O günlerin hâkimleri [Safvet Senih]

Hatıratında Ali Ulvî Kurucu Ağabey emekli hâkimlerden bahsederken diyor ki: “Hac mevsimi dışında, 1980’li yıllardaydı; on emekli hâkim geldi. Hepsi emekli olmuşlar, umre ve Peygamber-i Zîşân’ı ziyaret için, birlikte karar verip yola çıkmışlardı. Kütüphane’ye  geldiler, oturduk, konuşuyoruz. Kendilerinin emekli hâkimler olduklarını söyledikleri zaman, gayr-i ihtiyarî olarak sormaktan kendimi alamadım: 

‘Hâkim beyler, sizin hayatınız sahnelerle doludur. Her biriniz 30-35, belki daha fazla yıl bu vazifede bulundunuz. Sizin hâfızalarınızda, kim bilir ne canlı hâtıralar vardır?’ dedim. 

Onlar ‘Gayet tabii, evet öyledir…’  dediler. 

İçlerinden birisi, ‘Arkadaşlara  vekâleten sözü ben alayım’ dedikten sonra, şunları söyledi: 

‘Bizim gibi düşünen, inançlı hâkimleri en çok üzen dâvalar, dini dâvalardı. Bilhassa ‘Arap harfleri okuttu.’ diye, Kur’an-ı Kerim okutup öğretenlerin ve ‘Âyin yaptı’ diye, Allah’ı zikreden Müslümanların ihbâr üzerine, basılıp suçlu gibi mahkemelere sevk olunmaları, bizi en çok üzen dâvalar olurdu. Hiç unutmam, Urfa’nın bir kazasında hâkim idim. Soğuk bir kış gününde, polis mahkemeye bir grup vatandaş getirdi. ‘Hayırdır  inşallah evlâdım,  kim bunlar?’ diye sordum. O da ‘Efendim bunları cürm-i meşhud hâlinde yakaladım getirdim.’ dedi. 

‘Ne yapıyorlardı?’ dedim. 

‘Âyin yapıyorlardı!’  dedi. 

‘Nasıl yapıyorlardı?’ dedim. 

‘Allah, Allah, Allah diyorlardı.’ dedi. 

‘Allah mı diyorlardı?’ dedim. ‘Evet efendim.’ dedi. 

Bunun üzerine polise sordum: ‘Oğlum sen Allah demez misin?’ 

Biraz düşündü, ‘Derim’ dedi. ‘E… Ben de derim… Demek cürüm müşterek oluyor. Biz de mi suça iştirak ediyoruz?’ dedim.

‘Aman efendim, bunlar yalnız Allah demekle kalmıyor, bir de ellerinde def gibi bir şey vardı, onu çalıyorlardı… Defle beraber Allah Allah deyip âyin yapıyorlardı.’ dedi. 

Polise sordum: ‘Evlâdım sizin evinizde radyo yok mu?’ ‘Var’ dedi. ‘E…  Sen radyoda, yurttan sesler, fasıl heyeti, ince saz gibi programlar dinlemiyor musun?’ dedim. ‘Dinlerim efendim’ dedi. ‘E…. Bende de var, ben de dinlerim…. Şimdi kanunla Allah demenin suç olduğuna dair bir madde de yok…’ dedim. 

Fakat biz bu konuşmayı güzel güzel yaparken, bizi dinleyen, o yakalanıp getirilmiş masumların gözlerinden yaşlar damlamaktaydı… O yaşlar sanki ağlamam değil de vatandaşın yaralı kalbinden gelen birer feryadın gözyaşları idi… 

Polise sordum: ‘Oğlum bunlar karakolu filan bastılar mı? 

’Hayır efendim’ dedi. 

‘Peki yanlarında devlet ve hükümet aleyhine bir broşür bir yazı filan var mıydı?’ dedim. 

‘Hayır efendim.’ dedi. 

‘Bak yavrum, bu vatandaşların  anaları, hanımları, belki yavruları kim bilir ne heyecan, korku içinde bekleşirler. Sen de Allah diyorsun, ben de. Radyoda def çalınır, sen de dinliyorsun, ben de’ diyerek o masumları bırakabildim…”

Bize gelen e-maillerin birisinde, bu süreçte günümüz hâkim ve savcılarının kendi arkadaşlarına bile revâ gördükleri zulüm anlatılıyordu: 

“Geçen hâkim ve savcılara yapılan operasyonda gözaltına alınan savcının evde bulunan iki buçuk ve beş yaşlarında iki çocuğunu karşı komşuya bırakmaya izin vermemişler. Sonra kapıyı çocukların üzerine kilitleyip evden  ayrılmışlar. Olaydan haberdar olan savcının babası, hemen Van’a otobüsle hareket ediyor. Otobüs daha durması gereken yere varmadan, ‘Haydi geldin, in artık’ diyerek dedeyi Gevaş civarında otobüsten indiriyorlar. Dede, yanlış yerde indirildiğini anlıyor ama otobüs çoktan gitmiş. O esnada oradan geçen birisi, dedenin hâlini görüp arabaya alıyor. Dede başlarına geleni anlatınca, ikisi de ağlamaya başlıyorlar. Sonra eve geliyorlar. Çocuklar evde kilitli kalmışlar… Bütün bunları Deyyan olan Kahhar u Cebbar görüyor. Mühlet verip imhâl ediyor ama biliyoruz ki asla hiçbir zaman ihmal etmez… Haşa!...

Bir e-mailde de şöyle deniliyor: 

“Dün annem tutuklandı. 51 yaşında. Küçük bir ilçenin hanımlar derneğinde muhasip ve mütevelli idi. Tutuklama sebebi ise, bylock kullanan birisi tarafından aranmış olmasıymış. Bütün suçlamaları reddetmesine rağmen, önceden tutuklanacağı birileri tarafından zaten belirlendiği için annemi ve bir arkadaşını tutuklamışlar. Onların tutuklanmasına arkadaşları üzülmüş, bazı polislerin, bile gözleri yaşarmış. Polisler önceki hâdiselerden de dert yanmış ve kırk yıllık arkadaşlarımızın ellerine kelepçe vurduk!.’ demişler.  

Ama bir de neticelere bakalım:

Gelen e-mailde de şöyle deniliyor:

“Bir mağdur ve mazlum ağabeyimiz cezaevinde rüyasında vefat ediyor. Sıra, sırat köprüsünü geçmeye geliyor. Bakıyor ki, sırat köprüsü o kadar ince ki, makara ipi gibi… ‘Burası nasıl geçilecek’ diyor ve başlıyor geçmeye… Zar zor tutuna tutuna geçiyor… Sonra mizanın terazinin başına geliyor… Orada da sevapları günahlarına eşit geliyor. Oradan da çok şaşkın geçiyor… 

Daha sonra Cennetin kapısına geliyor.

‘Sen burada bekle!..’ diyorlar. 

O korkuyor, Melekler soruyor: ‘Sen necisin, ne yapıyordun?’ diyorlar. 

‘Ben Hizmettenim.’ Deyince, söylesen ya… ‘Sizler Bâbü’l-Mağdûrînden (Mağdurlar Kapısından) geçeceksiniz… Sen de oradan geç!.’ diyorlar. 

Ne büyük mazhariyet…

[Safvet Senih] 15.6.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Bir kişi de "darbeyi öğretmenler mi yaptı?" demiyor! [Ali Emir Pakkan]

Mektuplar 3 

"Sayın Pakkan, 

Bu yazıyı zalimin zulmüne destek veren veya zulmü hoş karşılayan gazetecilere gönderiyorum. Şimdiye kadar 1 kişi ses verdi. İçlerinden haklısınız ama şu an bunu köşemde yayınlayamam diyen bile oldu. Ne kadar acı! Nazım Hikmet ile ilgili yazınızı okuyunca size de göndermeye karar verdim. 

Bunu size niye yazıyorum, bir faydası olacak mı açıkçası emin değilim! Ama yazıyorum işte. Belki de vicdanımı rahatlatmak için. Hani Hz. Ali, "Bir zulmü engelleyemiyorsanız bile onu herkese duyurun" demiş...

Ben ve eşim 10 yıllık öğretmendik. Her ikimiz de 1 Eylül' de çıkan KHK ile çok sevdiğimiz mesleğimizden (hala daha sebebini bilmediğim) şekilde ihraç edildik. Bize (gerekçeler hukuki olmadığı için olsa gerek) ihraç gerekçesi söylenmiyor ama ben 3 yıl önce kısa bir süreliğine üye olduğum sendika olduğunu düşünüyorum. Sendika geçmişime bakıldığında arkadaşların ricası üzerine 3 büyük sendikanın hepsine de çeşitli zamanlarda üye olduğum görülecektir. Bize sadece "silahlı terör örgütüne üyesin" dediler. Kendime değil de eşimin her gün döktüğü gözyaşlarına dayanamıyorum. Referandumda oy vermek için eşimin eski okuluna gittik. Eşim sınıftan hıçkırarak çıktı. Etraftakiler ne oldu dedi. Yok bir şey, anlamazsınız, anlayamazsınız dedim sadece. Hani "Reis Bey" filmi vardır. Ağlayabilseniz anlayabilirdiniz, der. Ağlayamayanlar, anlayamayanlar, vicdansızlar ne bilsin benim acımı?

9 aydır derdimi kimseye anlatamadım. Bir müfettiş bile tayin edilmedi. Menfur bir darbe girişimi yaşandı. Biz ülkemiz vatanımız için meydanlarda Demokrasiye sahip çıkarken, darbe başarısız oldu diye sevinirken, MEB Müsteşarı Yusuf Tekin 17-18 Temmuz'da, "binlerce öğretmeni ihraç edeceğiz" dedi. Darbeyi eli silah tutan asker kılıklı bir çete yapmaya çalıştı ama kabak biz eli kalem tutan öğretmenlerin başına patladı. Biliyor musunuz en çok ihraç yaşanan kurum MEB! Çok tuhaf değil mi sizce? Bir kişi de çıkıp bu nasıl bir iş, darbeyi öğretmenler mi yaptı demiyor? Tabi sözlerini tuttular ve bizi 22 Temmuz'da önce açığa aldılar sonrasında da 1 Eylül'de ihraç edildik.

Şu an itibariyle hala Komisyonların kurulmasını bekliyoruz. Aklıma İstiklal mahkemelerindeki; "...sanığın idamına, bilahare tanıkların dinlenmesine..." cümleleri geldi. Ya da İran'ın 1979 yılındaki ilk şeriat hakimi Sadık Halhali'nin, "biz bunları idam edelim, suçsuzlarsa zaten cennete giderler" sözü... Zaman farklı, mantık aynı.

Biz bağımsız ve tarafsız olan mahkemelerde yargılanmak ve aklanmak istiyoruz. Bizi ihraç edenlerin seçtiği komisyon üyelerince değil. Gerçi hukukta müdde-i iddiasını ispatlar. Aslında bizler önce soruşturulmalı sonra yargılanmalı sonunda da suçlu bulunursak ihraç edilmeli değil miydik? Onların bizim suçlu olduğumuzu kanıtlamaları gerekirken biz suçsuz olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. 

Hukuk Devletlerinde "kriter" diye bir şey olabilir mi? Hukuk Devletlerinde neyin suç olduğu kanunlarda yazmaz mı? Sen bugün 'bunlar benim kriterim, bunlar suç' dersen yarın da başka biri benim içinde bunlar kriter demez mi? Hukuk bir gün herkese lazım olmaz mı? 

Anayasa ve idare mahkemeleri dahil başvurmadığım yer kalmadı. Daha hiçbir mahkeme dosyalarımı bile görmedi. Valiliklere dilekçe verdik, olumlu yada olumsuz cevap bile gelmedi! Zaten değerlendirmeye bile alınmayacağı dilekçeleri alırken bize evrak kayıt numarası vermediklerinden anlaşılmıştı. Hoş zaten son çıkan KHK ile iç hukuk yolu da kapatıldı bize. Artık mahkemeler dosyaları görmeden OHAL komisyonuna devredecekmiş!

