Ali Babacan'dan Erdoğan'ı kızdıracak cevap

Cumhurbaşkanı AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katıldığı TV programında yeni parti kurma hazırlığında olan Babacan'a 'faizci' göndermesinde bulunmasının ardından Babacan'dan konuyla ilgili bir açıklama geldi.

Yeni parti hazırlığında olduğu biline Ali Babacan, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın kendisine yönelik faiz suçlamasına cevap verdi. "Geçmişi her yönüyle değerlendirmeye hazırım" diyen Babacan, "Devletin piyasaya ödediği faiz 3 yılda 57 Milyar’dan 139 Milyar TL’ye ulaşıyor. Artış oranı yüzde 144" ifadelerini kullandı.

Twitter hesabı üzerinden Erdoğan'a yanıt veren Babacan, şu ifadeleri kullandı:

"Dün akşamdan bu yana faiz konusu üzerinden yapılan tartışmaları izliyorum. Geçmişi her yönüyle değerlendirmeye hazırım. Ancak bizim Türkiye’nin bugününe ve geleceğine odaklanmamız gerekiyor.

"Faizlerle ilgili güncel birkaç rakamı paylaşmak isterim: Merkezi yönetim bütçesinden ödenen faiz 2017 yılında 57 Milyar iken 2018’de 74 Milyar TL’ye çıktı. Hükümetin programına göre faiz ödemeleri 2019’da 103 Milyar, 2020’de 139 Milyar TL.

"Dikkatinizi çekmek isterim: Devletin vatandaşlarından vergi toplayarak piyasaya ödediği faiz 3 yılda 57 Milyar’dan 139 Milyar TL’ye ulaşıyor. Artış oranı yüzde 144. Dahası, Türkiye’nin hayat pahalılığı gibi, işsizlik gibi devasa sorunları var.

"Gerçekleri saklamadan ülkemizin sorunlarını açıkça konuşmamız gerekiyor. Türkiye’nin yaşadığı bunca sıkıntı varken, anlamsız tartışmalar üretmek yerine çözüm için çalışmak zorundayız. Çalışıyoruz."

Erdoğan: Bunlar hep faizciydi

Erdoğan, dün katıldığı canlı yayında Ahmet Hakan'ın ekonominin 'iyiye gittiğini' anlatmasının ardından faiz konusundaki yaşanan sürece ilişkin, yeni parti çalışması yapan Ali Babacan ve Mehmet Şimşek'e de göndermelerde bulunmuştu.

Erdoğan, "Ben 2008'de 'Kriz bizi teğet geçecek' dediğimde, şimdi yeni parti kuran arkadaşlar benim yanımdayken krizin teğete geçeceğine inanmıyordu. Bunlar hep faizciydi. Faiz düşerse enflasyon düşer. Ben hala buna inanıyorum. 2020'de faiz de enflasyon da tek haneli rakama gelecek" ifadelerini kullanmıştı.
[Samanyolu Haber] 6.1.2020

Varlık Fonu’na devredilen üç kamu bankasının zararı 3.6 milyar

Türkiye Varlık Fonu AŞ, ülkedeki en büyük ve halka ait en kârlı şirketlerinin toplandığı bir havuz konumuna dönüştü. Bu havuza atılan bankaların Varlık Fonu altında erimesi ise dikkat çekiyor.

Ziraat Bankası’nın görev zararı 2017 yılında 2.1 milyar TL idi. 2018 yılında bu zarar 212 milyon TL artarak, 2.3 milyar liraya ulaştı. Halkbank’ın ise aynı dönemde görev zararı 263 milyon TL artış gösterdi ve 1 milyar 362 milyon TL oldu.

KAMU BANKALARININ ZARARLARI HAZİNE’DEN KAPATILIYOR

Kamu bankalarının görev zararları Hazine’den kapatılıyor. Cumhuriyet’in haberine göre; 2017 ve 2018 yıllarında bankacılık kesimi ve diğer mali kurumlara ödenen para 505 milyon TL artış gösterdi. Bu kurumlara görev zararı olarak 3 milyar 821 milyon TL ödendi. Bu ödemenin yüzde 96’sı, yani 3 milyar 681 milyon TL’si Ziraat ve Halkbank’daki görev zararlarından oluşuyor.

Vakıfbank, daha önce KİT konumundayken AKP iktidarı bu bankayı özel statüye kavuşturdu. Sayıştay denetiminin dışında bırakılan banka iktidarın adeta arpalığına dönüştürüldü. Yandaşlara verdiği yüksek miktardaki kredilerle gündeme gelen Vakıfbank’ın Hazine’ye devredilmesi her türlü zararın 82 milyon yurttaşın sırtına yüklenmesi anlamına geliyor.

KARLARDA BÜYÜK ERİME

Ziraat Bankası, Halkbank ve Vakıflar Bankası’nın 2017-2019 bilançolarındaki çeyrek dönemler, toplam zararın büyüklüğünü de ortaya koyuyor. Bu üç bankanın iki yıllık dönemde kâr oranlarında ortalama yüzde 50’nin üzerinde düşüş yaşanmış.

Bankaların vermiş olduğu şüpheli duruma düşen kredilere ayrılan karşılıklarda da büyük artışlar görünüyor.

1 YILDA 505 MİLYON ARTIŞ GÖSTEREN ZARARLAR

Hazine’nin fonlaması olmasa kamu bankalarının ayakta kalması mümkün değil. Bir yılda 505 milyon TL artış gösteren görev zararları için sadece iki bankaya; Halkbankası ve Ziraat Bankası’na 3 milyar 681 milyon 742 TL aktarıldı.

2019’un son günlerinde ise Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile havuz müteahhitlerinin borçlarının tamamına Hazine garantisi getirildi. Üstelik söz konusu firmalar kendi kusurlarından kaynaklanacak şekilde borçlarını ödemezlerse bile, Hazine onlar adına kredilerini kapatacak.

[Kronos.News] 6.1.2020

Tiyatro ve sanatçı derneklerinden işçi kıyımına tepki [Yavuz Genç]

Tiyatro ve sanatçı dernekleri işçi kıyımına tepkili: Karardan bir an önce dönülmeli, ya da yöneticiler istifa etmeli!

ANKARA – Devlet Tiyatroları (DT) ile Devlet Opera ve Balesi (DOB) yaşanan işten çıkarmalarla ilgili sanatçılardan ve sanat kurumlarından tepkiler gelmeye devam ediyor. İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği ve İzmir Tiyatroları Derneği birer açıklama yaparak tepki gösterdi. İŞTİSAN açıklamasında karardan derhal dönülmesi talep edilirken İzmir Tiyatroları Derneği açıklamasında “Yöneticiler derhal yönetim kurullarını toplamalı ve bu akıl almaz uygulama durdurulmalıdır. Eğer yöneticilerin elinden idari bir şey gelmiyorsa haysiyetli davranıp makamlarından ayrılmaları olması gerekendir” vurgusu yapıldı.

İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği (İŞTİSAN) Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi yaşanan işten çıkarmalarla ilgili açıklama yaptı. Açıklamada sanat emekçilerine asal kadro verileceği yerde güvenlik soruşturması bahane edilerek işten çıkarmaların yapıldığı kaydedildi. “Yıllardır kadro verilmek yerine taşeron, sözleşmeli, yevmiyeli ve iş güvencesiz çalıştırılan, böylelikle değersizleştirilmeye ve boyunduruk altına alınmaya çalışılan sanat emekçileri ellerine sarı bir zarf tutuşturularak işten atılmıştır” denildi. Oyuncuların işten atılması yüzünden oynanamayan oyunların sebebi “teknik aksaklık” olarak gösterildiği kaydedilen açıklamada, “2020yılının ilk günü ülkemizde tiyatro alanında gelinen nokta budur. Devlet Tiyatrosu, Devlet Opera ve Balesinde yapılan bu haksız kıyımı kınıyor, bu karardan bir an önce dönülmesini, yıllardır kamu kurumlarında güvencesiz olarak çalıştırılan sanatçı ve emekçilerin özlük haklarının verilmesini ve asal kadrolara atanmasını istiyoruz” ifadelerine yer verildi.

İzmir Tiyatroları Derneği de Devlet Tiyatroları, Opera ve Bale ve Güzel Sanatlar’da yaşanan işten çıkarmalara tepki göstererek bir açıklama yaptı. Güvenlik soruşturmalarının bahane olduğu kaydedilen açıklamada, “Ellerine sarı zarf tutuşturulan sanatçılar ve teknik elemanlar ‘güvenlik soruşturması’ bahanesiyle işten çıkarılmışlardır. Hiçbir mahkeme kararı olmadan ve uzun yıllardır çalıştıkları halde ( ki 15 Temmuz sürecinde tüm devlet kurumlarında çalışan sözleşmeliler de güvenlik soruşturmasından geçmişlerdi)böyle bir uygulamayla karşılaşan emekçilerin yeni bir açıklamayla işlerine geri dönmeleri sağlanmalı ve mağduriyetleri derhal önlenmelidir” ifadelerine yer verildi.

YA İŞE DÖNÜŞ, YA İSTİFA

İşten çıkarmaların iktidarın sanata ve sanatçıya bakışında “ilamın malumu” olduğu belirtilen açıklama şu şekilde sonlandırıldı: “Yöneticiler derhal yönetim kurullarını toplamalı ve bu akıl almaz uygulama durdurulmalıdır. Eğer yöneticilerin elinden idari bir şey gelmiyorsa haysiyetli davranıp makamlarından ayrılmaları olması gerekendir. Bu seçilmiş sanatçı temsilcileri için elzemdir. ‘Susma… Sustukça sıra sana gelecek’ şiarı kadrolu sanatçılara hatırlatılmalıdır. Kültür-Sen, Detis, Tobav gibi sanat örgütlerinin çağrılarına kulak verilmelidir. Bu örgütlenmelerle ciddi bir muhalefeti örgütlemek için işbirliği yapılmalıdır. Kamuoyu acilen bilgilendirilmeli ve toplumsal bir muhalefet örgütlenmeye çalışılmalıdır.”

[Yavuz Genç] 6.1.2020 [Kronos.News]

Pekin: Suikastlar devam edecek, savaş vekâletle sürecek [Eylem Yılmaz]

Eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin Kasım Süleymani'nin öldürülmesini ve bölgedeki gelişmeleri yorumladı: Suikastlar devam edecek, savaş vekâletle sürdürecek.

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin 3 Ocak 2020 tarihinde Irak’ta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarafından düzenlenen bir operasyonla öldürülmesi dünyanın önemli gündem maddesi oldu.

Süleymani’nin öldürülmesi İran’da büyük bir öfkeyle karşılandı, intikam alınacağı açıklamaları peşpeşe geldi ve “kısas bayrağı” olarak bilenen kırmızı bayrağını Cemkeran Camii’nin kubbesine asıldı. İran’da “intikam” ya da “misillemeyi” sembolize eden kırmızı “kısas” bayrağın asılması “savaş ilanı” olarak yorumlandı.

Bu suikastın ardından neler olabileceği herkesin cevabını aradığı soruların başında yer alıyor. Biz de eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’e sorduk. Pekin’e göre; “Suikastlar devam edecek.”

İran’ın olası ilk hamlesi, istihbarat zafiyetinin bulunup bulunmadığı, ABD’nin asker sevkiyatı, Türkiye’nin bundan sonra ABD-İran ilişkilerindeki seyrini İsmail Hakkı Pekin anlattı.

Söz İsmail Hakkı Pekin’de…

Kasım Süleymani suikastını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle zamanlamasını manidar buluyorum. Bir dönüm noktası olarak değerlendiriyorum. Olay sadece ABD aleyhine çalışan, ABD aleyhine güçler oluşturan ve bunları ABD aleyhine kullanan Kasım Süleymani adında bir generalin öldürülmesi değildir. Süleymani’nin getirdiği dengelerin bozulmasını sağlayıp, arkasından Orta Doğu’da olayların yeniden planlanması konusunda bir dönüm noktasıdır, bu hesaplanıyor diye düşünüyorum. Yoksa olay sadece ABD’nin terörist olarak addettiği grubun liderini öldürmesi değildir.

ABD yeniden bir savaş stratejisi kurdu ve uygulamaya mı geçti?

Evet. Bir dönüm noktası… Bu olay 2020’nin en önemli olaylarından bir tanesidir. Yıl bitene kadar belki biz bunlarla uğraşacağız.

Bundan sonra neler yaşanabilir?

Amerika’nın savaşma gibi bir niyeti yok. Savaş İran’la değil de daha farklı ortamlarda cereyan edecek.

Nasıl yani?

Şimdiye kadar olduğu gibi… Vekâletle sürdürecektir. ABD’nin bölgede müttefikleri var. Bölge ülkelerinin güçleri var. Bölge ülkelerini birbirine düşürerek bu işi halledebilirler. Bölgede Sünni-Şii çatışması çıkartmak istiyor. Bu da olabilir. Kendileri devreye girmeden bu suikast vasıtasıyla böyle bir ortam yaratabilir. Irak’ın, İran’ın ya da Suriye’nin parçalanmasını böyle sağlayabilir.

ABD bölgeye 3 bin 500 asker gönderdi. Bu vekâletle değil kendisinin de sahada savaşacağı anlamına gelir mi?

Gönderdikleri askerler daha çok büyükelçiliklerin güvenliğini sağlamak için, fiilen savaşmak için değil. Sanırım askerlerini Kuveyt’teki üsse gönderiyor. Lübnan’da da olaylar karışacak herhalde. Bir kısım askeri oraya da gönderecek herhalde. Savaşmak için değil ama kendi üslerinin, personelinin emniyetini sağlamak için bu sevkiyatı yapıyor. Fiilen savaşmayacaklar.

 “Kasım Süleymani’nin ortadan kaldırılması bir iç hesaplaşmanın sonucu olabilir”

Peki, istihbarı açıdan değerlendirirseniz İran istihbaratında bir zafiyet olduğunu düşünür müsünüz? Eğer bir zafiyet söz konusuyla İran’ı kendi içinde nasıl bir süreç bekler?

Ne kadar güvenlik tedbiri alırsanız alın mutlaka bir yerde açık verirsiniz. ABD’nin tehdit ettiği, tansiyonun arttığı bir dönemde havaalanına geliyor ve geldiği belli, indikten sonra nereye gideceği belli, haber alınmış, onu karşılayan Ebu Mehdi el-Mühendis. Bütün bu olanlarda bir istihbarat zafiyeti var. Ya çok fazla kendine güven var ya da zafiyet. Bu suikastın olacağı daha önceden ima edildi. Bundan sonra da suikastlar devam edecek. Bu suikastlar bizzat Amerikalılara mı yapılır yoksa Amerika’nın Orta Doğu’daki müttefiklerine mi yapılır, bundan bizim payımıza ne düşer bilemiyorum. Ama şunu söylemem gerekiyor, evet bir istihbarat zafiyeti var. Bu kendine çok güvenden kaynaklanıyor olabilir. Zaten insanlar kendilerine en çok güvendikleri zaman ortadan kaldırılıyor ya da bu tip olaylar o zaman oluyor.

Kasım Süleymani’nin kendisi için mi diyorsunuz yoksa İran için mi?

Hem Kasım Süleymani’nin hem İran’ın kendisine olan güveniyle alakalı. Sonuçta Kasım Süleymani önemli bir figür.

Bu yüzden de İran’da istenmeyen biri de olabilir mi?

İran’daki bazı gruplar Kasım Süleymani’yi istemiyor olabilirler. Çünkü çok güçlü bir figür haline geldi. Hamaney’den sonra en önemli adam. Cumhurbaşkanı’nın, Dışişleri Bakanı’nın üzerinde… Hatta Dışişleri Bakanı bu yüzden istifa etmek durumunda kalmıştı. Dolayısıyla ortadan kaldırılması bir iç hesaplaşmanın da sonucu olabilir. Veyahut bölgedeki ülkelerin Irak dâhil olmak üzere dengeyi bozduğunu düşünerek ortadan kaldırmayı isteyebilirler diye düşünüyorum.

