Temel diller dışında kalan pek çok dilde düşüncenin dili nasıl şekillendirdiğini gösteren şaşırtıcı örnekler var.
Dillerin düşüncemizi nasıl şekillendirdiği dilbilimin yanı sıra antropoloji ve psikolojinin de ilgi alanına giriyor. 1940’lı yıllarda MIT Technology Review‘da yayımlanan bir makalede Benjamin Lee Whorf dillerin cinsiyet, zaman ve uzam gibi kavramları ifade edişinin o dili konuşanların düşünce biçimini de değiştirdiğini yazmıştı. Örneğin bir dilde zaman kavramı yoksa sadece o dili konuşan birinin zamanın akışını anlayamayacağını savunuyordu. Bu görüş daha sonra bilim insanları tarafından abartılı bulundu ama daha da detaylandırıldı.
Roman Jakobson’a göre, “Diller neyi iletebilecekleri açısından değil neyi iletmeleri gerektiği açısından çeşitlik gösteriyorlardı.” Diğer bir deyişle dil görüşümüzü etkiliyordu ama bir şeyi düşünmemizi engelleyerek değil, bizi bir şeyi düşünmeye zorlayarak. Araştırmalar temel diller dışında kalan, özellikle azınlık dilleri olarak nitelendirilebilecek bazı dillerin çok farklı bakış açılarını da temsil ettiğini ortaya koyuyor.
Ben’in merkezden kalktığı diller
Diğer bazı temel diller için de geçerli olsa da, İngilizce konuşanların dilin merkezinde kendilerinin olduğu söylenebilir. Nesneler sağınızda, solunuzda, arkanızda, önünüzdedir. Ancak Avustralya’nın Queensland bölgesindeki Guugu Ymithirr aborijin kabilesi için bu “ben ben ben” yaklaşımın uzam bağlamında hiçbir karşılığı yok. Çünkü örneğin “Soluma geçer misin?” demek yerine, “Batı’ya geçer misin?” ifadesini kullanıyorlar.
Dilbilimci Guy Deutscher’e göre Guugu Yimithirr dilini konuşanların bir tür iç pusulası var. Örneğin sizi arkalarına yönlendireceklerse, yönü tarif ederken kendilerini yokmuş gibi, diğer bir deyişle “görünmezlermiş” gibi tarif ediyorlar. Yine Queensland’da Pormpuraaw halkının kullandığı Kuuk Thaayorre dilinde bu görünmezlik zaman algısına da sıçramış.
Renk kavramı yok
Renk de diller değişirken değişen bir kavram. Uzmanlara göre her dilin bir renk spektrumu var. Paul Kay ve Brent Berlin’in “temel renk kavramları” teorisi, her dilde en azından siyah, beyaz, kırmızı ve ılık ile soğuk renklerin bir karşılığı olduğunu savunuyor. Papua Yeni Gine’deki Rossel Adası’nda ise bu tez çürütülüyor çünkü dillerinde renk kavramı yok. Bunun yerine dili konuşanlar metaforlarla anlatıyorlar renkleri.
Post-truth çağında bir dil ölçütü olarak gerçek
Peru’da Matses halkının ise konuşurken en önemli ölçütü ‘gerçek’. Konuştukları anda verdikleri bilginin doğru olduğundan emin olmak istiyorlar, bu nedenle cümleleri bilgiye nasıl sahip olduklarını ve bu bilginin en son doğru olduğu zamanı içeren ayrıntılar içeriyor. Örneğin “Kaç elman var?” diye sorarsanız, “En son kontrol ettiğimde dört elmam vardı” yanıtını alıyorsunuz. Çünkü gerçeklik görmekle bağlantılı ve o anda görerek teyit edemeyecekleri bir bilgiye kefil olamıyorlar, bir hırsız pekâlâ elmalardan birini çalmış olabilir. Matses dilinde duyduğunu aktarabileceğin bir zaman kipi de yok, sadece alıntılayabiliyorlar.
Uzmanlar, bu azınlık dillerinden başka örnekler de verilebiliyor. Bu örnekler düşünce biçimimizin dili, dilin de düşüncemizi şekillendirdiğini gösteriyor.
[Kronos.News] 12.12.2019
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder