Sanatın ve gençliğin kalbi dostluk ve iyilik için Romanya’da attı

Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC), dünya turunu sürdürüyor. Romanya’da online ortamda gerçekleştirilen etkinlikte 14 ülkeden 55 öğrenci, sanat diliyle iyilik, dostluk ve değerlere saygı mesajları verdi.

BOLD – IFLC Romania YouTube kanalından yayınlanan etkinlikte, Endonezya’dan Mozambik’e, Amerika’dan Beyaz Rusya’ya kadar 4 kıtadan gençler, kendi dillerinde ve Türkçe performanslar sergiledi. Romanya ve Moldova’dan folklor grupları, halk dansları sundu.


DEĞERLERE SAYGI PROJELERİ

Programda öğrenciler, şarkı ve dans kombinasyonları eşliğinde sosyal mesaj vermeyi de ihmal etmedi. Bir projede öğrenciler, ülkenin tanınmış kültür insanlarını anarken, bir diğer çalışmada ünlü bir şarkı eşliğinde yardımseverlik duygusu üç farklı örnekle anlattı.

Etkinlikte Romanya’nın tanınmış parçalarından birini, beş ülkeden öğrenciler Romence seslendirdi. Balkan ülkelerinden derlenen Türkçe parçalar ve Romanya’nın farklı yörelerinden icra edilecek eserler, programa coşku kattı.

Programı Romanya devlet televizyonu spikeri İuliana Marciuc sundu. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, Romanya’dan sonra Amerika ve Avrupa kıtalarındaki etkinliklerle sanat yolculuğunu sürdürecek.


[Bold Medya] 8.8.2020

İç çekişmeler toplumda ne tür yaralar açar? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Son günlerde şahit olduğum çekişmeleri görünce, Üstad Hazretleri’nin “Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dahilî adâvetleri unutmak ve bırakmak” ifadeleri aklıma geldi. Bu ifadeleri nasıl anlamalıyız? Haricî düşmanlık karşısında dahilî düşmanlığı unutmak ve bırakmak bir esas mıdır?

Aslında esas olan sadece haricî düşmanların hücumu zamanında değil aramızda sürekli olarak kardeşliğin hakim olmasıdır. Genellikle ihtilâf sebebi sayılan mizaç farklılıkları, aslında insanların kaynaşması için onlara verilmiştir.

İnsanlar arasındaki farklılıklar elin parmakları arasındaki boşluklar gibi düşünülebilir ve iki elin parmakları karşılıklı bu boşluklara girerek bir birlik meydana getirir. Şüphesiz dinimiz, daima birlik ister.

Bu birlik, içeride tam sağlanamazsa bile en azından haricî düşmanların hücumu esnasında olsun sağlanmalı. Geçmişe baktığımızda bu birliğin sağlanamaması durumunda, başımıza hep büyük felâketlerin geldiğini görüyoruz.

Birkaç örnek verecek olursak meselâ, Moğolların peşpeşe gelen saldırıları karşısında Harezmşahlar hükümdarı, İslâm tarihinin önemli kahramanlarından, büyük cengâver Celâleddin Harezmşah, defalarca Moğollar’ı durdurmaya muvaffak olmuştur.

Fakat ne zaman ki, Anadolu Selçuklu Devleti ile Erzincan yakınında savaşa tutuşup bu savaşı kaybetmiş ve böylece kendi devleti Moğollar önünde savunmasız kaldığı gibi önce Bağdat ve Abbasî Devleti, sonra Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollar karşısında mağlûp olup tarihe karışmışlardır.

Osmanlı Devleti’nin İkinci Viyana Kuşatması’ndaki mağlûbiyetinin ve artık gerileme devrine girmesinin en önemli sebeplerinden biri yine yönetim katındaki ihtilâflar, vezirler ve kumandanlar arasındaki çekişmelerdir.

Bundan dolayıdır ki, Viyana’nın fethine ramak kala, Tuna üzerindeki Viyana’yı kurtarmak için Polonya’dan gelen ordunun geçeceği köprüyü tutmakla görevli Kırım Hanı, Osmanlı serdarı Veziriazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya olan kininden dolayı “Bu Osmanlı Tatar kadrin bilsün!” diyerek söz konusu ordunun köprüden geçmesini seyretmiştir.

Bunun gibi fethe ramak kala, Osmanlı Ordusu’nun sağ kanadına kumanda eden Budin Beylerbeyi de yine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı sevmemesi sebebiyle birliklerini geri çekmiş ve bu iki ihanet, mağlûbiyete sebep olmuştur. Ve nihayet, ortada ne Kırım, ne de Osmanlı Devleti kalmıştır.

İç ihtilâf ve ayrılıklar, İslâm tarihinin daima en acı manzaraları olagelmiştir. O yüzden en azından haricî düşmanların hücumları karşısında olsun birliğin sağlanması hayatî önemi haizdir. Böyle zamanda, içeride cüz’î ve haddizatında önemsiz düşmanlıkları unutmayıp, düşmanların hücumuna ve mağlûbiyete zemin hazırlamak büyük bir vebaldir.

Bazı rivayetlerde de ahirzamanda Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek dehşetli ve zararlı şahısların beşerin hırs ve münakaşasından, ihtilâfından, Müslümanlar arasındaki tefrika ve ihtilâflardan istifade edip az bir kuvvetle insanlığı bir hercümercin içine atacağı, İslâm âlemini de esaret altına alacağı beyan buyrulmuş ve gerekli ikaz yapılmıştır.

Müslümanlara her zaman düşen vazife, “Mü’minler ancak kardeştir.” âyetinin kudsî kalesine girmek ve “Mü’min, mü’min için, parçaları ve kısımları birbirine destek ve kuvvet veren kurşundan bir bina gibidir.” hadis-i şerifindeki yüce düsturu hayatta esas tutup dünyada sefaletten,  hiret’te azaptan kurtulmaktır.


[Dr. Ali Demirel] 8.8.2020 [Samanyolu Haber]

Kurbandan Akla Takılanlar [Prof. Dr. Muhittin Akgül]

Müslümanların, özellikle de dış dünyadaki farklı kültür ve inanç gruplarıyla karşılaşmalarından dolayı, öteden beri belki de akıllarına hiç gelmeyen, sorgulamadıkları bazı meseleler, ister istemez tartışılır veya en azından düşünülür hale gelebilmektedir. Bunlardan biri de daha yeni geride bıraktığımız Kurban ibadeti ve onunla ilgili bazı meselelerdir.

Kurbanla ilgili olarak, bu hafta içerisinde farklı şekillerde bana ulaşan bazı sorulara, kısa kısa cevap verme ihtiyacı hâsıl oldu. Bu sorulardan birisi, Hz İbrahim (a.s.) zamanında, insan kurban etme diye bir geleneğin olup olmamasıdır.

İnsan kurban etme geleneği, farklı toplum, kültür, gelenek ve kabilelerde, Tanrıya yaklaşma, gazabından korunma vb. sebeplerle zaman zaman uygulanmıştır. Cahiliye devri Araplarda da az dahi olsa çocuklarını putlara kurban etme vakaları rivayet edilmektedir. Hatta bunlardan en meşhuru, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) babası Abdullah’ın kurban olarak adanmış olması, ancak daha sonra bulunan bir formülle, onun yerine develerin kurban edilerek kurtulmuş olmasıdır. Fakat İlahi hiçbir dinde, çocukların Allah’a kurban edilmesi gerektiğine dair sahih bir bilgi bulunmamaktadır. Bunun tek istisnası ise, Hz. İbrahim (a.s.)’dır. Hatta İslam, Mısır ve Hindistan’a ulaştığında, yerel grupların sadece bir âdetini yasaklamıştır. Bunlar, Mısır’da Nil’e atılarak kurban edilme geleneği ve kocası vefat edince, eşiyle birlikte yakma şeklinde tezahür eden Hindu uygulamasıdır.

Hz. İbrahim’in (a.s.), oğlunu kurban etme girişiminde bulunması, ilkel toplum ve kabilelerdeki uygulamayla herhangi bir ilgisi olmayıp, gördüğü bir rüyayı Cenab-ı Hakk tarafından kendisi için ilahi bir emir olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. Ve bu da onun için bir imtihandan ibarettir. (Saffât Sûresi 106). Nitekim imtihanların en büyük ve ağırının peygamberlere olacağını şu rivayetten öğrenmekteyiz:

Bir defasında Allah Resûlüne (s.a.s.): “Yâ Resûlallâh! Belânın en şiddetlisine maruz kalan insanlar kimlerdir?” diye sorulduğunda, O şöyle cevap vermişti: “Peygamberler, ondan sonra da derecesine göre diğer insanlardır.” (Tirmizi, Zühd 57; İbn Mâce, Fiten 23).
Hz. İbrahim’in (a.s.), şayet oğlu olursa onu kurban edeceğine dair, güvenilir kaynaklarda, önceden bununla ilgili söz verdiğine dair bir rivayete rastlamamaktayız. Kur’ân’ın konuyla ilgili âyetlerinden de bu durum açıkça anlaşılmaktadır.

Konuyla ilgili âyet grubunun meali şöyledir: “Ya Rabbî, salih evlatlar lütfet bana!” Biz de ona aklı başında bir oğul müjdeledik. Çocuk büyüyüp de çalışıp babasına yardımcı olacak çağa erişince, bir gün ona: “Evladım, ben rüyamda seni kurban etmeye giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin bu işe!” Oğlu: “Babacığım! Hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!” Her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup, İbrâhim oğlunu şakağı üzere yere yatırıp, Biz de ona: “İbrâhim! Rüyanın gereğini yerine getirdin (onu kurban etmekten seni muaf tuttuk)” deyince (onları büyük bir sevinç kapladı). Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı. Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik.” Saffât Sûresi 100-107).

Burada belki de akla takılan en önemli soru; görülen bir rüya neticesinde, bir insanın kurban edilmesi ve zahiren bakıldığında bunun mantıkî bir izahın bulunmamasıdır.

Şurası unutulmamalıdır ki, Peygamberlerin rüyaları, insanların rüyası gibi değildir. Zira peygamberlerin, alıcısı oldukları vahiylerin gelme biçimlerinden birisi de rüya yoluyladır. Yani peygamberlerin bazı rüyaları, bizatihi vahyin ta kendisidir. Nitekim Allah Resûlü’nün de nübüvvetten hemen önceki hayatı, gördüğü rüyaların sabah aydınlığı gibi net ve berrak olarak çıkmış olmasıyla bilinmektedir. Daha sonraki dönemlerde de Resûlullah’a (s.a.s.) vahiy, zaman zaman rüyalarda gelmiştir. Hatta mü’minin sahih rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir parça olarak kabul edilmiştir. (Buhari, Ta'bir 26; Müslim, Rüya 8).

Hatta Allah Resûlü, gözlerinin uyusa da kalbinin uyumadığını ifade etmişlerdir. (Buhârî, Teheccüd 16, Terâvih 1; Müslim, Müsâfirin 125). Benzeri bir rivayette de: “Peygamberlerin gözleri uyur ancak kalpleri uyumaz!” buyrularak, bu gerçeğe vurgu yapılmıştır.
 Buna göre Hz. İbrahim (a.s.) rüyasında oğlunu kurban etmeye giriştiğini görmüş, bu rüyanın da kendisi için Allah Teâla tarafından vahiy yoluyla gelen bir emir olduğunda tereddüt etmemiştir. Zaten Hz. İbrahim (a.s.), gördüğü rüyanın vahiy olup-olmadığı konusunda tereddüt etmiş olsaydı, böyle bir işe teşebbüs etmez, rüyanın dışında bir vahyin gelmesine kadar da beklerdi. Zira ortada masum bir canın yok edilmesi söz konusuydu. Onun, beklemeksizin evladını çağırarak rüyasını hemen gerçekleştirmek istemesi de, gördüğü rüyanın vahiy olduğunda, en küçük bir tereddüt yaşamadığının ayrı bir kanıtıdır.

Hz. İbrahim (a.s.) ileri yaşına rağmen kendisine ilahi bir armağan olarak verilen böylesine bir evladın kurban edilmesi emri karşısında söylenecek tek söz, evet büyük bir imtihan geçirmiş, teslimiyet göstermiş ve imtihanı da kazanmıştır. Hz. İbrahim (a.s.) gibi, Hz. İsmail de (a.s.) babasının teklifi karşısında teslimiyet göstermiş ve ilahi bir emir olarak inandığı bu hükme gönülden râzı olmuştur. Hz. İsmail’in tereddütsüz teslimiyeti de, görülen rüyanın vahiy olduğunun farklı bir açıdan kanıtıdır.

Hz. İbrahim (a.s.), gördüğü rüya sonrasında, oğlunu kurban etmek üzere yere yatırdığında, Cebrail (a.s.) ayrıca oğlunu kurban et diye bir vahiy getirmemiştir. Zira gerek Hz. İbrahim (a.s.) ve gerekse Hz. İsmail (a.s.), bu konuda gayet emin ve rahattır.
Hz. İbrahim’in (a.s.), gördüğü rüyayı oğluyla istişare etmesine gelince, bu da son derece doğaldır. Çünkü İsmail (a.s.), buluğ çağında mükellefiyet sahibi bir yaştadır. Mükellefiyetler karşısında zorlama yapılamaz; herkes kendi başına sorumludur. Hz. İbrahim de (a.s.) kendisi böyle bir emri kabul etmekle beraber, aynı durumu, evladının kabul edip etmeyeceğini düşünmüş ve bu konuda onunla istişare etmiştir. İstişare neticesinde oğul İsmail de genç yaşına rağmen, bu ağır imtihanı kazanacak şekilde duruş sergilemiş, baba-oğul aynı teslimiyet çizgisinde buluşmuş, emre uymada en küçük bir tereddüt yaşamamış ve kurban edilmeyi gönlünden gele gele kabul etmiştir.

Kur’ân’da anlatılan bu kurban hâdisesi, kurban edilen şahsın Hz. İshak (a.s.) olduğu farkı dışında, diğer Kutsal kitaplarda da geçmektedir. Dolayısıyla dini ve mantıki açıdan bunun izah edilemeyecek bir tarafı da söz konusu değildir.

Çağdaş okur için bu kıssa, baba-oğul arasında gerçekleşen Allah’a itimat konusundaki sonsuz teslimiyetle, Rahmeti nihayetsizin samimiyet noktasında kendisini ispatlamış kullarını, asla sıkıntıda bırakmayacağını gösteren bir hikmet hüzmesidir. Muhtaçları gözetme, Allah’a yakınlaşma ve toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelmesinin bir vesilesi olarak idrak ettiğimiz Kurban Bayramını bugün hâlâ kutluyorsak, bu sâdık iki kahramanın fedakârlığı vâsıtısayla olduğunu, hiçbir zaman unutmamalıyız.

[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 8.8.2020 [Samanyolu Haber]

Rektör Hüseyin Bağ’dan eşine özel personel ilanı

Pamukkale Üniversitesi Rektörü Hüseyin Bağ’ın, daha önce enstitüde sekreter olarak işe başlattığı eşi Derya Bağ’ı Personel Daire Başkanlığı’na atamak için adrese teslim ilan yayınladığı ortaya çıktı. İlandaki kriterleri taşıyan ve kadroya başvuran tek kişi rektörün eşi oldu.

