Koronavirüsten ölenlerin cenazesini yıkama cezası verilen imam koronadan öldü!

Şanlıurfa’nın Siverek ilçesine 35 kilometre uzaklıkta bulunan Burçalık kırsal mahallesinde cami imamlığı yapan Osman Çilenti (44), Siverek Müftülüğü tarafından kendisi ile birlikte 10 personelle birlikte koronavirüslü cenazeleri yıkamak üzere görevlendirildi.

Koronavirüslü bir cenazeyi yıkadıktan sonra Kovid-19’a yakalandığı iddia edilen Çilenti, evde karantinadayken geçirmiş olduğu kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Eşinin ölümünde ihmal ve psikolojik baskı olduğunu ileri süren Rahime Çilenti, konu ile ilgili suç duyurusunda bulunacağını söyledi.

İlke Haber Ajansı’na konuşan Rahime Çilenti, eşinin ilçe merkezine 35 kilometre uzaklıkta bir mahallede görev yapmasına rağmen cenaze yıkamakla görevlendirildiğini ve Kovid-19’a yakalandığı halde kendisinden hasta hasta savunmasının alındığını iddia etti. Koronavirüslü cenaze yıkarken kendisine gerekli teçhizatın verilmediğini ve eşinin koronavirüslü cenaze yıkama eğitimi almadığını ileri süren Çilenti, eşinin görevi başındayken öldüğünden dolayı şehit sayılması gerektiğini ifade etti.

“EŞİM KENDİ ELDİVENİ VE MASKESİ İLE CENAZE YIKADI”

Eşinin rahatsızlanma sürecine değinen Çilenti, “Eşim vefat etmeden yaklaşık 12-13 gün önce koronavirüslü bir cenaze yıkadı. Daha önce cenaze yıkaması için müftülük tarafından görevlendirilmişti. Koronavirüslü bir cenaze yıkadıktan sonra eve geldi. Eşim eve gelir gelmez ‘Benden uzak durun! Ben koronavirüslü bir cenaze yıkadım. Yıkarken teçhizatım da tam değildi. Kendi eldivenim ve kullandığım maske ile cenazeyi yıkadım.’ dedi. Biz zaten bunu dedikten sonra kendimizi koruduk. Eşim, ev içerisinde ailece hepimizin dikkatli olmasını söyledi. Aradan 3-4 gün geçtikten sonra eşim ateşlenmeye başladı. Halsizdi, başı çok ağrıyordu, ateşi sürekli yükseliyordu. Günde 2-3 kez duş alıyordu. Cumartesi günü onu zorla hastaneye götürdüm. Hastanede iğne yapıp gönderdiler. Pazar günü tekrar hastaneye götürerek ısrarla test yapmalarını istedim. Hastane personeline ‘Eşim Koronavirüslü birini yıkamış, test yapılmasını istiyorum’ dedikten sonra Covid-19 testi yapıldı. Salı günü sabah test sonucunu bana mesaj olarak gönderdiler. Test sonucu ‘pozitif’ çıktı.” ifadelerini kullandı.

Eşi ile birlikte 10 personelin koronavirüslü cenazeleri yıkamak üzere müftülük tarafından görevlendirildiğini ifade eden Çilenti şöyle konuştu:

“Eşimin sabahleyin müftülük görevlileri ile konuşmasına tanıklık ettim. Eşim diyordu ki ‘Benim testim pozitif çıkmış’, onlar da evrak göndermelerini istiyorlardı. Eşim ailece karantinada olduğumuzu nasıl ve kiminle raporu göndereceğini bilemediğini onlara söylüyordu. Müftülük ise ‘Hayır biz bunu kabul etmeyiz. Sen hastaneden bize evrak getireceksin.’ diyordu. Eşim müftülük tarafından cenaze yıkaması için birkaç ay önce görevlendirilmişti. Görevlendirildiği süre içerisinde müftülük görevlileri 2-3 kez eşimin yanına gitmişler. Birkaç kez eşimi orada görüyorlar, 2 kez de yerinde görmüyorlar. Eşim onlara durumu izah ediyor. ‘Şu sebeplerden dolayı orada olamadım’ diyor. Müftülük hem görevlendirme veriyor hem de o günlerde kişi göndererek eşim hakkında tutanak tutuyor.”

“EŞİM ‘TELEFONLA KONUŞAMIYORUM’ DEDİĞİ HALDE SAVUNMASINI ALDILAR”

Eşinin koronavirüslü olmasına rağmen müftülüğün kendisinden savunma aldığını ileri süren Çilenti, “Müftülük, çarşamba günü eşimi telefonla arayarak müftülüğe gelemiyorsa telefonla savunma yapmasını istedi.  Ben kapının önünde eşimi dinliyordum. Eşim diyordu ki ‘Çok halsizim, konuşacak halim yok.’ Karşıdaki kişi ise ‘Sen konuş, anlat, ben yazarım.’ diyordu. Eşim durumunu anlattı. Eşim o haldeyken ondan savunma aldılar. Eşim zaten psikolojik olarak orada çöktü. Eşim Kovid-19’a yakalandığı zaman, zaten seferberlik ilan ettik. Eşim o haldeyken eşimden savunma aldılar. Aynı gün savunmayı eve gönderdiler ve savunmasını imzalattılar. Bu hangi dinde ve insan ahlakında var. Eşim ‘telefonla konuşamıyorum’ dediği halde savunmasını aldılar. Bir insan hastaysa onu hasta olduğu için idam bile etmezler. Ne ceza verecekseler iyileştikten sonra verselerdi.” şeklinde konuştu.

“ODASINA GEÇTİKTEN 10 DAKİKA SONRA EŞİMİN BAĞIRMASINI DUYDUM”

Eşinin yaşanan olayların ardından üzüntüden dolayı kalp krizi geçirdiğini belirten Çilenti, “Eşime ‘Sen bu haldeyken bunlar ne yapmaya çalışıyor, hakkını savun’ dediğim zaman bana ‘boş ver’ dedi. Onlara durumunun kötü olduğunu söylemesine rağmen eşime inanmadılar. Eşim ertesi günü ateşi hiç çıkmadı. Evin içerisinde bir süre dolaştı. Hiçbir şeyi yoktu. Odasına geçtikten 10 dakika sonra eşimin bağırmasını duydum. Yanına gittiğimde elleri bağlanmış, ağzı ve gözü açıktı. Zaten kalp masajı yapana kadar eşim orada öldü. Koronavirüsten dolayı insanın nefesi çıkmaz ama eşim bir gün bile nefesinin çıkmadığını söylemedi. Bir kez bile öksürmedi. Sadece ateşi yüksek ve halsizdi. Onlar bu haldeyken savunmasını aldılar. Eşime psikolojik baskı yaptılar. Eşim kalp krizi geçirdi ve vefat etti.” dedi.

“EŞİMİN ŞEHİT MUAMELESİ GÖRMESİNİ İSTİYORUM”

Eşinin koronavirüslü cenaze yıkarken koronavirüse yakalandığını iddia eden Çilenti, “Müftülüğe dilekçe vererek, eşimin görevlendirme kâğıdını ve eşim hakkında tutulan tutanağı istedik. Müftülük, 2 hafta bekletme süreleri varmış. Neyi bekliyorlar bilmiyorum. Biz bu süreyi bekleyeceğiz. Bugün dilekçe vermemin üzerinden 5 gün geçti. Bekliyoruz, görevlendirme kâğıdını ve tutanağını istiyoruz. Ben eşimin cenaze yıkadığı sırada koronavirüs kaptığını iddia etmiyorum, kesinlikle böyledir. Eşim görev sırasında bu hastalığı kaptı ve vefat etti. Ben eşimin şehit muamelesi görmesini istiyorum. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı’mıza da söylüyorum. Benim eşim görevini yaparken vefat etti. Görevini yaptığı için bu hastalığı kaptı. Yoksa benim eşim koronavirüs tedbirlerine çokça dikkat eden biriydi. Dışarı çıktığı zaman eldiven ve maske ile dışarı çıkardı.” ifadelerini kullandı.

“EŞİME CENAZE YIKANMASI İÇİN BİR TEÇHİZAT VERİLMEDİ”

Eşinin koronavirüsl cenazeyi yıkadıktan sonra koronavirüse yakalandığını ileri süren Çilenti, “Eşim, koronavirüslü cenazeyi yıkadıktan sonra eve geldiği zaman yıkama teçhizatının düzgün olmadığını, kendi eldiveni ve maskesi ile cenazeyi yıkadığını söyledi. Eşime koruyucu hiçbir şey verilmemiş. Eşim eve gelir gelmez kıyafetlerini soyarak makinede yıkanmasını istedi. Eşime cenaze yıkanması için bir teçhizat verilmedi. Koronavirüslü cenaze yıkama kursu verilmedi. Eşim cenazeyi yıkamasaydı ona farklı bir şekilde dayatacaklardı. Eşimin orada cenazeyi yıkamama gibi bir şansı yoktu.” şeklinde konuştu.

“35 KİLOMETRE UZAKLIKTA BULUNAN BİR İNSANI CENAZE YIKAMAYA NASIL GÖNDERİYORLAR”

Ölüm döşeğinde eşinden savunmasının alındığını iddia eden Çilenti, “Eşim 35 kilometre uzaklıkta bir köyde görev yapıyordu. Siverek merkezde görev yapmıyordu. 35 kilometre uzaklıkta bulunan bir insanı cenaze yıkamaya nasıl gönderirler. Her cenaze olduğu zaman şehre gidip gelecek mi? Ardından köye gideceksin, orada olmadığı zaman da tutanak tutacaksın! Bu adam burada mı, değil mi? O tutanağın savunmasını da ölüm döşeğinde alacaksın. ‘Sen ölmeden önce tutanağı imzala, soruşturmanı bir geçir, sonra ölüyorsan öl’ yaptıkları buydu. Başka bir şey değildi. Keşke eşime ceza verselerdi. Onu sürecekler miydi yoksa görevden mi atacaklardı. Kocam iyi olduktan sonra yapsalardı. Ama bir iyileşmesini bekleseydiler sonra ne yapacaklarsa yine yapsalardı.” dedi.

1.9.2020 [TR724]

Avusturya İçişleri Bakanı’ndan Türkiye’ye casusluk suçlaması!

Türk istihbarat teşkilatının Avusturya’da aktif olduğuna dair ellerinde güçlü delillerinin olduğunu kaydeden Avusturya İçişleri Bakanı İçişleri Bakanı Karl Nehammer, Avusturya’da Türk hükümeti muhalif olan kişilerin bilgilerini Türkiye’ye sızdıran bir casus yakaladıklarını açıkladı. Türkiye’ye açık mesaj veren İçişleri Bakanı Nehammer, Türkiye’nin temel hak ve özgürlükleri etkilemesine Avusturya’da asla izin verilmeyeceğini söyledi.

Türk hükümetine muhalif olan kişi ve dernekler hakkında bilgileri toplayarak Türkiye’ye sızdıran bir casus yakaladıklarını belirten İçişleri Bakanı Karl Nehammer, söz konusu kişinin suçunu itiraf ettiğini kaydetti.

Casusluk suçlamasıyla ilgili soruşturma başlatıldığını kaydeden Nehammer, diplomatik süreçlerin devreye gireceğini ifade etti. Türkiye’nin temel hak ve özgürlükleri etkilemesine Avusturya’da asla izin verilmeyeceğine dikkat çeken İçişleri Bakanı Nehammer, casusluk şüphelisinin birkaç hafta önce Viyana’da Kürt ve Türk milliyetçiler arasında yaşanan çatışmalara ilişkin yürütülen soruşturmalarda yakalandığını söyledi.

DAHA ÖNCE TÜRKİYE’DE TUTUKLANMIŞ

Yakalanan zanlının casusluk faaliyetlerini tam olarak itiraf ettiğini vurgulayan Nehammer, zanlının daha önce Türkiye’de tutuklandığını ve serbest bırakıldıktan sonra Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından casusluk yapmak üzere Avusturya’ya gönderildiğini açıkladı.

“TÜRKİYE AVUSTURYA’YI BÖLMEK İSTİYOR”

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kolunun Viyana’ya kadar uzandığını söyleyen Avusturya Uyum Bakanı Susanne Raab, Türkiye’nin dernekler ve camiler aracılığıyla Avusturya’da yaşayan Türkiye kökenlileri etki alanına aldığını kaydetti.


Türkiye’nin Avusturya’yı bölmeyi amaçladığını belirten Raab, “Türkiye’nin etkisinin önüne geçmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Çünkü bu etki, entegrasyon için bir zehirdir.” dedi.

1.9.2020 [TR724]

AİHM önünde hukuk talebi: Sessiz kalmak o zulme ortak olmaktır!

Bir grup insan hakları savunucu 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Strazburg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Türkiye’deki hukuksuzlukları protesto etti.

Protesto aynı zamanda Adalet Akademisi’nde düzenlenecek 24. Dönem Hakim ve Savcı Adayları Eğitimi Açılış Programın’da ilk “insan hakları” dersini vermek üzere 3 Eylül’de Türkiye gelecek olan (AİHM) Başkanı Robert Spano bir mesaj olarak değerlendirildi.

Mahkeme önünde aktivistler Mehmet Ali Uludağ ve Veysi Özer’in de bulunduğu bir grup insan hakları savunucusu, hukuksuzluklara karşı ‘yeter artık’ dedi ve destek istedi.

Uludağ, “Türkiye’deki hukuksuzlukları haykırmak için, amasız fakatsız ‘yeter artık’ diyebilecek yürekli insanlara ihtiyacımız var” dedi.

Veysi Özer de “Türkiye’de bu kadar hukuksuzluk ve haksızlık yaşanırken sessiz kalmak o zulme ortak olmaktır” dedi.

1.9.2020 [TR724]

Hangisi yük: Öğretmenlerin maaşı mı, rejimin lüksleri mi? [İlker Doğan]

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un, “Eğitimde asıl yük öğretmen maaşı ile ilgilidir. Öğretmen maaşlarından dolayı yatırıma fırsat kalmıyor,” sözleri tartışmaları da beraberinde getirdi.

Yeni göreve başlayan sözleşmeli bir öğretmen yaklaşık 4 bin 500 TL maaş alıyor. Biraz daha kıdemli olanların maaşı 6 bin lirayı buluyor. Türk İş’in Temmuz 2020 araştırmasına göre Türkiye’de yoksulluk sınırı 7 bin 839 TL. Yani resmi kurumlardaki öğretmenlerin tamamı ‘yoksulluk sınırının altında’ maaşla çalışıyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Öte yandan Bakan Ziya Selçuk’un açıklaması, milletin sırtındaki yükleri getirdi akıllara.

