‘Bu yıl turizm de yok: Ekonomide güneş çoktan battı’

Karar gazetesi yazarı İbrahim Kahveci: "Dış ticaret açığı 40 milyar dolar. İyi ama bu sefer bu dış ticaret açığını kapatacak turizm de yok. Yıllardır bize para yollayan Avrupa ülkelerine de hadlerini bildirdiğimiz için şimdi oralardan da zırnık yok. Güneş çoktan battı."

KRONOS   20 Temmuz 2020 EKONOMİ

Karar gazetesi yazarı İbrahim Kahveci, “Merkez Bankası döviz piyasasına dolar satarak müdahale ediyor mu? Kamu Bankaları ile arasında kurduğu bir döviz satış sistemi var mı? Bu konuda açıklanan bir bilgi var mı? Nerede milletin dövizi?” diye sordu. Kahveci, “Güneş çoktan battı ama yakında ay ışığını da kaybedersek ne olacak?” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

‘BU YIL TURİZM YOK, BELKİ BİRKAÇ RUS GELİR’ 

Kahveci, “Bu yıl turizm yok. Belki birkaç Rus gelir. Rusya’da da covid 19 sayısı 1 milyona dayandı ama neyse… Yılın ilk 5 ayında -16 milyar 720 milyon dolar cari açık verdik. Artık finans hesabından da para gelmiyor. Sadece Katar 10 milyar dolar swap yollamış. O da olmasa dış borç ödemelerinin de etkisi ile rezervlerimiz 32,4 milyar dolar azalacaktı. Gerçi ülkede rezerv mi kaldı? Merkez Bankasının net döviz rezervi nedir? O kadar döviz ihtiyacımız olmasa 9,2 milyar dolar daha getirin der miydik? Bu yılın ilk 6 ayında Reel Kur Endeksi; yani enflasyondan arındırılmış TL’nin değeri 70,0 sınırının bile altına düşmüş durumda. TL’nin değeri döviz karşısında yerlerde sürünüyor” değerlendirmesinde bulundu.

‘AVRUPA’YA HADLERİNİ BİLDİRDİĞİMİZ İÇİN ONLARDAN DA ZIRNIK YOK’ 

Kahveci, “1994 yılında bu değer 78,8’deydi. 2001 yılında ise 87,6 seviyesinde. Bu yılın ilk altı aylık ortalaması ise 69,1. Bu ne demek oluyor? Anlatalım: TL değer yitirince ihracat artıyor, ithalat ise azalıyor (du). 2000 yılında dış ticaret açığı -21 milyar 959 milyon dolarken, 2001 yılında bu açık -3 milyar 282 milyon dolara geriliyor. 2017 yılında -58 milyar 575 milyon dolar olan açık, bu yılın daha ilk altı ayında -20 milyar 986 milyon dolar oldu. Yani yolumuz 40 milyar doların üzerinde bir dış ticaret açığına doğru gidiyor. İyi ama bu sefer bu dış ticaret açığını kapatacak turizm de yok. Yıllardır bize para yollayan Avrupa ülkelerine de meydan okuduğumuz ve hadlerini bildirdiğimiz için şimdi oralardan da zırnık yok” dedi.

‘YAKINDA AY IŞIĞINI DA KAYBEDERSEK?’ 

Kahveci, “Geçmiş yıllarda aldığımız dış borçların da bir kısmını ödemek zorunda kalıyoruz. Daha bu yılın ilk 5 ayında 18 milyar dolar dış borç ödedi özel sektör. 2018 başından bu yana özel sektörün net ödediği dış borç 80 milyar dolara ulaştı. Devlet yüzde 6 seviyelerinden dış borçlanarak bu açığın sadece yarısını kapatabiliyor. Nasıl sürecek bu dövizsizlik? Acaba mültecileri yeniden sınırlara mı yığsak? Nasıl çözeceğiz bu sorunu? Milletin dövizlerini Merkeze çağırarak ne kadar idare edebiliriz? Güneş çoktan battı ama yakında ay ışığını da kaybedersek ne olacak? Karanlıkta yürümeye ne kadar alışkınız? O değil de küçücük çocuklarımız, evlatlarımız bu karanlıkta ne yapacak? Asıl onları düşünelim” ifadesini kullandı.

[Kronos.News] 20.7.2020

Eski AKP milletvekili Osman Can: Adalet Ağaoğlu haklıydı, affetsin

Eski AKP milletvekili Osman Can 2012 yılında dönemin başbakanı Erdoğan'ın, "Biz 2010 referandumuyla alacağımızı aldık, Anayasa meselesini bundan sonra muhalefet dert etsin, yolumuz açık" dediğini belirtti.

KRONOS   20 Temmuz 2020 GÜNDEM

Eski Anayasa Mahkemesi raportörü ve eski AKP milletvekili akademisyen Osman Can, hayatını kaybeden edebiyatçı Adalet Ağağolu’nun geçmiş yıllarda kendisine dönük söylediği “Osman Can’ın peşine takıldık, referandum sürecinde… Ben bir an bile onun asıl amacının AKP milletvekili seçilmek olduğunu anlayamamışım” sözlerine yanıt verdiği yazısında “Affet!” dedi.

Kendi kişisel blogunda “Affet, Sevgili Adalet Ağaoğlu!” başlıklı yazı yazan Prof. Osman Can, 2010 Anayasa Referandumu dönemine dair önemli bilgiler de verdi.

Sol içinde derin bir yarılmaya da neden olan “yetmez ama evet” tartışmasına da değinen Osman Can, Taksim’de 4 Eylül 2010 tarihinde “yetmez ama evet” toplantısında Adalet Ağaoğlu ile karşılaştıklarını ve yumurtalı saldırıya uğradıklarını yazdı.

‘ERDOĞAN’DAN ADALET AĞAOĞLU’NA SÖZ’

Olaydan sonra Ağaoğlu ile diyaloglarının devam ettiğini aktaran Osman Can, “Bu olaydan sonra diyaloğumuz devam etti. Türkiye’nin yüz akı entelektüel, sivil toplum aktivisti, akademisyen, sendikacı ve yazarlarının katılımıyla hayata geçirdiğimiz Yeni Anayasa Platformuna dahil oldu ve aktif olarak toplantılarına katıldı. Heyecanlıydı. Uzun konuşmalar yapıyordu. Konuşmalar toplantı çerçevesini taşacak uzunlukta olsa da kıymetli konuşmalardı; tarihe tanıklık içeriyor, bir asırlık ömürde kazanılan deneyimlerden doğan heyecan ve umut hepimizi cesaretlendiriyordu. Çalışmaların ilerlediği bir safhada ‘Erdoğan’a söyleyin lütfen, demokratik anayasayı görmeden ölmek istemiyorum, söz versin’ demiş ve ben de yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde siyasetçileri ziyaretlerde bunu Erdoğan’a aktarmış, tebessümle ‘Merak etmesin, söz veriyorum, yapacağız’ (hala birinci çoğul şahıs zamiri kullandığı dönemlerdi) cevabını da yine Adalet Ağaoğlu’na aktarmıştım” sözleriyle o günleri anlattı.

Adalet Ağaoğlu’nun “Osman Can’ın peşine takıldık, referandum sürecinde… Ben bir an bile onun asıl amacının AKP Milletvekili seçilmek olduğunu anlayamamışım” sözlerine kırılmadığını ifade eden Osman Can şöyle dedi:

“Evet yazmazsam hem kendime hem de onun anısına saygısızlık olacaktı. Zira Adalet Ağaoğlu’nun tepkisini bana karşı bir söylemin aracı kılmayı ne kadar yanlış gördüysem, umutlarının tükenişini ve elinden kayışını acıyla seyredişi üzerine bana yönelttiği eleştirisini bir haksızlık veya vefasızlık olarak nitelendirmem de o kadar yanlış olurdu, buna hakkım yok. Ölümden sonra yazmanın kolaylığına kaçma eleştirilerini ve suçlamalarını göğüsleyerek de olsa…

Gerçek şu ki bu sözler nedeniyle Adalet Ağaoğlu’na kırılmadım, duygularını anlamaya çalıştım. Bir yayında da söylediğim gibi, ben olsaydım daha çok tepki gösterirdim ve o yaşta, elle tutulabilir bir değişimin arifesinde iken büyük beklentilerin, umutların, tarihi bir fırsatın bu kadar kısa sürede, bu kadar hoyratça, bencilce ve sorumsuzca harcanmasını çaresizce seyrederken başka nasıl tepki verirdim bilemedim. Diğer yandan bu sözler elbette bir yönüyle de bana yönelik ve muhasebesini yapmam gereken çok şey olduğunu bana hatırlatıyor, haklı olarak.”

‘BİZ REFERANDUM’DA ALACAĞIMIZI ALDIK’

Osman Can o dönem için kritik bir bilgiyi de paylaştı. 2012 Aralık son günlerinde Başbakanlık Resmi Konut’ta Erdoğan başkanlığında yapılan ve partinin ağır toplarının bulunduğu toplantıda, “Biz 2010 referandumuyla alacağımızı aldık, Anayasa meselesini bundan sonra muhalefet dert etsin, yolumuz açık” ifadesinin kullanıldığını belirterek “2010 referandumuyla açılan yolun, yokuş aşağı bir yol olduğunu ve bunun garantisini verebileceğimi, Türkiye’nin periyodik krizlere gireceği ve yönetilebilir olmaktan çıkacağı uyarısında bulundum, Anayasa masasından çekilmemeyi sağladığımı düşünüyorum. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yargı bağımsızlığı başlıklarında kriz çıkardığım ve krize Erdoğan’ın müdahale etmek zorunda kaldığı zamanlardı” diye yazdı.

DAVUTOĞLU CHP İLE KOALİSYON KURABİLİRDİ

AKP’nin tek başına iktidar olamadığı 2015 seçimlerinden sonra istikşafi görüşmelerin perde arkasına dair de bilgi veren Osman Can “Seçimler yapıldı, milletvekili seçildim, Adalet Ağaoğlu’un referandumda peşime takılmasından tam beş yıl sonra. Üstelik 2010 referandum sürecinde karşı tarafta bulunanlar 2011 seçimlerinde adaylıklarını ilan edip Milletvekili seçilmişken, bunu yapmayıp, AKP’nin en zayıf olduğu 2015 seçimlerini bekleyerek. Gerçek amacım bu idiyse, oldukça akılsızca bir tercih olmalı. Seçim sonrasında koalisyon yolu gözüktü. Son yazılarımdan birinde bunun tarihi bir fırsat olduğundan bahsettim ve kurucu meclise atfen ‘Kurucu Hükümet’ ifadesini kullandım, CHP ile koalisyon gereğine işaret ederken. MKYK’da kararın CHP ile koalisyon yönünde çıkmasında sanırım etkim oldu, uzunca bir konuşma yapmıştım, her zamanki akademik ve analitik iştahla, belki de körlükle. Benden sonraki konuşmaların çoğu da görüşümü tekrarlamıştı. Koalisyon heyetinde görevlendirildim. CHP ile sürdürülen görüşmelerde anayasa, hukuk, adalet ve yargı başlıklarından sorumluydum. Beni şaşırtacak derecede CHP olumlu ve yapıcı yaklaşmıştı. Davutoğlu’na verdiğimiz brifingde durumu aktardım ve tarihi fırsatı kaçırmamak gerektiğini savundum, ‘içimizdeki CHP’liler’ sözlerine aldırmadan. Böyle ise aslında koalisyon kurulabilir demişti. Ancak mekanizma farklı çalıştı ve bildiğimiz gibi, Anayasal teamüllere de aykırı olarak Meclis feshedildi” dedi.

‘BANA EN FAZLA GÜVENENLER EN YOĞUN TEPKİYİ GÖSTERDİ’

Yazısının sonlarına doğru Adalet Ağaoğlu’nun haklı olduğunu belirten şöyle yazdı:

“Bir şey söyleyeyim, evet Adalet Ağaoğlu haklıydı, Osman Can’ın peşine takıldık, kandırıldık. Bir türlü ergenlikten kurtulamayan bir toplumda, küçük umutlardan kahramanlık hikayeleri ve destanlar, küçük başarılardan insanüstü destansı kişilikler ürettik, sonra abartılmış, karşılanması çok güç beklentiler karşılık bulmayınca da büyük hayal kırıklıkları yaşadık. Bana karşı duygusal anlamda en yoğun tepkiyi gösterenler, bu süreçte bana en fazla güvenen insanlar oldu, daha doğrusu kamusal kimliğimde epik/mistik/heroik bir yön vehmettikleri için taraftar olan veya tam da bu nedenle çaresizliklerinin şiddeti oranında kızgınlık duyanlar oldu. Bunda benim payım oldu mu? Evet, hem de çok, bu rüyanın cazibesinden kurtulamadım, rüyadan uyanmak için sinyaller güçlendiği halde, ‘enseyi karartmayalım’ iyimserliği içinde inanmaya devam etmeyi seçerek, kabul. Sorumluluk bana ait ve kimseye kızmıyorum. Kendime zarar verdim mi bilemedim ama en yakınımdakileri, en değer verdiklerimi, en nazımı çekenleri, kamusal kimliğimin dışında beni insan olarak sevenleri üzdüm, bu kesin.

Geriye dönüp baktığımda biraz bunları görüyorum, kızdıklarımda, üzüldüklerimde kendimi de görüyorum. Onlardan çok farklı olmadığımı, aslında onlar diye bir şeyin olmadığını, kolektif olarak iyi ve kötüyü çok da insani kaygı ve korkular nedeniyle içimizde beslediğimizi, dokunmayla, anlamayla,
hissetmeyle ve şefkatle birbirimize baktığımızda, yokuşun başında savaşmaya gittiğimizin kendimiz olduğunu gördüğümüzde daha farklı bir yaşam biçimi üretebileceğimizi görüyorum. Evet yine umudumu kaybetmiyorum, iflah olmam. Bir ömür umut şarkıları söylemek çok değerli, ama umut için sorumluluk üstlenmenin de biraz değerli olduğunu unutmasak mı acaba?

***

Bugün de saygıyla, hüzünle ve acıyla anısı önünde eğiliyorum. Bu yazıyı yazarken, cevap veremeyecek olmasının mahcubiyetiyle kıvranarak…

Bağışla sevgili Adalet Ağaoğlu!”

[Kronos.News] 20.7.2020

Deliler ve deli taklidi yapanlar [Alin Özinial]

Deliler ne kadar masum, ne kadar çocuk, ne kadar cesur, ve ne kadar çekici ve kıymetli ise, deli taklidi yapanlar da o kadar kirli, o kadar hesapçı, o kadar korkak ve bir o kadar da sahtekardır.

ALİN OZİNİAN 19 Temmuz 2020 YAZARLAR

İnsanın yetişkin haliyle çocuk olmasına benzer sanki delilik. O yüzden her delinin içinde hala yaşatabildiği bir çocuk vardır gibi gelir bana.

