemiş büyüklükte zarar etmeye başladı. 1992 yılından 2017’ye kadar 486 milyon liralık zararı olan kurumun, sadece son üç yıldaki zararı bunun üç katına ulaştı. 2018 yılındaki 657 milyon liranın geçmiş yıl zararına eklenmesi sonucunda 2019 yılına devreden geçmiş yıl zarar tutarı 1 milyar 151 milyon lira oldu.
ALACAK 842 MİLYON TL
Kurumun ticari alacaklar hesabı 2018 yılına göre 322 milyon TL arttı. 2018 yılında 519 milyon TL olan alacak tutarı geçen yılın sonunda 842 milyon TL olarak gerçekleşti. Rapora göre, ÇAYKUR’un bankalara olan kredi borçları 2019 sonunda 3 milyar 498 milyon liraya çıktı. 2018 yılında 2 milyar lira olan banka kredileri bir yılda 1 milyar 442 milyon lira arttı. Ticari borçlar 6 milyon 751 bin lira artışla 19 milyon 294 bin lira oldu. Kurumun 2019 yılı dönem sonu itibarıyla satıcı firmalara 14 milyon 451 bin TL borcu bulunuyor. Bu borcun 13 milyon 962 bin TL’si büyük reklam kampanyalarıyla tanıtılan ancak hedeflenen pazar payına ulaşamayan DİDİ isimli soğuk çaydan kaynaklandı.
REKLAMA 36 MİLYON ÖDEDİ
Dünyanın en çok çay tüketen ülkesi olan Türkiye’de çay satabilmek için kurum, 36 milyon 367 bin TL’lik reklam yaptı. Fuar, festival gibi etkinliklere harcanan tutar ise 896 milyon TL oldu.
[TR724] 26.4.2020
New York’da eczaneler Korona testi yapacak
Koronavirüs salgınından dolayı zor günler yaşayan ve ABD’de salgınının merkezi olan New York eyaletinde eczanelerin test yapmasına izin verileceği açıkladı.
New York Valisi Andrew Cuomo, 5 bin eczanenin günde 40 bin test yapmasını planladıklarını açıkladı. ABD’deki 53,751 ölümün neredeyse 3’te 1’i New York kentinde gerçekleşti.
Diğer yandan Johns Hopkins Üniversitesi’nin verilerine göre, dünya genelinde Pazar günü itibarıyla 203.044 kişi hayatını kaybetti. Virüsün bulaştığı kişi sayısı 2 milyon 898 bin 703 oldu. En fazla vaka, 939 bin kişiyle ABD’de oldu.
[TR724] 26.4.2020
New York Valisi Andrew Cuomo, 5 bin eczanenin günde 40 bin test yapmasını planladıklarını açıkladı. ABD’deki 53,751 ölümün neredeyse 3’te 1’i New York kentinde gerçekleşti.
Diğer yandan Johns Hopkins Üniversitesi’nin verilerine göre, dünya genelinde Pazar günü itibarıyla 203.044 kişi hayatını kaybetti. Virüsün bulaştığı kişi sayısı 2 milyon 898 bin 703 oldu. En fazla vaka, 939 bin kişiyle ABD’de oldu.
[TR724] 26.4.2020
Tekirdağ’da virüs bulaşmaması için dezenfektan içen kişi öldü!
Tekirdağ’da koronavirüs bulaşmaması için dezenfektan ve etil alkol içen kişi hayatını kaybetti.
Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde yeni tip koronavirüsten (Kovid-19) korunmak için dezenfektan ve etil alkol içen kişi hastaneye kaldırıldı.
Olay Cumhuriyet Mahallesi’nde meydana geldi. Barış Çimen (45), yeni tip koronavirüsten korunmak amacıyla etil alkol ile dezenfektan içti. Mide bulantısı şikayetiyle hastaneye kaldırılan Barış Çimen burada hayatını kaybetti.
[TR724] 26.4.2020
Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde yeni tip koronavirüsten (Kovid-19) korunmak için dezenfektan ve etil alkol içen kişi hastaneye kaldırıldı.
Olay Cumhuriyet Mahallesi’nde meydana geldi. Barış Çimen (45), yeni tip koronavirüsten korunmak amacıyla etil alkol ile dezenfektan içti. Mide bulantısı şikayetiyle hastaneye kaldırılan Barış Çimen burada hayatını kaybetti.
[TR724] 26.4.2020
İsveç’in ‘sürü bağışıklığı’ stratejisi işe yarıyor mu?
Koronavirüs salgınana karşı dünya ülkelerinin aksine farklı bir mücadele yöntemi izleyen İsveç’in yaklaşımı tartışılmaya devam ediyor. Avrupa’nın birçok ülkesinde salgınla mücadele için sokağa çıkma kısıtlamaları uygulanırken yalnızca İsveç’te hayat normale yakın seyrediyor.
İsveç Hükümeti tam olarak adlandırmasa da İsveç’in ‘sürü bağışıklığı’ stratejisi izlediğini düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Uzun kış aylarından sonra havaların ısınmasıyla halk başkent Stockholm’de kafelerin, restoranların dışında oturuyor. Ülkede 50 kişiden fazla katılımlı etkinler yasak. Danimarka’da ise etkinliğe katılım sayısı 10 kişiyle sınırlandırıldı. İngiltere’de ise evde kalanların dışında hiç kimseyle bir araya gelinmesine izin verilmiyor.
İsveç’teki can kaybı sayıları komşularından en az 3 kat fazla. Ölü sayısı artarken 22 İsveçli bilim insanı hükümete bir mektupla çağrıda bulunarak, stratejisini gözden geçirmesini istedi. Stratejinin mimarı Epidemiyolojist Anders Tegnell ise ölümlerin yarısının yaşlıların kaldığı bakımevlerinde gerçekleştiğini, bir yıl sonra ülkesindeki ölüm oranının diğer ülkelerle aynı seviyede olacağını savunuyor.
BBC’nin uluslararası muhabiri Gabriel Gatehouse, Newsnight programı için İsveç’e gitti ve ülkenin koronavirüs stratejisinin işe yarayıp yaramadığını araştırdı.
İşte o program;
[TR724] 26.4.2020
İsveç Hükümeti tam olarak adlandırmasa da İsveç’in ‘sürü bağışıklığı’ stratejisi izlediğini düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Uzun kış aylarından sonra havaların ısınmasıyla halk başkent Stockholm’de kafelerin, restoranların dışında oturuyor. Ülkede 50 kişiden fazla katılımlı etkinler yasak. Danimarka’da ise etkinliğe katılım sayısı 10 kişiyle sınırlandırıldı. İngiltere’de ise evde kalanların dışında hiç kimseyle bir araya gelinmesine izin verilmiyor.
İsveç’teki can kaybı sayıları komşularından en az 3 kat fazla. Ölü sayısı artarken 22 İsveçli bilim insanı hükümete bir mektupla çağrıda bulunarak, stratejisini gözden geçirmesini istedi. Stratejinin mimarı Epidemiyolojist Anders Tegnell ise ölümlerin yarısının yaşlıların kaldığı bakımevlerinde gerçekleştiğini, bir yıl sonra ülkesindeki ölüm oranının diğer ülkelerle aynı seviyede olacağını savunuyor.
BBC’nin uluslararası muhabiri Gabriel Gatehouse, Newsnight programı için İsveç’e gitti ve ülkenin koronavirüs stratejisinin işe yarayıp yaramadığını araştırdı.
İşte o program;
[TR724] 26.4.2020
Saf kötülük: Betonizm [Alper Ender Fırat]
İş makinelerini harekete geçirmek, beton mikserini çalıştırmak, tabiatın böğrüne çelikten sütunları dikmek düşüncesi bile gözlerine ışıltı veriyor. Nasıl bir aşk, nasıl bir sevgidir bu. Sahili kepçelerle kazmak, ağaçları kesmek, kuşların yuvalarını bozmak ve toprağın üzerine beton döküp onu soluksuz bırakmak nasıl da haz veriyor.
Tabiatı hunharca delik deşik etmek ve bundan büyük haz duymak nasıl bir psikolojidir? Kıyamet koparken bile elinizdeki fidanı dikin öğretisini yerini kıyamet koparken bile yeryüzüne beton dökmeye devam edin anlayışına bırakmış gibi.
İnşaatı; bir hayat tarzı, bir yaşama biçimi, hatta bir ideoloji olarak benimsemiş bir Doğu Karadeniz iktidarıyla karşı karşıyayız. Koronavirüsünün bütün dünyayı etkisi altına aldığı, ekonomileri çok derinden yaraladığı bir zamanda bile, İstanbul’un bütün ekolojik dengesini alt-üst edecek Kanal ihalesini yapmaktan vazgeçmeyen, herkesin can derdine düştüğü bir zamanda bile Salda Gölünün bembeyaz güzelliğine kepçelerle ile saldıran bir ideolojiden bahsediyoruz. Hiçbir yasağın, hiçbir zorluğun, hiçbir olağanüstü halin etkileyemediği bir karasevda ile bağlılar inşaatizme!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Havalimanının taşınmasından sonra, iktidarın gözünde binlerce dönüm kupon arazi olarak bomboş duran Yeşilköy’deki alanı, imara açamıyor olmanın derin kederini de salgın vesilesiyle ortadan kaldırmanın mutluluğunu yaşıyorlar. Salgın lafını duyar duymaz, hastane yapacağım bahanesiyle iş makineleri ve beton mikserlerini ‘kupon’ bölgeye saldılar. Gayri bir daha çıkmazlar oradan.
Oysa, bir şeyi inşaa etmenin, yapmanın, ortaya koymanın en temel sebebi ihtiyaç olması değil midir? İnsanoğlu ihtiyacını giderirken üzerinde yaşadığı dünyayı yok etmeme esasına göre hareket etmesi gerekmez mi? Hani bu dünya torunlarımızdan ödünçtür bize. Asıl olan tabiatın dengesine müdahale etmeden, onu bozmadan, onun dengesine uyumlu bir şekilde konumlanmaktır.
Dünya alem biliyor ki İstanbul’un bir tarafına hiç ama hiç gereği yokken yapılan havaalanı da, bakir bir alana yapılan üçüncü köprü de tek bir amaca hizmet edebilmek içindi: İstanbul’un bütün kuzey bölgelerini imara açabilmek.
Türkiye’deki beton dökme arzusu, insanların bir ihtiyacını gidermekten çok daha başka bir ruh taşıyor bugün. İnsanlara fayda sağlayacak tesisler kurmak başka göle beton mikserleriyle saldırmak başka bir şey; havaalanı inşa etmek başka kuşların on binlerce yıllık göç yollarını işgal etmek, onların yuvalarını bozmak bambaşka bir şey. Köprü yapmak başka yüzbinlerce ağacı ve orada yaşayan hayvanatı taammüden yok etmek başka, elektrik üretmek başka, kurtların, kuşların, hayvanların, nebatatın milyonlarca canlının hayatını tepetakla etmek bambaşka bir şey!
Elinin uzandığı her yeri kazan, kazıyan, kesen, yok eden, beton döken, imara açan, iş makinelerinin, kepçelerin, beton mikserlerinin sürekli olarak çalışıp hayat taşıyan bir şeyleri yok ettiği bir ideoloji var karşımızda.
Bu ideolojiyi domine eden şeyin ‘saf kötülük’ olduğunu düşünüyorum. Toprağa, suya, derelere, yeşilliklere, binlerce yıllık tarihe, betonu hunharca döken, her şeyi rant, her şeyi para, her şeyi kazanç olarak gören bir düşünce, saf bir kötülükten beslenmez de nereden beslenir.
Malatya eski valisi Ulvi Saran görev yaptığı sırada HES’lere ruhsat verme konusunda ayak diretince betona tapınanlarca kötülüğün başındakine şikayet edilmişti. Ulvi Saran da kendini savunurken ben demişti bu şehirdeki sadece insanların değil, börtü böceğin, kurbağaların, kaplumbağaların da valisiyim. Onların hayatlarını da düşünmek durumundayım.
Böyle düşünen herkes bir bir görevinden alınıp betoncuların iş takipçileri getirildi. Hayatı taammüden yok ediyorlar. Katilleri salıp bebekleri, lohusa kadınları, doktorları içeride tutan iradeye bir de bu açıdan bakın.
[Alper Ender Fırat] 26.4.2020 [TR724]
Tabiatı hunharca delik deşik etmek ve bundan büyük haz duymak nasıl bir psikolojidir? Kıyamet koparken bile elinizdeki fidanı dikin öğretisini yerini kıyamet koparken bile yeryüzüne beton dökmeye devam edin anlayışına bırakmış gibi.
İnşaatı; bir hayat tarzı, bir yaşama biçimi, hatta bir ideoloji olarak benimsemiş bir Doğu Karadeniz iktidarıyla karşı karşıyayız. Koronavirüsünün bütün dünyayı etkisi altına aldığı, ekonomileri çok derinden yaraladığı bir zamanda bile, İstanbul’un bütün ekolojik dengesini alt-üst edecek Kanal ihalesini yapmaktan vazgeçmeyen, herkesin can derdine düştüğü bir zamanda bile Salda Gölünün bembeyaz güzelliğine kepçelerle ile saldıran bir ideolojiden bahsediyoruz. Hiçbir yasağın, hiçbir zorluğun, hiçbir olağanüstü halin etkileyemediği bir karasevda ile bağlılar inşaatizme!
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
Havalimanının taşınmasından sonra, iktidarın gözünde binlerce dönüm kupon arazi olarak bomboş duran Yeşilköy’deki alanı, imara açamıyor olmanın derin kederini de salgın vesilesiyle ortadan kaldırmanın mutluluğunu yaşıyorlar. Salgın lafını duyar duymaz, hastane yapacağım bahanesiyle iş makineleri ve beton mikserlerini ‘kupon’ bölgeye saldılar. Gayri bir daha çıkmazlar oradan.
Oysa, bir şeyi inşaa etmenin, yapmanın, ortaya koymanın en temel sebebi ihtiyaç olması değil midir? İnsanoğlu ihtiyacını giderirken üzerinde yaşadığı dünyayı yok etmeme esasına göre hareket etmesi gerekmez mi? Hani bu dünya torunlarımızdan ödünçtür bize. Asıl olan tabiatın dengesine müdahale etmeden, onu bozmadan, onun dengesine uyumlu bir şekilde konumlanmaktır.
Dünya alem biliyor ki İstanbul’un bir tarafına hiç ama hiç gereği yokken yapılan havaalanı da, bakir bir alana yapılan üçüncü köprü de tek bir amaca hizmet edebilmek içindi: İstanbul’un bütün kuzey bölgelerini imara açabilmek.
Türkiye’deki beton dökme arzusu, insanların bir ihtiyacını gidermekten çok daha başka bir ruh taşıyor bugün. İnsanlara fayda sağlayacak tesisler kurmak başka göle beton mikserleriyle saldırmak başka bir şey; havaalanı inşa etmek başka kuşların on binlerce yıllık göç yollarını işgal etmek, onların yuvalarını bozmak bambaşka bir şey. Köprü yapmak başka yüzbinlerce ağacı ve orada yaşayan hayvanatı taammüden yok etmek başka, elektrik üretmek başka, kurtların, kuşların, hayvanların, nebatatın milyonlarca canlının hayatını tepetakla etmek bambaşka bir şey!
Elinin uzandığı her yeri kazan, kazıyan, kesen, yok eden, beton döken, imara açan, iş makinelerinin, kepçelerin, beton mikserlerinin sürekli olarak çalışıp hayat taşıyan bir şeyleri yok ettiği bir ideoloji var karşımızda.
Bu ideolojiyi domine eden şeyin ‘saf kötülük’ olduğunu düşünüyorum. Toprağa, suya, derelere, yeşilliklere, binlerce yıllık tarihe, betonu hunharca döken, her şeyi rant, her şeyi para, her şeyi kazanç olarak gören bir düşünce, saf bir kötülükten beslenmez de nereden beslenir.
Malatya eski valisi Ulvi Saran görev yaptığı sırada HES’lere ruhsat verme konusunda ayak diretince betona tapınanlarca kötülüğün başındakine şikayet edilmişti. Ulvi Saran da kendini savunurken ben demişti bu şehirdeki sadece insanların değil, börtü böceğin, kurbağaların, kaplumbağaların da valisiyim. Onların hayatlarını da düşünmek durumundayım.
Böyle düşünen herkes bir bir görevinden alınıp betoncuların iş takipçileri getirildi. Hayatı taammüden yok ediyorlar. Katilleri salıp bebekleri, lohusa kadınları, doktorları içeride tutan iradeye bir de bu açıdan bakın.
[Alper Ender Fırat] 26.4.2020 [TR724]
Avrupa koronavirüs önlemlerini kademeli olarak gevşetiyor
Yeni koronavirüsün yayılmasını yavaşlatmak için radikal tedbirler alan birçok Avrupa ülkesi son haftalarda art arda tedbirleri gevşetmeye başladı. Pazartesi günü itibarıyla hangi ülkede tedbirler ne durumda olacak?
Avrupa’nın birçok ülkesi yeni koronavirüsün yayılmasını yavaşlatmak için aldıkları önlemleri gevşetmeye devam ediyor. Peki hangi ülke nelere izin veriyor, hangi işletmeler ne zaman açılacak?
İsviçre: Pazartesi gününden itibaren yapı ve bahçe marketler, kuaförler, veteriner ve diş hekimi muayenehaneleri, güzellik salonları ve dövme stüdyoları yeniden açılacak. Vatandaşlardan sosyal mesafe ve hijyen kurallarına dikkat etmeye devam etmeleri istendi. İsviçre haber ajansı SDA’ya konuşan Federal Sağlık Dairesi yetkilisi Daniel Koch, bu nedenle parklarda mangal partilerine şu anda izin verilmediğini belirtti.
Hırvatistan: Birçok işyeri, kütüphaneler ve müzeler hafta başında açılıyor. Başbakan Andrej Plenkovic alışveriş merkezleri ve çok büyük mağazaların ise bir süre daha kapalı kalacağını belirtti. Toplu taşıma da yeniden hizmete girecek.
Çekya: Pazartesiden itibaren AB genelinden iş için ülkeye seyahatlere yeniden izin veriliyor. Dışişleri Bakanlığı iş seyahati için Çekya'ya gelenlerin ülkede en fazla 72 saat kalabileceğini ve en fazla dört gün önce alınmış negatif bir koronavirüs testine sahip olmaları gerektiğini duyurdu. Ülkedeki kütüphaneler ve hayvanat bahçeleri de yeniden açılıyor. Restoran ve kafeler ise 11 Mayıs’tan itibaren kademeli olarak açılacak.
Norveç: İlkokullar hafta başında yeniden açılıyor. Ülkedeki kreşler ise geçen hafta açılmıştı.
Diğer bazı Avrupa ülkeleri ise Mayıs ayının başı ila ortası itibarıyla kademeli bir normalleşme süreci hedefliyor:
Belçika: Başbakan Sophie Wilmes cuma günü yaptığı açıklamada ilk işyerlerinin 11 Mayıs’ta açılacağını kaydetti. Bir hafta sonra ise belli sınıflar öğretime yeniden başlayacak. Ülkede restoranların ise haziran ayının başında açılması planlanıyor.
Fransa: Restoranların Fransa’da da en erken haziran ayı başında açılması bekleniyor. Önümüzdeki salı hükümetin alınan tedbirlerin nasıl gevşetileceği ile ilgili planını açıklaması bekleniyor. Notre Dame Katedralindeki tadilat çalışmaları da pazartesiden itibaren yeniden başlıyor.
Almanya: Hafta başından itibaren ülke genelinde maske takma zorunluluğu başlıyor. Toplu taşıma araçlarında ağzı ve burnu kapatacak şekilde maske kullanılması zorunlu hale gelirken, maske kullanımı alışverişler sırasında da büyük oranda zorunlu olacak. Federal Risk Değerlendirme Enstitüsü'nün (BfR) yaptığı bir ankete göre, anket katılımcılarının yüzde 86'sı uygulamayı mantıklı bulduğunu belirtti.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Avrupa’nın birçok ülkesi yeni koronavirüsün yayılmasını yavaşlatmak için aldıkları önlemleri gevşetmeye devam ediyor. Peki hangi ülke nelere izin veriyor, hangi işletmeler ne zaman açılacak?
İsviçre: Pazartesi gününden itibaren yapı ve bahçe marketler, kuaförler, veteriner ve diş hekimi muayenehaneleri, güzellik salonları ve dövme stüdyoları yeniden açılacak. Vatandaşlardan sosyal mesafe ve hijyen kurallarına dikkat etmeye devam etmeleri istendi. İsviçre haber ajansı SDA’ya konuşan Federal Sağlık Dairesi yetkilisi Daniel Koch, bu nedenle parklarda mangal partilerine şu anda izin verilmediğini belirtti.
Hırvatistan: Birçok işyeri, kütüphaneler ve müzeler hafta başında açılıyor. Başbakan Andrej Plenkovic alışveriş merkezleri ve çok büyük mağazaların ise bir süre daha kapalı kalacağını belirtti. Toplu taşıma da yeniden hizmete girecek.
Çekya: Pazartesiden itibaren AB genelinden iş için ülkeye seyahatlere yeniden izin veriliyor. Dışişleri Bakanlığı iş seyahati için Çekya'ya gelenlerin ülkede en fazla 72 saat kalabileceğini ve en fazla dört gün önce alınmış negatif bir koronavirüs testine sahip olmaları gerektiğini duyurdu. Ülkedeki kütüphaneler ve hayvanat bahçeleri de yeniden açılıyor. Restoran ve kafeler ise 11 Mayıs’tan itibaren kademeli olarak açılacak.
Norveç: İlkokullar hafta başında yeniden açılıyor. Ülkedeki kreşler ise geçen hafta açılmıştı.
Diğer bazı Avrupa ülkeleri ise Mayıs ayının başı ila ortası itibarıyla kademeli bir normalleşme süreci hedefliyor:
Belçika: Başbakan Sophie Wilmes cuma günü yaptığı açıklamada ilk işyerlerinin 11 Mayıs’ta açılacağını kaydetti. Bir hafta sonra ise belli sınıflar öğretime yeniden başlayacak. Ülkede restoranların ise haziran ayının başında açılması planlanıyor.
Fransa: Restoranların Fransa’da da en erken haziran ayı başında açılması bekleniyor. Önümüzdeki salı hükümetin alınan tedbirlerin nasıl gevşetileceği ile ilgili planını açıklaması bekleniyor. Notre Dame Katedralindeki tadilat çalışmaları da pazartesiden itibaren yeniden başlıyor.
Almanya: Hafta başından itibaren ülke genelinde maske takma zorunluluğu başlıyor. Toplu taşıma araçlarında ağzı ve burnu kapatacak şekilde maske kullanılması zorunlu hale gelirken, maske kullanımı alışverişler sırasında da büyük oranda zorunlu olacak. Federal Risk Değerlendirme Enstitüsü'nün (BfR) yaptığı bir ankete göre, anket katılımcılarının yüzde 86'sı uygulamayı mantıklı bulduğunu belirtti.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Dua Mevsimindeyiz.. [Hüseyin Yağmur]
Hüseyin Yağmur ile Dua Köşesi
Sevgili dostlar, bu yıl Korona virüsün gölgesinde bir Ramazan yaşıyoruz. Nerede o güzelim iftar programlarımız, gönül gönüle Ramazan’ın o sıcacık atmosferinde buluşup yaptığımız iftarlar, cami ve mescitlerde gürül gürül okunan mukabeleler, kılınan teravih namazları!..
90’lı yıllarda tv programları yaparken davet edilen konuklardan “nerede o eski Ramazanlar! Nerede o çocukluğumuzda yaşadığımız Ramazanlar!” diye başlayan cümleler duyardık. Her konuk neredeyse ittifak halinde geçmişte yaşanan Ramazanlara hasretini, özlemini ifade ederdi.
Yakında biz de o konuklar gibi benzer cümleler kuracağız:
“Hatırlar mısınız o eski Ramazan günlerini! Teravih namazıyla dolup taşan cami ve mescitleri, çocukların camide cıvıl cıvıl birer kuş misali sesleriyle renk kattıkları teravih namazlarını, okunan mukabelelerle camilerde yankılanan ruhani atmosferi!
Ne yazık ki hepsi geride kaldı, ne zaman tekrar o güzel günlere geri dönülür, bu konuda en azından yakın zamanda o muhteşem atmosferin geri geleceğine dair henüz bir alamet görülmüyor..
Bugünlerde hepimiz birer münzevi gibiyiz..
Geriye dönüp baktığımızda nerede yanlış yaptık ki, diye kendimizi sorgulamazsak musibet artarak devam edeceğe benzer.
Zira, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” (Şura suresi, 30) Buyuruyor Rabbimiz yüce Kitabında.
“Hadiselerin de bir dili vardır..böyle geniş çaplı bir musibet ve felaketin geniş dairede işlenen cinayetlerden olduğu akla gelse de, hadiselerin bu dilini okurken, bize düşen; vazifelerimizin hakkını veremediğimizi düşünerek kendimizi sorgulamalıyız; bu şekilde bir muhasebe, bize çok şey kazandırır ve hatasızdır”
Başa gelen her musibet, bizde istiğfar duygusunu tetiklemek için meydana gelmiş birer sinyal gibidir.
Ramazan’ın faziletinin anlatıldığı ayetin peşinden “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.” (Bakara suresi, 187) buyrulur.
Öyleyse gelin hep birlikte bugünlerde çokça okunması gereken Efendimiz'in (sas) o muhteşem istiğfar duasını, Seyyidü’l-istiğfarını okuyalım..
Şeddad bin Evs (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse bu Seyyidü'l-istiğfâr'ı ihlâs ile gündüz okur da o günde akşam olmadan evvel vefat ederse o kimse ehl-i cennettendir. Ve eğer bu duâyı ihlas ile gece okur da sabah olmazdan evvel vefat ederse yine ehl-i cennettendir") müjdesiyle birlikte..
“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin!Senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum; gücüm yettiğince ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde durmaktayım.Yaptığım kötülüklerin ve işlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin, üzerimdeki nimetlerini yüce huzurunda minnetle anıp, itiraf ederim. Aynı şekilde günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü senden başka hiçbir kimse günahları affedip bağışlayamaz.” (Buhârî, De’avât, 2, 15; Ebû Davud, Edep, 101; Tirmizî, De’avât, 15; Nesâî, İstiâze, 57; İbn Mâce, Dua,14 )
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. (Sözler, sh. 339)
Cenabı Alllah dualarımızı kabul buyursun..
Efendimizin yaptığı duaları öğrenmek için Youtube Hüseyin Yağmur Hoca Dua Kanalını ziyaret edebilirsiniz..
[Hüseyin Yağmur] 26.4.2020 [Samanyolu Haber]
Sevgili dostlar, bu yıl Korona virüsün gölgesinde bir Ramazan yaşıyoruz. Nerede o güzelim iftar programlarımız, gönül gönüle Ramazan’ın o sıcacık atmosferinde buluşup yaptığımız iftarlar, cami ve mescitlerde gürül gürül okunan mukabeleler, kılınan teravih namazları!..
90’lı yıllarda tv programları yaparken davet edilen konuklardan “nerede o eski Ramazanlar! Nerede o çocukluğumuzda yaşadığımız Ramazanlar!” diye başlayan cümleler duyardık. Her konuk neredeyse ittifak halinde geçmişte yaşanan Ramazanlara hasretini, özlemini ifade ederdi.
Yakında biz de o konuklar gibi benzer cümleler kuracağız:
“Hatırlar mısınız o eski Ramazan günlerini! Teravih namazıyla dolup taşan cami ve mescitleri, çocukların camide cıvıl cıvıl birer kuş misali sesleriyle renk kattıkları teravih namazlarını, okunan mukabelelerle camilerde yankılanan ruhani atmosferi!
