Atlet [Meral Aslan]

Güçlülerin pedagojisinde, muhatabınızı ne kadar büyütürseniz mücadeleniz o denli büyük görünür. Bu sebeple bir güç, kendisine düşman olarak gördüğü kişi/yapı/sistemi daha tanımlarken abartmaya başlar. Bu abartının ardından yapılan mücadeleye büyüklük atfedilir ve normatif ortamlarda sıradan gibi görünen şeyler bir anda “kurtuluş mücadelesi” gibi görünür. 

İktidar mücadelesinde hem haklı hem de oldukça güçlüdür zira verilen savaş sadece kimilerinin zannettiği gibi sıradan kişilere (örneğin ev hanımlarına, yeni doğum yapmış kadınlara veya sıradan esnaflara, pazarcı teyzelere) değil, aslında ‘Yedi Düvele’ karşıdır. 

Öte yandan bu abartılı mücadele terminolojisinin ister istemez sapacağı bir açmaz er ya da geç ortaya çıkar. Çoğunlukla mizah ile izah edilebilen bu açmazlar, güçlü tarafın gözden kaçırabildiği ölçüde kalıcı olur gibi görünse de, süreçler tamamlanıp sular durulduğunda ortada oldukça trajikomik manzaralar çıkar. 

Yazıma bu sebeple “Atlet” başlığını uygun gördüm. 

Atlet derken sportif bir tanım kullanmıyorum, konumuzun atletizmle ilgisi yok. 

Darbe Girişimi sonrasında, yazının girişinde tanımlamaya çalıştığım abartılar yapılırken ‘Helyum bombası atıldı’ argümanı ile beraber, “tanklar atletle, gömlekle durduruldu” gibi cümleler de sarf edildi. Hatta Anadolu’nun değişik köşelerinde esnaf kahvehanelerinde erkeklerin birbirlerine “Atletle tank egzozunu tıkamak” konulu efsaneler bile anlatılır oldu. Sosyal medya mecralarında böyle kaydı yapılmış onlarca video halen dolaşımdadır. 

Askerlik alanındaki uzmanlar şüphesiz bu tartışmaları ve iddiaları tebessümle izliyordur eminim. Ancak, böylesi basit bir mücadele yönteminden büyük bir kahramanlık destanı çıkarılmaya engel değil bu durum. 

Nihayetinde bir fanilaydı vatandaşın elindeki…

Pazardan üç beş liraya alınmıştı belki ama ülkenin kaderini etkilemiş, sahibini kahramanlaştırmıştı. 

Bilmiyorum atletiyle tank durdurduktan sonra gazi maaşı alan kahramanlarımız var mı?

Varsa şaşırmaz kimse…

Bir gazeteci olan Selahattin Sönmez’in derlediği (Evet bu tür kitaplar için ‘yazdı’ demek iddialı bir terim olacaktır) Adaleti Yolda Arayanlar isimli kitap bu nedenle çok ilgili çekti. 

Bir kere belki de son elli yılımızın en ciddi ve kendiliğinden gelişen bir eylem olan (Gezi Parkı’nı ayırıyorum bu genellemeden) Adalet Yürüyüşü’nün derli toplu bir kronolojik anlatısı var çalışmada. Dahası, bugüne kadar medyada pek görmediğimiz görseller ise bezeli bir çalışma. 

Yeri gelmişken alternatif ve muhalif medyanın önemini de vurgulayalım. 

Bugün pek çok önemli haber iktidarın medyasında kendine yer bulamıyor. Bu gayet de doğal. 

Ancak ana akım medya da çekindiğinden ya da başıma bir iş gelir endişesiyle sanırım pek bulaşmak istemiyor bazı konulara. 

Örneğin muhalif partilerin isimleri artık sadece iktidara yakın medyada değil, sair medyada da kendine pek yer bulamıyor. 
TRT ise çoktan devlet ciddiyetini yitirdi sanırım. Bu konuyu iletişim uzmanları daha iyi değerlendirecektir şüphesiz. 

Bahsi geçen kitaptaki fotoğraflardan en çok dikkat çeken ve medyada tartışılan hangisi oldu dersiniz?

Evet yanılmadınız, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun atlet ile görüldüğü fotoğraf!


Şöyle bir açmaz ortaya çıkmış oldu. 

İktidarın yetkilileri ve medyası Kılıçdaroğlu’nu düne kadar bazı haberler dolayısıyla hainlik ve casusluk dahi pek çok ciddi suçlamayla itham ederken, mesele birden bire atlet tartışmasına döndü. 

Ülkenin en ciddi kalemleri, yorumcuları oturup bunun üzerine yazı yazdılar, ekranlarda bunu tartıştılar. Bizzat Cumhurbaşkanı –kaçıncısını düzenlediğini tam olarak bilmediğim-  Muhtarlar toplantısında konuya değindi. Karşınızda muhtarlar ve atleti eleştiriyorsunuz. 

Ya da…

Yedi Düvel ile mücadele eden bir ülkenin gündemi bir atlet…

İşte tam da bahsini etmeye çalıştığım pestenkeranilik budur…

NOT: Sevgili okuyucularım, inanılmaz mağduriyet mesajları alıyorum. Hepsini teker teker okuduğumu bilmenizi isterim. Ne var ki, hemen yazmak benim için oldukça zor, bir bağlama oturtmak ve daha önemlisi yaşanan acının hakkını vererek yazmam için bana biraz mühlet vermenizi istiyor, anlayışınız için teşekkür ediyorum. 

Aile içinde atletle kahvaltının yapılabildiği ama siyasetinde atletten daha ciddi meselelerin tartışıldığı bir ülkeye uyanabilmek ümidiyle hoşçakalın. 

[Meral Aslan] 23.8.2017 [Samanyolu Haber]
pedmrlaslan@gmail.com

Memur-Sen’in 11 lira 58 kuruşluk ağırlığı [Tarık Ziya]

3,1 milyon memur ve 1,9 milyon emekli memur, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetiyle pazarlık masasına oturan Memur-Sen’in ağırlığı ile ne kadar iftihar etse az. 

Dile kolay bir gün evvel, “Kalemi elimize verdiler, fakat mürekkebi yok. Müzakereye yakın, imzaya uzağız.” diyen Memur-Sen Başkanı Ali Yalçın sanki o sözleri başka bir konfederasyonun başkanı sarfetmişçesine imzaladı mutabakat zabtını. 

AKP’nin bir gün evvelki zam teklifi ‘2018 için yüzde 3,5+yüzde 3,5, 2019 için de yüzde 4+yüzde 5’ şeklindeydi. İmzalanan, dolayısıyla Hakem Kurulu’na gitme ihtimali kalmayan ve resmî hale gelen tablo neredeyse aynı kaldı. Hükûmet, 2018’in ilk altı ayını ihtiva eden zammı yarım puan artırarak yüzde 4’e çıkarmanın haricinde ilave bir iyileştirmeye gitmedi.   

YARIM PUANLIK ARTIŞA SEVİNELİM Mİ?

0,5 puanlık artış deyip geçmeyin! Memur-Sen’in şanlı direnişi sayesinde en düşük memur maaşına fazladan 11 lira 58 kuruş zam yapıldı. Ortalama memur maaşı da 15 lira 4 kuruş arttı. 

Hassaten öğretmenler, hükûmetten koparılan taviz sayesinde marka olmayanından bir şişe mürekkep alabilir. Memleketin irfanına bundan daha ciddi nasıl bir katkıda bulunulabilir ki! 

Çalışma Bakanı Jülide Sarıeroğlu ile Memur-Sen Başkanı Yalçın’ın yüzünü güldürse de yeni zam oranlarının 2017’de çift haneye çıkmış enflasyonun bu sene yaptığı tahribatı bile telafi etmesi mümkün değil. 

ORTALAMA MEMUR MAAŞI 227 LİRA 49 KURUŞ ARTTI

En düşük dereceli memur maaşında (15/1 kademede) 2018’in tamamı için 171 lira 4 kuruş, 2019 için de 221 lira 71 kuruş artışın sevinilecek, alkışlanacak bir tarafı yok. Ortalama memur maaşında da tablo farklı değil. 2018 yılı için toplam 227 lira 49 kuruş; 2019’da ise 294,88 kuruş artışı bozdurup bozdurup harcar artık memur. 

İğneden ipliğe zam sağanağı devam ederken memurun cebine girmeden buharlaşacak rakamların tek bir izahı var. O da şu: Yeni Türkiye tipi sendikacılıkla bu kadarı mümkün olabiliyor. 

Kamuda işçi maaşları yüzde 12,5 artarken 20 milyonluk memur camiası tek hane zamma layık görüldü. Memur-Sen zerre kadar samimi bir direniş sergileyebilseydi en azından işçi zammını mikyas olarak gösterebilirdi. 