BOLD –  Rektör Bağ, eşini daha önce İslami Bilimler Enstitüsü’ne sekreter olarak atamış, ardından da Dil Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ne bilgisayar işletmeni olarak görevlendirmişti.

Pamukkale Üniversitesi Rektörü Hüseyin Bağ, bu kez de Personel Daire Başkanlığı kadrosuna eşini atamak için ‘adrese teslim’ ilan yayınladı. 7 Temmuz’da yayımlanan Pamukkale Üniversitesi Rektörlüğü Personel Daire Başkanlığı kadrosu için açılan ilanın kriterlerini karşılayan ve başvuran tek kişi eşi Derya Bağ oldu.

ARAP DİLİ VE EDEBİYATI MEZUNU OLMAK

Rektörlüğün yayınladığı ilanda, personel dairesi başkanlığına başvuracak adaylar için şu kriterler sıralandı: “Arap Dili ve Edebiyatı, Arapça Öğretmenliği ya da Fars Dili ve Edebiyatı bölümleri lisans mezunu olmak. Dil alanında tezli yüksek lisans yapmış olmak. Lisans mezuniyeti sonrasında en az 10 yıl eğitim ve öğretim alanında deneyim sahibi olmak. Yabancılara Türkçe öğretimi sertifikasına sahip olmak. Belgelendirmek kaydıyla branş dili yanı sıra en az orta düzeyde ikinci bir yabancı dil bilmek ya da ikinci yabancı dil alanında hazırlık sınıfını başarıyla tamamlamış olmak. Arapça öğretmenliği haricindeki bölümlerden mezun olanlar için pedagojik formasyon sertifikasına sahip olmak.”

EŞİNİ TARİF ETTİ

Derya Bağ’ın Pamukkale Üniversitesinde bulunan özgeçmişinde söz konusu kriterlerin tamamını karşılaması dikkat çekti. Bağ’ın aldığı eğitim ve sertifikaları şöyle: Gazi Üniversitesi Arapça hazırlık , Gazi üniversitesi Arapça öğretmenliği, Pamukkale Üniversitesi, Dil Bilimi ve Kültür Araştırmaları Yüksek lisans, Türkçenin yabancı dil olarak öğretimi sertifikası, İlköğretim sınıf öğretmenliği sertifikası, Ayrıca 10 yıl çeşitli okullarda görev yaptı.”

MAKAM ŞOFÖRÜNÜ ŞUBE MÜDÜRÜ YAPTI

PAÜ Rektörü Hüseyin Bağ, makam şoförünü önce yüksekokula sekreter olarak atayıp, bir mesai günü sonrası da şube müdürü yapmasıyla gündeme gelmişti. Rektör Bağ, üniversite bünyesinde yarı zamanlı çalışan 150 öğrenciyi ‘bütçe yetersizliği’ gerekçesiyle işten çıkarmıştı.

[Bold Medya] 8.8.2020

Hazine garantili projelerin maliyetinde dolar artışı: 35 milyar lira ek yük

Dolar kurundaki rekor artış döviz kuruna endekslenen Hazine garantili projelerin maliyetini de artırdı. Finans uzmanı Kerim Rota, döviz kurundaki yüzde 5 artışın kamu özel iş birliği ile yapılan projelerde 35 milyar lira ek maliyet oluşturduğunu söyledi.

BOLD – Dolar kuru yükseldikçe kamu özel işbirliği projelerinin bedelleri de artıyor. Finans uzmanı Kerim Rota, Hazine garantili projelerle, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca oluşan kamu dış borcunun 1,5 katı kadar döviz taahhüdüne girildiğini belirtti.

Birgün’ün haberine göre; dünyanın en uzun köprüsü olarak tanıtılan Osmangazi Köprüsü’nü Nurol, Özaltın, Makyol, Astaldi, Yüksel ve Göçay Grubunun ortak olduğu Otoyol AŞ işletiliyor. Yap-işlet-devret usulüyle yapılan Osmangazi Köprüsü, 22 yıl boyunca bu şirket tarafından işletilecek. Araç başına 35 dolar artı KDV bedelle yıllık 14 milyon 600 bin adet araç geçiş garantisi verilen köprüden geçiş bedeli 117,9 TL. Söz konusu rakam  garanti bedelinin altında bulunuyor.

GARANTİ BEDELİ KATLANDI

Finans uzmanı Kerim Rota, Hazinenin yap-işlet-devret modeli nedeniyle 75 milyar dolarlık taahhüdün altına girdiğini belirtiyor. Rota, şunları söylüyor: “KÖİ projeleri ile, tüm Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca oluşan kamu dış borcunun 1,5 katı kadar döviz taahhüdüne girilmiş durumda. Bu taahhütlerin çok önemli kısmı da 2010- 2013 yılları arasında gerçekleşti. Döviz kurunun yüzde 5 kadar artması halinde yaklaşık 35 milyar lira ek maliyet oluşacak. Bu sözleşmelerin çoğu yıllar önce yapıldı ve garanti bedelleri o günden bugüne lira bazında katlandı. Türkiye de kişi başı milli gelir 12 bin dolar iken ve ileride 25 bin dolara çıkacağı projeksiyonları ile ihale edilen projeler, bugün geldiğimiz noktada kişi başı 8 bin dolar milli gelire sahip bir ekonomiye ağır yük yüklemekte.

75 MİLYAR DOLARLIK GARANTİ VERİLDİ

Kamu özel işbirliği projeleriyle 75 milyar dolarlık taahhüdün altına girilmiş durumda. Bu projeler içinde aslan payı Karayolu projelerine ait. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı verilerine göre KÖİ projeleri aracılığıyla yapılan karayollarının yatırım bedeli 23,58 milyar dolar. Bunu 19,08 milyar dolarla havalimanları, 18,23 milyar dolarla enerji ve 11,59 milyar dolarla sağlık alanı takip ediyor. Diğer projelerle beraber yatırım toplamı 75 milyar doları buluyor. Böylece dolar kuru arttıkça işletmeci firmalara ödenen tutarlar milyarlarca lira artıyor.”

[Bold Medya] 8.8.2020

Girmediği ameliyatlarla vurgun yapan eski rektör ‘Bunlar fetö taktiği’ diyerek kendini savundu

YÖK Denetleme Kurulu, şu anda Selçuk Üniversitesi’nin Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı olan eski Rektör Prof. Dr. Süleyman Okudan hakkında yolsuzluk raporu hazırladı. Okudan ise hakkında soruşturma açılmasına “Bunlar FETÖ taktiği” diyerek cevap verdi.

BOLD – Yüksek Öğretim Kurumunun (YÖK) raporunda, Süleyman Okudan hakkında diğer doktorların ameliyatlarını kendisine aitmiş gibi kayda geçirdiği vurgulanıyor. Hürriyet’ten Fevzi Kızılkoyun’un haberine göre Okudan, işlem kat sayısı daha yüksek olduğu için devleti çifte zarara uğratmakla da suçlanıyor.

Ayrıca, raporda şöyle deniliyor: “Prof. Dr. Okudan’a ait yıllık performans ödemesi yapılan ameliyat sayısı ile ameliyat defterinde adına kayıtlı ameliyat sayısı arasındaki farkın 539 ameliyata kadar yükselmesi, dikkat çekici ve izaha muhtaç bir durum.”

Raporda, profesörün kendi bölümünde diğer hocalara mobbing uyguladığının da iddia edildiği belirtilerek bu konu hakkında da araştırma yapılması istendi. Raporun ardından YÖK, Okudan ile ilgili soruşturma izni verdi.

OKUDAN: HAVUZ SİSTEMİ VAR

Prof. Dr. Okudan, isimsiz ve imzasız mektuplarla suçlandığını belirterek, bunu bir rektör yardımcısı ve bir öğretim üyesinin yaptığını öne sürdü. “İsimsiz, imzasız mektupları 7 farklı kuruma göndermişler. Bunlar FETÖ taktiği” diyen profesör, iki kişi hakkında suç duyurusunda bulunduğunu, savcılığın soruşturma başlattığını dile getirdi.

Okudan, şöyle devam etti: “Yapılan ameliyatlarda veya işlemlerde yanlış bir şey yok. Bütün üniversitelerde gönüllülük esasına göre bir havuz sistemi var. 5 bin küsur ameliyat yapılmış. Benim adıma yazılı ameliyat sayısı da doğal. Bütün üniversite hastanelerinde aynı sistem var. Ortada ne bir suç ne de suçlu var. Her yıl Sayıştay denetiminden geçiyoruz.”

SABIKASI TEMİZ DEĞİL

Prof. Dr. Süleyman Okudan, Selçuk Üniversitesi Rektörü olduğu 2008 yılında Okyanus Şirketler Grubu’na yönelik operasyonda çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi olduğu iddiasıyla gözaltına alınmıştı. Okudan’ın villasında yapılan aramada, yatak odasında bulunan yaklaşık 1 milyon YTL’ye ‘rüşvet parası” olduğu gerekçesiyle el konulmuştu.

[Bold Medya] 8.8.2020

“Hükumete tepki gösteren sağcılara fetö solculara PKK damgası vuruluyor”

Ahmet Çakmak, 2001’deki ekonomik krizde dönemin Başbakanı Ecevit’in önüne yazar kasa fırlattı. Bugün emekli olan Çakmak, “Ülkenin ekonomisi şu an ağlanacak halde. Tepki gösterenlere ya fetöcü ya da PKK’lı deniliyor. İnsanlar korkuyor” dedi.

BOLD – Ahmet Çakmak 2001 yılında ekonomik krizi protesto etmek için dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e yazar kasa fırlatarak Türkiye’nin gündemine oturdu. Çakmak bu eylemle Türk siyaset tarihinin sembollerinden biri haline geldi ve “yazar kasa eylemcisi” olarak hafızalara kazındı. Sözcü’nün haberine göre Çakmak, tam 19 yıl sonra yeniden gündemde…

Dolar, euro ve altının rekor üstüne rekor kırdığı bugünlerde en çok konuşulan isimlerden olan Çakmak, eylemi yaptığı zaman esnaf olduğunu belirtti. “Ancak bugün esnaf olsam ve aynı sıkıntıları yaşasam yemin ederim ki aynı şeyi yine yapardım. Neden tepkimi koymayayım” dedi.

HÜKUMETE LAF EDEMİYORLAR

Çakmak sözlerini şöyle sürdürdü: “Ülkenin ekonomisini görünce çok üzülüyorum. Ekonomi düzgün yönetilmiyor. Ancak kimse sesini çıkaramıyor. Ya gerçekten mağdur değiller ya da korkuyorlar. Tarih boyunca böyle bir esnaf hareketi sadece 2001 yılında oldu. Ancak bugün insanlar korkuyor, hükümete laf edemiyor. Çünkü sağcılara FETÖ, solculara PKK damgası vuruluyor. İnsanlar bu damgayı yemek istemiyor.”

Ahmet Çakmak, “Eylemi yaptıktan sonra bütün herkes yardım etmek istedi. Bülent Ecevit’in iyiliğinden başka bir şey görmedim. MHP’li Mehmet Şandır ne ihtiyacımız varsa gönderiyordu. O günlerde derdini anlatan insanlara sahip çıkan bir devlet anlayışı vardı. Ancak bugün öyle değil” dedi.

[Bold Medya] 8.8.2020

Uluslararası Dil ve Kültür Festivali Romanya’dan iyilik ve dostluk mesajları verecek

Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC), dünya turunu sürdürüyor. Romanya’da online ortamda gerçekleştirilecek etkinlikte 14 ülkeden 55 öğrenci, sanat diliyle iyilik, dostluk ve değerlere saygı mesajları verecek.

BOLD – Bu akşam (8 Ağustos 2020) Türkiye saatiyle 21.00’de IFLC Romania YouTube kanalından yayınlanacak etkinlikte, Endonezya’dan Mozambik’e, Amerika’dan Beyaz Rusya’ya kadar 4 kıtadan gençler, kendi dillerinde ve Türkçe performanslar sergileyecek. Romanya ve Moldova’dan folklor grupları, halk dansları sunacak.

DEĞERLERE SAYGI PROJELERİ

Programda öğrenciler, şarkı ve dans kombinasyonları eşliğinde sosyal mesaj vermeyi ihmal etmeyecek. Bir projede Romen öğrenciler, ülkenin tanınmış kültür insanlarını anarken, bir diğer çalışmada ünlü bir şarkı eşliğinde yardımseverlik duygusu üç farklı örnekle anlatılacak.

YABANCI ÖĞRENCİLERDEN ROMENCE ŞARKI

Etkinlikte Romanya’nın tanınmış parçalarından birini, beş ülkeden öğrenciler Romence seslendirecek. Balkan ülkelerinden derlenen Türkçe parçalar ve Romanya’nın farklı yörelerinden icra edilecek eserler, programa coşku katacak.

DEVLET TELEVİZYONU SPİKERİ SUNACAK

Programı Romanya devlet televizyonu spikeri İuliana Marciuc sunacak. Uluslararası Dil ve Kültür Festivali, Romanya’dan sonra Amerika ve Avrupa kıtalarındaki etkinliklerle sanat yolculuğunu sürdürecek.

[Bold Medya] 8.8.2020

Cezaevinde hijyen yok, mahkûmlar psikolojik baskı altında

İnsan Hakları Derneği, Kahramanmaraş cezaevinde yaptığı incelemeleri raporlaştırdı. Cezaevindeki mahkûmların psikolojik baskı altında olduğu ve tedavi haklarının engellendiği belirtildi. Raporda, hükümlülerin denetimli serbestlik hakkından faydalandırılmadığı kaydedildi.
BOLD – İnsan Hakları Derneği Adana Şubesi Cezaevi Komisyonu, 21 Temmuz’da Maraş 1 No’lu L Tipi Kapalı Cezaevindeki tutuklularla yapılan görüşmeleri raporlaştırdı.

Birgün’ün haberine göre raporda, tutuklu ve hükümlüler kaldığı cezaevlerinde yeterli temizlik ve hijyenin bulunmadığı vurgulandı.

Cezaevi girişinde heyet üyelerine eldiven verilmediği, dezenfekte işleminin yapılmadığı sadece ateş ölçümünün yapıldığı belirtilen raporda, cezaevi girişinde bazı gardiyanlarda maske olmadığı, olanların da maskelerini çene altında tuttuğu ifade edildi.

DENETİMLİ SERBESTLİK HAKKINDAN FAYDALANDIRILMIYORLAR

Hasta tutukluların tedavisinin yeterince yapılmadığına dikkat çekilen raporda, şunlar kaydedildi: “Yeterli temizlik ve hijyenik ortam olmadı, yeterli önlem alınmadı. Mahkûmların sosyal, kültürel faaliyetleri uzun süre kısıtlandı. ‘İnsan onuru’ ile bağdaşır şekilde sayım yapılmadı.Denetimli serbestlik hakkından faydalanma hakkını elde etmiş mahkûmlar bu haktan gerekçesiz bir şekilde faydalandırılmadı. Cezaevi idaresi ile mahkûmlar arasında görüşme ve iletişim sağlanmadı.

