Ümmü Gülsüm, Nil’in armağanı… [Tuncay Opçin]

1979’un karanlık günleriydi ve Türkiye her açıdan büyük sıkıntı yaşıyordu. Ülke bir taraftan ekonomik darboğazın içinde kıvranıyor, diğer yandan da o günlerin tanımıyla “anarşi” almış başını gidiyordu. Farklı siyasi görüşlerden, günde ortalama 20 kişi hayatını kaybediyordu. Böylesine sıkıntılı bir atmosferde mutlu olmak için küçük vesileler arıyorduk.

O fırsat, bir film olarak karşımıza çıktı. Çağrı diye bir film gelmişti ve Hz. Muhammed’in hayatını anlatıyordu. Hatırlıyorum, İzmir’in en büyük ve lüks sineması Çınar’da film 40 hafta kapalı gişe oynamıştı. Gösterime giren filme, ancak aylar sonra gidebilmiştim. Çağrı’nın her sahnesi henüz ortaokul çağlarında olduğum o dönemde müthiş etkilemişti.

Uzun süre dilimden “Tala’el Bedru”yu düşürmemiştim. Ancak bu ilahiyi hafızama nakşetsem de, tekrar dinlemek istediğimde kaydını uzun zaman bulmak mümkün olmamıştı.

Yıllar sonra, İzmir’de Hisar Apartmanı’ndaki meşhur “dersane”de “Beraim” kasetlerini bulmuş, “Tala’el Bedru”yu tekrar tekrar dinlemiştim. Beraim, henüz kitleselleşmemiş, büyümeye çalışan bir grubun en çok dinlediği ilahi kasediydi. Beraim adıyla anılan üç albüm hatırlıyorum. O dönemde aramızda yaygınlaşan söylentiye göre, grup Suriyeliydi ve Hama’da İhvan mensuplarının çocuklarından oluşuyordu. Çocuklar aileleriyle birlikte Hama Katliamı’nda yaşamlarını yitirmişlerdi.


TALA’EL BEDRU’YU BESTELEDİ

Hem Çağrı filminde hem de Beraim’de dinlediğim “Tala’el Bedru”nun asıl kayıtlarına ise yıllar sonra ulaşmak nasip oldu. 1986’nın kasvetli ve hüzünlü günlerinde, kaçıp sığındığım bir albümde, kadın mı erkek mi olduğuna bir türlü karar veremediğimiz bir ses, muhteşem bir icrayla Tala’el Bedru’yu seslendiriyordu. O tarihlerde bendir dışında her türlü çalgıya haram nazarıyla bakıyorduk. Ancak Tala’al Bedru Hz. Peygamber için söylenmiş bir ilahiydi ve o yüzden dinlenilmesinde bir sakınca yoktur, diyerek kendime bir çıkış yolu bulmuştum.

O adı meçhul albümde dinlediğim ilahiyi besteleyen ve kadın mı, erkek mi olduğuna bir türlü karar veremediğim ses Ümmü Gülsüm’e aitti. Çağlar öncesinden gelen, nakledilen sözleri bestelemiş, ortaya unutulmaz bir şaheser çıkarmıştı. Mısırlıydı ve en çok tanınan Arap sanatçısıydı. O tarihlerde ne bugünkü gibi İslami bir medya vardı, ne de Ümmü Gülsüm kimdir? diye araştırabileceğimiz internet gibi bir mecra.

Müzik uzmanları, “Tarih boyunca Akdeniz havzasının çıkardığı üç büyük ses vardır: Ümmü Gülsüm, Amalia Rodrigues ve Fayruz” diyorlar. Birinci sıraya da Ümmü Gülsüm’ü yerleştiriyorlar. Ümmü Gülsüm, 1904’te Mısır’da Nil deltasında fakir bir köyde dünyaya gelmiş. Babası köyde imamlık yapan, Şeyh İbrahim Baltacı.

Ümmü Gülsüm’ü ilk keşfeden isim de aslında baba İbrahim Baltacı. Küçük kızdaki müzik yeteneğini farkedip, beş yaşından itibaren eğitmeye başlayan İbrahim Baltacı, yeterli olmadığını farkettiği anda Ümmü Gülsüm’e ders aldırmaya başlamış. Ümmü Gülsüm’ü, çevre köylere, erkek çocuğu kıyafetleriyel kaside, tevşih ve ilahi okumaya götürmüş.

