Dünyanın parlak ziynetlerinin sönüşü [Abdullah Aymaz]

Geçenlerde insanın içindeki muzır madenler hükmündeki bazı duyguları kıpırdatıp, insanı dengesizliğe sevk edeceği, dostlukları nefretlere dönüştürme imkânı olan bir mesele görüşüyorduk.  Bir ağabeyimiz On Yedinci Söz’de serlevha  yapılmış olan  “Biz dünyada bulunan her şeyi ona bir ziynet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik. Elbette Biz arzın üstünde ne varsa hepsini kupkuru yapıp dümdüz edeceğiz” (Kehf Suresi, 18/7-8) “Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir.” (En’am Suresi, 6/32) âyetlerini Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin tefsiri üzere ele aldı… Gerçekten sohbet-i cânânların kalbleri nasıl yumuşattığına şahit olduk.  

1962’de ilk defa merhum İhsan Emci Ağabeyle beraber Risale-i Nur sohbetine katılmıştık. İzmir-Agora civarında bir ağabeyin evinde bulunuyorduk. Halim Amca o zaman el yazma bir Risaleden On Yedinci Söz’ü, yani bu konuyu okumuştu. Zihnim hemen o günlere gitti…

Yeryüzünü ziynetiyle süsleyen bahar,  bütün alımlı ve çalımlı haliyle gönülleri cezbeder bir halde iken, bir müddet sonra hazan vurup ortalık perişan hale geliyor. O renk renk, canlı yapraklar kupkuru vaziyette teker teker savrulup gidiyorlar. Sonra kış gelip beyaz kefen ile her şeyi örtüp kapatıyor. İşte dünya hayatı da böyle;  bir var, bir yok. Aldanmakta fayda yok…

Ağabeyimiz mevzuyu ele alırken, Açe’deki meşhur tsunami olayında şahit olduklarını, birer birer anlatarak bir anda kıyamete benzer bir felâketin nasıl herşeyi yerle bir ettiğini gözler önüne serdi. Köklerinden sökülmüş ağaçlara, tahta ve metal parçalarına tutulmuş sel üzerinde sürüklenen insanların köprünün demir aksamına çarpınca kafalarının bir anda nasıl koptuğunu; en yüksek bir binanın tepesinde selde çırpınan insanların fotoğraflarını çeken, kameralarla kayıt yapan insanların  da aniden yıkılan binalarıyla beraber aynı sele nasıl kapıldıklarını bütün heyecanı ile anlatarak dünya hayatının geçiciliğini, iliklerimize işletti. Yumuşayan  gönüller, yaşaran gözler, artık, dünyayı  dünyalıkları görmez oldu. Problemler de Elhamdülillah yavaş yavaş hal yoluna girdi… “Din nasihattir” hadis-i şerifinin güzelliğine bizzat şâhit olduk…

On Yedinci Söz’e dönecek olursak, Beşinci Vecihte şöyle deniliyor:

“Beşincisi: Kur’an’ı dinleyen insana, Kur’an’daki hakikat ilmi,  hakikat nuru ile dünyanın mâhiyetini bildirmekle dünyadaki dünyaya AŞK ve ALÂKA  pek mânasız olduğunu anlatmaktır. Yani, insana der ve isbat eder ki: 
“Dünya, Cenab-ı Hakkın icraatlarının okunacağı bir kitaptır. Bu kitabın harfleri ve kelimeleri kendilerine değil, belki Başkasının Zâtına, sıfatlarına ve güzel isimlerine delâlet ediyorlar. Öyle ise dünya denilen bu kitabın mânasını bil, al; ama nakışlarını bırak git!..
“Hem bu dünya bir tarladır. Ek, mahsulünü al, muhafaza et; ama muzahrafatını yani yaldızlı, süslü, alımlı fakat içi boş olan şeylerini at, ehemmiyet verme!... 
“Hem birbiri arkasında daima gelen geçen aynalar mecmuasıdır. Öyle ise, dünya aynalarında tecelli edeni bil ( Çünkü onlar Allah’ın güzel isimleridir), nurlarını gör ve onlarda tezâhür eden isimlerin tecellilerini anla ve o isimlerini Sahibi olan 

Cenab-ı Hakkı sev, ama yok olmaya, kırılmaya mahkum olan o cam parçalarından alâkanı kes!...
“Hem bu dünya seyyar bir ticaret yeridir. Öyle ise alış-verişini yap, gel. Ama senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma!...
“Hem muvakkat bir seyir ve temâşâ yeridir. Öyle ise, ibret nazarı ile bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki Güzelliği Bitmeyen, Yegâne Güzel Cenab-ı Hakka bakan gizli, güzel yüzüne dikkat, hoş ve faydalı bir gezi yap, dön. O güzel manzaraları ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme!...
“Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan ve misafirlerini cömertçe ağırlayan Zâtın yani Cenab-ı Hakkın izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne (aptalca, abuk sabuk konuşurcasına), fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânasız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma!..”

Evet biz Kur’an-ı Kerimin bize verdiği bu güzel mesajları anlamaya, idrak etmeye ve gereğince yaşamaya bakmalıyız.

[Abdullah Aymaz] 30.5.2017 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Cuma’nın yükümlülük şartları (4) [Abdullah Salih Güven]

Hürriyet. Cuma’nın vücub şartlarından hürriyete sıra gelmişti. Fıkıh kitaplarında, Cuma maddesini ele alan ansiklopedi maddelerinde, hatta konu ile alakalı master-doktora tezi ya da bu seviyedeki müstakil kitaplarda hürriyet konusu ile alakalı çok detaylı bir açıklama bulmak imkansızdır. Sebebi, çok basit; o dönemin anlayışı içinde hürriyet, köleliğin zıddıdır. Dolayısıyla fıkıh kitaplarında nasıl bir cümle ile “Müslüman olmayan Cuma ile mükellef değildir” deniliyorsa, aynı türden bir cümle ile “Köleye Cuma farz değildir” diyerek hürriyet şartı açıklanmış olur.

O günkü şartlar içinde doğru olan bu hürriyet/özgürlük tanımı günümüzde de aynıyla geçerli mi? Biz de “hürriyet köleliğin zıddıdır” dersek meseleyi açıklamış mı olacağız? Eğer böyle diyecek olursak, köle olmama manasında hür ama bir iş yerinde çalışma şartları veya mesai tanzimi açısından Cuma namazı kılmaya fırsat bulamayan veya izin verilmeyen kişilere hür diyecek miyiz? Soruyu şöyle de sorabiliriz; Cuma’nın vücub şartlarını belirleyen fukaha -ki bu şartlar üzerinde bütün mezheplerin ittifak ettiğini yazmıştık daha önce- bugün aramızda yaşasaydı, Kur’an ayetleri, Hz. Peygamber dönemi pratikleri ve mevcut yaşadığımız şartlar altında hürriyeti yine Cuma’nın vücub şartları arasına koyar mıydı? Koyarsa hürriyetin tarifini nasıl yapar, sınırlarını nasıl belirlerdi?