3 TUTUKLU AÇLIK GREVİNE BAŞLADI

Öte yandan Elazığ T Tipi Cezaevi’nde bulunan Hüseyin Bağ ve aynı koğuştaki 2 tutuklunun hak ihlallerine karşı açlık grevine başladığı bildirildi. Mardin’in Nusaybin ilçesinden 2016 yılında tahliye edilen, 70 kişi hakkında açılan davada 11 yıl hapis cezasına çarptırılan Hüseyin Bağ ve aynı koğuştaki 2 arkadaşı yaşanan hak ihlallerine karşı açlık grevine başladığı kaydedildi. Tutuklu Hüseyin Bağ’ın ablası Kader Bağ, kendilerini arayan kardeşinin cezaevinde artan hak ihlallerine dikkat çekmek ve bunları protesto etmek için aynı koğuşta bulunan 2 arkadaşıyla birlikte açlık grevine girdiğini belirtti. Bağ, kardeşinin telefon görüşmesinde “talepler karşılanana kadar açlık grevinden vazgeçmeyeceklerini” söylediğini aktardı.

[Bold Medya] 8.8.2020

Dış güçler safsata; Vatandaş TL’ye güvenmiyor [İlker Doğan]

İktidar temsilcilerine göre kurdaki dalgalanma ve TL’deki erimenin arkasında ‘dış güçler’ var. Her kur krizinde benzer ifadeler en yüksek perdeden dillendiriliyor. Peki bu ne kadar gerçekçi? Gerçekten ‘kim olduğu bile belli olmayan dış güçler Türkiye’nin ‘yükselişini’ engellemek için piyasayı manipüle ediyor olabilir mi? Merkez Bankası’nın (MB) verileri iktidar temsilcilerini yalanlıyor. Zira dolara hücum eden ‘dış güçler’ değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları!

MB’nin rakamlarına göre, yurt içi yerleşiklerin döviz hesaplarındaki tutar son iki haftada 8,9 milyar dolar arttı ve geçtiğimiz hafta itibariyle 213 milyar dolara dayandı. Bu rakam geçtiğimiz yıl sonunda 193.6 milyar dolar seviyelerindeydi. Artışın neredeyse tamamının bireysel hesaplardan kaynaklanması dikkat çekici. Sadece bu gerçek bile iktidarın, ‘dış güçler’ çıkışının hiç bir temeli olmadığını ortaya koyuyor. Yatırımları için güvenli liman arayan vatandaşlar, altın ve dolara koşmuş.

Bu arada Merkez Bankası’nın brüt döviz rezervi geçtiğimiz hafta itibarıyla bir önceki haftaya göre, 4 milyar 253 milyon dolar gerileyerek 46 milyar 673 milyon dolara geldi. Geçtiğimiz yıl aynı dönemde rakam 79 milyar doların üzerindeydi. Yine geçtiğimiz yıl 25 milyar dolar seviyelerinde olan altın rezervi ise bugün 44 milyara dayanmış durumda. Bu da Türklerin, TL’ye güvenmediğini net bir biçimde ortaya koyuyor.

Önceki gün tarihi rekorla 7.30’u aşan dolar, dün 7.37’ye dayandı. Dolar ve Euro’nun tırmanmaya devam etmesi üzerine Merkez Bankası, açık piyasa işlemlerinde piyasa yapıcı bankalara tanınan likidite imkanlarının yarıya düşürüldüğünü açıkladı. MB’nin hamlesiyle 7.15’lere kadar gerileyen dolar akşam seetlerinde yeniden 7.28 seviyelerine yükseldi. Euro ise 8.60 seviyelerinde başladığı günü, 8,70’i aştıktan sonra 8.59 civarında tamamladı.

ACİLEN PARA BULUNMASI LAZIM

MB’nın piyasa gerçekliğinden kopuk hamlelerinin kurun ateşini düşürmesi mümkün değil. Zira AKP rejiminin gerçeklikten uzak ekonomi/para politikaları nedeniyle TL’ye güven dip yapmış durumda. Yüzde 8,25’lerde olan politika faiz oranının acilen (açıklanan yüzde 12) enflasyonun üzerine, yani yüzde 15’lere çekilmesi lazım. Ancak AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faiz inadı nedeniyle bu pek mümkün gözükmüyor. Merkez Bankası’nın rezervleri de son iki yılda kuru frenlemek için eritildi. Swap (ödünç para) ile de aradaki açık kapatılamayınca, kura müdahale için elde barut kalmadı. Sonuç olarak kur olması gerektiği gibi yukarı yönlü tırmanmaya başladı. İktidar acilen para bulamazsa yükselme devam edecek.

HAYALİ DIŞ GÜÇLER!

İktidar temsilcileri her kur krizinde olduğu gibi önceki gün yaşanan krizde de ‘dış güçler’i hedef gösterdi. İktidara göre Türkiye’nin ‘şahlanmasını’ engellemek isteyen dış güçler kurları manipüle ediyor. Amaçları ise Türkiye’ye ‘diz çöktürmek’! Rejimin sözcüleri, söz konusu dış güçlerin kimler olduğunu hiç bir zaman söylemiyor. Peki gerçekten böyle birşey olabilir mi? İşte burada ‘bu dolarları kim aldı’ sorusu geliyor akıllara. MB verileri bize bu konuda önemli bir bilgi veriyor.

VATANDAŞ DÖVİZE KOŞTU

Merkez Bankası tarafından açıklanan haftalık para banka istatistiklerine göre, geçtiğimiz hafta vatandaşlar döviz hesaplarına 4 milyar 360 milyon dolarlık alım yaptı. Bir önceki hafta gerçekleştirilen 4 milyar 592 milyon dolarlık artışla birlikte değerlendirildiğinde iki haftalık toplam artış 8 milyar 952 milyon dolar olarak gerçekleşti. Son artışlarla birlikte vatandaşların döviz hesaplarının toplam büyüklüğü 212 milyar 920 milyon dolara ulaştı. Rakam geçtiğimiz yıl sonunda 193 milyar 644 milyon dolar seviyelerindeydi. Artışın neredeyse tamamının bireysel hesaplardan kaynaklandığını da belirtelim. 213 milyar dolarlık döviz mevduatlarının 131 milyar 253 milyon doları bireysel hesaplarda tutuluyor. Tüzel hesaplardaki döviz tuarı ise 81 milyar 667 milyon dolar.

DÖVİZ HESAPLARI ORANI ARTIYOR

Bir başka bilgi daha; TL’nin yabancı para birimleri karşısında değer kaybetmesi ile birlikte yatırımcılar ve vatandaşlar tarafından TL’ye karşı güven kaybı, banka hesaplarına da yansıdı.   BDDK tarafından yayınlanan aylık bankacılık sektörü verilerine göre, vatandaşların banka mevduatlarında vadeli veya vadesiz şekilde bulundurduğu döviz tutarının toplam tutara oranının yıllar içerisinde yükseldi. Şubat 2011’de banka mevduatlarında bulunan yabancı para oranı yüzde 29 seviyelerindeydi.

BDDK’nın aylık yayınladığı sektör verilerine göre banka mevduatlarındaki döviz oranı Mayıs 2019’da yaklaşık yüzde 55 ile rekor kırdı. 2009 yılının haziran ayında bünyelerinde 107 milyar dolar değerinde yabancı para bulunduran Türk bankaları Haziran 2019’da ise 2 katına çıkarak 212 milyar Dolara yükseldi.

[İlker Doğan] 8.8.2020 [TR724]

İstanbul-Londra eşitliği bozulmadı [Hasan Cücük]

Fatih Karagümrük, TFF 1. Lig'de playoff finalinde Adana Demirspor'u penaltılarda 6-5 mağlup etti ve bu yıl Süper Lig'e çıkan son takım oldu

HABER-YORUM | HASAN CÜCÜK

Karagümrük’ün 36 yıl aradan sonra Süper Lig’e terfi etmesiyle, önümüzdeki yıl en üst ligde 6 İstanbul takımı mücadele edecek. İstanbul son kez Süper Lig’de 6 takımla 24 yıl önce temsil edilmişti. İstanbul’un rakibi ise Londra. Premier Lig’de başkent Londra tıpkı İstanbul gibi önümüzdeki sezon 6 ekiple temsil edilecek. Her iki şehir de 2019-20 sezonunda 5 takımla ligde temsil edilmişti. İki şehrin birer takımının daha en üst lige çıkmasıyla eşitlik bozulmadı.

1959’da start alan o yılların 1. Lig’i şimdinin Süper Lig’inde İstanbul takımlarının bariz hegomanyası var. Şampiyonluk aradan geçen 62 sezonda sadece 7 kez İstanbul dışına çıktı. Trabzonspor 6, Bursaspor ise bir kez şampiyonluk kupasını İstanbul dışına taşıdı. Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş ligin ilk yılından beri aralıksız temsil ediliyor. Üç büyüklerin yanına zaman zaman diğer İstanbul takımları da eklendi. Geride kalan 62 sezonda 3 Büyükler’in yanı sıra İstanbulspor, Kasımpaşa, Vefa, Sarıyer, Başakşehir, Feriköy, Beykozspor 1908, Karagümrük, Zeytinburnu, Bakırköyspor, Beyoğlu ve Yeşildirek İstanbul’u en üst ligde temsil etme imkanı buldu. En üst ligde bugüne kadar 15 İstanbul takımı mücadele etti.

Geçen sezon 5 takımla temsil edilen İstanbul’un Süper Lig’deki 6’ıncı temsilcisi Karagümrük oldu. 36 yıl aradan sonra en üst lige yükselen Karagümrük, İstanbul’un 24 yıl aradan sonra 6 takımla Süper Lig’de temsil edilmesini sağlayan ekip oldu.  1962-63 sezonu İstanbul’un en fazla ekiple temsil edildiği dönem olarak futbol tarihine geçti. 22 takımlı ve 2 gruplu olarak oynanan en kalabalık sezonda tam 11 İstanbul kulübü 1. Lig’de yer aldı. Bu takımlar, ‘3 Büyükler’ haricinde; İstanbulspor, Feriköy, Vefa, Kasımpaşa, Beykozspor 1908, Beyoğluspor, Fatih Karagümrük ve Yeşildirek oldu.  62 yıllık profesyonel ligde Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray sadece 10 sezon yalnız kaldı. Geri kalan 52 sezonda en az 1 İstanbul kulübü, 3 Büyükler’e eşlik etti. Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray son olarak 2006-07 sezonunda yalnız yer aldı.

3 Büyükler; Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray 62 sezon boyunca İstanbul’u Süper Lig’de temsil etti. 3 Büyüklerden sonra İstanbul’u Süper Lig’de en çok temsil eden ekip İstanbulspor oldu. Sarı-siyahlı takım 23 sezon 1. Lig’de oynama başarısı gösterdi. İstanbulspor’u 15 sezonla Kasımpaşa, 14 sezonla da Vefa takip ediyor.  Süper Lig’in son şampiyonu Başakşehir ise İstanbul’u 12 yıl boyunca Süper Lig’de temsil etti. İstanbul’un Süper Lig’deki yeni takımı Karagümrük ise 7. kez en üst ligde mücadele edecek.

Gelelim İstanbul’un rakiplerine… Dünyanın bir numaralı ligi olarak gösterilen İngiltere Premier Lig’de önümüzdeki sezon 6 Londra ekibi mücadele edecek. Arsenal, Tottenham, Chelsea, Crystal Palace ve West Ham ile Premier Lig’de temsil edilen Londra’nın 6’ıncı ekip play-off finaliyle en üst lige yükselen Fulham oldu. Londra ligdeki takım sayısıyla İstanbul’la eşit ancak konu şampiyonluk olunca İngiltere başkenti oldukça geride kalıyor. Şampiyonluk sayısında ilk sırada 20 şampiyonlukla Manchester ekibi Manchester United ve 19 kez Liverpool ekibi FC Liverpool bulunuyor. Londra ekiplerinden en çok şampiyonluk gören ise 13 kezle Arsenal.

İtalya Serie A’ya en fazla ekip gönderen şehir ise başkent Roma. Lazio, Parma ve AS Roma ile Serie A’da temsil edilen Roma şehri, şampiyonluk mevzu olduğunda ise Torino ekibi Juventus ve Milona ekipleri Milan ve Inter’in hegomanyasını kabul ediyor. İspanya La Liga’da en fazla takımı bulunan şehir ise başkent Madrid. Real Madrid ve Atletico Madrid, başkentin La Liga’daki iki güçlü temsilcisi. Almanya Bundesliga’da iki ekiple temsil edilen tek şehir başkent Berlin. Hertha Berlin ve Union Berlin önümüzdeki sezon başkenti Bundesliga’da temsil edecek. Mevzu şampiyonluk olunca başkentin bu konuda sözü hiç geçmiyor. 20 takımlı Fransa Ligue 1’de ise iki takımla temsil edilen şehir bulunmuyor.

İstanbul ve Londra’nın 6 ekiple temsil edildiği en üst ligde Moskova ekipleri ise 5 takımla mücadele ediyor. Rusya’nın başkentini ligde Spartak Moskova, CSKA Moskova, Dinamo Moskova, Lokomotiv Moskova ve Khimki temsil edecek.

[Hasan Cücük] 8.8.2020 [TR724]

Batı’da muhalif algısı değişiyor mu? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bu rejimin en başarılı olduğu, hatta varlığını devam ettirmesini borçlu olduğu şey, kullandığı diskuru ve anlattığı “öyküyü” kabul ettirmiş olması. O kadar çok kurban var ki bu rejim tarafından mağdur edilen, hangi biriyle ilgileneceğinizi şaşırıyorsunuz. Son zamanlarda Türkiye’de gazetecilik yapmış veya yapmakta olan bazı yabancı gazetecilerle Twitter ortamında bazı polemiklerim oldu. Hiçbirine ben başlamadım. Bana sataşıldı, ben de yanıt verdim. Genel olarak “FETÖ”cü veya (Gülen Cemaati’ni kast ederek) “bir kült üyesi” olmakla itham edildim. Bunu yapan gazeteci daha önce Today’s Zaman gazetesinde çalışmış olmasına karşın, nasıl oluyor da bir nefret söylemi kullanarak bana saldırabiliyordu? Yanıtı esasında basit ve herkes tarafından biliniyor: Bu tam da Türkiye’de olup biten şey işte zaten! Gülen Cemaati’ni (GC) veya Hizmet Hareketini (HH) ölesiye cadı avına uğratanlar, daha önce GC ve HH ile çok bariz bağları olan, onlarla işbirliği yapan, ilişkileri olan insanlar.

Kimisi devlet yöneticisi, bakan, müsteşar, bürokrat, kimisi gazeteci veya akademisyen! 17 Aralık 2013 sonrasında “Paralel Devlet” olarak damgalanan GC ve HH, 15 Temmuz 2016 sonrasında terörizm ile suçlanmaya başlandı ve Türkiye’nin bir numaralı iç düşmanı ilan edildi. Bu dönemde rejim tarafından “Fethullahçı Terör Örgütü” (“FETÖ”) olarak nitelenmeye başlayan GC ve HH, bu jargonu yedi yirmi dört, haftanın her günü, yılın tüm aylarında, 2013 yılından bu yana yedi yıldır devlet ve özel tüm televizyonlarda ve gazetelerde kullanıyor, kullandırıyor. GC ve HH için oldukça geniş bir nefret dili literatürü oluştu bu zaman diliminde. Birçok pejoratif isim kullanıldı. GC ve HH için bir kült dendi. Bu retorik, bildiğiniz üzere bugün Türkiye’de hâkim dil haline gelmiş durumda.