Lawrence Durrell de sanırım biraz böyle düşünür; “Hepimiz deli olarak doğarız. Sonra ahlak ediniriz; durgunlaşıp aptallaşır ve mutsuz oluruz. Sonra da ölürüz.” der.

Mutsuzluk; büyümek ve büyürken de ahlak edinmeyle yerleşir yaşantımıza Durrell’e göre. İskenderiye Dörtlüsü’nün yazarı, belki de mecbur edildiği “akıllılığından” kaçmak için 40lı yaşlarının başında İngiltere’yi terk edip, kendini Rodos ve daha sonra Kıbrıs’a atmış, Akdeniz’de yaşamayı seçmiştir, kim bilir…

George Orwell, delilere ait yalnızlık tutkusuna yaptığı ince vurguyla “Delilik tek kişilik azınlıktır” der. Bir insanın tek başına mutlu olmasının utanılacak bir şey olduğunu söyleyen Albert Camus, sanırım insanın deliliği tek başına yaşamasına saygı ile yaklaşırdı.

Yalnızlık, deliliğin hammaddesi olabilir mi? Delilik, yalnızlığın gösterişli bir yansıması olabilir mi? Sanki olabilir.

Montaigne’e göre ise delilik yürek ister. ”Özgür bir beynin cesur çıkışları, erdem ve yürekliliğin de kapı komşusudur delilik.” der Fransız yazar.

Montaigne’nin tahlilinde delilik ve çocukluk arasındaki bağlantı su yüzüne çıkar. Korkular henüz öğretilmeden ne kadar cesurdur çocuk. Yapamazsın denilmeden önce ne kadar da emindir başaracağına. Cesareti kırılmadan, yoluna taş koyanları tanımadan önce ne yüreklidir çocuk…

Deliliğin en çarpıcı, en çekici yanı, gerçekliği ve saflığıdır kuşkusuz. Yoksa toplumun insana layık görmediği ve ısrarla ıslah etmeye çalıştığı bu durumu sahiplenmek için bu kadar bedel ödemek zorunda kalmazdı insan.

J. G. Ballard’ın dediği gibi, “Bütünüyle aklıselim bir dünyada, tek özgürlüktür delilik.”

Kendi dünyasında yaşayan, biraz ketum, biraz sessiz, biraz fazla düşünen insanın kaçınılmaz ruh halinin adıdır delilik. Kavramlarla belirlenmiş tüm “normallik” sınırlarınının üzerine çizgi çekip, aklını özgürlüğüne kavuşturmaktır aslında delilik.

Yaratılan yeni sınırsız alanın, sınırlarını yeniden tanımlayabilecek kadar bilince sahip olmak; kendi kuralları dışındaki kurallara boyun eğmemektir delilik.

Kendi ikliminde yaşayabilme lüksü, kendi doğrularının ülkesini kurmanın iddialı bir hevesidir aynı zamanda delilik. O dünyaya başkasını davet edecek kadar, başkasının deli dünyasına gönüllü ortak olacak kadar da cüretkar bir iştir aynı zamanda delilik.

Yalnızlığına bazen müttefik arayacak kadar arsız ve küstah – uzakta bile olsa, ilk bakışta suç ortağını seçebilen, izbe deliliğini ikili deliliğe çevirmekte usta bir duygudur delilik.

Ya da belki de uzun süreli mutsuzlukla kendi ruhu ve aklı ile başa çıkamayanların sığındığı bir liman, bir savunma mekanizmasıdır delilik. Biraz gülerek, biraz koşarak, biraz içerek, biraz ağlayarak mutluluğu bulana kadar geçen süre, bir bekleme odasıdır delilik.

Gotik edebiyatın prensi Edgar Allan Poe’ya göre kıymetli de bir şeydir delilik. “Delilik sandığınız şeyin sadece duyuların fazla keskinleşmesi olduğunu söylememiş miydim ben size?” der Poe.

Kısaca derin ve hisli insan işidir delilik; duygusuz, kaba saba insana ait değildir.

Fransızca orijinali 1961 yılında yayınlanan, Michel Foucault’un Deliliğin Tarihi eseri, Orta Çağ’da deliliğin gündelik yaşamın bir parçası sayıldığını ve çılgınların toplum içinde rahatça yaşadıklarından bahseder. Modernite ile birlikte bu delilerin tehlikeli olduğuna kanaat getirilir. Toplum bu nadide grubu, tımarhanelere kapatır.

Deliler ve deli olmayanlar arasına icad edilmiş yeni bir duvarın çekilmesidir tımarhane, 18. yüzyılın buluşudur.

Foucault, eserinde deliliğin fantastik dünyasını anlatmakla kalmaz, aynı zamanda bize deliliğin ve delinin ne olduğuna karar veren “akıllıları” da gösterir. Deliliğin Tarihi kitabında “aklın” tarihinin ana hatlarını da ortaya çıkar, çünkü akıl ancak kendini deliliğin zıddında bulabilir. Delilik olmadan akıl kendini tanımlayamaz.

Foucault’un amacı, bizim bu eserin sonunda “Demek ki delilik, toplum düzeni ve kodları için gerekli. Demek ki bu düzende, “akıllı” kendini sadece negatifi üzerinden görebilir, kimliğini ancak böyle yaratabilir.” sonucuna varmamızdır.

Delilik ve aşk arasındaki derin bağ da takdire şayandır.

“Seni daha önce hiç kimsenin sevmediği kadar, seni bundan sonra hiç kimsenin sevemeyeceği kadar büyük bir aşkla, deli gibi seviyorum!” cümlesinin düşünün.

Bir deli tarafından sevilme ihtimali, kulaktan muazzam bir hızla geçip kalbe çarptığında, karşı konulmaz bir ön kabule dönüşür. Akıllı uslu, hesaplı kitaplı, edepli, mantıklı sevda iddiaları, aşka dair değildir. Aşk da bir delilik halidir.

Bu yazıdan bolca övülen delilik makamına en büyük zararı verenler, akıllılar değil, deli taklidi yapanlardır fakat.

Deliler ne kadar masum, ne kadar çocuk, ne kadar cesur, ve ne kadar çekici ve kıymetli ise, deli taklidi yapanlar da o kadar kirli, o kadar hesapçı, o kadar korkak ve bir o kadar da sahtekardır.

Kötü olan, tehlikeli olan, zarar veren deliler değil, deli taklidi yapanlardır…

[Alin Özinial] 20.7.2020 [Kronos.News]

“Cezaevinde doğum yaptım, oğlum ölümden döndü”

Hamileyken tutuklanan, tutukluyken doğum yapan, lohusalığını hapiste geçiren, aylarca hapiste bebeğiyle yaşayan Özlem Meci, cezaevinde anne olmayı ve yaşadıklarını anlattı.

BOLD – Ardahan’da özel bir dershanede öğretmenlik yaptığı için 3 Kasım 2016’da tutuklanan Özlem Meci, İzmir Şakran Cezaevine gönderildiğinde 6 aylık hamileydi. Geride bıraktığı 5 yaşında bir kızı daha vardı. Hamileliğinin son 3 ayını cezaevinde geçiren tarih öğretmeni Özlem Meci, 15 Ocak 2017’de oğlunu İzmir Menemen Devlet Hastanesinde dünyaya getirdi.

Tutsak bebek Murat’ın durumu iyi değildi. Yoğun bakıma aldılar. Annesini ise doğumdan sonra tekrar hapse gönderdiler. Bebeğinden ayrı kalmak zorunda kalan Meci, 6 gün boyunca oğlunu göremedi, sütünü lavaboya döktü. Altı günün sonunda oğluna kavuştu, ama bu sefer birlikte hapse tekrar gönderildiler ve Murat 9 aylık olana kadar oradan çıkamadılar. 

Türkiye’deki insan hakları ihlallerini raporlaştıran, merkezi ABD’de bulunan Advocates of Silenced Turkey’in (AST) hazırladığı Kemal Gülen ve Zeynep Kaya’nın sunduğu Tutsaklara Vefa programına Atina’dan canlı yayın konuğu olarak katılan Meci o günleri şöyle anlattı:

“Doğumum orada oldu. Bu süre zarfında eşimi hiç göremedim. Zaten Murat 9 aylıkken çıktık cezaevinden ve babasını da o zaman gördü. Doğumdan sonra 6 gün Murat’tan ayrı kalmak zoruna kaldım. Oğlum ölümden dönmüş ama benim haberim yok. 6 gün sonra oğlumu almaya gittiğimde hemşire “Murat ilk geldiğinde çok kötüydü. Sadece onunla ilgilendim. Sabaha kadar uyumadım.” dedi. Yenidoğan bakım ünitesine gittiğinde en cılız bebek Murat’mış. Ağlardı, sesi çıkmaz dedi hemşire. Hastanede emzirdim, daha sonra yanına gittiğimde hemşire Murat birden güçlendiğini, iyileşmeye başladığını söyledi.”

“ÜMİDİMİ HİÇ KAYBETMEDİM”

Toplamda 12,5 ay hapis yatan Özlem Meci, lohusa bir kadın olarak hapiste yaşamaya mecbur kalmasına rağmen ümidini hiç yitirmediğini, oğlunun varlığıyla hayata tutunduğunu belirtiyor: “Ümidimi hiç kaybetmedim ben. en büyük moral kaynağım Murat oldu. O doğduktan sonra hiçbir şey gözüm görmedim. Güçlü durmak zorunda olduğumu hissettim.”

19 Temmuz 2020’da Youtube’dan canlı yayınlanan programa Özlem Meci dışında, gazeteci-yazar Şemsinur Özdemir ve 2 yıl Silivri Cezaevinde hapis yatan gazeteci eşi Mehmet Özdemir, Ali Ünal’ın oğlu Mehmet Ünal, Ela Gandhi ve daha birçok gazeteci-yazar, insan hakları savunucuları ve mağdurlar katıldı.

[Bold Medya] 20.7.2020

Şahin Alpay: Tek derdim cezaevlerinde suçsuz günahsız yere çürüyen insanlar…

Yaklaşık 20 ay hapis yatan yazar Şahin Alpay, son yazısında cezaevinde suçsuz yere tutuklu bulunan insanlara dikkat çekti. Ahmet Altan’ı ise anlamakta güçlük çektiğini de söyledi.

BOLD – 27 Temmuz 2016’dan 17 Mart 2018’e kadar Silivri Cezaevinde kalan yazar Şahin Alpay, p24 için yazdığı “Yeni Dünya görüşüm” adlı yazıda “Şu günlerde benim büyük derdim, cezaevlerinde çürüyen binlerce suçsuz günahsız insanların verdiği üzüntü, sıkıntı, iç daralması…” dedi.

“SİYASİ BİR DAVA UĞRUNA ZİNDANLARDA CAN VERMEYE DEĞER Mİ?
Tahliye edildikten sonra eşini kaybeden Alpay, “Ne kadar yaşayacağımızı, ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz. O hâlde dünde ya da yarında değil bugünde, şu anda yaşamayı akıl edin” önerisinde bulundu.

Alpay, hala tutuklu olan Ahmet Altan’ı anlamakta biraz güçlük çektiğini ifade ettiği yazısında “Herhangi bir dava, hele siyasi bir dava uğruna büyük sıkıntılar, eziyetler çekmeye; bu uğurda yıllarını sürgünlerde, zindanlarda geçirmeye ya da can vermeye değer mi?” diye bir soru da sordu.

ŞAHİN ALPAY’IN O YAZISI…
“Silivri’den çıktıktan, ardından Fatma’nın kaybıyla yaşadığım travma ve başıma gelen acı ve tatlı bir yığın şeyden sonra, hayatımın şu son evresinde belki de son paradigma (dünyayı algılama merceği) değişimini yaşıyorum. Okurlarım bilir, ben birkaç kez paradigma değiştirdim; dönekliğimle övünürüm; yanlış olduğu anlaşılana yanlış demeyi erdem sayarım.

Niye paradigma değişimi yaşıyorum? Bunun hâlâ (az bir ihtimalle de olsa) Silivri’ye dönebileceğim endişesiyle ilgili olduğunu sanmıyorum. Aslında Silivri o kadar da kötü bir tecrübe değildi; hayat muhasebesini teşvik etti. (Ömer, Fatma’ya “Silivri iyi gelir” demiyor muydu?) Ama oradan hoşlandığımı da hiç söyleyemem. Doğrusu Ahmet’i anlamakta biraz güçlük çekiyorum; Mümtazer’i, Mustafa’yı, Osman’ı çok iyi anlıyorum. Yeni dünya görüşümde belki yaş icabı geçirmekte olduğum biyolojik ve ruhsal değişimlerin de etkisi var. Ama esas neden, olan biten üzerine düşününce vardığım sonuçlar. Her neyse, zihnimde paradigma (genel teori) değişikliği yaşadığım bir vakıa. Değişimin ana belirleyicilerini şu noktalarda toplayabilirim:

1- İnsanlığı ve içinde yaşadığım toplumu, topluluklar (sınıf, halk, millet, etnik grup, din, ümmet, mezhep, vs. vs.) temelinde anlamaya çalışmayı artık beyhude olarak görüyorum. Nihayet dank ettim ki bütün bu kategoriler bireylerden oluşuyor ve temel aktör birey. (Demek ki liberalliğim de yüzeyselmiş; temel aktörün birey olduğunu biliyorum sanıyormuşum ama bilmiyormuşum). Muhakkak ki toplulukların hepsi de birer aktör, ama en temelde birey var. Onun için ne ekonomi, ne sosyoloji, ne siyaset bilimi, ne şu ne bu, belki psikoloji esas bilme aracı. Artık bana öyle geliyor.

2- Silivri’ye kadar inanıyordum ki (nasıl yapabildim?) insanlar, bireyler iyi ya da renksiz doğarlar, onları toplum (kendi –değişen- değerlerine göre) iyi veya kötü yapar. Artık öyle düşünmüyorum. Doğuştan, genlerinden iyi ve kötü olanlar olabilir. İnsanın insanın kurdu olduğu bir gerçek. Uygarlık dediğimiz şey de esas olarak bunu (kurtluğu) denetim altına alma uğraşı, ama bir türlü yerleşemiyor. İki adım ileri, bir adım geri; ya da bir adım ileri iki adım geri gidiyoruz.