Bu son söylediğim cümle ile ortaya koyduğum düşünce, aslında benim okuduğunuz yazı serisinin en sonunda ele alacağım mevzu. Cuma’nın vücub ve sıhhat şartlarını gelenek içinde nasıl konulduğu, nasıl anlaşıldığı ve nasıl uygulandığını bitirdikten sonra belki bir iki yazı ile meseleyi buraya taşıyacak ve ihtimal bir teklifte bulunacağım. Malum bu yazı serisine zaten ‘gayrimüslim nüfusun çoğunluklu olduğu ülkelerde Müslüman olarak kalıcı yaşama sahip olanlar Müslümanlara Cuma namazı farz mıdır’ sorusuna cevap aramak için başlamıştık.

HÜRRİYETİ BUGÜN NASIL TANIMLAMALI?

Kur’an’da hürriyet kelimesi geçmez. Ama köle karşıtı manasında “hür”, bazı ayetlerde köleyi özgürlüğüne kavuşturma manasında “tahrir” ve bir yerde de aynı kökten gelen “muharrer” kelimesi geçer. Hadislerde ise genelde kullanım alanı kölelik karşıtıdır. Şurası kesin ki ilerleyen dönemlerde hürriyet, farklı alanlarda farklı anlam içeriklerine sahip olmuş ve kavramsallaşmıştır. Mesela tasavvufta hürriyet, insanın kula, altına, makama, kadına-erkeğe, şöhrete kul olmaması manasında nefsanî ve hayvanı arzularından sıyrılması; ahlakta kibir ve tezellülden uzak şeref ve kerem diyebileceğimiz orta yolu tutma şeklinde anlaşılmıştır. Hürriyet kelimesi ve bunun kavramsallaştırılması sadece bu iki alanla sınırlı kalmamış, felsefe, siyaset, iktisat vb. hemen her sahada farklı anlam içerikleri ile kullanılır olmuştur.

Bizi burada asıl ilgilendiren alan, insanın toplumsal hayattaki statüsünü ifade eden ve bu açıdan hukuki yönü ağırlıklı olan tarifidir. Bu bağlamda şöyle bir tarif yapılabilir; insanın hukuki olarak sorumlu kılacak yetkiye sahip olmasıdır. Çünkü söz konusu olan, bir ibadetin -burada Cuma namazı- yapılmasını kişiye teklif etmedir. Bu ise en basitinden kişinin kendi kararını hiçbir baskı altında olmaksızın kendi verebilecek ve verdiği kararı da uygulayabilecek bir zemin ve statüye sahip olmasını gerektirir. Aksi halde bunu bir yükümlülük olarak kişiye sunmak ve kılmadığı zaman da “Neden kılmadın?” diye sorumlu tutmanın bir anlamı olmaz. Yukarıda günümüz dünyasında mesai saatleri dolayısıyla iş yerinden izin alamayan işçi misalini bunun için verdim. Bu açıdan hürriyetin Cuma’nın vücub şartları altında ya da fıkıhta kullandığımız başka bir kavramla ifade edecek olursak mükellefin “eda ehliyeti” kategorisinde değerlendirilmesi oldukça isabetlidir.

MÜKELLEF OLSA DA MUAFTIR

Burada şu sonucu çıkartabiliriz; bu çerçevede bir hürriyete sahip olmayan kişi Cuma namazı ile mükellef olsa da muaftır; çünkü şartlarından birisi kendisi adına tahakkuk etmiyor demektir. Yalnız sözün geldiği bu aşamada şunu da ilave etmek lazım; Cuma namazı için alabildiğine dar manada kullandığımız bu hürriyet anlayışı ve yaklaşımı, dinin maksatları ve insanlığın maslahatlarının gerçekleşmesi için çok daha geniş bir çerçevede yorumlanmasına mani değildir. Tam aksine temel haklar söz konusu olduğunda hürriyetin en geniş manasıyla birinci sırada yer alması gerekir ki makasıdu’s şeria ve maslahatu’n nas gerçekleşebilsin.

Cuma’nın vücub şartları arasında kalan son iki madde ise kişinin mukim yani yolcu olmaması ve can ve mal güvenliğini tehlikeye atacak hastalık, sıcak-soğuk, savaş vb. mazeretlerinin bulunmamasıdır. Bu iki şartın detaylarında yorum farklılıkları kişiye, zaman ve mekâna göre değişebilir. Dolayısıyla bu detaylara hiç girmeyip esas ihtilaflı alan olan Cuma namazının sıhhatinin şartlarına geçelim.


[Abdullah Salih Güven] 30.5.2017 [TR724]

Bugünün Kadızadeleri: Devleti İlah edinen din alimleri [Akif Umut Avaz]

Kendilerine ve yandaşlarına sorarsanız Türkiye’nin, son 100 yılın en Müslüman ve en dindar ekibi tarafından yönetildiğini söylerler. ‘Müslüman’, ‘dindar’ kimliklerinden dolayı yıllarca horlanan, dışlanan nesillerin çocukları nihayet ülkenin kaderine hükmeder hale gelmişlerdir. 150 yıllık siyasal İslamcılık rüyası gerçekleşmiş ve İslam’ı iktidarı ele geçirmenin ideolojik bir aracına dönüştürenlerin ‘Kızıl Elma’sı nihayet erişilmiştir.

Neticede artık devletin tepesinde yeri geldiğinde ezberden ayet okuyan, yeri geldiğinde mitinglerde elinde Kur’an sallayabilen bir adam vardır. 120 bin kişilik personeliyle Diyanet en muktedir (muteber değil) dönemini, İHL’liler altın çağını yaşamaktadır. Her yerde camiler inşa edilmekte, minareler yükselmekte, yeni medreseler olarak görülen imam-hatipler tabii ihtiyaç ve gelişim seyrinin ötesinde her yerde pıtırcık gibi bitmektedir.

ANLATILAN FARKLI, GÖRÜLEN FARKLI

Hâlbuki kemmiyet üzerinden propagandası yapılan ile keyfiyet açısından yaşanan farklıdır. Öte yandan, siyasal İslamcıların daha düne kadar “tağut” dedikleri devlet, bugün kendi ellerine geçince aniden yaygın hak-hukuk ihlallerini bir eleştireni küfre götürecek bir kutsallığa bürünüvermiştir. Din ile devlet birbirinin yerine geçmiş, (hâşâ) Allah’ın kadir-i mutlaklığına dair sıfatlar devlete ve devleti ele geçirenlere atfedilir, Allah’ın rahmet, lütuf veya gazabı devletten ve devleti ele geçirenlerden beklenir hale gelmiştir.

Bu arada, İslam perdesinin arkasına saklanarak adeta yeni bir din icat edilmiş ve devlet bu dinin yeni mabudu haline getirilmiştir. Binlerce din âlimi, ilahiyatçı, imam, hoca ise, imandan, ahlaktan, insaftan yoksun bu yeni dinin tapınak şövalyelerine dönüştürülmüştür. Öyle ki, devlet ne yaparsa ya da devlet adına ne yapılırsa yapılsın kutsallık atfedilen, devlet kılığında işlenen cinayetlere, haydutluklara, zulümlere karşı çıkmayı küfürle eş tutan bir noktaya kadar gelinmiştir.