Cumhurbaşkanlığının hangarında duran ve değeri milyar dolarlarla açıklanan 13 uçak nasıl bir katma değer üretiyor? Bu uçakların yıllık maliyeti bile 40 milyon doların üzerinde. Müşteri garantili hastanelere, köprülere, yollara bu yıl için ayrılan para ise 20 milyar TL’ye yakın. Erdoğan’ın 1.100 küsur odalı sarayının yıllık masrafı ise 2 milyar TL civarında.

Sadece Ahlat’taki yeni sarayı için 135 milyon TL harcandı. İktidarın yayın organı haline gelen TRT’nin her yıl elektrik faturalarıyla milletin cebinden çektiği para 2,5 milyar TL civarında. Yaklaşık 550 bin öğretmenin maaşını cebimizden alıyor TRT!

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un, öğretmen maaşlarıyla ilgili açıklaması büyük tepki çekti. Zira Selçuk’a göre öğretmen maaşları ‘yük’! Halbuki bugün göreve yeni başlayan sözleşmeli bir öğretmenin aldığı maaş 4 bin 300 lira civarı. Daha kıdemli olan öğretmenler ise 5 bin, 5 bin 500 lira maaş alıyor. 6 bin lira maaş alanların sayısı birkaç yüzü bile bulmaz.

Bakanlığa bağlı resmi eğitim kurumlarında geçtiğimiz yıl sonu itibariyle 946 bin 114 öğretmen görev yapıyor. Ve söz konusu öğretmenlerin tamamı Türk İş’in araştırmasına göre 7 bin 839 lira olan yoksulluk sınırının altında gelire sahip. Bakan’ın açıklaması, milletin sırtında yük olan projeleri getirdi akılları.

GARANTİ’YE AYRILAN PARA YILLIK 19 MİLYAR TL!

Kamu-Özel İşbirliği ve Yap-İşlet-Devret projeleri ile Türkiye’nin gelecek 20 yılı ipotek altına alındı. En son geçtiğimiz aylarda Sağlık Bakanlığı’nın kiraladığı iki ambulans uçak için günlük 2 saat ‘Uçuş garantisi’ verildiği ortaya çıkmıştı. Söz konusu uçaklar uçmasa da ‘uçmuş gibi’ para ödeniyor. Sadece o mu? Havaalanları, ‘müşteri garantili’ hastaneler, otoyollar, köprüler… 2020 bütçesinden 10,5 milyar TL’si şehir hastanelerine, 8,3 milyar TL’si köprü ve otoyol işletmecisi firmalar için olmak üzere Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) projelerine 18,9 milyar TL kaynak ayrılmıştı. Ancak dolar arttıkça ‘garanti’ ödeme miktarı da artıyor. 2020 için söz konusu rakamın 25 milyar TL’ye yaklaşması bekleniyor.

BEŞTEPE’NİN YILLIK MASRAFI 2 MİLYAR TL’YE YAKIN!

Erdoğan’ın 1.100 küsur odalı başkanlık sarayının 2018 yılı giderleri geçtiğimiz yıl Eylül ayında Sayıştay tarafından açıklandı. Başlangıç ödeneği 845 milyon lira olan Cumhurbaşkanlığı, yıl içinde 1 milyar 648 milyon 678 bin lira bütçe kullandı, aylık harcamasının 137 milyon, günlük 4.5 milyon lirayı aştığı ortaya çıkmıştı. 1,6 milyar TL, yaklaşık 400 bin öğretmenin bir aylık maaşına denk geliyor.

Saray’ın bütçesinde, hediye amaçlı taşınırlar için yaklaşık 2 milyon lira ayrılırken, 2018’de hediyeler için 739 bin lira harcandı. Emine Erdoğan’ın sadece mutfağındaki altın varaklı musluk bataryasının 9 bin 600 lira olduğu geçtiğimiz günlerde medyaya yansımıştı. Yalanlanmadı!

SARAYLARA PARA YETMİYOR

Cumhurbaşkanlığı 2020 yılı yatırım programına göre, sadece bu yıl Cumhurbaşkanlığı saraylarının yapım ve onarımı ile araç alımlarına 610 milyon lira yatırım harcaması yapılacak. Söz konusu rakam yaklaşık 150 bin öğretmenin bir aylık maaşına denk geliyor. Ahlat Cumhurbaşkanlığı Sarayı, geçtiğimiz günlerde tamamlanmıştı. Başlangıçta maliyeti 30 milyon TL olarak belirlenen saray, 125 milyon TL’ye mal oldu.

UÇAKLARIN YILLIK MALİYETİ 300 MİLYON TL

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘İtibardan tasarruf olmaz’ diyerek uçak filosuna yenilerini ekledi. Bugün Cumhurbaşkanlığı’nın uçak filosunda kimilerine göre değerleri milyar dolarları aşan 13, kimilerine göre 16 uçak bulunuyor. Kesin rakam yok, zira sır gibi saklanıyor. İddiaya göre söz konusu filonun yıllık maliyeti 40 milyon dolardan fazla. Saray’ın makam arabası sayısı ise 2017 rakamlarına göre 268!

ERDOĞAN’IN BİR KONVOYUNUN HAREKETİ 41 BİN LİRA

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu yılın başındaki Elazığ depreminin ardından bu kente gitti. Korumalarıyla birlikte… BirGün’den Ozan Gündoğdu Erdoğan’ın konvoyunun maliyetini tek tek hesapladı. Yurttaşların cep telefonlarıyla çektiği görüntülerde Erdoğan ve ekibinin toplam 27 kara taşıtı ve 1 helikopterle seyahat ettiği görülüyordu. Kara taşıtlarının 6’sını GMC jipler, 2’sini Volkswagen minibüsler, 19’unu ise Mercedes otomobiller oluşturdu. Taşıt filosunu bir adet VIP helikopter havadan takip etmişti.

Fakat Erdoğan Elazığ’a Cumhurbaşkanlığı özel uçağıyla geldi. 27 araçlık dev filo Erdoğan’ı havalimanından alıp kent merkezine götürmek için Ankara’dan Elazığ’a 757 kilometre yol kat etti. Toplam maliyeti 41 bin lira olarak hesapladı!

ÖĞRETMENLERİN TRT KADAR KIYMETİ YOK MU?

İktidarın yayın organı haline gelen TRT en son faaliyet raporunu 2016’da yayınladı. Son üç yılın faaliyet raporları yayınlanmıyor. Bandrol ve elektrik faturalarından 2015, 2016, 2017 ve 2018’de toplam 8 milyar liraya yakın gelir elde eden TRT’nin geçtiğimiz yıl milletin cebinden ne kadar çektiği bilinmiyor! Ancak hiçbir şey yapmadan her yıl kasasında yaklaşık 2,5 milyar lira bulan TRT, buna rağmen zarar etmeyi başarıyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın geçtiğimiz aylarda yayınladığı Kamu İşletmeleri Raporu’nda yer alan bilgilere göre, TRT’nin 2018 yılındaki zararı 92 milyon lira! TRT’nin her yıl milletin cebinden aldığı 2,5 milyar TL yaklaşık 550 bin öğretmenin maaşına denk geliyor!

MİLLETVEKİLLERİNİN MALİYETİ 176 MİLYON TL!

Bir milletvekilinin maaşı 24 bin 471 TL. Peki milletvekilleri ne iş yapıyor? 15 Temmuz sonrası Meclis bypass edildi. Türkiye ‘tek adam’ tarafından KHK’larla yönetiliyor. Muhalefetin bugüne kadar ‘engel’ olabildiği tek bir ‘yasa’ bile yok! Hiçbir fonksiyonu olmayan milletvekillerine bir yıl boyunca 176 milyon TL’ye yakın maaş ödenecek. Yaklaşık 50 bin öğretmenin maaşına denk geliyor…

[İlker Doğan] 1.9.2020 [TR724]

Chelsea 3 yıllık hasreti bitirmek istiyor [Hasan Cücük]

Premier Lig’in şampiyonluk rüyası kurmayan takımlardan biri olarak Chelsea’nin kaderi 2003 yılında değişti. Rus milyarder Roman Abramovich tarafından satın alınan İngiliz takımı kısa sürede Ada’daki zirve yarışında önemli ekiplerden biri oldu. Ancak son 3 yıldır şampiyonluk potasına giremeyen Chelsea, bu sezon başarı için klasik yönteme başvurdu: Kesenin ağzını sonuna kadar açmak.

2000’li yıllar öncesinde ilk ve tek şampiyonluğunu 1954-55 sezonunda gören Chelsea’nin talihi Abramovich’le birlikte hızla döndü. Rus milyarderin gücünü arkasına alan kulüp, 2003-04 sezonunda kadrosunu yıldız oyuncularla süsledi. İtalyan hoca Claudio Ranieri yönetiminde sezona başlayan Chelsea, o sezon ligi Arsenal’in ardından ikinci sırada tamamladı. Uzun yıllar sonra gelen ikincilik, Abramovich için başarıdan sayılmayacaktı.

Mourinho’lu yıllar

Raineri’nin bileti kesilince takım FC Porto’ya UEFA Kupası ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu getiren Jose Mourinho’ya emanet edildi. Ancak başarı için bu hamle tek başına yeterli değildi. Yine kesenin ağzı sonuna kadar açıldı. 2004-05 sezonunda zirvenin adı Chelsea’ydi. Kulüp, 50 yıl sonra ikinci şampiyonluğuna ulaştı.

Mavi beyazlı takımın “altın çağı” resmen başlamış oldu. Manchester United’ın yıllardır domine ettiği ligdeki rakibi artık Arsenal değil Chelsea’ydi. Sonraki sezonu da zirvede tamamladı. Ancak bu kısa aradan sonra “yaşlı kurt” Alex Ferguson, sazı yeniden eline aldı ve Manchester United’ı 2006-09 arası üst üste şampiyon yaptı. 2009-10 sezonundaysa, Chelsea rekabetin hakkını vererek, yeniden zirveyi gördü.

Bu rekabete 2008’de Manchester City katılacaktı. Chelsea’nin taktiğini izleyen takım, Arap sermayesini arkasına aldı. Abramovich’in takımı artık İngiltere’nin Manchester şehrindeki bu iki büyük kulübü geçmek zorundaydı. Başlangıçta pek de başarılı olamadı. 2010-14 arasındaki 4 şampiyonluk Manchester’da pay edildi. Londra takımı Chelsea ancak 2014-15 sezonunda şampiyonluk hasretini sonlandırabilecekti.

Bir sonraki sezonda ise, hiç beklenmedik bir şampiyon gördük. Şapkadan çıkan sürpriz takım Leicester City, milyarlık kulüpleri geride bırakarak 132 yıllık tarihinde ilk kez şampiyonluk yaşadı. Chelsea’nin kendini toparlaması çok sürmedi ve sonraki sezonu, İtalyan teknik adam Antonio Conte liderliğinde birinci sırada tamamladı.

 Premier Lig’de dengeler değişirken

2013’te ligdeki dengeleri değiştiren çok önemli bir gelişme yaşanacaktı. Alex Ferguson, emekliye ayrıldı. Böylece yarıştan bir takım eksildi. Onun yerini 2015’te Liverpool aldı. Alman hoca Jürgen Klopp’un gelişiyle, Liverpool tribünlerinde uzun yıllar sonra şampiyonluk türküleri söylenmeye hazırlanılıyordu. Manchester City ise Pep Guardiola hamlesini yaparak, rekabetteki yerini sağlama aldı.

Guardiola ve Klopp, Avrupa’nın en iyileriydi. Nokta atışı transferleriyle meşhurlar. City, yüksek meblağlara yaptığı transferlerle 2017-19 arasındaki iki yıl üst üste şampiyonluğa ulaştı. Liverpool ise Klopp’la birlikte bu iki sezonda City’yi zorladıktan sonra, 2019-20 sezonunda City’nin bileğini bükmeyi başardı.

 Lampard’a güven

Abramovich önceleri takımı şampiyon yapamayan teknik adamı kapı önüne koymayı tercih ediyordu. 2019’da ise farklı bir yönteme geçti. Takım, kulübün efsane isimlerinden genç hoca Frank Lampard’a emanet edildi. 2001’den itibaren 13 yıl Chelsea forması giyen Lampard’ın kredisi taraftar nezdinden oldukça yüksekti ama onunla geçen ilk sezonu takım dördüncü sırada tamamladı. Sezona transfer yapmadan girip Eden Hazard gibi bir yıldızını da kaybetmişti. Yine de genç isimlere forma verip yeni yıldızlar kazandırması ve takıma oynattığı futbolla geçer not almayı başardı.

3 yıldır şampiyonluk uzak da olsa Chelsea yoluna Lampard’la devam edecek. Tabi bir farkla: Kesenin ağzı sonuna kadar açık. RB Leipzig formasıyla attığı goller sonucu dikkatleri üstüne çeken 24 yaşındaki Timo Werner, 53 milyon Euro’ya Chelsea renklerine bağlandı. Leicester City’nin sol beki 23 yaşındaki Ben Chilwell içinse 50 milyon Euro ödendi. Bunlar yetmedi, Ajax’ın süper yıldızı 27 yaşındaki Hakim Ziyech, 40 milyon Euro’ya takıma katıldı. Son bombaysa, PSG’den ayrılan Thiago Silva’nın bedelsiz olarak gelişi oldu.

Chelsea’nin bir başka hedefi Bayer Leverkusen’in orta sahadaki beyni Kai Havertz. 21 yaşındaki Alman futbolcunun da bu transfere sıcak baktığı biliniyor. Yakında açıklanması beklenen bu hamle için telaffuz edilen bonservis ücreti 100 milyon Euro.

Bakalım Lampard’ın önderliğinde genç yıldızlar Chelsea’yi 3 yıldır uzak kaldığı şampiyonluğa taşıyabilecek mi?

[Hasan Cücük] 1.9.2020 [TR724]

Ege’de Türk ve Yunan Tezleri: bir değerlendirme [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ege’de ve Doğu Akdeniz’de gerilim tırmanırken, Türkiye takındığı tavrı giderek daha da şahinleştiriyor. Her geçen gün Ankara’dan gelen bir veya birkaç tehditkâr demeçle karşılaşıyoruz. Daha önce Türk Yunan Çatışması Senaryosu ve Doğu Akdeniz’de Çözüm Ne başlıklı yazılarda farklı yönleriyle ele aldığım Ege ve Doğu Akdeniz gerilimi meselesine, son günlerde meydana gelen bazı gelişmeler nedeniyle yeniden eğilmek gerekiyor. Bu yazının konusu meseleye daha sistematik yaklaşmak ve “sorunu” daha iyi anlamaya yardımcı olmak.

