Alman Açlıkla Mücadele Örgütü (Welthungerhilfe), küresel çapta açlık sorunu yaşayan insan sayısının yakın gelecekte bir milyar kişiye çıkabileceği uyarısında bulundu.
KRONOS 08 Temmuz 2020 DÜNYA
Tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs salgını, uzmanlara göre açlık sorununu daha da derinleştirebilir. Almanya’nın başkenti Berlin’de, örgütün 2019 yılı raporunu açıklayan Açlıkla Mücadele Örgütü (Welthungerhilfe) Başkanı Marlehn Thieme, geçtiğimiz yıl dünya üzerinde, yaklaşık 820 milyon insanın açlık sorunu ile mücadele etmek zorunda kaldığını dile getirdi.
“Çok sayıda insan COVID-19 hastalığına yakalanıyor, işini kaybeden çok fazla insan var, ekonomi dramatik bir biçimde çöküyor, gıda fiyatları yükseliyor ve sağlık sistemleri bu mevcut durumla başa çıkamıyor” diyen Thieme, buna ek olarak Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde yaşanan çekirge istilalarının durumu daha da kötüleştirdiğini ifade etti.
‘250 MİLYON İNSAN AÇLIKTAN ÖLME SINIRINDA’
Birleşmiş Milletler‘in (BM) Gıda Hakkı Özel Raportörü Olivier De Schutter de koronavirüs krizinin şu ana dek 250 milyondan fazla insanı açlıktan ölme sınırına getirdiğini belirtti. De Schutter, yaşanan krizin aynı zamanda, 2030 yılına kadar küresel yoksulluğu bitirmeye yönelik çalışmaları da çökerttiğini vurguladı.
BM’nin daha pandemiden önce açıkladığı devamlılık hedefleri arasında 2030 yılına kadar dünya üzerinde aşırı yoksulluk ve açlığı bitirmek bulunuyordu.
Olivier De Schutter tarafından kamuoyu ile paylaşılan ilgili BM raporuna göre, yaşanan pandemi ve onunla birlikte gelen ağır ekonomik kriz halihazırda on milyonlarca insanı aşırı yoksulluğa sürüklemiş durumda. Raporda, özellikle kadınların, göçmenlerin ve sığınmacıların bu durumdan muzdarip olan kesimlerin başında geldiği ifade ediliyor.
AÇLIK SINIRI 1,90 DOLAR
Dünya Bankası’nın ölçülerine göre, günde 1,90 dolardan (yaklaşık 1,70 euro) az geliri olan insanlar aşırı yoksul kategorisinde değerlendiriliyor. BM verileri, koronavirüs salgınının etkili olduğu geçen Nisan – Haziran döneminde, dünya çapında yaklaşık 400 milyon insanın işini kaybettiğini ortaya koyuyor.
Welthungerhilfe Genel Sekreteri Mathias Mogge de özellikle Sahra Çölü’nün güneyindeki Afrika ülkelerinde salgın ve buna bağlı uygulanan tedbirler nedeniyle durumun çok kötü olduğunu bildirdi. Mogge’ye göre, koronavirüs salgını kriz bölgelerinde zaten var olan yangını daha da alevlendiriyor.
ACİL OLARAK 100 MİLYON EURO’YA İHTİYAÇ VAR
Yaşanan krizin sonuçlarını en azından hafifletmek için acil bir şekilde 100 milyon euro’ya ihtiyaç duyulduğunu dile getiren Mogge, bu parayı toplayabilmek adına örgütünün uluslararası bir kampanya başlattığını ifade eti.
Almanya hükümetinin katma bütçede, dünya çapındaki koronavirüs yardımları için üç milyar euro ayırdığını vurgulayan Mogge, Almanya Kalkınma Bakanlığı’nın sorumluluğundaki bu kaynağın en kısa zamanda “akmaya başlaması” gerektiğini belirtti.
Welthungerhilfe’ye şu ana dek 12 milyon euro aktarıldığını kaydeden Genel Sekreter Mogge, bu para ile hemen harekete geçerek acil yardım programları uyguladıklarını ve bu kapsamda bilgilendirici malzemeler, hijyen ürünleri, gıda ve tohum tedarik ederek, gerekli bölgelerde dağıttıklarını bildirdi.
Mogge, ayrıca salgından etkilenen ülkelerde sağlık sektörünün ve tarımın bundan sonraki olası salgınlara karşı, o ülkeleri daha dayanıklı kılacak şekilde yapılandırılması gerektiğini dile getirdi.
[Kronos.News] 8.7.2020
Savcı iddianamesinde 159 kez ‘sözde’ ifadesi yer alıyor: Sözde anneler!
Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığının 27 şüpheli hakkında hazırladığı iddianame kabul edilerek yargılamaya başlandı. Savcılığın
YAVUZ GENÇ 08 Temmuz 2020 GÜNDEM
Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığının 27 şüpheli hakkında hazırladığı iddianame kabul edilerek yargılamaya başlandı. Savcılığın iddianamesinde ise açlık grevindeki çocuklarına destek olmak amacıyla oturma eylemi yapan ‘anneler’ için ‘sözde anneler’ ifadesi kullanıldı.
568 sayfalık iddianameyi ‘sözde’yle dolduran savcı, tam 159 kez bu ifadeyi kullandı. İddianamede şüphelilere ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ ve ‘terör örgütü propagandası yapma’ suçlaması yöneltildi. İddianamede oturma eylemine katılan HDP Milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu, Nuran İmir, Serpil Kemalbay ve Musa Piroğlu’nun isimlerine de yer verilerek, vekillerin eyleme ‘destek’ verdiği kaydedildi.
“SÖZDE ANNELERLE” FOTOĞRAF DA DELİL OLDU
İddianamede o dönem açlık grevine olan HDP Milletvekili leyla Güven için “Leyla Güven onurumuzdur” şeklinde slogan atılması da “deliller” arasında gösterildi. Savcılıkça bu sloganı neden attıkları soruldu. Dinledikleri müzikler de ‘örgütsel faaliyet’ kapsamında değerlendirilen şüphelilere, bu müzikleri nerden temin ettiği, telefonunda neden bulundurduğu da soruldu. İddianamede ‘sözde anneler’le fotoğraf çekilmesi de deliller arasında yer aldı.
SÖZDE ANNE, SÖZDE BARIŞ ANNELERİ, SÖZDE BARIŞ, SÖZDE MARŞ…
İddianamenin en dikkat çekici yanlarından biri de kullanılan ‘sözde’ kelimesi oldu. İddianamede 159 yerde ‘sözde’ kelimesi kullanıldı. O ‘sözde’lerden bazıları şöyle: Sözde barış anneler, kendilerini sözde anneler olarak tanıtan şahıslar, sözde tecrit, sözde bayrak, sözde genelge, sözde marş, sözde flama, sözde bayrak, sözde kadına şiddet ve çocuk istismarı, sözde cezaevi şartları, sözde analar, sözde analar denen grup, sözde HDP Gebze Gençlik Meclisi…
GERGERLİOĞLU: HER TÜRLÜ SÖZDE’Yİ DUYMUŞTUM, BUNU DUYMAMIŞTIM
İddianamede anneler için ‘sözde’ kelimesinin kullanılmasıyla ilgili HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da “Her türlü ‘sözde’yi duymuştum da bunu duymamıştım! Çocuklarının açlık grevlerine destek veren anneler için Kocaeli 2. Ağır Ceza’nın kabul ettiği Savcı iddianamesinde bakın ne denmiş? ‘Sözde anneler’!!! Şu hale bakın yahu İş analara da geldi!” değerlendirmesinde bulundu.
[Kronos.News] 8.7.2020
YAVUZ GENÇ 08 Temmuz 2020 GÜNDEM
Kocaeli 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığının 27 şüpheli hakkında hazırladığı iddianame kabul edilerek yargılamaya başlandı. Savcılığın iddianamesinde ise açlık grevindeki çocuklarına destek olmak amacıyla oturma eylemi yapan ‘anneler’ için ‘sözde anneler’ ifadesi kullanıldı.
568 sayfalık iddianameyi ‘sözde’yle dolduran savcı, tam 159 kez bu ifadeyi kullandı. İddianamede şüphelilere ‘silahlı terör örgütü üyeliği’ ve ‘terör örgütü propagandası yapma’ suçlaması yöneltildi. İddianamede oturma eylemine katılan HDP Milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu, Nuran İmir, Serpil Kemalbay ve Musa Piroğlu’nun isimlerine de yer verilerek, vekillerin eyleme ‘destek’ verdiği kaydedildi.
“SÖZDE ANNELERLE” FOTOĞRAF DA DELİL OLDU
İddianamede o dönem açlık grevine olan HDP Milletvekili leyla Güven için “Leyla Güven onurumuzdur” şeklinde slogan atılması da “deliller” arasında gösterildi. Savcılıkça bu sloganı neden attıkları soruldu. Dinledikleri müzikler de ‘örgütsel faaliyet’ kapsamında değerlendirilen şüphelilere, bu müzikleri nerden temin ettiği, telefonunda neden bulundurduğu da soruldu. İddianamede ‘sözde anneler’le fotoğraf çekilmesi de deliller arasında yer aldı.
SÖZDE ANNE, SÖZDE BARIŞ ANNELERİ, SÖZDE BARIŞ, SÖZDE MARŞ…
İddianamenin en dikkat çekici yanlarından biri de kullanılan ‘sözde’ kelimesi oldu. İddianamede 159 yerde ‘sözde’ kelimesi kullanıldı. O ‘sözde’lerden bazıları şöyle: Sözde barış anneler, kendilerini sözde anneler olarak tanıtan şahıslar, sözde tecrit, sözde bayrak, sözde genelge, sözde marş, sözde flama, sözde bayrak, sözde kadına şiddet ve çocuk istismarı, sözde cezaevi şartları, sözde analar, sözde analar denen grup, sözde HDP Gebze Gençlik Meclisi…
GERGERLİOĞLU: HER TÜRLÜ SÖZDE’Yİ DUYMUŞTUM, BUNU DUYMAMIŞTIM
İddianamede anneler için ‘sözde’ kelimesinin kullanılmasıyla ilgili HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da “Her türlü ‘sözde’yi duymuştum da bunu duymamıştım! Çocuklarının açlık grevlerine destek veren anneler için Kocaeli 2. Ağır Ceza’nın kabul ettiği Savcı iddianamesinde bakın ne denmiş? ‘Sözde anneler’!!! Şu hale bakın yahu İş analara da geldi!” değerlendirmesinde bulundu.
[Kronos.News] 8.7.2020
6 yaşındaki kanser hastası Selman babasının göremeden ölüyor [Sevinç Özarslan]
Tutuklu babasını 38 ayda bir kez görebilen 6 yaşındaki kanser hastası Selman’ın MR’ı kötü çıktı. Annesi feryat etti: “Babasını göremeden ölüyor.”
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Haziran 2019’da beyin kanseri teşhis konulan Selman Çalışkan, bir yıldır İzmir Tepecik Hastanesinde tedavi görüyor. Annesiyle birlikte her hafta Manisa’dan İzmir’e kemoterapi için gidiyor. Küba’dan getirilen ilaçların fayda edip etmediğini öğrenmek için 3 Temmuz Cuma akşamı gece saat 01.00’de Selman’ın MR’ı çekildi.
Sonuçları dün sabah öğrenen Emine Çalışkan, “Küba’dan gelen ilaçlar fayda etmemiş. Çocuğum babası gelmeden ölecek. Allahım yardım et” diyerek gözyaşlarına boğuldu.
38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan baba Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabildi.
Anne çalışkan gözyaşları içinde Çalışkan, doktorun söylediklerini şöyle aktardı:
“EŞİMLE NASIL KONUŞACAĞIM”
“Doktor, haftaya pazartesi Ege Üniversitesi konseyi toplanıp karar verecek. Selman, yeni ilaca da cevap vermedi. Tümörde büyüme var. Bu çocuğun şu an yaşıyor olması bile bir mucize, dedi. Ben çok kötüyüm! Bugün (8 Temmuz 2020) eşime telefon görüşünde ne cevap vereceğim, nasıl konuşacağım. Çocuğum sen gelmeden ölüyor mu diyeceğim?”
“BABAM NE ZAMAN GELECEK?”
“Anne doğum günüm yaklaşıyor. Babam ne zaman gelecek” diyen Selman da annesi de tek başına kanserle mücadele ediyorlar. 38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabildi.
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na 1 Mayıs 2020’de bir mektup yazan Rasim Çalışkan, çocuğunun hastalığından dolayı ceza infaz ertelemesi için Manisa 3. ve 4. Ağır Ceza Mahkemesine 4 kez dilekçe yazdığını ve hepsinin reddedildiğini söylemişti.
672 sayılı KHK ile ihraç edilen Rasim Çalışkan, Cemaat soruşturmaları kapsamında 17 Mayıs 2017’de tutuklandı. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Çalışkan’ın dosyası Yargıtay tarafından onaylandı. En son Manisa Erkek İmam Hatip Lisesi görev yapan Çalışkan 17 yıllık öğretmendi.
GÖZÜNÜ KAYBETMEK ÜZERE
Tümör beyincikte olduğu için Selman’ın gün geçtikçe daha çok dengesi bozuluyor. Yürümekte zorlanıyor. Sol kolu sol bacağı hiç oynamıyor, annesinin aldığı yürüteç ile yürümeye çalışıyor. Yüzünün yarısı felç. Tümörün baskısından da gözünü kaybetmek üzere.
MR için gecenin bir saatinde yola düşen Emine Çalışkan’ın “Beklemek çok zor ama ne yapalım. Bizim de kaderimiz böyleymiş. 38 aydır babasını bekliyoruz. 2 gün de MR sonucunu bekleriz.” demişti. Şimdi ise umutları hepten tükendi. Oğlu ölümün kıyısında, yalnız bir anne olarak ayakta kalmaya çalışıyor.
[Sevinç Özarslan] 8.7.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Haziran 2019’da beyin kanseri teşhis konulan Selman Çalışkan, bir yıldır İzmir Tepecik Hastanesinde tedavi görüyor. Annesiyle birlikte her hafta Manisa’dan İzmir’e kemoterapi için gidiyor. Küba’dan getirilen ilaçların fayda edip etmediğini öğrenmek için 3 Temmuz Cuma akşamı gece saat 01.00’de Selman’ın MR’ı çekildi.
Sonuçları dün sabah öğrenen Emine Çalışkan, “Küba’dan gelen ilaçlar fayda etmemiş. Çocuğum babası gelmeden ölecek. Allahım yardım et” diyerek gözyaşlarına boğuldu.
38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan baba Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabildi.
Anne çalışkan gözyaşları içinde Çalışkan, doktorun söylediklerini şöyle aktardı:
“EŞİMLE NASIL KONUŞACAĞIM”
“Doktor, haftaya pazartesi Ege Üniversitesi konseyi toplanıp karar verecek. Selman, yeni ilaca da cevap vermedi. Tümörde büyüme var. Bu çocuğun şu an yaşıyor olması bile bir mucize, dedi. Ben çok kötüyüm! Bugün (8 Temmuz 2020) eşime telefon görüşünde ne cevap vereceğim, nasıl konuşacağım. Çocuğum sen gelmeden ölüyor mu diyeceğim?”
“BABAM NE ZAMAN GELECEK?”
“Anne doğum günüm yaklaşıyor. Babam ne zaman gelecek” diyen Selman da annesi de tek başına kanserle mücadele ediyorlar. 38 aydır Manisa T Tipi Kapalı Cezaevinde kalan Rasim Çalışkan, hastalık sürecinde Selman’ı bir kez 5 Ağustos 2019’da görebildi ve yanında sadece 4 saat kalabildi.
HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na 1 Mayıs 2020’de bir mektup yazan Rasim Çalışkan, çocuğunun hastalığından dolayı ceza infaz ertelemesi için Manisa 3. ve 4. Ağır Ceza Mahkemesine 4 kez dilekçe yazdığını ve hepsinin reddedildiğini söylemişti.
672 sayılı KHK ile ihraç edilen Rasim Çalışkan, Cemaat soruşturmaları kapsamında 17 Mayıs 2017’de tutuklandı. 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Çalışkan’ın dosyası Yargıtay tarafından onaylandı. En son Manisa Erkek İmam Hatip Lisesi görev yapan Çalışkan 17 yıllık öğretmendi.
GÖZÜNÜ KAYBETMEK ÜZERE
Tümör beyincikte olduğu için Selman’ın gün geçtikçe daha çok dengesi bozuluyor. Yürümekte zorlanıyor. Sol kolu sol bacağı hiç oynamıyor, annesinin aldığı yürüteç ile yürümeye çalışıyor. Yüzünün yarısı felç. Tümörün baskısından da gözünü kaybetmek üzere.
MR için gecenin bir saatinde yola düşen Emine Çalışkan’ın “Beklemek çok zor ama ne yapalım. Bizim de kaderimiz böyleymiş. 38 aydır babasını bekliyoruz. 2 gün de MR sonucunu bekleriz.” demişti. Şimdi ise umutları hepten tükendi. Oğlu ölümün kıyısında, yalnız bir anne olarak ayakta kalmaya çalışıyor.
[Sevinç Özarslan] 8.7.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
“Sosyal medyama dokunma” diyen 6 gence ‘faşizm’ davası
Tayyip Erdoğan’ın sosyal medyaya yönelik yasak açıklamalarının ardından Adana’da bildiri dağıtmak isteyen gençlere halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama suçlaması yöneltildi. Bildirideki “faşizm” kelimesi nedeniyle 6 genç hakkında soruşturma açıldı.
BOLD – Adana Gençlik Örgütleri, 4 Temmuz’da Gençlik Meydanı ve Barajyolu Caddesi’nde “Sosyal medyama dokunma” konulu bildiri dağıttı. Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre polis, Adana Valiliği İl Umumi Hıfzıssıhha Meclisinin 15 günlük eylem ve etkinlik yasağı gerekçesiyle bildiri dağıtılmasını engelledi. Bildirilere el koydu. Bildiri dağıtan gençler de polis tarafından uzun süre alıkonuldu. Genel Bilgi Taraması’ndan (GBT) geçirilen gençlere, Kabahatler Kanunu kapsamında cezai işlem uyguladı. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı da bildiride yer alan “faşizm” kelimesi nedeniyle, 6 genç hakkında “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” iddiasıyla soruşturma başlattı. Gençler, soruşturma kapsamında İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğünde ifade verdi
[Bold Medya] 8.7.2020
BOLD – Adana Gençlik Örgütleri, 4 Temmuz’da Gençlik Meydanı ve Barajyolu Caddesi’nde “Sosyal medyama dokunma” konulu bildiri dağıttı. Mezopotamya Ajansı’nın aktardığına göre polis, Adana Valiliği İl Umumi Hıfzıssıhha Meclisinin 15 günlük eylem ve etkinlik yasağı gerekçesiyle bildiri dağıtılmasını engelledi. Bildirilere el koydu. Bildiri dağıtan gençler de polis tarafından uzun süre alıkonuldu. Genel Bilgi Taraması’ndan (GBT) geçirilen gençlere, Kabahatler Kanunu kapsamında cezai işlem uyguladı. Adana Cumhuriyet Başsavcılığı da bildiride yer alan “faşizm” kelimesi nedeniyle, 6 genç hakkında “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” iddiasıyla soruşturma başlattı. Gençler, soruşturma kapsamında İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğünde ifade verdi
[Bold Medya] 8.7.2020
Haluk Savaş’ın eşi BOLD’a konuştu: “KHK’lılar için hasta bedenini sürüyerek savaştı” [Sevinç Özarslan]
KHK’lıların sembol ismi Haluk Savaş’ı eşi Esen Savaş anlattı… Mücadele dolu hayatı, aldığı tehditler, evliliği ve vasiyetiyle Haluk Hoca’nın hikayesi…
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – KHK’lıların simge ismi Haluk Savaş’ın ölümün üzerinden 9 gün geçti. Dört yıldır yaşadıklarını Bold Medya’ya anlatan eşi Doç. Dr. Esen Savaş, eşinin 2012’den beri tehdit edildiğini ve ölümünün Türkiye için büyük kayıp olduğunu söyledi.
16 yıl çalıştığı Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevinden 1 Eylül 2016’da ihraç edilen Haluk Savaş, 20 Temmuz 2016’da bir tweet nedeniyle gözaltına alındı, sonra serbest bırakıldı. 28 Eylül 2016’da bu kez eşiyle alınıp tutuklandı ve Gaziantep Cezaevine gönderildi. Hapiste kaldığı dönemde safra kesesi yolu kanserine yakalanan Savaş, hapisten çıktıktan sonra pasaport engeli ile karşılaştı. Almanya’ya tedaviye gidebilmek için verdiği mücadele ile herkese örnek oldu.
Haluk Savaş, Türkiye genelinde KHK’lıların hak mücadelesini örgütlemek ve yaygınlaştırmak için şehirlere gidip KHK platformlarının kurulmasına öncülük etti. Yayın yönetmenliğini yaptığı KHK TV, KHK Akademi, düşünce ve haber sitesi Özgür Platform’u kurdu. 130 kilodan 65’e kadar düşse de son 2 yılı dolu dolu geçti. Ağır hasta olduğu halde uzmanlık alanıyla ilgili online yaptığı yayınlarla bilimsel çalışmalarına devam etti.
Haluk Savaş, tüm bu mücadelesinde yalnız değildi. Meslektaşı ve 26 yıllık eşi Doç. Dr. Esen Savaş hep yanındaydı. O da kanser atlatmıştı. 150 bin KHK’lı olmasına rağmen cenazesine az katılımın olmasını vefasızlık olarak değerlendiren Esen Savaş, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı 5 dakikalık görüşmeyi anlattı. Kılıçdaroğlu’na “İktidarın fetö söylemini sürekli kullanan CHP’lilerle ilgili bir hatırlatma yaptığını belirtti. Ayrıca “Eşim gitti, mağdurlara daha çok sahip çıkın. Daha fazla insan ölmesin.” dedi.
Eşinizin cezaevi ve hastane sürecinde de birçok hak ihlaline maruz kalmıştı. Siz o süreci nasıl yaşadınız?
Biz sanırım 86 kişi, üniversiteden ihraç edilmiştik. İkimizi de aynı gün gözaltına aldılar. Ben kanser hastası olduğum için benim sorgumu hemen almalarını istedik. Ama ilginç bir şekilde eşimin sorgusunu hemen aldılar. Beni ve diğer kişileri 7 gün beklettiler. Hepimiz savcı karşısına toplu çıktığımız halde Haluk Hoca gece yarısı tek başına çıktı. Zaten tutukladılar. Ben 7 gün sonra serbest bırakıldım.
İki kere gözaltı oluyor değil mi?
İlk 20 Temmuz’da gözaltına alındı. 28 Eylül’de ikimizi birden aldılar. 20 Temmuz’daki ilk gözaltısı sonrası eşim çok stresliydi. Darbe girişimiyle veya bu girişimde bulunanlarla hiçbir alakamız olmadığı için başımıza bunların geleceğini aklımızın köşesinden bile geçirmemiştik. Herhangi bir suçumuz olsa 16 Temmuz sabahı pasaportlarımız geçerli iken kaçardık zaten. 21 Temmuz’da eşim, 25 Temmuz’da da ben açığa alındım. O süreçte pasaportlarımız iptal edildi. 12 yaşındaki oğlum yurt dışından gelirken havaalanında sorgulandı. Her gün kapı çalacak diye bekliyorduk. 20 Temmuz’daki ilk gözaltı sonrası evimiz cenaze evi gibiydi. İnanın şu an yaşadığımız durumdan daha kötüydü. Birden küt diye ortada kalıyorsunuz. Teröristlikle suçlanıyorsunuz. Vatanını çok seven insanlar için bundan daha ağır itham olabilir mi. Haluk’un dedesi Kurtuluş Savaşı gazilerinden, gururla bunu her yerde söylerdi. Bu vatanın kurtuluşu için kan dökmüş bir insanın torunu olmaktan gurur duyarken terörist yaftası yemek çok ağır geldi eşime.
12 yaşındaki bir çocuğu neden alıyorlar, gerekçesi neydi?
Küçük oğlum Giray, İrlanda’ya dil eğitimine gitmişti. Öğretmenleriyle beraber bir aracı firmayla gitmişlerdi. Temmuzun başında gitmiş, ağustosta da dönmüşlerdi. Bir ay kaldılar. Yaşından dolayı bana bağlı bir pasaportla seyahat ettiği için benim pasaportum iptal edilince oğlumun pasaportu da iptal görünüyor. Pasaporta el koyabilirler o sorun değil. Çocuğu tek başına polis merkezine götürüyorlar, öğretmeni ‘bu çocuk küçük, ben de geleyim’ diyor. ‘Hayır sizi alamayız sorguya.’ deniliyor. Öğretmen de şok oluyor tabi. O kafilede bir tek Giray’ı sorguluyorlar. Ben tabi pasaportuna el konulup sorgulanacağını bilemedim. Ve oğluma ‘annen-baban ne iş yapıyor, polis mi asker mi, Cemaatçi mi, evde böyle şeyler konuşuluyor mu, size gidip gelenler oluyor mu?’ Bu şekilde bir sorgudan geçiyor.
Psikolojisi nasıl etkilendi?
3-4 senedir psikiyatriste gidiyor. Bu bir travma. Sonra babası hapse giriyor. Babası hapiste kanser oluyor. Bize hep ‘Anne, baba siz çok iyi insanlarsınız, babam yaylada akrepleri bile öldürmez. Tanrı varsa size bunların yapılmasına neden izin verdi. Ben artık Allah’a inanmıyorum’ diyordu. Düşünün yargı süreci, eşimin hastalık süreci, oğlumun psikolojisinin bozulup yıllarca psikoterapi süreci bizi çok yıprattı. Ben de meme kanseriyim, tüm bu zorluklara katlanırken hep hastalığımın nüksetmesinden korktum.
Sizin sağlık durumunuz nasıl şimdi? Kanseri atlatabildiniz mi?
Bir sene önceki kontrollerimde bir sıkıntı yoktu. Yakın zamanda tekrar kontrole gideceğim. Eşim tweet attığı için gözaltına alındı. Darbecilik yaptığı iddia edildi. Aslında darbeleri eleştiren bir tweetti. Maksat gözaltına almak. Dinin kullanılmaması gerektiğini de söylemişti o tweetlerinde.
Tweet atınca görev yaptığı üniversitedeki birileri mi ihbar etmiş?
Kimin yaptığını bilemiyorum ama tüm tweetlerinin arşivlediğini fark ettim bu süreçte. Eşim Gezi’ye de destek vermiş bir insandır. Demokrasiye inanan bir insandır. Siyasi yapıyı oldu bitti eleştirirdi. Cemaatçilikle suçlanıyor ama Cemaat iktidarın yanında dururken bile Haluk Hoca iktidarı eleştirirdi. 2012’den beri bu nedenle Twitter üzerinden zaten tehdit ediliyordu.
Ne tür tehditler aldı?
Oğullarımın ismi biliniyordu. ‘Bedirhan ve Giray’ın önünde senin ellerini kelepçeleyip Silivri’ye götüreceğiz’ diyorlardı. Eşimin hedefte olması sadece bu dönemle ilgili değil. Muhalif duruşu 2012’den beri vardı. Ben de muhalif olmam nedeniyle ve Haluk’un eşi olmam nedeniyle Twitter’dan tehdit alıyordum. Bizim iktidara karşı muhalif duruşumuz vardı. Her ikimiz de CHP üyesi idik zaten.
Bu tehditleri kimin yaptığını düşünüyorsunuz?