Söylemde İslamcı olduğu müddetçe, İslam’ın asla cevaz veremeyeceği devletin insanlık dışı her eylemi, haksızlığı, hukuksuzluğu ve zulmü İslam adına alkışlanır hale gelmiştir. Sorsan materyalizmle savaşa savaş bu noktalara geldiklerini savunacak olan siyasal İslamcı dinbazlar, tıpkı kendi elleriyle yaptıkları helvadan putlara tapınan cahiliye devri putperestleri gibi kendi inşa ettikleri yüksek binalarla fahirlenir olmuşlar, ülkede insanlık ve ahlak güneşi battıkça o binaların uzayan gölgelerinde kendilerine bir kudret ve kutsiyet üretmenin tadını çıkarır hale gelmişlerdir.

KUL HAKKININ AFFINI KULA BIRAKAN ALLAH’A İNANILAN İSLAM’DAN…

Sonsuz bir kudrete, adalete ve mağfirete sahip olduğu halde kul hakkının affını hakkı yenilene terkeden yüce bir Allah’a inanılan İslam’dan iktidar devşiren siyasal İslamcı dinbazların devr-i iktidarında, İslam’ın en yüce değer olarak gördüğü kul hakkı hiç görülmedik ölçüde payimal edilmiştir. Değil zerre kadar imanı, azıcık ahlakı, insanlığı ve insafı olanın diyemeyeceği sözler, din adına söz söyleme yetkisini kendilerinde görenler tarafından bu dönemde edilmiş; insanlık ve ahlak dışı en alçakça fetvalar din adına bu dönemde verilmiştir.

Kendi kontrollerindeki devleti ve devlet kılığına girmiş olanları birer mabud haline getiren Hayrettin Karaman ve benzerleri, devlet kılığında işlenen insanlıkdışı tüm suçlara kapıları sonuna kadar aralayan sapkın fikirleriyle bu ifritten döneme damgalarını vurmuşlardır. İnsanların dini hislerini sömürerek devleti ele geçirmiş yoz soysuzları korumak adına “Yolsuzluk başka şey, hırsızlık baka şeydir. Yolsuzluğa hırsızlık demek dinen iftiradır,” diyecek kadar İslam’ı istismara yönelenen Karamangiller, sapkınlıklarını zerre kadar insanlığı olanın dinen, hukuken, ahlaken asla savunamayacağı “‘Kimin suçu ispat edilirse o cezasını çeksin,’ demek, devleti hainlerin tasarrufuna açık halde bırakır,” diyebilecek noktaya taşımışlardır.

Bu yolla, yandaş kitlelere adeta yeni bir ilahmış gibi sundukları, ama sanırım örnek olsun diye ilk önce kendilerinin tapındıkları, kendi kontrollerindeki devlete suçsuz masum insanların kurban edilmesi gibi bir sapkınlık çığırını başlatmışlardır. Bugün elebaşları kanserle cebelleşen Karamangillerin açtığı bu çığırı dört gözle bekleyen harami dinbazlar, ülkeyi adeta talan etmiş, masum insanların malını, canını, ırzını kendilerine helal görmelerini sağlayan bu sapkınlığa dört elle sarılmışlardır.

Karamangillerin cevaz verdiği bu coşkun sapkınlıkla binlerce eğitim kurumu gaspedilmiş, 150 binden fazla masum asla suç ya da günah olmayan ve hatta insanlığın yüz akı diyebileceğimiz eylemlerinden dolayı işlerinden güçlerinden edilmiştir. Bir o kadarı gözaltına alınmış, 50 binden fazlası hapse atılmıştır. Binlerce şirkete, işyerine el konulmuş, onbinlerce insanın evi-barkı elinden alınmıştır. İslamcı geçinen bir dönemde Müslümanlar tarihin hiçbir devrinde maruz kalmadıkları kadar büyük zulümlere maruz bırakılmış, 560’ı bebekleriyle birlikte olmak üzere, 17 bin civarı kadının bileklerine kelepçeler vurulup hapse atılmıştır.

Yine bu dönemde insanların yaşadıkları köyler, şehirler aylarca kuşatılmış, evleri başlarına yıkılmıştır. Öldürülen anaların cesetleri günlerce sokak ortasında, öldürülen çocukların cansız bedenleri ailelerinin buzdolabında tutulmak zorunda bırakılmıştır. Ellerinden zorla alınarak yıkılmak istenen evlerinde, barklarında Kerbela zulmüne maruz bırakılan binlerce insan aziz mübarek Ramazan günlerinde elektriksiz ve susuz konulmuştur. Sırf barışçıl bir şekilde işlerini aşlarını geri istedikleri için akademisyeni, öğretmeni görülmedik eziyet ve suçlamalarla hapse atılmıştır.

NE DİRİYE, NE ÖLÜYE ZERRE HÜRMETLERİ VAR

Ne diriye, ne ölüye zerre hürmetin kalmadığı ahlak yoksunu siyasal İslamcılığın devr-i iktidarında gündüz gözüne kaçırılıp kaybedilenlerin sayısı 11’i bulmuş, şüpheli şekilde ölenlerin sayısı ise 75’i aşmıştır.

Nasıl ki bugün 1600’lü yıllar türlü zulümlere zemin hazırlayan bağnaz ve yobaz Kadızadeler ile anılıyorsa, bu dönemin alçakça zulümleri de emin olun gelecekte “Karamanzadeler” dönemi olarak anılacaktır. Çünkü, Hayrettin Karaman ve tesiri altındaki yüz binlerce imam, ilahiyatçı, cahil ve yoz dindar ile devlet kademelerini ele geçirmiş siyasal İslamcı dinbazların insanlık dışı her eylemlerinde baz aldıkları sapkın referansları Hayrettin Karaman ve Karamangiller sağlamıştır. Kadızadeler gibi bir çeşit Selefiliğe zemin hazırlayan Karamangillerin zulüm dönemi de bir gün biter bitmesine ama sebep oldukları acılar ve korkunç bir zulme zemin hazırlayan sapkınlıkları asla unutulmaz.

Karamangiller de, Osmanlı’nın duraklayarak gerilemesinde önemli etkisi olan tıpkı Kadızadeler gibi Türkiye’nin son dönemdeki sosyal ve siyasal çözülmesinin baş müsebbibidirler. Türkiye bugün demokrasiden, haktan, hukuktan, ahlaktan ve insanlıkyan uzaklaşmış, dünyadan kopmuşsa bunun sebeplerini işlediği insanlık suçları ve yaptığı hırsızlıklardan dolayı köşeye sıkışmış Erdoğan kadar, İslam’ı yozlaştırıp Erdoğan’ı kutsallaştıran Karamangiller de aramak lazım.

KADIZADELER’DEN KARAMANGİLLERE

Kadızadeler de bugünün siyasal İslamcı yoz Karamangilleri gibi halkın dinî duygularını okşayan söylemlerde bulunmuşlar, dönemin aydınlarına ve mutasavvıflarına karşı düşmanca bir tavır takınmışlardı. 17. yüzyılın ortalarında devletin işleyişine dahil oldukları ölçüde devlete kutsallık atfetmişler ve yer yer devletin hükümlerini Allah’ın hükümlerinin yerine koyarak, tıpkı bugünün Karamangilleri gibi haramı helal, helali haram haline getirmeye kalkmışlardır. Mesela, IV. Murad’ın tütün ve kahve yasağını desteklemişler, tütün ve kahvenin Allah tarafından yasaklanmadığı hatırlatanlara, “hükümdarın yasakladığını ve bunun kâfi olduğunu” söylemişlerdir.