Ege sorunları nedir

Daha bu alt başlık yazıldığında bile Türk ve Yunan uzmanlar farklı tepkiler verecektir. Çünkü Türkiye için Ege sorunları “çoğuldur”. Yani Ege’de Türk tarafına göre birden fazla sorun mevcuttur: doğu Ege adalarının silahlandırılması sorunu, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar sorunu, kara sularının genişliği sorunu, hava trafiği kontrol hakları sorunu (FIR), kıta sahanlığı sorunu, münhasır ekonomik alan sorunu gibi. Fakat Yunan tarafı için ise Ege’de salt bir tane devletlerarası sorun vardır: kıta sahanlığı sorunu. Dolayısıyla Ege sorunu veya sorunları demek, nesnelliği korumak adına daha adil olacaktır.

Türkiye’nin Ege’de sorun olarak ileri sürdüğü tezler

1) Doğu Ege adalarının silahlandırılması: Türkiye’nin bu tezine göre Yunanistan doğu Ege’de sahip olduğu adaları uluslararası hukuka aykırı olarak silahlandırmaktadır. 2) Egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıklar sorunu: Türkiye, Ege’de Yunanistan’a ait olup olmadığı tartışmalı olan “gri alanlar” olduğunu ileri sürüyor. Bu adalar, adacıklar ve kayalıklar üzerinde hak iddia ediyor. 3) Karasuları sorunu: Türkiye, Yunanistan’ın karasularını uluslararası hukuku gerekçe göstererek 12 deniz miline genişletmesine karşı çıkıyor ve bunu casus belli (Latince bir diplomatik terim, anlamı “savaş nedeni”) sayıyor. 4) Hava trafiği kontrolü (FIR hattı) sorunu: Türkiye Ege’de 10 mil olarak belirlenmiş olan hava sahasını kabul etmiyor, bu alanın 6 millik karasularından geniş olamayacağını ileri sürüyor. 5) Kıtasahanlığı sorunu: Türkiye Yunanistan’a ait adaların kendi kıta sahanlıkları olmadığını, bunların Anadolu kıtasahanlığının uzantısı olduğunu ileri sürüyor.

Yunanistan’ın ve Türkiye’nin ihtilafın çözümüne ilişkin yaklaşımları

Türkiye tüm sorunların birlikte bir paket içinde ele alınarak, Yunanistan ile ikili görüşmeler yoluyla çözülmesini istiyor. Yunanistan ise sadece kıta sahanlığının sınırlandırılması sorununun ön görüşmelerde tek başına (sadece bu sorunun) ele alınması haricinde, tüm sorunların çözüm adresinin Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Adalet Divanı olması gerektiğini ileri sürüyor. Her iki devlet de diğerinin çözüm yolunu reddediyor.


Tarafların tezlerinin analizi

Doğu Ege adalarının silahlandırılması meselesi

Doğu Ege adalarının silahlandırılması konusu 1960’lardan itibaren Türkiye tarafından gündeme getirildi. Lausanne Antlaşması’nın 13. maddesi bazı Yunan adalarının silahlandırılmasını yasaklamıştır. Madde şöyle der: “Barışın korunmasını sağlamak amacı ile, Yunan hükümeti Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adalarında aşağıdaki önlemlere saygı göstermeyi yükümlenir: 1- Bu adalarda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkam kurulmayacaktır. 2- Yunan savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacaktır. Buna karşılık Türkiye hükümeti de savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının sözü geçen adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktır. 3- Söz konusu adalarda Yunan silahlı kuvvetleri, silâhaltına alınıp yerinde eğitilebilecek olan normal askeri birlikle ve tüm Yunanistan topraklarındaki jandarma ve polis sayısı ile orantılı olacak jandarma ve polis örgütü ile sınırlı kalacaktır”. Dolayısıyla Lausanne’a göre Yunanistan’ın adalarda asker bulundurması konusunda bir sorun yoktur. Kendi anakarasındaki oranıyla, adalarda jandarma ve polis bulundurabilir. Bu askeri personelin barınma ve lojistiğini sağlamak üzere adalarına havaalanı, kışla, yol, vs. altyapı çalışmalarını gerçekleştirebilir. Adaların deniz üssü bulundurmaması, hiçbir askeri liman olmayacak anlamına gelmez. Bahsedilen, adaların anakara ve diğer adalarla iletişimini ve bağlantısını sağlamak için Yunan devletinin kendi askeri gemilerinin yanaşabileceği limanlara sahip olması değildir. Yasaklanan, deniz üssü, çok sayıda geminin merkez olarak kullanacağı, organize saldırı örgütleyebilecek kabiliyete sahip olan askeri tesisler toplamıdır. İstihkâm ile ise, yine savunma veya taarruz amaçlı beton inşaatlar (mesela siperler ve barınaklar) kastedilmektedir. Lausanne Antlaşması, bunların haricinde Yunanistan’ın adalarını savunma hakkına engel teşkil edecek bir kısıtlama getirmiyor. Bu adaların Yunanistan egemenlik alanı olduğu ve kendi öz savunma hakkının tartışma götürmez bir gerçek olduğu unutulmamalı. Lausanne ile ilişkin analizden sonra, Türkiye’nin yine Lausanne ile saptanmış olan Boğazlar ve Marmara Denizi düzenlemesinin Montreux Antlaşması ile revize edildiğini hatırlatalım. Yani Lausanne (tıpkı 4 Yunan adası gibi) İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi ve çevresini de silahlardan ve askerden arındırmıştı. Bu durum İkinci Dünya Savaşı arifesinde Türkiye için güvenlik riski oluşturacağından, Montreux Antlaşması ile bu statü iptal edilmiş, Türk egemenlik hakları bu bölgelerde tam olarak tesis edilmişti. Yunanistan, işte bunu emsal göstererek, kendi 4 adasında olan askeri kısıtlamaların da kendiliğinden ortadan kalktığını ileri sürmektedir. Türkiye ise buna karşı çıkmakta, bu iki olay arasındaki bağı reddetmektedir.

Fakat Ankara’nın bu gerekçesi oldukça zayıftır. Çünkü 31 Temmuz 1936 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden Montreux’nün onaylandığı oturumda konuşan Türk dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, şunları söylemiştir: “1924 Lausanne Mukavelesi ile gayrı askeri hale ifrağ edilmiş olan komşumuz ve dostumuz Yunanistan’a ait Limni ve Samotra adalarına dair olan hüküm de Montreux Mukavelesi ile ortadan kalkmış oluyor…”.

Yani Yunanistan, Montreux ile kendi adalarının silahlardan arındırılma statüsü arasında bağ kurarken, Türk meclis tutanaklarında sabit olan 1936 tarihli Türk hükümetinin yorumuna göre hareket etmekte. Türkiye elbette sonradan bu pozisyonu değiştirmiştir. Ve bu durum ciddi bir inandırıcılık sorunu oluşturmaktadır.

Yunanistan iki birbirinden farklı olayla, adaların silahlandırılmasına başka gerekçeler ileri sürüyor. Bunlardan birincisi, 1950’lerden itibaren Türkiye’nin Kıbrıs’la ilgilenmeye başlaması ve nihayetinde 1974 yılında gerçekleştirdiği Kıbrıs çıkartmasıdır. Diğeri ise NATO kuvvetlerinden bağımsız olan, Ege Ordusu’nun kurulmasıdır. Türkiye bu orduyu 20 Temmuz 1975 tarihinde kurdu. Ordunun kuruluş tarihi bile manidar. 20 Temmuz 1974, Kıbrıs çıkartmasının tarihi. Bu çıkartmadan tam bir yıl sonra, Ankara Ege Ordusu’nun kurulduğunu duyurdu. Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri denen, kuzey Kıbrıs’taki Türkiye askeri varlığı ve üsleri de, Ege Ordusu’na bağlıdır. Bu ordunun 130,000 sabit askeri personeli vardır. Bir karşılaştırma yapmak amacıyla ifade etmek gerekirse, Yunanistan’ın tüm askeri personel sayısı 100,000 civarındadır. Yani tek başına salt Ege Ordusu, tüm Yunan askerlerinin toplam sayısından daha fazladır. Yunanistan’ın doğu Ege adalarını silahlandırma çalışmalarının 1974 Kıbrıs Savaşı sonrası yoğunlaştığı dikkate alındığında, bunun hem Kıbrıs çıkartması ve işgali, hem de Ege Ordusu’nun kurulması ile ilgili bir tepki olduğu görüşü oldukça güçlenmektedir. Zaten Yunanistan da Ege adalarındaki askeri varlığını, BM Sözleşmesi’nin 51. maddesine dayandırmaktadır ve öz meşru savunma adına adaların savunma kabiliyetini güçlendirmek durumunda olduğunu söylemektedir.

Egemenliği tartışmalı adalar, adacıklar ve kayalıklar meselesi

Lausanne Antlaşması’nın 12. maddesi, Anadolu kıyısından 3 deniz mili ve açığında olan tüm ada, adacık ve kayalıkları Yunanistan’a bırakmıştır. 3 deniz mili ve daha yakın olan tüm ada, adacık ve kayalıklar ise Türk toprağıdır. Bu hüküm Lausanne’da çok nettir, bu konuda tartışmalı hiçbir şey de yoktur. Zaten Türkiye de 1923’ten (yani Lausanne Antlaşması’nın imzalanmış olduğu tarihten) 1995 senesine dek, toplam 72 sene boyunca, Ege’de egemenliği tartışmalı herhangi bir ada, adacık veya kayalık ile ilgili tek bir meseleyi bile gündeme getirmemiştir. Ege’de Anadolu anakarasından 3 deniz mili açıkta olan tüm adalar, adacıklar ve kayalıklar Yunanistan toprağıdır. Türkiye bunu kabul etmeyerek Lausanne antlaşmasının 12. maddesini görmezden gelmektedir. Türkiye, bunu yaparken, 1947 Paris Barış Antlaşması uyarınca İtalya’dan Yunanistan’a geçen adalar arasında bazı adaların ve adacıkların olmadığını, bunların gri bir alan oluşturduğunu ileri sürüyor. Oysa bu durum doğru değildir. Krize neden olan Kardak adası da dâhil, bu ada ve adacıklar Yunanistan’a geçmiştir. Harita ölçeğine göre görünmeyen kayalıklar da Yunanistan’ındır. Çünkü Lausanne ve Paris Antlaşmaları bunu gayet net bir biçimde gösteriyor. Kardak, Anadolu’dan 6,3 deniz mili uzaklıktadır. Lausanne 3 deniz mili ve daha açıkta olan tüm adaları Yunanistan’a bırakmıştır. Paris Antlaşması, daha önce İtalyan egemenliğinde olan tüm adaları yine Yunanistan’a bırakmıştır. Türkiye davet edilmiş olmasına karşın Paris Barış Görüşmeleri’ne katılmayarak, bu adalar, adacıklar ve kayalıkların Yunanistan’a geçmesi konusunda itirazı olmadığını zaten açıkça göstermiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu konuyu tam 72 sene sonra damdan düşer gibi gündeme taşımak, ciddi ve daha da önemlisi yapıcı olan bir tutum değildir. Türkiye bu pozisyonu ile açıkça başka devletlerin topraklarına göz diken, yayılmacı bir devlet gibi hareket etmektedir. Tüm cumhuriyet tarihi boyunca sorun olarak görülmemiş olan Yunan adalarının statüsünden, egemenliği tartışmalı adalar iddiasına geçmek, devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.

Karasuları meselesi

Lausanne Antlaşması Ege’de karşılıklı olarak Türk ve Yunan karasularını 3 deniz mili olarak belirlemiştir. Sonrasında her iki devlet de kendi karasularını dünyadaki genişletme akımına uygun olarak 6 deniz miline genişletmiştir. 1958 Birleşmiş Milletler Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi ile 1982 tarihli Birleşmiş Milletler UNCLOS Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca, kıyı devletlerinin karasularını 12 deniz miline genişletme hakları bulunmaktadır. Türkiye ne 1958 tarihli sözleşmeye, ne de 1982 tarihli sözleşmeye imza koymuştur. Oysa 1982 UNCLOS, toplam 181 devlet tarafından imzalanmıştır. 10 kadar devlet, bu sözleşmeyi imzalamamıştır. Türkiye bu devletlerden biridir. Türkiye’de yaygın argüman, ABD’nin de bu sözleşmeyi imzalamamış olduğudur. Bu argümanı Ankara bu hukuk metnine uygun hareket etmeme pozisyonuna güçlü bir argüman olarak sunmaktadır. Oysa ABD UNCLOS düzenini, karasuları da dâhil olmak üzere örfi hukuk olarak zaten uygulamaktadır. Uluslararası ilişkilerde yazılı ve örfi hukuk, temel kaynaklardır.

Mesele şudur ki, Yunanistan Birinci Dünya Savaşı sonrasında, bir deniz toplumu olduğu için, Ege adalarının tümüne yakınına sahip oldu. Ege binlerce yıldır Yunan uygarlığının beşiği olmuştur. Türk toplumu Ege’deki Yunan adalarının Anadolu kıyısına yakınlığını gerekçe göstererek, bu adaların haksız yere Yunan toprağı olduğu yönünde bir algıya sahiptir. Bu algı ideolojik fark gözetmeksizin çok yaygındır. Oysa unutulan şudur ki, mesele salt jeopolitik veya stratejik bir mesele değildir. Bu adaların nüfusu çok büyük çoğunlukla Rum’dur. Mübadele ve savaşlar öncesinde de bu demografi farklı değildir. Müslümanlar adalarda her zaman azınlık oldu. Ege’deki adaların Yunan toprağı olması bu bağlamda sadece uluslararası hukuk birkaç anlaşmayla sınırlı değildir. Bu durum, Yunanistan’ın, sahip olduğu yüzlerce irili ufaklı ada ile, bir anakara ve ada devleti olduğunu gösteriyor. Ege’de 12 deniz miline genişletilecek karasuları (deniz sınırları) Türkiye için dezavantajlı bir durum oluşturacaktır. Fakat devletlerin sınırları avantaj-dezavantaj ile belirlenmez. Almanya ve Fransa arasındaki bazı bölgelere de tarihte avantaj-dezavantaj açısından yaklaşan askeri stratejistler, bu iki ülkeyi yüzyıllarca savaşlara itti. Bu durum, Türk-Yunan ilişkileri için tarihten öğrenilecek önemli bir ders içeriyor.