Haluk Hoca tutuklandığında bütün tweetlerini silmiştim. Pasaport olayında ortaya çıktı. Yani arşivlenmişti tweetleri. O tweetlerde de darbelere karşı olduğunu söylüyor oysa ki. Ergenekon sürecinde eşimin tavrını ben kişisel olarak tasvip etmiyordum. Haluk da daha sonra benimle aynı noktaya geldi. O süreçte de çok insan mağdur edildi. 15 Temmuz sonrasında yaşananlarla sayı olarak kıyaslanamaz ama çok insan bir torbaya kondu. İnsanlar yine içeride kanser oldu, intihar etti. Sayı kesinlikle bu dönemle kıyaslanamaz ama ben o mağduriyetlere çok üzülmüştüm. Haluk Hoca da hiçbir zaman oh olsun gibi bir cümlesi olmadı. Ergenekoncuların hesap vermesi yönünde düşünceleri vardı. Cemaat’in yüzde 99’u masumdur, yüzde 1’i suçludur. Ergenkon’da da öyleydi. Şimdi yüzde 99 insan, o yüzde 1’in bedelini ödüyor. Cemaat bu konuda özeleştiri yapmalı. Cemaat taşeron olarak kullanıldı. ‘Atatürkçüler ile Cemaati birbirine düşürdük’ diye iktidar kendi diliyle de bunu itiraf etti.
Şu anda yapılan tabi ciddi bir soykırım. İnsanlar çalışamıyor, çoğu içeride, ailece içeride olanlar var. Elle tutulur sebepler yok. Ben de yargılanıyorum, Bank Asya’da param varmış diye. OHAL Komisyonu benim başvurumu reddetti ve bulduğu bahane çocuğumun okulu. Çocuklarımın okul ücretini yatırmışım, onu örgüte destek diye belirtmiş. Komedi resmen. Çocukları burslu okuyan kişileri de sizin çocuklarınız burada neden ücretsiz okumuş diye suçlamışlar. Bu okullar MEB’e bağlı milli eğitim kurumlarıydı. Terörist kurum ise kapatsalardı. Devletin istihbaratına rağmen bilmediğini ben nereden bileceğim. Halk Bankası’ndan para çekmişsiniz, onu Bank Asya’ya yatırmışsınız diyorlar. Ev kredisi almıştık ama ev kredisi olduğunu belirtmiyorlar. Gerçekten akla hayale sığmayacak ‘suç’larla yargılanıyoruz. Mahkemedeki davamın gerekçesi ise 17/25 Aralık sonrası hesap açmış olmam. Bank Asya’nın TMSF’ye devrinden sonra hesabım 5 ay kalmış, ona rağmen. Haluk Hoca’nın 9 ay kalmış hesabı. Öyle bir niyetimiz olsa TMSF’te devirden sonra çekersin parayı. Yüzde 99 insan burada ciddi bir soykırıma uğradı.
ÇALIŞTIĞI ÜNİVERSİTEDE KELEPÇEYLE DOLAŞTIRDILAR
Eşinizin kanser olduğunu ilk siz ilk siz fark ettiniz. O süreç nasıl geçti?
Ben serbest kaldıktan sonra eşimi ziyarete gitmeye başladım. Üçüncü ziyarette camın arkasından, çok kalın bir cam olmasına rağmen sarılığını fark ettim. Gözlerin çok sarı olmuş dedim. Hepatit taşıyıcısıydı. Testlerimi 15 gün önce gönderdim ama kaybolmuş dedi. Beni de üzmek istemiyor. Birkaç soru sordum. Zaten dışarı çıkınca ağlamaya başladım. Ben dahiliye uzmanıyım. Biliyorum, masum bir şey gibi durmuyor. Safra kesesi taşı olsa başka bir bulgu verir. Avukatı aradım. Derhal hastaneye sevk ettirin dedim.
Hastaneye sevk edildi. Devlet hastanesi sağolsun tetkikleri hızlı yaptılar. Kanser ön tanısıyla eşimi Gaziantep Üniversitesi Hastanesi’ne sevk ettiler. Tabi benim de üniversitem, eşimin çalıştığı üniversite. Başsavcıdan rica ettim. Bu adam bu üniversitede çalıştı, kolunda askerler olsun ama kelepçe ile dolaştırmayın, çok ağır bir şey bu. Psikolojisini çok etkiler dedim, rica ettim. Bütün üniversitede kelepçe ile dolaştırıldı. Çok rencide ediciydi.
ERZURUM’A SÜRGÜN TEHDİDİ
Gardiyanlar tarafından tehdit edildiğinizi söylemiştiniz. Hastanede tam olarak ne yaşandı?
Radyoloji bölümünde tanıdığım hocalarımız var. Sağolsun işlerimizi hızlandırdılar. Aynı gün tetkikleri yaptılar. Ve ben işlemleri hızlandırdığım için gardiyanlar tarafından tehdit edildim. Ben devlet hastanesinde çalıştım. Devlet hastanesindeyken sık sık hasta getiren gardiyanlar bunlar. ‘Hocam çok göze çarpıyor, hiçbir hasta tutukluya aynı gün MR randevusu verilmez. Sizin hastanızın aynı gün yapıldı.’ dediler. E ne yapalım, randevu alalım. Dedim ki bu kanser çok agresif, iki gün bile çok büyük bir zaman kaybı. ‘Eşinizi Erzurum’a sürerler bizden söylemesi. Biz sizin kötülüğünüzü istemiyoruz ama idare bu kadar hızlı yapıldığını görürse eşinizi Erzurum’a sürer’ diye tehdit etti. Zaten başka hasta da olsa kanser şüphesi varsa aynı gün tetkiklerin yaptırılması gerekir. Gardiyan olarak sizin araya girmeniz gerekir. Bu insanın canı size, devlete emanet.
Görev yaptığı hastanede kelepçeli dolaştırılmak eşinizin hastalığını nasıl etkiledi?
Çok vakur bir duruşu vardı. Dik bir şekilde dolaştı. Yaklaşmamız yasaktı, ben uzaktan izliyordum onu. Hiçbir şekilde boynu bükülmedi, eğilmedi. Ben yanlış bir şey yapmadım, başım dik alnım açık. Bir suç işlemedim, bu onların ayıbı dedi. Çok ağır bir şey ama belki beni üzmemek için önemli değil dedi. Öğrencileri gördü onu orada. Hocam hocam diye arkasından koşanlar oldu. Onların gözleri önünde öyle dolaştırdılar.
Ameliyat edilmeden önce eşiniz cezaevine gönderilmişti. O süreçte de sizi çok üzmüşlerdi.
Eşimin şuurunu bozacak derecede bilirubin düzeyi olmasına rağmen geri cezaevine gönderdiler. Oysa hastanede yatırılması ve bir hafta bol sıvı verilmesi gerekiyordu. Ama o halde bir haftalık süreci cezaevinde geçirmesi uygun görüldü. Doktoruna sorduğumda “Başhekimden talimat geldi” dedi. Ama bir doktor talimatla davranamaz. Bizim yeminimiz var. Ben cezaevine gönderildiğini öğrendiğimde servisi aradım. Gece göndermişler. Şaşırdım. Doktor da benim aynı klinikte çalıştığım bir kişi. “Başhekimin talimatıyla gönderildi. Bir hafta sonra ameliyat gününde gelecek” dedi. Bir hafta sonra geldi ama bilirubinleri düşmediği için ameliyat ertelendi. Orada 15 gün kaybettik.
CERRAHIN TEHDİT EDİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM
Ameliyatı sırasında neler yaşandı?
Ameliyat 9,5-10 saat sürüyor. Cerrahinin en çömezine verdiler o görevi. Halbuki o ameliyatta usta olan bir hekim vardı üniversitede. Onu muhtemelen tehdit ettiler diye düşünüyorum. Adam bize bir şey söylemedi ama son anda vicdanı rahat etmeyip ameliyata girdiğini biliyorum. Basit bir ameliyat değil. Midenin, pankreasın bir kısmı alınıyor, safra yolları alınıyor.
Ameliyattan sonra tekrar cezaevine mi gönderildi yoksa tahliye mi oldu?
Bir hafta yoğun bakımda kalması gerekiyordu. İki gün tutarız, sonra mahkum koğuşuna göndeririz dediler. Buradaki mahkum koğuşu çok kötü bir yer. Muhtemelen başhekimlikten gelen bir talimattı o da. Ameliyattan sonra çok komplikasyon çıkınca gönderemediler mahkum odasına. Yoğun bakımda yattı. Biz bu arada sürekli tahliye için taleplerde bulunduk. Hep reddedildi. Beşinci başvurumuzda vicdanlı birine denk geldi sanırım tahliye ettiler.
“TEKRAR TUTUKLANSAM BİLE DÖNECEĞİM”
Haluk beyi bütün Türkiye pasaport engeli ile karşılaşınca tanıdı.
Başından beri gidip pasaport almak için avukata sordu, avukat vermezler dedi. Bir-iki girişimde bulundu. Negatif sonuç aldık. Sonra ben dilekçeyle başvuracağım dedi. Valilik dilekçesini almadı. Dilekçenin gelen evraka girişini zorla yaptırdı. Twitter’dan bir kampanya başlatınca pasaportu öyle verdiler. Bize çok insan dedi ki pasaportunuzu aldınız, bu ülkede kalmayın, ekonomik imkanınız da var, gidin diye. Eşim dedi ki, ‘Ben simdi dönmezsem insanlar kaçtı diyecekler. Bak işte bir tanesine verdik kaçtı gitti, verirsek kaçacaklar. Diğer insanların pasaport almasına engel olmuş olacağım. Tekrar tutuklansam da döneceğim dedi. Tabi yurt dışında özgür yaşamak daha iyi ama başkalarının önünü kesmemek adına ve benim memleketim, orada savaşımı vermek adına döneceğim dedi. Burası bizim vatanımız, kimsenin vatanı değil. Biz bir suç işlemedik. Ne ile yargılandığımızı söyledim. Haluk Hoca STV’de 20 sene önce “Kitaplık” diye bir program yaptı. Programa davet ettiği kişiler hep AKP’ye yakın isimler, geçmiş program kayıtları olsa görülür. STV’de program yapmışsın, çocuklarını Cemaat okuluna göndermişsin, bir de Bank Asya dediler. Başka bir şey yoktu.
EMEKLİ TAZMİNATLARIMIZI VERMEDİLER
Emekli parasını alamama gibi bir durum da vardı sanırım.
İkimiz de emekli tazminatımızı alamadık. Haluk hocayı biraz geç emekli yaptılar. Çok başvurduk, rahat on tane dilekçemiz vardır herhalde SGK’ya yazdığımız. 200 bin liraydı sanırım bir profesörün emekli tazminatı. Haluk beyin tazminatı için bir cevap gelmedi mahkemeden. Benim tazminatım için mahkeme cevap yazdı. KHK ile atıldığım ve daha sonra başka bir kurumda çalıştığım için alamayacağımı söylediler. Çalışmayıp aç mi kalsaydım, diyeceğin kimse yok karşında tabii ki.
Son dönemde iyileşti artık kanseri atlattı diye düşünüyorduk. Öyle görünüyordu. Hastaneye tekrar kaldırılmasına üzüldü herkes. Tekrar mı nüksetti?
Aslında en son Şubat 2020’de yaptığımız tetkikleri normaldi. Ama sık enfeksiyon geçirdi. Arefe günü mü, bayram günü mü, kötü oldu. Omuz ağrısı vardı. Acıbadem Hastanesine gittik. Tomografisini çektiler. Enfeksiyon var dediler. Antibiyotik başlattılar ama iyi bir tedavi yapılmadı. Bayram bitiminde Adana’da Başkent Hastanesi’ne yatırdık. 10 santimlik bir kitle varmış aslında. Acıbadem’deki radyologlar görmemişler. Tabi belki o gece acaba görselerdi bir müdahale edilebilir miydi onu bilemiyoruz. Şubattan sonra bir ilerleme olmuş. Kanser beş sene dolmadan atlatıldı denilemez. Eşimin kanseri 3 defa nüksetti. Atlattı diyemiyorduk da iyi gidiyor diyorduk. Her türlü tedaviyi denedik, yani Türkiye’de de çok para harcadık, yurt dışında da çok harcadık.
Almanya’daki tedavinin hastalığına bir faydası olmadı mı?
Katkısı olsaydı iyileşirdi. Çünkü yeni bir tedavi o, kişiye özel bir aşı yapılıyor. Yeni bir tedavi, ama elimizde imkan varken deneyelim dedik bunu. Ama çok katkısı olmuş olsaydı iyileşmiş olurdu. Biz o tedaviyi aralıkta bitirdik en son.
“HALUK KOMŞUMUZUN OĞLUYDU”
26 yıllık bir evliliğiniz var. O yıllar nasıl geçti?
Benim hem lise arkadaşımdı, iki sınıf üstümdeydi. Hem de komşumuzun oğluydu. İki taraftan da tanışıyorduk. Adana Anadolu Lisesi’nde okuduk ikimiz de. Evlenmeden önce on yıllık bir tanışıklığımız vardı. Çok iyi bir insandı. Saf, temiz, masum bir insandı. Herkese el uzatırdı. Etrafındakileri motive ederdi “hadi çalış, hadi doçent ol, hadi şu okulu oku” derdi. Kimseyi kıskandığını görmedim. Bazen çok değmeyen insanlara çok sabır gösterirdi. Devam ettirirdi, arkadaşlıklarını koparmazdı. Ben o yapıda insan değildim mesela, beğenmiyorsam bir süre sonra ilişkimi koparırım. Zaten bu kadar çok çevresi olması onunla ilgili. Karşındakini hatasıyla kabul ederdi. Titizdi, düzenliydi, tertipliydi. Ve karşıdaki insanlardan da bunu bekliyordu. Bir de dava adamıydı, idealistti, entelektüeldi, çok okurdu. Mesela yazın bir aylığına yaylaya giderdik, yaylaya bir koli kitapla götürürdü. Onları sürekli okurdu.
Bir vasiyeti oldu mu? Bununla ilgili hiç konuştunuz mu?
Son 1 haftaya kadar hep umutluydu. Biz de umutluyduk. Çok dua edeni vardı bir mucize olur diye bekledik açıkçası. Bazen olabiliyor bir insanın bir duası denk gelip bir şeyler olabiliyor. Bana değil ama son haftaya kadar KHK akademi toplantılarına katıldı. Orada da söylemiş. Bu davanın devam etmesi, yani bu ülkeye adalet hak-hukuk gelene kadar mücadele edilmesini vasiyet etti. Hasta yatağında bile memleketin halini düşünüyordu.
“Cenazemi KHK’lılar kıldırsın, onlar yıkasın” diye bir şey dedi mi?
Onu da arkadaşlarına söylemiş. Ankara’dan KHK’lı bir imam arkadaşı geldi. KHK toplantılarında tanışmışlardı. Hem yıkama işlemini yaptı hem namazını kıldırdı. Bizim için de iyi oldu. Bana söylemeyi unuttu sanırım. Benim mesela öyle bir vasiyetim KHK’lılara değil de, aileme olmuştur. Bir Diyanet imamı benim namazımı kıldırmasın. Eğer başka biri bulunamıyorsa namaz da kıldırılmasın dedim. Ölmeden 2-3 gün önce mezar yerini söyledi. ‘Seni kırmak istemiyorum, üzülmeni de istemiyorum ama sana bir şey söylemek zorundayım’ dedi. Aile mezarlığı var abisinin aldığı. Abisi de vefat etmişti. Yengeme söyle, ben oraya gömülmek istiyorum. Abilerim ve babamın yanına. Ondan izin al dedi. Yengem her sene Bodrum’a gider. Bodrum’a gitmeden önce mezarlığın tapu işlerini hallet dedi. Eğer ona izin vermezlerse annesinin yanına defnedilmek istedi. Hiç isyan etmedi. Hep şükretti. Ben dahiliyeciyim çok ölen insan gördüm. Ama öylece sakin ölüme giden bir insan daha görmedim.
Savaş’ın cenazesi Çukurova Kabasakal Mezarlığı’na defnedildi.
Bilimsel makalelerine atıf sayısı çok yüksekti, özgün fikirleri vardı. Nasıl çalışıyordu eşiniz?
Aslan gibi adamı yediler. Haluk Türkiye için bir kayıp. Bilimsel manada da büyük bir kayıp. Çok sayıda makalesi var. Makalelerine 5 binin üzerinde atıf var. Amerika’ya gitse özel insan statüsünde biri oluyor. Havada kapılacak bir insan. Bir balgam sökücüyle şizofreni tedavi etmiş bir insan. Kaç kişinin aklına böyle bir şey gelir de araştırır? Türkiye ve Türk camiası için bir kayıp. Çok düşünürdü. Hasta yatağında bile kaç tane makale okudu bana. Ve son çarşambaya kadar da KHK Akademi’ye de katıldı. Sen böyle bir insanı üniversiteden atıyorsun, kim kaybediyor? Yetiştireceği insanlar nasıl ellerde yetişiyorlar? Bir bu ellerde yetişen öğrenci var, bir de ehil olmayan elde yetişen öğrenci var. Türkiye kendi öz evlatlarını yiyor. Çok değerleri kaybettiler. Bu değeri yerine koymak yıllar alır. Benim de Haluk Hoca’nın da sadece 22 sene eğitim hayatımız var. Bizim gibi birçok akademisyen, birikim harcandı. Sen o birikimi nasıl yerine koyacaksın. Şimdi ‘kamplara alalım, beyinlerini yıkayalım, en azından bu insanlardan faydalanalım’a geldi olay. Çünkü yetişmiş kendi öz evlatlarını yediler.
Bir çeşit fikirsel soykırım da öneriyorlar.
Evet, fikirsel bir soykırım da oldu. Düşünceni değiştirip, beynini yıkayacaklar ama senin birikiminden faydalanacaklar. Bir Haluk Savaş 40 senede yetişiyor. Kolay mı? Bizim için çok özel bir kayıp. Ama ülke için daha büyük bir kayıp.
Haluk bey, CHP’li olduğunu her fırsatta söylüyordu. Muhalefetten sizi arayan, cenazeye katılan oldu mu?
Kemal Kılıçdaroğlu taziye için aradı, sağ olsun. Sezgin Tanrıkulu aradı. Birkaç HDP milletvekili aradı. Onun dışında mesela Saadet Partisi sadece birkaç kişiyi göndermişti. İyi Parti’den arayan soran olmadı. Yani böyle bir kıymet iktidarın zulmüyle ölüyor ve muhalefet de buna sahip çıkmıyor. Yine en fazla sahip çıkan Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Sezgin Tanrıkulu oldu. Saadet Partisinin aramaması bence büyük bir eksik. Haluk Hoca muhafazakar kesimin de bir rengiydi. Hem sosyal demokrat hem dindar bir insandı.
KILIÇDAROĞLU İLE 5 DAKİKA
Kılıçdaroğlu ile ne konuştunuz?
5 dakika konuştuk. Eşimi kaybettik ama sizden rica ediyorum mağdurlara daha çok sahip çıkın dedim. Bu zamana kadar en çok sahip çıkan siz oldunuz ama daha fazla insan ölmesin dedim. Çok nezaketli ve kibar karşıladı.
Mağdurlara daha fazla sahip çıkın deyince tepkisi ne oldu?
Elimizden geleni yapıyoruz, inanın uğraşıyoruz dedi. Hatta partisinin içinde sürekli fetö fetö diye iktidar diliyle konuşan insanların olmasından rahatsız olduğumu da belirttim. Çünkü bu iktidarın dili, bu söylem çok doğru bir söylem değil. Sizin partiden bunu çok kullanılıyor dedim. Haklısınız ama her zaman herkese ulaşamayabiliyoruz, dedi.
KHK’LILAR İÇİN HASTA BEDENİNİ SÜRÜYEREK SAVAŞTI
Cenazesine katılım azdı. Açıkçası daha fazla KHK’lının katılacağını düşünmüştüm.
Twitter’dan, Facebook’tan biz duyurmadık. Koronanın da etkisi olabilir. Bir de bir arkadaşımız ‘tanıdığım KHK’lılara söyledim, korktular gelmediler’ dedi. Eşim KHK’lılar için hasta bedenini sürüyerek savaşan bir insandı. Hastaneye yattığı güne kadar KHK’lıların hakları, hukukları için uğraşan birine bence de vefasızlık bu. Tabi kimseyi suçlamıyorum. Eşim son dönemde hastaneye yatmadan önce 70 kiloya düşmüştü, yattıktan sonra daha da zayıfladı. Fotoğraflarda bileklerinin inceliğini görüyorsunuzdur. Zaten fişlenmişsiniz, KHK ile atılmışsınız. Bugünlere gelinmesinin nedeni herkesin ya korkuyla ya da beklentiyle sinmesiydi. Haluk Hoca gibi korkmadan ortaya çıkan insan sayısı maalesef bir elin beş parmağını geçmiyor.
Haluk Savaş, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Münir Korkmaz, KHK platformlarının kurulmasında öncülük ettiler.
Haluk Savaş ve Gergerlioğlu gibi isimler bu korku duvarının yıkılması için aslında çok çağrı yaptı, adım attı.
İnanın bazen kızıyordum eşime. Bazıları parmağını kımıldatmıyor, bekliyor ki Haluk Hoca bir şey yapsın. Kendileri korkuyor, evinden çıkmıyor, bir tweet atmıyor. Cenazesine de o korku nedeniyle katılım azdı. Bizim tanıdığımız insanlar geldi, o ayrı ama tanımadığımız insanlarla da cenazenin dolup taşması gerekirdi. 150 bin KHK’lı var. Tabi korona etkendir ama koronadan çok korkunun etken olduğunu düşünüyorum. Haklarınızı arayın diye Haluk hoca gerçekten çok uğraştı. Kortuğunu söyleyenlere biz yeterince elimizi taşın altına koyuyoruz, siz de cesaretli olmalısınız diye yol açardı. Tam manasıyla hak arama mücadelesi yapılmadı. Benim eşim eğer kendini bu davaya adamamış olsaydı, mağdurlar için uğraşmasa, dinlense, uykusunu alsa, dinlense bir 3 sene daha yaşardı. Hastasın gitme derdim. Beni beklerler deyip mutlaka giderdi. Gerçekten şehir şehir gezdi. 130 kilo olan adam 70 kiloya düştü. Şimdi gitti o, bundan sonra ne olacak?
Mirasına sahip çıkılıyor diye biliyorum. Öyle değil mi?
Çıkılmaya çalışılıyor tabi ki ama onun daha farklı bir aurası vardı. İnsanlara dokunuşu farklıydı. Hem çok zeki hem çok entelektüel hem de fedakardı. Empatisi çok yüksekti. Tabi ki sahip çıkan arkadaşlar var, ben de sahip çıkacağım ama onun gibi aynı duruşta kimse yok maalesef. Aynı şekilde adayan da yok. Ben de 12 sene önce meme kanseri oldum. Çok içe döndüm. Kendimle ilgilendim. Bedenimi dinlendirmem ve direncimi artırmama gerektiğinin farkındaydım. Haluk Hoca da farkındaydı ama bunları yapmadı. Ama bunun kıymeti ne kadar bilinir bilmiyorum. O tabi ki, bilinsin diye değil, Allah rızası için, demokrasi adına, bu ülkede çocuklarımızın daha iyi yaşayabilmesi için, mağdurlar, mazlumlar adına yaptı bunları. Herkesin de bu şekilde elini taşın altına koyması gerekiyor. Korku, sinmişlik nereye kadar.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bir kitap hazırlanıyor. Söz Uzun Hayat Kısa diye. KHK’lı arkadaşları biyografi türünde bir çalışma yapıyorlar. Bir kısmınız ben düzenleyeceğim, bir kısmını profesör bir hocamız var, ondan rica edeceğiz. Daha vakit var. Ama öyle bir kitap da yayınlanacak.
[Sevinç Özarslan] 8.7.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – KHK’lıların simge ismi Haluk Savaş’ın ölümün üzerinden 9 gün geçti. Dört yıldır yaşadıklarını Bold Medya’ya anlatan eşi Doç. Dr. Esen Savaş, eşinin 2012’den beri tehdit edildiğini ve ölümünün Türkiye için büyük kayıp olduğunu söyledi.
16 yıl çalıştığı Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevinden 1 Eylül 2016’da ihraç edilen Haluk Savaş, 20 Temmuz 2016’da bir tweet nedeniyle gözaltına alındı, sonra serbest bırakıldı. 28 Eylül 2016’da bu kez eşiyle alınıp tutuklandı ve Gaziantep Cezaevine gönderildi. Hapiste kaldığı dönemde safra kesesi yolu kanserine yakalanan Savaş, hapisten çıktıktan sonra pasaport engeli ile karşılaştı. Almanya’ya tedaviye gidebilmek için verdiği mücadele ile herkese örnek oldu.
Haluk Savaş, Türkiye genelinde KHK’lıların hak mücadelesini örgütlemek ve yaygınlaştırmak için şehirlere gidip KHK platformlarının kurulmasına öncülük etti. Yayın yönetmenliğini yaptığı KHK TV, KHK Akademi, düşünce ve haber sitesi Özgür Platform’u kurdu. 130 kilodan 65’e kadar düşse de son 2 yılı dolu dolu geçti. Ağır hasta olduğu halde uzmanlık alanıyla ilgili online yaptığı yayınlarla bilimsel çalışmalarına devam etti.
Haluk Savaş, tüm bu mücadelesinde yalnız değildi. Meslektaşı ve 26 yıllık eşi Doç. Dr. Esen Savaş hep yanındaydı. O da kanser atlatmıştı. 150 bin KHK’lı olmasına rağmen cenazesine az katılımın olmasını vefasızlık olarak değerlendiren Esen Savaş, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile yaptığı 5 dakikalık görüşmeyi anlattı. Kılıçdaroğlu’na “İktidarın fetö söylemini sürekli kullanan CHP’lilerle ilgili bir hatırlatma yaptığını belirtti. Ayrıca “Eşim gitti, mağdurlara daha çok sahip çıkın. Daha fazla insan ölmesin.” dedi.
Eşinizin cezaevi ve hastane sürecinde de birçok hak ihlaline maruz kalmıştı. Siz o süreci nasıl yaşadınız?
Biz sanırım 86 kişi, üniversiteden ihraç edilmiştik. İkimizi de aynı gün gözaltına aldılar. Ben kanser hastası olduğum için benim sorgumu hemen almalarını istedik. Ama ilginç bir şekilde eşimin sorgusunu hemen aldılar. Beni ve diğer kişileri 7 gün beklettiler. Hepimiz savcı karşısına toplu çıktığımız halde Haluk Hoca gece yarısı tek başına çıktı. Zaten tutukladılar. Ben 7 gün sonra serbest bırakıldım.
İki kere gözaltı oluyor değil mi?
İlk 20 Temmuz’da gözaltına alındı. 28 Eylül’de ikimizi birden aldılar. 20 Temmuz’daki ilk gözaltısı sonrası eşim çok stresliydi. Darbe girişimiyle veya bu girişimde bulunanlarla hiçbir alakamız olmadığı için başımıza bunların geleceğini aklımızın köşesinden bile geçirmemiştik. Herhangi bir suçumuz olsa 16 Temmuz sabahı pasaportlarımız geçerli iken kaçardık zaten. 21 Temmuz’da eşim, 25 Temmuz’da da ben açığa alındım. O süreçte pasaportlarımız iptal edildi. 12 yaşındaki oğlum yurt dışından gelirken havaalanında sorgulandı. Her gün kapı çalacak diye bekliyorduk. 20 Temmuz’daki ilk gözaltı sonrası evimiz cenaze evi gibiydi. İnanın şu an yaşadığımız durumdan daha kötüydü. Birden küt diye ortada kalıyorsunuz. Teröristlikle suçlanıyorsunuz. Vatanını çok seven insanlar için bundan daha ağır itham olabilir mi. Haluk’un dedesi Kurtuluş Savaşı gazilerinden, gururla bunu her yerde söylerdi. Bu vatanın kurtuluşu için kan dökmüş bir insanın torunu olmaktan gurur duyarken terörist yaftası yemek çok ağır geldi eşime.
