Söz verdim [Zeynep Zâhide]

Yurt dışında Hizmet Hareketi'ne ait okullardan birinde görev yapan kardeşlerimizden biri bana mail göndermiş. İsmi bende saklı bu kardeşimin mektubununun, bir kaç imla hatasını düzeltip ve konunun daha iyi anlaşılması için bir kaç kelime ekleyerek sizinle paylaşıyorum.

Yurtdışındaki okullarımızda öğretmenlik yapmaya çalışan sıradan biriyim. Gecenin saat 01:30 sularında uyumaya çalışırken 3 yaşındaki oğlum uykudan uyanıp "Annee geel" diye iç yakan bir ağlama ile uyandı. Sanırım kötü bir rüya görmüştü. Oğlumun korkup ağlayarak uyanması aylardır annesiz babasız kimi çocuk esirgeme kurumlarında (Adı her ne kadar çocuk esirgeme kurumu olsa da çocukları ne kadar esirgediği tartışılır) kimi yaşlı ve hasta dede ne nenelerinin yanında kalan, her gün her kapı çalışında “Annem geldi” veya “Babam geldi” diye kapıya koşan, gelmediklerini görünce hayata küsüp yemek yemeyen geç saatlere kadar “Annem gelecek babam gelecek” diye uyumayan, kimisi babasının kimisi annesinin hırkasına sarılıp uyuyan oğlum yaşlarında hiçbir şeyden habersiz masumları aklıma getirdi.

Geçenlerde Abdullah AYMAZ Abi'nin “Fetih Suresi ve gerçekleşen rüya” başlıklı yazısını okuyunca; gerçekleşmesi gereken fetihlerin bizim dualardaki ihmalkârlığımızdan ertelendiğine kanaat getirdim. Tabi ki bu düşünce kendi adıma. Tarih boyunca belki de hiç görülmedik zulümlere maruz kalan o elleri öpülesi insanlardan ve ailelerinden helallik istiyorum. Bizleri affedin. Sizlere yeteri kadar dua etmeyen, edemeyen benim gibi hala mes'elenin vehametini idrak edemeyen insanları affedin ne olur. Lütfen bu fakire de varsa eğer benim gibi olanlara da lütfen hakkınızı helal edin.

Oysa böyle olmamalıydı. En başta bize peygamberi bir metotla hizmet etmeyi öğreten Muhterem Fethullah GÜLEN Hocaefendi yıllardır “Hayati riski sizin dualarınızla atlatabilecek en yakınınızın başında nasıl dua edilmesi gerekse öyle dua edin” demesine rağmen, ben kendi adıma söyleyeyim bu mes'ele içinde maalesef duanın hakkını veremedim. Şimdi; üç yaşındaki oğlumun gece yarısı korkuyla uyanmasıyla adeta beni de gafletten uyardı sanki.

Kendi kendime söz verdim. Hakkıyla dua etmediğim veya edemediğim için, bu KHK saçmalıkları, olağanüstü hâl zırvaları bitene kadar, zulüm bitip zalim derbeder perişan olana kadar söz verdim Rabbim’e Davudi oruç tutmaya. Günde her namazdan sonra ellerimi açıp en az yirmi dakika dünyada ne kadar mağdur ve mazlum varsa, hasseten Hizmet Hareketi'ne mensup gönül dünyalarında tek geçerli değerin sevgi olduğu bu güzide insanlara dua etmeye, onların yaşadıkları zulmü her gün hatırımda tutup unutmamaya çalışacağıma söz verdim.

Söz verdim Rabbim’e. Kazancımın hatırı sayılır bir miktarını şu anda hapishanede olan, ihraç edildiği için iş verilmeyip açlığa terk edilen, bu milletin nesli için; hatta tüm insanlığın nesli için, dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde, iman hakikatlerini yaşayarak anlatıp, Kur’an ve peygamber ahlakıyla yetiştirip, dünya ve ahiret saadeti için kendilerini feda eden, Elest bezminde fıtratları şekillenirken mayalarına muhabbet katılan bu insanların derdiyle dertlenmeye söz verdim. Tabi bu şahsi bir mülahaza. Kimseden böyle birşey isteyemem. Elimden gelen az da olsa, cüz'i bir manevi yardım bu vardı. Onu da yapmaya çalışacağım. İnşallah kabul edilir de en hayırlı ve kısa zamanda bu zulümleri irtikap edenler tepetaklak olur baş aşağı gelirler.

Geçenlerde içimi burkan bir hadise daha yaşadım. Bizim yaşadığımız ülkeye cebri hicret etmiş, aylardır ailelerinden uzakta onlara kavuşma ümitlerini kaybetmeden günlerini saymakta olan arkadaşlardan biri; havaalanını tabelasını göstererek “Allah’ım ailemize karşılamak için buraya ne zaman gelmek nasip olacak?" deyip derin bir iç geçirince gözyaşlarıma hakim olamadım. Zira benim ailem yanımda. Akşamları eşim kapıyı tebessümle açıp beni karşılayabiliyor. Çocuklarımla oynayıp günün kasavetini atıp yorgunluğumu alıyorlar. Onların ailelerinden uzakta ve her gün onlar adına endişe ile günlerini geçirmeleri beni çok sarstı. Ne kadar az dua ettiğimin farkına varıp utandım ve kendimi ayıplayıp bundan sonra o arkadaşlarımın yanında çocuklarımı okşayıp öpmemeye söz verdim. Eşimle alış verişe çıkınca muhacir kardeşlerimizin bizi öyle görüp üzülmesin diye eşimin koluma girmesine müsaade etmeyeceğim.

Evet. Bu duygu ve düşünceleri taşıyanların sayısı hiç de az değil. Allah cümlesinden razı olsun. Biz biliyoruz ki zulümle abad olunmaz. Ve buna yürekten inanıyoruz ki zulmün ömrü her zaman kısa olmuştur. Zira göndermişse zalim belaya selam, onun için sözler israfı kelam. Kaderin hükmü var akıbet belli. Bizimkisi sade malumu ilam. Ey zalim! Yarın alkışlar kesilip artar sövenin. Sarsılır itimad kalmaz güvenin. Tümseği aşınca patlak tekerin. Dibi seni bekler … derenin. Günahın kabardı. Sarstın itimadı yıktın güveni. Düşürdün bir birine oğlu yeğeni. Şimdi var git sen belanı Allah'ından bul. 

[Zeynep Zâhide] 17.4.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

Özal'ın gittiğinin tam tersi yoldayız! [Ali Emir Pakkan]

1946 seçim faciasının tekrarı yaşandı! Şaibeli referandumla Türkiye, tek partili sisteme döndü!

Bundan tam 24 yıl önce görevi başında vefat eden Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ( 17 Nisan 1993) demokrasi tarihimizdeki en önemli devlet adamlarından biriydi. Hayatı boyunca düşünce, inanç ve teşebbüs özgürlüğünü savunmuş, devrim gibi icraatlara imza atmıştı. Düşünce özgürlüğünü sınırlayan TCK’daki 141, 142 ve 163. maddelerinin kaldırılması onlardan sadece biriydi. Bugünkü sulh ceza hâkimlikleri gibi proje mahkemesi olan Yassıada Mahkemeleri’nin idam ettiği Adnan Menderes ve iki bakan için anıt mezar yaptırdı. Naaşlarını devlet töreni ile İstanbul’a naklettirdi. Yasaklara ve tabulara savaş açtı. Farklılıkları zenginlik olarak görüyordu. Derin yapıların planlarını boşa çıkardı. 

Bugün Türkiye, Batı standartlarına yaklaşan bir ülke ise, bütün bu gelişmelerin altyapısında Özal’ın imzası bulunuyor. Özel televizyon yayınları onun döneminde başladı. AİHM’e kişisel başvuru hakkı tanındı. TBMM’de İnsan Hakları Komisyonu kurdu. BM ve Avrupa Konseyi tarafından ayrı ayrı hazırlanan ‘İşkence, Kötü ve Aşağılayıcı Davranışlarla Mücadele Sözleşmesi’ni imzaladı. Ana dilde serbestçe konuşabilme hürriyetini sağladı. İlk defa Türkiye’de vakıf üniversitesi (Bilkent) onun döneminde açıldı. Devlet Planlama Teşkilatı’ndan cumhurbaşkanlığına kadar devletin zirve makamlarında bulundu. Yıllarca ekonominin tek patronuydu. Zenginleşmedi. Başbakanlığı döneminde yolsuzluk yapan bir bakanını, suçüstü yaptırdı ve Yüce Divan’a sevk ederek yargılanmasını sağladı. Liyakata önem verdi! Dil biliyor, dünyayı iyi okuyor, liderler içinde büyük itibarı bulunuyordu.

İş adamlarını dünyaya açtı! AKP'nin çöktüğü Adadolu sermayesi onun teşviki ile kuruldu, büyüdü. 

8. Cumhurbaşkanı, demokrat ve özgürlükçü kimliğinin yanı sıra inançlara saygılı kişiliği ile de hafızalardan silinmedi. ‘Halkın cumhurbaşkanı’ unvanını kazanan Özal, âlimlere her zaman itibar ediyordu. Hiç bir zaman nefret dili kullanmadı. Dindardı. Dini siyasete hiç alet etmedi! Mazlumların yardımına koşmaktan çekinmedi. 

Özal, 90’lı yılların başından itibaren Türk cumhuriyetlerinde açılan Türk okullarını heyecanla izliyor ve “Önümüze Allah bir kapı açmıştır. Bu büyük kapıdan giremezsek böyle fırsatlar 300-400 senede bir gelir.” diyordu. Houston’da kalp ameliyatı sonrası kendisini ziyaret eden Fethullah Gülen’e, ‘bürokrasiye okulların önemini anlatamadığından’ yakınmıştı. Son anına kadar Gülen’in teşviki ile açılan Türk okulları için yabancı devlet başkanlarına mektuplar yazdı, referans oldu, ‘bunların teminatı benim’ dedi.

17 Nisan 1993'te zehirlenerek öldüğü neredeyse kesinleşen Özal'ın Ankara ve İstanbul'daki cenaze törenlerine milyonlar katıldı. Ellerde taşınan, "sivil, demokrat ve dindar Cumhurbaşkanı" pankartları onun inşaa etmeye çalıştığı Türkiye'nin kodlarıydı... Ne yazık ki, şimdi onun açtığı yoldan tam tersi istikamete hızla gidiyoruz...O yol demokrasiye çıkmıyor! 

[Ali Emir Pakkan] 17.4.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

Ali Bulaç'ın verdiği kitapları okusaydı, bu cehaletiyle memleketi mahvetmezdi [Faruk Mercan]

Bu dönemin savcıları tarafından yazılan iddianamelerin hiçbirine bakmıyorum.

Hemen hepsi Saray'dan ve Sarayın istihbarat şebekesinden gelen talimatlarla yazılmış iftiranameler bunlar...

Bazıları tamamen Cemaat düşmanlığının eseri, bazıları da beş bine yakın hakim ve savcının tasfiye edildiği bu rejimde boşluktan istifadeyle yer kapma yarışına girmiş savcıların iftiranameleri...

Daha doğrusu savcı cübbesi taşıyan ama, Sarayın kurduğu İslamcı Nazi rejiminin işbirlikçisi olmayı kabullenmiş sözde hukukçuların mide bulandırıcı iftiraları, hezeyanları...

Aylardır tutuklu olan Ali Bulaç, Mümtaz'er Türköne, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan ve Mustafa Ünal hakkında hazırlanan iddianame da bunlardan biri...

Düşünün ki, Ali Bulaç'a anayasal düzeni zorla değiştirme ve Meclis'i ortadan kaldırma suçlarından üç kez müebbet hapis cezası isteniyor.

Aynı cezayı Mümtaz'er Türköne, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal için de istiyor, giydiği cübbeyi Saray rejimi için kullanan işbirlikçi savcı...

Bu beş ismi de çok yakından tanıyorum.

Ali Bulaç, çok iyi bir sosyolog, aldığı medrese eğitimi ile çok iyi bir alim... Bizim kuşağımızın beslendiği ve örnek aldığı bir şahsiyet.... Daha lisedeyken kitaplarını okuduğum bir yazar... “Çağdaş Düzenler ve Kavramlar”, ilk okudum kitaplarından biridir.

Mümtaz'er Türköne, ile beraber televizyon programı yaptık. Abant Platformu'nda beraberdik. 12 Eylül 2010 referandumu sırasında Türkiye'nin bir çok yerini beraber gezdik, paneller yaptık. Saraydaki Şahsın milletvekilliği teklifini reddeden, özgür ruhuyla inandığını söyleyen ve yazan bir cesur adam Mümtaz'er Türköne...

Şahin Alpay, herkesin saygı duyduğu, katı laiklere karşı her zaman dindarların haklarını savunmuş bir özgürlük savaşçısı, gerçek bir entelektüel...

Ahmet Turan Alkan, Zaman gazetesi Sarayın polisleri tarafından basılırken, gazetenin önündeki kaldırımda Ali Bulaç ile birlikte otururken çekilen resmiyle yer alacak hep hafızamda... Beyaz sakallı bilge adam...

Mustafa Ünal, son yıllarda Ankara'da hep beraber olduğum, gazeteciliği ve insanlığı ile Ankara'da her kesimin takdirini kazanmış bir insan...

Herkes bilir ki, Zaman gazetesinin yazarı olması, Ali Bulaç'ın Hizmet Hareketi'ne karşı bazen eleştirel tutumlar almasına engel olmadı. Doğru bildiklerini her zaman söyledi ve yazdı.