TÜİK’İN YOKSULLUK SINIRI 5 BİN LİRA

Hani Türkiye dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisiydi. Yüzde 5’lik büyümeden memurun payına sefalet mi düştü? Büyümeyi hesaplayan da TÜİK 4 kişilik bin aile için yoksullukta alt sınırı tayin eden de. O sınır da 5 bin liraya dayandığına göre bunun çok altında memur maaşları için ‘sefalet’ten başka tarif bulamadım. 

0,5 puanlık pazarlık vizyonu ile memurları derin bir sukut-ı hayale uğratan Memur-Sen’in 1 milyon üyesi olmasındaki garabete sadece işaret edebiliyorum. Zira ömründe belki de hiç geçmeyeceği köprüye her ay cebinden para ödediği halde ‘köprü de güzel oldu ama’ diyenlerin mevcudiyeti fazla söze hacet bırakmıyor.

ENFLASYON KADAR ZAM, REEL ZAM DEĞİLDİR

Memur 11 lira 58 kuruşluk ağırlığa sahip sendikaya üye olmayı içine sindirmeye devam ettikçe, sendikacılığı taraftarlıkla karıştıranlar masada kalkmadıkça AKP iktidarı, ‘sıfır zammı’ müjde diye verecektir. 

Zammı o kadar düşük veriyorlar ki ayıp olmasın diye enflasyon farkı ile vaziyeti kurtarmaya çalışıyorlar. Önce enflasyona ezdir, akabinde sadece enflasyon kadar zam ver! 

Niye sıfır zam dediğimi merak edenler, ‘Erdoğan’ın simit hesabı’ videosunu seyredebilir. Her ne kadar hali hazır memur zammında işlemese de Erdoğan’ın yaptığı o hesap gayet müşahhas. 

O hesaba bakılırsa ‘sıfır zam’ tarifi bile çok naif kalıyor…   

[Tarık Ziya] 23.8.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Ateşler içinde olup da yanmayanlar [Safvet Senih]

1940’lı yıllarda Kahire’de Ahmed Hasan es-Sayyaf’ın neşrettiği “Er-Risale” isimli dergide birbirine rakip iki büyük edebiyat üstadı vardı. Bunlar iki edebî ekol idi. Bunlardan birisi Mustafa Sadık er-Râfiî, dindar, muhafazakâr idi. Öbürü Abbas Mahmud el-Akkad ise, liberal, serbest görüşteydi. Arapçaları fevkalâde olmakla beraber, her ikisinin İngilizce ve Fransızcaları da vardı… Seyyid Kutup bile ilk zamanlar Akkad’ın talebesi idi. İhvânül Müslimine katıldıktan sonra İslâmî hüviyetini kazanmıştır. O zamanlar Kahire’de bulunan Mehmed Akif Bey, Râfî’yi beğenir ve severmiş.

O günleri talebe olarak yaşayan Ali Ulvi Kurucu Ağabeyimiz, hatıralarında yâd ederken diyor ki: “Her insanın hayal ve hâfızasında yaşayan öyle hatıralar olur ki, bunlar eskidikçe, sanki yenilenir. İnsan onları andıkça yanar ve yandıkça anar… Benim gönül bahçemde, yıllar yılı solmadan yaşayan ve andıkça da yandığım hatıralarımdan biri, işte yukarıda bir nebze tanıttığım Mustafa er-Râfiî merhumun er-Risale dergisinde çıkan bir yazısıyla ilgilidir. Ezher’deki talebelik yıllarımda, Revâkul Etrâk’teki odamda, üstadın makalesini okumak istemiştim. Baktım, başlık çarpıcı: “Alevler İçinde, Fakat Yanmıyor!” Üstad er-Râfiî, hülasa olarak şunları dile getiriyordu: Üniversite talebelerinden bazı gençler, evimde beni ziyarete geldiler. Yazılarımda çok mütehassıs olduklarını söylediler. Simalarında imanın nuru, ifadelerinde akıl ve idrakin şuuru parıldayan bu gençler, öyle derin bahislere giriyor ve o derece mühim sualler soruyorlardı ki, ifadeye sığmayan ve izahını ancak gözyaşlarında bulan bu manzara karşısında hayretler içinde kaldım. İnsanlığın yüksek şuuruna eren bu gençlerin, gönül, ruh, akıl, aşk ve vecd bahislerindeki ince düşünceleriyle kendimden geçtim… Ruhumun derinliklerinden kopan his ve heyecanımın gözyaşları hâlinde taşmasına mâni olamadım. İhlas şuuruna eren imanın ve kemâlini bulan irfanın, insana neler kazandırdığını hayret ve memnuniyetler içinde görmenin sonsuz saadetine erdim. Ruh âleminin nur saçan ufuklarında yaptığım muhakemelerle şu neticelere vardım: Bu gençler, üniversitede kız talebelerle birlikte tahsil yapıyorlar. Belki de lüks hayat yaşayan aristokrat ailelerin çocuklarıdırlar. Bununla beraber bütün iman ve ahlâk dışı âmiller, bunların mâna âlemlerine tesir edemiyor. Cemiyetin her sahasını çürüten materyalist cereyanlar, bunların semtine yaklaşırken aynen, sahillerdeki yalçın kayalara çarpan dalgalar gibi paramparça oluyor… Hz. Nuh’u tufan felâketinden, Hz. İbrahim’i Nemrud’un ateşinden, Hz. Musa’yı Firavun’un zulmünden, Hz. İsa’yı düşmanlarının elinden ve Hz. Muhammed Mustafa’yı (S.A.S.) Mekke müşriklerinden koruyup kurtaran Allah (c.c.), bu gençleri de lütuf ve keremiyle muhafaza ediyor. Zira bunlar, alevler içinde yaşadıkları halde, yanmıyorlar…

Bu makaleyi okuduğum an, hayalimde Türk gençliğinin hâli ve geleceği canlanmıştı. ‘Acaba üstad Râfii’nin hayranlıkla tebârüz ettirdiği bu gençlerin benzerleri, memleketimizde de yetişecek mi?’ diye, meçhul ufuklara nemli gözlerle bakarken, mesut günlerin yakın bir gelecekte tecelli ve tahakkuk etmesini Rabbimden niyaz eylemiştim. Şükürler olsun, çok geçmeden, niyazlarımın dergâh-ı İlâhide kabulünü müşâhede ettim. Manevî dirilişin İlâhî aşkını bir bahar sabahı gibi temsil eden genç nesli, ilmî ve fikrî sahalarda temessül etmiş olarak gördüm. İmanın nuru ile parıldayan simasına gönül verdiğim günden beri, mukaddesatçı gençliğin, İslâmın ruh ve şuuruna ermesi için yıllarca civar-ı peygamberide duâcı oldum. Bilindiği gibi, her sevenin bir sevgilisi vardır. Benim sevgilim de yüce davanın gerçek temsilcileri olan bu iman gençliğidir. Yarım asra yakın bir zamandan beri yazdığım şiirlerimde, hep bu aşkı terennüm etmişimdir. Maneviyat ufuklarımızın karardığı günlerin matemli tablosu, şu mısralarda, kanayan bir yara hâlinde sızlıyordu:

“Ne gelen var, ne giden var, ne gülümser bir yüz;
Yolcu yorgun, yük ağır, menzil uzaklarda henüz.” 
“Uyanış fecrinin aydınlığını tasvir eden safha ise, aşağıdaki mısralarda parıldadı:
“Rûhun kanar ağlardı ışıksız gecelerde;
Sıyrıldı gözümden o cehennem gibi perde…
Genç nesilden bize hep müjdeci sesler geliyor;
Uyanış fecrini marşlarla bütün besteliyor.
Taşı, toprakları yurdun, dile gelmişçesine,
Uyuyorlar koro hâlinde İlâhî sesine…
Bu İlâhî sesi, bin vecd ile ben dinlerken, 
Çağlayanlar dökülür ruhuma yükseklerden…”

Evet merhum Ali Ulvî Kurucu Ağabeyimiz, dualarının kabulünü daha hayatta iken görüp şâhit olmuş, nur yüzlü, parlak alındı yüzlerce gence konferans verirken, “Sizler benim kabul olmuş dualarımız!” diye sözlerine başlamıştır. 

[Safvet Senih] 23.8.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Ütopya ile distopya arasında [Kemal Ay]

İnternet ve özellikle de sosyal medya sıradan vatandaşların siyaset, toplum ve dünya hakkındaki görüşlerini daha sık dile getirmesine sebep oldu. Bu, kaçışı olmayan bir süreç. İnsanlığı daha ileriye ya da daha geriye götürüp götürmeyeceğini henüz bilemiyoruz. Ancak şu sıralar karışık mesajlar var ortada.