15 Temmuz 2016 kontrollü darbe girişimi sahnelendikten sonra, GC veya HH ile alakalı olsun veya olmasın, yüz binlerce insan takibata uğratıldı. Bu takibatlar, anayasaya ve yasalara aykırı olarak gerçekleşti. Rejim, tıpkı 17 Aralık 2013’ten sonra yargı erkini baypas ederek sivil darbe yaptıktan sonra Türkiye hukuk mevzuatıyla bağlarını kopartarak keyfi bir idare haline geldi. 2013-2016 yılları arasında ciddi bir otoriterleşme yaşandı.  Fakat 2016’dan bugüne, bu rejim dönüşümü çok daha belirgin bir kırılma olarak gerçekleşti. Rejim yöneticileri, kafalarındaki sistem dönüşümünü uygulayabilmek için, bu dönüşümün neden gerekli olduğunu topluma anlatmak ve toplumu ikna etmek zorundaydılar. İşte topluma meşruiyet elde etmek için anlattıkları öykünün ana figürü, fabrikasyon “FETÖ” kavramıdır. Onun altında, GC ve HH için kullanıla gelen tüm pejoratif terminoloji toplanmış durumdadır.

“FETÖ” kavramı, daha önce ulusalcı Kemalist bazı çevrelerin GC lideri Fethullah Gülen için kullandıkları, aşağılayıcı “FETO” kavramından türetildi. Bu kavram Kemalist ulusalcı tabanda karşılık buluyordu. Kemalistler İslami her türlü sivil toplum ve dini örgütlenmeyi “gericilik” ve karşı devrimcilik olarak okuduklarından, 15 Temmuz 2016 sonrasında “FETÖ” kavramının seçilmesiyle, muhtemelen Kemalist ulusalcı kesimin desteğini almak hedeflendi. Takibat ve cadı avını geniş bir tabana kabul ettirmek ve olası olumsuz sesleri daha çıkmadan susturmak için rejim yoğun çaba harcadı. Bugün ortalama Türkiye vatandaşı herhangi bir birey, çok küçük bir istisnai marjinal grup dışında, bu rejim diskurunu kullanıyor. Kamuoyu algısı çok başarılı bir şekilde oluşturuldu. AKP ve MHP dışında, CHP ve İYİP, hatta HDP, anti GC ve HH pozisyonu almış durumda. Rejimin 17 Aralık 2013 iddiası olan “Paralel Devlet sivil darbe yapmaya yeltendi” ana söylemi, tuttu. Dahası, 15 Temmuz 2016 sonrasında resmi tarihe eklemlenen “FETÖ darbe yapmaya kalkıştı” diskuru da toplum tarafından çok büyük oranda benimsendi.

KHK İLE ATILDIM

Ben de 2016 yazında bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Türk-Alman Üniversitesi’ndeki görevimden atıldım. Hain-terörist olarak damgalandım. Benimle birlikte o zamanlar 11 yaşında olan kızım ve 7 yaşında olan oğlum da, eşim de hain olarak damgalandılar. Pasaportları hukuksuzca geçersiz kılındı. Gerçi yurtdışında normal demokratik ülkeler bu tek taraflı iptalleri hiçbir zaman kabullenmedi, ama devletin bu muamelesi bizde ciddi bir kopuşa ve üzüntüye, hatta özellikle çocuklarda büyük bir travmaya neden oldu.

Bizim durumumuzdan onlarca kez kötü olan insanlar olduğunu biliyorum. Hepsinin ayrı bir öyküsü ve dramı var tabii. Fakat ateş düştüğü yeri yakıyor. Kimin acısı fazla diye bir mağduriyet yarışına girmek insani değil. Önemli olan bu mağduriyetlerin her birinin nedeninin bugünkü anayasasız ve hukuksuz rejim olduğunu bilmek, bunu her fırsatta vurgulamaktır.

Twitter ortamında benim herhangi bir iki paylaşımımı (Aya Sofya ve tolerans kültürü hakkında, gayet masum ve apolitik paylaşımlardı) nedense beğenmeyip, beni amaçlarım uğruna Aya Sofya’yı suiistimal etmekle, “kült üyesi” (GC ve HH üyesi) olmakla, teröristlikle ilintilendiren bir yabancı kökenli gazeteci, bana şunu gösterdi ki.  Bu rejimin diskuru Batılı bazı gazetecilerce de kabul görmüş! Bahsettiğim gazeteci, a) GC ve HH ile ilgili olarak, rejimin propaganda çalışmasının belirlediği bir algıyı içselleştirmiş. b) Benim GC veya HH üyesi olarak kabul etmiş. c) Aya Sofya’nın kilise olduğuna ilişkin Twitter paylaşımlarımın “kült” grubun (yani GC) kendi amaçları uğruna kullandığı bir propaganda olduğuna kanaat getirmiş. Yani hem rejimin istediği algıyla hareket ediyor, hem de aynı rejimin yaptığı gibi, akıl almaz bağlar kurarak ait olduğumu iddia ettiği grubun bir fesatlık peşinde olduğunu ileri sürüyor. Beni bir birey olarak düşüncemi ifade etmiş olmama karşın, talimatla hareket eden bir tür fanatik “kült” üyesi olarak itham ediyor.

Benim bu gazeteciye derdimi anlatmam mümkün olmadı. Ben izah etmeye çalışınca, saldırganlığını ve nefret suçunu daha da kişiselleştirici aşağılayıcı bir boyuta taşıdı. Sonra da beni engelledi. Onunla benim aramda bir tür arabulucu rolüne giren bir başka yabancı gazeteci de, benim mağduriyetimi abarttığım yönünde birkaç Tweet attı. Bana saldıran gazeteciye gösterdiğim tepkinin fazla sert olduğunu falan ileri sürdü. Oysa sadece saldırıların nefret suçu olduğunu, gazetecilikle alakası olmayan bir hasmane tutum içinde olan yabancı gazetecinin tutumunu eleştirmiş ve kamuoyu ile paylaşmıştım.

BANA BU YAPILIYORSA GERİSİNİ SİZ DÜŞÜNÜN!

Bu yaşananlar, şunu gösteriyor; Benim gibi GC ve HH ile aidiyet ilişkisi bulunmayan birine bile bunlar yapılıyorsa, gerisini siz düşünün! Yabancı bir gazeteci bile bu rejim dilini benimsemişse gerisini siz düşünün! Ortada aleni olan nefret suçuna karşın, başka bir Batılı gazeteci benim tepkimi o saldırganın iğrenç nefret suçundan daha fazla eleştirilmeye layık görmeye başlamışsa, gerisini siz düşünün!

Rejim kim ne derse desin, kendi öyküsünü benimsetmede ve dilini kabul ettirmede gayet başarılıdır. Hem içeride neredeyse tüm toplumsal kesimler bu rejim dilini benimsemiştir, hem de artık bu dil kısmen Türkiye uzmanı bazı yabancı basın mensuplarınca da kabul edilme, en azından tolere edilme durumundadır. Mağdurlara “uzatmayın, sorununuz o kadar da kötü değil!” denmeye başlanmıştır. Belli ki anormal kitlesel takibat, meyvelerini vermeye başladı. Batı’da genel algı, bunun bir Türkiye (ve Ortadoğu) normalitesi olduğu yönündedir. Dahası, bunu bir tür güç mücadelesi olarak algılıyorlar. Yani, rejim kötü, ama diğerleri de onlardan iyi değil türü bir algı oluşuyor. Türkiye’de muhalefetin de “FETÖ” jargonunu iştahla ve şehvetle kullanması, özellikle Batılı sol çevrelerde büyük bir kafa karışıklığına yol açıyor. Çünkü Kemalist ulusalcı sekülerler, “FETÖ” terimini inanmışlık içinde kullanmakla kalmıyor, kendilerine bilgi almak için gelen Batılı solculara da “FETÖ” ile ilgili klasik rejim öyküsünü anlatarak, rejimin yelkenlerine rüzgâr oluyor. Mesela Can Dündar gibi sürgün gazeteciler, “FETÖ” olarak gördükleri GC ve HH mensuplarını veya kendilerince mensup olarak grupladıklarını yurtdışında rejim ağzı kullanarak kötülüyor. Kürt hareketi, örneğin Selahattin Demirtaş, sıklıkla “FETÖ” diskurunu kullanıyor. Bundan dolayıdır ki, Türkiye dışında bu Kemalist veya Kürt sol çevrelere dâhil olmayan mağdurlar, tam mağdur olarak kabul edilmiyor.

Bana yapılan saldırıların arkasındaki tablo budur. Yüz binlerce rejim mağduruna Batı’dan yeterince destek gelmemesinin medeni budur. Mesela Osman Kavala veya Selahattin Demirtaş AB çevrelerince gündeme getirilirken (ki getirilsin, doğrusu da budur!), diğerlerinin, mesela Ahmet Altan veya Mümtaz’er Türköne’nin gündeme getirilmemesinin nedeni budur! Kemalist ve Kürt siyasi hareketinin çoğu, GC ve HH ile alakalı olarak rejimle aynı veya çok benzer algılara sahipler. Aynı nefret, “yetmez ama evet” grubu olarak aşağıladıkları liberal demokratik kesimler için de geçerlidir.

Türkiye muhalefetindeki bu iç bölünmüşlüğün rejimin devamına olanak sağladığını defalarca kaleme aldım. Fakat şu an bundan daha ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Bu bölünmüşlük, Batı’da ciddi bir algı değişimine neden oluyor. Batı’da Türkiye’deki ve diasporadaki muhalefet algısı değişiyor. Ben bunun işaretlerini görüyorum. Bu, Erdoğan veya yakın çevresinin başarısı değil. Tümüyle AKP dışı politik odakların oportünizmi ve ajandalarından kaynaklanan bir sorun. Dolayısıyla çok ciddi bir mesele.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.8.2020 [TR724]

Âhiret çok renkli olacak! [Dr. Reşit Haylamaz]

Bunu, uzun bir esaret sonrasında Meriç’ten geçerek gelebilen bir yakınım söylemişti; dün kendisini yüceltenlerin bugün olmadık ithamlarla nasıl yüz değiştirdiklerini bir bir anlatmış ve bile bile bu kadar kör ve sağır olabilen, hatta bununla da kalmayıp, ‘Açıktan iftiralarla nice masumun canını yakan insanların âhiretleri nasıl olacak?’ diye sormuş ve sonrasında, ‘Gerçekten de âhiret çok renkli olacak!’ demişti.

İlk duyduğumda ben de garipsemiştim. Biraz teemmül edip düşününce, ortada garipsenecek bir durumun olmadığını anladım.

Onun içindir ki Âhiret’te ağızlara fermuar vurulacak ve o gün eller konuşacak; üstelik, ayaklar da buna şahitlik edecekler!

Birçok insanın pişmanlık çığlıkları söz konusu olacak; “Keşke falanı dost edinmeseydim!”

“Keşke şu adımı atmasaydım!”

“Keşke dilimi tutsaydım!”

“Keşke elim kırılsaydı da bunu yapmasaydım!”

.. ve daha niceleri!

Ne var ki o gün, mahşeri inleten ‘keşke’lerin hiç fayda vermediği bir gün!

Ve o gün, kimin haklı olduğu bütün netliğiyle ortaya çıkacak ve buna kimse itiraz edemeyecek!

Bugün sizleri, sıra dışı bir olayla tanıştıracağım. Anlatacağım olayın, kaynaklarda farklı versiyonları olmakla birlikte zamanınızı almamak için özetleyerek vereyim:

Benî Zafer kabilesinden Tu’me İbn-i Übeyrık, günün birinde komşusu Katâde’nin (radıyallahu anh) zırhını çalmış ve bunu kendisinden bileceklerini tahmin ettiği için de söz konusu zırhı bir un çuvalına yerleştirip Zeyd adında bir Yahudi’nin evine götürmüş.

Zırhının kaybolduğunu fark eden Hazreti Katâde, muhtemelen o güne kadarki şüpheli durumlarından hareketle Tu’me’den şüphelenmiş ve Tu’me’nin hırsız olduğunu ve zırhını çaldığını söylemiş.

Kavminin ileri gelenlerini toplayıp Tu’me’nin evine gelmişler ve çaldığı zırhı sahibine geri vermesini istemişler. Ancak Tu’me böyle bir suçu kabul etmemiş ve üstelik, çalmadığına dair yemin üstüne yemin de etmiş. 

Katâde ve kabilesi bundan tatmin olmamış ve Tu’me’nin evini aramışlar; ancak zırhı bir türlü bulamamışlar. 

Un izini takip etmişler; izler, Zeyd adındaki Yahudi’nin evine gidiyormuş.

Bu sefer, Zeyd’in evine dayanmışlar.

Doğal olarak Zeyd, zırhı Tu’me’nin getirdiğini ve onu bir çuval içinde kendi evine ‘emaneten’ bıraktığını söylemiş.

İnanmamışlar!

Hiç olmadık yerde Yahudi Zeyd’in adı hırsıza çıkmış!

Bazı Yahudiler Zeyd’i tebrie etmişler ve onun hırsızlık yapacak birisi olmadığını ve bu zırhı da çalmadığını söylemişler; ancak seslerini duyan olmamış!

Kabile refleksiyle hareket eden Benî Zafer, Tu’me’ye iftira atıldığını ve olmadık yere töhmet altında bırakıldığını söylemeye başlamışlar. Üstelik, esas suçlunun Zeyd olduğunu ve zaten zırhın da onun evinden çıktığını ileri sürmüş ve konuyu Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) götürmeye karar vermişler.

Gelmiş ve Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’ne konuyu açmışlar; zâhirî sebepleri serdedip Tu’me’nin masum olduğunu ve bu töhmetin kaldırılmasını istemişler. Her ne kadar inkâr ediyor olsa da çuval içindeki zırhın Yahudi Zeyd’in evinden çıktığını söylemiş ve kendi lehlerinde bir karar çıkmasını talep etmişler.

Başka argümanlar da kullanmışlar; Zeyd’in gayr-i müslim oluşunu, Allah ve Resûlullah düşmanı bir kimliğe sahip olduğunu nazara vermiş, kendi Müslümanlıklarındaki fâikiyete dikkat çekmek istemişler!

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Yahudi Zeyd’i de dinlemiş; nihayetinde adam, “Vallahi de ben çalmadım, ey Eba’l-Kâsım!” demiş.

Ama nafile!

Fahr-i Rusül Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), dinledikleri ve ileri sürülen iddialardan hareketle ve görünürdeki hale göre Tu’me’nin haklılığına, Yahudi Zeyd’in de “hırsız” olduğuna meyledecek olmuş!

Ancak, Allah (celle celâlühû) buna müsaade etmemiş ve risâleti öncesinde bile koruyup kolladığı Resûlü’ne Nisâ Sûresi’nden on âyet (105-115) indirmiş; görünürdeki hâl farklı gösterse de işin aslında Yahudi Zeyd’in haklı ve masum olduğunu ilan etmiş.

İndirdiği âyetlerde Allah (celle celâlühû) Resûlü’ne, “Sakın hâinlerin savunucusu olma!” demiş. Dahası, “Kendi öz canlarına hıyanet edenleri savunma!” demiş ve Allah’tan af dilemesini istemiş. “İnsanlardan gizlemeye çalışırlar da Allah’tan gizlemeyi düşünmezler!” diyerek problemli bir duruşa dikkat çekmiş.