3- Tarihi “son kertede” bireyler yapıyor; hepsinden önce de bireylere yön veren fikirleri üreten bireyler. Locke, Rousseau, Marx, Popper ve diğerleri olmadan bugün içinde yaşadığımız dünya anlaşılabilir mi? Ya o fikirleri uygulayanlar olmadan? Lincoln olmasa ABD olur muydu? Obama’nın ABD’si ile Trump’ın ABD’si aynı şey midir? Churchill olmasaydı Britanya olur muydu? Tony Blair I ile II arasındaki farkı bir düşünün. Fransa, Robespierre gibi bir “çatlak”sız anlaşılabilir mi? Alman tarihinden Hitler ile Merkel’i çıkarabilir misiniz? Bu kişiler koca Almanya’yı birbirinin zıddı kılmadılar mı? Franco’suz, Kral I. Juan Carlos olmadan İspanya anlaşılabilir mi? Michelangelo ve Rafael’siz; Stefania Sandrelli ve Monica Bellucci’siz İtalya olur mu? I. (Deli, Büyük) Petro, Lenin, Stalin, Gorbaçov, Putin olmadan Rusya olur muydu? Ya Maosuz, Dengsiz Çin?.. Bize gelirsek: Fatih ve Kanuni olmasaydı Osmanlı olur muydu? II. Abdülhamit ve Mustafa Kemal’siz Türkiye’den söz edilebilir mi? Atatürk bize (muhakkak ki istemeden) Erdoğan’ı hediye etmedi mi? Bu kadar örnek ne demek istediğime yetiyor olmalı…

4- Şimdilerde çok şey öğrendiğim bir arkadaşım, Stephen Jenkinson adında bir Newage filozofu dikkatime getirdi. (Sonunda buna pişman oldu ya… o başka.) Jenkinson’dan benim anladığım şu: Genç, orta yaşlı ve yaşlı / çok sağlıklı, az sağlıklı ve sağlıksız olarak hepimizin ortak olduğu bir gerçek var: Ne kadar yaşayacağımızı, ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz, bilemeyiz. O hâlde dünde ya da yarında değil bugünde, şu anda yaşamayı akıl edin… Jenkinson’a gelinceye kadar tabii ki Ömer Hayyam var: “Hayat bir mucize, hayata bir kez geliyorsun, tadını çıkar!” demiyor mu büyük düşünür? Ve pratik filozof dostum Nuri ha bire kafama vurmuyor mu: Oğlum artık geçmiş için keşke demek, gelecekten kuşku duymak yok!

5- Evet, insan herhangi bir davaya (bir şeyi keşfetmek, bir şeyi icat etmek, bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeyi / kişiyi sevmek, vs.) inanmadan yaşayamıyor. Ne var ki, insan yaşadıkça görüyor ki, zamanla her şey değişiyor, dün doğru görünen bugün farklı görünebiliyor. Dolayısıyla yanlış çıkabilecek toptan çözümler yerine, düzeltilebilecek kısmi çözümler daha mantıklı değil mi? Herhangi bir dava, hele siyasi bir dava uğruna büyük sıkıntılar, eziyetler çekmeye; bu uğurda yıllarını sürgünlerde, zindanlarda geçirmeye ya da can vermeye değer mi? Bunu tercih etmiş olan yakın arkadaşlarıma olanca saygımla, o yollardan geçmiş biri olarak da, bunu soruyorum bugün kendi kendime. İster bunu saygı duyulacak bir soru olarak görün, ister görmeyin; kabul edin ki böyle bir soru var ortada: Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve daha nice arkadaşımın benimsedikleri dava uğruna canlarını vermelerine değdi mi? Şu ülkenin, şu dünyanın geldiği yere bir bakın!!! Hayatta kalsalar farklı düşünmeyecek miydiler? Hunharca öldürülen büyük yazarımız Sabahattin Ali’ye yazık olmadı mı? “Sen yanmasan, ben yanmasam…” deyip yıllarca zindanlarda çürümüş, çok sevdiği ülkesinden sürgün yaşayıp yaban ellere gömülmüş büyük şairimiz Nazım Hikmet’e içim yanmasın mı? Evet, toplumu, dünyayı daha adil, daha özgür kılmak soylu davalar, ama insan aynı zamanda kendi yaşamının değerini de bilmemeli mi? Naçiz tecrübelerimden çıkardığım sonuç şu: inançlar / görüşler konusunda temkinli olmakta, kuşku duymakta yarar var. Erdemli atasözü de “yoğurdu üfleyerek yeyin” demiyor mu?

6- Gelecek belirsiz. Hayatımda duyduğum en büyük, en yıkıcı palavra tarihin kanunları olduğu ve toplumların önceden belirli bir geleceğe doğru ilerledikleri palavrasıydı. Kendimi bu palavranın kurbanları arasında gördüğüme daha önceki bir yazımda değinmiştim. Önce komünist olarak sınıfsız toplumun, sonra da liberal olarak hür ve eşit bireyler toplumunun kaçınılmaz olduğu gibi bir saçmalığa maalesef inandım. Artık inanmıyorum. Tahmin edeceğiniz gibi çevremde hâlâ bu tür ya da benzer saçmalıklara inananlar, yakınlarım var. Bunlara göre, dünya da Türkiye de iyiye gidecek, gitti, gidiyor… Devamlı umut pompalıyorlar. Biri bana (abartmıyorum) tam olarak dedi ki, “Yaz tahtaya: Ocak ayında bu ülkede ezan artık böyle dayak atar gibi okunmayacak!…” İnşallah haklıdır hepsi. Ben hep geleceği okumakta başarısız kaldığımdan olacak, onların (cennet kapının arkasında) iyimserliğine kanamıyorum. Bakın kapı komşumuz Putin ne yaptı? 2036’ya kadar Rusları ihya (!) etmeye devam edecek. Reyiz niye yapamasın? Bir arkadaşım diyor ki: Z kuşağı! Z kuşağı nedir onu da pek bilmiyorum, ama ona daha çok zaman olduğunu biliyorum en azından.

Anlayacağınız, şu günlerde benim büyük derdim, cezaevlerinde çürüyen binlerce suçsuz günahsız insanların verdiği üzüntü, sıkıntı, iç daralması… Küçük derdim, atın ölümü arpadan olabilir ama aptalca şu koronadan gitmeyeyim; tekrar Silivri’ye tıkılmayayım; aklanayım, pasaportumu alayım, Stockholm’e, Londra’ya, Karadağ’a, Kavala’ya gideyim… Göremediğim yerleri göreyim, yapamadığım şeyleri yapayım…

Fatma hayatta olsaydı, bana hayli kızacak ama sonunda aklın başına geldi deyip memnun olacaktı. Bir yakın dostum ise bana çok öfkeleniyor, kafayı yemek üzere olduğumdan şüpheleniyor. Hâlâ beni aslında her şeyin iyiye gittiğine inandırmaya çabalıyor. (Ortaçağ’la bugünkü dünya aynı mıymış, mesela… İyi de bugün insanlığın karşı karşıya olduğu tehlikeler o günden çok daha büyük değil mi?) Ben de diyorum ki, yahu sen ifade özgürlüğüne inanmıyor musun? Herkes düşündüğünü söylerse belki birlikte, ortak çabamızla gerçeğe ulaşabiliriz demiyor muyduk? Ben yanılıyor olabileceğimi kabul ediyorum, sen niye etmiyorsun?”

[Bold Medya] 20.7.2020

İki kez hamile bırakılan öğrencisi için adalet arayan öğretmen görevden uzaklaştırıldı

Ankara’da liseli kız öğrencisinin yaşadığı istismar skandalını ortaya çıkan Zeynep öğretmen, hakkında çeşitli gerekçelerle açılan soruşturmalar kapsamında görevden uzaklaştırıldı.

BOLD- Artıgerçek haber sitesi yazarı Melis Alphan, Ankara’daki bir Anadolu lisesinde yaşanan istismar skandalını köşesine taşıdı. Kişilerin güvenliği için isimlerin açıkça zikredilmeyen olay, iddiaya göre şöyle gerçekleşti: Okula 3 yıl önce tayin olan Zeynep öğretmen, bir gece kız öğrenci yurdundaki nöbeti sırasında, öğrencilerinden, okuldaki Ayşe adındaki bir kız öğrencinin maruz kaldığı istismarı duydu.

İKİ KEZ HAMİLE KALDI

Bir gönül ilişkisi yüzünden 13-14 yaşlarında hamile kalıp düşük yapan ve bu olayın duyulmasının ardından ilçede sürekli tacize uğrayan Ayşe için, Zeynep öğretmen önce karakola gidip yardım istedi. Zeynep öğretmen, görevli kolluk kuvvetlerinden “Hocam biz zaten buradayız, idare soruştursun, sonra biz inceleriz” cevabını aldı.

OKUL İDARESİNE BİLDİRDİ

Şikayetini okul idaresine bildiren Zeynep öğretmen hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Zeynep öğretmen, yurtta kalan öğrencilerin 1 ay boyunca ceza aldığını ve okul idaresinin öğrencileri, ”Anlattınız, cehennemde yanacaksınız” şeklinde tehdit ettiğini öğrendi.

Şikayetini kaymakamlığa bildiren Zeynep öğretmen, İlçe Milli Eğitim Müdürü tarafından “Genç yaşınızda acılar çekersiniz, ceza alırsınız. Biz gerekeni yapıyoruz. Emin olmadığınız şeyler hakkında konuşmayın. Abartıyorsunuz, çocuklar bazen hayal görür” ikazına maruz kaldı.

Şikayetini geri almayan Zeynep öğretmen, okul müdürü ve ilçe milli eğitim müdürünün hedefi haline geldi. Nöbetini düzgün tutmadığı gerekçesiyle cezalandırılan öğretmen ilk uyarı cezasını da bu yüzden aldı.

MÜFETTİŞTEN AZAR: BAŞINA İŞ ALIYORSUN

Kaymakamlığın durumu bildirdiği İl Milli Eğitim Müdürlüğünden gelen müfettiş de genç öğretmeni azarladı. Müfettişle olan diyaloğunu anlatan Zeynep öğretmen, “Müfettiş bana ‘Hocam, bu kız kendi rızasıyla okuldan kaçıp kaçıp bunları yaşamış, sana ne oluyor?’ dedi. Ben de ‘Ne rızası? Nereden biliyoruz rızası olduğunu? Öyleyse bile bu bir çocuk. Belki birine razı oldu, ötekilere olmadı. Burada adaleti sağlayacak olan biz miyiz? Lütfen bir şey yapalım.’ desem de fayda etmedi. Müfettiş bana ‘Sana ne oluyor? Karışmayacaksın bu işe. Başına iş alıyorsun.’ diye bağırdı” dedi.

SAVCILIĞA BAŞVURDU

Son olarak savcılığa suç duyurusunda bulunan Zeynep öğretmen ile bazı memur ve öğrenciler ifade için karakola götürüldü. Dosyayı inceleyen savcı, okul müdürü ile İlçe Milli Eğitim Müdürünün ‘suçu gizlemekten yakalama kararı’ ile ifadeye getirilmesini istedi.

SENDİKA: ANLAŞIRSANIZ İLDE KOLTUĞUNUZ OLUR

Savcılığa şikayetten sonra Zeynep öğretmen hakkında birtakım soruşturmalar başladı. Polis tarafından savcılığa götürüldüğü gün genç öğretmen hakkında görev yerini terk etmek, yalan söylemek, okulun huzurunu bozmak gibi gerekçelerle birçok soruşturma açıldı.

Genç öğretmene üyesi olduğu sendikadan da rüşvet gibi, “Hocam, pazarlığa açık olsanıza. Çocuk olayını unutun, sana ilde bir koltuk versinler. Zaten dağın başındasın, bazen zorlamamak gerekir” teklifi geldi.

KAYMAKAMLIK SORUŞTURMA İZNİ VERMEDİ

Bu teklifin ardından sendikadan ayrılan Zeynep öğretmenin hak arayışı kaymakamlığın savcılığa soruşturma izni vermemesi ile son buldu. Tüm derslerden el çektiren, İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Zeynep öğretmeni fiili olarak görevinden uzaklaştırdı.

ÖNCE ÇÖZÜN, SONRA GÖNDERİN

Kendisi dışında tayin isteğinin onandığını söyleyen Zeynep öğretmen yaşadıklarıyla ilgili, “Öğrendiğim kadarıyla Bakanlık soruşturmasından sonra okul müdürü ve İlçe Milli Eğitim Müdürü valiliğe hakkımda tayin teklifi götürmüşler, valilik de onamış. Sonuçta, beni başka bir yere yollayacaklar. ‘Tayin dönemim geldiği zaman beni nereye isterseniz gönderin. Ben giderim, eyvallah. Ama gözüm arkada gitmeyeyim. Şu problemi çözün sonra beni istediğiniz yere gönderin.’ demiştim halbuki. Bu arada ilçe halkının okul yönetiminden rahatsızlığı giderek arttı. Okulun esnafa, uçan kuşa borcu var. İnsanlar ödeneğin nereye gittiğini soruyorlar. Çünkü borç katlanarak artıyor. Esnaf tavır aldı, ihaleye girmiyorlar. Herkes okula sırtını dönmüş durumda. Umarım buradaki bu kara düzen biter. Çünkü benim buradaki üçüncü yılım ve bu üçüncü istismar mevzusu. Burada çirkin bir düzen var, çocuklar devlet eliyle rezil oluyorlar” dedi.

[Bold Medya] 20.7.2020

20 Temmuz Darbesi

15 Temmuz’da bir darbe girişimi gerçekleşmedi ancak 20 Temmuz’da bir darbe gerçekleşti. OHAL ve ardından gelen KHK’larla Türkiye’de rejim değişti.


[Bold Medya] 20.7.2020

Manevi değeri yüksek Zilhicce başlıyor

Kamerî ayların on ikincisi olan Zilhicce ayı , Salıyı Çarşambaya bağlayan akşam başlıyor. Zilhicce ayının ilk gecesi, Çarşamba günü ise ilk gündüzüdür. Mümkün oldukça duaya, namaza, Kur’an’a, oruca daha fazla zaman ayırıp ailece ihya programları yapabiliriz.

Zilhicce ayı, kamerî ayların on ikincisi ve haram ayların (Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb) ikincisidir. İçerisinde Kurban bayramını, arefe gününü, terviye ve teşrik günlerini barındırdığından dolayı Zilhicce ayı mübarek aylar içerisinde sayılmaktadır.