İran sürekli intikam açıklaması yaptı. Sizce bundan sonra İran’ın ilk hamlesi ne olur?

İran’da yas kültürü ve intikam alma kültürü çok gelişmiş vaziyette. Kerbela’da Hz. Hüseyin’in öldürülmesinden bu yana yas kültürü çok yerleşmiş. İnsanlar bu yas kültürüyle ve intikam hissiyle büyüyorlar. Bu önemli bir kültür… Körfez ülkelerinin hepsinin İran’dan korkusu budur; intikam alması. Bu üç günlük yas günü geçtikten sonra bir yerde intikamını alacaktır. Tansiyonu ne kadar yükseltecek, Amerika’yla arasında tansiyonu yükseltmek istiyor mu istemiyor mu seçeceği hedeflerde göreceğiz.

Bu nokta Kudüs Gücü’nün yeni komutanı olarak açıklanan İsmail Gani ismini nasıl değerlendirirsiniz?

İsmail Gani, Süleymani’nin yardımcısıydı. Fakat ikisi arasında çok fark var. Birisi artık efsane olmuş, Hamaney’in ifadesiyle “yaşayan şehit”, bu rütbenin verildiği birisi. Aynı şeyi Gani’nin sağlayacağını sanmıyorum. Daha az etkili olur diye düşünüyorum. İran’daki etkisi de az olur. Dolayısıyla İran’da Kasım Süleymani’den rahatsız olan belli kademelerin işi kolaylaşmış olur diye düşünüyorum. Bölgede yeni bir dönemin başlayacağını değerlendiriyorum.

“Türkiye’de terörle ilgili, içyapımızla ilgili sorunlar çıkabilir”

Peki, Türkiye nasıl etkilenir?

Türkiye nerede duracak, Rusya ile ilişkileri bozulacak mı, ABD ile ilişkileri daha mı iyi olacak… Türkiye’nin çok dikkatli bir diplomasi yürütmesi gerekiyor. Irak’la da Suriye’yle de, İran’la da işimiz var. Dolayısıyla bölge ülkeleriyle iyi geçinmek durumunda… Rusya’yla ilişkileri iyi bir şekilde iyi sürdürmek durumunda… Ben buna çok katmanlı dış politikan diyorum. Bölgede ABD’nin güvenebileceği ülkelerin en başında İsrail’den sonra Türkiye geliyor. Dolaysıyla ABD Türkiye’ye daha fazla yakınlaşabilir.

ABD-Türkiye yakınlaşması gerçekleştiği takdirde İran ne yapar?

İran’ın Türkiye’deki Amerikan tesislerini İncirlik ve Küvecik’i doğrudan hedef alacağını sanmıyorum. İran’ın da Türkiye’yle ilişkilerini iyi tutmak isteyeceğini düşünüyorum.  İran’ın da Türkiye’ye ihtiyacı var, Türkiye’nin de İran’a ihtiyacı var. İran, Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah gibi paramiliter güçleri devreye sokarak bir takım faaliyetlerde bulunacaktır hatta bundan Suudi Arabistan, Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkelerinin etkileneceğini söyleyebilirim.

Peki, Türkiye’yi etkiler mi?

Büyük ihtimalle etkiler. PYD-YPG-PKK unsurlarının bir kısmı Irak-Suriye sınırında, bir kısmı Kandil’de. Dolayısıyla bizim buralarda terör unsurlarıyla mücadelemiz artar. Bence bu konuda Türkiye’yi yoğun bir şey bekliyor. Zaten Aralık ayı içerisinde okuduğum 2020 yılı değerlendirmesinde Orta Doğu’da ve Afrika’da terörün artacağı ve Türkiye’nin hem Suriye’de hem Irak’ta hem de kendi içerisinde terörle çok daha fazla meşgul olacağı yer alıyordu. Bu değerlendirme Amerikalılarındı üstelik. Maalesef Türkiye’de terörle ilgili, içyapımızla ilgili sorunlar çıkabilir.

Bir de bölge içerisinde IŞİD benzeri gruplar çıkabilir. Bu grupların ortaya çıkması da bizi etkiler. Çünkü Türkiye içerisinde de bu gruplardan var. Bu grupların hücreleri var. Türkiye bunlarla da uğraşmak zorunda kalabilir diye değerlendiriyorum.

Bu konuda siz daha önce İdlib’deki gelişmeler üzerine; “Buradaki gruplar Türkiye’den intikam almak isteyebilir” demiştiniz…

Doğru. Türkiye büyük ihtimalle gözlem noktalarından vazgeçebilir. İdlib’i tamamen rejime bırakabilir. Bu işin sonunda böyle bir şey ortaya çıkabilir.

Dışişleri Bakanlığı’nın; “Bölgede istikrarsızlığı arttıracaktır. Türkiye dış müdahalelere ve suikastlara karşıdır” açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye her iki ülkeye mesafeli görünüyor, bunu sürdürebilir mi?

Sürdürmek zorunda. Türkiye eğer Müslüman Kardeşler vesaire gibi mezhepsel anlamda bir ideolojik yaklaşıma girmezse bu politikayı sürdürebilir ve güven verebilir. Fakat mezhepsel bir yaklaşım olursa sürdüremez. Dışişlerinin bu konuda toparlanması lazım. Dış politikamızı belirleyenlerin, uygulayanların yeni baştan dizayn edilmesi ve bu politikayı devam ettirmemiz lazım. Aksi takdirde ideolojik yaklaşımlar Türkiye’yi bir taraf olmaya iter ve Türkiye çok zor durumda kalır.

Peki, bir de Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesi planı var. Bu gerçekleştiği takdirde bölgede tansiyon yükselmişken bir güvenlik boşluğu oluşturur mu?

İyi hesaplanması lazım. Türkiye’nin oraya 10 binlerce asker gönderecek hali yok. Oraya savaşmak için değil oradakileri eğitmek için bir grup gönderiyoruz. Bu grup savaşmayacak. Ama orada muhalif bir unsur olacak. Halife Hafter’in taarruzu olabilir bunu önleyecek, caydıracak bir güç de göndermesi lazım.

Halka silahlanın çağrısı yaptı…

Yapsın. Önemli değil. Zaten kendi adamı yok. Libya’da nüfusun çok büyük bir bölümü sahilde yaşıyor. 6 buçuk milyon nüfusu var. 5 buçuk milyonu Trablus kıyılarında yaşıyor. Halkı silahlandırma konusu propagandadır. Halkın silahlanacağı filan yok. TSK doğrudan halkın arasında da olmayacak. Türkiye sadece eğitim verecek.

Peki, son soru. Bu suikastın ardından herkes “3. Dünya Savaşı başladı” yorumunu yaptı. En sık ifade edilen bu oldu. Siz bu yoruma katılır mısınız?

Hayır. Savaş zaten devam ediyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da savaş devam ediyordu. Ara ara barış dönemleri var. Eğer nükleer silahlar kullanılmayacaksa böyle olacak. Tanklar kullanılmadan ekonomi, psikolojik harekât, özel kuvvetler, yerel kuvvetler, hükümet dışı silahlı gruplar, bunlarla savaş devam edecek. Bunun acısı çok daha büyük. Çok daha fazla insan ölüyor. İnsanlar birbirine kırdırılıyor, bir başka büyük bir savaş çıkacağını sanmıyorum. Nükleer silahların kullanılacağını da sanmıyorum.

[Eylem Yılmaz] 6.1.2020 [Kronos.News]

Kendisini öldürmeye çalışan eski kocası bir günde serbest bırakılan kadının çığlığı

2 çocuk annesi Banu Yalçın’ı eski eşi öldürmeye çalıştı. Son anda kurtulabilen Yalçın, iki gözü mosmor halde Twitter’dan yardım istedi.

BOLD – Osmaniyeli 2 çocuk annesi Banu Yalçın, eski eşi Musa Ö.’den şiddet gördüğü için 2 yıl önce boşandı. Yalçın, eski eşinin aradan geçen 2 yılda da kendisine yönelik şiddet ve tehditlerine devam ettiğini söyledi. Mahkemenin Musa Ö. hakkında uzaklaştırma kararının bulunmasına rağmen, eski eşinin fiziksel ve psikolojik şiddetine maruz kaldığını belirten Banu Yalçın, sosyal medya hesabından yardım istedi.

HİÇ BİR ŞEY DURDURMADI

Paylaşımlarında, annesinin evine taşındığından bu yana şiddet görmeye devam ettiğini anlatan genç kadın, “Birçok kez şikayet ettim, birçok kez uzaklaştırma kararı aldırdım fakat hiçbiri onu durdurmadı. Çünkü yaptıklarından para cezası dışında hiç bir zaman ceza almadı. 2 çocuğum var, annemin evine yerleştiğimden beri işe girdim ve çocuklarımın bütün ihtiyaçlarını ben karşılıyorum” dedi.

BOĞMAYA ÇALIŞTI SERBEST BIRAKILDI

Banu Yalçın, işe giderken Musa Ö’nün kendisine saldırdığını anları söyle anlattı; “Vardiyalı çalıştığım için işe gitmek için dün akşam saat 22.35 sularında evden çıktım. Annem de beni servis noktasına bırakmak için benimle birlikte aşağı indi. Evimin tam karşı köşesindeki yoldan servise biniyorum. Evimin önüne saklanan eski kocamı annem fark edince çığlık attı ve saklandığı yerden çıkıp beni kovalamaya başladı. Ben köşedeki bakkala sığındım ‘birileri vardır beni kurtarırlar’ düşüncesiyle ama bakkala girip ‘silahım var’ diye bağırınca bakkaldaki kimse müdahale edemedi ve beni darbetmeye başladı. Annem bakkala girdiğinde beni bırakmış ama ben kendimde değildim. En son hatırladığım boğazıma eşarbımı dolayıp beni nefessiz bırakmasıydı. Darp sonucunda şu an burnum kırık, bütün yüzüm şiş ve mor. Bu demek oluyor ki aileme ve bana yaptığı baskı tehdit yarından itibaren devam edecek. Olaydan sonra darp raporumu aldım. Gerekli bütün şikayetlerimizi yaptık. Biz ve olaya şahit olan herkes gidip ifade verdiler. Şahıs dün nezarethanede kaldı bugün adliyeye sevk edildi fakat birkaç saat önce denetimli serbest bırakıldı.”

HER ŞEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR

Sosyal medya aracılığıyla sesini duyurmaya çalışan Yalçın, “Ben, kız kardeşim veya annem öldürüldükten sonra ‘eski eşi tarafından defalarca darp ve tehdit edildi, ardından öldürüldü’ haberlerinin bir parçası olacağız. Belki de bu yazdıklarımı paylaşacaklar ama her şey için çok geç olacak. Ben adalet yerini bulsun istiyorum. Bu korkuyla yaşamak istemiyorum. Beni darbeden, ölümle tehdit eden insanın elini kolunu sallayarak dışarıda dolaşmasını istemiyorum. Lütfen yardım edin” diyerek yetkililerin harekete geçmesini istedi.

[BoldMedya] 6.1.2020

Dahi bilişimci cezaevinde çürüyor

Sokaklarda büyüdü, ilkokuldan sonra okutulmadı, 18 yaşındayken ürettiği yazılımlarla herkesi şok etti. 14 yıldır hapiste. Ama orada da boş durmadı..

BOLD – 32 yaşındaki Burak Baysan, 14 yıldır cezaevinde. Daha 10 yıl daha yatacak. Cezaevine girme sebebi daha 18 yaşındayken ürettiği bazı yazılımların, hacker çeteleri tarafından kullanılması. Baysan bizzat kendi bu yazılımları kullanmasa da çeteler kullandığı için örgüt üyesi sayıldı ve cezaevine gönderildi.

Dahi denilebilecek bir yazılım yeteneği olan Baysan’ın hikayesini “Cezaevinde bir dahi: 10 yıl daha yatmasının kime yararı var?” başlıklı yazısında Erk Acarer kaleme aldı.

SOSYOLOJİ OKUYOR

Maltepe Cezaevi’nde kalan Baysan’a dijital kol saati verilmesi dahi yasak. Televizyonundan USB yuvaları sökülmüş durumda. Buna rağmen eğitimine devam etmek istedi. Dahi denebilecek yazılımcı olduğu dönemde ilkokul mezunu olan Baysan, ortaokul, lise ve üniversiteyi cezaevinde bitirdi. Şimdi Sosyoloji bölümü de okuyor. Hazırladığı yazılım ile yüksek lisans tezini verdi, adli yazılımlar konusunda doktora eğitimine kabul edildi. Yani 2 eğitim birden alıyor.

306 sayfalık kriptografi ve baştan sona yüksek dereceli matematik problemleri içeren tezini kurşun kalemle yazdı. Kendisinin bile kaynağını bilmediği fikirleri akademisyenleri şaşırtıyor. Burak Baysan, derdini anlatamazsa 10 yıl daha cezaevinde kalacak.

14 YIL ÖNCE

Erk Acarer, Baysan’ın hikayesini şöyle özetledi:

“Milyonlarca e-mail adresinden bir veri tabanı oluşturan sistemi ummadığı şekilde çalıştı. Oltalama (Phishing) denilen bir program icat emişti. Bunu cüzi paraya sattı. 17 yaşında cezaevine girdi, 7 gün kaldı. Baysan’ın sistemle eğlendiği de oluyordu. Sadece kaybolmuş, meraklı ve zeki bir çocuktu. TUBİTAK sitesini hackledi, Koçbank’ın internet açığını yakalayıp bankaya haber verdi, emniyetin GBT sistemini ele geçirip yayımladı, Windows Explorer’ın güvenlik zaaflarını anlatan makaleler yazdı.

Kendini kanıtlamaya çalışıyordu. “Ben suç işlemediğimi söylemiyorum” diyor. Hayatını esas karartan şey ise Phishing sisteminden çok daha karmaşık ve tehdit oluşturacak, trojen ağ koklayıcılar ve ağ manipülatörleri hazırlayarak internet üzerinden bu suçları işleyenlere satmak oldu. 2 avukatından biri olan Belçin Akca Niran, “O, hiçbir zaman bu yazılımları kullanmadı, kullananlarla işbirliği olmadı, suç işlemek üzere kurulmuş bir çeteye üye değildi” diyor.

2007’deki eş zamanlı operasyonlarda gözaltına alındı. Türk ve Rus hacker ortaklığından bahsediliyordu. ‘Çete’ denilen ve onun da üye olduğu söylenen gruptakilerin çoğu birbirlerini bilmiyor ya da sadece internet ortamından tanışıyordu. Cezaevine 2’nci girişi 18’inci yaş gününe denk geldi.

Çete suçlamasıyla mahkûmiyetine neden olan tapelerdeki konuşmalar Baysan’ın değil. Adli Tıp raporu ile sabit. İddianame ve ekleri ise pek çok çelişkili delille dolu.

Ortada ‘hacker vurgunu çetesi’ var ama onun hesabında para yok. Hiçbir zaman da 5 kuruşu olmadı. Yargılama aşamasında alınan pedagog raporunda şu yazıyordu:

‘Suçun amacı ekonomik değil ispat güdülü dürtüsellik.’ Eğitim masrafları, avukatı Niran ve en başından beri ona destek olan diğer avukatı Gülderen Ertaş ile emekli maaşı ile geçinen annesi tarafından karşılanıyor. Avukatlar bunu kamu görevi sayıyor.”

ZEKA KÜPÜ DAHİ VERİLMİYOR

Avukat Belçin Akca Niran şunları aktarıyor: “2018’de Milli Eğitim Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı arasında protokol imzalanmıştı. Eğitim gören hükümlülere kolaylıklar getiriliyordu. Ancak bunlar kağıt üzerinde kaldı. Burak’a güvenlik gerekçesi ile zeka küpü (Rubrik küp) bile vermediler.”