Mevcut yazılı ve örfi deniz hukuku, adaların da tıpkı anakaralar gibi kendi karasuları olduğunu teyit ediyor. Uluslararası toplumun neredeyse tamamı bunu kabul etmişken, Türkiye BM UNCLOS’a taraf olmadığı için bu kaidelerin kendisi için bağlayıcı olmadığını ileri sürmek dışında bir gerekçe bulamıyor. 12 deniz mili karasularının savaş nedeni olarak kabul ediyor ve tüm dünyaya savaş ile sorunlarını çözmek isteyen bir ülke imajı sergiliyor. Bu şartlarda 12 mil uygulamasının Atina tarafından de facto (fiilen) uygulanması zordur. Fakat Türkiye, her ne kadar Atina’yı 12 mil uygulamasından alıkoysa da, dünyaya hukuk tanımaz ve saldırgan taraf olarak görünmektedir. Kıbrıs ve “egemenliği tartışmalı adalar” yaklaşımları ile de bu imaj oldukça belirgin bir Türk tutumu olarak algılanmakta. Uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk literatürünün çoğunluğu bu algıyı yansıtıyor. 12 mil uygulaması, Türkiye yapıcı rol oynadığı taktirde Yunanistan ve Türkiye arasında bir mutabakatla çözülebilir. Bunun için Türkiye’nin diğer “sonradan icat edilen Ege sorunlarını” gündemden çıkartması ve nasyonalist yayılmacı yaklaşımını terk etmesi gerekiyor.

Hava sahası meselesi

Yunanistan Ege’de 1930’lardan bu yana 10 millik bir hava sahası rejimi uyguluyor. Yunanistan’ın 3 deniz mili ve sonradan 6 deniz mili olan karasuları ile 10 millik hava sahası arasındaki mesafe farkı, 1930-1975 arasında 45 yıl boyunca kabul edildi. Yani bir örfi hukuk oluştu. Türkiye, 1974 Kıbrıs çıkartmasından ve 1975 yılında Ege Ordusu’nu kurduktan sonra, hava sahası meselesini gündeme getirdi. Hava sahası hattı iddiaları, kıtasahanlığı ve karasuları iddiaları ile birlikte bir paket olarak ele alınmalıdır. Çünkü Türkiye bu reflekslerinin tümünü Kıbrıs çıkartmasından hemen önce veya hemen sonra ajandasına aldı. Ve Ankara 10 millik Yunan hava sahasını reddederek, Yunan hava sahasını 6 mil olarak (deniz sınırları ile aynı hizada) kabul etmeye başladı. Uygulamada bu durum çok tehlikelidir. Çünkü Türk savaş uçakları Yunan hava sahasını düzenli olarak ihlal etmekte ve arada kalan dört millik alanda tehlikeli it dalaşları meydana gelmektedir.

Kıtasahanlığı meselesi

Türkiye adaların anakaralar gibi kendi kıta sahanlığı olduğuna dair olan uluslararası hukuk normunu reddetmektedir. Bunun terine, Yunan adalarının Anadolu doğal kıtasahanlığı üzerinde yer aldığını, bu nedenle kendi kıta sahanlıklarının olamayacağını ileri sürmektedir. Bu iddiaları destekleyen bir uluslararası hukuk içtihadı yoktur. Birleşmiş Milletler Cenevre Kıtasahanlığı Sözleşmesi ve 1982 Birleşmiş Milletler UNCLOS Deniz Hukuku Sözleşmesi, adalara da aynı anakaralar gibi kıta sahanlığı hakkı vermektedir. Dahası uluslararası örfi hukuk (yazılı olmayan, uygulamalı hukuk) aynı şekilde adaların kendi kıta sahanlıklarım olduğunu kabul ediyor. Yukarıda belirttiğim üzere, Türkiye bu hukuk metinlerini imzalamayan birkaç ülkeden biridir. Teknik olarak yazılı anlaşmaların tarafı olmaması nedeniyle Türkiye için bağlayıcı olmasalar da, Cenevre ve UNCLOS metinleri Ankara üzerinde çok ciddi bir psikolojik baskı oluşturmaktadır. Dahası, mesela Ege adalarının silahlandırılmasını gündeme taşırken Ankara uluslararası hukuka atıfta bulunmaktadır. Bu da büyük bir çelişki ve tutarsızlık oluşturmaktadır. Çünkü resmi olarak Ankara çözüm için ikili görüşmeleri savunmaktadır. Fakat uluslararası hukuk argümanlarını işine gelen yerlerde kullanmayı ihmal etmemektedir. Mesele şu ki, Yunanistan’ın lehine olan durumlarda aynı Ankara uluslararası hukuk kurallarını tanımamaktadır. Bu çok tutarsız bir davranıştır. Ve ciddi bir devlet davranışı ile bağdaşmaz. Yunanistan ile Türkiye eğer bazı adaların kıta sahanlığını görüşeceklerse, Ankara’nın çelişkilerle dolu diğer Ege sorunları ajandasını gözden geçirmesi şarttır.

Sonuç yerine

Ege sorunları oldukça kompleks bir konudur. En önemli meydan okuma, Türkiye’nin nasıl bir devlet olmak istediği ile ilgili görünmektedir. Çıkarlarını güç kullanmak veya güç tehdidi ile şantaj yaparak karşı tarafı müzakereye zorlamak türü yaklaşımlar, hukuk devleti tutumu ile bağdaşmaz. Bu tür örneklerin dünyada sıklıkla görüldüğü argümanı geçerli olmamalıdır. Sui misal emsal olmaz. Rusya’nın Kırım’ı işgal ve ilhakı gibi olumsuz örnekler yakın dönemde de karşılaşılan olumsuzluklar ve hukuksuzluklardır. Bu tür sert güç tutumları, devletlerin başka alanlarda ciddi olumsuzluklarla karşılaşmalarına neden oluyor. Dahası, Türkiye’de bir savaş durumunda uğranılacak ekonomik çöküntü Rusya’nın Kırım’ın ilhakı sonrasında uğradığı zarardan çok daha büyük olacaktır. Bir devletin dış politikasının uluslararası hukukla uyum içinde olması, o dış politikanın meşruiyeti ile doğrudan bağlantılıdır.

Bugün Türk-Yunan geriliminde meşruiyeti çok daha fazla olan taraf Yunanistan’dır. Türkiye’nin sıklıkla pozisyon değiştirmesi, çok olumsuz bir algı oluşturuyor. Egemenliği tartışmalı adalar tezinin 1995 yılına kadar tek bir defa bile dile getirilmemiş olması, hava sahası konusunda 1975’e dek bir defa bile herhangi bir nota verilmemiş olması ve buna benzer ciddi tutarsızlıklar, Türk tezlerinin inandırıcılığının altını oyuyor. Zaten bu tezlerin uluslararası hukukla bağ kurmaması ve hep “istisna isteyen” bir pozisyon, Türkiye’nin mevcut statükoyu reddeden ve yayılmacı bir ülke gibi algılanmasını beraberinde getiriyor.

Bir diğer konu, hukuk devleti boyutu ki bunu daha önce de vurguladım. İç hukuk ve uluslararası hukuk yaklaşımları Türkiye’de bugün birbirine oldukça paralel bir gidişat içerisindedir. İçeride hukuku işine geldiği gibi eğip büken bir rejim var. Aynı tutum, Yunanistan’ın egemenlik hakları karşısında hukuku eğip bükmeye ve avantaj elde etmeye çalışan rejim dış politikasında da söz konusu. Milli çıkarlar adı altında kendi algılarını cilalamak için, başka ülkelerle yapay sorunlar ürettiği çok sırıtan Türkiye, bunun dışarıdan okunamayacağını var sayıyor. Ama çok yanılıyor. Bu tutum, Türkiye’nin çıkarlarına da, algısına da, yumuşak gücüne de en büyük darbeleri birbiri ardına vurdu. İç hukukta küme düşerken, dış politikada da ülkeyi küme düşürttüler.

Bu yazının, konunun en nihayetinde Türk kamuoyunca da anlaşılmasına katkıda bulunmasını dilemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Umarım bir gün gelecek kuşaklar barışın ve huzurun dışarıda da içeride de egemen olduğu bir Türkiye’de yaşar.

Bülent Ecevit’in şiiriyle bitireyim bu analizi.

Mavi Büyü

Sıla derdine düşünce anlarsın
Yunanlıyla kardeş olduğunu
Bir Rum şarkısı duyunca gör
Gurbet elde İstanbul çocuğunu

Türkçenin ferah gönlünce küfretmişiz
Olmuşuz kanlı bıçaklı
Yine de bir sevgidir içimizde
Böyle barış günlerine saklı
Bir soyun kanı olmasın varsın
Damarlarımızda akan
İçimizde şu deli rüzgâr
Bir havadan
Bu yağmurla cömert
Bu güneşle sıcak
Gönlümüzden bahar dolusu kopan
İyilikler kucak kucak
Bu sudan bu tattandır ikimizde de günâh
Bütün içkiler gibi zararı kadar leziz
Bir iklimin meyvesinden sızdırılmış
Bir içkidir kötülüklerimiz
Aramızda bir mavi büyü
Bir sıcak deniz
Kıyılarımızda birbirinden güzel
İki milletiz
Bizimle dirilecek bir gün
Egenin altın çağı
Yanıp yarının ateşinden
Eskinin ocağı
Önce bir kahkaha çalınır kulağına
Sonra Rum şiveli Türkçeler
O Boğaz’dan söz eder
Sen rakıyı hatırlarsın
Yunanlıyla kardeş olduğunu
Sıla derdine düşünce anlarsın.

Bülent Ecevit
1947, Londra

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 1.9.2020 [TR724]

AİHM Başkanı Sayın Robert Spano’ya açık mektup [Av. Nurullah Albayrak]

Sayın Robert Spano,

Bu mektubu, Türkiye’de son yıllarda aileleri ile birlikte milyonlara varan mağdurun yaşadığı temel hak ihlallerine dikkat çekmek ve yaşanan haksızlıkların ancak sizlerin katkıları ile çözülebileceği inancı ile yazıyorum.

Başkanı olduğunuz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), üye devletlerin ve politikacıların etkisinde kalmadan yarım asırdan fazladır temel hak ve özgürlüklerin koruyucusu oldu.

AİHM, üstlendiği ‘hakların bekçiliği’ misyonu ile yıllardır devletleri hukuk ve demokrasi çizgisinde tutmuş veya en azından aşırılığa kaçmalarını önlemiştir. AİHM’in ortaya koyduğu zengin hukukî kriter ve içtihatları, birçok devlet kendi yargı mekanizmalarına uyarlamıştır.

Sayın Başkan, size özellikle bir üye ülkenin son yıllarda demokrasi ve hukuk yolundan sapması ile işlediği temel hak ihlallerinden ve mahkemenizin bu ülkeye yönelik uygulamalarından bahsetmek istiyorum.

Türkiye, yarım asırdan fazladır Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) tarafı ve Avrupa Birliği’ne aday bir ülkedir. Ancak AİHM’in yetkisini tanıdığı 1987 yılından beri yaşam hakkı, işkence yasağı ve adil yargılama hakkı gibi esaslı haklar olmak üzere genel olarak hak ihlali sıralamasında 47 ülke içerisinde ilk iki sırada yer almaktadır. Mahkemenizin 2019 istatistiklerine göre en çok başvuru ve ihlal sıralamalarında Rusya’dan hemen sonra gelmektedir.

Türk Hükümeti, özellikle kendisine yönelik 2013 yılında başlatılan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları ile 2016 yılında yaşanan darbe girişimi sonrasında adım adım hukuk ve demokrasiden ayrılmış, bugün itibari ile de yasama ve yargı organlarını devre dışı bırakarak mutlak yönetimi ele almak suretiyle tek adam rejimine geçmiştir.

Hükümetin isteklerine boyun eğmeyen hakimlerin tasfiye edildiği, yargının yüzde 40’ına denk gelen 5 binden fazla yargı mensubunun ihraç edilip, tutuklandığı, geri kalanların tehdit ve baskı altında tutulduğu, yeni alımlar ile hükümetin istediği kadrolaşmanın sağlandığı, hükümetin istemediği kararları verenlerin derhal görevden el çektirildiği, idarenin istediği biçimde kurulan mahkeme ve atanmaların olduğu ve 2 bine yakın avukatın gözaltına alındığı, 700 civarında avukatın tutuklandığı, kolluk aşamasında görev alan avukatların tutuklandığı bir yargının, sağlıklı ve etkili olabildiğini varsaymak mümkün değildir.

Başta yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, özgürlük ve seyahat hakkı, mülkiyet hakkı, ayrımcılık yasağı gibi temel hakların ihlali artık sıradan bir hal almış durumdadır.

Doluluk oranı kapasitesinin 3 katına ulaşmış cezaevlerinde, insanlık dramları yaşanmaktadır. Bu nedenle cezaevlerindeki kalabalığı hafifletmeyi hedefleyen hükümet 2020 yılı başlarında, uyuşturucu, hırsızlık, adi suç örgütleri, yağma gibi suçlardan yaptığı düzenleme ile ceza indirimine giderken, muhalif gördüğü gazeteci, hukukçu, akademisyen, milletvekili, doktor, polis gibi kamu görevlileri ve çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan sivilleri kapsam dışında tuttu ve kapalı alanlarda tutulan kimselerin sağlığını ciddi tehdit eden bir pandemi sürecinde muhalifleri sırf düşünce ve inançlarından dolayı ölüme terk etmiştir.

Türk Hükümeti, muhalif olan her kişiyi “terörizm” ile suçlamakta, hayat hakkı tanımamaktadır. AK Parti’den istifa eden Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Adalet Bakanlığı verilerine dayanarak hazırladığı raporda, “2016 ile 2018 arasında 1 milyon 56 bin insan, terör örgütü üyeliği bağlamında soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulmuş. Sadece çekirdek aile üzerinden hesap etsek en az 4 milyon insan eder.” tespitinde bulunmuştur. Bu durum Hükümet tarafından, özellikle Gülen Hareketi mensupları ve Kürt muhaliflere keyfi suçlamalar yöneltilerek adeta soykırım uygulandığını göstermektedir.