Zilhicce ayının sekizinci gününe “terviye”, dokuzuncu gününe “arefe”, kurban bayramı olan onuncu gününe “nahr”, bundan sonraki üç güne de “teşrik günleri” (eyyâm-ı teşrik) denmektedir. Bayramın iki, üç ve dördüncü günlerine teşrik günleri denmesinin sebebi, bu günlerde teşrik tekbiri getirilmesidir. Teşrik tekbirleri, Kurban bayramının arefe günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar, toplam 23 vakit, her farzın selâmından sonra kadın-erkek, seferî-mukim ayırımı olmaksızın her mükellefe vaciptir. Teşrik tekbiri şöyledir: “Allahü Ekber, Allahü Ekber. Lâ ilahe illâllahu vallâhu ekber. Allâhü Ekber ve lillâhilhamd.” Nitekim hadiste, “Arefe günü, nahr/kurban günü (kurbanın birinci günü) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz Müslümanların bayramıdır.”(Ebu Dâvud, Savm 49) buyrulmuştur. Hacılar Mina’da olduklarından dolayı, bu üç güne Mina günleri de denir. (İbn Mâce, Menâsik 57)

Zilhicce ayının mübarek aylar içerisinde sayıldığını zikretmiştik. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bu ayla ilgili olarak hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan ibadetler diğer aylarda yapılan ibadetlerden, Allah nezdinde daha makbuldür” buyurunca orada bulunanlar; “Ya Rasûlallah! Allah yolunda yapılan cihad da Zilhicce’de yapılan ibadetten daha sevgili midir?” dediler. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem “Evet, cihad da. Yalnız, malını, canını tehlikeye koyarak cihada çıkıp da dönmeyen (şehid olan) kimsenin cihadı bundan daha efdaldir” buyurdu.(Sünen-i Darimî)

Zilhicce ayının ilk on günüyle alakalı olarak Kur’an-ı Kerim’de yemin edilmiş; hadislerde ise bu on günün faziletiyle alakalı tahşidatlar yapılmıştır. Ayette “O on geceye yemin olsun” (Fecr Suresi, 89\2) buyrulmuştur. Âlimlerimiz bu ayetten kasdın Ramazan’ın son on günü mü yoksa Zilhicce’nin ilk on günü mü olduğu noktasında ihtilafa düşmüşlerdir. Bu ihtilaf şöyle bir te’life kavuşturulmuştur: “Zilhicce’nin on günü içerisinde arefe günü olması sebebiyle, Ramazan’ın son on günü de oruç ve Kadir gecesi sebebiyle efdaldir.” Bu makul te’life göre, mümine düşen bu on günlere kavuştukça, onlarda va’dedilen sevap ve mağfiret nevinden feyiz ve bereketlere ermek için onları ibadetlerle, istiğfarlarla.. kısaca salih amellerle ihya etme gayretine girmesidir. Ayrıca Zilhicce’nin başında dokuz gün oruç tutmak müstehaptır. Çünkü zilhiccenin ilk on günüyle alakalı hadisler bulunmakta bu günlerin salih amellerle geçirilmesi tavsiye edilmektedir. Konuyla ilgili bir rivayette Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Ondaki her bir günün orucu bir yıllık oruca (sevabca) eşittir. Ondaki bir gece kıyamı (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kıyamına (ihyasına) eşittir.” (Tirmizî, Savm 52)

Bu günlerde oruca niyet ederken de nafile oruca veya kaza orucuna niyet edilebilir. Önemli olan bu günlerin oruçla geçirilmesidir. Zilhicce orucuna, Zilhicce ayının birinde başlanıp dokuzuna kadar tutulabilir. Bayramın birinci günü yani Zilhicce’nin onuncu günü oruç tutmak haramdır. Çünkü bugün Müslümanların bayramıdır.

Zilhicce’nin ilk on gününde arefe, terviye günleriyle nahr (Kurban bayramının ilk günü) bulunmaktadır. Arefe gününden önceki güne yani Zilhicce’nin sekizinci gününe terviye günü denmektedir. Terviye günü, hacılar Mekke’den Mina’ya çıkar. Bu güne “Terviye” denmesinin sebebi, hacıların o gün zemzem suyundan çok içip kanmalarından dolayıdır. Bazıları, o güne terviye denmesi, terviyenin düşünme, tefekkür manasına gelmesindendir, demişlerdir. Terviye gününü oruçla geçirmenin; ibadet yapmanın, günahlardan sakınmanın sevabı büyüktür.

Arefe, haccın en önemli farzı olan vak­fenin yapıldığı yerin (Arafat) diğer adı­dır. Vakfe, kurban bayramının bir gün öncesi olan Zilhicce ayının dokuzuncu günü burada yapıldığından bu güne “yevmü arefe” (arefe günü) veya Türkçe’de kısaca “arefe” (arife) denilmiştir. Bu günde milyonlarca hacı Arafat’a çıkıp Allah’a celle celaluhu yalvarıp yakarırlar. Bundan dolayıdır ki bu günde hacca gidemeyen müminler, dualarının bu dualar içerisinde sayılması için Allah’a celle celalahu yalvarmalı ve bu günü ve gecesini ganimet bilip değerlendirmelidirler. Peygamber Efendimiz, bu gün tutulan orucun, geçmiş ve gelecek birer yıllık günaha kefaret olacağını bildirmiştir. (Müslim, Sıyâm 196, 197) Ayrıca Arefe günü, müstahsen bir âdet-i İslamiyeye binaen besmeleyle birlikte bin ihlâs suresi okumanın faziletinin olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. (Said Nursî, Yirmi Altıncı Mektub, Mektûbât) Bu günde yapılan duanın faziletiyle alakalı olarak Rehber-i Ekmel Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar kullarını ateşten azad etmez. Allah (mahlûkata rahmetiyle) yaklaşır ve onlarla meleklere karşı iftihar eder ve “Bunlar ne istiyorlar?” der.”(Müslim, Hacc 436)

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri ve ashâb-ı kiram efendilerimiz ilâhî ve nebevî tahşidatlara hâiz Zilhicce’nin ilk yarısını zikir, tesbihat, ibâdet ve tefekkür ile geçirirler, yoksullara yardım ederlerdi. Dolayısıyla onları örnek alarak müslümanların o günlerde ibadetlerine dikkat etmeleri, dualarını artırmaları, hayır ve hasenâtı daha çok yapmaları, kendilerini nefis muhâsebesine tabi tutarak hatalarına tevbe etmeleri, yapacakları en güzel ameller cümlesindendir. Bu günlerde kazası olmayanlar, beş vakit namaza ilaveten nafile ibadetlere de (teheccüd, duhâ, evvâbin, hâcet, tesbih namazları ve Kur’an okuma) ağırlık vermelidirler. Kazası olanlar ise daha çok kaza namazları kılmalıdırlar.

İşte hayır yarışında mübarek bir zaman dilimi daha. “Haydin öyleyse hep hayırlara koşun, yarışın!” (Bakara suresi, 2\148) “Han­gi­ni­zin da­ha gü­zel iş or­ta­ya ko­ya­ca­ğı­nı de­ne­mek için, ölü­mü ve ha­ya­tı ya­ra­tan O’dur.” (Mülk suresi, 67\2) “İşte yarışacaksa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!”(Mutaffifîn Suresi, 83/26)



Zilhicce’nin başında dokuz gün oruç tutmak müstehaptır. Çünkü zilhiccenin ilk on günüyle alakalı hadisler bulunmakta bu günlerin salih amellerle geçirilmesi tavsiye edilmektedir. Niyet ederken de nafile oruca diye niyet edilebilir. Zilhicce orucuna zilhicce ayının birinde başlanıp dokuzuna kadar tutulabilir. Bayramın birinci günü oruç tutmak haramdır. Çünkü bugün Müslümanların bayramıdır.

Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a.) diyor ki: “Allah Resulü (s.a.s.), dört şeyi terk etmezdi: Aşure günü orucu, Zilhicce’nin ilk on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahın iki rekât sünneti.” Ebu’d-Derda (r.a.) Zilhicce ayının önemini şöyle anlatıyor: “Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir. Çünkü Resulullah (s.a.s.): “Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun” buyurdu.”

Efendimiz (s.a.s.), bir hadislerinde de şöyle buyururlar: “Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (La ilahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin.” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257)

Hacı olmayanlar, eğer Zilhiccenin ilk dokuz gününü tutamayacaklarsa bile arefe günü oruç tutabilirler. Bu gün, kamerî aylardan Zilhicce’nin 9. günüdür. Peygamber Efendimiz, bu gün tutulan orucun, geçmiş ve gelecek birer yıllık günaha kefaret olacağını bildirmiştir. (Müslim, Sıyâm 196, 197) Bu günün faziletiyle alâkalı olarak da: “Arefe gününden daha çok Allah’ın cehennem ateşinden insanları âzad ettiği bir gün yoktur.” buyururlar.

Hacceden insanların arefe günü oruç tutmaları Rasulü Ekrem tarafından yasaklanmıştır. Zira bu gün oruçlu olan kimse hacca ait vazifelerini yapmakta zorlanır, belki tam manasıyla ifa edemez. O zaman da öncelikle yapması gereken vazifeyi, ikinci dereceye atmış olur ki, bu da doğru bir şey değildir.

hikmet.net

[Samanyolu Haber] 20.7.2020

Türkiye’nin İnterpol’deki hezimeti"

15 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye’nin yaklaşık 70 bin kişi hakkında kırmızı bülten çıkarma talebi, İNTERPOL Genel Sekreterliği’nce aranan kriterleri ihtiva etmediği gerekçesiyle kabul edilmemiştir. Basına ve bir kısım dava dosyalarına yansıdığı kadarıyla, yapılan suçlamalar, hükümetin muhaliflerine karşı yürüttüğü siyasi nitelikli suçlamalardır ve şüpheden uzak somut deliller içermemektedir."

S.Ahmet Eren | ahvalnews.com
Türkiye’nin İnterpol’deki hezimeti

Türk Hükümeti’nin, yaklaşık 70.000 kişi hakkında “Terör Suçu” gerekçesiyle İNTERPOL Genel Sekreterliği'nden Kırmızı Bülten çıkarılmasını istediği yönünde haberler yer alıyor.

Aynı medya organları, Türk Hükümeti’nden gelen tüm Kırmızı Bülten taleplerinin İNTERPOL Genel Sekreterliği tarafından reddedildiğini, dolayısıyla İnterpol ve bir kısım Avrupa ülkelerinin Türkiye’ye düşmanca bir tavır takındıklarını ileri sürüyor. 2016’daki şaibeli askeri darbe girişiminden sonra, Türkiye’den İnterpol databanklarına veri girişinin kısıtlandığı da yine basında yer alan bilgiler arasında.

Bu iddialar doğru mu? İnterpol, Türkiye’nin taleplerine neden olumlu cevap vermemekte? Konunun, mevzuat açısından İnterpol’e bakan yönü nedir?

Öncelikle, İnterpol hakkında çok kısa şu bilgilerin verilmesinde fayda var;

INTERPOL Genel Sekreterliği (ICPO; International Criminal Police Organization), üye ülkelerin polis teşkilatları arasında I-24/7 adlı güvenli bir iletişim ağı üzerinden bilgi paylaşan ve tüm polis teşkilatlarını birbirine bağlayan uluslararası bir kuruluştur. 1923 yılında kurulmuş olan ve merkezi Fransa/Lyon’da bulunan İNTERPOL’e bugün itibarıyla Türkiye de dahil olmak üzere 194 ülke üyedir.

Çeşitli veritabanları aracılığıyla suç ve suçlularla mücadelede aktif rol oynayan İNTERPOL, farklı renklerdeki bültenleriyle, özellikle de aranan kişilerin yerlerinin tespit edilerek arayan ülkeye iadesi amacıyla çıkarılan “Kırmızı Bülten”leriyle bilinmektedir.

Her üye ülkenin “Milli Merkez Büro” (NCB; National Central Bureau) adıyla kendi bünyesinde bir İnterpol yapılanması vardır ve üye ülkelerin Milli Büroları, Genel Sekreterlik ile koordine içinde çalışmaktadır. Türkiye’nin Milli Bürosu, Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde “Interpol-Europol Daire Başkanlığı” adıyla yapılandırılmıştır. 

Kısaca ifade etmek gerekirse, Kırmızı Bülten; Adli makamlarca aranmakta olan bir şahsın, görüldüğü yerde yakalanması ve arayan ülkeye iadesi amacıyla, üye bir ülkenin talebi üzerine Genel Sekreterlik tarafından çıkartılan ve diğer üye ülkelerin kolluk birimleri tarafından bilgisayar ekranı üzerinde sorgulanarak görülebilen elektronik bir arama alarmıdır.

Difüzyon ise; aranan bir şahsın gecikme olmadan yakalanabilmesi amacıyla, kırmızı bültene ilişkin kriterler çerçevesinde, üye bir ülkenin İnterpol’ü tarafından, yine İnterpol kanalları kullanılarak bir veya birden fazla ülkenin İnterpol’üne gönderilen dağıtımlı yazılardır.

Kırmızı Bülten’le arasındaki fark, talep eden ülke tarafından, bir veya daha fazla üye ülkeye, interpol kanalları kullanılarak doğrudan gönderilmesidir. Sonuçları itibarıyla kırmızı bültenden farkı bulunmamaktadır.

Üye bir ülke, yakalanmasını ve iadesini istediği bir kişi hakkında kendi ülkesinin adli prosedürlerini takip ederek bir dosya hazırlar. Yetkili bir yargılama organının, yakalanması istenen kişi hakkında Kırmızı Bülten çıkartılması için karar vermesi gerekir. Hazırlanan dosya, Milli Merkez Bürosu aracılığıyla İnterpol Genel Sekreterliği’ne iletilir ve Kırmızı Bülten çıkartılması talep edilir.

Başka bir ifadeyle, Kırmızı Bülteni bir ülke kendisi çıkartmaz/çıkartamaz, çıkartılması için Genel Sekreterlik’ten talepte bulunur. Kırmızı Bülten talep edebilmek için, kişinin, suçun işlendiği yerin milli mevzuatına göre, en az iki yıl ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile cezalandırılmasını öngören bir suçlamaya muhatap olması gerekmektedir.

Ayrıca, altı ay ve daha uzun süreli bir hapis cezanın infazı veya altı aydan fazla kalan hapis cezasının infazının tamamlanması için aranıyor olması da Kırmızı Bülten talep edebilmek için yeterlidir.

İnterpol Genel Sekreterliği, üye bir ülkenin gönderdiği talebi İNTERPOL Anayasası’na ve ilgili diğer mevzuata uygunluğu açısından inceler. Gelen talebin “Kabul edilebilir” bulunabilmesi için, belirlenen kriterlere uygun olması gerekir. Talep bu kriterlere uygun ise, Kırmızı Bülten Genel Sekreterlikçe İNTERPOL sistemine yüklenir ve 194 ülkeye yayınlanır. Üye bir ülkeden gelen Kırmızı Bülten talebi, belirlenen kriterlere uygun bulunmazsa Genel Sekreterlik’çe reddedilir, dolayısıyla yayınlanmaz.

İNTERPOL Anayasası'nın 2. maddesi, kuruluşun İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ruhu içinde hareket etmesini gerektirmektedir. 3. Maddesi ise, İNTERPOL'e, siyasi, askeri, dini veya ırkçı karaktere sahip herhangi bir suça müdahale etmeyi veya faaliyet yapmayı kesinlikle yasaklamaktadır.

İnterpol Genel Sekreterliği, üye bir ülkenin İnterpol mekanizmalarını ciddi şekilde suistimal ettiği kanaatine varırsa, o ülkeden gelen Kırmızı Bülten taleplerini kabul etmeyebilir. Hatta, belirli İnterpol databanklarına veri girişi yapmasına kısıtlama getirebilir.

İNTERPOL mekanizmasının kötüye kullanımı, çeşitli uluslararası platformlarda politikacılar tarafından da gündeme getirilmiştir. Avrupa Konseyi / Parlamenterler Meclisi 2017 yılındaki 2161 no’lu kararında (madde 4); son yıllarda İNTERPOL ve Kırmızı Bülten sisteminin, siyasi hedefler peşinde koşan bazı üye devletler tarafından ifade özgürlüğünü bastırmak veya siyasi muhaliflere sınırlarının ötesinde zulmetmek için kötüye kullanıldığını vurgulamıştır.