ŞÖHRETİ RADYOYLA YAYILDI

Ümmü Gülsüm’ün hayatı, küçük yaşından itibaren müzikle şekillenmeye başlamış. Uzak görüşlü İbrahim Baltacı, kısa zamanda yerel şöhrete kavuşan kızının istikbalini düşünerek 1920’lerin başında Mısır’ın başkenti Kahire’ye taşınmış. Hem edebi Arapça’nın en güzel konuşulduğu ve yazıldığı hem de Arap müziğinin en büyük icracılarının, bestekârlarının yaşadığı Kahire Ümmü Gülsüm için hayatının dönüm noktası olmuş.

Kısa sürede Kahire’de, sosyetenin ve zenginlerin en çok sevdikleri, aradıkları ses haline dönüşmüş. Ümmü Gülsüm, Kahire’de hem icrasını geliştirmiş, söz gelimi arkasında görev yapan erkek vokalleri kaldırmış, hem de repertuvarında klasik eserlerin yanı sıra çağdaş bestekârların eserlerine de yer vermeye başlamış. Tabii bu durum Ümmü Gülsüm’ün ününe ün katmış.
Ancak Ümmü Gülsüm’ün bütün bir Arap dünyasının kalbine taht kurmasını sağlayan, 1937’de Kahire Radyosu’nun kurulmasıyla başlayan aylık konserler zinciri olmuş. Ümmü Gülsüm’ün canlı konserleri, bu eşsiz sesin Arap sokaklarına inmesini sağlamış. Kazablanca’dan Beyrut’a, Kahire’den Şam’a uzanan Arap coğrafyasında Ümmü Gülsüm Çağı, radyo yayınlarıyla başlamış.
Ümmü Gülsüm’ün etkisini sadece Araplarla sınırlı tutmak yanıltıcı olur. Aynı kültür coğrafyasında farklı tecrübeler yaşayan Türkiye için de Ümmü Gülsüm’ün ayrı bir anlamı var.

Ümmü Gülsüm popüler hale gelince Türkiye’de de hatırı sayılır bir radyo dinleyicisi, Kahire Radyosu’nu dinlemeye başlamış. Bu durum o dönemde CHP iktidarının dikkatini çekmiş ve İçişleri Bakanlığı, özellikle Adana, Mersin gibi şehirlerde Arap radyolarının dinlenilmesinin engellenmesi için uğraşmış.

KONSERİ YÜZÜNDEN DARBE ERTELENDİ

Ümmü Gülsüm, kısa bir zaman içinde Mısır’ın en üst tabakasının içine girmeyi, orada kendisine büyük bir saygınlık oluşturmayı başarmış. Mısır Kralı Faruk’u bile etkilemeyi başaran Ümmü Gülsüm, Safiye Ayla’nın anlatımıyla erişilmesi oldukça güç bir isim haline dönüşmüş.

1952’de Hidiv Hanedanı’nın devrilmesiyle sonuçlanan darbeden sonra Ümmü Gülsüm, Kahire Radyosu tarafından eski rejimi temsil ettiği gerekçesiyle yasaklanmış. Bu yasak büyük bir Ümmü Gülsüm hayranı Albay Cemal Abdunnasır’ın, “Nil’i kurutabilir misiniz? Ya da piramitleri yıkabilir misiniz? Onlar nasıl bir sembolse, Ümmü Gülsüm de odur” sözleriyle kaldırılmış.

İsrail’le yaşanan savaşlarda, vatanseverliğiyle öne çıkan Ümmü Gülsüm, hem cephede askerlere moral vermek için konserlere katılmış hem de ülkesinin yaralanan onurunu tedavi etmek için Arap ülkelerini ziyaret ederek, konserler vermiş. Bu konserlerden elde ettiği 2.5 milyon sterlini ve mücevherlerini, 1967’de İsrail karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan Mısır yönetimine bağışlamış.

Ümmü Gülsüm’ün Arap coğrafyasındaki popülaritesi o kadar yüksektir ki, Libya’da sırf konseri yüzünden darbe tarihi değişir. Daha sonra adını bütün dünyanın öğreneceği Muammer Kaddafi ve Abdüsselam Callud, Libya Kralı İdris Es Senüsi’yi devirmeye karar verirler. Ancak darbe yapmayı planladıkları tarihte, Ümmü Gülsüm’ün Bingazi’de konseri vardır. Ümmü Gülsüm konser verirken, hiçbir subayın darbeye iştirak etmeyeceğini düşünen iki arkadaş, planlarını ertelemek zorunda kalırlar.