Birleşmiş Milletler denetim organlarından Keyfi Tutuklama Çalışma Grubu (KTÇG), Gülen Hareketi ile ilişkili şikayet dosyalarında, devletin ayrımcı muamele zemininde uygulamada bulunduğunu, bunu sistematik olarak iddia edilen Gülen Grubu üyelerine yaptığını net sözlerle ifade etmiştir. Grup, şu ana kadar önüne gelen 10’dan fazla dosyada Gülen Hareketi ile irtibatlı olduğu ifade edilen kişiler hakkında hükümetin, siyasi veya başka bir görüş veya statü temelinde ayrımcılık teşkil eden müdahaleler ile keyfi bir uygulama yürüttüğünü karara bağlamıştır.

Türkiye’de milyonu aşan soruşturmalar ile kişiler sırf muhalif inanç ve düşüncelerinden dolayı, çocuklarını gönderdikleri okullar, paralarını yatırdıkları bankalar, ifade ve iletişim özgürlüğü kapsamında kabul edilen mesajlaşma programları, takip ettikleri gazeteler, yazdıkları yazılar, paylaştıkları tweet’ler nedeniyle “terör örgütü üyesi” olarak suçlanmakta ve senelerce ceza almaktalar.

Bu süreçte yüzlerce insan devlet gözetiminde şüpheli biçimde yaşamını yitirmiş, binlerce işkence vakası yaşanmış, onlarca zorla kaybetme vakası gerçekleşmiş, on binlerce insan yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştır.

Sayın Başkan, iç hukukun etkisizliği ve iktidarın kontrolünde olması nedeniyle milyonlara varan mağdurların umut kaynağı, başkanlığını yaptığınız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesidir.

Binlerce mağdur son hukuki çare olarak mahkemenize müracaat etmektedir. Ancak üzülerek ifade etmeliyiz ki Avrupa’nın hukuk ve demokrasisinin bekçisi olan mahkeme, şu ana kadar yaşanan mağduriyetlerin sonlandırılmasına çare olacak nitelikte bir karar vermemiştir.

Binlerce farklı inanç, düşünce ya da siyasi görüşten muhalifin çok temel gerekçelerle yaptığı başvurular mahkemece “iç hukuk yolları tüketilmediği” nedeni ile reddedilmektedir. Bu kişiler, hükümetin “düşman” ve “muhalif” olarak gördüğü kişilerdir. Çoğu davalarda hükümet üyeleri bizzat şikayetçi ya da müdahildir. Türkiye’de yargı hükümetin mutlak kontrolündedir. “İç hukuk yolunun tüketilmesinin” beklenilmesi ancak adil yargılama, tarafsız ve bağımsız hakimlerin varlığında söz konusu olabilir.

AİHM, kısa süre önce iki hakimin başvurusunda (Alparslan Altan ve Hakan Baş) Türkiye aleyhine karar verdi ve tutuklamalarının haksız olduğuna hükmetti. Kararda, tutuklamanın hiçbir somut kanıta dayalı olmadığına, hakimleri koruyan kanunların devre dışı bırakıldığına ve hakimlerin yetkisiz mahkeme tarafından tutuklandığı bildirildi.

Doğal olarak AİHM kararlarını takip eden Anayasa Mahkemesinin de bu karara uyması gerekirdi. Ancak Mahkeme, 4 Haziran 2020 tarihli Yıldırım Turan’ın kararı ile AİHM kararına uymayacağına ve AİHM’nin böyle bir karar verme ve Türk kanunlarını yorumlama yetkisinin bulunmadığına hükmetti.

Bu karar AYM’nin, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından ihraç edilen hakimlerin başvurularına nasıl baktığını göstermiştir. Bu, aynı zamanda Türk yargısının uluslararası insan hakları sözleşme hükümlerine ve denetim organlarının kararlarına uymadığı ve Türkiye’nin politikasının hukuk devleti olmaktan uzaklaştığının da bir kanıtıdır.

Daha önce Şahin Alpay ve Ahmet Altan ile ilgili kararlarınızda da Türk Anayasa Mahkemesi’nin misyonu eleştiri konusu yapılmıştı.

Bu nedenle AİHM’in, iç hukuk yollarının tüketilmesi gerekir diyerek, mağdurları işlemeyen bir hukuk sistemine zorlaması, varlık gayesi ve hakların koruyuculuğu misyonu ile tezat oluşturmaktadır. Bu davranışı ile Türk Hükümetine cesaret vermekte ve hatta suçuna ortak olmaktadır.

Sayın Başkan, basında yer alan bilgilere göre Türkiye Adalet Bakanının daveti üzerine 3 Eylül 2020 tarihinde Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştireceksiniz.

Başkanı bulunduğunuz mahkemede davacılar, haklarını ihlal eden devleti şikâyet etmekte ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de davalı tarafı oluşturmaktadır. Burada devlet adına sizlerle iletişim kuran adalet bakanı olup, bu bakanlığın davetine icabet ediyorsunuz.

Ziyaretinizde Türk Hükümeti ve yargısına, milyonu bulan keyfi terör soruşturmalarını sonlandırmaları; demokrasi, hukuk ve insan hakları çerçevesinde hareket etmeleri bağlamında güçlü bir mesaj vermeniz hayati derecede önemlidir.

Sayın Başkan, Türk Hükümetini insan haklarına uygun davranmaya çağırma mesajı vermeniz yanında, mağdurların yaptığı başvuruları iş yoğunluğu ile ekonomik ve siyasi baskı kaygılarına girmeden yerleşik içtihatlarınıza uygun biçimde dikkatle ele almanız, işkence gibi acil tedbir talepli başvuruları hassasiyetle incelemeniz, mağdurları etkisiz olan seneleri bulacak iç hukuk uygulamalarına zorlamamanız, BM ve uluslararası kuruluş raporları ve diğer mahkeme kararları gibi tespitleri dikkatle izlemeniz ve daha fazla gecikmeye sebebiyet vermeden mağdurların dosyalarını ele alarak sonuçlandırmanız misyonunuzun gereğidir.

Bu yöndeki bir geciktirme, yarım asırlık itibarınıza zarar vereceği gibi, hükümetin cesaret alarak yapacağı hak ihlalleri nedeniyle önümüzdeki yıllarda yüzbinlerce başvurunun mahkemenize intikaline de sebebiyet verecektir.

Sayın Başkan, hatırlatmak isterim ki, fahri doktora alacağınızı öğrendiğimiz İstanbul Üniversitesi’nden, OHAL sürecinde 5 ayrı KHK ile toplam 213 kişi ihraç edildi. Meslekten çıkarılanların 191’i akademisyen. Bunlar, eski AİHM yargıcı Işıl Karakaş’ın eşi Eser Karakaş’ın da aralarında olduğu 46 profesör ile 31 doçent, 45 yardımcı doçent, 53 araştırma görevlisi, 3 öğretim görevlisi, 13 okutman. Diğer 22 kişi ise mühendis, psikolog, doktor, hemşire, eczacı, biyolog, laborant, uzman, bilgisayar işletmeni ve teknisyen. Bu ihraç kararları nedeniyle mağdurların hukuki olarak süreci takip ettiklerini ve iç hukuk yollarının mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmaması nedeniyle etkisizliği düşünüldüğünde bu dosyaların AİHM’nin önüne geleceğini de bilmenizi isterim.

Sayın Başkan, başkanı olduğunuz mahkeme üyelerinin AİHS’de güvence altına alınan hakları koruma görevi ile hareket edeceğiniz ve içtihatlarınıza uygun olarak Türkiye’de yaşanan hak ihlallerine yönelik başvuruları en hızlı şekli ile inceleyeceğiniz yönünde ümidimi korumak istiyorum.

Temennim, AİHM’in bu misyonunu iş yoğunluğu, devletlerin sağladığı ekonomik yardım, siyasi ve ideolojik baskı unsurlarına takılmadan devam ettirmesidir.

Size zor ve kutsal olan bu görevde başarılar diliyor, saygılarımı sunuyorum.

[Av. Nurullah Albayrak] 1.9.2020 [TR724]

Barkas B1000: Doğu Almanya’nın beyaz torosları [Av. Fikret Duran]

“Haziran 1942’den sonra katliamların izini canla başla yok etmeye çalışan Nazilerin bu girişimleri nasıl başarısızlığa mahkûm olduysa, muarızlarının ‘adsız, sansız, sessiz sedasız ortadan kaybolmasını’ sağlamaya yönelik çabaları da boşunaydı. İnsana özgü hiçbir şey bu kadar kusursuz değil, nisyanı mümkün hale getirebilecek çok fazla insan var bu dünyada. Ama her zaman geriye hikâyeyi anlatacak biri kalacaktır.” Hannah Arendt

Sovyetler Birliği kontrolündeki Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı (Stasi), İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünist diktatörlüğe karşı çıkan 20.000’den fazla kişiyi “Devlet düşmanı” olarak hedef göstererek “terör” ve “casusluk” ile suçladı. Bu kişileri bulabildiği her yerde yaka paça yakalayıp, farklı yerlerde toplama kampına dönüştürdüğü binalara taşımaya başladı. Bu merkeze gönderilmenin temel nedeni Sovyet diktatörlüğüne direnen muhaliflerin bastırılması, sindirilmesi ve yok edilmesiydi.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Çoğunlukla aydın, yazar, insan hakkı aktivistleri ve Doğu Almanya’dan kaçmaya çalışanlardan oluşan bu devlet düşmanları (!), mesafe yakın olsa da bazen günlerce süren bir yolculuk sonucunda taşındı. Taşıma dışarıdan balık veya sebze dağıtım kamyonetleri gibi görünen BARKAS B1000 marka panelvan araçlarla yapıldı. Bu panelvanlara konulan kişilerin nereye götürüldükleri, başlarına ne geleceği hakkında fikir yürütülemezdi. Araçların içine konulan insanlar, içerde penceresiz ve havalandırmasız 5 küçük hücrede elleri ve ayakları bağlanmış olarak oturtulmaktaydı. İşkence yapmak için tasarlanmış bu araçlara konulan Thomas Auerbach, Mario Röllig ve Ellen Thiemann gibi isimler bu araçlardan canlı çıkamadılar.

Yolculuğu tamamlayabilenler, Doğu Almanya’nın farklı yerlerinde oluşturulan toplama kamplarına konuldu. Toplama kamplarındaki nemli hücreler güneş ışığı görmediğinden, mağdurlarca “denizaltı” anlamına gelen “U-Boot” olarak adlandırılmaktaydı. Kaçırılıp aylarca tek kişilik hücrelerde tutulan bu kişilerin birbirleriyle iletişimleri dahi yasaktı. Temas kurabildikleri tek kişi sorgulayıcı/işkencecileriydi. İşkencelerin tek amacı vardı: Kendilerini mahkumiyete götürecek suçlamaları kabul ettirmek. Suçlamalar kabul edilmez, sözde suç ortaklarının isimleri verilmezse dayak, su işkencesi, saatlerce ayakta durmaya zorlama, hücre cezası, uykusuz bırakma, yemek vermeme, pis ortamlarda tutma ve psikolojik işkencenin çeşitli yöntemleri uygulanırdı. Uykuda dahi aynı pozisyonun alınması gerekiyordu: Sırt üstü, kapıya dönük, eller battaniyenin üstünde. Bu merkezlerde on binlerce kişi öldürüldü.

Doğudan kaçıp Batı Almanya’ya geçmeyi başarabilenler, orada da güvende değildi. Stasi ajanları bu vatan hainlerinin (!) peşlerini bırakmaz, adım adım takip eder, bir yolunu bulup illegal yöntemlerle kaçırarak yeniden bu işkence merkezlerine taşırdı.

Mesela Doğu Alman Sosyalist Parti eski çalışanı Heinz Brandt. Doğudaki baskı ortamından kurtuluşunu Batı’ya sığınmakta bulan Brandt’ı yakalayıp geri getirmek için farklı planlar yapıldı. Brandt, Ekim 1960’da bir meslektaşı ile birlikte Batı Berlin’in Charlottenburg bölgesinde bir mekana gitti. Meslektaşının gerçekte kendisini takip eden bir ajan olduğundan habersizdi. Brandt, mekanda Eva Walter isimli bir kadınla tanıştı. Bu tanışma da tesadüfi değildi; zira bu kadın da Stasi ajanıydı. Brandt, Batı Almanya’ya geçmesinin 18. ayında Eva Walter isimli kadının evinde uyuşturularak Berlin-Hohenschönhausen’deki (şimdilerde müze olarak kullanılan) işkence merkezine teslim edildi.

Doğu Alman gizli polisini konu edinen Das Leben der Anderen (Başkalarının Hayatı) adlı filmde Barkas B1000 panelvana yer verilmektedir.

Berlin duvarının yıkılması Stasi işkencelerinin de sonunu getirdi. 1989 Barış Devrimi’ne kadar neredeyse 40 yıl boyunca siyasi zulmün merkezi bir bu toplama merkezi olan bu toplama kampı 1990’da kapatıldı. Kaderin cilvesi o ki, son dönem tutuklulardan biri bu merkezin eski başkanıydı. Berlin, Leipzig gibi şehirlerdeki bu işkence merkezleri, bugünlerde müze olarak hizmet veriyor. Gezenler işkence faillerini lanetliyor.

Totaliter rejimlerin yöntemi: Zorla kaybetme/kaybedilme

Uluslararası hukukta “enforced disappearance” (zorla kaybetme/kaybedilme) olarak tanımlanan suç, totaliter rejimlerde ve diktatörlüklerde devlet erkini elinde bulunduranların bastırma ve sindirme aracı olarak uyguladıkları sistematik işkence yöntemlerinden biri olmuştur. Zorla kaybetme suçu, günün herhangi bir saatinde, üniformalı ya da sivil görevli veya onlara yardımcı olan kişiler tarafından evlerinden, işyerinden, okuldan, sokaktan veya kahvehaneden alınıp hukuki korumadan yoksun bırakılma suretiyle işlenir. Mağdurlar, özel ve gizli mahkemelerde yargılanırlar veya hiç yargılamaya dahi gerek görülmeden infaz edilirler. Mağdurların özgürlük ve güvenlik hakkı, yaşam hakkı, işkence yasağı, hukuksal kişiliğin tanınması hakkı ve adil yargılanma hakkı sistematik bir şekilde ihlal edilir.

BM, bu suçu engellemek için her yıl 30 Ağustos tarihini tüm dünyada “Uluslararası Zorla Kaybedilme Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan etmiştir. Bütün kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme ise 23 Aralık 2010 Tarihinde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme “Hiçbir devlet zorla kayıp edilmeyi uygulayamaz, izin veremez ya da hoş göremez” diyor, bu suça karşı devletlerin uluslararası mahkemelerin denetimine açık olması anlamına geliyor.