Tıpkı bugünün Karamangillerinden feyz alarak devlete hükmeden yobaz dinbaz güruhun normalde suç olmayan okul-üniversite açmayı, okul-üniversitede çalışmayı, gazete çıkarmayı veya okumayı, yoksullara bağışta bulunmayı, fakir öğrencilere burs vermeyi, yasal bir faizsiz bankaya para yatırmayı, yasal dernek veya sendikalara üye olmayı suç ve haram sayması gibi Kadızadeler de sırtlarını yasladıkları devrin devletinin gücüne dayanarak günah olmayanı günah, haram olmayanı haram, helal olmayanı helal sayacak bir küstahlığa ve cürete düçar olmuşlardı.

Bugünun Karamangilleri ve Görmezgilleri gibi onlar da kendi yobaz ve bağnaz düşünceleri çerçevesinde, ehl-i tarik ve mutassavıflar başta olmak üzere, başka dindar kesimleri din dışı ve kafir ilan edebilmişlerdi. Yer yer bu kesimlerden insanları tecdid-i imana davet edecek kadar küstahlaşmış ve pek çoğunu katletmişlerdi.

YOBAZLIKLARI GİBİ MÜRAİLİKLERİ DE AYNI

Tıpkı günümüzdeki Vehhâbîler gibi Peygamber Efendimiz döneminden sonraki bütün yenilikleri kaldırmak isteyen Kadızadeler, don giymek ve kaşık kullanmak gibi İslam dünyasında sonradan yaygınlaşan şeyleri yasaklamak istemişlerdi. Devlet bürokrasisinde etkin oldukları dönem boyunca Kadızadeler, haram olmayan şeyleri haram ilan etmeyi ve bunları yapanları kâfir saymaya devam etmişlerdi. Mesela yalnız tütün ve kahve içen değil, kaşık ile çorba, billur bardak ile su içen, pantolon giyenleri, hatta camilerine birden fazla minare yaptıran padişahları bile küfürle itham etmişlerdi. Güzel sesle Kur’an okumak, Cuma Namazı’nda salavat getirmek, tıpkı bugün Kutlu Doğum Haftası’na tavır alınması gibi onlar da Mevlid Kandili’ne karşı çıkmışlardı. Zikir ve sema gibi Allah’la yakınlaşma yollarını günah sayarak tehditle önlemek istemişlerdi.

Niyazî-i Mısrî’nin mücadele ettiği Kadızadelerden Vanî Mehmed Efendi ile ilgili bir olay, Kadızadeli zihniyetinin ikiyüzlülük ve mürailik bakımından da günümüz Karamangillerine ve kalabalıklara “Biz, açlığını hurma ile bastıran Peygamber ümmetiyiz,” derken kendisi 1150 odalı saraylarda şatafat içinde yaşayan Karamangillerin ilahlaştırdığı harami despota benzerliklerini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:

Vanî Mehmed Efendi’nin hayranlarından birisi ona vaazlarında dünyanın zevk ve sefası aleyhinde şiddetli konuşmalar yaptığını, diğer taraftan kendisinin, altın ve gümüşe, samur ve ipekli giysilere, cariyelere sahip olmasının çelişki olup-olmadığını sorduğunda, Vani Efendi’nin cevabı ilginçtir: “Behey nadan, dünya aslında çirkin ve kötülenmiş değildir. Herkesin dileği ve rağbeti bir nimete kavuşmaktır. Kötülenen yön kazanıldığı ve harcandığı yerdir. Kazanma ve harcamada sen bana benzer ve denk değilsin. Bir lokma yemek sana haram iken ilmî kuvvet ve aklî tasarruf gücümle ile bana helâl olur.”

Bu müraice ve bağnaz görüşlerini İmam Birgivî gibi bir büyük âlime dayandırmaları neticeyi değiştirmemiş, devletteki nüfuzlarının azalması oranında düşüncelerinin tesiri azalmış ve zamanla yok olup gitmişlerdir. Darısı günümüz Karamangillerinin başına. Tez elden İnşallah…

[Akif Umut Avaz] 30.5.2017 [TR724]

Bitmeyen hırs, İstanbul’u fethederken… [Kemal Ay]

Malumunuz İstanbul Doğu-Batı ekseninde büyüyen bir şehir. Çok değil 1950’lerde ‘sayfiye yerleri’ olarak görülen Avrupa yakasında Bakırköy, Florya tarafları, Asya yakasında Samandıra, Tuzla sahilleri şimdilerde şehrin ‘göbeği’ konumunda. İki yakayı birbirine bağlayan her köprü inşaatı, daha fazla nüfusun bir birine bağlanma ihtimali, yani şehre daha fazla nüfus eklenebilmesi demek. ‘Trafik sorunu’ dediğimiz şey de zaten aslında mevcut altyapının sürekli artmakta olan nüfusa cevap verememesi anlamına geliyor.

Kuzey Ormanları olarak adlandırılan ve şimdilerde 3. Havalimanı ve 3. Köprü projeleriyle ‘oturuma açılan’ kısım ise, bugüne kadar İstanbul’un ‘korunan’ yerleriydi. Şehri bir insan bedenine benzetecek olursak, Kuzey Ormanları şehrin akciğerleriydi. 2000’lerde başlayan projelerle genişleyen ‘mide’ kısmı, şimdi o akciğerlere baskı yapacak. Aşırı kilolu insanların nefes almakta zorlandıkları o anları hatırlayın, İstanbul tam da öyle olacak. (Sosyal medyada 1453 tane damperli kamyonun mahvedilen Kuzey Ormanları’nda poz vermesi, obezleşmeyle birlikte ahmaklaşma da olduğunu gösteriyor.)

İSTANBUL’U ANLAMADAN FETHİ KUTLAYABİLİR MİSİNİZ?

Dün Osmanlılar tarafından şehrin fethedilişinin yıldönümü kutlandı Türkiye’de. Bölük pörçük, hiçbir sembolik değer taşımayan, adeta her önüne gelenin derme çatma bir şeyler yapmaya kalktığı bir ‘şenlik’ bu fetih yıldönümleri. Ülkenin durumunu çok iyi anlatıyor. Evvela 29 Mayıs tarihi tartışmalı. Osmanlı’da ilk olarak 1914’te, savaşlardan yorulmuş bir ülkede, İttihat ve Terakki’nin ‘toplumda coşku uyandırmak’ gerekçesiyle yaptığı kutlamalar Rumî takvime göre 29 Mayıs’a geliyor. Bu da, Miladî olarak 11 Haziran demek.

