Darbe planlarını haber yaptığı için 4 yıl 9 aydır İstanbul Silivri Cezaevi'nde tutuklu bulunan gazeteci Mehmet Baransu'nun bugün görülen duruşmasında Emniyet'in "tanık kumpası" çöktü. Baransu'nun eski eşi Esra Konur, Emniyet'te kendisine ait olmayan ifadelerin imzalatıldığını söyledi.
Gazeteciler Mehmet Baransu, Yasemin Çongar, Ahmet Altan, Yıldıray Oğur ve Tuncay Opçin'in sanık olarak yer aldığı davanın bugünkü duruşmasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün Baransu aleyhine kurduğu tanık kumpası çöktü.
İstanbul 13'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya, tutuklu sanık Mehmet Baransu getirildi. Diğer sanıklar ise duruşmaya gelmedi. Duruşmada müştekiler Dursun Çiçek ve Suat Aytın da hazır bulundu.
Balyoz davasında yargılanıp beraat eden Ahmet Yavuz, Süha Tanyeri ve Cemal Temizöz davaya katılma talepleri olduğunu belirterek salonda bulundu.
KATILMA TALEPLERİNİN REDDİNE KARAR VERİLDİ
Mahkeme, Cemal Temizöz, Süha Tanyeri ve Ahmet Yavuz'un katılma taleplerinin reddine, önceki celselerde katılmalarına karar verilen Dursun Çiçek ve Suat Aytın'ın aralarında bulunduğu kişilerin ise katılan sıfatlarının devamına karar verdi.
"EVLENDİKTEN BİR HAFTA SONRA DİL ÖĞRENMEK İÇİN AMERİKA'YA GİTTİK"
Duruşmada Mehmet Baransu'nun eski eşi Esra Konur tanık olarak dinlendi.
Konur ifadesinde, Baransu ile İstanbul'da bir İngilizce kursunda tanıştığını, o esnada kendisini öğrenci, Baransu'nun ise yeni mezun olduğunu aktardı. Baransu'nun herhangi bir terör örgütü ile irtibatı olmadığını belirten Konur'a mahkeme başkanı, savcılık ve polisteki ifadesini hatırlattı.
Bunun üzerine Konur, "Ben öyle bir tutanağı okumadım, öyle bir şey söylemedim." dedi.
"CEMAATLE İLGİLİ SOMUT BİR ŞEY GÖRMEDİM"
Konur, "Cemaatle ilgili hiçbir somut bir şey görmedim. Amerika'ya biz dil öğrenmek için gittik. Mehmet ağır işlerde de çalıştı Amerika'da. Evet Türkiye'de Cihan'da da çalıştı. Taraf gazetesine geçti. Tuncay Opçin ile görüştüğünü biliyorum. Mehmet'in ancak ben sadece bir kez hastanede gördüm. Benim gözümle gördüğüm bir şey yok." diye konuştu.
"İÇERİĞİNE BAKMADAN TUTANAK İMZALADIM"
Konur evinin deposundaki aramaya dair şunları söyledi: "Boşandığımız gün, Mehmet'i birlikte oturduğumuz evin sığınağındaki eşyaları almaya çağırdım. Bir kısmını aldı. Bir kısmı kaldı. Kalan eşyaları görevliyle beraber sığınağa indirdik. Maalesef ki, annem ihbar etmiş. 'Burada belgeler var' demiş. Polisler arama yaparken biz baştan sona kadar orada yoktuk. Avukatlarım şahitlik etmemiştir. Bir gün önce Mehmet gözaltına alınmıştı, çocuklar iyi değildi. Ben çocuklarımın yanındaydım. Ondan sonra sayfalarca tutanak imzaladım. İçeriğine bakmadım." dedi.
Başkan, Konur'a ifadesini değiştirmesinde herhangi bir baskı görüp görmediğini sordu. Konur, "Hayır öyle bir durum yok." dedi.
"BU BELGELER DOĞRUSU İSE BİLDİRMEMEK SUÇ OLURDU, DEĞİLSE ORTADA SUÇ YOK"
Duruşmada, sanık Mehmet Baransu'nun eski eşi Esra Konur'un babası Ömer Konur ve aramanın yapıldığı evin apartman görevlisi Bülent Çakmak da tanık olarak dinlendi.
Her iki tanık da sanık Mehmet Baransu'nun terör ile ilgili bir bağlantısını görmediklerini söyledi.
Tanık ifadelerinden sonra sanık Mehmet Baransu, "Tutukluluğa ilişkin hiçbir talebim yok. Taleplerimi yazılı olarak vereceğim." dedi.
Sanık Baransu'nun avukatı Yahya Engin ise, "Bu Balyoz darbe girişimiyle alakalı bir dava değil. Burada belgeler gerçekse bu bir suçtur. Suçu bildirmemekte suçtur. Bu belgeler sahteyse zaten suç konusu bir şey yoktur. Kamera kayıtları yok, tutanak yok. 4 yıl 9 aydır tutukludur. Tutukluluk süresi cezayı çok aşmıştır. Müvekkilim bu dosyada suçsuzdur. Tahliyesini talep ediyorum." dedi.
BİR SONRAKİ DURUŞMA 8 NİSAN 2020 TARİHİNE ERTELENDİ
Mahkeme heyeti, sanık Mehmet Baransu'nun tutukluluk halinin devamına karar vererek, dosyayı mütalaasını hazırlaması için savcılığa gönderilmesine hükmetti.
Sanıklara esas hakkında savunma yapabilmek için süre vererek, duruşmayı 8 Nisan 2020 tarihine erteledi.
[Samanyolu Haber] 12.12.2019
Temsilciler Meclisi Adalet Komisyonu Trump’ın azil maddelerini onaylıyor
Başkan Donald Trump’a yönelik Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar tarafından yürütülen azil soruşturmasında bugün azil maddeleri Temsilciler Meclisi’nin alt komisyonlarından Adalet Komisyonu tarafından oylanıyor.
BOLD – Maddelerin Demokratlar’ın çoğunlukta olduğu ve Demokrat Jerrold Nadler başkanlığındaki komisyonda onaylanmasına kesin gözüyle bakılıyor. Adalet Komisyonu çarşamba akşamı yerel saatle 19.00’da toplanarak, bu iki suçlamayı görüşecek.
Maddelerin onaylanmasıyla Temsilciler Meclisi’nde gelecek hafta azil oylamasının yapılması bekleniyor. Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu oluşturan Demokratlar, Trump’ın azledilmesine ilişkin oylamayı Noel’den önce yapmak istiyor.
SENATO SON SÖZÜ SÖYLEYECEK
Eğer azil gerekçeleri ABD Kongresi’nin alt kanadında onaylanırsa Başkan Donald Trump, Andrew Johnson ve Bill Clinton’ın ardından ülke tarihinde Temsilciler Meclisince azledilen üçüncü başkan olabilir. Ancak bu sonuç, başkanlık görevinde kalmasına engel olmayacak. Zira Trump’ın kaderiyle ilgili mahkeme konumunda olan, yani son sözü söyleyecek makam Senato. Ancak Cumhuriyetçiler’in çoğunlukta olduğu Senato’dan Başkan’ın görevden alınması kararına destek çıkması beklenmiyor.
Araya girecek Noel ve Yılbaşı tatilinin ardından 2010’nin ilk günlerinde Senato’daki azil yargılamasının başlaması bekleniyor. Ancak Cumhuriyetçiler’in çoğunluğu oluşturduğu 100 üyeli Senato’daki mevcut tablo, 53 Cumhuriyetçi, 45 Demokrat iki de bağımsız üye şeklinde. Azil kararının çıkması için salt değil, üçte ikilik bir çoğunluk gerekiyor. Yani mevcut yapıya bakıldığında Senato’da Trump’ın azledilmesi ihtimali güç görünüyor.
[BoldMedya] 12.12.2019
BOLD – Maddelerin Demokratlar’ın çoğunlukta olduğu ve Demokrat Jerrold Nadler başkanlığındaki komisyonda onaylanmasına kesin gözüyle bakılıyor. Adalet Komisyonu çarşamba akşamı yerel saatle 19.00’da toplanarak, bu iki suçlamayı görüşecek.
Maddelerin onaylanmasıyla Temsilciler Meclisi’nde gelecek hafta azil oylamasının yapılması bekleniyor. Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu oluşturan Demokratlar, Trump’ın azledilmesine ilişkin oylamayı Noel’den önce yapmak istiyor.
SENATO SON SÖZÜ SÖYLEYECEK
Eğer azil gerekçeleri ABD Kongresi’nin alt kanadında onaylanırsa Başkan Donald Trump, Andrew Johnson ve Bill Clinton’ın ardından ülke tarihinde Temsilciler Meclisince azledilen üçüncü başkan olabilir. Ancak bu sonuç, başkanlık görevinde kalmasına engel olmayacak. Zira Trump’ın kaderiyle ilgili mahkeme konumunda olan, yani son sözü söyleyecek makam Senato. Ancak Cumhuriyetçiler’in çoğunlukta olduğu Senato’dan Başkan’ın görevden alınması kararına destek çıkması beklenmiyor.
Araya girecek Noel ve Yılbaşı tatilinin ardından 2010’nin ilk günlerinde Senato’daki azil yargılamasının başlaması bekleniyor. Ancak Cumhuriyetçiler’in çoğunluğu oluşturduğu 100 üyeli Senato’daki mevcut tablo, 53 Cumhuriyetçi, 45 Demokrat iki de bağımsız üye şeklinde. Azil kararının çıkması için salt değil, üçte ikilik bir çoğunluk gerekiyor. Yani mevcut yapıya bakıldığında Senato’da Trump’ın azledilmesi ihtimali güç görünüyor.
[BoldMedya] 12.12.2019
Cem Uzan, Erdoğan’ın rakiplerini hedef aldı: Davutoğlu ve Babacan’ı ajanlıkla suçladı
Türkiye’ye dönüş hazırlığı içinde bulunan firari Cem Uzan, sosyal medya hesabından bugün parti kuruluş başvurusu yapan Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ı ajanlıkla suçladı.
BOLD – Yıllardır hakkındaki davalar nedeniyle firari konumda bulunan Cem Uzan, bir dönemler Tayyip Erdoğan’ın kabinesindeki iki eski bakanı hedef alan paylaşımlarıyla dikkat çekiyor. Son günlerde, Uzan’ın adına alınmış 484 bin takipçili sosyal medya hesabından sık sık paylaşımlar yapılıyor ve iktidarla ters düşen siyasiler hedef alınıyor.
Uzan’ın sosyal medya hesabından bugün de bir paylaşım yapıldı. Parti kuracakları kesinleşen Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ı hedef alındı. Uzan’ın hesabından bugün parti kurma başvurusunda bulunan Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ın fotoğraflarıyla birlikte “Ajanlarla imzaladığınız belge elimde. Yargılanacaksınız” paylaşımı yapıldı.
Türkiye siyasetine 2002 seçimlerindeki vaatleriyle giren Cem Uzan, şirketlerine el konulmasıyla birlikte Fransa’ya kaçmıştı. Uzan’ın son dönemde AKP muhaliflerini hedef alan açıklamaları, “Dönüş hazırlıklarını hızlandırdı ve iktidar partisiyle anlaşma yaptı” olarak yorumlanıyor.
[BoldMedya] 12.12.2019
BOLD – Yıllardır hakkındaki davalar nedeniyle firari konumda bulunan Cem Uzan, bir dönemler Tayyip Erdoğan’ın kabinesindeki iki eski bakanı hedef alan paylaşımlarıyla dikkat çekiyor. Son günlerde, Uzan’ın adına alınmış 484 bin takipçili sosyal medya hesabından sık sık paylaşımlar yapılıyor ve iktidarla ters düşen siyasiler hedef alınıyor.
Uzan’ın sosyal medya hesabından bugün de bir paylaşım yapıldı. Parti kuracakları kesinleşen Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ı hedef alındı. Uzan’ın hesabından bugün parti kurma başvurusunda bulunan Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ın fotoğraflarıyla birlikte “Ajanlarla imzaladığınız belge elimde. Yargılanacaksınız” paylaşımı yapıldı.
Türkiye siyasetine 2002 seçimlerindeki vaatleriyle giren Cem Uzan, şirketlerine el konulmasıyla birlikte Fransa’ya kaçmıştı. Uzan’ın son dönemde AKP muhaliflerini hedef alan açıklamaları, “Dönüş hazırlıklarını hızlandırdı ve iktidar partisiyle anlaşma yaptı” olarak yorumlanıyor.
[BoldMedya] 12.12.2019
AKP’nin 17 yılda Türkiye’yi getirdiği nokta: KHK’lılara eyleme teşebbüsten gözaltı
Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, KHK’lı Cemal Yıldırım, İbrahim İlhan ve Muhammed Semih Karaoğlu, Ankara Kızılay’da bulunan Güvenpark’ta yürürken eyleme teşebbüsten gözaltına alındılar.
BOLD – Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, KHK’lı Cemal Yıldırım, İbrahim İlhan ve Muhammed Semih Karaoğlu, Güvenpark’ta yürürken gözaltına alındı. Karaoğlu, parkta yürüyen üç arkadaşını telefonla görüntülerken gözaltına alınmasına ‘yasal hakkımı engelleyemezsiniz’ diye tepki gösterdi.
SUSMAYIN, HAKKINIZI ARAYIN
Karaoğlu, 3 yıl önce ihraç edildiğini, 2 yıl önce de hakkında takipsizlik kararı verilmesine rağmen görevine iade edilmediğini belirterek, tüm KHK’lılara çağrı yaptı: ”Susmak ikrardandır. Susunca bir şey düzelmiyor. Hakkınızı arayın.”
EYLEME TEŞEBBÜSTEN GÖZALTINA ALMIŞLAR
Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya ise gözaltı sırasında polislerle yaşadığı diyaloğu şöyle anlattı: ”Polisler beni sürüklerken ‘ne oldu, niye götürüyorsunuz’ dedim. ‘Eyleme teşebbüsten’ dediler. Oğluma da ‘darbeye teşebbüsten’ müebbet verdiler, ben de ‘eyleme teşebbüsten’ müebbet bekliyorum. Anneler susmaz… Anneler korkmaz… Anneler yılmaz… Evlatlarımı alacağım Allah’ın izniyle.”
[BoldMedya] 12.12.2019
BOLD – Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, KHK’lı Cemal Yıldırım, İbrahim İlhan ve Muhammed Semih Karaoğlu, Güvenpark’ta yürürken gözaltına alındı. Karaoğlu, parkta yürüyen üç arkadaşını telefonla görüntülerken gözaltına alınmasına ‘yasal hakkımı engelleyemezsiniz’ diye tepki gösterdi.
SUSMAYIN, HAKKINIZI ARAYIN
Karaoğlu, 3 yıl önce ihraç edildiğini, 2 yıl önce de hakkında takipsizlik kararı verilmesine rağmen görevine iade edilmediğini belirterek, tüm KHK’lılara çağrı yaptı: ”Susmak ikrardandır. Susunca bir şey düzelmiyor. Hakkınızı arayın.”
EYLEME TEŞEBBÜSTEN GÖZALTINA ALMIŞLAR
Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya ise gözaltı sırasında polislerle yaşadığı diyaloğu şöyle anlattı: ”Polisler beni sürüklerken ‘ne oldu, niye götürüyorsunuz’ dedim. ‘Eyleme teşebbüsten’ dediler. Oğluma da ‘darbeye teşebbüsten’ müebbet verdiler, ben de ‘eyleme teşebbüsten’ müebbet bekliyorum. Anneler susmaz… Anneler korkmaz… Anneler yılmaz… Evlatlarımı alacağım Allah’ın izniyle.”
[BoldMedya] 12.12.2019
Bebeklerin bulunduğu Çorum Cezaevinde kalorifer yanmıyor [Sevinç Özarslan]
Kaloriferlerin yanmadığı Çorum Cezaevinde devamlı kalan 2, dönüşümlü gidip gelen 2 bebek ve çocuk bulunuyor. Yarın 2,5 yaşındaki Hamza da cezaevindeki annesinin yanına teslim edilecek.
BOLD ÖZEL – Cezaevlerindeki insanlık dışı koşullar ve hak ihlalleri kış gelince daha da artıyor. Hava sıcaklığının geceleri eksi 3’e düştüğü Çorum’daki cezaevinde kaloriferler yanmıyor. Yargı paketinden yararlanıp kısa bir süre önce tahliye olan Emine A, Çorum Cezaevinde şu anda sürekli kalan 2, dönüşümlü gidip gelen 2 bebek ve çocuğun daha olduğunu, kış günü çocukların hasta olmaya mahkum edildiğini söyledi.
HAMZA’YA BEN BAKACAĞIM AMA DURMUYOR
16 kişilik bir koğuşta kaldığını ifade eden Emine A, “Ben tutukluyken orada 3 bebek vardı. Diğer ikisi de annelerinin yanına gelip gidiyordu. Küçüklerden Hamza 1 haftadır benim yanımda. Annesi haber gönderdi. Burası çok soğuk kalorifer yanmıyor, hasta olmasın, mümkün olduğunca sizinle kalsın diye ama çocuk durmuyor. Annesini istiyor. Ben kalsın istiyorum, keşke hep dursa, bakacağım ama durmuyor. Mecburen yarın vereceğim annesine” dedi.
ÇOCUK ARTIK İÇ GEÇİRİYOR, BİZ DE DAYANAMIYORUZ
Emine A, 7 aylıkken hapse giren Hamza’nın psikolojik durumunu ise şöyle anlattı: “Çocuk artık bayağı iç geçiriyor. Biz de dayanamıyoruz. Sıkıyor kendini. Gözlerinden yaşlar geliyor. Bağıra bağıra ağlamıyor, içeride hep sus sus dedikleri için, susarak ağlamayı öğrenmiş. Annem diyor, sessizce ağlıyor, arkası gelmiyor.”
Gülende ve Erdal Bıçakçı’nın en küçük oğlu olan Hamza Bıçakçı 7 aylıkken annesiyle birlikte Çorum Cezaevine girdi. 2,5 yaşını doldurdu. Mart 2018’den beri karı-koca tutuklu bulunan Bıçakçı çiftinin üç çocuğu var. Zeynep (7) ve Numan’a (10) Kahramanmaraş’ta ikamet eden yaşlı babaanne ve dede bakıyor.
Emine A. “Hamza’nın ailesinden Çorum’da kimse yok. Ben içerideyken annesi rica etmişti ‘Hamza dışarıyı hiç görmedi, çıkınca biraz ilgilenebilir misin, oğlum dışarıyı görsün’ diye. Ben de tabi dedim. Canla başla. Çocuk bu. Geçen hafta ailesi Maraş’tan açık görüşe geldi, onlar bana teslim ettiler. Annesinden de izin aldılar. Yarın da götüreceğim.” ifadelerini kullandı.
ŞEKER HASTASIYIM, İLAÇLARIMI 25 GÜN VERMEDİLER
Şeker hastası olduğunu ve cezaevindeyken ilaçlarının verilmediğini de belirten Emine A. “3 ay içeride kaldım. Psikolojik baskı var orada. Ben kendim hastalandım. Zoraki doktora götürüyorlar. Ellerim uyuşuyordu. Doktor acil ameliyat olman gerekiyor dedi. Ben burada ameliyat olamam dedim. Çıkınca olurum dedim. Doktor aparat vereyim, onu takın dedi. Ama bir ay bekledim hala gelecek aparat. Şeker hastasıyım, ilaçlarımı 25 gün vermediler. Daha ne diyeyim” diye konuştu.
KAZAN PATLAMIŞ
Öte yandan HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, sorunun çözümü için cezaevi yetkileriyle görüştüğünü 2 gün önce sosyal medya hesabından duyurmuş ve şöyle demişti: “Çorum Cezaevi’nde kaloriferlerin yanmadığı şikayetleri vardı. Yetkililerle görüştüm. Patlayan 2 kazanın tamirinin bu gece biteceğini belirttiler. Umarım sorun gecikmeden biter.”
[Sevinç Özarslan] 12.12.2019 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Cezaevlerindeki insanlık dışı koşullar ve hak ihlalleri kış gelince daha da artıyor. Hava sıcaklığının geceleri eksi 3’e düştüğü Çorum’daki cezaevinde kaloriferler yanmıyor. Yargı paketinden yararlanıp kısa bir süre önce tahliye olan Emine A, Çorum Cezaevinde şu anda sürekli kalan 2, dönüşümlü gidip gelen 2 bebek ve çocuğun daha olduğunu, kış günü çocukların hasta olmaya mahkum edildiğini söyledi.
HAMZA’YA BEN BAKACAĞIM AMA DURMUYOR
16 kişilik bir koğuşta kaldığını ifade eden Emine A, “Ben tutukluyken orada 3 bebek vardı. Diğer ikisi de annelerinin yanına gelip gidiyordu. Küçüklerden Hamza 1 haftadır benim yanımda. Annesi haber gönderdi. Burası çok soğuk kalorifer yanmıyor, hasta olmasın, mümkün olduğunca sizinle kalsın diye ama çocuk durmuyor. Annesini istiyor. Ben kalsın istiyorum, keşke hep dursa, bakacağım ama durmuyor. Mecburen yarın vereceğim annesine” dedi.
ÇOCUK ARTIK İÇ GEÇİRİYOR, BİZ DE DAYANAMIYORUZ
Emine A, 7 aylıkken hapse giren Hamza’nın psikolojik durumunu ise şöyle anlattı: “Çocuk artık bayağı iç geçiriyor. Biz de dayanamıyoruz. Sıkıyor kendini. Gözlerinden yaşlar geliyor. Bağıra bağıra ağlamıyor, içeride hep sus sus dedikleri için, susarak ağlamayı öğrenmiş. Annem diyor, sessizce ağlıyor, arkası gelmiyor.”
Gülende ve Erdal Bıçakçı’nın en küçük oğlu olan Hamza Bıçakçı 7 aylıkken annesiyle birlikte Çorum Cezaevine girdi. 2,5 yaşını doldurdu. Mart 2018’den beri karı-koca tutuklu bulunan Bıçakçı çiftinin üç çocuğu var. Zeynep (7) ve Numan’a (10) Kahramanmaraş’ta ikamet eden yaşlı babaanne ve dede bakıyor.
Emine A. “Hamza’nın ailesinden Çorum’da kimse yok. Ben içerideyken annesi rica etmişti ‘Hamza dışarıyı hiç görmedi, çıkınca biraz ilgilenebilir misin, oğlum dışarıyı görsün’ diye. Ben de tabi dedim. Canla başla. Çocuk bu. Geçen hafta ailesi Maraş’tan açık görüşe geldi, onlar bana teslim ettiler. Annesinden de izin aldılar. Yarın da götüreceğim.” ifadelerini kullandı.
ŞEKER HASTASIYIM, İLAÇLARIMI 25 GÜN VERMEDİLER
Şeker hastası olduğunu ve cezaevindeyken ilaçlarının verilmediğini de belirten Emine A. “3 ay içeride kaldım. Psikolojik baskı var orada. Ben kendim hastalandım. Zoraki doktora götürüyorlar. Ellerim uyuşuyordu. Doktor acil ameliyat olman gerekiyor dedi. Ben burada ameliyat olamam dedim. Çıkınca olurum dedim. Doktor aparat vereyim, onu takın dedi. Ama bir ay bekledim hala gelecek aparat. Şeker hastasıyım, ilaçlarımı 25 gün vermediler. Daha ne diyeyim” diye konuştu.
KAZAN PATLAMIŞ
Öte yandan HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, sorunun çözümü için cezaevi yetkileriyle görüştüğünü 2 gün önce sosyal medya hesabından duyurmuş ve şöyle demişti: “Çorum Cezaevi’nde kaloriferlerin yanmadığı şikayetleri vardı. Yetkililerle görüştüm. Patlayan 2 kazanın tamirinin bu gece biteceğini belirttiler. Umarım sorun gecikmeden biter.”
[Sevinç Özarslan] 12.12.2019 [BoldMedya]
Etiketler:
Sevinç Özarslan
Bedia Baş ve eşi 27 aydır cezaevinde: Ceza aslında çocuklarıma verilmiş [Mehmet Arda Duru]
Eşi de 27 aydır özgürlüğünden yoksun olan KHK'lı öğretmen Bedia Baş cezaevinden yazıyor: 12,11,9 ve 2.5 yaşlarında ayrılmak zorunda kaldığım çocuklarım şu an 14,13,11 ve 4 yaşındalar. 27 aylıkken bıraktığım çocuğumdan 27 aydır ayrıyım. Ceza aslında çocuklarıma verilmiş...
Gülen Cemaati’nin “Tokat İmamı’ olduğu gerekçesiyle 14 Haziran 2017’de tutuklanan Abdülkadir Baş ve eşi Bedia Baş’la ilgili davada mahkemenin karar vermesinden sonra gözler Yargıtay’a çevrildi.
Tutuklandıktan sonra Tokat Çamlıbel T Tipi Kapalı Cezaevi’ne konulan ve tutuklandığı ilk günden bu yana tek kişilik hücrede tutulan Abdülkadir Baş’a 13 yıl 9 ay, eşi Bedia Baş’a ise 9 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
KHK ile mesleğinden ihraç edilen öğretmen Bedia Baş ve eşine cezalar “silahlı terör örgütü üyesi olduğu” gerekçesiyle verildi.
Yaşları 4 ile 14 arası değişen dört çocukları olan Baş ailesi Yargıtay’ın kararı bozmasını bekliyor. Numan (14), Ahmet (13), Neda (11) ve Esat (4) Baş okul zamanında halalarında, tatil zamanı ise teyzelerinde kalan dört çocuk anne ve babasına kavuşmayı bekliyor.
Ailece yaşadıkları zorlukla yazdığı bir mektupla paylaşan Bedia Baş, 27 aydır suçsuzlukların anlaşılmasını ve gerçeklerin ortaya çıkmasını beklediklerini belirtiyor. Kendisi ile birlikte eşinin ve çocuklarının da cezalandırıldığını ifade eden anne Bedia Baş, cezaevinden yazdığı mektupta şunları yazıyor:
“İçeride suçsuz bir şekilde adaletin gelmesini, gerçeklerin suçsuzluğumun anlaşılmasını bekleyeli 27 ay oluyor. 27 ay boyunca ortada bir suç unsuru olmadığını ve savunmamın yapılmasını bekledim. Ve ş uan dosyam Yargıtay aşamasında. Adalet sistemi bu geçen ve geri gelmeyecek zaman içinde bize vurulan bu suçlu damgası için benimle beraber cezalandırılan dört çocuğumun yaşadığı maddi ve manevi sıkıntılarını nasıl telafi edeceklerini merak ediyorum.
Tutuklulukta geçirdiğim bu zaman ben ve çocuklarım için ciddi psikolojik travmalara, çocuklarımın ruh dünyalarında büyük bir yıkıma sebep oldu ve halen daha olmaya devam ediyorlar.
“CEZALAR ASLINDA ÇOCUKLARIMA VERİLMİŞ”
Diğer sanıklarla aynı suçlamalar ve aynı iddialarla karşı karşıya kalmış olmama rağmen ben ve eşime 8-9 ay gibi bir sınırlılık verildi. Bu sınırlılıklarda telefon, mektup, açık ve kapalı görüş hiçbir hakkım yoktu. Bana verilmiş gibi görünen bu ceza aslında çocuklarıma verilmiş, benim taşımakta bile zorlandığım bu durumu onların küçücük omuzlarına direk bırakılmıştı.
Sınırlılıklarımın kalktığı, onları ilk gördüğüm zaman ki duygularımı ömür boyunca unutamayacağım. Benim doğum günüm o paslı kapılar ardında aylar sonra çocuklarımı gördüğüm o gün müydü, yoksa yaşları farklı olan çocuklarımın o kadar mahrumiyetten sonra gördüğüm ilk an mıydı doğum günleri… Bilemiyorum… 2,5 yaşında halasına ve teyzesine emanet ettiğim küçük çocuğumun bana alışması, aylarımızı aldı.
“27 AYLIKKEN BIRAKTIĞIM ÇOCUĞUMDAN 27 AYDIR AYRIYIM”
12,11,9 ve 2.5 yaşlarında ayrılmak zorunda kaldığım çocuklarım şu an 14,13,11 ve 4 yaşındalar. 27 aylıkken bıraktığım çocuğumdan 27 aydır ayrıyım. Bir anne olarak içimdeki onlara olan hasreti tarif etmem imkansız… Ve sanırım bu duygunun bir adı yok. Ergenlik döneminde olan ve en çok anne ve babaya ihtiyaç duydukları şu dönemde çocuklarımın yanlarında olamamak beni iyiden iyiye yıpratıyor. Çocuklarımın üçüde tırnaklarını yiyor ve bunu en küçük oğlumda yapıyor.
Onları o kadar çok özlüyorum ki… Bu özlemden dolayı kendimden korkuyorum. 45 dakikaya sığdırmaya çalıştığımız yarım ve buruk vuslatlarımız ne onlardaki hasreti dindirmeye ne de bendeki evlat hasretini dindirmeye yetiyor. Tatillerde ancak gelebilen çocuklarımın bensiz değişimlerini ve büyümelerini kaçırdığım zamanlar beni yıpratıyor.
Kışın (dört çocuklu) halasında kalan, yazın ise yine üç çocuklu teyzelerinde duran çocuklarım artık bir aile bütünlüğünü istemekte ve bu duruma zaman geçtikçe daha çok içerlenmekte ve artık sen ve babamla bizde evimizde olalım diye ağlamaktalar.
KIZIM “KÜÇÜK ANNE DEĞİL ABLA OLMAK İSTİYORUM” DİYOR
Küçük kızım, tutuklandığımda 9 yaşında olan ve şu an 11 yaşındaki çocuğum; ‘’Anne seni çok özledim… Küçük kardeşimin bütün sorumluluğu üzerimde ben küçük anne değil abla olmak istiyorum’’ diyen çocuğuma verebilecek teselli cevabım yok.
‘’Anne bari sınavıma yetişin.’’ Liseler sınavında çocuğumun yanında olamamak ve şu yeni dönemde okul döneminde hiçbir heyecanında bir anne olarak bu duyguyu onunla paylaşamamak… Değil sınavında, büyüme döneminde, ergenlik döneminde yanında olamamak…
“Burası çok soğuk ve kötü. Sen burada üşüyor musun, biz ne yapacağız anne?” diyip bana soracağı soruları yutup, görüş günü kardeşlerine göstermemek için başını omzuma koyup ağlayan çocuğuma verebilecek teselli cevabı bulamıyorum.
“GELECEĞİM DİYORSUN, GELMİYORSUN”
En küçük çocuğumun ‘’Sen neden buradasın, neden hapistesin!’’ sorusuna, “Benim işim burada’’, “Ama askerlerin elinde silahlar var, ne zaman geleceksin ve işin ne anne?’’ diye soran çocuğuma ‘’İşim bitince geleceğim’’ diyebilmeme rağmen en son isyan edip gözleri dolu dolu ‘’Geleceğim, geleceğim diyorsun ama gelmiyorsun’’ diyen oğluma cevap veremiyorum.
“Kanatlarım olsa uçup geleceğim’’ diyorum içimden onu hasretle kucaklayıp, öperken… Elim, kolum bağlı onları bensizliğe mahkum etmek, hiçbir suçumuz yokken karıncayı dahi incitmeye kıyamazken burada olmak…
‘’Neden buradasınız anne? Sen ve babam neden buradasınız anne?’’ sorusuna cevap bulamıyorum. Neden buradayız ve biz ne yaptık?
“ÖĞRETMEN ÇOCUĞU BİR ÖĞRETMENİM”
Ben bir öğretmen çocuğuyum. Ailemin bana vermiş olduğu vatan ve millet sevgisi çerçevesinde evlatlarını yetiştirmeye çalışan bir anneyim. Ülkemizin aydınları, hukukçuları, siyasetçileri, sivil toplum örgütleri, sanatçıları, medya örgütlerinin adaletsizliğe karşı seyirci kalmaları ve güçlü bir ses çıkarmamaları beni ve benim gibi olan nice insanları üzüyor. İçeride ben ve binim gibi masum insanların bir an önce çıkarılıp bu ülkeye kazandırılması için ne bekleniliyor?