Ne yazık ki hepsi geride kaldı, ne zaman tekrar o güzel günlere geri dönülür, bu konuda en azından yakın zamanda o muhteşem atmosferin geri geleceğine dair henüz bir alamet görülmüyor..
Bugünlerde hepimiz birer münzevi gibiyiz..
Geriye dönüp baktığımızda nerede yanlış yaptık ki, diye kendimizi sorgulamazsak musibet artarak devam edeceğe benzer.
Zira, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” (Şura suresi, 30) Buyuruyor Rabbimiz yüce Kitabında.
“Hadiselerin de bir dili vardır..böyle geniş çaplı bir musibet ve felaketin geniş dairede işlenen cinayetlerden olduğu akla gelse de, hadiselerin bu dilini okurken, bize düşen; vazifelerimizin hakkını veremediğimizi düşünerek kendimizi sorgulamalıyız; bu şekilde bir muhasebe, bize çok şey kazandırır ve hatasızdır”
Başa gelen her musibet, bizde istiğfar duygusunu tetiklemek için meydana gelmiş birer sinyal gibidir.
Ramazan’ın faziletinin anlatıldığı ayetin peşinden “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.” (Bakara suresi, 187) buyrulur.
Öyleyse gelin hep birlikte bugünlerde çokça okunması gereken Efendimiz'in (sas) o muhteşem istiğfar duasını, Seyyidü’l-istiğfarını okuyalım..
Şeddad bin Evs (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse bu Seyyidü'l-istiğfâr'ı ihlâs ile gündüz okur da o günde akşam olmadan evvel vefat ederse o kimse ehl-i cennettendir. Ve eğer bu duâyı ihlas ile gece okur da sabah olmazdan evvel vefat ederse yine ehl-i cennettendir") müjdesiyle birlikte..
“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin!Senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum; gücüm yettiğince ezelde sana verdiğim sözümde ve vaadimde durmaktayım.Yaptığım kötülüklerin ve işlediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin, üzerimdeki nimetlerini yüce huzurunda minnetle anıp, itiraf ederim. Aynı şekilde günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü senden başka hiçbir kimse günahları affedip bağışlayamaz.” (Buhârî, De’avât, 2, 15; Ebû Davud, Edep, 101; Tirmizî, De’avât, 15; Nesâî, İstiâze, 57; İbn Mâce, Dua,14 )
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, âlâ-yı illiyyîn-i insaniyete çık. (Sözler, sh. 339)
Cenabı Alllah dualarımızı kabul buyursun..
Efendimizin yaptığı duaları öğrenmek için Youtube Hüseyin Yağmur Hoca Dua Kanalını ziyaret edebilirsiniz..
[Hüseyin Yağmur] 26.4.2020 [Samanyolu Haber]
AKP milletvekili korona sayıları için “Erdoğan’ın puanları yine artıyor” dedi
AKP Kırıkkale Milletvekili Ramazan Can, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın her gün açıkladığı koronavirüs tablosunu paylaşarak, "Bugün Erdoğan'ın puanları yine artıyor" dedi. Bu paylaşıma takipçilerinden tepki yağdı.
KRONOS -26 Nisan 2020
ANKARA – AKP Kırıkkale Milletvekili ve Adalet Komisyonu üyesi Ramazan Can, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından her gün paylaşılan “Türkiye Günlük Koronavirüs Tablosu” için ‘ilginç’ bir benzetmede bulundu. Can, tablodaki sayıları ‘Erdoğan’ın puanları’na benzetti.
AKP’li Ramazan Can’ın büyük tepki çeken paylaşımı şöyle: “Bugün Erdoğan’ın puanları yine artıyor. Kabul etseniz de etmeseniz de hoşunuza gitse de gitmese de Coronavirüsle mücadele başarısı bütün dünya ve milletimizce takdirle onaylanmıştır Nokta”
“BİR PUAN KAÇ BİN İNSAN?”
Milletvekili Can’ın bu paylaşımına takipçilerinden büyük tepki geldi. Bir kullanıcı, “Bugün 106, toplamda ise 2706 insan ölmüş ve maalesef ki daha da can kayıplarımız olacak ve sen Reis’inin puan toplaması derdindesin. Asıl derdin ise Reis’in gözüne girip, kendi puanlarını artırmak! Önemli olan insanlık değil, önemli puan öyle mi? Yazıklar olsun!!!” diyerek tepkisini gösterdi.
Bir başka kullanıcı ise “Bir puan kaç bin insan reyiz?” diye sordu.
Bir başkası ise Başbakanlığı sırasında Ankara Gar katliamı nedeniyle “Saldırı sonrası oylarımız arttı” açıklaması yapan Ahmet Davutoğlu’nun görselini paylaşarak “Dünden bugüne hiç değişmediniz. Kan göz yaşı ve ölümler üzerinden saltanat sürmek. Ancak siyasal islamcılara nasip olacak bir sürüler sayesinde” dedi.
CHP’Lİ VEKİL: ZİHNİYET İŞTE
CHP Milletvekili Mehmet Göker de paylaşıma tepki göstererek, “‘Puan artıyor’ diye sevinmek yerine, ‘vaka sayısı düşüyor’ diye sevinmek, daha insani bir duygu olurdu!! Zihniyet işte..” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 26.4.2020
KRONOS -26 Nisan 2020
ANKARA – AKP Kırıkkale Milletvekili ve Adalet Komisyonu üyesi Ramazan Can, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından her gün paylaşılan “Türkiye Günlük Koronavirüs Tablosu” için ‘ilginç’ bir benzetmede bulundu. Can, tablodaki sayıları ‘Erdoğan’ın puanları’na benzetti.
AKP’li Ramazan Can’ın büyük tepki çeken paylaşımı şöyle: “Bugün Erdoğan’ın puanları yine artıyor. Kabul etseniz de etmeseniz de hoşunuza gitse de gitmese de Coronavirüsle mücadele başarısı bütün dünya ve milletimizce takdirle onaylanmıştır Nokta”
“BİR PUAN KAÇ BİN İNSAN?”
Milletvekili Can’ın bu paylaşımına takipçilerinden büyük tepki geldi. Bir kullanıcı, “Bugün 106, toplamda ise 2706 insan ölmüş ve maalesef ki daha da can kayıplarımız olacak ve sen Reis’inin puan toplaması derdindesin. Asıl derdin ise Reis’in gözüne girip, kendi puanlarını artırmak! Önemli olan insanlık değil, önemli puan öyle mi? Yazıklar olsun!!!” diyerek tepkisini gösterdi.
Bir başka kullanıcı ise “Bir puan kaç bin insan reyiz?” diye sordu.
Bir başkası ise Başbakanlığı sırasında Ankara Gar katliamı nedeniyle “Saldırı sonrası oylarımız arttı” açıklaması yapan Ahmet Davutoğlu’nun görselini paylaşarak “Dünden bugüne hiç değişmediniz. Kan göz yaşı ve ölümler üzerinden saltanat sürmek. Ancak siyasal islamcılara nasip olacak bir sürüler sayesinde” dedi.
CHP’Lİ VEKİL: ZİHNİYET İŞTE
CHP Milletvekili Mehmet Göker de paylaşıma tepki göstererek, “‘Puan artıyor’ diye sevinmek yerine, ‘vaka sayısı düşüyor’ diye sevinmek, daha insani bir duygu olurdu!! Zihniyet işte..” ifadelerini kullandı.
[Kronos.News] 26.4.2020
CHP’li vekil Şahin: Şehir hastanelerine 25 yılda 250 milyar ödenecek, virüs fırsatçılığıyla bu zarar kapanmaz
CHP Milletvekili Fikret Şahin, şehir hastanelerine 25 yılda 250 milyar lira ödeneceğini belirtti. “Virüsü fırsata çevirip şehir hastanelerini aklamaya çalışıyorlar. Bu büyük kamu zararının üzeri virüs fırsatçılığıyla kapatılamaz” dedi.
BOLD -Türkiye ekonomisi için kara delik olmasından endişe edilen şehir hastaneleri salgınla birlikte yeniden gündeme geldi. Hükumet, şehir hastaneleri sayesinde salgınla daha iyi mücadele edildiğini savunurken CHP, hükumetin salgını fırsata çevirip şehir hastanelerindeki yolsuzluğu aklamaya çalıştığını bildirdi.
10 şehir hastanesi için müteahhitlere yıllık 10.4 milyar lira ödeneceğini kaydeden CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, “Kamu zarara uğratılıyor” dedi.
ÜZERİ ÖRTÜLEMEZ
Şahin, “Müteahhitlere 10 şehir hastanesi için her yıl kira ve hizmet bedeli olarak 10.4 milyar lira ödenecek. Bu ödemeler 25 yıl sürecek. Ödeme 250 milyar lirayı aşıp gidecek. Oysa bir yıllık kira ve hizmet bedeli parasına devlet kendisi 10 şehir hastanesi yapıyor. Bu büyük kamu zararı virüs fırsatçılığıyla kapanmaz, üzeri örtülemez” dedi.
13 BİN YATAK YERİNE 25 BİN YATAK OLACAKTI
Dr. Fikret Şahin sözlerine şöyle devam etti: “Kamu zarara uğratılıyor. Şimdiye kadar bu hastanelere ödediğimiz para ile kamu ihale kanunu çerçevesinde hastane yapmış olsaydık, elimizde şu an 13 bin 423 yerine en az 25-30 bin civarında yatak olacaktı. İstanbul’da yapılması planlanan biner yataklı 2 hastaneye de ihtiyaç olmayacaktı.”
[Bold Medya] 26.4.2020
BOLD -Türkiye ekonomisi için kara delik olmasından endişe edilen şehir hastaneleri salgınla birlikte yeniden gündeme geldi. Hükumet, şehir hastaneleri sayesinde salgınla daha iyi mücadele edildiğini savunurken CHP, hükumetin salgını fırsata çevirip şehir hastanelerindeki yolsuzluğu aklamaya çalıştığını bildirdi.
10 şehir hastanesi için müteahhitlere yıllık 10.4 milyar lira ödeneceğini kaydeden CHP Balıkesir Milletvekili Dr. Fikret Şahin, “Kamu zarara uğratılıyor” dedi.
ÜZERİ ÖRTÜLEMEZ
Şahin, “Müteahhitlere 10 şehir hastanesi için her yıl kira ve hizmet bedeli olarak 10.4 milyar lira ödenecek. Bu ödemeler 25 yıl sürecek. Ödeme 250 milyar lirayı aşıp gidecek. Oysa bir yıllık kira ve hizmet bedeli parasına devlet kendisi 10 şehir hastanesi yapıyor. Bu büyük kamu zararı virüs fırsatçılığıyla kapanmaz, üzeri örtülemez” dedi.
13 BİN YATAK YERİNE 25 BİN YATAK OLACAKTI
Dr. Fikret Şahin sözlerine şöyle devam etti: “Kamu zarara uğratılıyor. Şimdiye kadar bu hastanelere ödediğimiz para ile kamu ihale kanunu çerçevesinde hastane yapmış olsaydık, elimizde şu an 13 bin 423 yerine en az 25-30 bin civarında yatak olacaktı. İstanbul’da yapılması planlanan biner yataklı 2 hastaneye de ihtiyaç olmayacaktı.”
[Bold Medya] 26.4.2020
Erdoğan bizzat istemişti: Hablemitoğlu’nun katil zanlısı ve Ergenekon’un kritik ismiyle ilgili sürpriz karar
Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu suikastının 17’nci yıl dönümünde, katil zanlılarından olduğu değerlendirilen şüpheli Nuri Gökhan Bozkır (45) Ukrayna’da yakalanmıştı. Türkiye’ye iade süreci başlatılan Bozkır için bizzat devreye AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın girdiği belirtilmişti. Fakat Erdoğan’ın Ukrayna’dan iadesini istediği Bozkır’ın ev hapsi kararının kaldırıldığı öğrenildi.
Bozkır’ın Kiev’i terk etmemesine hükmedilirken, siyasi sığınma talebiyle ilgili değerlendirmenin ise sürdüğü öğrenildi.
Bozkır’ın Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yüzbaşı rütbesiyle görev yaptığı sırada ‘Sauna Çetesi’ üyesi olmaktan dolayı TSK’dan ihraç edilmişti. Bozkır’ın, Hablemitoğlu soruşturmasında HTS kayıtlarında tespit edildiği belirtilmişti. Soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Savcısı Zafer Ergün’ün yakalama kararı ve Interpol’ün kırmızı bülten çıkartması sonrası Ukrayna güvenlik güçlerinin özel operasyonuyla 10 Temmuz’da gözaltına aldığı Nuri Gökhan Bozkır’ın iadesi için mahkeme süreci devam ediyordu. Nuri Gökhan Bozkır’ın Türkiye’ye iade edilmesi için Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın en üst seviyede devreye girmişti.
‘SAUNA DAVASI’NIN SANIKLARINDAN
Özel Kuvvetler Komutanlığında yüzbaşı rütbesiyle görev yaparken ihraç edildiği öğrenilen Nuri Gökhan Bozkır’ın ismi, kamuoyunda ‘sauna çetesi davası’ olarak bilinen davada da geçiyor. Nuri Gökhan Bozkır, ayrıca Şanlıurfa Akçakale’de soğan kamuflajlı bir TIR’ın içinde patlayıcı madde yakalanması olayının soruşturulduğu davanın da sanıklarındandı.
Yaklaşık beş yıldır Ukrayna’da yaşayan N.G.B., Kiev’in merkezinde ortağı olduğu belirtilen ünlü Türk restoranında gözaltına alınmıştı. Ukrayna vatandaşı ile evli olan ve bir çocuğu olan Nuri Gökhan Bozkır’ın, Ukrayna’da daimi oturum izni bulunduğu ve çevresinde ‘komutan’ lakabıyla tanındığı öğrenilmişti.
‘Ergenokon dosyası yeniden açılabilirdi’ iddiası
TR724 yazarı Adem Yavuz Arslan, Erdoğan’ın Necip Hablemitoğlu cinayeti için bunca yıl hiçbir şey yaptırmayıp son anda varıyla yoğuyla bu konuya odaklanmasının anlamı da Bozkır’ın Ergenekon irtibatlarıyla ilgili olduğunu belirtmişti. Bozkır, Ergenekon sanıklarından emekli albay Levent Göktaş ve evinde çok sayıda silahla yakalanan binbaşı Fikret Emek’le doğrudan irtibatlı olduğunu söyleyen Arslan, “Eğer Bozkır Ukrayna’dan getirilir ve yargılanmaya başlarsa Hablemitoğlu cinayeti üzerinden Ergenekon dosyası yeniden açılabilir ki duyumlar Erdoğan’ın bu yönde hazırlıklar yapılmasını istediği şeklinde.” ifadelerini kullanmıştı.
Erdoğan, Ergenekon kartını yeniden mi açıyor?
[TR724] 26.4.2020
Bozkır’ın Kiev’i terk etmemesine hükmedilirken, siyasi sığınma talebiyle ilgili değerlendirmenin ise sürdüğü öğrenildi.
Bozkır’ın Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda yüzbaşı rütbesiyle görev yaptığı sırada ‘Sauna Çetesi’ üyesi olmaktan dolayı TSK’dan ihraç edilmişti. Bozkır’ın, Hablemitoğlu soruşturmasında HTS kayıtlarında tespit edildiği belirtilmişti. Soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Savcısı Zafer Ergün’ün yakalama kararı ve Interpol’ün kırmızı bülten çıkartması sonrası Ukrayna güvenlik güçlerinin özel operasyonuyla 10 Temmuz’da gözaltına aldığı Nuri Gökhan Bozkır’ın iadesi için mahkeme süreci devam ediyordu. Nuri Gökhan Bozkır’ın Türkiye’ye iade edilmesi için Adalet Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın en üst seviyede devreye girmişti.
‘SAUNA DAVASI’NIN SANIKLARINDAN
Özel Kuvvetler Komutanlığında yüzbaşı rütbesiyle görev yaparken ihraç edildiği öğrenilen Nuri Gökhan Bozkır’ın ismi, kamuoyunda ‘sauna çetesi davası’ olarak bilinen davada da geçiyor. Nuri Gökhan Bozkır, ayrıca Şanlıurfa Akçakale’de soğan kamuflajlı bir TIR’ın içinde patlayıcı madde yakalanması olayının soruşturulduğu davanın da sanıklarındandı.
Yaklaşık beş yıldır Ukrayna’da yaşayan N.G.B., Kiev’in merkezinde ortağı olduğu belirtilen ünlü Türk restoranında gözaltına alınmıştı. Ukrayna vatandaşı ile evli olan ve bir çocuğu olan Nuri Gökhan Bozkır’ın, Ukrayna’da daimi oturum izni bulunduğu ve çevresinde ‘komutan’ lakabıyla tanındığı öğrenilmişti.
‘Ergenokon dosyası yeniden açılabilirdi’ iddiası
TR724 yazarı Adem Yavuz Arslan, Erdoğan’ın Necip Hablemitoğlu cinayeti için bunca yıl hiçbir şey yaptırmayıp son anda varıyla yoğuyla bu konuya odaklanmasının anlamı da Bozkır’ın Ergenekon irtibatlarıyla ilgili olduğunu belirtmişti. Bozkır, Ergenekon sanıklarından emekli albay Levent Göktaş ve evinde çok sayıda silahla yakalanan binbaşı Fikret Emek’le doğrudan irtibatlı olduğunu söyleyen Arslan, “Eğer Bozkır Ukrayna’dan getirilir ve yargılanmaya başlarsa Hablemitoğlu cinayeti üzerinden Ergenekon dosyası yeniden açılabilir ki duyumlar Erdoğan’ın bu yönde hazırlıklar yapılmasını istediği şeklinde.” ifadelerini kullanmıştı.
Erdoğan, Ergenekon kartını yeniden mi açıyor?
[TR724] 26.4.2020
Salgının cezaevlerinde yayılma riski var
Hukuk ve insan hakları örgütleri temsilcileri, AYM'nin infaz yasasının iptali yönündeki başvuruyu 'yaşam hakkı' önceliğini gözeterek acilen karara bağlaması gerektiğini söyledi.
Koronavirüs (Covid-19) nedeniyle dünya genelinde yüz binlerce kişi şu ana kadar yaşamını yitirirken, salgın nedeniyle büyük risk oluşturan yerlerden biri de cezaevleri. Bu yüzden Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (CPT) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi birçok uluslararası kurum ve kuruluş salgının daha ilk günlerinde hükümetlere cezaevleri için acil önlemler alma çağrısında bulunmuştu. 355 cezaevinde 300 bin dolayında tutuklu ve hükümlünün kaldığı Türkiye’de, salgın gerekçesi ile Meclis’e getirilen yeni infaz düzenlemesinin AKP ve MHP’li vekillerin oylarının kabulü ile 80 bine yakın hükümlü cezaevlerinden tahliye etti. Ancak siyasi tutuklular bu düzenlemenin dışında tutuldu.
Bu durum “örtülü idam” olarak tepkilere yol açmaya devam ederken, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, 13 Nisan’da açık cezaevlerinde kalan 3 mahkumun salgın nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu açıklamadan bir hafta sonra 21 Nisan’da bu kez İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Buca Kapalı Cezaevi’nde kalan 64 tutuklunun testlerinin pozitif çıktığını duyurmasıyla endişeler büyüdü.
CHP, yasanın “af düzenlemesi” olduğu gerekçesiyle “şekil yönünden” iptal edilmesi için geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuruda bulundu. Şimdi gözler AYM’den çıkacak kararda.
Cezaevlerinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeye dikkat çeken hukuk ve insan hakları örgütleri temsilcileri, Anayasa Mahkemesi’nin yaşam hakkını gözeterek başvuruyu öncelikli incelemesi beklentisinde.
TİHV: YAŞAM HAKLARI RİSKE ATILDI
Pandemi salgının kalabalık ortamlar için risk oluşturduğunu, bu nedenle hak savunucuları olarak cezaevleri için Adalet Bakanlığı’na daha önce çağrıda bulunduklarını dile getiren Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ümit Biçer, hasta tutuklular başta olmak üzere cezaevinde bulunan tutukluların “yaşam hakkı”nın riske atıldığını ifade etti.
Biçer, “Mevcut ceza infaz yasasında hiçbir suçun karşılığı ölüm değil ama gerekli önlemler almadığında gayri resmi olarak tutuklular ölüm cezası ile karşı kaşıya bırakılıyor” dedi.
İnfaz yasasının başka bir konsepte değerlendirilmesi gerektiğini ve önceliğin yaşamı risk altında olan hasta tutuklulara verilmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Biçer, “Yaşam hakkı risk altında bulunan tutukluları, infaz yasasına ilişkilendirmek ve infaz yasasının tartışmalarının içine boğmak büyük bir sıkıntı. Halen infaz yasasından ayrı olarak cezaevlerinde tutulan insanların pandemi nedeniyle karşı karşıya kalacakları ölüm riskine yönelik Adalet Bakanlığı’nın acil adımlar atmasını bekliyoruz” diye konuştu.
Buca Kapalı Cezaevi’nde 64 tutuklunun test sonuçlarının pozitif çıkmasına dikkat çeken Biçer, Hükümet ve Adalet Bakanlığı’na “İnsanın en öncelikli hakkı, yaşam hakkıdır. İnsanların ölümüne yol açacak uygulamalardan kaçının” çağrısında bulundu.
CİSST: AYM YAŞAM HAKKINI GÖZETEREK KARAR VERMELİ
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) Yönetim Kurulu üyesi Berivan Korkut da, yapılan tahliyelere rağmen cezaevlerinin hala kapasitenin üstünde olduğuna dikkat çekti.
Cezaevlerindeki mevcut doluluğun salgına karşı büyük bir tehdit oluşturduğu söyleyen Korkut, tutuklu yakınlarından çok sayıda şikayet dilekçesi aldıklarını paylaştı. Korkut, “AYM yaşam hakkı önceliğini gözeterek, hızlı bir şekilde adım atması gerekiyor. Önümüzde Buca Kapalı Cezaevi’nde yaşanan durum var. Cezaevlerine salgının yayılması ne sağlık hizmeti ne de cezaevi idaresi kaldırabilir” dedi.
Korkut, son olarak salgının ilk gününden beri dillendirdikleri af taleplerini yenileyerek, infaz yasasına dair AYM süreci beklenilmeden risk grubunda olan tutukluların acilen tahliye edilmeleri gerektiğini kaydetti.
ÖHD: MASUMİYET KARNESİ GÖZETİLMEDİ
İnfaz düzenlemesi ile tutuklu ve hükümlüler arasında ayrım yapıldığını söyleyen Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şube Eşbaşkanı Arzu Eylem Kayaoğlu ise, “Hükümlü olan kişiler mahkemeler tarafından cezası kesilmiş kişilerdir. Tutuklular ise cezası kesinleşmemiş ama cezaevinde yargılaması devam eden kişilerdir. Yani tutuklular masumiyet karinesine tabi olandır. Bu nedenle infaz yasası öncelikli olarak tutukluları kapsaması gerekiyordu ama tam tersi bir durumla masumiyet karinesi gözetilmedi” dedi.
BM İnsan Hakları Komiserliği, AB Komisyonu İnsan Hakları Komiserliği ve CPT’nin infaz yasası tartışmalarının olduğu süreçte Türkiye’ye, infaz yasasının genişletilmesi için çağrılar yaptığını belirten Av. Kayaoğlu, ancak bu çağrıların cevapsız bırakıldığını dile getirdi.
Koronavirüs salgının artık cezaevinde olduğunun altını çizen Kayaoğlu, “Tutukluların yaşam haklarının güvende olduğuna ilişkin yapılan açıklamaların artık doğruluğu kalmamıştır” diyerek, yaşam hakkının öncelikli olduğunu ve AYM’nin bu önceliği gözetilmesi gerektiğini vurguladı.
İHD: AYM DOSYAYI ÖNE ÇEKMELİ
Yasa düzenlemesi için “örtülü af” diyen İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri de, düzenlemenin siyasi tutuklular için “ölüm fermanı” anlamına geldiğini ifade etti.
Düzenlemenin iptal istemiyle AYM götürülmesi konusunda muhalefet partileri ile görüşmeler yaptıklarını aktaran Yoleri, “AYM düzenlemeyi değerlendirirken, salgından kaynaklı görüşmeyi öne alır mı, bu onun takdirindedir. Ancak biz özellikle yaşam hakkının korunması söz konusu olduğu durumlarda AYM’nin bu tür dosyaları öne çekebileceğini biliyoruz” diye konuştu.
Yoleri, geçmiş yıllarda çıkarılan infaz düzenlemelerine ilişkin AYM’ye “eşitlik ilkesi”nin ihlal edildiği yönünde başvurular yapıldığını da hatırlattı. Yoleri, “1991’de çıkan af yasası AYM’ye taşındı. AYM, o dönem politik mahpusların taleplerini kabul etti ama Kürtleri dışında bıraktı. Yani AYM düzenlemedeki eşitliği nereye kadar genişletir, siyasi iktidarın izin verdiği yere kadar genişletebilir. Geçmişte bunun örnekleri çok. Bugün bunun tersi olabilir mi? Bana göre oldukça zor. Bu kez geçmişe göre çok daha düşmanca bir yaklaşım gözlemliyoruz. Bu kez tüm politik tutukluların bu yasanın dışında bırakılma olasılığı çok daha güçlü” dedi.
ÇHD: SADECE ‘EŞİTLİK İLKESİ’NE AYKIRI DEĞİL
KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Başkanı Gökmen Yeşil ise, infaz yasasının sadece ‘eşitlik ilkesi’ ile tartışılmasının doğru olmadığı görüşünde.
Yeşil’e göre, iktidar bu yasa düzenlemesiyle kendisine muhalif kesimleri düşman olarak görmenin yanında, bu kesimleri özel olarak cezalandırma amacında. Yeşil, “İktidar, infaz yasasıyla kendisine muhalifleri cezaevlerinde ölümle karşı karşıya bıraktığını söylememiz gerekiyor. Dolayısıyla bu düzenlemenin AYM tarafından iptal edilmesi gerekiyor. AYM yaşam hakkı öncelliğini dikkate alarak, elindeki tüm dosyaları mümkünse bir kenara bırakarak, başvuru dosyasını incelemeye almalı ve acilen dosya karara bağlanmalı. Çünkü söz konusu yaşam hakkı” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Koronavirüs (Covid-19) nedeniyle dünya genelinde yüz binlerce kişi şu ana kadar yaşamını yitirirken, salgın nedeniyle büyük risk oluşturan yerlerden biri de cezaevleri. Bu yüzden Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi (CPT) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi birçok uluslararası kurum ve kuruluş salgının daha ilk günlerinde hükümetlere cezaevleri için acil önlemler alma çağrısında bulunmuştu. 355 cezaevinde 300 bin dolayında tutuklu ve hükümlünün kaldığı Türkiye’de, salgın gerekçesi ile Meclis’e getirilen yeni infaz düzenlemesinin AKP ve MHP’li vekillerin oylarının kabulü ile 80 bine yakın hükümlü cezaevlerinden tahliye etti. Ancak siyasi tutuklular bu düzenlemenin dışında tutuldu.
Bu durum “örtülü idam” olarak tepkilere yol açmaya devam ederken, Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, 13 Nisan’da açık cezaevlerinde kalan 3 mahkumun salgın nedeniyle hayatını kaybettiğini açıkladı. Bu açıklamadan bir hafta sonra 21 Nisan’da bu kez İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, Buca Kapalı Cezaevi’nde kalan 64 tutuklunun testlerinin pozitif çıktığını duyurmasıyla endişeler büyüdü.