12 yaşındaki bir çocuğu neden alıyorlar, gerekçesi neydi?
Küçük oğlum Giray, İrlanda’ya dil eğitimine gitmişti. Öğretmenleriyle beraber bir aracı firmayla gitmişlerdi. Temmuzun başında gitmiş, ağustosta da dönmüşlerdi. Bir ay kaldılar. Yaşından dolayı bana bağlı bir pasaportla seyahat ettiği için benim pasaportum iptal edilince oğlumun pasaportu da iptal görünüyor. Pasaporta el koyabilirler o sorun değil. Çocuğu tek başına polis merkezine götürüyorlar, öğretmeni ‘bu çocuk küçük, ben de geleyim’ diyor. ‘Hayır sizi alamayız sorguya.’ deniliyor. Öğretmen de şok oluyor tabi. O kafilede bir tek Giray’ı sorguluyorlar. Ben tabi pasaportuna el konulup sorgulanacağını bilemedim. Ve oğluma ‘annen-baban ne iş yapıyor, polis mi asker mi, Cemaatçi mi, evde böyle şeyler konuşuluyor mu, size gidip gelenler oluyor mu?’ Bu şekilde bir sorgudan geçiyor.
Psikolojisi nasıl etkilendi?
3-4 senedir psikiyatriste gidiyor. Bu bir travma. Sonra babası hapse giriyor. Babası hapiste kanser oluyor. Bize hep ‘Anne, baba siz çok iyi insanlarsınız, babam yaylada akrepleri bile öldürmez. Tanrı varsa size bunların yapılmasına neden izin verdi. Ben artık Allah’a inanmıyorum’ diyordu. Düşünün yargı süreci, eşimin hastalık süreci, oğlumun psikolojisinin bozulup yıllarca psikoterapi süreci bizi çok yıprattı. Ben de meme kanseriyim, tüm bu zorluklara katlanırken hep hastalığımın nüksetmesinden korktum.
Sizin sağlık durumunuz nasıl şimdi? Kanseri atlatabildiniz mi?
Bir sene önceki kontrollerimde bir sıkıntı yoktu. Yakın zamanda tekrar kontrole gideceğim. Eşim tweet attığı için gözaltına alındı. Darbecilik yaptığı iddia edildi. Aslında darbeleri eleştiren bir tweetti. Maksat gözaltına almak. Dinin kullanılmaması gerektiğini de söylemişti o tweetlerinde.
Tweet atınca görev yaptığı üniversitedeki birileri mi ihbar etmiş?
Kimin yaptığını bilemiyorum ama tüm tweetlerinin arşivlediğini fark ettim bu süreçte. Eşim Gezi’ye de destek vermiş bir insandır. Demokrasiye inanan bir insandır. Siyasi yapıyı oldu bitti eleştirirdi. Cemaatçilikle suçlanıyor ama Cemaat iktidarın yanında dururken bile Haluk Hoca iktidarı eleştirirdi. 2012’den beri bu nedenle Twitter üzerinden zaten tehdit ediliyordu.
Ne tür tehditler aldı?
Oğullarımın ismi biliniyordu. ‘Bedirhan ve Giray’ın önünde senin ellerini kelepçeleyip Silivri’ye götüreceğiz’ diyorlardı. Eşimin hedefte olması sadece bu dönemle ilgili değil. Muhalif duruşu 2012’den beri vardı. Ben de muhalif olmam nedeniyle ve Haluk’un eşi olmam nedeniyle Twitter’dan tehdit alıyordum. Bizim iktidara karşı muhalif duruşumuz vardı. Her ikimiz de CHP üyesi idik zaten.
Bu tehditleri kimin yaptığını düşünüyorsunuz?
Haluk Hoca tutuklandığında bütün tweetlerini silmiştim. Pasaport olayında ortaya çıktı. Yani arşivlenmişti tweetleri. O tweetlerde de darbelere karşı olduğunu söylüyor oysa ki. Ergenekon sürecinde eşimin tavrını ben kişisel olarak tasvip etmiyordum. Haluk da daha sonra benimle aynı noktaya geldi. O süreçte de çok insan mağdur edildi. 15 Temmuz sonrasında yaşananlarla sayı olarak kıyaslanamaz ama çok insan bir torbaya kondu. İnsanlar yine içeride kanser oldu, intihar etti. Sayı kesinlikle bu dönemle kıyaslanamaz ama ben o mağduriyetlere çok üzülmüştüm. Haluk Hoca da hiçbir zaman oh olsun gibi bir cümlesi olmadı. Ergenekoncuların hesap vermesi yönünde düşünceleri vardı. Cemaat’in yüzde 99’u masumdur, yüzde 1’i suçludur. Ergenkon’da da öyleydi. Şimdi yüzde 99 insan, o yüzde 1’in bedelini ödüyor. Cemaat bu konuda özeleştiri yapmalı. Cemaat taşeron olarak kullanıldı. ‘Atatürkçüler ile Cemaati birbirine düşürdük’ diye iktidar kendi diliyle de bunu itiraf etti.
Şu anda yapılan tabi ciddi bir soykırım. İnsanlar çalışamıyor, çoğu içeride, ailece içeride olanlar var. Elle tutulur sebepler yok. Ben de yargılanıyorum, Bank Asya’da param varmış diye. OHAL Komisyonu benim başvurumu reddetti ve bulduğu bahane çocuğumun okulu. Çocuklarımın okul ücretini yatırmışım, onu örgüte destek diye belirtmiş. Komedi resmen. Çocukları burslu okuyan kişileri de sizin çocuklarınız burada neden ücretsiz okumuş diye suçlamışlar. Bu okullar MEB’e bağlı milli eğitim kurumlarıydı. Terörist kurum ise kapatsalardı. Devletin istihbaratına rağmen bilmediğini ben nereden bileceğim. Halk Bankası’ndan para çekmişsiniz, onu Bank Asya’ya yatırmışsınız diyorlar. Ev kredisi almıştık ama ev kredisi olduğunu belirtmiyorlar. Gerçekten akla hayale sığmayacak ‘suç’larla yargılanıyoruz. Mahkemedeki davamın gerekçesi ise 17/25 Aralık sonrası hesap açmış olmam. Bank Asya’nın TMSF’ye devrinden sonra hesabım 5 ay kalmış, ona rağmen. Haluk Hoca’nın 9 ay kalmış hesabı. Öyle bir niyetimiz olsa TMSF’te devirden sonra çekersin parayı. Yüzde 99 insan burada ciddi bir soykırıma uğradı.
ÇALIŞTIĞI ÜNİVERSİTEDE KELEPÇEYLE DOLAŞTIRDILAR
Eşinizin kanser olduğunu ilk siz ilk siz fark ettiniz. O süreç nasıl geçti?
Ben serbest kaldıktan sonra eşimi ziyarete gitmeye başladım. Üçüncü ziyarette camın arkasından, çok kalın bir cam olmasına rağmen sarılığını fark ettim. Gözlerin çok sarı olmuş dedim. Hepatit taşıyıcısıydı. Testlerimi 15 gün önce gönderdim ama kaybolmuş dedi. Beni de üzmek istemiyor. Birkaç soru sordum. Zaten dışarı çıkınca ağlamaya başladım. Ben dahiliye uzmanıyım. Biliyorum, masum bir şey gibi durmuyor. Safra kesesi taşı olsa başka bir bulgu verir. Avukatı aradım. Derhal hastaneye sevk ettirin dedim.
Hastaneye sevk edildi. Devlet hastanesi sağolsun tetkikleri hızlı yaptılar. Kanser ön tanısıyla eşimi Gaziantep Üniversitesi Hastanesi’ne sevk ettiler. Tabi benim de üniversitem, eşimin çalıştığı üniversite. Başsavcıdan rica ettim. Bu adam bu üniversitede çalıştı, kolunda askerler olsun ama kelepçe ile dolaştırmayın, çok ağır bir şey bu. Psikolojisini çok etkiler dedim, rica ettim. Bütün üniversitede kelepçe ile dolaştırıldı. Çok rencide ediciydi.
ERZURUM’A SÜRGÜN TEHDİDİ
Gardiyanlar tarafından tehdit edildiğinizi söylemiştiniz. Hastanede tam olarak ne yaşandı?
Radyoloji bölümünde tanıdığım hocalarımız var. Sağolsun işlerimizi hızlandırdılar. Aynı gün tetkikleri yaptılar. Ve ben işlemleri hızlandırdığım için gardiyanlar tarafından tehdit edildim. Ben devlet hastanesinde çalıştım. Devlet hastanesindeyken sık sık hasta getiren gardiyanlar bunlar. ‘Hocam çok göze çarpıyor, hiçbir hasta tutukluya aynı gün MR randevusu verilmez. Sizin hastanızın aynı gün yapıldı.’ dediler. E ne yapalım, randevu alalım. Dedim ki bu kanser çok agresif, iki gün bile çok büyük bir zaman kaybı. ‘Eşinizi Erzurum’a sürerler bizden söylemesi. Biz sizin kötülüğünüzü istemiyoruz ama idare bu kadar hızlı yapıldığını görürse eşinizi Erzurum’a sürer’ diye tehdit etti. Zaten başka hasta da olsa kanser şüphesi varsa aynı gün tetkiklerin yaptırılması gerekir. Gardiyan olarak sizin araya girmeniz gerekir. Bu insanın canı size, devlete emanet.
Görev yaptığı hastanede kelepçeli dolaştırılmak eşinizin hastalığını nasıl etkiledi?
Çok vakur bir duruşu vardı. Dik bir şekilde dolaştı. Yaklaşmamız yasaktı, ben uzaktan izliyordum onu. Hiçbir şekilde boynu bükülmedi, eğilmedi. Ben yanlış bir şey yapmadım, başım dik alnım açık. Bir suç işlemedim, bu onların ayıbı dedi. Çok ağır bir şey ama belki beni üzmemek için önemli değil dedi. Öğrencileri gördü onu orada. Hocam hocam diye arkasından koşanlar oldu. Onların gözleri önünde öyle dolaştırdılar.
Ameliyat edilmeden önce eşiniz cezaevine gönderilmişti. O süreçte de sizi çok üzmüşlerdi.
Eşimin şuurunu bozacak derecede bilirubin düzeyi olmasına rağmen geri cezaevine gönderdiler. Oysa hastanede yatırılması ve bir hafta bol sıvı verilmesi gerekiyordu. Ama o halde bir haftalık süreci cezaevinde geçirmesi uygun görüldü. Doktoruna sorduğumda “Başhekimden talimat geldi” dedi. Ama bir doktor talimatla davranamaz. Bizim yeminimiz var. Ben cezaevine gönderildiğini öğrendiğimde servisi aradım. Gece göndermişler. Şaşırdım. Doktor da benim aynı klinikte çalıştığım bir kişi. “Başhekimin talimatıyla gönderildi. Bir hafta sonra ameliyat gününde gelecek” dedi. Bir hafta sonra geldi ama bilirubinleri düşmediği için ameliyat ertelendi. Orada 15 gün kaybettik.
CERRAHIN TEHDİT EDİLDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM
Ameliyatı sırasında neler yaşandı?
Ameliyat 9,5-10 saat sürüyor. Cerrahinin en çömezine verdiler o görevi. Halbuki o ameliyatta usta olan bir hekim vardı üniversitede. Onu muhtemelen tehdit ettiler diye düşünüyorum. Adam bize bir şey söylemedi ama son anda vicdanı rahat etmeyip ameliyata girdiğini biliyorum. Basit bir ameliyat değil. Midenin, pankreasın bir kısmı alınıyor, safra yolları alınıyor.
Ameliyattan sonra tekrar cezaevine mi gönderildi yoksa tahliye mi oldu?
Bir hafta yoğun bakımda kalması gerekiyordu. İki gün tutarız, sonra mahkum koğuşuna göndeririz dediler. Buradaki mahkum koğuşu çok kötü bir yer. Muhtemelen başhekimlikten gelen bir talimattı o da. Ameliyattan sonra çok komplikasyon çıkınca gönderemediler mahkum odasına. Yoğun bakımda yattı. Biz bu arada sürekli tahliye için taleplerde bulunduk. Hep reddedildi. Beşinci başvurumuzda vicdanlı birine denk geldi sanırım tahliye ettiler.
“TEKRAR TUTUKLANSAM BİLE DÖNECEĞİM”
Haluk beyi bütün Türkiye pasaport engeli ile karşılaşınca tanıdı.
Başından beri gidip pasaport almak için avukata sordu, avukat vermezler dedi. Bir-iki girişimde bulundu. Negatif sonuç aldık. Sonra ben dilekçeyle başvuracağım dedi. Valilik dilekçesini almadı. Dilekçenin gelen evraka girişini zorla yaptırdı. Twitter’dan bir kampanya başlatınca pasaportu öyle verdiler. Bize çok insan dedi ki pasaportunuzu aldınız, bu ülkede kalmayın, ekonomik imkanınız da var, gidin diye. Eşim dedi ki, ‘Ben simdi dönmezsem insanlar kaçtı diyecekler. Bak işte bir tanesine verdik kaçtı gitti, verirsek kaçacaklar. Diğer insanların pasaport almasına engel olmuş olacağım. Tekrar tutuklansam da döneceğim dedi. Tabi yurt dışında özgür yaşamak daha iyi ama başkalarının önünü kesmemek adına ve benim memleketim, orada savaşımı vermek adına döneceğim dedi. Burası bizim vatanımız, kimsenin vatanı değil. Biz bir suç işlemedik. Ne ile yargılandığımızı söyledim. Haluk Hoca STV’de 20 sene önce “Kitaplık” diye bir program yaptı. Programa davet ettiği kişiler hep AKP’ye yakın isimler, geçmiş program kayıtları olsa görülür. STV’de program yapmışsın, çocuklarını Cemaat okuluna göndermişsin, bir de Bank Asya dediler. Başka bir şey yoktu.
EMEKLİ TAZMİNATLARIMIZI VERMEDİLER
Emekli parasını alamama gibi bir durum da vardı sanırım.
İkimiz de emekli tazminatımızı alamadık. Haluk hocayı biraz geç emekli yaptılar. Çok başvurduk, rahat on tane dilekçemiz vardır herhalde SGK’ya yazdığımız. 200 bin liraydı sanırım bir profesörün emekli tazminatı. Haluk beyin tazminatı için bir cevap gelmedi mahkemeden. Benim tazminatım için mahkeme cevap yazdı. KHK ile atıldığım ve daha sonra başka bir kurumda çalıştığım için alamayacağımı söylediler. Çalışmayıp aç mi kalsaydım, diyeceğin kimse yok karşında tabii ki.
Son dönemde iyileşti artık kanseri atlattı diye düşünüyorduk. Öyle görünüyordu. Hastaneye tekrar kaldırılmasına üzüldü herkes. Tekrar mı nüksetti?
Aslında en son Şubat 2020’de yaptığımız tetkikleri normaldi. Ama sık enfeksiyon geçirdi. Arefe günü mü, bayram günü mü, kötü oldu. Omuz ağrısı vardı. Acıbadem Hastanesine gittik. Tomografisini çektiler. Enfeksiyon var dediler. Antibiyotik başlattılar ama iyi bir tedavi yapılmadı. Bayram bitiminde Adana’da Başkent Hastanesi’ne yatırdık. 10 santimlik bir kitle varmış aslında. Acıbadem’deki radyologlar görmemişler. Tabi belki o gece acaba görselerdi bir müdahale edilebilir miydi onu bilemiyoruz. Şubattan sonra bir ilerleme olmuş. Kanser beş sene dolmadan atlatıldı denilemez. Eşimin kanseri 3 defa nüksetti. Atlattı diyemiyorduk da iyi gidiyor diyorduk. Her türlü tedaviyi denedik, yani Türkiye’de de çok para harcadık, yurt dışında da çok harcadık.
Almanya’daki tedavinin hastalığına bir faydası olmadı mı?
Katkısı olsaydı iyileşirdi. Çünkü yeni bir tedavi o, kişiye özel bir aşı yapılıyor. Yeni bir tedavi, ama elimizde imkan varken deneyelim dedik bunu. Ama çok katkısı olmuş olsaydı iyileşmiş olurdu. Biz o tedaviyi aralıkta bitirdik en son.
“HALUK KOMŞUMUZUN OĞLUYDU”
26 yıllık bir evliliğiniz var. O yıllar nasıl geçti?
Benim hem lise arkadaşımdı, iki sınıf üstümdeydi. Hem de komşumuzun oğluydu. İki taraftan da tanışıyorduk. Adana Anadolu Lisesi’nde okuduk ikimiz de. Evlenmeden önce on yıllık bir tanışıklığımız vardı. Çok iyi bir insandı. Saf, temiz, masum bir insandı. Herkese el uzatırdı. Etrafındakileri motive ederdi “hadi çalış, hadi doçent ol, hadi şu okulu oku” derdi. Kimseyi kıskandığını görmedim. Bazen çok değmeyen insanlara çok sabır gösterirdi. Devam ettirirdi, arkadaşlıklarını koparmazdı. Ben o yapıda insan değildim mesela, beğenmiyorsam bir süre sonra ilişkimi koparırım. Zaten bu kadar çok çevresi olması onunla ilgili. Karşındakini hatasıyla kabul ederdi. Titizdi, düzenliydi, tertipliydi. Ve karşıdaki insanlardan da bunu bekliyordu. Bir de dava adamıydı, idealistti, entelektüeldi, çok okurdu. Mesela yazın bir aylığına yaylaya giderdik, yaylaya bir koli kitapla götürürdü. Onları sürekli okurdu.
Bir vasiyeti oldu mu? Bununla ilgili hiç konuştunuz mu?
Son 1 haftaya kadar hep umutluydu. Biz de umutluyduk. Çok dua edeni vardı bir mucize olur diye bekledik açıkçası. Bazen olabiliyor bir insanın bir duası denk gelip bir şeyler olabiliyor. Bana değil ama son haftaya kadar KHK akademi toplantılarına katıldı. Orada da söylemiş. Bu davanın devam etmesi, yani bu ülkeye adalet hak-hukuk gelene kadar mücadele edilmesini vasiyet etti. Hasta yatağında bile memleketin halini düşünüyordu.
“Cenazemi KHK’lılar kıldırsın, onlar yıkasın” diye bir şey dedi mi?
Onu da arkadaşlarına söylemiş. Ankara’dan KHK’lı bir imam arkadaşı geldi. KHK toplantılarında tanışmışlardı. Hem yıkama işlemini yaptı hem namazını kıldırdı. Bizim için de iyi oldu. Bana söylemeyi unuttu sanırım. Benim mesela öyle bir vasiyetim KHK’lılara değil de, aileme olmuştur. Bir Diyanet imamı benim namazımı kıldırmasın. Eğer başka biri bulunamıyorsa namaz da kıldırılmasın dedim. Ölmeden 2-3 gün önce mezar yerini söyledi. ‘Seni kırmak istemiyorum, üzülmeni de istemiyorum ama sana bir şey söylemek zorundayım’ dedi. Aile mezarlığı var abisinin aldığı. Abisi de vefat etmişti. Yengeme söyle, ben oraya gömülmek istiyorum. Abilerim ve babamın yanına. Ondan izin al dedi. Yengem her sene Bodrum’a gider. Bodrum’a gitmeden önce mezarlığın tapu işlerini hallet dedi. Eğer ona izin vermezlerse annesinin yanına defnedilmek istedi. Hiç isyan etmedi. Hep şükretti. Ben dahiliyeciyim çok ölen insan gördüm. Ama öylece sakin ölüme giden bir insan daha görmedim.
Savaş’ın cenazesi Çukurova Kabasakal Mezarlığı’na defnedildi.
Bilimsel makalelerine atıf sayısı çok yüksekti, özgün fikirleri vardı. Nasıl çalışıyordu eşiniz?
Aslan gibi adamı yediler. Haluk Türkiye için bir kayıp. Bilimsel manada da büyük bir kayıp. Çok sayıda makalesi var. Makalelerine 5 binin üzerinde atıf var. Amerika’ya gitse özel insan statüsünde biri oluyor. Havada kapılacak bir insan. Bir balgam sökücüyle şizofreni tedavi etmiş bir insan. Kaç kişinin aklına böyle bir şey gelir de araştırır? Türkiye ve Türk camiası için bir kayıp. Çok düşünürdü. Hasta yatağında bile kaç tane makale okudu bana. Ve son çarşambaya kadar da KHK Akademi’ye de katıldı. Sen böyle bir insanı üniversiteden atıyorsun, kim kaybediyor? Yetiştireceği insanlar nasıl ellerde yetişiyorlar? Bir bu ellerde yetişen öğrenci var, bir de ehil olmayan elde yetişen öğrenci var. Türkiye kendi öz evlatlarını yiyor. Çok değerleri kaybettiler. Bu değeri yerine koymak yıllar alır. Benim de Haluk Hoca’nın da sadece 22 sene eğitim hayatımız var. Bizim gibi birçok akademisyen, birikim harcandı. Sen o birikimi nasıl yerine koyacaksın. Şimdi ‘kamplara alalım, beyinlerini yıkayalım, en azından bu insanlardan faydalanalım’a geldi olay. Çünkü yetişmiş kendi öz evlatlarını yediler.
Bir çeşit fikirsel soykırım da öneriyorlar.
Evet, fikirsel bir soykırım da oldu. Düşünceni değiştirip, beynini yıkayacaklar ama senin birikiminden faydalanacaklar. Bir Haluk Savaş 40 senede yetişiyor. Kolay mı? Bizim için çok özel bir kayıp. Ama ülke için daha büyük bir kayıp.
Haluk bey, CHP’li olduğunu her fırsatta söylüyordu. Muhalefetten sizi arayan, cenazeye katılan oldu mu?
Kemal Kılıçdaroğlu taziye için aradı, sağ olsun. Sezgin Tanrıkulu aradı. Birkaç HDP milletvekili aradı. Onun dışında mesela Saadet Partisi sadece birkaç kişiyi göndermişti. İyi Parti’den arayan soran olmadı. Yani böyle bir kıymet iktidarın zulmüyle ölüyor ve muhalefet de buna sahip çıkmıyor. Yine en fazla sahip çıkan Kemal Kılıçdaroğlu oldu. Sezgin Tanrıkulu oldu. Saadet Partisinin aramaması bence büyük bir eksik. Haluk Hoca muhafazakar kesimin de bir rengiydi. Hem sosyal demokrat hem dindar bir insandı.
KILIÇDAROĞLU İLE 5 DAKİKA
Kılıçdaroğlu ile ne konuştunuz?
5 dakika konuştuk. Eşimi kaybettik ama sizden rica ediyorum mağdurlara daha çok sahip çıkın dedim. Bu zamana kadar en çok sahip çıkan siz oldunuz ama daha fazla insan ölmesin dedim. Çok nezaketli ve kibar karşıladı.
Mağdurlara daha fazla sahip çıkın deyince tepkisi ne oldu?
Elimizden geleni yapıyoruz, inanın uğraşıyoruz dedi. Hatta partisinin içinde sürekli fetö fetö diye iktidar diliyle konuşan insanların olmasından rahatsız olduğumu da belirttim. Çünkü bu iktidarın dili, bu söylem çok doğru bir söylem değil. Sizin partiden bunu çok kullanılıyor dedim. Haklısınız ama her zaman herkese ulaşamayabiliyoruz, dedi.
KHK’LILAR İÇİN HASTA BEDENİNİ SÜRÜYEREK SAVAŞTI
Cenazesine katılım azdı. Açıkçası daha fazla KHK’lının katılacağını düşünmüştüm.
Twitter’dan, Facebook’tan biz duyurmadık. Koronanın da etkisi olabilir. Bir de bir arkadaşımız ‘tanıdığım KHK’lılara söyledim, korktular gelmediler’ dedi. Eşim KHK’lılar için hasta bedenini sürüyerek savaşan bir insandı. Hastaneye yattığı güne kadar KHK’lıların hakları, hukukları için uğraşan birine bence de vefasızlık bu. Tabi kimseyi suçlamıyorum. Eşim son dönemde hastaneye yatmadan önce 70 kiloya düşmüştü, yattıktan sonra daha da zayıfladı. Fotoğraflarda bileklerinin inceliğini görüyorsunuzdur. Zaten fişlenmişsiniz, KHK ile atılmışsınız. Bugünlere gelinmesinin nedeni herkesin ya korkuyla ya da beklentiyle sinmesiydi. Haluk Hoca gibi korkmadan ortaya çıkan insan sayısı maalesef bir elin beş parmağını geçmiyor.
Haluk Savaş, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Münir Korkmaz, KHK platformlarının kurulmasında öncülük ettiler.
Haluk Savaş ve Gergerlioğlu gibi isimler bu korku duvarının yıkılması için aslında çok çağrı yaptı, adım attı.
İnanın bazen kızıyordum eşime. Bazıları parmağını kımıldatmıyor, bekliyor ki Haluk Hoca bir şey yapsın. Kendileri korkuyor, evinden çıkmıyor, bir tweet atmıyor. Cenazesine de o korku nedeniyle katılım azdı. Bizim tanıdığımız insanlar geldi, o ayrı ama tanımadığımız insanlarla da cenazenin dolup taşması gerekirdi. 150 bin KHK’lı var. Tabi korona etkendir ama koronadan çok korkunun etken olduğunu düşünüyorum. Haklarınızı arayın diye Haluk hoca gerçekten çok uğraştı. Kortuğunu söyleyenlere biz yeterince elimizi taşın altına koyuyoruz, siz de cesaretli olmalısınız diye yol açardı. Tam manasıyla hak arama mücadelesi yapılmadı. Benim eşim eğer kendini bu davaya adamamış olsaydı, mağdurlar için uğraşmasa, dinlense, uykusunu alsa, dinlense bir 3 sene daha yaşardı. Hastasın gitme derdim. Beni beklerler deyip mutlaka giderdi. Gerçekten şehir şehir gezdi. 130 kilo olan adam 70 kiloya düştü. Şimdi gitti o, bundan sonra ne olacak?
Mirasına sahip çıkılıyor diye biliyorum. Öyle değil mi?
Çıkılmaya çalışılıyor tabi ki ama onun daha farklı bir aurası vardı. İnsanlara dokunuşu farklıydı. Hem çok zeki hem çok entelektüel hem de fedakardı. Empatisi çok yüksekti. Tabi ki sahip çıkan arkadaşlar var, ben de sahip çıkacağım ama onun gibi aynı duruşta kimse yok maalesef. Aynı şekilde adayan da yok. Ben de 12 sene önce meme kanseri oldum. Çok içe döndüm. Kendimle ilgilendim. Bedenimi dinlendirmem ve direncimi artırmama gerektiğinin farkındaydım. Haluk Hoca da farkındaydı ama bunları yapmadı. Ama bunun kıymeti ne kadar bilinir bilmiyorum. O tabi ki, bilinsin diye değil, Allah rızası için, demokrasi adına, bu ülkede çocuklarımızın daha iyi yaşayabilmesi için, mağdurlar, mazlumlar adına yaptı bunları. Herkesin de bu şekilde elini taşın altına koyması gerekiyor. Korku, sinmişlik nereye kadar.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bir kitap hazırlanıyor. Söz Uzun Hayat Kısa diye. KHK’lı arkadaşları biyografi türünde bir çalışma yapıyorlar. Bir kısmınız ben düzenleyeceğim, bir kısmını profesör bir hocamız var, ondan rica edeceğiz. Daha vakit var. Ama öyle bir kitap da yayınlanacak.