Ben 2 odalı kerpiç evde büyüdüm. Tuvaleti banyosu dışarıdaydı. Her fırtınada, her yağmurda ailece evimiz yıkılmasın diye dua ederek okudum ve öğretmen oldum. Babam ve annem kanser hastası. İdari yönden ihraç edilince adli yönden de hakkımızda soruşturma açıldı. Geçen ay gözaltına alındım. Anne ve babamın sağlık raporları olamasaydı muhtemelen tutuklanacaktım. Babamın durumu çok kötü maalesef, ölümünü bekliyoruz. 

9 aydır kimse bana iş vermiyor. Garsonluk için bile iş başvurusuna gittiğimde "KHK'lı mısın?" diyorlar. Yalan söylemek bana göre olmadığı için evet diyorum, başımıza iş açarız hocam kusura bakmayın, diye iş vermiyorlar. Onlar da haksız değil. Abimin ve kayınpederimin yardımı ile ayakta duruyorum. Bazı akrabalarım ihraç edildim diye, "o da vatan hainiymiş" diye arayıp sormuyor. Ben de gülüyorum, bazen "evet itiraf ediyorum, "Meclisi bombalayan pilot benim ama kimseye söylemesinler" diyorum. Ne yapayım? İnsanları kandırmak, kandırılmış olduklarına ikna etmekten daha kolay değil mi? Ordan burdan, medyadan duydukları şeylere inanıyorlar işte. Canları sağolsun. Onlara da üzülüyorum sadece.

Yaşadıklarım bu dünyada bir insanın yaşayacağı en büyük imtihan. 2 oğlum var. 

Biliyor musunuz ben her gün ölüyorum sonra geri diriliyorum. Şairin dediği gibi artık "Uzatma dünya sürgünümü ya Rabbim" diye dua ediyorum. Eğer inancım olmasaydı ve dinim beni bundan mahrum bırakmasaydı çoktan hayatıma son verirdim. Bizler zaten yaşayan ölüyüz, sivil ölüyüz. Saydım, bugüne kadar 49 kişi intihar etti. 

Daha geçenlerde 9100 polis açığa alınınca bir polis, 'ben vatan haini değilim', diyerek kafasına kurşunu sıktı. Üstelik daha bu polisler açığa alındı. Yani soruşturma yapılacak. İhraç değil. Hukuken de vicdanen de isimlerinin ifşa edilmesi doğru değil. Hani Masumiyet karinesi? Hani beraat-i zimmet? Birini bile tanımıyorum. Suçsuz masum demiyorum. Sadece niye hemen suçluymuş ya da hüküm giymiş muamelesi yapılıyor, diyorum. Adalet arıyorum. Niye açıklandı bir isimler? Yazık değil mi bunlara? Bunların hiçbiri medyaya yansımaz. Çünkü siz de biliyorsunuz maalesef 'konjonktür' buna izin vermiyor.

7 gün beni gözaltına aldılar. "İsim söyle kimin isminin olduğu önemli değil, akşam yemeğini evde ye" dediler. "Ödül olarak işimi bile geri verseniz kimsenin ismini söylemem, söyleyemem. Çünkü ben garip bir öğretmenim. Gidin o gece darbeyi yapıp insanları öldürenlerden hesap sorun. Ben darbenin faili değil mağduruyum, hayatım alt üst oldu, işimi kaybettim, bedel ödedim. Ben niye buradayım onu bile bilmiyorum siz bana isim verin diyorsunuz. İftira mı atayım? Ben Allah'tan korkarım. Ömür boyu burada kalırım kimseye iftira atmam. 
Şimdiye kadar 5 okul müdürü ile çalıştım. Hepsinin telefon numarası var. Sorun en fedakar, en vatansever öğretmeniniz kimdi diye. En son görev yaptığım okulda performans notu olarak 100 alan tek öğretmenim. Ben hala daha şu an okulların önünde sigara içen, alkol alan, uygunsuz hareketlerde bulunan öğrencileri gördükçe onlara iyiyi, doğruyu, güzeli anlatamamanın acısını yüreğimin taa derinliklerinde yaşayan bir öğretmenim. Ben okulda telefonumu şarj ettiğim için her yıl okula A4 kağıdı alıp veririm. Kul hakkı vardır, derim.
Emniyette, "Büyük oğlumu 7 senedir oyalıyorum, ona çeşitli bahanelerle oyuncak silah bile almadım.Şimdi silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlanıyorum" dedim ve güldüm. Ben gülerken yazılı ifademi alan polisin gözleri doldu...

Biliyor musunuz benim en büyük korkum 2 oğlumun ilerde bize yapılanlardan dolayı ülkesine ve devletine küsmesi, Allah korusun düşman olması. Daha şimdiden bazı şeyleri sorguluyorlar. Niye okulunuza gitmiyorsunuz? Kötü insanlar mı istemiyor gitmenizi? Niye ağlıyorsunuz ve benzeri sorular soruyorlar. 

Tarih öğretmeni olduğum için Demokrasi ve İnsan Hakları dersine de giriyordum. Müfredat içerisinde 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri de vardı. Özellikle 27 Mayıs darbesi için sürekli öğrencilerime idam edilen Adnan Menderes'i ve bakanları örnek vererek, "seçilmiş hükümetlere sahip çıkmak halkın görevidir, Darbe çok kötüdür, Demokrasinin kıymetini bilin ve ona sahip çıkın" diye her yıl yüzlerce kez nasihat etmişimdir. Milli Eğitim Müdürlükleri ve okulum tarafından yapılan törenlerin hepsinde konuşmaları ben yapardım. 

Gözaltında geçirdiğim 7 gün hayatımın en güzel 7 günüydü. Efendimizi, Hz. Yusuf peygamberi ve mezhep alimlerinin neler çektiğini orda anladım. Kitaplardan okumaya hiç benzemiyormuş. Ordaki İbadetlerden aldığım lezzeti hiçbir zaman almadım. Yükümü izzetimle çekerim kimseye minnet etmem, dedim. Hakime de "Suçum ne? Niye burdayım?" dedim, cevap bile vermedi! 

Sendikanın örgüt üyeliği olduğunu nereden bilebilirim! Sendikaya hükümetin bilgisi dahilinde üye olunuyor, kuruluşunda 3 bakanın imzası var. Kurulma yazısını yazarak üye olabilirsiniz. Yazısını İl Milli Eğitim Müdürlüklerine ve ordan da okullara gönderen insan kaynakları genel müdürü suçsuz, görevinde ama ben üyeyim diye suçluyum, bu nasıl bir iş? Bize üye olarak ayda 15 tl para yatırıp üyeliği cazip hale getiren Maliye bakanlığı değil mi? Madem bu sendika örgüt uzantısı neden kapatılması için 15 Temmuz beklendi? Bu 15 Temmuz'da anlaşıldı ise ben neden ihraç edildim? Devletin yanılma hakkı var da benim gibi gariban bir memurun niye yanılma hakkı yok? Devlet bütün imkanlarına, kudretine rağmen bunların terör örgütü uzantısı olduğunu o zamana kadar anlamamış ama benden "ben karışmam anlamalıydın, bilmeliydin" diyor. Ne yani Devlet bize tuzak mı kurdu?

Bizi ihraç edilen sadece 150 bin kişi olarak görmeyin lütfen. Birinci dereceden ailelerle birlikte tam 1 milyon kişiyiz biz. Bu ilerde toplumda sosyolojik anlamda nasıl bir travmaya sebep olur hiç düşündünüz mü?

Şimdi size soruyorum... Sizden asla bir 'Emile Zola' olmanızı beklemiyorum ama vicdanlı bir insan olarak, gazeteci olarak, bunları dile getiremez misiniz? 

Mücadele kin ve nefretle değil adalet ve hakkaniyetle devam etmeli diyemez misiniz? 

Bir kişi bile olsa arada yaşın yanında kuru yanmamalı. Sendika-banka gibi ne hukuki ne de vicdanı olmayan kriter olmaz, hukuku işletin, zulmetmeyin bu insanlara, bunlar suçlu ise neden mahkeme yolunu kapatıyorsunuz demiyorsunuz ? 

Sakın bana durumunuza üzüldüm, komisyonlara başvurun gibisinden bir şeyler söylemeyin. Ben bunları 9 aydır dinliyorum. Ve bir şey daha... Vallahi de billahi de kendime değil bizlere bu zulmü yaşatanlara ve onlara zulüm konusunda destek verenlere üzülüyorum. Ben, "Bin kere mazlum olsan da  bir kere zalim olma" diyen Hz. Ali'nin sözünü hayat felsefesi yapmış biriyim. 35 yaşındayım. En fazla 35 yıl daha yaşarım. Ya sonra? 

Dilerim vicdanınızda bir şeylere vesile olmuştur? "Ne yapıyorum ben, zulmü engellemek için mi bir şeyler yapıyorum yoksa zulmü destekliyor muyum, bu insanların çığlıklarını niye duymadım şimdiye kadar?" dersiniz, Facebook'ta 25 bin kişinin üye olduğu KHK Mağdurları sayfamız var. Twitter'dan da hemen her gün saat 21.00 da bir tag ile sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Bazen "TT" bile olduğumuz oluyor. Bir gün girin bakın. Ne dramlar yaşanıyor, ne acılar yaşanıyor siz de şahit olun. Selametle. " 
( Hakan. Ü.)

[Ali Emir Pakkan] 15.6.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Erdoğan’ın maliyeti [Mehmet Yıldız]

Son yıllarda, iktisat literatürüne yeni bir kavram girdi. Satın aldığımız bir malın üretim aşamasında ne kadar su harcandığını gösteren bu kavrama “Sanal Su” deniyor. İlk defa 1993 yılında İngiliz Profesör John Anthony Allan tarafından ortaya atılan “Sanal Su Teorisi” gittikçe azalan su kaynaklarının korunması için farkındalık ortaya koyan bir çalışma.

Bir fincan kahve için 140 litre su tüketiliyor!

Bu teoriye göre içtiğiniz bir kahvenin yetiştirilmesi, paketlenmesi ve taşınması vb. işlemler için 140 litre su harcanıyormuş. Keza 1 litre süt üretimi için 1000 ila 3 bin 800 litre arasından su harcanması gerekiyor. Çünkü ineğin yediği yoncayı yetiştirmek için tarlayı sulamakta dünya kadar su kullanılıyor. Aynı süreç et için de geçerli. 16 bin litre su ile ancak 1 kg dana eti üretilebiliyor. Yediğimiz dilim ekmek 40, içtiğimiz bir bardak çay 35, giydiğimiz bir çift deri ayakkabı 8 bin, kullandığımız bir A4 kağıt 10 litre suya mal oluyor. Yine aynı araştırmalara göre Amerikalılar Çinlilerin üç katı sanal su tüketiyormuş. Sanırım artık yerken içerken bu rakamları dikkate almamız gerekiyor.

Bir Cemaat mensubunu hapse atmanın maliyeti ne?

Bu aralar içine daldığım iddianameler ve on binlerce sayfayı bulan ekleri bana bunları hatırlattı. Son olarak İstanbul Cumhuriyet Savcısı İsmet Bozkurt’un hazırladığı Zaman Gazetesi yazarları ve yöneticileri hakkındaki iddianame eklerinde bunu fark ettim. 64 sayfalık iddianameyi ilk okuduğumda böyle iddianame mi olur demiştim. Gazeteciler, yazarlar, gazete yöneticileri ve şirket ortakları için kimin hangi delillerle suçlandığını dahi ortaya koymadan her birine üçer müebbet istenen iddianamenin mahkeme tarafından iade edileceğini ummuştum ama öyle olmadı. Mahkeme iddianameyi kabul etti ve 10 aydır tutuklu bulunan içinde Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç, Mustafa Ünal ve Mümtazer Türköne’nin de olduğu 21’i tutuklu 30 gazetecinin yargılanacağı ilk duruşma tarihini 18 Eylül olarak verdi.