Bazıları bunun demokratik katılımın güçleneceğini ve böylece toplumsal refahın artabileceğini umuyor. Bu bir umut. Geçmişin tecrübelerine dayanıyor. Birey bazında bilinçlenme yaşandığı, geçmişe göre daha fazla sayıda insanın temel insanî haklara ve farklılıklara karşı duyarlı olduğu gibi çıkarımlar var. Bazıları ise tam tersine bunun toplumları kutuplaştırdığını ve çeşitli dozlardaki çatışma ihtimallerini arttırdığını düşünüyor. İnternet sebebiyle insanların yaşanan olaylara tepki verme refleksi neredeyse felç olmuş durumda. Eskiden savaşların ya da korkunç faciaların televizyonlarda yayınlanmasının insanlardaki şefkat ve merhamet gibi duyguları öldürdüğü iddia edilirdi. Her şeyin ‘yapay’ gelmeye başladığı yıllardı. İnternet, bu konuda çok daha mahir. Sadece yapaylık hissi yaşatmıyor, daha da feci bir şekilde manipüle edebiliyor. Aynı gelişmeleri takip eden vatandaşlar, iki farklı gerçeklikte yaşayabiliyor. Her ikisi de aynı enformasyon araçlarına sahip üstelik.

OBAMA’NIN İYİMSERLİĞİ

Eski ABD Başkanı Barack Obama, Beyaz Saray’a gelen stajyer gençlere şöyle bir konuşma yapmış vakti zamanında: ‘Eğer insanlık tarihinin hangi döneminde yaşayacağınızı seçebilseydiniz – hangi cinsiyet ya da ırka, hangi milliyet ya da cinsel yönelime sahip olursanız olun – şimdiyi seçerdiniz. Nostaljide bir cazibe var fakat gerçek şu ki dünya daha zengin, daha sağlıklı, daha iyi eğitimli, daha az şiddet içeren, daha hoşgörülü, sosyal açıdan daha bilinçli ve zayıflara karşı hiç olmadığı kadar dikkatli bir yer.’

Ardından kendi gençliğinden, 1970’lerden bazı örnekler vermiş. ABD’nin Vietnam’da on binlerce askerini kaybettiği (bu arada çok daha fazla Vietnamlı insanın öldüğü), Vietnam’dan geri dönebilen askerlerin de ciddi psikolojik sorunlarla uğraştığı ve Kamboçya’da 2 milyon insanın kıyıma maruz kaldığı (Suriye’nin dört katı) yılları hatırlatmış. Bazılarını da ben ekleyeyim: 1970’lerde dünyada ırkçılık hâlâ çok ‘makul’ görünen bir şeydi. Kadınlar bugünkü kadar haklara sahip değildi. Dünyanın çeşitli yerlerinde radikal sol gruplar terör eylemleri yapıyordu. Şu anki teknolojiler sayesinde bir hayli ucuzlayan ve genele yayılabilen imkânlar, o dönemlerde sadece bazı ayrıcalıklı insanlara mahsustu.

AMA DİJİTAL ÇAĞ FARKLI

Yine aynı röportajda Times muhabiri Obama’ya bugüne kadarki Amerikan başkanları içerisinde en fazla ‘zamanın ruhuna uygun’ kişi olduğu nitelemesi yaptığında Başkan Obama şu cevabı veriyor: ‘Hatırlamanız gereken bir şey var ki, ben muhtemelen tarihte en çok kayda alınan, kameraya çekilen ve fotoğraflanan insanım. Çünkü dijital çağa denk gelen ilk başkanım.’

Bir başka deyişle geçmişe ve zamanımıza bakışımızı değiştiren şey aslında bugünde olan bir teknolojik ‘atılım’ (breakthrough). Sanayi Devrimi’ni yaşamış 19. yüzyıl insanlarının kendilerini adeta ‘Mitolojik Tanrılar’ gibi görmelerinin bir sebebi vardı. Tarihin akışı değişmişti ve bunu hissedebiliyorlardı. Bu onlara büyük bir özgüven ve güç vermişti. Benzer bir hissiyatı Ay’a yolculuk sırasında gözlemlemek de mümkün. İnsanlığın Ay’a ayak basması, önce Amerikan halkı olmak üzere bütün dünyada değişikliklere sebep olmuştu. İnternetin hayatımıza girişini ‘tek bir zaman dilimine’ indirgemek mümkün değil belki ama şu anda yaşadığımız bu teknolojik ‘atılım’ daha öncekilerden çok daha büyük etkilere sahip. Bu kez uzaklarda olup biten bir doğa olayını seyredip ondan ilham alan bireyler değiliz. Şimdi teknoloji her birimizi tek tek dönüştürüyor. Twitter, Facebook, Whatsapp, Snapchat ve elimizden hiç düşürmediğimiz akıllı telefonumuz bizi, bilmediğimiz bir noktaya götürüyor.

Tıpkı Obama’nın dediği gibi, ‘dijital çağ’ algılarımızı değiştiriyor. Suriye iç savaşının Kamboçya’daki trajediden daha çok gündemimizi meşgul etmesi muhtemelen bu. İnternette daha sık gördüğümüz mesajlara ilgi duymamız ve böylece kendimize bir ‘baloncuk’ (‘bubble’) inşa edip orada yaşamaya başlamamız, bunun ilk eldeki örneklerinden. Eski Başkan’ın dediği gibi aslında ‘daha iyi bir dünyada’ yaşıyoruz ancak bu dünyaya tepki verme ölçütlerimiz geçmişe kıyasla bir hayli değişmiş durumda. İki insan birbiriyle hiç gerçek hayatta karşılaşmadan, sadece internette tanışıp sonra birbiriyle kavga edip yine internette sonsuza kadar birbirine düşman olabiliyor. Artık boşanan çiftlerin sadece mahkemeden karar çıkartması ve evlerini ayırması yeterli olmuyor. Facebook’tan, Instagram’dan fotoğraflar siliniyor, hesaplar yenileniyor, Whatsapp mesajları yok ediliyor vs. ‘Gerçek’ dediğimiz hayatın paralelinde bir hayat daha yaşıyoruz kısaca.

SANAL DÜNYA DAHA GERÇEK OLABİLİR

Sanal hayata ‘gerçek’ demesek de, etkileri bir hayli gerçek. Tıpkı vücutta mutluluğa sebep olan hormonları arttırmak suretiyle mutluluğun da ‘psikolojik etkenlere bağlı olmaksızın’ arttırılabileceği gerçeği gibi. Hatta sanal hayat bize sürekli olarak duygulanım imkânı verdiği için belki de geçmişte hiç olmadığı sıklıkta duygu değişimleri yaşıyoruz. Bir tweet görüp üzülüyoruz, bir Instagram fotoğrafı görüp seviniyoruz, bir gazete haberine rastlayıp öfkeleniyoruz ya da birinin yorumuna bakıp hemen sinirli bir cevap yazıyoruz. Telefonumuz bize kocaman bir dünya açıyor ve bu dünyada gerçektekinden ‘farklı’ şekilde var olmaya devam ediyoruz. Belki evimizde yatağa uzanmış keyif yaparken, dünyanın herhangi bir yerindeki bir trajedi hakkında ‘üzgün’ olduğumuzu belirten bir paylaşım yapıyoruz mesela.

‘PASİF OKURLUK’ ARTIK İMKÂNSIZ

Obama’nın pozitif vizyonunun yanına bu negatif gelişmeyi eklersek, nasıl bir dünya karşımıza çıkıyor peki? Yani aslında yazının başında verdiğim her iki senaryo da doğru. İnternet eliyle çok güzel işler de yapılıyor. ‘Aleti’ nasıl kullanırsak, ona göre netice alıyoruz. Gelgelelim, az evvel bahsettiğim bu ‘duygulanımlar’ meselesi, biz sıradan insanları manipülasyona bir hayli açık hâle getiriyor. Geleneksel medyaya dair korkulan ne varsa, artık çok daha gerçekçi şekilde karşımızda duruyor. ‘Alternatif’ dediğimiz şeyler sadece resmi söylemi bozuma uğratmakla kalmıyor, kendine farklı ‘alternatif resmi söylemler’ inşa ediyor. Bunun en bariz örneği Wikileaks. Amerikan siyasetini ‘deşifre’ etmekle başlayan yolculuğunda şu sıralar Rusya’yla ilişkileri konuşuluyor. Bir başka türlü ‘manipülasyon aracı’ olduğu yönünde eleştiriler geliyor.