[Sevinç Özarslan] 8.7.2020 [Bold Medya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Beyin amip vak'ası Türkiye’de de var
Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) rastlanılan "beyin yiyen amip"in insanlara sudan bulaştığını belirten Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Türkiye’de de bazı amip türlerinin görüldüğünü söyledi.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) bir kişinin "naegleria fowleri" isimli tek hücreli amipin yol açtığı hastalığa yakalanarak, hayatını kaybetmesine ilişkin değerlendirmede bulunup, amiplerin çok çeşidinin olduğunu belirtti.
Ceyhan, amiplerin 1-9 gün kuluçka süresinin olduğunu belirterek, suya giren insanların burnundaki koku sinirlerinden beyne gittiğine dikkati çekti.
Prof. Dr. Ceyhan, önce ateş, baş ağrısı, bulantı-kusma, birkaç gün içinde ise menenjite bağlı bulguların ortaya çıktığını, bilinç bulanıklığı, havale nöbetlerinin görüldüğünü söyledi.
Ceyhan daha sonraki süreçte ise bilinç bulanıklığının arttığını kaydederek, bu safhanın ardından vakaların yüzde 100 ölüm ile sonuçlandığını dile getirdi.
PROF. DR. CEYHAN: YAYGIN OLARAK YAZ AYLARINDA GÖRÜLÜYOR
Türkiye’de de bazı amip türlerinin görüldüğünü belirten Prof. Dr. Ceyhan şöyle konuştu: “Güneydoğu’da görülen, bağırsakları etkileyen, bazen kana da geçip organları da etkileyen amip, bizde çok yaygın, özellikle yaz aylarında görülüyor. Ama dünyanın değişik bölgelerinde başka amipler de var. Bu amip de daha çok ABD’de görülen, uzun zamandır bilinen ve daha çok sudan insanlara buluşan bir amip. Beyin dokularını tutuyor, nadir vak'alar şeklinde Amerika’da her sene görülüyor.”
“TÜRKİYE’DE DE AMİP VAK'ASI GÖRÜLDÜ”
Prof. Dr. Ceyhan, Türkiye’de 2017 yılında Eskişehir’de amip vak'asının rapor edildiğini kaydederek, “Ayrıca özellikle veterinerlik fakültelerinin yaptığı çalışmalar var. Birçok ili kapsayan sularda bu etkenlerin araştırıldığı çalışmalarda da rapor edilmiş. Yani Türkiye’de de var; ama çok sık görülen bir hastalık değil. Olduğu zaman genellikle beyin zarları ve beyin dokusunu tutan; ama erken tanı konulduğunda tedavi edilebilen bir hastalık. Sulardan bulaşıyor, henüz insandan insana bulaştığı belirtilmemiş.” diye konuştu.
50 BİNDEN FAZLA MUTASYON
Prof. Dr. Ceyhan yeni tip Koronavirüs'ün geçirdiği mutasyonlara da değinerek, “Şu ana kadar 50 binin üzerinde mutasyon tarif edildi. Bu Koronavirüs'ün en kötü tarafı. Çünkü bu şekilde sürekli yeni tipler oluşturarak bağışıklıktan kaçıyor. Burada da çok çeşitli, her gün dünyanın değişik yerlerinde mutasyonlar yayımlanıyor. En son ABD’de yeni bir mutant tipin insanlarda bulaşmaya başladığı, bunun orijinal virüse göre daha çok bulaşıcı olduğu, o nedenle eski virüsün yerini almasını beklediklerini; ama ‘daha az öldürücüdür’ demek için biraz daha beklemek gerektiğini yayımladılar.” dedi.
"MUTASYON" ÜMİDİ
Dünyada Koronavirüs ölüm oranlarının düşmeye başladığına dikkati çeken Prof. Dr. Ceyhan, şunları kaydetti: “Bunun birçok nedeni olabilir; mutasyon da onlardan bir tanesi. Örneğin; yaşlıların daha çok korunup gençlerin hasta olması ölüm oranını düşürüyor. Bir diğeri test sayısının giderek dünyada artması. Onun dışında artık salgın ile mücadele şeklinde de tecrübe kazanıldı. Bunun dışında bir diğer şey de ‘mutasyon araca etkin midir’ diye. Bu çok sıkı şekilde dünyada takip ediliyor. Bir mutant virüs gelişebilir; fakat insandan insana bulaşıcı özelliği düşük olur, diğer virüsün yerini alamaz. Virüsün aynı zamanda şu andaki hastalık yapan orijinal virüsün yerini de alması lazım. Yerini almazsa çok fazla bir anlamı olmuyor. Bu insanlarda çoğalmaya devam ediyor. Bunun çoğalmasını bitirecek, onun yerini kendisi alacak, daha iyi davranan bir virüs mutasyonu lazım. Onun gelişmesini de bekliyoruz. Mutasyon konusunda ümitliyim, zamanını söylemek mümkün değil. Ama bu salgının aşıyla ya da toplumsal bağışıklıkla değil mutasyon ile biteceğini düşünüyorum.”
[Samanyolu Haber] 8.7.2020
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) bir kişinin "naegleria fowleri" isimli tek hücreli amipin yol açtığı hastalığa yakalanarak, hayatını kaybetmesine ilişkin değerlendirmede bulunup, amiplerin çok çeşidinin olduğunu belirtti.
Ceyhan, amiplerin 1-9 gün kuluçka süresinin olduğunu belirterek, suya giren insanların burnundaki koku sinirlerinden beyne gittiğine dikkati çekti.
Prof. Dr. Ceyhan, önce ateş, baş ağrısı, bulantı-kusma, birkaç gün içinde ise menenjite bağlı bulguların ortaya çıktığını, bilinç bulanıklığı, havale nöbetlerinin görüldüğünü söyledi.
Ceyhan daha sonraki süreçte ise bilinç bulanıklığının arttığını kaydederek, bu safhanın ardından vakaların yüzde 100 ölüm ile sonuçlandığını dile getirdi.
PROF. DR. CEYHAN: YAYGIN OLARAK YAZ AYLARINDA GÖRÜLÜYOR
Türkiye’de de bazı amip türlerinin görüldüğünü belirten Prof. Dr. Ceyhan şöyle konuştu: “Güneydoğu’da görülen, bağırsakları etkileyen, bazen kana da geçip organları da etkileyen amip, bizde çok yaygın, özellikle yaz aylarında görülüyor. Ama dünyanın değişik bölgelerinde başka amipler de var. Bu amip de daha çok ABD’de görülen, uzun zamandır bilinen ve daha çok sudan insanlara buluşan bir amip. Beyin dokularını tutuyor, nadir vak'alar şeklinde Amerika’da her sene görülüyor.”
“TÜRKİYE’DE DE AMİP VAK'ASI GÖRÜLDÜ”
Prof. Dr. Ceyhan, Türkiye’de 2017 yılında Eskişehir’de amip vak'asının rapor edildiğini kaydederek, “Ayrıca özellikle veterinerlik fakültelerinin yaptığı çalışmalar var. Birçok ili kapsayan sularda bu etkenlerin araştırıldığı çalışmalarda da rapor edilmiş. Yani Türkiye’de de var; ama çok sık görülen bir hastalık değil. Olduğu zaman genellikle beyin zarları ve beyin dokusunu tutan; ama erken tanı konulduğunda tedavi edilebilen bir hastalık. Sulardan bulaşıyor, henüz insandan insana bulaştığı belirtilmemiş.” diye konuştu.
50 BİNDEN FAZLA MUTASYON
Prof. Dr. Ceyhan yeni tip Koronavirüs'ün geçirdiği mutasyonlara da değinerek, “Şu ana kadar 50 binin üzerinde mutasyon tarif edildi. Bu Koronavirüs'ün en kötü tarafı. Çünkü bu şekilde sürekli yeni tipler oluşturarak bağışıklıktan kaçıyor. Burada da çok çeşitli, her gün dünyanın değişik yerlerinde mutasyonlar yayımlanıyor. En son ABD’de yeni bir mutant tipin insanlarda bulaşmaya başladığı, bunun orijinal virüse göre daha çok bulaşıcı olduğu, o nedenle eski virüsün yerini almasını beklediklerini; ama ‘daha az öldürücüdür’ demek için biraz daha beklemek gerektiğini yayımladılar.” dedi.
"MUTASYON" ÜMİDİ
Dünyada Koronavirüs ölüm oranlarının düşmeye başladığına dikkati çeken Prof. Dr. Ceyhan, şunları kaydetti: “Bunun birçok nedeni olabilir; mutasyon da onlardan bir tanesi. Örneğin; yaşlıların daha çok korunup gençlerin hasta olması ölüm oranını düşürüyor. Bir diğeri test sayısının giderek dünyada artması. Onun dışında artık salgın ile mücadele şeklinde de tecrübe kazanıldı. Bunun dışında bir diğer şey de ‘mutasyon araca etkin midir’ diye. Bu çok sıkı şekilde dünyada takip ediliyor. Bir mutant virüs gelişebilir; fakat insandan insana bulaşıcı özelliği düşük olur, diğer virüsün yerini alamaz. Virüsün aynı zamanda şu andaki hastalık yapan orijinal virüsün yerini de alması lazım. Yerini almazsa çok fazla bir anlamı olmuyor. Bu insanlarda çoğalmaya devam ediyor. Bunun çoğalmasını bitirecek, onun yerini kendisi alacak, daha iyi davranan bir virüs mutasyonu lazım. Onun gelişmesini de bekliyoruz. Mutasyon konusunda ümitliyim, zamanını söylemek mümkün değil. Ama bu salgının aşıyla ya da toplumsal bağışıklıkla değil mutasyon ile biteceğini düşünüyorum.”
[Samanyolu Haber] 8.7.2020
İbn-i Heyyeban müjdeyi önceden vermişti [Safvet Senih]
Eski Ahid’in (Tevrat) Yasa’nın Tekrarı bölümünde, Hz. Musa’nın ölümünden önce bir veda konuşması mahiyetindeki “Musa İsrail Oymaklarını Kutsuyor” bölümünde, şu ifadeler var. “Hak, Sina Dağından ikbal etti. Sâir’de doğdu. Fârân Dağlarında zuhur etti.” (Eski Ahid, Yasanın Tekrarı, 33/2) sözleri, Tur-ı Sina ile Hz. Musa Aleyhisselamın peygamberliğini, Sâir ile ve Şam Dağlarına işaretle Hz. İsa Aleyhisselamın Peygamberliğini, Hicaz Dağlarından ibaret olan Fârân Dağları ile de Hz. Muhammed Aleyhisselamın Peygamberliğini haber veriyordu. Onun için Musevî ve Hıristiyan bilginlerin çoğu, Hz. Musa Aleyhisselamın bu müjdesini okuyunca bir araştırmaya, bu konularda yapılan tefsir ve açıklamaların izlerini sürmeye başlıyorlardı. Bunlardan birisi de İbn-i Heyyeban idi…
İbn-i Heyyeban, Şam taraflarında zengin topraklara sahip zengin bir muhitte yaşıyordu. Dine olan yatkınlığı, kısa sürede onu bir Yahudî Bilgini haline getirmişti. Derken, okuyup öğrendiği bilgilere dayanarak bir gün evini terk etti ve beklediği Peygamber’in arayışı ile yollara düştü; hedefi Medine idi. Burada yerleşecek ve böylelikle, beklediği Son Peygamber’in gelişini kaçırmamış olacaktı.
Çok geçmeden de, Medine’liler ile bütünleşmiş, onlardan biri haline gelmişti. Tam bir gönül adamıydı; ibadet ediyordu, insanlara iyilikte bulunuyor, nasihat ediyordu. Kıtlık zamanlarında, Medine’liler onun yanına geliyor, bir rahmet olan yağmurun gelmesine vesile olması için ettikleri dualarda onu da yanlarında görmek istiyorlardı. O ise, Allah adına gönülden bir sadaka verilmeden, bu isteklere EVET demez ve duaya çıkmadan önce, hayır adına bir faaliyetin yürütülmesini isterdi. Daha sonra DUA’ya dururlar ve henüz meclislerine yeni gelmişken yağmur yüklü bulutların gelip rahmete vesile YAĞMUR indirmeye başladığına şahit olurlardı. Aynı durum, birkaç defa tecrübe edilip kesinlik kazanınca artık bu, kesin bir kanaat haline gelmişti.
Ne var ki, İbn-i Heyyeban için yolculuk emareleri zuhur etmişti. Gideceğini anlayınca, insanlar etrafında toplanmıştı ve son nasihatlerinden istifade etmek istiyorlardı. hirete gidici olduğunu bildiği için, onlara şöyle seslenmişti:
“Ey Yahudi topluluğu! Gördüğünüz gibi ben, zengin buğday ve üzüm topraklarıyla dolu bir beldeden, kıtlık ve yoksulluk dolu böyle bir diyara geldim. Bunun sebebi nedir biliyor musunuz?”
Herkesi bir merak sarmıştı. Onun geliş hikmet ve sebebini kimse bilmiyordu. Öyle ya, sessizce gelmiş ve âdeta bir Medineli gibi sıradan bir hayat yaşar olmuştu. Onlar da “Sen daha iyi bilirsin, demişlerdi.
O da tane tane şunları söylemeye başlamıştı:
“Ben bu beldeye, zuhur edip gelmesi yaklaşmış olan Peygamberi beklemek için geldim. Burası onun HİCRET edeceği beldedir. Ben ümit ediyorum ki, O Peygamber buraya gelir ve ben de O’na tâbi olurum. Gölgesi başınızın üstündedir; neredeyse gelmek üzere…
Ancak bir de endişesi vardı. O toplumun aralarında kalmış, karakterlerini ve tabiatlarını iyice öğrenmişti. Bu insanlar, kendilerinin dışında bir gelişmeye, iyi veya kötü olduğuna bakmadan menfi bir tavır takınır ve asla onu bünyelerine almazlardı. Bu Peygamber geldiğinde de aynı tavrı gösterirlerse ne olurdu!.. Öyleyse, aksi halde başlarına geleceklerden de haberdar edilerek onların şimdiden kulaklarını çekmeliydi. Unutamayacakları şu cümleleri ruhlarına işlercesine söyledi: “O halde, Onun önüne geçmeyin ey Yahudi topluluğu! Çünkü o, cihadla vazifelidir ve kendisine muhalefet edip karşı çıkanları esaret altına almak üzere gönderilecektir. Sakın bu, sizi O’na tabi olmaktan men etmesin!..”
Bunları söyledi ve beklediği SON PEYGAMBERİ dünya gözüyle göremeden yoluna devam etti. Artık Medine’de, İbn-i Heyyebân’ın sadece kulaklara küpe sözleri ve yaşadığı tatlı hatıraları vardı…
Seneler sonra Kurayzaoğulları fitne çıkarınca kuşatıldı. İbn-i Heyyeban’ı dinleyen bazı gençler toplanıp kabilelerine şöyle seslendiler: “Ey Kurayza oğulları! Allah’a yemin olsun ki, bu İbn-i Heyyeban’ın size zamanında anlatıp söz aldığı Peygamberdir!..”
Bunun üzerine meseleyi hatırlayan bazıları ittifakla: “Evet… Doğru söylüyorsunuz!. Gerçekten gelişmeler aynen İbn-i Hayyeban’ın dediği gerçekleşiyor.” dediler. Beraberce gelip Peygamber Efendimize (S.A.S.) teslim olup İslamiyeti tercih ettiler. Böylece hem mal ve mülklerini hem de kendilerini koruma altına aldılar. En mühimi de hiretlerini kurtardılar.
Not: Bazı tasarruflarla, Dr. Reşit Haylamaz’ın Efendimiz isimli kitabından aktarılmıştır.
[Safvet Senih] 8.7.2020 [Samanyolu Haber]
İbn-i Heyyeban, Şam taraflarında zengin topraklara sahip zengin bir muhitte yaşıyordu. Dine olan yatkınlığı, kısa sürede onu bir Yahudî Bilgini haline getirmişti. Derken, okuyup öğrendiği bilgilere dayanarak bir gün evini terk etti ve beklediği Peygamber’in arayışı ile yollara düştü; hedefi Medine idi. Burada yerleşecek ve böylelikle, beklediği Son Peygamber’in gelişini kaçırmamış olacaktı.
Çok geçmeden de, Medine’liler ile bütünleşmiş, onlardan biri haline gelmişti. Tam bir gönül adamıydı; ibadet ediyordu, insanlara iyilikte bulunuyor, nasihat ediyordu. Kıtlık zamanlarında, Medine’liler onun yanına geliyor, bir rahmet olan yağmurun gelmesine vesile olması için ettikleri dualarda onu da yanlarında görmek istiyorlardı. O ise, Allah adına gönülden bir sadaka verilmeden, bu isteklere EVET demez ve duaya çıkmadan önce, hayır adına bir faaliyetin yürütülmesini isterdi. Daha sonra DUA’ya dururlar ve henüz meclislerine yeni gelmişken yağmur yüklü bulutların gelip rahmete vesile YAĞMUR indirmeye başladığına şahit olurlardı. Aynı durum, birkaç defa tecrübe edilip kesinlik kazanınca artık bu, kesin bir kanaat haline gelmişti.
Ne var ki, İbn-i Heyyeban için yolculuk emareleri zuhur etmişti. Gideceğini anlayınca, insanlar etrafında toplanmıştı ve son nasihatlerinden istifade etmek istiyorlardı. hirete gidici olduğunu bildiği için, onlara şöyle seslenmişti:
“Ey Yahudi topluluğu! Gördüğünüz gibi ben, zengin buğday ve üzüm topraklarıyla dolu bir beldeden, kıtlık ve yoksulluk dolu böyle bir diyara geldim. Bunun sebebi nedir biliyor musunuz?”
Herkesi bir merak sarmıştı. Onun geliş hikmet ve sebebini kimse bilmiyordu. Öyle ya, sessizce gelmiş ve âdeta bir Medineli gibi sıradan bir hayat yaşar olmuştu. Onlar da “Sen daha iyi bilirsin, demişlerdi.
O da tane tane şunları söylemeye başlamıştı:
“Ben bu beldeye, zuhur edip gelmesi yaklaşmış olan Peygamberi beklemek için geldim. Burası onun HİCRET edeceği beldedir. Ben ümit ediyorum ki, O Peygamber buraya gelir ve ben de O’na tâbi olurum. Gölgesi başınızın üstündedir; neredeyse gelmek üzere…
Ancak bir de endişesi vardı. O toplumun aralarında kalmış, karakterlerini ve tabiatlarını iyice öğrenmişti. Bu insanlar, kendilerinin dışında bir gelişmeye, iyi veya kötü olduğuna bakmadan menfi bir tavır takınır ve asla onu bünyelerine almazlardı. Bu Peygamber geldiğinde de aynı tavrı gösterirlerse ne olurdu!.. Öyleyse, aksi halde başlarına geleceklerden de haberdar edilerek onların şimdiden kulaklarını çekmeliydi. Unutamayacakları şu cümleleri ruhlarına işlercesine söyledi: “O halde, Onun önüne geçmeyin ey Yahudi topluluğu! Çünkü o, cihadla vazifelidir ve kendisine muhalefet edip karşı çıkanları esaret altına almak üzere gönderilecektir. Sakın bu, sizi O’na tabi olmaktan men etmesin!..”
Bunları söyledi ve beklediği SON PEYGAMBERİ dünya gözüyle göremeden yoluna devam etti. Artık Medine’de, İbn-i Heyyebân’ın sadece kulaklara küpe sözleri ve yaşadığı tatlı hatıraları vardı…
Seneler sonra Kurayzaoğulları fitne çıkarınca kuşatıldı. İbn-i Heyyeban’ı dinleyen bazı gençler toplanıp kabilelerine şöyle seslendiler: “Ey Kurayza oğulları! Allah’a yemin olsun ki, bu İbn-i Heyyeban’ın size zamanında anlatıp söz aldığı Peygamberdir!..”
Bunun üzerine meseleyi hatırlayan bazıları ittifakla: “Evet… Doğru söylüyorsunuz!. Gerçekten gelişmeler aynen İbn-i Hayyeban’ın dediği gerçekleşiyor.” dediler. Beraberce gelip Peygamber Efendimize (S.A.S.) teslim olup İslamiyeti tercih ettiler. Böylece hem mal ve mülklerini hem de kendilerini koruma altına aldılar. En mühimi de hiretlerini kurtardılar.
Not: Bazı tasarruflarla, Dr. Reşit Haylamaz’ın Efendimiz isimli kitabından aktarılmıştır.
[Safvet Senih] 8.7.2020 [Samanyolu Haber]
Romanya yargısından ‘feto’ cezası: Türk gazeteci tazminata mahkum edildi [Necdet Çelik]
Romanya yargısı, Lumina okulları başkanına hakaret eden Türk gazeteciyi 6 bin euro tazminat ödemeye mahkum etti.
HABER | NECDET ÇELİK, BÜKREŞ
Romanya’da Türk gazeteci Hamdi Yılmaz, bu ülkede eğitim faaliyetleri yürüten Lumina okullarının yönetim kurulu başkanına yönelik aşağılama, hakaret dolu ifadeleri nedeniyle, 6 bin 200 euro tazminat ödemeye mahkum oldu.
Romanya’da yayınlanan Gazete Balkan adlı portalda yıllardan beri Lumina okulları ve temsil ettiği misyona yönelik nefret içerikli yazılar kaleme alan Hamdi Yılmaz, 5 Aralık 2016 tarihli yazısında okulların yönetim kurulu başkanı Fatih Gürsoy’u hedef alarak, terör örgütü liderliği ile suçlayıp ağır ifadeler kullanmıştı. Gürsoy’un konuyu yargıya taşımasına aldırmayan Yılmaz, aynı hakaretleri çıkardığı gazetesinin diğer sayılarında sürdürdü.
Bükreş 1. Bölge (Sector 1) sulh ceza hakimliği, Gürsoy’un 200 bin leylik tazminat talebi üzerine, Hamdi Yılmaz’ı 30 bin ley manevi tazminat cezası ödemeye mahkum etti. Gazeteci Hamdi Yılmaz’ın temyize götürdüğü davanın son duruşması pazartesi günü görüldü. Yılmaz’ın avukatlarının tercüme hatası ve anlam kayması tezleri, Gürsoy’un avukatının sunduğu belge ile çürüdü.
DURUŞMAYA BİR GÜN KALA YİNE HAKARET
Gürsoy ile aralarındaki davayı sık sık yazılarına konu edinen Yılmaz, duruşmaya bir gün kala gazetenin sitesinde yazdığı ”Bugün yine duruşmamız var” başlıklı kısa yazısında aynı hakaretleri yineledi. Gürsoy’un avukatı, bu son yazının tercümesini hakim heyetine ve karşı tarafın avukatlarına sundu. Yazıyı okuyan mahkeme başkanı, ”Ben anladım.” diyerek duruşmayı kapattı. Kısa süre sonra açıklanan kararla, Yılmaz’ın itirazı reddedildi. Mahkeme kararında, Türk gazeteciye 30 gün içinde bir itiraz hakkı daha tanındı.
PARAYI MAĞDURLARA BAĞIŞLAYACAK
Mahkeme kararını TR724’e değerlendiren Fatih Gürsoy, kararı ‘hakkaniyetli’ buldu. Bundan böyle başka insanların benzer hakaretlere uğramamasını uman Gürsoy, tahsil edeceği parayı, KHK’lı mağdurlar ve ailelerine göndereceğini söyledi. Paranın tahsili için avukatıyla görüştüğünü kaydeden Lumina Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Gürsoy, ‘Kurumundan ve şahsımdan özür dilemesi ve yanlış yaptığını kabul etmesi şartıyla hakkımdan feragat ederim.’ dedi.
Lumina okullarının 26 yıldır Romanya’nın aydınlık geleceği için çalıştığına vurgu yapan Gürsoy, gazeteci Yılmaz’a şu öneride bulundu: ‘Araştırsın, okullarımızın teröre destek veren bir tek faaliyetini bulsun. Okulların anahtarını kendisine teslim edeceğim.’
Lumina Eğitim Kurumları, başkent Bükreş’in yanı sıra, Romanya’nın 4 şehrindeki 10 okulda 5 bini aşkın öğrenciye eğitim hizmeti veriyor.
[Necdet Çelik] 8.7.2020 [TR724]
HABER | NECDET ÇELİK, BÜKREŞ
Romanya’da Türk gazeteci Hamdi Yılmaz, bu ülkede eğitim faaliyetleri yürüten Lumina okullarının yönetim kurulu başkanına yönelik aşağılama, hakaret dolu ifadeleri nedeniyle, 6 bin 200 euro tazminat ödemeye mahkum oldu.
Romanya’da yayınlanan Gazete Balkan adlı portalda yıllardan beri Lumina okulları ve temsil ettiği misyona yönelik nefret içerikli yazılar kaleme alan Hamdi Yılmaz, 5 Aralık 2016 tarihli yazısında okulların yönetim kurulu başkanı Fatih Gürsoy’u hedef alarak, terör örgütü liderliği ile suçlayıp ağır ifadeler kullanmıştı. Gürsoy’un konuyu yargıya taşımasına aldırmayan Yılmaz, aynı hakaretleri çıkardığı gazetesinin diğer sayılarında sürdürdü.
Bükreş 1. Bölge (Sector 1) sulh ceza hakimliği, Gürsoy’un 200 bin leylik tazminat talebi üzerine, Hamdi Yılmaz’ı 30 bin ley manevi tazminat cezası ödemeye mahkum etti. Gazeteci Hamdi Yılmaz’ın temyize götürdüğü davanın son duruşması pazartesi günü görüldü. Yılmaz’ın avukatlarının tercüme hatası ve anlam kayması tezleri, Gürsoy’un avukatının sunduğu belge ile çürüdü.
DURUŞMAYA BİR GÜN KALA YİNE HAKARET
Gürsoy ile aralarındaki davayı sık sık yazılarına konu edinen Yılmaz, duruşmaya bir gün kala gazetenin sitesinde yazdığı ”Bugün yine duruşmamız var” başlıklı kısa yazısında aynı hakaretleri yineledi. Gürsoy’un avukatı, bu son yazının tercümesini hakim heyetine ve karşı tarafın avukatlarına sundu. Yazıyı okuyan mahkeme başkanı, ”Ben anladım.” diyerek duruşmayı kapattı. Kısa süre sonra açıklanan kararla, Yılmaz’ın itirazı reddedildi. Mahkeme kararında, Türk gazeteciye 30 gün içinde bir itiraz hakkı daha tanındı.
PARAYI MAĞDURLARA BAĞIŞLAYACAK
Mahkeme kararını TR724’e değerlendiren Fatih Gürsoy, kararı ‘hakkaniyetli’ buldu. Bundan böyle başka insanların benzer hakaretlere uğramamasını uman Gürsoy, tahsil edeceği parayı, KHK’lı mağdurlar ve ailelerine göndereceğini söyledi. Paranın tahsili için avukatıyla görüştüğünü kaydeden Lumina Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı Fatih Gürsoy, ‘Kurumundan ve şahsımdan özür dilemesi ve yanlış yaptığını kabul etmesi şartıyla hakkımdan feragat ederim.’ dedi.
Lumina okullarının 26 yıldır Romanya’nın aydınlık geleceği için çalıştığına vurgu yapan Gürsoy, gazeteci Yılmaz’a şu öneride bulundu: ‘Araştırsın, okullarımızın teröre destek veren bir tek faaliyetini bulsun. Okulların anahtarını kendisine teslim edeceğim.’
Lumina Eğitim Kurumları, başkent Bükreş’in yanı sıra, Romanya’nın 4 şehrindeki 10 okulda 5 bini aşkın öğrenciye eğitim hizmeti veriyor.