Niran, Baysan’ın önündeki en önemli engelin ‘çete üyesi sayılması’ olduğunu söylüyor: “Meclis’te bir tasarı var. ‘Af yasası’ diye geçiyorsa da aslında infaza kanununda yapılacak bir değişiklik bu. Burak, örgüt üyesi olarak hüküm giydiği için bugüne kadar infaz yasasında lehine olabilecek hiçbir hükümden yararlanamadı. Muhtemelen bundan da yararlanamayacak.”

Türkiye ‘yerli otomobil’ üretiyor! Uçak üretimine de geçmek üzere! İşte bu ortamda Baysan, en az 10 yıl daha hapis yatacak. Avukat Niran soruyor: “Ülkede, teknoloji üreten kurumların bu gençlere ihtiyacı yok mu? Onun 10 yıl daha cezaevinde kalması devlete ve topluma ne yarar sağlayacak?”

[BoldMedya] 6.1.2020

Kapatılan termik santraller para basmaya devam edecek

Çevre duyarlılığı nedeniyle kapatıldığı açıklanan santrallerin ardından rant çıktı. Santral sahipleri alım garantisi nedeniyle çalışmadan daha çok para kazanacak.

BOLD – CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca’nın hazırladığı rapora göre, baca filtresi takmadığı gerekçesiyle kapatılan termik santrallar iki yılda 1 milyar TL’ye yakın teşvik aldı. Teşviklerin, 2020 yılında da sürdürüleceği bildirildi.

Baca filtresi kullanılmadığı gerekçesiyle kapatılan santralların, 21 ayda 1 milyar TL’ye yakın teşvik aldığı öğrenildi. 2018 yılında 326 milyon 955 bin TL, 2019 yılının dokuz ayında ise 777 milyon 216 bin TL teşvik alan şirketlere, 2020 yılında da teşvik verilmeye devam edileceği bildirildi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, partisinin önceki gün gerçekleştirilen MYK toplantısında baca filtresi kullanılmadığı için kapatılan termik santralları gündeme getirdi. Termik santrallara ilişkin hazırladığı raporu yeni yılın ilk MYK toplantısında sunan CHP’li Karaca, kapatılan santrallara son iki yılda yüz milyonlarca lira teşvik sağlandığını ifade etti.

ÇEVRECİLİK SADECE LAFTA

AKP’nin, şirketlerin yükümlülükten kaçınmasının garantörü gibi davrandığını savunan Karaca, şunları söyledi:

“Devletten teşviki, halkın zehirlenmesine sebep olan şirketlere verdiniz, denetimsizlikle bugüne dek halkın zehirlenmesine göz yumdunuz. Şimdi de kapatmadığınız termik santralların vahşi depolamaya devam etmesi için kanuna aykırı yönetmelikle çevrecilik oyunu oynamaya devam ediyorsunuz.”

Baca filtresini değiştirmediği ya da takmadığı ortaya çıkan yaklaşık 15 termik santralın 6’sı kapatıldı.

***

KAPATILSA DA PARALARINI ALACAKLAR

Santrallarla ilgili skandallar saymakla bitmiyor. Baca filtresi olmayan termik santrallarla ilgili önemli bir iddiayı gündeme getiren CHP Parti Meclisi Üyesi İlhan Cihaner, kapatılan Afşin-Elbistan termik santralının zararının kamu tarafından karşılanacağını dile getirmişti. BirGün’e konuşan Cihaner şu ifadeleri kaydetmişti: “Şirketlerle yapılan sözleşmeler gizli tutuluyor. Biz döneminde medyaya yansıdığı kadarıyla biliyoruz ki devlet alım garantisi verdi. Yine medyaya yansıyan başka bir hüküm daha olduğunu biliyoruz sözleşmede. Buna göre de eğer santral devlet tarafından kapatılırsa, yine kapasite miktarı üzerinden alım garantisi veriliyor. Yani zararını karşılıyor. Bu kadar önemli bir konuda acilen kamuoyuna açıklama yapılmalı. Sözleşmeler paylaşılmalı.”

[BoldMedya] 6.1.2020

"AKP Döneminde Türkiye’de eğitimli olmanın itibarı azalıyor"

Sosyal Demokrasi Vakfı tarafından gerçekleştirilen “Türkiye’de Eğitim: İmam Hatipleşme, Beklentiler ve Memnuniyet” araştırması bugün düzenlenen basın toplantısıyla basına ve kamuoyuna açıklandı.

Türkiye genelinde çocukları ilkokul, ortaokul ve lise düzeyinde eğitim alan velilere çocuklarının aldıkları eğitimden memnuniyetlerine ilişkin sorular yöneltilerek yapılan araştırma 600 görüşmeye dayanıyor. Hata payı ise yüzde 4.

“Türkiye’deki veliler eğitimi genel olarak kalitesiz bulmakta, yalnızca öğretmenlere güvenmekte, öğretmenlerden memnuniyet duymaktadır” denen araştırmanın sonuç raporunda, ebeveynlerin Türkiye’de öğrencilerin dünya standardında bir eğitim alamadıklarını, aldıkları eğitimle yurtdışında iş bulma imkanlarının olmadığını düşündükleri vurgulandı.

İmam hatipler öğrencisi sayısı 8 kat arttı

Raporda “AKP Döneminde Türkiye’de eğitimli olmanın itibarı azalıyor” tespiti yer aldı.

Araştırmanın bulguları özetle şöyle:

* MEB Örgün Eğitim istatistiklerine göre 2012-2013 eğitim-öğretim yılında imam hatip ortaokullarının sayısı 1.099 iken 2018-2019 yılında bu sayı 3.394 oldu. Yani imam hatip ortaokullarının sayısı 6 yıl içerisinde 3 kat arttı. 2012-2013 yılında imam hatip okullarında okuyan öğrenci sayısı ise 94.467’den 761.787’e yükseldi. Bu 8 kattan fazla bir artışa işaret ediyor.

Çocuklarını imam hatipe göndermek isteyenler %10
* İmam-hatip liselerinde öğrenci başına düşen bütçe ödeneği teklifi 12 bin 707 TL iken genel ortaöğretim okullarında bunun ancak yarısı kadar (6 bin 153 TL) olduğu görülüyor. Oysa Türkiye’de ebeveynlerin –puan ve adresten bağımsız olarak-çocuklarını istedikleri okula gönderme şansları olsaydı, %54,5’i Anadolu Fen liselerine % 28’i Anadolu Liselerine göndereceklerini ifade ediyor. Çocuklarını yine de İmam Hatip Lisesine gönderecek olanların oranı ise yalnızca % 10’da kalıyor.

* Ebeveynlerin %28,8’i eğer seçme şansları olsaydı çocuklarını özel okullara göndermek istiyor. Özel Anadolu Fen Liseleri ya da Özel Anadolu Liseleri, Devlet Fen Liseleri ve Devlet Anadolu Liseleri’ne paralel olarak genişleyen ve ebeveynlerce tercih edilecek bir okul sistemi olarak görülüyor.

“TÜİK verilerine göre Türkiye’nin gelir diliminde ilk %20’lik dilimde yer alan grup, Türkiye’deki eğitim harcamalarının % 63,7’sini, en az kazanan son % 20’lik dilim ise, ülkedeki eğitim harcamalarının % 2’sini gerçekleştiriyor.

* Velilerin %51’i eğitimi kalitesiz %19,3’ü kaliteli buluyor.

Eğitim artık geleceğin anahtarı olarak görülmüyor

* Türkiye’de eğitimin gelecek için güvence sağlamadaki anahtar konumu sarsılmış görünüyor. Katılımcıların % 72,8’i 20 yıl önceye göre üniversite mezunlarının çok daha az kazandığını düşünüyor. Daha çarpıcısı ise ebeveynlerin %58,1’nin, daha yüksek geliri, daha yüksek eğitime tercih etmesidir. Bu veri, gelirin eğitimle ilişkisinin kopması, eğitimin gelecek güvencesi olarak görülmesinde aşınma olarak yorumlanabilir.

[Samanyolu Haber] 6.1.2020

Mahkemeden bir karar daha: Bekçi kimlik soramaz

Emniyet Genel Müdürlüğü'nün bekçilerin kimlik sorma yetkisi olduğu şeklindeki açıklamasının aksine, Mardin 2'nci Sulh Ceza Hakimliği, böyle bir yetkilerinin olmadığına karar verdi.

İzmir Bornovo'da iki genç ve bekçiler arasında yaşanan kimlik sorma tartışmasının yargıya taşınmasının ardından, İzmir 35'inci Asliye Ceza Mahkemesi Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nun (PVSK) polislere verdiği kimlik sorma yetkisinin bekçilere verilmediği yönünde karar vermişti. Ancak mahkemenin bu kararına rağmen Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) bekçilerin kimlik sorma yetkisi olduğunu savunarak, şu açıklamada bulunmuştu:

"İzmir ilinde 09/05/2018 tarihinde meydana gelen ve basında, 'Çarşı ve Mahalle Bekçileri kimlik soramayacak' şeklinde yayınlanan haber ile ilgili olarak İzmir 35. Asliye Ceza Mahkemesince verilen karar sadece o olaya münhasır bir karar olup aşağıdaki açıklamanın yapılmasına gerek duyulmuştur. Çarşı ve Mahalle Bekçilerinin Vazifeleri ile ilgili Olarak Riayet Etmeleri Gereken Hususları Gösterir Yönetmeliğin 16. maddesindeki 'Bekçiler bölgeleri içinde dolaşan şüpheli şahısları takip eder ve hüviyetlerini araştırırlar' hükmüne göre Çarşı ve Mahalle Bekçilerinin kişilere kimlik sorma yetkileri mevcuttur."

BİR KARAR DA MARDİN'DEN

Çarşı ve mahalle bekçilerinin kimlik sorup soramayacağına dair Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yaptığı açıklamasının aksine bir karar da Mardin'den geldi. Mardin’de 3 Aralık 2019 tarihinde 2 arkadaşıyla birlikte evine giden Mezopotamya Ajansı muhabiri Ahmet Kanbal, yolda bir grup bekçi tarafından kimlik kontrolünden geçirilmek istendi. Gazeteci Kanbal ve arkadaşlarının bekçilere kimlik sorma yetkisinin bulunmadığını söylemesi üzerine olay yerine polisler çağrıldı. Ardından karakola götürülen Kanbal ve arkadaşlarına “Kabahatler Kanunu” gerekçe gösterilerek, 153 TL idari para cezası kesildi. Kanbal ve arkadaşları karara itiraz etti.

İtirazı değerlendiren Mardin 2'nci Sulh Ceza Hakimliği, bekçilerin kimlik soramayacağını belirterek, idari para cezasının kaldırılmasına karar verdi.

[Samanyolu Haber] 6.1.2020

İşte AKP'nin yeni müdürleri: Öğrencileri haraca bağlamış

Etimesgut Sezai Karakoç Anadolu Lisesi Müdürü Ayhan Kaya’ya evrakta sahtecilik, tehdit, iftira, şantaj gibi suçlardan 13 ceza verildi. Suçların tamamını okul içinde işlemiş.

Öğretmen, öğrenci ve velilerin şikayetleri üzerine Milli Eğitim Bakanlığına bağlı müfettişlerce soruşturulan Etimesgut Sezai Karakoç Anadolu Lisesi Müdürü Ayhan Kaya hakkındaki inceleme tamamlandı. Kaya’ya, evrakta sahtecilik, tehdit, şantaj, delilleri yok etme ve görevi kötüye kullanmak gibi suçlardan 13 ayrı ceza verildi. Evrensel'in haberine göre Okul öğrencileri, veliler ve okulun öğretmenleri, Kaya hakkında, öğrencileri kemerle darp etmek, şantaj, para karşılığında devamsızlık silme, disiplin suçu verip para karşılığında silmek, öğrenciler arasında bir grubu destekleyip diğerlerinden para toplamasını sağlamak gibi konularda şikayette bulunmuştu.

13 AYRI SUÇ SABİT BULUNDU

Kaya hakkında yapılan soruşturma sonucunda sabit bulunan suçları şöyle: “Okula verdiği aidat karşılığında öğrencilerin devamsızlığını silme ve notlarında değişiklik yapmaSigara içen öğrencileri maliyeye şikayet edeceğini söyleyerek kesilecek cezanın yarı fiyatını almakFotokopi parası toplamakDisiplin suçu verip para karşılığında verdiği suçları silmekSon ders saatinde kulüp faaliyeti yaparak ek ders ücreti almakZümre odasını sınıf gibi göstererek akıllı tahta taktırmakZümre başkanlarını kendisinin belirlediği kişiyle gerekçe göstermeden değiştirmekÖğretmenler arasından koordinatör nöbetçi öğretmen seçip diğer nöbetçi öğretmenleri denetlettirmekGeriye dönük ders yoklamasının ıslatılıp yok edilerek öğretmenlerin de imzası taklit edilerek para karşılığında yeniden yoklama hazırlanmasıBir öğretmen hakkında okulda asılsız iddialar çıkarma”Suçları sabit bulunan Kaya; aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması, kınama, görevinden alınarak başka okula öğretmen olarak görevlendirilmesi cezaları aldı. Eski müdür Kaya’nın suçlarına göz yummaktan iki müdür yardımcısı ve bir hizmet görevlisi de cezalandırıldı.

LİYAKATSİZLİĞİN GELDİĞİ NOKTA Soruşturmayı yakından takip eden Eğitim Sen Ankara Şube Başkanı Gülhan Şimşek, “Birçok iddiamızın üzülerek gerçek olduğunu öğrendik. Yaşanan durum liyakatsizliğin, yandaşlığın geldiği yerdir ve maalesef tüm bunların bedeli öğrencilerimize ve öğretmenlerimize ödetilmektedir” dedi. ÖĞRENCİLERE, CİMER’E ZORLA ‘MÜDÜRÜMÜZÜ SEVİYORUZ’ YAZDIRMIŞ

Soruşturmaya konu olan suçları incelediklerini belirten Şimşek, “Tam 542 öğrencinin faaliyet adı altında devamsızlığı silinmiş. Okulda gerçekleri anlatmaması için öğrencilere baskı kurulmuş, CİMER’e ‘Müdürümüz seviyoruz’ diye zorla mesaj atılmış. Okulda para karşılığı fotokopi çekilmiş bu iş içinde okul müdürü tarafından hizmetli kullanılmış. Öğretmenlere baskı kurmak için iftira atılmış, öğretmenler odasında tehdit edilmiş. Okul müdürü okulda öğrenciler arasında kendine yakın bir grup oluşturmuş ve kimse bu öğrencilere karışamıyormuş! Bu grup istediği zaman kavga çıkarıyor, derslere istediği zaman giriyor, zorla EGO kartı bastırıyor, bu fiilleri cezasız kalıyor” diye konuştu. Bu olayın liyakatın önemini ortaya koyduğunu söyleyen Şimşek yaşananların MEB’in uyguladığı eğitim politikalarının, mülakat sisteminin yanlışlığını açıkça ortaya koyduğunu da söyledi.

[Samanyolu Haber] 6.1.2020

Bir KHK mağdurunun mezarda biten hikayesi

KHK Mağduru Engin Erol (41) cezaevinde kanser olduktan sonra tahliye edilmemiş, tedavisinin yapılamaması nedeniyle hastalığı son evreye kadar ilerlemişti. Erol, tedaviye cevap veremeyecek noktaya geldikten sonra tahliye edildi ve kısa süre sonra hayatını kaybetti.

41 yaşında kanserden  hayata gözlerini yuman evli 3 çocuk babası Engin Erol'un acı dolu hikayesini bulacaksınız bu videoda.