Allah’a gizli ne kalabilir ki?

Sonra sormuş:

“Haydi diyelim; bu dünya hayatında siz onları savundunuz, peki, yarın Kıyâmet Günü’nde Allah’a karşı onları kim savunacak yahut onların o gün vekili kim olacak?” 

Yalnız, kimsenin yüzüne kapı kapatmamış; hata yapana “dönüş” yolunu da göstermiş!

“Eğer Senin üzerinde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir zümre seni bile hükümde şaşırtmaya yeltenmişlerdi!” demiş. 

Dolayısıyla Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), arkasında günde beş defa saf bağlayan koskoca bir kabileye karşılık, inancı ve kabilesi farklı bile olsa Yahudi Zeyd’in masumiyetine hükmetmiş.

Tu’me’ye ne mi olmuş?

Suçunu vahyin deşifre etmesinden rahatsız olmuş ve Medîne’den kaçmış; Mekke’deki akrabalarından Haccâc İbn-i Allât’a sığınmış.

Sonra, can çıkmadan huy çıkmamış ve bu sefer Haccâc’ın mallarını aşırmaya başlamış!

Suçu sabit olunca bu kapı da yüzüne kapanmış ve başını taştan taşa vura vura Benî Süleym hârresinde, üstelik -Allah muhafaza- “kâfir” olarak can vermiş!

Bugün bu hâdiseyi anlatmamım özel hiçbir sebebi yok; bir muhasebeye vesile olsun diye yazdım. Hepimiz etten-kemikten varlıklarız; olaylara bakışımız aynı olmadığı gibi beklenti ve taleplerimiz de farklı farklı.

Üstelik bugün, bize hakikatin rengini farklı göstermek için organize çalışan birlikler var; suret-i haktan gözükerek akı kara, karayı da ak gösterme derdindeler!

İstikamet üzere hüküm verebilmek için vahiyle de müeyyed değiliz!

Öte yandan, atan da tutan da mesnetsiz!

Öyleleri var ki evirip çevirip söylediklerine bakınca insan, “Acaba ne yapsam ilişmezler?” diye kendine sormadan edemiyor!

Ancak, birilerinin pazarında her işe bir kulp var!

Dünden bu yana yapageldikleri bilinse, insan yüzüne bakamayacak olanlar bile kendini sadakat kürsüsünün biricik imamı görebiliyor!

Ne var ki mü’min, canı yansa da can yakmaz! Onun için Üstad, “Aldanırız ama aldatmayız!” diyor.

Anlayacağınız, gün, fitne günü…

Bulanık suda Tu’me’yi ‘öteki’nde aramanın faydası yok; sağlıklı olan, iç dünyamızdaki Tu’me’yi görebilmek, her şartta kendi kirlerimizden arınabilmektir!   

Göremediğimizi gösterecek bir vahiy gelmeyeceğine göre önümüze servis edilen ve bilerek köpürtülen her meseleye ihtiyatla yaklaşmakta fayda var!

Bu dünya nasılsa bir gün biter; ancak şu bir hakikat ki Âhiret çok renkli olacak!

[Dr. Reşit Haylamaz] 8.8.2020 [TR724]

Şiiri vatan edinmiş bir sürgün: Mahmud Derviş [M.Nedim Hazar]

Henüz 6 yaşındayken sürgün olur şair Mahmud Derviş. İsrail’in işgaliyle beraber ailesi göç etmek zorunda kaldı. Yıllar sonra vatanına döndüğünde ise köyünün dümdüz edildiğini gördü. Genç yaştan itibaren şiiri vatanı belleyen şair, Arap Yarımadası’ndan Avrupa’ya, oradan Amerika’ya mekik dokuyan çileli bir yaşam sürdü.

HABER-PORTRE | M. NEDİM HAZAR

Bir şiirlik canı vardır zalimin, çoğu zaman bir kelime başlatır bir kıyamı. Ve keskindir kenar; kanatır. Sürgünü uzaklaştırmak zannedenler aldanır hep, attıkça uzağa öfkeyi, gerilimle daha büyür ve kıyama durur. Bir dirgen sivriliğiyle direnir mısralar.

Kelimeler…

Onlar direnir en çok… Ve en fazla cümleler ağır gelir çoğu kez zalimin dar yüreğine… Aynı kelimeler genişletir oysa sevda dolu yürekleri. Zincirleri kıran, zindan duvarlarını yıkan, mesafeleri ortadan kaldıran… Bizim de kullandığımız aynı harflerdir ama harp düzeni alabilmesi için başka şeyler gerekir. Kullanmasını bilen için tehlikelidir de. Üstelik herkese göstermezler tesirli yüzlerini. Orada; dikenli çalılıklar arasında gizlenir ve biz ölümlü sıradanlara göstermezler kendilerini. Şairler bir tek onları görür, uzatır ellerini ve alırlar. O yüzden en çok şairler kanar. Avuçları, yürekleri kadar çizik çiziktir onların.

Filistinli Sevgili’ye şöyle seslenir mesela şair:

“Gözlerin bir diken
yüreğe saplanmış,
çıldırasıya sevilen,
işkencesi dayanılmaz olan!”

13 Mart 1942’de Celile’nin Birwa köyünde dünyaya gelir Mahmud Derviş. Çocukluğunu yaşamadan iki şey ile tanışır: Sığınmacılık ve sürgün!

Henüz 6 yaşındayken toprakları İsrail işgaline uğrar ve ailesiyle beraber Lübnan’a sığınır. Yaşı küçük olmasına rağmen bu travma, hayatının en büyük kâbuslarından biri olarak belleğinde iz bırakır Derviş’in.

Daha sonra kaleme alacağı ‘Aynı’ adlı şiirinde sanki bugünleri anlatır Derviş:

“Biz de ağlarız, düştüğümüzde dünyanın kenarına…
Dikmez rüyalarımız gözünü diğer insanların üzüm bağlarına.
Adlarımız, günlerimiz gibi hep aynıdır, tatmin eder bizi bir türkü.”

Ancak vatan sevgilidir Doğu insanı için. Bitmeyen bir hasret, sessiz bir kordur yürekte sönmeyen.

“Çok güller atmak zorunda kalacağım,
Celile’de bir güle ulaşabilmek için.”

diye hasretini dile getirmiştir. Daha sonra kendi vatanlarına ‘sızarak’ tekrar dönerler. Ne ki köyleri haritadan silinmiştir. Bu nedenle Darü’l-Assad’a yerleşirler. Kendi vatanlarında ‘sığınmacı’ kimlikleriyle var olurlar. Oturum iznini ‘mevcut-namevcut’ yani ‘var-yok’ olarak alırlar. Fiziken vardırlar ama hukuken yok sayılırlar kendi topraklarında. Onlar tüm mal ve mülklerine el konulup, kendi vatanlarında mülteci konumundadırlar artık. Ve Derviş son nefesini verene kadar değişmez bu durum!

Çağdaş Arap şiirinin en önemli isimlerinden olan Filistinli şair Mahmud Derviş, 26 yılı sürgün ve hapisle geçen yaşamı boyunca hem direnişin hem de duyguların şairi oldu. Derviş, Houston’da hayata gözlerini kapatırken geride 20’den fazla dile çevrilmiş 50’ye yakın kitap bıraktı.
Ve Hayfa, ilk büyük aşk… Ailesi başka bir köye nakledilmiş, kendisi Hayfa’ya geçmiştir. Taşlarını en çok hatırlar bu tarihî beldenin. Elbette umut vardır en fazla öfke ile sarmalanmış. ‘Karmil’in İnişi’ şiirinden:

 “Hayfa taşlarında yuva yapmış.
Bir tarla kuşunun üstündeki bir damla su;
denktir tüm denizlere…
Ve yıkayıp temizleyebilir işleyeceğim,
Tüm hataları…”

10 yıla yakın burada ikamet eder. Okur, çalışır, en önemlisi güzel dostluklar edinir.  şık olur, şiirler yazar. İsrail Komünist Partisi’ne yakın Al-İttihad gazetesinde ve Al-Cedid dergisinde redaktörlük yapar bir süre. Doğuştan sakıncalıdır ama yazıları ve siyasî görüşleri gerekçesiyle ‘şehirden çıkışı yasaklı’lar listesindedir. 3 yıl süren bir ev hapsi… Hiçbir gerekçe, yargı kararı, hukukî neden olmadan belli zaman dilimlerinde evinden alınıp hapse atılır Mahmud Derviş. Aslında çıkması mümkündür şehirden ama o da biliyordur ki, kaçarsa bir daha dönemeyecektir hayatını, yüreğini şekillendiren bu kente. Ama kararı verir ve ayrılır, tekrar dönemeyeceğini bile bile kopar geçmişinden yüreği kan ağlayarak.

İlk durak Moskova’dır. Hayfa’da yaşarken İsrail Komünist Partisi’ndeki etkinliklerde yer alması; sosyalist düşünceye olan yakınlığı; başka bir ülkeye gidebilmenin imkânsızlığı gibi zorluklar birleşince mecburi rotadır aslında Moskova. Ancak, bir söyleşisinde bu kentte yabancı olduğunu tek cümleyle özetler: “Orada gerçek bir evim olmadı!”

Gerçi nerde olmuştur ki sürgün bir insanın evi! Üniversite kampüsünde küçük bir odada kalmaya başlar. Moskova’nın tarihî ve kültürel zenginliklerini bir ölçüde tadar. Hatta biraz da Rusça öğrenir bu esnada. Bir yıla yakın bir zaman dilimi içerisinde Rus halkının çektiklerine şahit olur hayretler içinde ve tıpkı Nazım gibi büyük hayal kırıklığı yaşar. Moskova’nın ‘Yoksullar Cenneti’nin bir ütopya olduğunu idrak eder. Hayallerinin şehri imajı yerle bir olmuştur burada.

Şehirdeki yoksulluğun yanı sıra insanların gözlerindeki korkudan etkilendiğini söyler bir söyleşisinde. Özgüvensiz bırakılan ezilmiş Rus insanı görmüştür bir yıl boyunca. Şöyle diyor kendi ifadesiyle: “Bizim hayallerimiz, ideallerimiz, Sovyetik söylem ve Sovyetler gerçeğiyle, bir ölçüde yüzleşebildim orada.”

Yaşadığı bu acı tecrübe, ruhundaki özgürlük rüzgârını dindirmek bir yana daha da kamçılar. Hayalini kurduğu özgür, dayanışmacı, mutlu topluma olan inancı daha da güçlenir Derviş’in.

“Mısır’da asla aynı değildir saatler…
Her dakika bir anıdır Nil kuşlarının yenilediği.
Oradaydım…
Nil’in oğluyum ben, bu ad yeterli benim için…”

Sonraki durağı Mısır’dır. ‘Sirhan Kahvesini Kafeteryada İçer’ isimli şiirini burada yazar ve ilk kez Al-Ahram’da yayımlanır şiir. Kahire, Derviş’in hayatı için önemli bir merhaledir. İsrail’e kesin olarak ‘dönmeme’ kararını burada alır şair. Tedirgin ve huzursuzdur. Ancak bir sabah uyandığında karşısında Nil’i görür. Duyduğu ezan sesi onu kendine getirir. Çok iyi dostlar edinir Kahire’de. Al-Ahram’ın Yazarlar Kulübü’ne üye olur ve Necip Mahfuz, Yusuf İdris gibi isimlerle aynı ofisi paylaşır. Sıcak ve bir o kadar da şairin kendini geliştirmesine vesile olan uzun sohbetlerin yanı sıra, Mahfuz’un çalışma disiplini ve ciddiyetinden etkilenir Mahmud Derviş.

Bu dönemdeki en büyük üzüntüsü ise ‘meftun’ olduğu dönemin iki büyük sanatçısı Taha Hüseyin ve Ümmü Gülsüm ile hiç karşılaşmamasıdır. Kahire ve burada yaşadığı dostluklar, şiirini derinden etkiler. Kahire, bir metropol karmaşasına rağmen tarihî, kültürel olarak hep zengindir ve Derviş’in ruhunda büyük etki bırakır.

1972 yılında ‘yıkıntıların geometrisi’ dediği Beyrut’a geçer. Beyrut Kasidesi ne güzel anlatır:

 “Feyruz’un sesi.
Yıkıntıların geometrisi.
Denizin ve ölülerin mantosu.
Yıldızlara ve çadırlara çatı…”

Şairin bile tam izahını yapamadığı bir sevdadır Beyrut. Ancak bahtsızlığa bakın ki, oraya yerleşir yerleşmez iç savaş patlak verir. Kan, bitmeyen yıkımlar ve gözyaşları, ardı arkası kesilmeyen bombalamalar, birçok dostun kaybı, sevgisizlik, nefret, kuşku, çaresizlik, şairin ruhunda onulmaz yaralar açar ve şiirini de olumsuz etkiler. Tüm olumsuzluklara rağmen burada Al-Karmel dergisini yayımlar. Sabra ve Şatilla katliamları, zaten zor olan Beyrut’ta ikameti tamamen zorlaştırmıştır. Ardından

 “Şam’da biliyorum kim olduğumu kalabalık içinde.
Ben kendimim Şam’da.
Ne benzerim, ne de hayaletim gibi”

dediği Şam’a, oradan da Yaser Arafat’ın tavsiyesi üzerine Tunus’a geçer. Ancak buradaki hayatı da kıstırılmıştır.

 “Buradaki ne evim ev gibi,
ne de sürgünüm sürgün gibi”

diye serzenişte bulunur ‘Teşekkürler Tunus’ şiirinde. Bu hazin sıkışıklık ona ‘Ben’de kendine Paris’i yeni istasyon olarak belirletir ve Tunus, Kıbrıs, Paris arasında mekik dokuyarak hem ülkesi için çabalar, hem de şiir yazmaya devam eder. O artık sürgün bir şairdir; direnme ve direnişin şairi!

Sağlık sorunları baş göstermiştir. Akabinde geçtiği Ramallah’ta gördüğü baskı ile beraber sıkıntıları katlanır. Bunaldıkça Amman’a kaçar.

Mahmud Derviş için bazı şehirler aziz ve içli bir hayaldir: Mekke, Medine, Kudüs ve İstanbul! “İstanbul çoğumuzun rüyalarının kentidir. Ve buna da bütünüyle layıktır…” der. İstanbul’u sevmesinde Nazım Hikmet ve şiirlerinin de etkisi büyüktür.

Dünyanın mevcut yapısını hiç de iç açıcı olarak görmeyen Derviş için hep bir umut kapısı vardır. Bir yönüyle sûfî iyimserliğine sahip olan şair, Mevlânâ’yı insanlığın ortak mirası ve ışığı olarak görür. Yunus Emre’yi sadece Fransızca çevirilerden tanıdığı için mahzundur ama ruhen çok yakın hisseder kendini Derviş, Yunus’a.