15 Temmuz 2016’daki şaibeli darbe girişimi, Hükümetin tüm muhaliflerini tasfiye etmesi için önemli bir dönüm noktası olmuştur. 2013 yılında Erdoğan'ı ve kadrolarını hedef alan büyük yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları sonrasında yargı ve polis camiasında başlatılan tasfiyeler bununla sınırlı kalmamış, Hükümetin siyasi görüş ve uygulamalarına karşı olan toplumun her kesiminden insanın da işinden atılmasına ve farklı gerekçelerle tutuklanmasına zemin hazırlamıştır.

Muhalefet partilerine mensup milletvekilleri de dahil olmak üzere siyasi yelpazenin her kesiminden insan bugün hapishanelerde tutulmakta...

15 Temmuz’dan sonra ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde ve sonrasında çıkarılan 16 adet Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile 129.411 kişi, 667 sayılı KHK’ya istinaden de 20.000 civarında kişi “İdari Karar”larla işlerinden atıldı.

Adalet Bakanlığı verilerine göre, 600 bin kişi, “Terör Örgütü Üyesi veya Yöneticisi” olduğu gerekçesiyle adli takibata uğradı. 15 Temmuz’un 4. yıldönümünde İçişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre 15 Temmuz 2016'dan bugüne kadar yaklaşık 300.000 kişi gözaltına alınmış, bunlardan 94.000’i tutuklanmış bulunuyor.

Kanunen sahip oldukları tüm hakları ellerinden alınan bu kişilerden bir çoğunun mal varlıklarına el konulmuş, tüm diploma ve sertifikaları geçersiz sayılmış, özel sektörde dahi çalışmaları yasaklanmıştır.

Pasaportlarına el konulmuş, yurt dışına çıkmalarına engel olunmuştur. AKP İktidarının tüm imkan ve mekanizmaları kullanılarak “Sosyal Ölüm”e maruz bırakılan insanlar, ülkeyi başka türlü terk etmenin bir yolu olmadığından, yasadışı yollarla yurtdışına kaçmak zorunda kalmışlardır. Bu insanlardan bir kısmı, yasadışı yollarla Ege Denizi veya Meriç Nehri'ni geçmeye çalışırlarken hayatlarını kaybetmişlerdir.

Kısaca, 15 Temmuz sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan, Devletin tüm erklerini kendine bağlamış, Parlamento’nun işlevselliğini ortadan kaldırıp sembolik hale getirmiştir. Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri vasıtasıyla tek başına mevzuat çıkarma yetkisine kavuşmuştur.

Türkiye’den gelen taleplerin muhatap ülkelerce veya İnterpol gibi kuruluşlarca kabul edilmemesinde rol oynayan bir kaç faktör vardır;

Bunlardan birincisi; Başta Avrupa olmak üzere, suçlulara kucak açmakla ve korumakla suçlanan ülkeler ve İnterpol gibi kuruluşlar, AKP iktidarının ortaya koyduğu söylem ve eylemlerden kronolojik olarak haberdardırlar ve Türkiye’de olan biten hadiselerin, Erdoğan Yönetiminin iddia ettiği gibi olmadığını biliyorlar.

AKP İktidarının ağır insan hakları ihlallerinden kaçan ve sığınma başvurusu yapan kişiler hakkındaki iade taleplerini kabul etmemek veya kırmızı bülten taleplerini reddetmek uluslararası hukukun bir gereğidir. Türkiye’nin kırmızı bülten ve iade amaçlı talepleri, muhalifleri ele geçirmek için uluslararası kurumların ve anlaşmaların suistimal edilmesi olarak görülüyor.

İkincisi; “Terör Suçu” gerekçesiyle hakkında kırmızı bülten talep edilen bazı kişiler hakkındaki talepler, kanıt niteliği taşımayan bir takım bilgilere ve hedef kişi ile isnad edilen suç arasındaki illiyet bağını hukuken ortaya koyamayan dosyalara istinaden yapılıyor.. Bu dosya içerikleri, İnterpol’ün belirlediği ve uyguladığı kriterler açısından hukuki bir nitelik taşımamaktadır.

“Dini bir cemaatin yasal olarak işletilen kurumlarında çalışmış olmak, mevzuata uygun açılmış okullarına çocuğunu göndermek, gazetelerine abone olmak, yasal olarak işletilen bir bankaya para yatırmak, sendika ve derneklere üye olmak, piyasada herkesin kullanımına açık olan bir akıllı telefon uygulamasını telefonuna yüklemek, bir cemaat liderinin bandrollü kitaplarını okumak veya bulundurmak, evinde veya üzerinde 1 dolar bulundurmak” gibi faaliyetler, İnterpol tarafından, terör örgütü üyeliğine veya yöneticiliğine gerekçe yapılacak ve suç teşkil edecek eylemler olarak görülmemektedir. 

Üçüncüsü; Uluslararası raporlara da yansıdığı üzere, Türkiye’de adil ve bağımsız bir yargı kalmadı. Diğer birçok devlet kurumu gibi, yargı da tamamen AKP iktidarının kontrolüne girdi. Bu durum, Türkiye’den gelen taleplerin karşılanmamasında önemli bir rol oynamakta.

İnterpol’ün Türkiye’den veri girişi yapılmasını kısıtlamasının sebebi ise; AKP Yönetimine muhalif bir kısım şahısların yerel veya yabancı kuruluşlara, kendilerine ait seyahat belgeleri hakkında herhangi bir çalıntı veya kayıp başvuruları bulunmadığı halde, bu belgelerinin sanki kayıp veya çalıntı imiş gibi Türk İnterpol’ü tarafından İnterpol’ün SLTD Databankasına (Çalıntı ve Kayıp Seyahat Belgeleri Databankası) veri girişi yapılmasıdır. Bu durum, böyle bir vakayla karşı karşıya kalmış kişilerin, İnterpol’ün CCF Komisyonu’na yaptıkları şikayetlerin incelenmesi neticesinde açığa çıkmıştır. (CCF; İnterpol Dosyalarını Kontrol Komisyonu). Bu durum, İnterpol’ün suistimal edilmesidir ve suç içermektedir. 

15 Temmuz 2016’dan sonra Türkiye’nin yaklaşık 70 bin kişi hakkında kırmızı bülten çıkarma talebi, İNTERPOL Genel Sekreterliği’nce aranan kriterleri ihtiva etmediği gerekçesiyle kabul edilmemiştir.

Basına ve bir kısım dava dosyalarına yansıdığı kadarıyla, yapılan suçlamalar, hükümetin muhaliflerine karşı yürüttüğü siyasi nitelikli suçlamalardır ve şüpheden uzak somut deliller içermemektedir. Yukarıda da değinildiği gibi, İnterpol Anayasası’nın 3. Maddesi, kurumun siyasi nitelikli suçlarla ilgilenmeyeceğini açıkça belirtmektedir. 

Muhaliflerini ele geçirmek için İnterpol mekanizmasını suistimal eden Türkiye gibi ülkelerin taleplerinin, yerleşik kuralları ve uluslararası düzenlemeleri uygulayan İnterpol’ce geri çevrilmesi evrensel hukukun bir gereğidir.

[Samanyolu Haber] 20.7.2020

La Cosa NostraKadir Gürcan [Kadir Gürcan]

İktidar ve Saray'ın manipulasyonlarından kurtulmak gibi bir derdiniz varsa, gündemi dolduran boş mevzuları elemek için formüller geliştirmeniz gerekiyor. Ayasofya da işte bu boş gündemlerden biriydi. “Tövbe de! Fethin sembolüne gıl u gış etmenin cezası altıbuçuk yıldan başlıyor!” tehditlerini şimdilik umursamıyorum.

Hele 15 Temmuz'dan üretilmeye çalışılan yeni milli bayramın suni coşkusuna katılmaya hiç niyetli değiliz. Kutlamalarda paraya para denmemiş ama, ağızlardaki kekre ve sevimsiz tatsızlık nedendir çözemedik. Bu derece şaşaa ve debdebe ile neyin kutlandığı ve neyin ispat edildiği noktasındaki şüpheler daha da artmış durumda. O elim hadisede vefat edenlere gerçekten böyle mi üzülüyorsunuz? Yoksa, hemofili saplantılarını zafer coşkusu ile örtbas etmeye mi çalışıyorsunuz?

Beni asıl ilgilendiren, bu tarihi köhneliğin arkasına gizlenen detaylar. Şeytan oralarda geziyor! Ayasofya ile Sultan Ahmet arası şu an çok kalabalık! Ayasofya ibadete açıldıktan sonra, özelde Türkiye, genelde İslam Dünyasında büyük bir ibadet ve kulluk patlaması yaşanırsa o zaman konuya tekrar döneriz...Şimdilik Ayasofya, derin dondurucunun dibinde dursun. Bu rutin gündemler, dikkatlerden kaçırmak için özel gayret sarf edilen, düşük kaliteli siyasi hareketliliği görmemize mani olmasın.

Geçtiğimiz aylarda, belirli bir zümre için icad edilen ceza indirimi maksadına ulaştı ve işte o “Untouchable zümre” ufak ufak kendilerinden bahsettirmeye başladı. Türkiye siyasi hayatına girmek için zaman kollayanlar bile var. Bir ayağı çukurda muhalefet liderleri için şimdiden yedeklemeler yapılıyor. Olur ya, baskın bir seçime karşı, kış ortasında lojistik sıkıntı yaşamaktansa tarhana, salça, turşu, reçel ve biber kurutması yanında, milliyetçi kanat için muhtemel bazı adaylar belirleme telaşı da acil öncelikler listesinde yerini almalı.

Siyasetçi, sanatçı, spor yazarları, eski sporcular,  zengin ve meşhurların mafya ile içli dışlı olmaları nedense pek yadırganmaz. Büyük şehirlerin kompleks işleyişi içerisine nüfuz etmiş olan yasadışı yapılanmaların, kıyamete kadar arka planda kalacaklarına dair bir racon olmasa gerek. Onlar da, usul, yöntem ve töre değiştiriyorlar. Baksanıza eskisi gibi yumurta topuk ayakkabı, beyaz gömlek üstüne siyah yelek giyen kaç filinta kaldı? Beyaz perdeye taşınan, kabadayı ya da şehir magandası tiplemelerin, gerçek hayattaki karşılıkları neden ilgi uyarmasın ki?

Aftan önce, meşhur mafya liderlerinden birini hapishanede ziyaret eden milliyetçi parti lideri bu yüzden çok fazla ilgi uyarmadı. İkilinin eskiye dayanan dostlukları herkesin malumu. Aynı mafya liderinin topluma kazandırılma gayretleri biraz abartılı da olsa aftan sonra da devam etti. O şahıs üzerinde özel bir rehabilite programı uygulanıyor gibi. En son yaptırdığı estetik ameliyattan sonra tanınmaz hale gelen bir sanatçı, operasyon sonrasında soluğu o malum mafya liderinin evinde almış. Beraber çekilen aile fotoğrafı iyi planlanmış bir çalışma gibi görünüyordu.

2019'un Mart ayında, Francesco Kali, New York, Staten Island'da öldürüldü.(1) Kali, New York'un beş büyük organize suç şebekesinden biri olan Gambino'nun genç patronuydu. Çok gençti. Daha 24 yaşındaydı. 1985'ten beri böylesine bir üst düzey mafya suikastine rastlanmamış olması olayı daha da ilginç hale getirmişti. Aynı aileden Paul Castellano 1985 yılında öldürülmüştü.

Dünyanın en büyük metropolü sayılan New York'ta, hala mafya ailelerinin varlığını duyduğumda önce inanmamıştım. Ancak, konuyu eski FBI başkanlarından James Comey dile getirince, ikna olmaktan başka çareniz kalmıyor. Başarılı bir istihbaratçı olan Comey, New York'ta Baş Savcı yardımcılığı yaptığı yıllarda hala faaliyetlerini sürdüren beş mafya ailesini (Bonanno, Colombo, Gambino, Genovese (Gambino ve Genovese La Cosa Nostra ailesinden), ve Lucchese) yakından tanıma fırsatı bulmuş. "A High Loyality" adlı eserinde birbirinden ilginç olayların bizzat şahidi kendisi.

Comey'nin, her iktidar döneminde bir şekilde faaliyetlerini sürdürün organize suç örgütleri hakkındaki “Yalan üzerine kurgulanmış bir hayat. Yapılanlara boyun eğmek,  mafya liderine tanınan sınırsız yetki ve kontrol, ölümüne sadakat ve bağlılık. “Biz ve ötekiler” hayat felsefesi.” şeklindeki kanaatleri oldukça ilginç. Daha sonra Genovese and Gambino olarak ikiye ayrılan ailenin La Cosa Nostra ismi de zaten bunu ima eder; “Our things, Bize ait şeyler!”

Comey, soruşturma sebebiyle gittikleri bir evde, onlarca insanı öldüren bir mafya üyesinin kendilerine, İtalyan Soslu makarna ikram ederek çok iyi bir ev sahipliği yaptığını söyler. Comey, 'Ev sahibi misafirperver olduğu kadar gayet insani ve makul biriydi ama, kaç kişinin katili olduğunu kendisi de hatırlamıyordu!” diye düşünür.

Doksanlı yılların sonlarında Türk Siyasi hayatına para, silah ve kirli ilişkiler ile yön vermekten çekinmeyen gizli hücrelerin yeni aftan sonra yeni bir strateji ile tesirlerini hissettirmeleri mümkün. Koltuk değneği, milliyetçi muhalefet kanadı erken davranıp mafya liderleri ile görüşmeyi meşrulaştırınca, ikinci lige düşmüş bir sanatçı, estetik yaraları iyileşmeden soluğu, parlatılmaya çalışılan siyasi figürlerin yanında aldı. Aile fotoğrafını paylaşan da o. Adeta “Bakın ben kimin yanındayım!” demeye getiriyor.

Saray'dan ümidini kesenler Türkiye'nin çözülemeyen problemleri için, daha başka kapıları zorluyor olmasınlar. Maazallah! Ağzınızdan yel alsın! Dedik ya, Ayasofya ve 15 Temmuz cümbüşünde gerdan kıranların Şeytan'ın gizlendiği detayları düşünmeye vakti yok! Birileri La Cosa Nostra(“Bize ait olanlar...”) deyip hak iddia etmeye başladıklarında, iş işten geçmiş olacak.

