Sen bizi anlayamazsın arkadaş [Zeynep Zâhide]

Her şeyi maddede arıyorsun. Akıl gözüne inmiş. Göz ise manada kördür. Körlere fili tarif ettirseler ne kadar tarif edebilirlerse, bizim de sana söyleyeceklerimiz seni ancak o kadar tatmin eder. Bakmak için göz gerekse de görmek için basiret gerektiğini, basiret olmayana ise nasıl izah edebiliriz ki. Sen bizi anlayamazsın arkadaş. 

Uğruna feda edemeyeceğin hiç bir şeyin olmayan dünyanın bizim nazarımızda; değil dünya, cennet için bile Yunus gibi “İsteyene ver onu bana seni gerek seni” mülahazalarımızı hiç bir zaman anlayamayacaksın arkadaş.

Senin, gördüğünde ağzının suları akan dünya nimetleri gayemiz olsaydı, biz de senin gibi devrin Yezid’ine “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan bir dünya lideri” der; bulunduğumuz şehirden birinci sıra milletvekili seçilir, bölgemizde en yağlı ihaleleri biz kapardık. Veya “O Bizim için ikinci bir peygamber gibi” der; Masum insanların alın teriyle kazandıkları mallarına haydutlukla el koyup dudak uçuklatan maaşlarla kayyım atanırdık. Sen bizi anlayamazsın arkadaş.

Biz de senin gibi Kur’an’dan Sünnetten habersiz olsaydık, din ile dünya avlamaya kalksaydık “Mekke nasıl mübarek bir şehirse liderimizin doğduğu şehir ve milletvekili seçildiği şehir de o kadar mübarektir” der. Ondan sonra Kur’anla dalga geçer, bir iki de çanak yaladı mı yolsuzluğumuza rağmen yüce divanda yargılanmaktan peşinde kuyruk salladığımız liderimizin talimatıyla kurtulurduk. Sen bizi anlayamazsın arkadaş.

Biz de senin gibi olsaydık; elli yıldır göz önünde olan bakıldığında Allah’ın hatırlandığı, hatta; dünyaca ünlü bir sosyoloji profesörünün (Aynı zamanda rahip olan) “Ben milyonlarca insanın arasından Hizmet hareketine mensup olan birini tanırım” dediği gibi; aslında senin de gördüğünde bu insanların üzerinde Allah’ın Vudud ismi şerifinin nasıl tecelli ettiğini hemen fark etmene rağmen ve bu insanlara atılan iftiralara inanmadığın halde, “Rızkı verenin Allah olduğunu unutup” “Amaan neme lazım” diyerek, sırf “Ekmeğimden olurum” mülahazasıyla, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olur, iki şak şak da biz çalar, zindanlarda işkenceler yerine, bir elimiz yağda bir elimiz balda yaşar giderdik. Sen bizi anlayamazsın arkadaş.

İslamın en küçük bir meselesinin bile ihmali karşısında devrin zalimine stop çektiğimizde “Hakkın hatırı âlidir” deyip kaybedeceğimiz dünya makamları için zerrece ehemmiyet vermediğimizi ve bu makamları kaybetmekle kalmayıp bu arkadaşlarımızın, kiminin hicret etmek zorunda bırakılarak; yeni doğmuş bebeklerini görememesi mi dersiniz, yeni doğum yapmış eşlerini hastanelerden alınıp, yeni doğan bebeğine günlerce süt verilmemesini mi dersiniz, bu kardeşlerimiz çocuklarına veremedikleri sütleri lavabolara dökmek zorunda kalmalarını mı dersiniz ve daha sayamadığımız ve saymaya haya ettiğimiz işkence metotlarıyla arkadaşlarımıza ölümü hayata bin defa tercih ettiren muameleleri göze alarak, başımıza gelecekleri bile bile hiç bir zaman “Kele sırma saçlı, köre şehla bakışlı” demedik demeyeceğiz. ve sen “Gelene ağam gidene paşam” diyen fıtratınla bizi hiçbir zaman anlayamayacaksın.

Sen! “Ya benimsin ya kara toprağın” diyerek, İnsanların ancak senin taraftarın olduğunda kabul edilebilirliğini nefsine inandırmış marazlı halinle, senin dediklerine “He” demeyenleri ötekileştirerek ademe mahkum ederken; biz, bize reva gördüğünüz insanı insanlığından utandıran muamelelerinize rağmen Nâili-i Kâdim’in dediği gibi;

“Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı yâ Rab şâd olsun  
Benimçün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun” diyebilen, sinesinde Hz. Adem’in bütün çocuklarına ayakta kalmayacak şekilde yer veren, Rahmetenlil âlemin bir Peygamberi tam anlamaya çalışan ve anladıklarını hayatlarına tatbik edenleri anlayamazsın arkadaş.

Siz bizi anlasaydınız arkadaş, Cüneyd-i Bağdadi’yi anlayacaktınız. O ki Cennet için ibadet edenlere “Abdul cenne” cehennem korkusu için ibadet edenlere “Abdun nar” ibadetlerden haz almak için ibadet edenlere “Abdul lezze” demişti. Bizim gayemiz cennet olsaydı çekilirdik inzivaya derviş olurduk. Ama bizim başımızdaki büyüğümüz bize “Cennetin sekiz kapısı açılsa teşrifatçılar iltifatlarla sizi buyur etseler, siz; yine onlardan müsaade isteyip “Şurada iman hakikatlerini anlatacağımız iki kişi daha var, olur ki hidayet nasip olur onlara da anlatıp onlarla beraber girmek isteriz” diyeceksiniz” diyen bir insana tabi olmayanlar bizi anlayamaz arkadaş.

O ki bu dersini “Milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” diyen Pir-i Mugan’ından almıştır. O da “Allah’ım vücudumu öyle büyüt öyle büyüt ki cehennemi sadece ben doldurayım istemem başka kulların yanmasın” diyen hasbiliğin zirvesi Peygamberin sadık yâranı Sıddık-ı Ekber Hz. Ebu Bekir'den almıştır. Onun için bizi anlamanız için Peygamber-i Zişân’ı, Peygamber-i Zişân’ı anlamak için Hz Ebu Bekir’i Hz. Ebu Bekir’ anlamak için sahabiyi, sahabiyi anlamak için Bediüzzamanları ve Bediüzzamanları anlamak için asrımızın “Güneşin doğup battığı her yerde Nam-ı Celili Muhammediyi anlatma” derdine düşmüş, elest bezminde Rahman’ın fıtratını merhamet ve muhabbet üzere şekillendirdiği şefkât ülkesinin müşfik hakanı Fethullah GÜLEN’İ anlamanız lazım. Ama sizin derdiniz anlamak olmadığı için hiç bir zaman anlayamayacaksınız. Haa bir gün anlayacaksınız ama o gün anlamanızın hiç bir faydası olamayacak.

[Zeynep Zâhide] 25.3.2017 [Samanyolu Haber]
zzahide@samanyoluhaber.com

Anne-babası tutuklu ve tek kelime konuşamayan down sendromlu Ayşe, sadece ağlarken ‘anne’ diyor’ [TR724]


15 Temmuz’dan sonra hukuksuz bir şekilde tutuklanan binlerce polis çocuğu mağduriyet yaşıyor. Avcılar’da 4. sınıf Emniyet Müdürü olarak görev yaparken 15 Temmuz sonrası tutuklanan Timur Bunlu ile yine Aralık ayında tutuklanan polis memuru Rukiye Bunlu’nun 15 aylık down sendromlu bebeğinin bakıma muhtaç olduğunu söyleyen anneannesi ve babaannesi, adliyeye geldi.

Anneannesi Billur Yıldız, Ayşe Sena isimli bebeğin down sendromlu olmasının yanı sıra kalp yetmezliği de bulunduğunu söyleyerek, “Baba 6 ay önce, anne de 5 ay önce tutuklanarak cezaevine gönderildi. Torunum rahatsız. Her gün aciller de yoğun bakımlar da kalıyoruz. Sesimizi duyuramıyoruz. Çok zor durumdayız. En azından annenin şartlı tahliye edilmesini istiyoruz. Suçlu ya da suçsuz demiyoruz, en azından annenin bebeği yanında olması gerektiğini söylüyoruz” dedi.

Bebeğin birçok hastalığının bulunduğunu anlatan anneanne Billur Yıldız, bebeğin fizik tedavi görmesi gerektiğini ancak anne ve babası olmadığı için rapor almadıklarını bu nedenle de fizik tedavisinin yapılamadığını söyledi.

Bebeğin rahatsızlığını gösteren raporları da ilgili hakimliğe ve savcılığa sunduklarını ancak bir netice alamadıklarını belirten Yıldız, “Artık ne yapacağımızı bilmiyoruz. Bir şekilde çözüm bulunmasını istiyoruz” dedi.

Babaanne Nuran Bunlu da, bebeğin annesine kavuşmasını istediklerini belirterek, “Biz bakıyoruz ama anne kadar sevgi veremiyoruz. Bir kelime dahi konuşamayan çocuk ağlarken ‘anne’ diye ağlıyor” diye konuştu.

Down sendromlu Ayşe Sena aynı zamanda kalp rahatsızlığı yaşıyor

Ayşe Sena bebeğin tek rahatsızlığı down sendromu değil. İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi tarafından 8 Haziran 2016 tarihinde düzenlenen kurul raporunda down sendromu, mental retardasyon ve motor gelişim geriliği teşhisi konuldu. Ayrıca Avcılar Hospital tarafından 11 Nisan 2016 tarihinde düzenlenen kurul raporunda ise Ayşe Sena’nın “down sendromu ve pulmoner kalp rahatsızlığı teşhisi sebebiyle hayatına devam ettirebilmesi için annesi R.B.’nin bakımına muhtaç” olduğu ifade edildi.

Anneden ayrıldıktan sonra 20 gün yoğun bakımda yattı

Ayşe Sena’nın hastalığı şubat ayının başında ağırlaştı. 23 Ocak 2017 günü Bağcılar Medilife Hastanesi’nde yoğun bakıma alınan Ayşe Sena 20 gün boyunca burada kaldı. Yoğun bakımda, “akut böbrek yetmezliği, akut solunum yetmezliği, asidoz, bakteriyel pnömoni, bronkopnömoni, kalp yetmezliği, konjentinal hipotiroid guatrsız, konjestif kalp yetmezliği, pnömonit katı ve sıvıları bağlı primer pulmoner hipertansiyon, septisemiler, yenidoğan kalp yetmezliği, down sendromu” teşhisiyle yattı ve tedavisi burada yapıldı.