CHP, yasanın “af düzenlemesi” olduğu gerekçesiyle “şekil yönünden” iptal edilmesi için geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvuruda bulundu. Şimdi gözler AYM’den çıkacak kararda.
Cezaevlerinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeye dikkat çeken hukuk ve insan hakları örgütleri temsilcileri, Anayasa Mahkemesi’nin yaşam hakkını gözeterek başvuruyu öncelikli incelemesi beklentisinde.
TİHV: YAŞAM HAKLARI RİSKE ATILDI
Pandemi salgının kalabalık ortamlar için risk oluşturduğunu, bu nedenle hak savunucuları olarak cezaevleri için Adalet Bakanlığı’na daha önce çağrıda bulunduklarını dile getiren Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ümit Biçer, hasta tutuklular başta olmak üzere cezaevinde bulunan tutukluların “yaşam hakkı”nın riske atıldığını ifade etti.
Biçer, “Mevcut ceza infaz yasasında hiçbir suçun karşılığı ölüm değil ama gerekli önlemler almadığında gayri resmi olarak tutuklular ölüm cezası ile karşı kaşıya bırakılıyor” dedi.
İnfaz yasasının başka bir konsepte değerlendirilmesi gerektiğini ve önceliğin yaşamı risk altında olan hasta tutuklulara verilmesi gerektiğinin altını çizen Prof. Biçer, “Yaşam hakkı risk altında bulunan tutukluları, infaz yasasına ilişkilendirmek ve infaz yasasının tartışmalarının içine boğmak büyük bir sıkıntı. Halen infaz yasasından ayrı olarak cezaevlerinde tutulan insanların pandemi nedeniyle karşı karşıya kalacakları ölüm riskine yönelik Adalet Bakanlığı’nın acil adımlar atmasını bekliyoruz” diye konuştu.
Buca Kapalı Cezaevi’nde 64 tutuklunun test sonuçlarının pozitif çıkmasına dikkat çeken Biçer, Hükümet ve Adalet Bakanlığı’na “İnsanın en öncelikli hakkı, yaşam hakkıdır. İnsanların ölümüne yol açacak uygulamalardan kaçının” çağrısında bulundu.
CİSST: AYM YAŞAM HAKKINI GÖZETEREK KARAR VERMELİ
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST) Yönetim Kurulu üyesi Berivan Korkut da, yapılan tahliyelere rağmen cezaevlerinin hala kapasitenin üstünde olduğuna dikkat çekti.
Cezaevlerindeki mevcut doluluğun salgına karşı büyük bir tehdit oluşturduğu söyleyen Korkut, tutuklu yakınlarından çok sayıda şikayet dilekçesi aldıklarını paylaştı. Korkut, “AYM yaşam hakkı önceliğini gözeterek, hızlı bir şekilde adım atması gerekiyor. Önümüzde Buca Kapalı Cezaevi’nde yaşanan durum var. Cezaevlerine salgının yayılması ne sağlık hizmeti ne de cezaevi idaresi kaldırabilir” dedi.
Korkut, son olarak salgının ilk gününden beri dillendirdikleri af taleplerini yenileyerek, infaz yasasına dair AYM süreci beklenilmeden risk grubunda olan tutukluların acilen tahliye edilmeleri gerektiğini kaydetti.
ÖHD: MASUMİYET KARNESİ GÖZETİLMEDİ
İnfaz düzenlemesi ile tutuklu ve hükümlüler arasında ayrım yapıldığını söyleyen Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) İstanbul Şube Eşbaşkanı Arzu Eylem Kayaoğlu ise, “Hükümlü olan kişiler mahkemeler tarafından cezası kesilmiş kişilerdir. Tutuklular ise cezası kesinleşmemiş ama cezaevinde yargılaması devam eden kişilerdir. Yani tutuklular masumiyet karinesine tabi olandır. Bu nedenle infaz yasası öncelikli olarak tutukluları kapsaması gerekiyordu ama tam tersi bir durumla masumiyet karinesi gözetilmedi” dedi.
BM İnsan Hakları Komiserliği, AB Komisyonu İnsan Hakları Komiserliği ve CPT’nin infaz yasası tartışmalarının olduğu süreçte Türkiye’ye, infaz yasasının genişletilmesi için çağrılar yaptığını belirten Av. Kayaoğlu, ancak bu çağrıların cevapsız bırakıldığını dile getirdi.
Koronavirüs salgının artık cezaevinde olduğunun altını çizen Kayaoğlu, “Tutukluların yaşam haklarının güvende olduğuna ilişkin yapılan açıklamaların artık doğruluğu kalmamıştır” diyerek, yaşam hakkının öncelikli olduğunu ve AYM’nin bu önceliği gözetilmesi gerektiğini vurguladı.
İHD: AYM DOSYAYI ÖNE ÇEKMELİ
Yasa düzenlemesi için “örtülü af” diyen İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri de, düzenlemenin siyasi tutuklular için “ölüm fermanı” anlamına geldiğini ifade etti.
Düzenlemenin iptal istemiyle AYM götürülmesi konusunda muhalefet partileri ile görüşmeler yaptıklarını aktaran Yoleri, “AYM düzenlemeyi değerlendirirken, salgından kaynaklı görüşmeyi öne alır mı, bu onun takdirindedir. Ancak biz özellikle yaşam hakkının korunması söz konusu olduğu durumlarda AYM’nin bu tür dosyaları öne çekebileceğini biliyoruz” diye konuştu.
Yoleri, geçmiş yıllarda çıkarılan infaz düzenlemelerine ilişkin AYM’ye “eşitlik ilkesi”nin ihlal edildiği yönünde başvurular yapıldığını da hatırlattı. Yoleri, “1991’de çıkan af yasası AYM’ye taşındı. AYM, o dönem politik mahpusların taleplerini kabul etti ama Kürtleri dışında bıraktı. Yani AYM düzenlemedeki eşitliği nereye kadar genişletir, siyasi iktidarın izin verdiği yere kadar genişletebilir. Geçmişte bunun örnekleri çok. Bugün bunun tersi olabilir mi? Bana göre oldukça zor. Bu kez geçmişe göre çok daha düşmanca bir yaklaşım gözlemliyoruz. Bu kez tüm politik tutukluların bu yasanın dışında bırakılma olasılığı çok daha güçlü” dedi.
ÇHD: SADECE ‘EŞİTLİK İLKESİ’NE AYKIRI DEĞİL
KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Başkanı Gökmen Yeşil ise, infaz yasasının sadece ‘eşitlik ilkesi’ ile tartışılmasının doğru olmadığı görüşünde.
Yeşil’e göre, iktidar bu yasa düzenlemesiyle kendisine muhalif kesimleri düşman olarak görmenin yanında, bu kesimleri özel olarak cezalandırma amacında. Yeşil, “İktidar, infaz yasasıyla kendisine muhalifleri cezaevlerinde ölümle karşı karşıya bıraktığını söylememiz gerekiyor. Dolayısıyla bu düzenlemenin AYM tarafından iptal edilmesi gerekiyor. AYM yaşam hakkı öncelliğini dikkate alarak, elindeki tüm dosyaları mümkünse bir kenara bırakarak, başvuru dosyasını incelemeye almalı ve acilen dosya karara bağlanmalı. Çünkü söz konusu yaşam hakkı” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Hilmi Yavuz: Salgın sonrası yeni dünya, kolay bir dünya olmayacak
Erkan Saka'nın söyleşi konuğu olan Hilmi Yavuz: Yeni dünya düzeninin inşasında bizim hiçbir payımız olmayacak. Bu yeni dünya, daha çok dayatmaların hâkim olduğu bir dünya olacak. Faşizm demek istemiyorum ama çok ağır ve sıkı dayatmalar...
KRONOS -26 Nisan 2020
Hilmi Yavuz, Sosyal Kafa TV’den Erkan Saka’nın söyleşi konuğu oldu. Söyleşide salgın günlerini nasıl geçirdiğini anlatan şair, yeni yayımlanacak ve yazmayı tasarladığı kitapların da müjdesini verdi.
İşte Youtube’da yayınlanan o söyleşiden bazı bölümler:
Bugüne dair anılarınızı ne zaman okuyacağız?
Bugüne dair anılarım aslında kara anılar. Bence anıların da bir rengi vardır ve bugünler benim kara anılar günlerimdir. Bu konuda bir şeyler yazacaksam kitabın adı şimdiden belli: “Kara Anılar” ya da “Kara Anı Defteri.” Ben defter demeyi kitap demeye yeğliyorum. Şu karantina günleri selamete çıkınca bakacağız.
Gençler için başyapıt olarak önerdiğiniz kitaplar neler? Felsefe için başlangıç kitapları önerilerinizi paylaşabilir misiniz?
‘Başyapıt’ sözü eğer kullanılacaksa klasikler için kullanılmalıdır. Başyapıt sözü kolay kolay kullanılabilecek, birine ya da bir kitaba atfedilebilecek bir şey değil gibi geliyor bana. Bir yazar arkadaşımız bir başka yazar arkadaşımızın yeni yayımlanmış bir şiir kitabı için “başyapıt” dedi. Ben de kendisine şunu söyledim “Bu arkadaşın yayımladığı şiir kitabına başyapıt diyorsan, Shakespeare’in sonelerine ne diyeceksin? Baudelaire’in Les Fleurs du mal’ine ne diyeceksin?” Dolayısıyla çok ucuzlatmamak lazım başyapıt kavramını. Onun için benim başyapıt konusunda kriterim şudur: Başyapıt mutlaka klasiklerden olmalı. Klasik, zamana direnen kitaptır. Bugün eğer Dostoyevski okunuyorsa, Shakespeare okunuyorsa, Baudelaire’in şiirleri hâlâ dolaşımda olabiliyorsa bunlar klasiktir. Klasik olduğu için de başyapıttır. Başyapıtlar deyince bütün bir klasikleri birer başyapıt olarak öneriyorum desem yanlış bir şey söylemiş olmam. Felsefeye gelince, başlangıç için herhangi bir kitap önermem. Bir tek kitap değil ama bir dizi kitap önerebilirim. Mesela Platon’un bütün eserleri. Felsefe tarihi alıp okumaktan ya da felsefe üzerine yazılmış herhangi bir kitabı okumakla işe başlamaktan çok Platon’un diyaloglarıyla işe başlamak gerekir. Bugün bile sorulan soruların büyük bir bölümünü zaten Platon konuşmuş ve tartışmıştır. İşe Platon’un diyaloglarını kronolojik sırayla okuyarak başlamak çok isabetli bir başlangıç olur.
Felsefenin tarihini ve felsefenin sorduğu soruları ve cevapları okumak ayrı bir şey, bir de analitik düşünmeyi öğrenmek diye bir şey var. Analitik düşünmek için zihnini uzun süre bir zihin egzersizinden geçirmek nasıl olabilir?
Analitik düşünmeyi Sokrates’in yöntemiyle (doğurtma) ya da Platon’un deyişiyle ‘diyalektik’ yöntemle yapılacak herhangi bir felsefi tartışma analitik düşüncenin hangi koşullarla nasıl gerçekleşeceğini gösterebilir. Bence Platon her ikisini de karşılayabilir.
Çok uzun zamanda tamamladığınız bir şiiriniz var mı? Varsa bu hangisi şiirinizdi?
Aslında ben çok güç yazan bir adamım. Çok üretken bir şair değilim. Bazı şairler günde üç ya da dört şiir yazabildiklerini kitaplarındaki şiirlerin altına düştükleri gün ve saatle ifade etmişlerdir. Ben günde üç ya da dört şiir değil senede üç dört şiir yazabiliyorsam bu benim için büyük bir bahtiyarlık. Maalesef kolay yazan biri değilim. Kendime çok kolay beğendiremiyorum yazdığımı. Yahya Kemal ile ilgili bir anekdot anlatmak istiyorum. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Profesörü Halil Vehbi Eralp, Yahya Kemal’in çok yakın dostu, ölümünden sonra Yahya Kemal ile anılarını yayımladı. Halil Vehbi Eralp diyor ki, bir gün Kemal’le yürüyorduk. Dedim ki, Üstadım sizin şiirlerinizden daha fazla yararlanmak istiyoruz. Sizin feyzinizden daha çok istifade etmek istiyoruz, daha fazla yazsanız. Kolumu tuttu ve dedi ki, “Mısra haysiyetimdir.” Yani dize benim onurumdur, diyor. Bu çok önemli bir şey. Al eline kalemi yaz başına geleni ile olmuyor bu işler. Ben yapamıyorum açıkça söylemek gerekirse. Doğurgan bir şair değilim, zaten zor yazıyorum, o yüzden şu ya da bu şiirimi zor yazdım diyemem.
Günlüğünüz var mı? Edebiyatçılarla yazışmaları ve mektuplaşmaları var mı, varsa bunları yayımlamayı düşünüyor mu?
Aslında günlük tutmuyorum fakat mektuplar meselesi bu aylak günlerimde tam da yapmakta olduğum iş. Bana aşağı yukarı son 50 yıldır yazılmış yüzlerce mektup var. Bu mektupları şu an tasnif ediyorum. Türkiye’nin tanınmış edebiyatçılarının hemen hemen çoğuyla mektuplaşmalarım var. İlhan Berk, Cemal Süreya, Attilâ İlhan gibi birçok isimle mektuplar var. Koronavirüs sebebiyle içinde bulunduğumuz süreç bittiğinde Londra’da olduğum dönemlerde Oktay Akbal ile mektuplaşmalarımdan oluşan bir kitap yayımlanacak.
1970 sonrası Türk şiiri için düşünceleriniz nelerdir?
Şiir giderek geri itildi. Bugün artık Türkiye’de düzyazının, roman ve hikâyenin, hükümdarlığı söz konusu. Benim 20’li yaşlarımda Türk edebiyatı denince şairler ve şiirler akla gelirdi. Şimdi durum değişti. Bunun bence çok büyük bir anlamı var. Bizim insanımız kendi duygularını, düşüncelerini, ideallerini, arzularını, motivasyonlarını yani bütün insanlık durumlarının tümünü şiirle dile getirmiştir. Düzyazının bizim edebiyatımıza girişi 19. yüzyıl başıdır. Dolayısıyla ben hep şunu söylerim: Bizim medeniyetimizin söylemi şiirdir. İslam öncesinden başlayarak bütün duyguları şiirle dile getirmişlerdir. Şiirin arka planda olması bir medeniyet problemi olarak beni son derece düşündürüyor.
‘Denemeci’ Hilmi Yavuz, Susan Sontag gibi, denemenin çağımızın türü ve söylem biçimi olduğunu düşünüyor mu?
Ben de deneme yazıyor ve seviyorum yazmayı. Ancak Sontag gibi çağımızın söylem biçimi olduğunu düşünmüyorum. Çağımızın söylem biçimi bana sorarsanız romandır. Roman on sekizinci yüzyıldan yani burjuva devriminden itibaren (Lucas da öyle söylüyor) aslında burjuvazinin kendi insanlık durumunu dile getirmek için bulduğu bir anlatım türüdür. Onun için ben hâlâ romanın bu anlamda çağımızın söylem biçimi olduğu kanısındayım. Tabii bu ayrıca Bakhtin’in de söylediği gibi kendi içinde diyalojik çok sesliliği de getiriyor Çok sesliliği getiriyor olması zaten romanın çağımızın söylem biçimi olduğunu bana düşündürüyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar ile Orhan Pamuk’u kıyasladığınızda hangisini daha evrensel buluyorsunuz?
Eğer 63 ayrı dilde yayımlanmak, Nobel almak bağlamında yani kaba tabiriyle popülerlik anlamında bir evrensellikten söz edilecekse Orhan Pamuk’tur. Çünkü Tanpınar dünyada çok fazla bilinen bir kimlik değil. Elbette Orhan Pamuk evrenseldir. Fakat yazdıklarının muhtevasına bakarak bir evrensellik ele almak gerekirse yani çok satıyor ya da başka dillere çevriliyor olmak bağlamında değil ele aldığı problemlerin ne kertede evrensel olduğu meselesine bakıldığında tabii Tanpınar çok daha evrenseldir. Tanpınar’ın meselesinin ağırlıklı olarak Türkiye bağlamında doğu-batı problemi olduğu ve dolayısıyla bunun ne kertede bir evrensellik anlamına gelebileceği sorusu benim Tanpınar’ın evrenselliği konusunda söylediğime bir itiraz olarak gelebilir. Unutmamak gerekiyor ki doğu-batı meselesi yerel bir biçimde irdelenebileceği gibi bir romancı bunu evrensel bir problem olarak da ortaya koyabilir. Bana sorarsanız Tanpınar bunu yapıyor.
Hocam dünya korona konuşuyor. İşin arkasında ne var tartışılır lakin dünyada bir şeyler değişecek gibi görünüyor. Biz bu yeni dünyaya hangi mesajı verebileceğiz?
Burada ilişki bizden dünyaya değil de dünyadan bize doğru olacaktır. Yani bizim bu yeni dünyaya hangi mesajı vereceğimizden çok, o yeni dünyanın bize hangi mesajı vereceği ya da hangi tür dayatmalarla bizi karşı karşıya bırakacağını asıl sorgulamak gerekiyor. Çünkü bu yeni dünya düzeninin inşasında bizim hiçbir payımız olmayacak. Bu yeni dünya, kolay bir dünya olmayacak, daha çok dayatmaların hâkim olduğu bir dünya olacak. Faşizm demek istemiyorum, doğrusunu söylemek gerekirse dilim varmıyor ama çok ağır ve sıkı dayatmalar bizi belli bir mesaj biçiminde muhatap kılacaktır diye düşünüyorum.
Size ‘polemikçi’ denmesi hayatınızda bir şeyler değiştirdi mi?
Polemikçi olmak sanki çok olumsuz, yanlış, yani neredeyse iptidai bir şeymiş gibi algılanıyor. Öyle değil aslında. Beyhude yere yapılmış polemik ancak polemik sayılabilir, benim yaptığım polemik değil. Diyelim ki bir yanlışlık yapılmış, bir hata yapılmış. Yani Türkiye’de önde gelen ve saygın kimlikleri olan birtakım insanlar ağırlıklı olarak birtakım şeyler söylemişler ve bu söyledikleri şeyler yanlış, şimdi bu yanlışları söylememeli miyiz? Ben bunları söyleyince polemikçi oluyorum. Benim anladığım kadarıyla polemik haksızca, eski tabirle mesnedi olmayan birtakım meselelerde laf üretmek anlamına gelir. Ben polemik yapmıyorum. Mesela “Okuma Notları” diye bir kitabım var, Okuma Notları’nda bu tür yanlışlıklar, hatalar, bir kavramın fevkalade yanlış bir biçimde tefsir edilmesi ya da, benim bildiğim yabancı dillerden Türkçeye yapılmış olan çevirilerin asıllarıyla karşılaştırıldığında -bu işi sıklıkla yaptım 1980’li ve 1990’lı yıllarda- vahim hatalar gördüm. Dil bilmeyen ve bu kitapları okuyacak okurlara saygım dolayısıyla bunu yapıyorum. Çünkü yanlış bir şeyi öğrenmiş olacak, yanlış bir çeviriyi doğru sanarak okuyacak ve öyle belleyecek. Ben bunu söylememeli miyim? Ama bunu söyleyince polemikçi oluyorsunuz. Daha da vahimi bol miktarda düşman ediniyorsunuz. Yani hayatımda bir şeyleri değiştirdi mi? Hayır. Benim hayatımda değiştirmedi ama bana düşman olan birtakım insanların sayısını artırdı o kadar. Bu benim katiyen hayatımı değiştirmiş değil.
Zorunluluktan bile olsa dünya genelinde salgın nedeniyle bir içe dönüş var ama bir yandan da sosyal medya sürekli bir şey üretmek gibi, yalnız kalamayan insanların da aktiviteleriyle dolu. Siz yalnızlığı seven biri olarak bugünlerinizi nasıl geçiriyorsunuz? “Ev”i bir dünya görüşüne dönüştüren Necatigil, bugünleri yaşasaydı ne hissederdi?
Ben de yalnızlıktan herhangi bir şekilde yakınan biri değilim, zaten son otuz yıldır yalnız yaşıyorum. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir sıkıntım yok. Yeri gelmişken Tanpınar’ın Ahmet Haşim için söylediği şu sözünü söyleyeyim, “Hayatı kasten daraltmak”tan hoşlanan biriyim. Karantina günlerinde, 65 yaş üstü olduğumuz için, kendime göre belli rutinlere bağlayarak, hangi saatte neyi yapmam gerektiği konusunda kendime bir program çizerek sürdürüyorum. Necatigil’e gelince, bu söylediğim tamamen spekülatif bir şey olacak, ben tabii nasıl davranacağını bilemezdim ama yakından tanıdığımı düşünüyorum Necatigil’i. O da hayatı kasten daraltmaktan hoşlanıyordu ve onun için yazdığım bir yazıda belirttiğim gibi, odası dünyadan büyüktü. O çalışma odasında, çeviri yaparken, şiir yazarken, okurken, çok mutluydu. Böyle bir soyağacı var belki, Haşim, Necatigil ve ben hayatı kasten daraltmak hoşlanan bireyleriz.
Artık klasik denilebilecek eserler üretilmiyor ve eski hacimli kitaplar yerlerini ince eserlere bırakıyor. Edebi metinlerin geleceğinin 100-200 sayfalık romanlar olacağına dair tartışmalar var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Neyin klasik olduğu ya da olacağı bugünden belli olmaz. Dostoyevski’nin (19. yüzyıl) ya da Shakespeare’in (16. yüzyıl) klasik olacağı, yaşadıkları yüzyıllarda belli değildi. Dolayısıyla gelecekte Türk edebiyatının hangi yapıtlarının klasik olacağı konusunda bir şey söylemek mümkün değil. Yani, tahminde bulunmak bile mümkün değil. Çünkü tahminler fevkalade yanıltıcı da olabilir. Niceliğe gelince, kitabın büyüklüğü, hacminin büyüklüğü, bu doğru bir tespit. Biliyorsunuz günümüz, görselliğin büyük bir ölçüde öne çıktığı ve insanların tuğla hacminde kitapları alıp okumaya istekleri olmadığı bir dönem. Çünkü istekleri bugünün koşullarında çok farklı bir biçimde yapılanmış oluyor. İstekler öyle yapılanınca 400-500 sayfalık romanlar artık talep edilmez oluyor.
Sevdiğim dört şairden biri Hilmi Yavuz’dur. Bedreddin Üzerine Şiirler ve Doğu şiirleri harikadır.
Necip Fazıl’ın böyle bir sözü vardır. Biri gelip, dünyanın en büyük iki şairi deyince üstat, “Diğeri kim?” der. Ben de şimdi soruyorum: “Diğer üçü kim?” Benim şiirlerim konusundaki tercihler her zaman çok farklı olmuştur, bu benim için çok önemlidir. Bazı şairler var, mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca, kendisinin yüze yakın kitabı var. Kendisi bile kaç kitabı olduğunu bilmiyordu. Ama şiir okuyan, nitelikli okurlara sorarsanız Fazıl Hüsnü Dağlarca bir tek kitapla anılır: Çocuk ve Allah. O yüz kitap bir yana bu kitap bir yana. Benim için öyle değil. Dolayısıyla niye sadece o kitabı seviyorsun diye kızmıyorum okurlara. Niye diğerleri demiyorum çünkü onları sevenler okurlar da var. Bir okur Çöl Şiirleri’ni seviyor, bir başkası Ayna Şiirleri gibi bir kitap yok diyor. Bir başkası Akşam Şiirleri ile Gizemli Şiirler diyor. Dolayısıyla ben o bakımdan talihli bir şairim. Fazıl Hüsnü gibi olmak istemezdim. İyi ki benim şiirlerim konusunda böyle kötü bir ittifak yok. O yüzden soru için teşekkür ediyorum.
Gençlere önereceğiniz Türk edebiyatının başyapıtları hangileri?
Açıkçası bu benim pek hoşlanmadığım bir şey. Şu kitap başyapıttır, şu kitabı okuyun, şunu sevin… Beğenisi olan okurun seçtiği kitap başyapıttır. İki türlü okur vardır: Nitelikli ve niteliksiz okur. Nitelikli okurlar kendi beğenileri, donanımlarıyla, iradeleriyle, başka birinin tesiri altında kalmaksınız kitap seçen insanlardır. Gider kitabevine, hangi kitabı alacağını bilir. Niteliksiz okur ise kendi iradesinin dışında başkalarının tesiri altında kalarak kitap seçenlerdir. Neyin tesiri altında kalır, mesela gazetelerde yayımlanıyor en çok okunan kitap listesi, oraya bakarak kitap seçer kendi iradesi dışında. Ya da biri okumuştur ona tavsiye eder, o da gidip alır. Bunlar niteliksiz okurlardır. Bence nitelikli okurun ne benim ne de başkasının tavsiyesine ihtiyacı vardır.
Önerdiği biyografi eserleri ve biyografi eserleri okumanın faydaları nelerdir?
Biyografi Türkiye’de çok az yapılan bir tür. Yıllar önce Peyami Safa’nın bir yazısı vardı. Biyografi yazma sanatında alıntılamıştım. Şimdi mesela Avrupa’da ya da Amerika’da herhangi bir yazar konusunda en az 5-6 tane biyografi kitabı vardır. Yani diyelim Hemingway merak ettiniz açıp bakıyorsunuz. Hakkında yazılmış en az 10 tane biyografi kitabı vardır. Hele Shakespeare hakkında yüzlerce vardır. Ama bizde yoktur bu. Neden acaba? Bunun üzerinde düşünüldü mü? Bizde tam tersine insanların başkalarının hayatına duyulan merakın sınırı yoktur. Yani birisinin hayatı nedir? Nasıl olmuştur? Kimdir? Nerde, kiminle evlenmiştir? Nerde ne yapmıştır? vs biz onları çok merak ederiz. Bizde biyografi eseri çok olması gerek aslında çünkü başkalarının hayatlarını bilmeye, öğrenmeye fevkalede meraklıyızdır. Ama buna rağmen yok. Neden? Çünkü başkalarının hayatını merak etmek bizim için salt bir dedikodu mevzusudur ondan. Yani o hayatı bir hayat hikayesi olarak düşünmek, tasarlamak ve yazmak düşünülmüyor. Sadece dedikodu olarak. O kadarıyla yetinmektir bizim biyografiyle olan ilişkimiz. Yani bizim insanımız için bir insanın hayatı olsa olsa bir dedikodu konusudur. Onun ötesinde yazılması gereken bir hayat hikayesini değildir.
Felsefi düşünmek yerine sloganla, atasözüyle düşünmeye devam ediyoruz. Bunu neye bağlarsınız?
Üzerinde durulması, analiz edilmesi gereken bir mesele. Slogan bir kere çok kolaycı bir şey. Birtakım problemlerin çözümü konusunda hazır reçeteler sunuyor. Yani bir şey varsa onun karşılığı vardır. O mesele sadece sloganla yanıtlanabilecek bir mesele gibi görülüyor bizim insanımıza. O sloganla o mesele çözümlenmiş oluyor. Bir soru var zihninde, sloganla, atasözüyle yetiniyor. Niçin yetiniyor? Niçin o sloganın veya atasözünün vermiş olduğu yanıt onu tatmin ediyor? Bizim insanımızın sloganlarla ve atasözleriyle yetinmesini kullananlar var. Bunun farkında birtakım insanlar. Böyle sloganlar, parlak sözler söylendiği zaman bunlar gerçekten çok derin, kuşatıcı ve bütün soruları son kertede çözümleyici yanıtlarmış gibi görünüyor. Türkiye’de bir entelektüeller var bir de entelektüel etkisi yaratmak isteyenler. İşte bu entelektüel etkisi üretmek isteyen insanlar slogan, atasözü veya özdeyiş kullanırlar. Maalesef bunlar daima felsefenin, felsefi düşünmenin yerini tutmuştur Türkiye’de. Dediğim gibi, birtakım kurnaz insanlar var. Bunu kullanarak çok saf, temiz birtakım insanları kendilerine hayran bırakıyorlar. Buna da şaşmamak lazım.