Ali Bulaç için dönüm noktası, 2001 yılı mayıs ayında Fethullah Gülen Hocaefendi'ye yaptığı ziyarettir. AK Parti'nin kurulmasına henüz bir ay vardı. Ali Bulaç, bu ziyaretten sonra, Zaman gazetesinde “Sekiz Gün” başlığıyla bir yazı yazdı. Bu yazının bir bölümü şöyle:

“Hiç bu kadar ibadet edildiğini, edilirken ibadete ruhen bu yoğunlukta iştirak edildiğini görmemiştim. Düşünün ki, bir mekânın en merkezi faaliyeti, namazları tam vaktinde kılmak ve her şeyi erkânına göre yerine getirmektir... Mekanın asli meşgalesi ibadet. İbadetin merkezinde tefekkür var. Bu mekanda her şeyin yerli yerinde olması tefekkürde gözetlenen adaletle kaim. Dünya ve ahiret, şimdi ve ötesi, batın ve zahir, burası ve müteal, ilim ve aktüalite, tarih ve coğrafya, zaman ve kozmos bir arada. Hiçbir şey diğerine tecavüzkâr halde değil. Her söz kendi makamında... Sormayı düşündüğüm yüzlerce sual vardı. Yüzlercesinden birkaçını sorabildim ancak. Ben ki hayatı boyunca Müslümanlığını bireysel ölçekte yaşamış serbest fikirli serazad ruhlu ve sormaktan hicap duymayan, öğrenmeyi gurur meselesi yapmayan bir insanım. Beni daha çok sormaktan engelleyen şey neydi? Galiba Abdullah ibn Mübarek'in dediğiydi. Bazen dinlemek sohbete katılmaktır. Hicretini yapmış ve ufkunda büyük bir medeniyetin nüvesi olacak medineler kurma görevi belirmiş bir zatın yaşadığı mekânda sekiz gün sohbete katılmak çok güzeldi.” (19 Mayıs 2001).

Bu seyahatten dönen Ali Bulaç, yakın bir arkadaşına şu değerlendirmeyi yapar: “Bu sekiz günde, Türkiye'de siyasal islamcıların ihmal ettiği şeyi gördüm: İbadet... Türkiye'de bu iş siyasal islamcılarla olmaz.”

Ali Bulaç, kendisini de İslamcı gelenekten gelen biri olarak tanımlamasına rağmen, Türkiye'nin siyasal islamcılarının dinin ruhunu ihmal ederek, kaba ve sloganik bir İslamcılık ideolojisiyle nasıl yozlaştıklarını çok erken gördü.

Daha Saraydaki şahıs İstanbul Belediye Başkanı iken bu yozlaşmayı gördü Ali Bulaç ve onlardan uzaklaşarak, Hizmet Hareketi'ne doğru yönlendi. Bu dönemde, Saraydaki şahsa danışmanlık yaparken, havuz sistemini ilk fark eden ve “Bu para haram” diyerek onu uyarandır aynı zamanda...

2014 yılında Fas'a beraber gittiğimiz Ali Bulaç, o seyahatte bizlere Saraydaki şahısla yaşadığı bir olayı şöyle anlattı:

“Siyasi şartlar, ona başbakanlığın yolunu açıyordu. Fakat bilgisizdi, cahildi. Kitap okumuyordu. Ona bazı kitaplar okutmak istedim. Mesela Brzezinsky'nin Satranç Tahtası kitabı yeni çıkmıştı. Dünya siyasetini öğrensin diye okumasını istedim. Abi bu çok kalın bir kitap, okuyamam, bana özetini çıkarır mısın dedi. 30-35 sayfa özet çıkardım. Bu çok uzun, biraz kısaltır mısın dedi. 15-20 sayfaya indirdim, yine uzun okuyamam dedi. En son 2-3 sayfaya kadar indirdim. Eline aldı, abi bu kitap neyi anlatıyor, bana bir cümleyle anlatır mısın dedi. Kitap, geleceğin dünyasında Avrasya'nın ön plana çıkacağını söylüyor dedim. Ha, bu kadar, Allah razı olsun dedi ve konuşmayı bitirdi...”

Reha Çamuroğlu'dan dinlediğim hikaye hemen hemen aynı... Bir gün Reha Çamuroğlu'na şöyle der Saraydaki şahıs, “Reha, senin İsmail diye bir kitabın çıkmış. Kim bu İsmail?”

Reha Çamuroğlu, “Şah İsmail” deyince, “Ha, öyle mi” karşılığını verir ve konuşma orada biter. Reha Çamuroğlu bir ara AK Parti'den milletvekili oldu, hatta Saraydaki şahsa danışman oldu. Ama o da Ali Bulaç gibi, uzaklaştı ondan...

Cahil ile, hele bir de cehaletinin verdiği cesaretle hareket eden insanlarla yol yürümek kolay değildir. Cehalet insanın sadece hareketlerine değil, üslubuna da akseder. Profesörlere, yazarlara böyle kaba hitab ettirir. Meclis kulisinde, hükümet üyesi bir profesörü el işaretiyle yanına çağırırken, “Beşir gel buraya...” diyen bağıran bir kişi Saraydaki şahıs...

Hizmet Haraketi'nin başına gelen tam da budur. Edward Luttwack'ın “Foreign Policy” dergisindeki makalesinde ifade ettiği gibi, Türkiye'de bugün yaşanan, “Arkasına eğitim seviyesi düşük geniş kitleleri almış siyasal İslamcı Erdoğan'ın, eğitimli ve entelektüel İslamı temsil eden Gülen'e karşı savaşı...”

Ve bu savaşta herşeyi mübah gören, İslamın ruhuna yabancılaşmış, para ve güçle yoldan çıkmış selefilik benzeri kaba-saba bir İslamcı kafa yapısı...

İşte dünkü referandumda yaşananlar... Göz göre göre yapılan seçim hileleri... Ve hileyle, hurdayla kazandığı her seçimi, rakiplerini ve düşman gördüğü insanları yok etmenin meşru sebebi gören bir kafa...

Seçimi kazandım, o halde haklı olan benim, istediğim herşeyi yaparım, karşımda olanlara hayat hakkı yok diyen, bu zihniyetle 4 yıldır koca bir ülkeyi mahveden bir kafa...

Cahil cesur olur. Cehaletin verdiği bir kör cesarettir bu... Herşeyi yakıp yıkar Koca bir ülkeye, bir millete maliyetini düşünmez. Devletin bütün kurumlarını emelleri için tahrip eder. Devletin verdiği gücü düşman bellediği insanları ezmek için kullanır.

Zaman gazetesi yazarları hakkındaki iddianameden sonra Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak için de aynı iddianame yazıldı. Onlar için de üçer defa müebbet hapis cezası istiyor işbirlikçi başka bir savcı...

Nazlı Ilıcak, Yassıada'da hapis yatmış bir babanın kızı ve ömrü demokrasi mücadelesi ile geçmiş...

Ahmet Altan ve Mehmet Altan, Çetin Altan'ın oğulları...

Çetin Altan, “Hayatımı yazar mısın?” diyen merhum Turgut Özal'a, “Faili meçhulleri aydınlatamayan bir ülkenin cumhurbaşkanısınız, hayatınızı yazmam” cevabını vermişti.

Bir de bugün Saraydaki şahsın etrafında dolanan; elini, eteğini öpen sözde yazarlara bakın...

Ahmet Altan ve Mehmet Altan, babalarının doğduğu evin yerine inşa edilen mütevazi apartmanda yazarlık ve öğretim üyeliği geliri ile geçinen iki gerçek entelektüel... Bir de şimdi şaibeli servetlere sahip olan gazeteci ve yazar kılıklı adamlara bakın...

Konulduğu nezarethanede Ali Bulaç'a, “Ali Bulaç, Reis'in kıymetini bilemedin, daha çok sürüneceksin. Bak Ahmet Taşgetiren Reis'in kıymetini bildi, şimdi nerelerde...” diyen polis şefini hatırlayın...

Bu cümlelerde iki şey var: Birincisi, Ali Bulaç'a böyle hitab etme gücünü ona veren cehaleti, ikincisi bu dönemin işbirlikçilerinin prototipi...

Evet, “Reis” denilen şahıs, Ali Bulaç'a da çok teklifler yaptı. Ona haber gönderdi. “Zaman'dan ayrılsın, Habertürk'e geçsin” dedi. Ali Bulaç teklifi kabul etmedi. Bu sefer, “Zaman'da yazı yazmayı bıraksın” dedi. Ali Bulaç yine kabul etmedi. Gerçek bir alim tavrı... Hangi güç, doğrunun izindeki bir alimi rüşvetle elde edebilir? Tarihte nice örnekleri var ki, böyle alimler hapislere girer ama, satın alınamaz.

Mümtaz'er Türköne'ye, şimdi hükümette olan bir adamını gönderdi Saraydaki Şahıs... “Sabah gazetesine istediği maaşla geçsin...” teklifini Mümtazer hoca çok sert bir dille reddetti. Sarayın adamını, “Ben satılık bir adam mıyım?” diyerek kovdu. Mümtaz'er hoca da mütevazi yazarlık geliri ile geçinen bir insandı. Hatta maddi sıkıntı yaşadığı için üniversitede derse başladı. Polis şefinin dediği Reis'in kıymetini bilenlerden olsa, şimdi el üstünde tutulacaktı...

Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak... Hepsinin hikayeleri aynı... Herkese bir fiyat biçilen bu dönemde, satın alınmayı reddeden, neye inanıyorlarsa onu söyleyen gerçek entelektüeller...

Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak, Hizmet Hareketi'nin toplantılarına katılsalar da, Hizmet'e yakın gazete ve televizyonlarda yazı yazsalar, program yapsalar da, her zaman bağımsız kimlikleriyle hareket etmiş insanlar...

Ahmet Altan ise Hizmet'e yakın medya organlarında ne yazı yazmış, ne program yapmış... Romanlarını yayınlayan yayınevi sahibinin ısrarını kırmayarak ve Türkiye'nin ihtiyacı olduğunu düşünerek Taraf gazetesini yönetmeyi kabul etmiş bir isim... O dönemde yaşadığı maddi sıkıntıları yakından biliyorum.

Türkiye bugün, İslam'ın ruhundan uzak ama, İslam'ın bütün argümanlarını kullanarak kitleleri aldatan bu cahil kafanın elinde işte böyle acılar yaşıyor. Ülkenin gerçek aydınları ve entelektüelleri hapishanelerde çile çekiyor.

Bu insanları yakından tanımak, insana ayrı bir acı daha veriyor.

Bu acıyla beraber, bu onurlu duruşlarının gelecek nesiller için ifade edeceği manayı bilmenin sevinci de var içimizde...

Almanya'da Hitler'in gazeteleri, Albert Einstein'in vatana ihanet suçlarını listeler halinde yayınlıyordu. Zamanında Almanya'yı terk ettiği için canını kurtardı. Sonra ne oldu? Einstein, nobel fizik ödülü kazandı, insanlık tarihine en büyük bilim adamlarından biri olarak geçti.

Peki kendisini ebedi şef olarak gören Hitler'e ne oldu? Bir sığınakta intihar etti. Bir ülkeyi yıkarak, bir milleti mahvederek öldü gitti Hitler...

Hitler de geniş kitleleri aldatarak böyle seçimler kazanmamış mıydı?..

[Faruk Mercan] 17.4.2017 [Samanyolu Haber]
fmercan@samanyoluhaber.com

Eskişehir Sevkıyatı ve Zulmü [Abdullah Aymaz]

İslâmın gizli cibillî düşmanları 1935 senesinde, Üstad hakkında: “Gizli cemiyet kuruyor, devleti yıkacak kitaplar yazıyor!’ gibi uydurma ve hükümeti aldatıcı tertip ve ithamlarla, Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nde idam kastıyla ve mutlaka mahkum edilmesi direktifiyle dava açtırıyorlar. Bunun üzerine İçişleri Bakanı ve Jandarma Genel Komutanı donatılmış bir askeri kıta ile birlikte Isparta’ya geliyorlar. Isparta-Afyon yolu boyunca süvarî askerleri yerleştiriyorlar. Isparta vilayeti ve civarı askeri birliklerle kontrol altında bulunduruluyor. Bir sabah vakti, masum ve mazlum Bediüzzaman Hazretleri inzivâ halinde yaşadığı evinden çıkarılarak, talebeleriyle beraber elleri kelepçeli olarak kamyonlarla Eskişehir’e sevk ediliyor. Yolda, Bediüzzaman ve talebelerine yakın bir alâka duyan müfreze komutanı Ruhi Bey, kelepçeleri çözdürüyor. Bu suretle namazlar kazaya bırakılmadan yola devam ediliyor. 

Aslında kendisine “Bunlar vatan haini… Yolda bunları bir kenara çek tek tek infaz et” diyorlar. O da “Hangi mahkeme kararıyla” diye soruyor. Aynen General Mustafa Muğla’nın yaptığı yargısız infaz gibi bir şeye zorluyorlar. Ama o asla kabul etmiyor. Hatta, hakikatları, Üstadın masumiyetini anladıktan sonra onlara dost oluyor.

Yüz yirmi talebesiyle Eskişehir Hapisanesine getirilen Üstad, herkesten ayrı bir tecrit koğuşuna konuluyor.

Orada, Hz. Ali Efendimizi görüyor. Hatta rüyasında Hz. Ali Efendimizin Celcelûtiye isimli kasidesinden: “Bi hâlin ehîlin şel’in şel’ûbin şâli in / Tahiyyin tahûbin taytahûbin tayattahat” beytini defalarca tekrarlıyor. Uyanıyor, sonra tekrar dalıyor ve aynı şekilde tekrar tekrar okuyor. O sabah umulmadık şekilde sorguya çekiliyor. Çok enteresan bir müdafaada bulunuyor.