64 sayfalık iddianamede suç delili olarak ortaya konan bir şey bulamayınca herhalde savcının üç müebbet istemesini gerektiren dehşet verici deliller ek klasörlerde vardır diye düşünmüştüm. Bu yüzden 15 bin sayfayı bulan ek klasörleri didik didik ettim ama nafile. Gazeteciler için “Konuştu, yazdı, tweet attı, röportaj yaptı…”, gazete yöneticileri için de “aldı, sattı vs” dışında her şirkette yapılagelen rutin ticari faaliyetlerden başka bir şey yok.

Ne var 15 bin sayfalık klasörlerde diyeceksiniz. Bir çoğu şimdilerde İstanbul Başsavcı Vekili olan Fuzuli Aydoğdu tarafından başlatılmış soruşturmalarla ilgili binlerce yazışma, yine çoğu İstanbul Emniyetinde Terörle Mücadele Şube Müdürü olduğu anlaşılan 3. sınıf emniyet müdürü Kayhan Ay imzalı polis raporları ve rutin işlemlerin yer aldığı evraklardan oluşuyor. (Bir de kayda geçmesi için yazmakta fayda var, soruşturmaların en önemli ayağı atanan kayyımların hazırladıkları yalan yanlış raporlar.)

İddianame eklerinden anlaşılıyor ki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile Türkiye’nin her il ve ilçesinde bulunan belediyeler, emniyet müdürlükleri, valilikler ve savcılıklar arasında bu konuya dair yazışmalar yapılmış. Bu yazışmaların tamamının iddianame eklerine konulduğunu sanmıyorum, bir kısmının delil hüviyeti olmadığı için elendiği muhakkak.

Kendileri yetmez, çoluk çocuğunu da fişleyelim!

İşte size birkaç örnek:

Zeytinburnu Belediyesi Başkan Yardımcısı imzasıyla savcılık makamına hitaben yazılmış bir yazıda, belediye personeli olan bazı isimlerin gazete ve dergi abonesi olup olmadıkları bilgisi sorulmuş.

Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğüne hitaben yazılmış bir başka yazı ekinde yer alan 1025 kişilik bir listenin Sızıntı, Zaman, Yeni Hayat, Aksiyon vb. dergilere abone olup olmadıklarının bilgisi istenmiş. Üstelik bu defa şüphelilerin eş ve çocuklarının da abone olup olmadığı sorulmuş.

Son olarak Antalya ve ilçelerinin emniyet ve savcılıkları arasında sırf bu konuya ilişkin yapılan yazışmaların iddianame eklerine giren kısmı 527 sayfadan oluşuyor. Bu yazışmalarda Gonca Çocuk Dergisi aboneliğinin bile terör örgütü üyeliği için delil sayıldığını görüyoruz bu arada!

(Not: İstanbul Cumhuriyet Savcılığının bu taleplere verdiği cevap, ‘ele geçirilen abone listesi oldukça sınırlı olduğundan genelde kayıt olmadığı’ şeklinde.)

Özetle, yüzlerce kamu personeli, yüzlerce kolluk görevlisi, yüzlerce yargı mensubu işini gücünü bırakıp bu işe yoğunlaşmış. Bu rakam sadece bir dava için sarf edilen emek.

Adalet Bakanlığı’nın son açıkladığı verilere göre bugüne kadar Cumhuriyet savcılıkları tarafından 161.752 kişi hakkında adli işlem yapılmış. Bu rakamlara haklarında fişleme yapılıp da adli işlem yapılmayan binlerce insan dahil değil. Yani bütün devlet aygıtının şu sıralar tek işi kim cemaatçi kim değil onu tespit etmek. “Kimin cebinde 1 dolar var, kim Digiturk aboneliğini iptal ettirdi, kim hangi gazeteyi okuyor, kim hangi okula çocuğunu gönderiyor, kimin parası hangi bankada…” bunlarla uğraşıyor.

Aynen 1 fincan kahve için 140 litre, 1 kilogram et için 16 bin litre su tüketilmesi gibi, “bir cemaat mensubunun bertaraf edilmesi” için bunca kamu görevlisi mesai harcıyor, milyonlarca lira bu uğurda sarf ediliyor. Sizin bizim cebimizden çıkıyor bu para. Haklarında işlem yapılan 160 binden fazla kişi için harcanan emek ve paralar hesaplanırsa, çaldıkları ortaya çıkmasın diye ülkeyi (hatta bütün bölgeyi, İslam alemini) yangına veren bir adamın hırsı yüzünden milyarlarca lira çöpe gidiyor. Bir gün elbette hukuk geri dönecek ve bu yapılan işlemlerin tamamı çöp olacak.

IŞİD tehlikesi mi? Öyle bir tehlike yok. O zaten şu anda iktidarda… Arada bir yapılan göstermelik operasyonlarla birkaç kişi gözaltına alınıp misafir ediliyor adliyenin arka kapısından uğurlanıyor.

PKK mı? Her gün gelen birkaç şehit haberi artık gazetelerde kendine yer bile bulamıyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor sadece. Bir zamanlar “30 bin kişinin katili” diye anılan İmralı sakiniyle araları hala çok iyi olduğuna ve bugüne kadar örgüte yakın kişi ya da kuruluşların tek bir çöpüne bile el konulmadığına göre, iktidarın böyle bir sorunu olmadığını söyleyebiliriz.

Adalet ve kalkınma mı demiştiniz?

[Mehmet Yıldız] 15.6.2017 [TR724]

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde? (1) [Ahmet Dönmez]

Aylardır 15 Temmuz’a dair yazılar yazıyor, soru işaretlerini sıralıyorum. Gayretim, bir gazeteci olarak bana dayatılan resmi hikâyeye itiraz etmek ve gerçeğin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak. Gerçek tektir ama bir tek yüzü yoktur. Ve genellikle kendisini bütünleyen birçok parçanın bir araya gelmesinden oluşur. Devlet içerisindeki Avrasyacı kanatla AKP ittifakının bu girişimi tezgâhladığını, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nın darbeyi önleyebilecekken bilerek önlemediğini, daha doğrusu o akşam şahit olduklarımızın zaten bu isimler tarafından sahnelenen bir kontrollü darbe olduğunu, her şeyin akşam 20.30’da harekâta başlanacak şekilde planlandığını, sivil ölümlerinin garanti altına alındığını, bütün bu organizasyonu Erdoğan’ın patronajında MİT’in sahnelediğini kendimce yazıp anlatmaya çalışıyorum.

Peki, bütün bu fotoğraf içerisinde hiç Gülen Cemaatine ilişkin soru işareti yok mu? Tamamen sütten çıkmış ak kaşık mı? Cemaat 15 Temmuz gerçeğinin hangi parçasına tekabül ediyor? Darbenin arkasında Hizmet Hareketi’nin olduğu iddiası Türkiye’de tartışılmaksızın kabul edilmiş durumda. Ama bu savın yurt dışında pek alıcısı yok. Gerçek bu ikisinin ortasında bir yerde mi? Cemaati zan altında bırakan iddialara neden adamakıllı cevap verilmiyor?

Bu sorulara yanıt ararken belli bir tarihsel arkaplan ve ona dayalı mantık örgüsü içerisinde ilerlemeye çalışacağım.

Burada belli başlı kilometre taşlarına temas edilmeden bu meselenin tam olarak anlaşılamayacağı kanaatindeyim.

15 TEMMUZ’UN KÖKLERİ 28 ŞUBAT’A KADAR GİDİYOR

1- Bana göre 15 Temmuz’un başlangıcı 28 Şubat’a kadar gidiyor.

Genelkurmay Psikolojik Harp Dairesi’nde görev yapan emekli Albay, CHP İstanbul Milletvekili Dursun Çiçek, 28 Şubat’ta asıl hedefin cemaat olduğunu itiraf etmişti. 23 Mart 2016 tarihinde Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda, post-modern darbenin hedefinin irtica olduğunu; irticadan kastın ise yüzde 80 oranında Gülen Cemaati olduğunu belirtmişti.

Eğer gerçek amaç buysa 28 Şubat niye hedefine ulaşamadı? Çünkü askerler, Cemaati tarif ve tespit etmekte zorlandıklarını düşündüler. O halde onlar için yapılması gereken öncelikli şey; başı sonu belli, ete kemiğe bürünmüş, elle tutulur somut bir Cemaat yapılanması ortaya çıkarmaktı.

AKP iktidarı bunun için çok elverişli bir imkan sundu. Cemaatten bazı kimseler, AKP ile kurulan iyi ilişkilere güvenerek kadroları açık etmeye başladı. Bürokraside tabanı olmayan bir AKP iktidarı; buna mukabil elinde ‘mebzul miktarda’ nitelikli eleman olan bir cemaat görüntüsü ortaya çıktı. AKP çeşitli kadrolar için cemaatten isimler istiyor, cemaat içerisinden birileri de bu listeleri hükümete sunuyordu. Bu kadrolar içerisinden, bulundukları mevkileri kendilerine güç devşirmek, nüfuz alanları açmak ve kendi hırsları doğrultusunda kullanmak noktasında ciddi zaafları olan bir takım adamlar, maksadın dışına çıkarak kibirli birer aktöre dönüşmeye başladılar.

2004 MGK’SI VE DOLMABAHÇE ZİRVESİ

2- 25 Ağustos 2004 tarihli MGK’da Gülen Cemaatinin bitirilmesi kararı alındı. Altında dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan ve diğer AKP’li bakanların da imzası vardı.

3- 2007 yılında dönemin başbakanı Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Dolmabahçe’deki başbakanlık ofisinde baş başa bir görüşme yaptı. 2.5 saat süren bu görüşmede konuşulanlar hala sır. Her ikisi de “Konuşulanlar benimle mezara gidecek” dedi.

Başbakan Başdanışmanı Abdülkadir Özkan’a göre iki isim o gün Gülen Cemaatinin tasfiye edilmesi konusunda anlaştı. 21 Şubat 2017 tarihinde Habertürk gazetesinden Kübra Par’a röportaj veren Özkan, Cemaatin bitirilmesi noktasında Büyükanıt’ın Erdoğan’ı ikna ettiğini ve tasfiye kararı alındığını söyledi. Ancak bir süre sonra başlayan Ergenekon operasyonları nedeniyle bu tasfiyelerin ertelendiğini öne sürdü.

ERDOĞAN, 2010 YILINDA CEMAATİ BİTİRMEK İÇİN HAREKETE GEÇTİ

4- 2010 yılına gelindiğinde Erdoğan, ertelenen bu tasfiye planını uygulamaya sokmaya başladı. Bunu, bizzat kendisi çeşitli konuşmalarında itiraf etti. Yani ortada bırakın 17-25 Aralık operasyonlarını, kamuoyuna yansıyan en ufak bir olumsuzluk dahi yokken. Hatta, 2010 Anayasa değişikliği referandumunda cemaatin cansiperane çalışmasına teşekkür edip ‘Okyanus ötesi’ne selam gönderirken bir yandan da tasfiye operasyonunun düğmesine basmış.