Sanatı, “Bu dünyadaki varlığımızı, bulunmamızı ve ‘ebedî/sonsuz olma’ yanılsamamızı meşrulaştıran bir şey” olarak tanımlayan Mahmud Derviş, ölümün sanat tarafından tümüyle ‘yere serildiğine’ inanmaz. Ancak, ölüme takmamak için, onun varlığı ile fazla tasalanmadan birlikte yaşamak için, buna inanmak gerektiğini düşünür. Ona göre “Aksi takdirde, yaşamak, ilerlemek çekilmez olur, imkânsızlaşır.” Ve ölüm… Şaire göre ölüm; “fani olan bu dünyadan, sürekli, ebedî olan öteki dünyaya bir geçiş olarak algılanır. Yok olmaya mahkûm olandan, ‘sürdürülebilir’ olana bir kapı misali”dir…

Sanatçı, hayatının değişik dönemlerinde pek çok ödüle layık görülür. Afrika-Asya Yazarlar Birliği’nin Lotus Ödülü’nü 69’ta, Lenin Barış Ödülü’nü 83’te, Fransızların Uluslararası Sanat ve Edebiyat Şeref Ödülü’nü 93’te, Filistin Mahmud Hamchari Ödülü’nü 94’te, Amerika’nın Lannan Vakfı Kültürel Özgürlük Ödülü’nü 2001’de, Uluslararası Nazım Hikmet Ödülü’nü 2003’te, Hollanda Prens Claus Ödülü’nü 2004’te, Bosna Stecak Ödülü’nü 2007’de alır. 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilir. Kendisi,ödüller için düşüncesini şöyle açıklar: “Nobel Edebiyat Ödülü’nü ne düşündüm ne de rüyasını gördüm. Beni ona layık gören dostlarıma müteşekkirim. Ancak, Borsa’da bir değer olmak benim doğamda olmayan ve şiddetle karşı olduğum bir şey.”

9 Ağustos 2008 tarihinde Houston, Teksas’ta geçirdiği kalp ameliyatı sonrası oluşan komplikasyonlar sonucu, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamaz ve bedenine sığmayan gezgin ruhu tamamen özgür kalır. Yaklaşık 50 kitabı, 20’den fazla dile çevrilen şair Mahmud Derviş, tam anlamıyla ismiyle müsemma bir sanatçıdır. Mahmud; yani övülmeye değer ve Derviş; yani alçak gönüllü ve fakir…

Ardında ‘Kimlik Kartı’ şiirinden çivi gibi şu dizeleri bırakır:


[M.Nedim Hazar] 8.8.2020 [TR724]

Rüyada kâbus görmek ve her şeyini kaybetmek… [Veysel Ayhan]

Her şey dünya ile başlamadı.
Dünya ile de bitmeyecek.
Doğmadan önce bir ruhlar alemi hayatımız oldu.
Eskiler buna “Elest bezmi” der.

“Hani Rabbin, Adem oğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahitler kılmıştı: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti de) onlar: ‘Evet (Rabbimizsin), şahid olduk’ demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: ‘Biz bundan habersizdik’ dememeniz içindir.”(A’raf, 172)

İlk varlık tecrübemiz muhtemelen buydu.
Ama bu zaman dilimi biz dünyaya gelirken belleğimize yüklenmemiş.
Hatırlamıyoruz.
Ayete göre belleğimize kıyamet günü yüklenecek.

Daha sonra anne karnında dokuz aylık bir hayatımız oldu.
İkinci varlık tecrübemiz buydu.
O dönemdeki algılarımız da belleğimizde yok.

Şimdi üçüncü varlık dönemimizdeyiz.
Her şey olabildiğince gerçekçi görünüyor.
Bir üst hayat mertebesini hayal edemiyoruz.
Daha üst bir hayat gerçekliği olmayacağını sanıyoruz.
Halbuki var:

“Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur.” (Ankebût, 64)

Karşılaştıracak olursak dünya hayatı bir sonraki hayat gerçekliğine göre bir tür rüya.
Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen bir söz var:

“İnsanlar uykudadır öldükleri zaman uyanırlar.”
Descartes da aynı kanaate: “Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir?”
Büyük acılar, ağır şoklar yaşamadıkça insan bu rüyadan uyanmaz.
Ağır ıstırap ve çileler bazen bedel olur ve insan yaşamın bir rüya olduğu net bir şekilde fark edebilir.
Değilse hayat hep istikrarlı ve derin bir rüya olarak sürer.
Ölüm meleği gelene kadar dünya “rüya”sı devam eder.

Peki rüya nedir?
İnsan, uykuya daldığı an bir başka aleme geçer.
Denizin içine girmek veya denizden dışarı çıkmak gibi
Rüyada her şey dünyayı andırır ama atmosfer farklıdır.
Mantık ve fizik kanunları değişir.
En olmayacak şeyler hayatın rutini gibi görünür.
Hayalden hayâle geçeriz.
Kanatlanıp uçabiliriz. Hatta kanatsız da uçarız.
Dilediğimiz yere bir anda ulaşırız.
Tuhaflıkları normal sanırız.

Belki de rüya “zaman boyutunun olmadığı ” bir yerdir.
Saatler, “an” olur.
Anlar “yıl”.

Bazen bir dakikaya yıllar sığabilir.
Zaman algımız değişir.
Bazen kâbuslar görürüz.
Başımıza art arda kötü olaylar gelir.
Korkar, üzülürüz.
Ağlarız.
Değerli şeylerimizi kaybederiz.
Bizi kovalarlar. Nefes nefese koşarız.
Ağlayarak ter içinde uyanırız.
“Oh” deriz.
“İyi ki rüyaymış!”
“Boşuna korkmuşum” diye düşünürüz.
Üzüntü ve korkunun komikliğine güleriz.
İşte dünya hayatı da böyle temelsiz bir rüyadan ibarettir.

Her filmde olduğu gibi dünya “rüya”sında da iyiler ve kötüler var.
Bu “rüya”da mazlumlar ebedi yarınlarını inşa ediyor.
Kötüler yani zâlimler ise gözlerini yummuş yarınlarını karartıyor.
Her şey nazar-ı İlahinin kontrol ve gözetimi altında.
“Sahne Sahibinin” izni olmadan yaprak kımıldamıyor.

GÖZYAŞI KOLLEKSİYONCULARI

İnsan bir rüyada ne kaybedebilir ki?
Hiçbir şey!
Önemli bir hadis var: “Dünyanın, Allah’ın yanında sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı…” diye başlıyor.
Rüyanın içinde iken o alemdeki şeyler bize değerli görünebilir.
Rüyada padişah veya kral olmak…
Rüyada holdinglerin sahibi olmak…
Oysa ne kadar boş sahiplikler…
Rüyada zulüm görmek…
Rüyada malını mülkünü kaybetmek…
Bu nedenle de mazlumun esasen dünyada kaybettiği hiçbir şey yok.
Dünyada kaybedilen her şey; bir rüyada kaybedilenler cinsinden.
Makam, mevki, para, mülk…
Hepsi birer rüya ışıltısı…
Göz kamaştırıyor, parıldıyor.
Kaybetmek kötü gibi duruyor.
Ölümle rüyadan uyandığımızda ne kadar boş ışıltılar olduğunu fark edeceğiz.
Kaybettiklerimizin hiçliğine ve komikliğine güleceğiz.
Bu yanıyla mazlum ve mağdurlar bir şey kaybetmiyor.
Değerli olduğunu düşündüğü ve kaybettiği her şey, ebedisiyle takas ediliyor.
Zâlimin kazandığı bir şey yok.
Hepsi acı ve göz yaşı kolleksiyoncusu.
Yeryüzünü sahipsiz sanıyorlar.
Zayıfları eziyorlar.
Zulme doymuyorlar.

Gözyaşı biriktiriyorlar.
Biriktirdikçe biriktiriyorlar.
Yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünüyorlar.
Mutlu görünen bu rüyalarında ahiret kâbusuyla uyanacaklar.
“Keşke toprak olsaydım!” (Nebe’, 40) diye inleyecekler.
Kabûstan bir fanusa hapsolacaklar.

TRİBÜN

Önceki yazıda Truman Show’u örnek vermiştim.
O filmde tüm insanlar 24 saat Truman’ı seyrediyordu.
Peki bizim dünya rüyamızda tribünde kimler var?
Tabiri caizse sahnenin sahibi olarak asıl seyirci “Yaratıcı”.
Sonra O’nun elçileri.
Melekler.
Allah dostları.
Şehitler.
Dünya yaratıldığı günden bu yana seyirci olmaya hak kazanmış insanlar.
Tribünde bunlar var.
Etrafımızdalar…
Biz onları görmüyoruz.
Onlar bir üst bilinç düzeyinden bizi görüyorlar.
Biz ancak ölünce o bilinç düzeyine çıkacağız.
Şu an milyarlarca insan dünya “rüya”sında yaşayarak sınanıyor.

Yüz yıllardır sürüyor bu sınama.
Roller dikte edilmiyor.
Önümüze tercih olarak geliyor.
Herkes kendi filminde dünya çapında bir kahraman olabilir.
Hiçbir yönetmen rolüne odaklanmayan oyuncuyu filminde istemez.
Sürekli başkalarının rolleriyle meşgul olanı da istemez.
Senaryoyu beğenmeyeni de.
Rolün zorluğuna razı olduğumuz ölçüde rolümüz ağırlaşıyor.
Çile ve sabır oranında filmin afişinde ismimizin puntosu büyüyor.
Mızmızlık yaptıkça, vozurdadıkça küçülüyor.
En büyük roller; en ağır ve çileli olanlar.
“Yönetmen”, bu rolleri en sevdiklerine veriyor.
Bu nedenle ne kadar sevildiğinizi bilmek istiyorsanız rolünüzün ağırlık ve çilesine bakın.
“Niye düzgün bir rolüm yok”, “Ne yaptım da Yönetmen’i üzüp kenara atıldım” demek doğru değil.

Bu, bizim tercihimiz.
Yaratıcı’nın takdiri olan “cast”dan hoşlanmamak, rolünü beğenmemek risklidir.
Rolünü küçük görmek, küsüp senaryo metinlerini kenara fırlatmak tehlikelidir.
Bu tavır, sahneden veya film platosundan kovulmaya neden olur.
Erkenden gidebiliriz.
Ne olduğunu anlamadan kendimizi dünya ekranının dışında bulabiliriz.
En büyük roller en küçük makamda olabilir.
En küçük görünen role en büyük misyon biçilmiş olabilir.
Veya tersi en küçük roller en şaşalı kostümleri kuşanabilir.

KENDİ KULVARINDA BAŞROL OYUNCUSU OLMAK

İnsan, iradesini doğru kullanır, önüne çıkan zahmet ve meşakkatlere sabrederse;
Azim ve gayretle bunları aşarsa;
Ruhunu tüm insanlara karşı sevgi ile donatırsa kendi “kulvar”ının şampiyonu olabilir.
Ve gün gelir.
Ekranda durma süresi biter.
Kibar bir davetiye gelir.
Ekrana veda edersiniz.
Rüyadan göz aydınlığıyla uyanırsınız.
Ebedi bir onur ve sevinç içinde Yaratan’ınınıza yönelirsiniz.
Rolünüzün ağırlığından dolayı göz yaşları içinde O’na teşekkürlerinizi arz edersiniz.
Sonra diğer seyircilerden tebrikleri kabul edip tribünde kendinize ayrılan yere oturursunuz.
Her şey dünya ile başlamadı.
Dünya ile de bitmeyecek.

A’mâk-ı Hayal müellifi ile bitireyim:

“Ey avare yolcu!
Yürü; durma, yürü!
Bu geçici âlemin zevkleri seni Allah’a kavuşmaktan alıkoymasın.
Bu essiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi rüya ve hayalden ibarettir.”

[Veysel Ayhan] 8.8.2020 [TR724]

Bir ekonomi hikâyesi [Yavuz Altun]

1990’lı yılları ekonomik ve politik krizlerle geçirip 1999’da ciddi bir depremle sarsılan Türkiye, 2002-2007 yılları arasında nispeten sakin ve siyasî anlamda istikrarlı bir hayata kavuşmuştu.

ABD’nin küresel piyasalara yoğun nakit akışı başlatması, AKP iktidarının neoliberal, özelleştirme yanlısı ve dışa açık politikalar benimsemesiyle çakışınca, ülkede refahın artması da şaşırılmayan bir gelişmeydi.

Elbette, 2001’deki ekonomik krizin ardından IMF’yle birlikte gelen Kemal Derviş’in başlattığı reformlar, bu istikrar ortamında rahatlıkla uygulamaya kondu.

Türkiye ekonomisi, AKP iktidarının ilk beş yılında her yıl ortalama yüzde 7’nin üstünde büyüdü. Özelleştirmeler ve Batı ittifakıyla uyumlu bir tek partili hükümetin varlığı, dış yatırımcıya güven verdi.

İçeride de işler fena gitmiyordu. AKP’nin üzerinde yükseldiği “Anadolu kaplanları” Ortadoğu, Asya ve Afrika pazarına doğru büyüyordu. Dış politikayla desteklenen bu girişimler, bir hayli kârlı olmasının yanında, ülkede iş hacmini büyütürken, ekonomik gelir kalemlerini de çeşitlendiriyordu.

Reformların harfiyen uygulanması, mali disiplin, bankacılık sektörünün güçlendirilmesi gibi hamleler, 2008’deki küresel krizde ülkeyi ayakta tuttu.

Belki Erdoğan’ın dediği gibi “teğet geçmedi” fakat İzlanda, İrlanda ve Yunanistan gibi ülkeleri iflasa sürükleyen bir krizden bahsediyoruz.

2007’de AKP’nin oy oranını arttırarak yeniden iktidar olması, 2008’deki kapatma davasından sağ salim çıkması, ilk dönemde tedbirli şekilde olup bitenleri seyreden İstanbul sermayesinin de dümeni buraya kırmasını sağladı.

İşadamlarının sahip olduğu medya şirketlerinin yöneticileri, artık Erdoğan’la seyahat ederken sadece onun ne dediğine odaklanmakla kalmıyor, patronlarının ricalarını da iletiyorlardı.

İşler bu kadar iyi giderken, artık kimse ülkede bir darbe tehlikesi görmek, siyasî istikrarsızlık yıllarına yeniden dönmek istemezdi tabi ki.

Ancak Yusuf Aleyhisselam kıssasında da vurgulandığı gibi, ekonomiler varlık dönemleri yaşadıkları kadar yokluk dönemleri de yaşarlar ve bu yokluk zamanında neler olacağını aslında varlık zamanında yaptıklarınız belirler. Ve bir toplumun ekonomik yokluk zamanındaki becerileri, krizlere nasıl tepkiler verdiği, onun sosyal ve kültürel becerileri hakkında esaslı bir fikir verir.

İlk dönemdeki ekonomik büyümenin dış yatırıma ve uluslararası finans şirketlerinden alınan yüklü miktarlardaki borca dayanması, bu “başarı” hikâyesindeki en önemli kara lekeydi.

İkincisi, istihdamla ilgiliydi. Nüfusu hızla büyüyen ve gelişmiş ülkelere kıyasla genç bir nüfusa sahip olan Türkiye’de istihdam oranı, yüzde 50’ye hiçbir zaman ulaşamadı.

Bununla birlikte istihdamın kalitesi, yani eğitim sorunu çözülemedi. Erdoğan tam 7 milli eğitim bakanıyla çalıştı fakat sistemsel problemler hep devam etti.

Yeni iş imkânları ortaya koyulamazken, üniversite sayıları arttırıldı. İhtiyaca göre eğitim modelinin yerine popülist bir eğitim modeli uygulandı.