15 Temmuz darbe girişimi sonrası çalıştığı kurumun kapatılması ile işsiz kalması ve yaşam mücadelesi. Ardından gözaltı ve cezaevi. Cezaevinde geçen hastalık dönemi. Kanserle mücadele etmesi. Cezaevinde ve hastanede yaşadığı sıkıntılar. Doktorların yanlış teşhis koyması ve yanlış tedavi. Ardından sonu mezarla biten hüzünlü bir hikaye. 41 Yaşındaki Engin Erol bu dünyadan göçüp gitti.

Kendisi de KHK Mağduru Öğretmen olan Canan Erol , acı kaybının ardından mücadele sürecini KHK TV'ye anlattı

O neler yaşadı? Hastalığıyla nasıl mücadele etti. 3.5 yaşındaki çocuğunu sadece 3 saat görebildi. Cezaevinde ne gibi sıkıntılar yaşadı. Hastane günleri Doktorların yanlış teşhiş koyması ve sonu mezarla biten bir yaşam öyküsü

[Samanyolu Haber] 6.1.2020

Merkez Bankası: Adeta Moğol istilasına uğramış gibi...''

2019’da daha önce hiç yaşanmamış işler oldu bankada. Adeta Anadolu’nun Moğol istilasına uğramış hali gibi; modern bir çağda, ülkenin ulusal parasını basan kurumun çeşitli yollarla içi boşaltıldı.''

Uğur Gürses | ugurgurses.net
Sarayın matbaası (*)

Güven üzerine en önemli kurum merkez bankalarıdır. Çünkü o ülkenin parasını basarlar. O parayı itibarlı kılacak olan da ilk önce o ülkenin yurttaşlarının güvenini kazanmaktır.

Merkez Bankası çok uzun zamandır itibar kaybediyordu. 2019 yılı bu itibarın yere düştüğü bir yıl olarak hatırlanacak.

2019’da daha önce hiç yaşanmamış işler oldu bankada. Adeta Anadolu’nun Moğol istilasına uğramış hali gibi; modern bir çağda, ülkenin ulusal parasını basan kurumun çeşitli yollarla içi boşaltıldı.

Yıllar önce parayı basma yetkisi verilen bu kurum, milli parayı basıp itibarını korusun diye değil de iktidarı elinde tutanların siyasi bekasını korumak için yönlendirildi.

Birincisi, bankanın dönem kârı Nisan ortası gibi genel kurul yapıldıktan sonra dağıtılırken, yasal değişiklikle takvim yılı değişince bu karın “avans olarak” önceden Hazinece alınabilmesine olanak sağlandı.

İkincisi, yine yapılan yasal değişiklikle bir anonim şirket olarak ayırdığı “ihtiyat akçesi” Hazine’ye devredildi. 2019’da kadar birikmiş ihtiyat akçesi 42 milyar TL idi. Temmuz-Ağustos’ta alınıp hükümet harcamalarının finansmanı için piyasaya sürüldü.

Üçüncüsü, 6 Temmuz günü bankanın Başkanı görevden alındı. Nedeni bankanın yasasındaki gerekçelere değil, KHK ile yapılan değişikliklerle Cumhurbaşkanı direktifi ile yapıldığı açıklandı. Sebep açıktı; Cumhurbaşkanı’nı kızdırmıştı. Atanan başkanın da master tezinde, önceden yazılmış tezlerden satır satır intihal yaptığı kanıtlandı. Normal koşullarda başta bilmeyip de öğrenince “aman, ülkemin parasının itibarı ne olacak?” diyerek koşup bu hatayı düzeltecek siyasetçi ortaya çıkmadı.

Dördüncüsü, banka ilk defa TL operasyonlarının bir kısmını kamuoyunun bilgisinden sakladı. Swap işlemlerinin ne kadar olduğunu, kamuoyuna açık bilançosunda göstermemeye başladı. Döviz satışı, müdahalesi yapar bir merkez bankası, sonra da der ki “her ayrıntıyı açıklamak elimizi açık etmek olur” der, anlaşılabilir bir durum. Ancak piyasaya sürdüğü ulusal parasının hangi kaynaktan olduğunu saklayan bir Merkez Bankası hiç görmedik.

Beşincisi, bu swap işlemlerini saklamasına neden olan unsur; bankanın rezervlerini kamu bankalarına el altından satıp, onların da piyasaya satmasıydı. “Serbest dalgalı kur rejiminde” olduğunu iddia eden ülkenin merkez bankası, ekonomik birimleri kandırıyordu; “yönetilen dalgalı” kur rejiminde olsaydık bile, bankanın ne zaman döviz sattığını hangi bandı koruduğunu bilecektik. Bu örtülü muğlak kur rejimine olsa olsa “dalgalı kur rejimi görünümlü arka kapılı sabit kur rejimi” demek daha doğru olacaktı.

Ekonomist Haluk Bürümcekçi’nin bankanın döviz akımları üzerinden yaptığı hesaba göre kabaca 31 milyar dolarlık bir “döviz kaçağı” olduğu görülüyor. Bunun anlamı, bankanın rezervleri bu kadar artabilecekken bunun rezervlerde görülmemesi. Ne oldu bu dövizlere? Yanıtını biliyoruz; yerleşiklerin yıl başından bu yana satın aldığı kabaca 30 milyar dolar “arka kapıdan” satılarak karşılanmış demek.

Temmuz’dan itibaren Merkez Bankası faizleri 12 puan düşürdü. Döviz kuru “fazla zıplamadı”. Hükümete yakın medyada “hani faiz indirilince kur zıplıyordu? Ne oldu?” gibi başlıklar, yorumlar yer aldı. Oysa kamunun elinde olabilecek yaklaşık 30 milyar dolar eritildiği, buharlaştığı için “kura bir şey olmadı”.

Altıncısı, belki de “kasaba tüccarı kurnazlığı” ile yapılan bir iş ki bunu yapan bir merkez bankacı için kötü bir sabıka bırakıyor toplumun gözünde; değerleme hesabında biriken “gerçekleşmemiş kur kazancını” yan yollarla “kâr zarar hesabına” aktarılması.

Ekim sonunda bu konu kamuoyunun gündemine düştü; bankanın yasasında değişiklikten bahsediliyordu. Oysa Merkez Bankası bir anonim şirket olarak kurulmuş olsa da para basma yetkisi ve ayrıcalığı olan bir şirketti. Dövizden işlem karı gerçekleşiyorsa döviz alım-satım işlemlerinden geliyordu. Bu da reeskont işlemleri ve Hazine ile yapılan işlemlerden geliyordu büyük ağırlıkla.

Enflasyon Raporu sunumunda Başkan Murat Uysal’a defalarca soruldu; yanıt “bu konuda çalışma yok” idi. Defalarca sorulan konu (benim de sorduğum gibi) temelde banka yönetiminin bu konuya yaklaşımının ne olduğu idi. Uysal bir türlü “çakar almaz” yaklaşıyor; “çalışma yok”tan başka yanıt vermiyordu. Oysa birkaç hafta sonra belirginleşti ki; içeride muhasebe dâhileri al takke ver külah bu işlemlere çoktan başlamışlardı. Çok açık ki Uysal da bunu biliyordu.

Ekim ayı ortasından itibaren yapılan iş şu; bir takım “alım-satım işlemleri yaparak” değerleme hesabında “gerçekleşmemiş kur kazancını” gerçekleşmiş kâra çevirerek sonuç hesabına aktarılması.

Yine bunu da Ekonomist Haluk Bürümcekçi ortaya çıkardı ve müşterilerine yazdığı raporda sergiledi.

Aralık sonu itibariyle benim hesabım; kabaca 22 milyar TL’lik bir kur değerlemesinin birtakım işlemlerle kâr-zarar hesabına aktarılmış olmasıdır. Böylece, Merkez Bankası’nın 2019 kârı 22 milyar TL daha şişkin olacak, 1 Ocak’tan itibaren bu kar, o güne kadar birikmiş diğer kâr miktarıyla birlikte avans olarak Hazine’nin hesabına geçecek. Hazine de bunu piyasaya pompalayacak.

Ocak 2019-Ocak 2020 arası dönemde böylece, Merkez Bankası’nın kârı, ihtiyat akçesi, “mambo-cambo” yöntemlerle aktarılan değerleme hesabı dahil olmak üzere 100 milyar TL’nin üzerinde bir para piyasaya sürülmüş olacak. Herhalde Merkez Bankası Hazine’ye avans verseydi bundan daha iyi olacaktı.

Bir merkez bankacının oturduğu koltukta yasayla kendisine verilen görev “fiyat istikrarını” sağlamaktır. Yani düşük seviyede bir enflasyonu sürdürülebilir kılmaktır.

Ama 2019 bu konuda tam bir fiyasko olarak tarihe geçti; paramıza imza atan yöneticiler, bankanın gerçekleşmemiş kur değerleme hesabını çok kısa sürede “ kâra çevirme” peşinde koşup iktidara parasal kaynak sağlayarak Merkez Bankası’nda idealist biçimde çalışmış üç-beş kuşağın yüzünü karartmıştır.

Siyasetçiler Merkez Bankası’nı “iktidarın sağmal ineği” görme eğiliminde olabilirler. Ama o görevlere gelerek paramıza imza atanların bizatihi kolları sıvayarak bu işi üstlenmeleri akıl alır gibi değildir.

2019 aynı zamanda, yerleşiklerin 30 milyar dolar satın aldıkları bir yıl oldu. Siyasetçiler ve onların önünden koşan böyle merkez bankası yöneticileri oldukça, üzerine imza attıkları para değil, itibarlı ülkelerin parası talep görmeye başlıyor. Kifayetsiz para politikası TL’yi koruyamayınca bankalara “bana yatırdığınız döviz zorunlu karşılıklar için yüksek komisyon alacağım” denmesi de en son nokta oldu.

Kötü paranın iyi parayı kovduğu Greshem Yasası çalışıyor.

İyi bir yıl diliyorum. 

Uğur Gürses

[Samanyolu Haber] 6.1.2020

Neden Kimse Yılını Sormuyor? [Kadir Gürcan]

Eğer yeni yıla ait yatırımlarınız arasında otomobil almak varsa, ilerleyen satırlar bu projeniz için makul ipuçları teklif ediyor; acele etmeyin. Malum, ticarette kârın büyüğü mal alınırken yapılır. Daha senenin ilk günlerindeyiz, otomobil piyasasındaki beklenmedik hareketliliğe karşı temkinli olun. Erkekler için otomobil tercihi evlilikte eş seçmek kadar önemlidir. Daha ötesine geçmeyelim...

Dünya otomobil piyasası hemen her yıl kendisini yeniliyor. 2020 yılında, Ford'un Fiesta, Focus, Taurus ve Flex, Chevrolet'in Cruze ve Volt, Türkiye'de kamplumbağa olarak bilinen Alman Yapımı Beetle'lerin üretimlerine son verileceği konuşuluyor. Otomobil meraklıları artık bu marka ve modellere ilgi göstermiyorlar ve piyasanın buna karşı tepkisi söz konusu modelleri müzeye kaldırmak şeklinde oluyor. Ben böyle deyince, mahalle arkadaşım “Yok canım ben hala 1992 Ford Taurus'u kullanıyorum. Hala taş gibi. O haber doğru değil!” diye tepki gösterdi. “Senin hatırına bir daha kontrol edeyim!” diyerek kalbini kıramadım. Eski dostum gözbebeği Ford'dan bahsederken, Ajda Pekkan ya da Bülent Ersoy'dan bahsediyor gibi heyecanlandı, garibim.

Amerikan markası dendiğinde hemen akla gelen Ford ve Chevy aynı zamanda ABD Hükümeti'nin resmi araçları için tercih ettiği markalar. Trafik kurallarını çiğneyen Amerikalı sürücülerin arkasında ürkütücü sirenleri ile beliriveren polis araçlarının hemen hepsi Ford ya da Chevy. Görev bitiminde evine dönen polis memurları, Toyota, Hyundai, Honda gibi Japon markalarını tercih ediyorlar. 2008'deki ekonomik krizden devlet yardımı ile kurtarılan Ford, GM ve Chevy markaları aradan geçen bunca zamana rağmen hala ithal markalarla boy ölçüşemiyorlar. Chrysler gibi efsane Amerikan markasının elinden Alman firmaları tuttuğu için ömrü biraz daha uzadı ancak, hala toprağa bakmaktan kurtulamadı.

Milli Otomobil takıntısında dibe çakılan Türkiye iktidarı için söylenecek fazla bir şey kalmadı. Sonda söyleyeceğimiz şeyi baştan söyleyelim de kimse alınıp, gücenmesin. Araya küslük ve husumet girmesin. Otomobil üretmek devlet işi değil, özel sektör mesleği; nokta. Saray'ın sundurmasına sığınan 'Babayiğitler'(!), ürettikleri otomobil ile poz vermeyecek kadar kendilerini sıfırlamışlar. Ya da tasavvuf geleneğindeki yaygın tabir ile Cumhurbaşkanlarında fani olmuşlar.

2019'un son günlerine ıkına-sıkına yetiştirilen sözüm ona 'Yerli Otomobil'i başarı hikayesine çevirmek için rical-i devletin düştüğü acınası hal cidden düşündürücü. Neden Milli Otomobil'in kaç model olduğunu kimse sormuyor? Buna karar verdikleri zannetmiyorum. Belki biz hatırlatınca akıllarına gelir. Ya da, “2019'da ürettik, bundan sonra üretileceklerin hepsi bu yılın şerefini sürdürecekler!” diyerek yeni bir piyasa oluşturabilirler. “Nuh dedik, Peygamber demeyiz!” inadı bizim devletlilerin favori repliğidir ya! Bunda da diklenmeyi vatanperverlik sayarlar.

Dünyada gelecek yıla ait araba modellerinin tanıtımı bir önceki yılın Mayıs ve Haziran aylarından itibaren başlıyor. Müşteriler, bir sonraki yılın otomobillerini altı ay önceden öğreniyorlar. Fuarlar düzenleniyor, tanıtımlar yapılıyor, siparişler veriliyor. Bir kaç ay önce yeni bir araba tanıtan Elon Musk, tanıtımdan sonra bir hafta içinde tam 250 bin sipariş aldı. Musk kendi kategorisinde tek. Kimse onunla yarışmıyor. Amerikan otomobil piyasasında o istisna. Yarın sabah hangi icat ile insanların karşısına çıkar belli değil. ABD onunla boy ölçüşemiyor, aman şansınızı zorlamayın.

Saray ve iktidarın teknolojik vizyonunu küçük damat temsil ediyor. Ülkeyi Mars'a götürecek birisi varsa, akla gelen tek isim o. Medyanın beslemeleri Büyük Damat'tan ümitlerini kesince yatırımlarını küçüğüne yapmaya karar verdiler. O da kimsenin anlamadığı Nano-Teknoloji, insansız hava aracı, tank, top gibi uçuk şeylerden bahsederek yüksek teknolojide arşiyeler çiziyor. Havuz medyası içinde, kollarını gerip, “Küçük damada dokundurmam. Onu kimseye yedirtmem” diye avaz avaz bağıran divaneler, akıllarınca geleceğe yatırım yapıyorlar. Bizim Yerli Otomobil üretimi için verdiğimiz yarım asır tahminimiz, genç damadın uçtuğu seviye dikkate alındığında üç çeyrek yüzyıla yayılıyor.

Yerli Otomobil'in tanıtımını geçmiş yılın en önemli hadisesine çevirmek için tüketmedik kredi bırakmadılar. Branda altında iki otomobilin arasında bohça gibi durup poz veren Bakan bir ömürdü doğrusu. Akıllarınca, piyasaya çıkacak otomobile gizem katıp toplumsal merak oluşturacaklar. Dünyanın hiç bir yerinde, yeni model arabalar böylesine sevimsiz ve üçüncü sınıf bir tanıtım kampanyası ile piyasaya sürülmemiştir. Eminönü'nde hamsi mi satmıyorsunuz be birader! Masrafını devlet kasasından karşılıyorsunuz diye işi bu kadar sallamaya gerek var mı?