Öte yandan sembolizmi kullanmayı çok seven ama bir türlü beceremeyen bir iktidar var Türkiye’de şu an. Osmanlı’yı ‘diriltmek’ maksadıyla hareket ettiğini söyleyenler, ciddi anlamda tarihî bilgilerden yoksunlar. Bu da bizi, üç beş slogana ve birkaç parça görsele mahkûm ediyor. Mehter Marşı ile başlayıp Yeniçeri kıyafetleriyle İstanbul’u fethediyoruz ve akabinde Ayasofya’da namaz kılıyoruz. Bu kadar. Oysa şehri fetheden genç hükümdar Fatih Sultan Mehmet, burayı bir ‘imparatorluk başkenti’ yapmak üzere harekete geçmiş, sadece Türk-İslam geleneğinin değil Roma İmparatorluğu’nun kültürel mirasına da sahip çıkmak istemişti.

Bu sebeple İstanbul’a farklı dinlere mensup, farklı milletlerden insanları getirip yerleştirmiş ve burasını ‘kozmopolit’ bir kültürün beşiği hâline getirmeyi amaçlamıştı. Ardından gelen Yavuz Sultan Selim’in Doğu seferlerini saymazsak, Osmanlı uzunca bir süre hep yüzünü Batı’ya dönmüş, burada sadece ‘fetih’ değil siyasî bir denge unsuru olmayı da amaçlamıştı. 1400’lerin başında Kastilyanlar Endülüs’ten geride ne kaldıysa, Müslüman ve Yahudi ne kadar insan varsa, İberya’nın dışına sürdüklerinde İstanbul bu sebeple onlara sahip çıktı. İngiltere ile Fransa arasındaki sonu gelmez savaşlarda İstanbul, kimi zaman ‘politika belirleyici’ bir destek noktası olabiliyordu.

MİRASI ÇARÇUR EDEN HAYIRSIZ EVLAT

Tarihten öğrendiğimize göre, her milletin bu türlü ‘ikbal’ dönemleri oluyor. Onu iyi değerlendirebilenler, gelecek kuşaklara sürekli kendini yenileyen bir miras bırakabiliyor. Bunun misalini şu hadiseye benzetmek mümkün: Malumunuz, Hazreti Hacer (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) Safa ve Merve tepeleri arasında kucağındaki küçük çocuğa su ararken, zemzem kuyusunu bulmuş, oradan alabildiğine tazyikle zemzem suyunun çıktığını görünce de birkaç taş parçasıyla onun etrafına set çekmiş. Rivayet edilen bir hadis-i şerife göre Peygamber Efendimiz (sav) bu hadiseyi naklettikten sonra, Hazreti Hacer’in bu davranışını örnek göstererek, aksi takdirde zemzem suyunun ziyan olacağını belirtmiş.

Yani su kuyusuna denk geldiğinde orayı herkesin istifadesine olacak şekilde imar eden milletler, nesiller boyu fayda sağlamışlar.

Bunun tersi örnekler de var. Belki de ibret demeli. İslam’ın zuhuruyla birlikte etkileri hâlen hissedilen devasa bir medeniyet kuran Arapların bugünkü halleri ortada. Bir tarafta Bağdat, Kûfe, Şam gibi bilim, kültür ve sanat merkezleri, diğer tarafta Endülüs gibi kısa sürmesine ve zorbalıkla yok edilmesine ‘gök kubbede hoş bir sadâ’. Sadece buralar da değil, İslam’ın o ilk yayılma hamlesi esnasında, Buhara’nın ve Semerkant’ın ortaya çıkışı, buralarda yetişen âlimlerin Anadolu’ya gelişi ve burada bir kültür havzı oluşturması… Türkler, Farslar ve Araplar (daha geniş manada Hindistan’a kadar uzanabilir) hem İslam öncesi gelenekleri hem de İslam’la birlikte göz kamaştırıcı biçimde çağlayan kültürleriyle Binbir Gece Masalları’nın beşiği hâline gelmiş. Ancak bugünkü hâl, vaziyet sanki o günleri yaşayanlar başkalarıymış dedirtiyor.

Yine de bu medeniyetlerin şehirleri bugünlere kadar, şöyle böyle gelmişti. Şam, Halep, Bağdat, Beyrut, Kahire, İstanbul… Hadi diğerleri savaşlarla, çatışmalarla yıkıma uğradı. Belki olmaz ya, aklıselim, vizyon sahibi bir idareci gelir ve önce savaşları sona erdirir ardından şehirleri tarihî dokusuna uygun yeniden imar eder. Peki ya İstanbul ne olacak? (Belki Kahire’nin durumu da benzer biraz İstanbul’a…)

İSTANBUL’UN ASIL HİKÂYESİ

Daha 16. ve 17. yüzyıllarda bile payitahttaki âlimlerin en büyük şikâyetlerinin başında İstanbul’daki derme çatma şehirleşme geliyor. Anadolu’dan düzensiz göç İstanbul’daki en eski meselelerden biri. İstanbul’da ortasında kilise olan semtlere bakın, eğer 1950’lerden sonra ekstra nüfus yoğunluğu yaşamamışsa, daha az tahrifat göreceksiniz. Bakırköy, Kadıköy, Kuzguncuk… Buralar Osmanlı zamanında Anadolu’dan fazla göç alan yerler değil zira sakinleri evvela gayrimüslimler. Ancak Müslümanların yaşadığı yerler, Anadolu’dan gelenlerin yama yapar gibi kalacak yer inşa ettiği mekânlara dönüşmüş. Cumhuriyet dönemi de farklı değil. Bir mimari tahayyül kurgulayamamış Cumhuriyet eliti, İstanbul’un tarihi bölgelerini ‘korumakla’ yetinmiş. Geri kalanına ‘kutu kutu evler’, apartmanlar inşa edilmiş. Sonra gecekondu mahalleleriyle, sürekli değişen imar planlarıyla, ‘oy almak’ için göz yumulan tapu çıkartmalarıyla, İstanbul 2000’lerin başındaki hâline bürünmüş. (Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık romanı, bu dönüşümü çok güzel anlatıyor.)

Sonrası bambaşka bir hikâye. 1800’lerin sonlarında petrol, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında savaş nasıl büyük ekonomik dönüşümlere ve yeni zenginler sınıfı oluşmasına sebebiyet verdiyse, 1900’lerin ikinci yarısından itibaren de inşaat benzeri bir etkiye sahip oldu. Arazi rantı, şehirlerin yeniden inşası, restorasyonlar, nüfusun şehir merkezinden önce uzağa, sonra yeniden şehir merkezine hareketi, kentsel dönüşüm… İncelikli bir teknoloji gerektirmemesi ve yükselen orta sınıflarla birlikte konut ihtiyacının ortaya çıkmasıyla inşaat sektörü özellikle gelişmekte olan ülkelerde ve nakit parası çok olan Körfez ülkelerinde en önemli belirleyici hâline geldi.