Türkiye’de ilk olarak Sabahattin Ali’nin Milli Emniyet (MİT) tarafından görevlendirilen Ali Ertekin tarafından öldürülmesi ile işlenen zorla kaybetme suçu, halen iktidar tarafından muhalifleri sindirmek için sistematik bir yöntem olarak kullanılıyor.

Türkiye, bu yıl da “Uluslararası Zorla Kaybetme Mağdurları Günü ’nü sözleşmeye taraf olmadan geçirdi. Mağdur yakınlarının, hukukçuların ve insan hakkı aktivistlerinin ısrarlı taleplerine rağmen kaçırmalar ve kayıpların “olağan” bir uygulama haline geldiği Türkiye, 10 yıldan fazla süredir sözleşmeyi imzalamamakta ısrar ediyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetlerin işgal etmesiyle diktatör bir rejime dönüşen Doğu Almanya ile muhaliflere karşı insan haklarını ayaklar altına alan yöntemler uygulayan AKP iktidarının yöntemleri benzerlik gösteriyor. Sadece zamanlar, mekanlar ve isimler başka. 1945 yerine 2020, Barkas B1000 yerine Siyah Transporter, Berlin-Hohenschönhausen yerine İstanbul-Silivri veya Ankara-Yeni Mahalle, Heinz Brandt yerine Gökhan Açıkkollu yazılsa yaşananların birebir aynı olduğu görülüyor. Kuşkusuz işkencecilerin akıbetleri de aynı olacak. Yargılanıp hesap verecekler, çocuklarına miras olarak yüz kızartıcı suçların utancını bırakacaklar. Berlin duvarının yıkılmasıyla ortalığa saçılan deliller gibi, AKP iktidarı adına suç işleyenler de, yargılanmazlık zırhının delineceği günler için izler bırakıyor.

[Av. Fikret Duran] 1.9.2020 [TR724]

Demokrasi nedir? [Süleyman C. Karaman]

Demokrasinin bir çok farklı tanımı var. En yaygın tanımı, bütün halkın yönetime katılabildiği, bağımsız seçimlerin olduğu bir yönetim biçimi olduğudur. Yunanca demos  (halk) ve kratia (yönetim) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir.

Burada yapılmaması gereken hata, bir ülkede seçimlerin, bağımsız mahkemelerin ve özgür medyanın varlığından dolayı o ülkede demokrasinin olduğunu düşünmektir. Çünkü bu kurumlar çok kısa sürede değişebilen, bugün varken yarın yok olan, ya da ne seviyede olduğuna göre etkisi değişen kurumlardır. Yani siyah-beyaz değil, grinin birçok tonunun olduğu göstergelerdir.

Mesela hemen şu sorular akla geliyor: Bir ülkede seçimler olabilir ama bu seçimlerle neler değişebilir, neler değişemez? Ya da özgür bir medya var gibi gözükebilir ama o medyanın özgürlüğü nerede son bulur?

Bir ülkeyi gerçekten demokratik yapan, o ülkenin insanlarından başka bir şey değildir. Bundan başka hiçbir şeye inanmamak ve kanmamak lazım. Çünkü propagandaya çok açık bir konudur bu. Otokratik rejimler kendi idarelerinin meziyetlerini öne sürerken bunu delillendirmeleri gerekir ve ortaya kendilerine göre bazı değerler sürebilirler. Ama aslında her şey insanlarda biter. Özgürlüğüne değer veren, ya da verebilen insanlar sahip oldukları değerleri korurlar. Böylece o ülke demokratik bir ülke olur.

O zaman, değerlerini koruyan insanlar nasıl insanlardır? Kısa cevap: Orta sınıf. Uzun cevap: Olabildiğince eğitimli, olabildiğince maddi kaygılardan uzak ve ülkenin çoğunluğunu oluşturan bir orta sınıf kendi değerlerini koruyacaktır. Bu insanların çok ileri eğitim almış, ya da çok zengin olmalarına da gerek yok. Geçim derdini aşabilmiş, neyin ne olduğunu birazcık da olsa anlayabilecek insanlar ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturuyorlarsa o ülkede demokrasinin yaşaması kuvvetle muhtemeldir.

Zenginlerin genelde tuzu kuru olur. İmkanları oldukları için farklı şartlar altında bile hayatlarını devam ettirebilirler. Bir de servetini otokratik rejime kaptırma korkusu varsa zaten sesini çok çıkarmazlar. Fakirler ise eve ekmek getirme derdinden, başlarını kaldırıp başka bir şeyle meşgul olamazlar. Kültür, sanat, bilim gibi şeyler fakirler için ancak lüks uğraşlardır.

Yani ülkenin değerlerini koruyacak olan insanlar orta sınıfı oluşturan insanlardır. Bunların biraz daha boş vakitleri olur. Kendilerine sunulan seçenekleri bir incelemek isterler. Daha rahattırlar. Hemen karar vermezler. Burada, insanlar zengin ya da fakir olduklarında sesini çıkaramazlar demek istemiyoruz. Ama çoğunluk itibariyle böyle bir tavır görülebilir.

Fakir insanların çok itiraz edemeyeceklerini bilen otokratik rejimler ise halkın fakir kalmasını tercih ederler. Bu ülkelerde eğitim kritik etmeyi değil, ezberlemeyi öne çıkarır. Farklı düşünceleri değerlendirip anlamak yerine, hislerle ve milliyetçi duygularla karar vermek ön plandadır. Halkın refaha kavuşması hiçbir şekilde otokratik rejimlerin hedefi değildir. Halkın memnuniyetinin devam edebilmesi için belki onlara bazı yardımların yapılması gerekebilir ama bu yardımlar genelde yapılabilecek en düşük seviyededir. Otokratik rejimler zengin insanların da kendilerine bağlı zengin olmasını tercih ederler. Kendilerinin karşısında olabilecek herkes düşmandır.

Ülkelerin gelir dağılımı değişkeni orta sınıfın büyüklüğünü belirlemede kullanılan bir değişken. 37 OECD ülkesi ile karşılaştırıldığı zaman Türkiye, Meksika ve Şili’den sonra sondan üçüncü sırada yer alıyor. 27 Avrupa Birliği ülkesi ile karşılaştırdığımızda ise Türkiye, en kötü ülkenin de arkasında.

Gelir dağılımı maalesef Türkiye’de çok konuşulan bir değişken değil. İnsanlar genelde kişi başına düşen gelir, enflasyon, işsizlik konuşurlar ama gelir dağılımı istatistiği çok konuşulmaz. 1980 sonrası Turgut Özal’ın zamanında gelir dağılımında ilerlemeler olsa bile son on yılda gelir dağılımı daha kötüye girmiştir. Zengin daha zengin olurken fakirin fakirliği artmaktadır.

Bugün birçok gelişmiş ülkenin geleceğini tehdit eden en büyük değişim de gelir dağılımın bir hayli zamandır küresel ölçekte bozulmaya devam etmesi. ABD’de gelir dağılımı 1970’li yılların sonundan günümüze kadar kötüye gitti. 2000’li yılların başından bu yana bir çok gelişmiş ülkede bir değerler erozyonu devam etmekte.

Sonuç olarak eğitim ve fakirlik konuları çok önemli. Eğitim çok zor bir alan. Eğitimin bir arzı var, bir de talebi. Siz insanlara öğrenmeleri için bütün imkanları verebilirsiniz ama insanlar öğrenmek istemedikten sonra yapabileceğiniz pek bir şey yoktur.

Fakirliğin giderilmesi ise daha kolay değil. En baştakiler fakirliğin devam etmesi için ant içmişlerse işiniz zor elbette. Aslında, yapılması gerekenler o kadar zor ki, ilahi bir inayet olmadan olacak şeyler değil bunlar. İnsanları ve toplumları şekillendiren yaşadıkları tecrübelerdir. İnsanlar ve toplumlar değişmek istemezler ama şartlar insanları kendi isteklerinin rağmına zorla değiştirir.

İçinde bulunduğumuz şartlara hayıflanmaktansa, almamız gereken dersleri bir an önce alalım. Yani değişmemek için inat etmeyelim. Değişelim ki hem şahsi planda, hem de sosyal planda bir ilerleme gösterebilelim.

[Süleyman C. Karaman] 1.9.2020 [TR724]

KHK zulmü artık sona ermeli [Muammer Burtaçgiray]

KONUK YAZAR | MUAMMER BURTAÇGİRAY*

(*KHK ile Kapatılan Aksiyon İş Sendikası Genel Sekreteri)

20 yıllık öğretmensiniz. Ağustos ayı bitmiş, okulların açılmasına sayılı günler kalmış. Öğrencilerinizi özlemişsiniz. Şimdiden onlara kavuşmanın, hayalini kuruyorsunuz. Bir sabah uyandığınızda, gece siz uyurken Resmi Gazete’de bir KHK yayınlandığını, hem sizin hem de eşinizin öğretmenlikten ihraç edildiğinizi öğreniyorsunuz.

Devlet tarafından Resmî Gazete ile “terörist” ilan edilmişsiniz. Korkudan kimse telefonunuza bakmıyor, ihraç edildiğinizi duyan kimse selam vermiyor. Yapabileceğiniz başka hiçbir iş yok. Nasıl geçineceğinizi bilmiyorsunuz. Üstüne üstlük 15 gün içinde oturduğunuz lojmandan da taşınmak zorundasınız.

Evet, 15 Temmuz Darbe Girişiminde sonra çıkarılan KHK’larla, Türkiye’de yüz bini aşkın kamu görevlisi gibi, yaklaşık 34 bin öğretmen de bu çaresizliği iliklerine kadar hissetti, yaşadı, yaşıyor. İşlerinden atılanların özlük hakları yok sayıldı, sağlık haklarından istifadeleri engellendi, Resmî Gazete isimleri afişe edilmek suretiyle suçlu ilan edildi, yapılan ötekileştirme ve suçlu sayma propagandası ile başka işte çalışmaları imkânsız hale getirildi. “Çalışma hakları” ve dolayısıyla “yaşam hakları” ellerinden alınan bu insanlar ülkede açlığa ve sefalete terk edildi.

Bugün 1 Eylül.

Bundan 4 yıl önce bugün, yine bir gece yarısı yayınlanan OHAL KHK’sı ile 28 binden fazla MEB çalışanı ihraç edildi. Bu vesileyle öğretmenler ve tüm KHK’lıların yaşadığı hukuksuzlukları bir kere daha özetlemek istiyorum.

34 BİN ÖĞRETMEN HUKUKSUZ BİR ŞEKİLDE KHK’LARLA İHRAÇ EDİLDİ

Anayasanın 128/2, 129/2-3, 121/2 ve 15 inci maddelerinde yer alan açık hükümlerine rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edildi, öğretmenler hiçbir soruşturma yapılmadan memurluktan çıkarıldı, düşünce ve kanaatleri suç sayıldı, bir kısmı işkencelere tabi tutularak düşüncelerini açıklamaya zorlandı, bu düşüncelerinden dolayı suçlandı, suç ve cezalar geçmişe yürütüldü, sendika üyesi olmak, Bank Asya’ya para yatırmak gibi eylemleri suç sayıldı, yargılanmadan, suçluluğu mahkeme kararı ile saptanmadan 34 bin öğretmen meslekten ihraç edildi.

KHK İLE İŞTEN ATILANLARIN BİR YARGI MERCİİNE BAŞVURMA İMKANI YOKTUR

Uluslararası mevzuat ve Türk hukuku gereği mağdur bir insanın yargı önünde hak arama imkânı varken Türkiye’de KHK ile memuriyetten atılmış öğretmenlerin yapılan ihraç işlemini herhangi bir yargı mercii önünde dava etmesi mümkün değildir. KHK’ların idari yargı denetimi dışında olduğuna dair yüzlerce yargı kararı var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti memuriyetten attığı öğretmenlerin dava açarak mesleklerine geri dönmelerini önlenmek için bu yöntemi tercih etmiştir.

Uluslararası baskılar sonucu sonradan uydurulan OHAL komisyonu bu gerçeği değiştirmemektedir. Bu durum Uluslararası Af Örgütü Amnesty International’in “Dönüşü olmayan İhraçlar? Türkiye’de kamudan ihraç edilenler için etkin çözüm yok” adlı raporunda detaylı anlatılmaktadır.

MESLEKTEN İHRAÇ EDİLEN ÖĞRETMENLER DEVLET YETKİLİLERİ TARAFINDAN NEFRET SÖYLEMLERİNE MARUZ BIRAKILDILAR.

Hükümet, kendine muhalif gördüğü grup, sendika ve oluşumları “terörist” diye nitelendirmekte ve onları hukuk Devletinde kabul edilemeyecek muamelelere maruz bırakmaktadır. Bu nedenle ihraç edilen öğretmenler maruz kaldıkları nefret söylemleri ve dışlanmadan dolayı toplum tarafından suçlu gibi görülmektedir.

Bu durum KHK ile ihraç olmuş öğretmenlerin toplum içinde sözlü ve fiili saldırılara maruz kalmalarına da neden olmaktadır. Bu şekilde “suçlu ilan edilerek” bir öğretmenin memuriyetten ihraç edilmesi, sonrasında nefret söylemleri ile onun toplumsal linçe maruz bırakılması onun “yaşam hakkının ihlali” anlamına gelir.

KHK İLE İHRAÇ EDİLENLERİN “MASUMİYET KARİNESİ” İHLAL EDİLMİŞTİR

Evrensel hukukun “suçluluğu ispat edilinceye kadar herkes masumdur” ilkesi (Masumiyet karinesi) KHK’lılar için ihlal edildi. Bir soruşturma ve yargılama yapmaksızın Devletin resmi yayın organı olan Resmî Gazete’de insanları isminin suçlu gibi gösterilerek listeler halinde yayınlanması “masumiyet karinesini” ortadan kaldırdı.

Her insanın “onurlu yaşama” hakkı vardır. Devleti yönetenler keyfi tutumları ile insanların “onurlu yaşama hakkını” elinden alamaz.

İHRAÇ EDİLENLERİN SAVUNMA HAKLARI İHLAL EDİLMİŞTİR.

Suçlanan, bir cezaya çarptırılması düşünülen kişilere mutlaka savunma hakkı verilmelidir. Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine gerekli bütün tertibatın sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile kanunen suçlu olduğu tespit edilmedikçe masum sayılır (İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi m. 11).