Yüz bin satan şiir kitapları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Var tabi öyle şiirler. Aslında şiir elitist bir iştir. Seçkinci bir iştir. Özellikle modern şiir. İki türlü şiir vardır. Biri şiirdir, diğeri manzumedir. Modern şiir hepimizin çok iyi bildiği gibi anlamın geriye itildiği şiirdir. Haşim’in o ünlü “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” metnini bir manifesto olarak kabul ederim. Şiirde mana aramak, bülbülü eti için kesmeye benzer, der. Manayı tamamen düzyazıya ait sayar. Dolayısıyla şiiri anlamak, şiirden haz duymak bir klasik müzik parçasından haz duymak gibidir. Dolayısıyla eğer yüz bin satıyorsa bu aslında doğrudan doğruya elit okura şiir bağlamında seslenmeyen şiir kitaplarıdır. Dolayısıyla herkesin anlayabileceği türden şiirlerdir. Bunların adı da manzumedir. Bu ayrımı unutmamak lazım. Şiir başka şeydir, manzume başka şeydir.
Pandemiyle beraber kendimizi çok kısa sürede yeni bir hayatın içinde bulduk. Peki bu süreç güzel sanatları nasıl etkileyecek?
Bu sürecin sanatta kendini şu ya da bu biçimde tezahür ettirmemesi mümkün değil. Bunu göreceğiz. Bu şiirde olacaktır, plastik sanatlarda olacaktır, müzikte olacaktır. Bunların hepsinde olacaktır. Her şeyden önce bu zorunlu kapanmışlık, kapatılmıştık duygusunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bakın, bu bir ceza değil. Bir mahpushane değil. Biz işlediğimiz herhangi bir suçtan veya işlediğimiz varsayılan ya da bize atfedilen birtakım suçlardan dolayı cezaevine atılmış değiliz. Biz mahkûm değiliz. Kendi odamızdayız. Dolayısıyla bunu bir cezaevi gibi düşünmek yanlıştır. Bir kere önce bizim şu an içimizde bulunduğumuz karantina konumunu analiz etmemiz lazım. Yani nasıl bir kapatılmaya zorunlu kılındığımız üzerinde düşünmememiz gerekir. Niçin bu odadayım? Bu soruya ben şair olarak yanıt vermek durumundayım. Bir ressam da böyle düşünmek zorundadır. Kendisine şu soruyu sormalıdır: Benim bu odada kapatılmışlık konumum nasıl bir konumdur? Bu şimdiye kadar alıştığımız ve bildiğimiz kapatılmışlıktan çok farklı. Bunu düşünmek lazım. Ben düşünüyorum kendi payıma bunu şiirde nasıl dile getiririm diye. Ressam da, müzik yapan kişi de bunu kendi payına nasıl düşünmesi gerektiğine karar vermelidir.
Söyleşinin tamamını izlemek için tıklayınız.
[Kronos.News] 26.4.2020
KRONOS -26 Nisan 2020
Hilmi Yavuz, Sosyal Kafa TV’den Erkan Saka’nın söyleşi konuğu oldu. Söyleşide salgın günlerini nasıl geçirdiğini anlatan şair, yeni yayımlanacak ve yazmayı tasarladığı kitapların da müjdesini verdi.
İşte Youtube’da yayınlanan o söyleşiden bazı bölümler:
Bugüne dair anılarınızı ne zaman okuyacağız?
Bugüne dair anılarım aslında kara anılar. Bence anıların da bir rengi vardır ve bugünler benim kara anılar günlerimdir. Bu konuda bir şeyler yazacaksam kitabın adı şimdiden belli: “Kara Anılar” ya da “Kara Anı Defteri.” Ben defter demeyi kitap demeye yeğliyorum. Şu karantina günleri selamete çıkınca bakacağız.
Gençler için başyapıt olarak önerdiğiniz kitaplar neler? Felsefe için başlangıç kitapları önerilerinizi paylaşabilir misiniz?
‘Başyapıt’ sözü eğer kullanılacaksa klasikler için kullanılmalıdır. Başyapıt sözü kolay kolay kullanılabilecek, birine ya da bir kitaba atfedilebilecek bir şey değil gibi geliyor bana. Bir yazar arkadaşımız bir başka yazar arkadaşımızın yeni yayımlanmış bir şiir kitabı için “başyapıt” dedi. Ben de kendisine şunu söyledim “Bu arkadaşın yayımladığı şiir kitabına başyapıt diyorsan, Shakespeare’in sonelerine ne diyeceksin? Baudelaire’in Les Fleurs du mal’ine ne diyeceksin?” Dolayısıyla çok ucuzlatmamak lazım başyapıt kavramını. Onun için benim başyapıt konusunda kriterim şudur: Başyapıt mutlaka klasiklerden olmalı. Klasik, zamana direnen kitaptır. Bugün eğer Dostoyevski okunuyorsa, Shakespeare okunuyorsa, Baudelaire’in şiirleri hâlâ dolaşımda olabiliyorsa bunlar klasiktir. Klasik olduğu için de başyapıttır. Başyapıtlar deyince bütün bir klasikleri birer başyapıt olarak öneriyorum desem yanlış bir şey söylemiş olmam. Felsefeye gelince, başlangıç için herhangi bir kitap önermem. Bir tek kitap değil ama bir dizi kitap önerebilirim. Mesela Platon’un bütün eserleri. Felsefe tarihi alıp okumaktan ya da felsefe üzerine yazılmış herhangi bir kitabı okumakla işe başlamaktan çok Platon’un diyaloglarıyla işe başlamak gerekir. Bugün bile sorulan soruların büyük bir bölümünü zaten Platon konuşmuş ve tartışmıştır. İşe Platon’un diyaloglarını kronolojik sırayla okuyarak başlamak çok isabetli bir başlangıç olur.
Felsefenin tarihini ve felsefenin sorduğu soruları ve cevapları okumak ayrı bir şey, bir de analitik düşünmeyi öğrenmek diye bir şey var. Analitik düşünmek için zihnini uzun süre bir zihin egzersizinden geçirmek nasıl olabilir?
Analitik düşünmeyi Sokrates’in yöntemiyle (doğurtma) ya da Platon’un deyişiyle ‘diyalektik’ yöntemle yapılacak herhangi bir felsefi tartışma analitik düşüncenin hangi koşullarla nasıl gerçekleşeceğini gösterebilir. Bence Platon her ikisini de karşılayabilir.
Çok uzun zamanda tamamladığınız bir şiiriniz var mı? Varsa bu hangisi şiirinizdi?
Aslında ben çok güç yazan bir adamım. Çok üretken bir şair değilim. Bazı şairler günde üç ya da dört şiir yazabildiklerini kitaplarındaki şiirlerin altına düştükleri gün ve saatle ifade etmişlerdir. Ben günde üç ya da dört şiir değil senede üç dört şiir yazabiliyorsam bu benim için büyük bir bahtiyarlık. Maalesef kolay yazan biri değilim. Kendime çok kolay beğendiremiyorum yazdığımı. Yahya Kemal ile ilgili bir anekdot anlatmak istiyorum. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Profesörü Halil Vehbi Eralp, Yahya Kemal’in çok yakın dostu, ölümünden sonra Yahya Kemal ile anılarını yayımladı. Halil Vehbi Eralp diyor ki, bir gün Kemal’le yürüyorduk. Dedim ki, Üstadım sizin şiirlerinizden daha fazla yararlanmak istiyoruz. Sizin feyzinizden daha çok istifade etmek istiyoruz, daha fazla yazsanız. Kolumu tuttu ve dedi ki, “Mısra haysiyetimdir.” Yani dize benim onurumdur, diyor. Bu çok önemli bir şey. Al eline kalemi yaz başına geleni ile olmuyor bu işler. Ben yapamıyorum açıkça söylemek gerekirse. Doğurgan bir şair değilim, zaten zor yazıyorum, o yüzden şu ya da bu şiirimi zor yazdım diyemem.
Günlüğünüz var mı? Edebiyatçılarla yazışmaları ve mektuplaşmaları var mı, varsa bunları yayımlamayı düşünüyor mu?
Aslında günlük tutmuyorum fakat mektuplar meselesi bu aylak günlerimde tam da yapmakta olduğum iş. Bana aşağı yukarı son 50 yıldır yazılmış yüzlerce mektup var. Bu mektupları şu an tasnif ediyorum. Türkiye’nin tanınmış edebiyatçılarının hemen hemen çoğuyla mektuplaşmalarım var. İlhan Berk, Cemal Süreya, Attilâ İlhan gibi birçok isimle mektuplar var. Koronavirüs sebebiyle içinde bulunduğumuz süreç bittiğinde Londra’da olduğum dönemlerde Oktay Akbal ile mektuplaşmalarımdan oluşan bir kitap yayımlanacak.
1970 sonrası Türk şiiri için düşünceleriniz nelerdir?
Şiir giderek geri itildi. Bugün artık Türkiye’de düzyazının, roman ve hikâyenin, hükümdarlığı söz konusu. Benim 20’li yaşlarımda Türk edebiyatı denince şairler ve şiirler akla gelirdi. Şimdi durum değişti. Bunun bence çok büyük bir anlamı var. Bizim insanımız kendi duygularını, düşüncelerini, ideallerini, arzularını, motivasyonlarını yani bütün insanlık durumlarının tümünü şiirle dile getirmiştir. Düzyazının bizim edebiyatımıza girişi 19. yüzyıl başıdır. Dolayısıyla ben hep şunu söylerim: Bizim medeniyetimizin söylemi şiirdir. İslam öncesinden başlayarak bütün duyguları şiirle dile getirmişlerdir. Şiirin arka planda olması bir medeniyet problemi olarak beni son derece düşündürüyor.
‘Denemeci’ Hilmi Yavuz, Susan Sontag gibi, denemenin çağımızın türü ve söylem biçimi olduğunu düşünüyor mu?
Ben de deneme yazıyor ve seviyorum yazmayı. Ancak Sontag gibi çağımızın söylem biçimi olduğunu düşünmüyorum. Çağımızın söylem biçimi bana sorarsanız romandır. Roman on sekizinci yüzyıldan yani burjuva devriminden itibaren (Lucas da öyle söylüyor) aslında burjuvazinin kendi insanlık durumunu dile getirmek için bulduğu bir anlatım türüdür. Onun için ben hâlâ romanın bu anlamda çağımızın söylem biçimi olduğu kanısındayım. Tabii bu ayrıca Bakhtin’in de söylediği gibi kendi içinde diyalojik çok sesliliği de getiriyor Çok sesliliği getiriyor olması zaten romanın çağımızın söylem biçimi olduğunu bana düşündürüyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar ile Orhan Pamuk’u kıyasladığınızda hangisini daha evrensel buluyorsunuz?
Eğer 63 ayrı dilde yayımlanmak, Nobel almak bağlamında yani kaba tabiriyle popülerlik anlamında bir evrensellikten söz edilecekse Orhan Pamuk’tur. Çünkü Tanpınar dünyada çok fazla bilinen bir kimlik değil. Elbette Orhan Pamuk evrenseldir. Fakat yazdıklarının muhtevasına bakarak bir evrensellik ele almak gerekirse yani çok satıyor ya da başka dillere çevriliyor olmak bağlamında değil ele aldığı problemlerin ne kertede evrensel olduğu meselesine bakıldığında tabii Tanpınar çok daha evrenseldir. Tanpınar’ın meselesinin ağırlıklı olarak Türkiye bağlamında doğu-batı problemi olduğu ve dolayısıyla bunun ne kertede bir evrensellik anlamına gelebileceği sorusu benim Tanpınar’ın evrenselliği konusunda söylediğime bir itiraz olarak gelebilir. Unutmamak gerekiyor ki doğu-batı meselesi yerel bir biçimde irdelenebileceği gibi bir romancı bunu evrensel bir problem olarak da ortaya koyabilir. Bana sorarsanız Tanpınar bunu yapıyor.
Hocam dünya korona konuşuyor. İşin arkasında ne var tartışılır lakin dünyada bir şeyler değişecek gibi görünüyor. Biz bu yeni dünyaya hangi mesajı verebileceğiz?
Burada ilişki bizden dünyaya değil de dünyadan bize doğru olacaktır. Yani bizim bu yeni dünyaya hangi mesajı vereceğimizden çok, o yeni dünyanın bize hangi mesajı vereceği ya da hangi tür dayatmalarla bizi karşı karşıya bırakacağını asıl sorgulamak gerekiyor. Çünkü bu yeni dünya düzeninin inşasında bizim hiçbir payımız olmayacak. Bu yeni dünya, kolay bir dünya olmayacak, daha çok dayatmaların hâkim olduğu bir dünya olacak. Faşizm demek istemiyorum, doğrusunu söylemek gerekirse dilim varmıyor ama çok ağır ve sıkı dayatmalar bizi belli bir mesaj biçiminde muhatap kılacaktır diye düşünüyorum.
Size ‘polemikçi’ denmesi hayatınızda bir şeyler değiştirdi mi?
Polemikçi olmak sanki çok olumsuz, yanlış, yani neredeyse iptidai bir şeymiş gibi algılanıyor. Öyle değil aslında. Beyhude yere yapılmış polemik ancak polemik sayılabilir, benim yaptığım polemik değil. Diyelim ki bir yanlışlık yapılmış, bir hata yapılmış. Yani Türkiye’de önde gelen ve saygın kimlikleri olan birtakım insanlar ağırlıklı olarak birtakım şeyler söylemişler ve bu söyledikleri şeyler yanlış, şimdi bu yanlışları söylememeli miyiz? Ben bunları söyleyince polemikçi oluyorum. Benim anladığım kadarıyla polemik haksızca, eski tabirle mesnedi olmayan birtakım meselelerde laf üretmek anlamına gelir. Ben polemik yapmıyorum. Mesela “Okuma Notları” diye bir kitabım var, Okuma Notları’nda bu tür yanlışlıklar, hatalar, bir kavramın fevkalade yanlış bir biçimde tefsir edilmesi ya da, benim bildiğim yabancı dillerden Türkçeye yapılmış olan çevirilerin asıllarıyla karşılaştırıldığında -bu işi sıklıkla yaptım 1980’li ve 1990’lı yıllarda- vahim hatalar gördüm. Dil bilmeyen ve bu kitapları okuyacak okurlara saygım dolayısıyla bunu yapıyorum. Çünkü yanlış bir şeyi öğrenmiş olacak, yanlış bir çeviriyi doğru sanarak okuyacak ve öyle belleyecek. Ben bunu söylememeli miyim? Ama bunu söyleyince polemikçi oluyorsunuz. Daha da vahimi bol miktarda düşman ediniyorsunuz. Yani hayatımda bir şeyleri değiştirdi mi? Hayır. Benim hayatımda değiştirmedi ama bana düşman olan birtakım insanların sayısını artırdı o kadar. Bu benim katiyen hayatımı değiştirmiş değil.
Zorunluluktan bile olsa dünya genelinde salgın nedeniyle bir içe dönüş var ama bir yandan da sosyal medya sürekli bir şey üretmek gibi, yalnız kalamayan insanların da aktiviteleriyle dolu. Siz yalnızlığı seven biri olarak bugünlerinizi nasıl geçiriyorsunuz? “Ev”i bir dünya görüşüne dönüştüren Necatigil, bugünleri yaşasaydı ne hissederdi?
Ben de yalnızlıktan herhangi bir şekilde yakınan biri değilim, zaten son otuz yıldır yalnız yaşıyorum. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir sıkıntım yok. Yeri gelmişken Tanpınar’ın Ahmet Haşim için söylediği şu sözünü söyleyeyim, “Hayatı kasten daraltmak”tan hoşlanan biriyim. Karantina günlerinde, 65 yaş üstü olduğumuz için, kendime göre belli rutinlere bağlayarak, hangi saatte neyi yapmam gerektiği konusunda kendime bir program çizerek sürdürüyorum. Necatigil’e gelince, bu söylediğim tamamen spekülatif bir şey olacak, ben tabii nasıl davranacağını bilemezdim ama yakından tanıdığımı düşünüyorum Necatigil’i. O da hayatı kasten daraltmaktan hoşlanıyordu ve onun için yazdığım bir yazıda belirttiğim gibi, odası dünyadan büyüktü. O çalışma odasında, çeviri yaparken, şiir yazarken, okurken, çok mutluydu. Böyle bir soyağacı var belki, Haşim, Necatigil ve ben hayatı kasten daraltmak hoşlanan bireyleriz.
Artık klasik denilebilecek eserler üretilmiyor ve eski hacimli kitaplar yerlerini ince eserlere bırakıyor. Edebi metinlerin geleceğinin 100-200 sayfalık romanlar olacağına dair tartışmalar var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Neyin klasik olduğu ya da olacağı bugünden belli olmaz. Dostoyevski’nin (19. yüzyıl) ya da Shakespeare’in (16. yüzyıl) klasik olacağı, yaşadıkları yüzyıllarda belli değildi. Dolayısıyla gelecekte Türk edebiyatının hangi yapıtlarının klasik olacağı konusunda bir şey söylemek mümkün değil. Yani, tahminde bulunmak bile mümkün değil. Çünkü tahminler fevkalade yanıltıcı da olabilir. Niceliğe gelince, kitabın büyüklüğü, hacminin büyüklüğü, bu doğru bir tespit. Biliyorsunuz günümüz, görselliğin büyük bir ölçüde öne çıktığı ve insanların tuğla hacminde kitapları alıp okumaya istekleri olmadığı bir dönem. Çünkü istekleri bugünün koşullarında çok farklı bir biçimde yapılanmış oluyor. İstekler öyle yapılanınca 400-500 sayfalık romanlar artık talep edilmez oluyor.
Sevdiğim dört şairden biri Hilmi Yavuz’dur. Bedreddin Üzerine Şiirler ve Doğu şiirleri harikadır.
Necip Fazıl’ın böyle bir sözü vardır. Biri gelip, dünyanın en büyük iki şairi deyince üstat, “Diğeri kim?” der. Ben de şimdi soruyorum: “Diğer üçü kim?” Benim şiirlerim konusundaki tercihler her zaman çok farklı olmuştur, bu benim için çok önemlidir. Bazı şairler var, mesela Fazıl Hüsnü Dağlarca, kendisinin yüze yakın kitabı var. Kendisi bile kaç kitabı olduğunu bilmiyordu. Ama şiir okuyan, nitelikli okurlara sorarsanız Fazıl Hüsnü Dağlarca bir tek kitapla anılır: Çocuk ve Allah. O yüz kitap bir yana bu kitap bir yana. Benim için öyle değil. Dolayısıyla niye sadece o kitabı seviyorsun diye kızmıyorum okurlara. Niye diğerleri demiyorum çünkü onları sevenler okurlar da var. Bir okur Çöl Şiirleri’ni seviyor, bir başkası Ayna Şiirleri gibi bir kitap yok diyor. Bir başkası Akşam Şiirleri ile Gizemli Şiirler diyor. Dolayısıyla ben o bakımdan talihli bir şairim. Fazıl Hüsnü gibi olmak istemezdim. İyi ki benim şiirlerim konusunda böyle kötü bir ittifak yok. O yüzden soru için teşekkür ediyorum.
Gençlere önereceğiniz Türk edebiyatının başyapıtları hangileri?
Açıkçası bu benim pek hoşlanmadığım bir şey. Şu kitap başyapıttır, şu kitabı okuyun, şunu sevin… Beğenisi olan okurun seçtiği kitap başyapıttır. İki türlü okur vardır: Nitelikli ve niteliksiz okur. Nitelikli okurlar kendi beğenileri, donanımlarıyla, iradeleriyle, başka birinin tesiri altında kalmaksınız kitap seçen insanlardır. Gider kitabevine, hangi kitabı alacağını bilir. Niteliksiz okur ise kendi iradesinin dışında başkalarının tesiri altında kalarak kitap seçenlerdir. Neyin tesiri altında kalır, mesela gazetelerde yayımlanıyor en çok okunan kitap listesi, oraya bakarak kitap seçer kendi iradesi dışında. Ya da biri okumuştur ona tavsiye eder, o da gidip alır. Bunlar niteliksiz okurlardır. Bence nitelikli okurun ne benim ne de başkasının tavsiyesine ihtiyacı vardır.
Önerdiği biyografi eserleri ve biyografi eserleri okumanın faydaları nelerdir?
Biyografi Türkiye’de çok az yapılan bir tür. Yıllar önce Peyami Safa’nın bir yazısı vardı. Biyografi yazma sanatında alıntılamıştım. Şimdi mesela Avrupa’da ya da Amerika’da herhangi bir yazar konusunda en az 5-6 tane biyografi kitabı vardır. Yani diyelim Hemingway merak ettiniz açıp bakıyorsunuz. Hakkında yazılmış en az 10 tane biyografi kitabı vardır. Hele Shakespeare hakkında yüzlerce vardır. Ama bizde yoktur bu. Neden acaba? Bunun üzerinde düşünüldü mü? Bizde tam tersine insanların başkalarının hayatına duyulan merakın sınırı yoktur. Yani birisinin hayatı nedir? Nasıl olmuştur? Kimdir? Nerde, kiminle evlenmiştir? Nerde ne yapmıştır? vs biz onları çok merak ederiz. Bizde biyografi eseri çok olması gerek aslında çünkü başkalarının hayatlarını bilmeye, öğrenmeye fevkalede meraklıyızdır. Ama buna rağmen yok. Neden? Çünkü başkalarının hayatını merak etmek bizim için salt bir dedikodu mevzusudur ondan. Yani o hayatı bir hayat hikayesi olarak düşünmek, tasarlamak ve yazmak düşünülmüyor. Sadece dedikodu olarak. O kadarıyla yetinmektir bizim biyografiyle olan ilişkimiz. Yani bizim insanımız için bir insanın hayatı olsa olsa bir dedikodu konusudur. Onun ötesinde yazılması gereken bir hayat hikayesini değildir.
Felsefi düşünmek yerine sloganla, atasözüyle düşünmeye devam ediyoruz. Bunu neye bağlarsınız?
Üzerinde durulması, analiz edilmesi gereken bir mesele. Slogan bir kere çok kolaycı bir şey. Birtakım problemlerin çözümü konusunda hazır reçeteler sunuyor. Yani bir şey varsa onun karşılığı vardır. O mesele sadece sloganla yanıtlanabilecek bir mesele gibi görülüyor bizim insanımıza. O sloganla o mesele çözümlenmiş oluyor. Bir soru var zihninde, sloganla, atasözüyle yetiniyor. Niçin yetiniyor? Niçin o sloganın veya atasözünün vermiş olduğu yanıt onu tatmin ediyor? Bizim insanımızın sloganlarla ve atasözleriyle yetinmesini kullananlar var. Bunun farkında birtakım insanlar. Böyle sloganlar, parlak sözler söylendiği zaman bunlar gerçekten çok derin, kuşatıcı ve bütün soruları son kertede çözümleyici yanıtlarmış gibi görünüyor. Türkiye’de bir entelektüeller var bir de entelektüel etkisi yaratmak isteyenler. İşte bu entelektüel etkisi üretmek isteyen insanlar slogan, atasözü veya özdeyiş kullanırlar. Maalesef bunlar daima felsefenin, felsefi düşünmenin yerini tutmuştur Türkiye’de. Dediğim gibi, birtakım kurnaz insanlar var. Bunu kullanarak çok saf, temiz birtakım insanları kendilerine hayran bırakıyorlar. Buna da şaşmamak lazım.
Yüz bin satan şiir kitapları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Var tabi öyle şiirler. Aslında şiir elitist bir iştir. Seçkinci bir iştir. Özellikle modern şiir. İki türlü şiir vardır. Biri şiirdir, diğeri manzumedir. Modern şiir hepimizin çok iyi bildiği gibi anlamın geriye itildiği şiirdir. Haşim’in o ünlü “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” metnini bir manifesto olarak kabul ederim. Şiirde mana aramak, bülbülü eti için kesmeye benzer, der. Manayı tamamen düzyazıya ait sayar. Dolayısıyla şiiri anlamak, şiirden haz duymak bir klasik müzik parçasından haz duymak gibidir. Dolayısıyla eğer yüz bin satıyorsa bu aslında doğrudan doğruya elit okura şiir bağlamında seslenmeyen şiir kitaplarıdır. Dolayısıyla herkesin anlayabileceği türden şiirlerdir. Bunların adı da manzumedir. Bu ayrımı unutmamak lazım. Şiir başka şeydir, manzume başka şeydir.
Pandemiyle beraber kendimizi çok kısa sürede yeni bir hayatın içinde bulduk. Peki bu süreç güzel sanatları nasıl etkileyecek?
Bu sürecin sanatta kendini şu ya da bu biçimde tezahür ettirmemesi mümkün değil. Bunu göreceğiz. Bu şiirde olacaktır, plastik sanatlarda olacaktır, müzikte olacaktır. Bunların hepsinde olacaktır. Her şeyden önce bu zorunlu kapanmışlık, kapatılmıştık duygusunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bakın, bu bir ceza değil. Bir mahpushane değil. Biz işlediğimiz herhangi bir suçtan veya işlediğimiz varsayılan ya da bize atfedilen birtakım suçlardan dolayı cezaevine atılmış değiliz. Biz mahkûm değiliz. Kendi odamızdayız. Dolayısıyla bunu bir cezaevi gibi düşünmek yanlıştır. Bir kere önce bizim şu an içimizde bulunduğumuz karantina konumunu analiz etmemiz lazım. Yani nasıl bir kapatılmaya zorunlu kılındığımız üzerinde düşünmememiz gerekir. Niçin bu odadayım? Bu soruya ben şair olarak yanıt vermek durumundayım. Bir ressam da böyle düşünmek zorundadır. Kendisine şu soruyu sormalıdır: Benim bu odada kapatılmışlık konumum nasıl bir konumdur? Bu şimdiye kadar alıştığımız ve bildiğimiz kapatılmışlıktan çok farklı. Bunu düşünmek lazım. Ben düşünüyorum kendi payıma bunu şiirde nasıl dile getiririm diye. Ressam da, müzik yapan kişi de bunu kendi payına nasıl düşünmesi gerektiğine karar vermelidir.
Söyleşinin tamamını izlemek için tıklayınız.
[Kronos.News] 26.4.2020
‘Yalnızsanız bir ağaca sarılın’
Uzmanlar salgın günlerinde yalnızlığı azaltmak için ağaçlara sarılmayı öneriyor.
KRONOS -25 Nisan 2020
İzlanda koronavirüsle mücadelede en başarılı ülke olarak gösteriliyor. İzlanda hükümeti karantinada kendi yalnız hisseden halkı her gün beş dakika ağaçlara sarılmaya teşvik ediyor.
İzlanda Orman Hizmetleri günde en az beş dakika bir ağaca sarılmanın yalnızlığı gidermek için iyi bir yol olduğunu açıkladı. Ağaçlara sarılmanın mümkün olabilmesi için hâlâ kar altındaki Doğu İzlanda’da orman yolları karlardan temizlendi. Ülkede insanların bu tavsiyeye uyup ağaçlara sarıldıkları fotoğraflar paylaşılıyor.
Ağaçlara sarılmanın rahatlama sağladığını belirtilen İzlandalı yetkililer, “Bir ağaca sarıldığınızda önce onu ayak parmaklarınızda hissedersiniz, sonra bacaklarınızda ve göğsünüzde, sonra da başınızda,” diyorlar.