Ümmü Gülsüm, tarihte çok az sanatçıya nasip olan bir şöhrete kavuşmuş, bunu da halkının mutluluğu için kullanmış bir sanatçıydı. 1975’in 21 Ocak’ında böbreklerinden rahatsızlanan sanatçının sağlık durumu için Kahire Radyosu her gün bülten yayınlar. 4 Şubat’ta ölümü ise, Mısırlı ünlü hafızların radyodan okudukları Kur’an-ı Kerim’le halka duyurulur. Sanatçının cenazesi dört buçuk milyon Mısırlı’nın katılımıyla, kaldırılır. Bu kalabalğın içinde Arap dünyasının neredeyse bütün yöneticileri hazır bulunur.

Ümmü Gülsüm’ün ölümünün üzerinden on yıllar geçse bile, popülaritesinden hiçbir şey kaybetmiş değil. Kayıtları halâ büyük bir beğeniyle dinleniyor…

MERAKLISINA NOTLAR

Balıkesir’de bir ilk mi yaşandı?

27 Mart’ta medyaya Balıkesir’de yapılan bir operasyonun haberi düştü. Cemaat mensubu 100 kişi bir kahvede toplantı halindeyken basılmıştı ve bu kişilerin, cezaevlerindeki “örgüt” mensuplarına yardım toplamak için biraraya geldikleri iddia ediliyordu. Gözaltına alınanların çoğunluğu kadındı. Fotoğraflarda bebek biberonları, bardaklarda yarım kalmış çaylar ve az miktarda para gözüküyordu.

Haklı olarak sosyal medyada hem haberin diline hem de operasyona tepkiler gecikmedi. Böyle bir rezillik görülmemişti ve daha önce cezaevlerinde bulunanlar için yardım yapanlara hiç böyle bir operasyon yapılmamıştı.

Üstelik bu yorumları yazanların bir kısmı gazeteciydi. Hâl böyle olunca bazı konuları hatırlatmakta yarar olduğunu düşündüm.

Türkiye’de devletin baskısı ve ‘zulüm’ cemaate yapılanlarla başlamadığı gibi, görünen o ki cemaate yapılanlarla da bitmeyecek. Benzer olaylar Türkiye’nin yakın tarihinde sıkça görüldü.

Hafıza tazelemekte yarar var.

“Baskın” ve “tutuklular yararına” kelimelerinin yanyana getirin karşınıza “TAYAD-Tutuklu Aileleri Yardımlaşma Derneği” adı çıkar. Bir de TUHAD-DER. Her iki dernek de bugüne kadar defalarca baskına uğramış, yöneticileri gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.

Ancak Balıkesir’deki operasyona haklı olarak tepki gösteren gazetecilerin çoğunun bu baskınlara ilgisiz kaldığını biliyoruz. Neden ilgi göstermediler?

Gerekçe, bu derneklerin DHKP-C, PKK gibi örgütlerle ilintili olduğunun iddia edilmesi ya da saptanması olabilir mi? Peki, bu gerekçe baskınları normal görmemizi mi gerektirir? Zulüm başkasına olduğu zaman yapılanları devletin güvenlik anlayışının diliyle haberleştirebilir miyiz?

Suç ve ceza bireyseldir. Birinin suçlu olması ailesinin, yakınınlarının suçlanmasına karine teşkil etmez. Kaldı ki Türkiye hapishanelerinde tutuklu bulunanların kahir ekseriyeti, hukuk diliyle “zanlı”dır. Hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı dahi bulunmamaktır.

Zanlı ya da mahkumun ailesiyle dayanışmak insanlığın gereğidir. İdeolojisi, inancı ne olursa olsun tutuklu ailelerin dayanışmasına insani kaygılarla bakmak insan olmanın gereğidir.

Gazeteci olaylara devletin gözüyle bakamaz, devletin diliyle konuşmaz. Devlete dün düşman olan, bugün dost olabilir. Dünün “anarşist”i Doğu Perinçek, nasıl bugün makbulse, bugünün makbul isimleri de yarın teröriste dönüşebilirler.

Bu bağlamda; PKK’ya terör örgütü derken Tamil ve Moro’da mevcut devletlere karşı çarpışan silahlı gruplara niye “gerilla” dediğimizin bir açıklamsı var mı? Gerillayla terörist arasındaki ayrımın kaynağı ne? Politik amaç için silahlı mücadele veren grupların birisi terörist olurken, diğeri nasıl gerillaya dönüşüyor?