“BİR ANNENİN FERYADI VE HASRETİ”
Sizden ricam bu yazdıklarımı bir annenin feryadı olarak değerlendirmenizi, evlatlarımın bana olan hasretlerini, benim onlara olan hasretimi, özlemimin dindirilmesi adına bu durumumuzu ne ve çocuklarım adına dillendirmenizi rica ediyorum.
Şimdiden ben ve çocuklarım adına teşekkür ediyorum.
Saygılarımla…
Tokat T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan
BEDİA BAŞ
[Mehmet Arda Duru] 12.12.2019 [Kronos.News]
Gülen Cemaati’nin “Tokat İmamı’ olduğu gerekçesiyle 14 Haziran 2017’de tutuklanan Abdülkadir Baş ve eşi Bedia Baş’la ilgili davada mahkemenin karar vermesinden sonra gözler Yargıtay’a çevrildi.
Tutuklandıktan sonra Tokat Çamlıbel T Tipi Kapalı Cezaevi’ne konulan ve tutuklandığı ilk günden bu yana tek kişilik hücrede tutulan Abdülkadir Baş’a 13 yıl 9 ay, eşi Bedia Baş’a ise 9 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
KHK ile mesleğinden ihraç edilen öğretmen Bedia Baş ve eşine cezalar “silahlı terör örgütü üyesi olduğu” gerekçesiyle verildi.
Yaşları 4 ile 14 arası değişen dört çocukları olan Baş ailesi Yargıtay’ın kararı bozmasını bekliyor. Numan (14), Ahmet (13), Neda (11) ve Esat (4) Baş okul zamanında halalarında, tatil zamanı ise teyzelerinde kalan dört çocuk anne ve babasına kavuşmayı bekliyor.
Ailece yaşadıkları zorlukla yazdığı bir mektupla paylaşan Bedia Baş, 27 aydır suçsuzlukların anlaşılmasını ve gerçeklerin ortaya çıkmasını beklediklerini belirtiyor. Kendisi ile birlikte eşinin ve çocuklarının da cezalandırıldığını ifade eden anne Bedia Baş, cezaevinden yazdığı mektupta şunları yazıyor:
“İçeride suçsuz bir şekilde adaletin gelmesini, gerçeklerin suçsuzluğumun anlaşılmasını bekleyeli 27 ay oluyor. 27 ay boyunca ortada bir suç unsuru olmadığını ve savunmamın yapılmasını bekledim. Ve ş uan dosyam Yargıtay aşamasında. Adalet sistemi bu geçen ve geri gelmeyecek zaman içinde bize vurulan bu suçlu damgası için benimle beraber cezalandırılan dört çocuğumun yaşadığı maddi ve manevi sıkıntılarını nasıl telafi edeceklerini merak ediyorum.
Tutuklulukta geçirdiğim bu zaman ben ve çocuklarım için ciddi psikolojik travmalara, çocuklarımın ruh dünyalarında büyük bir yıkıma sebep oldu ve halen daha olmaya devam ediyorlar.
“CEZALAR ASLINDA ÇOCUKLARIMA VERİLMİŞ”
Diğer sanıklarla aynı suçlamalar ve aynı iddialarla karşı karşıya kalmış olmama rağmen ben ve eşime 8-9 ay gibi bir sınırlılık verildi. Bu sınırlılıklarda telefon, mektup, açık ve kapalı görüş hiçbir hakkım yoktu. Bana verilmiş gibi görünen bu ceza aslında çocuklarıma verilmiş, benim taşımakta bile zorlandığım bu durumu onların küçücük omuzlarına direk bırakılmıştı.
Sınırlılıklarımın kalktığı, onları ilk gördüğüm zaman ki duygularımı ömür boyunca unutamayacağım. Benim doğum günüm o paslı kapılar ardında aylar sonra çocuklarımı gördüğüm o gün müydü, yoksa yaşları farklı olan çocuklarımın o kadar mahrumiyetten sonra gördüğüm ilk an mıydı doğum günleri… Bilemiyorum… 2,5 yaşında halasına ve teyzesine emanet ettiğim küçük çocuğumun bana alışması, aylarımızı aldı.
“27 AYLIKKEN BIRAKTIĞIM ÇOCUĞUMDAN 27 AYDIR AYRIYIM”
12,11,9 ve 2.5 yaşlarında ayrılmak zorunda kaldığım çocuklarım şu an 14,13,11 ve 4 yaşındalar. 27 aylıkken bıraktığım çocuğumdan 27 aydır ayrıyım. Bir anne olarak içimdeki onlara olan hasreti tarif etmem imkansız… Ve sanırım bu duygunun bir adı yok. Ergenlik döneminde olan ve en çok anne ve babaya ihtiyaç duydukları şu dönemde çocuklarımın yanlarında olamamak beni iyiden iyiye yıpratıyor. Çocuklarımın üçüde tırnaklarını yiyor ve bunu en küçük oğlumda yapıyor.
Onları o kadar çok özlüyorum ki… Bu özlemden dolayı kendimden korkuyorum. 45 dakikaya sığdırmaya çalıştığımız yarım ve buruk vuslatlarımız ne onlardaki hasreti dindirmeye ne de bendeki evlat hasretini dindirmeye yetiyor. Tatillerde ancak gelebilen çocuklarımın bensiz değişimlerini ve büyümelerini kaçırdığım zamanlar beni yıpratıyor.
Kışın (dört çocuklu) halasında kalan, yazın ise yine üç çocuklu teyzelerinde duran çocuklarım artık bir aile bütünlüğünü istemekte ve bu duruma zaman geçtikçe daha çok içerlenmekte ve artık sen ve babamla bizde evimizde olalım diye ağlamaktalar.
KIZIM “KÜÇÜK ANNE DEĞİL ABLA OLMAK İSTİYORUM” DİYOR
Küçük kızım, tutuklandığımda 9 yaşında olan ve şu an 11 yaşındaki çocuğum; ‘’Anne seni çok özledim… Küçük kardeşimin bütün sorumluluğu üzerimde ben küçük anne değil abla olmak istiyorum’’ diyen çocuğuma verebilecek teselli cevabım yok.
‘’Anne bari sınavıma yetişin.’’ Liseler sınavında çocuğumun yanında olamamak ve şu yeni dönemde okul döneminde hiçbir heyecanında bir anne olarak bu duyguyu onunla paylaşamamak… Değil sınavında, büyüme döneminde, ergenlik döneminde yanında olamamak…
“Burası çok soğuk ve kötü. Sen burada üşüyor musun, biz ne yapacağız anne?” diyip bana soracağı soruları yutup, görüş günü kardeşlerine göstermemek için başını omzuma koyup ağlayan çocuğuma verebilecek teselli cevabı bulamıyorum.
“GELECEĞİM DİYORSUN, GELMİYORSUN”
En küçük çocuğumun ‘’Sen neden buradasın, neden hapistesin!’’ sorusuna, “Benim işim burada’’, “Ama askerlerin elinde silahlar var, ne zaman geleceksin ve işin ne anne?’’ diye soran çocuğuma ‘’İşim bitince geleceğim’’ diyebilmeme rağmen en son isyan edip gözleri dolu dolu ‘’Geleceğim, geleceğim diyorsun ama gelmiyorsun’’ diyen oğluma cevap veremiyorum.
“Kanatlarım olsa uçup geleceğim’’ diyorum içimden onu hasretle kucaklayıp, öperken… Elim, kolum bağlı onları bensizliğe mahkum etmek, hiçbir suçumuz yokken karıncayı dahi incitmeye kıyamazken burada olmak…
‘’Neden buradasınız anne? Sen ve babam neden buradasınız anne?’’ sorusuna cevap bulamıyorum. Neden buradayız ve biz ne yaptık?
“ÖĞRETMEN ÇOCUĞU BİR ÖĞRETMENİM”
Ben bir öğretmen çocuğuyum. Ailemin bana vermiş olduğu vatan ve millet sevgisi çerçevesinde evlatlarını yetiştirmeye çalışan bir anneyim. Ülkemizin aydınları, hukukçuları, siyasetçileri, sivil toplum örgütleri, sanatçıları, medya örgütlerinin adaletsizliğe karşı seyirci kalmaları ve güçlü bir ses çıkarmamaları beni ve benim gibi olan nice insanları üzüyor. İçeride ben ve binim gibi masum insanların bir an önce çıkarılıp bu ülkeye kazandırılması için ne bekleniliyor?
“BİR ANNENİN FERYADI VE HASRETİ”
Sizden ricam bu yazdıklarımı bir annenin feryadı olarak değerlendirmenizi, evlatlarımın bana olan hasretlerini, benim onlara olan hasretimi, özlemimin dindirilmesi adına bu durumumuzu ne ve çocuklarım adına dillendirmenizi rica ediyorum.
Şimdiden ben ve çocuklarım adına teşekkür ediyorum.
Saygılarımla…
Tokat T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan
BEDİA BAŞ
[Mehmet Arda Duru] 12.12.2019 [Kronos.News]
Etiketler:
Mehmet Arda Duru
Dil düşünceyi nasıl değiştiriyor?
Temel diller dışında kalan pek çok dilde düşüncenin dili nasıl şekillendirdiğini gösteren şaşırtıcı örnekler var.
Dillerin düşüncemizi nasıl şekillendirdiği dilbilimin yanı sıra antropoloji ve psikolojinin de ilgi alanına giriyor. 1940’lı yıllarda MIT Technology Review‘da yayımlanan bir makalede Benjamin Lee Whorf dillerin cinsiyet, zaman ve uzam gibi kavramları ifade edişinin o dili konuşanların düşünce biçimini de değiştirdiğini yazmıştı. Örneğin bir dilde zaman kavramı yoksa sadece o dili konuşan birinin zamanın akışını anlayamayacağını savunuyordu. Bu görüş daha sonra bilim insanları tarafından abartılı bulundu ama daha da detaylandırıldı.
Roman Jakobson’a göre, “Diller neyi iletebilecekleri açısından değil neyi iletmeleri gerektiği açısından çeşitlik gösteriyorlardı.” Diğer bir deyişle dil görüşümüzü etkiliyordu ama bir şeyi düşünmemizi engelleyerek değil, bizi bir şeyi düşünmeye zorlayarak. Araştırmalar temel diller dışında kalan, özellikle azınlık dilleri olarak nitelendirilebilecek bazı dillerin çok farklı bakış açılarını da temsil ettiğini ortaya koyuyor.
Ben’in merkezden kalktığı diller
Diğer bazı temel diller için de geçerli olsa da, İngilizce konuşanların dilin merkezinde kendilerinin olduğu söylenebilir. Nesneler sağınızda, solunuzda, arkanızda, önünüzdedir. Ancak Avustralya’nın Queensland bölgesindeki Guugu Ymithirr aborijin kabilesi için bu “ben ben ben” yaklaşımın uzam bağlamında hiçbir karşılığı yok. Çünkü örneğin “Soluma geçer misin?” demek yerine, “Batı’ya geçer misin?” ifadesini kullanıyorlar.
Dilbilimci Guy Deutscher’e göre Guugu Yimithirr dilini konuşanların bir tür iç pusulası var. Örneğin sizi arkalarına yönlendireceklerse, yönü tarif ederken kendilerini yokmuş gibi, diğer bir deyişle “görünmezlermiş” gibi tarif ediyorlar. Yine Queensland’da Pormpuraaw halkının kullandığı Kuuk Thaayorre dilinde bu görünmezlik zaman algısına da sıçramış.
Renk kavramı yok
Renk de diller değişirken değişen bir kavram. Uzmanlara göre her dilin bir renk spektrumu var. Paul Kay ve Brent Berlin’in “temel renk kavramları” teorisi, her dilde en azından siyah, beyaz, kırmızı ve ılık ile soğuk renklerin bir karşılığı olduğunu savunuyor. Papua Yeni Gine’deki Rossel Adası’nda ise bu tez çürütülüyor çünkü dillerinde renk kavramı yok. Bunun yerine dili konuşanlar metaforlarla anlatıyorlar renkleri.
Post-truth çağında bir dil ölçütü olarak gerçek
Peru’da Matses halkının ise konuşurken en önemli ölçütü ‘gerçek’. Konuştukları anda verdikleri bilginin doğru olduğundan emin olmak istiyorlar, bu nedenle cümleleri bilgiye nasıl sahip olduklarını ve bu bilginin en son doğru olduğu zamanı içeren ayrıntılar içeriyor. Örneğin “Kaç elman var?” diye sorarsanız, “En son kontrol ettiğimde dört elmam vardı” yanıtını alıyorsunuz. Çünkü gerçeklik görmekle bağlantılı ve o anda görerek teyit edemeyecekleri bir bilgiye kefil olamıyorlar, bir hırsız pekâlâ elmalardan birini çalmış olabilir. Matses dilinde duyduğunu aktarabileceğin bir zaman kipi de yok, sadece alıntılayabiliyorlar.
Uzmanlar, bu azınlık dillerinden başka örnekler de verilebiliyor. Bu örnekler düşünce biçimimizin dili, dilin de düşüncemizi şekillendirdiğini gösteriyor.
[Kronos.News] 12.12.2019
Dillerin düşüncemizi nasıl şekillendirdiği dilbilimin yanı sıra antropoloji ve psikolojinin de ilgi alanına giriyor. 1940’lı yıllarda MIT Technology Review‘da yayımlanan bir makalede Benjamin Lee Whorf dillerin cinsiyet, zaman ve uzam gibi kavramları ifade edişinin o dili konuşanların düşünce biçimini de değiştirdiğini yazmıştı. Örneğin bir dilde zaman kavramı yoksa sadece o dili konuşan birinin zamanın akışını anlayamayacağını savunuyordu. Bu görüş daha sonra bilim insanları tarafından abartılı bulundu ama daha da detaylandırıldı.
Roman Jakobson’a göre, “Diller neyi iletebilecekleri açısından değil neyi iletmeleri gerektiği açısından çeşitlik gösteriyorlardı.” Diğer bir deyişle dil görüşümüzü etkiliyordu ama bir şeyi düşünmemizi engelleyerek değil, bizi bir şeyi düşünmeye zorlayarak. Araştırmalar temel diller dışında kalan, özellikle azınlık dilleri olarak nitelendirilebilecek bazı dillerin çok farklı bakış açılarını da temsil ettiğini ortaya koyuyor.
Ben’in merkezden kalktığı diller
Diğer bazı temel diller için de geçerli olsa da, İngilizce konuşanların dilin merkezinde kendilerinin olduğu söylenebilir. Nesneler sağınızda, solunuzda, arkanızda, önünüzdedir. Ancak Avustralya’nın Queensland bölgesindeki Guugu Ymithirr aborijin kabilesi için bu “ben ben ben” yaklaşımın uzam bağlamında hiçbir karşılığı yok. Çünkü örneğin “Soluma geçer misin?” demek yerine, “Batı’ya geçer misin?” ifadesini kullanıyorlar.
Dilbilimci Guy Deutscher’e göre Guugu Yimithirr dilini konuşanların bir tür iç pusulası var. Örneğin sizi arkalarına yönlendireceklerse, yönü tarif ederken kendilerini yokmuş gibi, diğer bir deyişle “görünmezlermiş” gibi tarif ediyorlar. Yine Queensland’da Pormpuraaw halkının kullandığı Kuuk Thaayorre dilinde bu görünmezlik zaman algısına da sıçramış.
Renk kavramı yok
Renk de diller değişirken değişen bir kavram. Uzmanlara göre her dilin bir renk spektrumu var. Paul Kay ve Brent Berlin’in “temel renk kavramları” teorisi, her dilde en azından siyah, beyaz, kırmızı ve ılık ile soğuk renklerin bir karşılığı olduğunu savunuyor. Papua Yeni Gine’deki Rossel Adası’nda ise bu tez çürütülüyor çünkü dillerinde renk kavramı yok. Bunun yerine dili konuşanlar metaforlarla anlatıyorlar renkleri.
Post-truth çağında bir dil ölçütü olarak gerçek
Peru’da Matses halkının ise konuşurken en önemli ölçütü ‘gerçek’. Konuştukları anda verdikleri bilginin doğru olduğundan emin olmak istiyorlar, bu nedenle cümleleri bilgiye nasıl sahip olduklarını ve bu bilginin en son doğru olduğu zamanı içeren ayrıntılar içeriyor. Örneğin “Kaç elman var?” diye sorarsanız, “En son kontrol ettiğimde dört elmam vardı” yanıtını alıyorsunuz. Çünkü gerçeklik görmekle bağlantılı ve o anda görerek teyit edemeyecekleri bir bilgiye kefil olamıyorlar, bir hırsız pekâlâ elmalardan birini çalmış olabilir. Matses dilinde duyduğunu aktarabileceğin bir zaman kipi de yok, sadece alıntılayabiliyorlar.
Uzmanlar, bu azınlık dillerinden başka örnekler de verilebiliyor. Bu örnekler düşünce biçimimizin dili, dilin de düşüncemizi şekillendirdiğini gösteriyor.
[Kronos.News] 12.12.2019
Max Zirngast sordu: Türkiye’den Avrupa’ya sığınanlar güvende mi? [Bilal Baltacı]
Türkiye'de terörden yargılanırken aynı suçlama ile kendi ülkesinde de soruşturma geçirdiği ortaya çıkan Avusturyalı gazeteci Max Zirngast sordu: Bana karşı böyle idiyse, Türkiye’deki siyasi baskılar nedeniyle Avrupa’ya gelenler burada güvende mi?
Türkiye’de terör örgütü üyeliği suçlamasıyla 3 ay tutuklu kalan ve beraat eden Avusturya vatandaşı öğrenci ve gazeteci Max Zirngast hakkında aynı suçlama ile kendi ilkesinde de soruşturma yürütüldüğü ortaya çıktı.
Avusturya’da yayınlanan haftalık Falter gazetesinde Nina Horaczek imzasıyla yayınlanan habere göre Graz savcılığı, Zirngast Türkiye’de tutukluyken kendisine yöneltilen suçlamalar ile ilgili soruşturma başlattı.
Avusturya Anayasayı Koruma Dairesi de (istihbarat) soruşturma kapsamında Zirngast’ın üyesi olduğu öne sürülen “TKP/Kıvılcım Örgütü”nü, ‘Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist’ (TKP-ML) adlı başka bir örgütünün parçası olarak niteleyen bir rapor hazırladı ve raporda TKP-ML’nin 2015 yılında PKK ile ortak eylemler yaptığı öne sürüldü. Anayasa Koruma Dairesi’nin raporu Max Zirngast yargılanırken Türk makamlarına da iletildi.
Graz savcılığı, başlattığı soruşturmayı Ankara 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 11 Eylün 2019’da Zirngast hakkında beraat kararı vermesinden sonra kapattı.
Max Zirngast’ın avukatı Clemens Lahner Falter gazetesine yaptığı açıklamada Avusturya makamlarının tutumunu eleştirerek ‘Tek şansımız Türk makamlarının bu raporu ciddiye almamış olmaları’ ifadelerini kullandı.
Zirngast ise Twitter’dan yaptığı açıklamada ‘Bana karşı böyle idiyse… Türkiye ile hangi bilgileri paylaşıyorlar? Avrupa’ya geçenler burada güvende mi?’ diye sordu.
İşte Max Zirngast’ın Twitter hesabından yaptığı paylaşımlar:
Bildiğiniz gibi 11Eylül 2018 tarihinde arkdaşlarımla birlikte sabah baskınıyla polis tarafından gözaltına alındık. 10 gün sonra da tutklandık. Bize yöneltilen suçlama “silahlı terör örgüt üyeliği“ idi. Bu suçlama çerçevesinde üç ay aşkın hapis yattık.
Geçtiğimiz yıl Aralık ayında tahliye edildik ve bu yılın Eylül ayında da beraat ettik. Tutukluluğumuz ve yargılanmamız boyunca başta Avusturya ve Almanya olmak üzere birçok ülkede geniş çaplı bir dayanışma kampanyası yürütüldü.
Bütün süreç boyunca, bazen az da olsa, Avusturya hükümeti kamuoyuna benim için çabaladığını söylemişti. Birkaç hafta önce ise öğrendik ki, Türkiye’deki süreçle eş güdümlü olarak Avusturya’da da şahsıma yönelik terör örgüt üyeliği soruşturması başlatılmış.
Bunu ancak soruşturma kapatıldıktan sonra mektup yoluyla öğrendim. Ve öğrendik ki, Avusturya “Anayasa Koruma ve Terörizmle Mücadele Dairesi”, yani istihbarat, Türkiye’deki gözaltı süreci nedeniyle hakkımda bir rapor yazıp, bu raporu savcılığa iletti.
Türkiye’den anladıkları, TKP/K üyeliğiyle yargılandığımı. TKP/K hakkında bir şey bilmiyorlar, öğrenemediler de. Sürpriz değil ki, Türkiye’de de pek kimse bilmiyor sonuçta ve davamızda iddia makamı örgütün süren varlığına dair herhangi bir kanıtı sunamadı.
Fakat, Avusturya istihbaratı orada durmak istemedi. TKP/K hakkında bir şey bulamayınca bu örgütün TKP-ML’nin bölünmesi sonucu meydana geldiğini düşündüler. Neden? Bilmiyoruz. TKP-ML de zaten Avusturya’da ya da Türkiye dışında herhangi bir ülkede terör örgütü olarak görülmüyor.
Türkiye’de “güçlü şüphe” ile tutuklandığımızdan dolayı, sorumlu olan Graz savcılığı soruşturma açmak için yeterli sebep olduğuna hükmetti ve soruşturmayı açtı.
Soruşturma kapsamında Türkiye’ye üç defa istinabe talepnamesi gönderdi. Bir defa ben cezaevindeyken, iki kez de çıktıktan sonra. İddianame ortadayken ve iddianamenin tamamıyla boş ve uyduruk olmasına rağmen, Graz savcılığı soruşturmayı kapatmadı.
Ancak 11.Eylül 2019 tarihindeki Ankara 26.ACM kararıyla beraat etmemizden sonra, Avusturya’daki savcılık da soruşturmayı kapattı.
Özetle, Türkiye’de davamız sürdüğü müddetçe, Avusturya’da da haberim olmadan bana yönelik bir soruşturma yürütüldü, Türkiye’deki iddia makamın asılsız suçlamalarını kabul ederek ve istinabe talepnameleriyle Türkiye’den bilgi isteyerek.
Bana karşı böyle idiyse, başka benzer durumlarda Avusturya ve başka Avrupa devletleri neler yapıyor? Türkiye ile hangi bilgileri paylaşıyorlar? Türkiye’de politik yargılanmalarına maruz kalan ve siyasi yargıdan Avrupa’ya geçenler burada güvende mi?
[Bilal Baltacı] 12.12.2019 [Kronos.News]
Türkiye’de terör örgütü üyeliği suçlamasıyla 3 ay tutuklu kalan ve beraat eden Avusturya vatandaşı öğrenci ve gazeteci Max Zirngast hakkında aynı suçlama ile kendi ilkesinde de soruşturma yürütüldüğü ortaya çıktı.
Avusturya’da yayınlanan haftalık Falter gazetesinde Nina Horaczek imzasıyla yayınlanan habere göre Graz savcılığı, Zirngast Türkiye’de tutukluyken kendisine yöneltilen suçlamalar ile ilgili soruşturma başlattı.
Avusturya Anayasayı Koruma Dairesi de (istihbarat) soruşturma kapsamında Zirngast’ın üyesi olduğu öne sürülen “TKP/Kıvılcım Örgütü”nü, ‘Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist’ (TKP-ML) adlı başka bir örgütünün parçası olarak niteleyen bir rapor hazırladı ve raporda TKP-ML’nin 2015 yılında PKK ile ortak eylemler yaptığı öne sürüldü. Anayasa Koruma Dairesi’nin raporu Max Zirngast yargılanırken Türk makamlarına da iletildi.
Graz savcılığı, başlattığı soruşturmayı Ankara 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 11 Eylün 2019’da Zirngast hakkında beraat kararı vermesinden sonra kapattı.
Max Zirngast’ın avukatı Clemens Lahner Falter gazetesine yaptığı açıklamada Avusturya makamlarının tutumunu eleştirerek ‘Tek şansımız Türk makamlarının bu raporu ciddiye almamış olmaları’ ifadelerini kullandı.
Zirngast ise Twitter’dan yaptığı açıklamada ‘Bana karşı böyle idiyse… Türkiye ile hangi bilgileri paylaşıyorlar? Avrupa’ya geçenler burada güvende mi?’ diye sordu.
İşte Max Zirngast’ın Twitter hesabından yaptığı paylaşımlar:
Bildiğiniz gibi 11Eylül 2018 tarihinde arkdaşlarımla birlikte sabah baskınıyla polis tarafından gözaltına alındık. 10 gün sonra da tutklandık. Bize yöneltilen suçlama “silahlı terör örgüt üyeliği“ idi. Bu suçlama çerçevesinde üç ay aşkın hapis yattık.
Geçtiğimiz yıl Aralık ayında tahliye edildik ve bu yılın Eylül ayında da beraat ettik. Tutukluluğumuz ve yargılanmamız boyunca başta Avusturya ve Almanya olmak üzere birçok ülkede geniş çaplı bir dayanışma kampanyası yürütüldü.
Bütün süreç boyunca, bazen az da olsa, Avusturya hükümeti kamuoyuna benim için çabaladığını söylemişti. Birkaç hafta önce ise öğrendik ki, Türkiye’deki süreçle eş güdümlü olarak Avusturya’da da şahsıma yönelik terör örgüt üyeliği soruşturması başlatılmış.
Bunu ancak soruşturma kapatıldıktan sonra mektup yoluyla öğrendim. Ve öğrendik ki, Avusturya “Anayasa Koruma ve Terörizmle Mücadele Dairesi”, yani istihbarat, Türkiye’deki gözaltı süreci nedeniyle hakkımda bir rapor yazıp, bu raporu savcılığa iletti.
Türkiye’den anladıkları, TKP/K üyeliğiyle yargılandığımı. TKP/K hakkında bir şey bilmiyorlar, öğrenemediler de. Sürpriz değil ki, Türkiye’de de pek kimse bilmiyor sonuçta ve davamızda iddia makamı örgütün süren varlığına dair herhangi bir kanıtı sunamadı.
Fakat, Avusturya istihbaratı orada durmak istemedi. TKP/K hakkında bir şey bulamayınca bu örgütün TKP-ML’nin bölünmesi sonucu meydana geldiğini düşündüler. Neden? Bilmiyoruz. TKP-ML de zaten Avusturya’da ya da Türkiye dışında herhangi bir ülkede terör örgütü olarak görülmüyor.
Türkiye’de “güçlü şüphe” ile tutuklandığımızdan dolayı, sorumlu olan Graz savcılığı soruşturma açmak için yeterli sebep olduğuna hükmetti ve soruşturmayı açtı.
Soruşturma kapsamında Türkiye’ye üç defa istinabe talepnamesi gönderdi. Bir defa ben cezaevindeyken, iki kez de çıktıktan sonra. İddianame ortadayken ve iddianamenin tamamıyla boş ve uyduruk olmasına rağmen, Graz savcılığı soruşturmayı kapatmadı.
Ancak 11.Eylül 2019 tarihindeki Ankara 26.ACM kararıyla beraat etmemizden sonra, Avusturya’daki savcılık da soruşturmayı kapattı.
Özetle, Türkiye’de davamız sürdüğü müddetçe, Avusturya’da da haberim olmadan bana yönelik bir soruşturma yürütüldü, Türkiye’deki iddia makamın asılsız suçlamalarını kabul ederek ve istinabe talepnameleriyle Türkiye’den bilgi isteyerek.
Bana karşı böyle idiyse, başka benzer durumlarda Avusturya ve başka Avrupa devletleri neler yapıyor? Türkiye ile hangi bilgileri paylaşıyorlar? Türkiye’de politik yargılanmalarına maruz kalan ve siyasi yargıdan Avrupa’ya geçenler burada güvende mi?
[Bilal Baltacı] 12.12.2019 [Kronos.News]
40 milyonluk şehre hazır mısınız?
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı İnşaat Mühendisleri Odası Başkanı Cemal Gökçe, AKP hükümetinin ‘çılgın projesi’ Kanal İstanbul’a ilişkin kritik tespitlerde bulundu.
“İstanbul kanal projesi neden yapılmamalıdır?” başlığıyla bir açıklama yapan Gökçe, projenin sonuçlarına, ekolojik etkilerine, şehir yapısı ve kent sakinlerine vereceği zararlara ilişkin önemli veriler paylaştı.
Projenin Marmara’yı oksijensiz bırakacağını belirterek, gerçekleştirilmemesi için hükümeti uyaran Gökçe’nin tespitleri şöyle:
‘UYUTULAN PROJE YENİDEN UYANDIRILDI’
“Yıllardır ilgi alanımız içine sokulan fakat uzun bir süredir uykuda tutulduğu anlaşılan İstanbul Kanal Projesi uykudan uyandırıldı. Bir kez daha ülkemizin gündemine oturdu. Gerçekten yapılmak istenen "İstanbul Kanal Projesi "olmazsa olmaz bir proje midir?" Yoksa yapılmaması gereken bir proje midir? İlgililer tarafından söylendiği gibi bu projenin amacı; İstanbul Boğazından geçen gemilere geçiş kolaylığı sağlayarak kazaları önlemek ve gelir elde etmek için yapılan bir proje midir?
Karadeniz ve Marmara Denizi`nin özelliklerini bilimsel olarak ortaya koyan bilim insanlarının çalışmalarını dikkate almak gerekiyor. Karadeniz`in nehirlerle beslenen tatlı suyu, Akdeniz`den gelip alt akıntı ile Karadeniz`e giren tuzlu su ile tuzlanmaktadır. Ayrıca sürekli olarak Karadeniz`in besin bakımından zengin olan üst akıntısı Marmara Denizi`ne akarak Marmara Denizi`ni besin bakımından daha da zengin hale getirmektedir. Bu zenginlik bir yanıyla Marmara Denizinin oksijeni oldukça az olan alt tabakasının üzerini kaplayarak havasız bırakmaktadır.”
‘MARMARA OKSİJENSİZ KALACAK, SUYUN KİMYASI BOZULACAK’
“Kanal Projesi yapılırsa, organik maddeler bakımından oldukça zengin olan Marmara denizinin suyu, 25 metre derinlikteki Kanal suyu üst akıntısının Marmara Denizine girmesiyle, Marmara`nın oksijen bakımından oldukça yetersiz olan alt suyunu daha fazla baskı altına alarak tümüyle oksijensiz bırakacaktır. Bu durum Marmara Denizi`nin alt tarafında bulunan suyun kimyasal yapısını daha da bozacaktır. Açıkçası İstanbul Boğazı Karadeniz`e nehirlerle gelen sular ile Akdeniz`den Marmara Denizi`ne gelen sular arasında bir denge oluşturmaktadır.”
‘PROJE’ ORMAN VE TARIM ALANLARINI YAPILAŞMAYA AÇMAK İÇİN YENİ BİR ARAÇ’
“Kanal Projesi, hangi planın ve planlamanın bir ürünüdür? Doğru bir kentleşmeyi ortaya koymak için öncelikle bilimsel ölçüler içinde bir planlamanın yapılması gerekmektedir. Oysa bu proje ilgililer tarafından sadece Karadeniz ile Marmara Denizini birleştiren bir suyolu projesi olarak sunulmaktadır. Bölgenin ekosistemi ile birlikte Trakya ve İstanbul`un geleceği açısından konuya bakılmamaktadır. Sulak alanların içi ve dışı düşünülmemektedir. Anlaşılıyor ki; orman alanları, tarım alanları, meralar ve kıyıların yapılaşması için yeni araçlara ihtiyaç vardır.”