[Necdet Çelik] 8.7.2020 [TR724]
Satılık adalet! [İlker Doğan]
Çoklu baro tartışmalarının gündemde olduğu dönemde çok önemli bir iddianame açıklandı.’Fetö borsası’ soruşturması kapsamında hazırlanan iddianame tamamlandı ve mahkeme tarafından da kabul edildi. Buna göre pasaport tahdidini, mal varlığına el koyma kararlarını kaldıracakları vaadiyle, haklarında soruşturma olan Cemaat mensuplarından para toplayan suç çetesi yargılanacak. Çete içerisinde avukatlar, polisler, bakanlık bürokratı ve MİT mensupları yer alıyordu. Söz konusu çete aslında deryada bir damla. Bu suç örgütü gibi yüzlercesinin var olduğu Türkiye’de adalet tam anlamıyla satışa çıkarılmış durumda. Yargının bağımsızlığını yitirdiği, hukukun tamamen askıya alındığı günlerde ‘fırsattan istifade’ ceplerini doldurmanın derdine düşen polisler, bürokratlar, hakimler, savcılar ve avukatların birinci önceliği para! Ne kanun dinliyorlar, ne hak, ne hukuk!
Cezaevinden tahliye olan bir gazeteci, şahit olduğu ‘satılık yargı’ olayını Tr724’e şöyle anlattı: ’’Türkiye’de bulunduğum dönemde cezaevindeki koğuş arkadaşlarımdan biri avukattı. Varlıklı bir aileye mensuptu. Ailesi, avukat arkadaşın bilgisi dışında kendisini MİT mensubu olarak tanıtan kişiye bundan 4 yıl önce ‘tahliye’ için 50 bin dolar ödemişti. Ancak söz konusu avukat yaklaşık 40 ay tutuklu kaldı. Avukat olan bir başka koğuş arkadaşımdan istenen para ise tam 500 bin dolardı! Vermedi. Özel yapım makam aracına el koydular ve o da 45 ay tutuklu kaldı.’’
Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri hiç şüphesiz ‘çoklu baro’ tartışmaları. İktidar özellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi büyükşehirlerde ele geçiremediği baroları bir şekilde ‘etkisiz hale’ getirmenin hesabını yapıyor. Muhalefet ve baro başkanları ise söz konusu adımı ‘vatana ihanet’ olarak değerlendiriyor, yargının tamamen siyasallaşacağı iddia ediyor ve hukukun biteceğini savunuyor!
TUZ KOKMUŞ!
Peki hali hazırda Türkiye’de ‘hukuk’tan söz edilebilir mi? İşte bu sorunun cevabını da yine bizzat rejimin savcıları, ‘f.tö borsası’ soruşturmasına ilişkin hazırladıkları iddianamede veriyor. İddianameyi okuduğunuzda AKP rejiminin yönettiği Türkiye’de yargının, bürokrasinin, emniyetin hatta ‘savunma’ makamının nasıl çürüdüğünü net olarak görüyorsunuz. İddianameye göre pasaport tahdidini, mal varlığına el koyma kararlarını kaldıracakları vaadiyle haklarında soruşturma olan Cemaat mensuplarından para toplayan suç çetesinde avukatlar, polisler, bakanlık bürokratı ve MİT mensubu yer alıyor.
İKİ SAVCI İHRAÇ EDİLMİŞTİ
İddianamede Cemaat’e yönelik soruşturmalarda adı geçenleri bulup onlara ulaşmaya çalışan Ahmet K. isimli şahsın örgütün lideri olduğu anlatılıyor. İki polis, 1 MİT personeli, 1 Maliye Bakanlığı gelir uzmanı ve 2 avukatın ‘f.tö’ borsasındaki rolleri detaylı olarak anlatılıyor. Söz konusu çete, 91 kişiden bu şekilde yüklü miktarlarda para almış. Aynı soruşturma çerçevesinde savcılar İsmet Bozkurt ve Lütfü Karabacak meslekten ihraç edilmişti.
ÖDEME YAPARSANIZ, SORUN ÇÖZÜLÜR!
Sistem şöyle işliyor; çete lideri Ahmet K. isimli şahıs belirli miktarlarda para ödeyerek Cemaat mensuplarıyla ilgili bilgileri MİT mensubu ve iki polisten alıyor. Ardından söz konusu bilgileri çete üyesi avukatlara (evli çift) vererek, Cemaat mensuplarına ulaşmalarını istiyor. (Bayan avukat itirafçı oldu) Soruşturmada adı geçen kişilere ulaşan iki avukat ise şüphelilere, ‘sorunlarının yapacakları ödemeler karşılığında çözüleceği’ vaadinde bulunuyor. İddianamede söz konusu çetenin suç eylemleri tek tek sıralanmış. Örneğin çeteye, bir pasaport tahdidinin kaldırılması karşılığında 50 bin TL ödeme yapılmış.
SÜMENALTI ETMEK DE PARAYLA
‘F.tö borsası’ iddiasını ortaya atan ilk isim eski AKP’li milletvekili Şamil Tayyar’dı. Tayyar, ‘bazı Cemaat mensuplarının para karşılığı itirafçı adı altında serbest bırakıldığını’ söylüyordu. Bu ifadelerinin ardından soruşturma açıldı ve Tayyar ifade verdi. Şamil Tayyar’ın ifadeleri doğruydu. Emniyet ve yargı çevresinde ‘fırsattan istifade’ etmek isteyen birileri, ceplerini doldurmak için insanlardan yüklü miktarlarda para topluyordu. Kimileri ‘tahliye’ sözü veriyor, kimileri ‘dosyaları’ sümen altı etme karşılığında yüzbinlerce lira alıyordu.
SUÇ YALAN, RÜŞVET GERÇEK!
F.TÖ borsası skandalları bugüne kadar pek çok kez haber oldu. Çalık Holding’e bağlı Çalık Gayrimenkul Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Taçyıldız’ın da kendisi ve ailesi hakkındaki Fethullah Gülen cemaatiyle ilişkili evrakının eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir tarafından boğaz manzaralı köşk karşılığında temizlendiği ileri sürülmüştü geçtiğimiz aylarda. Kayıplara karışan Taşdemir’in gazetelerde yayınlanan mal varlığı da çok konuşulmuştu.
BU ÇETE İLK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK
Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? Haklarında dava açılan çete üyeleri ilk değil ve son da olmayacak. Türkiye’de söz konusu savcı, polis ve MİT personeli gibi binlercesi var. Ülkede hukuk tamamen raydan çıkmış durumda. Adalet, cebini doldurmak isteyen bürokrat, yargı mensupları ve polisler tarafından satılığa çıkarıldı. AKP’nin memuru gibi davranan hakim ve savcılar ne hukuk tanıyor ne kanun! Ölümcül hastalığa yakalanan insanların tahliye edilmeleri aylar sürüyor. Hamile ve yeni doğum yapmış lohusa kadınlar bebekleriyle birlikte kanunun açık emrine rağmen tutuklanıyor. İnsanlar yasal bir bankaya para yatırdıkları, yasal bir sendikaya üyü oldukları ya da yasal bir kurumda çalıştıkları için cezaevine konuluyor.
[İlker Doğan] 8.7.2020 [TR724]
Cezaevinden tahliye olan bir gazeteci, şahit olduğu ‘satılık yargı’ olayını Tr724’e şöyle anlattı: ’’Türkiye’de bulunduğum dönemde cezaevindeki koğuş arkadaşlarımdan biri avukattı. Varlıklı bir aileye mensuptu. Ailesi, avukat arkadaşın bilgisi dışında kendisini MİT mensubu olarak tanıtan kişiye bundan 4 yıl önce ‘tahliye’ için 50 bin dolar ödemişti. Ancak söz konusu avukat yaklaşık 40 ay tutuklu kaldı. Avukat olan bir başka koğuş arkadaşımdan istenen para ise tam 500 bin dolardı! Vermedi. Özel yapım makam aracına el koydular ve o da 45 ay tutuklu kaldı.’’
Türkiye’nin en önemli gündem maddelerinden biri hiç şüphesiz ‘çoklu baro’ tartışmaları. İktidar özellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Adana gibi büyükşehirlerde ele geçiremediği baroları bir şekilde ‘etkisiz hale’ getirmenin hesabını yapıyor. Muhalefet ve baro başkanları ise söz konusu adımı ‘vatana ihanet’ olarak değerlendiriyor, yargının tamamen siyasallaşacağı iddia ediyor ve hukukun biteceğini savunuyor!
TUZ KOKMUŞ!
Peki hali hazırda Türkiye’de ‘hukuk’tan söz edilebilir mi? İşte bu sorunun cevabını da yine bizzat rejimin savcıları, ‘f.tö borsası’ soruşturmasına ilişkin hazırladıkları iddianamede veriyor. İddianameyi okuduğunuzda AKP rejiminin yönettiği Türkiye’de yargının, bürokrasinin, emniyetin hatta ‘savunma’ makamının nasıl çürüdüğünü net olarak görüyorsunuz. İddianameye göre pasaport tahdidini, mal varlığına el koyma kararlarını kaldıracakları vaadiyle haklarında soruşturma olan Cemaat mensuplarından para toplayan suç çetesinde avukatlar, polisler, bakanlık bürokratı ve MİT mensubu yer alıyor.
İKİ SAVCI İHRAÇ EDİLMİŞTİ
İddianamede Cemaat’e yönelik soruşturmalarda adı geçenleri bulup onlara ulaşmaya çalışan Ahmet K. isimli şahsın örgütün lideri olduğu anlatılıyor. İki polis, 1 MİT personeli, 1 Maliye Bakanlığı gelir uzmanı ve 2 avukatın ‘f.tö’ borsasındaki rolleri detaylı olarak anlatılıyor. Söz konusu çete, 91 kişiden bu şekilde yüklü miktarlarda para almış. Aynı soruşturma çerçevesinde savcılar İsmet Bozkurt ve Lütfü Karabacak meslekten ihraç edilmişti.
ÖDEME YAPARSANIZ, SORUN ÇÖZÜLÜR!
Sistem şöyle işliyor; çete lideri Ahmet K. isimli şahıs belirli miktarlarda para ödeyerek Cemaat mensuplarıyla ilgili bilgileri MİT mensubu ve iki polisten alıyor. Ardından söz konusu bilgileri çete üyesi avukatlara (evli çift) vererek, Cemaat mensuplarına ulaşmalarını istiyor. (Bayan avukat itirafçı oldu) Soruşturmada adı geçen kişilere ulaşan iki avukat ise şüphelilere, ‘sorunlarının yapacakları ödemeler karşılığında çözüleceği’ vaadinde bulunuyor. İddianamede söz konusu çetenin suç eylemleri tek tek sıralanmış. Örneğin çeteye, bir pasaport tahdidinin kaldırılması karşılığında 50 bin TL ödeme yapılmış.
SÜMENALTI ETMEK DE PARAYLA
‘F.tö borsası’ iddiasını ortaya atan ilk isim eski AKP’li milletvekili Şamil Tayyar’dı. Tayyar, ‘bazı Cemaat mensuplarının para karşılığı itirafçı adı altında serbest bırakıldığını’ söylüyordu. Bu ifadelerinin ardından soruşturma açıldı ve Tayyar ifade verdi. Şamil Tayyar’ın ifadeleri doğruydu. Emniyet ve yargı çevresinde ‘fırsattan istifade’ etmek isteyen birileri, ceplerini doldurmak için insanlardan yüklü miktarlarda para topluyordu. Kimileri ‘tahliye’ sözü veriyor, kimileri ‘dosyaları’ sümen altı etme karşılığında yüzbinlerce lira alıyordu.
SUÇ YALAN, RÜŞVET GERÇEK!
F.TÖ borsası skandalları bugüne kadar pek çok kez haber oldu. Çalık Holding’e bağlı Çalık Gayrimenkul Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Taçyıldız’ın da kendisi ve ailesi hakkındaki Fethullah Gülen cemaatiyle ilişkili evrakının eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir tarafından boğaz manzaralı köşk karşılığında temizlendiği ileri sürülmüştü geçtiğimiz aylarda. Kayıplara karışan Taşdemir’in gazetelerde yayınlanan mal varlığı da çok konuşulmuştu.
BU ÇETE İLK DEĞİL, SON DA OLMAYACAK
Peki bütün bunlar ne anlama geliyor? Haklarında dava açılan çete üyeleri ilk değil ve son da olmayacak. Türkiye’de söz konusu savcı, polis ve MİT personeli gibi binlercesi var. Ülkede hukuk tamamen raydan çıkmış durumda. Adalet, cebini doldurmak isteyen bürokrat, yargı mensupları ve polisler tarafından satılığa çıkarıldı. AKP’nin memuru gibi davranan hakim ve savcılar ne hukuk tanıyor ne kanun! Ölümcül hastalığa yakalanan insanların tahliye edilmeleri aylar sürüyor. Hamile ve yeni doğum yapmış lohusa kadınlar bebekleriyle birlikte kanunun açık emrine rağmen tutuklanıyor. İnsanlar yasal bir bankaya para yatırdıkları, yasal bir sendikaya üyü oldukları ya da yasal bir kurumda çalıştıkları için cezaevine konuluyor.
[İlker Doğan] 8.7.2020 [TR724]
Ölüm ve sonrası ailevi sorumluluklar [Dr. Ergün Çapan]
Müslüman bir kişinin, yakın ve uzak akraba ve arkadaşlarına karşı farklı görev ve sorumlulukları vardır. Bunların bir kısmı dünya, bir kısmı da âhiret hayatına yöneliktir. Ahirete yönelik olarak bir müslümanın, ölen yakınlarına, dostlarına veya sevdiği, alaka duyduğu kimselere hediye göndermesi, yerine göre bir hak veya vefa borcudur.
Gönderilecek hediyeyi ve makbuliyetini belirleyecek olan da Allah tarafından Gaybın Son Habercisi olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’in getirdiği dünya ve ukbanın yol haritasını bildiren dindir. Bu yazıda, vefat eden kimsenin/kimselerin ardından, dinimizin yapılmasını tavsiye ettiği şeyleri kısaca ele almak istiyoruz.
1-Borcunun Ödenmesi
Ölen bir kimsenin ardından yapılması gereken en önemli işlerden biri, onun borçlarını ödemektir. Kul hakkına taalluk etmesi ve ölen insanın rahatlatılması son derece önemlidir. Bunun içindir ki, vefat eden kimsenin borcunu ödeyerek onun üzerinden kul hakkının kalkmasına yardımcı olmak, mirasçılarının ve yakınlarının öncelikli olarak ele almaları gereken bir görevdir. Maalesef günümüzde dinimizin çok önem verdiği bu konu, hafife alınmakta ve gereken hassasiyet pek gösterilmemektedir. Ölen bir kimsenin borçlarının miras taksim edilmeden önce ödenmesi gerekir. Borcun ödenmesine ölenin bıraktığı miras yeterli değilse, mirasçılar borcu ödemekle sorumlu değillerdir. Bununla birlikte ödemeleri de bir vefa borcudur. Borcu ödeyecek kişinin ölenin mirasçısı veya yakını olması şart değildir; herhangi bir kimse, vefat edenin borcunu ödeyebilir. Borcun ödenmesi, ölen kimsenin uhrevi mesuliyetten kurtulması adına oldukça önemlidir. Konuyla ilgili bazı hadisler şu şekildedir:
نَفْسُ الْمُؤْمِنِ مُعَلَّقَةٌ بِدَيْنِهِ، حَتَّى يُقْضَى عَنْهُ
“Ölen bir bir müminin canı, borcu ödeninceye kadar ipotek altındadır.” (Tirmizî, 1078; Ebu davud, 3341; Ahmet b. Hanbel, 10599; Hakim Müstedrek, 2219) Bu konudaki bir diğer rivayet de şu şekildedir:
صَاحِبُ الدَّيْنِ مَغْلُولٌ فِي قَبْرِهِ لَا يَفُكُّهُ إِلَّا قَضَاءُ دَيْنِهِ
“Borçlu kimse kabirde eli kolu bağlıdır. Ancak borcunun ödenmesi onun kelepçelerini çözer. “ (Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, 893)
Bu durumdaki bir kimsenin, borcu ödeninceye kadar ne cennete girmesine ne de salih insanlarla arkadaşlık etmesine izin verilir. Hasenatından alacaklılara verilerek veya borcu kadar onların günahlarından yüklenerek veyahutta dilerse Allah’ın borcunun verilmesini talep edenleri razı etmesiyle kurtulur. (Aliyyü’l-Kâri, Miftahu’l-mefatih, 5/1959)
Vefat eden kimsenin ahirette borcundan ötürü mesuliyetini gösteren bir diğer hadis te şu şekildedir :
يُغْفَرُ لِلشَّهِيدِ كُلُّ ذَنْبٍ إِلاَّ الدَّيْنَ
“Şehidin borç hariç günahları mağfiret edilir.” (Müslim, 1886; Ahmet b. Hanbel, 7051) buyrulmaktadır.
Bu hadisteki borç ile bütün kan, mal ve namus gibi kul hakları kastedilmektedir. (Münavi, Feyzü’l-kadir, 10016) Görüldüğü gibi şehitlik gibi yüce bir payeye erişen bir insan bile kullara olan borcundan muaf tutulmamaktadır.Bu itibarla vefat eden bir kimsenin borcunun ödenmesi ve onun rahatlatılması çok hayatî bir öneme sahiptir. Ölenin yakınlarının, dostlarının, sevenlerinin- imkanlar ölçüsünde- onun geride bıraktığı borçlara sahip çıkıp ellerinden gelen gayreti göstererek ödemeye çalışmaları bir vefa borcudur.
2-Dua ve istiğfar
Ölen kimsenin ardından dua ve istiğfar etmek, Kur’an ve Sünnet’te vurgu yapılan bir husustur. Kur’an, vefat eden insanların ardından onların bağışlanması için dua etmenin çok önemli bir müslüman ahlakı olduğuna dikkatleri çekmektedir: Konuyla ilgili bir âyet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak, kıyamete kadar gelecek müminler): “Ey Kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!” (Haşir, 59/10). Ayrıca Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de değişik hadislerde vefat eden insanlar için dua ve istiğfarda bulunulmasını tavsiye etmiştir. Bunlardan birinde Allah Resûlü:
إِذَا صَلَّيْتُمْ عَلَى الْمَيِّتِ فَأَخْلِصُوا لَهُ الدُّعَاءَ
“Vefat eden insanın namazını kıldıktan sonra onun için yürekten dua edin!” (Ebu Davud, Sünen, 3199; İbn-i Mace, 1487) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu tavsiyesinin yanında bizzat kendileri de vefat eden kimseler için Allah’ın mağfiret etmesi için dua etmiştir. Nitekim Sahabeden vefat eden Ebu Seleme için şöyle dua etmiştir:
«اللهُمَّ اغْفِرْ لِأَبِي سَلَمَةَ وَارْفَعْ دَرَجَتَهُ فِي الْمَهْدِيِّينَ، وَاخْلُفْهُ فِي عَقِبِهِ فِي الْغَابِرِينَ، وَاغْفِرْ لَنَا وَلَهُ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ، وَافْسَحْ لَهُ فِي قَبْرِهِ، وَنَوِّرْ لَهُ فِيهِ» .
“Allahım, Ebu Seleme’yi mağfiret buyur! Derecesini hidayete erenler arasında yükselt. Geride kalan nesline sen halef ol (onları koruyup gözet) Ey Alemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Kabrini genişlet ve onu orada nurlandır!” (Müslim, 920; Ebu Davud, 3118)
Ayrıca Peygamber Efendimiz’den, vefat eden insanın mağfiret edilmesi için dua etmenin, hediye göndermek anlamında olduğu rivayet edilmektedir:
وَإِنَّ هَدِيَّةَ الْأَحْيَاءِ إِلَى الْأَمْوَاتِ الِاسْتِغْفَارُ لَهُمْ
“Hayattakilerin ölenlere hediyesi onlar için istiğfar etmektir.” (Beyhaki, Şuabu’l-iman, 7527; Deylemî, Müsned, 6323)
Aynı zamanda Selef-i salihinden de, ölen kimse için yapılan duaların, ona dağlar şeklinde, ipek bohçalara veya daha başka ambalajlar içinde sarılı bir nur halinde hediye olarak ulaştığı yönünde pek çok rivayet ve nakledilen rüyalar vardır. (Suyûtî, Şerhu’s-sudûr bihâli’l-mevtâ ve’l-kubur, s. 307)
Hayatta olan mü’minlerin, vefat etmiş yakınlarına, dostlarına ve sahabe efendilerimizden günümüze dinin bize tebliğ ve temsilinde çok önemli yeri olan, ruhun ufkuna yürüyen ilim ve maneviyat büyüklerine de dua etmek, hem bir vefa borcu, hem bir hediye, hem de sevap kazanma yoludur. Bu duaları yaparken ismin zikredilmesi de oldukça önemlidir. Zira Peygamber Efendimiz, vefat eden Ebu Seleme’ye ismen dua etmiştir. Bu itibarla isim zikredilerek yapılan dua, tıpkı şahsa özel adrese postalamak gibidir.
3-Sadaka Vermek
Peygamber Efendimiz, vefat eden bir kimsenin dünyada bıraktığı hayır ve hasenat kaynaklarının onun için sürekli sevap kaynağı olacağını bildirmiş, arkada kalanların, ölen yakınları için toplumun o anda ihtiyacı olan şeyleri tasadduk etmelerini tavsiye buyurmuşlardır.
Nitekim Allah Resûlü insan öldüğünde, amel defterinin kapanacağını, ancak şu üç kişinin bundan istisna edildiğini haber vermiştir:
إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثَةٍ: إِلَّا مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ، أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ، أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ
“İnsan öldüğü zaman ameli, şu üç şey dışında kesilir: Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisi için dua eden salih bir çocuk.” (Müslim, 1631; Ebu Davud, 2880)
Sahabeden birisi Peygamber Efendimiz’e babasının vefat ettiğini ve geriye mal da bıraktığını, fakat kendisine herhangi bir vasiyette bulunmadığını söyleyerek, kendisinin babası adına sadaka vermesinin onun günahlarına keffaret olup-olmayacağını sormuş, Allah Resulü de “Evet” buyurarak, ölen kimseler için sadaka vermenin önemini hatırlatmıştır. (Müslim, 1630; Nesaî, 3652)
Sa’d b. Ubade, Efendimiz’e annesi için tasaddukta bulunmayı sormuş, Allah Resulü’nün onayı ile hurma bahçesini sadaka olarak vermiştir. (Buhari, 2756). Bir diğer rivayette de Sa’d b. Ubade, vefat eden annesi için hangi sadakanın daha faziletli olduğunu sormuş, Allah Resulü su kuyusu kazdırmasını tavsiye etmiş, sahabi de annesi adına bir su kuyusu açtırmıştır. (Ebu davud, 1681)
Konu ile ilgili hadislerden anlaşıldığına göre toplumun, insanların ihtiyacını karşılayacak mali imkanların sadaka olarak verilmesi önem arzetmektedir. Vefat edenlere yapılan dualar, istiğfarlar, sadakalar vs. ahiret alemine göre bir hediye şeklinde onlara ulaşmaktadır. Nitekim, Hz. Enes b. Malik, bu durumu Peygamber Efendimiz’e sormuş, Allah Resulü de şu şekilde cevap vermiştir:
عَنْ أَنَسٍ قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إنَّا نَتَصَدَّقُ عَنْ مَوْتَانَا وَنَحُجُّ عَنْهُمْ وَنَدْعُو لَهُمْ، فَهَلْ يَصِلُ ذَلِكَ لَهُمْ؟ قَالَ نَعَمْ، إنَّهُ لَيَصِلُ إلَيْهِمْ، وَإِنَّهُمْ لَيَفْرَحُونَ بِهِ كَمَا يَفْرَحُ أَحَدُكُمْ بِالطَّبَقِ إذَا أُهْدِيَ إلَيْهِ» رَوَاهُ أَبُو حَفْصٍ الْعُكْبَرِيُّ
Enes b. Malik, “Ey Allah’ın Resulü biz ölülerimiz için sadaka veriyoruz, onlar için hac yapıyoruz ve onlara dua ediyoruz. Bu yaptıklarımız kendilerini ulaşıyor mu? Diye sorunca Allah Resulü, “Evet, yaptıklarınız mutlaka ulaşır ve sizden birisine bir tabak yemek ikram edildiğinde sevindiği gibi, onlar da sizin kendileri için yaptıklarınıza çok sevinirler.” (Aynî, Umdetü’l-kâri, 3/119; İbn-i Âbidin, 2/596; Ali b. Ahmet el-Hekkârî, Hediyyetü’l-ahya lilemvât ve ma yasılü ileyhim minennefi ve’s-sevab alâ memerri’l-evkat, s.177)
Vefat eden insanın ardından dua, sadaka ve borcunun ödenmesinden ötürü sevabının ulaşmasında ittifak edilmiştir. (Nevevi, el-Minhac şerhu sahihi’l-müslim, 11/85). Bir insanın yaptığı bir amelin sevabının bir diğer insana ulaşmasıyla ilgili rivayetler tevatür derecesine ulaşmaktadır. (İbn-i Abidin, 2/596)
Nafile olarak tasaddukta bulunan kimsenin, bütün inanan erkek ve bayanları niyet etmesi daha faziletli bir davranıştır. Zira verilen sadakanın sevabı, verenden hiçbir eksilme olmaksızın niyet edilen herkese ulaşmaktadır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinin görüşü bu şekildedir. (İbn-i Abidin, 2/243) Bu itibarla, vefat eden bir kimse adına yapılan sadaka, ibadet, Kur’an tilaveti gibi taat ve kurbetlerden hasıl olan sevabı, başta Peygamber Efendimiz, sahabe, selef-i salihin, mezhep imamları ve maneviyat büyükleri olmak üzere günümüze kadar üzerimizde hak ve emeği olan kimselere, yakınlarımıza, dostlarımıza ve bütün müminleri niyet ederek bağışlamak, hem vefa, hem sevap kazanma, hem de ahirette o insanlarla dünyada iken bir dostluk kurma adına önemli olsa gerektir. Elbette ki böylesine geniş kapsamlı bir duada, bizzat bağışlamak istediğimiz insanların ismini söylemek de adrese teslim etmek gibidir.
Aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Peki nasıl olup da yapılan bir hayrın sevabı, binlerce milyonlarca insana aynı anda ulaşacaktır? Şunu hatırlatmak gerekir ki, dünyada internet, uydu yayını gibi değişik iletişim vasıtalarıyla bir görüntü, ses veya bilgi, aynı anda milyonlarca, milyarca insan ulaşmaktadır.
Vefat eden insanlara gönderilen hediyeler konusuna “Kur’an Okuma” ile devam edeceğiz.
[Dr. Ergün Çapan] 8.7.2020 [TR724]
Gönderilecek hediyeyi ve makbuliyetini belirleyecek olan da Allah tarafından Gaybın Son Habercisi olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’in getirdiği dünya ve ukbanın yol haritasını bildiren dindir. Bu yazıda, vefat eden kimsenin/kimselerin ardından, dinimizin yapılmasını tavsiye ettiği şeyleri kısaca ele almak istiyoruz.