Kadir Gürcan
(1) https://www.nytimes.com/2019/03/16/nyregion/frank-cali-mob-boss-killing.html

[Kadir Gürcan] 20.7.2020 [Samanyolu Haber]

Bir Karetecinin anlattıkları [Abdullah Aymaz]

Eski defterleri  karıştırırken 1995’te tuttuğum bazı notlarımla karşılaştım. Bir macera olarak gemilerde ve vapurlarda işçi olarak çalışıp dünyanın pek çok ülkesini ziyaret eden bu arada karate dersleri alarak kendisini yetiştiren  karateci Mesut  Beyle tanışmıştık. Şimdilerde vefat ettiğini öğrendim Allah rahmet eylesin. Biz onunla New Jersey’de 1993 senesinde tanıştık. Pensilvanya’daki kamp yerini Hizmet satın aldığında kampın tamir ve düzenlenmesinde çok emeği vardır. Öğrencileri çalıştırırdı. Zaman zaman sohbet ederdik. Merakımı gidermek için uzak doğu sporlarıyla ilgili  sorularıma cevaplar verirdi. Onları notlar halinde bazan küçük tasarruflarla, yorumlu ifadelerimle sözlerini  kaydederdim. Onun için tam düzgün bir kompoze halinde arz edemeyeceğim. İstifadeye  vesile olur düşüncesiyle o notları olduğu gibi takdim etmek istiyorum:

Naim Süleymanoğlu KAS  KUVVETİNİ  değil, ENERJİ  gücünü kullanıyordu. Enerjiyi ortaya çıkarmak çok emek ister… Onu ortaya çıkarmak için insan çok acı duyar, adeta kendini yırtar… Yırtınır…
Mesela maymun çeviktir.  Onun kas özelliği, işin sadece küçük bir tarafıdır. Ama asıl olan enerjiyi ortaya çıkarmasıdır.

Futbolcular maçtan önce çalıştırılır. 90 dakika o enerji çıkartılarak kondüsyon sağlanmaya çalışılır.
Sigara içenlerde, “Ben bu işi yapamam” diye beyinler şartlanır. Yavaş yavaş bu anlayış kemikleşir. Halbuki onlarda bile telkinle bu durum aşılıp on kilometre yürütülebilir.
Bütün mesele DİYAFRAM’dadır.

En düzenli olarak bebekler nefes alır. Onlar nefesi burundan alıp ağızdan verirler. Bu, fıtrî bir teneffüstür.

Bütün KUNFU  üstadları der ki: “Gözlerini kapat ve düşün. Zihnini herşeyden tecrit et. Nefesi, sanki bir zincirin halkaları gibi tasavvur edip burnundan al ve diyaframa getir. Sonra ağızdan, tek tek zincirin halkaları gibi dışarıya geri ver. Nefesi tek tek bir kuvvet farz ederek ver. Kinetik enerji ve potansiyel enerji gibi düşün…

Böylece bütün mesele ENERJİ  meselesi oluyor.

Vücud, Üst gövde, DİYAFRAM ve Bacaklar diye üç bölüme ayrılıyor. Merkezde diyafram var. Harcanan nefesin üçte biri diyaframda kalıyor. Bu hususta bütün mesele diyaframda kilitleniyor. Ses ile icra edilen müzikte, atletizmde, yüzme ve sair sporlarda nefes ve diyafram öne çıkıyor.
Boksörler bir sene hep nefes üzerine çalışırlar.

İşrak vakti insana, vücudunun  güneşin sarı ışıklarını diyaframında toplayıp, kan gibi bütün vücuduna yayması tavsiye ediliyor.  Sabahları mekruh vakitte uyuma tavsiye edilmiyor. Bilakis güneşin ilk ışıkları gözler için çok önemli...  Göz hücreleri onlarla besleniyor. O sıralarda leylek ve yılan duruşu mühim. İlk anda ağrıma-titreme meydana gelebilir. Bilhassa İşrak öncesi ilk ışıklar vurduğu demlerde…

Kun-fu, Bod Hirma adlı bir Hintli filozof tarafından bulunmuştur. Kung-fu’nun büyük bir bölümü, enerji meydana getirmekten ibarettir. Bu enerjiye Japonlar KİME  enerjisi demektedir. Kung-fu’da buna TAİ  CHİ ismi verilir. Enerji beş ana temel maddeden meydana gelir. Başlangıç su’dur. (Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakkın Arşı’nın ilk defa su üzerinde olduğu Hud Suresi 7. âyetinde ifade edilmektedir. Üstad Hazretleri bu ilk maddeyi esir maddesi olarak tefsir etmiştir. Yine Üstada göre esir maddesi atomların tarlası yani ham maddesidir.)  Su, enerjiye açılan kapıdır. (Kur’an’da her canlının sudan yaratıldığı ifade edilmektedir.)  Bod Hirma, beş maddeyi (su, toprak, metal, odun ve ateş)  tabiatın devamı (yürümesi)  olarak mânasında tasavvur etmektedir. Hayvanlarda avını yakalamak,  kendisini koruma gibi olaylar, insiyakî (ilahî sevk )  olarak zaten mevcuttur. Elbette bu unsurları taşıyacak organlar hayvanlarda yaratılmıştır. Mesela aslanın bir pençede avını tesirsiz hale getirmesi, çitanın iki-üç saniyede 100 metre koşması, sineğin korunmak için havada hızlı kavisler çizmesi… İnsanlara gelince, Bod Hirma bu gibi hayvanların hareketlerini, insanların yapabilecekleri seviyeye getirmek için Sholin Manastırında çalışmış, başarmıştır. O zamanlarda eşkıyaların, yağmacı ve talancı kötülerin saldırılarından halk güvenliğini büyük ölçüde kendisi sağlıyordu.
İlk başta Sholin Manastırında bu çalışmalara başladığında bu ilk temel hareketler öğrencilere ağır geldiği için halk çocuklarını manastırdan aldı. Çok az öğrenci kaldı. Ama yılmadan onları, mükemmel şekilde yetiştirdi. Onun bu sistemi işte Çin’de eşkıyaya karşı kendini koruma sanatı, kendini silahsız savunma başarıları meyvesini verdi, bir anda bütün Çin’e yayıldı. Çin’de KOMÜNİZM ilan edildikten sonra ustalar Tayvan’a kaçmak zorunda kalmıştır. Sonra bu sanat diğer uzak doğu ülkelerine yayılmıştır.

Beynimizin kapasitesi ancak TELKİN  ile büyür. Vücuttaki bölgelerin uyarılması mühimdir. Önce nefis ve hevâ odaklarının kapatılıp, dua ile mühim kapıların ve kabiliyetlerin de açılması gerekir. (Nitekim Üstad Hazretleri  Kader Bahsinde İnsan iradesinin temeli olan meyiller için, “tevbe ve istiğfar şer meyillerini kırar, dua ve tevekkül de hayır meyillerini geliştirir” demektedir.)
Meseleye bir de esir maddesi açısından bakalım:

Üst üste tuğlalar yığılıp bir el vuruşu ile nasıl parçalayabiliyor? Etten kemikten yaratılmış el o taş haline gelmiş tuğlaları nasıl parçalara ayırabiliyor… Kanaatıma göre zihnen esir maddesinin elimizde yoğunlaşmasıyla oluyor. Ben bir belgeselde, Çeroki Kızılderililerinin genç din adamlarını test ederken önlerine yığdıkları odunları, ağaç parçalarını zihnen yakıp yakmadıklarına göre seçtiklerini seyrettim. Yine belgesellerde Afrika’da büyük kuş yuvalarına geceden düşen çiy damlaları güneş ışığının vurmasıyla sanki güneşe tutulan bir mercekte ateş yakmak gibi yuvaları cayır cayır yaktıklarını görüyoruz. Mercek esir maddesini bir noktada odaklayınca bir ateşlenme oluyor. Çerokiler zihnen odaklanarak ateş yakmaları gibi… Hatta elektrikte kızartılmış tungasten telinin ampul içinde biriktirilen esir maddelerini yakıp ışığa çevirmiş olması bile düşünülebilir. Rus bilim adamı Nikola Kozirev’in bir zaman teorisi var. Benim düşüncem zaman madde değildir. Üstad’ın tabiriyle zaman hareketin rengidir. Yani hareket olmazsa zaman da olmaz. Kozirev esir maddesini zaman olarak algılıyor. Onun Jiroskop deneyi var. Rusya’da Tanrıya Dönüş diye tercüme edilen bir kitapta okumuştum. Mesela bir lastiği çekip uzattığınız zaman, zaman maddesinin / esir maddesinin çekilen değil, tutulan tarafta yoğunlaştığını söylüyor. Nefes alış verişlerden, zihni bir noktada toplamalara kadar atomların ham maddesi olan “esirî toplanma ve birikimin”  rolü olduğu kanaatindeyim… Karate, Kun-fu v.s. sportif faaliyetlerde böyle düşünüyorum. Hatta bir semâzenin kendinden geçip birkaç metre yüksekte dönmesinin de böyle bir yoğunlaşma ile mümkün olduğu kanaatindeyim.

Telepati olaylarında da benzer alâkalar olduğunu düşünüyorum. Tarımda ileride gerçekleşeceğini müjde veren hadis-i şeriflerin ihbarlarının da esir maddesini kullanmakla mümkün olacağını düşünüyorum…

Bir kısım fizikçiler esir’in varlığını kabul etmiyorlar… Otuzuncu Lem’a’da  Kayyum ismini izah ederken Üstad Hazretleri bir keşif olarak esir maddesini bazı özellikleriyle tarif ediyor. Nitekim ancak 1930’larda bilim dünyasının farkettiği güneşin silkinme hareketini, Üstad Hazretleri 1913’lerde,  1914’lerde  yazdığı İşaratü’l-İ’caz tefsirinde bir haşiye halinde bir keşif olarak anlatıyor. Zaten esir’in varlığını kabul edenler, onun teknolojide kullanılır hale gelmesiyle, enerji probleminin halledileceğini (çünkü esir soğuk ve zararsız enerjidir), sağlık problemlerinin çözüleceğini ve ziraatçılık ve hayvancılıkta muazzam gelişmeler olacağını söylüyorlar.

[Abdullah Aymaz] 20.7.2020 [Samanyolu Haber]

‘Tutsak Masumlara Vefa’ programı

15 Temmuz Darbe girişimi bahanesiyle başlatılan cadı avı pek çok masumun hayatını kaybetmesine ve on binlerce kişinin haksız yere özgürlüğünün elinden alınmasına sebep oldu.

Merkezi Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) bulunan “Advocates of Silenced Turkey (AST)” isimli insan hakları derneği yaşananları bir kere daha hatırlatacak bir program hazırladı. Sunuculuğunu Kemal Gülen ile Zeynep Kaya’nın yaptığı programı cezaevlerindeki binlerce mağdur, konuşmacılar tarafından gündeme getirildi.

Programda mağdur yakınlarından anekdotlar da paylaşıldı ve cezaevindeki tutsak insanların mektupları okundu.

İşte o programı;


[TR724] 20.7.2020

OHAL ve KHK mağduru gençlerden ‘rap’li mesaj

15 Temmuz sonrası OHAL ve çıkarılan KHK’lar nedeniyle mağdur edilen ve aileleri ile birlikte Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan 3 genç yaşadıkları zorlukları bir rap parçası ile gündeme getirdi.

Youtube kanalı Ümit Nağmeleri vasıtasıyla bir araya gelen ve dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Tarık, Ali ve Numan Türkiye’de yaşadıkları zorlu süreci müzikle anlattı.

İllegal isimli parçanın bestesini-sözlerini Tarık, rap bölünün sözlerini Ali, klibi ise Numan hazırladı. Şarkının seslendirmesini ise yıllar önce Türkçe Olimpiyatları’ndan tanıdığımız ve şu anda ülkesinde ses sanatçısı olan Ayhan icra etti.

Video klibinin başında özel harekat polislerinin Adana’da koç başıyla evlerin kapısını kırıp bebekli anneler ve dedeler dahil 63 kişinin gözaltına alınma görüntüsü ve polisin telsiz konuşması ile başlıyor.


Ümit Nağmeleri’nin hazırladığı video insan hakları ihlallerini dile getirmesi ile tanınan Advocates of Silenced Turkey (AST)’nin ‘Tutsaklara vefa Programı’ programında yayınlandı.

[TR724] 20.7.2020

Vefa bir semt mi? [M.Nedim Hazar]

“Sırtlanları geçmişti yırtıcılıkta beşer;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.”

Diyor Merhum Akif…

Baldassare Castiglione ise  “İyiliğin tohumlarından büyüyen kötülükten daha zalimi yoktur.” Derken ülkemizi tanımamıştı . Yoksa daha ağırını yazardı eminim.

Kötülüğün kökeni konusunda bugüne kadar sayısız araştırma yapılmış.

Bir insan kötü mü doğar yoksa sonradan mı kötü olur.

Meseleyi “ben böyle değildim sonradan oldum” şeklinde Müslüm Gürses felsefesine yaklaştırma çabasında değilim. Ancak “Yakarsa dünyayı garipler yakar” diyen birinin pek de haksız olduğunu kimse söyleyemez.

Arjantinli bilge Marcelino Cereijido şöyle diyor: “Kötülük geni diye bir şey yoktur ama [kötü davranışları] teşvik edebilen biyolojik ve kültürel bazı koşullar vardır.”

Einstein, “Yaşadığımız dünya tehlikeli bir yer, kötü insanlar yüzünden değil, bu konuda hiç bir şey yapmayan insanlar yüzünden.” Diyerek bugün Türkiye’de yaşananları anlamamız için adeta kılavuz oluyorlar.

Ancak bugünkü yazımız insanın kötülük ya da iyiliğine dair değil sadece. Bambaşka bir yöne kıralım direksiyonu…

Rakamlar her kadar tam tersini söylese de, Türk insanının televizyonda en çok belgesel izlediği söylenir. Özellikle doğal hayvan hayatı konusundaki belgeselleri seyretmeyi herkesin içi kaldırmıyor elbette.

Ancak sanırım bu biraz bizim bakış açımızla ilgili bir olay.

Bize son derece yırtıcı ve vahşi gelen şey hayvanların doğasında olan aslında. Yani bir aslanın zebraya saldırması yahut bir yılanın tavşanı kovalaması bizim açımızdan kabul edilir gibi görünmese de, tabiatın yaradılışına asla zıt bir şey değil. Ve bilim/teknoloji geliştikçe daha da iyi fark ediyoruz ki, aslında hepsinde bir hikmet ve yararlılık var.

Sıkıntı insan/hayvan arasındaki mesafelerin açılmasından daha büyük. İnsanın tabiat ve hayvandan gittikçe uzaklaşmasından kaynaklanıyor. Kendi kurduğumuz üretilmiş bir mekan/çevre ile kuşatılmayı medeniyet zannediyoruz maalesef.

Dolayısıyla bırakınız yırtıcı diye tanımladığımız hayvanları bilmeyi, anlamayı evcil ve tarih boyunca insanla beraber yaşayan hayvanlarla bile mesafeyi epey açmış durumdayız.