HOŞ SADA

-Ludwig van Beethoven-Symphony No. 6
-Jean Sibelius-Pohjola’s Daughter, Op. 49
-Antonin Dvorak-Symphony No. 9 “From The New World”
-Pietro Mascagni-Cavalleria Rustica İntermezzo
-Gabriel Faure-Pevane, Op. 50

[Tuncay Opçin] 1.4.2018 [KronosHaber.com]

Hangi İslam Almanya’ya ait [Muhammet Mertek]

Federal Almanya’nın çiçeği burnunda İçişleri Bakanı Sayın Horst Seehofer, “İslam Almanya’ya ait değildir” açıklamasıyla toplumu böldüğünün farkında mı bilmem. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisine kaptırılan oyları geri almaya matuf konuştuğu açık. Fakat bu söyleminin Almanya’daki Müslümanları nasıl etkilediğine dair kafa yorduğunu sanmıyorum.

Sözleri öncelikle tarihi açıdan doğru değil. Müslümanların bilime katkılarını ve Müslüman alimlerin antik dönemden tercüme faaliyetlerini hesaba katmadan Rönesans gerçekleşebilir miydi? Endülüs medeniyetinin ve bilim dünyasının etkisi olmaksızın Avrupa aydınlanmasından söz edilebilir miydi?

Kültürel kimlik sorunları üzerine açıklama yapan politikacılardan biraz da tarih bilinci ve bilgisi bekliyor insan. En azından Sigrid Hunke’nin “Avrupa Üzerine Doğan İslam Güneşi” eseri veya Fuat Sezgin’in beş ciltlik “İslam Bilim Tarihi” kitabına ya da sadece Almanca’ya giren bilim ve kültürle ilgili Arapça sözcüklere bir göz atabilseydi Sayın Seehofer, İslam’ın muazzam etkisini inkar etmeye kalkmazdı.

İkinci olarak bu söylem hem dışlayıcı hem de entegrasyona engel bir yaklaşım. Belki dolaylı olarak Müslümanların bu ülkeye ait olmadığını dile getirmek istiyor, her ne kadar yan cümlesinde Müslümanların Almanya’ya ait olduğunu zikretse de. Müslümanlar bu ülkeye ait, ama dinleri değil demenin mantığı nedir? Elbette bir Müslüman diniyle ve değerleriyle birlikte bu ülkeye aittir. Eğer demagoji yapmıyorsa, Müslümanlara hangi mesajı vermek istiyor acaba Seehofer? Birçok Müslümanda zaten var olan bu ülkeye ait olamama duygusunu daha da pekiştirmiş olmuyor mu?

Bir kere belki kendisinin de arzuladığı bir biz duygusu ve hoş geldin kültürü oluşturmaya kesinlikle hizmet etmiyor. Düşüncesiz ve talihsiz yapılan bu açıklama ‘yabancı’ bir kültürü kabullenme ve ona değer vermeye de kesinlikle katkı sunmuyor. Ki bu adımları atmadan entegrasyonun başarıya ulaşması mümkün değil. Böylece AfD’nin popülist ajitasyonuna yaklaşırken radikal neoselefistlerin pozisyonunu da güçlendirmiş oluyor. Söylediği şöyle anlaşılıyor: Müslümanlar bize ait değil, ama kültürümüze entegre olmalılar. Sayın Seehofer, böyle bir şey nasıl gerçekleşebilir?

Üçüncü olarak bu İslam tartışmasının farklılıkları gözetmeden cereyan etmesi de üzücü. Üstelik bu açıklamayla hangi problemin çözüldüğü meçhul. Tek bir problem…

Burada mesele İslam da değil, insanlar. Hayatlarının en verimli zamanlarını ağır işlerde çalışarak geçiren ve ülkenin gelişmesine katkıda bulunan ilk nesli unutamayız. Almanya’yı vatan edinmeye ve mutlu bir hayat sürmeye çalışan Müslümanlar var. On yıllarca dışlayıcı söz ve davranışlara maruz kalıp, sürekli haklarındaki olumsuz haberlerle bu harika ülkede kendini bir türlü yerli hissedemeyen insanlar… İşte Seehofer’in sözleri, bu insanlara olumsuz yansırken, şöyle veya böyle AfD seçmenlerine de çok olumlu mesajlar veriyor.