BİR İMPARATORLUK BAŞKENTİNİN İNTİHARI

Şehirlerin yeniden imarı, boş alanların inşaata açılması ve bu arada yeni zenginler sınıfının oluşturulması, İstanbul’a ya da Türkiye’ye has bir durum değil yani. Özel güvenlikli siteler, ‘yaşam alanı’ olarak pazarlanan rezidanslar, şehirlerin değişen imar planları ve burada dönen rüşvet, inşaatın ekonominin can damarı hâline gelmesi yeni değil. Ancak bunun ‘sürdürülebilir’ olmadığı da açık. Arz sürekli büyürken, talebin de aynı oranda tutulması neredeyse imkânsız. ‘Emlak balonu’ denilen ve şiştikçe patlama sonrası etkisi büyüyen bu arz-talep dengesizliği, İstanbul’un en önemli problemlerinden biri. Diğeri, obezleşen şehrin altyapı imkânsızlığı (yetersizliğinden bir sonraki aşama). Kuzey Ormanları’nın yok edilmesi ise düpedüz intihar…

1453’te İstanbul’u fethedip ardından burasını bir ‘imparatorluk başkenti’ olarak kurgulamaya çalışan Fatih Sultan Mehmet, işte o zemzem kuyusunun etrafını taşlarla örmüştü kendince. Asırlarca İstanbul’dan istifade edildi. Bugün, o kuyuda taş üstünde taş bırakılmamaya ant içilmiş. Zira oradan akan su ‘yetmiyor’ iktidara. O suyun geldiği kaynağı bütünüyle, bir anda, şimdi, hemen elde etmek istiyor. Bu ‘hırs’ her şeyi yakacak…

[Kemal Ay] 30.5.2017 [TR724]

Bir gecede kurulan örgüt [Umut Atay]

Terörle Mücadele Kanununa göre ‘terör’ tanımı şu şekilde yapılır:

Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek,

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak,

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek,

Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek,

Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.

Türk hukuku bakımından, bir oluşumun, bir yapılanmanın terör örgütü olup olmadığının belirlenmesi, yapılacak yargılamanın sonucuna göre; mahkemelere aittir. Mahkemeler bu belirlemeyi, Anayasa ve yasalarla ortaya konulan normatif kurallara ve istikrar gösteren yargısal uygulamalara uygun biçimde gerçekleştirirler.

TCK’nın 314. maddesi bakımından, bir oluşumun, bir yapılanmanın silahlı terör örgütü sayılabilmesi için;

Hiyerarşik yapıya, sıkı bir disipline, eylemli bir işbirliğine sahip olan ve en az üç kişiden oluşan, yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli bir örgüt mevcut olmalıdır.

Bu örgüt, Türk Ceza Kanununun ikinci kitap, dördüncü kısım, dördüncü ve beşinci bölümlerde yer alan suçları “amaç suç” olarak işlemek üzere kurulmuş olmalıdır.
Bu örgüt silahlı olmalıdır.

Bu kriterler Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.12.2014 tarih 2014/5564-12477 sayılı kararında da ayrıntılı bir şekilde belirtilmiştir.

Mahkemece yapılan yargılama sonucunda, bir oluşumun, bir yapılanmanın belirtilen hangi amaç suçları işlemek üzere ve ne ölçüde bir silahlanmayla, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerini amaç suçu işlemek doğrultusunda ne şekilde kullandığı ve disiplin, eylemli işbirliği, hiyerarşik yapı ile elverişlilik unsurlarının nasıl oluştuğu ortaya konulmalıdır.

HSYK ELİYLE TERÖR ÖRGÜTÜ İLAN EDİLEBİLİR Mİ?

Ülkemizde 15 Temmuz 2016 tarihinde bir kısım TSK mensuplarının gerçekleştirdikleri darbe kalkışması sonrası devlet yetkilileri olayın faili olarak gösterdikleri öncesinde adına “cemaat” dedikleri bir oluşuma “terör örgütü” demeye başlamışlardır. Yukarıdaki kıstaslar nazara alındığında bu tarihe kadar bu mevzuda verilmiş bir mahkeme kararı bulunmadığı görülmektedir. İddia edilen örgüte iltisaklı görülen kamu çalışanları örgüt üyeliğinden soruşturmalara maruz bırakıp ekseriyetle tutuklanmışlardır.

Bu noktada kıstas alınan kriter ise kesinleşmiş bir yargı kararı değil; OHAL KHK’larında, öncesinde dini bir cemaat olarak tanımlanan oluşumun terör örgütü olarak ilan edilmesidir. Bu durum KHK’da ve HSYK’nın 25 Ağustos 2016 tarihli bir kısım hakim ve savcılar hakkındaki ihraç kararında açıkça belirtilmiş; idari bir kurul olan HSYK bir mahkeme gibi silahlı terör örgütünün tanımını yapmıştır.

Anayasanın 38. maddesinde hüküm bulan “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesinin de göz ardı edildiği görülmektedir. Zira iddia edilen örgütün yasa dışı faaliyetleri sayılırken kanunlara göre suç teşkil etmeyen yasal bir bankaya para yatırma, sendikaya üye olma, okula öğrenci gönderme, sosyal haberleşme uygulaması kullanma, gazete-dergi aboneliği, sosyal yardım faaliyetinde bulunma gibi eylemler sıralanmaktadır.

KESİNLEŞMİŞ MAHKEME KARARI YOK

İddia edilen örgüte isnad edilen tek şiddet olayı 15 Temmuz darbe kalkışmasıdır. Bu kalkışmanın bu oluşum tarafından planlanıp icra edildiği henüz kesinleşmiş bir yargı kararıyla ortaya konulmamıştır. Bir an bu şiddet eylemine karışmış olan kişilerden bazılarının bu oluşumla iltisaklı olduğunu düşünsek bile Anayasa’ nin 33.maddesinde yer alan “suç ve cezaların şahsiliği” ilkesi gereği meydana gelen sonuçtan sadece eylemi gerçekleştiren kişilerin sorumlu tutulması hukukun gereğidir.

Burada dikkati çeken bir başka husus siyasi iktidarın istemediği/muhalif herhangi bir topluluğu bu şekilde çıkartılacak bir KHK ile terör örgütü ilan etmesi halinde hukuk düzeninde ortaya çıkacak kaostur. Zira yukarıda açıklanan evrensel ve yerel hukuk kriterleri baz alınmadığı taktirde bu kaos ortaya çıkacaktır. Bu yöntemin benimsenmesi halinde kimsenin iktidar karşısında bir garantisinin bulunmadığı görülecektir.

Yine iktidar tarafından bu şekilde çıkartılan KHK ile terör örgütü ilan edilen bir oluşum yine bir başka KHK ile örgüt olmaktan çıkartıldığı taktirde -ki bunun olmayacağını kimse temin edemez- soruşturmalara maruz bırakılan bireylerin durumu ne olacaktır? Yukarıda da belirtildiği gibi “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesine açıkça aykırı bu durumda iktidar idari bir tasarrufla suç oluşturmaktadır.

BİR KHK İLE GÜNLÜK FAALİYETLER SUÇA DÖNÜŞTÜ

Bilindiği üzere bu şekilde ilan edilen KHK ile binlerce insan soruşturma geçirerek örgüt üyeliği suçundan yargılanmaktadır. Örgüt suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Yani kişi yardım ettiği kuruluşun, okuduğu okulun, kayıtlı olduğu sendikanın vs., bir terör örgütü olduğunu bilecek ve bunu bilerek ve isteyerek bu eylemlerde bulunmaya devam edecektir. Ancak bu şartlarda suç manevi unsur açısından tamamlanacaktır. Oysa bu suçlamaya maruz bırakılan bireylerin eylemleri 15 Temmuz 2016 öncesine aittir. Yani faaliyetlerde bulundukları tarihlerde KHK ile bile olsa ilan edilmiş bir terör örgütü iddiası bulunmamaktadır. Suçlanan bireylerin hiç birinin suç tarihi 15 Temmuz 2016 tarihinden sonrasına ait değildir. Burdan çıkan sonuç şudur. Geçmişe ait ve o tarihte yürürlükteki kanunlara göre suç teşkil etmeyen eylemler ve işlemler sonradan çıkartılan bir KHK ile suç olarak kabul edilmektedir. Bu hem Anayasanın 38. maddesine hem de Türk Ceza Kanununun 2. maddesine açıkça aykırıdır.