[TR724] [24.3.2017]

Masal Şehir: Strazburg [Haber-İzlenim: Mehmet Genç]

UNESCO tarafından koruma altına alınan Strazburg, “masal şehir” tanımlamasının birebir karşılığıdır. Bir taraftan tarihi dokusuyla sizi Orta çağlara kadar götürürken, diğer taraftan Rönesans ve modern mimarının en güzel örneklerini sergiler.

Almanya ve Fransa arasında birçok kez el değiştiren Strazburg, Alsace bölgesinin en önemli kentidir. Köyleri ise Fransa’nın “en güzel köyler” sıralamasında hep ön sırlardadır. Yaklaşık 50 bin  öğrencisiyle farklı kültürlerin bir arada yaşandığı şehirde, Avrupa parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa İnsan hakları mahkemesi gibi kurumlar, Strasbourg’u uluslararası alanda da saygın bir konuma getiriyor. Almanya sınırındaki Strazburg, İsviçre, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg gibi ülkelerde birkaç saatlik mesafede bulunduğu için Avrupa’da yolların birleştiği nokta unvanı verilir.

Petite France ve Alsace evleri

Ada içinde kalan ve UNESCO tarafından korunan eski Strazburg’un en güzel yerleri elbette Petite France ve Alsace evleri. 500-600 yaşlarında fakat dimdik ayakta duruşuyla ziyaretçileri yüzlerce yıl öncesine götürür Alsace evleri. Yaz-kış, gece-gündüz her vakitte sizi kendine bağlayan ayrı bir güzelliği vardır. Petite France, fotoğraf ve tarih severlerin mutlaka uğradıkları ve görmek istedikleri yerler arasında. Petite France’da, masallardan çıkmış evleriyle dar Fransız sokaklarının arasında birbirine yaslanmış Alsace evlerini mutlaka görmelisiniz.

Victor Hugo “Narin-Dev-Harika yapı”: Strazburg Notre Dame Katedrali

1015 yılında başlayan Strazburg Notre Dame Katedrali’nin yapımı 434 yıl sürmüştür. Gotik mimarinin şaheserlerinden birisi kabul edilen Notre Dame Katedrali benzersiz yapısı ve 142 metre yüksekliğiyle dünyanın en uzun katedralleri arasında yer alır.

Şehri yüksekten görmek isteyenler için mükemmel nokta

Toplamda 646 basamağı bulunan katedralin kulesinin bir bölümüne 330 basamak çıkarak ulaşabilirsiniz. Tarihi şehri tepeden görme imkanına sahipsiniz, her mevsimde ayrı güzelliğe sahip Strazburg ve Almanya’nın kasabalarını görebilir, mükemmel fotoğraflar çekebilirsiniz. Ünlü Fransız yazar Victor Hugo’nun  bir eserinde, “dev ve narin harika” olarak tanımladığı Katedral Strazburg’a 30-40 km mesafeden dahi görülebilir.

Üst düzey üniversitelerde eğitim imkânı

1 Ocak 2009 yılında üç üniversitenin birleşmesiyle şehrin adını alan Strazburg Üniversitesinin 50 bine yakın öğrencisi bulunmakta ve bu öğrencilerin yüzde 20’den fazlası yabancı öğrenci. Tıp, hukuk, kamu yönetimi, kimya, mimarlık fakültesi gibi bölümleriyle ün yapmış üniversitenin, iki Nobel ödülü bulunmakta.

500 yıllık Noel pazarları

1500’lü yıllardan beri kurulan eşsiz Noel pazarları sayesinde “Noel’in başkenti” olarak adlandırılan Strazburg’un sadece yılbaşı ve Noel haftasında milyonlarca ziyaretçisi var. Noel’de Paris’e kafa tutan Strazburg devasa Noel ağacıyla Avrupa çapında unvana sahip. Noel pazarının sloganı ise “hoşgörü ve insan sevgisi”.

Ren Nehri ile Karadeniz, Adriyatik ve Kuzey denizine bağlanın

Ren Nehri İsviçre Alplerinden doğar, Fransa, Almanya ve Hollanda’da 1320 kilometre yol kat ederek Kuzey denizine dökülür. Ren nehrinden, kanallar ve nehirler sayesinde güneyde Tuna nehri ve Adriyatik denizine, hatta Karadeniz’e bağlanırken, kuzeyde ise Kuzey denizine kadar kanallar ve nehirler vasıtasıyla ulaşıp açık denizlerce seyahat etme imkanı sahipsiniz.

Nehirde kanal turu

Ada üzerine kurulmuş Strasbourg’u yürüyerek gezmenin yanı sıra, şehrin etrafını kaplayan nehir ve kanal üzerinde  tekne gezintisi yapabilirsiniz. Mükemmel görüş açısına sahip, üzeri açık veya camla kaplı gemilerle, bir taraftan sesli dijital  rehber eşliğinde şehri gezerken bir taraftan da harika kareler yakalayabilirsiniz.

Strasbourg bisikletle çok eğlenceli

Strazburg’u çevre şehirlere, köylere hatta Almanya’ya bağlayan 560 km’lik bisiklet yolları bulunuyor. Spor, eğlence, gezinti veya günlük kullanıma elverişli bisiklet yollarıyla Strasbourg’u en ücra köşelerine kadar keşfedebilirsiniz.

Orangerie parkında nefes alın

Strazburg’un kuzey yakasındaki uluslararası kurumların hemen yanı başında bulunan Orangerie parkı şehrin oksijen deposudur. İçerisinde mini hayvanat bahçecisi barındıran Orangerie parkında Alsace bölgesinin sembolü leyleklerden tahmininizi ötesinde bulabilirsiniz ve çok cana yakındırlar. Yaz günlerinde serinlemek, spor yapmak, yeşil ve doğayla baş başa kalabilirsiniz.

Kültür- Sanat Eğlence

Farklı kültürlerin birleşme noktası diyebileceğimiz Strazburg’da, onlarca farklı ülkeden binlerce öğrencinin bulunması kültür–sanat ve eğlence hayatını da alabildiğine çeşitlendirmiştir. Şehirde, uluslararası ve yerel çapta organize edilen, tiyatro, müzikal, festival, konferans, forumlar hem Strazburg sakinlerini hem, öğrencileri hem de turistleri yeterince tatmin etmektedir.

[Mehmet Genç] 25.3.2017 [TR724]

Gözyaşları ‘Çağlayan’ oldu… [Babacanlar: Bekir Salim]

Necip Fâzıl ne güzel demiş:

Ağlayın su yükselsin,
Belki kurtulur gemi.
Anne seccaden gelsin,
Bana dûa et e mi? 

Gözyaşları artık “Çağlayan”… Gemi elbette kurtulacak Allah’ın izn ü inayetiyle…
Yıllar önce  “Sızıntı”nın kapağına Hocaefendi (Allah ondan ebeden razı olsun ve bizi de ona layık eylesin):

“Sıza sıza göl olur
Akar akar yol olur
Yaradan dileyince
Az çoklardan bol olur…” 

dörtlüğünü koydurmuştu. Gaspçı hırsızlar kapattılar, üstüne çöktüler bu güzel derginin… Ama, nâdan ne bilsin “Sızıntı”nın “Çağlayan”a dönüşeceğini…

“Sızıntı” umman oldu.
Can içinde can oldu.
Lütfeyledi Yaradan,
Coştu, “Çağlayan” oldu…”

Allah’ım, sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Lütfen hayırlara vesile eyle “Çağlayan”ımızı…

ÂŞIK DERYAMÎ (DERYAMÎ BABA)

İşte büyük bir âşık daha… Konya âşıklar Bayramı’nın unutulmazlarından… Anlata anlata bitiremezsiniz. Ben de nereden başlayacağımı bilemedim. En çarpıcı özelliği zehir zemberek bir hiciv şairi oluşu..  Sanırım benim en etkilendiğim tarafı bu… Bir âşıklar gecesinde jüri üyeleri sahneye çağırıp, bir de konu vererek o anda irticalen türkü yakmasını istiyorlar. Normalde ümmi bir âşık; okuma yazmayı sonradan öğrenmiş, ama irfan sahibi… İlim- irfan öyle bir şey ki Allah bazı kullarına hediye etmiş… Hem “dertli söylegen olur”; Deryamî Baba da verilen konu hakkında türkü yakmadan önce biraz konuşuyor, seyircilerle hasbihâl ediyor. Az da uzatınca jüriden bir profesör:

“Yahu âşık, bu kadar profesörün yanında böyle kelâm etmek sana düşmez. Sen türkünü söyle!” diyerek ihtiyarı incitiyor. Ama, karşısında kim olduğundan belli ki habersiz… Deryamî Baba bozulduğunu hiç belli etmeden;

“Haklısınız hocam, ben türkümü söyleyip gideyim…” deyip sazın tellerine vuruyor:

“Her sarıya altın diye sarıldım;
İnceledim kaplamadan ibaret…
Alim dedim arkasından yoruldum;
Varı yoğu diplomadan ibaret…

Şansı yaver gitmiş uzanmış kolu,

İnsanı kandırır yordamı, yolu,
Zannettim sırtında dağarcık dolu,
Ordan burdan toplamadan ibaret…

Nerde ne bulursa onu kapıyor.
İpliğini az çektin mi kopuyor.
Seyrettim, sahnede oyun yapıyor; 
Deryamî der, hoplamadan ibaret…”

Seyircilerin alkıştan avuçları patlayadursun, Deryamî arkada diğer âşıkların arasındaki yerine oturmayıp kulise yöneliyor ama,  profesör de yiğit adammış, onun peşinden… Elinden tutup tekrar sahneye getiriyor ve;

“Üstad, sana bir özür borcum var, hakkını helâl et…” deyince Deryamî de büyüklüğünü gösteriyor, sarmaş dolaş oluyorlar…

(Bu şiiri, Necip Fâzıl’ın “hokkabaz profesör” tarifine bire bir uyan; 

Diyaneti dinayet (denaet) yuvasına çeviren, Kur’an’ın “sümmün, bükmün, umyun…” ifadesine muhataplığını tevafuken ismiyle de tescil ettiren, beni de; 

“Aynayı çevir yüzüne, ‘firak-ı dâlle’ye bak,

Hem bir adet taylasanlı içi boş kelleye bak!”  demek zorunda bırakan profesöre… 

Kurduğu cümlelerle bizi kahkahalara gark eden sarayın tescilli komedyeni, asrın ordinaryüsü, aslında “niye bu hâldeyiz? sorusunun ete kemiğe bürünmüş bir cevabı olan anayasa profesörüne… 

Her yerde iki buçuk ayda hafız olduğunu hindiler gibi kabara kabara anlatan, zahir hızlı ezberlediği için tek bir ayetin tek bir kelimesini anlamadığını her tavrıyla ortaya koyan, üç kuruşluk dünya için o ezberlediği, sadece ezberlediği ayetleri ucuza satan talihsiz, zavallı profesöre…
Ve bunlara benzeyen profesörlere tavsiye ediyorum…)                

Hele şu ümmi dediğimiz adamın sözlerine bir kulak verin:

Ceviz kadar bir beyinin içinde,
Milyarların üzerinde bandı var.
Ömür boyu yaptığını hatırla,
O beyinin kubbesinde kendi var. 