Türkiye çapında yeni ve suni bir gündem olur da, Cumhurbaşkanı dahil olmaz mı? Kambersiz düğün olur mu? O da, Yerli Otomobil'in reklam spotlarından kendisini alamadı. Otomobil'in satışına ne kadar faydası olur emin değiliz ama, gelecek nesiller için iyi bir espri malzemesi olacaklarında şüphe yok. Gençler “Otomobili anladık da, bu iki adamın bunların yanında işi ne?” diye katıla katıla gülerler artık.

Bu satırların yazarı için, 'Milli' çeşnisi katılmış teknolojik icatları ti'ye almak doyulmaz bir zevktir. Bundan tam iki yıl önce aynı konu ile alakalı düşüncelerimi paylaşmışım. Arşiv unutmuyor. Değişen fazla bir şey olmamış. Rusya'nın Lada, Çekoslavaklar'ın Skoda ve Sosyalist Bulgaristan'ın Chavdar markaları devlet desteğini tüketmiş fakat dünya araba piyasasına girme şansını yakalayamayan ölü yatırımlar. Bu tür 'Milli (!)' ve lokal otomobil markalarının torpido gözünde, en yakından geçen otobüs ve tren saati tarifelerini bulundurmak adet imiş. Kışın ayazında, zavallı halk dımdızlak ortada kalmasın diye akla gelen en pratik çözüm bu olmuş.

Mahalle arkadaşımın gözü gibi baktığı 1992 model Taurus'u 2020'nin modeli ile karıştırıyor olması, beni fazla şaşırtmadı. Despot ülkelerde, zamanın gerisine düşmüş olmak sıradan bir trajedidir.

[Kadir Gürcan] 6.1.2020 [Samanyolu Haber]

Tenkil Müzesi [Abdullah Aymaz]

Bir vali, zulümden kaçarken Ege Denizi'nde boğulan bir yavruya, bir mağdur ve mazlum ananın kuzusuna TERÖRİST BEBEK  diyebiliyorsa, bu durum, o ülkedeki zulüm ve gadirlerin ne derece akıl almaz ve kalb dayanmaz dehşette olabildiğinde ve olabileceğine en büyük delildir. İşte bunların alâmetleri, izleri ve delilleri olan kalıntılarından zulmün ve gadrin şâhitleri olan eşyaları, hatıraları TENKİL  MÜZESİ’nde sergilenmeye başladı.

Ümit ederim ki, sadece mazlum ve mağdurlara zulmeden, merhamet ve şefkatten yoksun vicdansızlara işaret eden şeyler değil; bu ZULÜMLERE  ALKIŞ  TUTAN  TEŞVİK  EDEN  GAZETE  MANŞETLERİYLE  BERABER, İFADELERİNDEN  KAN, KİN, HINÇ, HASET  VE  FESAT  DAMLAYAN YAZILARI  DA  teşhir edilirse, tarihe, geleceğe, gelecek nesillere bilhassa onların torunlarına gösterilir ve okutulursa çok büyük hayır olur. Bunların  mahşer meydanında teşhir edileceğinden de şüphem yoktur.
Mahşerde mizan kurulup hesap verilirken, nasıl diri diri câhiliyet döneminde toprağa gömülen kız çocukları için Kur’an’ın buyurduğu üzere “Hangi günahınızdan katledildiniz?” diye o masum yavrulara sorulup o cinayeti işleyen CÂNİ BABALAR muhatap alınmadığı gibi; koskoca bir devleti bir MAFYA BABASI gibi zulüm ve cinayetlerinde kullananların da hiç bakılmadan denizde boğulan bebeklere, işkencede ölenlere, hapishanede ilaçları verilmeden ölüme terk edilenlere, gaybubet binalarından yukarıdan aşağıya fırlatılıp, öldürülenlere “Hangi günahınızdan dolayı bu işkencelere ve insanlık dışı muamelelere maruz kaldınız?”  diye sorulacaktır elbette…

* * *

‘Affedelim ama unutmayalım, unutturmayalım’ düşüncesiyle yola çıkan Tenkil Müzesi, bu ölçüde bir zulme maruz kaldıkları halde şiddete bulaşmayan, ‘barış’ demeye devam bir topluluğun hikayesini gelecek nesillere taşıyacak en önemli çalışmalardan biri olacak belki de.

Türkiye’de, 17 ve 25 Aralık 2013’teki tarihi yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından Hizmet Hareketi’ni sorumlu tutan zamanın başbakanının Hizmet gönüllülerine yönelik başlatmış olduğu topyekün imha süreci 6 yıldır şiddetini artırarak devam ediyor.
500’e yakın ölüm, işinden atılıp sosyal ölüme terk edilen yüz binler, polis nezaretinde ve kelepçeli doğuma götürülen kadınlar, hala hapishanelerde tutulan binlerce bebek, hasta, yaşlı esirler ve ölümle pençeleşerek ülkesini terk etmek zorunda bırakılan on binler.. İşte Tenkil Müzesi hız kesmeden devam eden bu kitlesel yok etme sürecinde yaşanan insani dramı dünyaya duyurmayı ve geleceğe taşımayı hedefleyen projelerden biri. Aslında fikir olarak 15 Temmuz’un çok öncesinde ortaya çıkmış olan ‘Gezici Müze’ projesinin gönüllüleri, zulmün sessiz tanıklığını yapan eşyaların toplanmasına iki yılı aşkın bir zaman önce başlamış. Hatta rejimin takip, tarassut ve baskısı altında bu eşyaların toplanmasına öncülük eden gönüllülerin tamamı şu anda hapisteler.

Uzun tartışmalardan sonra üzerinde mutabık kalınan “Tenkil” kelimesi lügatlerde “Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma”, “Herkese ibret olacak bir ceza verme” ve “Uzaklaştırma” anlamlarında kullanılıyor. Aynı zamanda ‘soykırım’ yerine de kullanabileceğimiz bir kelime.İsmin belirlenmesi sürecinde farklı sahalarda uzmanların katıldığı birden fazla çalıştayın yapıldığı ‘gezici müze projesi, ‘Tenkil’i, bu meş’um dönemi ifade eden, karşılayan bir kavram olarak inşa etmeyi, tarihte yaşanan bu kabil başka acılarla kıyaslamadan bu sürece özgü bir anlam çerçevesi oluşturmayı hedefliyor. ‘Soykırım’ anlamına gelen kavramlar üzerinde uzun süre tartışılmış. Fakat ‘soykırım’ terimi teknik olarak bu süreçte yaşananları karşılıyor olsa da yaygın anlamıyla Holokost sürecini ifade eden bir kavram olması ve bu karşılaştırmanın tartışmalara neden olabileceği düşüncesiyle ‘Tenkil’ de karar kılınmış. Etkinliklerde ana markanın TENKİL olması ama etkinliğin yapıldığı ülkeye göre yerel karşılığını ifade eden bir kavram ve belirlenecek mottonun da altında olması planlanıyor.

Şu ana kadar 300 civarında eşyanın toplandığı müzede, işkenceden dolayı kana boyanan gömlek, kırılan gözlük, hapiste babanın çocuğu için farklı malzemelerden yaptığı hediyelik eşyalar, hapishanede büyüyen bebeklerin emeklerken dizleri eskimiş pantolonları, Meriç’ten geçerken bataklığa saplanan çocuğun tamamen çamura boyanmış elbisesi gibi zulme tanıklık eden eşyalar bulunuyor.. Hem Türkiye'den hem de yurt dışından sergilenebilecek çarpıcı objeler toplanmaya ise devam ediyor..Eşyaların her birinin özet hikayesi yazılmış ve profesyonel fotoğrafları çekilmiş.

Hikayelerin her biri İngilizce ve Almanca’ya da çevrilmiş durumda.. Orta ve uzun vadede Tenkil başlığı altında başka projelerin de çıkabileceği bir konsept hedeflenebilir. Tenkil kütüphanesi... Üniversite kürsüsü... Konferansı... Konseri... Kurbanları.. Ansiklopedisi... Sözlüğü gibi...Açılış sergisi Brüksel'deki Avrupa Parlamentosu’nda yapılan, ayrıca Limburg ve Kassel’de sergilenen, önümüzdeki aylarda Paris, Amsterdam, Londra, Frankfurt, Berlin, Stockholm, Cenevre, Bükreş, Washington, Toronto, Sydney gibi dünyanın önemli merkezlerine götürülmesi planlanan gezici müzenin 2021’e kadarki sergi takvimi halihazırda dolmuş durumda. Gezici müze çalışmasının henüz başlangıç ve heceleme aşamasında olduğunu, yeni fikir, öneri ve katkılarla tekamüle açık olduğunu söyleyen proje gönüllüleri, hikayesi olan, müzede sergilenebilecek obje toplanması konusunda yeni katılacak gönüllülerin desteğini bekliyorlar...

[Abdullah Aymaz] 6.1.2020 [Samanyolu Haber]

Komiser Cennet’i 15 Temmuz gecesi kim vurdu? [Ahmet Dönmez]

Cennet Yiğit 15 Temmuz gecesi o hain bombalamaya yakalandığında henüz 23 yaşında ve 10 aylık bir polis memuruydu. Ankara Gölbaşı Özel Harekat Daire Başkanlığı’nda görevli bir komiser yardımcısıydı. Çocukluk hayaliydi polislik. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliği okurken Polis Akademisi’ni kazanmış ve iki bölümü birlikte bitirmişti. Bu yüzden polis olmayı seçti. Sözlüydü. 1 ay sonra nişanlanacaktı. O akşam sözlüsü ile birlikteydi. Kalkışmanın haberini alır almaz Gölbaşı’na gitti. Yeni Şafak’a göre merkeze vardığında arabadan inip mühimmat almak için koşmaya başladığı sırada vücuduna isabet eden misket bombası ile şehit oldu. Fakat otopsi raporu öyle söylemiyor. Adli tıp raporları, bambaşka ve çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor: Cennet, o gece silahla vurularak öldürüldü. Sadece Cennet değil, orada hayatını kaybeden başka polislerin otopsilerinde de aynı bulguya ulaşıldı. Şehitlerin cesetlerinden mermiler çıkarıldı.

Üzerinden 3 buçuk yıl geçmesine rağmen 15 Temmuz’un üzerindeki gölge kalkmıyor. Çelişkiler, karanlık noktalar ve soru işaretlerine her geçen gün yenileri ekleniyor. 44 polisin şehit olduğu Gölbaşı Polis Özel Harekat bombalaması ile ilgili 4 ayrı otopsi raporu, o gece yaşananlarla ilgili muammayı daha da derinleştirecek cinsten. Çünkü adli tıp raporlarına göre o gece şehit olan bazı polisler silahla vuruldu. Özel Harekat ve 7 kişinin şehit olduğu hemen yanındaki Havacılık Daire Başkanlığı’nda herhangi bir silahlı çatışma olmadı. Özellikle Nizamiye bölgesinde meydana gelen ölümlerle ilgili şu ana kadar tek bir neden gösterildi: F-16’lardan atılan bombalar.

Fakat Ankara Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporları, esrarengiz bir gerçeği ortaya koydu. Polislerin vücutlarında mermiler vardı. Onlardan biri de Cennet Yiğit’ti. Otopsisi, darbe girişiminin ertesi günü, 17 Temmuz’da, Cumhuriyet Savcısı Atman Başkesen huzurunda adli tıp uzman doktorları Ümmühan Sevgi Hatipoğlu, Asude Gökmen ve Nevriye Temel tarafından yapıldı. 18 Ağustos 2016 tarihli Adli Tıp raporunda, ölüm nedeni şöyle açıklanıyor: “Patlama sonucu karbonizasyon derecesinde yanma ile ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı iç organ yaralanması iç ve dış kanama sonucu meydana gelmiştir.”

Burada dikkat çekici olan, Cennet Yiğit’in patlamadan önce vurulmuş olması. Çünkü raporda, öldükten sonra merminin kendisine isabet ettiği yazmıyor. Tam tersine, ölüm nedenlerinden birinin, ateşli silahla vurularak yaralanması olduğu belirtiliyor. Raporda, vurulma ile ilgili şu detaylar yer alıyor: “Kişinin vücuduna 1 adet ateşli silah mermi çekirdeği isabet etmiş olup haricen 1 no’da tarif edilen yaradan giren mermi çekirdeğinin bel bölgesi soldan vücuda girdiği, mideyi yaralayarak batın boşluğunda kaldığı, soldan sağa seyirli olduğu, öldürücü nitelikte olduğu tespit edilmiştir.”

Raporun bir başka yerinde, mermi çekirdeğinin ensede bulunduğu yazıyor. Bilimsel ifadesi şöyle: “Saçlı derinin karbonize şekilde yanmış olduğu, skalp dokusunun parietal bölgelerde yerinde olmadığı tespit edildi. Haricen elle yapılan parpasyonla muayenede saçlı deride oksipital bölgede 1 adet mermi çekirdeği olduğu saptandı.”

Oksipital bölge, başın arka tarafı oluyor. Elle yapıyan muayenede mermi çekirdeğinin burada bulunması da ilginç. Raporda ikinci bir mermiden söz edilmiyor. Vücutta tek bir mermi çekirdeği bulunduğu, bunun da tahkikat savcısı ile paylaşıldığı yazıyor.

Bu rapora göre altı çizilmesi gereken bir diğer nokta; silahla vurma eylemi ile bombanın neredeyse eşzamanlı olarak gerçekleşmiş olması. Çünkü ölüm nedeni hem kurşunla yaralanma hem de bombanın tesiri ile yanma. ‘Karbonize şekilde yanmış’ ibaresi, vücudun kömürleştiği anlamına geliyor.

Şu durumda Cennet Yiğit’in tam da arabadan inip koşmaya başladığı sırada yan taraftan gelen bir kurşunla vurulduğu, hemen ardından gelen bombalarla da şehit olduğu anlaşılıyor.

ŞEHİT HAMURYEN DE VURULARAK ÖLDÜRÜLMÜŞ

Cennet Yiğit tek değil. Bir diğer şehit Özel Harekatçı Halil Hamuryen’in otopsisinde de mermiye rastlandı. 17 Temmuz 2016 tarihinde Ankara Cumhuriyet Savcısı Ayhan Metin huzurunda uzman doktorlar Asude Gökmen, Haldun Kanat, Tülay Renklidağ tarafından yapılan adli otopsi incelemesi sonucunda ölümün, “patlama ve ateşli silah yaralanmasına bağlı iç organ ve büyük damar harabiyetleri sonucu meydana geldiği” yazıyor. Yani o da hem silahla vurulma hem de patlama sonucunda hayatını kaybetmiş. Bu durumda yine Hamuryen’in de bombadan hemen önce vurulduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde adli tıp raporunda ölüm nedeni olarak sadece patlamanın yazması, Hamuryen can verdikten sonra vücuduna merminin geldiğinin yazması gerekiyordu. 5 Ağustos 2016 tarihli adli tıp raporunda, “Cesetten otopsi sırasında 3 santimetre uzunluğunda yiv ve set izleri belirgin forma görünümde 1 adet mermi çekirdeği bulunmuştur.” deniyor.

Ailesi, 2 gün boyunca kendisini aradıktan sonra Gölbaşı morguna gitmiş ama burada adını cenaze listesinde bulamamıştı. Tek tek Ankara’daki morgları aramaya başlayan aile, 19 Temmuz salı günü Onkoloji Hastanesi’nde kimliği belirsiz 19 cenaze içinden alınan kan örneği ile naaşa ulaşabilmişti. Şehidin cenazesinin otopsiden sonra neden kimliği belirsiz diğer 19 cenazenin arasında Onkoloji Hastanesi morguna terkedildiği de muamma.

O sırada 39 yaşında olan Hamuryen, gece askeri hareketliliğin başlaması üzerine daireden çağrılmış. Eşi Özlem Hamuryen, “O gece neler olduğunu öğrenmek istemedim. Bu konuyu kaldıramazdım, arkadaşlarına ne olduğunu sormadım. Benim yanımda konuşulmuyor. Tek bildiğim uçakların bombalaması. Bunun dışında çok fazla bir şey bilmiyorum, bilmek de istemiyorum çünkü onlar benim canımı çok acıtacak şeyler. Söylenecek hiç bir şey yok, ben canımı kaybetmişim.” demişti.

ŞEHİT BİROL YAVUZ’UN CİĞERİNDEN MERMİ ÇIKTI

O sırada 41 yaşında olan ve arkasında 3 yetim kız bırakan Birol Yavuz’da da aynı şekilde kurşuna rastlandı. Ankara Adli Tıp Kurumu’nun 3 Ağustos 2016 tarihli raporunda, “Sol göğüs 2 kosta dış yanda axiller hatta boş kovan ve sol akciğer hilus kesiminden patlamamış (1 adet harp silahına ait) mermi çıkarıldı.” yazılı. 17 Temmuz 2016 tarihli otopsi, Ankara Cumhuriyet Savcısı Halis Özmen huzurunda adli tıp uzmanı doktorlar Bülent Uluakay, Bülent Değirmenci ve Harun Akkaya tarafından yapılmış.  Raporun sonuç bölümünde ölüm nedeni, ‘patlama kaynaklı’ olarak yazılı. Ayrıca, “Cesetten otopsi sırasında 2 adet boş kovan ve bir adet patlamamış mermi elde edilerek savcılık delil poşeti içerisinde tahkikat savcısına iletilmek üzere morgda görevli Ankara Cumhuriyet Savcısı’na telim edilmiştir.” deniyor.

ŞEHİT MUSTAFA ASLAN DA MERMİ KURBANI

Cesedinde mermi bulunan bir diğer 15 Temmuz şehidi, ailesinin naaşın ancak üçte birini alabildiği, vücudu paramparça olan Mustafa Aslan. 47 yaşında şehit olan Aslan, ikinci bombalamadan sonra hayatını kaybetti. 17 Temmuz’da yapılan otopside, vücudun tanınmayacak halde ve parçalara ayrılmış olduğu yazılı. Ancak onu da ailesi isimsiz cenazeler arasından DNA örneği vererek bulabildi.

Ankara Cumhuriyet Savcısı Halis Özmen huzurunda uzman doktorlar Ümmühan Sevgi Hatipoğlu, Haldun Kanat ve Hacer Yaşar Teke tarafından yapılan adli otopsi raporunda, “Göğüs iç muayenede 1 adet plastik cisim ve ileri derece deforme görünümünde ateşli silahlı mermi çekirdeği elde edildi.” yazıyor. Ayrıca ölüm nedeninin silahla yaralanma ve bombalı saldırı olduğu bu raporda da yazılı. Raporun tarihi 9 Eylül 2016.

“BOMBALAMA BAŞLADIĞINDA ÇATIŞMA YOKTU”

Bunlar sadece benim ulaşabildiğim 4 otopsi raporu. Bütün bu ölümlerde ilginç olan bir diğer nokta, bombalama öncesinde ve sırasında orada bir silahlı çatışmanın olmamış olması.

O gecenin kahramanlarından olarak gösterilen Emniyet Havacılık Daire Başkanı Uygar Elmastaşı, “Henüz çatışma yokken darbeciler burayı bombaladı.” demişti.

Öyleyse tam da bombalama öncesi ve sırasında bu kurşunları kim, neden sıktı?

Bu mermiler savcılara teslim edildiyse savcılar bugüne kadar hangi bulgulara ulaştı? Aradan 3 buçuk yıl geçti. Mermiler hangi silahlardan çıktı? Bu silahlar hangi envantere ve kimin üzerine kayıtlıydı?

Bakalım bu sorular cevap bulacak mı?

[Ahmet Dönmez] 28.12.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

“Bana boy boy düşler doğur, ben onları büyütürüm” [Ahmet Dönmez]

Kaç bahar kışa döndü Silivri’de;

kaç mevsim tüketti gazeteciler içeride…

Dağlarına bir türlü bahar gelmezken memleketimin…

Günler, aylar geçiyor bir duvar dibinde.

Bir ‘yeşil soğan’ bile gönderemiyorsun ‘silah’ sayarlar diye…

Değil ki karanfil kokan cigaradan…

İşte mevsimden mevsime bir mektup geliyor misal Emre Soncan’dan.

Tam binikiyüzatmış (1260) gündür Silivri’de tutuklu.

En son 20 Kasım’da ‘Sonbahar Mektubu’ ile okuyucusuna ulaşmıştı, bu kez kısa bir kış mektubu yollamış.

‘İnsanın üstüne üstüne yürüyen bulutlarla…’

Buyurun, mektubun tam hali aşağıda, orijinal sayfalar da yazının sonunda:

” – Bana boy boy düşler doğur –

Koğuştaki masa saatinin gümüş bir sarkacı olduğu, niye başka bir metal değil de gümüş bilmiyorum, o sarkacın sağa sola her salınımında saniyelerin ve kopup gelen postal, çığlık, anahtar, kapı gıcırtısı, ağlama, kahkaha, anons, kuş ve jeneratör seslerinin o uğultuya eşlik ettiği, eder etmez de zihnimdeki uğultunun sonu gelmez bir yanılsamaya kapılıyorum zaman zaman.. Her ne kadar yanılsama olduğuna inandığımdan yanılsama olarak adlandırsam da bu hali, yalın bir gerçekliğin koynunda uyuyup uyandığımdan şüpheye düşüyorum.. Karmakarışığım.. Sanki hapishanede değil de, mahpus yattığını düşleyen, hiç tanımadığım birisinin rüyasındayım.. Onun hayâlhanesinin, düşlerevinin bana uygun gördüğü rotada, başımı eğmiş usul usul yürüyorum..

Muhayyilemin türlü türlü oyunlarla tuzakladığı her köşe başında yeniden av oluyorum.. Bazen, gökyüzünden beni seyreden bir kuşun gözbebeklerinde yaşadığıma inanıyorum.. Hürlüğü ve esareti aynı anda duyumsuyorum.. Bazen avluda, üzerine güneş dökülmüş, üzerine gece karanlığı dökülmüş saçlarıyla öyle güneş güneş, öyle gece gece duran bir kadın görüyorum.. Gözlerindeki güneş parıltısı gözlerindeki gece gizemi dalga dalga hayâllerimi dövüyor.. “Hayır, ben ‘düş’üm” diyor; “O zaman bana boy boy düşler doğur, ben onları büyütürüm” diyorum..

Hayâl ve gerçekliğin sınırlarının belirsizleştiği noktayı mesken tutmuş bir âraf insanına dönüştüm.. Hapishaneden, duruşmalara katılmak için şehre yaptığım ilk yolculukta öyle kalakalmıştım.. O kadar büyüktü ki her şey ve o kadar çoktu ki her şey; bulutlar, ağaçlar, binalar.. Sanki bir adım daha atsam, bulutlar birbirine sürtünüp yuvarlana yuvarlana çığ olup üzerime düşecek; ağaçlar köklerini zeminden söküp paytak paytak yürüyecek dallarıyla bedenimi kırbaçlayacak; binalar patır patır yollara devrilecek; güneş kül edip beni atomlarıma ayıracak; arabaların motor homurtuları kulaklarımı sağır edecek; sihirli ve kötücül bir el asfaltı ayaklarımın altından çekecek; hülâsa yer yarılacak da içine girecektim.. Tüm sıradanlığıyla akıp giden hayatın her bir unsuru ayrı ayrı tedirgin edip ürkütmüştü beni..

Burada özgürlükten yoksunum, sevgiden yoksunum, yaşamın bin türlü zevkinden yoksunum.. Bir nevî yokluklar diyarı hapishane.. Peki yoksunluk, saf mutluluğa engel midir? İnsan tutsakken, hazlardan mahrumken de mutlu olamaz mı? Belki de mutlu olmak için mutlaka varolması gerektiği ve inandığımız şeyler birer yanılsamadan ibarettir.. Sokrates, pazar yerinde mallarla dolu bir tezgâhın önünde dururken, sonunda dayanamayıp bağırmış: “İhtiyacım olmayan ne kadar çok şey var burada!.”.. Talebesi Platon, “Önemli olan hayatta ne kadar çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır” buyurmuş.. Diogenes, barınak olarak da kullandığı fıçısının önünde güneşlenirken, Büyük İskender bilge filozofu ziyarete gelmiş.. Bir isteği varsa şayet, hemen yerine getireceğini söylemiş.. Diogenes istemiş:” Bir adım yana çekil de güneşimi kesme!”.. Yoklukları yoksunluklar mutluluğa engel teşkil etmemeli.. Üç buçuk yıllık mahpusluğun ardından, geleceğe dair bir ümit ışıltısıyla, bir anne gülüşüyle, hatta bir tabak patlıcan musakkayla mutlu hissetmeyi öğreniyor insan.. Hem zaten her şeyden önce hiçbir şey yoktu..“

Emre Soncan

Silivri Hapishanesi, Kış-2020

[Ahmet Dönmez] 6.1.2020 [https://www.ahmetdonmez.net/]

Yüksek Hızlı Tren, yandaşa çalışıyor; iki yılda 45 milyon TL garanti para!

Ankara Yüksek Hızlı Tren (YHT) Garı için Limak-Kolin-Cengiz grubuna 2017 ve 2018 yılları için toplamda 6 milyon 352 bin 545 dolar + KDV (yaklaşık 45 milyon TL) garanti para ödemesi yapıldığı öğrenildi. CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, halka dövizlerin bozdurulması çağrısı yapılıp milletin sırtından firmalara döviz bazlı yolcu garantisi ödendiğini söyledi. Hesaplamalara göre, 14 yıl boyunca yandaş firmaya yaklaşık 160 milyon dolar artı KDV ödenecek!

HANİ HALKIN CEBİNDEN 5 KURUŞ ÇIKMAYACAKTI!

CHP Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer, “Bu projeler için ‘Halkın cebinden 5 kuruş çıkmayacak’ denilmişti, 2 yılda 6 milyon 352 bin 545 dolar çıktı. Halka dövizlerin bozdurulması çağrısı yapılıp halkın sırtından firmalara döviz bazlı yolcu garantisi ödeniyor. Tank Palet Fabrikası için, EYT’li için, asgari ücretli için, işsiz için bulunamayan paralar yandaş şirketlerine dağıtılıyor.” dedi. Çakırözer, 2020 bütçesinin görüşmeleri sırasında, Ankara YHT Garı’nın Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modellerinden olan yap-işlet-devret sözleşmesiyle yapıldığını gündeme getirmiş, bazı sorular yöneltmişti.

14 YIL BOYUNCA ÖDEME YAPILACAK!

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turhan, Çakırözer’e yazılı cevap verdi. Turhan, yanıtında, Ankara YHT Garı’nın 29 Ekim 2016’da hizmete açıldığını, devlet tarafından 14 yıl boyunca yolcu garantisi verildiğini anlattı. Yatırımın kamuya devrinin ise 2037 yılı içerisinde gerçekleşeceğini bildirdi. Turhan, “TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü’nce KÖİ modeliyle yapılan Ankara YHT Garı için sözleşme gereğince 2017 ve 2018 yılları için toplamda 6 milyon 352 bin 545 dolar + KDV garanti ödemesi yapılmıştır.” diye konuştu.

14 YILDA 159 MİLYON DOLAR + KDV ÖDENECEK!

Hükümetin, tarihi Ankara Garı’nın işleyişinde sorun yokken Ankara YHT Garı için Limak-Kolin-Cengiz ortaklığına 14 yılda toplam 159 milyon dolar + KDV ödeme yapacağı bilgisinin daha önce ortaya çıktığını anımsatan Çakırözer, “Millet için bulunamayan paralar yandaş şirketlerine dağıtılıyor. KÖİ modelinden vazgeçilmeli. Çünkü verilen Hazine garantileri nedeniyle Türkiye ekonomisinin en az 25 yıllık geleceği ipotek altına alınıyor.” dedi.

[Tr724] 6.1.2020

Varlık Fonu’na devredilen kamu bankaları eridikçe eriyor!

Ziraat, Vakıf ve Halk bankaları, Varlık Fonu’na devredildi. Bankalar Saray’a bağlandıktan sonra kârlarında olağanüstü oranda erime meydana geldi. Ziraat Bankası ve Halkbankası’na görev zararı karşılığı 3.6 milyar TL aktarıldı. Millete ait Hazine ise; havuz müteahhitlerinin arpalığına dönüştü.

Cumhuriyet Gazetesi’nden Tuncay Mollaveisoğlu’nun haberine göre, Türkiye Varlık Fonu AŞ memleketin en büyük, halka ait en kârlı şirketlerinin toplandığı bir havuz konumunda. Mollaveisoğlu’nun yazısı şöyle: “Bu havuza atılan, başta PTT olmak üzere karlı şirketlerin olağanüstü zararlar açıkladığını ilk kez Cumhuriyet’ten okumuştunuz. Havuza devredilen kamu bankalarının durumu da farklı değil. 3. çeyrek bilançoları, halka ait bu bankaların Varlık Fonu Yönetimi altında nasıl eridiğini gözler önüne seriyor!

Ziraat Bankası’nın görev zararı 2017 yılında 2.1 milyar TL idi. 2018 yılında bu zarar 212 milyon TL arttı ve 2.3 milyar liraya ulaştı. Halkbankası’nın ise aynı dönemde görev zararı 263 milyon TL artış gösterdi ve 1 milyar 362 milyon TL oldu.

Kamu bankalarının görev zararları Hazine’den kapatılıyor. 2017 ve 2018 yıllarında bankacılık kesimi ve diğer mali kurumlara ödenen para 505 milyon TL artış gösterdi. Bu kurumlara görev zararı olarak 3 milyar 821 milyon TL ödendi. Bu ödemenin yüzde 96’sı, yani 3 milyar 681 milyon TL’si Ziraat ve Halkbankası’ndaki görev zararlarından oluşuyor.

Vakıfbank, daha önce KİT konumundayken AKP iktidarı bu bankayı özel statüye kavuşturdu. Sayıştay denetiminin dışında bırakılan banka iktidarın adeta arpalığına dönüştürüldü. Yandaşlara verdiği yüksek miktardaki kredilerle gündeme gelen Vakıfbank’ın Hazine’ye devredilmesi her türlü zararın 82 milyon yurttaşın sırtına yüklenmesi anlamına geliyor.

KÂRLARDA BÜYÜK ERİME

Ziraat, Halk ve Vakıflar Bankası’nın 2017-2019 bilançolarındaki çeyrek dönemler, toplam zararın büyüklüğünü de ortaya koyuyor. Bu üç bankanın iki yıllık dönemde kâr oranlarında ortalama yüzde 50’nin üzerinde düşüş yaşanmış!

Bankaların vermiş olduğu şüpheli duruma düşen kredilere ayrılan karşılıklarda da büyük artışlar görünüyor.

Hazine’nin fonlaması olmasa kamu bankalarının ayakta kalması mümkün değil. Bir yılda 505 milyon TL artış gösteren görev zararları için sadece iki bankaya; Halk Bankası ve Ziraat Bankası’na 3 milyar 681 milyon 742 TL aktarıldı. 2019’un son günlerinde ise Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile havuz müteahhitlerinin borçlarının tamamına Hazine garantisi getirildi! Üstelik söz konusu firmalar kendi kusurlarından kaynaklanacak şekilde borçlarını ödemezlerse bile, Hazine onlar adına kredilerini kapatacak!