1-Borcunun Ödenmesi
Ölen bir kimsenin ardından yapılması gereken en önemli işlerden biri, onun borçlarını ödemektir. Kul hakkına taalluk etmesi ve ölen insanın rahatlatılması son derece önemlidir. Bunun içindir ki, vefat eden kimsenin borcunu ödeyerek onun üzerinden kul hakkının kalkmasına yardımcı olmak, mirasçılarının ve yakınlarının öncelikli olarak ele almaları gereken bir görevdir. Maalesef günümüzde dinimizin çok önem verdiği bu konu, hafife alınmakta ve gereken hassasiyet pek gösterilmemektedir. Ölen bir kimsenin borçlarının miras taksim edilmeden önce ödenmesi gerekir. Borcun ödenmesine ölenin bıraktığı miras yeterli değilse, mirasçılar borcu ödemekle sorumlu değillerdir. Bununla birlikte ödemeleri de bir vefa borcudur. Borcu ödeyecek kişinin ölenin mirasçısı veya yakını olması şart değildir; herhangi bir kimse, vefat edenin borcunu ödeyebilir. Borcun ödenmesi, ölen kimsenin uhrevi mesuliyetten kurtulması adına oldukça önemlidir. Konuyla ilgili bazı hadisler şu şekildedir:
نَفْسُ الْمُؤْمِنِ مُعَلَّقَةٌ بِدَيْنِهِ، حَتَّى يُقْضَى عَنْهُ
“Ölen bir bir müminin canı, borcu ödeninceye kadar ipotek altındadır.” (Tirmizî, 1078; Ebu davud, 3341; Ahmet b. Hanbel, 10599; Hakim Müstedrek, 2219) Bu konudaki bir diğer rivayet de şu şekildedir:
صَاحِبُ الدَّيْنِ مَغْلُولٌ فِي قَبْرِهِ لَا يَفُكُّهُ إِلَّا قَضَاءُ دَيْنِهِ
“Borçlu kimse kabirde eli kolu bağlıdır. Ancak borcunun ödenmesi onun kelepçelerini çözer. “ (Taberanî, Mu’cemu’l-Evsat, 893)
Bu durumdaki bir kimsenin, borcu ödeninceye kadar ne cennete girmesine ne de salih insanlarla arkadaşlık etmesine izin verilir. Hasenatından alacaklılara verilerek veya borcu kadar onların günahlarından yüklenerek veyahutta dilerse Allah’ın borcunun verilmesini talep edenleri razı etmesiyle kurtulur. (Aliyyü’l-Kâri, Miftahu’l-mefatih, 5/1959)
Vefat eden kimsenin ahirette borcundan ötürü mesuliyetini gösteren bir diğer hadis te şu şekildedir :
يُغْفَرُ لِلشَّهِيدِ كُلُّ ذَنْبٍ إِلاَّ الدَّيْنَ
“Şehidin borç hariç günahları mağfiret edilir.” (Müslim, 1886; Ahmet b. Hanbel, 7051) buyrulmaktadır.
Bu hadisteki borç ile bütün kan, mal ve namus gibi kul hakları kastedilmektedir. (Münavi, Feyzü’l-kadir, 10016) Görüldüğü gibi şehitlik gibi yüce bir payeye erişen bir insan bile kullara olan borcundan muaf tutulmamaktadır.Bu itibarla vefat eden bir kimsenin borcunun ödenmesi ve onun rahatlatılması çok hayatî bir öneme sahiptir. Ölenin yakınlarının, dostlarının, sevenlerinin- imkanlar ölçüsünde- onun geride bıraktığı borçlara sahip çıkıp ellerinden gelen gayreti göstererek ödemeye çalışmaları bir vefa borcudur.
2-Dua ve istiğfar
Ölen kimsenin ardından dua ve istiğfar etmek, Kur’an ve Sünnet’te vurgu yapılan bir husustur. Kur’an, vefat eden insanların ardından onların bağışlanması için dua etmenin çok önemli bir müslüman ahlakı olduğuna dikkatleri çekmektedir: Konuyla ilgili bir âyet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak, kıyamete kadar gelecek müminler): “Ey Kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!” (Haşir, 59/10). Ayrıca Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de değişik hadislerde vefat eden insanlar için dua ve istiğfarda bulunulmasını tavsiye etmiştir. Bunlardan birinde Allah Resûlü:
إِذَا صَلَّيْتُمْ عَلَى الْمَيِّتِ فَأَخْلِصُوا لَهُ الدُّعَاءَ
“Vefat eden insanın namazını kıldıktan sonra onun için yürekten dua edin!” (Ebu Davud, Sünen, 3199; İbn-i Mace, 1487) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu tavsiyesinin yanında bizzat kendileri de vefat eden kimseler için Allah’ın mağfiret etmesi için dua etmiştir. Nitekim Sahabeden vefat eden Ebu Seleme için şöyle dua etmiştir:
«اللهُمَّ اغْفِرْ لِأَبِي سَلَمَةَ وَارْفَعْ دَرَجَتَهُ فِي الْمَهْدِيِّينَ، وَاخْلُفْهُ فِي عَقِبِهِ فِي الْغَابِرِينَ، وَاغْفِرْ لَنَا وَلَهُ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ، وَافْسَحْ لَهُ فِي قَبْرِهِ، وَنَوِّرْ لَهُ فِيهِ» .
“Allahım, Ebu Seleme’yi mağfiret buyur! Derecesini hidayete erenler arasında yükselt. Geride kalan nesline sen halef ol (onları koruyup gözet) Ey Alemlerin Rabbi! Ona da bize de mağfiret buyur! Kabrini genişlet ve onu orada nurlandır!” (Müslim, 920; Ebu Davud, 3118)
Ayrıca Peygamber Efendimiz’den, vefat eden insanın mağfiret edilmesi için dua etmenin, hediye göndermek anlamında olduğu rivayet edilmektedir:
وَإِنَّ هَدِيَّةَ الْأَحْيَاءِ إِلَى الْأَمْوَاتِ الِاسْتِغْفَارُ لَهُمْ
“Hayattakilerin ölenlere hediyesi onlar için istiğfar etmektir.” (Beyhaki, Şuabu’l-iman, 7527; Deylemî, Müsned, 6323)
Aynı zamanda Selef-i salihinden de, ölen kimse için yapılan duaların, ona dağlar şeklinde, ipek bohçalara veya daha başka ambalajlar içinde sarılı bir nur halinde hediye olarak ulaştığı yönünde pek çok rivayet ve nakledilen rüyalar vardır. (Suyûtî, Şerhu’s-sudûr bihâli’l-mevtâ ve’l-kubur, s. 307)
Hayatta olan mü’minlerin, vefat etmiş yakınlarına, dostlarına ve sahabe efendilerimizden günümüze dinin bize tebliğ ve temsilinde çok önemli yeri olan, ruhun ufkuna yürüyen ilim ve maneviyat büyüklerine de dua etmek, hem bir vefa borcu, hem bir hediye, hem de sevap kazanma yoludur. Bu duaları yaparken ismin zikredilmesi de oldukça önemlidir. Zira Peygamber Efendimiz, vefat eden Ebu Seleme’ye ismen dua etmiştir. Bu itibarla isim zikredilerek yapılan dua, tıpkı şahsa özel adrese postalamak gibidir.
3-Sadaka Vermek
Peygamber Efendimiz, vefat eden bir kimsenin dünyada bıraktığı hayır ve hasenat kaynaklarının onun için sürekli sevap kaynağı olacağını bildirmiş, arkada kalanların, ölen yakınları için toplumun o anda ihtiyacı olan şeyleri tasadduk etmelerini tavsiye buyurmuşlardır.
Nitekim Allah Resûlü insan öldüğünde, amel defterinin kapanacağını, ancak şu üç kişinin bundan istisna edildiğini haber vermiştir:
إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلَّا مِنْ ثَلَاثَةٍ: إِلَّا مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ، أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ، أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ
“İnsan öldüğü zaman ameli, şu üç şey dışında kesilir: Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisi için dua eden salih bir çocuk.” (Müslim, 1631; Ebu Davud, 2880)
Sahabeden birisi Peygamber Efendimiz’e babasının vefat ettiğini ve geriye mal da bıraktığını, fakat kendisine herhangi bir vasiyette bulunmadığını söyleyerek, kendisinin babası adına sadaka vermesinin onun günahlarına keffaret olup-olmayacağını sormuş, Allah Resulü de “Evet” buyurarak, ölen kimseler için sadaka vermenin önemini hatırlatmıştır. (Müslim, 1630; Nesaî, 3652)
Sa’d b. Ubade, Efendimiz’e annesi için tasaddukta bulunmayı sormuş, Allah Resulü’nün onayı ile hurma bahçesini sadaka olarak vermiştir. (Buhari, 2756). Bir diğer rivayette de Sa’d b. Ubade, vefat eden annesi için hangi sadakanın daha faziletli olduğunu sormuş, Allah Resulü su kuyusu kazdırmasını tavsiye etmiş, sahabi de annesi adına bir su kuyusu açtırmıştır. (Ebu davud, 1681)
Konu ile ilgili hadislerden anlaşıldığına göre toplumun, insanların ihtiyacını karşılayacak mali imkanların sadaka olarak verilmesi önem arzetmektedir. Vefat edenlere yapılan dualar, istiğfarlar, sadakalar vs. ahiret alemine göre bir hediye şeklinde onlara ulaşmaktadır. Nitekim, Hz. Enes b. Malik, bu durumu Peygamber Efendimiz’e sormuş, Allah Resulü de şu şekilde cevap vermiştir:
عَنْ أَنَسٍ قَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ إنَّا نَتَصَدَّقُ عَنْ مَوْتَانَا وَنَحُجُّ عَنْهُمْ وَنَدْعُو لَهُمْ، فَهَلْ يَصِلُ ذَلِكَ لَهُمْ؟ قَالَ نَعَمْ، إنَّهُ لَيَصِلُ إلَيْهِمْ، وَإِنَّهُمْ لَيَفْرَحُونَ بِهِ كَمَا يَفْرَحُ أَحَدُكُمْ بِالطَّبَقِ إذَا أُهْدِيَ إلَيْهِ» رَوَاهُ أَبُو حَفْصٍ الْعُكْبَرِيُّ
Enes b. Malik, “Ey Allah’ın Resulü biz ölülerimiz için sadaka veriyoruz, onlar için hac yapıyoruz ve onlara dua ediyoruz. Bu yaptıklarımız kendilerini ulaşıyor mu? Diye sorunca Allah Resulü, “Evet, yaptıklarınız mutlaka ulaşır ve sizden birisine bir tabak yemek ikram edildiğinde sevindiği gibi, onlar da sizin kendileri için yaptıklarınıza çok sevinirler.” (Aynî, Umdetü’l-kâri, 3/119; İbn-i Âbidin, 2/596; Ali b. Ahmet el-Hekkârî, Hediyyetü’l-ahya lilemvât ve ma yasılü ileyhim minennefi ve’s-sevab alâ memerri’l-evkat, s.177)
Vefat eden insanın ardından dua, sadaka ve borcunun ödenmesinden ötürü sevabının ulaşmasında ittifak edilmiştir. (Nevevi, el-Minhac şerhu sahihi’l-müslim, 11/85). Bir insanın yaptığı bir amelin sevabının bir diğer insana ulaşmasıyla ilgili rivayetler tevatür derecesine ulaşmaktadır. (İbn-i Abidin, 2/596)
Nafile olarak tasaddukta bulunan kimsenin, bütün inanan erkek ve bayanları niyet etmesi daha faziletli bir davranıştır. Zira verilen sadakanın sevabı, verenden hiçbir eksilme olmaksızın niyet edilen herkese ulaşmaktadır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinin görüşü bu şekildedir. (İbn-i Abidin, 2/243) Bu itibarla, vefat eden bir kimse adına yapılan sadaka, ibadet, Kur’an tilaveti gibi taat ve kurbetlerden hasıl olan sevabı, başta Peygamber Efendimiz, sahabe, selef-i salihin, mezhep imamları ve maneviyat büyükleri olmak üzere günümüze kadar üzerimizde hak ve emeği olan kimselere, yakınlarımıza, dostlarımıza ve bütün müminleri niyet ederek bağışlamak, hem vefa, hem sevap kazanma, hem de ahirette o insanlarla dünyada iken bir dostluk kurma adına önemli olsa gerektir. Elbette ki böylesine geniş kapsamlı bir duada, bizzat bağışlamak istediğimiz insanların ismini söylemek de adrese teslim etmek gibidir.
Aklımıza şöyle bir soru gelebilir: Peki nasıl olup da yapılan bir hayrın sevabı, binlerce milyonlarca insana aynı anda ulaşacaktır? Şunu hatırlatmak gerekir ki, dünyada internet, uydu yayını gibi değişik iletişim vasıtalarıyla bir görüntü, ses veya bilgi, aynı anda milyonlarca, milyarca insan ulaşmaktadır.
Vefat eden insanlara gönderilen hediyeler konusuna “Kur’an Okuma” ile devam edeceğiz.
[Dr. Ergün Çapan] 8.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Ergün Çapan
Kayserispor ters köşe yaptı [Hasan Cücük]
Ligin henüz 5. haftasında düşme hattını adını yazdıran Kayserispor, uzun süre ligin sonuna demir attı. Ligden düşecek takımlar tahmini yapılırken, ilk sıraya banko Kayserispor adı yazılıyordu. Haftalar ilerledikçe Kayserispor, TFF 1Lig’e biraz daha yaklaşıyordu. Teknik adam değiştirme de derda deva olmuyordu. Ta ki kulüp başkanlığına Berna Gözbaşı, teknik patronluğu ise Robert Prosinecki gelene kadar. Ligin 30. haftasında Beşiktaş’ı 3-1 yenen Kayserispor aylar sonra düşme hattının üstüne çıkmayı başardı.
Kayserispor sezona Hikmet Karaman yönetiminde başladı. Ligin ilk 7 haftası geri kalırken, galibiyet göremeyen kulüpte çare olarak teknik adam değişikliğine gidildi. Karaman’ı gönderen Kayserispor yönetimi koltuğu Samet Aybaba’ya teslim etti. Ancak Aybaba dönemi de sadece iki hafta sürdü. Alınan birer beraberlik ve mağlubiyet Samet Aybaba’nın 18 gün içinde görevi bırakmasına yol açtı. Koltuğun üçüncü sahibi Bülent Uygun olduğunda takvim yaprakları 31 Ekim’i gösteriyordu.
Uygun yönetimindeki ilk maçına sahasında Fenerbahçe karşısında çıkan Kayserispor, 90 dakika sonunda 1-0 galip gelerek, sezonun 10. haftasında ilk 3 puanını aldı. Uzun bir aradan sonra gelen 3 puan Bülent Uygun’a güveni arttırdı. Ancak Fenerbahçe maçını takip eden 3 haftayı yenilgiyle kapattı. Artık ligin dibine demir atan bir Kayserispor vardı. Rizespor karşısında alınan 3 puan pansuman niteliğinde kaldı. Gaziantep FK ve Başakşehir yenilgileri Bülent Uygun’un biletini devre dolmadan kestirdi.
Sezonun ilk devresinde 3 teknik adam harcayan Kayserispor’da koltuğun yeni sahibi Hırvat Robert Prosinecki oldu. Daha önce Ekim 2012- Aralık 2013 arasında Kayserispor’u çalıştıran Prosinecki’nin ikinci dönemi 5-1’lik Alanyaspor yenilgisiyle başladı. Kupada ise Fenerbahçe’ye elendi. Prosinecki yönetiminde Kayserispor ilk galibiyetini ancak 5. maçında Denizlispor deplasmanında aldı. Kayserispor’un ligden düşeceğine artık kesin gözüyle bakılıyordu. Ligin sonuncusu bir takımdı.
22. hafta gelen Denizlispor galibiyeti sonrası Kayserispor’un makus talihi değişmeye başladı. Konyaspor beraberliği ve Göztepe galibiyetiyle moral bulan Kayserispor, Kasımpaşa yenilgisiyle yeniden kötü günlere dönüş sinyali verdi. Pandemi öncesi Yeni Malatyaspor’u yenen Kayserispor, 3 aylık salgın arasını iyi değerlendirdi.
Pandemi sonrası yeniden başlayan ligde Fenerbahçe’nin konuğu olan Kayserispor, 10 kişi kalmış rakibi karşısında Mensah’ın golüyle 1-0 öne geçti. Maçın 87. dakikasında Muriqi ve 88. dakikada Luiz Gustavo’nun gollerini engel olamayınca 3 puandan oldu. Fenerbahçe maçı sonrasında ise oynadığı 3 maçtan da galip ayrılarak, ligin 30. haftası sonunda ilk kez düşme hattının üstüne çıktı. Gençlerbirliği, Sivasspor ve Beşiktaş’ı yenen Kayserispor 30. hafta sonunda 31 puana ulaşıp ligde 14. sıraya yükseldi.
İlk olarak 2012-13 sezonun 7. haftasında 7 puanla 15. sırada devraldığı Kayseri ekibinde önemli işlere imza atarak takımı sezon sonunda 52 puanla 5. sıraya kadar taşıyan Prosinecki, 2013-14 sezonunda ise beklentileri karşılayamayarak başarısız bir grafik çizdi. 2013-14 sezonunun ilk devresini 12 puanla son sırada tamamlayan sarı-kırmızılılarda 17. haftada deplasmanda 5-1 kaybedilen Fenerbahçe maçının ardından 31 Aralık 2013’te Hırvat teknik adam ile yollar ayrıldı. Bu sezonun ilk devresini de 10 puanla son sırada kapatan Kayserispor’da 6 yıl aradan sonra ikinci kez takım Prosinecki’ye emanet edildi. Hırvat teknik adamın gelişiyle oyun anlamında yeni bir görünüme bürünen sarı-kırmızılılar, son 9 haftada 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 mağlubiyetle puanını 31’e çıkardı ve sıralamada 14’üncülüğe kadar yükseldi.
Son haftalarda gelen başarının bir başka mimarı ise kulüp başkanı Berna Gözbaşı oldu. Süper Lig’in tek kadın kulüp başkanı olan Berna Gözbaşı, koltuğu oturduğunda düşme hattında bir Kayserispor vardı. Beşiktaş karşısında alınan 3-1 galibiyet sonrası gözyaşlarını tutamayan Berna Gözbaşı, ‘’Pes etmemeyi, inatla başarılı olmak için inanmayı bütün Türkiye’ye göstereceğiz. Havlu atmadık atmayacağız, bugün de bunu gösterdik. Bütün oyuncularımı ve takıma teşekkür ediyorum.” dedi.
Kalan 4 maçta da Kayserispor son 5 haftada gösterdiği performansı tekrarlarsa büyük bir sürprize imza atmış olacak. Herkesin düşecek dediği Kayserispor, şimdilik biraz rahatlarken, Ankaragücü, Rizespor, Yeni Malatyaspor düşme hattında yer alıyor. Bakalım ligin sonunda üzülen 3 takım hangileri olacak. Şurası net; Kayserispor son düzlükte ortaya koyduğu futbolla ligde kalacağının sinyalini güçlü bir şekilde verdi.
[Hasan Cücük] 8.7.2020 [TR724]
Kayserispor sezona Hikmet Karaman yönetiminde başladı. Ligin ilk 7 haftası geri kalırken, galibiyet göremeyen kulüpte çare olarak teknik adam değişikliğine gidildi. Karaman’ı gönderen Kayserispor yönetimi koltuğu Samet Aybaba’ya teslim etti. Ancak Aybaba dönemi de sadece iki hafta sürdü. Alınan birer beraberlik ve mağlubiyet Samet Aybaba’nın 18 gün içinde görevi bırakmasına yol açtı. Koltuğun üçüncü sahibi Bülent Uygun olduğunda takvim yaprakları 31 Ekim’i gösteriyordu.
Uygun yönetimindeki ilk maçına sahasında Fenerbahçe karşısında çıkan Kayserispor, 90 dakika sonunda 1-0 galip gelerek, sezonun 10. haftasında ilk 3 puanını aldı. Uzun bir aradan sonra gelen 3 puan Bülent Uygun’a güveni arttırdı. Ancak Fenerbahçe maçını takip eden 3 haftayı yenilgiyle kapattı. Artık ligin dibine demir atan bir Kayserispor vardı. Rizespor karşısında alınan 3 puan pansuman niteliğinde kaldı. Gaziantep FK ve Başakşehir yenilgileri Bülent Uygun’un biletini devre dolmadan kestirdi.
Sezonun ilk devresinde 3 teknik adam harcayan Kayserispor’da koltuğun yeni sahibi Hırvat Robert Prosinecki oldu. Daha önce Ekim 2012- Aralık 2013 arasında Kayserispor’u çalıştıran Prosinecki’nin ikinci dönemi 5-1’lik Alanyaspor yenilgisiyle başladı. Kupada ise Fenerbahçe’ye elendi. Prosinecki yönetiminde Kayserispor ilk galibiyetini ancak 5. maçında Denizlispor deplasmanında aldı. Kayserispor’un ligden düşeceğine artık kesin gözüyle bakılıyordu. Ligin sonuncusu bir takımdı.
22. hafta gelen Denizlispor galibiyeti sonrası Kayserispor’un makus talihi değişmeye başladı. Konyaspor beraberliği ve Göztepe galibiyetiyle moral bulan Kayserispor, Kasımpaşa yenilgisiyle yeniden kötü günlere dönüş sinyali verdi. Pandemi öncesi Yeni Malatyaspor’u yenen Kayserispor, 3 aylık salgın arasını iyi değerlendirdi.
Pandemi sonrası yeniden başlayan ligde Fenerbahçe’nin konuğu olan Kayserispor, 10 kişi kalmış rakibi karşısında Mensah’ın golüyle 1-0 öne geçti. Maçın 87. dakikasında Muriqi ve 88. dakikada Luiz Gustavo’nun gollerini engel olamayınca 3 puandan oldu. Fenerbahçe maçı sonrasında ise oynadığı 3 maçtan da galip ayrılarak, ligin 30. haftası sonunda ilk kez düşme hattının üstüne çıktı. Gençlerbirliği, Sivasspor ve Beşiktaş’ı yenen Kayserispor 30. hafta sonunda 31 puana ulaşıp ligde 14. sıraya yükseldi.
İlk olarak 2012-13 sezonun 7. haftasında 7 puanla 15. sırada devraldığı Kayseri ekibinde önemli işlere imza atarak takımı sezon sonunda 52 puanla 5. sıraya kadar taşıyan Prosinecki, 2013-14 sezonunda ise beklentileri karşılayamayarak başarısız bir grafik çizdi. 2013-14 sezonunun ilk devresini 12 puanla son sırada tamamlayan sarı-kırmızılılarda 17. haftada deplasmanda 5-1 kaybedilen Fenerbahçe maçının ardından 31 Aralık 2013’te Hırvat teknik adam ile yollar ayrıldı. Bu sezonun ilk devresini de 10 puanla son sırada kapatan Kayserispor’da 6 yıl aradan sonra ikinci kez takım Prosinecki’ye emanet edildi. Hırvat teknik adamın gelişiyle oyun anlamında yeni bir görünüme bürünen sarı-kırmızılılar, son 9 haftada 6 galibiyet, 1 beraberlik ve 2 mağlubiyetle puanını 31’e çıkardı ve sıralamada 14’üncülüğe kadar yükseldi.
Son haftalarda gelen başarının bir başka mimarı ise kulüp başkanı Berna Gözbaşı oldu. Süper Lig’in tek kadın kulüp başkanı olan Berna Gözbaşı, koltuğu oturduğunda düşme hattında bir Kayserispor vardı. Beşiktaş karşısında alınan 3-1 galibiyet sonrası gözyaşlarını tutamayan Berna Gözbaşı, ‘’Pes etmemeyi, inatla başarılı olmak için inanmayı bütün Türkiye’ye göstereceğiz. Havlu atmadık atmayacağız, bugün de bunu gösterdik. Bütün oyuncularımı ve takıma teşekkür ediyorum.” dedi.
Kalan 4 maçta da Kayserispor son 5 haftada gösterdiği performansı tekrarlarsa büyük bir sürprize imza atmış olacak. Herkesin düşecek dediği Kayserispor, şimdilik biraz rahatlarken, Ankaragücü, Rizespor, Yeni Malatyaspor düşme hattında yer alıyor. Bakalım ligin sonunda üzülen 3 takım hangileri olacak. Şurası net; Kayserispor son düzlükte ortaya koyduğu futbolla ligde kalacağının sinyalini güçlü bir şekilde verdi.
[Hasan Cücük] 8.7.2020 [TR724]
Küllerinden yeniden doğmak: DP döneminde İslamcılık [Dr. Yüksel Nizamoğlu]
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nı Batı ittifakının kazanmasıyla birlikte çok partili hayata geçmiş, dine karşı baskıcı tutum terk edilmeye başlamıştı. Komünizmle mücadele için “dini faaliyetlere” müsamaha ile yaklaşılması düşüncesinin öne çıkması da bu değişimde etkili olmuştu.
CHP iktidarının ilkokullara din dersi koyulması, din adamı yetiştirmek için imam hatip okullarının faaliyete geçirilmesi, Atatürk döneminde kapatılan İlahiyat Fakültesi’nin ve bazı türbelerin yeniden açılması gibi adımları, “devletin” dine bakışının tamamen değiştiğini gösteriyordu. Başbakanlık görevine Sebilürreşad yazarlarından, medrese kökenli Prof. M. Şemsettin Günaltay’ın getirilmesi de gelinen noktayı göstermesi bakımından ilginç bir örnektir.
İslam Kahramanı Menderes
1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP), ezanın Arapça okunmasına izin vermek, radyoda dini yayınlar yaptırmak, hacca gideceklere döviz tahsis etmek gibi icraatlarıyla dini hayatın yeniden canlanmasına ortam hazırlamış ve Bulaç’ın ifadesiyle “Ashab-ı Kehf uykusuna yatan” İslamcılık, yirmi beş yıl aradan sonra canlanma imkânı bulmuştu.
Bunun bir sonucu olarak dönemin cemaat ve tarikatları, DP’nin yanında yer almışlar ve Menderes’i farklı bir konuma yerleştirmişlerdir. Tek Parti döneminde hayatı sürgün ve hapislerle zehir edilen Bediüzzaman, yıllar boyunca elle veya teksir makinasıyla çoğaltılan ya da kaçak olarak basılan eserlerini serbestçe basma imkânı bulmuştu. Bediüzzaman’ın gözünde Menderes, “seküler yaşantısı” olsa da “bir İslam kahramanı” idi.
Bu yaklaşım sadece Bediüzzaman’a ait olmayıp özellikle Londra’daki uçak kazasından kurtulması sonrasında Menderes’in “evliya olduğu ve ilahi bir koruma altında bulunduğu” ifade edilmiştir. Hatta Konya Milletvekili Himmet Ölçmen “bu ulusun başında Peygamber’in, Allah’ın tayin ettiği bir lider var, o Menderes’tir” diyecektir.
Buna karşılık DP’nin dine karşı tavrı hep “ikircikli” olmuştur. Bir yandan dini faaliyetlere müsamahalı davranan ve dindar söylemlerle halktan oy alan DP, diğer taraftan Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkarmış ve kendisine destek veren Said Nursi bu dönemde de yargılanmıştır.
“Soğuk Savaş” döneminin bir özelliği olarak en büyük düşman SCCB ve komünizm görülüyor, İslamcı hareket de “komünizm karşıtlığı” yönüyle “ilhada karşı hakiki İsevileri” tercih ediyordu.
Abdülhamit ve Meşrutiyet devri İslamcılığının liderleri “ulema” ağırlıklı aydınlardan oluşurken bu dönemin kadrosu, daha çok Batılı eğitim almış siyasetçi, gazeteci, mühendis, avukat ve yazar ağırlıklıydı. Bu kişiler genel itibarıyla moderniteyi benimsemişlerdi ve İslam’ın tarihi mirası ve geleneğiyle çok az ilgileri vardı.
Dergilerle İslamcılık
Menderes devri İslamcıları, demokratik ortam sayesinde İkinci Meşrutiyet döneminde olduğu gibi dergilerle seslerini duyurmaya çalıştılar. Bunların başında geçmişi 1908’e kadar uzanan Sebilürreşad geliyordu.