Erdoğan, 3 Ağustos 2016 tarihli bir konuşmasında, “Bu yapının aslında bambaşka niyetlerin, sinsi hesapların aleti, aracı olduğunu uzun süre göremedik. Aslına bakılırsa 2010 yılından itibaren bu tespiti paylaştığım çok sayıda üst kademe yönetici arkadaşım oldu ve tavrımız değişti” dedi. 1 gün sonra TRT canlı yayınında “Ben bunu 2010’dan beri dillendiriyorum. FETÖ’nün örgütlenme ağının ne denli geniş olduğunu, en yakın mesai arkadaşlarıma anlatmakta zorlandım.” şeklinde konuştu. 8 Ağustos 2016’da Rus haber ajansı Tass ve devlet televizyonu Rossiya 24’e verdiği ortak röportajda, “2010 itibariyle bu işe çok daha ciddi girdik ve 2010’da dershanelerin kapatılmasına yönelik adımlar atılınca o zaman bunlar ciddi manada sıçramaya başladılar” ifadelerini kullandı.

Zaten onun bu çabası, belli yerlerde ciddi takdir de gördü. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, 2 Ağustos 2016 tarihinde CNN Türk canlı yayınında, Erdoğan’ın 2012’den itibaren Cemaate karşı tek başına savaş verdiğini dile getirdi.

‘ÇOLUK ÇOCUĞUNA VARINCAYA KADAR İNTİKAM ALACAĞIZ’

4- Bu yıllar aynı zamanda Ergenekon’la ittifakın açıktan sergilenip ortak hareket etmeye başlanan yıllardı.

Balyoz sanığı Koramiral Kadir Sağdıç, 16 Ocak 2012 tarihinde internete düşen ses kaydında, “Bizim buralarda da enteresan değişiklikler var. Askeri camiada da. Analarını belleyeceğiz!” gibi iddialı sözler sarfediyordu.

24 Mayıs 2012 tarihinde de Balyoz tutuklusu Tuğamiral Fatih Ilgar’a ait bir ses kaydı internete düştü. Ilgar şöyle diyordu: “Bir iki aya kadar da ve bilgiler de gelen bilgiler de emareler de o yönde, bir yasa tasarısı gündemde. O yasayla bizi çıkaracaklar. Çıktıktan sonra da güzel planlarımız var. Savaşsa savaş yapacağız. Bu ülke ya ekonomik krizle ya bir iç savaşla kendine gelecek.”

4 gün sonra bir başka Balyoz tutuklusu Tümamiral Cem Aziz Çakmak’ın ses kaydı sızdı. Çakmak şöyle diyordu: “Allah rövanşını göstermesin onlar için. Çünkü biz bir daha böyle bir rövanşta böyle bir hata yapmayız yani. Yani Atatürk isyan oldu mu ‘Çoluğu çocuğu kalmasın götürün, şehri götürün’ diyormuş. Adam, görüyor yani. Çocuğuna kadar. Bu iş böyle. Kendilerine en güvendikleri an en zayıf oldukları andır. Tabii bu daha süreç alacak, daha ne kadar çekeriz bilmiyorum. Ama çok uzun süreceğini sanmıyorum. Bakalım kaç kişiyi bırakırlar, bırakırlar mı? Yani olmazsa da iş uzun sürmeyecek artık. Yani aldığımız haberler o yönde bizim. Sağlam kaynaklar. Bunun hesabı sorulacak. Bir iki sene içerisinde bu manzara tam tersine dönecek. Bak söylüyorum bunu. Dersin ki ‘Bunu bir paşam söylemişti’ dersin. Adamlar kaçacaklar. Bu ülkeden kaçacaklar çoğu. Ve rövanşı çok farklı olacak. Çok kişinin canı yanacak. İki sene çok, belki bir sene içinde. Eğer biz buradan bir çıkarsak bu dışarıdakilerle çok ciddi bir hesaplaşma olacak, çok ciddi hem de. İlk şeyimiz ne biliyor musun? Aç kalacaklar. Bak söyleyeyim. Aç kalacaklar. Öyle başlayacak zaten.”

DEVAM EDECEK…

[Ahmet Dönmez] 15.6.2017 [TR724]

‘Kahrol düşman al sana bomba!’ [Veysel Ayhan]

Diyelim sahada futbol oynanıyor. Hakem karşı tarafı açıktan destekliyor. Golünüzü saymıyorlar. Ters bakana sarı kart, kaleye yönelene kırmızı kart. Kale direğine çarpan top karşı takıma “gol” yazılıyor. On dakikada bir bir futbolcunuz sedyeyle saha dışına taşınıyor. Forvetiniz kan revan içinde. Seyirciler (Medya) zaten karşı takımın taraftarı. Olanları delice alkışlıyor.

Böyle bir maçta sahada kalınabilir mi? Çünkü oynanan artık futbol falan değil. Böyle bir maçta “Haksızlık yapılıyor” demek, beyanat vermek, konuşmak, açıklamalar yapmak bomboş.

Daha iki ay önce dünya seçim tarihinin en büyük sandık yolsuzluğu yapıldı. Göz göre göre milyonlarca “hayır” oyu “evet” sayıldı. Bu “hırsızlık” hem de açıktan yapıldı.

Ne oldu?

CHP lideri Kılıçdaroğlu ne demişti: “mühürsüz oyların geçerli sayılması kararı referandumun meşruiyetini tartışmalı hale getirdi.” Ne oldu sonra?

CHP, protesto için sokağa dökülenleri sokakta bıraktı. Sandık yolsuzluğu kanıksadı. Mecliste kalmayı sürdürerek 16 Nisan’a meşruiyet kazandırdı.

Üç gün sonra unutuldu.

Siyasetin ve demokrasinin kurallarının olmadığı veya yok sayıldığı bir sahada demokratik yollarla mücadele edilmez.

“KAHROL DÜŞMAN AL SANA BOMBA”

CHP’nin AKP faşizmine karşı yaptığı muhalefet şundan ibaret:

AKP, tecavüz ediyor. CHP açıklama yapıyor: “Ama bu doğru değil!”

AKP müteahhitleriyle devleti dolandırıyor. CHP açıklama yapıyor: “Yargı bunun üstüne gitmeli”

AKP yargısı yüz binlerce masumu fişleyip hapse atıyor. CHP açıklama yapıyor: “Hukukun gereği olmadığını düşünüyoruz.”

AKP yüzlerce gazeteciyi hapse atıyor: CHP açıklama yapıyor: “Ama bazılar falancı değil!”

Yani memleket elden gidiyor CHP'nin  yaptığı tüm muhalefet bir Zeki Müren repliğinden ibaret: “kahrol düşman al sana bomba”

CHP NE YAPABİLİR?

Erdoğan anayasayı paçavraya çevirdi, CHP seyretti.

Erdoğan tüm medyaya çöktü, CHP seyretti.

Halkın vergileriyle yayın yapan TRT ve Anadolu ajansı Erdoğan’ın borazanı oldu, CHP seyretti.

HDP Lideri Selahattin Demirtaş ve onlarca milletvekili tutuklandı, CHP seyretti. (hatta dokunulmazlığı kaldırarak bu yolu açtılar.)

Doğuda şehirler yerle bir edildi, yüz binlerce insan evsiz kaldı, CHP seyretti.

50 bin insan MİT fişlemeleriyle delilsiz olarak hapiste, CHP seyretti.

Şimdi sıra CHP’nin seyrettiklerini kendinin yaşamasında. Acı son erken geldi.

CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması bunun başlangıcı.

CHP, hala onuruyla meclisten çekilmeyip şu komik muhalefete devam ederse, mecliste kalıp AKP’ye payanda olursa yarın bir gün çekilecek milletvekili de kalmayacak gibi.

[Veysel Ayhan] 15.6.2017 [TR724]

Diyalog kime lazım? [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Bazıları, özellikle de siyasal İslamcılar, Hizmet Hareketi öncülük etti diye başka din, dil ve kültürlerle diyalogu neredeyse ‘küfre denk’ sayar oldular. Oysa diyalogu kötüleyenler öte yandan dinlerin kardeşliğinden, dinler arası çatışmanın engellenmesinden bahsediyorlar. Peki diyalog kurmadan bu nasıl olacak? Diyalogdan kaçındığınız birileriyle herhangi bir konuda nasıl uzlaşabilirsiniz?

Nitekim Erdoğan yıllarca İspanya ile birlikte “Kültürler ve Medeniyetler İttifakı projesi” çerçevesinde toplantılar yaptı. Ancak sanki o da konjonktürel ihtiyaçtan kaynaklanıyordu, zira sonra medeniyetler-dinler-kültürler çatışmasının tetikleyicisi haline gelindi.

Soru: Diyalogdan kim kaçar? Bir başka görüş ve düşünce ile kendi meselesini konuşmaktan kim kaçınır?

Cevap: Kendi düşüncesine, inancına, dinine, kültürüne güvenmeyen kaçar. Diğer görüşler karşısında ezileceğini bilen kaçar. Eğer kendi din-inanç ve felsefenizi iyi biliyorsanız, onun üstünlüğüne, makuliyetine, sorunlara çözüm üreteceğine inanıyorsanız diyalog kurmaktan, inanç ve düşüncenizi paylaşmaktan çekinmezsiniz. Peki, bazı Müslümanlar Hristiyanlık gibi Hristiyanların büyük kısmının dahi çelişkili ve mantık açısından problemli bulduğu bir dinin salikleri ile diyalog kurmaktan neden kaçınır ve korkar? Yoksa kendi mahallesinden olmayanların yaptığı ve güzel sonuçlar aldığı bir hayırlı işe kafadan karşı çıkmak mıdır mesele?

Belki de diyalog bir çaba, mesai ve fikri yoğunlaşma gerektirdiği için bazı Müslümanlar alana inip çabalamaktan, diğer din ve inançtan insanlarla oturup konuşmaktan çekiniyordur. Çünkü diyalog belirli bir bilgi düzeyi, entelllektüel birikim, lisan, ufuk ve görenek gerektiriyor. Ayrıca hicret etmeyi, başka dil-din-kültürlerle içiçe olmayı gerektiriyor. Ama günümüzde İslamcıların slogan atmaktan, kendileri gibi olmayan Müslümanları dışlamaktan, insanları tekfir etmekten böylesi işlere vakitleri kalmıyor.

Diyalog aynı zamanda insanlara İslam’ın güzelliklerini, Müslümanların örnek olacak vasfılarını görebilecekleri ortamlar hazırlamak, başkasını aşağılamadan-dışlamadan İslam’ı anlatabilmektir. O kendi din ve kültürünün özelliklerini, güzelliklerini anlatsın, sen de kendi din ve kültürünün. Makul mantıklı olan ve insanlığa faydalı olan mutlaka öne çıkacak ve etkili olacaktır. Nitekim Hz. Peygamber bugünkü Müslümanların asla hazmedemeyeceği şekilde Necran Hristyanlarını İslam’ın ikinci kutsal mekanı Mescidi Nebevi’de günlerce misafir etmiştir. Dahası orada ibadetlerini (ayin) yapmalarına müsaade etmiştir. Bugün bir Hristiyanın camide ibadetini yapması hayal edilebilir mi? Yapsa başına neler gelir? Oysa Batı’da kiliseden çevrilmiş pek çok cami var. Hangi kiliseye gitseniz size namaz için yer verir, bir de teşekkür ederler.

Soru: Biz İslam’ın hak olduğuna inanıyor ve güveniyorsak dinimizin güzelliklerini anlatmak, göstermek, sergilemek için neden başka din/inanç/kültürden insanlarla diyalogdan kaçınıyoruz?

Cevap: dinimize güveniyoruz ama kendimize güvenmiyoruz. Müslümanlar ahlakına, davranışlarına, bilgisine, kültürüne bazen de diline güvenmiyor. Nitekim bu tür diyaloglar sonucunda başta din adamları olmak üzere pek çok ihtida eden, Müslüman olan var. Ama diyalog kurduğundan dolayı din değiştiren Müslüman duymuyoruz. Hristiyan olan Müslüman yok mu? Nadiren var. Büyük kısmı Müslümanlıkla bir ilgisi, İslam hakkında bilgisi olmayanlar. Genelde vatandaş olabilmek, kiliseden yardım almak için pragmatik nedenlerle Hristiyan oluyorlar.