‘İSTANBUL VE TRAKYA’NIN GÖZDEN ÇIKARILMASI ÜLKEYE İHANETTİR’
“İnşaat sektörüne yeni kaynaklar yaratmak için İstanbul ve Trakya`nın bugünkü varlığını sürdürmesine ihtiyaç yoktur! İnşaattan belirli kesimlere aktarılacak kaynak için İstanbul ve bütünüyle Trakya gözden çıkarılabilir! Bugüne kadar ülkemizin çok değerli varlıkları gözden çıkarılmadı mı? Fakat Trakya ve İstanbul`un tümüyle gözden çıkarılması ülkemize yapılacak olan çok büyük bir ihanet olur. Zaten "kentlerimize ve İstanbul`a ihanet ettik" denmemiş miydi?
'Bu risk sadece İstanbul’un riski değil, tüm Türkiye’nin riskidir. Hayatın duracağı, ekonominin büyük hasar alacağı büyük bir kaos ve ulusal felaket ihtimalinden bahsediyoruz.'
‘BU İNŞAAT SEKTÖRÜNÜN ARAZİSİ HALİNE GETİRME PROJESİ’
“Altını kalın çizgilerle çizmek gerekir ki bu proje; 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Çanakkale Köprüsü ile birlikte bölgeyi inşaat sektörünün bir arazisi haline getirme projesidir. Bir suyolu projesi değildir? Bölgede oluşturulacak yeni bir kent, İstanbul`un altyapı sorununu daha da büyütecektir. Önemli ölçüde arsa ve arazi kapatanlar bugün bile 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal Projesini göstererek bu eksende reklam yaparak inşaatlarını satmaya çalışmaktadırlar.”
‘DENİZ EKOSİSTEMİ İLE KARA EKOSİSTEMİ İÇ İÇE GEÇECEK, BÖLGE ÇORAKLAŞACAK’
“Bilinmesi gerekir ki su kanalı deniz seviyesine kadar kazılacağı için bu kanal bir drenaj sistemi gibi çalışacaktır. Kanal çevresinde doğal olarak bulunan yer altı su rezervuarlarını tahrip ederek, çevrenin tuzlanmasına neden olacaktır. Deniz suyu ile tatlı su birbirine karışacaktır. Deniz ekosistemi ile kara ekosistemi iç içe geçecektir. Ayrıca, Küçükçekmece Gölü, Sazlı Dere ve Terkos Barajı özelliğini yitirerek tuzlanacaktır. Trakya Bölgesinde bulunan tarlalar sulanamayacak bölge çoraklaşacaktır. Ayrıca kanal kazısı yapılırken iş makinaları ve patlayıcı maddeler kullanılacağı için çevrenin ekosistemi ile birlikte fauna ve florası bozulacaktır.”
‘YENİ BİR KENTLE, BÖLGENİN NÜFUSU 40 MİLYON OLACAK’
“Kanal çevresine ve kıyılara yapılacak inşaatlarla yeni bir kent yaratılmış olacaktır. İstanbul`un nüfusu 25 milyon olacak, Trakya ile birlikte bölgenin nüfusu 40 milyona ulaşacaktır. Bu proje Trakya Havzası ile birlikte İstanbul`un bitmesine neden olacak bir projedir. Zaten bu bölgede yeni bir kentin yaratılacağı açıklıkla ifade edilmiştir.
Melen Barajı`nın gövdesindeki çatlak nedeniyle İstanbul`a su verilememektedir. İstanbul`a su veren diğer barajların devre dışı kalmasıyla, var olan su kaynaklarının İstanbul`un su ihtiyacını karşılaması mümkün değildir. Bugün bile İstanbul`a su veren barajların su seviyesi oldukça düşmüştür. Umutlar yağacak olan yağmur ve kara bağlanmıştır. Yapılacak olan Kanalın yer altı su dengesini bozarak tuzlanması, barajların bir kısmının servis dışı kalması nedeniyle var olan su kaynaklarının bugünkü nüfusa bile yetmeyeceği açıkken, 40-45 milyon nüfusa çıkacak olan İstanbul ve Trakya`nın su ihtiyacı nasıl karşılanacaktır?”
‘ULAŞIM SİSTEMLERİ DEĞİŞECEK, DEPREM ADALARIN BATMASINA NEDEN OLACAK’
“45 kilometre uzunluğunda yapılacak olan bu kanal projesi tarım alanlarını parçalayacak, kanal üzerinde 7 ile 9 köprünün yapılması gerekecektir. Kanal ile Boğaz arasındaki bölge bir ada haline dönüşeceği için tüm ulaşım sistemleri değişecek ve yeni sorunlar yaşanacaktır.
Kanal kazısından çıkan toprakla Marmara Denizinde adalar yapılarak yerleşime açılacağı ifade edilmektedir. Marmara Denizinin içinden geçen fay hattının üreteceği 7 ve üzeri büyüklükteki bir deprem, bu adaların denizle buluşmasına ve batmasına neden olacaktır. Dolgu alanları üzerine yapılan yapıların büyük ölçüde denizle veya su ile buluştuklarını biliyoruz.
Sonuç olarak söylemek gerekir ki 2007 yılından buyana İstanbul Boğazı`ndan geçen gemi sayısının azaldığı biliniyor. 2007 yılında 56.606 olan yıllık Boğaz trafiği, 2018 yılında 44.000 mertebesinde olmuştur. Ayrıca, teknolojik düzeyde ortaya çıkan gelişmeler İstanbul Boğazı`nda karşılaşılan kazaları önemli ölçüde azaltmıştır. Yine petrol taşımacılığında boru hatlarının yapılması da deniz trafiğinin yükünü azaltmaktadır. Gündemde olan Samsun – Ceyhan petrol boru hattının yapılması durumunda Boğaz`daki tanker trafiğinin önemli ölçüde azalacağını bilmek gerekiyor.”
‘RANT VE EMLAK PROJESİ, BÖLGENİN YOK OLUŞ PROJESİ’
“Altı çizilmesi gereken konu şudur: Kanal Projesi bir ulaşım projesi değildir. İstanbul Havalimanı, 3. Boğaz Köprüsü ve Çanakkale Köprüsü ile birlikte, İstanbul`un kuzeyinde ve Trakya Bölgesinde yapılaşmamış alanları imara açacak olan yeni bir rant ve emlak projesidir. İstanbul ve Trakya`nın yok oluş projesidir. Ülkemizin milyarlarca dolar parası olsa bile bu proje yine yapılmamalıdır. Yapılması halinde ortaya çıkacak olan kayıpları karşılayacak bir model ve sürdürülebilir bir gelecek yoktur.”
[Samanyolu Haber] 12.12.2019
“İstanbul kanal projesi neden yapılmamalıdır?” başlığıyla bir açıklama yapan Gökçe, projenin sonuçlarına, ekolojik etkilerine, şehir yapısı ve kent sakinlerine vereceği zararlara ilişkin önemli veriler paylaştı.
Projenin Marmara’yı oksijensiz bırakacağını belirterek, gerçekleştirilmemesi için hükümeti uyaran Gökçe’nin tespitleri şöyle:
‘UYUTULAN PROJE YENİDEN UYANDIRILDI’
“Yıllardır ilgi alanımız içine sokulan fakat uzun bir süredir uykuda tutulduğu anlaşılan İstanbul Kanal Projesi uykudan uyandırıldı. Bir kez daha ülkemizin gündemine oturdu. Gerçekten yapılmak istenen "İstanbul Kanal Projesi "olmazsa olmaz bir proje midir?" Yoksa yapılmaması gereken bir proje midir? İlgililer tarafından söylendiği gibi bu projenin amacı; İstanbul Boğazından geçen gemilere geçiş kolaylığı sağlayarak kazaları önlemek ve gelir elde etmek için yapılan bir proje midir?
Karadeniz ve Marmara Denizi`nin özelliklerini bilimsel olarak ortaya koyan bilim insanlarının çalışmalarını dikkate almak gerekiyor. Karadeniz`in nehirlerle beslenen tatlı suyu, Akdeniz`den gelip alt akıntı ile Karadeniz`e giren tuzlu su ile tuzlanmaktadır. Ayrıca sürekli olarak Karadeniz`in besin bakımından zengin olan üst akıntısı Marmara Denizi`ne akarak Marmara Denizi`ni besin bakımından daha da zengin hale getirmektedir. Bu zenginlik bir yanıyla Marmara Denizinin oksijeni oldukça az olan alt tabakasının üzerini kaplayarak havasız bırakmaktadır.”
‘MARMARA OKSİJENSİZ KALACAK, SUYUN KİMYASI BOZULACAK’
“Kanal Projesi yapılırsa, organik maddeler bakımından oldukça zengin olan Marmara denizinin suyu, 25 metre derinlikteki Kanal suyu üst akıntısının Marmara Denizine girmesiyle, Marmara`nın oksijen bakımından oldukça yetersiz olan alt suyunu daha fazla baskı altına alarak tümüyle oksijensiz bırakacaktır. Bu durum Marmara Denizi`nin alt tarafında bulunan suyun kimyasal yapısını daha da bozacaktır. Açıkçası İstanbul Boğazı Karadeniz`e nehirlerle gelen sular ile Akdeniz`den Marmara Denizi`ne gelen sular arasında bir denge oluşturmaktadır.”
‘PROJE’ ORMAN VE TARIM ALANLARINI YAPILAŞMAYA AÇMAK İÇİN YENİ BİR ARAÇ’
“Kanal Projesi, hangi planın ve planlamanın bir ürünüdür? Doğru bir kentleşmeyi ortaya koymak için öncelikle bilimsel ölçüler içinde bir planlamanın yapılması gerekmektedir. Oysa bu proje ilgililer tarafından sadece Karadeniz ile Marmara Denizini birleştiren bir suyolu projesi olarak sunulmaktadır. Bölgenin ekosistemi ile birlikte Trakya ve İstanbul`un geleceği açısından konuya bakılmamaktadır. Sulak alanların içi ve dışı düşünülmemektedir. Anlaşılıyor ki; orman alanları, tarım alanları, meralar ve kıyıların yapılaşması için yeni araçlara ihtiyaç vardır.”
‘İSTANBUL VE TRAKYA’NIN GÖZDEN ÇIKARILMASI ÜLKEYE İHANETTİR’
“İnşaat sektörüne yeni kaynaklar yaratmak için İstanbul ve Trakya`nın bugünkü varlığını sürdürmesine ihtiyaç yoktur! İnşaattan belirli kesimlere aktarılacak kaynak için İstanbul ve bütünüyle Trakya gözden çıkarılabilir! Bugüne kadar ülkemizin çok değerli varlıkları gözden çıkarılmadı mı? Fakat Trakya ve İstanbul`un tümüyle gözden çıkarılması ülkemize yapılacak olan çok büyük bir ihanet olur. Zaten "kentlerimize ve İstanbul`a ihanet ettik" denmemiş miydi?
'Bu risk sadece İstanbul’un riski değil, tüm Türkiye’nin riskidir. Hayatın duracağı, ekonominin büyük hasar alacağı büyük bir kaos ve ulusal felaket ihtimalinden bahsediyoruz.'
‘BU İNŞAAT SEKTÖRÜNÜN ARAZİSİ HALİNE GETİRME PROJESİ’
“Altını kalın çizgilerle çizmek gerekir ki bu proje; 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Çanakkale Köprüsü ile birlikte bölgeyi inşaat sektörünün bir arazisi haline getirme projesidir. Bir suyolu projesi değildir? Bölgede oluşturulacak yeni bir kent, İstanbul`un altyapı sorununu daha da büyütecektir. Önemli ölçüde arsa ve arazi kapatanlar bugün bile 3. Köprü, 3. Havalimanı ve Kanal Projesini göstererek bu eksende reklam yaparak inşaatlarını satmaya çalışmaktadırlar.”
‘DENİZ EKOSİSTEMİ İLE KARA EKOSİSTEMİ İÇ İÇE GEÇECEK, BÖLGE ÇORAKLAŞACAK’
“Bilinmesi gerekir ki su kanalı deniz seviyesine kadar kazılacağı için bu kanal bir drenaj sistemi gibi çalışacaktır. Kanal çevresinde doğal olarak bulunan yer altı su rezervuarlarını tahrip ederek, çevrenin tuzlanmasına neden olacaktır. Deniz suyu ile tatlı su birbirine karışacaktır. Deniz ekosistemi ile kara ekosistemi iç içe geçecektir. Ayrıca, Küçükçekmece Gölü, Sazlı Dere ve Terkos Barajı özelliğini yitirerek tuzlanacaktır. Trakya Bölgesinde bulunan tarlalar sulanamayacak bölge çoraklaşacaktır. Ayrıca kanal kazısı yapılırken iş makinaları ve patlayıcı maddeler kullanılacağı için çevrenin ekosistemi ile birlikte fauna ve florası bozulacaktır.”
‘YENİ BİR KENTLE, BÖLGENİN NÜFUSU 40 MİLYON OLACAK’
“Kanal çevresine ve kıyılara yapılacak inşaatlarla yeni bir kent yaratılmış olacaktır. İstanbul`un nüfusu 25 milyon olacak, Trakya ile birlikte bölgenin nüfusu 40 milyona ulaşacaktır. Bu proje Trakya Havzası ile birlikte İstanbul`un bitmesine neden olacak bir projedir. Zaten bu bölgede yeni bir kentin yaratılacağı açıklıkla ifade edilmiştir.
Melen Barajı`nın gövdesindeki çatlak nedeniyle İstanbul`a su verilememektedir. İstanbul`a su veren diğer barajların devre dışı kalmasıyla, var olan su kaynaklarının İstanbul`un su ihtiyacını karşılaması mümkün değildir. Bugün bile İstanbul`a su veren barajların su seviyesi oldukça düşmüştür. Umutlar yağacak olan yağmur ve kara bağlanmıştır. Yapılacak olan Kanalın yer altı su dengesini bozarak tuzlanması, barajların bir kısmının servis dışı kalması nedeniyle var olan su kaynaklarının bugünkü nüfusa bile yetmeyeceği açıkken, 40-45 milyon nüfusa çıkacak olan İstanbul ve Trakya`nın su ihtiyacı nasıl karşılanacaktır?”
‘ULAŞIM SİSTEMLERİ DEĞİŞECEK, DEPREM ADALARIN BATMASINA NEDEN OLACAK’
“45 kilometre uzunluğunda yapılacak olan bu kanal projesi tarım alanlarını parçalayacak, kanal üzerinde 7 ile 9 köprünün yapılması gerekecektir. Kanal ile Boğaz arasındaki bölge bir ada haline dönüşeceği için tüm ulaşım sistemleri değişecek ve yeni sorunlar yaşanacaktır.
Kanal kazısından çıkan toprakla Marmara Denizinde adalar yapılarak yerleşime açılacağı ifade edilmektedir. Marmara Denizinin içinden geçen fay hattının üreteceği 7 ve üzeri büyüklükteki bir deprem, bu adaların denizle buluşmasına ve batmasına neden olacaktır. Dolgu alanları üzerine yapılan yapıların büyük ölçüde denizle veya su ile buluştuklarını biliyoruz.
Sonuç olarak söylemek gerekir ki 2007 yılından buyana İstanbul Boğazı`ndan geçen gemi sayısının azaldığı biliniyor. 2007 yılında 56.606 olan yıllık Boğaz trafiği, 2018 yılında 44.000 mertebesinde olmuştur. Ayrıca, teknolojik düzeyde ortaya çıkan gelişmeler İstanbul Boğazı`nda karşılaşılan kazaları önemli ölçüde azaltmıştır. Yine petrol taşımacılığında boru hatlarının yapılması da deniz trafiğinin yükünü azaltmaktadır. Gündemde olan Samsun – Ceyhan petrol boru hattının yapılması durumunda Boğaz`daki tanker trafiğinin önemli ölçüde azalacağını bilmek gerekiyor.”
‘RANT VE EMLAK PROJESİ, BÖLGENİN YOK OLUŞ PROJESİ’
“Altı çizilmesi gereken konu şudur: Kanal Projesi bir ulaşım projesi değildir. İstanbul Havalimanı, 3. Boğaz Köprüsü ve Çanakkale Köprüsü ile birlikte, İstanbul`un kuzeyinde ve Trakya Bölgesinde yapılaşmamış alanları imara açacak olan yeni bir rant ve emlak projesidir. İstanbul ve Trakya`nın yok oluş projesidir. Ülkemizin milyarlarca dolar parası olsa bile bu proje yine yapılmamalıdır. Yapılması halinde ortaya çıkacak olan kayıpları karşılayacak bir model ve sürdürülebilir bir gelecek yoktur.”
[Samanyolu Haber] 12.12.2019
Bu nasıl kardeşlik?: Türkiye'ye...
Avrupa’da doğalgaz fiyatları 11 Aralık itibarıyla 165 dolar seviyesindeyken, Türkiye satın aldığı Azeri gazına taşıma ücretiyle 300 dolar ödüyor.
Ankara, Avrupa’daki ortalama seviyenin iki katı fiyattan gaz aldığı Bakû’dan indirim istedi.
Rus gazından yüzde 12 ucuz olacağı açıklanan, ancak TANAP’taki yüksek taşıma ücretleri sebebiyle Türkiye'ye en pahalıya mâl olan Azeri gazı için Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti indirim talebinde bulundu.
AVRUPA 165 DOLAR, TÜRKİYE 300 DOLAR ÖDÜYOR
Avrupa’da doğalgaz fiyatları 11 Aralık itibarıyla spot piyasada 1.000 metreküpte 165 dolar seviyesindeyken Azeri gazı taşıma ücretiyle 300 doları aşıyor.
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Türkiye, TANAP’ta Eskişehir tesliminde 78 dolar, Trakya tesliminde 103 dolar gibi astronomik taşıma bedeli ödüyor.
Ocak-eylül döneminde Türkiye’nin Azeri gazı alımında yüzde 31,6’lık artış oldu ve Azeri gazının toplam içindeki payı yüzde 21’e yükseldi.
[Samanyolu Haber] 12.12.2019
Ankara, Avrupa’daki ortalama seviyenin iki katı fiyattan gaz aldığı Bakû’dan indirim istedi.
Rus gazından yüzde 12 ucuz olacağı açıklanan, ancak TANAP’taki yüksek taşıma ücretleri sebebiyle Türkiye'ye en pahalıya mâl olan Azeri gazı için Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti indirim talebinde bulundu.
AVRUPA 165 DOLAR, TÜRKİYE 300 DOLAR ÖDÜYOR
Avrupa’da doğalgaz fiyatları 11 Aralık itibarıyla spot piyasada 1.000 metreküpte 165 dolar seviyesindeyken Azeri gazı taşıma ücretiyle 300 doları aşıyor.
Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Türkiye, TANAP’ta Eskişehir tesliminde 78 dolar, Trakya tesliminde 103 dolar gibi astronomik taşıma bedeli ödüyor.
Ocak-eylül döneminde Türkiye’nin Azeri gazı alımında yüzde 31,6’lık artış oldu ve Azeri gazının toplam içindeki payı yüzde 21’e yükseldi.
[Samanyolu Haber] 12.12.2019
Zulüm varsa konuşmaya devam edeceğim
Furkan Vakfı'nın kurucu başkanı Alpaslan Kuytul, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle yayımladığı kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile on binlerce aileye zulmettiğini söylediği için yaklaşık iki yıl tutuklu kaldıktan sonra geçen hafta tahliye edilmişti. Kendisine "artık sus" telkinleri gelmeye devam ettiğini belirten Kuytul zulüm devam ettiği müddetçe konuşmaya devam edeceğini söyledi.
23 ay hapishanede tutuklu bulunmasının ardından tahliye edilen Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul, TV5'te Yıldıray Oğur'un "Medya Analiz" programında soruları cevaplandırdı.
Tutukluluğunun sona ermesinden sonra gündemde önemli yer tutan Kuytul, kendisine yönelik haksızlıklara dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
Daha önce kamera önünde yapmış olduğu konuşmalarından kes-yapıştır yöntemi ile iddianame hazırlandığına işaret eden Kuytul, "Altı konuşmamdan dolayı açılan davaların hepsinden beraat ettim. Sonra diğer dört dava, hemen bitecek davalardı; bir el, müdahale etti. Bu mahkemeler hâlâ bitmiş değil. Asıl davaları olumlu etkiler diye bitirmiyorlar." dedi.
"HAKSIZLIK YAPTIĞI İÇİN AKP'Yİ ELEŞTİRİYORUM!"
Kuytul, Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AKP) sadece kendilerine konuşma yapmak için salon vermedi diye değil, aleni haksızlıklar yaptığı için eleştirdiğini söyledi.
Kuytul, şu ifadeleri kullandı: "Sadece 'konferans salonları iptal oldu da bize verilmedi de' ondan dolayı değil. Konferansımızın iptali olayı 2014'te. Ama ben 2003 yılında Irak'ın işgalinden beri sonrasında da 2011 Suriye'deki mesele, Suriye savaşının başlatılması, ben o zamandan beri itiraz ettim."
"RUS UÇAĞININ DÜŞÜRÜLMESİ BU ÜLKEYE ZARAR VERMEDİ Mİ?"
Siyaset konusunda açıklamalarda bulunmasına yönelik eleştirilere açık getiren Kuytul, "Ben bu vatanın çocuğuyum. Yapılan şey yanlışsa bu vatana zarar verecekse ve vermedi mi? Rus uçağının düşürülmesi vatana zarar vermedi mi? Türk devleti neden özür diledi? Keyfinden mi? Büyük bir zarar göreceğini gördü. Gitti özür diledi iyi etti." ifadelerini kullandı.
Alpaslan Kuytul, AKP'nin Furkan Vakfı ile kendisine reva gördüğü zulme cemaatlerin sessiz kaldığını belirterek, bu tablonun insanları İslâmiyet'ten uzaklaştırdığını kaydetti.
"Şu anda Amerika ile Türk devletinin arası çok kötü. Rusya ile biraz idare etmeye çalışıyor. Onunla da arası kötü olsaydı ne olacaktı?" diyen Kuytul, "Yani Rus uçağının düşürülmesi tamamen siyasi bir takım sebeplerle yapıldı. Siyasi bir hataydı. Bir hocanın bunlarla ilgili konuşması gayet normal karşılanmalı. Çünkü yerine göre bir futbolcu bile konuşuyor. Yerine göre bir sanatçı, şarkıcı bir türkücü de konuşuyor." dedi.
"ZULÜM KİME YAPILIRSA YAPILSIN KARŞI GELİRİZ"
Zulüm kim tarafından kime yapılırsa yapılsın karşı geleceğini ifade eden Kuytul, "Dünya’nın neresinde kime zulmedildiyse biz hepsinin hakkını savunduk. Hükümete yakın Ensar Vakfı’nda bir kişinin yaptığı kötülük yüzünden bütün camianın suçlanmasına da itiraz ettim. Yarın AKP'y, CHP’ye yapılsa, HDP’ye de yapılsa, haksızlığa karşı çıkarım. Bana konuşma telkinleri geliyor. Zulüm devam ettiği müddetçe konuşmaya devam edeceğim." diye konuştu.
Diğer taraftan Türkiye'deki mahkeme kararlarından şüphe duyduğunu aktaran Kuytul, şöyle devam etti: "Bu ülkede verilen her cezadan artık şüphe ediyorum. Kesinlikle yargı bağımsız filan değil. Bunu yaşayan bilir. Ağır cezada yargılanırsa anlar. Özellikle önemli insanlar için talimatlar yukarıdan geliyor; fakat bunu ispat edebilir misiniz? Edemezsiniz."
CEMAATLERE "KONUŞUN, SUSMAYIN" MESAJI
Kuytul, Türkiye'de zulüm olmasına rağmen susan cemaat ve tarikatlara Hazreti Ali'nin sözünü hatırlatarak şu mesajı verdi: "Bugün 'konuşursak biteriz’ diyenler, aslında sustukça biteceklerini görecekler. Müslümanlar hakikatleri haykırdıkları müddetçe, Allah onların yardımcısıdır. Hz. Ali (radıyallahu anh) diyor ki, ‘Zulme engel olamıyorsanız, bari duyurun.’ Bu da bir engel olmadır."
[Samanyolu Haber] 12.12.2019
23 ay hapishanede tutuklu bulunmasının ardından tahliye edilen Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul, TV5'te Yıldıray Oğur'un "Medya Analiz" programında soruları cevaplandırdı.
Tutukluluğunun sona ermesinden sonra gündemde önemli yer tutan Kuytul, kendisine yönelik haksızlıklara dair dikkat çeken değerlendirmelerde bulundu.
Daha önce kamera önünde yapmış olduğu konuşmalarından kes-yapıştır yöntemi ile iddianame hazırlandığına işaret eden Kuytul, "Altı konuşmamdan dolayı açılan davaların hepsinden beraat ettim. Sonra diğer dört dava, hemen bitecek davalardı; bir el, müdahale etti. Bu mahkemeler hâlâ bitmiş değil. Asıl davaları olumlu etkiler diye bitirmiyorlar." dedi.
"HAKSIZLIK YAPTIĞI İÇİN AKP'Yİ ELEŞTİRİYORUM!"
Kuytul, Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AKP) sadece kendilerine konuşma yapmak için salon vermedi diye değil, aleni haksızlıklar yaptığı için eleştirdiğini söyledi.
Kuytul, şu ifadeleri kullandı: "Sadece 'konferans salonları iptal oldu da bize verilmedi de' ondan dolayı değil. Konferansımızın iptali olayı 2014'te. Ama ben 2003 yılında Irak'ın işgalinden beri sonrasında da 2011 Suriye'deki mesele, Suriye savaşının başlatılması, ben o zamandan beri itiraz ettim."
"RUS UÇAĞININ DÜŞÜRÜLMESİ BU ÜLKEYE ZARAR VERMEDİ Mİ?"
Siyaset konusunda açıklamalarda bulunmasına yönelik eleştirilere açık getiren Kuytul, "Ben bu vatanın çocuğuyum. Yapılan şey yanlışsa bu vatana zarar verecekse ve vermedi mi? Rus uçağının düşürülmesi vatana zarar vermedi mi? Türk devleti neden özür diledi? Keyfinden mi? Büyük bir zarar göreceğini gördü. Gitti özür diledi iyi etti." ifadelerini kullandı.
Alpaslan Kuytul, AKP'nin Furkan Vakfı ile kendisine reva gördüğü zulme cemaatlerin sessiz kaldığını belirterek, bu tablonun insanları İslâmiyet'ten uzaklaştırdığını kaydetti.
"Şu anda Amerika ile Türk devletinin arası çok kötü. Rusya ile biraz idare etmeye çalışıyor. Onunla da arası kötü olsaydı ne olacaktı?" diyen Kuytul, "Yani Rus uçağının düşürülmesi tamamen siyasi bir takım sebeplerle yapıldı. Siyasi bir hataydı. Bir hocanın bunlarla ilgili konuşması gayet normal karşılanmalı. Çünkü yerine göre bir futbolcu bile konuşuyor. Yerine göre bir sanatçı, şarkıcı bir türkücü de konuşuyor." dedi.
"ZULÜM KİME YAPILIRSA YAPILSIN KARŞI GELİRİZ"
Zulüm kim tarafından kime yapılırsa yapılsın karşı geleceğini ifade eden Kuytul, "Dünya’nın neresinde kime zulmedildiyse biz hepsinin hakkını savunduk. Hükümete yakın Ensar Vakfı’nda bir kişinin yaptığı kötülük yüzünden bütün camianın suçlanmasına da itiraz ettim. Yarın AKP'y, CHP’ye yapılsa, HDP’ye de yapılsa, haksızlığa karşı çıkarım. Bana konuşma telkinleri geliyor. Zulüm devam ettiği müddetçe konuşmaya devam edeceğim." diye konuştu.
Diğer taraftan Türkiye'deki mahkeme kararlarından şüphe duyduğunu aktaran Kuytul, şöyle devam etti: "Bu ülkede verilen her cezadan artık şüphe ediyorum. Kesinlikle yargı bağımsız filan değil. Bunu yaşayan bilir. Ağır cezada yargılanırsa anlar. Özellikle önemli insanlar için talimatlar yukarıdan geliyor; fakat bunu ispat edebilir misiniz? Edemezsiniz."
CEMAATLERE "KONUŞUN, SUSMAYIN" MESAJI
Kuytul, Türkiye'de zulüm olmasına rağmen susan cemaat ve tarikatlara Hazreti Ali'nin sözünü hatırlatarak şu mesajı verdi: "Bugün 'konuşursak biteriz’ diyenler, aslında sustukça biteceklerini görecekler. Müslümanlar hakikatleri haykırdıkları müddetçe, Allah onların yardımcısıdır. Hz. Ali (radıyallahu anh) diyor ki, ‘Zulme engel olamıyorsanız, bari duyurun.’ Bu da bir engel olmadır."
[Samanyolu Haber] 12.12.2019
Bir Vefalı Eşin Yaşadıkları [Ali Turna]
Benim hikâyem 15 Temmuz 2016 gecesi başladı. O gece bilemezdim beni nasıl bir hayatın beklediğini ve benim gibi binlerce kadının.
Eşimin senelik izni nedeniyle İzmir’e, babaannesini ve halasını ziyarete gitmiştik. Nereden bilebilirdim ki ailecek güle oynaya geçireceğimiz son tatilimizin olduğunu. İzmir dönüşü akşamı kızım ateşlenmişti, onunla ilgileniyordum. Sürekli uyuyup uyanıyordu. Uyuduğu bir an, eşimin yanına odaya geçtiğimde telefonuma haber sitesinden mesaj geldi. Asker köprüye çıktı diye. İşte o gece ve ilerleyen saatlerde darbe olduğunu anlamıştık. Çok uzun bitmek bilmeyen bir geceydi. Ne uzun bitmek bilmeyen geceler yaşayacaktık daha. Sonrasında olaylar çok hızlı ilerledi. Eşim açığa alındı. Öğleden sonraydı zil çaldı. Kapıyı açtığımda eşimi gördüm. İçeri geçti, oturdu, ne oldu hayırdır diye sordum. Eşim açığa alındığını söyledi. Hâlbuki başarılı ve ödül almış bir çalışandı. Devamlı takdir teşekkürlerle eve dönerdi. Eşimin o anki... Eşimin o anki yüz ifadesini ömrüm boyunca unutamam. Ne yapmıştı ki? Vatanına, milletine hizmet etmekten başka suçu neydi? Ben bu suçun nedenini bir türlü anlayamadım. O anki üzüntümü kelimelerle anlatamam. Bir ümit işine geri döner diye beklerken gecenin bir yarısı KHK ile işten çıkarıldığını öğrendik.
İşte o an bizim için yeni bir hayat başlıyordu. Sabah beşe kadar oturmuştum. Ağlamaktan gözlerim şişmişti. Eşim o kadar büyük bir olgunlukla karşıladı ki ne yapalım Allah büyük bir kapıyı kapatır bir kapıyı açar. Hadi kalk uyu diye beni teselli etmeye çalışıyordu. Lojmanda oturduğumuz için bir gecede hem evsiz hem de eşim işsiz kalmıştı. Bizim kenarda ne bir evimiz ne de birikmiş paramız vardı. Sadece eski bir arabamız vardı. Çok hızlı bir şekilde evi boşalttık. 6 yıldır oturduğum evden komşularımdan 1 gecede aniden ayrılmak zorunda kalmıştık. Kurban Bayramı’na çok az bir zaman vardı onun için apartmandaki samimi komşularım yoktu, memleketlerine gitmişlerdi.
Bana çok yakın olan akrabalarım, her gün konuştuğum kuzenlerim telefon açıp da bir ihtiyacın var mı, diye sormadılar. Sanki anlaşmışlar gibi hepsi irtibatı kesivermişlerdi. Tek başıma iki yaşındaki kızımla evi toparladım. Hemen f.. damgası yemiştik. Eşim de yeni evin boya badanasıyla uğraşıyordu. Bundan sonraki zamanda etrafımdaki insanların nasıl değiştiğini daha iyi görecektim.
Eşimin arkadaşlarının yardımıyla evimizi taşımış ve eşim kısa sürede iş bulmuştu. Eşim için de kolay değildi tabiki o kadar emek verdiği çalıştığı işten hiçbir neden gösterilmeden hem de damgalanarak atılması. Eşimin üniversite yıllarını, kpss’ ye nasıl çalıştığını çok iyi biliyorum. Onca emeği bir gecede silip atmışlardı. Yavaş yavaş yeni hayatımıza alışmaya başlamıştık. Bu benim için ve kızım için hiç de kolay olmadı. Kızım iki yaşını yeni bitirmişti. Yeni taşındığımız evi hiç benimseyememişti. Yarım yamalak konuşmasıyla burası bizim evimiz değil, biz evimizi kaybettik derdi. Kızımın eve alışması neredeyse 8 ayı buldu. Yaz ayının gelmesiyle sürekli parka çıkartmaya başladım. Yavaş yavaş ben de kızım da yeni mahallemize alışmaya başlamıştık. Kızımı parka götürdüğümde Fatma ve Kısmet Hanımlarla tanışmıştım. Ama kendimden çok bahsetmedim, açıkçası ürküyordum insanların tepkisinden.
Bir gün parkta oturuyoruz, Kısmet Fatma’yı kahve içmeye çağırdı. Baktım çevreme bir acı kahve içecek bile kimsem kalmamıştı. Eşim ise bulduğu işte çok çalışıyor ama damgalı olduğu için maaşını yarım yamalak veriyorlar, sigorta yapmıyorlardı. Markete gittiğimde Fatma’yı gördüm, ayaküstü konuşurken onun da eşinin KHK ile atıldığını öğrendim. Bu ortak noktamız bizi yakınlaştırmıştı. Fatma’nın gözleri doldu, “Bana gel görüşelim etrafımda kimsem kalmadı. Kaç yıllık komşularım benimle konuşmaz oldu.” dedi. Demek ki dedim tek ben değilmiş bu durumu yaşayan. Benim gibi yalnızlığa itilmiş çok bayan var. Beni anlayan bir bayanla tanışmak beni çok mutlu etmişti. O dönem çok dertleştik Fatma Hanımla.
Zaman bir şekilde akıp gidiyordu. İyisiyle kötüsüyle bu hayatı yaşamak zorundaydık. Neyse ki sağlığımız yerindeydi. Eşim yanımdaydı. Çünkü her gün onlarca kişiyi F...’den alıyorlardı. Artık ben bu haberlerden bıkmıştım. Yavaş yavaş beni de bir korku sarmıştı. Polisler bizim kapımızı da çalacak mı, diye en ufak tıkırtıda kapıya dikkat kesilirdim, kurbanlık koyun gibi. Hiçbir suçumuz yoktu, kendimizden emindik ama eşimin birkaç güzide arkadaşı tutuklanmıştı, bizim de o insanlardan bir farkımız yoktu. Kapı her çalışında eşimle birbirimize bakar tedirgin bir şekilde hayırdır inşallahlarla kapıyı açardık, ya apartman görevlisi ya da eşimin samimi arkadaşlarından bazıları olurdu.
Bir akşamüstü gene zil çaldı. Tedirgin bir şekilde açınca kapıda kocaman bir kutu ve eşimin eski işyerinde çalışan arkadaşlarını gördük. Bir kısmı yabancı uyruklu olan arkadaşları bize yılbaşı sürprizi yapmak istemişler. Onların bu ziyareti bizi o kadar mutlu etmişti ki akrabaların bile sırt döndüğü şu zamanda.
İki yılımız endişe içinde geçti. Sabah uyandığımda saate bakardım. Saat 5’i geçmiş bu sabah da gelen olmadı diye elhamdülillah derdim. Meğer tek ben değilmişim, Silivri’de görüş sırasında konuştuğum bayanlar da uzun süre bu korkuyu yaşamışlar. Bu olumsuzluklara rağmen mutluyduk, ayakta durmamız için en önemli nedenimiz kızımızdı. Kızımın doğum günü yaklaşıyordu. Kızım gün sayıyordu doğum günü için. İlla evi süslememi istiyordu. İstediği gibi elimden geldiğince süsledim. Çok sevdiği karakter olan Elsa'lı pasta yapmıştım. Eşim, ben ve kızım kızımın pastasını kesip doğum gününü kutladık o gece. Nerden bilebilirdim ki o gecenin son ailece mutluluk gecemiz olduğunu. Aradan 2-3 gün geçti ki korktuğumuz başımıza geldi. Sabah 5 suları namaza kalkmıştık, kapımız büyük bir gürültüyle çaldı. 4-5 polis gelmişti, sabah sabah evimizi basmışlardı resmen. 1 saate yakın evi arayıp birkaç form doldurduktan sonra eşimi aldılar. Eşim çıkmadan önce bir dakika kızımı öpeyim demişti. Kızına çok düşkündü. Uyuyan kızımızı öptü vedalaştık ve çıkarken abime söylersin demişti. (Ama o çok sevdiği abisi 14 aydır cezaevinde yatan kardeşini bir kere bile ziyaret etmedi.) Ben hiç ağlamamıştım, şoka girmiştim resmen. Polis memuru da bana bakıp şoka girmiş demişti. Acaba kendi eşi benim durumumda olsa nasıl olurdu.
Bundan sonra benim için semtine dahi daha önce gitmediğim Silivri günleri başlamıştı. Eşimi mahkeme kararıyla tutuklamışlar Metris’e ve iki gün sonra da Silivri cezaevine göndermişlerdi. Cezaevi yetkilileri beni arayasıya kadar nerede olduğunu bilmiyordum. Annem tek başına gitme, korkarsın, sen öyle bir yere gitmedin şimdiye kadar demişti. Doğru da ne karakol ne adliye ne de mahkeme salonu görmüştük ailece… Babam ve kendi abimle gitmiştik. Nasıl bir ortam olduğunu bilmediğim için kızımı götürmedim. 4 yaşındaki kızıma nasıl anlatabilirdim ki?
Yazar notu: Çocuk mevzusu geçince bazı durumları belirtmeden geçemeyeceğim. Cezaevi sürecini çocuklara anlatmak çok zor oluyor. Hele de çocuk küçükse anlatmak daha da zor oluyor. Bazı ailelerden dinledim, kimisi baban asker oldu devleti koruyor demişler, diğer arkadaşımın eşi baban polislerin arabasını tamir ediyor demiş, açık görüşte çocuk babasına, “Baba hâlâ tamir bitmedi mi? Gel eve başkaları tamir etsin.” deyince buna şahit olan gardiyan dayanamayıp çocuğa, “Baban çok iyi tamirci. Onun yaptığını başkası yapamaz, o yüzden bize lazım.” diye yardımcı olmuş.
Babamla birlikte 5 tane arama noktasından geçtikten sonra şu çok konuşulan Silivri cezaevine girmiştik. Kapalı görüşlerde çok kalabalık olmazdı. Ama açık görüşlerdeki kalabalıklığı, çektiğimiz sıkıntıyı anlatamam. Annemi bir kere götürmüştüm. Annem kızım bu ne böyle demişti. Bitmek bilmez sıralar, uzun kuyruklar, memurların kime geldin, nesisin soruları bir yandan kızımın ağlamaları, babam nerede soruları, aramalar…
Tabi ben bilmiyorum görüşme günlerini, bana telefonda istediğin gün gel demişlerdi. İlk görüşmelerde böyle olurmuş. Ve şansıma ilk görüşmemiz açık görüş olmuştu. Kapalı görüşler alt katta, aramızda kalın bir cam, elimizde ahize seslerimizi bile net duyamazdık. Açık görüş üst kattaydı. Ben de ilk geldiğim yere merdivenleri çıkarak girdim salona. Büyük bir salon, plastik masa, sandalyeler, camlar tel örgülerle çevrilmiş. Oturduk babamla boş boş etrafa bakıyorum ve kendi kendime benim ve eşimin burada ne işi var diyorum. Aynı zamanda 14 ay boyunca gelip gideceğim yeni dünyama alışmaya çalışıyordum. Diğer aileler görüşmeye başlamıştı, ilk görüşme olduğu için eşimi tek getirdiler. Mahkûm kapısı farklıydı, gözüm kapıda bekliyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi, ilk sevgili buluşması gibi heyecan ve üzüntü duyguları aynı çizgide. Ve kapıdan eşim girdi, ilk göz göze geldiğimiz o an artık duygularımı tutamaz oldum. Engel olamıyordum göz pınarlarıma, ayağa kalkmak istedim ama ayaklarımdaki güç çekilmişti. Bayılmamak için kendimi zor tuttum, günlerdir beklediğim bu anı bayılarak geçirmek istemiyordum. Yanıma geldi sarıldık. Ben ağlıyordum, naif ve duygusal olan eşim de ağlıyordu. Uzun bir süre konuşamadık.Hıçkırıklardan ağzımdan cümle çıkmıyordu. O kadar çok şey vardı ki söylemek istediğim. Boğazıma bir yumru tıkanmış, ağzımı açtığım anda sadece hıçkırıyordum. Görüşmenin belki yarım saati böyle geçti. Eşim istediklerini söyledi. Kitap, Kur’an, teşbih, Cevşen ve giysi. Kıyafetler sınırlıydı zaten. Eşim telefon evraklarını hallet de haftada bir de olsa 10 dk seni arayabileyim dedi. Bir sonraki hafta istediklerini hazırlayıp babamla gelmiştim. İlk açık görüş ayrılmasını da hiç unutamam. O son bakışı, gardiyanların götürmesi, gözündeki yaşları bırakarak gitmesi... Anlatamam, anlayamazsınız, anlatılmaz ve umarım kimse yaşamaz bu hali.
Artık yolu yordamı öğrenmiştim, her zaman yaşlı babamı o kadar uzun yola peşimden sürükleyemezdim. Her hafta Silivri’ye gelip gitmeye başlamıştım. Şu mavi sıkıcı Silivri otobüsleri sabahları abim Yenibosnay’a bırakırdı sağ olsun. Oradan bitmek bilmeyen Silivri otobüs yolculuğum başlardı. Merak edip durak sayılarına bakmıştım da 78 durak vardı. Genelde ben geç kalırdım görüşe, bayan arkadaşlar takılırdı. Ee derdim özel arabamız yok. Silivri otogar 1 saat 45 dakika sürüyor. Acemi şoförse 2 saat, gidip gelmekten şoförler aşina geliyordu artık. Oradan cezaevi minibüsüne biniyordum, bir yarım saatte orada geçiyordu. 3 saat de yakın yol sürüyordu. O cezaevi minibüsünde 14 aydır ne hikâyeler dinledim, ne gözyaşları gördüm, ne haykırmalara şahit oldum. Sorun minibüs şoförlerine anlatsınlar.
Cezaevi gidip gelmelerinde çok bayan arkadaşlarım oldu, sonuçta aynı dertten mustariptik. Toplum bizi soyutlamıştı ve biz bizeydik. Çok güzel insanlar tanıdım. Kimisi İzmir’den, kimisi Ankara’dan, İstanbul’un farklı semtlerinden gelen güzel insanlar. Zehra’yı minibüste tanıdım, küçük çocuğu Akif ile. Meğer eşi eşimle aynı koğuşta kalıyormuş. Ve diğer bayanların dertlerini görünce kendi derdimizi unutuyorduk. Gerçekten dağılan aileler, acı çeken çocuklar, gözü yaşlı bu süreçte hastalanan babalar, anneler görmek isterseniz herhangi bir sabah Silivri önüne gelin bizden birilerini göreceksiniz ve içinizden büyük ihtimal, “Bunların eşimden, ablamdan, anamdan farkı yok.” diyeceksiniz.
Silivri’ye giderken değil, dönüş yolu hiç bitmiyor sanki. Giderken eşimizi göreceğiz heyecanı ile geçtiği için sanırım hızlı geçiyor ama dönüşte eşimden ayrılmak istemeyen, geri geri giden ayaklarıma ritim tutturan otobüs tekerleri dönüşü yavaşlatıyor olabilir mi? Her görüş bir dramdı. Her görüş bir sevdaydı. Her görüş babanın kızına sarılmasıydı. Kızımı bayrama gider gibi süslerdim her açık görüşte. Sonraları kendimi tutmayı ağlamamayı öğrendim. Benim her üzüntümün eşimi iki kat etkilediğini görünce zorla gülümsemeye çalıştım. Acılarımızla dalga geçer oldum eşim mutlu olsun diye. Daha sonra öğrendim ki içeridekilerin aileleri dışarıda gelip gitmelerde birbirlerine yardım ediyorlar. Akrabalarımdan görmediğim ilgiyi bu güzel insanlardan gördüm. Ne eski dostluk ne de akraba ama her gören bir ihtiyacın var mı diye sorardı sağ olsunlar. Ben de elimden geldiğince elimde olduğu kadarını paylamaya çalıştım.
Silivri’de sadece eşler yok, oğlunu oraya bırakmış anneler de var. Hatice abla gibi. 24 yaşındaki ilk göz ağrısını hem de hasta olan oğlunu (kalp hastalığı). O da her hafta erkenden gelir bizim için sıra tutardı ya da salonda masa ayırırdı. Bir gün açık görüş salonundayız, Hatice anne oğlunu bekliyor gelenlerden birine sordu, “ Oğlumu gördünüz mü?” diye. Karşısındaki, “Siz Ali Bey’in annesi misiniz?” deyince Hatice ablanın hafızalarımıza kazıdığı o safiyane duygusu, “Bey değil evladım, bey değil o daha çocuk.” demesini hiçbirimiz unutamadık.
Açık görüşlere kızımla giderdim. Kapalı görüşlere götürmezdim, o kalın cam arkasından babasını görmesini istemezdim. Eşimin anne babası vefat etmişlerdi. Abisi, kuzenleri, diğer akrabaları sırt dönmüşlerdi. Eşim çok umursamadı, biz bize yeteriz derdi hep. Eşimin yakın arkadaşları sağ olsun hiç yalnız bırakmadılar, hep arayıp sordular. Akrabalarımızdan görmediğimiz desteği bu arkadaşlardan gördük, hatta yabancı arkadaşları Türkiye’de işleri bitip memleketlerine dönmelerine rağmen o ülkelerden arayıp bir ihtiyacınız var mı diye sorarlardı. Yanlış anlaşılmasın bu yabancılar İtalyan’dı, Rus’tu Türk değildi. Demek insan olmak öncelikmiş.
Kızımı ilk kez Silivri’ye götürdüğümde yolda kızıma, “Baban Silivri’de çalışıyor, çok para kazanıp bize gönderecek” diye anlattım. 4 yaşında olduğu için okuması yoktu ve nereye girdiğini bilmiyordu ya da ben öyle sanıyordum. İlk görüşmede eşim gözyaşlarını tutamamıştı, bir de kızımın, “Baba sen hep burada mı kalacaksın? Çok para lazım değil ki. Eve gelsene.” demesi bizi hepten bitirmişti.
Sonra eve geldiğimizde kızım resim çizmişti. Resimde ne çizdiğini sorduğumda babamı çizdim. Babam bir kuş olmuş, babamı kafese kapatmışlar diye söylemişti. Ben kızıma ne diyeceğimi bilememiştim. İnanın o kadar zor bir durum ki... Uzun süre geceleri babamı istiyorum diye ağlardı. Geceleri çok kere baba diye çığlık atarak uyandığı olurdu. Sarılırdık. Kız çocuğu olduğu için babasına çok düşkündü. Eşim her akşam geldiğinde kızım sana bir sarılayım, seni çok özledim derdi. Şimdi ağlamakta haklı, ben babasının yerini tutamam ki. Kızım da zamanla bu durumu kabullendi ya da içinde yaşıyor. Son zamanlar özellikle içine kapanık olmaya başladı.
Biliyorum eşim için de orada kalmak kolay bir şey değil, eşinden, kızından ayrı en önemlisi özgürlüğü elinden alınmış olması. Ama dışarıda olan bizlerin hayatları da hiç kolay olmuyordu. Ne kendi acımızı yaşayabildik ne derdimize üzülebildik. Çocuklara moral verebilmek, eşimize moral verebilmek, evin işleri derken biz kendimizi unuttuk isyan etmiyoruz. Tabi ki de kaderimiz buymuş diyoruz ve üzülmeyi mutlulukları ve bunun gibi tüm duyguları öteliyoruz ileriki bir zamana.
Evin kirasını ödeyemediğimiz için evi kapattık. Eşyaları koyacak yer olmadığı için kimini sattık, kimini verdik ve ailemin yanına yerleştim. Hem yalnız kalmamı eşim istemiyordu hem de evin masrafını karşılayamıyordum. Anlayacağınız yuvam dağılmıştı. Ocağım sönmüştü. Bu duyguyu bilir misiniz? Kendi ailem de olsa bir başka evde sığınmacıydım. Ne kızımın özel bir odası ne de özel bir yatağı vardı.
İnsanların bütün dengesi değişmişti. Bayanlar olarak çok zor zamanlardan geçiyorduk. Görüşlerin yetmediği yerde mektuplar devreye giriyordu. Eşim mektup yazdım demişti ama o ilk mektup elime iki ay sonra geçmişti. İlk mektup çok farklıydı. Eşim uzun uzun neler yaptığını, koğuşunu, arkadaşlarını yazmıştı. Nöbet günlerini, İngilizce çalıştığını, kitap okuduğunu, sıcak süt içmeye hâlâ devam ettiğini bir de özlediğini yazmıştı. Ve mektuplaşmalar başladı. O mektupları okumanın keyfini anlatamam, kaç kere okuduğumu bilmiyorum. Eşimin yazmış olduğu şiiri buraya yazsam sanırım özet olur:
GEÇİYOR GEÇMİYOR
Dört duvar arasında insan hızlıca geçiriyor zamanı
Kurunca kahvaltı sofrasını
Oturup masaya doldurunca çayları
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Avluda on yedi adım git-gel atınca voltayı
Avluya her çıkana verince kafa selamını
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor.
Bulunca kara kutuda güzel bir şarkıyı
Bir de susturdun mu gürültü patırtıyı
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Toplayınca masada güzel arkadaşları
Tartışınca bulmuşçasına hayatın sırrını
Geçiyor zaman su gibi geçiyor
Gün ortası yatağa geçip uzatınca ayakları
Açıp okuyunca farklı dünyalara götüren kitapları
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Getirince iki kişi masaya satrancı
Bir de sıcak süt olunca izlerken onları
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Kestirince gözüne seni dinleyecek birini
Anlatıp boşaltınca derdini kederini
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Akşam olup gardiyan yapınca sayımı
Görünce sıraya dizilen güzel yüzlü mahpûsları
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Baş koyup, secde edip kılınca namazı
Ardından Allah’a yalvararak arz edince duayla
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Yorgunluktan zar zor bulunca yatağı
Koyunca soğuk yastığa ağırlaşmış kafayı
Geçiyor zaman, su gibi geçiyor.
Düşünmeyince anayı, babayı, eşi, evladı
Unutturunca dört duvar insana efradı
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Ama bir de düşününce dört duvarın ardını
Saniyeler boğazlamaya başlayınca insanı.
Geçmiyor iste o an zaman hiç geçmiyor
Getirince aklına en sevdiklerini
Hüzün sarıverince aniden her yeri
Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor
Görünce açık görüşte sevdiğinin, kızının yüzünü
Saklayınca içinde büyüyen hüznünü
Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor
Gardiyan getirince özlediklerinin mektup ile fotoğrafını
İçine çekince alabilecekmiş gibi kokularını
Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor
Hayale gelince mutlu günlerin anıları
Sel olup akınca gözyaşı çağlayanı
Geçmiyor işte zaman o an hiç geçmiyor
Hatırlayınca yapılan hataları, günahları
Akreple yelkovan bırakıveriyor koşmayı
Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor.
Eşim ve kızımız Ada mektup yazardı. Eşimin ve kızımın doğum günleri yaklaşıyordu. Kızım artık 5 yaşında olacaktı ve babası hâlâ gelmemişti. Bu süreç ne zaman bitecek bilmiyorum ama bizden çok şey aldı götürdü. Unutabilir miyiz? Sanmıyorum. Kendimizden ziyade kızımın hayatının daha başında böyle bir süreç yaşaması sanırım kalıcı hasarlar bırakacak ve ileride hep bir yanı eksik bu günleri hatırlayacaktır.
Biz hiçbir suç işlememiştik ve eşim 14 aydır hapiste, kızım yetim. Bu yaşadıklarımı Allah’a havale etmekten başka elimden bir şey gelmiyor.
Yazarın notu: Bu arkadaş ranza arkadaşımdı, üstümdeki ranzada yatardı. Çok naif, nazik, duygusal bir arkadaştı. Kızına çok düşkün, fotoğrafını alır, ranzasına çekilir, saatlerce bakardı. Çok kitap okur, ayak topunda bana eşlik ederdi. Kimseyle kavga etmez, herkesin sevdiği güzel bir insan olduğu için koğuş başkanı yapmıştık bu arkadaşı. Yakalanmadan önce kendine ucuz bir spor ayakkabı almış durur durur bana, “ Keşke o ayakkabı yerine kızıma bir şey alsaydım.” derdi. Ben tahliye olurken bana üst katta sarılmış ve ağlamıştı. Çok severdim kendisini, hep bir tarafım içeride kaldı. Tahliye olurken sevinemedim, ben çıkıyordum ama arkadaşlarımın çilesi devam ediyordu. Sanki onları yarı yolda bırakmış gibi hissediyordum. Gardiyan kapıyı açtı, ben arkadaşlara sarıldım. Evet, özgürdüm, aylardır bu anı beklemiştim ama çıkamıyordum. Hele de bu arkadaştan ayrılmak... Çok geceleri demir parmaklıklı pencere önünde sabahlamışlığımız olmuştu. Kızı dünya tatlısı bir melekti. Umarım en yakın zamanda kızına kavuşur. Dün aldığım habere göre mahkemesi gene ötelenmiş.
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
İletişim: turna@samanyoluhaber.com
Eşimin senelik izni nedeniyle İzmir’e, babaannesini ve halasını ziyarete gitmiştik. Nereden bilebilirdim ki ailecek güle oynaya geçireceğimiz son tatilimizin olduğunu. İzmir dönüşü akşamı kızım ateşlenmişti, onunla ilgileniyordum. Sürekli uyuyup uyanıyordu. Uyuduğu bir an, eşimin yanına odaya geçtiğimde telefonuma haber sitesinden mesaj geldi. Asker köprüye çıktı diye. İşte o gece ve ilerleyen saatlerde darbe olduğunu anlamıştık. Çok uzun bitmek bilmeyen bir geceydi. Ne uzun bitmek bilmeyen geceler yaşayacaktık daha. Sonrasında olaylar çok hızlı ilerledi. Eşim açığa alındı. Öğleden sonraydı zil çaldı. Kapıyı açtığımda eşimi gördüm. İçeri geçti, oturdu, ne oldu hayırdır diye sordum. Eşim açığa alındığını söyledi. Hâlbuki başarılı ve ödül almış bir çalışandı. Devamlı takdir teşekkürlerle eve dönerdi. Eşimin o anki... Eşimin o anki yüz ifadesini ömrüm boyunca unutamam. Ne yapmıştı ki? Vatanına, milletine hizmet etmekten başka suçu neydi? Ben bu suçun nedenini bir türlü anlayamadım. O anki üzüntümü kelimelerle anlatamam. Bir ümit işine geri döner diye beklerken gecenin bir yarısı KHK ile işten çıkarıldığını öğrendik.
İşte o an bizim için yeni bir hayat başlıyordu. Sabah beşe kadar oturmuştum. Ağlamaktan gözlerim şişmişti. Eşim o kadar büyük bir olgunlukla karşıladı ki ne yapalım Allah büyük bir kapıyı kapatır bir kapıyı açar. Hadi kalk uyu diye beni teselli etmeye çalışıyordu. Lojmanda oturduğumuz için bir gecede hem evsiz hem de eşim işsiz kalmıştı. Bizim kenarda ne bir evimiz ne de birikmiş paramız vardı. Sadece eski bir arabamız vardı. Çok hızlı bir şekilde evi boşalttık. 6 yıldır oturduğum evden komşularımdan 1 gecede aniden ayrılmak zorunda kalmıştık. Kurban Bayramı’na çok az bir zaman vardı onun için apartmandaki samimi komşularım yoktu, memleketlerine gitmişlerdi.
Bana çok yakın olan akrabalarım, her gün konuştuğum kuzenlerim telefon açıp da bir ihtiyacın var mı, diye sormadılar. Sanki anlaşmışlar gibi hepsi irtibatı kesivermişlerdi. Tek başıma iki yaşındaki kızımla evi toparladım. Hemen f.. damgası yemiştik. Eşim de yeni evin boya badanasıyla uğraşıyordu. Bundan sonraki zamanda etrafımdaki insanların nasıl değiştiğini daha iyi görecektim.
Eşimin arkadaşlarının yardımıyla evimizi taşımış ve eşim kısa sürede iş bulmuştu. Eşim için de kolay değildi tabiki o kadar emek verdiği çalıştığı işten hiçbir neden gösterilmeden hem de damgalanarak atılması. Eşimin üniversite yıllarını, kpss’ ye nasıl çalıştığını çok iyi biliyorum. Onca emeği bir gecede silip atmışlardı. Yavaş yavaş yeni hayatımıza alışmaya başlamıştık. Bu benim için ve kızım için hiç de kolay olmadı. Kızım iki yaşını yeni bitirmişti. Yeni taşındığımız evi hiç benimseyememişti. Yarım yamalak konuşmasıyla burası bizim evimiz değil, biz evimizi kaybettik derdi. Kızımın eve alışması neredeyse 8 ayı buldu. Yaz ayının gelmesiyle sürekli parka çıkartmaya başladım. Yavaş yavaş ben de kızım da yeni mahallemize alışmaya başlamıştık. Kızımı parka götürdüğümde Fatma ve Kısmet Hanımlarla tanışmıştım. Ama kendimden çok bahsetmedim, açıkçası ürküyordum insanların tepkisinden.
Bir gün parkta oturuyoruz, Kısmet Fatma’yı kahve içmeye çağırdı. Baktım çevreme bir acı kahve içecek bile kimsem kalmamıştı. Eşim ise bulduğu işte çok çalışıyor ama damgalı olduğu için maaşını yarım yamalak veriyorlar, sigorta yapmıyorlardı. Markete gittiğimde Fatma’yı gördüm, ayaküstü konuşurken onun da eşinin KHK ile atıldığını öğrendim. Bu ortak noktamız bizi yakınlaştırmıştı. Fatma’nın gözleri doldu, “Bana gel görüşelim etrafımda kimsem kalmadı. Kaç yıllık komşularım benimle konuşmaz oldu.” dedi. Demek ki dedim tek ben değilmiş bu durumu yaşayan. Benim gibi yalnızlığa itilmiş çok bayan var. Beni anlayan bir bayanla tanışmak beni çok mutlu etmişti. O dönem çok dertleştik Fatma Hanımla.
Zaman bir şekilde akıp gidiyordu. İyisiyle kötüsüyle bu hayatı yaşamak zorundaydık. Neyse ki sağlığımız yerindeydi. Eşim yanımdaydı. Çünkü her gün onlarca kişiyi F...’den alıyorlardı. Artık ben bu haberlerden bıkmıştım. Yavaş yavaş beni de bir korku sarmıştı. Polisler bizim kapımızı da çalacak mı, diye en ufak tıkırtıda kapıya dikkat kesilirdim, kurbanlık koyun gibi. Hiçbir suçumuz yoktu, kendimizden emindik ama eşimin birkaç güzide arkadaşı tutuklanmıştı, bizim de o insanlardan bir farkımız yoktu. Kapı her çalışında eşimle birbirimize bakar tedirgin bir şekilde hayırdır inşallahlarla kapıyı açardık, ya apartman görevlisi ya da eşimin samimi arkadaşlarından bazıları olurdu.
Bir akşamüstü gene zil çaldı. Tedirgin bir şekilde açınca kapıda kocaman bir kutu ve eşimin eski işyerinde çalışan arkadaşlarını gördük. Bir kısmı yabancı uyruklu olan arkadaşları bize yılbaşı sürprizi yapmak istemişler. Onların bu ziyareti bizi o kadar mutlu etmişti ki akrabaların bile sırt döndüğü şu zamanda.
İki yılımız endişe içinde geçti. Sabah uyandığımda saate bakardım. Saat 5’i geçmiş bu sabah da gelen olmadı diye elhamdülillah derdim. Meğer tek ben değilmişim, Silivri’de görüş sırasında konuştuğum bayanlar da uzun süre bu korkuyu yaşamışlar. Bu olumsuzluklara rağmen mutluyduk, ayakta durmamız için en önemli nedenimiz kızımızdı. Kızımın doğum günü yaklaşıyordu. Kızım gün sayıyordu doğum günü için. İlla evi süslememi istiyordu. İstediği gibi elimden geldiğince süsledim. Çok sevdiği karakter olan Elsa'lı pasta yapmıştım. Eşim, ben ve kızım kızımın pastasını kesip doğum gününü kutladık o gece. Nerden bilebilirdim ki o gecenin son ailece mutluluk gecemiz olduğunu. Aradan 2-3 gün geçti ki korktuğumuz başımıza geldi. Sabah 5 suları namaza kalkmıştık, kapımız büyük bir gürültüyle çaldı. 4-5 polis gelmişti, sabah sabah evimizi basmışlardı resmen. 1 saate yakın evi arayıp birkaç form doldurduktan sonra eşimi aldılar. Eşim çıkmadan önce bir dakika kızımı öpeyim demişti. Kızına çok düşkündü. Uyuyan kızımızı öptü vedalaştık ve çıkarken abime söylersin demişti. (Ama o çok sevdiği abisi 14 aydır cezaevinde yatan kardeşini bir kere bile ziyaret etmedi.) Ben hiç ağlamamıştım, şoka girmiştim resmen. Polis memuru da bana bakıp şoka girmiş demişti. Acaba kendi eşi benim durumumda olsa nasıl olurdu.
Bundan sonra benim için semtine dahi daha önce gitmediğim Silivri günleri başlamıştı. Eşimi mahkeme kararıyla tutuklamışlar Metris’e ve iki gün sonra da Silivri cezaevine göndermişlerdi. Cezaevi yetkilileri beni arayasıya kadar nerede olduğunu bilmiyordum. Annem tek başına gitme, korkarsın, sen öyle bir yere gitmedin şimdiye kadar demişti. Doğru da ne karakol ne adliye ne de mahkeme salonu görmüştük ailece… Babam ve kendi abimle gitmiştik. Nasıl bir ortam olduğunu bilmediğim için kızımı götürmedim. 4 yaşındaki kızıma nasıl anlatabilirdim ki?
Yazar notu: Çocuk mevzusu geçince bazı durumları belirtmeden geçemeyeceğim. Cezaevi sürecini çocuklara anlatmak çok zor oluyor. Hele de çocuk küçükse anlatmak daha da zor oluyor. Bazı ailelerden dinledim, kimisi baban asker oldu devleti koruyor demişler, diğer arkadaşımın eşi baban polislerin arabasını tamir ediyor demiş, açık görüşte çocuk babasına, “Baba hâlâ tamir bitmedi mi? Gel eve başkaları tamir etsin.” deyince buna şahit olan gardiyan dayanamayıp çocuğa, “Baban çok iyi tamirci. Onun yaptığını başkası yapamaz, o yüzden bize lazım.” diye yardımcı olmuş.