Yaklaşık 20 yıl önce yıl önce Fransız sinemacı Jacques Perrin’in Le Peuple Migrateur (Kanatlı Uygarlık) hayranlıkla izlerken sadece bir belgesel filminin değil, insan-hayvan yakınlaşmasının tarihteki ender örneklerinden birinin şahidi olmuştuk. Perrin, Kanatlı Uygarlık filminden önce de, yerin altındaki bambaşka bir alemi Microcosmos filmiyle perdeye yansıtmıştı ama göçmen kuşları anlatan son belgeseli bambaşkaydı: Kamera kuşların göç için kanat çırptığı ilk andan itibaren takibe başlıyor ve mevsim, iklim, coğrafya demeden neredeyse birkaç santim uzaklarında onlarla beraber yaptıkları seyahati kayıt altına alıyordu. Bu büyülü yolculuk yapımcılarla röportaj yapmak için yazıp, ‘Nasıl başardınız?’ diye sorduğumda gelen cevap, ‘Filmin çekim belgeselini bekle’ olmuştu. Ve yapım belgeselinde inanılmaz bir şey vardı. Belgeselciler kuşlar daha yumurtalarda iken onlarla beraber kafeslerine giriyor, doğum ve büyümelerinde hep yanlarında oluyorlardı. Kuşlar, belgeselcileri aileden biri saydıkları için bu vefa hissiyle 20 bin kilometre boyunca yanlarında uçmalarına ve film çekmelerine izin veriyordu!

Açıkçası büyüleyici bir denemeydi bu ama daha doğalı ve etkileyici olanı vardı.

2008 yılında sosyal paylaşım sitesi Youtube’da bir görüntü yayınlandı. İzleyeni hem şok eden hem de ağlatacak derecede etkileyen bu videoda iki insan ile bir aslanın sıra dışı vefa hikayesi vardı. Sonradan araştırınca öğrendim ki, vaktiyle (1971) yayınlanan bir kitabı da varmış bu görüntülerin: Christian isimli bir Aslan. Sonradan tekrar düzenlenerek da yayınlanan kitap son derece etkileyici bir insan/hayvan vefasına dair yaşanmış bir öykü anlatıyor.

1969 yılında Londra’da yaşayan John Rendall ve Anthony Bourke isimli iki Avustralyalı küçük bir aslan satın alıyorlar. Yavruyken evlerinde bakıp, beraber vakit geçiren bu iki kafadar, aslanın iyice büyümesiyle ne yapacaklarını şaşırır ir hale geliyorlar. Ve mecburen sevimli ev arkadaşlarını alıp Kenya’ya götürerek doğal hayata bırakıyorlar.

Aradan 6 yıla yakın bir zaman geçtikten sonra yolları yine Kenya’ya düşüyor ve dostlarını merak ediyor Rendall ve Bourke. Umutsuzca Kenya çölünde gezerken bir kayalıktan kendilerine doğru bakan kocaman bir aslan görüyorlar. Kısa bir tereddüt sonrası aslan üzerlerine öyle bir geliş geliyor ki inanılmaz! Ve kavuşma anı. Üç kadim dost, izleyeni gözyaşlarına boğacak şekilde sarılıyor, hasret gideriyorlar. Aradan geçen zaman içerisinde çoluk çocuğa kavuşmuş olan Christian, adeta bir bebek gibi onlarla şakalaşıyor, yerlere yatırıyor, öpüyor, kokluyor…

Meraklısı “Lion Christian” diye aratarak bulabilir bu az rastlanır dostluk ve vefa destanını.

Aslanın vefası ve sırtlanları geçen insanın yırtıcılıklarını düşünerek izliyorum artık belgeselleri…


[M.Nedim Hazar] 20.7.2020 [TR724]

Ne cemaatmiş be abi! [Cumali Önal]

Cemaatin dışındakilerin de, içindekilerin de, çevresindekilerin de değişmez gündemi cemaat. Kin ve nefretinden vuranı mı ararsın, cemaatten olmadığını ispatlamak için bin takla atanı mı, cemaate vurdukça prim katsayısının artacağının hesaplayanını mı? Ne ararsan var.

Cemaat aşağı, cemaat yukarı…

Cemaate düşman kesimleri anlayabildiğimi düşünüyorum. Diktatörlükle yönetilen bir ülkede diktatörün söylediğini tekrarlamak ve hatta bir tık fazlasını söylemek adettendir. Aksi takdirde tez elden icabına bakılır. Veya cemaatin ideolojisini, duruşunu, icraatını beğenmez, düşman olarak addeder, bunu da anlarım.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Ama bir şekilde cemaatle yolları kesişmiş insanlardan bazılarının ne yapmaya çalıştığını, amaçlarının ne olduğunu hala kavrayabilmiş değilim.

Bu dediklerim; daha önce cemaatin kurumlarında görev almış olanlar, düzenlediği aktivitelere katılanlar, yardım edenler, yardım alanlar, sempati besleyenler vs.

Bu kişilerin bazılarını yakinen tanıyorum, bazılarının ise sosyal medya platformlarındaki paylaşımlarını görüyorum.

İşte bunlardan bazılarının paylaşımlarını gördükçe kafayı sıyırıyorum….

Öyle bir kasıyorlar ki, hiç sormayın…

Hayatları hep demokrasi mücadelesi ile geçmiş sanırsınız mübareklerin. Tek kişilik demokrasi süvarisi gibiler… Görseniz nasıl da akıl veriyorlar… Jelatini yeni açılmış fikirler havada uçuşuyor sanırsınız! Hasbelkader meramını iyi anlatamayan bir cemaat savunanını gördüler mi müthiş bir ablukaya alıyorlar.

Sen misin bunu söyleyen. Adamı ademe mahkum ediyorlar anında. Günlerce başını sosyal pencereden bir daha dışarı çıkaramıyor o kişi…

Hiç katlanamadığım tipler ise akıl verenler. Aman Allahım. Adamlar alleme. Bilmedikleri hiçbir şey yok. Yarım yüzyıldır kürsülerde vaazlar veren, binlerce kitabı, makalesi, sohbeti yayınlanan Fethullah Gülen’i bile artık beğenmiyorlar.

Hatta bazıları daha da ileri gidiyor, hayatında sahada dini veya sosyal bir hareketi araştırmamış, bu tür yapıların içine dahi girmemiş, ama sosyal hareketin nasıl olması gerektiği konusunda nutuklar çekebiliyor, cemaatle bu yapıları kıyaslayabiliyorlar.

Sonra dönüp normaldir diyorum…

Neticede cemaatten de olsa bu insanlar uzaydan gelmedi ya, Ortadoğu insanı onlar. Yanıbaşlarında IŞİDlilerin, Hizbullahçıların, hırsızların, yolsuzların, yalancıların bol olduğu bir coğrafyadan geliyorlar. Türkiye toplumu da Ortaoğu’nun bir parçası, güce, propagandaya, yalana nasıl kandıklarını, anında nasıl radikalleştiklerini görüyoruz. E dolayısıyla cemaatin üzerine inşa edildiği insanlar da bu seviyenin bir kaç tık üzerinde.

Hele hele bir grup var, ağzını açar açmaz başlar eleştirmeye. Tozu dumana katıyorlar. Sanırsınız ki kendileri evliyaullahtan. Üç beş konuşunca derdini anlıyorsun. Ya istediği makama gelememiş, ya bir talebi yerine getirilmemiş, ya çapı yetmemiş vs. Tabi ki hepsi için geçerli değil bu eleştirim ama inanın çok büyük bir kısmına uyarlayabilirsiniz bu şablonu. Bu tezimi üç beş kişiyle yaptığım görüşmeye göre de ortaya koymadım, belki yüzlerce kişiyle konuştum, tartıştım.

Ama şunu da söylemem gerek, gerçekten çok çapsız imamlar, müdürler de cemaatte önemli görevlere gelmiş, onu anlıyorum. Bazılarıyla tanıştım, bazılarını da artık gıyaben yakinen tanımış gibi oldum. Fakat şu soruya cevap bulamıyorum; o çapsız imamlar değil de başkası yerlerine gelmiş olsaydı ne değişirdi? Açıkçası cevabını bilmiyorum. Çünkü toplumun kalitesi ve kalibresi ortada. Ali değil de Veli gelmiş olsaydı kimbilir başka ne tür arızalar ortaya çıkacaktı.

Gelelim asıl konuya…

Başta Ahmet Dönmez olmak üzere cemaat içinden ya da cemaate yakın pek çok gazeteci cemaatte hasıl olmuş yolsuzlukları, kirleri, pasları ortaya koyuyor. Güzel de oluyor. İsim ve cisim zikredildikten ve genelleme yapılmadıktan sonra bu tür ifşaatlarin faydalı olacağını düşünüyorum. İçerideki kan ve irin boşaltılmadıkça bünye hastalıktan kurtulmaz.

Ha, aleyhine haber yapılan kişi ya da kişiler, çıkıp konuşmadıkları için ‘suçlu’ diye birşey de olamaz, bunun altını çizmek gerek. Bir insanın suçlu olduğuna ancak adil bir mahkeme karar verebilir. Suçlanan bir kişinin gazeteye veya gazeteciye konuşmaması onu suçlu yapmaz. Sadece o kişi şaibe altında kalır. Bunu kesinlikle bilmemiz gerek. Medya mahkeme, gazeteci de yargıç değil.

Cemaatin günümüz şartlarına kendini uyarlayabilmesi için iç dinamiklerini gözden geçirmesi ve öncelikli olarak oluşan güven zedelenmesini onarması gerekiyor.

Geçmişte bazı insanlar mağdur edilmiş, maaşları tam ödenmemiş, sosyal hakları verilmemiş, yanlış görevlere tayin edilmiş vs.

Cemaat gerçekten devasa bir yapı. Her ne kadar kolu kanadı kırılmış olsa da çok hızlı bir şekilde toparlanabilecek dinamiklere sahip. Dinamiklerinin güçlü olmasından dolayı bunca saldırıya rağmen hala dimdik ayakta durabiliyor.

Benim gözümde cemaat modern Batı toplumlarına rahatlıkla adapte olabilecek bir yapıya sahip. Çünkü en büyük avantajı radikal bir örgüt değil, olabildiğince liberal ve insani değerleri ön planda tutuyor.

Radikal olmadığının en önemli göstergesi, yaşanan bunca baskı, zulüm, işkence, haysiyet kırıcı yayınlara rağmen hiçbir şiddet eylemine bulaşmamış olması.

Diğer öne çıkan bir unsuru ise olabildiğince eğitimli bir kitleye sahip olması. Bazıları bu yönüne dudak bükebilir ama kriter Türkiye. Belki cemaat içinden dünya çapında yetişmiş bilim adamları, akademisyenler, gazeteciler çıkmadı ama zaten Türkiye’nin en büyük sorunu da bu değil miydi?

Sonuç olarak cemaat içinden gelmiş ama eleştiri dozunu tutturamayan kişilere ilk şunu soruyorum: Sen faydalı ne yaptın ve şu anda ne yapıyorsun? Bunun cevabını verebilen eleştirmenleri dinlemeye her zaman varım ve benim naçizane tavsiyem siz de dinleyin.

[Cumali Önal] 20.7.2020 [TR724]

Şahin Alpay’ın yeni paradigması üzerine [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Hiç kimseyi değiştiremeyiz. Ama kendimizi değiştirebiliriz. Makro politik veya sosyolojik hedefler peşinde koşmak, kişinin kendisini ihmal etmesiyle ve hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Oysa en önemli macera, kendimizi tanımak, daha iyi insan olmak, kendimizi gerçekleştirmektir. Toplumun parçası olmanın bedeli, sosyalizasyon (toplumsallaşma) sürecimizde çoğu zaman kim olduğumuzu unutmak oluyor. Bunlar, Şahin Alpay’ın “yeni dünya görüşünü” okurken aklıma gelenler.

“İnsanlığı ve içinde yaşadığımız toplumu topluluklar (sınıf, halk, millet, etnik grup, din, ümmet, mezhep vs.) temelinde anlamaya çalışmayı” anlamsız bulduğunu, tüm bu kategorilerden daha önemli olanın birey olduğunu bize anlatıyor. Kendine harika bir özeleştiri manifestosu yapıyor. Liberalliği tam olarak anlayamamış olduğunu, temel aktörün liberal dünya görüşünde birey olduğunu bildiğini sandığını, ama aslında bilmediğini anladığını söylüyor.

Diğer bir eleştirisi, toplumun insanı yonttuğuna dair olan liberal inancını yitirmiş olması! Realistlerin “insan insanın kurdudur” tespitinin doğruluğunu anladığını söylüyor. “Silivri’ye kadar…” diye başladığı cümle, bence bu günlerin tarihi yazılırken, insanların nasıl “kırıldıklarını” izah ederken sıklıkla alıntı yapılacak bir itiraf esasında kanımca. Çünkü Silivri’den önce ve Silivri’den sonra, Türkiye topraklarının uygarlık mücadelesi yön değiştirdi. Alpay, uygarlığın “kurtluğu denetim altına alma uğraşı” olduğunu söylüyor. Ama post-Silivri toplumunda artık kurtların savaşı kazandığını düşünüyor. Bunu açıkça yazmasa da, “…tekrar Silivri’ye takılmayayım…” demesi, mağlup bir komutanın ricat emri vermesiyle aynı şey, bir entelektüel için.  Ricat! Silivri, Türkiye’nin modern zamanlardaki Gulag’ı oldu. Alpay, engin entelektüelliği ve komplekssiz ve zarif üslubuyla, bir döneme konan noktanın adını koyuyor. Silivri’ye takılmama dürtüsü, esasında Silivri’nin ve onu getiren rejimin en önemli yengisidir. Yani bu bir galibiyet, bir zafer, bir özgüvendir rejim için. İstediklerini Silivri’ye gönderme olanağına kavuştular. Anayasal ve yasal bağlayıcılıklardan kurtuldular. Denetlenebilir olma zafiyetini bertaraf ettiler. Ve muktedirleştikçe, daha fazla keyfi ve anayasasız yönetme özgüvenleri yerleşti. Alpay gibi, Mehmet Altan veya Nazlı Ilıcak da aynı pozisyona gerilemek mecburiyetinde kaldı. Gulag sonrası, toplumunu dönüştürmek anlamsız gelir. Soljenitsin, İkinci Dünya Savaşı’na katılan bir Sovyet askeriyken, cepheden yazdığı mektuplarda Stalin aleyhine düşünce beyan edince sistem tarafından devlet düşmanı ilan edilmiş ve Sibirya’daki Gulag’a, toplama ve çalışma kampına sürgüne gönderilmişti. Bu dönem yaşadıkları ve gördüğü muamele, onun toplumuyla bağlarını tümden koparmış, sonunda yurtdışına kaçarak iltica etmişti. Gulag sonrası, Sovyet muhalefeti içeriden sistemi dönüştürme hayalini bıraktı. Bugün Türkiye’de yaşadığımız süreç de beraberinde Silivri’yi ve toplumu kurtarma mücadelesini terk etmeyi beraberinde getirmekte.