Tüm Müslümanlarınama özellikle Batıda yaşayanların, İslam’ın İŞİD’den, kafa kesenlerden, bomba patlatanlardan ibaret olmadığını ivedi ve yoğun anlatmalarına ihtiyaç var. Zira yabancı düşmanlığının, ırkçılığın yükseldiği batıda oklar Müslümanlara yöneliyor. Halkın açık görüşlülüğüne, hoşgörüsüne rağmen (Trump’ın yasaklaması sonrası pek çok ABD’linin Müslümanları hava alanında karşılaması, 2 Müslüman bayanı koruyacağım diye 2 ABD’linin hayatını kaybetmesi) medyanın ve bazı politikacıları etkisiyle İslamofobia yükseliyor ve olumsuz propaganda halka doğru yayılıyor.

Soru: Peki, yükselen İslamofobyaya, pompalanan “Müslüman=terörist” algısına karşı batıda yaşayan milyonlarca Müslüman ne yapıyor? Müslümanları Batıdan kovmayı düşünen aşırı sağa karşı batı Müslümanlarının tedbiri ne?

Cevap: Yaşadığım bir tablo üzerinden anlatayım. Manchester ve Londra saldırılarından sonra 3-4 Müslüman esnaf kendi arasında konuşuyor:

-Duydun mu son terör saldırılarından sonra Müslümanlara saldırı artmış?

-Neler oluyormuş?

-Müslümanlara falan şehirlerde saldırılar olmuş, kırmızı ışıkta arabaları durdurup küfretmişler, hakaret etmişler

-Sende beyzbol sopası var mı? Ben arabamda sürekli beyzbol sopası bulunduruyorum.

-Bende golf sopası var, o iş görmez mi?

Batıda yaşayan, kendileri için yaşam alanı sürekli daralan, bir tehdit olarak görülen ve Batıdan sürülmek istenen Müslümanların ‘tedbiri’ bunlar.

Yıllardır Avrupada yaşayan oldukça eğitimli birine yükselen İslamofobyayı ancak diyalogla, doğru İslam’ı ve düzgün Müslümanlığı göstererek aşabiliriz deyince: “Hocam geç onları diyalog işi faso fiso” dedi.

İNSAN BİLMEDİĞİNİN DÜŞMANIDIR

Eğer İslam’ın evrensel, her coğrafya ve kültüre hitap eden bir din/inanç olduğunu düşünüyorsak bunu anlatmak ve göstermek için önce diyalog kurmaya, diğer din ve kültürden insanlarla konuşmaya ihtiyacımız var. Müslüman algısı ciddi şekilde karalanmış iken, tek taraflı ve didaktik yöntemlerle İslam’ı anlatmak mümkün değil!

Her şeyin ötesinde şayet batıdaki milyonlarca Müslüman buralarda huzur içinde yaşamak, hem diğer insanların güvende olmasını sağlamak hem de kendilerini güvende hissetmek istiyorlarsa gerçek Müslümanlığı ve hakiki İslamı bularada anlatmak zorundalar. Telapati ile, ışınlama vs ile bunlar mümkün olmadığına göre, en kısa yol insanlarla diyalog kurmaktır. Müslümanın terörist olmadığını, onlara zarar vermeyeceğini, temsille, yaşayarak, güven vererek göstermektir.

Tebliğ, temsil düşüncesi olmasa dahi Müslümanlar dünyevi rahatları için çevreleriyle diyalog kurmalılar. Karşılıklı güveni sağlayabilmek için diğer dinlerden insanlarla işbirliği yapmak zorundalar.

İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Anlatır, gösterirseniz korkusunu yener, sever. Hatta makul bulursa benimser.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 15.6.2017 [TR724]

Selvi’nin damadı [Vehbi Şahin]

Şu satırlar Hürriyet yazarı Abdülkadir Selvi’ye ait…

-Ben Barbaros Muratoğlu için damatlara uygulanan kriterler uygulansın demiyorum.

-Değerli bir devlet adamı olan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın, “Bu uygulamalar Türkiye’nin hukuk devleti olduğunun göstergesidir. Kimseye imtiyaz tanınmamaktadır. Birilerine imtiyaz tanındığı şeklindeki sözler, Türk yargısına yapılmış en büyük hakarettir” sözüne inanmak istiyorum.

-Adalet Bakanı’nın sözlerinin gereğinin mahkemeler tarafından yerine getirilmesini bekliyorum.

-Bunun yolu adaletin herkese eşit olarak tecelli ettiğinin gösterilmesinden geçiyor.

-Adaletin damatlarla imtihanını yaşıyoruz. 


YARGIYA TALİMAT

Ne demek istiyor Selvi?

Yargıya “kibarca” talimat veriyor.

1 Aralık 2016 tarihinden beri tutuklu olan Doğan Holding Ankara Temsilcisi Barbaros Muratoğlu’nun serbest bırakılmasını istiyor.

Bunu söylerken de “damat” meselesini gündeme getiriyor.

Nedir damat meselesi?

Biliyorsunuz geçtiğimiz haftalarda AKP’nin iki önemli ismi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile eski Meclis Başkanı Bülent Arınç’ın damatları serbest bırakılmıştı.

Ömer Faruk Kavurmacı ve Ekrem Yeter’in cezaevinden çıkarılmasının müthiş bir kırılmaya yol açtığını belirtiyor Selvi…

“Damatlar Hukuku” diye yeni bir hukuk dalı oluştuğunu savunuyor.

Dolayısıyla…

“Damat kontenjanından bizim adamı da serbest bırakın” demek istiyor. 


YAZARLARIN ÇİFTE STANDARTI

Abdülkadir Selvi yalnız değil.

Hürriyet’in diğer yazarları da epeydir benzer argümanları dile getirip duruyor.

Bence de Barbaros Muratoğlu tutuksuz yargılanmalı…

Burada rahatsız edici olan şey Hürriyet yazarlarının çifte standardı…

Damatlar niye gözaltına alındı diye sormuyorlar meselâ…

Ömer Faruk Kavurmacı ile Ekrem Yeter, tutuklanmayı gerektirecek hangi suçu işlediler diye sorgulama ihtiyacı hiç hissetmiyorlar.

Yarın mahkemeler beraat kararı verdiğinde bu insanlara haksız yere mahpus hayatı yaşatmanın bedelini kim ödeyecek?

Selvi’nin ifadesiyle “değerli devlet adamı” Bozdağ mı?

Yoksa Erdoğan mı?

AKP mi?

Kim ödeyecek bu zulmün faturasını?

Mesele damatların serbest kalması değil ki…

-Damatlar dâhil niye binlerce insan içeride?

Hürriyet yazarları bu soruyu sormuyor.

Sonra kalkıp damatların serbest kalması yargıya güven kaybını derinleştirecek diye endişe dolu yazılar yazıyorlar.

Sanki yargı, hukuk çok da umurlarında…


EV HANIMI NEDEN ZİNDANDA?

Taha Akyol, bir nebze değindi.

“Damatlar niye tahliye edildiler diye değil, benzer durumda, hatta daha hafif isnat durumunda olanlar niye tahliye edilmiyor, niye aylarca tutuklu kalıyor diye sorgulamak gerekir” dedi.

Ama Taha Akyol da bundan ötesini sorgulamıyor maalesef…

Madem Hürriyet yazarları sormuyor.

Onların yerine biz soralım:

-Kermes yaptı diye bir ev hanımı niye aylardır cezaevinde?

-Cemaat’e ait bir okulda öğretmenlik yaptı diye bir insan uzun süre tutuklu kalır mı?

-Bank Asya’ya para yatırmak, sendikaya üye olmak hangi hukuka göre suç?

-Burs veren, kurban bağışı yapan esnaf tutuksuz yargılanamaz mı?

-Cemaat’in gazetesinde çalışan muhabirler, yazarlar niçin bir yıldır hapishanede çile dolduruyor?

-Yeni doğum yapmış lohusa kadınların başına polis dikip apar topar zindana atmanın hukukla ne alakası var? 


ACI BİLANÇO

Bu sorular sorulmuyor.

Cemaat’e yönelik cadı avında son durumu Milliyet’te Serpil Çevikcan yazdı.

Adalet Bakanlığı verilerine göre…

15 Temmuz 2016’dan bu yana 161 bin 751 kişi hakkında işlem yapılmış.

Bunlardan 50 bin 344’ü tutuklanıp cezaevine konulmuş.

Tutukluların 31 bin 498’i memur ve sivil…

Cezaevindeki asker sayısı ise 6 bin 974…

8 bin 849 polis de halen içeride…

Bunların dışında KHK ile yüzbinlerce memur kamudan atılmış.

Özel sektörde işini kaybedenin haddi hesabı yok.

İnsanlar evine ekmek götürmek için nafaka derdine düşmüş.

Aileler parçalanmış.

Çocuklar psikolojik bunalıma girmiş.

Bu acı tablo bile vicdanlarını harekete geçirmeye yetmiyor.


ZİNDANDA DAMAT ÇOK

Onların yerine Hürriyet de havuz medyası da bakın neyi yazıyor.

-Mağduriyetler yayılıyor.

-AKP siyasi olarak bundan zarar görüyor.

-Aman dikkat…

Yazık…

Hâlbuki içeride o kadar çok damat var ki…

Genç kızlar…

Yeni evli delikanlılar…

Pîr-i fani ihtiyarlar…

Anneler, bebekler…

Madem damat hukukundan rahatsız Abdülkadir Selvi…

Adaletin herkes için eşit tecelli etmesini istiyor.

O zaman sadece Barbaros Muratoğlu’nun serbest kalmasını istemesin.

Haksız yere aylardır cezaevinde yargılanmayı bekleyen tüm mağdurlara da sahip çıksın…

Yapar mı?

Sanmıyorum.

Ama biz yine de kayda geçirmiş olalım vesselam…

[Vehbi Şahin] 15.6.2017 [TR724]

Pakistan’a ‘tekstil’ rüşveti [Semih Ardıç]

Türkiye’nin dünyaya ihraç ettiği en kıymetli hizmetlerin başında Türk okulları gelir. Ne hazindir ki hükümet, iftira ve ithamlardan ibaret dosyalarla Türk okullarının kapısına kilit vurdurmaya çalışıyor. Bulundukları memleketle Türkiye arasında sağlam köprüler kurulmasına vesile olan bu okulları kapattırmak için mesai sarf eden Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan muradına ermek uğruna her nevi enstrümanı kullanıyor.

Hukuk ve demokrasinin esamîsinin okunmadığı devletlerde tepedeki birkaç zevata el altından rüşvetler dağıtılıyor. Tahakkuk ettirilmesi mümkün olmayan vaatlerle bürokratların aklı çeliniyor. Öyle ki kendi çocukları vasıtasıyla bizzat müşahede ettikleri beynelmilel başarılardan memnun olmalarına rağmen Türkiye’den gelen takım elbiseli adamların hediyelerine mukabil okulları gözden çıkarabiliyorlar. Nispeten demokratik devletlerde ise iktisadî tekliflerle kapılar aşındırılıyor. Vaatten kolay ne var: “Türk okullarını kapatırsanız TOKİ burada 5 bin konut yapsın. Çöp kamyonu hediye edeceğiz. Hatta kullanılmış askerî malzemelerden de verebiliriz.”

EĞİTİM SEVİYESİ ARTTIKÇA AKP’NİN REYİ AZALIYOR

Başka bir devletin liyakat nişanıyla taltif ve teşvik edeceği kadar göz dolduran okulları karalamak ve kapatılması için kapı kapı dolaşmak her faniye kısmet olmaz. AKP Kayseri Milletvekili Taner Yıldız 7 Haziran 2015 hüsranını tahlil ederken ne diyordu?: “Eğitim seviyesi arttıkça bize verilen destek azalıyor. Her ile üniversite açarak kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz.”