Geç kendi karşına kendini seyret,
Gözün gördü ise edersin hayret.
Kalbine bakarsan yumruk kadar et;
Sayısı sayılmaz nice bendi var. 

Deryamî kendini kendine sormuş,
İleri gitmemiş, orada durmuş.
Bu kadar aleti deriye sarmış,
Ne dikişi belli ne kemendi var…

Vay be! Hakikaten hiç düşünmemiştim; en usta terziye  bir elbise diktiriyoruz, yakası,  kolları, astarı, eteği, bin bir yerinde dikiş var… Koskoca insan vücuduna Allah deri diye bir elbise vermiş, bir tane dikiş yok. (Siyasal İslâmcı kardeşlerim, işte “Allahuekber” tam da böyle durumlarda denir…) 

Önümüzdeki haftalarda Deryamî Baba’dan gene bahsedeceğiz inşallah…

***

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Dörtlük tamamlayan gelen dörtlükler hâlâ âşık edebiyatının lezzetini vermiyor. Kafa değil gönlümüzü yormamız lâzım…

Yüz yıldır milyonlar hizmet ediyor.
Bu kadar emek hiç boşa çıkar mı?
………………….
………………….

[Bekir Salim] 25.3.2017 [TR724]

Bir ‘rogue state’ olarak Türkiye ve yumuşak çevreleme [Akif Umut Avaz]

Uluslararası siyasette devletler birkaç türlü tanımlanırlar. Bu tanımlamaların ağırlıklı kısmı devletlerin sahip oldukları güçle ilintili olmakla birlikte sıklıkla bu gücü kullanma tarzlarına göre de sıfatlandırılabilirler. Mevcut jeopolitik düzende değişik seviyedeki güçleri tanımlamak için süper güç, büyük güç, bölgesel güç, orta güç gibi kavramlar kullanılır. Devletler, bir de kullandıkları gücün karakterine göre yumuşak (soft power) güç ya da sert güç (hard power) olarak da tanımlanabilirler.

Siyaset bilimciler güç terimini, uluslararası sistemde kaynaklara (askeri ve ekonomik) erişim, kabiliyet ve devletlerarası sisteme etkinin büyüklüğü; aktörlerin diğer aktörlere nüfuz edebilme ve hatta muhatap aldıkları devlete normalde istemeyeceği bir şeyi yaptırma kapasitesi olarak tanımlar. Bu anlamda devletin nüfuzu, zorlayıcı veya rekabetçi olabilir ya da işbirliğine dayanabilir. Nüfuz mekanizması, ayrıca, tehdit veya güç kullanımı, ekonomik etkileşim veya baskı, diplomasi ve kültürel paylaşımı içerebilir. Tüm bunların uluslararası ilişkilerde belirli bir yeri, sırası ve meşruiyeti vardır.

Ölçümü de yine, bir aktörün uluslararası ilişkilerde oluşturduğu nüfuz, etki ve bir başka gücü isteği veya iradesi dışında farklı bir pozisyona zorlayabilme kapasitesi üzerinden yapılan güç, hakikaten de uluslararası siyasetin temel dinamiklerindendir. Bununla birlikte, hiper, süper, orta güç veya tamamının etkisi altındaki sıradan ülkelerin hepsi uluslararası sistem içi güçler ve aktörler olarak tanımlanır. Bu güçlerin her eylemleri etik, her hareketleri ahlaki olmasa da uluslararası hukukun meşru aktörleri olarak kabul edilirler.

TÜRKİYE GİDEREK “SERSERİ DEVLET” OLARAK GÖRÜLÜYOR

Bir de bu payeden yoksun olan devletler ve güçler vardır ki bunlar tedricen uluslararası sistemin çeperlerine ve zamanla tamamen dışına itilme riskiyle karşı karşıya kalırlar. Bunlara bir de pek hoş olmayan isim verilir ve “haydut devlet” ya da “serseri devlet” (rogue state) denilir. Revizyonizm iddiasıyla yola çıkan bu tür devletler uluslararası sistemde kabul görmüş norm ve ilkelere uymayan, hiçbir kural tanımayan, küresel barışı tehdit eden, ne yapacakları önceden kestirilip öngörülemeyen, kitle imha silahlarının yaygınlaşmasına yardım eden, uluslararası terörizme destek veren ve hatta terörü ve teröre desteği etkin bir siyasi araç olarak kullanan devletlerdir.

Bugüne kadar İran, Kuzey Kore, Suriye ve Sudan gibi ülkeler haydut/serseri devlet sınıfında görülürlerdi. Şimdilerde yeni bir ülke daha bu kategoriye girmenin eşiğinde bulunuyor. Ve bu ülke, maalesef, önce içeride demokrasi, hukuk, temel hak ve özgürlükler adına büyük mücadeleler sonucu elde edilmiş bütün kazanımları yok eden, sonra da uluslararası sistemin cari normlarını, kurallarını, teamüllerini, kurumlarını ve hukukunu hiçe sayan Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’den başkası değil.

Kapasitesi itibariyle orta ölçekli bölgesel bir güç olan Türkiye, elindeki gücün baskın karakterinin ve kıymetinin yumuşak güç özellikleri taşıyor olmasına bakmadan, uzunca bir süredir sanki sınırsız sert güç imkanlarına sahip bir süper güçmüş gibi hareket ediyor. Erdoğan ve Erdoğan’ın papağanlığını yapmaktan öte bir değer ve kıymetleri olmayan her seviyeden yandaşları kendilerini ve etki ettikleri kitleleri Türkiye’nin “büyük güç” ve hatta “süper güç” olduğuna inandırmış durumdalar. Kuzey Kore yönetiminin dünyanın en önemli, en güçlü ve en başarılı devleti olduğuna dair aptalca ama işlevsel propagandasından farkı olmayan bu patolojik durum artık Türkiye sınırlarını aşarak son derece tehlikeli sonuçlar üretir hale gelmiş durumda.

ERDOĞAN HER ADIMIYLA BU ALGIYI GÜÇLENDİRİYOR

Bundan 5-6 yıl öncesine kadar çevresine, bölgesine ve küresel sisteme yapıcı katkıları olan, zengin sosyo-kültürel ve ekonomik dinamikleriyle barış ve istikrar üreterek çevreye ihraç etmekle bilinen Türkiye, Erdoğan ve etrafındakilerin azgın ihtirasları ve sınırsız küstahlıkları sayesinde çevresinde, bölgesinde ve tüm dünyada artık ne yapacağı belli olmayan son derece tehlikeli bir serseri/haydut devlet olarak görülüyor. Erdoğan ve çevresinde şakşakçılığını yapan çıkarcı danışmanlar, hastalıklı siyasal İslamcı fikirlerinin peşinde koşan kifayetsiz bürokratlar, sözde aydınlar ve gazeteciler güruhu ise bu algı ve tanımlamayı haklı çıkarmak için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar.

Erdoğan, lafın ucunun nerelere varacağını düşünmeden, tabii bilemiyoruz belki de iyice düşünüp planlayarak, “Karşımıza maske ile çıkanlara haydut muamelesi yapmaya karar verdik. Bize parmak sallayan Avrupalılara sesleniyorum; Türkiye itilecek, kakılacak, onuru ile oynanacak, bakanları kapılardan kovulacak, vatandaşları yerlerde sürüklenecek bir ülke değildir. Dünyanın her yerinde bu yaşananlar çok yakından takip ediliyor. Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz. Bu tehlikeli yolu açarsanız en büyük zararı siz görürsünüz” diyebiliyor.

Uluslararası sistemin meşru bir devletinin başındaki herhangi birisinden duymaya pek alışık olunmayan bu çıkıştan sadece saatler sonra Londra’da, bir gün sonra ise Brüksel’de girişilen terör saldırıları doğrudan bu sözleri akla getirdi. Ve Avrupa Birliği’nin icra organı, yani hükümeti, olan Avrupa Komisyonu ilk kez Türkiye’nin nezdindeki büyükelçisini çağırarak açıklama isteme ve uyarıda bulunma ihtiyacı duydu. Hakikaten de onlarca yıldır üyelik için uğraşan bir ülkenin Kuzey Kore, Suriye gibi megalomanyaklar tarafından yönetilen bir ülke gibi hareket etmesi tüm dünya kadar AB için de şaşkınlıkla karşılanacak bir durumdu.

EFELENMEYİ, KÜSTAHLAŞMAYI, ŞİRRETLİĞİ MAHARET SANIYORLAR

Son birkaç haftada Türkiye’nin dış politikada yaşadığı rezillikler, kepazelikler. Erdoğan’ın sadece kritik referandum için ihtiyaç duyduğu gerilimi/rüzgârı oluşturma amacıyla açıklanamaz. Düşünsenize, birkaç haftada neler yaşanmadı ki?

Hollanda, efelenmeyi, küstahlaşmayı ve şirretliği maharet sanan Türkiye’yi sürekli rezil eden dışişleri bakanının ülkeye girişini engelledi. Bunun üzerine “kapıdan almazsanız pencereden girerim” diyecek kadar şirretleşen bir kadın bakan, yaka paça gözaltına alınıp mevcutlu bir şekilde sınırdışı edildi. Erdoğan’ın neredeyse yılbaşından beri çabalayarak, Hollanda’da dev bir stadyumda gövde gösterisinde bulunma hevesi kursağında bırakıldı. Almanya dahil birçok ülke de içerideki ayrımcı nefret söylemlerini Avrupa’ya taşımaya soyunan AKP başkan yardımcısı Mehdi Eker’e aynısını yaptı.

Almanya, Hollanda, Danimarka ve Norveç, İsviçre, İsveç, Belçika, Avusturya, Rusya ve son olarak Arnavutluk ve Bulgaristan’la karşılıklı restleşmeler, hakaretler, elçiliklerin karşılıklı dışişlerine çağrılma vakaları o kadar arttı ki, artık takip edemez hale geldik. Bu arada, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin, mason olduğunu bizzat kendisi duyuran, saygın bir yargıcını tüm uyarılara ve ültimatomlara rağmen ByLock saçmalığıyla hapiste tutmaya devam eden Türkiye, nihayet BM Güvenlik Konseyi’nin bir sorunu haline gelmeyi de başardı.