ŞU SORULARA YANIT ARIYORUZ

Halkın bilgi edinme hakkı uyarınca soruyoruz:

  • Kamu bankalarından verilen ve geri dönüşü mümkün olmayan kredi miktarı nedir?
  • Takibe düşmüş, gerçekte tahsil kabiliyeti mümkün olmayan ancak siyasetçilerin ve banka yöneticilerinin sorumlulukları nedeniyle yapılandırılmış, canlı gibi gösterilen krediler hangi firmalara aittir?
  • Bu şirketlere hangi şartlarda kredi verilmiştir?
  • 3.6 milyar TL, görev zararı adı altında Ziraat ve Halkbank’a aktarıldı. Bu zararın kaynağı nedir?
  • “Kaynak yok” diyerek yap-işlet-devret modeli ile açık ihale yapmadan milyar dolarlık projeleri yandaşlara verdiniz. Madem kaynağınız yoktu Hazine’yi neden yandaşların kredi ödemelerinde kefil hale getirdiniz?
  • Projeleri havuz müteahhitlerine milletin parasını (Hazine’yi) kullanarak yaptırıyorsunuz. Bu durumda yap-işlet-devret modelini neden tercih ettiniz? Hazine, kamu ihalelerinin tüm kredi risklerine kefil oluyor, üstleniyorsa ihaleleri neden devlet olarak siz gerçekleştirmediniz?”


[TR724] 6.1.2020

Hat ve ebru ustası Dr. Kileci: Türk kültürü adına lahmacun anlatılıyor, hani nerde İslami değerler? [Basri Doğan]

Dr. Mehmet Refii Kileci, dünyanın farklı bölgelerinde organize ettiği gösteriler ve açtığı kurslarla, İslam’ın sanat ve estetik yanını uygulamalı olarak anlatıyor. Hollanda’nın Rotterdam kentinde Rumi Sanat Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdüren Kileci, Hollanda Kraliyet ailesi başta olmak üzere ortaokul, lise, üniversite öğrencilerine hat, tezhip, ney, minyatür ve ebru dersleri veriyor.

Eserler üretip, sanat sergileri açarak, workshoplar ve kurslar düzenleyerek değerlerimizi anlatmaya çalıştıklarına işaret eden Dr. Mehmet Refii Kileci, Avrupa’da Türk kültürü diye baklavanın, lahmacunun anlatılmasına tepki gösteriyor. Kayseri’nin Sivas’ın bir köyünü sevenler derneği diye kahvehanelerin açıldığını hatırlatan Kileci, ‘Hani nerede ilim, kültür, İslami değerler?’ diye soruyor.

Rumi Sanat Enstitüsü, hafif psikolojik sorunları olan insanlara ebru sanatı aracılığıyla terapi imkanı da sağlıyor. Dr. M. Refii Kileci, “Osmanlı döneminde musiki makamları bir tedavi aracı olarak kullanılmış. Hastanelerde farklı makamlarda hastalara uygulanarak olumlu sonuçlar elde edilmiş. Ebrunun da insanları ruhen rahatlatma özelliği yeni keşfedildi. Biz de hem Türk musikisindeki makamlardan istifa ederek, ebruyu bir terapi vasıtası ve aracı olarak kullanıyoruz. Hollanda’daki çeşitli psikiyatri kliniklerinden hafif sıkıntılı hastalar bize geliyor. Onları ebru sanatı ile rahatlıyoruz.” diyor.


Rotterdam Rumi  Sanat Enstitüsü kurslarına Hollanda, Almanya, İngiltere, Belçika, Fas, Tunus, Pakistan, Irak, Suriye, Afganistan başta olmak üzere her milletten öğrenci geldiğini belirten Kilec, kurs alıp bu sanatı öğrenen Hollandalıların kendilerinin kurs vermeye başladığını söylüyor.

İSLAM’I SANATLA ANLATMAK

Avrupa’da İslam’ın sanat ve estetik boyutuyla temsiline ihtiyaç olduğunu vurgulayan Kileci’ye göre, Türkiye’deki değerli ustaların dışa açılması gerekiyor. Sanat fuarlarında ve sergilerde kendisinin aynı zamanda ilahiyatçı olduğunu öğrendiklerinde insanların hem şaşırıp hem de sevindiklerini belirtiyor: “Dinimizin Avrupa’da bu yönüyle temsiline ciddi ihtiyaç var fakat bunu yapacak insan çok az. Bu insanlar sanata o kadar değer veriyor ki, Avrupa’nın en güzel camilerinden biri  olan Rotterdam’daki Mevlana Camii, haftada 400 Hollandalı tarafından randevu alınıp, ücret ödenerek geziliyor. Sanata çok önyargısız bakıyorlar.”

‘BİZE AİT DEĞERLERİ BİR BARIŞ KÖPRÜSÜ OLARAK KULLANMAYA ÇALIŞIYORUZ’

Tr724‘e konuşan M. Refi Kileci, Rumi Sanat Enstitüsü’nün kurması ve sonrasında yaptıkları çalışmaları şöyle anlattı: “2008 yılında Rumi sanat Enstitüsünü kurduk. O günden bu güne değin, bu sanat merkezi ile uğraşıyorum. Bunun dışında tefsir ve dini ve tasavvufi sohbetler ile meşgul oluyoruz. Rumi Sanat Enstitüsü olarak bu manada Avrupa’da bize ait 1400 yıllık gelenekli İslam, Osmanlı ve Türk sanatların ait kapsamlı hizmet veren nadir kurumlardan biriyiz. Kurumsal anlamda bu işi yapan neredeyse yok gibi . Allah’ın inayeti ve kendi emeğimiz ile ayakta duruyoruz. Elimizden geldiği kadarda bize ait değerleri bir barış köprüsü olarak kullanmaya çalışıyoruz. Çünkü sanat Avrupa’da önemli bir köprü. Önyargıları yıkıyor. En büyük özelliğimizde günlük siyasal politikadan uzak durarak bu işi tamamen evrensel ve İslami değerlere bağlı insani olarak yapmaya çalışıyoruz. Tabiri caiz ise gönüllere girmeye çalışıyoruz. Burada İslam ve Osmanlı sanatları ile alakalı kurslar veriyoruz. Bu kurslarımız,ebru kursu,tezhip kursu, minyatür kursu,ney kursu ve bunlarla beraber latin ve çin kaligrafisi  kurslarımız var. Bu kursların bir kısmını başka arkadaşlarımız veriyor. Bunlar arasında iki Hollandalı hocamızda bulunuyor. Güzel bir kardeşlik ortamında burada sanat ile beraber dostluklar oluşturuyoruz.  Dünyanın   barışa ,kardeşliğe , dostluğa,huzura ihtiyacı var. Dünya savaşlardan, kavgalardan ve politik entrikalardan gerçekten bıktı. Bizde gündem uzak duraraktan insanlar ile kardeş olduğumuzu anlatıyoruz. Ben İlahiyatçı kimliğimin yanında aynı zamanda sanat ile meşgulüm. İslam demek barış demek, kardeşlik demek ve herkese iyilik yapmak demek. Hazreti Mevlana’nın yolu da budur. Rumi Sanat Enstitüsünün ismi buradan geliyor. Hazreti Mevlana ‘Ne olursan yine gel’ diyor. Daha doğrusu insanı insan olduğundan dolayı kucaklıyor. Daha doğrusu insana insan olarak bakıyor. İlkönce insanız ondan sonra Müslüman’ız. Öyle olunca da insanlık ortak paydasında insanlar ile buluşuyoruz.”

Rumi Sanat Enstitüsü kurslarını tamamlayan Hollandalılar da ders vermeye başladı.

“Fakat sanatı gören bu güzellikleri temsil eden insanları görünce de önyargılar yıkılıyor.  Hollanda sanat ve ilime önem verem bir ülke.  Hollanda bu yönü ile gelişmiş ve zengin bir ülke. Hollandalılar her türlü sanatı seviyorlar ve değer veriyorlar. Hollanda’da yüzlerce müze var. Rembradt olsun, Van Gogh olsun ve diğer sanatçılar çağlara damgasını vurmuşlar. Bunlar anısına başkent Amsterdam’da müzeler açmışlar.Bunlar  dünya çapında sanatçılar. Bütün dünyadan milyonlarca insan her sene Van Gogh müzesini ziyarete geliyor. O açıdan Hollanda insanı sanatı seviyor. Sanata değer veriyor. Öyle olunca da onlarla çabuk buluşma noktası oluşuyor. Bizim  şansımız  Hollanda  da bilinmeyen sanatları  icra etmek . Hollanda insanı kendi sanatını bildiği için, birazda böyle farklı sanatlar arıyor. Bizim Rumi Enstitüsünde yaptığımız Ebru sanatı onlara değişik geliyor. Hat sanatı onlara çok farlı geliyor. Hollandalıların en çok ilgi duydukları isimlerinin Arapça yazılışlarını görmek oluyor. Bunlar onlara çok ilginç geliyor. Hollanda Kralı Alexander’ın ismini taşıyan insanların bu ismi Arapça olarak yazılması çok hoşlarına gidiyor ve onlara çok farklı geliyor. Haftada iki gün hat sanatı derslerimiz var  ülkelerden 40  dan fazla  kayıtlı öğrencimiz var. Bunlar arasında 6 tanesi Hollandalı hat sanatı öğrencimiz var. Bunların çoğu Müslüman değil. Fakat bu sanatı enteresan buluyorlar. Ortam  çok sıcak ve güzel ,tam bir  dostluk ve kardeşlik  havası, ciddi bir  kardeşlik ortamı oluşuyor. Gerçekten dünya savaşlardan bıktı. Paylaşılmayacak bir şey yok. Gayemiz misyonerlik yapmak değil. Sanatın evrensel değerleri altında insanları buluşturuyoruz birbirimiz tanımamız. Sanat vasıtası ile bize ait değerleri tanıtmak ve aynı zamanda ön yargıları yıkmak güzelliklere merak uyandırmak, kardeşlik, dostluğu ve muhabbeti  tesis etmek istiyoruz. Yoksa Rumi Sanat Enstitüsü dini bir kurum değil.  Sadece bize ait değerleri sanatlar ile temsil etmeye gayret ediyoruz.”

‘ARAYIŞ İÇİNDE OLAN AVRUPALILARA İYİ TEMSİL SUNAMIYORUZ’

“Müslümanlar olarak icraat deyince orada kaybediyoruz. İslam’ın güzel ahlakını davranışlarımız ile temsil edemiyoruz.Müslümanlık sadece Allah a  kulluktan oluşmuyor din bir  bütün ,din muamele .Avrupada eğitimle, ilimle, sanatla, irfanla ve dini yaşamakla temsil edemiyoruz.Bu ciddi bir problem. Yani Avrupa’da ki insanların bizim halimize  bakıp da umumi manada etkilenmesi şu anda mümkün değil. O halde Avrupa’da yaşayan Müslümanların özveri ile çalışıp, içe dönük bir özeleştiri yapıp, nerede hata yapıyoruz bunları düşünmesi lazım. Topluma faydalı olmamız lazım.Biz burada küçük kurumumuzda mütevazı  imkanlarımızla Avrupanın barışına, güvenliğine,huzuruna katkıda bulunmaya gayret ediyoriz  karınca misali, radikalizm aşırılık fanatiklik terör  sanatla  azalabilir ,sanat ince ruhlu   insanlar meydana getirir o zaman gençler yanlış yollara kaymaz kimseye zarar vermez .Bu gün milyonlarca dolar bütçesi olan İslam ülkelerinin elçilikleri bu yönde duyarsızlar,doğru dürüst  bir şey yapmıyorlar  . Kaligrafi sanatı bir Arap sanatı aslında. Kuran-ı Kerim bu hat sanatı ile yazılmıştır. Müslüman ülkeler aslında kirli politikalar ile meşguller. O onla kavgalı şu bunla kavgalı. Biz kavgadan uzağız. Savaştan da uzağız. Biz dostluktan yanayız. Gönüllere girmekten yanayız. Varsın bu gün birileri anlamasın. Gelecek nesiller bunu daha iyi anlayacak. Hazreti Mevlana döneminde anlaşılmamış. Küfürler ve hakaretlere maruz kalmış hatta moğol ajanlığı ile itham edilmiş. Bu gün Avrupa’da on binlerce kişi onu seviyor ve sayıyor ve ona değer veriyor. Ona hakaret edenlerin adı ve sanı anılmaz iken, gönüllere giren Hazret Mevlana bu gün hala hatırlanıyor. Ruhaniyeti ile eserleri ile hayatı devam ediyor. Onun için olaylara gelecek açısından bakmak lazım. İnsanlara doğru bildiğimiz yoldan doğruları anlatmalıyız. Varsın birileri anlamasın ve takdir etmesin. Biz Allah’ın rızası doğrultusunda işler yapmalıyız. Buraya bir Hollandalı düşünür gelmişti. İslam dünyasında bazı mütefekkirler hala anlaşılmadı dedim. Kendisi de Avrupa’da maalesef öyle olmuştur. Bunlar yüz ile yüz elli yıl sonra anlaşılmıştır. Büyük insanların hemen anlaşılması bir anda olmuyor. Zaman geçmesi gerekiyor dedi. İnsanı insan olarak kabul etmek lazım dedi. Bunu söyleyen Hıristiyan ve aynı zamanda da İslam’a ve Müslümanlara saygılı önyargısız bir insan. Bir ortak noktada buluşup, insanlığın sorunlarını ortak noktada çözmek lazım dedi. Bu zaviyeden bakacak olur isek, değil insanlığın problemlerini, bu gün Müslümanların kendi problemlerini  çözmeye güçleri  yetmiyor. O nedenle ne yapacağız insanlığın problem ve sorunlarını yeryüzünde ki samimi insanlar ile, hasbi insanlar ile ve daha doğrusu içinde kin sevgi dolu insanlar ile beraber, insanların ortak problemlerimizi çözmemiz lazım. Burada da milyonlarca samimi insan var. Fakat hakikati bulamamış. Daha güzelini arıyor fakat bilmiyor. Fakat Müslümanlar olarak bizler islamı, ahlakı ve davranışı ile iyi temsil edemediğimizden dolayı vebal altında kalıyoruz.”

‘YAŞAMADAN İNSANLARA BİRŞEYLER DİKTA EDİLMEYE ÇALIŞIYOR’

“Bizler daha güzelini göstermek ile sorumluyuz,kabul ederler ise kabul ederler,kabul etmezler ise kendilerinin bileceği bir iştir. Allah bile insanları imana zorlamaz. İnsanlara iman etme ve etmeme hürriyeti veriyor. Allah bu dünyada insanı muhayyer bırakmış.Bizler insanlara konumları ve yaşantıları itibari ile saygı göstermemiz lazım. İman onu ilgilendiriyor. Bize düşen ise güzel değerleri göstermek . Bu gün en büyük problemimiz metot bilmememizdir. Daha doğrusu hikmet ve usul bilmiyoruz. Niyetimiz halis ama, vurarak kırarak tepeden gelerek, gönüllere girmeden korkutarak ve ürküterek hatta yaşamayarak insanlara dikte etmeye çalışıyoruz. İlk önce kendisi bir yaşaması lazım. İslam’ın en büyük özelliği adalet. Bu gün iki asırdır İslam dünyası ne kadar adaleti temsil ediyor. Ne kadar doğruluğu temsil ediyor. Çalma, çırpma,rüşvet,adam kayırma , yolsuzluk tüm İslam dünyasında. nereye elinizi atsanız cılkı çıkmış. O halde bizim yeniden Müslüman olmamız lazım.”