Üstad Eskişehir hapsinde Hz. Ali’nin İsm-i Azamı olan “Ferdün, Hayyün, Kayyumûn, Hakemün, Adlün, Kuddüsûn” isimleri üzerine “Esmâ-i Sitte” (Altı İsim) isimli Otuzuncu Lem’ayı yazıyor. Harika bir tefsir, şâhâne bir îzah… Ayrıca hem kendisi, hem de talebeleri bu altı ismi hapisanede her yirmi dört saatte 71’er  defa okuyorlar… Bundan başka bu hapisanenin bir meyvesi olarak “Birinci” ve “İkinci Şua” ları yazıyor.

Bu hapisle ilgili Tarihçe-i Hayat’ta şöyle de bir değerlendirme var:

“Kırk ikilik bir top güllesini, kırk iki masum ve mazlum kardeşlerimizin dergâh-ı İlâhiyeye açılan elleriyle doldurup, geri çevirip atanların başlarında manen patlattırdı. Bizlere, yalnız ehemmiyetsiz, sevaplı hafif  bir kaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zararla kurtulmak harikadır. Böyle pek büyük bir nimete karşı, şükür, sürur ve sevinçle mukabele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü, fesatçıların planlarına göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikate vakfetmeliyiz. Şikayet değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.”

İşte bizler için ibretli ve şerefli bir geçmiş… 

Şu süreçte yaşananların benzerleri daha önce de yaşanmış. Ama Cenab-ı Hak hep himayesiyle korumuş ve kollamıştır. Hatta Asr-ı Saadette “Huneyn Günü” olanlarda bile Cenab-ı Hakkın  büyük rahmet ve inayetini görüyoruz: “Şu kesindir ki, Allah size bir çok savaş yerlerinde yardım etti, Huneyn günü de… O gün ki, sayıca çokluğunuz size ucub vermiş, kendinizi beğenmiştiniz. Ama bu, size fayda etmemişti. Olanca genişliğine rağmen, dünya başınıza da gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak düşmana arka çevirip kaçmaya başlamıştınız. Sonra Allah, Resûlünün ve müminlerin üzerlerine “SEKÎNE”sini GÜVEN  ve RAHMETİNİ  indirmiş, sizin görmediğiniz ordular göndermişti de Kendisini tanımayan o kâfirleri azaba uğratmıştı.” (Tevbe Suresi,  9/25-26)  

Evet her zaman Kendi yolunda olanları işte tam da böyle himâye eder.

[Abdullah Aymaz] 17.4.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Tek adam, çok kriz [Tarık Ziya]

Türkiye'de rejim değişikliği 1 milyon 250 bin oy farkla tahakkuk edecek. Yasama, yürütme ve yargının tek kişide toplanacağı sistem için yüz kişiden 51'i 'evet', 49'u 'hayır' dedi. Geçersiz kabul edilen reylerin sayısının evet ile hayır arasındaki farkın iki katı olduğunun, geçersiz reyler içinde hayır tercihinin fazlalığının iktidara göre mübalağa edilmemesi lazım. Teferruat bunlar!.. 

Yüksek Seçim Kurulu'nun mühürlenmemiş pusulaları son anda geçerli saymaya karar vermesini de konuşmanın manası yok. Devlet imkânları sonuna kadar kullanılarak halkı 'evet'e ikna etmeye çalışan iktidarın son düzlükte böyle itirazlara kulak kabartmasını beklemek aşırı saflık olur. 

ERDOĞAN HAYALİNE KAVUŞTU

Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'yi dilediği gibi idare etme hayali vardı. Bu uğurda sistemin yerle bir olmasını göze aldı. Medyayı, muhalefeti minderin dışına itince galibiyet kendiliğinden geldi.

Askerlerin kendileri için hazırlattığı 1982 Anayasası'nda bile yer almayan isme özel hükümler artık anayasaya girdi. Böylece Erdoğan'ın fiilî başkanlığı resmiyet kazanacak. Kararlarını kılıfına uydurmak için, muhalefeti, sivil toplum kuruluşlarını ve mahkemeleri ikna etmek için vakit kaybetmeyecek. Nasıl istiyorsa öyle idare edecek. 

Mahkeme de o. İdare de o. Yasama da o. Medya da o. İşadamı da o.

İki dudağı arasından çıkan kanun sayılacak. Yarım yamalak, kıl payı bir destekle partili cumhurbaşkanlığı hayaline kavuşsa da nihayetinde bunların ne ehemmiyeti var. 

Artık Osmanlı'nın bakiyesi Cumhuriyet'in ilk senelerinde Mustafa Kemal Atatürk'ün şahsında topladığı imtiyazlardan fazlasına sahip Erdoğan... Demokrasi ve insan haklarının o günden bugüne kat ettiği muazzam mesafeye rağmen halkın geleceğini kendi eli ile tek kişiye teslim etmesi hakikaten anlaşılması zor bir vak'aya işaret ediyor. 

YALANCI BAHAR HAVASINA KANMAYIN

Meydanlarda vaat edilen istikrarın uzun müddet geri gelmeyeceği günlere adım attık. Ekonomi krizde, Suriye eksenli gelişmelerin Türkiye'ye nasıl tesir edeceği meçhul. Kuvvetle ayrılığından kuvvetler birliğine geçmenin faturası bir anda hissedilmeyecek. 

İlk günlerde piyasada bahar havası esse de zannedildiğinin aksine ekonomide kriz derinleşecek. Hintli Herif'in sözü ABD Merkez Bankası FED'e geçmiyor henüz. ABD'nin faizleri artırdığı son üç senede TL ne oldu ise artış devam ettikçe aynı temayül devam edecektir. Üstüne üstlük şimdi erken seçim, başkanlık seçimi gibi Türkiye'nin derdine deva olmayacak meselelerle vakit kaybedeceğiz. Vatandaşın geçim derdi Erdoğan için öncelik olsaydı bu dönemde OHAL şartlarında bu değişikliğe gidilmezdi. 

AB İLE İPLER TAMAMEN KOPABİLİR

Erdoğan'ın vaat ettiği ve halktan onay aldığı sistemin Avrupa Birliği ile alakası yok. Hele hele idamın geri gelmesi halinde AB ile pamuk ipliğine bağlı münasebetler tamamen kopar. İhracatın yarısı AB'ye yapılırken, yatırımların yüzde 80'i Avrupa'dan geliyorken böyle bir kopuştan en fazla Türkiye zarar görecektir. 

Türkiye'nin bütün kazanımları birer birer kaybedilirken olup bitenlere hâlâ cemaat-AKP kavgası gibi bakanlara da geçmiş olsun. Erdoğan yarından sonra muhalif herkese ötekileştirilmenin ne demek olduğunu iliklerine kadar hissetirecek. Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu tasfiye listesinin başında yer alıyor. 

Her yenide olduğu gibi partili cumhurbaşkanlığında da ilk günler çabuk geçer... Akabinde yüzleşme başlar... 

Erdoğan'a yakın olanların ihya edileceği, uzak düşenlerin parya muamelesi göreceği Yeni Türkiye'de çok kimse nedamet duyacak duymasına da o vakit, Erdoğan'ın referandum akşamı zaferini kutlarken sarf ettiği gibi atı al an çoktan Üsküdar'ı geçmiş olacak.

[Tarık Ziya] 17.4.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Mürtekibü’l Kebire, Elfaz-ı Küfür ve ‘F..Ö’ [Abdullah Salih Güven]

Serinin dördüncü yazısı bu. Konumuz, 15 Temmuz’dan bu yana dillere pelesenk olan “F..Ö” sözü elfaz-ı küfürden midir, veya “Cemaate, Hizmet Hareketine ‘F…Ö’ diyenler küfre girmiş sayılır mı?” sorusuna cevap aramaktı. Meseleyi çok geniş bir şekilde ele almanın gerekliliğine inandığım için son sözümü baştan söyleyip kestirip atmadım. Yoksa Ebu’s-Suud Efendi fetvalarına benzer “hayır” veya “evet” deyip, çok kısa temellendirmelerle bir yazıda kanaatimi açıklayabilirdim. Yapmadım, çünkü meselenin elfaz-ı küfür bağlamında kelami ve fikhi özellikler taşımasının yanıbaşında, oturmuş olduğu zemin itibariyle siyasetle de alakası var.

Bu yüzden, konuyu incelemek icin İslam’ın erken dönemlerine gitmek gerekirdi. Ben de öyle yapmaya çalıştım. Hz. Peygamberin (sas) vefatını takiben başlayan siyasi çalkantılardan bu yana meseleyi ele aldım. Halife seçimleri, Cemel, Sıffin, Kerbela Savaşları ve bunların neticesinde ortaya çıkan Mu’tezile, Harici ve Mürcie’de kendisini bulan kelami tartışmalara ve fikhi görüşlere işaret ettim. Çünkü bu dönemler, bizim siyasetin kelama ve fikha yansıyan görüşleri ile zihniyetimizi inşa eden ve hala inşa etmeye devam eden dönemlerin başında gelir.

Meseleyi kökünden ele almamın nedeni bu. Zira “F..Ö” meselesi bundan bağımsız değil. Bugün Cemaate “F..Ö” diyenler, böyle bir zihni arka planın sonucunu yansıtıyorlar.  Bunun karşısında “Bu söz elfaz-ı küfürdür” diye karşılık verenler de aynı zihniyetle beslenmiş ve bugünlere gelmiş kişiler.

BİR KAVRAMIN DOĞUŞU

Şimdi ilk üç yazının neden yazıldığının hem gerekçesini hem de özetini veren bu uzun paragraftan sonra neticeye varalım. Bahsini ettiğimiz çalkantılı siyasi ortamın konumuz özelinde ürettiği en önemli kavramlardan birisi “mürtekibü’l kebire”dir. “Büyük günah işleyen” manasına gelen mürtekibü’l kebire, işin aslına bakarsanız hadislerde geçen 7 büyük günah gibi günahlardan dolayı değil; Cemel ve Sıffin gibi sahabenin birbirine kılıç çekerek öldürmesinden sonra ortaya çıkan zihni karışıklığı bertaraf etme ekseninde ileri atılmıştır. Çünkü Müslüman muhayyile, iktidar uğruna işlenen onca kötülüğü ve zulmü bir yere koyamamıştır. Sebebi, faillerinin Kur’an’da “Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı” dediği insanların olmasıdır. Zihni düzlemde “amel imandan bir parçadır/parça değildir” tartışmalarının kökeni de zaten buraya dayanmaktadır. Haksız yere insan öldürmek haram, Müslümanların cahiliyeyi aratmayan bir çerçevede birbirileri ile savaşmaları haram; ama beri tarafta bunların hepsinin bir şekilde gerçekleştiği zeminde rol alan insanlar sahabe-i kiram! İşte mürtekibü’l kebire, daha sonraları aynı muhtevayı ifade eden elfaz ve ef’al-i küfür hep bu dönemin ürettiği kavramlardır.

Bunu böylece tespit etikten sonra gelelim “küfür”e. Küfür kavramı, anahtar rolü oynamaktadır. Onun için anlam çerçevesinin, tartışmalara medar olmayacak netlikte doldurulması gerekmektedir. Küfür, imanın zıddıdır. İman ise, başta Allah olmak üzere iman edilmesi gerekli esasları kalbin tasdik ve dilin ikrar etmesidir. Bedenin, tasdik ve ikrar edilen esaslara uygun bir şekilde hareket etmesi ise şarttır. Amel imandan parçadır/değildir tartışmalarına hiç girmeden kestirmeden ifade edelim, iman ile amel arasında zaruri bir ilişki vardır.

Kur’an, elfaz-ı küfür yerine “kelimetü’l küfr” tabirini kullanır (9/74). Küfür adına Kur’an’ın nazara verdiği şey iman esaslarına muhalif beyan ve inançlardır. Meryem oğlu Mesih’in Allah’ın oğlu olması, Peygambere sihirbaz denmesi, kıyametin kopacağına inanmamanın ifade edilmesi, Allah’ın inzal ettiği ahkâmın uygulanmaması gerektiğini söyleme gibi şeyler. Hadislerde ise kâhinleri tasdik etme, küfre rıza gösterme, Müslümanlara küfür isnad etme gibi amelleri sayabiliriz. Bu durumda harici baskı ve zorlama olmaksızın bir insanın kendi iradesiyle imani hakikatları inkâr etmesi, alaya alması, hakarette bulunması fıkhın elfaz ve ef’al-i küfür diye nitelendirdiği ameller arasına girer.

İMANSIZLIKTAN DEĞİL CEHALETTENSE

Fakat burada dikkat edilmesi gerekli olan iki şey var. Birincisi, ilgili kişinin bu gerçeği yani söylediği söz ve yaptığı amellerin kendisini küfre nispet ettirecek sözler ve ameller olduğunu hangi ölçüde bildiğidir. Gerçekten bilmiyorsa ne olacak? Söylediği şeyler hususunda kalbinin derinliklerinde söylediğinin tam aksi istikametinde ciddi bir tasdik varsa? Elmalılı Merhum’un “tekzib-i fiil ile adem-i fiil arasında fark vardır” diye anlattığı yerde duruyorsa? Daha açık ifadeyle imansızlıktan değil de cehaletten gafletten kaynaklanan bir hal içindeyse. Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla her müminin her vasfı mümin olmayabilir. Bazen mümin küfür sıfatını da taşıyabilir ve o sıfatla imana muhalif şeyler yapabilir, söylebilir. Bu durumda ona küfür mü isnad edeceğiz, kâfirsin mi diyeceğiz?