Babamla birlikte 5 tane arama noktasından geçtikten sonra şu çok konuşulan Silivri cezaevine girmiştik. Kapalı görüşlerde çok kalabalık olmazdı. Ama açık görüşlerdeki kalabalıklığı, çektiğimiz sıkıntıyı anlatamam. Annemi bir kere götürmüştüm. Annem kızım bu ne böyle demişti. Bitmek bilmez sıralar, uzun kuyruklar, memurların kime geldin, nesisin soruları bir yandan kızımın ağlamaları, babam nerede soruları, aramalar…
Tabi ben bilmiyorum görüşme günlerini, bana telefonda istediğin gün gel demişlerdi. İlk görüşmelerde böyle olurmuş. Ve şansıma ilk görüşmemiz açık görüş olmuştu. Kapalı görüşler alt katta, aramızda kalın bir cam, elimizde ahize seslerimizi bile net duyamazdık. Açık görüş üst kattaydı. Ben de ilk geldiğim yere merdivenleri çıkarak girdim salona. Büyük bir salon, plastik masa, sandalyeler, camlar tel örgülerle çevrilmiş. Oturduk babamla boş boş etrafa bakıyorum ve kendi kendime benim ve eşimin burada ne işi var diyorum. Aynı zamanda 14 ay boyunca gelip gideceğim yeni dünyama alışmaya çalışıyordum. Diğer aileler görüşmeye başlamıştı, ilk görüşme olduğu için eşimi tek getirdiler. Mahkûm kapısı farklıydı, gözüm kapıda bekliyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi, ilk sevgili buluşması gibi heyecan ve üzüntü duyguları aynı çizgide. Ve kapıdan eşim girdi, ilk göz göze geldiğimiz o an artık duygularımı tutamaz oldum. Engel olamıyordum göz pınarlarıma, ayağa kalkmak istedim ama ayaklarımdaki güç çekilmişti. Bayılmamak için kendimi zor tuttum, günlerdir beklediğim bu anı bayılarak geçirmek istemiyordum. Yanıma geldi sarıldık. Ben ağlıyordum, naif ve duygusal olan eşim de ağlıyordu. Uzun bir süre konuşamadık.Hıçkırıklardan ağzımdan cümle çıkmıyordu. O kadar çok şey vardı ki söylemek istediğim. Boğazıma bir yumru tıkanmış, ağzımı açtığım anda sadece hıçkırıyordum. Görüşmenin belki yarım saati böyle geçti. Eşim istediklerini söyledi. Kitap, Kur’an, teşbih, Cevşen ve giysi. Kıyafetler sınırlıydı zaten. Eşim telefon evraklarını hallet de haftada bir de olsa 10 dk seni arayabileyim dedi. Bir sonraki hafta istediklerini hazırlayıp babamla gelmiştim. İlk açık görüş ayrılmasını da hiç unutamam. O son bakışı, gardiyanların götürmesi, gözündeki yaşları bırakarak gitmesi... Anlatamam, anlayamazsınız, anlatılmaz ve umarım kimse yaşamaz bu hali.
Artık yolu yordamı öğrenmiştim, her zaman yaşlı babamı o kadar uzun yola peşimden sürükleyemezdim. Her hafta Silivri’ye gelip gitmeye başlamıştım. Şu mavi sıkıcı Silivri otobüsleri sabahları abim Yenibosnay’a bırakırdı sağ olsun. Oradan bitmek bilmeyen Silivri otobüs yolculuğum başlardı. Merak edip durak sayılarına bakmıştım da 78 durak vardı. Genelde ben geç kalırdım görüşe, bayan arkadaşlar takılırdı. Ee derdim özel arabamız yok. Silivri otogar 1 saat 45 dakika sürüyor. Acemi şoförse 2 saat, gidip gelmekten şoförler aşina geliyordu artık. Oradan cezaevi minibüsüne biniyordum, bir yarım saatte orada geçiyordu. 3 saat de yakın yol sürüyordu. O cezaevi minibüsünde 14 aydır ne hikâyeler dinledim, ne gözyaşları gördüm, ne haykırmalara şahit oldum. Sorun minibüs şoförlerine anlatsınlar.
Cezaevi gidip gelmelerinde çok bayan arkadaşlarım oldu, sonuçta aynı dertten mustariptik. Toplum bizi soyutlamıştı ve biz bizeydik. Çok güzel insanlar tanıdım. Kimisi İzmir’den, kimisi Ankara’dan, İstanbul’un farklı semtlerinden gelen güzel insanlar. Zehra’yı minibüste tanıdım, küçük çocuğu Akif ile. Meğer eşi eşimle aynı koğuşta kalıyormuş. Ve diğer bayanların dertlerini görünce kendi derdimizi unutuyorduk. Gerçekten dağılan aileler, acı çeken çocuklar, gözü yaşlı bu süreçte hastalanan babalar, anneler görmek isterseniz herhangi bir sabah Silivri önüne gelin bizden birilerini göreceksiniz ve içinizden büyük ihtimal, “Bunların eşimden, ablamdan, anamdan farkı yok.” diyeceksiniz.
Silivri’ye giderken değil, dönüş yolu hiç bitmiyor sanki. Giderken eşimizi göreceğiz heyecanı ile geçtiği için sanırım hızlı geçiyor ama dönüşte eşimden ayrılmak istemeyen, geri geri giden ayaklarıma ritim tutturan otobüs tekerleri dönüşü yavaşlatıyor olabilir mi? Her görüş bir dramdı. Her görüş bir sevdaydı. Her görüş babanın kızına sarılmasıydı. Kızımı bayrama gider gibi süslerdim her açık görüşte. Sonraları kendimi tutmayı ağlamamayı öğrendim. Benim her üzüntümün eşimi iki kat etkilediğini görünce zorla gülümsemeye çalıştım. Acılarımızla dalga geçer oldum eşim mutlu olsun diye. Daha sonra öğrendim ki içeridekilerin aileleri dışarıda gelip gitmelerde birbirlerine yardım ediyorlar. Akrabalarımdan görmediğim ilgiyi bu güzel insanlardan gördüm. Ne eski dostluk ne de akraba ama her gören bir ihtiyacın var mı diye sorardı sağ olsunlar. Ben de elimden geldiğince elimde olduğu kadarını paylamaya çalıştım.
Silivri’de sadece eşler yok, oğlunu oraya bırakmış anneler de var. Hatice abla gibi. 24 yaşındaki ilk göz ağrısını hem de hasta olan oğlunu (kalp hastalığı). O da her hafta erkenden gelir bizim için sıra tutardı ya da salonda masa ayırırdı. Bir gün açık görüş salonundayız, Hatice anne oğlunu bekliyor gelenlerden birine sordu, “ Oğlumu gördünüz mü?” diye. Karşısındaki, “Siz Ali Bey’in annesi misiniz?” deyince Hatice ablanın hafızalarımıza kazıdığı o safiyane duygusu, “Bey değil evladım, bey değil o daha çocuk.” demesini hiçbirimiz unutamadık.
Açık görüşlere kızımla giderdim. Kapalı görüşlere götürmezdim, o kalın cam arkasından babasını görmesini istemezdim. Eşimin anne babası vefat etmişlerdi. Abisi, kuzenleri, diğer akrabaları sırt dönmüşlerdi. Eşim çok umursamadı, biz bize yeteriz derdi hep. Eşimin yakın arkadaşları sağ olsun hiç yalnız bırakmadılar, hep arayıp sordular. Akrabalarımızdan görmediğimiz desteği bu arkadaşlardan gördük, hatta yabancı arkadaşları Türkiye’de işleri bitip memleketlerine dönmelerine rağmen o ülkelerden arayıp bir ihtiyacınız var mı diye sorarlardı. Yanlış anlaşılmasın bu yabancılar İtalyan’dı, Rus’tu Türk değildi. Demek insan olmak öncelikmiş.
Kızımı ilk kez Silivri’ye götürdüğümde yolda kızıma, “Baban Silivri’de çalışıyor, çok para kazanıp bize gönderecek” diye anlattım. 4 yaşında olduğu için okuması yoktu ve nereye girdiğini bilmiyordu ya da ben öyle sanıyordum. İlk görüşmede eşim gözyaşlarını tutamamıştı, bir de kızımın, “Baba sen hep burada mı kalacaksın? Çok para lazım değil ki. Eve gelsene.” demesi bizi hepten bitirmişti.
Sonra eve geldiğimizde kızım resim çizmişti. Resimde ne çizdiğini sorduğumda babamı çizdim. Babam bir kuş olmuş, babamı kafese kapatmışlar diye söylemişti. Ben kızıma ne diyeceğimi bilememiştim. İnanın o kadar zor bir durum ki... Uzun süre geceleri babamı istiyorum diye ağlardı. Geceleri çok kere baba diye çığlık atarak uyandığı olurdu. Sarılırdık. Kız çocuğu olduğu için babasına çok düşkündü. Eşim her akşam geldiğinde kızım sana bir sarılayım, seni çok özledim derdi. Şimdi ağlamakta haklı, ben babasının yerini tutamam ki. Kızım da zamanla bu durumu kabullendi ya da içinde yaşıyor. Son zamanlar özellikle içine kapanık olmaya başladı.
Biliyorum eşim için de orada kalmak kolay bir şey değil, eşinden, kızından ayrı en önemlisi özgürlüğü elinden alınmış olması. Ama dışarıda olan bizlerin hayatları da hiç kolay olmuyordu. Ne kendi acımızı yaşayabildik ne derdimize üzülebildik. Çocuklara moral verebilmek, eşimize moral verebilmek, evin işleri derken biz kendimizi unuttuk isyan etmiyoruz. Tabi ki de kaderimiz buymuş diyoruz ve üzülmeyi mutlulukları ve bunun gibi tüm duyguları öteliyoruz ileriki bir zamana.
Evin kirasını ödeyemediğimiz için evi kapattık. Eşyaları koyacak yer olmadığı için kimini sattık, kimini verdik ve ailemin yanına yerleştim. Hem yalnız kalmamı eşim istemiyordu hem de evin masrafını karşılayamıyordum. Anlayacağınız yuvam dağılmıştı. Ocağım sönmüştü. Bu duyguyu bilir misiniz? Kendi ailem de olsa bir başka evde sığınmacıydım. Ne kızımın özel bir odası ne de özel bir yatağı vardı.
İnsanların bütün dengesi değişmişti. Bayanlar olarak çok zor zamanlardan geçiyorduk. Görüşlerin yetmediği yerde mektuplar devreye giriyordu. Eşim mektup yazdım demişti ama o ilk mektup elime iki ay sonra geçmişti. İlk mektup çok farklıydı. Eşim uzun uzun neler yaptığını, koğuşunu, arkadaşlarını yazmıştı. Nöbet günlerini, İngilizce çalıştığını, kitap okuduğunu, sıcak süt içmeye hâlâ devam ettiğini bir de özlediğini yazmıştı. Ve mektuplaşmalar başladı. O mektupları okumanın keyfini anlatamam, kaç kere okuduğumu bilmiyorum. Eşimin yazmış olduğu şiiri buraya yazsam sanırım özet olur:
GEÇİYOR GEÇMİYOR
Dört duvar arasında insan hızlıca geçiriyor zamanı
Kurunca kahvaltı sofrasını
Oturup masaya doldurunca çayları
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Avluda on yedi adım git-gel atınca voltayı
Avluya her çıkana verince kafa selamını
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor.
Bulunca kara kutuda güzel bir şarkıyı
Bir de susturdun mu gürültü patırtıyı
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Toplayınca masada güzel arkadaşları
Tartışınca bulmuşçasına hayatın sırrını
Geçiyor zaman su gibi geçiyor
Gün ortası yatağa geçip uzatınca ayakları
Açıp okuyunca farklı dünyalara götüren kitapları
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Getirince iki kişi masaya satrancı
Bir de sıcak süt olunca izlerken onları
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Kestirince gözüne seni dinleyecek birini
Anlatıp boşaltınca derdini kederini
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Akşam olup gardiyan yapınca sayımı
Görünce sıraya dizilen güzel yüzlü mahpûsları
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Baş koyup, secde edip kılınca namazı
Ardından Allah’a yalvararak arz edince duayla
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Yorgunluktan zar zor bulunca yatağı
Koyunca soğuk yastığa ağırlaşmış kafayı
Geçiyor zaman, su gibi geçiyor.
Düşünmeyince anayı, babayı, eşi, evladı
Unutturunca dört duvar insana efradı
Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor
Ama bir de düşününce dört duvarın ardını
Saniyeler boğazlamaya başlayınca insanı.
Geçmiyor iste o an zaman hiç geçmiyor
Getirince aklına en sevdiklerini
Hüzün sarıverince aniden her yeri
Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor
Görünce açık görüşte sevdiğinin, kızının yüzünü
Saklayınca içinde büyüyen hüznünü
Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor
Gardiyan getirince özlediklerinin mektup ile fotoğrafını
İçine çekince alabilecekmiş gibi kokularını
Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor
Hayale gelince mutlu günlerin anıları
Sel olup akınca gözyaşı çağlayanı
Geçmiyor işte zaman o an hiç geçmiyor
Hatırlayınca yapılan hataları, günahları
Akreple yelkovan bırakıveriyor koşmayı
Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor.
Eşim ve kızımız Ada mektup yazardı. Eşimin ve kızımın doğum günleri yaklaşıyordu. Kızım artık 5 yaşında olacaktı ve babası hâlâ gelmemişti. Bu süreç ne zaman bitecek bilmiyorum ama bizden çok şey aldı götürdü. Unutabilir miyiz? Sanmıyorum. Kendimizden ziyade kızımın hayatının daha başında böyle bir süreç yaşaması sanırım kalıcı hasarlar bırakacak ve ileride hep bir yanı eksik bu günleri hatırlayacaktır.
Biz hiçbir suç işlememiştik ve eşim 14 aydır hapiste, kızım yetim. Bu yaşadıklarımı Allah’a havale etmekten başka elimden bir şey gelmiyor.
Yazarın notu: Bu arkadaş ranza arkadaşımdı, üstümdeki ranzada yatardı. Çok naif, nazik, duygusal bir arkadaştı. Kızına çok düşkün, fotoğrafını alır, ranzasına çekilir, saatlerce bakardı. Çok kitap okur, ayak topunda bana eşlik ederdi. Kimseyle kavga etmez, herkesin sevdiği güzel bir insan olduğu için koğuş başkanı yapmıştık bu arkadaşı. Yakalanmadan önce kendine ucuz bir spor ayakkabı almış durur durur bana, “ Keşke o ayakkabı yerine kızıma bir şey alsaydım.” derdi. Ben tahliye olurken bana üst katta sarılmış ve ağlamıştı. Çok severdim kendisini, hep bir tarafım içeride kaldı. Tahliye olurken sevinemedim, ben çıkıyordum ama arkadaşlarımın çilesi devam ediyordu. Sanki onları yarı yolda bırakmış gibi hissediyordum. Gardiyan kapıyı açtı, ben arkadaşlara sarıldım. Evet, özgürdüm, aylardır bu anı beklemiştim ama çıkamıyordum. Hele de bu arkadaştan ayrılmak... Çok geceleri demir parmaklıklı pencere önünde sabahlamışlığımız olmuştu. Kızı dünya tatlısı bir melekti. Umarım en yakın zamanda kızına kavuşur. Dün aldığım habere göre mahkemesi gene ötelenmiş.
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
İletişim: turna@samanyoluhaber.com
[Ali Turna] 12.12.2019 [Samanyolu Haber]
İstifhamları Daha Başlangıcında Giderme [Safvet Senih]
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi şüphe ve tereddütleri giderme adına şöyle diyor:
“Namaz ve daha ötesi dinî konularda çocuğun bir kısım soruları, istifhamları olabilir. Bilhassa içe dönük çocuklar bu türden dînî istifhamlarını, büyük ihtimalle anne ve babalarına açmayabilirler. Değişik vesile ve vasıtalar bularak, bu konuda çocuğun deşarj olması, içini dökmesi ve açılmasının sağlanması çok ehemmiyetlidir. Çocuk büyürken içindeki istifham da büyürse, zamanla her şüphe, her tereddüt, izah edilmedik her dinî mesele, mânâsı ve hikmeti anlaşılmadık inançla alâkalı her hangi bir husus, onun kalbini sokan bir yılana, bir akrebe dönüşür.
“Hatta bazen bu istifhamlar, onun iç dünyasında bir YARA gibi o kadar hızlı büyür ki, bir gün o zavallıyı tamamen yere serer de farkına bile varamayız. Öyle ki, artık o her gün camide sizinle beraber ‘Lâ ilâhe illallah’ der, teşbihini, takdisini, tahmidini, tehlilini yapıyor görünebilir ama o, aslında TEREDDÜTLERİNE YENİK DÜŞMÜŞ ve VESVESELERİNİN AĞINDA ERİMEKTEDİR…”
“Evet bütün bu tehlikeler için orta-lise-üniversite devrelerinde “muhtemel problemlerine” zamanında muâlecede bulunmamız ve o ciğer pârelerimizi hiçbir zaman akılları, kalbleri ve ruhları itibariyle boş bırakmamamız ve sürekli yaşlarına – başlarına göre beslememiz gerekmektedir… Unutmayalım: “Sağlam bir akîde, içe sindirilmiş bir kulluk telâkkisi ve tabiatımızın bir yanı haline gelmiş mükemmel bir ahlak, ancak bu ölçüdeki bir hassasiyetle gerçekleştirilebilir.
Bu hususta Risale Nurlarda Üstad, Pırlanta serisinde M. Fethullah Gülen Hocaefendi çok güzel cevaplar veriyor. Pırlanta Serisi üzerine H. Faruk Gürsoy arkadaşımız şöyle diyor:
Yaratılış Gerçeği ve Ölüm Ötesi Hayat ile inancımızı yeniden Yenilenme Cehdi’ne sokmanın yanında, Sonsuz Nur’la rehberimizi tanımalı, İnancın Gölgesinde gölgelenmeli, Kalbin Zümrüt Tepelerinde dolaşmalı, bu esnada karşılaşılan Asrın Getirdiği Tereddütler’den sıyrılmalı, Varlığın Metafizik Boyuntunda’ki hayat derecesine çıkabilmeli, bu mertebede Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Ölçü Veya Yoldaki Işıklarla hedefimizi tayin edebilmeli, başta Fatiha Üzerine Mülahazalar olmak üzere, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar’ın rehberliğinde, Kur’an’ın Altın İkliminde Beyan’larımızı tekrar tazelemeli, Prizma’dan geçirip Kalbin Solukları olarak Çağ ve Nesli’mize sunabilme, Kendi Ruhumuzu Ararken Kader’e tam teslim olup, Çekirdekten Çınara doğru Fasıldan Fasıla koşabilmeli, Kırık Mızrap’ı Kırık Testi ile birleştirip, İrşad Ekseni’nde gayret edebilmeli ve Yaşatma İdeali’yle hizmet ederken, Namaz ve Oruç ibadetleriyle Allah’tan yardım isterken, sıkıntılar karşısında Yolun Kaderi deyip sabretmeliyiz.
Çocuğun Görebileceği Bir Ortamda İbadet ve Dua Etme
“Beş vakit namaz, imkân varsa evde cemaatle kılınmak veya çocuğun elinden tutulup camiye götürülmelidir. Bu son durum, daha ziyade annenin namaz kılamadığı dönemlerde çok yararlı olabilir… evet anne, belli dönemlerde namaz kılamayınca, çocuk ‘namaz kılınmasa, dua edilmese de olabiliyor’ fikrine kapılmasın diye bilhassa o günlerde mabede gitme, meselenin ciddiyeti adına iyi bir rehabilitasyon sayılabilir. Tabii şöyle yaparak da bu boşluk kapatılabilir: “Kadın özel hallerinde dahi abdest alıp, seccadesine oturur; ellerini Mevla’ya açıp dua eder; o, namaz kılmış gibi sevap alırken çocuk nazarında da bu boşluk kapatılmış olur. Terbiye açısından bunun önemi büyüktür. Bir kere bu vesile ile çocuk, hiçbir zaman evde secde etmeyen baş, ağlamayan göz, duaya kalkmayan el görmeyecektir. Bilakis o, her zaman evde hassasiyet, titizlik ve derin bir kulluk şuuru müşâhede edecektir.
“Gün gelecek, ezan okunduğu zaman çocuk, tıpkı çalan saat gibi, sizi ‘Baba namaz!’ diye uyaracak, siz işinizle meşgul olup da ‘Allahü ekber’ sesini duymuyorsanız, o bunu duyduğunda, ‘Namaz!’ diye size seslenecektir ki, belli bir dönemde ona hatırlattığınız her şeyi dönüp size hatırlatacaktır.
“Bundan başka günün bir saatinde Allah’a dua edeceğiniz ÖZEL BİR SAATİNİZ olmalıdır. Önceden belirlemiş olduğunuz bir saatte Mevla’nın karşısında duygularınızı dile getirip dertlerinizi O’na açmalısınız ve Yüce Yaratıcı’nın HER ZAMAN SIĞINILACAK BİR KAPI olduğunu fiilen göstermelisiniz. Bu dualarınızı açıktan, sesli olarak yapmanız yararlı olur. Rasulü Ekrem’den (S.A.S.) rivayet edilen duaları, sahabe ondan duymuştu. Bunların bir çoğunu, Hz. Âişe (r. anhâ) nakletmektedir. Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) Efendilerimizden de bu konuda nakiller vardır. Öyleyse sizler de çevrenizdekilere dualarınızı duyurabilir ve onun öğreneceğini hedefleyerek dua edebilirsiniz. Eğer çocuğunuzun, duygulu olmasını, Allah (c.c.) anıldığı zaman titremesini arzu ediyorsanız başta sizin öyle olmanız icap eder.
“Hayatımda unutamadığım öyle tablolar vardır ki, akla gelince ürpermemek mümkün değil. Ninemin Rabbiyle irtibatını aksettiren tabloların, benim üzerimde büyük tesiri olmuştur. Kendisini kaybettiğimde henüz küçük bir çocuktum ama rahmetli pederim şöyle-böyle din-i mübîn-i İslam’la alâkalı bir şeyler söyleyiverince veya Kur’an okuyunca da hemen yerinde zangırlamaya başlardı. Öyle ki, bir kere onun yanında coşkunca ‘Allah!’ (c.c.) deyiverseniz hemen rengi kaçar, benzi solar, yirmi dört saat âdeta onun tesirini aksettirirdi. İşte benim ruh hâletim üzerinde onun bu durumunun büyük tesiri olmuştur. Evet bu ümmî, çok okumamış ve bildiği kadarıyla âmil olmuş (yaşayıp amel etmiş) ninemin o YÜREKTEN DAVRANIŞLARI, AĞLAYIŞLARI VE İÇTEN İÇE SIZLANIŞLARI, benim üzerimde çok büyük tesir bırakmıştır. Bir hayli büyük kimselerin dizleri dibinde oturdum. Onların coşkun ve heyecanlı sohbetlerini dinledim. Ama diyebilirim ki, ninemin o terbiye edici davranışlarından aldığım dersi hiçbirisinden alamadım. Bana öyle geliyor ki, ben Müslümanlığımı, geneli itibarıyla ona, baba ve annemin içten hallerine borçluyum…
“Evet yuvada anne-babanın vaziyetlerini iyi ayarlaması çok önemlidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, belli bir saatte, Mevla’nın karşısında içinizi döktüğünüzü, ‘Huzura geldim!..’ deyip inlediğinizi, coşup kendinizden geçtiğinizi, bilhassa çocukların yanında da Allah’a gönlünüzü açarak, açıktan açığa O’na dua ettiğinizi onların görüp duyması çok mühimdir. Onun, en büyük meselelerinizden biri olan âhiretiniz için çırpındığınızı görmesi, onu düşünüp ümitle ağladığınızı bilmesi hiçbir zaman onun hatırından çıkmayacaktır. Aslında biz Mevla’nın karşısında Mevla’yı görüyor gibi kulluk yapmak zorundayız. Rükû, sücûd, kıyam ve kavamemiz celsemiz hep O’na hatırlatıcı nitelikte olmalıdır. Allah’ın huzurundaki halimizi şöyle bir çerçevede resmedebiliriz: Sanki biz, Allah’la (c.c.) yüz yüze gelmişiz de, Yüce Yaratıcı: ‘Ey kulum, kalk, hayatının hesabını ver!’ diyor; biz de rahmetini umarak ve büyüklüğü karşısında kalkıp el pençe divan duruyoruz. Ululuğunu tam hissederek ve küçüklüğümüzü tam duyarak böyle bir kıyam, bizim için de çevremiz için de uyarıcıdır! (Zayıf bir) Hadiste Rasulü Ekrem (S.A.S.): ‘Benim Allah (c.c.) ile bir ânım vardır ki, o ânımda ne melâike-i mukarrabîn ne de başkası bana yaklaşamaz’ (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/173-174) buyurmaktadır… Evet Mevlâ ile öyle bir saatimiz, apaydın bir ânımız olmalı ki, çocuk müşâhede ettiği o tabloları, mevsimi gelince, kendi ibadetine malzeme yapsın. Evet o ileride, fikrî, amelî inhiraf tehlikeleri ile, karşı karşıya kaldığında, bu tablolar birer can simidi gibi onun imdadına yetişecek ve elinden tutacaktır.
“Bu hususu yadırgamayınız; çünkü Yusuf Suresinde Kur’an –tabir câiz ise – bize böyle psikolojik bir done veriyor. Gerçi biz, kadın karşısında Yusuf Aleyhisselamın içinden bir şey geçtiğini bilmiyoruz; ama Kur’an-ı Kerim: ‘Ya, Rabbinin burhanını görmeseydi!..” (12/24) buyuruyor.
“Her ne kadar doğruluğu tartışmalı da olsa, müfessirin-i izâmın nakillerine göre, Kur’an’da bahsedilen ‘burhan’ dan maksat, Hz. Yakup Aleyhisselamın mânevî bir şekilde (televizyon ekranındaki görüntü gibi) temessülü ve taaccüble elini dudağına götürüp, ‘Yusuf!..’ diye seslenmesidir ki, o iffet âbidesini tam temkine çekiyor, o da ‘Allah’tan korkarım.’ (12/23) deyiveriyor.
“İşte değişik KAYMA ve SÜRÇMELERİ önleyebilecek buna benzer durumların yaşanabilmesi için, sizin o yaşlı gözleriniz ve o içten sızlanışlarını da çok önemlidir. Bunlar, çocuğun şuuraltında yer eden öyle ölümsüz tablolardır ki, o, irtikap edeceği her kötülük karşısında, hayâlinde, kendine açılan pencerede, eliniz dudağınızda onun karşısına dikilip: ‘Yavrum ne yapıyorsun?’ diyecek, böylece siz daima onun hayatında bir rehber ve davranışlarınız da ona uzanmış bir inayet eli olacak, onun elinden tutup değişik tehlikelerden onu kurtaracaktır.”
[Safvet Senih] 12.12.2019 [Samanyolu Haber]
“Namaz ve daha ötesi dinî konularda çocuğun bir kısım soruları, istifhamları olabilir. Bilhassa içe dönük çocuklar bu türden dînî istifhamlarını, büyük ihtimalle anne ve babalarına açmayabilirler. Değişik vesile ve vasıtalar bularak, bu konuda çocuğun deşarj olması, içini dökmesi ve açılmasının sağlanması çok ehemmiyetlidir. Çocuk büyürken içindeki istifham da büyürse, zamanla her şüphe, her tereddüt, izah edilmedik her dinî mesele, mânâsı ve hikmeti anlaşılmadık inançla alâkalı her hangi bir husus, onun kalbini sokan bir yılana, bir akrebe dönüşür.
“Hatta bazen bu istifhamlar, onun iç dünyasında bir YARA gibi o kadar hızlı büyür ki, bir gün o zavallıyı tamamen yere serer de farkına bile varamayız. Öyle ki, artık o her gün camide sizinle beraber ‘Lâ ilâhe illallah’ der, teşbihini, takdisini, tahmidini, tehlilini yapıyor görünebilir ama o, aslında TEREDDÜTLERİNE YENİK DÜŞMÜŞ ve VESVESELERİNİN AĞINDA ERİMEKTEDİR…”
“Evet bütün bu tehlikeler için orta-lise-üniversite devrelerinde “muhtemel problemlerine” zamanında muâlecede bulunmamız ve o ciğer pârelerimizi hiçbir zaman akılları, kalbleri ve ruhları itibariyle boş bırakmamamız ve sürekli yaşlarına – başlarına göre beslememiz gerekmektedir… Unutmayalım: “Sağlam bir akîde, içe sindirilmiş bir kulluk telâkkisi ve tabiatımızın bir yanı haline gelmiş mükemmel bir ahlak, ancak bu ölçüdeki bir hassasiyetle gerçekleştirilebilir.
Bu hususta Risale Nurlarda Üstad, Pırlanta serisinde M. Fethullah Gülen Hocaefendi çok güzel cevaplar veriyor. Pırlanta Serisi üzerine H. Faruk Gürsoy arkadaşımız şöyle diyor:
Yaratılış Gerçeği ve Ölüm Ötesi Hayat ile inancımızı yeniden Yenilenme Cehdi’ne sokmanın yanında, Sonsuz Nur’la rehberimizi tanımalı, İnancın Gölgesinde gölgelenmeli, Kalbin Zümrüt Tepelerinde dolaşmalı, bu esnada karşılaşılan Asrın Getirdiği Tereddütler’den sıyrılmalı, Varlığın Metafizik Boyuntunda’ki hayat derecesine çıkabilmeli, bu mertebede Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Ölçü Veya Yoldaki Işıklarla hedefimizi tayin edebilmeli, başta Fatiha Üzerine Mülahazalar olmak üzere, Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar’ın rehberliğinde, Kur’an’ın Altın İkliminde Beyan’larımızı tekrar tazelemeli, Prizma’dan geçirip Kalbin Solukları olarak Çağ ve Nesli’mize sunabilme, Kendi Ruhumuzu Ararken Kader’e tam teslim olup, Çekirdekten Çınara doğru Fasıldan Fasıla koşabilmeli, Kırık Mızrap’ı Kırık Testi ile birleştirip, İrşad Ekseni’nde gayret edebilmeli ve Yaşatma İdeali’yle hizmet ederken, Namaz ve Oruç ibadetleriyle Allah’tan yardım isterken, sıkıntılar karşısında Yolun Kaderi deyip sabretmeliyiz.
Çocuğun Görebileceği Bir Ortamda İbadet ve Dua Etme
“Beş vakit namaz, imkân varsa evde cemaatle kılınmak veya çocuğun elinden tutulup camiye götürülmelidir. Bu son durum, daha ziyade annenin namaz kılamadığı dönemlerde çok yararlı olabilir… evet anne, belli dönemlerde namaz kılamayınca, çocuk ‘namaz kılınmasa, dua edilmese de olabiliyor’ fikrine kapılmasın diye bilhassa o günlerde mabede gitme, meselenin ciddiyeti adına iyi bir rehabilitasyon sayılabilir. Tabii şöyle yaparak da bu boşluk kapatılabilir: “Kadın özel hallerinde dahi abdest alıp, seccadesine oturur; ellerini Mevla’ya açıp dua eder; o, namaz kılmış gibi sevap alırken çocuk nazarında da bu boşluk kapatılmış olur. Terbiye açısından bunun önemi büyüktür. Bir kere bu vesile ile çocuk, hiçbir zaman evde secde etmeyen baş, ağlamayan göz, duaya kalkmayan el görmeyecektir. Bilakis o, her zaman evde hassasiyet, titizlik ve derin bir kulluk şuuru müşâhede edecektir.
“Gün gelecek, ezan okunduğu zaman çocuk, tıpkı çalan saat gibi, sizi ‘Baba namaz!’ diye uyaracak, siz işinizle meşgul olup da ‘Allahü ekber’ sesini duymuyorsanız, o bunu duyduğunda, ‘Namaz!’ diye size seslenecektir ki, belli bir dönemde ona hatırlattığınız her şeyi dönüp size hatırlatacaktır.
“Bundan başka günün bir saatinde Allah’a dua edeceğiniz ÖZEL BİR SAATİNİZ olmalıdır. Önceden belirlemiş olduğunuz bir saatte Mevla’nın karşısında duygularınızı dile getirip dertlerinizi O’na açmalısınız ve Yüce Yaratıcı’nın HER ZAMAN SIĞINILACAK BİR KAPI olduğunu fiilen göstermelisiniz. Bu dualarınızı açıktan, sesli olarak yapmanız yararlı olur. Rasulü Ekrem’den (S.A.S.) rivayet edilen duaları, sahabe ondan duymuştu. Bunların bir çoğunu, Hz. Âişe (r. anhâ) nakletmektedir. Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) Efendilerimizden de bu konuda nakiller vardır. Öyleyse sizler de çevrenizdekilere dualarınızı duyurabilir ve onun öğreneceğini hedefleyerek dua edebilirsiniz. Eğer çocuğunuzun, duygulu olmasını, Allah (c.c.) anıldığı zaman titremesini arzu ediyorsanız başta sizin öyle olmanız icap eder.