Ayrıca, savunma fırsatı verilmemesi, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) sözleşmesinin 7. Maddesi’nde yer alan “İşveren den makul ölçülere göre beklenemeyecek haller hariç, hakkındaki iddialara karşı savunma fırsatı verilmeden bir işçinin hizmet ilişkisi, o işçinin tutumu ve verimi ile ilgili nedenlerle sona erdirilemez,” hükmüne de açıkça aykırıdır.

MEMURİYETTEN İHRAÇ GEREKÇELERİNİN HİÇBİRİ HUKUKİ DEĞİLDİR.

Özellikle 15 Temmuz sonrası yapılan ihraçlar 158 sayılı ILO sözleşmesine de aykırıdır. Zira hükümetin yukarıda belirttiğim hukuksuz memuriyetten ihraç sebeplerinin hiçbiri “İşçinin kapasitesine” veya “işin yürütümüne” veya “işyeri gereklerine” dayalı geçerli bir son verme nedeni değildir. Bu nedenle söz konusu ihraçlar ILO sözleşmesinin ihlalidir.

Ayrıca, 34 bin öğretmen mesleklerinden ihraç edilirken gerekçe olarak kullanılan argümanlar da hukuki değildir. Öğretmenlerin suçlandıkları konularda suç sayılan faaliyetlerden değildir.

KHK’LILAR SADECE İŞTEN ATILMAKLA KALMAMIŞ, TÜM ÖZLÜK HAKLARINI DA KAYBETMİŞTİR.

KHK ile meslekten ihraç edilenler birçok haktan da mahrum kalmıştır. Yıllarca yatırdığı emekli primleri yok sayılmış, emeklilik süreleri dolanların talepleri aylarca yerine getirilmemiş, değişik fonlar için birikmiş paraları gasp edilmiş, sağlık imkânlarından yararlandırılmamıştır.

KHK İLE PASAPORTLAR İPTAL EDİLMİŞTİR. YENİ PASAPORT VERİLMEMEKTEDİR.

Böylelikle birçok uluslararası sözleşme ve anayasa ile güvence altına alınan “Seyahat Hürriyeti” kısıtlanmıştır. Pasaport iptalleri sadece KHK ile ihraç edilen öğretmenlere mahsus kalmamıştır, öğretmenlerin eş ve çocuklarının da pasaportları iptal edilmiştir. Hükümet mensupları tarafından yapılan “pasaport konusunda uygulanan hukuksuzluğun sona erdirileceğine ilişkin açıklamalar” maalesef uygulamada çok karşılık bulmamaktadır.

SENDİKALAŞMA HAKKI İHLAL EDİLMİŞTİR.

Türkiye’nin en büyük öğretmen sendikalarından olan Aktif Eğitim Sendikası’nın kapatıldığı tarihte yaklaşık 18 bin öğretmen üyesi vardı. İnsanlar sadece bu sendikaya üye oldukları için meslekten atıldılar ve mağdur edildiler.

15 Temmuz Darbe girişiminden sonraki tarihte bile aidatlarını bizzat devletin ödediği sendika üyesi öğretmenler, bu üyelikleri gerekçe gösterilerek mesleklerinden atıldılar. Bu kararlarla AİHS ve Evrensel hukukta kabul edilen “Örgütlenme Hakkı” ve “Sendika Hakkı” ihlal edildi.

BİRÇOK KHK’LI HAKSIZ TUTUKLAMALARA MARUZ BIRAKILMIŞTIR.

15 Temmuz 2016 sonrası kapatılan legal olarak kurulmuş ve faaliyetini sürdürmüş sendikalarda yönetici olmak, başlı başına suç sayılmış ve geçmişte ne kadar yöneticisi var ise yargılanmaya başlamıştır.

KHK’LILARIN BAŞKA KURUMLARDA ÇALIŞMASINA MANİ OLUNUYOR.

Devlet, kin gütmekte ve hukuku bir yana bırakarak mafyavari yöntemler uygulamaktadır. KHK ile mesleklerinden atılanlar, başka bir iş bulmaları halinde işverenleri tehdit edilerek, taciz edilerek, iş yerine müfettişler gönderilerek o KHK’lının işten atılması sağlanmaktadır.

İKTİDAR TARAFINDAN DAVALARA MÜDAHALE EDİLİYOR.

Hükümet adil yargılamayı engellemeye yönelik çok sayıda yasal değişiklik yapmış, HSYK seçimlerine müdahale ederek iktidara açıktan destek veren şahıslar HSYK üyesi yapılmıştır. Bu HSYK üyeleri Hakim ve savcıların bağımsızlığını korumak yerine iktidar tetikçileri gibi çalışarak davalara müdahalelerde bulunmaktadır. Ayrıca MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü personelinden görevlendirilenler mahkemeleri dolaşarak hakimleri KHK ile atılan şahısların açtığı davalarda lehe karar vermemek için tehdit etmektedir.

Bu kadar müdahale, tehdit ve korkunun olduğu yerde adil bir karar çıkması mümkün değildir. KHK ile ihraç edilmiş öğretmenlerin eşleri için açtıkları pasaport davaları bile bu müdahaleler dolayısıyla birçok yerde reddedilmektedir. İşe iade davası, emekliliğe ilişkin davalar vs. zaten bu ortamda kazanılması mümkün olmayan davalar olarak karşımıza çıkmaktadır.

KHK’LILARIN SİYASİ (SEÇİLME) HAKLARI İHLAL EDİLDİ.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 31 Mart seçimlerinde başkan seçilen KHK’lılara mazbatalarını vermeme kararı aldı.

Örneğin Bağlar Belediyesi Eş Başkanlığı’na seçilen HDP’li Zeyyat Ceylan, öğretmenlik görevinden KHK ile ihraç edilen adaylardan biri. 31 Mart seçimlerinde YSK seçime girme izni vermiş, seçimde 116 bin oy alarak Diyarbakır/Bağlar belediyesi Başkanı seçilmiş. Ancak seçimden 9 gün sonra YSK tarafından verilen bir kararla belediye başkanlığı geçersiz sayılarak yerine ikinci sıradaki AKP adayına görev verilmiştir.

DEVLET YETKİLİLERİ NEFRET SÖYLEMLERİ İLE HALKI VE DEVLET ORGANLARINI SÜREKLİ KIŞKIRTMAKTADIR.

Başta Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmak üzere devlet yetkilileri ve iktidar medyası, nefret söylemleri ve hedef gösterici açıklamaları ile KHK’lıları sürekli hedef göstermekte, bu insanlara yapılan her türlü kötülüğü meşru saymaktadır.

Sonuç olarak, Türkiye’de hakları gasp edilmesinin yanında söz konusu öğretmenlerin “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinden”, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinden”, “T.C. Anayasa’sından”, “Evrensel hukuk ilkelerinden” ve “ILO sözleşmelerinden” kaynaklanan tüm hakları hiçe sayılmakta, sadece sosyal bir gruba irtibatlı ve sendikaya üye olduğundan dolayı işinden atılmakta, tutuklanmakta, başka bir yerde işe girmesine mani olunmakta, tazminatları ödenmemekte, hak ettikleri emeklilik hakları yok sayılmakta, bunlara yapılan her türlü kötülük mubah sayılmaktadır.

Onların uğradığı bu hukuksuzluk nasıl giderilir, kalpleri nasıl onarılır, haklarına nasıl kavuşurlar, bilinmez. Ama bu konuda mağduriyetlerin giderilmesi için acilen yapılması gerekenler şunlardır.

1- KHK’larla ihraç edilenlerin itibarları iade edilmeli, işten atıldıkları gibi tekrar Resmî Gazete ile bu defa suçsuzlukları ilan edilerek işlerine dönmeliler.

2- Mesleklerinden ihraç edilenlere çalıştırılmadıkları bu dönemde almaları gereken tüm maaşlar ve tazminatları ödenmeli.

3- Tüm özlük hakları iade edilmeli.

4- Bu kişilere ve ailelerine çektirilen acılarından dolayı devlet olarak özür dilenmeli.

5- Eğer bir suçlu varsa, suçluluğu yargı kararıyla ispatlanıncaya kadar masum olduğu bundan sonra da unutulmamalı.

Buradan tüm öğretmenlerimize hakli taleplerini elde edebilmeleri için mücadeleye devam etmeleri çağrısında bulunmak istiyorum. Bu konuda bir grup eğitimciyle birlikte kurduğumuz platform, sizlere her türlü desteği vermeye hazırdır.

Mağdur Eğitimciler Platformu www.victimeducators.com

[Muammer Burtaçgiray] 1.9.2020 [TR724]

Her beş kişiden biri KHK'dan etkilendi

Avrasya Araştırma Şirketi'nin Ağustos ayı gündem araştırması KHK'ların toplumu nasıl etkilediğini gözler önüne serdi. Araştırmaya katılanların yüzde 21'i kendisi, akrabası veya arkadaşı nedeniyle KHK'lardan etkilendiğini belirtti.

Avrasya Araştırma Şirketi, Ağustos ayı gündem araştırmasında KHK’lılara toplumun bakışını ölçtü. Toplumun yüzde 61’i berat ve takipsizlik alanların işe hemen dönmesini istiyor. Toplumun yüzde 21’inin kendisi, akrabası ve arkadaşı KHK’lı durumunda bulunuyor. Yargılama yapılmadan insanların işlerinden atılmasını ankete katılanların yüzde 44’9’ü doğru bulmuyor, doğru bulanların oranı yüzde 33,6 oldu.

Kronos Haber'de yer alan haberde Avrasya Araştırma Şirketi Yöneticisi Kemal Özkiraz’ın sosyal medya hesabı üzerinden paylaştığı anket verilerine göre, halkın yüzde 45,9’u beraat, takipsizlik alan veya hakkında hiçbir işlem yapılmayanların işlerine hemen dönmesi gerektiğini düşünüyor. Sadece berat edenlerin işlerine iade edilmesini isteyenlerin oranı yüzde 14,9 olurken ‘hayır iade edilmemeli’ diyenlerin oranı yüzde yüzde 23,8 oldu.

“Mahkeme kararı olmadan işten atılmayı doğru buluyor musunuz?” sorusuna vatandaşların yüzde 44,9’u doğru bulmadığını, yüzde 33,6’sinin doğru bulduğu cevabını verdi.

KHK’LILARIN YÜZDE 52’Sİ YA İŞSİZ YA DA GÜVENCESİZ İŞLERDE ÇALIŞIYOR

“Ailenizde ve yakın çevrenizde KHK ile işten çıkarılmış olan var mı?” sorusuna yüzde 0,3’ü kendisinin, yüzde 1,1’i ailesinin, yüzde 6,9’u akrabalarının bulunduğunu, yüzde 12,5’u ise arkadaşı veya komşusunun olduğu cevabını verdi.

“Tanıdığınız KHK’lıların ekonomik durumları ne durumda?” sorusuna ise yüzde 16,5’i ‘işsizler geçinemiyorlar’, yüzde 35,7’si ‘güvencesiz işlerde çalışıyorlar’, yüzde 23,1’i ‘ekonomik sorunları yok’, yüzde 24,7’si ise ‘bilmiyorum’ cevabı verdi.

TOPLUMUN YÜZDE 46,7’Sİ KHK’NIN ANLAMINI BİLMİYOR

Toplumun yüzde 41,5’i KHK’nın anlamını doğru biliyor, yüzde 46,7’si ise yanlış biliyor. KHK mağdurları ismini duyanların oranı ise yüzde 69,8 oranında.

“KHK’lılar kimdir?” sorusuna ise vatandaşların yüzde yüzde 55,9’ü kararname işten atılanlar cevabını verdi. Yüzde 14,6’i ‘F...cüler’, yüzde 4,5’ü ise teröristler dedi.

[Samanyolu Haber] 1.9.2020

Siyah Transporter’la adam kaçırmaya çalışan sivil polislere meydan dayağı!

Belarus’ta Devlet Başkanı Aleksander Lukaşenko’ya yönelik protestolar devam ediyor. Binlerce kişi başşehir Minsk’te eylem yaparken muhalifleri sindirmeye yönelik bir girişim engellendi.
Adam kaçırmaya çalışan polislere meydan dayağı!

Belarus'un başşehri Minsk’te bir meydanda siyah bir Transporter’dan inen sivil giyinimli polisler, bir muhalifi kaçırma girişiminde bulundu.

Protestocuların tepkisiyle karşılaşan sivil polislere tepki sert oldu.

Yapılan müdahaleden sonra polisler arabaya binip kaçmak zorunda kaldı.

[Samanyolu Haber] 1.9.2020

Bir günde 40 milyar TL zenginleştik!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan7ın özel kalem müdiresi Elif Esen'in eşi Muhammet Cahit Şirin'in başkanlık koltuğunda oturduğu Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hükûmetin "uçuyoruz" algısına hizmet etmekte gecikmedi. TÜİK milli gelir rakamlarında değişiklik yaptı. 2019 için milli gelir rakamı bir gecede 39,8 milyar TL arttı.

Türkiye İstatistik Kurumu, Dış Ticaret İstatistikleri (Özel Dış Ticaret sisteminden Genel Dış Ticaret sistemine geçiş), Uluslararası Hizmet Ticareti İstatistikleri (UHTİ) ve Ödemeler Dengesi İstatistikleri'nde (ÖDİ) revizyona gitti.

Revizyon sonucunda tüm yıllarda milli gelir rakamları arttı. 2019 yılı için daha önce açıklanan milli gelir 4 trilyon 280 milyar 381 milyon TL’den 4 trilyon 320 milyar 191 milyon TL'ye çıktı.

Böylece 2019 milli geliri 39 milyar 810 milyon TL artmış oldu. 2019 ekonomik büyüme rakamı ise yüzde 0,9 olarak kaldı.

TÜİK HESABI DEĞİŞTİRDİ

TÜİK 2018 yılı verilerinde de güncelleme yaptı. 2018 milli gelir rakamı revizyon sonucu 33,9 milyar TL yükselirken, büyüme oranı da yüzde 2,8’den yüzde 3,0’a yükseldi.

Dolar cinsinden milli gelir önceki seride 2019 yılı için 754 milyar dolarken, yeni seride 761 milyar dolara yükseldi. Eski seride 9 bin 127 dolar olan 2019 yılı kişi başı milli gelir de yeni seride 9 bin 213 dolar oldu.

Haziran 2020 itibarıyla milli gelir ise 4 trilyon 481 milyar 603 milyon TL oldu. Dolar cinsinden milli gelir ise 742,9 milyar dolar, kişi başı milli gelirse 8 bin 934 dolara geriledi.