Sonuç olarak idari bir kararla bir oluşum ve bununla ilgili olduğu iddia edilen bireylerin silahlı terör örgütü gibi ağır bir suçla itham edilmeleri ve haklarında tutuklama kararları verilerek özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları AİHM ve uluslararası hukuk nezdinde ciddi bir hukuk ihlali olarak görülmeye adaydır. Bunun neticesinde iç hukuk uygulayıcılarının ağır müeyyidelerle karşı karşıya kalacakları gözardı edilmemelidir.

[Umut Atay] 30.5.2017 [TR724]

İhbarcı binbaşı savaşları: Akar-Fidan suç ortaklığı netleşiyor [Ahmet Dönmez]

15 Temmuz günü MİT’e gidip darbeyi ihbar ettiği belirtilen Pilot Binbaşı O.K. üzerinden müthiş bir savaş yaşanıyor. Son olarak Hürriyet’in ortaya koyduğu tutanakla beraber, önemli bir gerçek de gün yüzüne çıkmış oldu. Binbaşı O.K.’nin ifade tutanağının altında, kısa süre önce sürpriz şekilde görevden alınan eski Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak ile Cumhuriyet Başsavcısı Necip İşcimen’in imzaları vardı. Böylece, ‘iki savcı, 15 Temmuz’un aydınlatılmasını istemeyen irade tarafından görevden alındı’ tezi güçlenmiş oldu.

Peş peşe ortaya konulan haberler, raporlar, açıklamalar iki kanat arasında bir bilek güreşi yaşandığı izlenimi veriyor. MİT ve Genelkurmay kanadı, eski Binbaşı O.K.’nin darbeyi değil, Müsteşar Hakan Fidan’a yönelik bir saldırıyı haber verdiğini öne sürüyor. Buna karşılık bir başka kanat, O.K.’nin o gün darbeyi ihbar ettiğini ve MİT ile Genelkurmay’ın gerekli önlemi almadığını gözler önüne seriyor. Cumhuriyet, Yeni Şafak, Oda TV ve Hürriyet’in haberleri ile farklı boyutlara taşınan bu savaşta Hakan Fidan-Hulusi Akar ikilisi giderek “15 Temmuz’un suç ortaklarına” dönüşüyor. Ve elbette onları koruyup gizleyen, TBMM Komisyonu’ndan bile sakınan o ‘üst akılla’ birlikte.

CUMHURİYET’İN HABERİ İLE BAŞLADI

Önce bu noktaya nasıl gelindi, hatırlayalım: Cumhuriyet Gazetesi 17 Mayıs’ta ‘Darbe ihbarcısı subay sır oldu’ manşetiyle çıktı. Alican Uludağ imzalı haber, yeni çıkan Kara Havacılık Komutanlığı iddianamesine dayanıyordu. Savcı Alpaslan Karabay’ın, ihbarcı Binbaşı O.K.’nin ifadesini almak istediği ama MİT’in buna izin vermediği belirtiliyordu. 15 Temmuz’un ardından çıkan ilk KHK ile ihraç edilen, sonra göreve iade edilen, daha sonra da MİT’e alınan binbaşı, ‘dokunulmazlık zırhına’ kavuşturulmuştu. MİT mensuplarının ifadesi izne tabi olduğundan savcının eski binbaşının ifadesini almasına müsaade edilmemişti.

2 gün sonra OdaTV’den Müyesser Yıldız önemli bir yazıya imza attı. “15 Temmuz gerçeklerini baştan yazdıracak ifadeleri yayımlıyoruz” başlıklı yazıda, ihbarcı binbaşının adı da deşifre ediliyordu: Okan Kocakurt.

Müyesser Yıldız, ifadelerden yola çıkarak 15 Temmuz günü Kara Havacılık Okulu’nda yaşananların fotoğrafını çekti. Aslında herkesin her şeyi bildiğini ama akıl almaz bir şekilde darbenin önlenemediğini ortaya koyuyordu.

20 Mayıs’ta Yeni Şafak, İşte o binbaşının ifadesi haberiyle çıktı. Habere göre Binbaşı O.K., 11 Ağustos’ta ifade vermişti. Ancak ne hikmetse Cumhuriyet’in ‘O binbaşı sır oldu’ manşetinden 3 gün sonra yandaş gazetede yer buluyordu. Üstelik haberde ifadenin kime ve nereye verildiği de yazmıyordu. Fakat önemli olan şuydu: İhbarcı binbaşı, “Darbe olacağını söyledim” diyordu.

22 Mayıs’ta MİT Müsteşarlığı, TBMM 15 Temmuz Komisyonu’na bir rapor gönderdi. ‘Gizli’ ibareli 36 sayfalık bu rapor, O.K.’nin 14.20’de teşkilata geldiğini doğruluyor ama ihbarın darbeye ilişkin değil, Fidan’a yönelik bir saldırıdan ibaret olduğunu kayıtlara geçiriyordu. Bu rapor, 26 Mayıs’ta kamuoyuna açıklandı.

HÜRRİYET’İN HABERİ GÖRÜLEN LÜZUM ÜZERİNE Mİ?

3 gün sonra, yani dün, Hürriyet bu kez Binbaşı O.K.’nin ifade tutanağını daha teferruatlı olarak yazdı. Yani Yeni Şafak’ın vermediği ayrıntılar Hürriyet’te vardı. En önemlisi şuydu: Pilot Binbaşı, “Darbe olabilir kelimesini kullandığımı çok iyi hatırlıyorum” diye vurguluyordu. Adeta, ‘görülen lüzum üzerine’ bir daha sızdırılmış bir haber izlenimi veriyordu. Önce ifadesinin alınamadığı ve iddianameye girmediği haberi, sonra ifadesinin alındığı ve darbeyi ihbar ettiği haberi, sonra başlayan inkâr furyası üzerine de üstüne basa basa söylenmiş “Darbe olabilir kelimesini kullandığımı çok iyi hatırlıyorum” cümlesini barındıran ifade tutanağı…

Üstelik bu resmi ifade olarak işleme alınmamıştı. Herhangi bir iddianameye de girmemiş. Sadece dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Harun Kodalak ile 15 Temmuz ana soruşturmasını yürüten Başsavcıvekili Necip Cem İşçimen tarafından imzalanmış bir ‘tutanak’ hüviyetinde. Her iki ismin de bu süreçte tasfiye edilmiş olduğunu göz önünde bulundurursak manzara daha da ilginçleşiyor. Kodalak, Ocak ayında Yargıtay’a düz savcı olarak atanmıştı. İşçimen de Mart ayında görevden alınarak bilişim suçlarına verilmişti.