Dikkat edilecek ikinci husus, bu hale şahit olan başkalarının takınacağı tavırla alakalı. Bu bağlamda Efendimizin (sas) beyanları tevil, tefsir ve şerh istemeyecek ölçüde nettir: “Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden bir mutlaka kâfir olmuştıur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.” (Buhari, Edeb,73) Kaldı ki müminin mümine karşı ödevleri arasında yer alan sui zann etmeme, hüsnü zan ile mukabelede bulunma, kardeşinin ayıplarını ve günahlarını tecessüs etmeme gibi ayet ve hadislerde emredilen ahlaki umdelerle beraber bu hadisi düşündüğümüz zaman, literatürde tekfir dediğimiz başkalarına küfür isnad etme ya da son tahlilde o kapıya çıkan sözler söylemede ne kadar dikkatli olmamız gerektiği kendiliğinden açığa çıkar.

‘KIBLE EHLİ TEKFİR EDİLEMEZ’

Sözün geldiği bu aşamada bir de 15 asırlık İslam ilim mirasından, ilmi gelenekten bahsetmek lazım. Ulemamız bu konuda çok hassas davranmıştır. Erken dönemlerde meydana gelen zihni kırılmaların sebebiyet verdiği toplumsal çalkantılar, kardeşi kardeşe düşman yapan bölünmeler, senelerce süren kabileler ve devletler arası savaşları da yedeğine alan ulema, mevzu ile alakalı oldukça net bir duruş sergilemiştir. “Kıble ehli tekfir edilemez” kaidesi ile kitaplarımızda kendine yer bulan hükmü, bu net duruşun en güzel örneği olarak görürüm. “Şek ile yakîn zail olmaz” kaidesi de, “iyi” deyip ardından bir “ama” bağlacı ile muhatabını tekfire yeltenen kişilerin önünde aşılmaz bir kale duvarı gibi durmaktadır.

Ulemanın net duruşu dediğimiz şeyi biraz açacak olursam; ulema şuurluca yapılan tevhide aykırı Allah’ın varlığı ve birliği, ilahi emir ve yasakların reddi, nübüvvetin inkârı, Peygamberimizin (sas) tahkir edilmesi, alaya alınması, Kur’an ve Efendimizin beyanlarında kendine yer bulan helalların haram, haramların helal sayılması gibi hususlarda elfaz-ı küfür hükmünü vermişlerdir. Ama bunların haricinde yorumun, içtihadın, te’vilin, tefsirin rol oynadığı alanlarda elfaz-ı küfrün bir silah olarak kullanılmasına da karşı çıkmış, yukarıda belirttiğimiz gibi gerek söylenen sözler, yapılan ameller gerekse şahsın özellikleri ile alakalı farklı yorumların olabileceğini, hakikat-i halin sadece Allah tarafından bilinebileceği ve böylesi bir atmosferde müslüman düşenin hüsnü zanla mukabelede bulunup kimseyi tekfir etmemesi gerektiğini açıkça ifade etmişlerdir. Eğer ulema bu konuda biraz kapıyı aralık bıraksalardı, tıpkı erken dönemlerde olduğu gibi tekfire maruz kalmayan kimse kalmazdı sanırım.

‘F..Ö’ İFADESİ ELFAZ-I KÜFÜR DEĞİLDİR

Şimdi gelelim günümüze; bu bilgiler ışığında açık, seçik ve net, ‘ama’sız ve ‘fakat’sız ifade ediyorum ki, son tahlilde hüküm ifade edecek şekilde “Bu ‘F..Ö’ ifadesi elfaz-ı küfürdür” demek yanlıştır. Ben bu hükme katılmıyorum. Yanlış olduğuna inanıyorum. Cemaat mensuplarına yapılanların zulüm, ayıp, suç ve günah oldugunda zerre kadar kuşkum yok. Ama bu zulmü reva görenleri, fiilen katkıda bulunanları ya da yapılan propagandaların etkisinde kalıp ağzını doldura doldura “F..Ö” diyenleri tekfir etme ayrı bir meseledir.

Her şeyden önce bugünü anlamak için düne gitmek lazım. Anakronik bir yaklaşım sergilememek, hafızalarımızda hala canlılığını koruyan hadiseleri bugünkü amansız ve insafsız zulüm perspektifinden değerlendirmemek lazım. Bugünlere bir günde gelmedik. Uzun bir mazisi var. Bu süreç içinde iktidarın yaptığı haksızlıklar, kanunsuzluklar, zulümler meydanda, Cemaatin de yaptığı bazı yanlışlıklar var. Hiç kimse hatadan masum ve masun değil. Öte yandan, hadise özü itibariyle dini değil, siyasi. Bu gerçeği soğukkanlı bir biçimde kabullenelim ve yapılacak kıyaslamaları, verilecek tarihi misalleri bu çerçevenin dışına çıkartmayalım.

Evet, iki tarafı var hadisenin. Birincisi, dini değerleri önceleyen ve yaptıkları yorumlar, ürettikleri projelerle Türkiye halkına, Müslüman ümmetine ve bütün insanlığa hizmet vermeye çalışan bir Cemaat; ikincisi ise devletle bütünleşmiş ve ortaya saçılan gayri meşru, gayri kanuni ve gayri ahlaki hareketlerine rağmen siyasal İslamcı iddia ve söylemlere sahip, seçimlerle iş başına gelmiş bir iktidar. Bir başka ifadeyle, 17/25 milat kabul edilecekse -ki iktidar öyle olması gerektiğini söylüyor- o tarihten itibaren bütün dünyanın gözü önünde ceza adaletinden mahrum, devlet gücü kullanılarak ve hukuk ayaklar altına alınarak yok edilmeye çalışılan bir Cemaat; diğer tarafta bütün hakperestlik, adalet ve hukuk iddia ve söylemlerini bir kenara bırakan, tek kelime ile Leviathan halini alarak devletleşen hükümet. Daha doğrusu tek adam.

Burada şunu da ilave etmek isterim; 7 Haziran seçim sonuçlarını tanımayıp şiddete yeniden yol vererek meşruiyetini kaybeden bir iktidardan söz ediyoruz. Kaldı ki çoğunluğun değil çoğulculuktan, kuvvetler birliği değil de kuvvetler ayrılığından, Anayasa başta olmak üzere devleti ve hükümeti de bağlayan ulusal kanunlar ile uluslararası anlaşmalara uymaktan soz ediyorsak, AKP iktidarı o meşruiyetini 17/25 Aralık soruşturmalarının hemen akabinde kaybetmişti. Bugünkü korku cumhuriyetinde bunlar konuşulmuyor olabilir ama yarının hür ortamlarında bugünler soğukkanlı bir şekilde değerlendirildiğinde ‘siyasi meşruiyet’ çercevesini belirlemeye çalıştığımız eksende konuşulacak.

CEMAAT TARAFTARLIĞI YAPMANIN İMKÂNSIZLIĞI

Süreç içinde konumuz ile alakalı olarak dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereken ikinci nokta da şu. Bir tarafta başta olgular ve gerçekler değil algılar ve faraziyeler üzerine kurulu proganda metodları ile 80 milyonluk milletin her hanesine bir şekilde giren devlet, diğer tarafta kendini müdafa hakkı bile tanınmayan, sahibi olduğu medya imkânları elinden devlet gücüyle ve zor kullanarak alınan; dolayısıyla sesini duyurmakta zorlanan bir Cemaat. Cemaat taraftarlığı anlamına gelebilecek bir davranışta bulunan, bir cümle sarfeden, bir başka tabirle iktidar söylemlerine muhalif olan herkesin göz altına alınması, tutuklanması, işten çıkarılması, mal ve menalına el konulması gibi artık sıradanlaşan zorba politikaları da hesaba katarsanız, böylesi baskıcı politikaların hâkim olduğu bir atmosferde Cemaat taraftarlığı yapmanın imkânsızlığı kendiliğinden anlaşılır.

İşte bu atmosferde hayatını idame ettiren sıradan vatandaşların, eşim-aşım-işim deyip gündelik hayatının telaşı içinde bulunan kişilerin algı üzerine kurulu politikalara inanması, inanmamasa bile sesini çıkaramaması ve kendisi veya yakınları için duyduğu korkudan dolayı siyasi tarafgirliği belli etmek için bir slogan haline döşünen “F..Ö” demesi kabul edilmese de, anlaşılabilir bir şeydir. Bütün bunlardan dolayı yukarıda belirttiğim kanaatimi tekrarlayayım; bu bağlamda “F..Ö” sözcüğü elfaz-ı küfür içinde mütalaa edilemez.

İNANARAK VE CAN-U GÖNÜLDEN SÖYLÜYORSA?

Fakat bu demek değildir ki buna inanarak, can u gönülden destekleyerek söylemek insanı günahkâr yapmaz. Burada benim kanaatim tam aksine; bu sözün insana günah kazandırması çok büyük bir ihtimal dâhilindedir. Çünkü “F..Ö” adı üzerinde “Fethullahçı Terör Örgütü” demektir ve bu  korkunç bir iftiradır. İnsan, Allah tarafından fert olarak muhatap alınan ve hesabını da fert olarak verecek bir varlıktır. Ağzından çıkan, azalarından dökülen her bir söz ve davranıştan Allah’a hesap verecektir insan. Öyleyse “F..Ö” derken ne dediğinin bilinci içinde olmak zorundadır. “Cı” ekiyle izafe edilen Fethullah Gülen her şeyden önce daha düne kadar iktidar sakinlerinin de el üstünde tuttuğu bir din adamıdır, vaizdir, imamdır, ulema sınıfından birisidir. Ne bu kişinin ne de onun düşünceleri etrafında insanlığa hizmet için üretilen projelerde koşan kişilerin şimdiye kadar kendilerine terörist denilecek bir faaliyetine rastlanmış da değildir.

Örgüte gelince, ortada onların kastettiğini manada bir örgüt zaten hiç yoktur ve şimdiye kadar da olmamıştır. Öyle zannediyorum ki Türkiye’de yaşayan herkes de bu gerçeklere vakıftır. Ama özellikle 17/25’ten sonra bir şeyler değişmiş ve değişen bu şey iktidarın söylemlerinde önce ‘paralel devlet’, ardından da ‘terör örgütü’ olarak kendine yer bulmuştur. Bir âlimin ve onu sevip-sayan, sayıları yüz binleri bulan insanların böylesine menfi bir sıfatla itham edilmesi bu kadar kolay olmamalıdır. Dolayısıyla “F..Ö” diyen insanlar, idareciler ne derse desin, hesabını Allah’a kendisinin vereceğinin şuuru içinde düşünmek zorundadır. Kaldı ki kul hakkının da devrede olduğu muhakkaktır. İçişleri bakanının ifadesiyle gözaltına alınan 113 bin, tutuklu olarak aylardır hapishanelerde bulunan 47 bin insanla yarın Allah’ın huzurunda hesaplaşacaklarını unutmamalıdır.

Sözün özü; benim kanaatime göre “F..Ö” kısaltmasına elfaz-ı küfür denilemez ama “insanı günahkar yapmaz” hiç denilemez. Ayrıca onların “F..Ö”yü aratmayacak daha başka galiz ifadeleri ağızlarına almaları, hakareti aşkın sözler söylemesi, Müslümana yakışmayacak beyanlarda bulunması, sapık mezhep, firak-ı dâlle demeleri, aynı şekilde mukabelede bulunmayı gerektirmez. Bizi bağlayan imanımız, o imandan neşet eden ahlakımız, iman-ahlak bütünlüğü içinde ulemamızın üretmiş olduğu içtihadi yaklaşımlarımız aynıyla mukabelede bulunarak aynı türden bir yanlışlık içine düşmemizi engellemektedir.

Not: Bu yazıyı aklınızın bir kenarına koyun lütfen. Yakın veya uzak bir gelecekte bu sisli ve dumanlı havalar dağıldıktan, zulümler son bulduktan ve yüzlerdeki maskeler bütünüyle çıkıp herkesin çıplak yüzüyle gün yüzüne çıktığı zaman lazım olacak. O zaman o günden bugünlere bakıp insafla ve adaletle değerlendirme yapacak olan insanlar, “Zulmün altında inim inim inledikleri dönemde bile sağduyuyu elden bırakmamışlar. Tekfir özelinde ehli sünnetin ortaya koyduğu koyduğu genel geçer kaidelerin dışına çıkmamaya hassasiyet göstermişler. İşte delili” diyecekler. Bu satırların yazarının sözünü ettiğimiz zulme maruz kalanlardan birisi olması belki de yazıya ayrı bir değer katacaktır. Bu tenbihatımı Twitter’da kullanılan deyimle bitireyim; “Atın FAV’a bekleyin.” Allah ömür verirse hep birlikte göreceğiz.


2.YAZI: Elfaz-ı küfür ve efal-i küfür nedir? http://www.tr724.com/elfaz-i-kufur-efal-i-kufur-nedir-abdullah-salih-guven/

3.YAZI: ‘Malum yafta’ ve elfaz-ı küfrün tarihi temelleri http://www.tr724.com/malum-yafta-ve-elfaz-kufrun-tarihi-temelleri-abdullah-salih-guven/

[Abdullah Salih Güven] 17.4.2017 [TR724]

MİT’in El Kaide teröristleriyle iş birliği nasıl deşifre oldu [Abdullah Bozkurt]

Van Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2012/1361 no’lu dosya ile soruşturduğu El Kaide dosyası ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2013/1204 no ile yürüttüğü bir diğer El Kaide soruşturması,

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) in Suriye’de El Kaide ve diğer cihatçı gruplara nasıl silah, para, ve lojistik destek sağladığını açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Her iki dosyada da bununla ilgili kuvvetli deliller yer almasına ve hatta farklı yürüyen soruşturma dosyalarının bir noktada, Van merkezli hareket eden ve El Kaide üyeliğinden sabıkası bulunan İbrahim Şen grubu ile birleşmesine rağmen, MİT’in cihatçı silahlı gruplarla olan ilişkisi üzerine tam olarak gidilemeden örtüldü. Her iki dosya da, AKP hükümetinin ve bizzat dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatları ile aynı Ocak 2014 teki MİT Tırları davasında olduğu gibi kapatılarak deliller gizlenmeye çalışıldı. Soruşturmaların savcıları, hakimleri ve adli kolluk kuvveti olarak çalışan polis birimleri dağıtıldı, meslekten atıldı ve hatta tutuklandı. Bunu yazan, çizen gazeteciler de özellikle yargı muhabirleri hakkında davalar açıldı ve tutuklama kararları çıkartıldı.