Bütün bu karmaşada, ‘tertemiz’ bir medya alanı ya da bütün dış etkilerden bağımsız ‘objektif’ bir yorum elde etmek neredeyse imkânsız. Zira artık tek bir kişinin dünyaya bakıp da onu ‘anlaması’ diye bir şey söz konusu değil. Hikâye tek bir anlatıcının tekeline alamayacağı kadar büyük. Bu sebeple artık insanlara sadece ‘olanları’ vermek yetmiyor, ‘olanları’ geniş bir tarihsel perspektife oturtmak, çeşitli sosyal etkenleri bir arada düşünebilmek, çok kültürlü ve çok boyutlu okumalar yapabilmek gerekiyor. Bunun için de kolektif yöntemler benimsemeye, çeşitli araştırma metotları keşfetmeye ve her şeyden çok ‘tüketicilerin’ de aktifleşmesine ihtiyaç var. Geleneksel medyanın ‘zararlarına’ karşılık ‘aktif okurluk’ diye bir kavram üretilmişti. Şimdi bunu gerçekleştirmenin zamanı. Hatta biraz aciliyeti bile var!

[Kemal Ay] 23.8.2017 [TR724]

Siyasetin Emrinde Bir Teşkilat: Diyanet İşleri Başkanlığı [Dr. Serdar Efeoğlu]

Bugün güncel siyasi tartışmaların tam ortasında yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın temeli, Osmanlı Devleti dönemindeki Şeyhülislamlık kurumuna dayanıyor. Fatih Kanunnamesi ile “ulemanın reisi” kabul edilen Şeyhülislamlık, II. Bayezid ve Yavuz dönemlerinin Şeyhülislamı Zembilli Ali Cemali Efendi ile önemli bir konuma kavuştu. Zembilli, Yavuz’un yanlış kararlarına “görevinin Padişahın hem dünyevi, hem de dini hayatını kurtarmak” olduğunu söyleyerek karşı çıktı ve icraatlarıyla bu makamı farklı bir konuma taşıdı.

Kemalpaşazade ve Ebussuud Efendi dönemlerinde verilen fetvalarla yeni açılımlar gerçekleşti. 18. yüzyıldan itibaren Şeyhülislamlar, siyasetin içinde aktif bir şekilde yer alarak padişah değişikliklerinde etkili oldular.

Padişahların hal’ fetvalarını şeyhülislamların vermesi de bu makamı önemli bir konumda tuttu. Şeyhülislamlara idam cezası verilmemesi esas olsa da 131 müftü ve şeyhülislamdan üçü siyasete karışma ve nüfuzlarını kötüye kullanma gerekçesiyle idam edildi.

Başlangıçta şeyhülislamların gelirleri mütevazı iken daha sonra arpalıklar tahsis edildi ve vakıf gelirleri, atıyyeler ve hediyelerle çok zenginleşenler oldu. Bazı şeyhülislamlar verdikleri fetvalarla padişahların dine ters düşen uygulamalarına meşruiyet kazandırırken, bazen de damadı Genç Osman’ın kardeşini öldürmek için istediği fetvayı vermeyen Esat Efendi gibi Şeyhülislamlar da görüldü.

Şeyhülislamlar Sadrazamla eşit seviyede idi. Tahta çıkan hükümdara Eyüp Sultan’da yapılan Kılıç Kuşanma Merasimi’nde kılıcı Şeyhülislam kuşatırdı. Bayramlaşmada Şeyhülislam içeri girdiğinde, Padişah kendisini öne bir iki adım atarak karşılardı.

Meşrutiyet döneminde Şeyhülislamlar, aktif olarak siyasette yer aldılar. İttihatçılar kendilerine yakın kişilere kabinede yer verirken, diğer hükümetler de tercihlerini bu şekilde yaptılar.

Bakanlık Seviyesinden Genel Müdürlüğe

Yeni Türk Devleti, Kurtuluş Savaşı boyunca “laik” karakterini öne çıkarmadı. Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti (Dinişleri ve Vakıflar Bakanlığı), 3 Mart 1924’e kadar dini işlerin sorumlusu idi. Bu tarihte bu bakanlığa son verilerek “Diyanet İşleri Reisliği” kuruldu ve çıkarılan kanunla “bakanlık seviyesinden genel müdürlüğe” dönüştürülen teşkilata sadece İslam dininin inanç ve ibadetle ilgili hususlarının uygulanması ve ibadet yerlerinin idaresi görevi verildi.

Diyanet’in gücü, varisi olduğu Şeyhülislamlığın çok gerisinde idi. Bu düzenlemede vakıflar Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne, medreseler ise Maarif Vekâleti’ne bağlanmıştı. Hatta teşkilat yapısı bile belirlenmemiş; sadece Başkan’ın Başbakan’ın teklifi ile Cumhurbaşkanı tarafından tayin edileceği ve Başbakanlık’a bağlı olacağı belirtilmişti.

1931 yılında çıkarılan bir kanunla cami ve mescitlerin idaresi ile imam, hatip gibi din görevlilerinin tayin, nakil ve emeklilik işlemleri Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilerek teşkilat iyice zayıflatıldı. Başkanlığın görevi, cami ve mescitlerin dini yönden takibiyle sınırlandı. Taşra teşkilatı ise birçok yerde sadece müftüden ibaret kaldı. Bu statü 1950’ye kadar devam etti.

Yeni Rejimin Diyanet’e Bakışı

Yeni rejim, güçlü Şeyhülislamlık makamı yerine “kullanışlı ve  zayıf” bir Diyanet teşkilatını tercih etmiş ve tamamen siyaset kurumunun emrinde olacak şekilde kurgulamıştı. Çok sınırlı bir bütçesi olan teşkilat, birçok konuşmada “Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü” gibi değerlendirilmiş ve “dini bir kurum” olarak görülmemişti.

Yeni rejim “laik” karakterine rağmen din devlet ilişkilerini Batılı anlamda ayırmayı hiçbir zaman düşünmemiş, aksine bunu tehlikeli görmüştür. Asıl istenen, siyasetin Diyaneti bir araç olarak kullanarak dini hayatı doğrudan yönlendirmesi ve dinin dünyevileşmesidir.

İlk Diyanet İşleri Reisi olan Rıfat Börekçi; medreselerin, tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, Latin Harflerinin kabulü ve hafta tatilinin pazara alınması gibi devrimlere hiçbir tepki vermemişti. Bunda Şapka devrimi gerekçesiyle İskilipli Atıf Hoca’nın, Menemen Olayı’ndan sonra da birçok din adamının idam edilmesinin etkili olduğu düşünülebilir.

Börekçi, Türkçe ezan uygulamasına da tepki vermemiş, Türkçe ibadet konusunda da pasif kalmayı tercih etmiştir. Hatta müftülüklere gönderdiği bir yazıda Türkçe ezan ve kamete mukavemet edenlerin cezalandırılacağını belirtmiştir. Bu durum iktidarın emrinde bir Diyanet teşkilatı anlayışını net bir şekilde göstermektedir. Börekçi, iktidarın yandaşı olmanın karşılığını başkanlık görevini ölene kadar sürdürerek almış ve toplam 27 yıl bu görevde kalarak bir rekora imza atmıştır.

İsmail Kara’nın çok yerinde bir tespitiyle Cumhuriyet döneminde Diyanet’in önemli bir misyonu da halk nezdinde itibar sahibi olan meşayih, ulema ve kanaat önderlerinin nüfuzunun kırılması olmuştur. Bunun için Başkan olarak muteber kişiler tercih edilmiştir. İlk başkan olarak Ankara eşrafından ve aynı zamanda Ankara müftüsü olan, Rıfat Börekçi’nin seçilmesi tesadüfi değildir.

Başkanlar ve Siyaset

Börekçi’den sonra bu göreve müderris ve İlahiyatçı Ord. Prof. Dr. Şerafettin Yaltkaya tayin edilmiş, İsmet İnönü daha sonraki başkan olarak da Meşrutiyet döneminin İslamcısı ve halk tarafından sevilen Ahmet Hamdi Akseki’yi tercih etmiştir. Diyanet’in ilk üç başkanının ölene kadar görev yapmaları da ilginç bir durumdur.

Diyanet İşleri Başkanlarının görevlerinin sona erme şekli, iktidarlar tarafından tam bir devlet memuru olarak görüldüklerinin ispatı gibidir. Hükümetler ve darbe döneminde askerler, kendi isteklerine göre hareket eden bir teşkilat ve başkan arzu etmişler, bir problem yaşandığında başkanları rencide edici bir tarzda görevden uzaklaştırmışlardır.

27 Mayıs döneminin Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen, askerlerin müdahaleleri ve özellikle Türkçe ezan konusundaki baskılar karşısında bu görevde ancak dokuz ay kalabilmiştir. Bilmen’in yerine atanan Hasan Hüsnü Erdem ise, Başkan Yardımcısı yapılan Emekli Tümgeneral Sadettin Evrin’in Risale-i Nur aleyhinde hazırladığı raporu “Başkanlık veya kendi adıyla” yayınlanmasını reddettiği için görevden alınmıştır. Bir başka Başkan İbrahim Elmalı ise Bakan’ın bir tayin isteğini kabul etmediği için azledilmiştir.