“Hayatımda unutamadığım öyle tablolar vardır ki, akla gelince ürpermemek mümkün değil. Ninemin Rabbiyle irtibatını aksettiren tabloların, benim üzerimde büyük tesiri olmuştur. Kendisini kaybettiğimde henüz küçük bir çocuktum ama rahmetli pederim şöyle-böyle din-i mübîn-i İslam’la alâkalı bir şeyler söyleyiverince veya Kur’an okuyunca da hemen yerinde zangırlamaya başlardı. Öyle ki, bir kere onun yanında coşkunca ‘Allah!’ (c.c.) deyiverseniz hemen rengi kaçar, benzi solar, yirmi dört saat âdeta onun tesirini aksettirirdi. İşte benim ruh hâletim üzerinde onun bu durumunun büyük tesiri olmuştur. Evet bu ümmî, çok okumamış ve bildiği kadarıyla âmil olmuş (yaşayıp amel etmiş) ninemin o YÜREKTEN DAVRANIŞLARI, AĞLAYIŞLARI VE İÇTEN İÇE SIZLANIŞLARI, benim üzerimde çok büyük tesir bırakmıştır. Bir hayli büyük kimselerin dizleri dibinde oturdum. Onların coşkun ve heyecanlı sohbetlerini dinledim. Ama diyebilirim ki, ninemin o terbiye edici davranışlarından aldığım dersi hiçbirisinden alamadım. Bana öyle geliyor ki, ben Müslümanlığımı, geneli itibarıyla ona, baba ve annemin içten hallerine borçluyum…
“Evet yuvada anne-babanın vaziyetlerini iyi ayarlaması çok önemlidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, belli bir saatte, Mevla’nın karşısında içinizi döktüğünüzü, ‘Huzura geldim!..’ deyip inlediğinizi, coşup kendinizden geçtiğinizi, bilhassa çocukların yanında da Allah’a gönlünüzü açarak, açıktan açığa O’na dua ettiğinizi onların görüp duyması çok mühimdir. Onun, en büyük meselelerinizden biri olan âhiretiniz için çırpındığınızı görmesi, onu düşünüp ümitle ağladığınızı bilmesi hiçbir zaman onun hatırından çıkmayacaktır. Aslında biz Mevla’nın karşısında Mevla’yı görüyor gibi kulluk yapmak zorundayız. Rükû, sücûd, kıyam ve kavamemiz celsemiz hep O’na hatırlatıcı nitelikte olmalıdır. Allah’ın huzurundaki halimizi şöyle bir çerçevede resmedebiliriz: Sanki biz, Allah’la (c.c.) yüz yüze gelmişiz de, Yüce Yaratıcı: ‘Ey kulum, kalk, hayatının hesabını ver!’ diyor; biz de rahmetini umarak ve büyüklüğü karşısında kalkıp el pençe divan duruyoruz. Ululuğunu tam hissederek ve küçüklüğümüzü tam duyarak böyle bir kıyam, bizim için de çevremiz için de uyarıcıdır! (Zayıf bir) Hadiste Rasulü Ekrem (S.A.S.): ‘Benim Allah (c.c.) ile bir ânım vardır ki, o ânımda ne melâike-i mukarrabîn ne de başkası bana yaklaşamaz’ (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2/173-174) buyurmaktadır… Evet Mevlâ ile öyle bir saatimiz, apaydın bir ânımız olmalı ki, çocuk müşâhede ettiği o tabloları, mevsimi gelince, kendi ibadetine malzeme yapsın. Evet o ileride, fikrî, amelî inhiraf tehlikeleri ile, karşı karşıya kaldığında, bu tablolar birer can simidi gibi onun imdadına yetişecek ve elinden tutacaktır.
“Bu hususu yadırgamayınız; çünkü Yusuf Suresinde Kur’an –tabir câiz ise – bize böyle psikolojik bir done veriyor. Gerçi biz, kadın karşısında Yusuf Aleyhisselamın içinden bir şey geçtiğini bilmiyoruz; ama Kur’an-ı Kerim: ‘Ya, Rabbinin burhanını görmeseydi!..” (12/24) buyuruyor.
“Her ne kadar doğruluğu tartışmalı da olsa, müfessirin-i izâmın nakillerine göre, Kur’an’da bahsedilen ‘burhan’ dan maksat, Hz. Yakup Aleyhisselamın mânevî bir şekilde (televizyon ekranındaki görüntü gibi) temessülü ve taaccüble elini dudağına götürüp, ‘Yusuf!..’ diye seslenmesidir ki, o iffet âbidesini tam temkine çekiyor, o da ‘Allah’tan korkarım.’ (12/23) deyiveriyor.
“İşte değişik KAYMA ve SÜRÇMELERİ önleyebilecek buna benzer durumların yaşanabilmesi için, sizin o yaşlı gözleriniz ve o içten sızlanışlarını da çok önemlidir. Bunlar, çocuğun şuuraltında yer eden öyle ölümsüz tablolardır ki, o, irtikap edeceği her kötülük karşısında, hayâlinde, kendine açılan pencerede, eliniz dudağınızda onun karşısına dikilip: ‘Yavrum ne yapıyorsun?’ diyecek, böylece siz daima onun hayatında bir rehber ve davranışlarınız da ona uzanmış bir inayet eli olacak, onun elinden tutup değişik tehlikelerden onu kurtaracaktır.”
[Safvet Senih] 12.12.2019 [Samanyolu Haber]
Diyanet Reisini'nin Rezilliği [Asım Yıldırım]
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın Twitter hesabından yapılan bir açıklama oldu.
Erbaş’ın mesajı şöyle:
Doğu Türkistan’dan Kudüs’e, Yemen’den Myanmar’a yaşanan acılar nasıl son bulacaktır? Hukuku, insan haklarını ihlal edenlere, yeryüzünü ifsat edenlere, sömürü, anarşi ve teröre destek olanlara hep beraber nasıl mücadele edebiliriz? Bunları konuşmalıyız.
Ben de Twitter’dan kendisine bir dizi soru yönelttim.
Sorularım şöyleydi:
1)İslam'da suçun şahsiliği ilkesi var mıdır? Varsa AKP iktidarının yaptığı ve "kişinin" bütün aile fertlerinin ve birinci ikinci derece akrabalarının zulme birçok haktan mahrum edilmesine ne diyorsunuz?
2)İslam'da suçlunun malı-mülkü müsadere edilip ailesinin mağdur edilmesi ile ilgili bir uygulama var mıdır? Yoksa, AKP iktidarının yüz binlerce kişiye yaptığı bu türden uygulamalara ne diyorsunuz?
3)İslam'da hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, devlet gücünü kullanarak menfaat temin etmenin hükmü nedir? AKP iktidarının ve mensuplarının hızlı bir şekilde zenginleşmesi karşısındaki yorumunuz nedir?
4)Açlıktan, yoksulluktan, çaresizlikten dolayı intihar edenler var. Bu kişilerin yaşadığı sokak, mahalle ve şehirde yaşayanların, idarecilerin bu yaşananlardan dolayı vebal var mıdır?
5)İsraf haram mıdır? Birkaç milyon dolarlık araçlara binmek, onlarca araçlık konvoylar oluşturmak, çeşit çeşit araçlar, uçaklar, helikopterler biriktirmek israf mıdır? İsrafsa, başta kurumunuz olmak üzere Türkiye'deki bütün kurumlarda yaşanan bu "itibar görüntüsü" israfa girer mi?
6) Kız çocuklarına, erkek çocuklarına tecavüz eden alçaklarla ilgili neden hiç açıklama yapmadınız? İslam'da tecavüz suçu ile ilgili bir şey mi görmediniz?
7)Kadın cinayetleri ve kadına şiddet konusunda başkanlığınızın ve Sizin bir açıklamanız oldu mu?
8)İslam'da yalan söylemenin hükmü nedir? Başta iktidar siyasetçileri olmak üzere, siyasetçilerin söylediği yalanlar haram mıdır, yoksa meşru mudur?
9)İslam'da iftiranın ve İftira edenlerin hükmü nedir? Ortada hiçbir yargılama ve ispat olmadığı halde masum insanlara böğürerek iftira atan siyasetçilere diyeceğiniz var mı?
10)Dinsizlik, deizim aldı başını gidiyor, çözüm öneriniz var mı?
11)Alevilere yönelik ötekileştirme operasyonlarına dair düşünceniz nedir?
12)Masum insanlar zulme uğrarken, masum çocuklar hapishanelerde büyürken hiç utandığınız oluyor mu?
13)Hizmet Hareketi hakkında başkanlığınız tarafından hazırlanan raporun yüzde yüz doğru olduğuna ve hepsine katıldığınızı şerefiniz, namusunuz ve dininiz üzerine yemin ederek onaylar mısınız?
14) Sorulara cevap verebilecek ilminizin olduğunu biliyorum. Bu sorulara "doğru" cevap vererek hakiki bir din adamı olmayı mı, susarak veya saldırarak "dilsiz şeytanlardan" olmayı mı tercih edersiniz? Başka sorum yok!
Bu mesajı okuduktan sonra, şahsın Twitter hesabına girip baktığımda, 10 Aralık 2019’da paylaştığı ve iğrenç ifadeler ettiği videoyu gördüm.
O videoyu gördükten sonra tek sözüm; Allah Seni ıslah eylesin.. öyle bir muradı yoksa Allah müstahakkını versin.
[Asım Yıldırım] 12.12.2019 [Samanyolu Haber]
Erbaş’ın mesajı şöyle:
Doğu Türkistan’dan Kudüs’e, Yemen’den Myanmar’a yaşanan acılar nasıl son bulacaktır? Hukuku, insan haklarını ihlal edenlere, yeryüzünü ifsat edenlere, sömürü, anarşi ve teröre destek olanlara hep beraber nasıl mücadele edebiliriz? Bunları konuşmalıyız.
Ben de Twitter’dan kendisine bir dizi soru yönelttim.
Sorularım şöyleydi:
1)İslam'da suçun şahsiliği ilkesi var mıdır? Varsa AKP iktidarının yaptığı ve "kişinin" bütün aile fertlerinin ve birinci ikinci derece akrabalarının zulme birçok haktan mahrum edilmesine ne diyorsunuz?
2)İslam'da suçlunun malı-mülkü müsadere edilip ailesinin mağdur edilmesi ile ilgili bir uygulama var mıdır? Yoksa, AKP iktidarının yüz binlerce kişiye yaptığı bu türden uygulamalara ne diyorsunuz?
3)İslam'da hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, devlet gücünü kullanarak menfaat temin etmenin hükmü nedir? AKP iktidarının ve mensuplarının hızlı bir şekilde zenginleşmesi karşısındaki yorumunuz nedir?
4)Açlıktan, yoksulluktan, çaresizlikten dolayı intihar edenler var. Bu kişilerin yaşadığı sokak, mahalle ve şehirde yaşayanların, idarecilerin bu yaşananlardan dolayı vebal var mıdır?
5)İsraf haram mıdır? Birkaç milyon dolarlık araçlara binmek, onlarca araçlık konvoylar oluşturmak, çeşit çeşit araçlar, uçaklar, helikopterler biriktirmek israf mıdır? İsrafsa, başta kurumunuz olmak üzere Türkiye'deki bütün kurumlarda yaşanan bu "itibar görüntüsü" israfa girer mi?
6) Kız çocuklarına, erkek çocuklarına tecavüz eden alçaklarla ilgili neden hiç açıklama yapmadınız? İslam'da tecavüz suçu ile ilgili bir şey mi görmediniz?
7)Kadın cinayetleri ve kadına şiddet konusunda başkanlığınızın ve Sizin bir açıklamanız oldu mu?
8)İslam'da yalan söylemenin hükmü nedir? Başta iktidar siyasetçileri olmak üzere, siyasetçilerin söylediği yalanlar haram mıdır, yoksa meşru mudur?
9)İslam'da iftiranın ve İftira edenlerin hükmü nedir? Ortada hiçbir yargılama ve ispat olmadığı halde masum insanlara böğürerek iftira atan siyasetçilere diyeceğiniz var mı?
10)Dinsizlik, deizim aldı başını gidiyor, çözüm öneriniz var mı?
11)Alevilere yönelik ötekileştirme operasyonlarına dair düşünceniz nedir?
12)Masum insanlar zulme uğrarken, masum çocuklar hapishanelerde büyürken hiç utandığınız oluyor mu?
13)Hizmet Hareketi hakkında başkanlığınız tarafından hazırlanan raporun yüzde yüz doğru olduğuna ve hepsine katıldığınızı şerefiniz, namusunuz ve dininiz üzerine yemin ederek onaylar mısınız?
14) Sorulara cevap verebilecek ilminizin olduğunu biliyorum. Bu sorulara "doğru" cevap vererek hakiki bir din adamı olmayı mı, susarak veya saldırarak "dilsiz şeytanlardan" olmayı mı tercih edersiniz? Başka sorum yok!
Bu mesajı okuduktan sonra, şahsın Twitter hesabına girip baktığımda, 10 Aralık 2019’da paylaştığı ve iğrenç ifadeler ettiği videoyu gördüm.
O videoyu gördükten sonra tek sözüm; Allah Seni ıslah eylesin.. öyle bir muradı yoksa Allah müstahakkını versin.
[Asım Yıldırım] 12.12.2019 [Samanyolu Haber]
ABD’den ikinci yaptırım paketi geliyor; Tasarıda Erdoğan da var
Türkiye’ye ambargolar öngören 2641 numaralı yasa tasarısı ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu’ndan geçti. “
ABD’nin ulusal güvenliğini teşvik ve IŞİD’in canlanmasının önlenmesi” adını taşıyan yaptırım tasarısına senatörler Rand Paul, Ron Johnson, Ted Cruz ve Tom Udall hayır oyu verdi. Komisyonda 4’e karşı 18 oyla kabul edilen tasarı, Senato genel kurulunda görüşülecek.
Ekim ayının sonunda ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen tasarı Kongre’nin üçüncü ayağı olan Senato’da da onaylanırsa ABD Başkanı Trump’ın onayına gidecek. Yaptırım paketinde Erdoğan ve ailesini de kapsayan maddeler var.
Hazırlanan yasa tasarısına göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’e de yaptırımlar uygulanacak.
Tasarı, TSK ve enerji alanında da kritik yaptırımlar içeriyor. Türk ordusuyla bilinçli olarak işlem yapan, satış yapan veya finansal destek sağlayan, teknolojik destek veren yabancı kişilere de yaptırım geliyor.
İlgili maddede, ’’Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılması için yerel petrol üretimine ve doğal gaz üretimine madde, servis, teknoloji, bilgi veya başka türlü destek sağlayan yabancı kişi veya gruplara yaptırım uygulanacaktır.” deniliyor.
Gelişmeyi Yazarlarımız Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici Gündem Özel’de değerlendirdi:
[TR724] 11.12.2019
ABD’nin ulusal güvenliğini teşvik ve IŞİD’in canlanmasının önlenmesi” adını taşıyan yaptırım tasarısına senatörler Rand Paul, Ron Johnson, Ted Cruz ve Tom Udall hayır oyu verdi. Komisyonda 4’e karşı 18 oyla kabul edilen tasarı, Senato genel kurulunda görüşülecek.
Ekim ayının sonunda ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen tasarı Kongre’nin üçüncü ayağı olan Senato’da da onaylanırsa ABD Başkanı Trump’ın onayına gidecek. Yaptırım paketinde Erdoğan ve ailesini de kapsayan maddeler var.
Hazırlanan yasa tasarısına göre Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Millî Savunma Bakanı Hulusi Akar, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’e de yaptırımlar uygulanacak.
Tasarı, TSK ve enerji alanında da kritik yaptırımlar içeriyor. Türk ordusuyla bilinçli olarak işlem yapan, satış yapan veya finansal destek sağlayan, teknolojik destek veren yabancı kişilere de yaptırım geliyor.
İlgili maddede, ’’Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılması için yerel petrol üretimine ve doğal gaz üretimine madde, servis, teknoloji, bilgi veya başka türlü destek sağlayan yabancı kişi veya gruplara yaptırım uygulanacaktır.” deniliyor.
Gelişmeyi Yazarlarımız Adem Yavuz Arslan ve Abdülhamit Bilici Gündem Özel’de değerlendirdi:
[TR724] 11.12.2019
‘Gıda paketlerine kalorileri yakmak için gereken egzersiz miktarları yazılmalı’
Araştırmacılar, gıda paketlerinin üzerine, paketteki gıdanın kalorisinin yakılması için ne kadar egzersiz gerektiğinin yazılması gerektiğini söyledi. 14 farklı araştırmayı inceleyen İngiltere’deki Loughborough Üniversitesi’ndeki uzmanlar, gıda paketlerini bu şekilde etiketlemenin ortalama 200 kalori daha az alınmasını sağlayacağını belirtti.
Uzmanlar, bir pizzadaki kaloriyi yakmak için dört saat yürümek, ya da bir çikolatayı yakmak için 22 dakika koşmak gerektiğini bilmenin, gıdanın enerji maliyeti konusunda daha büyük bir farkındalık oluşturacağını söylüyor.
BBC’nin aktardığı habere göre, yapılan ilk araştırmalar da, egzersiz uyarılarının insanların daha az ve sağlıklı yemesini sağladığını gösteriyor. Amaç, daha sağlıklı yeme alışkanlıklarıyla obeziteyle mücadele etmek.
Kaloriler hakkında
Bir yiyecek ya da içecekteki enerji miktarı kaloriyle (kcal) ölçülüyor.
Nefes almaktan koşmaya, vücudun işleyebilmesi için erkeklerin günde 2.500, kadınların ise günlük 2.000 kalori alması gerekiyor.
Yakabileceğinizden daha çok kalori almak kilo almaya, hatta obeziteye yol açıyor. Çünkü fazla kaloriler yağ olarak saklanıyor
Her gün çok az miktarda fazla yemek bile birikim yaratıyor
Günde 200 kalori daha az alınması, kulağa çok fazlaymış gibi gelmeyebilir ancak Epidemioloji ve Kamu Sağlığı adlı bilimsel yayında yer alan araştımada uzmanlar, bu orandaki azalmanın bile ülke genelindeki obezite seviyelerine olumlu etkisi olacağını söylüyor.
İngiltere’de yetişkilerin üçte ikisinden fazlası fazla kilolu ya da obez.
Baş araştırmacı Prof Amanda Daley “Halkın yiyecekler konusunda daha iyi kararlar vermesi ve fiziksel açıdan daha aktif olması için farklı yollar bulmaya çalışıyoruz.” dedi.
Daley, yiyecekleri “egzersiz kalorileri” ile etiketlemek, insanların ne yediklerini daha iyi anlamasını ve daha iyi tercihler yapmasını sağlıyor.
Prof. Daley, insanların belirli yiyecekleri yakmak için ne kadar fiziksel egzersiz gerektiğini öğrendiğinde şoke olduklarını belirtti.
HABERİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 12.12.2019
Uzmanlar, bir pizzadaki kaloriyi yakmak için dört saat yürümek, ya da bir çikolatayı yakmak için 22 dakika koşmak gerektiğini bilmenin, gıdanın enerji maliyeti konusunda daha büyük bir farkındalık oluşturacağını söylüyor.
BBC’nin aktardığı habere göre, yapılan ilk araştırmalar da, egzersiz uyarılarının insanların daha az ve sağlıklı yemesini sağladığını gösteriyor. Amaç, daha sağlıklı yeme alışkanlıklarıyla obeziteyle mücadele etmek.
Kaloriler hakkında
Bir yiyecek ya da içecekteki enerji miktarı kaloriyle (kcal) ölçülüyor.
Nefes almaktan koşmaya, vücudun işleyebilmesi için erkeklerin günde 2.500, kadınların ise günlük 2.000 kalori alması gerekiyor.
Yakabileceğinizden daha çok kalori almak kilo almaya, hatta obeziteye yol açıyor. Çünkü fazla kaloriler yağ olarak saklanıyor
Her gün çok az miktarda fazla yemek bile birikim yaratıyor
Günde 200 kalori daha az alınması, kulağa çok fazlaymış gibi gelmeyebilir ancak Epidemioloji ve Kamu Sağlığı adlı bilimsel yayında yer alan araştımada uzmanlar, bu orandaki azalmanın bile ülke genelindeki obezite seviyelerine olumlu etkisi olacağını söylüyor.
İngiltere’de yetişkilerin üçte ikisinden fazlası fazla kilolu ya da obez.
Baş araştırmacı Prof Amanda Daley “Halkın yiyecekler konusunda daha iyi kararlar vermesi ve fiziksel açıdan daha aktif olması için farklı yollar bulmaya çalışıyoruz.” dedi.
Daley, yiyecekleri “egzersiz kalorileri” ile etiketlemek, insanların ne yediklerini daha iyi anlamasını ve daha iyi tercihler yapmasını sağlıyor.
Prof. Daley, insanların belirli yiyecekleri yakmak için ne kadar fiziksel egzersiz gerektiğini öğrendiğinde şoke olduklarını belirtti.
HABERİN TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 12.12.2019
‘Dindar nesil’ proje olarak kaldı!
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, AKP’nin ‘dindar nesil’ projesinin tutmadığını söyledi. Yaptıkları araştırmalara atıf yapan Ağırdır, “2008-2018 yılları arasında gençlerle ilgili yapılan araştırmalar gösterdi ki AKP’nin ‘dindar nesil yetiştirme’ çabaları siyasi mühendislik olarak kaldı, oruç tutanların namaz kılanların oranı yıllar içinde düştü.” ifadelerini kullandı. Son araştırmalara göre kendisini ‘dindar-muhafazakar’ olarak tanımlayanların oranı yüzde 25’ten yüzde 15’e düştü.
T24 yazarı Murat Sabuncu ve KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır Sayıların Dili’nde bu hafta, son 10 yıldır gençlerle ilgili yapılan araştırmaları değerlendirdi. Programda gençler arasında kendini ‘geleneksel muhafazakâr’ olarak tanımlayanların oranının yüzde 45’ten 43’e, ‘dindar muhafazakâr’ olarak tanımlayanların yüzde 25’ten 15’e düştüğünü, ‘modern’ olarak tanımlayanların oranının ise yüzde 29’dan 42’ye yükseldiğini gösteren veriler paylaşıldı.
Bekir Ağırdır, bu değişimin muhafazakâr dünyada ‘dini inanç zayıflıyor’ söylemi üzerinden tartışıldığını ancak asıl meselenin kentleşme ve metropolleşme olduğunu dile getirdi. KONDA’nın gençlerle ilgili yaptığı araştırmaları karşılaştıran Ağırdır, gençlerin eskiye oranla kendini daha çok ‘modern’ olarak tanımladığına dikkati çekti.
ORUÇ TUTANLARIN ORANI YÜZDE 58’E DÜŞTÜ
Kendisini dindar olarak tanımlayan gençlerin günlük pratiklerinin yıllar içinde değiştiğini belirten Ağırdır, “Gençlerde oruç tutanlar yüzde 74’ten 58’e düşmüş. Düzenli olarak namaz kılarım diyenler yüzde 27’den 24’e gerilemiş. Daha geç evleniyorlar. Yalnız yaşayanlar çoğalıyor. İnanç seviyelerinde ‘dindarım’ diyenler azalıyor. Ateistim diyenler 10 yılda yüzde 1’den yüzde 4’e çıkmış. Başını örtenler azalıyor yüzde 57-58’den 50’ye düşmüş.” dedi.
Genç nüfusta üniversite mezun oranının 10 yılda kadın ve erkeklerde paralel bir şekilde yüzde 22’ye ulaştığını belirten Ağırdır, “19 milyon gencin 4’te 1’i iş güvencesi ve gelecek güvencesi korkusu yaşıyor.” dedi.
[TR724] 12.12.2019
T24 yazarı Murat Sabuncu ve KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır Sayıların Dili’nde bu hafta, son 10 yıldır gençlerle ilgili yapılan araştırmaları değerlendirdi. Programda gençler arasında kendini ‘geleneksel muhafazakâr’ olarak tanımlayanların oranının yüzde 45’ten 43’e, ‘dindar muhafazakâr’ olarak tanımlayanların yüzde 25’ten 15’e düştüğünü, ‘modern’ olarak tanımlayanların oranının ise yüzde 29’dan 42’ye yükseldiğini gösteren veriler paylaşıldı.
Bekir Ağırdır, bu değişimin muhafazakâr dünyada ‘dini inanç zayıflıyor’ söylemi üzerinden tartışıldığını ancak asıl meselenin kentleşme ve metropolleşme olduğunu dile getirdi. KONDA’nın gençlerle ilgili yaptığı araştırmaları karşılaştıran Ağırdır, gençlerin eskiye oranla kendini daha çok ‘modern’ olarak tanımladığına dikkati çekti.
ORUÇ TUTANLARIN ORANI YÜZDE 58’E DÜŞTÜ
Kendisini dindar olarak tanımlayan gençlerin günlük pratiklerinin yıllar içinde değiştiğini belirten Ağırdır, “Gençlerde oruç tutanlar yüzde 74’ten 58’e düşmüş. Düzenli olarak namaz kılarım diyenler yüzde 27’den 24’e gerilemiş. Daha geç evleniyorlar. Yalnız yaşayanlar çoğalıyor. İnanç seviyelerinde ‘dindarım’ diyenler azalıyor. Ateistim diyenler 10 yılda yüzde 1’den yüzde 4’e çıkmış. Başını örtenler azalıyor yüzde 57-58’den 50’ye düşmüş.” dedi.
Genç nüfusta üniversite mezun oranının 10 yılda kadın ve erkeklerde paralel bir şekilde yüzde 22’ye ulaştığını belirten Ağırdır, “19 milyon gencin 4’te 1’i iş güvencesi ve gelecek güvencesi korkusu yaşıyor.” dedi.
[TR724] 12.12.2019
Parkta yürürken ‘eyleme teşebbüs’ten gözaltına alındılar: ‘Susmak ikrardandır, haklarınızı arayın’
Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, KHK’lı Cemal Yıldırım, İbrahim İlhan ve Muhammed Semih Karaoğlu, Güven Park’ta yürürken gözaltına alındı.
Karaoğlu, parkta yürüyen üç arakadaşını telefonla görüntülerken gözaltına alınmasına ‘yasal hakkımı engelleyemezsiniz’ diye tepki gösterdi.
Karaoğlu, 3 yıl önce ihraç edilidiğini, 2 yıl önce de hakkında takipsizlik kararı verilmesine rağmen görevine iade edilmediğini belirterek, tüm KHK’lılara çağrı yaptı: ”Susmak ikrardandır. Susunca birşey düzelmiyor. Hakkınızı arayın.”
Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya ise gözaltı sırasında polislerle yaşadığı diyaloğu şöyle anlattı: ”Polisler beni sürüklerken ‘ne oldu, niye götürüyorsunuz’ dedim. ‘Eyleme teşebbüsten’ dediler. Oğluma da ‘darbeye teşebbüsten’ müebbet verdiler, ben de ‘eyleme teşebbüsten’ müebbet bekliyorum. Anneler susmaz… Anneler korkmaz… Anneler yılmaaaaz… Evlatlarımı alacağım Allahın izniyle.”
[TR724] 12.12.2019
Karaoğlu, parkta yürüyen üç arakadaşını telefonla görüntülerken gözaltına alınmasına ‘yasal hakkımı engelleyemezsiniz’ diye tepki gösterdi.
Karaoğlu, 3 yıl önce ihraç edilidiğini, 2 yıl önce de hakkında takipsizlik kararı verilmesine rağmen görevine iade edilmediğini belirterek, tüm KHK’lılara çağrı yaptı: ”Susmak ikrardandır. Susunca birşey düzelmiyor. Hakkınızı arayın.”
Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya ise gözaltı sırasında polislerle yaşadığı diyaloğu şöyle anlattı: ”Polisler beni sürüklerken ‘ne oldu, niye götürüyorsunuz’ dedim. ‘Eyleme teşebbüsten’ dediler. Oğluma da ‘darbeye teşebbüsten’ müebbet verdiler, ben de ‘eyleme teşebbüsten’ müebbet bekliyorum. Anneler susmaz… Anneler korkmaz… Anneler yılmaaaaz… Evlatlarımı alacağım Allahın izniyle.”
[TR724] 12.12.2019
Bir rüyanın sonu [Hasan Cücük]
İtalya Serie A’da şampiyonluk denince sıralama hemen hazır; Juventus, Milan, İnter. Ligin diğer ekipleri arada bir yarışa dahil oldu. 1986-90 arasında Serie A’da farklı bir rüzgar esti. Bu rüzgarın adı Napoli’ydi. Bir oyuncunun gelmesiyle Napoli’nin kaderi değişiyordu. 2000’li yılların başında gelen iflasla Napoli yeniden gündem oldu. Son yıllarda şampiyonluğun tek adresi Juventus’un yarıştaki rakibi olan Napoli, bu sezon aldığı istikrarsız sonuçlardan dolayı teknik direktör Carlo Ancelotti’nin görevine son verdi. Son aylarda kulüpte baş gösteren huzursuzluklar sorunun daha derin olduğunu gösteriyor.
1926 yılında kurulan Napoli’nin kurucuları İngiliz ve İsviçre kökenliler. Napoli adını İnternaples ve Naples takımların birleşmesiyle aldı. Napoli, Serie A’da şampiyon olmak için tam 61 yıl bekledi. Daha doğrusu Maradona’nın gelmesini bekledi. 1986 yılında Barcelona’dan transfer edilen Maradona için ödenen miktar tam 5 milyon Euro’ydu. O yılların futbol piyasasına göre oldukça yüksek olan bu transfer ücretini ödemek için kulübün kasasındaki bütün para kullanılmasına karşılık açık kapanmıyordu. Başkan Ferlaino Corrada, çareyi taraftarından para toplamakta buldu. Maradona’yı takımlarında görmek isteyen Napoli taraftarı yardım için San Paolo Stadı’nda uzun kuyruklar oluşturdu.
1986 Dünya Kupası’nı Arjantin’e kazandıran adam olarak Napoli’ye merhaba diyen Maradona ilk sezonunda Serie A’da zirveye taşıdı. Maradona’lı Napoli 1989 yılında UEFA Kupası ve 1990’da Serie A’da şampiyonluk yaşayarak Avrupa’da ses getirdi. Maradona artık ateşli Napoli seyircisinin sevgilisiydi. Şehrin birçok yerini Maradona bayrakları süslüyordu. 1991 yılında Maradona’nın kokain kullandığın ortaya çıkıp Napoli’den ayrılmasıyla düşüş başladı. 1998 yılında Serie B’ye düşen Napoli, tekrar Serie A’ya 1999 -2000 sezonunda çıkmayı başardı. Ancak Serie A’da sadece bir yıl tutunan Napoli tekrar Serie B’ye düştü.
64 milyon euroluk borcu olan Napoli’nin gelirleri sadece kulübün telefon paralarını karşılayacak kadar olunca resmen iflası istenilerek kapısına kilit vurulduğunda takvim yaprakları 2004 yılını gösteriyordu. İflasın ardından yeniden yapılanan Napoli, düştüğü Serie C1’den ayağa kalkması uzun sürmedi. Sadece 3 yıl gibi kısa bir sürede Serie A’ya çıkmayı başardı. İtalya’da en çok taraftarı olan 4. kulüp olan Napoli, kısa sürede ülkenin en değerli kulüplerinden biri oldu.
Napoli’nin zirve yürüyüşü 2015-16 sezonuyla başladı. Bu başarının mimarı 2015’te takımın dümenine geçen Maurizio Sarri oldu. Sarri’li ilk sezonunda Napoli ligi ikinci sırada bitirerek dikkatleri üzerine çekti. Sarri’nin görev yaptığı 3 yıl boyunca Napoli ligi iki kez ikinci, bir kez de üçüncü sırada bitirdi. Şampiyonluk yarışında Juventus’un bir numaralı rakibinin adı artık Napoli’ydi. Sarri, 2018’de ayrılıp Chelsea’ya giderken takım Juventus, Milan, Real Madrid, Chelsea, PSG ve Bayern Münih gibi devleri çalıştıran Carlo Ancelotti’ye emanet edildi. Sarri’nin boşluğunu ilk sezonda doldurduğunu Napoli’yi lig ikincisi yaparak gösterdi. Ancak Ancelotti’den beklenti daha yüksekti. Taraftar artık şampiyonluk yaşamak istiyordu. 2019-20 sezonu hasretin biteceği yıl olacak ümidi tavan yapmıştı.