Eşref Edip, Sebilürreşad’ın kapatılmasından yıllar sonra Hollanda merkezli yayınlanan ve “bir bilim faciası” olarak gördüğü İslam Ansiklopedisi’ne karşı, İslam-Türk Ansiklopedisi’ni çıkarmaya başlamış ve bunu 1948’de Sebilürreşad’ın yayınlanması takip etmiştir. Dergi açıkça rejime muhalif bir tavır benimsemiş ve “kara irtica” dediği Türkleri Hıristiyanlaştırmaya, “sarı irtica” olarak nitelendirdiği masonluk ve Yahudiliğe, “kızıl irtica” olarak değerlendirdiği komünizme karşı mücadeleyi şiar edinmişti.
Dergi cumhuriyetçiliği “dindarlık” kaydıyla benimsediğini ilan etmekte ve hala baskılara maruz kalan Bediüzzaman’ı savunmayı bir görev kabul etmiş görünmektedir. Derginin yazarları arasında Ahmet Hamdi Akseki, Hasan Basri Çantay, Cevat Rıfat Atilhan, Ali Fuat Başgil, Peyami Safa, Ömer Rıza Doğrul gibi isimler bulunmaktaydı.
Dönemin sembolü ise Necip Fazıl Kısakürek’in “Büyük Doğu” dergisidir. 1943’de yayın hayatına başlayan dergi, Necip Fazıl’ın yazıları nedeniyle zaman zaman kapatılarak varlığını sürdürebilmiştir. Büyük Doğu farklı söylemlerine rağmen, Necip Fazıl’ın talebiyle Menderes tarafından “örtülü ödenek” vasıtasıyla desteklenmiştir.
İlk zamanlarında sanat ve edebiyat ağırlıklı olan ve çok farklı düşünceden yazarlara sayfalarını açan dergi, 1949’dan itibaren dini ve siyasi bir görünüm kazandı. Büyük Doğu bir “aksiyon” dergisi olarak dini yayınların çok az olduğu bu dönemde gençliğin dine yönelmesinde ve İslamcı hareketin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Dergi sık sık kapatılsa da Necip Fazıl şehir şehir dolaşarak verdiği konferanslarla “yeni bir nesil” yetiştirmeye çalışmaktaydı.
Bu dönemin dergilerinden birisi de Nurettin Topçu’nun 1939’da çıkarmaya başladığı “Hareket” mecmuasıdır. Hareket’te din, milliyetçilik ve inkılap üzerine yazılar yayınlanmış hatta bu yönüyle ilk yıllarında tek muhalif yayın olarak faaliyet göstermiştir.
Dergi, Türk milletinin nasıl bir devlet ve toplum yapısına sahip olması gerektiği üzerine yoğunlaşmış ve İslam ahlakı, cemiyet nizamı gibi konulara ağırlık vermiş, milliyetçiliği öne çıkarsa da klasik yaklaşımlardan farklı olarak “Anadolucu milliyetçilik” fikrini benimsemiştir. Derginin güncel siyasi tartışmalardan uzak kaldığı ve herhangi bir siyasi partiye destek vermediği görülmektedir. Ancak dergide ortaya konulan fikirler “elit” seviyede kalmış ve Topçu, İslamcı kesim tarafından “milli kahraman” olarak kabul edilen Kısakürek’in popülerliğini hiçbir zaman yakalayamamıştır.
Rövanşizm
İslamcılık hareketi ilk ortaya çıkışındaki gibi yeniden güçlenirken de bir “tepki hareketi” niteliği taşımaktaydı. Bu tepkiler en başta “CHP, bütün dünyayı yöneten ve Türkiye’nin güçlenmesine engel olan Mason ve Siyonist örgütlere”, bazen de misyoner teşkilatlarına yöneliyordu. Benzer eleştiriler Atatürkçülüğe, laikliğe ve İslam’da reform düşüncesini savunanlara karşı da yapılmaktaydı. İslamcı yazarlar devletin laik karakter yerine dini bir yapı kazanmasını, bu yolla “Türk’ü kökünden koparma” politikalarından vazgeçilmesini amaçlıyorlardı.
Dönemin en önemli figürleri olarak Bediüzzaman ve Necip Fazıl gösterilebilir. Bediüzzaman “iman kurtarma hizmetine” devam edip siyasi mesaj vermemeyi tercih ederken Necip Fazıl, yazdığı eserlerle yeni bir İslamcılık kurgusu yapmıştır.
Dönemin İslamcı yazarlarının önemli bir özellikleri de girdikleri polemiklerdir. Özellikle Necip Fazıl heyecanlı üslubuyla siyaset, tarih ve basın alanlarında çok ağır ifadelere varan suçlamalar yapmıştır. Bu durum tarihî ve fikrî eserlerinin metodoloji ve ilmî disiplinden mahrum olarak yazılmasına yol açsa da bu yayınlar halk nezdinde daha çok kabul görmüştür.
Necip Fazıl, “henüz Türkiye’de gerçek bir tarih yazılmadığından” hareketle yeni bir tarih kurgulamıştır. Ancak bu kurguda bilimsel bir endişe olmayıp kendi ifadesiyle “Öyleyse bu eser bir “tez”, “manifest”, bir dava çerçevesi… Onun içindir ki bu eserde bibliyografya, endeks, fotokopi, vesika adresi gibi (…) ilim üniforması nişanlarından eser aramak yersiz…Anlatılanların hepsi riyazî gerçekler halinde sabit ve apaçık meydandadır”.
Necip Fazıl’ın amacı; bilgi, delil ve içerik itibarıyla problemli olsa da yazdığı eserlerle Abdülhamit’i “müstebit Padişahlıktan Ulu Hakan”, Vahdettin’i “vatan hainliğinden vatan dostu sultan Vahidüddin” yapmak, “Lozan’ı zafer değil hezimet” olarak göstermektir. Çünkü onun hareket noktasının temelinde “inanmıyorum bana öğretilen tarihe” yaklaşımı vardır.
Komünizmle Karşıtlığı
İslamcı yayın organlarının en büyük düşmanlarının başında “din ve namusa düşmanlık yapan” komünizm gelmekte ve bu yönüyle Türk sağıyla aynı noktada birleşmekteydiler. Necip Fazıl bu amaçla “Komünizmle Mücadele Polisi” kurulmasını ve “devletin istediği şahsı durdurup komünist olmadığını ispat etme salahiyetine sahip olmasını” istemişti.
Komünizme karşı mücadele eden ABD ise “dost” olarak algılanmaktadır. Bu yayınlarda ABD’de başkanların İncil üzerine yemin ettikleri, Amerikan toplumunun Ruslar gibi ateist değil “dindar” olduğu vurgulanmaktadır.
Komünizmi tehlike olarak gören Bediüzzaman da “memleket üzerinde Bolşevik baykuşlarının seslerini duyduğunu” ifade etmiştir. Komünizm karşıtlığı İslamcıların zihninde öylesine yer etmiştir ki, bu nedenle Necip Fazıl 12 Eylül darbesini “devlet olmayacak, millet kalmayacaktı” diyerek alkışlamıştır.
Dava, Siyaset, Başyücelik Devleti
Dönemin bir diğer özelliği de siyasi arayışlarıdır. Atilhan tarafından kurulan İslam Demokrasi Partisi kısa bir süre sonra kapatılsa da “siyasal İslam’ın ilk partisi sayılabilecek” bu partinin söylemleri, Sebilürreşad ve Büyük Doğu’nun fikirleri de ilave edilerek daha sonra kurulan Millî Görüş partilerinde devam ettirilmiştir.
Bu dönem, İslamcılığın bir dönüşüm evresi olmuş ve “dava” her şeyin üzerinde görülmeye başlamıştır. Davaya “İslamiyet’i anlatma, inkılâp” gibi anlamlar yüklenmiş hatta Necip Fazıl devrim amacına ulaştığında kurulacak totaliter “Başyücelik Devleti” rejiminin özelliklerini kaleme almıştır.
Bunun yanında İslamcı yayınlarda bugün “üst akıl” olarak ifade edilen “dünyaya nizam veren güçler” kavramının öne çıkmasıyla, Türkiye’deki her olayın arkasında “Yahudilerin, masonların ve dönmelerin olduğu” yaklaşımı kabul görmüş, Türk İslamcılığı ve Türk sağı kendi hatalarını görmek yerine her olumsuzluğu komplolarla açıklamaya başlamıştır.
İslamcılığın sembol ismi Necip Fazıl’ın ideali, Büyük Doğu’yu yıllar sonra Sezai Karakoç’un kurduğu “Diriliş Partisi” gibi bir partiye dönüştürmekti. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmemiş, Necip Fazıl da zaman zaman ilişkileri kötüleşse de önce DP sonra da AP’yi desteklemiştir. Millî Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’nin kurulmasında etkisi olsa da Necmettin Erbakan’la da yollarını ayıracak ve ömrünün son yıllarında Demirel-Türkeş ikilisine yakınlaşacaktır.
Kaynaklar
M. C. Şahin, “Demokrat Parti Türkiye’sinde Din, Siyaset ve Eğitim İlişkileri”, Toplum Bilimleri Dergisi, 2012, S. 32; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce İslamcılık, İstanbul, İletişim, 2005, C. 6; O. Okay, “Büyük Doğu”, C. 6; “Necip Fazıl Kısakürek”, C. 25; “Hareket”, C. 16; İ. Kara, “Nurettin Topçu”, C. 41; TDV İA; Necip Fazıl Kitabı Sempozyum Tebliğleri, İstanbul, 2015; Y. Aslan, “Bediüzzaman Said Nursi’nin Üçüncü Said Dönemi Eserlerine Göre Risale-i Nur Hizmetinin Muhteva ve Eserleri”, Köprü, 2010, S. 112; E. Erdal, Bediüzzaman Said Nursi’nin Eserlerinde Din-Siyaset İlişkisine Dair Bir İnceleme, MÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2017.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 8.7.2020 [TR724]
CHP iktidarının ilkokullara din dersi koyulması, din adamı yetiştirmek için imam hatip okullarının faaliyete geçirilmesi, Atatürk döneminde kapatılan İlahiyat Fakültesi’nin ve bazı türbelerin yeniden açılması gibi adımları, “devletin” dine bakışının tamamen değiştiğini gösteriyordu. Başbakanlık görevine Sebilürreşad yazarlarından, medrese kökenli Prof. M. Şemsettin Günaltay’ın getirilmesi de gelinen noktayı göstermesi bakımından ilginç bir örnektir.
İslam Kahramanı Menderes
1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP), ezanın Arapça okunmasına izin vermek, radyoda dini yayınlar yaptırmak, hacca gideceklere döviz tahsis etmek gibi icraatlarıyla dini hayatın yeniden canlanmasına ortam hazırlamış ve Bulaç’ın ifadesiyle “Ashab-ı Kehf uykusuna yatan” İslamcılık, yirmi beş yıl aradan sonra canlanma imkânı bulmuştu.
Bunun bir sonucu olarak dönemin cemaat ve tarikatları, DP’nin yanında yer almışlar ve Menderes’i farklı bir konuma yerleştirmişlerdir. Tek Parti döneminde hayatı sürgün ve hapislerle zehir edilen Bediüzzaman, yıllar boyunca elle veya teksir makinasıyla çoğaltılan ya da kaçak olarak basılan eserlerini serbestçe basma imkânı bulmuştu. Bediüzzaman’ın gözünde Menderes, “seküler yaşantısı” olsa da “bir İslam kahramanı” idi.
Bu yaklaşım sadece Bediüzzaman’a ait olmayıp özellikle Londra’daki uçak kazasından kurtulması sonrasında Menderes’in “evliya olduğu ve ilahi bir koruma altında bulunduğu” ifade edilmiştir. Hatta Konya Milletvekili Himmet Ölçmen “bu ulusun başında Peygamber’in, Allah’ın tayin ettiği bir lider var, o Menderes’tir” diyecektir.
Buna karşılık DP’nin dine karşı tavrı hep “ikircikli” olmuştur. Bir yandan dini faaliyetlere müsamahalı davranan ve dindar söylemlerle halktan oy alan DP, diğer taraftan Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkarmış ve kendisine destek veren Said Nursi bu dönemde de yargılanmıştır.
“Soğuk Savaş” döneminin bir özelliği olarak en büyük düşman SCCB ve komünizm görülüyor, İslamcı hareket de “komünizm karşıtlığı” yönüyle “ilhada karşı hakiki İsevileri” tercih ediyordu.
Abdülhamit ve Meşrutiyet devri İslamcılığının liderleri “ulema” ağırlıklı aydınlardan oluşurken bu dönemin kadrosu, daha çok Batılı eğitim almış siyasetçi, gazeteci, mühendis, avukat ve yazar ağırlıklıydı. Bu kişiler genel itibarıyla moderniteyi benimsemişlerdi ve İslam’ın tarihi mirası ve geleneğiyle çok az ilgileri vardı.
Dergilerle İslamcılık
Menderes devri İslamcıları, demokratik ortam sayesinde İkinci Meşrutiyet döneminde olduğu gibi dergilerle seslerini duyurmaya çalıştılar. Bunların başında geçmişi 1908’e kadar uzanan Sebilürreşad geliyordu.
Eşref Edip, Sebilürreşad’ın kapatılmasından yıllar sonra Hollanda merkezli yayınlanan ve “bir bilim faciası” olarak gördüğü İslam Ansiklopedisi’ne karşı, İslam-Türk Ansiklopedisi’ni çıkarmaya başlamış ve bunu 1948’de Sebilürreşad’ın yayınlanması takip etmiştir. Dergi açıkça rejime muhalif bir tavır benimsemiş ve “kara irtica” dediği Türkleri Hıristiyanlaştırmaya, “sarı irtica” olarak nitelendirdiği masonluk ve Yahudiliğe, “kızıl irtica” olarak değerlendirdiği komünizme karşı mücadeleyi şiar edinmişti.
Dergi cumhuriyetçiliği “dindarlık” kaydıyla benimsediğini ilan etmekte ve hala baskılara maruz kalan Bediüzzaman’ı savunmayı bir görev kabul etmiş görünmektedir. Derginin yazarları arasında Ahmet Hamdi Akseki, Hasan Basri Çantay, Cevat Rıfat Atilhan, Ali Fuat Başgil, Peyami Safa, Ömer Rıza Doğrul gibi isimler bulunmaktaydı.
Dönemin sembolü ise Necip Fazıl Kısakürek’in “Büyük Doğu” dergisidir. 1943’de yayın hayatına başlayan dergi, Necip Fazıl’ın yazıları nedeniyle zaman zaman kapatılarak varlığını sürdürebilmiştir. Büyük Doğu farklı söylemlerine rağmen, Necip Fazıl’ın talebiyle Menderes tarafından “örtülü ödenek” vasıtasıyla desteklenmiştir.
İlk zamanlarında sanat ve edebiyat ağırlıklı olan ve çok farklı düşünceden yazarlara sayfalarını açan dergi, 1949’dan itibaren dini ve siyasi bir görünüm kazandı. Büyük Doğu bir “aksiyon” dergisi olarak dini yayınların çok az olduğu bu dönemde gençliğin dine yönelmesinde ve İslamcı hareketin gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Dergi sık sık kapatılsa da Necip Fazıl şehir şehir dolaşarak verdiği konferanslarla “yeni bir nesil” yetiştirmeye çalışmaktaydı.
Bu dönemin dergilerinden birisi de Nurettin Topçu’nun 1939’da çıkarmaya başladığı “Hareket” mecmuasıdır. Hareket’te din, milliyetçilik ve inkılap üzerine yazılar yayınlanmış hatta bu yönüyle ilk yıllarında tek muhalif yayın olarak faaliyet göstermiştir.
Dergi, Türk milletinin nasıl bir devlet ve toplum yapısına sahip olması gerektiği üzerine yoğunlaşmış ve İslam ahlakı, cemiyet nizamı gibi konulara ağırlık vermiş, milliyetçiliği öne çıkarsa da klasik yaklaşımlardan farklı olarak “Anadolucu milliyetçilik” fikrini benimsemiştir. Derginin güncel siyasi tartışmalardan uzak kaldığı ve herhangi bir siyasi partiye destek vermediği görülmektedir. Ancak dergide ortaya konulan fikirler “elit” seviyede kalmış ve Topçu, İslamcı kesim tarafından “milli kahraman” olarak kabul edilen Kısakürek’in popülerliğini hiçbir zaman yakalayamamıştır.
Rövanşizm
İslamcılık hareketi ilk ortaya çıkışındaki gibi yeniden güçlenirken de bir “tepki hareketi” niteliği taşımaktaydı. Bu tepkiler en başta “CHP, bütün dünyayı yöneten ve Türkiye’nin güçlenmesine engel olan Mason ve Siyonist örgütlere”, bazen de misyoner teşkilatlarına yöneliyordu. Benzer eleştiriler Atatürkçülüğe, laikliğe ve İslam’da reform düşüncesini savunanlara karşı da yapılmaktaydı. İslamcı yazarlar devletin laik karakter yerine dini bir yapı kazanmasını, bu yolla “Türk’ü kökünden koparma” politikalarından vazgeçilmesini amaçlıyorlardı.
Dönemin en önemli figürleri olarak Bediüzzaman ve Necip Fazıl gösterilebilir. Bediüzzaman “iman kurtarma hizmetine” devam edip siyasi mesaj vermemeyi tercih ederken Necip Fazıl, yazdığı eserlerle yeni bir İslamcılık kurgusu yapmıştır.
Dönemin İslamcı yazarlarının önemli bir özellikleri de girdikleri polemiklerdir. Özellikle Necip Fazıl heyecanlı üslubuyla siyaset, tarih ve basın alanlarında çok ağır ifadelere varan suçlamalar yapmıştır. Bu durum tarihî ve fikrî eserlerinin metodoloji ve ilmî disiplinden mahrum olarak yazılmasına yol açsa da bu yayınlar halk nezdinde daha çok kabul görmüştür.
Necip Fazıl, “henüz Türkiye’de gerçek bir tarih yazılmadığından” hareketle yeni bir tarih kurgulamıştır. Ancak bu kurguda bilimsel bir endişe olmayıp kendi ifadesiyle “Öyleyse bu eser bir “tez”, “manifest”, bir dava çerçevesi… Onun içindir ki bu eserde bibliyografya, endeks, fotokopi, vesika adresi gibi (…) ilim üniforması nişanlarından eser aramak yersiz…Anlatılanların hepsi riyazî gerçekler halinde sabit ve apaçık meydandadır”.
Necip Fazıl’ın amacı; bilgi, delil ve içerik itibarıyla problemli olsa da yazdığı eserlerle Abdülhamit’i “müstebit Padişahlıktan Ulu Hakan”, Vahdettin’i “vatan hainliğinden vatan dostu sultan Vahidüddin” yapmak, “Lozan’ı zafer değil hezimet” olarak göstermektir. Çünkü onun hareket noktasının temelinde “inanmıyorum bana öğretilen tarihe” yaklaşımı vardır.
Komünizmle Karşıtlığı
İslamcı yayın organlarının en büyük düşmanlarının başında “din ve namusa düşmanlık yapan” komünizm gelmekte ve bu yönüyle Türk sağıyla aynı noktada birleşmekteydiler. Necip Fazıl bu amaçla “Komünizmle Mücadele Polisi” kurulmasını ve “devletin istediği şahsı durdurup komünist olmadığını ispat etme salahiyetine sahip olmasını” istemişti.
Komünizme karşı mücadele eden ABD ise “dost” olarak algılanmaktadır. Bu yayınlarda ABD’de başkanların İncil üzerine yemin ettikleri, Amerikan toplumunun Ruslar gibi ateist değil “dindar” olduğu vurgulanmaktadır.
Komünizmi tehlike olarak gören Bediüzzaman da “memleket üzerinde Bolşevik baykuşlarının seslerini duyduğunu” ifade etmiştir. Komünizm karşıtlığı İslamcıların zihninde öylesine yer etmiştir ki, bu nedenle Necip Fazıl 12 Eylül darbesini “devlet olmayacak, millet kalmayacaktı” diyerek alkışlamıştır.
Dava, Siyaset, Başyücelik Devleti
Dönemin bir diğer özelliği de siyasi arayışlarıdır. Atilhan tarafından kurulan İslam Demokrasi Partisi kısa bir süre sonra kapatılsa da “siyasal İslam’ın ilk partisi sayılabilecek” bu partinin söylemleri, Sebilürreşad ve Büyük Doğu’nun fikirleri de ilave edilerek daha sonra kurulan Millî Görüş partilerinde devam ettirilmiştir.
Bu dönem, İslamcılığın bir dönüşüm evresi olmuş ve “dava” her şeyin üzerinde görülmeye başlamıştır. Davaya “İslamiyet’i anlatma, inkılâp” gibi anlamlar yüklenmiş hatta Necip Fazıl devrim amacına ulaştığında kurulacak totaliter “Başyücelik Devleti” rejiminin özelliklerini kaleme almıştır.
Bunun yanında İslamcı yayınlarda bugün “üst akıl” olarak ifade edilen “dünyaya nizam veren güçler” kavramının öne çıkmasıyla, Türkiye’deki her olayın arkasında “Yahudilerin, masonların ve dönmelerin olduğu” yaklaşımı kabul görmüş, Türk İslamcılığı ve Türk sağı kendi hatalarını görmek yerine her olumsuzluğu komplolarla açıklamaya başlamıştır.
İslamcılığın sembol ismi Necip Fazıl’ın ideali, Büyük Doğu’yu yıllar sonra Sezai Karakoç’un kurduğu “Diriliş Partisi” gibi bir partiye dönüştürmekti. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmemiş, Necip Fazıl da zaman zaman ilişkileri kötüleşse de önce DP sonra da AP’yi desteklemiştir. Millî Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisi’nin kurulmasında etkisi olsa da Necmettin Erbakan’la da yollarını ayıracak ve ömrünün son yıllarında Demirel-Türkeş ikilisine yakınlaşacaktır.
Kaynaklar
M. C. Şahin, “Demokrat Parti Türkiye’sinde Din, Siyaset ve Eğitim İlişkileri”, Toplum Bilimleri Dergisi, 2012, S. 32; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce İslamcılık, İstanbul, İletişim, 2005, C. 6; O. Okay, “Büyük Doğu”, C. 6; “Necip Fazıl Kısakürek”, C. 25; “Hareket”, C. 16; İ. Kara, “Nurettin Topçu”, C. 41; TDV İA; Necip Fazıl Kitabı Sempozyum Tebliğleri, İstanbul, 2015; Y. Aslan, “Bediüzzaman Said Nursi’nin Üçüncü Said Dönemi Eserlerine Göre Risale-i Nur Hizmetinin Muhteva ve Eserleri”, Köprü, 2010, S. 112; E. Erdal, Bediüzzaman Said Nursi’nin Eserlerinde Din-Siyaset İlişkisine Dair Bir İnceleme, MÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2017.
[Dr. Yüksel Nizamoğlu] 8.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Dr. Yüksel Nizamoğlu
‘Gülen’le görüştürme’ iddiası ifadeye nasıl girdi? [Adem Yavuz Arslan]
Her fırsatta tekrar ediyorum ama mevzu ihmal edilmeyecek kadar önemli.
Eğer Türkiye’de olabilseydim kritik 15 Temmuz davalarını yerinde izler, diğerlerini de mutlaka dosya üzerinden takip ederdim.
Çünkü Selahattin Demirtaş’ın 4 Ekim 2016 günü meclis kürsüsünden söylediği gibi “Türkiye Cumhuriyeti tarihin en büyük kumpaslarından birisiyle karşı karşıyayız”
Maalesef Türkiye’de bulunan meslektaşlarım ya rejimin hikayesini satın aldı yada ‘başıma bela almayayım’ diye olayı sorgulamıyor.
Ahmet Şık, Ece Sevim Öztürk ve Müyesser Yıldız gibi isimler de ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ndeki tezatlar, çelişkiler ve yalanlar üzerine bir şeyler yazıp çizince kendilerini Silivri’de buldu.
Yurt dışından ulaşabildiğim kadarıyla dosyaları okumaya, 15 Temmuz’un ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Her okuduğum dosya, ifade yada mahkeme evrakında daha büyük bir soru işaretiyle karşılaşıyorum.
İşte onlardan birisi.
Malum olduğu üzere Erdoğan rejimine göre ‘15 Temmuz ‘YAŞ’ta tasfiye edileceklerini öğrenen Cemaatçi subayların can havliyle giriştiği bir darbe girişimi’ydi.
Gerçi Genelkurmay Çatı Davası için Genelkurmay Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun hazırladığı bilirkişi raporuna göre 15 Temmuz’a katıldığı iddia edilen ‘Cemaatçi subaylar’ o yılki YAŞ’ta zaten terfi ediyorlardı.
Tuğgeneral Bitlislioğlu Ergenekon davalarında hapis yatmış bir isim olduğu için onunla ilgili ‘kripto Cemaatçi’ demek mümkün değil.
Raporda aynen şöyle diyor “Örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kritik yerlerini ele geçiren asker üyelerinin 2016 yılı için yapmış oldukları Yüksek Askerî Şûra çalışmaları başlığında hazırlanan dosyanın incelenmesinde, terfi ettirilecek personelin büyük çoğunluğunun darbe faaliyetlerine katılmış örgüt üyeleri olduğu anlaşılmış…”
Yani 15 Temmuz’a dair en büyük argümanlardan birini bizzat Genelkurmay’ın kendisi çürütüyor.
Gelelim bu yazının da konusu olan diğer büyük argümana. Erdoğan’a göre darbeciler ‘rehin aldıkları’ Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile Fethullah Gülen’i görüştürmek istediler.
Erdoğan ve AKP yönetimine göre ‘Gülenist darbe için’ bundan daha güçlü bir delile ihtiyaç yoktu.
Hatta Batılı muhataplarına delil olarak dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın bu ifadesini gösterdiler.
Erdoğan her fırsatta Akar’ın bu ifadesini kullandı.
Mesela 23 Temmuz 2016’da İngilizce yayın yapan France 24 haber kanalına konuşurken “Bunu ilk kez söylüyorum’ diyerek, Genelkurmay Başkanı’mızı rehin tutanlardan bir tanesi kendisine ‘Sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen’le görüştürelim, buluşturalım’ diyecek kadar ileri gidiyor” dedi.
Erdoğan’ın ‘ilk kez söylüyorum’ ifadesini aklınızda tutmanızda fayda var.
Peki Hulusi Akar gerçekten böyle bir ifade vermiş miydi ya da ‘darbeciler’den birileri Akar’a “Sizi Kanaat Önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürelim” dedi mi?
Öncelikle şunu hatırlatalım.
Bu iddiayı yani ‘kanaat önderimizle görüştürelim dediler’ ifadesini ortaya atanlar Gülen Cemaati’nden kimsenin Fethullah Gülen’e ‘kanaat önderimiz’ demediğini bilirler.
Ancak buna rağmen bu söylem üzerine bir eylem planı inşaa ettiler.
AKAR: “SİZİN BAŞINIZ KIÇINIZ KİM?”
Akar’ın 15 Temmuz sonrası verdiği ilk ifadeye göre Tuğamiral Ömer Harmancı kendisine bir metin imzalatmak istiyor.
Akar ise “Kendinizi ne zannediyorsunuz? Siz kimsiniz? Topladığınızı söylediğiniz 2. Başkan, kuvvet komutanları nerede? Bakanlar nerede? Elinizde kim varsa getirin. Sizin başınız, kıçınız kim’ diye bağırdım. Bunun üzerine Hakan Evrim, ‘Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz’ gibi bir şey söyledi. ‘Ben kimseyle görüşmem’ diyerek tersledim” diyor.