Gittikleri memleketlerde talebe ve velilerin gönlünde taht kurmuş muallim ve muallimelerin talihsizliğine bakın ki pasaportunu taşıdıkları devlet peşlerine hafiye takıyor ve her birini ‘eşkıya/terörist’ iftirasına maruz bırakıyor. Haklarında ne bir delil ne de bir mahkeme kararı var. Kendilerine irfan ve umrana adamış eğitimciler bu asrın en nadide barış seferlerinden birinde muhtelif musibetleri hesaba katmış olmalılar. Amma velakin hiçbir beklenti içine girmeden fahri elçiliğini yaptıkları devletlerinin bu kadar gaddar olabileceği akıllarının ucundan daha geçmemiştir.

OKULLARA KARŞI SERBEST TİCARET ANLAŞMASI

Türkiye’yi bugün idare edenlerin gaddarlığına bakın ki rüşvetle muvaffak oluyorlarsa rüşvetle iktisadî vaatlerle muvaffak oluyorlarsa ekonomik anlaşmalarla Türk okullarını kapattırmak için uğraşıyorlar. Pakistan ile imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması (STA) da böyle bir menfi maksada matuf.

1 Mart 2017’de Erdoğan’ın Pakistan’ın başşehri İslamad’daki temasları esnasında imzalanan anlaşma Türkiye’nin istihdam deposu tekstili bitirebilir. Zira yerli tekstilci Pakistan, Hindistan ve Çin’in ucuz tekstil mamullerine karşı yüzde 150’ye varan yüksek ithalat vergisi ile mukavemet edebiliyordu. Şimdi bu üçlüden biri olan Pakistan’a gümrüksüz ya da cüzi bir gümrük vergisi ile Türkiye’ye tekstil satma hakkı tanınıyor. Fabrikalar kadar hazır giyim markalarını da sarsabilecek bir anlaşmaya imza atmak hangi aklın eseridir? Zaten ayakta kalma mücadelesi veren tesislerin kapısına kilit vurulmasından, binlerce kişinin işsiz kalmasından ve işsizliğin daha da artmasından başka netice vermeyeceğini bile bile böyle bir tavizi verenlerin maksadı ne olabilir ki!

PAKİSTAN TEKSTİLİ GİBİ ÇİN VE BANGLADEŞ’E DE KAPI AÇILDI

Düne kadar Hizmet Hareketi’nin açtığı müesseselerden duyduğu memnuniyeti izhar eden Pakistan STA ile tavır değiştirdi. Türk okullarında vazife yapan öğretmenler hakkında ‘sınırdışı etme’ kararı alınması calib-i dikkattir. Pakistan hükümeti en stratejik sektörlerinden birinde faaliyet gösteren tekstilcilerinin Türkiye pazarına bedavaya yakın maliyetle girme imkânını bahşeden Erdoğan’a teşekkür borcunu bu şekilde ödemiş olmasın!

Pakistan firmaları Türkiye’ye ihracat yapmanın yanı sıra hem iç pazarı ele geçirecek hem re-export imkânı sayesinde Gümrük Birliği avantajını kullanabilecek. Tekstil ve hazır giyim ihracatında toplamda 20 milyar dolara yakın döviz kazanan Türkiye kendi elleriyle bu pastayı Pakistan’a takdim ediyor. Dahası var. Pakistan, Çin ve Bangladeş gibi tekstil devi ekonomilerle serbest ticaret anlaşmaları imzalamıştı. Dolayısıyla Çin ve Bangladeş de Pakistan üzerinden ucuz mamulleri Türkiye pazarına satabilecek.

CAN ÇEKİŞEN YERLİ SANAYİ BİTER

Akdeniz Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği Başkanı Zeki Kıvanç STA’yı vahim bir hata olarak nitelendiriyor. Kıvanç, yerli sanayinin rekabet gücünün artması için, rakip ülkelerin dampingli üretim ve satışlarına karşı korunması icap ettiğini söylüyor: “Aksi halde yerli sanayimizi koruyamaz hale geliriz. Bunun sonucunda ise yerli sanayinin kapanması sonrası özellikle konfeksiyon sektörünün ihtiyaç duyduğu uygun fiyatlı yerli hammaddenin bulunması zorlaşır.”

Haksız ithalat karşısında yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan tekstil sektörü

2011’den bu yana cari olan ilave vergi kararları sayesinde nefes almıştı. Kıvanç’ın da dikkat çektiği gibi ilave vergiler olmasaydı Ağustos 2015-Temmuz 2016 döneminde tekstil ithalatı 34,9 milyar dolar olacaktı. Oysa aynı dönemde yapılan ithalat 8,4 milyar dolarla mahdut kaldı.

2011’de Asya ve Uzakdoğu menşeli ucuz tekstil mamullerine ilave gümrük duvarları ören AKP hal-i hazırda tam aksi yönde ilerliyor. Yerli tekstilciyi haksız rekabetle baş başa bırakırken on binlerce kişiyi iş ve aştan mahrum bırakıyor. Hizmet Hareketi’yle yürüttüğü savaşta bütün mahalleye ateşe vermekten imtina etmiyor. Hizmet Hareketi’ni düşman hukukundan beter hukuk cinayetleri ile yok etmeye çalışan Erdoğan’ın tarz-ı siyaseti Pakistan ile imzaladığı anlaşmada olduğu gibi Hizmet Hareketi haricindeki insanları da mağdur ediyor.

Münevverlerin, gazetecilerin, aktivistlerin ve muhalefetin görmek istemediği acı hakikat bu: Türkiye Erdoğan’ın elinde infilak ediyor. Türkiye beyin göçü ile beşerî sermayesini kaybediyor. Yabancı yatırımcıların nezdindeki karşılığı ‘OHAL rejimi’nden ibaret.

ENİS BERBEROĞLU’NU TEVKİF EDENLER AYNI MESAJI VERDİ

Sadece Pakistan ile varılan mutabakat bile gensoru icap ettirecek kadar vahim şartlar ihtiva ediyor. Tabii bu aktif, çalışkan, omurgalı ve zinde bir muhalefetle mümkün. Erdoğan’ın şahsi ihtirasları için her vasıtayı kullanmasına ‘dur’ diyemeyen muhalefetin ilacı olsa kendi başına sürecek. CHP Milletvekili Enis Berberoğlu, Eski Cumhuriyet Yayın Müdürü Can Dündar ve Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi Erdem Gül ile beraber muhakeme edildiği ‘MİT Tırları’ davasında 25 sene hapse mahkûm edildi ve İstanbul Maltepe Cezaevi’ne gönderildi.

Müteessir olmamak ne mümkün! Halkın haber alma hakkı yine suç sayıldı! Suriye’ye o silahların gönderilmesi talimatını verenler ve bu hukuksuz talimatı icra edenler dururken skandalı haber yapanlar cezalandırıldı. Berberoğlu’nu TBMM’den mahpushaneye yollayanlar yine o gözdağı mesajı verdi: “Erdoğan’dan farklı düşünen herkes OHAL rejiminin hışmına uğrayacak. Herkes haddini bilsin, ayağınızı denk alın.”

TBMM ERDOĞAN’IN İKİ DUDAĞI ARASINDA MAHKÛM

Bilvesile ifade etmem lazım: Berberoğlu’na kelepçe vurulmasında siyasî talimatları icra eden mahkemeler kadar CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun taktik hatalarının payı da var. HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş başta olmak üzere Kürt siyasetinin önde gelen isimleri tevkif edilirken ‘kabul edilemez’ ezberinden öteye geçemeyen Kılıçdaroğlu bu saatten sonra ne yapsa beyhude! CHP, dokunulmazlıkların kaldırılması için AKP ve MHP ile yan yana durduğu gün TBMM’yi Erdoğan’ın iki dudağı arasına mahkum etmişti.

CHP’nin halet-i ruhiyesi cellâdına âşık olan mahkumdan hallice! Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın ağzına sakız yaptığı kelimeleri kullanarak milyonlarca insana ‘terörist’ yaftası vurduğu günden beri inandırıcı olmaktan çıktı. O yüzden ana muhalefet partisinin Pakistan’daki okulların kapatılması için tekstilciyi iflasa sürükleyecek bir anlaşma imzalanmasına dâir ne düşündüğünün de ehemmiyeti yok.

[Semih Ardıç] 15.6.2017 [TR724]

Her nefeste bin sitem var, şikâyetim Yaradana [Tarık Toros]

Kadim tartışmadır:

Sanat sanat için midir, sanat halk için midir?

Çocukluktan beri meselenin “halk” tarafında oldum.

Görüşüm halen de değişmedi.

Önceki gün Saray sofrasındaki sanatçıları görünce bu duygum depreşti.

Dilimden “Sanat Saray içindir” lafı döküldü.

Gerçi iftara sporcular da davetliydi lakin benim alanım değil.

Hidayet’inden Rıdvan’ına, boğazına kadar siyasallaşmış ve dar bir zümrenin rantını paylaştığı, tribünlerin ise önüne arkasına bakmadan oynanan her oyunu alkışladığı bir müsamere, Türk sporu.

Egemenlerin, şike soruşturması ile ayar verdiği Türk futbolu can vereli çok oldu, rantı bitmedi bir türlü, bitmez de.

Dedim ya, çok alakam yok.

Hakan Şükür ve arkadaşlarının ihraç edildiği gün Galatasaray taraftarlığımı bitirdim. Daha da dönmeyeceğim. Hoş duygusal olarak 2-3 yıldır uzaktım. Galatasaray’ın şu anki başkanının adını bilmem, teknik direktörü kim, bilmem. Üç tane oyuncusunu say deseniz, onu da sayamam. O kadar yabancılaştım yani.

Kınamazsanız, milli takım için de düşüncem odur. 

***

Geçelim, iftarın sanatçılarla ilgili asıl bölümüne.

Böyle davetlerde katılımcılara dikkat kesilirim.

Kalite ölçüsü yoktu.

Adının sanatçılıkla yan yana gelemeyeceği tiplerden, anlı şanlı şöhretlere kadar “gelirim” diyen herkes çağırılmış.

Araya adam sokanlar da olmuştur muhakkak.

Yukarıdan aşağı bakalım:

Ajda var da Sezen Aksu niye yoktu, Nilüfer mesela?

Hakan Peker’in bile davet edildiği yere, Tarkan çağrılmamış mıdır?

Özdemir Erdoğan koşa koşa gidiyor da… Erol Evgin, sanatçı değil mi..?

Ece Erken her sene kadraja girmeye çırpınırken Şebnem Ferah, Mazhar-Fuat-Özkan niye yoktur acaba?

Sibel Can hep oradadır da, Candan Erçetin daveti geri çevirdiği için işinden mi olmuştur?

Hakan Ural sanatçıdır da, Cem Yılmaz değil midir?

Serdar Gökhan karakter oyuncusudur da, Menderes Samancılar figüran mıdır?

Hülya Avşar’ın hatırlandığı bir davette, Kadir İnanır’ın unutulması mümkün müdür?

Seçkin Piriler gibi sanat namına ne mahareti olduğu bilinmeyen birileri oradayken, Nejat İşler kimsenin aklına mı gelmemiştir? 

***

İftarın amacı maksadı açıktır:

Saray sakini, bu isimlerle yan yana fotoğraf verip kendi meşruiyetini sağlamlaştırma derdindedir.

Sanatçıların ise öyle bir derdi olmamalıdır.

Bilakis, hayranlarını cart diye ortadan ikiye bölmüş, AKP’li olmayanları üzmüşlerdir.

Hangi sanatçı böyle bir riski göze alır?

Alıyorlar işte.