Ligin 8. haftasında Verona’yı 2-0 yendikten sonra Napoli’nin 3 puan hasreti başladı. Oynanan 7 maçın 5’inde sahadan berabere ayrılan Napoli, Roma’ya deplasmanda, Bologna’ya ise kendi sahasında 2-1’lik skorlarla boyun eğdi. Roma yenilgisi sonrası ise kulüp karıştı. Napoli yönetimi, Roma maçından sonraki hafta oynanacak Genoa maçına kadar futbolcuları kampa alma kararı aldı. Şampiyonlar Ligi’nde grupta oynadıkları Salzburg maçının ardından Napolili oyuncular, kulüp otobüsüne binerek tesislerin bulunduğu Castel Volturno’ya gitmeyi reddederek, geceyi aileleriyle evlerinde geçirdi. Kulübün kuralına teknik direktör Carlo Ancelotti ve teknik ekip uyarken, futbolcuların uymaması dikkati çekti. Ertesi gün idmana gelen oyuncular, yine kampa girmeyerek evlerine gitti. Kulüp yönetiminin isyana tepkisi oldukça sert oldu. Oyunculara aldıkları ücrete göre 22 bin ila 225 bin Euro arasında toplamda ise 2,5 milyon Euro ceza kesildi.
Bologna deplasmanında gelen 2-1’lik yenilgi futbolcuları olduğu kadar teknik patron Carlo Ancelotti’yi de hedef haline getirdi. Şampiyonlar Ligi’nde Genk’i sahasında 4-0 yenip, grupta ikinci olmasına rağmen Ancelotti’nin görevine son verildi. 7 haftadır galibiyete hasret kalan Napoli, ligde 21 puanla 7. sırada yer alıyor. Napoli’den ayrılan Ancelotti’nin yeni adresinin ise Ada olacağı yazılmaya başlandı. Adı Arsenal ve Everton’la anılıyor. Napoli’nin ise Gennaro Gattuso’ya teslim edileceği yine çıkan iddialar arasında.
Napoli, bir başkaldırının adıydı. 1986’da Maradona’nın gelmesiyle ilk isyan ateşi yakılmıştı. İkinci ateşi yakan isim 2015’te takımın başına geçen Sarri oldu. İlk isyan 4 yıl sürmüştü. İkincisi de şuan 4 yıl sürecek gibi. Napoli tarihi yazılırken; 1986-90 altın yıllar, 2015-19 ise şampiyonluk rüyasının tekrar görüldüğü dönem olacak.
[Hasan Cücük] 12.12.2019 [TR724]
1926 yılında kurulan Napoli’nin kurucuları İngiliz ve İsviçre kökenliler. Napoli adını İnternaples ve Naples takımların birleşmesiyle aldı. Napoli, Serie A’da şampiyon olmak için tam 61 yıl bekledi. Daha doğrusu Maradona’nın gelmesini bekledi. 1986 yılında Barcelona’dan transfer edilen Maradona için ödenen miktar tam 5 milyon Euro’ydu. O yılların futbol piyasasına göre oldukça yüksek olan bu transfer ücretini ödemek için kulübün kasasındaki bütün para kullanılmasına karşılık açık kapanmıyordu. Başkan Ferlaino Corrada, çareyi taraftarından para toplamakta buldu. Maradona’yı takımlarında görmek isteyen Napoli taraftarı yardım için San Paolo Stadı’nda uzun kuyruklar oluşturdu.
1986 Dünya Kupası’nı Arjantin’e kazandıran adam olarak Napoli’ye merhaba diyen Maradona ilk sezonunda Serie A’da zirveye taşıdı. Maradona’lı Napoli 1989 yılında UEFA Kupası ve 1990’da Serie A’da şampiyonluk yaşayarak Avrupa’da ses getirdi. Maradona artık ateşli Napoli seyircisinin sevgilisiydi. Şehrin birçok yerini Maradona bayrakları süslüyordu. 1991 yılında Maradona’nın kokain kullandığın ortaya çıkıp Napoli’den ayrılmasıyla düşüş başladı. 1998 yılında Serie B’ye düşen Napoli, tekrar Serie A’ya 1999 -2000 sezonunda çıkmayı başardı. Ancak Serie A’da sadece bir yıl tutunan Napoli tekrar Serie B’ye düştü.
64 milyon euroluk borcu olan Napoli’nin gelirleri sadece kulübün telefon paralarını karşılayacak kadar olunca resmen iflası istenilerek kapısına kilit vurulduğunda takvim yaprakları 2004 yılını gösteriyordu. İflasın ardından yeniden yapılanan Napoli, düştüğü Serie C1’den ayağa kalkması uzun sürmedi. Sadece 3 yıl gibi kısa bir sürede Serie A’ya çıkmayı başardı. İtalya’da en çok taraftarı olan 4. kulüp olan Napoli, kısa sürede ülkenin en değerli kulüplerinden biri oldu.
Napoli’nin zirve yürüyüşü 2015-16 sezonuyla başladı. Bu başarının mimarı 2015’te takımın dümenine geçen Maurizio Sarri oldu. Sarri’li ilk sezonunda Napoli ligi ikinci sırada bitirerek dikkatleri üzerine çekti. Sarri’nin görev yaptığı 3 yıl boyunca Napoli ligi iki kez ikinci, bir kez de üçüncü sırada bitirdi. Şampiyonluk yarışında Juventus’un bir numaralı rakibinin adı artık Napoli’ydi. Sarri, 2018’de ayrılıp Chelsea’ya giderken takım Juventus, Milan, Real Madrid, Chelsea, PSG ve Bayern Münih gibi devleri çalıştıran Carlo Ancelotti’ye emanet edildi. Sarri’nin boşluğunu ilk sezonda doldurduğunu Napoli’yi lig ikincisi yaparak gösterdi. Ancak Ancelotti’den beklenti daha yüksekti. Taraftar artık şampiyonluk yaşamak istiyordu. 2019-20 sezonu hasretin biteceği yıl olacak ümidi tavan yapmıştı.
Ligin 8. haftasında Verona’yı 2-0 yendikten sonra Napoli’nin 3 puan hasreti başladı. Oynanan 7 maçın 5’inde sahadan berabere ayrılan Napoli, Roma’ya deplasmanda, Bologna’ya ise kendi sahasında 2-1’lik skorlarla boyun eğdi. Roma yenilgisi sonrası ise kulüp karıştı. Napoli yönetimi, Roma maçından sonraki hafta oynanacak Genoa maçına kadar futbolcuları kampa alma kararı aldı. Şampiyonlar Ligi’nde grupta oynadıkları Salzburg maçının ardından Napolili oyuncular, kulüp otobüsüne binerek tesislerin bulunduğu Castel Volturno’ya gitmeyi reddederek, geceyi aileleriyle evlerinde geçirdi. Kulübün kuralına teknik direktör Carlo Ancelotti ve teknik ekip uyarken, futbolcuların uymaması dikkati çekti. Ertesi gün idmana gelen oyuncular, yine kampa girmeyerek evlerine gitti. Kulüp yönetiminin isyana tepkisi oldukça sert oldu. Oyunculara aldıkları ücrete göre 22 bin ila 225 bin Euro arasında toplamda ise 2,5 milyon Euro ceza kesildi.
Bologna deplasmanında gelen 2-1’lik yenilgi futbolcuları olduğu kadar teknik patron Carlo Ancelotti’yi de hedef haline getirdi. Şampiyonlar Ligi’nde Genk’i sahasında 4-0 yenip, grupta ikinci olmasına rağmen Ancelotti’nin görevine son verildi. 7 haftadır galibiyete hasret kalan Napoli, ligde 21 puanla 7. sırada yer alıyor. Napoli’den ayrılan Ancelotti’nin yeni adresinin ise Ada olacağı yazılmaya başlandı. Adı Arsenal ve Everton’la anılıyor. Napoli’nin ise Gennaro Gattuso’ya teslim edileceği yine çıkan iddialar arasında.
Napoli, bir başkaldırının adıydı. 1986’da Maradona’nın gelmesiyle ilk isyan ateşi yakılmıştı. İkinci ateşi yakan isim 2015’te takımın başına geçen Sarri oldu. İlk isyan 4 yıl sürmüştü. İkincisi de şuan 4 yıl sürecek gibi. Napoli tarihi yazılırken; 1986-90 altın yıllar, 2015-19 ise şampiyonluk rüyasının tekrar görüldüğü dönem olacak.
[Hasan Cücük] 12.12.2019 [TR724]
Muhalefet niçin iktidara alternatif olamıyor? [Hakan Taner]
Türkiye’de bütün olan bitene rağmen iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) henüz ciddi bir iktidar alternatifi çıkmadı.
Ekonomik kriz, darbeler, dış politikada yaşananlar, mülteci meselesi, hukuksuzluklar, rüşvet, yolsuzluk, nepotizm, ayrımcılık, iç ve dış savaş tehditleri, ülkenin itibarsızlaştırılması gibi irili ufaklı ne kadar olumsuzluk yaşanırsa yaşansın iktidarın oy oranı yapılan tüm araştırmalarda belli bir sınırın altına düşmüyor.
Bu sınır şimdilik yüzde 30-35 bandında.
Türkiye’de toplumun yüzde 65’lik kısmı kendisini sağ muhafazakâr olarak, yüzde 20-25 arası da sol-sosyal demokrat olarak görüyor. Kalan yüzde 10-15 ise ortada kalanlar.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYİN
İktidarı belirleyen kesim de bu 10-15’lik kesim oluyor. Onlar ne yöne eğilim gösterirse o taraf ya iktidar ya da ortağı oluyor.
Şu an itibarıyla ülkede heyecan dalgası teşkil edecek ve umutsuzluğa çare olacak ne bir parti ne de yeni oluşum var. Buna AKP’den kopan ve parti kurma arefesinde olan isimler de dahil.
Oysa 2001 ekonomik krizinde kurulan AKP toplumda yeni bir heyecan dalgası başlatmaya muvaffak olmuştu.
Bunun başlıca sebepleri şöyle özetlenebilir: O tarihe kadar İslamcı (kendi tabirleriyle) kesimin iktidarda denenmemiş olması, 3Y (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele) ve bunların ortadan kaldırılacağı sözü.
Komşularla sıfır sorun, içeride-dışarıda barış, kardeşlik, toplumsal huzur, refah ve mutluluk vaatleri AKP’yi iktidar yaptı.
Toplumun tüm kesimleriyle mutabakat sağlayarak iktidar olan AKP ilk dönemi sonrası bütün vaatleri ve taahhütlerinin tam tersini yapmakla kalmadı, her türlü sonuç ve şarta rağmen kendini sürekli iktidarda tutacak alt yapıyı kurmanın çarelerini aradı.
Bütün bu olup bitenlere rağmen hiçbir muhalif hareketin henüz ve hâlâ ciddi bir iktidar alternatifi olamayışı muhalefetin gece-gündüz cevabını araması gereken temel mesele olduğu ortadadır.
Lakin muhalefetin bunu çok fazla dert ettiği de söylenemez. Muhalefetin iktidar olmak için ilk ve tek beklentisi ekonomik kriz sebebiyle çaresiz kalanların, kızgınlık ve çaresizlik neticesinde iktidardan yüz çevirmesi.
AKP kendi oy çevresini olası krizlerden koruyabildiği müddetçe bu da mümkün görünmüyor.
Yeni bir iktidar oluşumu için geriye tek ihtimal kalıyor: AKP içerisinden kopup gelecek olan parçaların gücü ve büyüklüğü.
YENİ OLUŞUMLARIN ETKİSİ
Ali Babacan ve ekibi uzun zamandır sessizce iktidar hazırlığı yapıyor. O cenahtan kamuya yansıyan çok az şey var. Bu sebeple nasıl bir manifesto ile huzura çıkacağı henüz bilinmiyor. Tahminde bulunmak için erken.
Ahmet Davutoğlu ve ekibi uzunca bir zamandır sahada ve son günlerde kendilerini istemsizce bir kavganın içinde buldular.
Bu aşamadan sonra geri dönüşü mümkün olmayan bir yola girdiler. Zaten AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın gönderdiği tüm elçiler de eli boş döndü.
Davutoğlu’nun birkaç gün içinde partinin kuruluşunu gerçekleştireceği somutlaştı.
Babacan ise hâlâ beklemede.
Tüm ideolojileri denemiş ve hayal kırıklıkları yaşamış bir toplum, en fazla da İslâmcıların ihanetine uğramış olarak yeni bir tercihi gönülsüzce ve mecburen yapacak.
Onca yaşanmışlıklardan sonra iktidarın oylarını menfaatler, muhalefetin oylarını da iktidardan nefret edenler ve çaresizlerin toplamı belirleyecek.
Eğer bir ülkede iktidar canının her istediğini istediği şekilde yapabiliyor ve bir bedel ödemiyorsa bütün olan bitene rağmen muhalefet iktidar alternatifi olamıyorsa o toplumda umutsuzluk ve çürüme had safhada demektir…
[Hakan Taner] 12.12.2019 [TR724]
Ekonomik kriz, darbeler, dış politikada yaşananlar, mülteci meselesi, hukuksuzluklar, rüşvet, yolsuzluk, nepotizm, ayrımcılık, iç ve dış savaş tehditleri, ülkenin itibarsızlaştırılması gibi irili ufaklı ne kadar olumsuzluk yaşanırsa yaşansın iktidarın oy oranı yapılan tüm araştırmalarda belli bir sınırın altına düşmüyor.
Bu sınır şimdilik yüzde 30-35 bandında.
Türkiye’de toplumun yüzde 65’lik kısmı kendisini sağ muhafazakâr olarak, yüzde 20-25 arası da sol-sosyal demokrat olarak görüyor. Kalan yüzde 10-15 ise ortada kalanlar.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYİN
İktidarı belirleyen kesim de bu 10-15’lik kesim oluyor. Onlar ne yöne eğilim gösterirse o taraf ya iktidar ya da ortağı oluyor.
Şu an itibarıyla ülkede heyecan dalgası teşkil edecek ve umutsuzluğa çare olacak ne bir parti ne de yeni oluşum var. Buna AKP’den kopan ve parti kurma arefesinde olan isimler de dahil.
Oysa 2001 ekonomik krizinde kurulan AKP toplumda yeni bir heyecan dalgası başlatmaya muvaffak olmuştu.
Bunun başlıca sebepleri şöyle özetlenebilir: O tarihe kadar İslamcı (kendi tabirleriyle) kesimin iktidarda denenmemiş olması, 3Y (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele) ve bunların ortadan kaldırılacağı sözü.
Komşularla sıfır sorun, içeride-dışarıda barış, kardeşlik, toplumsal huzur, refah ve mutluluk vaatleri AKP’yi iktidar yaptı.
Toplumun tüm kesimleriyle mutabakat sağlayarak iktidar olan AKP ilk dönemi sonrası bütün vaatleri ve taahhütlerinin tam tersini yapmakla kalmadı, her türlü sonuç ve şarta rağmen kendini sürekli iktidarda tutacak alt yapıyı kurmanın çarelerini aradı.
Bütün bu olup bitenlere rağmen hiçbir muhalif hareketin henüz ve hâlâ ciddi bir iktidar alternatifi olamayışı muhalefetin gece-gündüz cevabını araması gereken temel mesele olduğu ortadadır.
Lakin muhalefetin bunu çok fazla dert ettiği de söylenemez. Muhalefetin iktidar olmak için ilk ve tek beklentisi ekonomik kriz sebebiyle çaresiz kalanların, kızgınlık ve çaresizlik neticesinde iktidardan yüz çevirmesi.
AKP kendi oy çevresini olası krizlerden koruyabildiği müddetçe bu da mümkün görünmüyor.
Yeni bir iktidar oluşumu için geriye tek ihtimal kalıyor: AKP içerisinden kopup gelecek olan parçaların gücü ve büyüklüğü.
YENİ OLUŞUMLARIN ETKİSİ
Ali Babacan ve ekibi uzun zamandır sessizce iktidar hazırlığı yapıyor. O cenahtan kamuya yansıyan çok az şey var. Bu sebeple nasıl bir manifesto ile huzura çıkacağı henüz bilinmiyor. Tahminde bulunmak için erken.
Ahmet Davutoğlu ve ekibi uzunca bir zamandır sahada ve son günlerde kendilerini istemsizce bir kavganın içinde buldular.
Bu aşamadan sonra geri dönüşü mümkün olmayan bir yola girdiler. Zaten AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın gönderdiği tüm elçiler de eli boş döndü.
Davutoğlu’nun birkaç gün içinde partinin kuruluşunu gerçekleştireceği somutlaştı.
Babacan ise hâlâ beklemede.
Tüm ideolojileri denemiş ve hayal kırıklıkları yaşamış bir toplum, en fazla da İslâmcıların ihanetine uğramış olarak yeni bir tercihi gönülsüzce ve mecburen yapacak.
Onca yaşanmışlıklardan sonra iktidarın oylarını menfaatler, muhalefetin oylarını da iktidardan nefret edenler ve çaresizlerin toplamı belirleyecek.
Eğer bir ülkede iktidar canının her istediğini istediği şekilde yapabiliyor ve bir bedel ödemiyorsa bütün olan bitene rağmen muhalefet iktidar alternatifi olamıyorsa o toplumda umutsuzluk ve çürüme had safhada demektir…
[Hakan Taner] 12.12.2019 [TR724]
Unutayazmak [Fatma Betül Meriç]
Sevdiğin insanın yüz hatlarını unutayazmak, son haliyle çekilmiş olduğu fotoğrafları olmasa. Ellerindeki avuç içlerindeki çizgileri, parmaklarının uzunluğunu, biçimini.. Gözlerinin rengini değil belki ama yüzünün sevindiği zamanlarda aldığı şekli, hüzünlendiğinde içinden geçen nehirleri unutayazmak..
Birlikte yaş alalım, yaşlanalım diye çıkmışken bir yola, hayat yoluna, aşk yoluna; bir başına kalakalmak yollarda. Savrulmak bir o tarafa bir bu tarafa dalından koparılan iki kuru yaprak gibi..
Unutayazmak birlikte yenilen yemeklerin lezzetini, ekmeğin tadını, yüzüne vuran gün ışığında kamaşan gözlerin aydınlığını. Çayın çabucak soğumasına karşın, onunla yapılan sohbetin sıcaklığını. Şaşırılacak konular, tartışılacak meseleler bulmayı… Her konuda minik bir çekişme, bir görüş ayrılığı olsa da çocukça bir tavırla bir onun yanında nazlandığın dakikaları, şımarmaları unutayazmak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TAN İZLEYİN
Yokuşlarda yalnız kalınca, bir vakit birlikte aşılan tepeleri unutayazmak. Uzun kış akşamlarında birlikte geçirilen ve o an kısacıkmış gibi gelen geniş vakitleri, evdeki varlığını, sehpadaki çayını.. Koridorun bir kenarında terk edilmiş gibi duran terliklerini. “Tak tak” bir tamir sesi geldiğinde evde oluşunun verdiği güven ve emniyet hissiyle, mutfakta yemekle uğraşmayı, “Çay yok mu?”ları, çayın yanında eksik olmasın istediği ev yapımı üzümlü kekleri kurabiyeleri unutayazmak..
Hararetli ve hareketli geçen gün bitimlerinde, olan biten ne varsa ona anlatma isteğini, anlattıkça rahatlama duygusunu…
Kalbin kendine mukabil kalbi bulmuşsa ne gam! Anlat anlatabildiğin kadar, çünkü dinleyenin var.
Kahveler yanında bir yoldaşla, çaylar iki çay kaşığı sesinin birlikte çıkardığı ritmik sesle güzel. Kuşlar yalnız uçmak istemez, çiçekler ağaçlar bile yalnızlığı sevmez. Her şey zıddıyla kaim. Her şey diğer yarısına koşar aşkla..
Güzel bir manzaranın, nefis ve leziz bir yemeğin, en tatlı anların içi boştur, sevilen olmayınca. Paylaşmaktır o zamanları kıymetlendiren, birlikte olmaktır “ağulu aşı” bal ile kaymak eyleyen. Bir garip boşluk, bir yabancılık halidir yalnızlık. Daha evvel yaşanmış anları, anıları silip süpüren. Sanki hiç yaşanmamış gibi olur, en büyük sevinçler. Bir çocuğun doğumuyla dökülen gözyaşları, çözülüveren düğümler, şeker şerbet konuşmalar, en keyifli araba yolculukları, yeni yerler keşfetme heyecanı, mutfak maceraları, yol tartışmaları, ben daha iyi bilirimler, sen değil ben haklıyımlar, gönül koymalar, kırgınlıklar, küslükler, ama ille de barışmaklar sonunda. Kalın bir sünger üzerini örtmüş gibidir tüm anıların. Ya da emmiştir sünger tüm gücüyle, ayrılık anından önce yaşanmış tüm hatıraları.
Kaçamaz, yakalanırsın ansızın bu boğucu anıların kuytusunda. Hazırlıksız yakalanırsın. Elin kolun bağlıdır. Bir zamanlar kahkahalarla güldüğün o anlara, hıçkırıklarla ağlarsın. Sonunu göremediğin, ne zaman bitecek bilemediğin bir sarmalın içinde, günlerin sona ermesini gecelerin güne dönmesiniz izlersin. Ve beklersin en çok da ve yazarsın, unutayazdığın hatıraları unutmamak için.
Bak burada ağız dolusu gülmüştük, burada ağlamıştık mutluluktan. Burada küsmüş, az ötede barışmıştık kucaklaşarak. Şurada, sen en güzel sözlerini bırakmıştın avucuma, şu erik ağacının altında söz vermiştik birbirimize. Şu deniz kenarında hüzünlenmiş, bu yeşillikte koşmuştuk çocuklar gibi. Bet sesimle mutfakta şarkılar söylerken ben, kapıda durup gülerek seyretmiştin sen. Utanmıştım.
Bu mektuplara ben gözyaşı dökmüş, koku sürmüş postalamıştım sana. Sen, aynı şehirde günler sonra alıp mektuplarımı “çok göz değmiş satırlarını” öpmüştün bir duvar kenarında. Yüksek güvenlikli uzun ve kalın duvarlarla örülü zindanında, aynı gökyüzünün altında aynı aya aynı güneşe bakmamıza bile izin yoktu çünkü.
Kelimelerin kutsallığını öğrendim ben. Kelimelerim ulaştı sana ben gelemezken. Hiç aklımıza gelmeyecek yoksunluklarla bırakılmışken, en unutmak istemeyeceğin insanın yüzü çıkıverir bir kitabın arasından, bir fotoğraf karesinden. Canlı gibidir resim ama canlı değildir. Adı üstünde resim. Ağlarım. Harfler dökülür gözlerimden. Onları toplar, yazarım sana. Silerim, üstünü karalarım. Anlatamam hislerimi. Sen olunca ana konu, konuşmayı yazmaktan daha çok severim, seni kendimden fazla severim.
İşte görüyorsun değil mi Sevdiğim? Bir insan, bir insanın yüzünün çizgilerini, saçının gümüş tellerini, ellerinin sıcaklığını, sesinin tonunu, gözlerinin koyuluğunu neredeyse unutabiliyormuş görmezken. Gözden ırak olan gönle ne kadar yakın dursa da, zaman uzaklara attığı gibi, unutturmak için de çabalıyormuş sanki.
Her şeye rağmen; bazen bir cümlenin en anlamlı yerinde, eski bir şarkının sözlerinde, bir sokak kedisine akşamdan kalan yemekleri verdiğinde, bir iğne battığında eline, buzdolabını eli kolu dolu açmaya çalıştığı esnada gördüğü bir resimde, kırmızı ışıkta beklerken yan koltuktaki kitabı eline alır almaz kucağına düşüveren bir fotoğrafta, evin herhangi bir tarafından ona ait bir eşyanın çıkıverdiği esnada tüm hatıralar hücum edebiliyormuş.
Fiiller her zaman geçmiş ya da şimdiki zamanla çekimlenmez sevdiğim. Gelecek zaman ya da geniş zamanla da değil, bazen “yaklaşma fiili” diye derslerde anlattığımız şekillerde çıkar insanın karşısına. Unutayazmak, öleyazmak gibi.
Neredeyse unutacak gibiyken, unutuverse bir an ölecek gibiyken..
Düşeyazmaktayken kalemim, tutar ellerimden bir mısra:
“Kaldıysa güzelliğim bu aynalar pazarında
Gözlerinin değdiği yerlerimdir…”
Şükrü Erbaş
[Fatma Betül Meriç] 12.12.2019 [TR724]
Birlikte yaş alalım, yaşlanalım diye çıkmışken bir yola, hayat yoluna, aşk yoluna; bir başına kalakalmak yollarda. Savrulmak bir o tarafa bir bu tarafa dalından koparılan iki kuru yaprak gibi..
Unutayazmak birlikte yenilen yemeklerin lezzetini, ekmeğin tadını, yüzüne vuran gün ışığında kamaşan gözlerin aydınlığını. Çayın çabucak soğumasına karşın, onunla yapılan sohbetin sıcaklığını. Şaşırılacak konular, tartışılacak meseleler bulmayı… Her konuda minik bir çekişme, bir görüş ayrılığı olsa da çocukça bir tavırla bir onun yanında nazlandığın dakikaları, şımarmaları unutayazmak.
BU YAZIYI YOUTUBE’TAN İZLEYİN
Yokuşlarda yalnız kalınca, bir vakit birlikte aşılan tepeleri unutayazmak. Uzun kış akşamlarında birlikte geçirilen ve o an kısacıkmış gibi gelen geniş vakitleri, evdeki varlığını, sehpadaki çayını.. Koridorun bir kenarında terk edilmiş gibi duran terliklerini. “Tak tak” bir tamir sesi geldiğinde evde oluşunun verdiği güven ve emniyet hissiyle, mutfakta yemekle uğraşmayı, “Çay yok mu?”ları, çayın yanında eksik olmasın istediği ev yapımı üzümlü kekleri kurabiyeleri unutayazmak..
Hararetli ve hareketli geçen gün bitimlerinde, olan biten ne varsa ona anlatma isteğini, anlattıkça rahatlama duygusunu…
Kalbin kendine mukabil kalbi bulmuşsa ne gam! Anlat anlatabildiğin kadar, çünkü dinleyenin var.
Kahveler yanında bir yoldaşla, çaylar iki çay kaşığı sesinin birlikte çıkardığı ritmik sesle güzel. Kuşlar yalnız uçmak istemez, çiçekler ağaçlar bile yalnızlığı sevmez. Her şey zıddıyla kaim. Her şey diğer yarısına koşar aşkla..
Güzel bir manzaranın, nefis ve leziz bir yemeğin, en tatlı anların içi boştur, sevilen olmayınca. Paylaşmaktır o zamanları kıymetlendiren, birlikte olmaktır “ağulu aşı” bal ile kaymak eyleyen. Bir garip boşluk, bir yabancılık halidir yalnızlık. Daha evvel yaşanmış anları, anıları silip süpüren. Sanki hiç yaşanmamış gibi olur, en büyük sevinçler. Bir çocuğun doğumuyla dökülen gözyaşları, çözülüveren düğümler, şeker şerbet konuşmalar, en keyifli araba yolculukları, yeni yerler keşfetme heyecanı, mutfak maceraları, yol tartışmaları, ben daha iyi bilirimler, sen değil ben haklıyımlar, gönül koymalar, kırgınlıklar, küslükler, ama ille de barışmaklar sonunda. Kalın bir sünger üzerini örtmüş gibidir tüm anıların. Ya da emmiştir sünger tüm gücüyle, ayrılık anından önce yaşanmış tüm hatıraları.
Kaçamaz, yakalanırsın ansızın bu boğucu anıların kuytusunda. Hazırlıksız yakalanırsın. Elin kolun bağlıdır. Bir zamanlar kahkahalarla güldüğün o anlara, hıçkırıklarla ağlarsın. Sonunu göremediğin, ne zaman bitecek bilemediğin bir sarmalın içinde, günlerin sona ermesini gecelerin güne dönmesiniz izlersin. Ve beklersin en çok da ve yazarsın, unutayazdığın hatıraları unutmamak için.
Bak burada ağız dolusu gülmüştük, burada ağlamıştık mutluluktan. Burada küsmüş, az ötede barışmıştık kucaklaşarak. Şurada, sen en güzel sözlerini bırakmıştın avucuma, şu erik ağacının altında söz vermiştik birbirimize. Şu deniz kenarında hüzünlenmiş, bu yeşillikte koşmuştuk çocuklar gibi. Bet sesimle mutfakta şarkılar söylerken ben, kapıda durup gülerek seyretmiştin sen. Utanmıştım.
Bu mektuplara ben gözyaşı dökmüş, koku sürmüş postalamıştım sana. Sen, aynı şehirde günler sonra alıp mektuplarımı “çok göz değmiş satırlarını” öpmüştün bir duvar kenarında. Yüksek güvenlikli uzun ve kalın duvarlarla örülü zindanında, aynı gökyüzünün altında aynı aya aynı güneşe bakmamıza bile izin yoktu çünkü.
Kelimelerin kutsallığını öğrendim ben. Kelimelerim ulaştı sana ben gelemezken. Hiç aklımıza gelmeyecek yoksunluklarla bırakılmışken, en unutmak istemeyeceğin insanın yüzü çıkıverir bir kitabın arasından, bir fotoğraf karesinden. Canlı gibidir resim ama canlı değildir. Adı üstünde resim. Ağlarım. Harfler dökülür gözlerimden. Onları toplar, yazarım sana. Silerim, üstünü karalarım. Anlatamam hislerimi. Sen olunca ana konu, konuşmayı yazmaktan daha çok severim, seni kendimden fazla severim.
İşte görüyorsun değil mi Sevdiğim? Bir insan, bir insanın yüzünün çizgilerini, saçının gümüş tellerini, ellerinin sıcaklığını, sesinin tonunu, gözlerinin koyuluğunu neredeyse unutabiliyormuş görmezken. Gözden ırak olan gönle ne kadar yakın dursa da, zaman uzaklara attığı gibi, unutturmak için de çabalıyormuş sanki.
Her şeye rağmen; bazen bir cümlenin en anlamlı yerinde, eski bir şarkının sözlerinde, bir sokak kedisine akşamdan kalan yemekleri verdiğinde, bir iğne battığında eline, buzdolabını eli kolu dolu açmaya çalıştığı esnada gördüğü bir resimde, kırmızı ışıkta beklerken yan koltuktaki kitabı eline alır almaz kucağına düşüveren bir fotoğrafta, evin herhangi bir tarafından ona ait bir eşyanın çıkıverdiği esnada tüm hatıralar hücum edebiliyormuş.
Fiiller her zaman geçmiş ya da şimdiki zamanla çekimlenmez sevdiğim. Gelecek zaman ya da geniş zamanla da değil, bazen “yaklaşma fiili” diye derslerde anlattığımız şekillerde çıkar insanın karşısına. Unutayazmak, öleyazmak gibi.
Neredeyse unutacak gibiyken, unutuverse bir an ölecek gibiyken..
Düşeyazmaktayken kalemim, tutar ellerimden bir mısra:
“Kaldıysa güzelliğim bu aynalar pazarında
Gözlerinin değdiği yerlerimdir…”
Şükrü Erbaş
[Fatma Betül Meriç] 12.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Fatma Betül Meriç
“Yargı darbesi”nde hâkim- savcılara sorulanlar!.. [Ramazan Faruk Güzel]
Bu zor zamanlarda gazeteciliğin hakkını vermeye çalışanlar Âdem Yavuz Arslan, Tr724’deki “Tankları yola çıkmadan gören savcı!” başlıklı son yazısı önemli hususlara işaret ediyor. ’15 Temmuz kahramanı’ denilen ama şimdilerde ‘çete’ kurmaktan hakkında soruşturma açılmış bulunan Yargıtay üyesi Ömer Faruk Aydıner ile ilgili başka önemli detaylar veriyordu gazeteci Arslan.