Erdoğan ve yandaşları debelendikçe daha da batan bir çıkmaza girmiş durumdalar. Almanya’nın dışişleri bakanlığını yürüttüğü dönemde nezaketi ile bilinen, yakınlarda seçilerek Cumhurbaşkanı olan Steinmeier’in bile artık dayanamayarak Erdoğan’ı şahsen hedef alarak sarfettiği sıradışı sert sözlerin bir anlamı olsa gerek.

‘SERSERİ DEVLET’ ERDOĞAN’IN TERCİHİ Mİ?

Hırsızlık, yolsuzluk, karapara, işkence, cinayet ve uluslararası teröre destek vermek gibi daha pek çok suça batmış durumdaki Erdoğan’ın belli ki uluslararası hukukun ve ilgili kurumlarının etki alanından uzaklaşma gibi bir amacı var. Erdoğan’ın, mevcut küstah hal ve tavrı olabilecekleri ve Türkiye’nin başına açabileceği sorunları kestiremediğinden değil, tam tersine böyle bir şeyi arzu ettiği için benimsediğine dair kuşku duymak için yüzlerce sebep var.

Erdoğan’ın işlediği ulusal ve uluslararası suçların hesabını vermemek için iki temel şeye ihtiyacı vardı: İçeride yargıyı/hukuku bitirmek ve ne yapıp edip Türkiye’yi uluslararası hukukun etki alanının dışına çıkarmak. Birincisini fazlasıyla yaptı, şimdi ikincisini gerçekleştirmek için canla başla çırpınıyor. Türkiye’nin AB üyelik sürecini daha şimdiden fiilen bitirdi bile. AİHM’i kendisi açısından yok hükmüne getirecek, Türkiye’nin kurucularından olduğu, Avrupa Konseyi’nden Türkiye’yi attırmayı da başardı mı işlem büyük ölçüde tamamlanmış olacak. Bu durumda, Erdoğan kendisini kurtarmış hissedecek ve rahatlayacak.

Ya peki böyle bir durumda Türkiye’nin başına neler gelecek, hiç düşündünüz mü? Neler olabileceğini anlamak için uzun Soğuk Savaş yılları boyunca Sovyetler Birliği’nin, 1979 devrimi sonrası uluslararası sistemden dışlanan İran’ın, despotizmi siyaset haline getiren Baasçı Suriye rejiminin, siyasal İslamcı bir diktatörlük kuran Sudan’ın ve kızıl dikta ile yönetilen Kuzey Kore’nin başına neler geldiğine bakılabilir.

ULUSLARARASI SİSTEMİN KULLANACAĞI ARAÇ ÇOK

Şurası açık ki, “serseri/haydut devlet” olarak tanımlanan ülkelere yönelik uluslararası sistem ve aktörlerin kullanabileceği türlü araçlar bulunuyor. Böyle bir aşamaya geldikten ve böyle bir kategoriye girdikten sonra, devletler arasındaki sorunların çözümü için müzakerelerin temsilciler vasıtasıyla yürütülmesi anlamına gelen, diplomasi tüketilmiş olur. Diplomasinin başarısızlığa uğradığı noktada ise, uluslararası ilişkilerin başka araçları devreye sokulur.

Diplomasi başarısızlığa uğradığında uluslararası ilişkilerin başvurduğu ilk araçlardan biri uluslararası bilgilendirmedir. Bu, haydutluğa ve serseriliğe sapan bir ülkenin işlediği suçların uluslararası düzeyde kamuoyuna açıklanarak devletin haysiyetinin alçaltılmasıyla gerçekleştirilir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nun 1235. Prosedürü çerçevesinde insan hakkı ihlalinde bulunan ülkeleri teşhir etmesi buna bir örnektir.

Bu açıdan bakıldığında BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi’nin (OHCHR), Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’nun, Venedik Komsiyonu’nun, Avrupa Parlamentosu’nun, uluslararası insan hakları örgütlerinin son dönemde ardı ardına yayınladıkları Türkiye’de hak ve özgürlük ihlallerine dair raporlar ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın insan hakları raporunda en fazla kısmı Türkiye’ye ayırmasının ayrı bir anlamı bulunuyor. Yani Türkiye, Erdoğan rejimin işlediği suçların ifşa edilerek uluslararası alanda rezil edilme safhasına çoktan gelmiş durumda.

Bu aşamayı, devletleri hukuka ve uluslararası anlaşmalara uymaya zorlamanın ana yollarından biri olarak yaptırımlar takip eder. Yaptırımlar, diplomatik ve ekonomik şekillerde olabilir ve diplomatik ilişkilerin kesilmesi, ekonomik bariyerler ve ambargoları içerir. Almanya’nın silah ambargosu, ABD ve İngiltere’nin uçaklarda tablet yasağı uyguladığı terör riski taşıyan birkaç ülke arasına Türkiye’yi de dahil etmesi, bu tür yaptırımların en hafiflerinden olmakla birlikte başvurulabilecek daha kapsamlı ve can yakıcı yaptırımların ilk işaret fişekleri olarak kabul edilebilir.

STRATEJİ ŞİMDİLİK ‘YUMUŞAK ÇEVRELEME’ AŞAMASINDA

Savaş ya da güç kullanımı ise, yoldan çıkmış serseri ve haydut devletlere dair son çare olarak kabul edilir. Oraya gelmeden önce uygulamaya konulan askeri, ekonomik ve diplomatik unsurlar içeren ve ağır yaptırımlarla donatılmış bir dış politika stratejisi olarak çevreleme (containment) aşaması devreye sokulabilir. Erdoğan rejiminin akılalmaz kepazelikleri yüzünden şu an Türkiye’ye adı konulmamış bir çevreleme politikası uygulandığı bile söylenebilir.

Şimdilik “yumuşak çevreleme” diyebileceğimiz bu uygulamanın ne kadar yaygınlaşacağını ve daha da sertleşip sertleşmeyeceğini ise, sağlıksız bir ruh haleti içerisinde kıvranan Erdoğan’ın küstahlıklarının peşinde kitlesel bir akıl tutulması yaşayan Türkiye’nin serseri devletlikte kat edeceği yol belirleyecek.

Yurtiçinde tüm muhaliflerini zindana atma, dışarıda ise katletme tehditleri, İslam kitle imha silahlarına asla müsaade etmemesine rağmen Erdoğan’ın tüm kepazeliklerine fetva veren Hayrettin Karaman’ın Türkiye’nin nükleer silah elde etmesine yönelik yazdığı fetva niteliğindeki yazı, Erdoğan’ın Avrupa ülkelerini terörle tehdit ederken Türkiye’de radikal İslamcı terör örgütlerinin hamiliğine soyunması ve Ortadoğu’da radikal İslamcı terör örgütlerine desteğini sürdürmesi vs… gidilen yola dair önemli veriler sunuyor.

[Akif Umut Avaz] 25.3.2017 [TR724]

Şeytandan korunmak için [Faik Can]

Geçen hafta şeytan bizimle çok uğraşıyor demiştik. Peki, şeytanın ve şeytanlaşmış insanların şerrinden korunmak için neler yapmamız gerekiyor?

Elbette ilk yapacağımız şey Kudreti Sonsuz’a sığınıp dehalet etmektir. Allah’a sığınma, O’na iltica etme, şeytanın azdırması ve saptırmasına karşı en önemli bir sığınak ve dinamiktir. Bu dinamiğin sürekli kullanılması şarttır. İstiâze (Eûzü besmele)’yi sıkça ve her vesileyle okumak önemli bir korunma vesilesidir. Ayrıca “Kulun Allah’a en yakın olduğu hâl, secde hâlidir.” sırrınca, başımızı yere koyup, “Allahım, Senden Sana sığınır, yani Celâl ve Ceberutiyetinden, Rahmet ve Rahmâniyetine sığınırım, şeytandan da Sana sığınırım.” demeli ve dua dua yalvarmalıyız.

Tembelliği Terk Etmeliyiz

Şeytan daha ziyade âtıl ve tembel insanlara hücum eder. Hiçbir iş yapmayan, miskin miskin oturan ve din adına hiç aktif olmayan kimselerle meşgul olur. Öyleyse biz de, ister düşünceyle, ister fiille, onun parmak sokacağı ve kurcalayacağı noktaları doldurmalı, duygu ve düşüncemiz itibarıyla Rabbimizle dolup taşmalıyız. Allah’ı ve Resûlullah’ı çevremize anlatma derdi ve mesaisiyle sürekli meşgul olmalıyız ki, şeytan içimize girip imanımızı sarsmasın ve vesvese veremesin.

Kaldı ki, evrâd u ezkârla sürekli bir münasebet içinde bulunur veya O’nun dinine hizmetle ömrümüzü geçirirsek, Rabbim de bizi, şeytanlara terk etmeyecek ve bu kudsî meşgaleler sayesinde –inşaallah– sahil-i selâmete çıkaracaktır.

Ahde Vefalı Olmalıyız

Ahde vefa da en az diğer hususlar kadar bizi şeytanın tasallutundan koruyacak hususlardandır. Hem Allah’a verdiğimiz sözde durmalı hem de manen borçlu olduğumuz başta Muhterem Hocamız ve mazlum, mağdur, mahpus kardeşlerimize dua ile vefamızı göstermeliyiz. Böyle yaparsak Allah da bizi şeytanla baş başa bırakıp çürümeye terk etmeyecektir. Zaten O da “Ahdinize vefalı davranın, Ben de ahdimi yerine getireyim.” (Bakara sûresi, 2/40) demiyor mu?

“Siz, Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” (Muhammed sûresi, 47/7) ayetinin mucibince, O’na ve O’nun dostlarına vefa ve sadakat içinde olanlar, O’ndan vefa ve inayet görmüştür. Sınırlı iradelerini O’nun yolunda kullananlar, O’nun sınırsız nimetlerine mazhar olmuşlardır. O halde bu kutlu davanın kutlu neferleri olarak bizler, Cennet’e, Cemalullah’a giden bu yolda ahde vefadan bir an bile dûr olmadan sürekli çalışmalıyız. Allah’ın her yerde ve her zaman hâzır ve nâzır olduğu hakikatine inanarak O’nun müşahedesi altında olduğumuzu bir an olsun hatırdan çıkarmamalı, davranışlarımıza ona göre çeki düzen vermeli ve iç âlemimizi her zaman zapturapt altına almalıyız.

Yalnız Kalmamaya Özen Göstermeliyiz

Yalnız kalmama,  ifsadına karşı çok önemli bir silahtır ve bu silahın her zaman kullanılmaya hazır olması gerekir. Bu ise Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurduğu gibi, en az üç kişilik bir arkadaş grubuyla gerçekleşebilir.