Bilimsel olarak da ağaçlara dokunmanın sağlığa iyi geldiği biliniyor. Ağaçlar yakınlarındaki insanların stres düzeyini azaltıyor.
[Kronos.News] 25.4.2020
KRONOS -25 Nisan 2020
İzlanda koronavirüsle mücadelede en başarılı ülke olarak gösteriliyor. İzlanda hükümeti karantinada kendi yalnız hisseden halkı her gün beş dakika ağaçlara sarılmaya teşvik ediyor.
İzlanda Orman Hizmetleri günde en az beş dakika bir ağaca sarılmanın yalnızlığı gidermek için iyi bir yol olduğunu açıkladı. Ağaçlara sarılmanın mümkün olabilmesi için hâlâ kar altındaki Doğu İzlanda’da orman yolları karlardan temizlendi. Ülkede insanların bu tavsiyeye uyup ağaçlara sarıldıkları fotoğraflar paylaşılıyor.
Ağaçlara sarılmanın rahatlama sağladığını belirtilen İzlandalı yetkililer, “Bir ağaca sarıldığınızda önce onu ayak parmaklarınızda hissedersiniz, sonra bacaklarınızda ve göğsünüzde, sonra da başınızda,” diyorlar.
Bilimsel olarak da ağaçlara dokunmanın sağlığa iyi geldiği biliniyor. Ağaçlar yakınlarındaki insanların stres düzeyini azaltıyor.
[Kronos.News] 25.4.2020
Pankreas kanserli gazeteci Öztaş ‘demir parmaklıklar’ ardında [Selahattin Sevi]
Pankreas kanseri olan tutuklu gazeteci Mevlüt Öztaş'ın hastanede eşi ve çocuklarıyla görüşmesine izin verilmiyor. Kızı Büşra Öztaş, "Cezaevindeyken özgürlüğümden utanıyordum şimdi nefes almaya bile utanıyorum." diyor, eşi tahliye talep ediyor.
SELAHATTİN SEVİ -26 Nisan 2020
2018 yılının şubat ayından bu yana tutuklu olan, KHK ile kapatılan Cihan Haber Ajansı Uşak muhabiri Mevlüt Öztaş’ın (49) pankreas kanseri olduğu ortaya çıktı. Eşinin hastalığı ile ilgili gelişmeleri günlerce öğrenemediklerini bu sebeple tutulduğu Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesine gittiğini belirten Öztaş’ın eşi Gülten Öztaş (48) engellendiğini söyledi.
“EŞİM HASTANEDE DE DEMİR PARMAKLIKLAR ARDINDA”
Gülten Öztaş, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“21.04.2020 tarihinde kızım Elif ile birlikte Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesine eşimi ziyarete gittik. Uzun uğraşlarımız sonucu eşimin hastanenin 100 metre ilerisinde mevkii binasında kaldığını öğrendik. Binaya gittiğimizde binada hiçbir sağlık personeli doktor veya hemşire bulunmuyordu, bize binayı kapattıklarını söylediler. Eşimin mahkum olduğunu söyleyince bodrum katına yönlendirdiler. Karşılaştığımız manzara bir hastane koğuşuydu. Demir parmaklıklar vardı. Oradaki infaz koruma memurlarına eşimi görmek istediğimizi dile getirdik, yasak dolayısıyla kabul edilmedi. “En azından uzaktan görebilir miyiz” diye sorduğumuzda ise çok sert bir üslupla karşılaştık. Kapıda 5-6 tane infaz koruma memuru vardı. “Parası var mı” diye sorduğumuzda ise kesinlikle bize bilgi vermediler. Para vermeyi teklif ettiğimizde ise kesinlikle kabul edilmedi. Eşim için getirdiğimiz pijama takımı, çamaşır gibi eşyaları da ilk başta kabul etmediler ama uzun ısrarlarımız sonucu bir gardiyan eşimin eşyasının olmadığını söyleyince kabul ettiler.”
“ELİMİZDE İMZALI KAĞIT OLMASINA RAĞMEN BABAMIN SAĞLIK RAPORUNU VERMEDİLER”
Hastanede olanlara anlam veremediğini söyleyen gazeteci Mevlüt Öztaş’ın kızı Elif Öztaş (22) ise, “Doktoruyla görüşmeye gittiğimizde doktoru sağlık dosyaları almam için tekrar babamın bulunduğu koğuşa gönderdi. Elimizde doktor imzalı yazılı belge olmasına rağmen babamın sağlık raporlarını bana vermediler. Bir infaz koruma memuruyla gönderdiler.” dedi.
“KÜÇÜK OĞLU İLE UÇURTMA VE BİSİKLET PLANLARI YAPTILAR”
Elif Öztaş, babasıyla 3 hafta sonra telefonla görüşebildiklerini söyleyerek, “Allah’a şükür sesini duyabildik. Bize, ‘Ben aileme haber verin diye dilekçe yazdım size haber veren olmadı mı?’ dedi. Ben de ‘biz kendi çabalarımızla öğrendik bize haber veren olmadı’ dedim. Sesi çok yorgun ve bitkin geliyordu. Nasıl olduğunu sordum. Tabi ki bizi üzmemek için iyi olduğunu ve ağrısının olmadığını söyledi. Ama o şartlar altında hangi insan ne kadar iyi olabilir ki? ifadelerini kullandı. Kızı Öztaş, “Biz de ‘Sen üzülme biz elimizden gelen her şeyi yapıyoruz.’ dedim ve o da elimizden ne geliyorsa yapmamızı istedi.” şeklinde konuşarak, “Daha sonra 5 yaşındaki küçük kardeşim Ali Yekta ile konuştu ve ilerde uçurtma uçurma, bisiklet sürme planları yaptılar.” dedi.
“BABAM CEZAEVİNDEYKEN ÖZGÜRLÜĞÜMDEN VE NEFES ALMAKTAN UTANIYORUM”
Hasta tutuklu gazeteci Mevlüt Öztaş’ın büyük kızı Büşra Öztaş (24) ise, yaptığı değerlendirmede “Babam bu zamana kadar bunca zorluk çekmesine rağmen bize olaylar olduktan sonra haber verdi üzülmememiz için” diyerek şunları söyledi:
“Eminim ki daha bilmediğimiz bir sürü zorluk yaşadı. Her türlü zorluğu kendi başına kaldırmaya, bize belli etmemeye çalışıyor ama en sonunda kansere yakalandı. Bu zorlu süreci tek başına yaşamasını istemiyorum. Bir evlat olarak babam için bir şey yapamamak beni kahrediyor. Babaların yeri kız çocukları için çok daha ayrıdır. Babamın yokluğunda evin büyük çocuğu olarak baba görevini üstlenmiş gibi hissediyorum ve ailemin yanında onlara destek olabilmek için dik durmaya çalışıyorum ama gücüm tükendi. Babamı yanımda istiyorum, babamın yanında olmak istiyorum. Cezaevindeyken özgürlüğümden bile utanıyorken şimdi nefes almaya bile utanıyorum.”
[Selahattin Sevi] 26.4.2020 [Kronos.News]
SELAHATTİN SEVİ -26 Nisan 2020
2018 yılının şubat ayından bu yana tutuklu olan, KHK ile kapatılan Cihan Haber Ajansı Uşak muhabiri Mevlüt Öztaş’ın (49) pankreas kanseri olduğu ortaya çıktı. Eşinin hastalığı ile ilgili gelişmeleri günlerce öğrenemediklerini bu sebeple tutulduğu Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesine gittiğini belirten Öztaş’ın eşi Gülten Öztaş (48) engellendiğini söyledi.
“EŞİM HASTANEDE DE DEMİR PARMAKLIKLAR ARDINDA”
Gülten Öztaş, yaşadıklarını şöyle anlattı:
“21.04.2020 tarihinde kızım Elif ile birlikte Ankara Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesine eşimi ziyarete gittik. Uzun uğraşlarımız sonucu eşimin hastanenin 100 metre ilerisinde mevkii binasında kaldığını öğrendik. Binaya gittiğimizde binada hiçbir sağlık personeli doktor veya hemşire bulunmuyordu, bize binayı kapattıklarını söylediler. Eşimin mahkum olduğunu söyleyince bodrum katına yönlendirdiler. Karşılaştığımız manzara bir hastane koğuşuydu. Demir parmaklıklar vardı. Oradaki infaz koruma memurlarına eşimi görmek istediğimizi dile getirdik, yasak dolayısıyla kabul edilmedi. “En azından uzaktan görebilir miyiz” diye sorduğumuzda ise çok sert bir üslupla karşılaştık. Kapıda 5-6 tane infaz koruma memuru vardı. “Parası var mı” diye sorduğumuzda ise kesinlikle bize bilgi vermediler. Para vermeyi teklif ettiğimizde ise kesinlikle kabul edilmedi. Eşim için getirdiğimiz pijama takımı, çamaşır gibi eşyaları da ilk başta kabul etmediler ama uzun ısrarlarımız sonucu bir gardiyan eşimin eşyasının olmadığını söyleyince kabul ettiler.”
“ELİMİZDE İMZALI KAĞIT OLMASINA RAĞMEN BABAMIN SAĞLIK RAPORUNU VERMEDİLER”
Hastanede olanlara anlam veremediğini söyleyen gazeteci Mevlüt Öztaş’ın kızı Elif Öztaş (22) ise, “Doktoruyla görüşmeye gittiğimizde doktoru sağlık dosyaları almam için tekrar babamın bulunduğu koğuşa gönderdi. Elimizde doktor imzalı yazılı belge olmasına rağmen babamın sağlık raporlarını bana vermediler. Bir infaz koruma memuruyla gönderdiler.” dedi.
“KÜÇÜK OĞLU İLE UÇURTMA VE BİSİKLET PLANLARI YAPTILAR”
Elif Öztaş, babasıyla 3 hafta sonra telefonla görüşebildiklerini söyleyerek, “Allah’a şükür sesini duyabildik. Bize, ‘Ben aileme haber verin diye dilekçe yazdım size haber veren olmadı mı?’ dedi. Ben de ‘biz kendi çabalarımızla öğrendik bize haber veren olmadı’ dedim. Sesi çok yorgun ve bitkin geliyordu. Nasıl olduğunu sordum. Tabi ki bizi üzmemek için iyi olduğunu ve ağrısının olmadığını söyledi. Ama o şartlar altında hangi insan ne kadar iyi olabilir ki? ifadelerini kullandı. Kızı Öztaş, “Biz de ‘Sen üzülme biz elimizden gelen her şeyi yapıyoruz.’ dedim ve o da elimizden ne geliyorsa yapmamızı istedi.” şeklinde konuşarak, “Daha sonra 5 yaşındaki küçük kardeşim Ali Yekta ile konuştu ve ilerde uçurtma uçurma, bisiklet sürme planları yaptılar.” dedi.
“BABAM CEZAEVİNDEYKEN ÖZGÜRLÜĞÜMDEN VE NEFES ALMAKTAN UTANIYORUM”
Hasta tutuklu gazeteci Mevlüt Öztaş’ın büyük kızı Büşra Öztaş (24) ise, yaptığı değerlendirmede “Babam bu zamana kadar bunca zorluk çekmesine rağmen bize olaylar olduktan sonra haber verdi üzülmememiz için” diyerek şunları söyledi:
“Eminim ki daha bilmediğimiz bir sürü zorluk yaşadı. Her türlü zorluğu kendi başına kaldırmaya, bize belli etmemeye çalışıyor ama en sonunda kansere yakalandı. Bu zorlu süreci tek başına yaşamasını istemiyorum. Bir evlat olarak babam için bir şey yapamamak beni kahrediyor. Babaların yeri kız çocukları için çok daha ayrıdır. Babamın yokluğunda evin büyük çocuğu olarak baba görevini üstlenmiş gibi hissediyorum ve ailemin yanında onlara destek olabilmek için dik durmaya çalışıyorum ama gücüm tükendi. Babamı yanımda istiyorum, babamın yanında olmak istiyorum. Cezaevindeyken özgürlüğümden bile utanıyorken şimdi nefes almaya bile utanıyorum.”
[Selahattin Sevi] 26.4.2020 [Kronos.News]
Koronavirüs araştırması: Toplumun yarıdan fazlası geçim kaygısı, 4 kişiden biri işsizlik korkusu yaşıyor
Bahçeşehir Üniversitesi, koronavirüs salgınının toplum üzerindeki etkilerini araştırdı. Araştırmaya göre her 4 kişiden biri işini kaybetme korkusu yaşıyor, yarısından fazlası ise ekonomik açıdan kaygı duyuyor.
BOLD – Bahçeşehir Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özlem Karaırmak, 25-65 yaş arası bin 458 kişi ile telefon veya internet yoluyla araştırma yaptı. Araştırma sonuçlarına göre, yüzde 49 koronavirüsü kendisi için yüzde 79 ise sevdikleri için tehdit görüyor.
YARIDAN FAZLASI EKONOMİK KAYGI DUYUYOR
Birgün’ün haberine göre Prof. Özlem Karaırmak, araştırmada en öne çıkan bulgunun ekonomik kaygılar olduğunu belirtti. Karaırmak, “Yarıdan fazlası bu noktada kaygılı. Bir diğer nokta gelir düzeyi düşük ya da yüksek olan gruplarda kaygı eşit olmasına rağmen gelir düzeyi düşük kesimin kırılgan oluşu. Kendini daha çaresiz hissediyor, daha umutsuz görünüyor. Ekonomik politikalar ve sosyal sistem açısından koruyucu sistemin bu grubu daha dikkate alması gerekiyor” dedi. Araştırmanın internet ve sosyal medyanın lüks değil ihtiyaç olduğunu gösterdiğini belirten Karaırmak, “Yoksulların bu imkanı yoksa, görüntülü telefona da sahip değilse yakınlarıyla daha az bağ kurabiliyor. Eğitim çağında çocuğu varsa onun uzaktan eğitim şansı kalmıyor. Bu da umutsuzluğu körüklüyor olabilir” değerlendirmesi yaptı.
Araştırmaya katılanların yüzde 45’i evli ve yüzde 42’si çocuk sahibi. Yüzde 28’inin uzaktan eğitime devam eden çocuğu var.
YÜZDE 79 SEVDİKLERİ İÇİN ENDİŞELENİYOR
Çalışma sonuçlarından en dikkat çekici sonuçlar şöyle:
-Yüzde 49’u kendisi, yüzde 79’u ise sevdikleri için salgını tehdit görüyor.
-Yüzde 85’i vaka sayısının artmasından, yüzde 60’ı günlük hayatındaki kısıtlamalardan, yüzde 80’i yaşam şartlarının ne zaman sona ereceğinin belirsizliğinden endişeli.
– Yüzde 62’si Covid 19 hakkında kendini yeteri kadar bilgi sahibi görüyor.
– Yüzde 68’i aile ve arkadaşlardan aldığı sosyal desteği yeterli buluyor.
– Yüzde 54’ü bu süreçte yeni uğraşlar (yeni yemekler, çok parçalı yap-bozlar, örgü vb.) edinmiş.
– Yüzde 80’i Covid-19 gündemini çok sık takip ediyor.
– Yüzde 58’i çok ciddi ekonomik kaygılar yaşıyor.
– Yüzde 25’i işini kaybetmekten korkuyor.
KADINLAR DAHA ENDİŞELİ
Araştırmaya göre, kadınlar belirsizlikten dolayı daha kaygılı, stresli ve üzüntülü. Ancak belirsizlik erkeklerin eyleme geçmesini daha fazla engelliyor. Kadınlar, virüsün kontrolünde bilim insanları, doktorlar gibi başkalarından gelecek yardıma daha fazla güveniyor. Erkeklere göre, stresle baş etme becerilerinde kendilerini daha fazla kaynağa ve desteğe sahip olarak algılıyor.
EVLİLER ÇARESİZ BEKÂRLAR KAYGILI
Evli olanlar durumu daha çaresizlik verici ve kontrol edilemez görüyor. Ancak bekarlar daha kaygılı. Çocuğu olanlar halsizlik, titreme, mide problemleri gibi psikosomatik tepkileri çocuksuzlara göre daha az yaşamakta. Çocukla etkileşimin kaygının fiziksel belirtilerini azalttığı düşünülmekte. Çevresinde Covid-19 tanısı almış olanlar ile 65 yaş üstü yalnız yaşayan yakını bulunanlar daha kaygılı.
İŞİNİ KAYBETME KORKUSU
Araştırmaya göre işini kaybetme korkusu yaşayanlar belirsizlik ve kaygı içinde. Psikolojik dayanıklılıkları daha kırılgan. Durumu daha tehdit edici ve kontrol edilemez algılıyor ancak yardım aramakta zorlanıyor. Kaynakları etkili kullanamıyor. Tüm gelir gruplarında virüse bağlı stres ve belirsizlik aynı derecede. Ancak gelir düzeyi (2 bin 324 TL ve altı) düşük olanlar gelir düzeyi yüksek olanlara (7 bin 500 TL ve üstü) göre daha fazla kaygılı. Psikolojik dayanıklılıkları daha düşük. Strese karşı kendilerini daha kontrolsüz hissediyor. Ama en önemlisi salgın konusunda başkalarından destek ve yardım geleceğine daha az inanmakta.
TELEVİZYONDAN TAKİP EDİYOR
Koronavirüs sürecinde halkın çoğunluğu gündeme televizyonlar, internet siteleri ve Twitter üzerinden takip ediyor. Araştırmaya göre, yüzde 80 televizyon, yüzde 64 internet siteleri, yüzde 56 Twitter, yüzde 51 Instagram, yüzde 26 ise Facebook üzerinden gündemi takip ediyor. Yüzde 7 ise takip etmiyor.
HASTANEYE GİDEMEME ENDİŞESİ
Araştırmada en sık görülen korku ve tepkiler şöyle sıralandı:
“-Toplu taşıma araçlarından korkma
-Vaka/Ölüm sayılarını takip etme
-Virüs ile ilgili sosyal medyayı sürekli takip etme
-Salgının daha da kötüye gideceği inancı
-Sürekli virüsle ilgili haberleri takip etme
-Önlemlere rağmen virüsün sürekli sevdiklerine bulaşacağı düşüncesi
-Fiziksel hareketin azalması n Sevdiklerimi kaybetme korkusunun artması
-Temizlik kurallarını abartılı ve aşırı bir şekilde uygulama
-Hastalık durumunda hastaneye gidememe korkusu”
SOSYAL MEDYA KULLANIYORLAR
Araştırmaya katılanlara “Evde boş vaktinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusu yöneltildi. Yüzde 72 sosyal medya, yüzde 68 film, yüzde 59 kitap, yüzde 58 temizlik ve ev düzenleme, yüzde 52 dizi, yüzde 49 televizyon, yüzde 39 yemek yapma, yüzde 25 çocuklarla oyun oynama, yüzde 19 sanatsal etkinlik, yüzde 19 ise el işi yapmayla değerlendirdiğini söyledi.
[Bold Medya] 25.4.2020
BOLD – Bahçeşehir Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi, Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özlem Karaırmak, 25-65 yaş arası bin 458 kişi ile telefon veya internet yoluyla araştırma yaptı. Araştırma sonuçlarına göre, yüzde 49 koronavirüsü kendisi için yüzde 79 ise sevdikleri için tehdit görüyor.
YARIDAN FAZLASI EKONOMİK KAYGI DUYUYOR
Birgün’ün haberine göre Prof. Özlem Karaırmak, araştırmada en öne çıkan bulgunun ekonomik kaygılar olduğunu belirtti. Karaırmak, “Yarıdan fazlası bu noktada kaygılı. Bir diğer nokta gelir düzeyi düşük ya da yüksek olan gruplarda kaygı eşit olmasına rağmen gelir düzeyi düşük kesimin kırılgan oluşu. Kendini daha çaresiz hissediyor, daha umutsuz görünüyor. Ekonomik politikalar ve sosyal sistem açısından koruyucu sistemin bu grubu daha dikkate alması gerekiyor” dedi. Araştırmanın internet ve sosyal medyanın lüks değil ihtiyaç olduğunu gösterdiğini belirten Karaırmak, “Yoksulların bu imkanı yoksa, görüntülü telefona da sahip değilse yakınlarıyla daha az bağ kurabiliyor. Eğitim çağında çocuğu varsa onun uzaktan eğitim şansı kalmıyor. Bu da umutsuzluğu körüklüyor olabilir” değerlendirmesi yaptı.
Araştırmaya katılanların yüzde 45’i evli ve yüzde 42’si çocuk sahibi. Yüzde 28’inin uzaktan eğitime devam eden çocuğu var.
YÜZDE 79 SEVDİKLERİ İÇİN ENDİŞELENİYOR
Çalışma sonuçlarından en dikkat çekici sonuçlar şöyle:
-Yüzde 49’u kendisi, yüzde 79’u ise sevdikleri için salgını tehdit görüyor.
-Yüzde 85’i vaka sayısının artmasından, yüzde 60’ı günlük hayatındaki kısıtlamalardan, yüzde 80’i yaşam şartlarının ne zaman sona ereceğinin belirsizliğinden endişeli.
– Yüzde 62’si Covid 19 hakkında kendini yeteri kadar bilgi sahibi görüyor.
– Yüzde 68’i aile ve arkadaşlardan aldığı sosyal desteği yeterli buluyor.
– Yüzde 54’ü bu süreçte yeni uğraşlar (yeni yemekler, çok parçalı yap-bozlar, örgü vb.) edinmiş.
– Yüzde 80’i Covid-19 gündemini çok sık takip ediyor.
– Yüzde 58’i çok ciddi ekonomik kaygılar yaşıyor.
– Yüzde 25’i işini kaybetmekten korkuyor.
KADINLAR DAHA ENDİŞELİ
Araştırmaya göre, kadınlar belirsizlikten dolayı daha kaygılı, stresli ve üzüntülü. Ancak belirsizlik erkeklerin eyleme geçmesini daha fazla engelliyor. Kadınlar, virüsün kontrolünde bilim insanları, doktorlar gibi başkalarından gelecek yardıma daha fazla güveniyor. Erkeklere göre, stresle baş etme becerilerinde kendilerini daha fazla kaynağa ve desteğe sahip olarak algılıyor.
EVLİLER ÇARESİZ BEKÂRLAR KAYGILI
Evli olanlar durumu daha çaresizlik verici ve kontrol edilemez görüyor. Ancak bekarlar daha kaygılı. Çocuğu olanlar halsizlik, titreme, mide problemleri gibi psikosomatik tepkileri çocuksuzlara göre daha az yaşamakta. Çocukla etkileşimin kaygının fiziksel belirtilerini azalttığı düşünülmekte. Çevresinde Covid-19 tanısı almış olanlar ile 65 yaş üstü yalnız yaşayan yakını bulunanlar daha kaygılı.
İŞİNİ KAYBETME KORKUSU
Araştırmaya göre işini kaybetme korkusu yaşayanlar belirsizlik ve kaygı içinde. Psikolojik dayanıklılıkları daha kırılgan. Durumu daha tehdit edici ve kontrol edilemez algılıyor ancak yardım aramakta zorlanıyor. Kaynakları etkili kullanamıyor. Tüm gelir gruplarında virüse bağlı stres ve belirsizlik aynı derecede. Ancak gelir düzeyi (2 bin 324 TL ve altı) düşük olanlar gelir düzeyi yüksek olanlara (7 bin 500 TL ve üstü) göre daha fazla kaygılı. Psikolojik dayanıklılıkları daha düşük. Strese karşı kendilerini daha kontrolsüz hissediyor. Ama en önemlisi salgın konusunda başkalarından destek ve yardım geleceğine daha az inanmakta.
TELEVİZYONDAN TAKİP EDİYOR
Koronavirüs sürecinde halkın çoğunluğu gündeme televizyonlar, internet siteleri ve Twitter üzerinden takip ediyor. Araştırmaya göre, yüzde 80 televizyon, yüzde 64 internet siteleri, yüzde 56 Twitter, yüzde 51 Instagram, yüzde 26 ise Facebook üzerinden gündemi takip ediyor. Yüzde 7 ise takip etmiyor.
HASTANEYE GİDEMEME ENDİŞESİ
Araştırmada en sık görülen korku ve tepkiler şöyle sıralandı:
“-Toplu taşıma araçlarından korkma
-Vaka/Ölüm sayılarını takip etme
-Virüs ile ilgili sosyal medyayı sürekli takip etme
-Salgının daha da kötüye gideceği inancı
-Sürekli virüsle ilgili haberleri takip etme
-Önlemlere rağmen virüsün sürekli sevdiklerine bulaşacağı düşüncesi
-Fiziksel hareketin azalması n Sevdiklerimi kaybetme korkusunun artması
-Temizlik kurallarını abartılı ve aşırı bir şekilde uygulama
-Hastalık durumunda hastaneye gidememe korkusu”
SOSYAL MEDYA KULLANIYORLAR
Araştırmaya katılanlara “Evde boş vaktinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusu yöneltildi. Yüzde 72 sosyal medya, yüzde 68 film, yüzde 59 kitap, yüzde 58 temizlik ve ev düzenleme, yüzde 52 dizi, yüzde 49 televizyon, yüzde 39 yemek yapma, yüzde 25 çocuklarla oyun oynama, yüzde 19 sanatsal etkinlik, yüzde 19 ise el işi yapmayla değerlendirdiğini söyledi.
[Bold Medya] 25.4.2020
“Tayyip Erdoğan 50 kuruşluk maskeyi karneye bağladı”
CHP’yi her fırsatta ekmeği karneye bağlamakla eleştiren AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a karne eleştirisi geldi. CHP’li Mustafa Adıgüzel, Erdoğan’ın 50 kuruşluk maskeyi karneye bağladığına dikkat çekti.
BOLD – CHP Ordu Milletvekili Dr. Mustafa Adıgüzel, maske dağıtımı konusunda AKP hükumetini eleştirerek, “2. Dünya Savaşı koşullarında ekmeği kontrollü dağıttığı için ‘Ekmeği karneye bağladı’ diye İsmet İnönü’yü eleştiren hükumetin şu anda 50 kuruşluk maskeyi karneye bağladığını görüyoruz” dedi.
TC NUMARASI ÜZERİNDEN RAHATLIKLA DAĞITIM YAPILABİLİRDİ
Hükumetin maske konusunu yönetmekte beceriksizlikler yaptığını ifade eden Adıgüzel, “Maske konusunda çok fazla şikâyet gelmektedir. Bu işi beceremediler. Başlangıçta PTT, muhtarlıklar derken sonra eczaneler üzerinden uygulama düşünüldü. Bunu da bir SMS şartına bağladılar. Başından beri bunu TC numarası üzerinden rahatlıkla eczaneler üzerinden verilebilirdi” dedi.
ÜCRETSİZ DAĞITIMIN ÖNÜ KESİLDİ
CHP’li belediyeler başta olmak üzere, pek çok yerel yönetim ve birçok firmanın maskeleri halka ücretsiz dağıtmak için çaba gösterdiği halde hükumetin bunun önünü kestiğini belirten Adıgüzel, “Cumhurbaşkanlığı tarafından maskelerin ücretsiz dağıtılacağı ilan edilmesine rağmen, valilikler eliyle ücretli satışı söz konusudur. Ordu Valiliğinin evrakında, Ankara’dan bir firma ismi verilerek “ücreti mukabilinde” denilerek Ticaret Odalarına ve firmalara duyuru yapılıyor. Ticaret Odası da firmalara mesaj geçerek 85 kuruştan bu firmadan alınmasını duyuruyor” dedi.