BİLEREK ÖNLEMEDİKLERİ ARTIK KESİN

Şu artık kesin: 15 Temmuz, darbeden haberdar olması ve kalkışmayı önlemesi gerekenler tarafından biliniyordu. Darbe girişimini bilerek önlemediler.

Şu da bana göre kesin olup henüz kamuoyu nezdinde az biraz daha zamana ihtiyacı olan tarafı: Darbe birileri tarafından kontrollü bir şekilde organize edildi. En baştan başarısızlığa mahkûm, neticeye ulaşma şansı sıfır olan bir darbe girişimiydi. Yani Allah’ın bir lütfu değil, kul yapımı, hem de acemi kul yapımı bir organizasyondu. Birileri fena halde kazık attı, birileri de fena halde kazık yedi. Ama askerlik sanatında tuzağa düşmenin de bir faturası var. Vebal büyük.

Henüz çorabın ilk ilmeği çözüldü. Daha ortaya saçılacak yüzlerce karanlık sır var. Çektikçe gelecek.

Bakalım sırada hangi hamle var.

[Ahmet Dönmez] 30.5.2017 [TR724]

Bir çökme öyküsü: Çöken, çökülen! [Tarık Toros]

Son dönemde iktidar-cemaat kavgasına ilişkin en sık atıfta bulunulan laf şu:

“Ne istediler de vermedik?”

Geriye doğru baktım.

Erdoğan bunu ilk defa uçakta gazetecilere söylemiş.

Laf, tam olarak öyle değil, şöyle:

“Cemaatin mensupları, ileri gelenleri, bugüne kadar ne getirdiler de Tayyip Erdoğan geri gönderdi?” (24 Kasım 2013)

***

O günlerde dershane tartışması var.

Talimatlanan medya bu konuda hiç haber yapmıyor.

Bir avuç gazete ve TV değiniyor sadece.

Milyonlarca öğrenciyi doğrudan ilgilendiren bir konu, adeta oldu-bittiye getiriliyor.

Herkes sus pus; akademisyenler, öğretmenler, öğrenciler, veliler, gazeteciler, okullar, dershaneler, eğitimciler vs.

Haliyle, daha Kasım 2013’te manzaranın adı otomatikman konuluyor:

“Hükümet-Cemaat kavgası.”

Erdoğan’ın 24 Kasım 2013’teki yorumu, sonraki günlerde bilinçli olarak “Ne istediler de vermedik” biçimine evriliyor.

Bununla iki şey amaçlanıyor:

BİRİNCİSİ… Cemaat’i Erdoğan palazlandırdı, en büyük suçlu o. Aldandım diyerek kurtaramaz.

İKİNCİSİ… Cemaat, 12 yıl boyunca hükümetten nemalanmıştır. Her şeyi kamunundur. Milletten çalınmıştır. El konulmalıdır.

***

İzlenecek metot belliydi.

Mayıs 2015, bir grup meslektaşla Gazeteciler Cemiyeti ödül töreni kokteylindeyiz.

Hürriyet’in üst düzey ismi ayaküstü şöyle demişti:

“Cemaat bitirilecek. Bunu Erdoğan yapacak. Başkası yapamaz. Kılıçdaroğlu mu yapacak, izahı mümkün değil, ters teper. Tabi bu operasyon hukukun içinde yürümeyecek. Haliyle hukuk rafa kalkacak.”

***

Hürriyet’in ve iktidar muhalifi diğer kesimlerin olan bitene seyirci kalmasının yegane nedeni buydu: Cemaat hukukun dışına çıkılarak bitirilecek, bunu da ancak Erdoğan yapabilir!

Bunu o günlerde de yazdım, çıktım ekranlarda söyledim.

İki yıl olmuş, işler böyle sarpa sarmadığı için kimsenin umursadığını da sanmıyorum.

Hem sorarım:

Cemaati bitirmek için yola çıkan Erdoğan sizinle yürür mü?

Tüm medyayı ve siyaseti güvendiği isimlere devretmeden durmayacak!

Aynı durum, yargı, emniyet, iş dünyası için de geçerli.

Her gün bir skandalı ortaya çıkıyor.

Bakınız, en son Malta belgeleri.

Türkiye ve Türk halkı bilmiyor bunu.

***

Biz yine başa dönelim.

Sorarım:

Her istediğini alan bir Cemaat neden kavga etsin?

Düşünsenize, her şeyi almışsınız.

Ve…

Tüm bunları kaybetme riski var!

Niye kavgaya tutuşursunuz ki?

***

Olayların içinde değilim.

Kim, ne verdi veya vermedi.

Kim, ne talep etti ya da etmedi, bilemem.

Sadece düşünüyorum.

Bakış açınızı değiştirin:

Aynı tabandan gelen…

Veya…

Benzer tabana seslenen iki kesim var.

Biri her isteneni veriyor.

Diğeri her isteneni vermiyor.

Bu durumda kavganın çıkmanın nedeni şu olamaz mı:

“Senin taleplerini geri çevirmiyorum, sen de bana göz yumacaksın!”


*** 

Hoş, buna kafa yoran yok.

Operasyon, ilk planlandığı şekliyle yürüyor.

Bir kesim, iktidarın ilk 12 yılını “cemaat dönemi” diye adlandırmış, siyasete laf kondurmuyor.

Diğeri, yüz yıl geçse de “kripto” avını bitirmeyecek.

Neymiş, Sözcü muhabirini tutuklayan kişi, daha önce filanları tahliye etmiş, haliyle filancılardanmış, filan…

Yahu…

Ev sahibinin hesabı Bank Asya’da olduğu için kirasını bu hesaba yatıran…

Ve sırf bu yüzden aylardır hapiste yatan insan var ülkede!

5 bine yakın hakim-savcı atılmış, çoğu içeride.

Neyin kafası bu Allah aşkına?


*** 

Kenan Evren’i yargılayan hakim, 10 aydır tutuklu biliyor musunuz?

Niye?

Esasen, hiçbir zaman 12 Eylül ve 28 Şubat davalarına sahip çıkmadılar.

Çünkü içindeydiler!

Hatırlayın, geçmiş darbe davalarında sadece ve sadece “sanıklar lehinde” unsurları gördüler, konuştular, haber yaptılar.

15 Temmuz davası ile de ilgilenmiyorlar.

Çünkü davayı görülmeden bitirdiler.

Darbeyi Cemaate ihale ettiler ve bunun üzerinden Cemaatin kökünü kazımak için operasyonlar yaptılar.

51 bin kişi tutuklandı, 922 şirkete el konuldu, 102 bin gözaltı işlemi var, 138 bin kişi açığa alındı, 8 bin 200 akademisyen atıldı, 2 bin 100 eğitim kurumu kapatıldı, 150 medya kuruluşuna mühür vuruldu, 231 gazeteci içeride.

İnsanların başına bunlar, “darbeci/cemaat mensubu” diye geldi.

İyi anlayın: “Darbe faili” olarak cemaat düşerse, “karşı darbe” de düşecek!

İşte egemenler, AKP eliyle kurdukları bu çatı çöksün istemiyor.

Onun için, çoktan dibe vurmuş 15 Temmuz darbe davasını halktan kaçırıyorlar.

Erdoğan hikâye.

[Tarık Toros] 30.5.2017 [TR724]