Anlaşılan Seehofer, Müslümanların entegre olmalarını ve bir biz duygusu geliştirmelerini istemiyor. Müslümanların burada kendini güvende hissetmelerini, barış içinde yaşamalarını, sağ duyuyla sosyal problemlerinin çözülmesini de… Yeri gelmişken Müslümanların çoğu problemlerinin din kaynaklı değil, sosyal ve ekonomik kaynaklı olduğunu da hatırlatalım.

Aslında İslam Almanya’ya ait olmuş veya olmamış, pek de önemli değil. Nasılsa Müslümanlar, kendi İslami anlayışlarına göre bu ülkede bir şekilde yaşayıp gidiyorlar.

Belki son tahlilde Seehofer’in ifadeleri uzun soluklu bir tartışma başlatması açısından faydalı görülebilir. Hangi İslam buraya ait olmalıdır veya olabilir? Mesela Suudi Arabistan tesirindeki İslam bu ülkeye uyar mı? Birçok Müslümanın veya Müslüman toplulukların da kendilerine yöneltmesi gereken bir soru bu. Fakat birçok İslami cemiyet veya akım İslamı bir bütün olarak kendi tekelinde görüp, temsilinin de tek kendi hakkıymış gibi bir varsayımla bu soru(n) kıyısından kulağından tartışılmıyor bile. Onların gözünde İslamın bütünü bizzat bağlı bulundukları o cemiyet içinde yaşanılıyor zaten. İşte bu, Müslümanlar arasında şimdiye kadar sağlıklı bir diyalog kurulamamasının da temel sebeplerinden biri. Birçok Müslüman dışa karşı İslamın evrenselliği ve çeşitliliğinden dem vururken, her nedense kendi cemiyetlerinde bunu pratiğe geçirmeye çalışmıyor. Sebebi de büyük ölçüde özgürlükçü, çoğulcu demokratik bir anlayışa sahip olmamaları olsa gerek.

Dolayısıyla nasıl bir İslami anlayışa sahip olduğumuzu belirtirken mutlaka bir sıfat veya tamlamaya ihtiyacımız var. Bu bağlamda başka din mensupları gibi Müslümanların da dinlerini rahatlıkla yaşadıkları Almanya gibi bir hukuk devletinde anayasaya ve içindeki değerlere bağlılıklarını izhar etmeleri gerekir. Çünkü hukuk ve etik toplumsal hayatta önemli bir rol oynuyor. Din de bu alanlarda fevkalade olumlu manada etkili olabilir. Seehofer’in kafa karıştıran ifadeleri yerine Müslümanlar dinleriyle doğru şekilde yüzleşebilecek kadar aydınlatılabilse ve anayasaya uygun davranabilecek kadar dini bir bilinç geliştirilebilse daha yararlı olurdu. Ancak o zaman barışçıl ve dünyaya açık bir İslam’a sahip Müslümanlar bu ülkede kendilerine hatırı sayılır bir yer bulabilirler. Şüphesiz böyle bir İslam da Almanya’ya ait olurdu, her ne kadar Müslümanların hala hukuk devleti, demokrasi, laiklik, ifade özgürlüğü ve insan hakları gibi noktalarda büyük sorunları olsa da…

Eğer Müslümanlar günün birinde dinlerini bu kavramlarla bağdaştırabilir ve bunları içselleştirebilirlerse din kaynaklı sosyal problemlerini en aza indirgeyebilir veya büyük ölçüde çözebilirler. O zaman İslam’ın Almanya’ya ait olup olmama sorununun pek de önemi kalmaz. Zaten İslam çoktandır Almanya ve Avrupa’da varlığını sürdürüyor.

[Muhammet Mertek] 1.4.2018 [KronosHaber.com]

Cezaevinde korkunç skandal: Dershane öğretmeni sağlam girdi, HIV’li çıktı

Türkiye’de cezaevlerindeki yetersizlik ve kötü muameleleri tescilleyen skandal bir iddia gündeme geldi. Sakarya L Tipi Cezaevi’nde 11 ay kalan öğretmenin cezaevinde AIDS’e yol açan virüs kaptığı öne sürüldü. Sakarya L Tipi Cezaevi’nde FETÖ’den 11 ay tutuklu kalan bir öğretmenin tahliye edildikten sonra yaptırdığı test sonucu HIV (edinilmiş bağışıklık eksikliği sendromu) virüsü taşıdığı ortaya çıktı. Öğretmenin avukatı Salih Koçak, müvekkilinin cezaevine sağlıklı girdiğini, ancak virüsün cezaevinde bulaştığını belirterek, sorumluluk hakkında dava açacaklarını söyledi. Koçak, müvekkilinin çalıştığı özel dershaneden de, işten de çıkarıldığını kaydetti.