1980’lerden sonra da Başkanlığa müdahaleler devam etmiş, her siyasi iktidar bürokraside olduğu gibi Diyanet İşleri Başkanlığı’na da kendisine yakın kişileri getirmiş ve iktidar değişikliğinde Başkan değiştirilmiştir. Başkanlık yapmış kişilerden yedisinin milletvekilliği yapması, Başkanların da siyasete çok istekli olduklarını göstermektedir.

Diyanet, “muhalif” olduğu değerlendirilen Süleyman Efendi Cemaati ve Risale-i Nur Talebeleri gibi Sünni cemaat ve tarikatlar hakkında raporlar yayınlayarak aleyhte kamuoyu oluşturulmasında da aktif bir rol oynamıştır. 1964 yılında yayınlanan Diyanet tarafından yayınlanan “Nurculuk Raporu” buna iyi bir örnektir.

AKP’nin Diyaneti

Günümüze baktığımızda Erken Cumhuriyetin Diyanetle ilgili öngörüleri tam anlamıyla gerçekleşmiş görünmektedir. Diyanet vasıtasıyla bütün camiler ve dolayısıyla dini hayat, devletin kontrolüne alınmış durumdadır. Haftalık hutbelerle devletin resmi söylemi, en ücra köylere, hatta yurtdışına ulaşmaktadır.

Muhalif olarak görülen dini yapılar, hutbeler veya raporlar vasıtasıyla çok kolay bir şekilde dışlanmakta ve toplumsal linç ortamı oluşturulmaktadır. Bugün Diyanet, kendisine 93 yıl önce tanımlanan görevleri gerek yurtiçi, gerekse yurtdışında “muhbirlik” görevini de ekleyerek eksiksiz yerine getirmektedir.

Mehmet Görmez’in görevden alınmadan önceki son icraatı olarak bir Risale-i Nur ekolü olan “cemaat” hakkında 1964’de Nurculuk’la ilgili yayınlanan eserdeki benzer tenkitleri tekrarlayan bir rapor açıklaması, Diyanetin konumunun dini kıstaslara göre değil, siyasilerin taleplerine göre şekillendiğini net bir şekilde göstermektedir.

27 Mayıs Darbesi sonrasında başkanlık görevini üstlenen Ömer Nasuhi Bilmen ve Hasan Hüsnü Erdem baskılar karşısında istifa ederek tepkilerini ortaya koymuşlardı. Görmez ise tamamen AKP’nin bir memuru gibi davranarak parti devletine giden sürece Diyanet teşkilatını da bir basamak yapmakta beis görmedi.

Görmez’in “Kraldan çok kralcı” tavrının birçok kişiyi şaşırttığı ortada. Ancak bütçesi tamamen Hükümete bağlı olan ve devletin resmi bir kurumu olarak tanımlanan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan iktidara direnmesini veya yanlışlıkları kamuoyu ile paylaşmasını beklemenin manasız olduğu açıktır.

Kaynaklar: İ. Kara, “Din İle Devlet Arasında Sıkışmış Bir Kurum: Diyanet İşleri Başkanlığı”, MÜ İlahiyat Fak. Dergisi, 2000, S. 18; M. İpşirli, “Şeyhülislamlık”, TDV İA, C. 39; İ. Yücel, “Diyanet İşleri Başkanlığı”, TDV İA, C. 9.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 23.8.2017 [TR724]

Çığ altında kalmak! [Erhan Başyurt]

Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan beyin ameliyatı oldu.

30 Aralık 2016’da Akdeniz Üniversitesi Hematoloji servisindeki tutuklu bölümüne nakledildi.

Aylardır ağır hasta halde tutuklu odasında tutuldu. Doktorlar ‘en fazla iki yıl ömrü var’ raporu verdi.

Ailesinin ısrarlarına ve başvurularına rağmen serbest bırakılmadı.

Şuurunu yitirince birkaç gün önce salıverildi.

Hastanede dün vefat etti…

Sürecin başından bu yana hayatını kaybedenlerin sayısı 100’ü buldu.

Bu nasıl bir zülüm… Bu nasıl bir aymazlık…

***

Yargıtay üyesi gibi çok sayıda tutuklu ağır hasta var. Doktor raporlarına rağmen halen salıverilmiyorlar.

Hamile kadınları, yeni doğum yapmış, kanamalı anneleri tutukluyorlar.

Yasada açıkça hamile ve yeni doğum yapmış kadınların tutuklanamayacağı belirtildiği halde, keyfi şekilde hastane kapılarında alıp zülüm ediyorlar.

Yeni doğmuş bebeleri, emzikli anneden ayırıyorlar.

Şu ana kadar 30 kadar anneyi doğumhane kapısında kelepçeleyip gözaltına aldılar.

18 bin kadın yok yere suçlamalarla hapiste…

Bu nasıl bir zülüm… Bu nasıl bir aymazlık…

***

100 bini aşkın insan işinden atıldı.

İnsanların ekmekleriyle oynandı, özel sektörde bile işe girmeleri engellendi.

Bini aşkın özel firmaya, 2 bini aşkın özel okula, 5 bin özel tapuya el konuldu.

200 bine yakın insanın keyfi şekilde pasaportları iptal edildi….

123 bin kişi gözaltına alındı. 57 bin kişi şu ana kadar tutuklandı.

Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele haberlerinden geçilmiyor.

Adil yargılama yok, savunma hakkına saygı yok. Hâkim teminatı yok. Adalet büsbütün rafa kaldırıldı.

Kolektif cezalandırma, sosyal bir linç yaşanıyor.

Şimdi de Hitler’in toplama kamplarında Yahudiler’e tek tip elbise giydirildiği gibi, haklarında hüküm bulunmayan yüzbinlere insana ‘tek tip kıyafet’ giydirmeye çalışılıyor.

Zülüm soykırım seviyesinde… Nefret suçu zirve yapmış durumda…



***

Sadece tutuklananlar, mallarına el konulanlar, işsiz kalanlarla sınırlı değil mağdurlar.

İnşaatlarda çalışan öğretmenler, ev temizliğine giden ihraç savcılar…

Yurtdışına çıkmak zorunda kalanlar, yurt dışında eğitim alırken ülkelerine dönemeyen bursları kesilmiş öğrenciler…

Pizza dağıtıcılığı yapan profesörler, bulaşıkçılık yapan doçentler, taksicilik yapan gazeteciler…

Hukuksuzluk kartopu gibi başladı, gün be gün büyüdü ve bir çığa dönüştü.

Masum olduklarından emin olduğumuz mazlumların sayısı o kadar fazla ki, haklarını savunmaya gücümüz yetmiyor.

Her mazlumun hikayesi ayrı bir dram. Ortalık Dreyfus Vakası’ndan geçilmiyor…

***

Hukukçu Kerem Altıparmak ‘Sistematik ve yaygın tutuklama’ başlıklı yazısında çok yerinde şu tespitleri yapıyor:

“Eğer devlet 10 kişiyi haksız yere atsa AİHM de afili bir kararla bunun ne kadar yanlış olduğunu söyleyecekti.

Ama 100 bin kişiyi atınca, kusura bakmayın ben bakamam dedi.

O nedenle tutuklamaya sadece bir gözdağı olarak bakmamak lazım.

Sistemli ve yaygın tutuklama her şeyden önce adalet arayışının sulandırma aracı.

Bir başka deyişle birçok tutuklamanın asıl sebebi, başka tutuklamaları görünmez kılmak.

Çok başarılı bir strateji olduğu kesin çünkü gerçekten bir süre sonra olağanlaşan tutuklamalar görünmez hale geliyor.

Sorun bu stratejiye karşı ne yapmak gerektiğini düşünmekte…”

***

Evet, zülüm çığ gibi üzerimize çullandı.

Ancak yaşadığımız sürece soluk alıp vermeye devam ettiğimiz mühletçe mazlumların sesini duyurmaya çalışacağız.

Nurun zulmeti boğduğu gibi, kaçınılmaz an geldiğinde mazlumun ahının zulmü yeneceğinden şüphemiz yok…

[Erhan Başyurt] 23.8.2017 [TR724]

Yol Ayrımında Bir Hareket (3): Yenilenmiş bir Hizmet kültürüne ihtiyaç [Yasemin Aydın]

Her toplumsal grup ve hareketin bir organizasyon kültürüne ihtiyacı vardır. Bu kültür, hareketin tarihsel süreci içerisinde oluşan, harekete katılanların davranışlarını yönlendiren normlar, davranışlar, değerler, inançlar ve alışkanlıklar sistemidir.

Bu sistemin yenilenmesi gerektiğine dair kanaatimi ilk iki yazıda gerekçelendirmeye çalıştım.

Yenilenmiş bir Hizmet kültürü… Ama nasıl?

Daha önce de belirtildiği gibi, içinde bulunduğumuz süreç farklı bir momentum oluşturdu. Bu momentum fırsata da çevrilebilir, negatif bir dönüşüme de sebep olabilir.