Hoş, orada görünüp TV’de bir rol veya belediye festivallerinde sahne kapma derdinde olan hatırı sayılır “tip” vardır, fakat onlar “isim” değillerdir zaten. 

***

Ülkede bunca zulüm olurken…

51 bin kişi suçsuz yere tutukluyken…

Yüz binler gece yarısı kararnameleri ile açlığa terk edilmişken…

Yeni doğuran kadınlar ameliyatlı halleriyle gözaltına alınırken…

Ülkede demokrasi-hukuk yerle bir haldeyken…

İşsizlik tüm zamanların rekorlarını kırarken…

Açlık sınırının altında on milyonlar inim inim inlerken…

Hemen her gün şehit tabutları kalkarken…

Zamanında, tüm bu çaresizlere ve çaresizliğe isyan halinde “batsın bu dünya” şarkısını yapan Orhan Gencebay niye oradadır?

12 Eylül sonrasında Aydınlar dilekçesine imza verdiği için TRT’de yasaklanan İbrahim Tatlıses, daha önce ağzı yandığı için mi ön saflardadır, yoksa Ankara ile işi mi vardır?

Neyse…

Gittiler ve zulüm iktidarını meşrulaştırma amaçlı bir gövde gösterisine daha tuğla oldular. Partili cumhurbaşkanını kutsadılar, AKP genel başkanına bağlılıklarını bildirdiler. 

***

“Sadece bir davet. Büyütmeyin. Ne yapsaydık, reddetmek terbiyemizde yok” laflarına karnı tok milletin, bunları sıralayıp komik olmasınlar.

Emin olun, organizatörler sofrada Emel Sayın’ın yanına Türkan Şoray’ı da oturtmak için çırpınmışlardır, ama olmadı işte. Olmayabiliyormuş değil mi?

Ya geçen Aralık sonunda Cumhurbaşkanı’nın elinden kültür sanat büyük ödülü alan Şener Şen? Masada yeri hazır değil miydi sizce?

Belki onca tepkiden sonra o da mazeret bildirmiştir.

Hatırlayın, Partili Cumhurbaşkanı o törende protokolde değil, özellikle gelip Şener Şen’in yanına oturmuştu. Yan yana görüntü vermeye ne kadar ihtiyacı olduğunu varın siz hesap edin. 

***

Dönelim başa.

Şu gün ülkedeki büyük zulüm, yükselen feryatlar uzak olmayan bir vadede bitecek ve zalimler adaletin önünde hesap verecek.

Masumlara bu ağır zulmü yapan, azmettiren, önünü açan, feryatları duymayan, duysa da önemsemeyen, seyreden, oh olsun diyen, sessiz kalan tüm yığınlar da payını alacak.

O sultan sofrasındaki sanatçı takımı da öyle.

Aman bize bir zarar gelmesin derken, belki olanı da yitirecekler.

Ne eski seyircileri kalacak, ne de dinleyicileri… 

***

Sahi, Ebru Gündeş’i niye çağırmıyorlar bu davetlere.

Safiye ile Faik’ten neyi eksik? 

***

Ne diyordu şair, onunla bitirelim:

“Her şey karanlık, nerde insanlık

Kula kulluk edene yazıklar olsun.

Batsın bu dünya, bitsin bu rüya

Ağlatıp da gülene, yazıklar olsun

Her nefeste, bin sitem var

Şikâyetim Yaradana.”

[Tarık Toros] 15.6.2017 [TR724]

Enis Berberoğlu’nu tutuklamaya giden yol [Kemal Ay]

Hürriyet Gazetesi eski genel yayın yönetmeni ve CHP İstanbul milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanma gerekçesi 19 Ocak 2014’teki MİT TIR’ları olayına kadar uzanıyor. Ve o günden bugüne yaşananlar, gayrimeşru işler yaparken yakalanan bir iktidarın zorbalıkla haklı çıkmaya çalışmasının, basit hikâyesi.

MİT TIRLARI ETRAFINDA TÜTEN DUMAN

19 Ocak gecesi Hatay Kırıkhan mevkiinde seyretmekte olan TIR’lar, Kırıkhan savcılığının emriyle jandarma tarafından durduruldu. TIR’lara refakat eden kişiler, MİT tarafından görevlendirildiklerini, içeriğin de ‘devlet sırrı’ olduğunu belirtti. Bu sebeple de Kırıkhan savcılığı sevkiyatın içeriğine bakmadan araçlara yol verdi. MİT TIR’ları ifadesi böylece ortaya çıktı. Ancak kısa süre sonra TIR’lar bu kez Adana savcılığının emriyle Terörle Mücadele ekiplerince durduruldu. Yasa dışı silah sevkiyatı yapıldığına dair bir ihbar vardı ve savcı içeriğe bakmak konusunda ısrarcıydı.

Gelişmelerin devamını o gece Radikal gazetesi muhabiri olarak haberi izleyen Fatih Yağmur’un BBC Türkçe’ye anlattıklarından takip edelim:

“Savcının ısrarı üzerine MİT, acil kodla bölgedeki personeli, TIR’ın durdurulduğu alana yönlendirdi, emniyet personeli de il emniyet müdürünün talimatıyla geri çektirildi. Savcı Şişman, koruma polisiyle tek başına kaldı. Gelen MİT personelleri kol kola girerek TIR’ın arka kapısına sıralandı. Savcının ifadesine göre çatışma ihtimali de yaşandı. Savcı Şişman’ın ‘Canımı zor kurtardım’ dediği de belirtiliyor.” (Daha sonra MİT personeli ile güvenlik güçleri arasında ‘çatışmaya’ varacak kadar gerginlik yaşandığına dair fotoğraflar sızdı medyaya.)

Bunun üzerine TIR’lar yoluna devam ederek Suriye sınırını geçti. O geceden başlayan ‘propaganda’ TIR’ların içeriğinde gıda yardımı olduğu ve bu yardımın da Suriye’deki Türkmenlere gittiği üzerine inşa edildi. 17 ve 25 Aralık operasyonlarının üzerinden çok geçmemişti ve iktidar tabanını hâlihazırda “Cemaat darbe yapıyor” havasına sokmuştu.

Kısa süre içinde konuyu takip eden savcı ve hâkimlerin yerleri değiştirildi. Bir takım yasal düzenlemelerle (bkz. ‘özel yetkili savcılıkların kaldırılması’) yargı üzerindeki kontrol arttırıldı. MİT Kanunu gibi düzenlemeler, MİT’in her türlü yasa dışı işi yapmasına olanak sağladı.

TIRLARIN İÇERİĞİNİ İLK AYDINLIK YAYINLADI

Peki, gerçekten de TIR’ların içinde gıda yardımı mı vardı?

Olaydan sadece iki gün sonra, 21 Ocak 2014’te, Aydınlık Gazetesi “İşte TIR’daki Cephane” başlıklı sürmanşetiyle durdurulan araçların içinde top mermisi olduğunu duyurdu. Ancak ‘yoğun gündem’ içerisinde unutuldu. (Daha sonra Aydınlık yönetimi, “Biz Ergenekon sürecinde bedel ödedik” diyerek savundu kendini.) İktidar medyası Bayırbucak Türkmenleri konusuna yoğunlaştı, bazıları daha ileri giderek Suriye’deki muhalefete ‘silah yardımı’ yapmanın meşru olduğunu, bunu ortaya çıkarmanınsa ‘ihanet’ olduğunu savundu. İlginçtir, daha sonra AKP’de siyaset yapacak olan Tuğrul Türkeş dâhi Bayırbucak Türkmenleri iddiasını yalanlamış, MİT TIR’larında gıda yardımı olmadığını savunmuştu. Nitekim Rusya’nın da bölgeye doğrudan askerî müdahalede bulunmasıyla, Suriye’deki Türkmenlerin ‘hâmisiz olduğu’ anlaşıldı. Türkiye’nin Türkmenlerle ilgili bir politikası yoktu.

Mart 2014’teki yerel seçimleri ve Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerini ‘kazasız, belasız’ atlatan Erdoğan ve AKP, 29 Mayıs 2015 günü Cumhuriyet gazetesinin manşetiyle konuyu yine önünde buldu. Gazete, “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” başlığı ile MİT TIR’larının içeriğinde mühimmat olduğunu ortaya koydu.

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar bir anda Can Dündar’ı linç etmeye girişti. Erdoğan, TRT canlı yayınında “Bu casusluk faaliyetinin içine o gazete de girmiştir. Haberi yapan bedelini ağır ödeyecek” sözlerini kullandı. O güne kadar “Cemaat’in iftirası” olarak pazarlanan MİT TIR’ları meselesinin Cemaat dışından birileri tarafından dillendirilmesi iktidarın canını sıkmıştı. Nitekim kısa süre içinde Can Dündar ve gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül hakkında soruşturma başlatıldı ve ikili Kasım 2015’te tutuklandı.

BASILI HABERE CASUSLUK SUÇLAMASI

Can Dündar ve Erdem Gül’le ilgili iddialar arasında “devlet sırrını ifşa etmek”, “casusluk” ve bir de “yalan haber” vardı. Dündar haklı olarak şu soruyu soruyordu: Adana Cumhuriyet Savcılığı “Gerçeği yansıtmayan, sahte görüntüler” yayımladığımız gerekçesiyle soruşturma açtı. Gerçek değilse neden devlet sırrını ifşadan soruşturma açıldı? Sırsa neden “sahte” denildi?

İşin daha ilginci, haberin çıktığı gün Başbakan Ahmet Davutoğlu silahların Özgür Suriye Ordusu’na gittiğini söylemiş, ertesi gün mitingde yeniden Bayırbucak Türkmenleri hikâyesine dönmüştü. AKP milletvekili Yasin Aktay da, ÖSO’ya silah yardımı olduğunu doğrulayan sözler sarf etmişti.

Can Dündar ve Erdem Gül iddialarından vazgeçmedi. O dönem Yeni Şafak gazetesinde yazan Ali Bayramoğlu gibi isimler bile “Haber bana gelse, ben de yayınlardım” diyecekti. Ancak gazeteye basılan bir bilgi için “casusluk” suçlaması yapmak artık adiyattan olmuştu. Dündar daha sonra Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla tahliye edilirken, bir duruşma esnasında silahlı saldırıya da uğrayacaktı.

CAN DÜNDAR’IN KİTABINDAN HAREKETLE…

Dündar, hapiste geçirdiği süre içerisinde bir kitap yazdı: Tutuklandık. Kitapta MİT TIR’ları haberiyle ilgili bir ayrıntı yer alıyordu: Haberin CHP’li solcu bir milletvekilinden geldiğini ‘itiraf’ etmişti Dündar. İstanbul Başsavcılığı bu bilgi üzerine harekete geçti ve Dündar’ın ‘HTS kayıtlarını’ incelemeye aldı. (HTS kaydı, baz istasyonu üzerinden iki telefonun aynı baz istasyonu bölgesinde bulunup bulunmadığını tespit ediyor. Yani illa yüz yüze görüşmenize gerek yok, diyelim birbirine paralel iki sokakta yürüdünüz kişiyle, HTS kaydına göre ‘irtibat’ kurabiliyor savcılar…)

Tabi bu arada Ağustos 2016’da Sözcü’den Soner Yalçın, Can Dündar’ın haberi Enis Berberoğlu’ndan aldığını, hatta bir gün sonra da Berberoğlu’nun “Cemaat’in CHP İmamı” olduğunu yazdı. Savcılar bunu ‘itiraf’ olarak da kayda geçmiş olabilirler zira dün Enis Berberoğlu’nun tutuklandığı haberi düştükten kısa süre sonra başta Sabah olmak üzere yandaş medya bu yazının üstünde durmaya başladı. “Adamın gol diyor!” hesabı…

DOKUNAN YANDI

MİT TIR’ları olayında, ihbarı değerlendirip TIR’ları durdurmaya giden savcı, soruşturmayla ilgisi olan askerî personel ve polisler tutuklu. Can Dündar ve Erdem Gül hapis yattı ve çıktı. Dündar, şu anda yurt dışında, ülkeye dönemiyor. Haberi ortaya çıkaran Fatih Yağmur önce Radikal’deki işinden oldu, ardından birkaç soruşturmaya ismi dâhil edildi ve şimdi o da yurt dışında. Haberi Dündar’a ‘sızdırdığı’ gerekçesiyle dün de Enis Berberoğlu tutuklandı.