Her kötü düşünce içimize atılmış bir tohum gibidir. Bu tohum zamanla kendini hissettirir ve gösterir. Eğer bu kötü düşünce henüz filiz iken kesilip atılırsa ne güzel! Aksi takdirde o, boy atıp geliştiği bünyeyi yer bitirir. İşte bunun için şeytanın küçük tohumlar halinde ruhumuza saçtığı şeylerin daha baştan kökünün kazınması şarttır. Yoksa zamanla bunlar, altından kalkılamayacak hale gelebilir. Böyle bir duruma geldikten sonra kurtulmak ise çok zordur.

Onun için bu tür kötü düşüncelerin bünyemizde kök salmaması, sonra da dönüp bizi teslim almaması için sair hususların yanında, yalnız kalmama meselesinin de iyi işletilmesi gerekmektedir. İçinde yaşadığımız dönemin olumsuzluklarına karşı Allah ile irtibatı istenen seviyede olmayan bizlerin çok kere iradesi ve kalbî hayatı bizi korumaya yetmeyebilir.

Allah bizlere öyle güzel arkadaşlar, dostlar lütfetti ki, onların yanına gidip aynı atmosferi paylaştığımız zaman, tıpkı bir veli ile diz dize gelmiş gibi kuvvet kazanabiliriz. Onların sözleri, sohbetleri, adeta içimizde buz bağlamaya başlamış kötü duygu ve düşünceleri eritebilir. Bazen de biz bu konumda bulunur, onlar gelip bizden istifade edebilirler. Allah (celle celâluhu), insanı topluluk içinde yaşayabilecek şekilde yaratmıştır. Bize düşen de böyle bir topluluktan ve o topluluk içerisinde iyi, güzel ve hayırhah arkadaşlardan uzak düşmemektir.

Vaaz ve Sohbet Dinlemeliyiz

İnsan, yüreği hoplamaya, gözü yaşarmaya, iç âleminde kendini her gün birkaç defa yenilemeye muhtaç bir varlıktır. Kur’ân, Rabbiyle münasebete geçip ağlamaktan kendini yerlere atanları takdirle anlatır. İşte hüşyar bir gönlün terennümleri olan vaaz ve sohbetler bizi bu ufka ulaştırabilir.

Ne mutlu bize ki, kürsüye çıktığında ağlamaktan sözleri boğazında düğümlenip kalan, hali sözünden kuvvetli bir büyüğümüz var! Ne mutlu bize ki, sahabe, tâbiûn, tebe-i tâbiîn hazeratının hayatlarını gerçek yönleriyle bizlere anlatan ve kitap sayfaları arasında kayboyluş o bilgileri, ruhundan ruh katarak intikal ettiren gönül insanı bir hocamız var! Her dinlediğimizde insanlığımızdan utanıp hayatımızı, yaşayışımızı sorgulama ihtiyacını hissettiğimiz ve kendimize çeki düzen verdiğimiz kutlu bir rehberimiz var…

Ne zaman sohbetiyle müşerref olsak kalblerimiz yumuşuyor, içimizi karartan kirler, paslar izale oluyor… Bunu sürekli yaptığımız takdirde onun hayat üfleyen nefesinden ruhumuza akseden ilâhî tecellîler bütün aydınlığıyla bizi saracak, biz de bu sayede şeytanın her türlü vesvese ve desiselerinden uzak kalacağız.

O halde ne olur, lütfen “Ben bunu biliyordum bir daha okumayacağım, ben bunu dinlemiştim, bir daha dinlememe gerek yok!” demeyelim! Yeme içme ihtiyaçlarımızın olması ve bunların tekerrür etmesi gibi, manevî hayatımız, kalb, ruh, vicdan vesair duygularımızın da ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyaçların da tekerrür ettiği gerçeğine binaen kendimizi mutlaka bir kutlu sohbetin kucağına atalım ve oraya sığınalım! Bütün fenalıkları eriten, şeytanın içimize girmesine izin vermeyen o Hak dostunun atmosferine girelim ve sürekli kendimizi yenileyelim!

Şeytanın şerrinden korunmak için önemli bir dua

Bütün bunların yanında bir de kavlî dualar var.  Birini yapıp diğerini ihmal veya terk etmek, neticeye ulaşılmasını engelleyebilir. Onun için kavlî dualar da her zaman ve zeminde yapılmalı ve ihmal edilmemelidir.

Kavlî dua denince tabiî olarak Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konudaki duaları akla geliyor. Bütün duaları yazmak bu makalenin boyutlarını aşar. Bu sebeple Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şeytandan korkulduğunda söylenmesi için talim buyurduğu duayı örnek olarak zikredip diğer dualar için dua mecmualarına müracaat etmenizi tavsiye edelim.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şeytandan korkulduğunda şu dua ile bize tahassun yolunu gösteriyor:

أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّاتِ الَّتِي لاَ يُجَاوِزُهُنَّ بَرٌّ وَلاَ فَاجِرٌ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَبَرَأَ وَذَرَأَ وَمِنْ شَرِّ مَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمِنْ شَرِّ مَا يَعْرُجُ فِيهَا وَمِنْ شَرِّ مَا ذَرَأَ فِي اْلأَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمِنْ شَرِّ فِتَنِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمِنْ شَرِّ كُلِّ طَارِقٍ إِلاَّ طَارِقًا يَطْرُقُ بِخَيْرٍ يَا رَحْمٰنُ

“Yâ Rahmân! Allah’ın yarattığı, zürriyet hâlinde her tarafa saçtığı ve kusursuz meydana getirdiği şeylerin şerrinden, gökten inen ve oraya yükselen şeylerin şerrinden, Allah’ın yerde yarattığı ve yerden çıkan şeylerin şerrinden, gece ve gündüzün fitnelerinden, ―hayırla gelenler müstesna― meydana gelen hâdiselerin şerrinden, ne bir iyinin ne de bir kötünün kendilerini aşamayacağı, Allah’ın tastamam kelimelerine ve vech-i kerîmine sığınırım.” Âmin…


[Faik Can] 25.3.2017 [TR724]

Ömürde bir defa gelen üç aylar [Emin Aydın]

Ne yapmalı yazılarının dördüncüsünde kaldım. Onları önümüzdeki üç aylar mevsiminde on bire tamamlamak niyetindeyim. Ama şimdi, adına ister o yazıların dibacesi, ister ihzariyesi, isterse mukaddimesi deyin, önümüzdeki üç aylar iklimini değerlendirmeyle alakalı hislerimi paylaşmak niyetindeyim. Ne yapmalı yazıları temelde rasyonaliteye, gerçekçiliğe, iradenin hakkını vermeye çağrıydı. Burada ise gerçekliğin ötesindeki hakikatten bahsedeceğim.

Eşyadan muvakkat bir sıyrılış, Esma’ya mutlak bir sarılış çağrısıdır bu…

Her sene üç aylar gelir bize… Ama biz, bir asırdır hiç bu kadar, bir üç aylar iklimine muhtaç olmamıştık. Her zamanki ab-ı hayat çeşmesi, ama dudaklarımız bu kadar çatlamamıştı hiç susuzluktan. Bu defaki üç ayların, sema ehli için başka üç aylardan farkı olmayabilir; ama arz Regaib’in rağbetine, Miraç’ın urucuna, Şaban’ın on beşinin beraat müjdesine ve nihayet Kur’an ayının bağrında saklı seksen yıldan hayırlı o kutlu gecenin, seksen yılda elde edilecek hasenatı bir gecede vermesine hiç bu kadar muhtaç olmamıştı.

Hiç bu kadar mahpus, hiç bu kadar mehcûr, hiç bu kadar muhakkar hissetmemiştik ki…

Onun içindir, bu gelen üç aylar, çölde çıkan su gibi, yetmiş yılda bir semamızdan geçip giden bir kuyruklu yıldız gibi, bir ömürde bir defa yağacak ve bir daha yağmayacak bir ışık yağmuru gibi gelmeli hanelerimize… Onu ‘Sendin değil mi bekle bekle gelmeyen o muştunun habercisi? Sende değil mi o kader denk noktası? Sendedir sende bizi yeniden biz yapacak iksir? Bizi diriltecek ab-ı hayat sende değil mi?’ heyecanı ve ümidiyle karşılamak ve inci mercan arayan gavvasların nefesleri tükeninceye kadar daha derine daha derine daldıkları gibi onun iklimine dalmak, onun kutlu gecelerinde arş-ı alayı ihtizaza getirecek o sırlı manivelayı aramak mecburiyetindeyiz.

Hayır, bir defa daha dua dua yalvarırsak bir şeyler değişecek, hadiselerin önünde Rabb’in eli görülür gibi olacak (O zaten görenlere hep görünüyor), ekstradan lütuflarla sahil-i selamete çıkacağız demiyorum. Öylesi bir tutum, neticeyi vazifenin önüne koymak olurdu. Demem o ki bir süredir okunan mazlumiyet ezanları bir tesbihat-ı şamilenin, bir münacaat-ı ulyânın, bir salat-ı kübranın vaktinin geldiğini ilan ediyordu. Mazlumun ahı bir büyük namazın vaktini ilan ise; önümüzdeki üç aylar iklimi de o namazın seccadesidir. Biz tertib-i mukaddemat ile mükellefiz; neticenin mukaddemata terettübü ise adetullaha bakar…

Şimdiye kadar hüsuf namazlarını kılardık, şimdi sıra asrın küsuf namazında desem bilmem haddimi aşmışlık olarak algılanır mı?

Kendi nefsime dediğim, ‘Koca bir ömürde bir defa olsun üç ayların tamamını oruçla geçirmedin; bir defa olsun üç aylarda kırk gece olsun teheccüt namazına niyetlenmedin; bir defa olsun üç ayda üç hatim yapmaya kalkışmadın; bir defa olsun itikafa kapanmadın… Bir daha böyle bir üç aylar gelmeyecek. Şimdi yapmayacaksan ne zaman yapacaksın?’ sözlerini paylaşsam ve benim nefsim boyun eğmese bile nefisleri benim nefsimden daha hüşyar birileri ‘Niyet eyledim üç ay sürecek tövbe, istiğfar, inabe, istiane, ıztırar, ilan-ı azc ü fakr ü hüzn ü perişaniyet ve istid’â-yı aşk u şevk ü ihlas u ihsan-ı tamme namazına deyiverse’ hasıl olacak sevap benim ‘lime tekûlüne mala tef’alun – ne diye yapmadığınız şeylere davet edip durursunuz’ ayetine muhalefetimin günahını siler götürür ümidiyle bu yazıyı yazdım…

Yunus misal, “Uzun olmuş, ben olsaydım, ‘Çok oyalandın, şu üç aylarda olsun oyalanma muhacir!’ derdim” diyeceklerin ellerinden öperim…

[Amin Aydın] 25.3.2017 [TR724]

Dertleri adâlet değil! [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

Kadıncağız yalvarıyor: “Her hafta savcılığa gidiyorum. Eşime ihtiyacım var. Her gün imza atsın, çok mu zor, yanımda olsun.”