MASKE DAĞITIM İŞİNİ DAHİ BECEREMEDİLER
Ücretsiz dağıtılacağı ifade edilen maskelerin hükumet eliyle ücretli dağıtılmaya çalışıldığını belirten Adıgüzel, “Birilerine buradan rant elde edilmektedir. Hâlbuki belediyelerimiz maskeleri halka ücretsiz dağıtmak isterken buna engel olunmaktadır. Bu süreç şunu göstermiştir, hükumetin maskesi düşmüştür. Bir maske işini dahi becerememişlerdir. 2. Dünya savaşı koşullarında o zor dönemde kısa süreliğine ekmeği kontrollü dağıttığı için ‘Ekmeği karneye bağladı’ diye İsmet İnönü’yü eleştiren hükumetin şu anda 50 kuruşluk maskeyi karneye bağladığını görüyoruz” dedi.
[Bold Medya] 25.4.2020
BOLD – CHP Ordu Milletvekili Dr. Mustafa Adıgüzel, maske dağıtımı konusunda AKP hükumetini eleştirerek, “2. Dünya Savaşı koşullarında ekmeği kontrollü dağıttığı için ‘Ekmeği karneye bağladı’ diye İsmet İnönü’yü eleştiren hükumetin şu anda 50 kuruşluk maskeyi karneye bağladığını görüyoruz” dedi.
TC NUMARASI ÜZERİNDEN RAHATLIKLA DAĞITIM YAPILABİLİRDİ
Hükumetin maske konusunu yönetmekte beceriksizlikler yaptığını ifade eden Adıgüzel, “Maske konusunda çok fazla şikâyet gelmektedir. Bu işi beceremediler. Başlangıçta PTT, muhtarlıklar derken sonra eczaneler üzerinden uygulama düşünüldü. Bunu da bir SMS şartına bağladılar. Başından beri bunu TC numarası üzerinden rahatlıkla eczaneler üzerinden verilebilirdi” dedi.
ÜCRETSİZ DAĞITIMIN ÖNÜ KESİLDİ
CHP’li belediyeler başta olmak üzere, pek çok yerel yönetim ve birçok firmanın maskeleri halka ücretsiz dağıtmak için çaba gösterdiği halde hükumetin bunun önünü kestiğini belirten Adıgüzel, “Cumhurbaşkanlığı tarafından maskelerin ücretsiz dağıtılacağı ilan edilmesine rağmen, valilikler eliyle ücretli satışı söz konusudur. Ordu Valiliğinin evrakında, Ankara’dan bir firma ismi verilerek “ücreti mukabilinde” denilerek Ticaret Odalarına ve firmalara duyuru yapılıyor. Ticaret Odası da firmalara mesaj geçerek 85 kuruştan bu firmadan alınmasını duyuruyor” dedi.
MASKE DAĞITIM İŞİNİ DAHİ BECEREMEDİLER
Ücretsiz dağıtılacağı ifade edilen maskelerin hükumet eliyle ücretli dağıtılmaya çalışıldığını belirten Adıgüzel, “Birilerine buradan rant elde edilmektedir. Hâlbuki belediyelerimiz maskeleri halka ücretsiz dağıtmak isterken buna engel olunmaktadır. Bu süreç şunu göstermiştir, hükumetin maskesi düşmüştür. Bir maske işini dahi becerememişlerdir. 2. Dünya savaşı koşullarında o zor dönemde kısa süreliğine ekmeği kontrollü dağıttığı için ‘Ekmeği karneye bağladı’ diye İsmet İnönü’yü eleştiren hükumetin şu anda 50 kuruşluk maskeyi karneye bağladığını görüyoruz” dedi.
[Bold Medya] 25.4.2020
UNICEF uyardı! Yeni bir salgın dalgası gelebilir
Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını nedeniyle küresel bağışıklık hizmetlerinin olumsuz etkilediğini kaydeden Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), bu yıl ve sonrasında yeni salgınların gelebileceğini açıkladı.
UNICEF’ten yapılan yazılı açıklamada, dünya genelinde milyonlarca çocuğun, küresel bağışıklık hizmetlerindeki kesintiler nedeniyle kızamık, difteri ve çocuk felci aşılarını kaçırma riskiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekildi.
Pek çok ülkenin tavsiye edilen kılavuzlar doğrultusunda, kitlesel çocuk felci aşı kampanyalarını askıya aldığına işaret eden UNICEF, 25 ülkenin ise kitlesel kızamık aşı kampanyalarını ertelediği belirtti.
YENİ SALGINLARA ZEMİN HAZIRLAYABİLİR
Açıklamada, koronavirüs salgınından önce dahi her yıl 1 yaş altı 20 milyon çocuğun, kızamık, çocuk felci ve diğer aşılara erişemediğine dikkat çekilerek, “2018’de dünya genelinde bir yaş altı 13 milyon çocuğa hiçbir aşı yapılmadı ve bu çocukların önemli kısmı sağlık sistemlerinin zayıf olduğu ülkelerde yaşıyordu” ifadesi kullanıldı.
Öte yandan, açıklamada, sağlık hizmetlerindeki mevcut kesintiler göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu durumun, bu yıl ve sonrasında felakete yol açabilecek salgınlara zemin hazırlayabileceği uyarısında bulunuldu.
‘‘SONUÇLAR HİÇ BU KADAR AĞIR VE RİSKLİ OLMAMIŞTI’’
UNICEF Baş Danışmanı ve Bağışıklama Birimi Şefi Robin Nandy, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, sonuçların hiç bu kadar ağır ve riskli olmadığına işaret etti.
Nandy, “Kovid-19 salgını dünya çapında yayılmaya devam ederken, çocuklara aşı sağlamak üzere yürüttüğümüz yaşam kurtaran çalışmalarımız kritik öneme sahip. Salgın nedeniyle bağışıklık hizmetlerinde yaşanan kesintiler milyonlarca çocuğun hayatını riske atıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel Aşı ve Bağışıklama İttifakı (GAVI) üst yöneticisi Dr. Seth Berkley de “Kovid-19 salgını sonrasında kızamık ve çocuk felci gibi diğer ölümcül hastalıklar yeniden canlanmamalı” ifadesini kullandı.
[TR724] 26.4.2020
UNICEF’ten yapılan yazılı açıklamada, dünya genelinde milyonlarca çocuğun, küresel bağışıklık hizmetlerindeki kesintiler nedeniyle kızamık, difteri ve çocuk felci aşılarını kaçırma riskiyle karşı karşıya olduğuna dikkat çekildi.
Pek çok ülkenin tavsiye edilen kılavuzlar doğrultusunda, kitlesel çocuk felci aşı kampanyalarını askıya aldığına işaret eden UNICEF, 25 ülkenin ise kitlesel kızamık aşı kampanyalarını ertelediği belirtti.
YENİ SALGINLARA ZEMİN HAZIRLAYABİLİR
Açıklamada, koronavirüs salgınından önce dahi her yıl 1 yaş altı 20 milyon çocuğun, kızamık, çocuk felci ve diğer aşılara erişemediğine dikkat çekilerek, “2018’de dünya genelinde bir yaş altı 13 milyon çocuğa hiçbir aşı yapılmadı ve bu çocukların önemli kısmı sağlık sistemlerinin zayıf olduğu ülkelerde yaşıyordu” ifadesi kullanıldı.
Öte yandan, açıklamada, sağlık hizmetlerindeki mevcut kesintiler göz önünde bulundurulduğunda, söz konusu durumun, bu yıl ve sonrasında felakete yol açabilecek salgınlara zemin hazırlayabileceği uyarısında bulunuldu.
‘‘SONUÇLAR HİÇ BU KADAR AĞIR VE RİSKLİ OLMAMIŞTI’’
UNICEF Baş Danışmanı ve Bağışıklama Birimi Şefi Robin Nandy, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, sonuçların hiç bu kadar ağır ve riskli olmadığına işaret etti.
Nandy, “Kovid-19 salgını dünya çapında yayılmaya devam ederken, çocuklara aşı sağlamak üzere yürüttüğümüz yaşam kurtaran çalışmalarımız kritik öneme sahip. Salgın nedeniyle bağışıklık hizmetlerinde yaşanan kesintiler milyonlarca çocuğun hayatını riske atıyor.” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel Aşı ve Bağışıklama İttifakı (GAVI) üst yöneticisi Dr. Seth Berkley de “Kovid-19 salgını sonrasında kızamık ve çocuk felci gibi diğer ölümcül hastalıklar yeniden canlanmamalı” ifadesini kullandı.
[TR724] 26.4.2020
55 gündür Korona testi pozitif!
İtalya'da geçen şubat ayının sonunda Koronavirüs teşhisi konulan Bianca Dobroiu'nun 55 gün sonra yapılan testleri yine pozitif çıktı.
Dünyada yeni tip Koronavirüs'e (Covid-19) bağlı can kayıplarının en fazla yaşandığı ülkelerden biri olan İtalya'da geçen şubat ayının sonunda virüs teşhisi koyulan model Bianca Dobroiu'nun 55 gün sonra yapılan testleri yine pozitif çıktı.
23 yaşındaki İtalyan model ülkedeki en uzun süreli vak'a olarak kayıtlara geçti.
İtalya'nın Bologna şehrinde ikamet eden Dobroiu, 28 Şubat'ta 40 derece ateşle Sant'Orsola Hastanesi'ne müracaat etti. Yapılan testler sonucu 23 yaşındaki Dobroiu'ya Koronavirüs teşhisi koyuldu.
TEDAVİ GÖRDÜ, EVE KARANTİNAYA GÖNDERİLDİ
6 gün boyunca hastanede tedavi gören Dobroiu, semptomlar ortadan kaybolup durumu stabil hale gelince evinde karantinaya gönderildi.
O tarihten bu yana 6 kez Koronavirüs testi uygulanan genç modelin sonuçları pozitif çıkmaya devam ediyor.
Hastanenin enfeksiyon uzmanı Dr. Luciano Attard, 55 gündür Koronavirüs ile mücadele eden Dobroiu'nun durumunu değerlendirdi: "Hastanın durumu iyi ama sonuçlar pozitif çıkmaya devam ediyor. Bu vak'ayı dikkatle izliyoruz. İtalya'da bu kadar uzun süre sonuçların pozitif çıktığı vak'a olmamıştı. Genel olarak 4 haftadan sonra negatif çıkıyordu."
Genç modelin aynı evde yaşadığı annesinin sonuçları ise negatif olarak kayıtlara geçti.
[Samanyolu Haber] 25.4.2020
Dünyada yeni tip Koronavirüs'e (Covid-19) bağlı can kayıplarının en fazla yaşandığı ülkelerden biri olan İtalya'da geçen şubat ayının sonunda virüs teşhisi koyulan model Bianca Dobroiu'nun 55 gün sonra yapılan testleri yine pozitif çıktı.
23 yaşındaki İtalyan model ülkedeki en uzun süreli vak'a olarak kayıtlara geçti.
İtalya'nın Bologna şehrinde ikamet eden Dobroiu, 28 Şubat'ta 40 derece ateşle Sant'Orsola Hastanesi'ne müracaat etti. Yapılan testler sonucu 23 yaşındaki Dobroiu'ya Koronavirüs teşhisi koyuldu.
TEDAVİ GÖRDÜ, EVE KARANTİNAYA GÖNDERİLDİ
6 gün boyunca hastanede tedavi gören Dobroiu, semptomlar ortadan kaybolup durumu stabil hale gelince evinde karantinaya gönderildi.
O tarihten bu yana 6 kez Koronavirüs testi uygulanan genç modelin sonuçları pozitif çıkmaya devam ediyor.
Hastanenin enfeksiyon uzmanı Dr. Luciano Attard, 55 gündür Koronavirüs ile mücadele eden Dobroiu'nun durumunu değerlendirdi: "Hastanın durumu iyi ama sonuçlar pozitif çıkmaya devam ediyor. Bu vak'ayı dikkatle izliyoruz. İtalya'da bu kadar uzun süre sonuçların pozitif çıktığı vak'a olmamıştı. Genel olarak 4 haftadan sonra negatif çıkıyordu."
Genç modelin aynı evde yaşadığı annesinin sonuçları ise negatif olarak kayıtlara geçti.
[Samanyolu Haber] 25.4.2020
Evde maske dikerken dikkat!
Koronavirüs salgınına karşı evde yapılan maskelerde en etkili kumaşların pamuk, ipek ve şifon olduğu tespit edildi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yürütülen bir araştırma, evde maske yapılması durumunda Koronavirüs salgınına karşı en etkili koruma sağlayan kumaşların pamuk, ipek ve şifon olduğunu gösterdi.
Chicago Tribune'ın haberine göre, Chicago Üniversitesi'nden Profesör Supratik Guha ve Argonne Ulusal Laboratuvarı'nda görevli meslektaşları, salgına karşı en iyi korumayı sağlayan kumaşları tespit etmek amacıyla evlerde kullanılan 15'den fazla türü inceledi.
SATENDEN DİKİLMİŞ MASKE FAZLA KORUMUYOR
Çalışmada kumaş türlerinin, Koronavirüs ve diğer solunum yolu rahatsızlıklarına yol açan çok küçük damlacıklara karşı filtreleme özelliklerini tespit edildi.
Pamuk, ipek ve şifonun Koronavirüs'e karşı evde maske yapımında kullanılabilecek en etkili kumaşlar olduğu, sentetik ipek ve satenin fazla koruma sağlamadığı belirtildi.
Sık dokunmuş pamuğun ipek, şifon ya da pazenle kombine edilmesinin ise çok daha iyi bir filtreleme imkanı sağladığı görüldü.
Ekibin çalışma sırasında N-95 ve cerrahi maskeleri de kıyaslama yapmak için testten geçirdiği belirtildi.
[Samanyolu Haber] 25.4.2020
Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yürütülen bir araştırma, evde maske yapılması durumunda Koronavirüs salgınına karşı en etkili koruma sağlayan kumaşların pamuk, ipek ve şifon olduğunu gösterdi.
Chicago Tribune'ın haberine göre, Chicago Üniversitesi'nden Profesör Supratik Guha ve Argonne Ulusal Laboratuvarı'nda görevli meslektaşları, salgına karşı en iyi korumayı sağlayan kumaşları tespit etmek amacıyla evlerde kullanılan 15'den fazla türü inceledi.
SATENDEN DİKİLMİŞ MASKE FAZLA KORUMUYOR
Çalışmada kumaş türlerinin, Koronavirüs ve diğer solunum yolu rahatsızlıklarına yol açan çok küçük damlacıklara karşı filtreleme özelliklerini tespit edildi.
Pamuk, ipek ve şifonun Koronavirüs'e karşı evde maske yapımında kullanılabilecek en etkili kumaşlar olduğu, sentetik ipek ve satenin fazla koruma sağlamadığı belirtildi.
Sık dokunmuş pamuğun ipek, şifon ya da pazenle kombine edilmesinin ise çok daha iyi bir filtreleme imkanı sağladığı görüldü.
Ekibin çalışma sırasında N-95 ve cerrahi maskeleri de kıyaslama yapmak için testten geçirdiği belirtildi.
[Samanyolu Haber] 25.4.2020
Çernobil nükleer felaketi: 34 yıl önce neler yaşandı, riskler sürüyor mu?
Tarihin en büyük çevre felaketlerinden birine yol açan Çernobil Nükleer Santrali'ndeki patlamanın üzerinden 34 yıl geçti
34 yıl önce bugün, 26 Nisan 1986'da, o dönem Sovyetler Birliği'ne bağlı olan Ukrayna'nın başkenti Kiev'in 130 kilometre kuzeyindeki Çernobil kenti, insanlık tarihinin en korkunç çevre felaketlerinden birine sahne oldu.
Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali'nin dördüncü reaktöründe yaşanan patlama sonucu çevreye, 1945'te Hiroşima'ya atılan atom bombasının 50 katına eşit miktarda radyasyon yayıldı.
Patlamanın ardından radyoaktif madde yüklü bulutlar Türkiye dahil birçok ülkeyi etkiledi.
Çernobil nükleer faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Facianın etkileri nedeniyle yüz binlerce çocuk sakat dünyaya geldi, kanser vakalarının arttığı iddia edildi. Kazanın olumsuz etkilerinin nesiller boyunca sürmesi bekleniyor.
Çernobil'de 4 Nisan 2020'de başlayan ve yaklaşık iki hafta sonra ancak kontrol altına alınabilen orman yangını, nükleer facianın izlerinin günümüzde ne derece risk oluşturduğu konusunu da bir kez daha gündeme getirdi.
Görüşlerini aldığımız Ukraynalı bilim insanları bu konuda farklı ihtimallere işaret etti. 1986'da Çernobil Nükleer Santrali'nde çalışan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanı olan Maksim Kremen de o döneme dair anılarını bizimle paylaştı.
Çernobil Nükler Santrali ne zaman inşa edildi?
O dönem Sovyetler Birliği'ne bağlı olan Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde Çernobil Nükleer Santrali'nin inşasına 1970 yılında başlandı. Santralde çalışan personeller ve aileleri için üç kilometre mesafede Pripyat şehri kuruldu.
Santralin ilk reaktör ünitesi 1977 yılında faaliyete girdi. Daha sonra üç güç ünitesinin daha tamamlanmasıyla, yıllık enerji üretimi 29 milyar kilowatt saate ulaştı.
Çernobil Nükler Santrali'nin, her biri 1000 MW gücünde 12 reaktörle dünyanın en büyük nükleer enerji santrali haline getirilmesi planlanıyordu. Patlamadan önce dört reaktörle çalışan santralde, iki reaktör de inşa halindeydi. Kazaya uğrayan dördüncü ünite üç senedir faaliyetteydi.
Santralde 26 Nisan 1986'da neler yaşandı?
25 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil Nükleer Santrali'nin dördüncü reaktöründe rutin koruyucu bakım çalışmalarının hazırlıklarına başlandı.
İleride olası acil bir durumda ek güç kaynağı olarak kullanılması için türbin jeneratörün test edilmesi planlanıyordu.
Deneyin 700-1000 MW güç seviyesinde yapılması kararlaştırıldı. Kazadan bir gün önce reaktörün gücü yaklaşık 1600 MW'ya düşürüldü ve test gereği acil durum soğutma sistemi kapatıldı.
Saat 23.10'da güç seviyesi 700 MW'ya indirilmeye başlandı. Otomatik güç moduna geçildi, ama güç durdurma ayarı 700 MW'ya ayarlanmadığından güç seviyesi 30 MW'ya düştü.
Görevli operatör gücü geri kazanmaya çalıştı ve sonunda testi planlananın altında bir seviye olan 200 MW gücünde başlattı.
26 Nisan saat 01.23'te kumanda tablosunda acil durdurma sinyali yandı. Operatör reaktörü durdurma düğmesine bastı ve kontrol çubukları aşağıya doğru hareket etmeye başladı. Güç seviyesi saniyeler içinde nominal değerin 100 katına ulaştı.
Durumun kontrolden çıkmasının ardından birkaç saniye arayla iki büyük patlama meydana geldi.
Görgü tanıklarının anlatımına göre, ilk patlamada kırmızı, ikinci patlamada mavi bir alev yükseldi ve ardından santralin üzeri dev bir mantar bulutuyla kaplandı.
Çernobil nükleer faciasına ne sebep oldu?
İnsanlık tarihinin en büyük nükleer faciasının asıl nedenleri konusunda bugün de tartışmalar sürüyor.
Sovyetler Birliği'nde o dönem kazanın sebeplerini araştırmak için kurulan devlet komisyonu, santral personelini ve yönetimini kazanın baş sorumlusu ilan etti.
Güvenlik kurallarını ihlal ettikleri gerekçesiyle santral müdürü Viktor Bryuhanov ve şef mühendis Nikolay Fomin 10'ar yıl, şef mühendis yardımcısı Anatoliy Dyatlov beş yıl, reaktör sorumlusu Aleksandr Kovalenko üç yıl, vardiya amiri Boris Rogojkin ve denetmen Yuriy Lauşkin ikişer yıl hapis cezasına çarptırıldı.
O dönem Çernobil Nükleer Santrali'nde teknik ayarlardan sorumlu personellerin yöneticisi olan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanlığını yürüten Maksim Kremen, patlamadan bir gün önce yaşadığı bir anıyı bizimle paylaştı:
"25 Nisan 1986 günü, iş çıkışı santralden ayrılırken tesadüfen Dyatlov ve Kovalenko'ya rastladım. Kovalenko yanıma yaklaşarak, reaktörün işleyişinde bir tuhaflık olduğunu söyledi. Ancak Dyatlov onu sert bir şekilde durdurdu ve sözlerini sürdürmesine izin vermedi. Bunun üzerinde durmamıştım, çünkü bu benim sorumluluğumda değildi."
Reaktör sorumlusu ve şef mühendis yardımcısının reaktördeki sorunun farkında olduklarını tahmin ettiğini belirten Kremen, şöyle devam etti:
"Şef mühendis yardımcısı reaktörü durdurma komutunu verebilecek kararlılığa sahip değildi. Deneyi yerine getirememekten korkuyordu. Şef mühendisin mesleği elektrik mühendisliğiydi. Bu durumda yapması gereken tek bir şey vardı; reaktörü durdurmak. Taşıdıkları mesleki sorumluluğa rağmen bu kararı almaya korktular."
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) bünyesindeki Uluslararası Nükleer Güvenlik Komitesi (INSAG) de ilk başlarda Sovyetler Birliği devletiyle aynı fikirdeydi.
Kazanın bazı kural ihlallerinin ve personel hatalarının bir araya gelmesi sonucu yaşandığı sonucuna varılan INSAG raporunda, santral yönetimi "deneyi ne pahasına olursa olsun yapmakla" suçlandı.
Fakat aynı kurum 1991 yılında kazayla ilgili yayımladığı yeni raporunda, "operasyonel personelin hatası sonucu başlayan kazanın, reaktörün yetersiz tasarımı nedeniyle bir felakete dönüştüğü" tespitine yer verdi.
INSAG, 1993 yılında hazırladığı nihai raporunda ise personel hatalarıyla ilgili daha önce varılan bazı tespitlerin yanlış olduğunu, kazanın reaktördeki tasarım hatası, reaktörün güvenlik standartlarını karşılamaması ve nükleer santraldeki genel güvenlik önlemlerinin yetersizliği nedeniyle meydana gelmiş olma ihtimalinin ağırlık kazandığını ileri sürdü.
Kazaya deprem, sabotaj ya da "terör eylemi"nin yol açmış olabileceği yönünde iddialar da ortaya atılsa da bunlara dair bir kanıt bulunmuyor.
Nükleer facianın sonuçları ne oldu?
Pripyat'ta yaşayan Maksim Kremen, 26 Nisan 1986 Cumartesi günü erkenden uyandı. O gün 6 yaşındaki oğluyla nehirde kano gezinisi yapmayı planlıyordu. Nükleer santrale bir kilometre mesafede bulunan garajın yolunu tuttular:
"Yolda santralde çalışan bir tanıdığıma rastladım. Dördüncü reaktörün çatısının çöktüğünü söyledi. Şoke olmuştum. Oğlumla birlikte garaja vardığımızda, dördüncü bloktan dumanlar yükseldiğini gördüm.
"Garajın çatısına çıktığımda korkunç bir tabloyla karşılaştım. Reaktörün kapağı geniş bir açıyla kalkmıştı ve boru hatları üzerinde asılıydı.
"Bunun üzerine eve dönmeye karar verdim. Mesai arkadaşlarımla benim evimde toplandık ve kazayı konuşmaya başladık. Pripyat'tan çıkmak mümkün değildi. Tüm dolmuşlar durdurulmuştu, özel otomobillerle de çıkışa izin verilmiyordu.
"Pripyat'ta 26 Nisan'ın diğer günlerden bir farkı yoktu. Günlük hayata dair hiçbir uyarı ve sınırlama yapılmadı. İnsanlar gruplar halinde toplanıyor ve santraldeki kazayı konuşuyorlardı.
"Cumartesi akşamı Pripyat'ın parti ve belediye yöneticileri ailelerini şehir dışına çıkardılar. Bu haber hemen yayıldı. Biz ise esirdik. Pazar günü insanları götürmeye başladılar.
"Kazadan önce her şey normaldi. İnsanlar otomobil satın alıyor, evlerini yapıyorlardı. Umutları vardı. Ama bir an geldi ve onlar için değerli olan her şey yok oldu..."
Nükleer faciadan bir süre sonra Pripyat şehrinde ve Çernobil nükleer santralinin çevresindeki 10 kilometrelik alanda yaşayanlar tahliye edildi. 1986 Mayıs ayında 30 kilometrelik bölgeden tahliye edilen kişilerin sayısı farklı verilerde 116 bin ile 350 bin arasında gösteriliyor.
Kazanın yol açtığı yangın 10 gün sürdü. Patlamanın etkisiyle çevreye yaklaşık 380 milyon kuri (radyoaktiite birimi) radyasyon yayıldı.
Yüzde 70'i Belarus, Ukrayna ve Rusya topraklarında yer alan 200 bin kilometrekarelik bir alan radyasyonun etkisi altında kaldı.
Kaza sonrası radyoaktif madde yüklü bulutlar Avrupa'da birçok ülkeye yayıldı.
Facia nedeniyle kaç kişinin hayatını kaybettiği günümüzde de tartışma konusu.
Nükleer felaket, ilk anda santralde görevli 31 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Ancak kazanın asıl yıkıcı etkileri daha sonra ortaya çıktı.
Çernobil faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Farklı verilere göre, facianın etkilerini ortadan kadırmak için yapılan çalışmalara Sovyetler Birliği'nde 600 bin ile 800 bin arasında görevli katıldı. Bu kişilerin 70 bininden fazlası kalıcı olarak sakat kaldı.
Maksim Kremen de 1986-1987 yıllarında bu çalışmalarda yer alan ve sonradan "onur madalyası" verilen kişilerden biriydi.
Kazanın etkileri nedeniyle Ukrayna'da 1,9 milyon, Belarus, Rusya, Ukrayna ve Avrupa ülkelerinde toplam 8,4 milyon kişi radyasyona maruz kaldı.
Patlamanın ardından santralin yakınlarındaki tüm çam ağaçları yüksek radyasyonun etkisiyle kızıl renge dönüştü ve öldü. Hayvanların tamamına yakını yok oldu.
Facianın Türkiye'ye etkileriyle ilgili de farklı iddialar ortaya atılmıştı.
Türk Tabipleri Birliği, facianın Türkiye'de özellikle Doğu Karadeniz bölgesini etkilediğine ve bölgedeki kanser vakalarıyla facia arasındaki ilişki olabileceğine dikkati çekmişti.
Farklı yetkililer ise bölgedeki kanser vakaları ile facia arasında ilişki bulunduğuna dair kanıt olmadığını ileri sürmüştü.
Çernobil günümüzde ne durumda?
1986'da Çernobil Nükleer Santrali'ndeki patlamadan bu yana yaklaşık 4 bin kilometrekarelik bir alan terk edilmiş durumda. Yasak bölge Ukrayna ve Belarus topraklarını kapsıyor. Santralin yakınlarındaki Pripyat kenti ise "hayalet şehre" dönüştü.
Radyoaktif kirliliğin bulunduğu bölgede tarım yasak ve yeni yapılaşmaya izin verilmiyor.
Yasak bölgeye 30 kilometre mesafede polis kontrol noktaları bulunuyor. Ancak buna rağmen şehir bugüne kadar birçok kez soygun ve yağmalama eylemlerine sahne oldu. "Hayalet şehir"de değerli eşyaların çalınmadığı neredeyse tek bir daire kalmadığı belirtiliyor.
Çernobil Nükleer Santrali'nin işleyen son reaktörü 15 Aralık 2000 tarihinde kapatıldı.
Nükleer facianın yaşandığı reaktörün enkazı, radyoaktif sızıntıyı engellemek için 2016 yılında dev bir çelik kalkanla örtüldü.
Günümüzde devre dışı olan Çernobil Nükleer Santrali'nde, nükleer tesislerin ve radyoaktif atıkların güvenliğinden, çevre denetiminden ve bilimsel çalışmalardan sorumlu devlet işletmesi faaliyet yürütüyor.