‘ÖRNEK İNSANLAR YETİŞTİRMELİYİZ’

“Aslında Avrupalılar Hz. Mevlana vb büyük İslam kahramanlarında, Allah dostlarında gerçek İslamı görüyorlar. Gerçek Allah aşkını ve muhabbetini, nezaketini ve letafetini görüyorlar. Bu gün tasavvufun gayesi nedir ? Güzel insanlar yetiştirmek. Daha doğrusu örnek insanlar yetiştirmek. İnsanları kucaklayan, insanı insan olduğu için değer veren insanlar yetiştirmektir. Biz bu gün neredeyiz. Onu sorgulamamız lazım. Müslüman zulmün karşısında olmazı lazımdır. Buraya gelen değerli bir düşünür ve ilim adamı Hollandalı birine Bediüzzaman’ın bir kitabını vermiştim. Hollandaca idi kitap ve kısa sürede okumuş. Kendisine bu kitapta en çok dikkatini çeken ne oldu dedim. Şöyle  dedi en çok dikkatimi çeken ‘Bediüzzaman insanı insan olarak kabul etmesidir.’ Bu gerçekten son derece önemli. Hep bu düstur ile hareket etmeliyiz  yaratılanı yaratanın eseri olarak  görmek  Yunus Emrelerin   yolu, insanı insan olarak kabul etmek mecburiyetindeyiz. Arkadan ise iman geliyor. Burada suç bizim. Maalesef biz İslam’ı iyi temsil edemiyoruz. Bizler gayemizde samimi olup iyi bir temsil ile bundan sonra gelecek adına ortak köprüler kurmalıyız. Ortak problemlerin çözümlerinde bizlerde destek olmalıyız. Müslümanlar  olarak elimizle, dilimizle hiçbir canlıya zarar vermememiz gerekiyor.”

Derslere farklı milletlerden, her yaştan kursiyer katılıyor.

‘AVRUPALILAR İSLAM AHLAKINI KISMEN YAŞIYOR’

“Dürüstlük denilince onların daha önde olduklarını görüyoruz. Halbuki  Kuranın ve sünnetin en önemli emirlerinden biri dosdoğru olmak. Söz verip yapmama ,yalan , işini iyi yapmama, aldatma vs kötü ahlak bizde çok var. Ben bir Hollandalı ile iş yapınca korkmuyorum. Sözlerinde duruyorlar. Ünlü şairimiz Akif’in dediği gibi bunların dinleri işimiz gibi. İşleri de dinimiz gibidir. Daha doğrusu Avrupalılar İslam’ın ahlakını yaşıyorlar. İnşallah rabbim diğer güzelliklere de kavuşmalarını nasip eder. Müslümanlar olarak bizler birbirimizi yemek ile meşgulüz ve çok politize olduk partiler din gibi  oldu  particilik bizi  mahvetti .Hz.Ali ra. söylediği  gibi   insanlar hz  Adem den insanlık kardeşidir  ,buna hayatımızı  düzenleyip zalimler hariç  herkese  gönlümüzü açmalıyız ,biz   sanatı  buna vesile  ettik Rabbim  muvakkak eylesin Hz  Şuayib as. gibi  derim  başarımız  ancak  Allahın inayeti  iledir biz gücümüz yettiği kadar  ıslah etmeye  gayret  ederiz.”

[Basri Doğan] 6.1.2020 [TR724]

Libya’ya neden asker gönderiyoruz? [Ahmet Daştan]

Eski zamanlarda savaş nedenleri olarak din ya da ırk farklılığı, fetih düşüncesi, vatan topraklarını koruma çabası vs gibi argümanlar sayılsa da, günümüzde savaşların en temel hatta tek sebebinin ‘kar ve rant paylaşımı’ olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü günümüz insanının en büyük tutkusu, kar ve rant arzusudur. Medeni(!) dünyada işin ucunda para yoksa, kimse savaş çıkartmaz. Rantın en büyüğü silah ticaretinde olduğundan hareketle dünyada savaşları; silah üretimi, ticareti ve hatta bunun kaçakçılığıyla meşgul olanların elbirliğiyle çıkardığını ileri sürsek, abartmış olmayız.

İsveç merkezli Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) raporuna göre; sadece Amerika’daki silah fabrikalarının cirosu, Türkiye’nin 956 milyar tl (167 milyar dolar) olan 2020 bütçesinin 1.5 katına tekabül ediyor. Bu rakama silah tüccarlarının ve silah kaçakçılarının kâr payları dahil değil. Onları da katarsak, Türkiye bütçesinin üç-beş katına karşılık geleceğini söyleyebiliriz.

Rapora göre, ilk 100 arasında Türkiye’den iki silah fabrikası var: Biri 1.7 milyar dolar ciro ile 54. sıradaki askeri elektronik üreticisi Aselsan; diğeri ise 1.1 milyar dolar ciro ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TUSAŞ) şirketi.

İki şirketin toplam cirosu 2.8 milyar dolar. Yani ikisinin toplam cirosu dünyadaki yıllık 420 milyar dolarlık silah üretiminin %0.6’sı. Bu da demek oluyor ki, dünyanın en büyük 9. ordusu kabul edilen TSK, silahlarının çoğunu ithal ediyor.

Türkiye’de silah sanayinin geçmişine baktığımızda, 1984’te kurulan Aselsan ve 1975’te kurulan tank palet fabrikası ve TUSAŞ’ı (TAİ) görürüz. Hepsi kamu işletmesi olarak kurulmuş ve varlığını bugün de sürdürüyor.

Aselsan mühendislerinin peşpeşe şüpheli ölümlerinin sırrı hala çözülememişken, üstüne üstlük 15 Temmuz sonrası birçok mühendis ‘terörist’ diye kurumdan atılmışken, Erdoğan’ın kamuoyunu özel sektöre yönlendirmek için damadı Selçuk Bayraktar’ın ürettiği İHA ve SİHA’ların kahramanlık destanlarıyla her yerde reklamını yapması oldukça dikkat çekici. Üstelik devletin bütçesinden büyük teşvikler vererek bunu yapıyor.

Teşvik verilmesi elbette yanlış değil, fakat tank palet fabrikasının dosta peşkeş çekildiği gibi teşviklerden eş dost akrabanın nemalandırılması kabul edilemez. CHP milletvekili Abdullatif Şener’in bir televizyon konuşmasında dediği gibi; “Ana yapıları itibarıyla özel sektördeki bütün silah sanayi kuruluşlarının -damadın İHA’sı SİHA’sı dahil- devletleştirilmesi kamu mülkiyetine geçirilmesi lazım.”

Fakat Erdoğan başta olduğu müddetçe bunun gerçekleşmesi mümkün görünmüyor. Klasik Karadenizli müteahhit mantığına sahip olan Erdoğan, dünyada silah ticaretinde dönen paranın farkına ve tadına vardı.

Aslında bu, çok tehlikeli bir durum. Çünkü Orta Doğu’da silahların susmamasının temel nedeni, oradaki diktatörlerin silah üreticisi süper güçlerle işbirliği ve bundan kazandıkları paralar. Yine Abdullatif Şener’in ifadeleriyle, “Ülkedeki tek karar vericinin yakınlarıyla birlikte silah sanayisine girmiş olması demek, ülkenin geleceğini karartacak ,mahvedecek, hatta yok edecek bir şey demektir; savaştan başımızı alamayız.”‬

Sonuç olarak; Türkiye’nin silahını üretmesi gayet tabii ve güzel bir şey. Fakat bu üretim, özelleştirilip ülkede tek karar verici olan birisinin eşi-dostu, akrabaları üzerinden kâr ve rant amaçlı yapılırsa ülkemize ve dünyaya beladan başka bir şey getirmez. Ülke menfaatlerine dayalı bir savaş ve savunma stratejisi ortaya konmaz ise, ülkedeki tek karar vericinin para için savaşma güdüsü devreye girer.

Bugün Suriye’ye saldırır, yarın Libya’ya, öbür gün hızını alamaz İran’a, Rusya’ya savaş ilan edebilir.

Tam burada başlıktaki soruyu soralım: Türkiye neden Libya’ya asker gönderiyor? İşte tam da bunun için, yani birileri kâr şehvetini kontrol altına alamadığı için. Tıpkı, Esed ile anlaşıp onu zamanla daha demokratik bir çizgiye çekmek dururken, devletin kurumlarını da kullanarak tırlarla kaçak silah satmak ve petrol rantından payını almak için IŞİD başta olmak üzere muhaliflere destek verdikleri gibi, tpkı, ‘terörü bitireceğiz, Suriyelileri tampon bölgede kuracağımız şehirlere geri göndereceğiz’ diyerek, Suriye’ye girdikleri gibi, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerinde pay sahibi olmak için ‘Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yaptığımız Libya’ya asker gönderiyoruz’ diyerek halkı kandırıyorlar. Nasıl olsa “Hedefimiz Antarktika’nın geleceğinde söz sahibi olmaktır” dediğinde bile ikna olan bir kamuoyu var.

Bu tür rant kokan gerekçelerle Libya’ya Türk askerinin gönderilmesi kabul edilecek bir şey değildir. Savaşlar dünyanın başının belasıdır. Savaş ve çatışmalar son bulmadıkça insanlığın huzur bulması da mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla Türkiye olarak şavaşın ve çatışmanın olduğu yere marifetmiş gibi koşmaktansa, savaştan uzak durmak için çaba göstermeliyiz. Fakat maalesef ülkede kafası ranttan başka birşeye çalışmayan tek karar vericiler iktidarda olduğu müddetçe şimdilik bu durum pek mümkün görünmüyor.

[Ahmet Daştan] 6.1.2020 [TR724]

Donarak ölmeyen canlılar da var! [Betül Gül]

Tr724 ÖZEL | Okyanus suyu yaklaşık -1,9 derecede donuyor. Tipik bir balığın, çevresindeki suyun sıcaklığı -0,8 dereceye düştüğünde donmaya başlayacağı, suyun daha da soğuması durumunda, vücudunda dokularına zarar verecek küçük buz kristallerinin oluşacağı ve hayvanın dakikalar içinde öleceği belirtiliyor.

Peki ama, kutup balıkları neden oldukları yerde donup kalmıyor? Bazı balıkların kanlarında ve vücut sıvılarında bulunan antifriz proteinler, buz kristallerine bağlanıp büyümelerine engel oluyor. Antarktika’yı çevreleyen sularda yaşayan timsah buz balıkları (Channichthyidae) da bunların arasında. Zoolog Ditlef Rustad 1927 yılında, gezegenin en ücra köşelerinden birine, Antarktika yakınlarındaki Bouvet Adası’na yapılan zorlu yolculukta rastlamıştı bu garip balığa.

Pulları yoktu, vücudunun bazı kısımları yarı saydamdı, çenesi timsahınkini andırıyordu. Kanı şeffaf, solungaçlarının içi, hatta kalbi bile beyazdı.

Timsah buz balığı türlerinin hiçbirinin kanında, omurgalıların hayatı için zaruri sayılan kırmızı kan hücreleri ve dokulara oksijen taşıyan hemoglobin yok. Uzun yıllardan beri bu balıkları araştıran Amerika’nın Northeastern Üniversitesi’nden Prof. William Detrich, sıcaklık düşük olduğunda kanda ne kadar çok hücre olursa kanın akışkanlığının o kadar azalacağını söylüyor. Buz balıklarınınki gibi “ince” kanın soğukta daha kolay vücutta dolanacağı ifade ediliyor. Peki bu hayvanlar kırmızı kan hücreleri ve hemoglobin olmadan nasıl yaşıyor? Antarktika sularının oksijen açısından zengin olması, derisinin pulsuz olması, dolayısıyla daha fazla oksijen geçirebilmesi, kalbinin ve damarlarının büyük olması gibi bir çok etkenin bir arada bulunmasıyla yaşıyor buz balığı.

Alaska’da yaşayan orman kurbağası (Rana sylvatica) kışı yaprakların, kar tabakasının altında geçiriyor. Vücut sıcaklığı eksi 6 dereceye düşüyor, bedenindeki suyun üçte ikisi donuyor, kalbi duruyor, beyin faaliyetleri duruyor, nefes almıyor ama ölmüyor! Çözülmesinden sonra birkaç saat içinde tüm hayati fonksiyonları geri dönüyor. Dokularda buz oluşması büyük hasara neden olabilir. Buz hücrelerin içine kadar ulaşmasa bile, hücreler aşırı su kaybedip büzülerek zarar görebilir. Hem, damarlardaki kan donunca organlara oksijen ve besin de gitmiyor. Peki kurbağa nasıl zarar görmeden donup çözülüyor ve ilkbaharda normal yaşamına devam ediyor?

Yirmi yılı aşkın bir süre kurbağaları yeniden hayata döndüren süreçleri inceleyen Kanada’nın Carleton Üniversitesi Biyokimya Enstitüsü’nden Prof. Kenneth Storey ve Jan Storey’in araştırmalarına göre, kurbağanın derisinde buz oluşmaya başlamasıyla karaciğeri glikojeni glukoza çevirmeye başlıyor. Kalbi durana dek kanı pompalıyor, çok yüksek miktarda glukoz kana karışıyor. Glukoz insan kanında da bulunan kan şekeri. Ancak, orman kurbağasının kan şekeri normal seviyenin 100 katına çıkıyor. Jan Storey, “şeker hastalarının, kan şekerleri yalnızca 2-10 katına çıktığında maruz kaldıkları ağır zararlardan hiçbiri kurbağada görülmüyor” diyor. Organların çevresindeki buzlanmadan dolayı kurbağanın hücrelerinden biraz su çekiliyor ama, bu hücrelerdeki glukoz yoğunluğunu daha da artırıyor. Sonuçta hücre içinde donmayan, koyu şerbet kıvamlı bir sıvı kalıyor. İlkbahar geldiğinde buzlar eriyor, kurbağanın kalbi çalışıyor, nefes almaya başlıyor. Alaska Üniversitesi’nden Dr. Don Larson ve meslektaşları, akademik dergi Journal of Experimental Biology’de yayımlanan makalelerinde doğal ortamlarında gözlemledikleri orman kurbağalarının aylarca donmuş halde kaldığını, sıcaklığın −18.1 dereceye kadar düştüğünü, kurbağaların hepsinin sağ kaldığını belirtiyorlar.

Kuzey Kutbu yakınlarında yaşayan yay kuyrukluların (Onychiurus arcticus) vücutlarında olup bitenler de akıllara durgunluk verecek türden. Sıcaklıklar düşmeye başladığında böceklere benzeyen bu minik hayvanların vücutlarında çamaşır suyu gibi bir madde olan hidrojen peroksit üretiliyor. Yay kuyruklulara ilişkin araştırmalar yapan Dr. Melody Clark, bunun bir dizi biyokimyasal işlemi tetiklediğini söylüyor. Derileri daha gözenekli hale geliyor, vücutları kuruyor. Bedenlerinde trehalose adlı bir madde sentezleniyor ve buzlanmadan zarar görmeden durağan bir evreye giriyorlar. “Bu süreçte vücut tüm suyunu kaybediyor. Tamamen susuz kaldığında geriye normal görünümlü bir kafa ve buruşuk, kırılgan bir pakete benzeyen bir vücut kalıyor.” diyor Dr. Clark. Baharın gelmesi ve buzların erimeye başlamasıyla buruşturulmuş paketleri andıran bu hayvanlar da yavaş yavaş normale dönüyor, canlanıyor.

“Haşirde bütün ruh sahiplerinin diriltilmesi, Cenab-ı Hakkın kudreti için, kış mevsiminde ölüme benzer bir uykuya yatmış bir sineğe baharda yeniden hayat ve vücut verilmesinden daha zor olamaz. Zira ezeli kudret zatidir, kendindendir; değişmez, ona acz karışamaz, engeller müdahale edemez… Onda mertebeler olamaz… Her şey ona nispeten birdir.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Mektubat, Hakikat Çekirdekleri)

[Betül Gül] 6.1.2020 [TR724]