Adı Nurdan Şahin. Kanser hastası. OHAL’de mesleğinden ihraç edildi, sonra eşi hapsedildi. Videoda konuşması devam ediyor: “Belki de kısacık ömrüm var. Şu kısacık ömrümde eşime hasret bırakmasınlar beni, buna imza atanlar ölümüme imza atıyor! Yalvarıyorum…”

Feryadını, yürek sızısını; ızdırâbı, ızdırârı duyuyor musunuz? Yangını görüyor musunuz? Bamteliniz titremiyor mu? Tutuklama kararları, gözaltı emirleri, yurt dışı yasakları, adli kontroller verenler, sizlere soruyorum. Karı-koca aynı evden iki kişiyi tutuklayıp aile birliğini bozanlar! Çocukları ana-babası sağ iken yetim-öksüz koyanlar! Delilsiz, mesnetsiz, insanları derdest edenler! Bu sesleri duyuyor musunuz? Kamu vicdanı! Ya siz?

Biliyorum; hükümetin de seçtiği hakim savcılarının da dertleri adâlet değil. Öyle olsa, önleyebilecekleri bir girişime hiç olmazsa göz yumup yüzlerce insanı kasıtla ölmelerini seyretmezlerdi. Bir kaç saatte darbe girişimini masum yüz binlerin üstüne yıkmazlardı.  Altı yedi ayda 45-50 bin insanı hapsedip, 100 binleri işsiz bırakmazlardı.

Dertleri adâlet değil!

Dertleri adâlet olsa, 3 bin hakim ve savcıyı 15 Temmuz’un ertesi gününde işten atıp, bir haftada sorgusuz sualsiz hapsetmezlerdi? Düpedüz, intikam almak, düşman hukuku uygulamak için kadrolar oluşturdular. Önce içlerindeki vicdanlı olanları temizleyerek başladılar. İki üç ayda bir 150-200 hakim savcıyı gözaltına almak, ihraç listeleri hazırlamak; dokunmak, yerlerini değiştirmek çabası bundan. Varsa halen aramızda vicdanlılar, onları da temizleyelim diyorlar. İki yıl önceki HSYK seçimimin pusulalarında parmak izi aramak ne demek? Kendi sandık güvenliğini sağlayamayan yargıçlar referandum ve seçim sandıklarını mı koruyacak?! Sol sağ, cemaatçi-laik- Alevi-Kürt ayırmıyorlar artık. Kim daha çok itaat ederse görevi o kapıyor. Kim daha az vicdan diyorsa ihale ona veriliyor. Bakın Harun Kodalak’lar neden görevden alınmış, kızağa çekilmiş. Necip İşçimen (darbe soruşturması savcısı), Yücel Erkman (KPSS), Hakan Pektaş niye pasif görevlere atanmış? Başka bir hesap var. Yeterince itaat etmeyeni, ‘sivil darbe’ kendi çocuklarını yiyor. Hitler’de böyle olmuş. Mussuloni’de böyle. Saddam’da, Kaddafi’de böyle…

Dertleri adâlet değil!

Onlarca iddianameyi okuyoruz şimdilerde. Bank Asya’da hesabı var, filanca gazete filanca dergi-kitap çıkmış evinden. Güçlü delil! Kitaplı terörist bunlar! Üstelik okumuyorlar, aynı zamanda okutuyorlar. Burs da vermiş! Filanca derneğe kurban bağışı yapmış! ‘Tutukluluğunun devamına’… Avukat hakimin yanına gidiyor, “Savcı bey iddianameyi tamamladı, dava için duruşma tarihi belirlendi mi acaba?” diye soruyor. Müvekkili 7 aydır yok yere hapiste çünkü. Önce sessizlik, sonra “17 Nisan’dan sonraki bir tarih olacak…” diyor soğuk bir ses. Günler boş, mahkeme salonları uygun. Ama hakim beyin seçimi var!

Dertleri adâlet değil!

Evine haciz gelmiş bir aile, hapisteki evlatlarıyla konuşuyor. İşadamı, borç harç parasını temin ediyor. Ödeme yapacak. Devlete, bankaya borcunu ödeyecek. Savcı bankaya, banka hakime, hakim savcıya atıyor topu. Avukat ve aile yoruluyor. Savcıya son bir müracaat yapıyor. ‘Borcumuzu ödemek istiyoruz’. “Kimse 17 Nisan’dan önce elini taşının altına koymaz” cevabı alıyorlar koskoca savcıdan, hakimden… Adâlet dağıtanlardan.

Dertleri adâlet değil!

Çanakkale Emniyeti, Cumhuriyet Savcılığı’na yazı yazıyor. “Ekli ByLock modülü içerisindeki bilgiler PVSK EK-7. Madde kapsamında ve istihbarî mahiyette olduğundan hukuki delil niteliği taşımamaktadır.” Yani haricen delillendirilmedikçe yapılacak adli ve idari işlemlere bizzat gerekçe teşkil edemez diye not düşüyor. Emniyet kendini sağlama alıyor. Biz bir liste vermiştik, siz de tutukladınız ama bu belgelerle adam tutuklanmaz, delil olmaz! Top sizde! Sadece bu örnekte, 94 kişi 7 ayı aşkındır hapis yatıyor. Emniyet tutukladığınız kişilere dair bu istihbarat delil değil diyor. Salıverilen yok;, hukuk işlemiyor, hakim, savcı çalışmıyor. İstanbul, Denizli, Hatay, filanca yerin emniyeti de hakimi de aynı sözleri söylüyor. Mahpusluk sürüyor.

Dertleri adâlet değil!

Emniyetin delil dediği şeyi Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Mehmet Yılmaz, yani adâlet mekanizmasın yüksek rakımlı tepelerinde olan biri her tartışmada çığlık çığlığa topa girip savunuyor. ‘En güçlü delilimiz ByLock’ diyor. On binler bu yüzden tutuklu. Yazışma içerikleri, suç delilleri, kiminle hangi darbe planı yaptıklarına dair tek bir ipucu, veri olmadığı halde bu hikâye ile rehin alınmış. Her gün yüzlerce kişi, ByLock denip operasyona dahil ediliyor. Hakim, savcı, muhalefet, basın, herkes susmuş. O cümle söylenince herkes dilini yutuyor. Yapılan her operasyon, her işkence, her gözaltı, tutuklama haklı gösteriliyor.

Dertleri adâlet değil!

Ülkenin Adalet Bakanı Ağustos ayında çıkıyor. ‘16 bin kişi tutuklandı’ diyor. Kasımda gazetecileri çağırıyor rakamı yükseltiyor: “36 bin kişi tutuklandı’ Ocak’ta ‘40 bin’ diyor. Şu kadar kişiyi tutukladık, şu kadarını işten attık yarışı sürüyor. Saray’a selam çakarken, Adâlet Saraylarını elleriyle yıkıyor.

Dertleri adâlet değil!

Geçenlerde eski bakanlarla buluşan bir siyasi cesaret edip söylemiş Başbakan Binali Yıldırım’a. “F…’ deyip yaptığımız yargılamalar yerine oturmadı. Bir kişi tutuklanıyor ama onunla kalmıyor, yakınları var, onlar bize düşman oluyor. Yargıda işler iyi gitmiyor…” Neden? Hayır’lar, Evet’lerin önünde mi? Bu adalet bize oy kaybettiriyor diyor. Adâleti değil, oyları kaybetmeyelim, diyor! En vicdanlıları bile, adâleti oya bağlamış.

Dertleri adâlet değil!

Yargıçların üçte birini ihraç edip, diğer yarısını 6 ayda bir sürgünle tehdit ediyor yüksek hakimler. Venedik Komisyonu’ndan öğreniyoruz, 719 sulh ceza hakiminden sadece biri meslekten ihraç edilmiş. 22 Temmuz 2014’ten beri zibil gibi adam tutuklayan, ‘tak-şak hakimler’ gerçekten proje imiş. Hepsi nokta atamayla görevlendirilmiş. Resmi raporlarla ‘biz bir proje hazırladık’ sözleri teyit ediliyor, ispatlanıyor. Hakimden, savcıdan, Anayasa Mahkemesi’nden, Yargıtay’ından, başkanından, üyesinden ses yok.

Dertleri adâlet değil!

Anneler bebeklerini kaybediyor. Emzikli çocuklar, mahpuslarda, gözaltı koridorlarında büyüyor. İşkence altında kalan oğullar, annem duymasın deyip mahkeme salonlarından analarını çıkarıyor. Hakim dinliyor. Haberler çıkıyor. Yüksek yargıçlar, yüksek rakımlı Beştepeliler rahatsız oluyor! Tahliye edeni, bir sonraki kararnamede sürüyor, kızağa çekiyor en sevdiği başsavcılar, komisyonlar…

‘Adâlet mülkün temelidir’ yazıyor oysa oturdukları her koltuğun, masanın duvarlarında. Çığlıkları, adâletsizliği, ölümleri, işkenceleri, feryatları, annesizliği, babasızlığı, anasızlığı, evlatsızlığı duymuyorlar. Varsa yoksa oy, oy, oy…  Zulmün sandığa nasıl yansıdığını ölçüyor herkes. Mazlumun elini tutan, sıkan, başını okşayan yok. Gri, karanlık, zalimce; her bakış her söz. Tartışma programları, anketler her şey bu iki harflik menfaate kilitlenmiş ‘OY’. Adâlet, yani hakka riâyetkârlık, hak tanırlık, haklılık, doğruluk tedavülden kalkmış. Adâvet, tam düşmanlık, düşman hukuku hükümfermâ. Mülk, yani ülke, yani devlet, yani ev, yani aile, yani vatan, yani mülkü saadet (saadet ülkesi) kaybolmuş… Ölümleri ölümler kovalıyor, krizleri krizler. Zulüm, yani  bir şeyi kendi yerinden başka yere koyma; haksızlık, eziyet her yerde. Zulümât, karanlık hüküm sürüyor.

Dertleri Adâlet değil! Yoksa Adâlet mülkün,  temeli olurdu… Her bir hatasına milyonlarca sene ağlardı yanlış yapan, zulümât sahipleri… Ayetler kulaklara küpe, kalplere ışık olmuyor. ‘Allah, adâleti, ihsanı ve iyiliği emreder’… Din, diyorlar, diyanet diyorlar. Meydan meydan geziyorlar. Ama gırtlaktan aşağıya inmiyor adâlet… Mülkdâr’lık yeni gerçek adâleti tesis eden, mülkü herkes adına koruyan padişahlığın bile değil. Tek adamlığın peşindeler.