‘MİT OLMASA ADIM ATAMAZLAR’

Van El Kaide hücre yapılanmasını soruşturan polis ve savcılar, Guantanamo askeri cezaevinde yattıktan sonra 2005’te Türkiye iade edilen ancak El Kaide bağlantılarını devam ettiren İbrahim Şen’in, MİT ile nasıl çalıştığını tespit etti. Mahkeme kararı ile yapılan dinlemelerden 11 No’lu tape çözümünde, Suriye’deki çatışma bölgeleri olarak adlandırılan yerde MİT’e çalışıyor diye kaçırılan Mehmet Genç isimli şahsı kurtarmaya çalışırken Şen, cihatçı grupların olduğu bölgelere Türk İstihbaratının bilgi ve silah temin ettiğini, savaşçıların Suriye’ye geçmesine yardım ettiğini başka hiçbir ülkenin destek vermediğini, bunun için şahsın istihbarata çalışsa bile serbest bırakılması gerektiğini söylüyor. Görüşmede Şen, “Türk istihbaratı olmazsa muhalifler burada bir adım atamazlar” diye konuşuyor.

Şen’e bağlı 100 kadar militan gücün Suriye’de varlığını tespit eden polis, Suriye tarafında Türk sınırına 150 metre yakın yerdeki El Kaide kampını deşifre etti ve buradakilerin Suriye’yi hal ettikten sonra nasıl İstanbul ve Türkiye’yi fethetmeyi planladıklarına dair yaptıkları konuşmaları çıkardı. Soruşturma tespitlerine göre, El Kaide yapılanması için Van’ın tercih edilmesinin, bu bölgenin cihatçı bölgeler olarak bilinen Afganistan ve Pakistan ile Suriye ve Irak arasında geçiş güzergahında yer almasından kaynaklanıyor. El Kaide tarafından, 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul’da dört farklı noktada, bomba yüklü kamyonetlerin infilak ettirilmesiyle gerçekleştirilen ve 59 kişinin ölümüne, 750’den fazla insanın yaralanmasına yol açan intihar saldırılarının talimatını veren Habip Akdaş’ın 2004 te Irak’ta ABD kuvvetlerince öldürülmesi sonrasında, Türkiye’de El Kaide liderliğine oynadığı belirtilen Şen, ilk olarak 4 Ocak 2008’deki El Kaide operasyonlarında 38 kişi ile beraber gözaltına alındı ve dört gün sonra Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanarak hapse konuldu. 2010 yılında ise tahliye edildi. Bu davadan, 2012 de 4 yıl 7 ay ceza alan Şen’in mahkumiyeti 2015 yılında Yargıtay 9. Daire tarafından da onandı.

EL KAİDE VAN’DA ‘SİVİL TOPLUM FAALİYETİ’ YÜRÜTMÜŞ

2011 de Suriye krizin başlaması ile beraber, Şen liderliğinde Van merkezli El Kaide hücre yapılanması, MİT’in yardım ve desteği ile bölgeye cihatçıları taşımaya, araç, silah ve mühimmat trafiğini yönlendirmeye başladı. Zaman zaman lojistik destekler için, İnsan Hak ve Hürriyetleri Yardımlaşma Derneği(İHH), Ribat Eğitim Vakfı, Küresel İnsani Yardım ve Siyasi Eğitim Merkezi (KİSEM) ve Dost Eli gibi legal dernekler, çalışanlarının bilgisi ve katkısı dahilinde kullanıldı. Gerek mahkeme tarafından onaylanan dinleme tapelerinde, gerekse fiziki takiplerde polis, STK’larda çalışan bazı kişilerin nasıl Şen ile işbirliği yaptığını tek tek tespit etti.

Soruşturma dosyasını tekâmül ettiren savcılık, 14 Ocak 2014’te mahkeme kararı ile gözaltı talimatları vererek, El Kaide şüphelilerini sorguya aldı. Kirli ağların ortaya çıkma ihtimali karşısında paniğe kapılan AKP hükümeti, aynı gün soruşturmayı engellemek için, daha şüphelilerin yakalama ve gözaltı çalışmalarının devam ettiği saatlerde, Van valisi ve Emniyet Müdürüne emir vererek, operasyonların sonlandırılması ve terörle mücadele ekiplerinin geri çekilmesini istedi. Görevden alınma ile tehdit edilen TEM şube müdürü Serdar Bayraktutan ve ekipleri, ancak savcı vekilinin direnmesi ile gözaltı işlemlerini tamamlayabildi. Şen, bu operasyonda gözaltına alındı, tutuklandı ancak Temmuz 2014 de iddianamesinin hazırlanması ardından başlayan davanın Ekim 2014 teki ikinci celsesinde serbest bırakıldı. Bu arada El Kaide dosyası ile çalışan Bayraktutan ve polis ekipleri ile savcılar ve hakimler önce açığa alındı daha sonra ise haklarında tutuklama kararları çıkarıldı.

DOSYA İLİŞKİLERİ AÇIKÇA ORTAYA KOYUYOR

Bu dosya, aslında Erdoğan liderliğindeki AKP Hükümeti’nin Suriye’de cihatçı grupları MİT üzerinden organize etme, yönlendirme, finans sağlama ve ağır silahlar da dahil olmak üzere askeri malzeme gönderme operasyonlarını deşifre eden bir soruşturmaydı. Türkiye’nin milli güvenlik menfaatlerinin aleyhine ve hem Türk yasaları hem de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının açıkça ihlali anlamına gelen bu karanlık operasyonların göbeğinde maalesef adı Milli İstihbarat olan, ancak Erdoğan’ın kişisel ihtirasları, bölgesel hayalleri uğruna özel dedektiflik bürosu ve kumpasların merkezine dönüşen bir kurum olarak MİT yer aldı.

MİT’in ve AKP’nin Suriye’deki kanlı hesaplarını deşifre eden diğer dosya İstanbul’da devam eden 2013/1204 no’lu soruşturmaydı ve maalesef o da bizzat Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın gayretleri ile tam anlamıyla ortaya çıkarılamadan üstü örtüldü. Bu dosya bir anlamda Van merkezli devam eden diğer soruşturmada El Kaide şüphelisi hedef şahıs olarak takip edilen ve Şen grubu içerisindeki Van doğumlu Mevlüt Kuşman’ın dinlemeye takılması ile ortaya çıktı. Mahkeme kararı ile 20 Haziran 2013’te yapılan dinlemede, Kuşman, Saeed Ameen Husein al-Juboori adına kayıtlı bir telefonla Hasan diye hitap ettiği şahıs ile yaptığı konuşmada, gıda, giyim ve silah türü malzemelerin teslimi konuşuluyor. Daha sonra, yanına aldığı Arapça bilen bir şahıs ile beraber, Hatay-Kırıkhan-Başpınar mevkiine giden Kuşman teslimatı yaptıktan sonra, burada Suriye’den gelen Rus asıllı iki Cihatçı ve bir kadını arabasına alarak İstanbul’a doğru yola çıkıyor.

SÜRYANİ METROPOLİTİ KAÇIRIP ÖLDÜRENLER

20 Haziran 2013 tarihinde, Konya Cihanbeyli’de Kuşman’ın yönetimindeki 06 BF 9649 no’lu plakalı aracı durduran polis, kimlik tespitinde 1974 Dağıstan doğumlu Magomed Abdurakhmanov, 1986 Grozni doğumlu Ahmad Ramazanov, 1993 Ezadiye doğumlu Fatim Medan isminde bir kadın ve Türk vatandaşı olan Sait Alp’ı gözaltına alıyor. Kuşman ve Alp, sorgulandıktan sonra bırakılırken, diğerleri Konya il emniyet müdürlüğü yabancılar şubesinden işlemleri yapılması ve yabancıların uluslararası koruma müracaatı yapması ardından bırakılıyor. Ebu Banat kod adını kullanana Abdurakhmanov’ın Türkiye’ye giriş yasağı olmasına rağmen serbest bırakılması ve İstanbul’a gitmesine müsaade edilmesi, MİT’in olaya dahil olması sonrası gerçekleştiği iddia ediliyor. Ebu Banat, Suriye’de MİT’in desteklediği ve El Kaide bağlantılı Katibetül Muhacirun (diğer ismiyle Jaysh al-Muhajireen wa’l-Ansar) liderliği yaptığı biliniyor. Daha çok Çeçenlerin ve Kafkas kökenli cihatçıların yer aldığı bu örgüt, ABD ve Kanada’nın terör örgütleri listesinde yer alıyor.

Ancak, Süryani Ortadoks Metropoliti Yohanna İbrahim ve Halep Rum Ortadoks Kilisesi Metropoliti Boulos Yaziji’nin (Yazıcı) 22 Nisan 2013’te Suriye’de El Kaide bağlantılı silahlı kişiler tarafından kaçırılmaları sonrasında kafaları kesilerek katledilmesi ile ilgili video görüntüleri 2013 Haziran sonu ortaya çıktığında, görüntülerin polis kriminal incelemesinde, bir rahibin kafasını kesen diğerinin de kesilmesine yardımcı olan katilin, Abdurakhmanov olduğu tespiti yapılıyor. Akabinde, İstanbul savcılık talimatı ile yapılan 4 Temmuz 2013 tarihli operasyonda, Kuşman’ın ev ve iş yerinde arama yapan polis, hücum yeleği içerisinde 1 adet saldırı ve 1 adet savunma olmak üzere yabancı menşeili 2 adet el bombası, 8 adet Kaleşnikof şarjörü, 186 adet fişek, telsiz, palaska, ve kütüklük ele geçiriyor. Kuşman ile beraber Abdurakhmanov ve Ramazanov da gözaltına alınıyor ve daha sonra El Kaide terör örgütü üyeliği suçlamalarından tutuklanarak cezaevine konuyor.

Polis, Kuşman’ın Bağcılar’daki evinde kalan Abdurakhmanov ve Ramazanov’u yakaladığı esnada, evde yaptığı aramada, hâkî renkli çanta içerisinde, videoda rahibin kafasını keserken Abdurakhmanov’ın giydiğine benzer elbise ile aynı ebatta bir bıçağını kütüklükte buluyor. Kriminal incelemede, elbise ve bıçağın video görüntüleri ile eşleştiği tespit edilmesinin yanında, hem Ramazanov’un görüntülerdeki kişinin Abdurakhmanov olduğuna tanıklık etmesi hem de Abdurakhmanov’un bunu polis ve savcılık sorgusunda kedisinin itiraf etmesi, olayın faili konusunda şüphe bırakmıyor. Ancak bu ifadesini mahkeme safhasında değiştiren Abdurakhmanov, daha enteresan bir açıklamada bulunuyor ve MİT ile çalıştığını itiraf ediyor.

“Suriye’deyken Türk istihbaratı ile yardımlaştık. Cezaevind girdikten sonra istihbarata yazılar yazdım ancak hiçbir cevap alamadım. Biz Suriye’deyken Türkiye’den bize silah, araba ve para yardımı yapılıyordu. Türk istihbaratı ile devamlı irtibat halindeydik. Ancak daha sonra kendilerine yazdığım halde kendilerinden bir cevap alamadım. Biz Esad’ın askerleriyle savaştığımız için Türkiye bizzat yardım ediyordu” şeklinde ifade veren Abdurakhmanov, mahkeme doyasında delil olarak bulunan ve cihatçılarla beraber silahlı fotoğrafının yer aldığı fotoğraftaki kişinin kendisi olduğunu kabul ediyor.

ADALET BAKANLIĞI’NDAN TUHAF TALEP

Hem ABD hem de Rus makamlarının, konuyla yakından ilgilenmeleri ve anlaşmalara dayanarak Türkiye, tarafından bilgi, belge talep etmeleri ardından olayı tamamen kapatamayacağını anlayan AKP hükümeti, çok enteresan bir yol tercih ederek, soruşturma ve dava seyrini farklı bir mecraya kaydırıyor. Olay şu şekilde gerçekleşiyor. Tutuklama ve soruşturma safhalarında, bu kişilere “silahlı terör örgütüne üye olma, tehlikeli maddeleri izinsiz olarak bulundurma veya el değiştirme, sayı ve nitelik bakımından vahim olan silah veya mermilerin satın alınması taşınması ve bulundurulması, ruhsatsız ateşli silahlarla mermileri satın alma veya taşıma veya bulundurma” suçlamaları yöneltiliyor. Ancak, rahiplerin Suriye’de öldürülmesi ile alakalı cinayet suçlaması için ise Adalet Bakanlığı’ndan izin talep ediliyor.