Bu arada Türkiye hızlı büyümenin bir yolu olarak inşaat sektörünü tercih etti. 2014’teki rakamlara göre, gayrisafi milli hasılanın yaklaşık yüzde 30’u inşaat ve onu besleyen sektörlerden geliyordu. İstihdamın yüzde 10’dan fazlası bu sektörlerde kullanılıyordu. (Şimdiki rakamlar da yakın.)

Diğer bütün faktörleri bir kenara bırakırsak, bir ülke ekonomisinin hangi sektörlere bağımlı olduğu, o ülkede ne seviyede bir eğitim gerektiğini, orta sınıfının hangi bilgiyle donanmış insanlardan oluşacağını ve hatta toplumun en çok hangi konularla ilgileneceğini belirler.

Güney Kore’nin ya da Japonya’nın ekonomik kalkınması otoriter yönetimler eliyle olmuştu fakat bu büyüme, teknoloji yatırımları ve ihracat lokomotifli olduğu için, bu ülkelerde kalifiye insan ihtiyacı hasıl oldu. Böylece eğitim seviyesi de yükselecekti.

Öte yandan inşaatın bir ekonomik kalkınma aracı olması için, projelerin hızlıca, yani denetimsiz şekilde, tamamlanması, bununla birlikte bilhassa yabancılara satılacak projelerin “cazip yerlerde”, mesela SİT alanlarında, yapılması gerekliydi. Bunun için de yargıyı kontrol altında tutmalıydınız, yoksa önünüze taş koyabilirdi.

Yine bu “varlık” döneminde AKP yönetimi, kamu kadrolarını (belediyeler dahil) ve harcamalarını sürekli arttırdı. Daha önce olmayan sosyal devlet uygulamaları getirdi – ki bu da kamu harcamaları kalemi olarak düşünülebilir. Tabi kadroların arttırılması ihtiyaçtan ziyade, partinin destek karşılığı istihdam paketinin bir yansımasıydı. Nitekim, sosyal devlet uygulamaları da “oy deposu” olarak işlerlik kazandı.

Ancak kamu masrafları artarken, masrafları finanse edecek vergileri toplamada devlet başarısızlığını sürdürdü. Gayrisafi milli hasıla içinde toplanan vergilerin oranı, 2002 ile 2018 arasında yüzde 23’le 26 arasında gidip geldi. OECD ortalamasının yüzde 35’e yaklaştığını, Fransa, Belçika, İsveç gibi gelişmiş sosyal devlet sistemine sahip ülkelerde yüzde 45’in üstüne çıktığını hatırlatalım.

Ayrıca Aralık 2013’te ortaya dökülen yolsuzluk meseleleri ve İran’la girişilen uluslararası para çevirme hamleleri, adeta bu “başarı” hikâyesinin AKP yönetimine bakan kişisel açmazlarını simgeliyordu.

Ekonomik büyümeyi ağırlıklı olarak dış finansmana bağlayan bir ülkenin yönetiminden her şeyden çok şunu beklersiniz: Politik istikrar ve öngörülebilirlik. Çünkü kalıcı sermayenin öncelikleri bunlardır.

Politik istikrar sadece demokratik sistemlerde değil, otoriter yönetimlerde de bulunabilir. Ancak bu sefer dışarıdan gelen sermayenin niteliği değişir. Sermayenin niteliği, finansal araçlarınızı kullanma biçiminizi değiştirir.

Uzun vadeli yatırım yapacak, ekip kuracak, insan yetiştirecek girişimleri kaçırır, kısa vadede para kazanmak isteyen size de toplamda çok az fayda sağlayacak oyuncularla baş başa kalırsınız.

Gelgelelim, Erdoğan’ın küresel yatırımcılar açısından ürkütücü bulunan tarafları var. O alelade bir otokrat değil, ideolojisi olan bir otokrat. Yani “ülkede kontrol benim olsun, siz ne isterseniz yapayım” demiyor, hırslı, talepkâr ve şark kurnazı.

Bunu en iyi dış politik tercihlerinde görmek mümkün.

2009’daki “one minute” rüzgarıyla Türkiye bölgedeki arabulucu rolünü bıraktı. Arap Baharı’yla birlikteyse Erdoğan yönetimi, sürgündeki liderleri uzun yıllardır İstanbul’da ikamet eden İhvan hareketinin bölgedeki hamiliğini yapma kararı verdi.

Şimdiden geriye bakınca, değişen Ortadoğu politikasının temelinde Erdoğan’ın petrol pazarından pay kapma arayışı olduğunu düşünüyorum.

Önceleri pek çokları gibi, Erdoğan’ın Ortadoğu’da kendine politik nüfuz aradığı fikrine yakındım. Ancak Suriye’de, Libya’da, Doğu Akdeniz’de, hatta belki bir gün Yemen’de ve Somali’de girişilen hamleler, özellikle Batı’ya olan ekonomik bağımlılığı sonlandırmak ve iktidarının devamı maksadı taşıyor.

Erdoğan’ın kendini ve yakın çevresini ilgilendiren önemli girişimler var muhtemelen ve bunun için acele etmek zorunda hissediyor kendini. Onun için en korkunç senaryoysa, iktidarın elinden kayıp gitmesi. 2013’teki Gezi Parkı protestolarından sonra gördüğümüz buydu.

O zamana kadar arkasındaki “halk iradesine” dayanarak özgüvenli adımlarla iktidarını genişletiyordu. İş dünyasını ve medyayı çoktan “fethetmişti”. Sopadan çok havuç kullanıyordu. O protestolarda ve arkasından gelen yolsuzluk operasyonlarında, yaldızları döküldü, halka güvenemeyeceğini anladı ve sopayla idareye geçti.

Bunun ekonomiye etkisi, Türkiye’nin bir tek adam rejimi olduğunun kabulü ve en büyük ekonomik partner olan Batı ülkeleriyle ilişkilerin çalkantılı bir döneme girmesiydi. Bu da dış borç ve dış yatırım gibi konuların riske edilmesiyle sonuçlandı. Elbette kimse Türkiye’nin batması riskini göze almaz ama artık zenginleşme hikâyesi de pek mümkün değil.

AB’nin Türkiye’ye karşı kullanabileceği çok çeşitli diplomatik, ekonomik yaptırımlar, hamleler mevcut fakat Brüksel’de ülkenin bir gün Erdoğan’dan kurtulacağı hesabı yapılıyor ve gerekli tavizler alındığı müddetçe ilişkilere kalıcı hasar verilmemeye gayret ediliyor.

Benzer bir yaklaşım ABD’de ve NATO’da da mevcut. Erdoğan, ısrarlı biçimde Rusya’yla partnerlik geliştirse de, uzun vadede Rusya ve Türkiye’nin çıkarlarının çatışacağını hesaplayan Batı ittifakı, şimdilik problemleri sümenaltı ediyor. Çünkü kendilerinin yerini finansal anlamda sadece Çin’in doldurabileceğini fakat Pekin yönetiminin Türkiye konusunda iştahsız olduğunu hesap ediyorlar.

Gelgelelim, herkes Erdoğan’ın ya da damadı Berat Albayrak’ın ekonomi yönetimine güvenilemeyeceğinin farkında. Mayıs 2018’de Londra’ya gidip yatırımcılara faizleri düşüreceklerini ve merkez bankasını daha sıkı kontrol edeceklerini söylemişlerdi hatırlarsanız.

Bir yıl sonra Albayrak’ın finans çevreleriyle yaptığı toplantılar dile düştü hatta. Dedim ya, Erdoğan ideolojisi olan bir otokrat ve kendince şark kurnazı. Ekonomi yönetiminin hamleleri, ülkenin değil sadece belli bir ekonomik grubun çıkarına olduğu için de dünya piyasalarında hayretle takip ediliyor.

Ama Erdoğan şu noktada haklı: Türkiye’nin kaderiyle AKP’nin (aslında şahsının) kaderi birbirine bağlanmış vaziyette. Onun kişisel açmazları, Türkiye’nin de önünü tıkayan, problem yarattığı kadar çözüm ihtimallerini de bertaraf eden bir noktaya geldi.

Bunun en bariz örneğini de, geçen gün Türk lirasındaki aşırı değer kaybında yaşadık.

Merkez Bankası, Türk lirasının değerini korumak için önceki dönemlerde faizi yükseltme yolunu tercih ediyordu. Fakat bu durum, yurt içinde ucuz kredi dağıtmayı engelliyor, haliyle mortgage satışları durma noktasına geldiğinden inşaat sektörünü felç ediyordu.

Erdoğan, eski başkan Murat Çetinkaya’yı kovup yerine Murat Uysal’ı atadı ve faizler çok kısa sürede yüzde 24’ten yüzde 8’e indi.

İnşaat sektöründeki tıkanıklık açıldı mı? Evet, yeterince. Bunun ekonomiye olumlu etkisi var mı? Kısmen. Peki Türk lirası ne oldu? Değerini korumak için Merkez Bankası rezervlerini yakmaya başladı. Üstelik bu rezervlerin bir kısmı SWAP takasıyla emaneten alındığı için gelecek ipotek edilmiş oldu.

Perşembe günü Türk lirası dolar karşısında 7.30 seviyesini de aştı. 2018’de ABD’yle yaşanan Rahip Brunson kriziyle 7.28’e çıktığında buna kur krizi demiştik. Bu sefer ne demeli bilmiyorum.

[Yavuz Altun] 8.8.2020 [TR724]

Böyle "yerli" görülmedi

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetin "yerli" diye tanıttığı montaj otomobilin esamisi bile okunmazken projenin maliyeti daha yolun başında 8 ayda 700 milyon dolar (5 milyar TL) arttı.

SAMANYOLUHABER- 2022 yılı sonunda üretilmesi hedeflenen "yerli" otomobilin yatırım maliyeti 8 ay önce 22 milyar TL olarak açıklanmıştı.

O günkü kur üzerinden 3,7 milyar dolara tekabül eden yatırım tutarı karşılığı TL tutarı dolardaki artış sebebiyle katlandı. Projenin maliyeti 8 ayda 700 milyon dolar arttı.

Projenin hayata geçirilmesi için Alman EDAG, Alman Bosch ve İtalyan Pininfarina gibi şirketlerin ödemeleri dolar ya da euro üzerinden olacak. Fabrikanın içinde yer alacak çoğu üretim ekipmanı ve teçhizat (bantlar, boyahane, kalıp vs…) ithal edilecek.

ORTAKLARIN BÖYLE BİR KAYNAĞI YOK

Türkiyenin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) Gürcan Karakaş fabrika yatırımının ne kadar olacağı ve finansmanının nasıl temin edileceğine dair soruya, "Fabrika yatırımı 22 milyar TL'lik toplam yatırımın içinde. Finansmanın bir kısmı ortaklardan bir kısmı dışarıdan bir kısmı da devletin sağladığı teşviklerle karşılanacak." cevabını vermekle yetindi.

TOGG Genel Müdürü Gürcan Karakaş henüz yolun başında yatırım maliyetinin 700 milyon dolar artması karşısında "Sapma yok." dedi.

TOGG'nin ortakları Vestel/Zorlu (Ahmet Nazif Zorlu), Turkcell (Çoğunluk hissesi Varlık Fonu'nda), BMC (Ethem Sancak), Anadolu (Tuncay Özilhan) ve Kök (İnan Kıraç) şu ana kadar 2 milyar TL tutarında Hazine teşviki verildi.

ERDOĞAN: DEVLETİMİZİN HAZİNESİ YETER

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Temmuz'da Bursa'daki temel atma töreninde, "Öyle veya böyle bu işi bitireceğiz. Ölmek var, dönmek yok. Devletimizin hazinesi, maliyesi bu işi bitirmeye yeter." demişti.


[Samanyolu Haber] 7.8.2020

Allah’tan İstenmesi Gereken Bu Üç Şey [Hüseyin Yağmur]

Sevgili dostlar, bu yazımızda Allah’ı zikir, nimetlerine karşı şükür ve O’na güzelce bir şekilde ibadette bulunma konusu üzerinde duracağız. Bununla ilgili hadis-i şerifi bize nakleden büyük sahabi Hz. Muaz b. Cebel’i biraz tanımaya çalışacağız.

Önce konuyla ilgili hadis-i şerife bir bakalım:

Bir gün Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Muâz b. Cebel radıyallah’ın elinden tutar ve şöyle seslenir kendisine:
“Ya Muâz! Vallahi seni gerçekten seviyorum” buyurdu. Sonra sözüne şöyle devam etti:
“Sevgili Muâz! Her namazın sonunda şu zikri okumayı asla ihmal etme:

Allâhümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibâdetik:
Allah’ım! Seni anmam, nimetlerine şükretmem ve Sana güzel bir şekilde ibadet edebilmem konusunda bana yardım et. (Ebû Dâvûd, Vitir 26)

Nesâî’nin Sünen’inde  rivayetindeki kayda göre ise Efendimiz Hz. Muâz İbni Cebel’in elinden tutarak:
 - “Ey Muâz! Vallahi seni gerçekten seviyorum” buyurdu. O da Efendimizin eline sarılarak:
- Ben de sizi çok seviyorum, yâ Resûlallah! dedi. Sevdiğiniz kimseye, onu sevdiğinizi söyleyiniz, buyuran Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bu emrini bizzat uyguladıktan ve tavsiye edeceği duanın iyice öğrenilmesi için uygun bir ortam hazırladıktan sonra, bu sevgili sahâbîsine yukarıdaki kısa, özlü duayı öğretmişti.

Allah’tan istenmesi gereken bu üç şey, insanın en önemli üç görevidir. Bu görevlerden birincisi, Cenâb-ı Hakk’ın adını sürekli zikretmektir.
İkincisi sayısız nimetlerine karşı gereği gibi şükredebilmektir.
Üçüncüsü de O’nun şanına yakışan güzel ibadeti yapabilmektir.

İnsanların gönlüne hitap eden kimselerin, muhatapları üzerinde umdukları tesiri yapabilmek için Efendimiz’in bu irşad metodundan yeterince faydalanması gerekir. Tatlı bir dil, yumuşak bir üslûp ve sımsıcak bir gönül irşad hayatının vazgeçilmez unsurlarıdır.
Allah’ı zikir, O’na şükretmeye yöneltir; Allah’a şükür, O’na gerektiği gibi ibadet etmeye sevkeder. Bir bakıma zikir kulluğun başı, şükür sonudur.

Bu hadis-i şerifi bize nakleden Mûaz b. Cebel (r.a)’ı biraz tanıyalım

Medineli Ensârın ileri gelenlerinden..
Efendimiz hicret edip Medine’ye geldiği zaman on yedi yaşlarındaydı..
Rasûlüllah (s.a.s) kendisini Muhâcirlerden Abdullah b. Mes'ud ile kardeş yapmıştı.

Muhammed b. Sa'd: "Muaz, uzun boylu, beyaz tenli, güzel dişli, iri gözlü, çatık kaşlı ve kıvırcık saçlıydı" diye tanıtmıştır.

Hz. Peygamber kendisini çok seviyor ve zaman zaman: "Ey Muaz seni seviyorum" demek suretiyle bu sevgisini ifade ediyordu.
Ashab arasında da, Hz. Muaz yüz güzelliğinin yanında, yumuşak huyluluğu, hayâsı, cömertliği ile de tanınıyordu.