Bölgede güneş enerjisi santrali ve Avrupa için nükleer yakıt depolama tesisi kurmaya yönelik projeler de gündeme gelmişti.
Çernobil yangını turizme darbe vurdu
Nükleer facia sonrası yüksek radyasyona maruz kalan ormanlar, günümüzde ise adeta bir doğal yaşam cennetine dönüşmüş durumda.
Bölgede pek çok vahşi hayvan ve yüzlerce kuş türü yaşam sürüyor. Araştırmalar, yüksek radyasyon miktarının bugün Çernobil'deki vahşi doğaya ciddi bir olumsuz etkisi olmadığını gösteriyor.
Ancak bazı hayvanlarda anomalilere rastlanabiliyor. Örneğin, kuşlar arasında albino yaygın. Böceklerin ömrü normalden kısa, kemirgenlerde doğurganlık seviyesi düşük.
Çernobil Nükleer Santrali'nin patladığı bölge ve Pripyat şehri, son yıllarda dünyanın dört bir yanından turistleri ağırlıyor. Tüm dünyada büyük ilgi gören "Chernobyl" dizisinin de etkisiyle bölgeyi 2019 yılında resmi verilere göre 124 bin kişi ziyaret etti.
Fakat son yangının ardından Çernobil'deki turistik yerlerin üçte biri yok oldu. 1986'daki nükleer facia sonrası ilk tasfiye memurlarının yaşadıkları ahşap evlerin bulunduğu "İzumrudnoye" Sovyet gençlik kampının yanması en büyük kayıplardan biri oldu.
Nükleer felaketin bugünkü etkileri neler?
Çernobil'de 4 Nisan 2020'de başlayan ve yaklaşık iki hafta süren yangının, Pripyat kentine ve radyoaktif atıkların yer aldığı tesislere iki kilometre mesafedeki bir bölgeye kadar ilerlemesi, Çernobil ile ilgili riskleri yeniden gündeme getirmişti.
Facianın günümüzdeki en önemli olumsuz etkisi, Ukrayna ve Belarus sınırları içinde yer alan yaklaşık 1 milyon hektarlık toprağın radyoaktif kirliliğin etkisi altında olması.
Görüşlerine başvurduğumuz Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi (NAN) Çevre Bilişimi Bölüm Başkanı İvan Kovalets, nükleer yakıt ve radyoaktif maddelerin kalıntılarının kontrol altında tutulmasının ve gömülmesinin günümüzdeki temel sorunlar olduğunu söylüyor.
Reaktörün enkazı, çelik kalkanla kapatıldı
Çernobil Nükleer Santrali'nin soğutma havuzunun dibinde çok sayıda radyoaktif madde bulunduğunu belirten akademisyen, şu risklere işaret ediyor:
"Havuzun kuruması halinde bu radyoaktif materyaller rüzgarın etkisiyle havaya karışabilir. Çernobil bölgesindeki orman yangınları da radyoaktif aktiviteyi artırabilir. Tüm bu sorunların çözümü için bölgede düzenli olarak çok sayıda uzmanın çalışması gerekiyor. Bu da onların sağlığı için bazı riskler oluşturuyor."
Kovalets, bölgedeki yangınların ciddi bir risk yaratıp yaratmadığı konusundaki sorumuzu ise şöyle yanıtladı:
"Bazı radyoaktif atık depolarında uzun ömürlü radyoaktif materyaller bulunuyor. Bu nedenle elbette tehlike arz ediyorlar. Ancak bunlar genellikle betonarme bölmelerde depolandığından, yangınların bu materyallerin depolardan çıkmasına yol açması düşük ihtimal.
"Nükleer yakıt kalıntılarının bulunduğu depolama tesislerinde ise -sadece Çernobil için geçerli değil- kontrolsüz bir nükleer reaksiyonun yeniden başlaması (kiritiklik kazası) ihtimali var. Ama bu nükleer patlama anlamına gelmiyor."
NAN Nükleer Enerji Santrallerinin Güvenlik Sorunları Enstitüsü Müdür Yardımcısı Sergiy Paskeviç'e göre de bölgedeki radyoaktif atık depoları, yangın ya da sel ve kasırga gibi durumlarda radyoaktif maddelerin çevreye salınmasına yol açabilecek bir güvenlik riski oluşturmuyor.
Her iki uzman da, Çernobil'deki radyasyon miktarının günümüzde Ukrayna ve çevre ülkelerde insan sağlığını tehdit etmediği görüşünde.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) da son raporunda, Çernobil bölgesinde çıkan orman yangınlarının "havadaki radyoaktif partiküllerde tehlikeli bir artışa neden olmadığını" açıkladı. Raporda, ölçülen radyasyon seviyelerindeki artışın çok düşük olduğu ve insan sağlığı için risk oluşturmadığı belirtildi.
Ancak uzmanlar, insanlık tarihinin en büyük çevre felaketi olan Çernobil faciasının izlerinin günümüzde yaratabileceği olası risklerle ilgili daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
34 yıl önce bugün, 26 Nisan 1986'da, o dönem Sovyetler Birliği'ne bağlı olan Ukrayna'nın başkenti Kiev'in 130 kilometre kuzeyindeki Çernobil kenti, insanlık tarihinin en korkunç çevre felaketlerinden birine sahne oldu.
Pripyat şehri yakınlarındaki Çernobil Nükleer Santrali'nin dördüncü reaktöründe yaşanan patlama sonucu çevreye, 1945'te Hiroşima'ya atılan atom bombasının 50 katına eşit miktarda radyasyon yayıldı.
Patlamanın ardından radyoaktif madde yüklü bulutlar Türkiye dahil birçok ülkeyi etkiledi.
Çernobil nükleer faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Facianın etkileri nedeniyle yüz binlerce çocuk sakat dünyaya geldi, kanser vakalarının arttığı iddia edildi. Kazanın olumsuz etkilerinin nesiller boyunca sürmesi bekleniyor.
Çernobil'de 4 Nisan 2020'de başlayan ve yaklaşık iki hafta sonra ancak kontrol altına alınabilen orman yangını, nükleer facianın izlerinin günümüzde ne derece risk oluşturduğu konusunu da bir kez daha gündeme getirdi.
Görüşlerini aldığımız Ukraynalı bilim insanları bu konuda farklı ihtimallere işaret etti. 1986'da Çernobil Nükleer Santrali'nde çalışan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanı olan Maksim Kremen de o döneme dair anılarını bizimle paylaştı.
Çernobil Nükler Santrali ne zaman inşa edildi?
O dönem Sovyetler Birliği'ne bağlı olan Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nde Çernobil Nükleer Santrali'nin inşasına 1970 yılında başlandı. Santralde çalışan personeller ve aileleri için üç kilometre mesafede Pripyat şehri kuruldu.
Santralin ilk reaktör ünitesi 1977 yılında faaliyete girdi. Daha sonra üç güç ünitesinin daha tamamlanmasıyla, yıllık enerji üretimi 29 milyar kilowatt saate ulaştı.
Çernobil Nükler Santrali'nin, her biri 1000 MW gücünde 12 reaktörle dünyanın en büyük nükleer enerji santrali haline getirilmesi planlanıyordu. Patlamadan önce dört reaktörle çalışan santralde, iki reaktör de inşa halindeydi. Kazaya uğrayan dördüncü ünite üç senedir faaliyetteydi.
Santralde 26 Nisan 1986'da neler yaşandı?
25 Nisan 1986 tarihinde, Çernobil Nükleer Santrali'nin dördüncü reaktöründe rutin koruyucu bakım çalışmalarının hazırlıklarına başlandı.
İleride olası acil bir durumda ek güç kaynağı olarak kullanılması için türbin jeneratörün test edilmesi planlanıyordu.
Deneyin 700-1000 MW güç seviyesinde yapılması kararlaştırıldı. Kazadan bir gün önce reaktörün gücü yaklaşık 1600 MW'ya düşürüldü ve test gereği acil durum soğutma sistemi kapatıldı.
Saat 23.10'da güç seviyesi 700 MW'ya indirilmeye başlandı. Otomatik güç moduna geçildi, ama güç durdurma ayarı 700 MW'ya ayarlanmadığından güç seviyesi 30 MW'ya düştü.
Görevli operatör gücü geri kazanmaya çalıştı ve sonunda testi planlananın altında bir seviye olan 200 MW gücünde başlattı.
26 Nisan saat 01.23'te kumanda tablosunda acil durdurma sinyali yandı. Operatör reaktörü durdurma düğmesine bastı ve kontrol çubukları aşağıya doğru hareket etmeye başladı. Güç seviyesi saniyeler içinde nominal değerin 100 katına ulaştı.
Durumun kontrolden çıkmasının ardından birkaç saniye arayla iki büyük patlama meydana geldi.
Görgü tanıklarının anlatımına göre, ilk patlamada kırmızı, ikinci patlamada mavi bir alev yükseldi ve ardından santralin üzeri dev bir mantar bulutuyla kaplandı.
Çernobil nükleer faciasına ne sebep oldu?
İnsanlık tarihinin en büyük nükleer faciasının asıl nedenleri konusunda bugün de tartışmalar sürüyor.
Sovyetler Birliği'nde o dönem kazanın sebeplerini araştırmak için kurulan devlet komisyonu, santral personelini ve yönetimini kazanın baş sorumlusu ilan etti.
Güvenlik kurallarını ihlal ettikleri gerekçesiyle santral müdürü Viktor Bryuhanov ve şef mühendis Nikolay Fomin 10'ar yıl, şef mühendis yardımcısı Anatoliy Dyatlov beş yıl, reaktör sorumlusu Aleksandr Kovalenko üç yıl, vardiya amiri Boris Rogojkin ve denetmen Yuriy Lauşkin ikişer yıl hapis cezasına çarptırıldı.
O dönem Çernobil Nükleer Santrali'nde teknik ayarlardan sorumlu personellerin yöneticisi olan, bugün ise Ukrayna Nükleer Enerji ve Sanayi Sektörü Emektarları Birliği Başkanlığını yürüten Maksim Kremen, patlamadan bir gün önce yaşadığı bir anıyı bizimle paylaştı:
"25 Nisan 1986 günü, iş çıkışı santralden ayrılırken tesadüfen Dyatlov ve Kovalenko'ya rastladım. Kovalenko yanıma yaklaşarak, reaktörün işleyişinde bir tuhaflık olduğunu söyledi. Ancak Dyatlov onu sert bir şekilde durdurdu ve sözlerini sürdürmesine izin vermedi. Bunun üzerinde durmamıştım, çünkü bu benim sorumluluğumda değildi."
Reaktör sorumlusu ve şef mühendis yardımcısının reaktördeki sorunun farkında olduklarını tahmin ettiğini belirten Kremen, şöyle devam etti:
"Şef mühendis yardımcısı reaktörü durdurma komutunu verebilecek kararlılığa sahip değildi. Deneyi yerine getirememekten korkuyordu. Şef mühendisin mesleği elektrik mühendisliğiydi. Bu durumda yapması gereken tek bir şey vardı; reaktörü durdurmak. Taşıdıkları mesleki sorumluluğa rağmen bu kararı almaya korktular."
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) bünyesindeki Uluslararası Nükleer Güvenlik Komitesi (INSAG) de ilk başlarda Sovyetler Birliği devletiyle aynı fikirdeydi.
Kazanın bazı kural ihlallerinin ve personel hatalarının bir araya gelmesi sonucu yaşandığı sonucuna varılan INSAG raporunda, santral yönetimi "deneyi ne pahasına olursa olsun yapmakla" suçlandı.
Fakat aynı kurum 1991 yılında kazayla ilgili yayımladığı yeni raporunda, "operasyonel personelin hatası sonucu başlayan kazanın, reaktörün yetersiz tasarımı nedeniyle bir felakete dönüştüğü" tespitine yer verdi.
INSAG, 1993 yılında hazırladığı nihai raporunda ise personel hatalarıyla ilgili daha önce varılan bazı tespitlerin yanlış olduğunu, kazanın reaktördeki tasarım hatası, reaktörün güvenlik standartlarını karşılamaması ve nükleer santraldeki genel güvenlik önlemlerinin yetersizliği nedeniyle meydana gelmiş olma ihtimalinin ağırlık kazandığını ileri sürdü.
Kazaya deprem, sabotaj ya da "terör eylemi"nin yol açmış olabileceği yönünde iddialar da ortaya atılsa da bunlara dair bir kanıt bulunmuyor.
Nükleer facianın sonuçları ne oldu?
Pripyat'ta yaşayan Maksim Kremen, 26 Nisan 1986 Cumartesi günü erkenden uyandı. O gün 6 yaşındaki oğluyla nehirde kano gezinisi yapmayı planlıyordu. Nükleer santrale bir kilometre mesafede bulunan garajın yolunu tuttular:
"Yolda santralde çalışan bir tanıdığıma rastladım. Dördüncü reaktörün çatısının çöktüğünü söyledi. Şoke olmuştum. Oğlumla birlikte garaja vardığımızda, dördüncü bloktan dumanlar yükseldiğini gördüm.
"Garajın çatısına çıktığımda korkunç bir tabloyla karşılaştım. Reaktörün kapağı geniş bir açıyla kalkmıştı ve boru hatları üzerinde asılıydı.
"Bunun üzerine eve dönmeye karar verdim. Mesai arkadaşlarımla benim evimde toplandık ve kazayı konuşmaya başladık. Pripyat'tan çıkmak mümkün değildi. Tüm dolmuşlar durdurulmuştu, özel otomobillerle de çıkışa izin verilmiyordu.
"Pripyat'ta 26 Nisan'ın diğer günlerden bir farkı yoktu. Günlük hayata dair hiçbir uyarı ve sınırlama yapılmadı. İnsanlar gruplar halinde toplanıyor ve santraldeki kazayı konuşuyorlardı.
"Cumartesi akşamı Pripyat'ın parti ve belediye yöneticileri ailelerini şehir dışına çıkardılar. Bu haber hemen yayıldı. Biz ise esirdik. Pazar günü insanları götürmeye başladılar.
"Kazadan önce her şey normaldi. İnsanlar otomobil satın alıyor, evlerini yapıyorlardı. Umutları vardı. Ama bir an geldi ve onlar için değerli olan her şey yok oldu..."
Nükleer faciadan bir süre sonra Pripyat şehrinde ve Çernobil nükleer santralinin çevresindeki 10 kilometrelik alanda yaşayanlar tahliye edildi. 1986 Mayıs ayında 30 kilometrelik bölgeden tahliye edilen kişilerin sayısı farklı verilerde 116 bin ile 350 bin arasında gösteriliyor.
Kazanın yol açtığı yangın 10 gün sürdü. Patlamanın etkisiyle çevreye yaklaşık 380 milyon kuri (radyoaktiite birimi) radyasyon yayıldı.
Yüzde 70'i Belarus, Ukrayna ve Rusya topraklarında yer alan 200 bin kilometrekarelik bir alan radyasyonun etkisi altında kaldı.
Kaza sonrası radyoaktif madde yüklü bulutlar Avrupa'da birçok ülkeye yayıldı.
Facia nedeniyle kaç kişinin hayatını kaybettiği günümüzde de tartışma konusu.
Nükleer felaket, ilk anda santralde görevli 31 kişinin hayatını kaybetmesine neden oldu. Ancak kazanın asıl yıkıcı etkileri daha sonra ortaya çıktı.
Çernobil faciası bazı bağımsız araştırmalara göre yaklaşık 200 bin kişinin doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep oldu.
Farklı verilere göre, facianın etkilerini ortadan kadırmak için yapılan çalışmalara Sovyetler Birliği'nde 600 bin ile 800 bin arasında görevli katıldı. Bu kişilerin 70 bininden fazlası kalıcı olarak sakat kaldı.
Maksim Kremen de 1986-1987 yıllarında bu çalışmalarda yer alan ve sonradan "onur madalyası" verilen kişilerden biriydi.
Kazanın etkileri nedeniyle Ukrayna'da 1,9 milyon, Belarus, Rusya, Ukrayna ve Avrupa ülkelerinde toplam 8,4 milyon kişi radyasyona maruz kaldı.
Patlamanın ardından santralin yakınlarındaki tüm çam ağaçları yüksek radyasyonun etkisiyle kızıl renge dönüştü ve öldü. Hayvanların tamamına yakını yok oldu.
Facianın Türkiye'ye etkileriyle ilgili de farklı iddialar ortaya atılmıştı.
Türk Tabipleri Birliği, facianın Türkiye'de özellikle Doğu Karadeniz bölgesini etkilediğine ve bölgedeki kanser vakalarıyla facia arasındaki ilişki olabileceğine dikkati çekmişti.
Farklı yetkililer ise bölgedeki kanser vakaları ile facia arasında ilişki bulunduğuna dair kanıt olmadığını ileri sürmüştü.
Çernobil günümüzde ne durumda?
1986'da Çernobil Nükleer Santrali'ndeki patlamadan bu yana yaklaşık 4 bin kilometrekarelik bir alan terk edilmiş durumda. Yasak bölge Ukrayna ve Belarus topraklarını kapsıyor. Santralin yakınlarındaki Pripyat kenti ise "hayalet şehre" dönüştü.
Radyoaktif kirliliğin bulunduğu bölgede tarım yasak ve yeni yapılaşmaya izin verilmiyor.
Yasak bölgeye 30 kilometre mesafede polis kontrol noktaları bulunuyor. Ancak buna rağmen şehir bugüne kadar birçok kez soygun ve yağmalama eylemlerine sahne oldu. "Hayalet şehir"de değerli eşyaların çalınmadığı neredeyse tek bir daire kalmadığı belirtiliyor.
Çernobil Nükleer Santrali'nin işleyen son reaktörü 15 Aralık 2000 tarihinde kapatıldı.
Nükleer facianın yaşandığı reaktörün enkazı, radyoaktif sızıntıyı engellemek için 2016 yılında dev bir çelik kalkanla örtüldü.
Günümüzde devre dışı olan Çernobil Nükleer Santrali'nde, nükleer tesislerin ve radyoaktif atıkların güvenliğinden, çevre denetiminden ve bilimsel çalışmalardan sorumlu devlet işletmesi faaliyet yürütüyor.
Bölgede güneş enerjisi santrali ve Avrupa için nükleer yakıt depolama tesisi kurmaya yönelik projeler de gündeme gelmişti.
Çernobil yangını turizme darbe vurdu
Nükleer facia sonrası yüksek radyasyona maruz kalan ormanlar, günümüzde ise adeta bir doğal yaşam cennetine dönüşmüş durumda.
Bölgede pek çok vahşi hayvan ve yüzlerce kuş türü yaşam sürüyor. Araştırmalar, yüksek radyasyon miktarının bugün Çernobil'deki vahşi doğaya ciddi bir olumsuz etkisi olmadığını gösteriyor.
Ancak bazı hayvanlarda anomalilere rastlanabiliyor. Örneğin, kuşlar arasında albino yaygın. Böceklerin ömrü normalden kısa, kemirgenlerde doğurganlık seviyesi düşük.
Çernobil Nükleer Santrali'nin patladığı bölge ve Pripyat şehri, son yıllarda dünyanın dört bir yanından turistleri ağırlıyor. Tüm dünyada büyük ilgi gören "Chernobyl" dizisinin de etkisiyle bölgeyi 2019 yılında resmi verilere göre 124 bin kişi ziyaret etti.
Fakat son yangının ardından Çernobil'deki turistik yerlerin üçte biri yok oldu. 1986'daki nükleer facia sonrası ilk tasfiye memurlarının yaşadıkları ahşap evlerin bulunduğu "İzumrudnoye" Sovyet gençlik kampının yanması en büyük kayıplardan biri oldu.
Nükleer felaketin bugünkü etkileri neler?
Çernobil'de 4 Nisan 2020'de başlayan ve yaklaşık iki hafta süren yangının, Pripyat kentine ve radyoaktif atıkların yer aldığı tesislere iki kilometre mesafedeki bir bölgeye kadar ilerlemesi, Çernobil ile ilgili riskleri yeniden gündeme getirmişti.
Facianın günümüzdeki en önemli olumsuz etkisi, Ukrayna ve Belarus sınırları içinde yer alan yaklaşık 1 milyon hektarlık toprağın radyoaktif kirliliğin etkisi altında olması.
Görüşlerine başvurduğumuz Ukrayna Ulusal Bilimler Akademisi (NAN) Çevre Bilişimi Bölüm Başkanı İvan Kovalets, nükleer yakıt ve radyoaktif maddelerin kalıntılarının kontrol altında tutulmasının ve gömülmesinin günümüzdeki temel sorunlar olduğunu söylüyor.
Reaktörün enkazı, çelik kalkanla kapatıldı
Çernobil Nükleer Santrali'nin soğutma havuzunun dibinde çok sayıda radyoaktif madde bulunduğunu belirten akademisyen, şu risklere işaret ediyor:
"Havuzun kuruması halinde bu radyoaktif materyaller rüzgarın etkisiyle havaya karışabilir. Çernobil bölgesindeki orman yangınları da radyoaktif aktiviteyi artırabilir. Tüm bu sorunların çözümü için bölgede düzenli olarak çok sayıda uzmanın çalışması gerekiyor. Bu da onların sağlığı için bazı riskler oluşturuyor."
Kovalets, bölgedeki yangınların ciddi bir risk yaratıp yaratmadığı konusundaki sorumuzu ise şöyle yanıtladı:
"Bazı radyoaktif atık depolarında uzun ömürlü radyoaktif materyaller bulunuyor. Bu nedenle elbette tehlike arz ediyorlar. Ancak bunlar genellikle betonarme bölmelerde depolandığından, yangınların bu materyallerin depolardan çıkmasına yol açması düşük ihtimal.
"Nükleer yakıt kalıntılarının bulunduğu depolama tesislerinde ise -sadece Çernobil için geçerli değil- kontrolsüz bir nükleer reaksiyonun yeniden başlaması (kiritiklik kazası) ihtimali var. Ama bu nükleer patlama anlamına gelmiyor."
NAN Nükleer Enerji Santrallerinin Güvenlik Sorunları Enstitüsü Müdür Yardımcısı Sergiy Paskeviç'e göre de bölgedeki radyoaktif atık depoları, yangın ya da sel ve kasırga gibi durumlarda radyoaktif maddelerin çevreye salınmasına yol açabilecek bir güvenlik riski oluşturmuyor.
Her iki uzman da, Çernobil'deki radyasyon miktarının günümüzde Ukrayna ve çevre ülkelerde insan sağlığını tehdit etmediği görüşünde.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) da son raporunda, Çernobil bölgesinde çıkan orman yangınlarının "havadaki radyoaktif partiküllerde tehlikeli bir artışa neden olmadığını" açıkladı. Raporda, ölçülen radyasyon seviyelerindeki artışın çok düşük olduğu ve insan sağlığı için risk oluşturmadığı belirtildi.
Ancak uzmanlar, insanlık tarihinin en büyük çevre felaketi olan Çernobil faciasının izlerinin günümüzde yaratabileceği olası risklerle ilgili daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç duyulduğunun altını çiziyor.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Dünya Sağlık Örgütü: İyileşenlerin bağışıklık kazandığına dair kanıt yok
COVID-19’u atlatan hastalara yeni tip koronavirüsün yeniden bulaşmayacağına dair kanıt olmadığını açıklayan DSÖ, bazı ülkelerde tartışılan “bağışık belgesinin” de salgının yayılmasını artırma riski olduğunu vurgulandı.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), COVID-19 hastalığına yakalandıktan sonra iyileşenlerin yeni tip koronavirüse karşı bağışıklık kazandığı görüşüne karşı uyarıda bulundu. DSÖ'den Cumartesi günü yapılan açıklamada, “COVID-19 geçirdikten sonra iyileşen ve antikor üreten kişilerin ikinci bir enfeksiyondan korunduklarına dair şu aşamada herhangi bir kanıt bulunmuyor” ifadesi kullanıldı.
Bazı ülkelerde, koronavirüse karşı kanlarında antikor oluşanlara “bağışıklık sertifikası” verilmesi, böylelikle bu kişilerin herhangi bir kısıtlama olmaksızın işe gidebilmesi veya seyahat edebilmesi gündeme gelmişti. Bu tartışmalara işaret eden DSÖ, "Bu uygulama gerçekten virüsün yayılmasının sürmesi riskini artırır” dedi.
Piyasada farklı antikor testlerinin bulunduğuna işaret eden DSÖ, bu testlerin doğruluğu ve güvenilirliğine ilişkin incelemelerin sürdürülmesi gerektiğinin altını çizdi. Kalite açısından yeterli olmayan testlerin, iyileşen bazı kişilerde antikor bulunduğunu göstermeyeceğini belirten DSÖ, yeni tip koronavirüsün hiç bulaşmadığı kişilerde de yanıltıcı bir şekilde antikor bulunabileceğini ifade etti. DSÖ, bazı testlerin uzun süredir bilinen koronavirüs türlerine duyarlı olduğunu, bu nedenle de yanıltıcı sonuçlar verebileceğini kaydetti.
Nüfusun yüzde kaçında yeni tip koronavirüse karşı antikor bulunduğuna ilişkin bilgi veren testleri desteklediğini belirten DSÖ, "Ancak mevcut testlerin çoğu, bu kişilerin ikinci bir enfeksiyona karşı bağışıklığının olduğu tespitinde bulunmuyor” ifadesini kullandı. DSÖ, bu nedenle de, iyileşenlerin bağışıklık kazandığını düşünerek, salgına karşı önlemlere uymayı ihmal etmemeleri konusunda uyarıda bulundu.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), COVID-19 hastalığına yakalandıktan sonra iyileşenlerin yeni tip koronavirüse karşı bağışıklık kazandığı görüşüne karşı uyarıda bulundu. DSÖ'den Cumartesi günü yapılan açıklamada, “COVID-19 geçirdikten sonra iyileşen ve antikor üreten kişilerin ikinci bir enfeksiyondan korunduklarına dair şu aşamada herhangi bir kanıt bulunmuyor” ifadesi kullanıldı.
Bazı ülkelerde, koronavirüse karşı kanlarında antikor oluşanlara “bağışıklık sertifikası” verilmesi, böylelikle bu kişilerin herhangi bir kısıtlama olmaksızın işe gidebilmesi veya seyahat edebilmesi gündeme gelmişti. Bu tartışmalara işaret eden DSÖ, "Bu uygulama gerçekten virüsün yayılmasının sürmesi riskini artırır” dedi.
Piyasada farklı antikor testlerinin bulunduğuna işaret eden DSÖ, bu testlerin doğruluğu ve güvenilirliğine ilişkin incelemelerin sürdürülmesi gerektiğinin altını çizdi. Kalite açısından yeterli olmayan testlerin, iyileşen bazı kişilerde antikor bulunduğunu göstermeyeceğini belirten DSÖ, yeni tip koronavirüsün hiç bulaşmadığı kişilerde de yanıltıcı bir şekilde antikor bulunabileceğini ifade etti. DSÖ, bazı testlerin uzun süredir bilinen koronavirüs türlerine duyarlı olduğunu, bu nedenle de yanıltıcı sonuçlar verebileceğini kaydetti.