Ancak Berberoğlu’na garezin tek sebebinin MİT TIR’ları meselesi olduğunu düşünmüyorum. CHP içerisinde, gazeteci kimliğinin de yardımıyla, gazete davalarıyla ilgilenen az sayıdaki vekilden birisi Berberoğlu. Doğan Grubu’ndan ayrıldıktan sonra Erdoğan’ın Hürriyet’e yaptığı baskıyı birinci ağızdan anlatmıştı (bkz. ‘Erdoğan’a karşı suskun kalmak ciğerime oturdu’).

Yani tam anlamıyla ‘dokunanın yandığı’ bir davaya dönüştü MİT TIR’ları. Burada iki şey can sıkıyor muhtemelen: Artık MİT TIR’ları bahsine ‘Cemaat iftirası’ diyememek ve Suriye’ye hem de MİT eliyle silah gönderildiğinin ortaya çıkması. Suriye’deki iç savaş sebebiyle Katar’ın ‘teröre destek’ suçlamasıyla bölgede ambargoya uğradığı günlerde hele daha da manidar.

Şimdi herkes haklı olarak, CHP’nin dokunulmazlıkların kaldırılmasını “Anayasaya aykırı ama ‘evet’ diyeceğiz” sözleriyle onayladığı günleri ve başta Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP’li vekiller tutuklanırken takınılan tavrı hatırlatıyor. Enis Berberoğlu, parti içinde ‘ideolojik bagajı olan’ kişilerden değildi ancak CHP’nin de vesile olduğu o ateş, şimdi herkesi yakıyor. CHP’de başta parti lideri Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere hakkında fezleke düzenlenen Sezgin Tanrıkulu, Özgür Özel, Eren Erdem Veli Ağbaba, Özkan Yalım, Aytun Çıray, Namık Havutça gibi isimler de, basit gerekçelerin, yalın zorbalığın hedefi olabilirler.

[Kemal Ay] 15.6.2017 [TR724]

Hani olay, AKP-Cemaat kavgasıydı, sizlere dokunulmayacaktı?! [Abdülhamit Bilici]

Baskı süreci önce cemaati hedef alarak başladığında solcu ve Kemalistlerin çoğu, Hürriyet, NTV gibi medya geupları, yaşananları AKP-Cemaat kavgası olarak gördü. Hatta yesinler birbirini diyerek açıktan veya gizlice sevindi. AKP ile birlikte Cemaate tukaka ederseler, Erdoğan’ın kendilerine dokunmayacağını düşünüyorlardı. “Yanılıyorsunuz,ülke demokrasi ve hukuk devleti olmaktan çıkıyor. Tek adam rejimine kayıyor. Buna hep beraber karşı çıkmalıyız. Yoksa sıra size de gelecek” dediysek de dinlemedi, anlamadılar.

Evet, önce Zaman, Bugün, STV susturuldu.Ülkenin belki de en temiz işadamı Akın İpek’in malvarlığına çöktüler. TUSKON’u bitirdiler. Sonra Kürtlerin ağzını kırdı, belediyelere kayyım atadı, HDP lideri Demirtaş’ı ve birçok vekili hapse attılar. Ama şimdi de süreç Cumhuriyet ve Sözcü’nün kapısına dayandı, yayın yönetmenlerini, yazarlarını fetö’den içeri attılar.

CHP, VEKİLİNİ KORUYAMAZ HALE GELDİ

CHP kendi vekili, eski gazeteci ve Hürriyet’in eski yayın yönetmeni Enis Berberoğlu’nu koruyamaz hale geldi. Üniversiteden atılan 7 binden fazla akademisyen içinde çoğunluk cemaatten ama solcu, liberal, Kemalist ve az da olsa İslamcılar da var. Yani Erdoğan’a biat etmeyen herkes hedefte. Bu arada hayat tarzı dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen, hali vakti yerinde beyazların da ülkeyi terketmeye başladığı haberlerini okuyoruz.

Peki bu kesimler bari bugün yanlışlarını anlar mı? Keşke. Ama Cumhuriyet ve Sözcü’ye bile fetö yaftasıyla darbe vurulduktan sonra hala Erdoğan ağzıyla fetö, fetö diye konuşan bir körlük hakkında umutlu olmak çok zor.

Ben ise bu sürecin başından beri aynı şeyi söylüyorum: Ülke için tek çıkış yolu var. Ayrım yapmadan herkes için adaleti, herkes için demokrasiyi savunmak. Bunun dışındaki yolların ülkeyi götüreceği yer Suriye’den, Libya’dan farklı olmayacak.

Keşke daha da geç olmadan anlayabilsek…

[Abdülhamit Bilici] 15.6.2017

İktidarın ikiyüzlülüğü ve Katar [Erhan Başyurt]

Katar krizi derinleşiyor. Körfez’de yaşananlar da, Türkiye’nin krizde ‘askeri taraf’ olması da kaygı verici…

Katar’a abluka kararı alan 4 ülke, Katar’ın teröre destek ve finansman sağlamakta kullandığı 59 kişi ve 12 kuruluşun listesini yayınladı.

Türkiye de ilgi çekici şekilde ‘terör listesi’ne yoğun tepki gösterdi.

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Katar’daki hizmet vakıflarına terör örgütü diyorlar, olmaz böyle bir şey…” açıklaması yaptı.

İktidarın gazetesi Sabah manşet yaptı: “Dünyanın en saçma terör listesi…”

‘İslam âlimi’ Yusuf el Karadavi’nin de listede olmasını eleştiren Sabah, ‘BM’ye akredite kuruluşlar bile terörist listesinde…’ bilgisine yer verdi.

Katar Dostluk Grubu Başkanı iktidar milletvekili Prof. Yasin Aktay da ilgisiz ama garip şekilde ‘Bu muhalifleri temizleme listesi…’ diye yorum yapmış Sabah’a…

***

Katar krizinde sular halen bulanık.

Kimin haklı kimin haksız olduğunu şu aşamada ayırt etmek neredeyse imkansız.

‘Terör listesi’nin hangi gerekçelere dayandığı tam açıklanmadan, adil yargı kararları olmadan kişileri ve kuruluşları terör listesine almayı tasvip etmek mümkün değil.

Ancak çoğu insanı şaşırtan iktidar ve yayın organının mevzuya yaklaşımı…

Dudak ısırtan bir ikiyüzlülük!

***

Katar’a yapılanları eleştiren iktidar, keyfi ve hukuksuz şekilde Türkiye’nin en barışçıl ve mutedil hizmet hareketini bir gecede ‘terör örgütü’ ilan etti.

Silahlı tek eylemleri değil, tek bir silahları bile olmayan 167 bin insanı ‘terörist’ diyerek gözaltına aldı. 17 bini kadın 50 binini tutukladı, 47 bini de adli takip ile tutuksuz yargılanıyor…

İnsanların mallarına el konuldu. Pasaportları iptal edildi. 150 bin insan da keyfi şekilde ‘terörist’ denilerek kamudaki işinden atıldı.

Hukuksuzluk ve keyfilik o raddede ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz hafta, ‘Bunlar arasında cezalarını tamamlayıp dışarı çıkan olursa, milletimiz sokakta gördüğünde gereken cezayı verecektir…’ dedi.

İktidar o kadar pervasız ki, şiddetin her türlüsünden fersah fersah uzak masum insanlara yurt dışında ‘IŞİD bağlantılı terörist’ diyerek kumpas kuruyor, kendi vatandaşını kaçırtıyor ve bu ‘operasyonlar’ ile de övünüyor…

***

BM’ye akredite Kimse Yok Mu derneğini, hastaneleri, okulları, üniversiteleri ve 2 bini aşkın hizmet vakfını ‘terör örgütü’ diyerek tek kalemde yargı kararı olmadan kapatan iktidar, Katar’ın 12 kuruluşunun terör örgütü listesine alınmasından muzdarip!

‘İntihar saldırıları’ için caiz fetvası veren ve Suriye liderine suikast çağrısı yapan Karadavi’yi canla başla savunuyor ama ‘Terörist Müslüman, Müslüman terörist olamaz’ diyen İslam âlimi Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi‘yi ‘terör örgütü lideri’ ilan ediyorlar.

İpe sapa gelmez, asılsız iddialar, kumpas ve iftiralarla onlarca davada Gülen için 200’ün üzerinde müebbet hapis istiyorlar.

***

Hukuksuzluk ve çifte standartları bununla da sınırlı değil.

Sabah Gazetesi, Katar’a karşı dörtlü koalisyonda yer alan Mısır lideri Sisi’nin Daily Sabah’ın İngilizce ve Arapça sitelerini erişime kapattığını belirterek, Kahire yönetiminin medyaya sansürü  büyüttüğünden şikayet ediyor.

‘Duy da inanma!’ derler ya işte tam öyle bir durum…

Sabah’ın her gün yalan ve iftiralarıyla destek verdiği iktidar Türkiye’de, 167 bin siteyi erişime kapatmış, 170 medya kuruluşuna el koymuş ve 230 gazeteciyi yok yere hapse tıkmış durumda.

Kendi ülkesindeki Sisi yönetiminden kat be kat fazla sansüre canla başla destek veren ve gazetecileri ‘vatan haini, casus, kalemşörler’ diyerek hedef gösteren Sabah, başka bir ülkede bloklanmaktan ‘ifade ve fikir özgürlüğü’ adına şikâyetçi…

Mısır’ın sansür uygulaması tasvip edilemez ama Sabah’ın dert yanması da arsız bir ikiyüzlülük…

***

Şimdi sıkı durun!

Katar’a yönelik keyfi ‘terör listesi’ yayınlanmasından şikâyet eden iktidar, keyfi ve hukuksuz bir şekilde ‘terörist’ ilan ettiği bir şahsın ismini Doha yönetimine bildiriyor.

Keyfi ve hukuksuz ‘terör listesi’ mağduru olduğunu ileri süren Katar da o kişiyi, ailesi ve 3 küçük çocuğuyla birlikte transit geçmekte oldukları Doha havaalanında gözetim altına alıyor.

İki gündür aile küçük çocuklarıyla havaalanında yatıp kalkıyor. Katar masum aileyi, uluslararası hukuka aykırı şekilde Türkiye’ye iadeye etmeye çalışıyor.

İkiyüzlülüğün bu kadarını, kindarlığın bu boyutunu azıcık vicdanı olan insanın anlaması mümkün değil…

***

Katar krizi derinleşiyor ama bir taraftan da iktidarın çifte standardını ve çirkin yüzünü ortaya çıkarıyor.

Kendi ülkelerinde yüzbinlere reva gördükleri zülümlerin binde birine ‘sıcak para deposu’ Katar maruz kalınca feveran ediyorlar…

Oysa şikâyet ettikleri şey ülkelerinde canla başla icra ettikleri zulmün küçük bir cüzünün küresel bazda sahneye konulmasından ibaret!

Üstelik, Katar ile ilgili iddiaların dayanak noktaları var, iktidarın Türkiye’de icra ettiği zülüm ise tamamen kumpas ve iftiralara dayanıyor…

Bu çirkin ikiyüzlülüğe, ‘Yaşattıklarınızı misliyle yaşamadan ölmeyin!’ demekten başka ne denilebilir…

[Erhan Başyurt] 14.6.2017 [TR724]