Örneğin PR şirketleriyle anlaşmalar yapıp, Hareketin kendi resmi söyleminin onlar tarafından oluşturulmasına izin vermek ne denli yanlış ise, şeffafiyet talebine binaen yapısal sorunlar hiç yokmuş gibi davranıp, ‘var olanı’ resmiyete dökerek kolaya kaçmak da o kadar tehlikeli.

PR şirketleri, Hareketin o coğrafyadaki içselleşmiş söyleminin toplumsal algıda nasıl pazarlanması gerektiği konusunda destek vermeli belki ama ‘resmi’ söylemi oluşturma konusunda anlamlı olmayacaklardır. Resmi söylemi onların oluşturmasına izin verilirse, -Hareket’in kendi ürünü olmadığından dolayı- resmi söylemin yani sıra ‘gayri resmi’ bir söylemin de oluşmasına alan açılmış olur. Kendi iç dinamikleri ile dahi yenilenme konusunda zorluk çeken bir hareket, dışarıdan hazır tepside sunulan çözümler konusunda doğal olarak doku uyuşmazlığı yaşar. Kaldı ki ‘örnekleri kendinden bir hareket’ gibi oldukça iddialı bir söyleme sahip olan Hizmet, sevenlerini bir kimlik çatışmasına itebilir.

Öbür taraftan şeffafiyet talebine cevap vermek adına, ‘var olanı’ olduğu gibi resmiyete dökmek, kavramsallaştırmak, diğer bir ifade ile ‘modernleştirmek’ de içinde bulunduğumuz sorunu çözmez: Hareketin yenilenmeye ihtiyacı vardır. Zalim, Allah’ın kılıcıdır. Ve bu kılıç sayesinde, Hareketin her ferdi, bu yenilenme ihtiyacını çok şiddetli bir şekilde hisseder olmuştur. Hal böyleyken, sistemde, Hizmet kültürü anlayışında hiçbir değişiklik, düzeltme yapmadan, ‘sadece’ modernleştirmek, olup biteni net bir şekilde kâğıda dökmek, içinde bulunduğumuz imtihanda bizi başarısız kılar kanaatindeyim.

Özetle, ‘kapital’ ve ona endeksli olan ‘güç’ denetiminin çok iyi yapılması gerektiği kanaatindeyim. Bu gerekliliği hepimizin öyle veya böyle ‘hakka’l yakin’ tecrübe ettiği bir örnekle resmedelim:

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Hizmet’e yakın insanların darbe girişiminde aktif rol almalarını ihanet olarak tanımladığı hepimizin malumu. Lakin istihbarat tarafından Hizmetin içine sızdırılmış veya ‘devşirilmiş’ insanların varlığı da son zamanlarda ciddi manada tartışılıyor. İsmi geçen kişilerin Hareket içi konumlarının gayet kuvvetli olduğu da aşikâr.

Asıl can alıcı ve kanaatimce ihmal ettiğimiz nokta ise, konumu bu denli güçlü insanların bu konumu istismar etmemesi için herhangi bir kontrol mekanizmasının bulunmaması, aksine her türlü ‘doğal frenlemeyi’ devre dışı bırakacak şekilde bir itaat kültürünün hakimiyeti. Hareketin katılımcısı olan bireyler için ‘değerler ve prensipler’ üzerine bina edilmiş bir özgürlük alanı bırakılmış olsaydı, birimlerin ‘abileri’ yönetme yerine, oluşabilecek güzel inisiyatifler için bir koordinasyon merkezi sorumlusu gibi hareket etseydi, bahsi geçen ‘devşirildiği’ ve ihanet içinde olduğu tahmin edilen insanlar, bu denli zarar verebilirler miydi Harekete?

Organizasyon kültürü açısından istismara açık olan zaaflarımız konusunda bir fikir edinmek için etki, toplantı sistemi, yürütme, çatışma, takdir ve metot-hedef başlıklarına yoğunlaşmamız sanırım yeterli:

ETKİ

Harekette bir inovatif fikrin kabul görmesi için, yönetim kademesinde olan ‘yetkili’ ile görüşüp, onu ikna etmek, oldukça etkili bir yöntem. Aynı alanda uzmanlığı olan veya aynı ‘basamak’ta olan insanları ikna etmekten ziyade, son sözü söyleyen genelde üst mertebedeki yönetici oluyor. Bir proje için onun hamiliğini kazanmak, o proje için maddi ve manevi kaynak bulmayı oldukça kolaylaştırıyor.

TOPLANTI / İSTİŞARE SİSTEMİ

Harekette mevcut olan toplantı kültüründe hem olumlu, hem de olumsuz örnekler var: Toplantıya katılan ve toplantıda ki ‘en üst mertebe’de bulunan kişinin tavrına göre, önemli mevzularla ilgili yoğun bir diyalog şeklinde uygulandığı kurum ve coğrafyalar mevcut. Özellikle içinde bulunduğumuz süreçle birlikte bunun daha yaygın bir hale geldiğini görmek mümkün. Hepimizin daha aşina olduğu toplantı formatı ise, daha önceden belirlenmiş gündemlerin aktarımı ve onaylattırılmasıydı. Böyle bir toplantı formatının, inovasyon girişimlerini oksijensiz bırakarak boğduğu aşikârdır.

YÜRÜTME

Hareket içi bir girişimde bulunulduğunda, konuya vakıf olmaktan ziyade, meseleyi derinden kavramak yerine, doğru kişilerle doğru iletişim kanallarının olması daha önemli bir rol oynuyor. Elbette sadece Hizmet´te değil, her kurumda doğru kişilerle, doğru iletişim kanallarının olması, efektif çalışma adına önemlidir. Lakin gerekli ve makul olan bir mevzuyla ilgili, doğru kişileri tanımak, bunun da ötesinde doğru kişilerden ‘onay’ almadan iş yapamaz olmak, oldukça istismara açık bir durum: Şahsi düşünceleri Hareketin merkezine yakın olmayan, aykırı düşünen, eleştirel nazarla bakarak daha iyisini bulmaya çalışan veya kendi fikri yanlışsa, ‘doğru’ olan konusunda ikna olmak isteyen bir kişi nasıl hareket içi efektif olabilir böyle bir tabloda?

ÇATIŞMA

Hizmet Hareketi’nde sistematik bir aktif çatışma çözümü ve önleme diye bir olgudan bahsetmek mümkün görünmüyor. Halbuki insanın olduğu her yerde çatışma olma potansiyeli vardır. Hareketin şu ana kadar bununla ilgili ihtiyaç hissetmemesinin başlıca iki sebebi bulunuyor: 1) Hareket gönüllüleri arasındaki kardeşlik anlayışı ve ‘fitne’den korku 2) Üst mertebede bulunanların tepkilerinden kaynaklı, kariyer endişesi.

İnsanlar, misilleme veya sürgün korkusu olmadan, aktif bir yönetim pozisyonu olmayan, arabuluculuk eğitimi almış, hakem bir kişinin olduğu ortamlarda sorunlarını çözecek seviyeye gelebilmeli.

TAKDİR

Hizmet Hareketinin gönüllüleri, şahsi motivasyon açısından ‘Allah rızasını’ gözeten insanlar. Takdirlerini de Allah´tan bekliyorlar doğal olarak. Lakin mertebelerin olduğu bir organizasyon kültüründe, başarıların da objektif bir şekilde değerlendirilmeleri gerekiyor.

METOT-HEDEF

Metot ve hedeflerin keyfi olmaması için, değerler kümesinin net tanımlanmış ve iyi anlatılmış olması gerekiyor. Muğlak söylemlerden uzak böyle bir değerler kümesinin pozitif ve negatif teşviklerle pekiştirilmesi gerekiyor. Bunu Hareket en başta da Hocaefendi bireylerin manevi hayatı açısından, Kur’an ve Sünnet perspektifinde çok başarılı bir şekilde sağlamış durumda.

Lakin Hareketin aynı başarıyı, Hizmet’in topluma bakan amaçları konusunda sağladığı söylenemez. Demokrasiden dönüşün olmadığı ifade edilmiş, fakat azınlık hakları, çoğulculuk vs. konusunda yeterince net bir söylem geliştirilmemiş ve hareketin kendi tabanında bunların demokrasi, insan hakları gibi değerlerin içselleştirilmesi için bir girişimde bulunulmamış.

Durum böyle olunca da, metot ve hedeflerin birbirine karışması, araçlar ve amaçlar arasında sınırların kaybolması söz konusudur.

Rabbim Hizmet Hareketi’nin tüm gönüllülerini rızasına muvafık hedeflere yaklaştırsın, onlardan uzaklaştırmasın.