Bundan sonraki safahatı, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Mecliste 25 Ağustos 2014 tarihinde verdiği cevaptan öğreniyoruz. Buna göre, İstanbul savcılığının, yabancı kişiler tarafından Suriye topraklarında rahiplerin öldürülmesi cinayetinin de soruşturtulması konusunda talep ettiği izin bakanlık tarafında geri çevriliyor. Cevapta, 5237 No’lu Türk Ceza Kanunu’nun 12. Maddesine göre, soruşturma için izne gerek olmadığı ama dava için izin şartı arandığından bahisle, bunun da bir sürü ön şartı olduğu ifade edilerek, savcılığa bir anlamda bir daha düşünün, ona göre dava aşamasında izin talebi yenileyebilirsiniz deniyor.

Bozdağ’ın gerekçelerinden biri, Türkiye ve Suriye arasında 18 Mart 1983 tarihli resmi gazete yayınlanmış Suçluların İadesi ve Adli Yardımlaşma. Bu anlaşmayı hatırlatan Adalet Bakanlığı, yasaya göre böyle bir anlaşma olması durumunda yabancıların ilgili ülkeye iade edilmesi gerektiğini söylüyor. Bozdağ, bunu derken aslında, Türkiye’nin resmi pozisyonunu ile de çeliştiğinin de farkında değil. Öncelikle, Ankara Esad rejimini meşru hükümet olarak tanımıyor ve bunu açıkça deklare ediyor, onun yerine muhaliflerin kurduğu geçici hükümeti tanıyor ve hatta onlarla bazı anlaşmalar bile imzalamış durumda. Dolayısıyla 1983 anlaşmasının bu anlamda bir değeri yok. İkincisi, yasaya göre, suçun işlendiği ülke Suriye ya da milliyet aidiyeti olan Rusya’ın iade taleplerini ret etmeleri durumumda, yabancıların Türkiye’de yargılanması mümkün. Burada her iki ülkeden de böyle bir talep hem söz konusu değil hem ret durumu yok.

Bozdağ, son olarak suçun mahallinin yabancı ülke toprakları olduğunu hatırlatarak, delil toplamanın zorluğundan bahsediyor. Bu da aslında geçerli bir argüman değil, çünkü hem video görüntüleri mevcut, hem de suç unsuru bıçak bulunarak adli emanete teslim edilmiş. İfadelerde de bunu destekleyecek unsurlar mevcut. Dolayısıyla, daha fazla delil toplanmasına bile gerek yok cinayet suçlamaları için. Neticede, bakanlığın yönlendirici görüşü doğrultusunda İstanbul savcılığı, cinayet suçlamalarını iddianameye eklemediği gibi dava aşamasında da yeni bir izin başvuruş yapma ihtiyacı duymuyor. Hatta ve hatta, yeni duruşma savcısının Mayıs 2014 yapılan mahkemesinde, Abdurakhmanov’un tahliyesini bile talep etmesi durumun AKP ve MİT açısından ne kadar kritik olduğunu ortaya koyuyor.

DOSYA SÜMENALTI EDİLDİ

En nihayetinde, Temmuz 2015 yılında Bakırköy 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Abdurakhmanov ve Ramazanov’ü sadece örgüt üyeliğinden 7 yıl altı ay cezaya mahkûm etti. Bu durumda, her ikisi de Mayıs ayında denetimli serbestlik kapsamında tahliye edilmeleri bekleniyor. Böylelikle, AKP MİT’in terör örgütleri ile irtibatı konusunda açık rolünün deşifre edildiği bir yargı dosyası daha şimdilik sümenaltı edilmiş oldu. Ancak, tüm bunlar kayıt altına alınabildiği için, AKP ve MİT’in daha sonra uluslararası cezai soruşturma ve kovuşturmaların hedefi haline gelme olasılığı hala çok güçlü bir seçenek olarak ortada duruyor. Erdoğan’ı panikleten, MİT’in de Türkiye müttefiki NATO ülkelerde bile düşman istihbarat örgütü muamelesine maruz bırakan bu kirli ağlar, dönüp dolaşıp bir gün sahiplerini de yakacak gibi.

[Abdullah Bozkurt] 17.4.2017 [TR724]

Devlet Bahçeli nasıl sıfırlandı? [Analiz: Erman Yalaz]

Türkiye’yi tek adam idaresine teslim etmek için icat edilen anayasa referandumu tartışmalı bir şekilde masada. CHP ve MHP’li muhalifler YSK’nın referandum günü sandıklar kapanınca aldığı  mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayma kararı nedeniyle sonuçlara itiraz etti. Bu itirazlar, 2.5 milyondan fazla oyu kapsıyor. 1 milyondan fazla oyun geçersiz olarak sayıldığı belirtiliyor.  AKP ve Tayyip Erdoğan, itirazlara aldırmadan galibiyetlerini ilan etti. Devletin bütün gücünü, propaganda makinesini arkasına almış; özgür medyayı 200’den fazla gazeteci; binlerce hakim-savcı, akademisyen, on binlerce sivili; muhalif diye HDP’nin genel başkan ve 13 milletvekili ile onlarca belediye başkanını hapse atan bir iradenin zaferi bu. Kaybedeni kim peki? En net ve gönüllü kaybedeni Devlet Bahçeli.

Gayri resmi sonuçlar MHP’nin kalelerinde çöküşü gösteriyor.  AKP ve MHP’nin oylarının yüzde 60-80 arasında  olduğu İstanbul, Ankara,  başta olmak üzere Osmaniye, Adana, Muğla, Uşak, Denizli,Manisa, Balıkesir gibi illerde yüzde10-20 arasında hayır cephesi evet oylarının önünde çıktı. Bu haliyle bile  MHP’nin kaleleri ya da yüksek oy aldığı illerde oy erimesi yaşandığı açıkça görülüyor.  (Tablo’dan bakılabilir) AKP ve Erdoğan tabanına yitirilen bu oyların MHP oyları olduğunu, ikna edilemeyen MHP’liler olduğunu söyleyecek. Bahçeli ne diyecek?

Normal şartlar altında Bahçeli’yi siyaset arenasından silen bu sonuçlar, muhaliflerin önünü açacak. AKP’nin ve Erdoğan’ın ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’ söylemi, ikna edilmeyen milyonları ortadan kaldırmıyor. Meral Akşener ve Kılıçdaroğlu’nun CHP –MHP tabanının önceki seçimler için yüzde 30-35 bandındaki oy çıtasını yüzde 50’ye (HDP oyları da dahil) getirmesi hatırı sayılır bir seçmen kitlesinin yer değiştirdiğini gösteriyor.

ÖNCE 7 HAZİRAN’I HARCADI

Yakın siyasi geçmişte yaşananları; Bahçeli’nin buraya nereden geldiğini hatırlayalım. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde AKP tek başına  iktidarı kaybetti. Yüzde 40,9 oy aldı. MHP, HDP 80’er, CHP 132 milletvekili çıkarttı. Aritmetik olarak AKP’ye istediğini yaptırabilecek bir muhalefet yerine, Erdoğan’a çalışan MHP ve Bahçeli portresi kendini ilk burada ele verdi. HDP ve CHP ile restleşme, MHP’de parti içi muhalefetin güçlenmesiyle başka bir boyuta taşındı. 7 Haziran’da yüzde 16.29’luk oy oranı ile tarihinin en büyük ikinci oyunu; 7.5 milyondan fazla seçmenin desteğiyle alan MHP 80 milletvekili çıkarttı. Muhalefetin uzlaşamaması, sonra erken seçim kararı. 4 ayda tırmandırılan terör, Erdoğan ve AKP’ye güç olarak döndü. Şehit kanları üzerinden yapılan siyaset, Doğu ve Güneydoğu illerindeki yıkım ve iç savaşı aratmayan çatışmalar…

1 KASIM’DAN SONRA SARAY’A TESLİM OLDU

1 Kasım seçimlerinden oy oranı yüzde 11,9’a gerileyen ve  40 milletvekili ile çıkan Bahçeli’nin Saray macerası, muhalifleri susturmak için yürüttüğü ‘arka kapı diplomasi’ ile başladı. Meral Akşener, Koray Aydın, Sinan Ogan ve Ümit Özdağ’ın da aralarında yer aldığı muhaliflere kongre yaptırmamayı Erdoğan’a ve hakimlerine borçluydu Bahçeli. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile önce yerel mahkemeler sonra AKP eline geçen Yargıtay kararlarıyla partiyi muhaliflerin elinden kurtardı Bahçeli.

‘SARAYLA ANLAŞTIĞIMIZ NAMERTÇE, PARTİLİ CUMHURBAŞKANLIĞINA EVET DEDİĞİMİZ SOYSUZCA İDDİA EDİLDİ’

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Bahçeli’nin  teslimiyeti daha da derinleşti. Ekim’de grup konuşmasında ‘başkanlık sistemi ve anayasa değişiklik teklifini’ni Meclise getirme çağrısı yaptı. İdam tartışması ile Erdoğan ile karşılıklı jestleşme yaşandı. 1 Kasım’da ise, ‘AKP hazırsa, MHP çoktan hazırdır’ deyip idam cezasını Meclise getirmeleri teklifini yaptı. Sonra Bahçeli ve Erdoğan 1100 odalı Saray’da buluştu. 3 Kasım buluşmasının arka planı olarak kamuoyuna yansıyan ilk bilgi de idam konusuydu. Daha bir kaç ay önce, “Bizim Saray’la anlaştığımız namertçe söylendi.  Partili cumhurbaşkanlığına evet dediğimiz başkanlık sistemine sıcak baktığımız soysuzca iddia edildi. Hatta benim Cumhurbaşkanı kanalıyla Saray’da buluştuğum, bir evde görüştüğüm, Kurultay’ın yapılmamasına karşın başbakanlığa tamam dediğim, yeni Anayasa’ya boyun eğdiğim fısıltıdan öte yüksek sözle ifade edildi…” diyen de kendisiydi.

1100 ODALI SARAY’A DA  ÇANKAYA’YA DA SES ETMEDİ

Bahçeli’nin bir yıl önceki sözlerine göre, Erdoğan 1100 odalı Saray’da rahat uyuyamıyordu, istifa edecekti, İmralı’daki Öcalan’la görüşmesinin hesabını verecekti… Hepsini unutmuştu Bahçeli. Muhalifler haklı çıktı. Ancak ne Bahçeli, ne Erdoğan orada durdu. İlişki daha da derinleşti. Binali Yıldırım ile Bahçeli buluşmasından ise başkanlık ve yeni anayasa ana gündem maddesi haline geldi. 1 Aralık 2016  Çankaya Köşkü’ndeki görüşmeden sonra ‘başkanlık sistemi anlaşması’ deklare edildi. Sonra Anayasa maddeleri Meclis’ten geçti. Bahçeli son dönemeçte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanlarının ‘eyalet’ çıkışlarına sert yapsa da bu blöf ötesine geçmedi.

Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu’dan sonra bu referandum ile Devlet Bahçeli, kısmen de BBP Genel Başkanı Mustafa Destici Erdoğan ve AKP’sinin siyasi rakibi olmaktan çıktı. Erdoğan’ın ‘Devlet’i sıfırlama referandumu  ve sürecin MHP ve Bahçeli açısından özeti şuydu: Erdoğan’a başkanlık yolunu açtı. Partisini bitirdi. Koltuğunu korudu.

Ancak referandum sonuçları, teşkilatları Bahçeli’nin değil, Erdoğan ile işbirliği yaparak ortadan kaldırmaya çalıştığı MHP’li muhaliflerin ikna ettiğini gösteriyor. Bu gerçek koltuğunu geçici olarak kurtaran Bahçeli’yi uzun süre korumayacak. Saray’ı ve AKP’yi de her daim rahatsız edecek. Çünkü artık onu rahatsız eden kafa kafaya yarışacak bir rakibi var.

[Erman Yalaz] 17.4.2017 [TR724]

‘Medya ayağı’ meselesine bir de tersinden bakalım… [Mehmet Yıldız, ‘RETÖ Medyası İddianamesi’ni yazdı]

Sabah sabah mail kutuma bir mesaj düştü. Mesajın ekinde ‘RETÖ Medyası İddianamesi’ adlı dosyayı görünce gözlerim fal taşı gibi açıldı. Çünkü bu iddianamenin bir numaralı şüphelisi, bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı da yapmış olan Recep Tayyip Erdoğan! Diğer şüpheliler, Havuz Medyasının patronları, Serhat Albayrak, Fatih Saraç, Turgay Ciner, Ethem Sancak, Ahmet Albayrak ve arkalarında üç beş kuruş ihale uğruna besledikleri yayın müdürleri, tetikçi gazeteciler, troller vs…

İddianamenin altında imzası olan Savcı İsmet Bozkurt’u da hatırlarsınız. Hani Zaman Gazetesi yazar ve yöneticileri hakkında iddianame düzenlemişti ve her birine üçer defa müebbet hapis talep etmişti. İşte o savcı.

Savcı Bozkurt bu iddianamede de aynı şekilde ‘soruşturma evrakı incelendi’ dedikten sonra RETÖ adlı bir örgütü anlatmış. Sonra da bu örgütün kuruluşu, genişlemesi, amacı, ideolojisi, örgütlenme yöntem ve stratejileri, hiyerarşik yapısı, istihbarat ağı ve arşivi, mali yapısı, gelir kaynakları, silahlı gücü ve gerçekleştirdiği bazı yasa dışı faaliyetleri başlıklar halinde ele almış.