Nüfusun yüzde kaçında yeni tip koronavirüse karşı antikor bulunduğuna ilişkin bilgi veren testleri desteklediğini belirten DSÖ, "Ancak mevcut testlerin çoğu, bu kişilerin ikinci bir enfeksiyona karşı bağışıklığının olduğu tespitinde bulunmuyor” ifadesini kullandı. DSÖ, bu nedenle de, iyileşenlerin bağışıklık kazandığını düşünerek, salgına karşı önlemlere uymayı ihmal etmemeleri konusunda uyarıda bulundu.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Bilim Kurulu Üyesinden ilginç tespit:: Mevcut vaka kadar daha Covid-19 hastası olabilir
Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, Türkiye’de kamuoyuyla paylaşılan vakaların sadece PCR testi pozitif çıkan hastalar olduğunu belirterek, mevcut vaka kadar daha Covid-19 hastası olabileceğini söyledi
Türkiye'de Sağlık Bakanlığının açıkladığı koronavirüs vaka sayısı konusundaki şüpheler giderek artırıyor. Bu konuda kimi iddialar ortaya atılırken, Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, Türkiye’de kamuoyuyla paylaşılan vakaların sadece PCR testi pozitif çıkan hastalar olduğunu belirttti ve mevcut vaka kadar daha Covid-19 hastası olabileceğini söyledi.
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Alpay Azap, Medyascope'tan Fırat Fıstık'ın Türkiye’deki koronavirüs sürecine ilişkin sorularını yanıtladı.
Türkiye'de koronavirüs testi negatif çıksa da klinik bulguları Covid-19'a işaret eden hastaların da kayıtlarının tutulduğunu açıklayan Prof. Azap, söz konusu hastalara da Covid'miş gibi yaklaşıldığını söyledi.
Hastalığın tanısında kullanılan PCR testlerinin çok duyarlı olmadığını hatırlatan Alpay Azap, hastanın öyküsündeki ipuçları ve klinik bulguları göz önünde bulundurularak tedaviye başlandığını da sözlerine ekledi.
Halk Sağlığı Yönetim Sistemi adındaki elektronik ortamda tüm bu hastaların kayıtlarının tutulduğunu belirten Azap, kamuoyuyla paylaşılan rakamların sadece PCR testi pozitif çıkmış kişilerden oluştuğunu söyledi.
Olası vakaların sonradan da toplam rakama dahil edilebileceğini ifade eden Prof. Azap, bazı ülkelerin bu yöntemle sayı düzeltmesi yaptığını belirtti.
Bu durumun koronavirüs vaka sayısını 10-20 kat artırmayacağını açıklayan Azap, “Sonuçta testin yakalayamadığı grup. Bizim klinik olarak düşünüp tedavi başladığımız grup eklenecek” derken, bunun da toplam sayıyı en fazla bir kat artıracağını savundu.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Türkiye'de Sağlık Bakanlığının açıkladığı koronavirüs vaka sayısı konusundaki şüpheler giderek artırıyor. Bu konuda kimi iddialar ortaya atılırken, Koronavirüs Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alpay Azap, Türkiye’de kamuoyuyla paylaşılan vakaların sadece PCR testi pozitif çıkan hastalar olduğunu belirttti ve mevcut vaka kadar daha Covid-19 hastası olabileceğini söyledi.
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Alpay Azap, Medyascope'tan Fırat Fıstık'ın Türkiye’deki koronavirüs sürecine ilişkin sorularını yanıtladı.
Türkiye'de koronavirüs testi negatif çıksa da klinik bulguları Covid-19'a işaret eden hastaların da kayıtlarının tutulduğunu açıklayan Prof. Azap, söz konusu hastalara da Covid'miş gibi yaklaşıldığını söyledi.
Hastalığın tanısında kullanılan PCR testlerinin çok duyarlı olmadığını hatırlatan Alpay Azap, hastanın öyküsündeki ipuçları ve klinik bulguları göz önünde bulundurularak tedaviye başlandığını da sözlerine ekledi.
Halk Sağlığı Yönetim Sistemi adındaki elektronik ortamda tüm bu hastaların kayıtlarının tutulduğunu belirten Azap, kamuoyuyla paylaşılan rakamların sadece PCR testi pozitif çıkmış kişilerden oluştuğunu söyledi.
Olası vakaların sonradan da toplam rakama dahil edilebileceğini ifade eden Prof. Azap, bazı ülkelerin bu yöntemle sayı düzeltmesi yaptığını belirtti.
Bu durumun koronavirüs vaka sayısını 10-20 kat artırmayacağını açıklayan Azap, “Sonuçta testin yakalayamadığı grup. Bizim klinik olarak düşünüp tedavi başladığımız grup eklenecek” derken, bunun da toplam sayıyı en fazla bir kat artıracağını savundu.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Korona'dan sonra insanlığı ne bekliyor?
Dünyanın neredeyse tamamına yayılan yeni tip Koronavirüs (Covid-19) 200 binden fazla kişinin hayatına mâl olurken bütün ekonomiler çöktü. Kriz hem devletler hem de fertler açısından "dönüm noktası" olma özelliği taşıyor.
Gündelik hayat, çalışma, beslenme ve eğlence şekilleri yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle değişiyor.
Kurduğu Sapienship organizasyonu aracılığıyla Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) 1 milyon dolarlık bağışta bulunan Prof. Dr. Yuval Noah Harari, DW Türkçe'ye verdiği mülakatta Covid-19'a dair alınan kararların insanlığın geleceğini de şekillendireceğini söyledi.
Sayın Harari, küresel bir salgının ortasındayız. Dünyanın değişimine dair sizi en çok ne endişelendiriyor?
En büyük tehlike virüs değil. İnsanlık, bu virüsün üstesinden gelmek için yeterli bilimsel altyapıya ve teknolojik araca sahip. Bizim en büyük problemimiz doğamızda yer alan nefret, açgözlülük ve cehalet.
Maalesef insanlar bu krize küresel dayanışma ile değil, diğer ülkeleri, dini ve etnik azınlıkları suçlayarak, nefret dili kullanarak karşılık veriyor.
Umuyorum ki nefret değil, şefkat ve cömertlik ile yardıma muhtaç insanlara, küresel dayanışma ruhuyla yardım edebiliriz.
Bir de komplo teorileri ve gerçekler arasındaki farkı ayırt edebilmeliyiz. Eğer bunu yaparsak, bu krizi kolayca atlatacağımızdan şüphem yok.
GÖZETLEME MEKANİZMALARI YAYGINLAŞABİLİR
Sizin de ifade ettiğiniz gibi, totaliter gözetleme sistemleri ve bireylerin güçlendirilmesi arasında bir seçim yapmak gerekecek. Eğer dikkatli olmazsak, bu salgın gözetleme mekanizmalarında bir dönüm noktasına yol açabilir.
Peki kontrolümüzde olmayan bir duruma karşı nasıl dikkatli olunabilir?
Durum tamamen kontrolümüz dışında değil, en azından demokratik ülkelerde. Sonuçta bu politikaları belirleyen siyasetçilere oy veriyoruz.
Böylece siyasi sistem üzerinde kontrol kurabiliyoruz. Şu anda seçimler olmasa bile, siyasetçiler hâlâ toplum baskısına duyarlı. Halkın salgından korkması, güçlü bir liderin yönetime geçmesini istemesi ve bir diktatörün bu durumdan yararlanarak gücü eline alması oldukça kolay.
Ancak siyasetçiler ileri gittikleri zaman güçlü toplumsal tepkiler ile karşılaşırlarsa, tehlikeli gelişmelerin yaşanmasına da engel olunabilir.
Prof. Dr. Yuval Harari, Koronavirüs salgınının otoriter rejimler için bulunmaz bir fırsat sunduğunu vurguladı.
Kime veya neye güveneceğimizi nasıl anlayacağız?
Öncelikle geçmiş tecrübeleriniz var. Eğer son yıllarda size yalan söylediğini düşündüğünüz siyasetçiler varsa acil bir durumda onlara güvenmek için de pek bir sebebiniz yok demektir.
HER SÖYLENENE İNANMAYIN
İkinci olarak, insanların size aktardığı teorilerle ilgili sorular sorabilirsiniz. Örneğin, biri size Koronavirüs'ün kaynağı ve yayılma şekli ile ilgili bir komplo teorisinden bahsederse bu kişiden bir virüsün ne olduğunu ve nasıl hastalıklara sebep olabileceğini açıklamasını isteyin.
Eğer hiçbir fikri yoksa, bu kişinin Koronavirüs salgını ile ilgili söylediği hiçbir şeye inanmayın, çünkü temel bilim altyapısı yok demektir. Biyoloji alanında doktora yapma zorunluluğu yok. Ancak asgari bir bilimsel anlayışa sahip olmak gerekiyor.
POLİTİKACILAR BİLİME SALDIRIYOR
Aslında son yıllarda, birçok popülist politikacı bilime saldırıda bulunuyor. Bilim adamlarının halktan kopuk elit bir grup olduğunu ya da küresel iklim değişikliğinin yalan olduğunu iddia ediyorlar.
Onlara inanmamalısınız. Zaten kriz zamanlarında, insanların bilime her şeyden daha muhtaç olduğunu görüyoruz.
Umuyorum ki bunu sadece kriz süresince değil, kriz bittiğinde de hatırlarız. Ayrıca bilim insanları bizi iklim değişikliği veya ekolojik çöküntü gibi salgın dışındaki başka tehlikeler hakkında uyardığında da şu anda Koronavirüs konusunda olduğu gibi onları ciddiye alırız.
Birçok ülke salgının yayılmasını önlemek amacıyla dijital gözetleme mekanizmaları inşâ ediyor. Bu mekanizmalar nasıl kontrol edilebilir?
Vatandaşların gözetimin arttırılması, hükûmetlerin de aynı oranda gözetiminin arttırılması anlamına gelmeli. Hükâmetler kriz zamanlarında parayı su gibi harcıyorlar.
Örneğin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 2 trilyon dolar harcadı. Almanya da birkaç 100 milyar euro harcadı. Bir vatandaş olarak, kimlerin bu kararları aldığını ve paranın nereye gittiğini bilmek istiyorum.
YÜZ MİLYARLARCA EURO KİMLER İÇİN HARCANDI?
Bu para salgından önce bile yöneticilerin aldığı kötü kararlar yüzünden batmak üzere olan büyük şirketleri kurtarmak için mi kullanıldı? Yoksa küçük işletmeler, restoranlar veya dükkanlara yardım etmek için mi?
Almanya'da gönüllüler Robert Koch Enstitüsü’nün izleme uygulamasına Koronavirüs verisi gönderebiliyor
Eğer bir hükûmet daha fazla gözetleme yapmak için çok istekli ise, bunun iki yönlü olması gerektiğini bilmeli.
O hükûmet tüm mali hareketleri açıklamanın zor olacağını söylerse “Hayır bu karmaşık değil. Her gün nereye gittiğimi bildiren devasa bir gözetleme sistemini yaratabiliyorsanız, vergilerimin nereye gittiğini gösteren bir sistem yaratmanız da elbette kolaydır.” diyebilmemiz lazım.
Bu da güç ayrımı ve gücün sadece bir kişide veya otoritede bulunmamasını sağlamaktan mı geçiyor?
Kesinlikle. Örneğin şu anda herhangi bir Koronavirüs hastasının yanına gittiğinizde, bunun alarmını verecek bir sistem geliştirilmeye çalışılıyor.
Bunu yapmanın iki yolu var: Birincisi, merkezi bir otoritenin herkes hakkında bilgi toplayıp, Covid-19’a sahip birinin yanına gidildiğini belirmesi ve bunun üzerine sizi uyarması.
Diğer yol ise merkezi bir sistem kullanmadan, telefonların birbirleriyle doğrudan iletişim kurmasından geçiyor. Eğer ben Covid-19 virüsü bulunan birine yaklaşırsam, ikimizin telefonu birbiriyle iletişim kurarak bizi uyarabilir.
Merkezi otoritelerin de hakkımızda bilgi toplayıp bizi takip edebilmesi engellenir.
DİSTOPİK OTORİTER REJİMLER ORTAYA ÇIKABİLİR
Gözetleme sistemleri bu krizle birlikte bir adım daha ileri gidip deri-altı-gözetim sistemine geçiş sağlanabilir mi? Derimiz, yani vücudumuzun dokunulmaz yüzeyi "çatlamak” üzere. Bunu nasıl kontrol edeceğiz?
Bu konuda çok dikkatli olmalıyız. Fiziksel gözetleme sistemleri dış dünyada ne yaptığımızı, nereye gittiğimizi, kiminle buluştuğumuzu, televizyonda ne izlediğimizi veya internette hangi siteyi ziyaret ettiğimizi izliyor.
Vücudumuzla bir bağlantısı yok.
Ancak deri-altı-gözetim sistemleri vücudumuzda olup biteni takip ediyor. Sıcaklık gibi değerleri ölçmekle başladı, fakat kan basıncı, kalp ritmi veya beyin aktivitelerine de hâkim olabilir.
Bunlar aracılığıyla da insanlar hakkında hiçbir zaman olmadığı kadar fazla şey öğrenmek mümkün.
Böylelikle daha önce hiç görülmemiş boyutta totaliter rejimler ortaya çıkabilir. Okuduğumu ya da televizyonda izlediğimi biliyorsanız, bunlar size benim sanatsal zevklerim, politik görüşlerim ya da karakterim hakkında fikir verebilir.
Ancak bu hâlâ kısıtlanmış bir bilgidir. Bir de bunları yaparken vücut sıcaklığımı, kan basıncımı ya da kalp ritmimi bildiğinizi düşünün. Artık her saniye ne hissettiğimi bilebilirsiniz. Bu da distopik totaliter rejimlerin ortaya çıkmasını kolaylıkla sağlayabilir.
TEHLİKENİN FARKINA VARALIM
Bu durum kaçınılmaz değil, gerçekleşmesini engelleyebiliriz. Ancak bunun için öncelikle tehlikenin farkına varmamız gerekiyor.
Sonra da içinde bulunduğumuz bu acil durumda neye izin vermemiz gerektiği hakkında dikkatli olmamız.
İçinde bulunduğumuz kriz, 21'inci yüzyıl insanının kafanızdaki imajını güncellemenize yol açtı mı?
Bilemiyoruz. Çünkü her şey şu anda alacağımız kararlara bağlı. Şimdiki ekonomik kriz ortamı, gereksiz bir sınıfın ortaya çıkma tehlikesini de giderek arttırıyor.
Otomasyonun arttığı bir çağdayız. Çünkü insanlar enfekte olabiliyor veya evlere kapanmak zorunda kalabiliyorlar. Ancak robotlar ve bilgisayarlar için bu mümkün değil, dolayısıyla birçok işi artık onlar yapıyorlar.
Ayrıca bazı ülkelerde, yurt dışındaki fabrikalara bağlı kalmak yerine, bazı endüstrileri yeniden canlandırmaya karar verildiğini görebiliriz.
UCUZ İŞ GÜCÜNE BAĞLI ÜLKELERDE İNSANLAR BİR ANDA İŞİNİ KAYBEDECEK
Dolayısıyla küreselleşme ve otomasyon süreci sonucunda, ucuz iş gücüne bağlı olan gelişmekte olan ülkelerde, bir anda işlerini kaybeden ve ekonominin parçası olamayan insan topluluklarının ortaya çıkması muhtemel.
Bu zengin ülkelerde de olabilir tabii. Kriz iş piyasasında devasa değişimlere yol açıyor. İnsanlar artık evlerinden ve internet üzerinden çalışıyorlar.
Eğer dikkatli olmazsak, en azından birkaç endüstri sektöründe örgütlü iş gücünün çökmesi de muhtemel. Kaçınılmaz bir durum değil bu, daha çok politik bir kararlara bağlı.
Bütün dünyadaki ve kendi ülkelerimizdeki işçilerin haklarını korumak doğrultusunda da kararlar alabiliriz. Hükûmetler, endüstrilere veya firmalara kurtarma paketleri sunuyorlar. Bunu yaparken işçi haklarını koruma şartı da getirebilirler. Her şey bizim alacağımız kararlara bağlı.
Şu anda içinde bulunduğumuz durum hakkında geleceğin tarihçileri ne diyecektir?
Bence gelecekteki tarihçiler, bu krizi 21'inci yüzyılın dönüm noktası olarak belirleyecekler. Ancak buradan nereye varacağımız, aldığımız kararlara bağlı. Hiçbir sonuç kaçınılmaz değil.
Harari’nin kurduğu Sapienship, ABD Başkanı Donald Trump’ın Dünya Sağlık Örgütü’ne yardımı kesme kararından sonra örgüte 1 milyon dolarlık yardımda bulundu.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Gündelik hayat, çalışma, beslenme ve eğlence şekilleri yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle değişiyor.
Kurduğu Sapienship organizasyonu aracılığıyla Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) 1 milyon dolarlık bağışta bulunan Prof. Dr. Yuval Noah Harari, DW Türkçe'ye verdiği mülakatta Covid-19'a dair alınan kararların insanlığın geleceğini de şekillendireceğini söyledi.
Sayın Harari, küresel bir salgının ortasındayız. Dünyanın değişimine dair sizi en çok ne endişelendiriyor?
En büyük tehlike virüs değil. İnsanlık, bu virüsün üstesinden gelmek için yeterli bilimsel altyapıya ve teknolojik araca sahip. Bizim en büyük problemimiz doğamızda yer alan nefret, açgözlülük ve cehalet.
Maalesef insanlar bu krize küresel dayanışma ile değil, diğer ülkeleri, dini ve etnik azınlıkları suçlayarak, nefret dili kullanarak karşılık veriyor.
Umuyorum ki nefret değil, şefkat ve cömertlik ile yardıma muhtaç insanlara, küresel dayanışma ruhuyla yardım edebiliriz.
Bir de komplo teorileri ve gerçekler arasındaki farkı ayırt edebilmeliyiz. Eğer bunu yaparsak, bu krizi kolayca atlatacağımızdan şüphem yok.
GÖZETLEME MEKANİZMALARI YAYGINLAŞABİLİR
Sizin de ifade ettiğiniz gibi, totaliter gözetleme sistemleri ve bireylerin güçlendirilmesi arasında bir seçim yapmak gerekecek. Eğer dikkatli olmazsak, bu salgın gözetleme mekanizmalarında bir dönüm noktasına yol açabilir.
Peki kontrolümüzde olmayan bir duruma karşı nasıl dikkatli olunabilir?
Durum tamamen kontrolümüz dışında değil, en azından demokratik ülkelerde. Sonuçta bu politikaları belirleyen siyasetçilere oy veriyoruz.
Böylece siyasi sistem üzerinde kontrol kurabiliyoruz. Şu anda seçimler olmasa bile, siyasetçiler hâlâ toplum baskısına duyarlı. Halkın salgından korkması, güçlü bir liderin yönetime geçmesini istemesi ve bir diktatörün bu durumdan yararlanarak gücü eline alması oldukça kolay.
Ancak siyasetçiler ileri gittikleri zaman güçlü toplumsal tepkiler ile karşılaşırlarsa, tehlikeli gelişmelerin yaşanmasına da engel olunabilir.
Prof. Dr. Yuval Harari, Koronavirüs salgınının otoriter rejimler için bulunmaz bir fırsat sunduğunu vurguladı.
Kime veya neye güveneceğimizi nasıl anlayacağız?
Öncelikle geçmiş tecrübeleriniz var. Eğer son yıllarda size yalan söylediğini düşündüğünüz siyasetçiler varsa acil bir durumda onlara güvenmek için de pek bir sebebiniz yok demektir.
HER SÖYLENENE İNANMAYIN
İkinci olarak, insanların size aktardığı teorilerle ilgili sorular sorabilirsiniz. Örneğin, biri size Koronavirüs'ün kaynağı ve yayılma şekli ile ilgili bir komplo teorisinden bahsederse bu kişiden bir virüsün ne olduğunu ve nasıl hastalıklara sebep olabileceğini açıklamasını isteyin.
Eğer hiçbir fikri yoksa, bu kişinin Koronavirüs salgını ile ilgili söylediği hiçbir şeye inanmayın, çünkü temel bilim altyapısı yok demektir. Biyoloji alanında doktora yapma zorunluluğu yok. Ancak asgari bir bilimsel anlayışa sahip olmak gerekiyor.
POLİTİKACILAR BİLİME SALDIRIYOR
Aslında son yıllarda, birçok popülist politikacı bilime saldırıda bulunuyor. Bilim adamlarının halktan kopuk elit bir grup olduğunu ya da küresel iklim değişikliğinin yalan olduğunu iddia ediyorlar.
Onlara inanmamalısınız. Zaten kriz zamanlarında, insanların bilime her şeyden daha muhtaç olduğunu görüyoruz.
Umuyorum ki bunu sadece kriz süresince değil, kriz bittiğinde de hatırlarız. Ayrıca bilim insanları bizi iklim değişikliği veya ekolojik çöküntü gibi salgın dışındaki başka tehlikeler hakkında uyardığında da şu anda Koronavirüs konusunda olduğu gibi onları ciddiye alırız.
Birçok ülke salgının yayılmasını önlemek amacıyla dijital gözetleme mekanizmaları inşâ ediyor. Bu mekanizmalar nasıl kontrol edilebilir?
Vatandaşların gözetimin arttırılması, hükûmetlerin de aynı oranda gözetiminin arttırılması anlamına gelmeli. Hükâmetler kriz zamanlarında parayı su gibi harcıyorlar.
Örneğin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 2 trilyon dolar harcadı. Almanya da birkaç 100 milyar euro harcadı. Bir vatandaş olarak, kimlerin bu kararları aldığını ve paranın nereye gittiğini bilmek istiyorum.
YÜZ MİLYARLARCA EURO KİMLER İÇİN HARCANDI?
Bu para salgından önce bile yöneticilerin aldığı kötü kararlar yüzünden batmak üzere olan büyük şirketleri kurtarmak için mi kullanıldı? Yoksa küçük işletmeler, restoranlar veya dükkanlara yardım etmek için mi?
Almanya'da gönüllüler Robert Koch Enstitüsü’nün izleme uygulamasına Koronavirüs verisi gönderebiliyor
Eğer bir hükûmet daha fazla gözetleme yapmak için çok istekli ise, bunun iki yönlü olması gerektiğini bilmeli.
O hükûmet tüm mali hareketleri açıklamanın zor olacağını söylerse “Hayır bu karmaşık değil. Her gün nereye gittiğimi bildiren devasa bir gözetleme sistemini yaratabiliyorsanız, vergilerimin nereye gittiğini gösteren bir sistem yaratmanız da elbette kolaydır.” diyebilmemiz lazım.
Bu da güç ayrımı ve gücün sadece bir kişide veya otoritede bulunmamasını sağlamaktan mı geçiyor?
Kesinlikle. Örneğin şu anda herhangi bir Koronavirüs hastasının yanına gittiğinizde, bunun alarmını verecek bir sistem geliştirilmeye çalışılıyor.
Bunu yapmanın iki yolu var: Birincisi, merkezi bir otoritenin herkes hakkında bilgi toplayıp, Covid-19’a sahip birinin yanına gidildiğini belirmesi ve bunun üzerine sizi uyarması.
Diğer yol ise merkezi bir sistem kullanmadan, telefonların birbirleriyle doğrudan iletişim kurmasından geçiyor. Eğer ben Covid-19 virüsü bulunan birine yaklaşırsam, ikimizin telefonu birbiriyle iletişim kurarak bizi uyarabilir.
Merkezi otoritelerin de hakkımızda bilgi toplayıp bizi takip edebilmesi engellenir.
DİSTOPİK OTORİTER REJİMLER ORTAYA ÇIKABİLİR
Gözetleme sistemleri bu krizle birlikte bir adım daha ileri gidip deri-altı-gözetim sistemine geçiş sağlanabilir mi? Derimiz, yani vücudumuzun dokunulmaz yüzeyi "çatlamak” üzere. Bunu nasıl kontrol edeceğiz?
Bu konuda çok dikkatli olmalıyız. Fiziksel gözetleme sistemleri dış dünyada ne yaptığımızı, nereye gittiğimizi, kiminle buluştuğumuzu, televizyonda ne izlediğimizi veya internette hangi siteyi ziyaret ettiğimizi izliyor.
Vücudumuzla bir bağlantısı yok.
Ancak deri-altı-gözetim sistemleri vücudumuzda olup biteni takip ediyor. Sıcaklık gibi değerleri ölçmekle başladı, fakat kan basıncı, kalp ritmi veya beyin aktivitelerine de hâkim olabilir.
Bunlar aracılığıyla da insanlar hakkında hiçbir zaman olmadığı kadar fazla şey öğrenmek mümkün.
Böylelikle daha önce hiç görülmemiş boyutta totaliter rejimler ortaya çıkabilir. Okuduğumu ya da televizyonda izlediğimi biliyorsanız, bunlar size benim sanatsal zevklerim, politik görüşlerim ya da karakterim hakkında fikir verebilir.
Ancak bu hâlâ kısıtlanmış bir bilgidir. Bir de bunları yaparken vücut sıcaklığımı, kan basıncımı ya da kalp ritmimi bildiğinizi düşünün. Artık her saniye ne hissettiğimi bilebilirsiniz. Bu da distopik totaliter rejimlerin ortaya çıkmasını kolaylıkla sağlayabilir.
TEHLİKENİN FARKINA VARALIM
Bu durum kaçınılmaz değil, gerçekleşmesini engelleyebiliriz. Ancak bunun için öncelikle tehlikenin farkına varmamız gerekiyor.
Sonra da içinde bulunduğumuz bu acil durumda neye izin vermemiz gerektiği hakkında dikkatli olmamız.
İçinde bulunduğumuz kriz, 21'inci yüzyıl insanının kafanızdaki imajını güncellemenize yol açtı mı?
Bilemiyoruz. Çünkü her şey şu anda alacağımız kararlara bağlı. Şimdiki ekonomik kriz ortamı, gereksiz bir sınıfın ortaya çıkma tehlikesini de giderek arttırıyor.
Otomasyonun arttığı bir çağdayız. Çünkü insanlar enfekte olabiliyor veya evlere kapanmak zorunda kalabiliyorlar. Ancak robotlar ve bilgisayarlar için bu mümkün değil, dolayısıyla birçok işi artık onlar yapıyorlar.
Ayrıca bazı ülkelerde, yurt dışındaki fabrikalara bağlı kalmak yerine, bazı endüstrileri yeniden canlandırmaya karar verildiğini görebiliriz.
UCUZ İŞ GÜCÜNE BAĞLI ÜLKELERDE İNSANLAR BİR ANDA İŞİNİ KAYBEDECEK
Dolayısıyla küreselleşme ve otomasyon süreci sonucunda, ucuz iş gücüne bağlı olan gelişmekte olan ülkelerde, bir anda işlerini kaybeden ve ekonominin parçası olamayan insan topluluklarının ortaya çıkması muhtemel.
Bu zengin ülkelerde de olabilir tabii. Kriz iş piyasasında devasa değişimlere yol açıyor. İnsanlar artık evlerinden ve internet üzerinden çalışıyorlar.
Eğer dikkatli olmazsak, en azından birkaç endüstri sektöründe örgütlü iş gücünün çökmesi de muhtemel. Kaçınılmaz bir durum değil bu, daha çok politik bir kararlara bağlı.
Bütün dünyadaki ve kendi ülkelerimizdeki işçilerin haklarını korumak doğrultusunda da kararlar alabiliriz. Hükûmetler, endüstrilere veya firmalara kurtarma paketleri sunuyorlar. Bunu yaparken işçi haklarını koruma şartı da getirebilirler. Her şey bizim alacağımız kararlara bağlı.
Şu anda içinde bulunduğumuz durum hakkında geleceğin tarihçileri ne diyecektir?
Bence gelecekteki tarihçiler, bu krizi 21'inci yüzyılın dönüm noktası olarak belirleyecekler. Ancak buradan nereye varacağımız, aldığımız kararlara bağlı. Hiçbir sonuç kaçınılmaz değil.
Harari’nin kurduğu Sapienship, ABD Başkanı Donald Trump’ın Dünya Sağlık Örgütü’ne yardımı kesme kararından sonra örgüte 1 milyon dolarlık yardımda bulundu.
[Samanyolu Haber] 26.4.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)