[Yasemin Aydın] 23.8.2017 [TR724]

Sonunu düşünen kahraman olamaz Zekai! [Barbaros J. Kartal]

Darbeci olduğu öne sürülen Özel Kuvvetler Tugay Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi’nin uçuş yasağının olduğu 15 Temmuz gecesi Diyarbakır’dan Ankara’ya getirilmesi emrini veren, Özel Kuvvetler nizamiyesine “Semih Terzi’den başkasını almayın” talimatını ileten ve içeri girdiklerinde onun infaz edilmesi emrini veren aynı komutan. Kim olduğu malum Zekai Aksakallı.

Eğer Aksakallı izin vermeseydi Semih Terzi Ankara’ya hiç gelemezdi. Ya da gelir gelmez gözaltına alınabilirdi. Zaten, Terzi’nin ekibinden bir çok kişinin Aksakallı’nın adamı olduğu sonradan ortaya çıktı.

KENDİSİNE SORULACAK ÇOK SORU VAR

Bir kişi, bir kişinin ölüm emrini verebilir mi? Kanunen kimse böyle bir şey yapamaz. Yani Aksakallı’nın Ömer Halisdemir’i defalarca arayıp Terzi’yi öldürmesi talimatını vermesi alenen suç. ‘Hangi yetkiye dayanarak bir kişinin infaz emrini verebiliyorsun’ diyemiyor mahkemeler.  Halisdemir bir çatışma ya da arbede esnasında Terzi’yi vurmuş da değil. İçeriye emirle alınan bir komutanın kimsenin beklemediği bir anda ve tahmin edemeyeceği bir şekilde infaz edilmesi var. Özetle Terzi’ye bir pusu kuruluyor. 15 Temmuz’dan sonra oluşturulan psikoloji, yapılan propaganda ve karartma sebebiyle Türkiye’de kimsenin sorgulayamadığı bir olay. Ölen zaten “darbeci” olduğu için kimse de hakkını arayamıyor. Ölen komutan Terzi’nin eşi Nazire Terzi  şu an hapiste. Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım, terör örgütü üyesi olmak, suç örgütlerinin isimlerini kullanarak tehditte bulunmak suçlaması ile 52,5 yıla kadar hapis  cezası ile yargılanıyor.

Dün Marmaris’te Erdoğan’a suikast davası olarak bilinen -ki artık ortaya çıkan bilgi ve belgelerle bu davaya suikast denmesi son derece komik- davada sanıklardan bir tanesini kendisini şöyle savundu:

“Kahraman diye anılan Zekai Aksakallı, kanunsuz emir verip Semih Terzi’nin öldürülmesine neden oldu. Onun için cinayete azmettirmekten dava ya da soruşturma açılmadı. Bana suç işlediğimi söyleyenler, bunu yapmamıştır”.

Bu sözler üzerine bağımsız mahkemenin başkanı da şunları söylüyor:

“Ömer Halisdemir’i buna karıştırma. Kendisi görev yerini, mabedini basmaya gelenlere karşı bu eylemini yapmıştır. Bu örneği verme, ailesinin de rızası yoktur. Bu eylemi meşru müdafaa hakkıyla yapmıştır…”

Daha sonra Sanık Abdülhamit Gülerden, uyarılara rağmen esasa yönelik savunma yapmayıp bazı kamu görevlileri hakkında suçlayıcı ve hakaret içeren sözlerini sürdürünce Mahkeme Başkanı Emirşah Baştoğ tarafından salondan atıldı.

KARARGAH İLE ARASI BOZUK BELLİ Kİ

Aksakallı’nın 15 Temmuz sonrası oluşturulan havanın gazıyla bir çok şeyi söylediğinden ve bir çok şeyin bilinmiş olmasından dolayı pişman olduğunu düşünüyorum. Onun da bir çok komutan gibi Akıncı’da eli cebinde dolaşıp kahve içip çerez yemeği tercih edeceğinden eminim.

Aksakallı’nın pasif bir görev olarak bilinen 2. Kolordu Komutanlığına atanmış olmasından Karargah ile arasının iyi olmadığı ve Akar’ın atamalarda etkili olarak kendisini pasifize ettiği anlaşılıyor. İkna dedikleri daha sonra önünün açılacağı gibi bir parmak bal olsa gerek.

Peki 15 Temmuz kumpası ile ilgili bilgiler ortaya çıktıkça kilit bir konumda olduğu anlaşılan Aksakallı’ya bu hareketin çekilmesinin riskini nasıl alabiliyorlar?

Öncelikle aktörler arasında eli en zayıf Aksakallı. Herkes bir şekilde yırtsa bile Aksakallı’nın böyle bir şansı yok.

İkincisi bu bir suç ortaklığı. Çıkıp konuşmak demek kendisini de yakması demek. Böyle bir şeye cesaret edemeyeceği aşikar. “Her şeyi beraber planladık” diyemeyeceğini biliyorlar. Kendisini de ateşe atması demek olur ki bunu yapmaz. Mecbur dengelerin değişmesini bekleyecek.

“Akar ile Fidan mahkemeye gitmedi ben de gitmem” demesi, çok daha önce pasifize edileceğini gördüğünde Akar isteseydi darbe girişimini engellerdi iması etmesi zaten suç ortakları arasının iyi olmadığının işaretini vermişti. Aksakallı’yı mahkemelerden koruyorlar ama güvenmedikleri için de merkeze yanaştırmıyorlar.

Gerçekten bir darbeyi engellemiş kahramanlar böyle mi davranır? Hakan Fidan olsun, Zekai Aksakallı olsun, Abidin Ünal olsun çıkıp gümbür gümbür konuşmazlar mı? Bu kadar büyük bir şeyi başaran adamların bu kadar sessiz ve her ortamdan kaçmasının başka bir izahı olabilir mi? Ama hepsinin açıklayamayacağı şeyler olduğu için tam tersine hepsi sessizliğe bürünmüş durumdalar. Yani bir darbeyi engellemiş adamlar yok karşımızda.

ÇEVİK BİR’E BENZİYOR DURUMU

Aksakallı’nın durumu 28 Şubat’ın kudretli generali Çevik Bir’e benziyor. Bir, Karargah’ta en az adamı olan ve en az sevilen generaldi. Birçok şeyde onu öne sürdüler, vitrine onu koydular. Medyatik olmak ve kahraman olarak anılmak onun da hoşuna giderdi. Somali’deki BM gücüne komutanlık yapması ballandıra ballanıra anlatılırdı. Ama sürpriz bir şekilde 1. Ordu’dan emekli edildi. Cumhurbaşkanı olma hayalleri erken söndü. 28 Şubat davasında bir süre cezaevinde kaldı. AKP tabanına en çok zarar veren kişi olmasına rağmen Ergenekoncularla yapılan anlaşması gereği adli kontrolle serbest kaldı.

Zekai Aksakallı da şimdi bir sürpriz olmazsa aynı akıbetle karşı karşıya. Racon kesmek, adam boğazlamak ile yönetilen ülkede geçmişte bir mafya çetesinin elemanı gibi bir gün cezaevi penceresinden bağırabilir: ‘Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü. Ben öldürttüm. Şimdi canlı söylüyorum. Veli Abi’ye sorun…’

[Barbaros J. Kartal] 23.8.2017 [TR724]

Yolun sonu…[Adem Yavuz Arslan]

Hikâyenin farklı versiyonları olmakla birlikte en bilineni Nasrettin Hoca’ya atfedileni. Hoca günün birinde damdan düşer. Yardıma koşup ne olduğunu soranlara cevabı ise ders niteliğindedir: “Bana damdan düşmüş birini bulun, halimden o anlar.”

Bana bu hikâyeyi hatırlatan şey ise geçtiğimiz günlerde tanıştığım Venezuela’lı bir akademisyenin anlattıkları oldu.

Konuyu takip edenler bilir, Venezuela tarihinin en büyük krizini yaşıyor. Ülkede büyük bir dram var. Açlık ve şiddet kol geziyor.

En temel sağlık hizmetleri bile verilemiyor, unutulmaya yüz tutan kolera gibi hastalıklar salgın haline geldi.

BU KADAR BENZERLİK FAZLA!

‘İyi de bunlardan bize ne?’ diyen AKP seçmeniyseniz biraz sabredip yazıyı sonuna kadar okuyun.

Çünkü Venezuela hikayesinde ‘Türkiye’nin geleceği’ var.

Çok değil yakın zamana kadar Venezuela bir başarı hikayesi olarak gösteriliyordu. Özellikle de ‘Latin Amerika solu’ için.

Ülkenin popüler lideri Chavez ‘Amerika karşıtı hareketler’ için bir idol halini almıştı. Peki ne oldu da zengin petrol kaynaklarına sahip, bölgesine ‘model ülke’ diye gösterilen Venezuela çok değil 10 yıl içinde çöktü?

Her şeyden önce Venezuela’nın hikâyesi birçok yönüyle ‘fazlasıyla tanıdık’.