Bir sonraki bölümde RETÖ Medyasının Amaçları, Yayın İlke ve Politikaları (S. 27) başlığı altında aynen aşağıdaki satırları yazmış:

RETÖ, örgüt tabanı ile haberleşmeyi sağlamak, örgüt tabanını motive etmek ve çeşitli propaganda teknikleriyle kamuoyunu yanlış yönlendirebilmek amacıyla medyayı etkili bir şekilde kullanmıştır. Örgütün medyadaki en temel faaliyeti, örgüt amacı ve stratejisi doğrultusunda havuz medyası aracılığıyla algı operasyonu yapmaktır. Bu yolla örgüt, toplumdaki tepkiselliği yönlendirmekte kendisine meşruiyet alanı sağlamaya çalışmaktadır. Algı operasyonları yapılırken havuz medyası çok etkin kullanılmakla birlikte örgütsel faaliyetler çerçevesinde toplumun muhtelif kesim ve katmanlarına sızmış örgüt mensupları da bulundukları konuma göre dedikodu yaparak, istihbarat toplayarak, sahte delil üreterek, yargılama konularında örgüt menfaatini gözeterek veya maddi destek sağlayarak bu algıya destek olmuşlardır. Yapılan bu algı operasyonu, bireylerin objektif olmaktan uzaklaşarak örgüt ideolojisi ve amaçları doğrultusunda, örgüt gözüyle olaylara yaklaşmalarını ve dolayısıyla yanlış değerlendirme yapmalarını hedeflemektedir.

Erdoğan tarafından düzenlenen örgüt propagandaları, örgüt medya organları tarafından geniş kitlelere iletilmekte, bu yöntemle toplum tabanında taraftar toplamaktan ziyade örgüt mensuplarına, örgüt dili ve jargonuyla gizli ya da açık talimatlar verilmektedir. Konuşmalarda sanki siyasi bir konu anlatılıyormuş gibi yapılıp gerçekte siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik meselelerle birlikte örgütün geleceği ile ilgili konular işlenmekte, örgüt propagandası yapılmaktadır. Örgüt lideri medya üzerinden verdiği talimatlarla örgüt tabanını motive ederek harekete geçirmeyi hedeflemektedir.

Bilhassa Sabah gazetesi RETÖ’nün örgüt içi iletişiminde önemli bir role sahip olup bu örgütün adeta sözcüsü idi. Milli Görüş hareketinden ayrılan Erdoğan tarafından kurulan RETÖ, bu ve benzeri hareketlerin kullandığı İslami dili ilk başlarda tercih etmedi. Bugün İslam dünyasının lideri olduğunu ileri süren Erdoğan, pragmatik kazanımlar uğruna ilk dönemlerde İslam’ı doğrudan değil dolaylı yollardan anlatmayı, bazen de anlatmamayı tercih etti.

Örgüt medyasında (Sabah, Akşam, Yenişafak, Habertürk vb.) defaatle Erdoğan’ın kendileri ile doğrudan ilgisi olmadığı savunulduğu halde örgüt medyası Erdoğan’ın veya ailesinin talimatları doğrultusunda hareket etmekte; yayın ilke ve prensipleri onun istediği şekilde belirlenmektedir. (Örnek)

RETÖ kurucusu ve lideri RTE ile organik bağları aşikar olduğu halde Sabah gazetesinin imtiyaz sahipleri, yönetici ve yazarları samimiyetsiz bir şekilde bu bağları açıkça kabul etmemişler ve sadece kendisine ve düşüncelerine destek ya da sempatilerinin olduğunu ifade etmişlerdir.

Malum olduğu üzere RETÖ medyası 28 Şubat (1997) postmodern darbe sürecinde darbe rejimini destekleyen yayın politikaları geliştirmişti. Yine RETÖ lideri Erdoğan’ın uluslararası bağlantılar kurmasını Sabah gazetesi imtiyaz sahipleri, yönetici ve yazarları sağlarken gazete de bu doğrultuda yayınlar yaparak örgütü alenen destekliyor, propagandasını yapıyordu. Bir dönem RETÖ içerisinde yer alan ancak Erdoğan rejimiyle ilişkilerinin bozulması nedeniyle bu partiyle bağları kesilen Sabah gazetesinin eski yayın müdürlerinden Erdal Şafak, Sabah gazetesinin sayfa içeriklerinden manşetlerine kadar hemen hemen bütün içeriğinin doğrudan Erdoğan ve yakınlarının talimatları ve onayı doğrultusunda belirlendiğini ifade etmiştir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2018/xxxx sayılı soruşturma kapsamında Erdoğan ile partinin yayın organlarından olan Sabah-ATV yöneticisi, aynı zamanda Medya İmamı olarak bilinen Serhat Albayrak ve Ciner Holding yöneticisi Fatih Saraç’la arasındaki konuşmalar medya temsilcilerinin Erdoğan’dan nasıl talimat ve onay aldıklarını gözler önüne sermektedir. Söz konusu konuşmada Serhat Albayrak’ın, Erdoğan’ın onayı ve talimatı doğrultusunda “izdivaç programlarının” formatında değişikliğe giderek sonraları partinin algı operasyonlarını yürütecek “xxx” adı verilen sahneleri oluşturduğu anlaşılmaktadır.


Şaka şaka… Elbette böyle bir iddianame yok. En azından şimdilik…

Tahmin ettiğiniz gibi Savcı İsmet Bozkurt’un Zaman Gazetesi için hazırladığı iddianamenin içinden sadece isimler değiştirilmiş, gerisi hepsi aynı. Böyle bir iddianame yazılır mı bilemem. Ama Zaman, Taraf, Bugün, ve Cumhuriyet gibi gazeteler için akıllara zarar iddianameler düzenleyen savcılar, sırf gazetecilik yaptıkları halde, zorlama yoluyla müebbet hapis cezaları istediler. Yarın devran döndüğü zaman, aynı savcıların bugün gazetecilik yaptıkları pek söylenemeyecek olan havuz medyası için aynı iddianameleri kolayca düzenleyeceklerinden emin olun. Çünkü her şey gözümüzün önünde o kadar aşikar cereyan ediyor ki, hiç kimse ‘hayır yapmadılar’ diyemeyecek… İyi ki Google var…

Son olarak, o gün geldiğinde sen ne yapacaksın diyebilirsiniz. Bence yazdıkları ve konuştukları nedeniyle hiç kimse hapsedilmemeli. Bu adamların yaptığı gazetecilik değil tetikçilik olsa bile. Benim teklifim, o gün çıkarılacak bir KHK ile hepsine meslekten el çektirip bir tımarhaneye tıkmak olabilir. İçlerinde aklı başında kimse kalmadı çünkü.

[Mehmet Yıldız] 17.4.2017 [TR724]

Erdoğan’ın Erdoğan’la imtihanı [Vehbi Şahin]

Türkiye dün sandık başına gitti.

Bu yazıyı yazarken Türkiye’de oy verme işlemi sürüyordu.

Sonuçlar açıklanmadan yazdım bu yazıyı…

Neden?

Sebebi gayet basit.

Sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi “16 Nisan 2017 Erdoğan ve peşinden sürüklediği AKP için sonun başlangıcı” anlamına geliyor.

Sadece Erdoğan ve AKP için değil elbet…

Onlara her türlü desteği verenler için de 17 Nisan, yeni bir sürecin başladığı tarih olarak kayda geçecek.

TÖVBE KAPISI

Ne demek istediğimi kısaca anlatayım.

1) Pazar günü yapılan seçim, kişiye özel bir anayasaya değişikliği için yapılan halk oylamasıydı.

2) Türkiye’nin çıkarları söz konusu değildi ve böyle bir anayasa değişikliğine ihtiyaç da yoktu.

3) Erdoğan ve AKP, 12 Eylül 2010’da yapılan referandumdan farklı olarak ilk kez şahsi ikballeri ve çıkarları için halkın karşısına çıktı.

4) Dolayısıyla, 17-25 Aralık 2013’ten önce ve sonra işlemiş oldukları suçları tamamen örtbas etme yönünde bir tercihte bulunarak tövbe kapısını da kendi elleriyle kapatmış oldu.

Neden tövbe kapısını kendi elleriyle kapattılar?

Şundan…

Zulme, kendi rızasıyla girene merhamet edilmez.

Erdoğan ve arkadaşları, Allah’ın kendilerine tövbe etmeleri için verdiği mühleti yanlış yorumladılar.

Hiç pişmanlık emaresi göstermediler.

Aksine…

Surda gedik açtırmamak adına aleni suç işleyenleri bile görmezden geldiler.

Zaman, zahiren lehlerine geliştikçe daha bir pervasız oldular.

Zulumlerini artırdılar.

Sonunda…

Devlet gücüyle oligarşik bir sistem kurmaya teşebbüs ettiler.

Dünkü referandum işte bu yönüyle tarihi öneme haiz…



BÜYÜK MEYDAN OKUMA

Ne yaptı Erdoğan ve AKP?

1) Modern hukuku da ilahi adaleti de yerle bir ederek “Artık tek güç bizde” mesajı verdi.

2) Herkesin gözünün içine bakarak yalan söyledi, iftira attı, masumlara zulmetti.

3) “Hak, kuvvetten yanadır” diyerek meydan okudu.

4) Bunu ispatlamak için bütün kuvveti “tek bir adamda toplamak” amacıyla anayasa değişikliği yaptı.

5) Kurmak istedikleri yeni rejimi onaylaması için millete başvurdu.

Dün sandıkta yapılan tercih ne olursa olsun Erdoğan ve AKP’nin aldıkları bu kararların sonuçları olacak muhakkak…

AĞIR SINAV

Neler mi olacak?

1) Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan olmaya çalışacak Erdoğan’la imtihan olacak.

2) Başbakanlık vazifesinin hakkını vermeyen Başbakan Yıldırım, hem kendisiyle hem de desteklediği Erdoğan’la imtihan olacak.

3) Anayasa değişikliğine ölümüne arka çıkan MHP lideri Bahçeli, hiç vefası olmayan Erdoğan ve ülkücülerle imtihan olacak.

4) Şimdiye kadar Erdoğan için çalışan ve kol kırılır yen içinde kalır diyerek sesini çıkarmayan AKP’li muhalifler imtihan olacak.

5) AKP’ye oy verenler imtihan olacak.

6) Hükümetin sosyal yardımları için AKP’ye destek veren seçmen imtihan olacak.

7) Aman iktidarı kaybetmeyelim düşüncesiyle AKP’nin ve Erdoğan’ın işlediği suçları görmezden gelen din adamı, tarikat ehli, diyanet mensubu, cami cemaati milyonlarca dindar ve muhafazakar insan imtihan olacak.

8) Çıkarlarım zedelenir diye dilsiz şeytan olmayı kabul eden gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ile kendilerini kanaat önderi, aydın, entelektüel diyen ünlüler imtihan olacak.

9) Devletin imkanlarından yararlanamam korkusuyla sesini çıkarmayan iş dünyası imtihan olacak.

10) Türkiye’yi yıllardır vesayet altında tutan ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” diyerek bugün işlenen zulümleri alkışlayan güç odakları imtihan olacak.

11) Erdoğan’ı dindar kabul edip onun şahsında Müslümanları,  özellikle Cemaat’i sürekli karalayan Kemalistler, solcular imtihan olacak.

Kısacası…

Tüm Türkiye, 15 yıldır iktidarda olan Erdoğan ve AKP ile…

Onlar da Anadolu insanı ile imtihan olacak.

16 Nisan tövbe etmek için belki de son fırsattı.

Geldi geçti.

Cemaat mi?

Onun imtihanı çok ağır oldu, oluyor.

Sırasını geçirdi yani…

Geride kalanlar düşünsün artık…

[Vehbi Şahin] 17.4.2017 [TR724]

Referandumun kaybedenleri [Analiz: Sefer Can]

Siyasi hayatımızın hayli önemli sonuçlar doğuracak referandumu geride kaldı. Yüksek Seçim Kurulu’nun son dakikada aldığı ‘mühürsüz zarflar da geçerlidir’ kararı güne damgasını vurdu. Hukuk tartışmaları süredursun, 17 Nisan sabahı ile birlikte siyasi sonuçları daha fazla konuşulacak. Referandumun kazananları ve kaybedenleri netleşmeye başladı. AKP-MHP bloku her halukârda kaybedenler sınıfında. Resmî olmayan ilk sonuçlara göre kabul oyu iki partinin son seçimde aldığı oyun aritmetik toplamı kadar bile çıkmadı. Bindelik oranda bile olsa BBP’nin oylarını da kattığımızda evet blokunun yüzde 12 civarında oy kaybı görünüyor. 2010 referandumuyla kıyasladığımızda da önemli bir gerilemeden söz edebiliriz. O gün, CHP ve MHP dahil bütün muhalefet karşıydı ve medya dengesi de açık biçimde hayır cephesinden yanaydı; buna rağmen yüzde 57 evet çıkmıştı.

HEMEN TEDAVÜLE GİRECEK İKİ YASA

AKP, kaybın faturasını sadece MHP’ye yıkıp kurtulmak isteyecektir. Fakat bu gerçekçi ve inandırıcı görünmüyor. Kurumsal başarısızlığın ötesinde kaçınılmaz olarak kişisel başarısızlıklar da gündeme gelecek. Çok açık biçimde AKP Genel Başkanı Binali Yıldırım, selefi Ahmet Davutoğlu’nun gerisinde kaldı. MHP ve BBP’nin payını düştüğümüzde AKP’nin 1 Kasım oylarını koruyamadığı çok açık. Hem de Olağanüstü Hal ortamının katkısına rağmen, devletin bütün imkanlarının kullanılmasına karşın ortaya çıkan sonuç bir başarı değil. Orantısız medya kullanımı ve eşi görülmemiş propaganda gücü AKP’lileri bile ikna etmeye yetmemiştir.