4 KEZ DİŞ TEDAVİSİNE GÖTÜRÜLDÜ

Cumhuriyet’e konuşan avukat Salih Koçak, adının açıklanmasını istemediği 27 yaşındaki öğretmen müvekkilinin Bylock iddiası nedeniyle 9 Aralık 2016’da tutuklandığını anlattı. Müvekkilinin Sakarya L Tipi Cezaevi’nde 15 kişiyle birlikte 4 kez diş tedavisine götürüldüğünü söyleyen Koçak, müvekillinin 11 ay sonra Ekim 2017’de tahliye edildiğini kaydetti. Tahliye olduktan bir süre sonra müvekkilinin rahatsızlanarak hastaneye gittiğini belirten Koçak, şunları anlattı: “Mart ayında test için kan verdi. Kocaeli Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi’nde yapılan testin sonucunda HIV virüsü çıktı. Bu virüsün özelliği, sizin vücudunuza bulaştığında 6 ay ile 2 yıl arasında kuluçkalanma dönemi yaşaması. Yani süreyi hesapladığınızda virüsun bulaştığı tarihte müvekkilim cezaevindeydi.”

MAHKUMLAR BİLMİYOR

HIV virüsü taşıyıcılarının listesinin Adli Tıp’ta tutulduğunu ve kurumlara bildirildiğini söyleyen avukat Koçak, müvekkilinin çalıştığı özel bir dershaneden çıkarıldığını ve Milli Eğitim Müdürlüğü’nün çalışma iznini iptal ettiğini kaydetti. Öğretmen müvekkilinin cezaevinde 30 kişiyle kaldığı söyleyen Koçak, “Burada müvekkilimin HIV’li olup olmadığı mesele değil, cezaevinde beraber kalan kişilerin bundan habersiz olmaları. 2 yıl sonra grip olsa ölecek” dedi. Cezaevine girerken herhangi bir test yapılmadığını söyleyen Koçak, bunun ilacını devletin karşıladığını, tedavi sonrasında kişinin taşıyıcı olacağını kaydetti. Koçak, müvekkilinin bekâr olduğunu ve artık bu virüs nedeniyle evlenemeyeceğini belirterek, “İdam etseler daha iyiydi” dedi. Avukat Koçak, sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını, ayrıca maddi-manevi tazminat davası açacaklarını da ifade etti.

[TR724] 1.4.2018

Kosova'da adam kaçıranlar... Bakın sizi neler bekliyor?

Gazeteci Ekrem Dumanlı You Tube kanalında  yeni bir video yayınladı... Kosova'da kaçırılan öğretmenlerle ilgili gelişmeleri yorumlayan Dumanlı bu hukuksuzluğa imza atanların bekleyen gelişmeleri anlattı.. ..


[TR724] 1.4.2018

Kosova Başbakanı kaçırılan egitimcilerin eşlerini ziyaret etti: “Bir daha izin vermeyeceğiz”

Kosova’da kaçırılan 5 eğitimci ve bir doktorun eşlerini Başkent Priştina’daki Meclis binasının önünde ziyaret eden Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj, “Bir daha benzer bir durumun oluşmasına izin vermeyeceğiz.” dedi.

Kosova Meclisi önünde eşlerinden bilgi almak için bekleyen aileleri Kosova Başbakanı Ramuş Haradinay ziyaret edip bilgi aldı. Desteklerinden dolayı teşekkür eden aileler sadece bir beklentilerinin olduğunu belirtti ve “Yakalanan öğretmenlerin aileleri olarak hayatlarından endişe duymaktayız. Öğrencilerimizin, velilerimizin kısaca okullar ne olacak, nasıl bir süreç devam edecek? Biz halkın önünde, kamuoyu önünde resmi olarak hem bizim hayati güvencemiz hem de diğer arkadaşların korkularını yenmeleri adına nasıl bir garanti verebilirler?” dedi.

Kosova Başbakanı Haradinay da, bundan sonra bu tür olayların yaşanmayacağını söyleyip, danışmanlarıyla bu konu hakkında daha detaylı bilgi alacaklarının altını çizdi.

[TR724] 1.4.2018