[Samanyolu Haber] 1.9.2020

Çağlayan Eylül'de de dopdolu

Eylül ayında da Çağlayan Dergisi okumak için birçok nedeniniz var.

İşte bu ayki derginin içeriği...

Sonsuzluğun yeryüzü vekili… ‘Kendi Değerleriyle İnsan’
Yaratılış fikrinin astronomik bulguları… ‘Büyük Patlamanın Düşündürdükleri’
Yargının zincirlerini kıran tarihî hukuk mücadelesi… ‘Dreyfus Davası’
Biyolojik düzenimizin yapım – yıkım sistemi… ‘Zıtların Âhengi’
İbrahimî dinlerde Ekoloji Teori ve Pratikleri… ‘Zavallı Çevremiz’
Güneş pili gibi çalışan yapraklar, alternatif yakıt arayışlarına ilham verir mi?
‘Fotosentez ve Hidrojen Yakıtlı Taşıtlar’
 Öğretimde yeni teknik, eğitimde ilmî birliktelik... ‘Değerler Eğitimi’

Hepsi ve daha fazlası Çağlayan Dergisi Eylül Sayısında. Eylül sayısına Çağlayan Dergisi uygulamasından da ulaşabilirsiniz…

[Samanyolu Haber] 1.9.2020

Soylu, AKP'nin mafyatik sisteminin çete lideridir

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun sosyal medyadan hesap göstermesinin hemen akabinde İstanbul Kadıköy’de darp edilen Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Barış Atay, "Süleyman Soylu bir bakan değildir, AKP rejiminin yerleştirdiği mafyatik sisteminin çete lideridir." açıklamasında bulundu.

İstanbul Kadıköy Yoğurtçu Parkı'nda kendisini hedef gösteren İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında açıklamalarda bulunan Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Barış Atay, "Süleyman Soylu bir bakan değildir. Kullanışlı bir aparattır. Kürtlere, sosyalistlere, Alevilere, bu ülkede soldan bakan, demokratça düşünen herkesi tasfiye etmek için elindeki gücü kullanmaya ve bunu zulmü çevirmeye çalışan kullanışlı bir aparattır sadece." dedi.

"SÜLEYMAN SOYLU, MUSA ORHANLARIN TARAFI"

"Üzerlerindeki üniformalarına, arkalarındaki patronlarına ya da üstlerindeki bakanlara güvenenler bizi asla yıldırmaz." diyen Atay, "Bugün taraflar çok net. Biz İpek Erlerin tarafıyız, Süleyman Soylu ise Musa Orhanların tarafı. Bence bu hayatta yaşadığımız ve nefes aldığımız her saniye bizim kendimizle gurur duymamız için çok yeterli bir sebep." ifadelerini kullandı.

Atay kendisi gibi Soylu'nun hedef gösterdiği Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk’ün saldırılara maruz kaldığına işaret etti.

ERKAN BAŞ: SENİN AĞABABAN MEHMET AĞARLARI TANIYORUZ

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı, Erkan Baş, "Ey Süleyman Soylu! Senin ağababan Mehmet Ağarları tanıyoruz. Kararlılığımızı büyütüyorlar. Canlarını acıtıyoruz. Canlarını acıtacağız. Onların bildiği ‘siyasetçiler’den değiliz biz devrimciyiz." dedi.

"Ankara’daki koltuklarda oturmak için değil, Süleyman Soylu’dan hesap soralım diye gönderdi bizi halk." diyen Baş, şunları kaydetti: "Soylu bugün bizden daha fazla korksun. Biz siyaseti onlar gibi yapmıyoruz. Elinizde geleni yapın, biz daha fazla bileniyoruz. Bu iktidarı yıkmak konusunda eminiz. Biz sizi iktidar koltuğundan indireceğiz. Kaybettiklerinin, yok olmaya sürüklendiklerinin farkındalar, bizi susturmaya çalışıyorlar."

[Samanyolu Haber] 1.9.2020

Ankara’da günlük vaka sayısı 2 bine ulaştı, Bakanlık rapor paylaşımlarını kesti

Ankara’da günlük vaka sayısı 2 bine ulaştı, Bakanlık rapor paylaşımlarını kesti

Tüm dünyada 25,5 milyon sınırına dayanan koronavirüs vakalarının Türkiye ayağında artış tırmanıyor. Metropoll’ün son araştırmasına göre Türkiye’nin yüzde 59’u hükümetin açıkladığı korona verilerini şeffaf ve güvenilir bulmazken, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) Ankara Şubesi tarafından yapılan açıklamada kentteki günlük vakaların 2 bine ulaştığı ifade edildi.

SES yaptığı açıklamada “İlimiz hastanelerinde tedavi altında 3 bin 700’e yakın pozitif tanılı ve şüpheli hasta bulunmakta, bu hastaların 650’ye yakını yoğun bakım ünitelerinde yatmaktadır. Tedavi altında bulunan hastalar arasında ağır hasta sayısı artmakta olup Covid-19 ilişkili ölümler günlük 20’nin üzerinde seyretmektedir” dedi

SES, vaka sayısı, ağır hasta sayısı ve ölüm oranlarındaki artışın nedenlerinin, “ulusal bazda radikal önlemlerin alınmaması, virüsten korunmayı sadece halkın tedbirlerine indirgeyen yaklaşım ve toplumda normalleşme raporu ile rehavet oluşturulması” olduğunu belirtti. SES Ankara Şubesi açıklamasında, sağlık emekçilerinin tükendiğine dikkat çekti:

“Hal böyle iken artan hasta sayısı kontrolden çıkmış, sağlık hizmetlerinde yaşanan başta tanı kiti ve Favipravir ve Hidroksiklorokin gibi ilaçların temininde yaşanan sorunlar, nitelikli personel sayısında yetersizlik, kurum içi ve kurum dışı görevlendirmeler, uzun çalışma saatleri, baskı ve mobbing pek çok sağlık emekçisini tükenme noktasına getirmiştir.”

Hastanelerde yaşanan yoğunluk nedeniyle hastaların evlerinde takip edilmesi yolunun seçilmesinin filyasyon çalışmalarında da yoğunluk yaşanmasına neden olduğunu belirten SES, “Filyasyonda görevli sağlık emekçileri günlük 16-18 saat çalıştırılmaktadır. Dolayısıyla artan vaka sayıları nitelikli filyasyon çalışması yapılmasını da engellemektedir. İlimizde başta hastaneler olmak üzere, tanı kiti eksikliği yaşanırken şimdi de filyasyon çalışmalarında COVID-19 pozitif hasta tedavisinde kullanılan ilaçların temininde güçlük yaşanmaktadır” ifadelerini kullandı.

Açıklamada 1 Haziran’da hükümetin aldığı “normalleşme kararının” ardından 500 sağlık çalışanının istifa, emeklilik ve ücretsiz izin haklarıyla görevlerinden çekilmeyi tercih ettiğine dikkat çekildi.

Öte yandan Karar gazetesinin haberine göre Sağlık Bakanlığı, koronavirüsü vakalarının bölgelere ve yaş gruplarına göre dağılım bilgilerinin yer aldığı raporları paylaşmayı kesti. 29 Haziran'dan itibaren kamuoyu ile paylaşılan bu raporlar, son olarak 26 Ağustos'ta yayımlandı.

Sağlık Bakanlığı'nın günlük raporlarında, yeni test sayısı, yeni vaka sayısı, hastaneye yatırılan yeni hasta sayısı gibi bilgilerin yanı sıra, vakaların bölge, yaş ve cinsiyete göre dağılımı bilgileri yer alıyordu. Haftalık raporlarda ise Türkiye'nin Epidemiyolojik Durumu ile ilgili veriler bulunuyordu.

[Samanyolu Haber] 1.9.2020

Kalbimizdeki ve Dilimizdeki Dikenler [Abdullah Aymaz]

Muhterem M. Fethullah  Gülen Hocaefendi bizlere hep “Kalbinizdeki ve dilinizdeki dikenleri çıkarıp  atmalısınız, yoksa kalbinizin KARARMASINDAN  kurtulamazsınız.” diyor. Asıl olanı, üslûb ile bozmamamızı da tavsiye ediyor.  Eğer üslûbumuza dikkat etmezsek pek çok  güzelliklerin ters tanınmasına sebep oluruz.

Çarşıdan pazardan aldıklarımızı, mutfakta kesip biçip, temizleyip pişirdikten sonra sofraya koyuyoruz. Gerçekler ne kadar gerçek, güzellikler ne kadar güzel olursa olsun, onları takdim usûl ve üslûbumuzda arızalarımız varsa,  onlara bir nevi ihanet etmiş oluruz…

Yurt dışına ilk çıktığımda bir arkadaşımızın duruma bana çok garip geldi. Arkadaşlar ve çevre onun tekliflerine hep itiraz ediyordu. Halbuki bakıyordum onun dedikleri haklıydı. Zaten hepimizden önce gelmiş, dili çok iyi öğrenmiş oradan evlenmişti ve o ülkenin kültürüne âşina idi… Sonra onunla çok yolculuklar yaptık. Sonra ona annemin tabiriyle: “Kardeşim senin tüyün iri…  Birilerine batıyor. Dediklerin doğru ama bazılarına kullandığın kelimeler diken gibi batıyor. Sana karşı bir alerji  oluşmuş. İstersen seninle önceden konuşalım. Meseleler üzerine düşüncelerini söyle… Onları ben sahipleneyim istersen sen bana karşı çık!..” dedim.

Bu tip arkadaşlarımızın çoğu bu hatayı bilerek yapmıyor. Biraz fıtratlarının icabı… Bazılarımıza dokunsa da onları mutlaka  dinleyelim. O sözlerin kalblerinin ifadesi olmayıp sadece dillerinin ucundan çıktığını bilelim. Ama onların sevdiği-saydığı kimseler de güzelce onları ikaz etmelidirler.

“Mükemmel demokrasi, yolunu şaşırır da belki bir gün bizim ülkeye de uğrar… Hep bu beklenti ile teselli bulduk ‘Bir gün değişir’ dedik.” diyen Hocaefendi sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu adanmışlar ve gönüllüler hareketinde bütün Müslümanların  şeref ve hakları var. Hiç kimsenin tepe taklak Cehenneme gitmesini istemeyiz. Ancak Allah hakkı, Peygamber hakkı, Kur’an hakkı, İslam’ın hakkı varsa, buna karşı teminatta bulunamayız. KOLLARIMIZI  istediğimiz kadar açalım. Ancak bunun neticeye bir dahli olmaz. Hem biz kim oluyoruz ki!..  Ayrıca İslamî tarif içinde münafık olmayanlara karşı bizim bir şey düşünme hakkımız yok. Şahısların fotoğraflarını (niyet okuma şeklinde) bizim yorumlama hakkımız da yok.”

“Güzel yazma ve güzel konuşma çok az insana nasip olur. Türkçe özürlü insanlar diğer dilleri nasıl öğrenecekler? Ona öğrenme denmez;  dense dense hecelemek denir. Tercüme etmek o dili bilmek değil. Bir dil, Hizmet mülahazası ile öğrenilmeli.”  Bu tespit Hocaefendi'ye ait ve çok önemli. 1992’de Afrika kökenli İmam Bâkî ile bir Cuma günü bir hapishaneye gittik. O İngilizce vaaz edip hutbe okudu ben de namaz kıldırdım. Az çok hapishane ve içindekiler hakkında bilgi sahibi oldum. Kendimce, bunlara bilhassa namazda okunan kısa sureleri izahlıca yazıp ellerine versek faydalı olur diye düşündüm ve çalışmaya başladım. Bu arada sohbetlerimize gelen yabancılara da bir şeyler anlatma gayretimiz vardı. Fakat ben bir paragraf söz söylüyorsam veya bir sayfa konuşuyorsam bakıyorum, çok iyi dil bildiğini sandıklarım özetin özeti şeklinde birkaç cümle ile aktarmaya çalışıyorlar. Çünkü Risalelerin ve Pırlanta serisinin veciz cümlelerindeki mânâ yoğunluğunu aktarmak çok zor, hatta dilin ve kültür hazinelerinin inceliklerine âşina olmadan aktarmak imkansız gibi…

Bu meseleden seneler sonra Hocaefendi, bir soru üzerine şunları söylemişti:

“Amerika ve bilhassa Avrupa gibi ülkelerde ilk nesil dil problemi yaşar. İkinci bir nesil gelir, o ülkelerin okullarında okur, dili öğrenir, arkadaş  edinir. Üçüncü bir nesil gelir, kültür ve anlayışı kavrar. Dillerini incelik ve esprileriyle anlar. Artık sizin düşüncenizi ve felsefenizi hatta bağlı olduğunuz evrensel değerleri çok güzel ifade eder… İşte onlardan sonra gelen dördüncü nesille inşaallah gerçek bahar ortaya çıkar…”

“Mesela diyelim ki, bir yanda İstanbul’un fethi gibi, bir mesele var. Öbür tarafta bir de İslam adına yolların açılması var… İnanan herkesten cüzzamlı gibi kaçıldığı bir dönemde kalbleri İslam'a açma var. Kalblerin arasındaki köprülerin kurulması çok önemlidir. Bazen yolda yürürken, hedefe varıncaya kadar hayır hale getirecek olaylar yaşarsınız. Tarihi hadiselerden ders alınmaz İBRET alınır. Diyalog böylesi bir ders alma ameliyesidir. Onunla yıkılan köprüler yeniden kuruldu. Dine karşı duyulan peşin kanaatlar yıkılıverdi. Yolun her tarafına nefret dizilmişti. Kini arkaya alıp hep kinle beslenenler sizi acımasızca takip ediyorlardı. Sizin üzerinize yürürlerken hiç insanca düşünmüyorlardı. Canavarca düşünüyorlardı. Nefret her yanı kasıp kavuruyordu. Bunlar gibi hakkınızda şartlandırılmış kimselere bir şey anlatabilir misiniz? Diyalog bu yolu açtı. Sulh onları dinlemeye sevk etti. Serbest düşünme dönemi, Müslümanları anlama ufku kazandırdı. Sizin ciddi hesap içinde olmadığınızı anladılar. Temaslar kalpteki buzları ertti.” (Bu sözler Muhterem M. Fethullah Gülen  Hocaefendi’nin 10 Nisan 2005 Pazar günü, 16:30’daki sohbetinden)

Bu mühim tespitleri 15 sene  sonra günümüze göre yorumlayıp değerlendirebiliriz…

[Abdullah Aymaz] 1.9.2020 [Samanyolu Haber]