[Erman Yalaz] 25.3.2017 [TR724]

‘Polisin dikkati faciayı önledi!’ [Barbaros J. Kartal]

“Nevruz alanına bıçakla girmeye çalışan bir şahıs polis tarafından etkisiz hale getirildi. Yapılan incelemelerde şahsın çantasında patlamaya hazır bomba düzeneğinin olduğu  tespit edildi. Polis bombanın nasıl temin edildiğinin çok yönlü araştırıldığını söyledi. Malatya nüfusuna kayıtlı canlı bomba Kemal Kurkut ……”

Evet aslında haberi böyle okuyacaktınız. Başlığı “Diyarbakır felaketin eşiğinden döndü” ya da “Polisin dikkati faciayı önledi” olabilirdi. Buna benzer bir açıklamayı valilik dağıtmış bütün ajanslar da aynen yayınlamıştı. Ama Dihaber mahreçli fotoğraflar gösterdi ki 23 yaşındaki müzik öğrencisi Kemal Kurkut, üzeri yarı çıplak hâlde, canlı bomba olma ihtimali olmadığı gibi polislerin oldukça yakınında. Zaten polis noktasından koşmaya başlıyor. Kolaylıkla etkisiz hale getirilebilecek, durdurulabilecek bir genç bugün aramızda değil. Kenara yığıldığı anda elindeki sudan son bir yudum alışını görünce insanın içi parçalanıyor. O genç bir yudum sonra hayata gözlerini kapatacak. Ne kadar acı.

Gerçekler ortaya çıkınca haliyle hiçbir yerde haber olmadı Kemal. Havuz medyası değil sadece onurlarını saraya peşkeş edenler de görmedi. Bazıları sadece internet sitelerinde şöyle bir gösterip arşive attılar haberi.

Tartışmasız bütün gazetecilik kriterlerinde günlerce manşet olacak bir olaydı Kemal’ın infazı. Polisin bir genci herkesin gözü önünde vurup öldürmesi. İlk defa olmuyordu ama ilk defa bu kadar net bir şekilde bir kişinin an be an vurulmasını görüyorduk. Ethem Sarısülük cinayeti gibi. Dilek Doğan’ın kurşun sesinden sonra inleyen sesi gibi. Gökhan Öğretmen’in gülen yüzü gibi.

NEDEN ÖNCE MEDYA?

Şimdi anlıyor musunuz neden ilk önce gazeteleri, televizyonları kapattıklarını. Şimdi anlıyor musunuz neden hiç bir gazetenin, televizyonun bu katliama yer vermeyişinin nedenlerini? Artık yayın yasağı getirmeye gerek kalmadı, cinayetleri skandalları yayınlayacak medya bırakmadılar.

Hollanda polisi bakanımın önünü kesti, atları ile itleri ile benim vatandaşıma saldırdı diyenler kendi ülkelerinde tazecik bir genci polis kurşunu ile öldürdüler. Ailesine taziye bildiren bir bakan duydunuz mu? Peki katil polislere ne olacak acaba? Tahir Elçi’yi vurana ne olduysa o olacak. Önce silah kaybolur. Sonra yalancı şahitler. Uzun bir süreye yayılır sonra bir bakmışsınız her şey kapanmış. Diyarbakır Barosu’nun işin takipçisi olacağız demesi güzel de hangi hak ve hukuk var ki haklarını arayacaklar.

İNSANLAR KORKUYOR

Polis infazının benzeri Amerika’da geçtiğimiz 2014 ve 2016 yıllarında olmuş ülkeye ayağa kalkmıştı. Ferguson ve Baton Rouge şehirlerinde polisin zenci gençleri orantısız güç kullanarak öldürdüğü için hayat durmuştu.

Diyarbakır sessiz. Çünkü insanlar korkuyor. Kemal gibi ölmekten. Saçma bahanelerle bütün ülkeyi savaş alanına çeviren örgüt de yaşananlara sessiz. Gitsin eylem yapsın başka masumları da o öldürsün diye demiyorum. Tabanı kimin yönlendirdiği malum. Protesto eylemleri yok. Ses çıkaran da. Demirtaş ve arkadaşları bir bir toplanınca buna tepki verir denen kimse tepki vermedi. Örgüt referanduma kadar AKP’ye zarar verecek herşeyden kaçıyor. Kurtulmak istedikleri Demirtaş da bonusları oldu.

HERKES KENDİ ÇAPINDA KRAL!

Yarın bambaşka gündemler olacak ve Kemal bir daha hiç akla gelmeyecek. Vicdanlı insanların gözlerinde hayata veda ettiği o son kareler yer alacak. Hayattan aldığı son bir yudum su. Cenazesinde yaşananlar da ayrı bir skandal. Cenazeye araç vermemek, define engel olmak, gasilhanenin suyunu kesmek. Ölülerle bile kavga eden zihniyet. Herkes kendi çapında bir kral oldu memlekette. Herkes kendi çapında bir ‘mini tayyip’ oldu. Kralın gözüne girmek için kraldan daha çok zalimleşme yarışı.

AKP’li ya da biat etmeyen herkes her an vurulabilir, gözaltına alınabilir, tutuklanabilir, bütün kamu hizmetlerinden mahrum kalabilir, hayatı cehenneme dönebilir ve bir kişi de hakkını arayamaz. Ülkenin son hali budur.

[Barbaros J. Kartal] 25.3.2017 [TR724]

Siz adamı zorla diktatör yaparsınız! [Sefer Can]

Türkiye’de gazetecilik öldü diyorlar, keşke ölseydi! Kötü yola düştü! ‘Eskiden çok mu namusluydu?’ İtirazlarına tamamen haksız diyemiyorum. Ancak eskiden az da olsa namuslu gazeteci vardı, diğerleri de namuslu rolü yapmak zorunda kalıyordu. En azından kalemini satmak böylesine pişkince yapılmıyordu. Medyaya üstünkörü bakıldığında bile aynı günde çok sayıda utanç vesikası görmek mümkün. Ben üçünü yazayım siz kendi şahitliklerinizle çoğaltın.

ERDOĞAN’IN ANTREMAN OYUNCAĞI OLARAK ‘GAZETECİ’

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan her seçim döneminde kayıkçı kavgası yapıp barıştığı Doğan Grubu televizyonlarının ortak yayınına çıktı. Dünyadaki format siyasilerin farklı gruplardan gazetecilerin karşısına çıkması. Kapatılan Zaman Gazetesinin genç muhabirlerinin kontra soruları karşısında zor durumda kalan Erdoğan basın toplantılarında dahi artık bu riske girmiyor. Televizyon programlarında bunu beklemek ham hayal bile değil. Yakın zamana kadar yandaş gazetecilerden seçmece yapılıyordu. O da tarihe karıştı. Zira Erdoğan soruları yanlış anlayıp sinirleniyor ve gaf yapıyor. Nihal Bengisu Karaca ve Mehmet Barlas’a böyle oldu. Kaş yapayım derken gözden düştüler. Şimdi en güvenilir ‘gazeteci’ ile baş başa yapıyor. Daha doğrusu tek başına duvar tenisi (squash) oynuyor. Karşıya oturan kişi sadece topun sekip geri gelmesine yarıyor.

Son günlerin fenomeni Hakan Çelik. “Erdoğan karşısındaki ezik tavrı bir gazeteciye yakışmadı” değerlendirmesi ona övgü olabilir. Daha ötesinde bir durum söz konusu. “Vücudunuz nasıl bir güç üretiyor, bu olağanüstü performansı nasıl sağlıyorsunuz? Dünyada pek rastlanmadık bir performans ortaya koyuyorsunuz” cümlelerini ortalama bir gazeteciden duyamazsınız. Fanatik bir amigo ancak bunları söyleyebilir. Çelik böyle olsa bir nebze anlaşılabilir. Öyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Hakan Albayrak’ın “Biz hayal edemeden siz gerçekleştiriyorsunuz” sözleri ile bunların arasında dağlar var. Albayrak yerine göre eleştiri de yapabilen samimi bir taraftar, Çelik ise yapmacık bir satıcı.

Yakın zamanda yediği ağır zılgıt aklını başına getirmeye yetmedi. “Hollanda’ya gelene dek hapisteki gazeteci arkadaşların için tek bir laf ettin mi? Var mı cesaretin ya da dirayetin. Yok. O yüzden SUS. Sana düşmez.” Hapisteki 200’e yakın gazeteciden Kadri Gürsel’in eşi Çelik’i böyle azarlamıştı. Allah kimseyi bu durdurma düşürmesin…

AMAN MAĞDURİYET HABERİ GİBİ ALGILANMASIN!

İkinci haber Milliyet’ten: “Down sendromlu bebeğin FETÖ’cü anne-baba acısı!” Polis anne ve babası tutuklu 15 aylık ve kalp yetmezliği olan bir bebeğin haberini bu başlıkla vermek… Bunun için gazeteciliği satmakla izah edilemez; fazladan vicdan yetmezliği ile malul olmak lazım! Bebeğinin bakıma muhtaç olduğunu, hiç olmazsa annesinin tahliye edilmesini istediklerini söyleyen anneannesi ve babaannesi bebekle adliyeye gelmiş. Bebeğin fotoğrafını basıp bu başlığı attığınız da patron kaç ihaleyi daha garantilemiş oluyor.

Vicdan tutulmasının yaşandığı gazetecilerden biri de Cumhuriyet. Bütün üst düzey yöneticileri ‘FETÖ’den tutuklu ama onlar hâlâ uyduruk rapor ve iddianameleri hiç sorgulamadan sayfalarına taşıyor. Son gafları Boydak Holdingle ilgili. “MASAK raporu: Boydak kardeşlerden darbe sanığı Albay’a 6 milyon liralık havale” Boydak Holdinge 2015’ten itibaren operasyonlar başlamış. 16 Eylül’de patronlara ilk gözaltı yaşanmış. 6 Mart’ta tekrar gözaltı ve bu sefer tutuklama olmuş. Ama 25 Nisan 2016’da darbeci bir albaya 6 milyonluk bir havale yapılmış, tutuklu patronun hesabından. Haberin sonunda ertesi gün paranın geri gittiği yazıyor. Bırakın gazetecilik özenini ortalama bir akıl habere balıklama atlamaz. Adam kendine suç delili olsun diye bankadan para mı havale eder, hem de tutukluyken?

Gazeteci için işin abc’sini istiyoruz, fazlasını değil. Sadece sorgulayın, soru sorun, o kadar… Ama medyanın haline bakınca umutlu olamıyoruz. ‘Size Erdoğan az bile’ diyesi geliyor insanın. Kimse anasından diktatör doğmuyor, çevresindeki yalakalar o imkanı altın tepside sunuyor!