Aydıner’i de konu alan “Üç yargı mensubu üzerinden Türk yargısı” başlıklı yazımıza atıfta bulunan Arslan, Aydıner’in Çatalca Adliyesi’nden yazdırıp emniyete yolladığı gözaltı talimatını paylaştıktan sonra, haklı olarak şunu soruyordu:
“Bugünün Yargıtay üyesi Aydıner daha ortada bir şey yokken, Erdoğan’ın eniştesi henüz Erdoğan’ı aramamışken, Boğaz Köprüsü’ne askerin çıkmasına bir buçuk saat varken darbe olduğuna karar verip göz altı emrini nasıl yazdırmış olabilir?”
Daha önceleri “Darbe öncelikle yargıya yapıldı!” başlıklı 2 bölümlük yazı dizimizde, yeni bir rejimin inşasında nasıl ve neden öncelikle yargının hedef alındığını gözler önüne sermeye çalışmıştık… Gazeteci Arslan’ın da yazısında konu aldığı gibi, yargıya darbe için de “kullanışlı yargı mensupları’’na görev verilmişti. Aydıner ise bunlardan sadece birisi idi.
İçinden bulunduğumuz bu durum, tam da Pir Sultan Abdal’ın 16. yüzyılda Osmanlı döneminde söylediği gibi;
“Demiri, demirle dövdüler;
Biri sıcak, biri soğuktu…
İnsanı, insanla kırdılar;
Biri aç, biri toktu.”
**
Bu yazımızda apar topar gözaltına alınan binlerce hâkim- savcıya darbe sonrası sorulanları nazarlara vermeye çalışacağız.
15 Temmuz’un devamında, hukuka aykırı olarak oluşturulan fişleme listeleri ile görevinden uzaklaştırılıp gözaltına alınan hâkim ve savcılara yöneltilen suçlamalar ve ifadeleri sırasında kendilerine sorulan sorular, yapılan hukuksuzluğu açıkça ortaya koyuyor.
Savcı Serdar Coşkun’un Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazdığı yazısından ve HSYK 2. ve 3. Daire kararlarından da anlaşıldığı üzere gözaltına alınıp tutuklanan tüm hâkim ve savcılar; “Darbe Girişiminde Bulunmak ve Silahlı Terör Örgütü Üyeliği” suçlamaları ile muhatap oldu. Benim gibi, darbeden aylar önce ihraç olmuş ve yurt dışına çıkmış olan yargı mensupları bile bu suçlamanın ve yargılamanın muhatabılar şu anda…
Bu karar ve yazılarda; listede ismi yer alan hâkim ve savcıların, “Üzerlerine atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesini oluşturabilecek mahiyette somut delillerin varlığından”, hatta “bu suçları işledikleri” ifade edildi.
Oysa ki onlar, yıllarca ülkede hakimlik savcılık yapan, bırakın silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasını, idari yönden disiplin cezası ile dahi muhatap olmamış, parmakla gösterilen ve mesleğini en iyi yapan kişilerdi… acaba bu insanlar ne yapmışlardı da bir anda “Darbeci ve terörist” olmuşlardı?!..
AKLA ZİYAN SORULAR!
15 Temmuz’da ve devamında ülke genelinde gözaltına alınan hâkim ve savcıların hepsine harfi harfine aynı sorular yöneltildi. Bunlar sadece fişlemelere, dedikodulara veya aynı yerde çalışan meslektaşını sorgulayan kişinin bildiği şahsi bilgilere dayalı sorulardı.
İşte o sorular:
“1- Üniversite hazırlık sırasında dersaneye gittiniz mi gittiyseniz hangi dersaneye gittiniz?
2- Eğitimiz sırasında nerede kaldınız?
3- Çocuklarınız hangi okullarda eğitim gördü/görüyor ve eğitim sırasında dersaneye gitti mi? Gittilerse hangi dersaneye gittiler?
4- Çocuklarınız eğitimleri sırasında nerede kaldı/konakladı?
5- Geçmişte cemaate ait evlerde, yurtlarda kaldınız mı?
6- FETÖ/PDY’ye ait evlerde ve yurtlarda sohbet adı altında yapılan görüşmelere katıldınız mı? Katıldıysanız bu sohbetlerde hükümet aleyhine bir konuşmaya tanık oldunuz mu? Siz de bu konuşmalara iştirak ettiniz mi?
7- Bu grup tarafından organize edilen yurt içi ve yurt dışı gezilere katıldınız mı?
8- Eşiniz eğitimi sırasında hangi okullarda okudu?
9- Eşiniz ve kardeşleriniz FETÖ/PDY’ye ait herhangi bir ev veya yurtta kaldı mı? Dershanelere gitti mi?
10- Geçmişte veya halen herhangi bir gazete, dergi vb. yayın aboneliğiniz oldu mu olduysa hangi yayınlar?
11- Bankada paranız var mı? Varsa hangi banka? Geçmişte işlem yaptığınız banka ve finans kurumları hangileri?
12- FETÖ/PDY ile iltisaklı olduğu düşünülen yurt içi veya yurt dışı banka veya finansal kuruluşlara herhangi bir para transferi yaptınız mı? Herhangi bir öğrenci, kurum ve kuruluşa burs ya da himmet ya da başka bir isim altında bağış ve yardımda bulundunuz mu? Bulunmuş iseniz banka ya da kanaldan teslim ettiniz?
13- Üniversite bittikten sonra meslek sınavlarına hazırlık sırasında herhangi bir dershaneye gittiniz mi? Herhangi bir eğitim programına katıldınız mı? İsimleri nedir?
14- Geçmişte herhangi bir askeri lisede okudunuz mu?
15- Hakimlik eğitimi sırasında Hâkim Eğitim Merkezinde veya Adalet Akademisinde sınıf temsilciliği veya albüm kurulu üyeliği yaptınız mı?
16- Hangi tarihlerde, hangi yerlerde, hangi ünvanlarla görev yaptınız? Ünvanlı görevlere atanırken talebiniz var mıydı? Re’sen mi?
17- HSYK’dan Teftiş Hal Kağıtlarını istediniz mi? İstediyseniz notlarınız nasıl? Teftişe gelen müfettişler kimler?
18- Meslek sırasında yurt dışına eğitim, dil öğrenimi veya mesleki ziyaret kapsamında gönderildiniz mi? Gönderildiyseniz hangi tarihlerde ve ne kadar süreyle gönderildiniz?
19- FETÖ/PDY’ye ait dernek, yurt veya evlere dini duygularla da olsa kurban veya bağış adı altında herhangi bir yardımda bulundunuz mu?
20- Bu yapılanmanın illegal bir yapılanma olduğunu farketmediniz mi? Farkettiyseniz ne zaman farkettiniz?
21- Bu illegal yapılanmanın sizinle bir teması oldu mu? Sizden herhangi bir talepleri oldu mu? Olduysa bu talepleri size kim iletti? Bu doğrultuda bir çalışmanız oldu mu? Talebi yerine getirdiniz mi?
22- (2014 yılı) HSYK seçimlerinde seçim sonuçlarının belirlenmesi ve oy sayımı sırasında;
a) Sandık mahallinde bulundunuz mu?
b) Müşahitlik yaptınız mı?
c) Kamera çekimi yaptınız mı?
23- Geçmişte DGM’lerde, Özel Yetkili Mahkeme ve Savcılıklarda ve de TMK 10. Madde ile görevli mahkemelerde görev yaptınız mı?
24- 15 Temmuz 2016 akşamı yapılan darbe girişiminden ne zaman haberdar oldunuz? Darbe girişiminde bulunulacağı hususunda darbeden önce size herhangi bir bilgi verildi mi? Bu konuda bir imada bulunuldu mu? Bilgi verildiyse veya imada bulunulduysa kim verdi veya bulundu?
25- Darbe sonrası için size herhangi bir görev teklifi yapıldı mı? Yapıldıysa kim yaptı?
26- TCK 221/3 maddesindeki “Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.” hükmü dikkate alınarak bu maddeden yararlanmak ister misiniz? Bu çerçevede verilecek bilgileriniz var mı?
27- Hakimlik, savcılık sınavları sırasında FETÖ’ye mensup kişilerce tertip edilen kamplara katıldınız mı? Size soru ve cevapları ezberletildi mi?
28- HSYK seçimleri döneminde sözde bağımsız listedeki adayların nasıl tespit edildiği hakkında bilginiz var mı? Bağımsız aday görünen adaylarla seçim döneminde birlikte hareket ettiniz mi? Özellikle cemaate mensubiyeti konusunda kuvvetli emareler bulunan Hâkim ve C. Savcıları ile HSYK seçim döneminde birlikte hareket ettiniz mi? Birlikte hareket ettiyseniz nedeni?
29- İsminiz neden HSYK 2. Dairesinin kararında yer alan listede yer alıyor? Bu konuda bir fikriniz var mı?”
**
Sorulan sorular dikkatle incelendiğinde;
– Darbe girişiminde bulunan askerlerden önce, darbe gecesi ve darbe girişimi devam ederken, daha gün aydınlanmadan ismi internet ve televizyonlarda boy boy ilan edilen, bir anda terörist ve hain ilan edilen hâkim ve savcılara yöneltilen sorulardan, aslında herşeyin bir yalan ve algı operasyonundan ibaret olduğu anlaşılacaktır.
– Sorularda HSYK 2. Dairesinin kararında veya Ankara Savcısı Serdar Coşkun’un yazısında ifade edilip vurgulandığı “kuvvetli suç şüphesi” oluşturacak veya doğrudan suçlu kabul edilmelerine netice verecek bir tek “somut delil” ortaya konulmamış. Yargı mensuplarının o sorgulamalarında hiçbir eylem tanımlaması yapılmamış, somut hiçbir şey sorulmamıştır. Bu durum, gerçekte hiçbir şeyin olmadığını ortaya koymaktadır.
– 2016 yılı 15 Temmuz’unda gerçekleştirilen bir darbe girişimi ile ilgili olarak 2014 yılında yapılan HSYK seçimi ile ilgili sorular sorulmuştur. Bu konudaki sorular da asıl amacı açık etmektedir:
Muhaliflerin ortadan kaldırılması ve sindirilmeleri!
– Darbe veya silahlı terör örgütü üyeliği suçlaması ile muhatap olan ve yıllarca hakimlik savcılık yapmış birisine kendisinin, eşinin, kardeşlerinin veya çocuklarının okudukları okulların sorulması yapılan işlemlerin arkasındaki korkunç saikı ortaya koymaktadır. Nitekim TCK 76 maddesine göre:
“Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yokedilmesi maksadıyla” belirli bir kısım suçların işlenmesi “Soykırım” suçunu oluşturmaktadır. İşte bu sorularla, ilgili hâkim ve savcının belli bir gruba aidiyeti tespit edilmeye çalışılmakta… Yani bu “bir ön ayıklama” işlemidir.
– Sorularda; üzerlerine atılı suçla ilgili yer, zaman mekân veya kişi bilgisi içeren hiçbir bilgi belge yoktur.
– Sorulan sorular; iş başvurusunda veya anketlerde sorulabilecek mahiyette sorulardır.
– Soruları yönelten savcının elinde hiçbirşey olmadığı, sorular üzerinden ilgili hakim savcı aleyhine delil elde etmeye çalıştığı ortadadır.
– Darbe girişiminde bulunmak ve silahlı terör örgütü üyeliğinde bulunmakla suçlanan hâkim ve savcıya “kendisinin, kardeşlerinin, eş ve çocuklarının yıllar önce gittiği veya halen gitmetke olduğu okul, dersane, kaldığı/kaldıkları yurt, ev, abonesi olduğu/oldukları gazete, dergi” sorulmuştur. Bu da asıl niyeti ortaya koymaya kafidir.
– Sorular arasında oldukça dikkat çekici ve “bu nasıl bir saçmalık!” dedirtecek olanı: “Adalet Akademisi ve Eğitim Merkezinde sınıf temsilciliği veya albüm kurulu üyeliği yaptınız mı?”
Bırakın Türkiye’yi, dünyanın her yerinde ilkokul seviyesinden itibaren sınıf başkanlığı (sınıf temsilcisi de denebilir) seçimi/ataması yapılır ve bu öğrenci/kişi arkadaşları adına okul/eğitim kurumu yönetimi ile muhatap olur. Albüm Kurulu üyeliği de ülkemizde artık ilkokul seviyesinden itibaren, okul hatırası olarak albümler oluşturulmaya, bunun içinde bir kısım öğrencilerin albüm kurulu üyesi olarak yine öğrenciler tarafından seçilmesi uygulaması yapılmaktadır. Bu sorularla suç delili elde edilmeye çalışılması, soruları soran savcının içinde bulunduğu acziyeti, sorularla muhatap olan yılların hâkim ve savcısının içine düştüğü şaşkınlığı ve çaresizliği ortaya koymaktadır.
– Son soru da oldukça dikkat çekici: “Madem darbeci değilsin, silahlı terör örgütü üyesi de değilsin; o zaman bu listede ismin ne arıyor?”
Bu soruyu, bir kısım başsavcılıklar gözaltı işlemi devam ederken sorunun asıl muhatabı olan HSYK ve Ankara Başsavcılığına sormuşlar ve bilgi ve belge istemişler ancak cevap alamamışlardır. Çünkü olmayan delil bilgi veya belgenin gönderilmesi de mümkün olmamıştır… Bu kez soruyu gözaltına alınan hâkim ve savcıya sorma yoluna girmişlerdir. Bu konudaki acziyeti ve ahlaksızlığı yorumlayıp açıklayacak kelimeler henüz dünya dillerinde yoktur!…
DUVAR YIKILINCA…
Geçenlerde Erdoğan, Nobel Ödülü almış Orhan Pamuk’u kast ederek, “Türkiye’den kalkmışlardır teröriste ödül vermişlerdir” demişti… Bununla ilgili olarak da Gazete Duvar’dan Murat Yetkin:
“Orhan Pamuk’un terörist ilan edilmesi, hepimizin edilebileceği anlamına geliyor” demiş ve eklemişti: “Bu kabul edilebilir bir durum değil.”
Hele de hele!
Binlerce yargı mensubunun ve yüz binlerce diğer KHK’lının bir gecede ve bir anda “terörist” ilan edilmesini “kabul edilebilir” bulunmuştu ama!
Eh, terörle yargılanması gereken kişileri tepede tutarsanız, ülkenin hepsi de böyle potansiyel terör şüphelisi haline gelir işte!.. Çünkü adaletsizliğin önünde set olabilecek yargı erki duvarı yıkılınca bent aşılmış olur. Ve taşan “arsız akın” önüne çıkanı süpürüp götürmeye başlar.
Neyse, geçte uyananlara -İngilizlerin dediği gibi-, “Good morning after supper.” diyelim bizde… (Bizdeki “Uyan da balığa gidelim” ya da “Geçmiş bayramın mübarek ola” gibi…
Yeri gelmişken antrparantez şunu da ekleyeyim:
Nobel tarihi boyunca sadece 2 Türk’e Nobel Ödülü verilmiş ve onlara da “devletin başı” ve “şahsı” tarafından terör şüphelisi muamelesi yapılıyor ya… Hala bu ülkede bilim, sanat yapılabileceğini iddia edenlere ithaf olunur. Erdoğan’ın atadığı rektörlerin atıf yapılamayan “bilimsel” makalelerini de hatırlatayım.
Adaletin olmadığı yerde can ve mal güvenliği olmayacağı gibi bilimsel ve sanatsal gelişme de olamaz. Can korkusu; malı da canı da, sermayeyi de, beyni de kaçırır. Ne diyor hükümetin gizli ama büyük ortağı Doğu Perinçek: “Türkiye’nin önündeki 40 yılı sigortaladık. En az 40 yıl Türkiye’yi yönetebilecek bir gençlik yetiştirdik.”
Metin Balkanlıoğlu’nun hemen darbe sonrası dediği gibi diyelim o zaman:
“Ganimettir, tepe tepe kullanın, hayrını görün!”
[Ramazan Faruk Güzel] 12.12.2019 [TR724]
Aydıner’i de konu alan “Üç yargı mensubu üzerinden Türk yargısı” başlıklı yazımıza atıfta bulunan Arslan, Aydıner’in Çatalca Adliyesi’nden yazdırıp emniyete yolladığı gözaltı talimatını paylaştıktan sonra, haklı olarak şunu soruyordu:
“Bugünün Yargıtay üyesi Aydıner daha ortada bir şey yokken, Erdoğan’ın eniştesi henüz Erdoğan’ı aramamışken, Boğaz Köprüsü’ne askerin çıkmasına bir buçuk saat varken darbe olduğuna karar verip göz altı emrini nasıl yazdırmış olabilir?”
Daha önceleri “Darbe öncelikle yargıya yapıldı!” başlıklı 2 bölümlük yazı dizimizde, yeni bir rejimin inşasında nasıl ve neden öncelikle yargının hedef alındığını gözler önüne sermeye çalışmıştık… Gazeteci Arslan’ın da yazısında konu aldığı gibi, yargıya darbe için de “kullanışlı yargı mensupları’’na görev verilmişti. Aydıner ise bunlardan sadece birisi idi.
İçinden bulunduğumuz bu durum, tam da Pir Sultan Abdal’ın 16. yüzyılda Osmanlı döneminde söylediği gibi;
“Demiri, demirle dövdüler;
Biri sıcak, biri soğuktu…
İnsanı, insanla kırdılar;
Biri aç, biri toktu.”
**
Bu yazımızda apar topar gözaltına alınan binlerce hâkim- savcıya darbe sonrası sorulanları nazarlara vermeye çalışacağız.
15 Temmuz’un devamında, hukuka aykırı olarak oluşturulan fişleme listeleri ile görevinden uzaklaştırılıp gözaltına alınan hâkim ve savcılara yöneltilen suçlamalar ve ifadeleri sırasında kendilerine sorulan sorular, yapılan hukuksuzluğu açıkça ortaya koyuyor.
Savcı Serdar Coşkun’un Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazdığı yazısından ve HSYK 2. ve 3. Daire kararlarından da anlaşıldığı üzere gözaltına alınıp tutuklanan tüm hâkim ve savcılar; “Darbe Girişiminde Bulunmak ve Silahlı Terör Örgütü Üyeliği” suçlamaları ile muhatap oldu. Benim gibi, darbeden aylar önce ihraç olmuş ve yurt dışına çıkmış olan yargı mensupları bile bu suçlamanın ve yargılamanın muhatabılar şu anda…
Bu karar ve yazılarda; listede ismi yer alan hâkim ve savcıların, “Üzerlerine atılı suçları işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesini oluşturabilecek mahiyette somut delillerin varlığından”, hatta “bu suçları işledikleri” ifade edildi.
Oysa ki onlar, yıllarca ülkede hakimlik savcılık yapan, bırakın silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasını, idari yönden disiplin cezası ile dahi muhatap olmamış, parmakla gösterilen ve mesleğini en iyi yapan kişilerdi… acaba bu insanlar ne yapmışlardı da bir anda “Darbeci ve terörist” olmuşlardı?!..
AKLA ZİYAN SORULAR!
15 Temmuz’da ve devamında ülke genelinde gözaltına alınan hâkim ve savcıların hepsine harfi harfine aynı sorular yöneltildi. Bunlar sadece fişlemelere, dedikodulara veya aynı yerde çalışan meslektaşını sorgulayan kişinin bildiği şahsi bilgilere dayalı sorulardı.
İşte o sorular:
“1- Üniversite hazırlık sırasında dersaneye gittiniz mi gittiyseniz hangi dersaneye gittiniz?
2- Eğitimiz sırasında nerede kaldınız?
3- Çocuklarınız hangi okullarda eğitim gördü/görüyor ve eğitim sırasında dersaneye gitti mi? Gittilerse hangi dersaneye gittiler?
4- Çocuklarınız eğitimleri sırasında nerede kaldı/konakladı?
5- Geçmişte cemaate ait evlerde, yurtlarda kaldınız mı?
6- FETÖ/PDY’ye ait evlerde ve yurtlarda sohbet adı altında yapılan görüşmelere katıldınız mı? Katıldıysanız bu sohbetlerde hükümet aleyhine bir konuşmaya tanık oldunuz mu? Siz de bu konuşmalara iştirak ettiniz mi?
7- Bu grup tarafından organize edilen yurt içi ve yurt dışı gezilere katıldınız mı?
8- Eşiniz eğitimi sırasında hangi okullarda okudu?
9- Eşiniz ve kardeşleriniz FETÖ/PDY’ye ait herhangi bir ev veya yurtta kaldı mı? Dershanelere gitti mi?
10- Geçmişte veya halen herhangi bir gazete, dergi vb. yayın aboneliğiniz oldu mu olduysa hangi yayınlar?
11- Bankada paranız var mı? Varsa hangi banka? Geçmişte işlem yaptığınız banka ve finans kurumları hangileri?
12- FETÖ/PDY ile iltisaklı olduğu düşünülen yurt içi veya yurt dışı banka veya finansal kuruluşlara herhangi bir para transferi yaptınız mı? Herhangi bir öğrenci, kurum ve kuruluşa burs ya da himmet ya da başka bir isim altında bağış ve yardımda bulundunuz mu? Bulunmuş iseniz banka ya da kanaldan teslim ettiniz?
13- Üniversite bittikten sonra meslek sınavlarına hazırlık sırasında herhangi bir dershaneye gittiniz mi? Herhangi bir eğitim programına katıldınız mı? İsimleri nedir?
14- Geçmişte herhangi bir askeri lisede okudunuz mu?
15- Hakimlik eğitimi sırasında Hâkim Eğitim Merkezinde veya Adalet Akademisinde sınıf temsilciliği veya albüm kurulu üyeliği yaptınız mı?
16- Hangi tarihlerde, hangi yerlerde, hangi ünvanlarla görev yaptınız? Ünvanlı görevlere atanırken talebiniz var mıydı? Re’sen mi?
17- HSYK’dan Teftiş Hal Kağıtlarını istediniz mi? İstediyseniz notlarınız nasıl? Teftişe gelen müfettişler kimler?
18- Meslek sırasında yurt dışına eğitim, dil öğrenimi veya mesleki ziyaret kapsamında gönderildiniz mi? Gönderildiyseniz hangi tarihlerde ve ne kadar süreyle gönderildiniz?
19- FETÖ/PDY’ye ait dernek, yurt veya evlere dini duygularla da olsa kurban veya bağış adı altında herhangi bir yardımda bulundunuz mu?
20- Bu yapılanmanın illegal bir yapılanma olduğunu farketmediniz mi? Farkettiyseniz ne zaman farkettiniz?
21- Bu illegal yapılanmanın sizinle bir teması oldu mu? Sizden herhangi bir talepleri oldu mu? Olduysa bu talepleri size kim iletti? Bu doğrultuda bir çalışmanız oldu mu? Talebi yerine getirdiniz mi?
22- (2014 yılı) HSYK seçimlerinde seçim sonuçlarının belirlenmesi ve oy sayımı sırasında;
a) Sandık mahallinde bulundunuz mu?
b) Müşahitlik yaptınız mı?
c) Kamera çekimi yaptınız mı?
23- Geçmişte DGM’lerde, Özel Yetkili Mahkeme ve Savcılıklarda ve de TMK 10. Madde ile görevli mahkemelerde görev yaptınız mı?
24- 15 Temmuz 2016 akşamı yapılan darbe girişiminden ne zaman haberdar oldunuz? Darbe girişiminde bulunulacağı hususunda darbeden önce size herhangi bir bilgi verildi mi? Bu konuda bir imada bulunuldu mu? Bilgi verildiyse veya imada bulunulduysa kim verdi veya bulundu?
25- Darbe sonrası için size herhangi bir görev teklifi yapıldı mı? Yapıldıysa kim yaptı?
26- TCK 221/3 maddesindeki “Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.” hükmü dikkate alınarak bu maddeden yararlanmak ister misiniz? Bu çerçevede verilecek bilgileriniz var mı?
27- Hakimlik, savcılık sınavları sırasında FETÖ’ye mensup kişilerce tertip edilen kamplara katıldınız mı? Size soru ve cevapları ezberletildi mi?
28- HSYK seçimleri döneminde sözde bağımsız listedeki adayların nasıl tespit edildiği hakkında bilginiz var mı? Bağımsız aday görünen adaylarla seçim döneminde birlikte hareket ettiniz mi? Özellikle cemaate mensubiyeti konusunda kuvvetli emareler bulunan Hâkim ve C. Savcıları ile HSYK seçim döneminde birlikte hareket ettiniz mi? Birlikte hareket ettiyseniz nedeni?
29- İsminiz neden HSYK 2. Dairesinin kararında yer alan listede yer alıyor? Bu konuda bir fikriniz var mı?”
**
Sorulan sorular dikkatle incelendiğinde;
– Darbe girişiminde bulunan askerlerden önce, darbe gecesi ve darbe girişimi devam ederken, daha gün aydınlanmadan ismi internet ve televizyonlarda boy boy ilan edilen, bir anda terörist ve hain ilan edilen hâkim ve savcılara yöneltilen sorulardan, aslında herşeyin bir yalan ve algı operasyonundan ibaret olduğu anlaşılacaktır.
– Sorularda HSYK 2. Dairesinin kararında veya Ankara Savcısı Serdar Coşkun’un yazısında ifade edilip vurgulandığı “kuvvetli suç şüphesi” oluşturacak veya doğrudan suçlu kabul edilmelerine netice verecek bir tek “somut delil” ortaya konulmamış. Yargı mensuplarının o sorgulamalarında hiçbir eylem tanımlaması yapılmamış, somut hiçbir şey sorulmamıştır. Bu durum, gerçekte hiçbir şeyin olmadığını ortaya koymaktadır.
– 2016 yılı 15 Temmuz’unda gerçekleştirilen bir darbe girişimi ile ilgili olarak 2014 yılında yapılan HSYK seçimi ile ilgili sorular sorulmuştur. Bu konudaki sorular da asıl amacı açık etmektedir:
Muhaliflerin ortadan kaldırılması ve sindirilmeleri!
– Darbe veya silahlı terör örgütü üyeliği suçlaması ile muhatap olan ve yıllarca hakimlik savcılık yapmış birisine kendisinin, eşinin, kardeşlerinin veya çocuklarının okudukları okulların sorulması yapılan işlemlerin arkasındaki korkunç saikı ortaya koymaktadır. Nitekim TCK 76 maddesine göre:
“Bir planın icrası suretiyle, milli, etnik, ırki veya dini bir grubun tamamen veya kısmen yokedilmesi maksadıyla” belirli bir kısım suçların işlenmesi “Soykırım” suçunu oluşturmaktadır. İşte bu sorularla, ilgili hâkim ve savcının belli bir gruba aidiyeti tespit edilmeye çalışılmakta… Yani bu “bir ön ayıklama” işlemidir.
– Sorularda; üzerlerine atılı suçla ilgili yer, zaman mekân veya kişi bilgisi içeren hiçbir bilgi belge yoktur.
– Sorulan sorular; iş başvurusunda veya anketlerde sorulabilecek mahiyette sorulardır.
– Soruları yönelten savcının elinde hiçbirşey olmadığı, sorular üzerinden ilgili hakim savcı aleyhine delil elde etmeye çalıştığı ortadadır.
– Darbe girişiminde bulunmak ve silahlı terör örgütü üyeliğinde bulunmakla suçlanan hâkim ve savcıya “kendisinin, kardeşlerinin, eş ve çocuklarının yıllar önce gittiği veya halen gitmetke olduğu okul, dersane, kaldığı/kaldıkları yurt, ev, abonesi olduğu/oldukları gazete, dergi” sorulmuştur. Bu da asıl niyeti ortaya koymaya kafidir.
– Sorular arasında oldukça dikkat çekici ve “bu nasıl bir saçmalık!” dedirtecek olanı: “Adalet Akademisi ve Eğitim Merkezinde sınıf temsilciliği veya albüm kurulu üyeliği yaptınız mı?”
Bırakın Türkiye’yi, dünyanın her yerinde ilkokul seviyesinden itibaren sınıf başkanlığı (sınıf temsilcisi de denebilir) seçimi/ataması yapılır ve bu öğrenci/kişi arkadaşları adına okul/eğitim kurumu yönetimi ile muhatap olur. Albüm Kurulu üyeliği de ülkemizde artık ilkokul seviyesinden itibaren, okul hatırası olarak albümler oluşturulmaya, bunun içinde bir kısım öğrencilerin albüm kurulu üyesi olarak yine öğrenciler tarafından seçilmesi uygulaması yapılmaktadır. Bu sorularla suç delili elde edilmeye çalışılması, soruları soran savcının içinde bulunduğu acziyeti, sorularla muhatap olan yılların hâkim ve savcısının içine düştüğü şaşkınlığı ve çaresizliği ortaya koymaktadır.
– Son soru da oldukça dikkat çekici: “Madem darbeci değilsin, silahlı terör örgütü üyesi de değilsin; o zaman bu listede ismin ne arıyor?”
Bu soruyu, bir kısım başsavcılıklar gözaltı işlemi devam ederken sorunun asıl muhatabı olan HSYK ve Ankara Başsavcılığına sormuşlar ve bilgi ve belge istemişler ancak cevap alamamışlardır. Çünkü olmayan delil bilgi veya belgenin gönderilmesi de mümkün olmamıştır… Bu kez soruyu gözaltına alınan hâkim ve savcıya sorma yoluna girmişlerdir. Bu konudaki acziyeti ve ahlaksızlığı yorumlayıp açıklayacak kelimeler henüz dünya dillerinde yoktur!…
DUVAR YIKILINCA…
Geçenlerde Erdoğan, Nobel Ödülü almış Orhan Pamuk’u kast ederek, “Türkiye’den kalkmışlardır teröriste ödül vermişlerdir” demişti… Bununla ilgili olarak da Gazete Duvar’dan Murat Yetkin:
“Orhan Pamuk’un terörist ilan edilmesi, hepimizin edilebileceği anlamına geliyor” demiş ve eklemişti: “Bu kabul edilebilir bir durum değil.”
Hele de hele!
Binlerce yargı mensubunun ve yüz binlerce diğer KHK’lının bir gecede ve bir anda “terörist” ilan edilmesini “kabul edilebilir” bulunmuştu ama!
Eh, terörle yargılanması gereken kişileri tepede tutarsanız, ülkenin hepsi de böyle potansiyel terör şüphelisi haline gelir işte!.. Çünkü adaletsizliğin önünde set olabilecek yargı erki duvarı yıkılınca bent aşılmış olur. Ve taşan “arsız akın” önüne çıkanı süpürüp götürmeye başlar.
Neyse, geçte uyananlara -İngilizlerin dediği gibi-, “Good morning after supper.” diyelim bizde… (Bizdeki “Uyan da balığa gidelim” ya da “Geçmiş bayramın mübarek ola” gibi…
Yeri gelmişken antrparantez şunu da ekleyeyim:
Nobel tarihi boyunca sadece 2 Türk’e Nobel Ödülü verilmiş ve onlara da “devletin başı” ve “şahsı” tarafından terör şüphelisi muamelesi yapılıyor ya… Hala bu ülkede bilim, sanat yapılabileceğini iddia edenlere ithaf olunur. Erdoğan’ın atadığı rektörlerin atıf yapılamayan “bilimsel” makalelerini de hatırlatayım.
Adaletin olmadığı yerde can ve mal güvenliği olmayacağı gibi bilimsel ve sanatsal gelişme de olamaz. Can korkusu; malı da canı da, sermayeyi de, beyni de kaçırır. Ne diyor hükümetin gizli ama büyük ortağı Doğu Perinçek: “Türkiye’nin önündeki 40 yılı sigortaladık. En az 40 yıl Türkiye’yi yönetebilecek bir gençlik yetiştirdik.”
Metin Balkanlıoğlu’nun hemen darbe sonrası dediği gibi diyelim o zaman:
“Ganimettir, tepe tepe kullanın, hayrını görün!”
[Ramazan Faruk Güzel] 12.12.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Kaydol:
Yorumlar (Atom)