Tıpkı Erdoğan gibi Hugo Chavez de ‘ağır bir ekonomik kriz’ ve ‘eski tip, yolsuz siyasiler’ yüzünden ‘ezilen kitlelerin umudu’ olarak iktidara gelmişti.

Seçim kampanyasını da ‘petrol parasını zengine değil halkın hizmetine sunma’ vaadine dayandırmıştı.

İlk yıllarda ılımlı politikalar yürüttü.

Liberalleri, farklı görüş temsilcilerini dinledi, onlara yönetimde söz hakkı verdi. Yabancı yatırımcıyı ülkeye çekmeye çalıştı. Ekonomik rahatlama ve fakirlere yönelik icraatlar nedeniyle oyunu arttırdı.

Fakat tıpkı Erdoğan gibi, gücü ve popülaritesi arttıkça ittifak ettiği kesimleri dışlayıp otoriter politikalar izlemeye başladı.

Chavez hayli renkli bir kişilikti.

‘Alo Presente’ isimli bir TV programı ile ekranlara çıkıyordu. Zamanla tüm medyayı kontrolüne aldı. Muhalif hiçbir yazara, gazeteciye yaşam hakkı tanımadı.

Ekonomi de kendi adıyla (Chavismo) anılan bir modeli uygulamaya başladı.

Görünüşte ‘serbest piyasa ve özel şirketler’ vardı ama hepsinin arkasında Chavez ve ‘adamları’ bulunuyordu.

Chavez, Tayyip Erdoğan’ın ‘Varlık Fonu’ projesinin benzerini ‘Ulusal Kalkınma Fonu’ adıyla kurdu. Bütün kamu şirketlerini bünyesine aldı ve hiçbir şeffaflığı olmayan bu yapıda tek söz sahibi oldu.

Chavez’in ‘tek söz’ sahibi olduğu bu yapıya ‘Chavez’in kumbarası’ adı verildi.

Chavez bu denetimsiz parayla seçimlerde ‘orantısız’ kampanyalar yürüttü. Ülke ekonomik getirisi olmayan inşaat projeleri ile doldu. (Bu kadar benzerlik olur mu, demeyin daha ‘yok artık’ diyeceğiniz çok benzerlik var)

Tıpkı Türkiye’deki gibi ‘Chavez’in arkadaşı’ ve ‘kamu ihalelerini alan iş adamları’ medyada yeni patronlar oldular. Muhalif gazeteciler tutuklandı. ‘Esnek yasalarla’ muhalif her fikrin sahibi hapsi boyladı.

Tıpkı Türkiye’deki ‘hükümetin hoşuna gitmeyecek her olayda’ yayın yasağı kararı getirildi. Öyle ki haber yapmak cesaret isteyen bir hale dönüştü. Amerikan karşıtlığı ve ‘komplo severlik’ en popüler akçe oldu.

Chavez ve ondan sonra göreve gelen Maduro her eleştiriyi, her öneriyi ‘ülkesinin büyümesini istemeyen yabancı güçlerin hamlesi’ olarak tanımladı. ‘Ülkemize karşı ekonomik savaş başlatıldı’ iktidar medyasının klasik söylemi haline geldi.

Denetimsiz paralardan kırsal ve eğitimsiz kesimlere her seçim öncesi fonlar aktarıldı. İktidar partisinin ofislerinden seçmene nakdi yardımlar yapıldı.

‘ÇALSA BU KADAR YATIRIM YAPILIR MIYDI?’

Chavez iktidarının ilk yıllarında -biraz yüksek seyreden petrol fiyatlarının da etkisiyle- ekonomik hayatı canlandırdı. Özellikle fakir semtlere hastaneler ve ucuz konutlar yaptırdı. İş imkanları sağladı. Hal böyle olunca Türk insanına çok tanıdık gelecek bir söylem ortaya çıktı: “Yolsuzluk olsaydı bu kadar yatırım yapılabilir miydi?” ya da “Çalıyor ama çalışıyor!”.

Chavez tıpkı Erdoğan gibi sık sık referandum ve anayasa değişiklikleri yaptı. Aşama aşama ‘tek adamlık rejimini’ pekiştirdi. 2004’ten itibaren yargı bağımsızlığı da kalmadı.

Fiilen yargı da ‘başkanın emrine’ girdi.

İktidarın hoşuna gitmeyen kararları alan yargıçlar tutuklandı ya da sürüldü. Muhalif liderler tutuklandı. Chavez’in en büyük hamlesi yüksek mahkemeye yandaşlarını doldurmasıydı. Öyle ki yüksek mahkeme (bizim Anayasa Mahkemesi gibi) ‘rejimin meşrulaştırma aracı’ haline geldi.

Muhalif siyasiler hapse atılırken iktidarı eleştiren herkes uyduruk suçlamalarla cezaevlerine dolduruldu. Bugün Venezuela hapishanelerinde on binlerce siyasi mahkûm var. Türkiye’yle bir başka benzerlik ise tutuklu belediye başkanları. Muhalefet partisine mensup onlarca belediye başkanı halen cezaevinde.

YOLSUZLUK SİSTEM HALİNE GELDİ

Chavez iktidara gelirken tıpkı Erdoğan gibi ‘yolsuzluk ve yoksullukla mücadele’ vaadinde bulunmuştu.

Ancak ‘etkin yönetim’ adına tüm denetim mekanizmalarını bir bir kaldıran Chavez bir süre sonra yolsuzluklarla anılır hale geldi.

Öyle ki Venezuela’da artık yolsuzluk sistematik bir sorun. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi ‘iktidara yakın olmayan hiç kimsenin’ ekonomik hayatta var olma şansı yok.

Rüşvet olmadan iş dönmüyor. Yolsuzluk yapanlar cezalandırılmadığı gibi iktidar tarafından ödüllendiriliyor.

Devletin bizatihi kendisi bu çarkı yönetiyor.

Öyle ki Venezuela artık ‘mafyatik bir devlet’ olarak tanımlanıyor. Yargı fazlasıyla politize ve tamamen iktidarın emrinde. Hal böyle olunca da işleyen bir hukuk sistemi yok. Her türlü protesto polisin orantısız şiddeti ile bastırılıyor.

Siyasi irade halkı kutuplaştırarak ‘yandaş kitleler’ oluşturuyor.

ÜLKE AĞIR ÇEKİM ÇÖKÜYOR

Bir zamanlar özellikle Latin Amerika solcularının dünyaya model ülke olarak gösterdikleri, bir cazibe merkezi sayılan Venezuela bu yanlış politikaların sonucunda bugün tarihinin en büyük krizini yaşıyor.

Ülkede resmen açlık var.

Marketler boş. Her şey karaborsada. Temel ihtiyaç maddeleri bulunamıyor. Venezuela’dan komşu ülkelere mülteci akını başladı. Şiddet olaylarında yüzlerle ifade edilen can kayıpları var. Ekonomi tamamen çökmüş vaziyette. Öyle ki Saddam rejiminin son döneminde olduğu gibi ülkenin parası artık sayılarak değil tartılarak işlem görüyor.

Hükümet komplo teorileri ve Amerikan karşıtlığı ile gündemi domine etmeye çalışıyor fakat artık ‘deniz bitmiş’ halde. Trump’ın ‘askeri seçenek masada’ söylemleri Chavez’in ölümünden sonra yerine geçen Maduro için can simidi oldu fakat bu durum Venezuela’nın çöktüğü gerçeğini sadece biraz etkiliyor.

Peki, Venezuela tecrübesinin bize bakan tarafı ne?

Cevap aslında basit: Tek adamlığın yolunu açar, medyayı iktidarın emrine sokar, yargıyı yandaş hâle getirir, komplo teorilerini geçerli akçe yapıp popülist politikalarla göz boyarsanız başınıza gelecek olan bellidir.

Peki Türkiye’de bu kadar gündem varken ben neden Venezuela’yı anlattım?

Cevap Nasrettin Hoca’nın tecrübesindeki gibi… Damdan düşenler diyor ki: “Tek adamlığa prim vermeyin, denetimsiz kontrolsüz yönetimler yolsuzluğu ve hukuksuzluğu getirir. Yargıyı siyasallaştırmayın, medyayı ve iş dünyasını iktidarın emrine sokmayın. Kısa dönemli küçük çıkarlar için kötü yönetime destek vermeyin. Yoksa bizim gibi açlıktan birbirinizi boğalar hale gelir, iltica edecek ülke ararsınız!”

Türkiye-Venezuela benzerliklerini konuştuğumuz akademisyenin şu tespiti ile bitireyim: “Herkes gidişatın farkındaydı fakat küçük çıkarlar, iktidar kaynaklı nemalanmalar yüzünden geniş halk kitleleri Chavez’i destekledi. Gerçeklerle yüzleştiklerinde de iş işten geçmişti.”

Adamlar ‘başımıza gelecek olanı’ daha nasıl anlatsınlar?

[Adem Yavuz Arslan] 23.8.2017 [TR724]