Hz. Ömer de kendisini çok seviyordu. Muaz hakkında şöyle dediği rivayet edilir:
"Analar bir daha Muâz gibisini doğuramaz. Eğer Muâz olmasaydı Ömer helak olurdu” (İbn Sa'd, Tabakât, III, 583-590).

Muâz b. Cebel Kur'ân'ı güzel okuyan ve ezberleyip hafız olan sahabelerden biriydi..

Efendimiz: "Kur'an'ı dört kişiden öğrenin: Abdullah b. Mes'ûd, Ubey b. Kâ'b, Muâz b. Cebel ve Ebu Hûzeyfe'nin âzadlısı Sâlim" buyurmuştur. Aynı zamanda Hz. Peygamber zamanında Kur'ân'ın toplanmasında emeği geçenlerden biri de Hz. Muaz’dır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 190; Tecrid Terc., IX, 401; X, 22).

Muâz (r.a), yaşayışında zühd ve takvaya büyük önem verirdi. Geceleri teheccüd namazı kılar ve namaz sonunda: "Allahım! şu anda gözler uykuda ve gökte yıldızlar parlamış durumda. Sen ise, diri, her an yaratıklarını gözetip duransın... Rabbim bana dünya ve âhirette hidâyet nasib et! şüphesiz Sen va'dinden dönmezsin" diye duâ ederdi (İbnü'l-Esir, Üsdül-Gâbe, V, 194-197).

Rivayet ettiği hadislerin toplamı ise sâdece yüz elli yedidir (Zehebî, Tezkiratü'l-Huffâz, I,19-22).
Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerinden olup dinde vukuf (derin anlayış) sahibiydi. Daha Rasülullah'ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı. Hz. Peygamber onun hakkında: "Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel'dir" demiştir (Tecrid Tercemesi, I, 84).

Peygamber Efendimiz onu, islâmı anlatıp öğretmek ve Kur'an-ı Kerim'i ezberletmek üzere, Hicretin dokuzuncu yılında Yemen'e göndermişti. Yolculuk öncesi Hz. Peygamber'le aralarında geçen konusmayı Hz. Muâz (r.a) şöyle anlatır: "Allah Rasûlü beni Yemen'e gönderirken şöyle dedi: "Sana bir mesele sorulduğunda ne ile hükmedeceksin?"

Ben: "Allah'ın kitabındakilerle" diye cevap verdim. "Eğer Allah'ın kitabında bulamazsan ne ile hükmedeceksin?" dedi." "Allah Rasûlü'nün hükmettiği ile, dedim. Eğer onda da bulamazsan?" dediğinde: "Kendi reyimle içtihad ederim, diye cevap verdim. "Bunun üzerine Allah Rasûlü: "Nebisini, râzı olduğu şeyde başarılı kılan Allah'a hamdolsun" dedi. Ve Yemenlilere, size ashâbımdan ilmi ve dini en iyi bilen hayırlı bir kimseyi gönderiyorum diye bir de mektup yazdı (İbn Sâ'd, a.g.e., III, 583-590).

Ona şu tavsiyelerde bulundu:

"Ey Muâz! Ehl-i kitap olan bir topluma gidiyorsun. Cennet'in anahtarı nedir? diye sorarlarsa: "Lâ ilâhe illallah'tır" de. Yâ Muâz, dâima alçak gönüllü ol, hilimle (yumuşaklıkla, akla uygun olarak) hükmet. Cenab-ı Hak, sende samimiyet görürse yardımını ihsan eder, muvaffakiyet verir. Eğer içtihâddan âciz kalırsan meseleyi tahkik edinceye kadar hüküm verebilmek için bekle, yahut meseleyi bana bildir. Nefsinin arzularına uymaktan çekin. Nefsin arzuları insanı Cehennem'e götürür. Halka merhamet ve şefkatle muamele et. "Yâ Muâz! Onları Allah'tan başka İlah olmadığına ve benim Allah'ın Rasulü olduğuma şehadete çağır. Eğer bunu kabul ederlerse, Allah'ın kendilerine bir günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu da kabul ederlerse, zenginlerden alınıp fakirlere verilmek üzere, kendilerine zekâtın farz kılındığını bildir" (Buhari, Zekât,1).

Ve şu mübarek sözleriyle vedâlaştı: Ey Muâz! Belki bu son görüşmemiz olabilir. Allah seni dinde başarılı kılsın ve sana hidâyet nasib etsin; önünden, arkandan, sağından, solundan, yukarıdan veya aşağı tarafından gelebilecek her türlü belâ ve musibetlerden korusun. Senden, insanların ve cinlerin kötülüklerini uzaklaştırsın. Ey Muâz, belki mescidimi ve kabrimi ziyaret edersin" Bunun üzerine Muâz (r.a), üzüntüsünden ağlayarak ayrıldı.

Netice Allah Rasülü'nün tahmin ettiği gibi oldu. Muâz, Hz. Ebu Bekr'in halifeliği döneminde Yemen'den döndü. Kalan ömrünü Şam'da geçirdi ve Ürdün'de Tâûn hastalığından, henüz genç sayılabilecek bir yaşta otuz sekiz yaşında vefat etti (İbn Hacer, el-isâbe, III, 426-427).
 Cenab-ı Allah bizleri kendisini zikreden, nimetlerine karşı şükreden ve ibadetlerini de en güzel şekilde yapan kullarından eylesin. Amin.

[Hüseyin Yağmur] 7.8.2020 [Samanyolu Haber]

Çirkin Misaller, Cerbezeciler ve Mağdurlar- 1 [Prof. Dr. Osman Şahin]

Günümüzde Siyasal İslam diye ortaya çıkanların İslam’ı ve İslami değerleri kendi menfaatleri adına her türlü kullanmaları insanların dinden ve dini değerlerden nefret etmelerine neden olmuştur. Bu nefretin boyutları günümüz ile sınırlı kalmamış, geçmiş zamanı da içine alacak şekilde genişlemiştir.
Dinin su-i istimal edilmesi dini bilmeyen insanları dinden uzaklaştırırken, tarihi şahsiyetlerin ve önceki medeniyetlerin de benzer şekilde menfi amaçları adına kullanılması, sadece dini yaşamayan ve bilmeyenlerin değil, aynı zamanda dindarların da (Hizmet insanları içerisinde de önemli ölçüde geçerli) geçmişlerine, tarihi şahsiyetlere ve medeniyetlere bakışları üzerinde çok menfi etkilere yol açmıştır.

Siyasal İslamcılar menfaat temini adına dini sömürdükçe, yaptıkları zulümleri ve haksızlıkları perdelemek ve örtmek adına söylemlerinde Allah, din, Kur’an, peygamber, bayrak, vatan dedikçe, sergilenen bu yüzsüzlükler karşısında bazı insanlar “eğer bunlar Müslümansa, dindarsa ben değilim” demektedirler.  Bunlar Osmanlı, Selçuklu dedikçe insanlar Osmanlı ve Selçuklu ’ya karşı düşmanlık beslemeye başlamışlardır.

Hizmet insanları da bundan nasiplerini aldılar…
Hizmet insanları süreç öncesinde, genelde Osmanlı’ya ve geçmişte yaşanan diğer İslami medeniyetlere karşı ciddi bir muhabbet gösterirlerken, Siyasal İslamcıların yaptıklarına ve söylemlerine bakarak ve bunları geçmişte yaşanan medeniyetlerle özdeşleştirmek ve aynılaştırmak suretiyle yanlış kıyaslarda bulunduklarından dolayı, Osmanlı başta olmak üzere daha önceki dönemlerde yaşanan medeniyetlere karşı Hizmet insanlarının bir kısmında da düşmanlık ve nefret duyguları oluşmuştur. Maalesef bu insanlar geçmişte yaşanmış güzelliklerin hepsini toptan yokluğa mahkûm etmişler ve geçmişi sadece yaşanmış bazı zulümler ve bunlara sebebiyet veren bazı zalimler üzerinden okuma hatasına düşmüşlerdir. Bunun böyle olmasında hadiselerin bütüncül bir bakışla ele alınamamasının payı büyük olmakla beraber yaşananların etkisiyle duygusal ve tepkisel yaklaşılmasının da önemli bir katkısı bulunmaktadır.

Ayrıca, bazı akademisyenlerin eskiden beri İslam ve İslam Dünya’sı ile ilgili hususlarda genelde tarafsız olamayan Batı Dünya’sının şartlı bakış açılarını benimseyip kendi geçmişlerine bu pencereden bakmaları, İslam dünyasında ve coğrafyasında yaşanan medeniyetler eliyle gerçekleşen güzellikleri görmezlikten gelerek sadece menfiliklere, menfi hadiselere ve menfi şahıslara odaklanmaları ve bütün bir tarihi bu çarpık ve eksik adeseden okuyup değerlendirmelerinin de günümüz insanının içine düştüğü durumda önemli bir payı vardır.

Geçmişte yaşanan hadiselerin siyasi olaylar ve şahıslar üzerinden okunması…
Emevi, Abbasi ve diğer bazı devletlerdeki zalimler ve Selçuklu ve Osmanlı’daki bazı yanlışlar sürekli gündem yapılmış, koskoca bütün bir mazi sanki bunlardan ibaretmiş gibi bir algı oluşturulmuş, zalimlerin yaşadığı dönemler de dahil olmak üzere o toplumlarda yaşanan güzellikler, bireysel ve toplumsal olarak ortaya konmuş medeniyetler, ister pozitif isterse manevi ilimler sahasında yakalanmış olan seviye ve yetişmiş çok sayıdaki devâsa kâmetler, Asr-ı saadet’den günümüze kadar teessüs ettirilen ve önemli ölçüde de toplumların pratik hayatlarında yaşanmış adalet sistemi, hoşgörü, farklı kültürler ve dinler ile bir arada yaşayabilme, insan hakları, komşuluk hakları vs. gibi hususlar ademe (yokluğa) mahkum edilmişlerdir. 

Özellikle menfiliklerin ve zalimlerin nazara verilmesi… Bunlar İslam medeniyetlerinin meyveleriymiş gibi takdim edilmektedir. Halbuki bunları İslam’ı yaşamadıklarından bu zulümlere sebebiyet vermişlerdir. Bunları toplamda yüzde olarak ifade etsek en fazla yüzde birlik bir paya bile sahip olamazlar. Halbuki toplamda yüzde doksan dokuzu oluşturdukları halde, İslam’ı yaşayan idareciler, ulema, sivil halk ve asırlar boyunca sergilenen yüksek medeniyetler konuşulmadığından veya diğerlerine göre çok daha az konuşulduğundan tarihi bakış da çok problemli olmakta ve geçmişteki güzellikler görülememektedir.

Bu çarpık bakış açısından kaynaklanan durum aslında sadece bu döneme mahsus da değildir. Ama bu dönemde iyice zirve yapmıştır. Günümüzde Siyasal İslamcıların İslam’a taban tabana zıt davranışları, İslam coğrafyasındaki tiranlar ve diktatörlerin münafıkça temsilleri ve diğer taraftan İslam’ı uzaktan yakından hiçbir şekilde temsil etmedikleri halde İslam adına ortaya çıkan terör örgütleri İslam’ın dırahşan çehresine durmadan zift sürmektedirler. Bütün bunlar Müslüman olmayanların ve hatta bazı Müslümanların da İslam’a, İslami değerlere ve İslam’la alakalı her şeye bakışlarını bulandırmış ve böylece İslam’ın gönüller üzerindeki tesirine hep engel olmuşlardır.

Üstad Hazretleri bu bakış açısındaki tutarsızlığı “Tuluat” adlı eserinde “Cerbeze nedir” sorusuna verdiği cevapta çok enfes bir şekilde ele almışlardır: “Hem de farklı büyük işlerde yalnız kusurları gören, cerbezelik ile aldanır veya aldatır. Cerbezenin işi, bir kötülüğü sünbüllendirip iyiliklere galip getirmektir.”

Cerbeze ile farklı zamanlar ve mekanlarda cereyan eden önemli işlerde sadece kusurları gören insanlar hem aldanırlar hem de aldatırlar. Böylece bir kötülüğü veya çirkinliği bir kötülük olarak bırakmazlar ve onu durmadan sünbüllendirerek (çoğaltarak) aslında bir tane olan o menfiliği binlerce gibi gösterip bir sürü hayırlara perde yapmak suretiyle örterek görülmemelerini sağlarlar.

Üstad Hazretleri cerbezeyi “Çirkin emirler, çirkin şeylerle tasvir edilir. Gelecek temsillerde kusura bakma” diye özür beyan ettikten sonra şu mükemmel örneklerle açıklamaktadırlar: “Mesela şu aşiretin her bir ferdi bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân ederek, bir günde bir şahıstan tahayyül edip, başka fertleri ona kıyas ederek, o nazar ile baksa veyahut bir sene zarfında birisinden gelen kerîh kokunun cerbeze ile, tayy-i zaman tevehhümüyle (sanki zaman dürülmüş de), birden bir tek dakikada o şahıstan çıktığını tasavvur etse, acaba ne derece evvelki adam iğrenç, ikinci adam ne kadar kötü kokar vaziyette olur? Hatta, hayal gözünü kapasa vehim dahi burnunu tutsa, mağaralarından kaçsalar hakları var. Akıl onları azarlamayacaktır.”

İslam devletleri ele alınırken maalesef verilen misalde anlatıldığı gibi cerbeze yapılarak, on üç asır boyunca çok geniş bir coğrafyada ve büyük bir nüfus içerisinde meydan gelmiş çirkinlikler sanki bir anda ve bir yerde yaşanmış gibi düşünen insanlarda geçmişe karşı bir kin ve nefret ortaya çıkmıştır.  Aynı yerde Üstad Hazretleri bu durumu “İşte şu cerbezenin acîp tavrı; zaman ve mekândan ayrı ayrı şeyleri toplar bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temâşa eder.” şeklinde ifade etmektedirler. Bu bakış açısıyla bakınca en güzel şeyler bile görülemezler.

Fethullah Gülen Hocaefendi “Muhteşem Osmanlı ve Ecdâda Saygı” başlıklı Bamteli’nde aynı konuyu işlemektedirler: “Hazreti Üstad’ın ifadeleriyle diyecek olursak, “Senin bir sene zarfında attığın tükürük, bir günde senden çıkmış bulunsa, içinde boğulacaksın. Müteferrik zamanda istimal ettiğin sulfato gibi acı ilâçları bir günde birkaç kişi istimal etse, hepsini de öldürebilir.” İşte aynı bunun gibi, Osmanlı’nın bazı fertlerinin hataları her biri tarafından işlenmiş ve farklı zamanlardaki kusurları toplanıp bir anda yapılmış gibi tasavvur edilirse, karşımıza çok çirkin bir tarih çıkabilir. Oysa, Osmanlı’nın bir de fetih ve medeniyet tarihi vardır. Fakat maalesef, zaaflarının esiri bazı kimseler, o yüce kâmetleri kendi seviyelerine indirerek kendilerine mazeret uydurma ve kendi cürümlerini hafif gösterme psikolojisinin de tesiriyle yalan yanlış tasvirlerde bulunuyorlar.”
İnşaAllah bir sonraki yazıda sosyal medya üzerinden Hizmet Hareketine yönelik yapılan cerbezeler konusu ile devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 7.8.2020 [Samanyolu Haber]