Akar “Dilerseniz sizi kanaat önderimizle görüştürürüz gibi bir şey söyledi” kısmındaki ‘gibi’ ifadesine özellikle dikkat etmekte fayda var.
Peki o teklifi yaptığı iddia edilen dönemin Akıncı Üssü komutanı Hakan Evrim ne diyor?
Malum olduğu üzere her alanda olduğu gibi 15 Temmuz ile ilgili de yoğun bir karartma ve sansür var. İfadeler, savunmalar ve iddianameler iktidar eliyle servis edildiği için istenilen algı peşinen oluşturuluyor.
Tarafların iddialara cevap verebilmesi ise en erken 1,5 yılı buluyor.
Akıncı yargılamasında da böyle oldu.
Erdoğan ve kurmayları ‘darbeciler’in Akar ile Gülen’i görüştürmek istediği yönündeki algıyı çoktan yaydı.
Hakan Evrim ise mahkeme aşamasında bu ifadeyi yalanladı.
İfadesinin ilgili bölümü şöyle:
“Genelkurmay Başkanı ülkenin durumuna ilişkin TRT’de yayınlanan bildiride belirtilen şikâyetleri bildiğini, kendisinin de bunlara katıldığını, hatta iktidar partisinden bazı milletvekillerinin bu konulardaki benzer serzenişleri bizzat kendisine söylediklerini belirtti. Genelkurmay Başkanı toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla hep birlikte hareket edilerek ülkenin düze çıkarılması gerektiğini, mesela Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu gibi parti içi muhalefetin, STK’ların, sendikaların hatta kanaat önderlerinin de katılımıyla ülkedeki sorunların çözümlenmesinin gerektiği yönünde sözler söyledi.
Ben o ana kadar hep dinledim tek kelime dahi etmedim. Olanları anlamaya çalıştım. Benim gördüğüm kadarıyla, oradakilerin Genelkurmay Başkanını ikna etmeye çalışmasından ziyade Genelkurmay Başkanı farklı bir yaklaşım ile fikir üreterek, daha güçlü çözüm alternatifleri sunmak suretiyle oradakileri yönlendiriyordu. Ben Genelkurmay Başkanının zorla getirildiğini görmedim. Odadakiler kendisine normal emir komuta çerçevesinde davranıyordu. Dışarıdaki silahlı personelin Genelkurmay Başkanının korumaları olduğunu düşündüm. Eğer isterse bu kişilerle görüşülmesinin faydalı olabileceğini kendisine söylediler. Yapılan tüm konuşmaları sadece dinledim, hiçbir şey söylemedim. Konuya uzak oluşum, olayların içinde olmayışım nedeniyle ve açıkçası orada bulunmamın gereksiz olduğuna kanaat getirdiğim için, konuşmalar esnasında Genelkurmay Başkanının bir ara bahsettiği kişileri telefonla arama, görüştürme teklifi-sözünün geçmesini fırsat bilerek ayağa kalktım. Genelkurmay Başkanımıza hitaben “Komutanım eğer bu kapsamda söylediğiniz muhalefet, iktidar partisi içi muhalefet, STK veya kanaat önderlerinden görüşmek istediğiniz var ise telefonla sizi görüştürebilirler” dedim ve dışarı çıktım.”
Hakan Evrim’in ifadesi böyle:
Kaldı ki sadece Hakan Evrim değil o odada olduğu iddia edilen hiç kimsenin ifadesinde ‘Kanaat önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürme’ teklifine dair bir bilgi yok.
Tek kaynak Hulusi Akar’ın verdiği söylenen ifade.
Evrim şöyle devam ediyor:
“Böyle bir ifade kesinlikle ağzımdan çıkmamıştır. Ömrümde Fetullah Gülen’i ne aradım ne görüştüm. Biraz önce anlattığım konuşmalar aynen söylediğim gibi olmuştur. Olayın en başından itibaren yaşananlar, hadisenin kontrolden çıkması, olayın farklı bir şekle dönüşmesi, ortaya çıkan elim tablo, Başbakanlığa gitmesi sonrası kendisini daha güvenli bir ortamda hissetmesi nedenleriyle, Genelkurmay Başkanının benim komutanlığını yaptığım üste geçen karışık-karmaşık ve karanlık süreci, kendisi hakkında oluşabilecek şüpheleri gidermek adına, böyle bir cümle söyleyerek açıklamaya çalıştığını düşünüyorum.”
PEKİ NEREDEN ÇIKTI BU ‘KANAAT ÖNDERİ’?
Öncelikle şuna dikkatinizi çekmek istiyorum; Akar’ın ifadelerine bakarsanız bu iddia dışındaki her şey çok net.
Yani ‘geldiler, rehin aldılar, şöyle oldu, böyle oldu’ derken sadece ‘Gülen’le görüştürme’ iddiasında ‘gibi şeyler söyledi’ diyor.
Akar yaşı ve o gün yaşanan olayların sıcaklığı nedeniyle bazı şeyleri unutabilir, net hatırlamayabilir ama Gülen’le görüştürme teklifi pek unutulacak bir şey değil.
Akar kendisine yapılan Gülen’le görüştürme teklifine dair başka hiçbir yerde hiçbir şey söylemedi. Ne TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’na ne de başka bir yere.
Medyada sık sık boy göstermesine rağmen bu konuya da girmedi.
Türkiye Cumhuriyeti ise ABD’ye söz konusu ifade üzerinden ‘iade başvurusu’ yaptı.
Bu arada 15 Temmuz’a dair çok önemli bir tesadüfü (!) de hatırlatmakta fayda var.
Brüksel Şartı olarak bilinen ve ‘devlet başkanına suikast yapanların iade edilmesi’ni düzenleyen 1957 tarihli yasa ek protokollerin imzalanmamış olması nedeniyle Türkiye’de yürürlükte değildi.
50 yılı aşkın süredir bekleyen yasanın ek protokolleri 15 Temmuz’dan 4 gün önce imzalandı ve yasa yürürlüğe girdi.
Bir başka ifadeyle Erdoğan rejimi ve 17 Aralık 2003 sonrası ittifak ettiği müttefikleri Gülen’e ulaşabilmek için en ince ayrıntısına kadar planlama yapmıştı.
Nitekim gerek Brüksel Şartı gerekse de Hulusi Akar’ın ifadeleriyle Gülen için ABD’ye iade başvurusu yapıldı.
NEDEN İKİ FARKLI İFADE VAR?
Gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere.
Akıncı yargılaması klasörlerinde yer alan bir ‘delil’ bütün bildiklerimizi unutturacak türden.
445 numaralı klasörde yer alan ‘10 numaralı delil’ isimli dosyada Akar’ın ifadesi var.
Buraya kadar her şey normal görünebilir. Ancak ‘şeytan ayrıntıda gizlidir’ kuralı burada da geçerli.
Akar’ın ‘Gülen ile görüştürme’ iddiasına dair iki ayrı ifadesi var.
İlk ve orjinal ifade de ‘Gülen ile görüştürme’ iddiası yok.
Delil dosyasında olan ve ‘aslı gibidir’ onaylı ifadede ise Gülen ile görüştürme iddiası var.
Teknik olarak bir evrakın üzerinde ‘aslı gibidir’ mührü varsa orjinal evrak ile aynı olduğu tartışma götürmez.
Ancak Akar’ın orjinal ifadesi ile delil klasörüne konan ‘aslı gibidir’ onaylı ifadesi arasında 20’ye yakın değişiklik var.
Hem aslı hem de ‘aslı gibidir’ onaylı kopyanın 4. Sayfasında ise malum konu var.
Orjinal evrakta Akar’ın “Hakan Evrim dilerseniz sizi kanaat önderimiz île görüştürürüz gibi bir şey söyledi” yazılıyken, “Aslı gibidir” yazan ve üzerinde fosforlu kalemle işaretlenmiş ikinci evrakta ise aynı bölüm “Hakan Evrim dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürürüz gibi bir şey söyledi” şeklinde değiştirilmiş.
Yani orijinal nüshada Fethullah Gülen’in ismi yokken, “Aslı gibidir” ibareli ikinci evrakta eklenmiş.
Şimdi burada biraz duralım.
Genelkurmay Başkanı Akar, 15 Temmuz gibi hayati bir konuda ifade veriyor ama daha sonra ifadesini değiştirme ihtiyacı hissediyor.
Teknik olarak ikinci kez ifade verme yolu açık.
Ancak Akar bunu yapmayıp ilk ifadesine evrak üzerinde ilaveler yapmış.
En basit tabirle evrakta sahtecilik suçu var ama buradaki suç evrakta sahtecilikle kıyaslanamayacak kadar büyük.
Akar yada Akar adına birileri ifadeye müdahaleler yapmış.
Dahası Erdoğan rejiminin ‘Gülenci Darbe’ye dair en büyük iddiası buydu. Bu yüzden de 2 Mayıs 2017’de ABD’ye yollanan iade talebine ilişkin dosyada ‘Gülen’le görüştürme iddiası’ var.
Akar’ın ifadesine Gülen’le görüştürme iddiasını kim nasıl koydu, Akar’ın onayı ile mi oldu henüz bilmiyoruz.
Ama hükümetin bu iddiayı bütünüyle sahiplendiğini görüyoruz.
Tabi bu durumda söz konusu iddianını 4 yıla yakın süredir neden hiç dile getirilmediği sorusu akla geliyor.
Bu arada şunu da hatırlatalım;
Türkiye’nin ABD’ye yolladığı iade dosyasında suç unsuru bir şey olmadığı için ABD’liler Türkiye’ye gelip ‘bir iade dosyası nasıl hazırlanır’ı anlattı.
Hatta 2019 Ocak ayında ABD’li bir heyet Ankara’ya gelip gizli tanıklar ‘Şapka’, ‘Kuzgun’ ve Kemal Batmaz’ın ifadelerini dinledi.
Ama nedense Akar ile görüşmediler.
Eğer gerçekten üs komutanı Akar’a Gülen ile görüştürmeyi teklif etmişse, bunu ABD’lilere anlatması, iade için sağlam bir delil olarak sunması gerekmez miydi ?
Ama olmadı.
Ne Akar ABD’lilere anlattı ne de Erdoğan bu bahsi bir daha açtı.
Bu aşamada cevabı bulunması gereken esas soru şu; Akar ilk ifadesinde Gülen’den bahsetmezken ne oldu da sonradan bu bölümü ekledi?
Acaba bu bölümü Akar adına birileri mi ekledi?
Çünkü Akar’ın Akıncı Üssü’nde yaptıkları ile Çankaya Köşkü’ne gittikten sonraki icraatları hayli farklı.
Akın Öztürk, Mehmet Dişli ve başka isimlere dair Hulusi Akar’ın ifadeleriyle sonradan attığı adımlar hayli farklı.
Mesela 15 Temmuz sonrası yapılan ilk resmi açıklamada Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne giderek duruma göz kulak olması istendiği anlatılırken daha sonra bu açıklama Genelkurmay sitesinden kaldırıldı. Akın Öztürk darbenin 1 numarası ilan edildi.
Bu durum Çankaya Köşkü’nde yapılan görüşmelerden sonra bazı senaryoların değiştiği sonucu doğuruyor.
İsimler, tarihler ve ifadeler kafanızı karıştırmış olabilir. Özetle ve bir cümle ile söyleyecek olursam; mahkeme dosyasında yer alan iki ayrı Akar ifadesinin orijinalinde Gülen’den bahsedilmezken sonradan Gülen adı eklenmiş.
Bütün mesele de burada düğümleniyor; bu eklemeyi kim yaptı?
[Adem Yavuz Arslan] 8.7.2020 [TR724]
Eğer Türkiye’de olabilseydim kritik 15 Temmuz davalarını yerinde izler, diğerlerini de mutlaka dosya üzerinden takip ederdim.
Çünkü Selahattin Demirtaş’ın 4 Ekim 2016 günü meclis kürsüsünden söylediği gibi “Türkiye Cumhuriyeti tarihin en büyük kumpaslarından birisiyle karşı karşıyayız”
Maalesef Türkiye’de bulunan meslektaşlarım ya rejimin hikayesini satın aldı yada ‘başıma bela almayayım’ diye olayı sorgulamıyor.
Ahmet Şık, Ece Sevim Öztürk ve Müyesser Yıldız gibi isimler de ‘resmi 15 Temmuz söylemi’ndeki tezatlar, çelişkiler ve yalanlar üzerine bir şeyler yazıp çizince kendilerini Silivri’de buldu.
Yurt dışından ulaşabildiğim kadarıyla dosyaları okumaya, 15 Temmuz’un ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.
Her okuduğum dosya, ifade yada mahkeme evrakında daha büyük bir soru işaretiyle karşılaşıyorum.
İşte onlardan birisi.
Malum olduğu üzere Erdoğan rejimine göre ‘15 Temmuz ‘YAŞ’ta tasfiye edileceklerini öğrenen Cemaatçi subayların can havliyle giriştiği bir darbe girişimi’ydi.
Gerçi Genelkurmay Çatı Davası için Genelkurmay Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu’nun hazırladığı bilirkişi raporuna göre 15 Temmuz’a katıldığı iddia edilen ‘Cemaatçi subaylar’ o yılki YAŞ’ta zaten terfi ediyorlardı.
Tuğgeneral Bitlislioğlu Ergenekon davalarında hapis yatmış bir isim olduğu için onunla ilgili ‘kripto Cemaatçi’ demek mümkün değil.
Raporda aynen şöyle diyor “Örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kritik yerlerini ele geçiren asker üyelerinin 2016 yılı için yapmış oldukları Yüksek Askerî Şûra çalışmaları başlığında hazırlanan dosyanın incelenmesinde, terfi ettirilecek personelin büyük çoğunluğunun darbe faaliyetlerine katılmış örgüt üyeleri olduğu anlaşılmış…”
Yani 15 Temmuz’a dair en büyük argümanlardan birini bizzat Genelkurmay’ın kendisi çürütüyor.
Gelelim bu yazının da konusu olan diğer büyük argümana. Erdoğan’a göre darbeciler ‘rehin aldıkları’ Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile Fethullah Gülen’i görüştürmek istediler.
Erdoğan ve AKP yönetimine göre ‘Gülenist darbe için’ bundan daha güçlü bir delile ihtiyaç yoktu.
Hatta Batılı muhataplarına delil olarak dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın bu ifadesini gösterdiler.
Erdoğan her fırsatta Akar’ın bu ifadesini kullandı.
Mesela 23 Temmuz 2016’da İngilizce yayın yapan France 24 haber kanalına konuşurken “Bunu ilk kez söylüyorum’ diyerek, Genelkurmay Başkanı’mızı rehin tutanlardan bir tanesi kendisine ‘Sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen’le görüştürelim, buluşturalım’ diyecek kadar ileri gidiyor” dedi.
Erdoğan’ın ‘ilk kez söylüyorum’ ifadesini aklınızda tutmanızda fayda var.
Peki Hulusi Akar gerçekten böyle bir ifade vermiş miydi ya da ‘darbeciler’den birileri Akar’a “Sizi Kanaat Önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürelim” dedi mi?
Öncelikle şunu hatırlatalım.
Bu iddiayı yani ‘kanaat önderimizle görüştürelim dediler’ ifadesini ortaya atanlar Gülen Cemaati’nden kimsenin Fethullah Gülen’e ‘kanaat önderimiz’ demediğini bilirler.
Ancak buna rağmen bu söylem üzerine bir eylem planı inşaa ettiler.
AKAR: “SİZİN BAŞINIZ KIÇINIZ KİM?”
Akar’ın 15 Temmuz sonrası verdiği ilk ifadeye göre Tuğamiral Ömer Harmancı kendisine bir metin imzalatmak istiyor.
Akar ise “Kendinizi ne zannediyorsunuz? Siz kimsiniz? Topladığınızı söylediğiniz 2. Başkan, kuvvet komutanları nerede? Bakanlar nerede? Elinizde kim varsa getirin. Sizin başınız, kıçınız kim’ diye bağırdım. Bunun üzerine Hakan Evrim, ‘Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz’ gibi bir şey söyledi. ‘Ben kimseyle görüşmem’ diyerek tersledim” diyor.
Akar “Dilerseniz sizi kanaat önderimizle görüştürürüz gibi bir şey söyledi” kısmındaki ‘gibi’ ifadesine özellikle dikkat etmekte fayda var.
Peki o teklifi yaptığı iddia edilen dönemin Akıncı Üssü komutanı Hakan Evrim ne diyor?
Malum olduğu üzere her alanda olduğu gibi 15 Temmuz ile ilgili de yoğun bir karartma ve sansür var. İfadeler, savunmalar ve iddianameler iktidar eliyle servis edildiği için istenilen algı peşinen oluşturuluyor.
Tarafların iddialara cevap verebilmesi ise en erken 1,5 yılı buluyor.
Akıncı yargılamasında da böyle oldu.
Erdoğan ve kurmayları ‘darbeciler’in Akar ile Gülen’i görüştürmek istediği yönündeki algıyı çoktan yaydı.
Hakan Evrim ise mahkeme aşamasında bu ifadeyi yalanladı.
İfadesinin ilgili bölümü şöyle:
“Genelkurmay Başkanı ülkenin durumuna ilişkin TRT’de yayınlanan bildiride belirtilen şikâyetleri bildiğini, kendisinin de bunlara katıldığını, hatta iktidar partisinden bazı milletvekillerinin bu konulardaki benzer serzenişleri bizzat kendisine söylediklerini belirtti. Genelkurmay Başkanı toplumun tüm kesimlerinin katılımıyla hep birlikte hareket edilerek ülkenin düze çıkarılması gerektiğini, mesela Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu gibi parti içi muhalefetin, STK’ların, sendikaların hatta kanaat önderlerinin de katılımıyla ülkedeki sorunların çözümlenmesinin gerektiği yönünde sözler söyledi.
Ben o ana kadar hep dinledim tek kelime dahi etmedim. Olanları anlamaya çalıştım. Benim gördüğüm kadarıyla, oradakilerin Genelkurmay Başkanını ikna etmeye çalışmasından ziyade Genelkurmay Başkanı farklı bir yaklaşım ile fikir üreterek, daha güçlü çözüm alternatifleri sunmak suretiyle oradakileri yönlendiriyordu. Ben Genelkurmay Başkanının zorla getirildiğini görmedim. Odadakiler kendisine normal emir komuta çerçevesinde davranıyordu. Dışarıdaki silahlı personelin Genelkurmay Başkanının korumaları olduğunu düşündüm. Eğer isterse bu kişilerle görüşülmesinin faydalı olabileceğini kendisine söylediler. Yapılan tüm konuşmaları sadece dinledim, hiçbir şey söylemedim. Konuya uzak oluşum, olayların içinde olmayışım nedeniyle ve açıkçası orada bulunmamın gereksiz olduğuna kanaat getirdiğim için, konuşmalar esnasında Genelkurmay Başkanının bir ara bahsettiği kişileri telefonla arama, görüştürme teklifi-sözünün geçmesini fırsat bilerek ayağa kalktım. Genelkurmay Başkanımıza hitaben “Komutanım eğer bu kapsamda söylediğiniz muhalefet, iktidar partisi içi muhalefet, STK veya kanaat önderlerinden görüşmek istediğiniz var ise telefonla sizi görüştürebilirler” dedim ve dışarı çıktım.”
Hakan Evrim’in ifadesi böyle:
Kaldı ki sadece Hakan Evrim değil o odada olduğu iddia edilen hiç kimsenin ifadesinde ‘Kanaat önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürme’ teklifine dair bir bilgi yok.
Tek kaynak Hulusi Akar’ın verdiği söylenen ifade.
Evrim şöyle devam ediyor:
“Böyle bir ifade kesinlikle ağzımdan çıkmamıştır. Ömrümde Fetullah Gülen’i ne aradım ne görüştüm. Biraz önce anlattığım konuşmalar aynen söylediğim gibi olmuştur. Olayın en başından itibaren yaşananlar, hadisenin kontrolden çıkması, olayın farklı bir şekle dönüşmesi, ortaya çıkan elim tablo, Başbakanlığa gitmesi sonrası kendisini daha güvenli bir ortamda hissetmesi nedenleriyle, Genelkurmay Başkanının benim komutanlığını yaptığım üste geçen karışık-karmaşık ve karanlık süreci, kendisi hakkında oluşabilecek şüpheleri gidermek adına, böyle bir cümle söyleyerek açıklamaya çalıştığını düşünüyorum.”
PEKİ NEREDEN ÇIKTI BU ‘KANAAT ÖNDERİ’?
Öncelikle şuna dikkatinizi çekmek istiyorum; Akar’ın ifadelerine bakarsanız bu iddia dışındaki her şey çok net.
Yani ‘geldiler, rehin aldılar, şöyle oldu, böyle oldu’ derken sadece ‘Gülen’le görüştürme’ iddiasında ‘gibi şeyler söyledi’ diyor.
Akar yaşı ve o gün yaşanan olayların sıcaklığı nedeniyle bazı şeyleri unutabilir, net hatırlamayabilir ama Gülen’le görüştürme teklifi pek unutulacak bir şey değil.
Akar kendisine yapılan Gülen’le görüştürme teklifine dair başka hiçbir yerde hiçbir şey söylemedi. Ne TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’na ne de başka bir yere.
Medyada sık sık boy göstermesine rağmen bu konuya da girmedi.
Türkiye Cumhuriyeti ise ABD’ye söz konusu ifade üzerinden ‘iade başvurusu’ yaptı.
Bu arada 15 Temmuz’a dair çok önemli bir tesadüfü (!) de hatırlatmakta fayda var.
Brüksel Şartı olarak bilinen ve ‘devlet başkanına suikast yapanların iade edilmesi’ni düzenleyen 1957 tarihli yasa ek protokollerin imzalanmamış olması nedeniyle Türkiye’de yürürlükte değildi.
50 yılı aşkın süredir bekleyen yasanın ek protokolleri 15 Temmuz’dan 4 gün önce imzalandı ve yasa yürürlüğe girdi.
Bir başka ifadeyle Erdoğan rejimi ve 17 Aralık 2003 sonrası ittifak ettiği müttefikleri Gülen’e ulaşabilmek için en ince ayrıntısına kadar planlama yapmıştı.
Nitekim gerek Brüksel Şartı gerekse de Hulusi Akar’ın ifadeleriyle Gülen için ABD’ye iade başvurusu yapıldı.
NEDEN İKİ FARKLI İFADE VAR?
Gelelim dananın kuyruğunun koptuğu yere.
Akıncı yargılaması klasörlerinde yer alan bir ‘delil’ bütün bildiklerimizi unutturacak türden.
445 numaralı klasörde yer alan ‘10 numaralı delil’ isimli dosyada Akar’ın ifadesi var.
Buraya kadar her şey normal görünebilir. Ancak ‘şeytan ayrıntıda gizlidir’ kuralı burada da geçerli.
Akar’ın ‘Gülen ile görüştürme’ iddiasına dair iki ayrı ifadesi var.
İlk ve orjinal ifade de ‘Gülen ile görüştürme’ iddiası yok.
Delil dosyasında olan ve ‘aslı gibidir’ onaylı ifadede ise Gülen ile görüştürme iddiası var.
Teknik olarak bir evrakın üzerinde ‘aslı gibidir’ mührü varsa orjinal evrak ile aynı olduğu tartışma götürmez.
Ancak Akar’ın orjinal ifadesi ile delil klasörüne konan ‘aslı gibidir’ onaylı ifadesi arasında 20’ye yakın değişiklik var.
Hem aslı hem de ‘aslı gibidir’ onaylı kopyanın 4. Sayfasında ise malum konu var.
Orjinal evrakta Akar’ın “Hakan Evrim dilerseniz sizi kanaat önderimiz île görüştürürüz gibi bir şey söyledi” yazılıyken, “Aslı gibidir” yazan ve üzerinde fosforlu kalemle işaretlenmiş ikinci evrakta ise aynı bölüm “Hakan Evrim dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürürüz gibi bir şey söyledi” şeklinde değiştirilmiş.
Yani orijinal nüshada Fethullah Gülen’in ismi yokken, “Aslı gibidir” ibareli ikinci evrakta eklenmiş.
Şimdi burada biraz duralım.
Genelkurmay Başkanı Akar, 15 Temmuz gibi hayati bir konuda ifade veriyor ama daha sonra ifadesini değiştirme ihtiyacı hissediyor.
Teknik olarak ikinci kez ifade verme yolu açık.
Ancak Akar bunu yapmayıp ilk ifadesine evrak üzerinde ilaveler yapmış.
En basit tabirle evrakta sahtecilik suçu var ama buradaki suç evrakta sahtecilikle kıyaslanamayacak kadar büyük.
Akar yada Akar adına birileri ifadeye müdahaleler yapmış.
Dahası Erdoğan rejiminin ‘Gülenci Darbe’ye dair en büyük iddiası buydu. Bu yüzden de 2 Mayıs 2017’de ABD’ye yollanan iade talebine ilişkin dosyada ‘Gülen’le görüştürme iddiası’ var.
Akar’ın ifadesine Gülen’le görüştürme iddiasını kim nasıl koydu, Akar’ın onayı ile mi oldu henüz bilmiyoruz.
Ama hükümetin bu iddiayı bütünüyle sahiplendiğini görüyoruz.
Tabi bu durumda söz konusu iddianını 4 yıla yakın süredir neden hiç dile getirilmediği sorusu akla geliyor.
Bu arada şunu da hatırlatalım;
Türkiye’nin ABD’ye yolladığı iade dosyasında suç unsuru bir şey olmadığı için ABD’liler Türkiye’ye gelip ‘bir iade dosyası nasıl hazırlanır’ı anlattı.
Hatta 2019 Ocak ayında ABD’li bir heyet Ankara’ya gelip gizli tanıklar ‘Şapka’, ‘Kuzgun’ ve Kemal Batmaz’ın ifadelerini dinledi.
Ama nedense Akar ile görüşmediler.
Eğer gerçekten üs komutanı Akar’a Gülen ile görüştürmeyi teklif etmişse, bunu ABD’lilere anlatması, iade için sağlam bir delil olarak sunması gerekmez miydi ?
Ama olmadı.
Ne Akar ABD’lilere anlattı ne de Erdoğan bu bahsi bir daha açtı.
Bu aşamada cevabı bulunması gereken esas soru şu; Akar ilk ifadesinde Gülen’den bahsetmezken ne oldu da sonradan bu bölümü ekledi?
Acaba bu bölümü Akar adına birileri mi ekledi?
Çünkü Akar’ın Akıncı Üssü’nde yaptıkları ile Çankaya Köşkü’ne gittikten sonraki icraatları hayli farklı.
Akın Öztürk, Mehmet Dişli ve başka isimlere dair Hulusi Akar’ın ifadeleriyle sonradan attığı adımlar hayli farklı.
Mesela 15 Temmuz sonrası yapılan ilk resmi açıklamada Akın Öztürk’ten Akıncı Üssü’ne giderek duruma göz kulak olması istendiği anlatılırken daha sonra bu açıklama Genelkurmay sitesinden kaldırıldı. Akın Öztürk darbenin 1 numarası ilan edildi.
Bu durum Çankaya Köşkü’nde yapılan görüşmelerden sonra bazı senaryoların değiştiği sonucu doğuruyor.
İsimler, tarihler ve ifadeler kafanızı karıştırmış olabilir. Özetle ve bir cümle ile söyleyecek olursam; mahkeme dosyasında yer alan iki ayrı Akar ifadesinin orijinalinde Gülen’den bahsedilmezken sonradan Gülen adı eklenmiş.
Bütün mesele de burada düğümleniyor; bu eklemeyi kim yaptı?
[Adem Yavuz Arslan] 8.7.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)