Birey, kendini kurtarabilir. Birey bunu düşündüğü anda, Matrix’teki Neo’nun durumuna düşer. Neo, aslında makinelere elektrik üreten bir pil olduğunu anlamıştır, çok fena da olsa, gerçekliği muhteşem hedonist bir hayal dünyaya tercih eder. Cypher, aynı Neo gibi gerçeğin ne olduğunu öğrenmiş ve ondan çok daha uzun süre sanal dünyadan ayrı da kalmış olsa, yeniden o hayale geri dönmek ve gerçek dünyanın sefaletinden kurtulmak için ajan Smith ile anlaşır. Yeniden hayal dünyaya geri dönmek ve bildiklerini unutarak sanal hayatına devam etmek karşılığında, dostlarını sisteme satar. Alpay, uzun süre Neo gibi sistemle mücadele etti. Çevremizde on binlerce Cypher karakterli insan var. Bildiklerini bilmezden geliyor, bazen bilmediklerini biliyor gibi yapıp, tanıdıklarını veya tanımadıklarını sisteme teslim ediyorlar. Kendileri hedonist yaşamlarına devam ediyor. Sattıkları ise, Silivri’ye gönderiliyor veya sosyal soykırıma maruz bırakılıyor.

Matrix’te olmayan bir üçüncü şık, bugünkü Türkiye ortamında mevcut. O da, bireysel sınırlarınıza geri çekilmek. Sistemden çıkmak.

Şahin Alpay, tıpkı Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan gibi, sistemden çıkmaya karar verdi. Eskilerin inzivaya çekilmek diye bir kavramı vardı. Kişinin, dünya meselelerinden uzaklaşarak, bir tür meditasyona ve iç dünyaya dönüşe girişmesi! “Silivri’ye takılmayayım; aklanayım, pasaportumu alayım, Stockholm’e, Londra’ya, Karadağ’a, Kavala’ya gideyim…” özlemi, esasında umudu kestiği topraklardan çıkmak isteği değil mi? Soljenitsin gibi, Nazım Hikmet gibi, on binlerce zulümden kaçan insan gibi.

“Doğrusu Ahmet’i (Altan) anlamakta biraz güçlük çekiyorum” diyor. Yel değirmenlerine karşı mücadele eden Don Quixote’un mücadeleyi kazanma olasılığı yoktu. Ahmet Altan, toplumu dönüştürmek uğruna çok asil olduğundan asla şüphe duymadığım bir mücadele veriyor. Eminim ailesi, mesela kızı Sanem de, bununla gurur duyuyordur. Fakat hiçbir şey, Ahmet Altan’a suçsuz yere yattığı günleri geri getirmeyecek. Sanem’in babasız geçirdiği zamanı da! Bunu “Hunharca öldürülen büyük yazarımız Sabahattin Ali’ye yazık olmadı mı? ‘Sen yanmazsan, ben yanmazsam…’ deyip yıllarca zindanlarda çürümüş, çok sevdiği ülkesinden sürgün yaşayıp yaban ellerde gömülmüş büyük şairimiz Nazım Hikmet’e içim yanmasın mı?” ifadeleri de onaylamıyor mu? “Evet, toplumu, dünyayı daha adil, daha özgür kılmak soylu davalar, ama insan aynı zamanda kendi yaşamının değerini bilmemeli mi?” diyerek, makro hedefler peşinde, toplumu dönüştürmeye çalışan devrimcilerden, kendi iç evrenine ve entelektüel davasına odaklanan bir birey olmaya yönelik bir felsefeyi savunuyor, Alpay.

Ben haddim olmayarak çok saygı duyduğum Şahin Alpay’a bir noktada katılmıyorum. Esas dönüşümler, bireylerin kendilerini tanımak için daha enginlere yelken açmalarıyla gerçekleşir. Bu bağlamda liberal felsefenin bireyi topluma tercih etmesi, doğru bir seçimdir. Hepimiz sınırlı bir süre yaşayacağız; çünkü ölümlüyüz. Evet, ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Bugüne odaklanmalı, bugünü yaşamalıyız. Ama bazı değerlere ihtiyacımız var. Diğer insanlarla ilişki ve iletişim halindeyiz. Toplumu dönüştürmek belki devrimci ruhla, büyük bir hızla gerçekleşecek bir şey değildir. Belki de işe önce kendimizi tanımakla, sonra da değiştirmekle başlamalıyız. 1980’li yılların son bir-iki senesinde, lise bir öğrencisiyken, Serkan adlı bir arkadaşımla beraber Marmara Üniversitesi Göztepe Kampüsü’ndeki antrenmanımıza gitmiştik. Bir anda yanımıza yaklaşan bir üniversite öğrencisi, “siz kendinizi tanıyor musunuz?” diye sormuştu. Ergenlik çağının verdiği sığlıkla gülmüş, dalga geçmiştik. Oysa şimdi, bu sorunun aslında dünyanın en önemli sorusu olduğunu anlıyorum.

Hayatta birçok insanla tanışıyoruz. Onların kim olduklarını, ne düşündüklerini, nelere inandıklarını, neler yaptıklarını, nelerden hoşlanıp neleri sevmediklerini öğrenip duruyoruz. Ya kendimiz? Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Başkalarını dönüştürmeden ve “eğitmeden” önce, kendimize doğru yönelmemiz, kendi iç evrenimizin sonsuzluklarına yelken açmamız, “biz kimiz?” diye samimiyetle sormamız gerekmez mi? Yoksa, başkalarının bizim kim olduğumuza ilişkin jenerik-standart açıklamaları yetmeli mi?

Bir bakıma, her birimiz, bu evrende tek başınayız! Tek geldik, tek gideceğiz. Yol arkadaşlarımızın bir sanal hayal olmadığından emin miyiz? Ya her şey bir testse? Ya sadece biz varsak ve diğer her şey bir yanılsamadan ibaretse? Ya biz de Matrix’teki sanal evrende yaşıyorsak?

Ahmet Altan ve Şahin Alpay arasında bir tercih yapmak zorunda değilsiniz. Sabahattin Ali ile Alexandr Soljenitsin arasında tercih yapmak zorunda değilsiniz. Kimin haklı-kimin haksız olduğu konusunda yargıda bulunmak zorunda değilsiniz. Birilerine bir şey öğretmek zorunda değilsiniz. Ama kendinizi keşfetmek ve kendiniz olmak zorundasınız. Sizin kim olduğunuzu size söyleyenlere değil, kendinize inanmalısınız. Kendinize bir şeyler öğretmek, kendinizi geliştirmek, daha iyi insan olmak doğrultusunda hareket etmek zorundasınız.

Ben Şahin Alpay’a kendi adıma çok teşekkür ederim. Onun yüzlerce yazısını okudum, onun iç evreninin ışığından yararlandım. Bugün de “paradigma değişikliğine” sonsuz saygı duyuyorum. Ona yeni macerasında bol şans diliyorum. Sevdikleriyle mutlu günler, bol okumalı-yazmalı bir hayat, gezip görmeyi istediği yerleri görme şansına sahip olmasını da.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 20.7.2020 [TR724]

AKP neyi başardı? [Yusuf Dereli]

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yerli otomobil fabrikasının temel atma töreninde konuştu. “Son 18 senede neleri başardıysak sabotajlara, engelleme girişimlerine, tehditlere rağmen başardık.” dedi. Türkiye 9 yıldır yerli otomobil masalıyla avutuluyor. 2016’da yollarda olacaktı! Sonra 2018’e çekildi tarih. Bugün ise 2022’nin son çeyreğinde yollarda olacağı söyleniyor.

AKP iktidarının 9 yıldır otomobil üretemediği ortada. Peki 18 yılda neyi başardı; Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’ndaki verilere göre  toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. Yani muhtaç durumda… Aylık 88 TL’lik Genel Sağlık Sigortası’nı bile ödeyemeyenlerin sayısı 7 milyon 524 bini aştı. Bankalara borcu olanların sayısı sadece 1 yılda 1 milyon 277 bin kişi artarak 32 milyon 813 bine ulaştı! AKP iktidarı geldiğinde 6,6 milyar TL olan vatandaşın toplam borcu 679,4 milyar liraya çıktı.

2002 yılında 8 milyon olan icra dosyası sayısı, CHP’nin hazırladığı rapora göre 26 milyonu bile geçti. Vatandaş gırtlağına kadar borca batmış durumda. Kişi başına milli gelir ise son 7 yıldır eriyor. 7 yıl önce 12 bin 500 dolara dayanan kişi başına milli gelir bu yıl 8 bin doları bile göremeyebilir.

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İtalyan yapımı ‘yerli otomobil’ fabrikasının temel atma töreninde konuştu. 60 yıllık rüyayı hayat geçirdiklerinden bahsetti. “Yerli otomobilde herhangi bir aksilik olursa, elhamdülillah devletimizin hazinesi, maliyesi bu işi bitirmeye yeter.” dedi. Ardından, “Son 18 senede neleri başardıysak sabotajlara, engelleme girişimlerine, tehditlere rağmen başardık.” ifadelerini kullandı.

Zira ilk ‘yerli otomobil’ açıklamasının üzerinden tam 9 yıl geçti. Sözde 2016’da yollarda olacaktı yerli oto. Olmadı. Sonra tarih 2018’e çekildi. O da olmadı. 2020 tarihinde kesin yollarda olacağı söylendi ancak o da tutmadı. Şimdi yeni tarih 2022’nin ikinci yarısı. Anlaşılan o ki bu masal hiç bitmeyecek! Peki yerli otomobil konusunda AKP ne yaptı? İtalyan Pininfarini firmasından prototip satın alındı. Ardından bu yüzde 100 yerli otomobil gibi kamuoyuna tanıtıldı. Nihayet hazine arazisine fabrikanın temeli atıldı.

OTOMOBİLİN NERESİ YERLİ?

Otomobilin tasarımı İtalyan Pininfarina’ya ait. Elektrikli motor Alman Bosh’tan alınacak. Batarya ise TOGG’un CEOS’su Gürcan Karakaş’ın önceki açıklamalarına göre Çin’den getirilecek. Aracın entegrasyonu için ise Alman EDAG’la anlaşıldı. Türkiye’de ofis bile açtılar. Şasi sistemleri ise İngiliz Myra ile el sıkışıldı. Ancak otomobil ‘yerli ve milli’!

İNSANLAR EKMEĞE MUHTAÇ HALE GELDİ

Peki AKP 18 yılda neleri başardı? Yerli otomobil üretmeyi başaramadığı kesin. Başardıklarına kısaca bakalım. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü’nün 2019 faaliyet raporuna göre  3 milyon 282 bin 975 hane sosyal yardımlardan yararlandı. SGK’ye iletilen Genel Sağlık Sigortası (GSS) Gelir Tespiti Sonuçlarına göre, 3 milyon 411 bin 881 kişinin aylık geliri 852 TL’nin bile altında. Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’ndaki verilere göre  toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. İnsanlar ekmeğe muhtaç hale geldi 18 yılda.

32,8 MİLYON KİŞİ BORÇLU!

Bir başka veri de Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nden geldi. Mayıs ayı sonu itibarıyla bireysel kredi borcu olan kişi sayısı, önceki aya kıyasla 428 bin kişi artarak 32 milyon 813 bine ulaştı. Nisan ayında 920 bin, mayısta ise 699 bin kişi ilk kez ihtiyaç kredisi kullandı. Vatandaşın toplam borcu 679,4 milyar liraya çıktı. Söz konusu rakam 6 ay önce 580, üç yıl önce 420, AKP iktidara geldiğinde ise 6,6 milyar liraydı. Mayıs sonu itibarıyla toplam bireysel kredi borcu, önceki aya göre 15.8 milyar lira, Mayıs 2019’a göre 132 milyar lira arttı. Vatandaşlar 18 yıllık AKP rejimi döneminde gırtlağına kadar borca battı. TÜİK’e göre geniş tanımlı işsiz sayısı 8,5 milyon civarında. Muhalefete göre ise 15 milyonun üzerinde. DİSK-AR ise rakamın 18 milyona dayandığını söylüyor.

MİLLİ GELİR ERİDİKÇE ERİDİ

Türkiye’de kişi başına milli gelir 7 yıldır aralıksız eriyor. 2013’te 12 bin 480 dolar olan kişi başına milli gelir, geçtiğimiz yıl 51 bin 834 TL (9 bin 127 dolar) olarak açıklandı. Bu yıl 8 bin 304 dolar olarak tahmin ediliyor. Ancak bu gidişle 8 bin doları görmesi bile imkansız! İcra dosyası sayısı AKP iktidara geldiğinde 8 milyon civarındaydı. Bugün bu rakam 26,1 milyonu aşmış durumda. Adliyelerin koridorları, borcunu ödeyemeyen insanların ‘icra’ dosyalarıyla doldu. Aylık 88 TL’lik Genel Sağlık Sigortası’nı bile ödeyemeyenların sayısı 7 milyon 524 bini aşmış durumda.

CEZAEVLERİ DOLDU TAŞTI!

AKP başka neleri başardı? Cezaevlerini doldurdu. Muhalif kim varsa, uydurulmuş ‘f.tö’ torbasına sokularak tutuklandı. Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, sanki övünülecek bir şeymiş gibi, son 5 yılda 94 yeni cezaevi inşaa ettiklerini açıkladı. 800’e yakın bebek annesiyle birlikte Türkiye’deki cezaevlerinde büyüyor! 200’e yakın gazeteci sırf muhalif oldukları için ‘terör’ suçlamasıyla tutuklandı.

17 Temmuz itibariyle 355 cezaevinde 232 bin 342 hükümlü ve 48 bin 752 tutuklu var. Geçtiğimiz aylarda infaz yasasıyla 118 bin kişinin tahliye edilmiş olmasına rağmen toplam sayı 281 bin 94. AKP iktidara geldiğinde cezaevlerinde toplam tutuklu ve hükümlü sayısı 55 bin civarındaydı.

YARGIYA GÜVEN YÜZDE 30’UN ALTINA DÜŞTÜ

AKP rejimi yargıya güveni de sıfırladı. 15 Temmuz’dan bir kaç gün sonra 3 bin 920 hakim ve savcı f.tö kılıfıyla hukuksuz bir şekilde ihraç edildi. Bugün bu rakam 4 bin 500’ü geçmiş durumda.

2004-2010  yılları arasında yapılan anketlerde yargıya güven yüzde 65’lerdeydi. İktidar temsilcilerine göre yargıya güven bugün yüzde 30’larda. Muhalefete göre ise yüzde 20 civarında. Yani 100 kişiden 80’i yargıya güvenmiyor. Zira yargı adalet dağıtmak yerine, iktidarın direktiflerini yerine getiriyor. Türkiye, 2014 yılında Dünya Adalet Projesi tarafından hazırlanan ‘Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 59. sıradaydı. Bugün ise 129 ülke arasında 109. sıraya kadar geriledi. ‘Bağımsız Yargı’ sıralamasında ise 140 ülke arasında 111. sıraya kadar düştü! 2014’de aynı endekste 85. sıradaydı.

[Yusuf Dereli] 20.7.2020 [TR724]