Bugüne kadar anayasayı çiğneyerek partili cumhurbaşkanı gibi davranan Tayyip Erdoğan artık resmen AKP’li olacak. Başarısızlığın faturasını keseceği günah keçileri arayacak. Partide yapmayı planladığı tasfiye için referandum sonucunu fırsata dönüştürecek. Başta Davutoğlu ve ona yakın isimler ile eski ağır toplardan bu vesileyle kurtulacak. 15 Temmuz gibi referandumu da planları için ‘Allah’ın lütfu’ olarak kullanacak. Teşkilatlarda yeniden yapılanma adı altında uzaklaştırmalar yaşanacak. Erdoğan daha önce partinin içinden çıkabilecek yeni parti endişesiyle bazı şeyleri rahat yapamıyordu. Parlamentonun dolaylısıyla siyasal partilerin önemsizleştiği yeni dönemde eli rahatladı.

Oylanan anayasanın sadece iki maddesi hemen yürürlüğe giriyor. Biri, partili cumhurbaşkanı, diğeri de Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) tamamen değiştirilmesi. Erdoğan yargıda ve partide tasfiye yapabilmek için bu iki maddeyi öncelikle istedi. HSYK, cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yeniden şekillendirirken başka bir kapışmanın fotoğrafını görebileceğiz. Yargıda koalisyona mecbur olduğu ulusalcıların ne kadarını tasfiye edecek sorusu önemli gösterge olacak.

BAHÇELİ KAYBETTİ, CHP KAZANDI

Referandumun asıl kaybedeni MHP genel Başkanı Devlet Bahçeli desek yeridir. Desteği sadece Meclis’le işe yaradı. Sahada en iyimser tahminle tabanın yüzde 70’i genel başkandan farklı düşünüyor. 1 Kasım, MHP’nin ödünç oylarının asıl adreslerine döndüğü bir seçimdi. Yani Bahçeli sadık seçmen diyebileceğimiz kitleyi evet için ikna edemedi. Bir anlamda bu referandum Bahçeli’nin oylanmasına dönüştü. Parti içi muhalefet bütün engellemeleri alarak tabanı hayır vermeye ikna etti. Genel merkezin, kadro ve ihale imalı özendirici mesajları bile etkili olmadı.

Büyük bütçelerle kampanya yapan Pelikan Yalısı sakinleri ve lejyonerler de kaybedenler listesine yazılabilir. Harcadıkları paralarla boşa gitti; kurdukları siteler ve hazırladıkları broşürler toplumdan uzak fantezilerini yansıtıyordu. Ama onların koruyucusu aile içinden ve söylediğim eleştiriler yüksek sesle dile getirilmez.

Ali Bayramoğlu ve Etyen Mahçupyan gibi isimler de kaybedenlerdendi. Firavun imanı gibi, iş işten geçtikten sonra yaptıkları eleştiriler hiç bir işe yaramadı. Üstüne üstlük Ali Bayramoğlu sandık başında saldırıya uğradı. Besledikleri canavar nihayet onların kapısına dayandı. Söz konusu isimler demokrasimize Cem Küçük’gillerden daha fazla zarar verdi. 17-25 Yolsuzluk Soruşturmaları ve onları kapatmak için getirilen antidemokratik düzenlemeleri görmezden gelerek bugünün harcına çimento oldular.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu sürecin kazananı görünüyor. AKP’nin ona abartılı yüklenmeleri ve HDP liderlerinin tutuklu olması onu ön plana çıkardı. Yüzde 25 oyu olan bir parti yüzde 49’un lokomotifi haline geldi. Yeni düzen iki partili yapıya dönüşecekse, MHP’nin de yaşadığı erozyonla birlikte CHP avantaj kazandı.

[Sefer Can] 17.4.2017 [TR724]

İddianamelerde palavra çok suç yok! [Ekrem Dumanlı]

Aylarca bekledikten sonra yazılan iddianameler adaletin nasıl dibe vurduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Önce kısa bir not: Savcılar suç olmasına rağmen (mahkeme henüz kabul etmediği için) sanık avukatlarının bile göremediği iddianameleri iktidara kul köle olmuş medya kuruluşlarına dağıttı. Bunu bir kenara kaydedip yazılanları tek tek okuyunca aylardır (hatta 3 seneyi aşkın bir zamandan beri) koparılan fırtınanın nasıl bir kurmaca olduğu netleşti. Görünen o ki iddia makamının elinde avucunda somut bir delil yok. Buna rağmen onlarca gazeteci hakkında üçer defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istiyorlar.

Utanç verici bir durum! İddianamelerin tamamını toplasanız şöyle özetleyebilirsiniz “o, onu yazdı, bu bunu yazdı; falan yazar tweet attı, diğeri o tweeti paylaştı; bu arada gazetecilerden bir kısmı ekranda şöyle konuştu, diğeri de böyle konuştu…”

İyi de kardeşim bunun neresi suç!

Gazeteci dediğin haber yapar, yazı yazar, TV ekranında konuşur.

Savcılar da biliyor bunların hukuken suç olmadığını ve anında bir U dönüşü yaparak, güya yazarların asıl maksadını sorgulamaya kalkışıyor. İyi de savcıların ne böyle bir görevi olabilir ne de böyle bir hakkı.

Şimdi bir savcı aynen şöyle diyorsa ne düşünürsünüz: “.. hükümete yönelik eleştiri dozajını artıran ve hukuki müeyyidelerden etkilenmemek amacıyla hükümete profesyonelce imalı ve şifreli ya da üstü kapalı hakaretler yağdıran Zaman…” Aslında bu cümle ile savcı bir gerçeği itiraf ediyor. Belli ki adamcağız aylardır çalışmış çabalamış ama delil diye iddianameye koyduğu yazılarda bir türlü somut suç bulamamış.

Somut suç unsuru bulamayınca ne yapmış savcı bey; başlamış niyet okumaya. “Öyle dedi ama aslında bunu kastetti, böyle dedi ama asıl amacı şuydu…” Yahu böyle iddianame mi olur Allah aşkına. Bir yürekli meslektaşı, bir tecrübeli hukuk adamı bu kepazeliğe “Ayıptır, böyle iddianame olmaz, sen bunu yırt at” diyememiş mi?

Yazıları didik didik edip de suç unsuru bulamayan ve depresyona giren bir adam buldum karşımda. Tarih tabii ki yapılan absürt işin hesabını kayda geçirecek; ama toplumun da bu akıl almaz niyet okuma seanslarını anlaması gerekmiyor mu? Tek sesli medyadan bu çarpıklığı ve mazlumların müdafaasını duyması mümkün değil; ama aydın kesime ne oluyor? Özellikle anlı-şanlı ‘demokrat’ arkadaşlara neler oluyor. Dün Cumhuriyet Gazetesi iddianamesindeki absürtlüğe ve hukuk katliamına tepki verirken, bugün aynı sanık sandalyesine Zaman yazarları oturtulduğunda niye birilerinin nutku tutuluyor?

Ortada ne örgüt var ne de suç. O yüzden savcılar kıvrım kıvrım kıvranıyor. Ikına sıkına yazdıkları iddianamede ‘silahlı terör örgütü’ne dair bir tek somut suç ve onu teyit eden bir tanecik delil yok. Ali Bulaç, Şahin Alpay, Mustafa Ünal, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak ve diğer bütün sanıkların suçu sadece savcı beyin çıkarımlarına dayanıyor. Çıkarımla, yorumla, niyet okumakla iddianame mi yazılır! Çağdaş ceza yargılamasında insanlar hakkında somut gerçeklere dayanan yeterli kuşkuyla dava açılır; kesin delillerle hüküm kurulur. Hukuk Fakültesi öğrencilerinin bile bildiği bu gerçeği savcılar bilmiyor veya bilmezden geliyor.

Mesela vaktiyle attığım bir tweet için diyor ki Savcı Bey, “Dumanlı’nın siyasi düşüncelerini desteklemek maksadıyla İslamî bir söylem kullanarak din istismarı yaptığı görülmüştür.”  Bu bir savcının görev çerçevesini aşan tuhaf yorumu. O günlerde Mazlumlar ve Zalimlerle ilgili yazdığım yazılara dair attığım bir mesajın ‘söylemi’ bir savcıyı neden ilgilendirir? Yazıları okur değerlendirir. Somut suç varsa savcıların ilgi alanına girer. Kişisel yorumla suç dosyası hazırlanamaz. Böyle bir yorum yapma görevi yok ki savcıların. Yazarların niyetini okumak, kendi hayal dünyasından yaptığı çıkarımlarla suç uydurmak, savcılık yapmak, hakimlik yapmak değildir ki! Amma ille de “siyasi düşüncelerini desteklemek maksadıyla İslamî söylem kullanarak din istismarı” yapanları arıyorsanız, bir ip ucu vereyim size: Her kim ki seçim meydanlarında nutuk çekerken Kuran’ı eline alıp sallıyorsa, her kim ki her sandık arefesinde takke, tespih, namaz fotoğrafları/ görüntülerini medyaya servis ettiriyorsa işte tam da aradığınız ‘istismarcı’ odur…

SUBLİMİNAL MESAJ TAKINTISI

Ak trol denen azgın güruh tarafından sıkça kullanılan ‘subliminal mesaj’ saçmalığının iddianamelere girmesi, iki ihtimali akla getiriyor: Ya bu iddianameleri savcılar yerine troller yazıyor, ya da savcılık görevini yapan kişiler hak-hukuk-adalet gibi kavramların çıtasını en dip noktaya taşımışlar.

Altan kardeşlere, Mümtaz’er Hoca’ya, Şahin Hoca’ya, Ahmet Turan Hoca’ya, Nazlı Hanım’a, Ali Bulaç’a, Ali Ünal Bey’e, Mustafa Bey ve daha nice yazara ‘subliminal mesaj vererek darbeye hazırlık yaptınız…’ demek sadece hukuku katletmek değil, aklı-fikri-düşünceyi de öldürmek demektir. Hayatını demokrasi ve özgürlüklere adamış aydınlara böyle bir iftirada bulunurken (yine somut delil bulamamanın getirdiği bunalım nedeniyle) subliminal mesaj deyip suç uydurmak ancak ve ancak hukuk bilgisizliği ile maruf ekran  tetikçilerinin işi olabilir. Savcıların kaleme aldığı söylenen metinlerde bunu görmek hukukun madara edildiğini, despotik emirlerle suç uydurulduğunun ispatıdır. Ayrıca Türk ceza hukukunda ‘subliminal mesaj vermek’ diye bir suç tanımı yoktur. Suç ve cezada kanunilik diye bilinen ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz’ ilkesini savcılar biliyor olmalı.

Bir de Zaman’ın reklam filmlerine takmış Savcı Beyimiz. Her yıl benzer zaman dilimlerine denk gelen abone kampanyaları öncesi, gazetenin hazırlattığı reklamlardan olmadık mana çıkararak “3 kez müebbetlik” ceza talep ediyor. Olmaz arkadaş! Reklam filminden 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası çıkmaz. Neden mi? 1-Bunlar her sene bir birine yakın zamanlarda yapılan ve üç beş farklı versiyonu olan reklamlar. Yani onlarca kez yapılan rutin tanıtım faaliyeti. 2- Toplumsal çatışmayı önlemek ve beraberlik duygusunu pekiştirmek için çekilmiş ‘kardeşlik zamanı’ başlıklı reklamdan darbe mesajı çıkarırsanız tarih boyunca size gülerler. 3- Bir seri halinde çekilmiş ve dört ayrı versiyonu olan bir reklamın sadece birini öne çekerek oradan 9 ay sonraki darbe için subliminal darbe mesajı verildi derseniz insan zekası ile alay etmiş ya da kendinizi küçük düşürecek bir hukuk skandalına imza atmış olursunuz…

BU SAÇMALIKLARA İNANIYORSANIZ HODRİ MEYDAN

Gerçekten aklın sınırlarını zorlayarak yazdığınız bu iddialara inanıyorsanız, ispat etmek zorundasınız. Diyelim ki söyledikleriniz doğru; o zaman bazı sorulara cevap vermeye mecbursunuz: “Subliminal mesaj verdi” dedikleriniz bu iddiayı şiddetle reddediyor; peki bu mesajı aldığı iddia edilen kişilerden hiç haber var mı iddianamelerde? SIFIR! Binlerce kişi tutuklandı, birisi de çıkıp da “Evet o mesajı aldık ve ona göre darbe yaptık” demez miydi iddianız gerçek olsaydı? Daha geçenlerde yayınlanan 4.658 sayfalık Akıncı Üssü iddianamesinde buna dair tek bir cümle geçmiyor.

Daha keskin  bir soru: Madem iddia ettiğiniz gibi ortada bir örgüt var: üstelik Savcı beyin yazdıklarına göre haberleşme ihtiyacı olduğunda çok sayıda alternatif mesajlaşma yöntemi kullanan cemaat, gizliliğe çok daha önem vermesi beklenen bir konuda, niye TV ekranlarından, gazetelerden, reklamlardan mesaj verme ihtiyacı hissetsin ki. Gizlice ve doğrudan haber vermek daha mantıklı değil mi? Ortada ne subliminal “mesaj verdim” diyen var; ne de “aldım” diyen. Bütün iddia, kaba saba bir yoruma ve çıkarıma dayanıyor. Bu mudur en somut suçlamanız? Yazık ki ne yazık…

Gelin işin aslını konuşalım: Örgüt iddiası da uydurma, subliminal mesaj saçmalığı da…

Ortaya çıkan iddianameler gösteriyor ki mızrak çuvala sığmıyor, iddialar zanlıların üzerine yapışmıyor, aksine adalet mekanizmasının alnına kara bir leke sürüyor. Karakteri bozuk, her daim kibir, korku ve hırsın zebunu olmuş bir kaç adamın etkin pişmanlık adı altında iftira şenaatini işlemiş olmaları da hukuk adına bir anlam ifade etmiyor. İddianamelerde palavra çok somut suç yok çünkü…

[Ekrem Dumanlı] 17.4.2017 [TR724]