[Sefer Can] 25.3.2017 [TR724]

Kim kaybetti, Akın İpek mi diğer patronlar mı? [Nazif Apak]

Medya gruplarına tek tek diz çöktürmeyi kafaya takan Reis’in en çok öfkelendiği insan Akın İpek’ti. Akın Bey’e adamlar gönderdi. Bir bakanın Akın Bey’in aile dostu olduğunu, yıllar boyunca çok yakından görüştüğünü biliyordu. Bakan Bey aracılığı ile kelle istedi. Gazete yöneticileri ve köşe yazarlarından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Hangi patrondan istese anında kelle teslim ediliyordu o günlerde. Akın Bey öyle yapmadı. Bu, Reis’in öfkesini artırdıkça artırdı.

Önce İpek medya Grubu’nun çok sesli ve demokratik yayın yapmasını protesto etme kararı verdi Reis. Bundan sonra hiçbir AKP yetkilisi Bugün TV’ye çıkmayacak, İpek Grubunun gazetelerine röportaj vermeyecekti. Öyle de oldu. Ne var ki bu yaklaşımın partiye hiçbir fayda sağlamadığı görüldü. İnadım inat denerek devam edildi yola.

Reis bu sefer Bugün Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliğini yapan Erhan Başyurt’a sitemlerini aktarmaya başladı. İlk defa buraya ve açıkça yazıyorum: Asıl konu sadece yayınlar değildi. Hazımsızlığın temeli, ekonomik sebeplere de dayanıyordu. Demokratik yayınlar İpek Grubu’na çökmek için vesile yapıldı. İpek Grubu’nun altın işletmeciliği yapması, muazzam bir otel, harikulade bir üniversite yapması ve ticari konularda başarı üstüne başarı elde etmesi hem kıskançlığa neden oluyordu hem de bazılarının iştahını açıyordu.

YENİ GELİR KAPISI AÇMAK İSTİYORDU BİRİLERİ

Bir taşla iki kuş vurmak istiyordu birileri. Yapacağı baskı ile hem borazanlaşan bir medya kurguluyordu, hem de kendilerine yeni bir gelir kapısı açmak istiyordu. Haraç alır gibi bir miktar ‘yardım, bağış, katkı’ gibi şeyler alınacak; onunla da yetinilmeyecek ve her an alkış tufanına hazır medya grupları oluşturulacaktı.

Erhan Başyurt’un başına gelen, bir tablo halinde nakledilmişti vaktiyle. En az on gazetecinin; bir o kadar da bürokratın şahit olduğu bir hadiseyi hatırlamakta fayda var. Erdoğan medya yöneticilerine hoş geldiniz derken Erhan Başyurt ve Fatih Altaylı’ya özel bir mesaj verdi; hem de herkesin içinde. Dedi ki: ‘Saatlerce üzerinde çalıştım ve gördüm ki maden ruhsatlarının çoğunu yanlış vermişiz.’ Bu cümleler neden Altaylı ve Başyurt’a söyleniyordu? Çünkü her iki medya grubunun patronu da madencilik sektöründe çalışıyordu. Turgay Ciner’i ayakta tutan kömür işletmeciliği idi ve yatırımlarının ayakta durabilmesi için devletin himayesine ihtiyaç vardı. Akın Bey, en zor madencilik türünden birine (altın) patronluk yapıyordu.

DOĞAN GRUBU’NA TAVSİYE: KENDİNİZİ EZDİRMEYİN

Başyurt ve Altaylı’nın alenen tehdit edildiği o açık görüşmede bir sahne daha var ki bugüne kadar medyada ne yazıldı ve konuşuldu. Erdoğan iki medya grubuna madencilik üzerine ayar verdikten sonra Enis Berberoğlu’na dönerek ‘Sen bi gel, beni gör’ anlamında bir el işareti yaptı. Bana nakledildiğine göre o anda bu tuhaf tablodan rahatsızlığını bir tek Ekrem Dumanlı belli etmiş. Berberoğlu, Erdoğan’ın işaret ettiği yere doğru hareket ederken Dumanlı’nın meslektaşına ‘Kendinizi bu kadar ezdirmeyin’ dediğini bana oradaki bir meslektaşım nakletti.

Berberoğlu’nun o gün vaziyeti nasıl kurtardığını, kendisine ne söylendiğini, Hürriyet yönetmeninin buna nasıl cevap verdiğini bilemiyorum. Sorduğum gazeteci ‘Bunu anlamak çok da zor değil; o görüşmeden sonra kimlerin işine son verilmiş, kim köşe yazmaya başlamış; ona baksan nelerin pazarlık konusu yapıldığını anlarsın’ dedi. Bir de ekleme yaptı: Hürriyet iki isim önererek Reis’in baskısını azaltmak istemiş ve İbrahim Kalın ve Nuh Yılmaz’ın Hürriyet’te yazmasını teklif etmiş Doğan Grubu. Ancak Reis onlara başka isimler söylüyor ve kelle teslimini ön koşul sayıyor…

ANKARA’DA SAĞIR SULTAN BİLE DUYDU

Dönelim Akın İpek’e. Kendi bakanını gönderip umduğu sonucu alamayan, genel yayın yönetmeni ile mesaj yollayıp muhatap bulamayan Reis, Akın Bey’i bizzat görmek istedi. Randevular ayarlandı. Erdoğan, bir ara lafı dolaştırıp konuyu madenlere getiriverdi: ‘Akın Bey biliyorsun, toprağın üstü de altı da devletindir.’ Demek istediği yeterince açık değil mi? Her ne kadar bazı köşe yazarlarından TV programcılarından rahatsız olduğunu söylese de mevzuun temeli ticari konuya dayanıyordu. Nasıl ki bütün maden sahiplerinin ensesinde nefesini hissettiriyorsa altın madenlerinin de keyfini sürmek istiyordu. İşte tam o noktada Akın Bey taşı gediğine koymuştu: ‘Sayın başbakanım, elbette yerin üstü de altı da devletin; ama olaylara öyle mi bakmalıyız? Denizler de devlete ait ama dileyen herkes balık tutabiliyor.’

Bu zekice ve kibarca verilen cevap Reisi şaşırtmıştı. O cevaba nasıl bozulduğunu etrafına anlatmış Reis. O anlatımlar bir ara Ankara’da öyle yaygınlaştı ki, sağır sultanlar bile duydu. Tecrübeli Ankaralılar daha o günlerde şöyle diyordu: ‘Reis, yayınları bahane ediyor ama asıl mevzudan bir sonuç alamazsa önümüzdeki günlerde vergi memurlarını kapınıza yığabilir.’ Tabi hiç kimse anayasanın paramparça edilerek medyaya el konacağını, Bugün’e polis baskını tertip edileceğini tahayyül bile edemiyordu.

MEDYA BAHANE EDİLDİ

Farkında mısınız kayyım yoluyla Akın Bey’in alın teri çalınırken önce gazete ve televizyona girmediler. Hatta medyanın soygun kapsamında olmadığını iddia etmişlerdi. Sonra resmi evrak ve mahkeme zabıtları ortaya çıkınca anlaşılmıştı ki medya grubuna (anayasanın basını koruma altına almasına rağmen) haramiler gibi baskın yapılması da planın bir parçasıydı.

Gazete ve TV’leri bahane ettiler. Grubun içinde çok kaliteli gazeteci ve televizyoncu vardı, onları susturmayı kafaya koymuşlardı ama kıskançlık ve menfaat duygusuna esir düşmüş, gazetecileri öfkelerine perde yapmışlardı.

Mesela onlar Bugün Gazetesi’nin Ankara temsilcisi Adem Yavuz Arslan’ın işine son verilmesini istiyordu ve bir gazetecinin yok edilmesinde ısrar ediyorlardı. İpek, Adem Yavuz Arslan’ı Washington temsilcisi yaparak hem Adem Bey’i anlamsız öfkeden korumak istedi hem de temsilcisini harcama yerine daha iyi makama yükseltmiş oldu. Yazarları için de çok direndi; onların bir kısmı vefasız çıktı maalesef; ama pişman olduğunu sanmıyorum. Herkes kendi karakterinin gereğini yerine getirmiş oldu…

MİLLİYET GRUBU’NUN İFLASI

Peki diğer medya grupları ne yaptı iktidarın feci bakışı karşısında? Türk basınının yerlerde sürünen itibarı ile medya patronlarının menfaatlerini birlikte düşünmek gerekiyor ki gerçek tastamam ortaya çıksın. Mesela Demirören Grubu. Erdoğan ile bir medya patronu arasındaki o malum ve meşhur telefonu hatırlarsınız. Hani kendisinden yasça da büyük olan Erdoğan Demirören’in çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağladığı konuşma. Telefonun bir ucunda Başbakan Erdoğan, diğerinde Milliyet Grubu’nun patronu Demirören. ‘Ben nereden girdim bu işe?’ diyerek ağlayan patronu o korkunç depresyona iten ise o gazetede çıkan bir haber. Erdoğan ağza alınmayacak laflarla gazetenin yayın yönetmeni Derya Sazak’a veryansın ediyordu. Sonuçta gazetenin yayın yönetmeni kovuldu, yazarları kapının önüne konuldu. Bir zamanlar Erdoğan’ın ‘Hasan Abi’ diye seslendiği Hasan Cemal’i de işten attırdılar, Aslı Aydıntaşbaş’ı da. Bir siyasi otorite karşısında hüngür hüngür ağlayan adamların özgür medya kurması ve ona patronluk yapması düşünülebilir mi hiç?

UYUMLU ÇALIŞMAK NE MÜMKÜN?

Aydın Doğan defalarca adam gönderdi, uyumlu çalışmak için yollar aradı. Bulamadı. Çünkü dengeli/soğukkanlı bir yayın bile kesmiyordu Beyefendi’yi. Tam teslimiyet, tam itaat istiyordu. En başta Taha Akyol aracı oluyordu bu isteklere. Ne yazık ki vaktiyle çok iyilik gördükleri Akyol’u ağır ithamlarla delik deşik ettiler. Onlara daha düşük profilli ve sağdan gelmeyen bir adam lazımdı. Elli kişi devreye girdi. En iddialısı ve dayanaklısı Enis Berberoğlu çıktı. Ama o bile dayanamadı. Nefes alamaz hale getirildi sürekli. Sonra araya damat Mehmet Ali Yalçındağ girdi. Yalçındağ muhafazakâr bir ailenin çocuğu idi. Çarşaflı/tesettürlü yakınları vardı. Grubun vergi cezasını çözmek için yola çıkan damat, Erdoğan’ın damadına ulaştı ve Doğan Grubu’nun anahtarlarını Erdoğan’a teslim etmek için planlama yapıldı. ‘Berat’ın kutusu’ başlığıyla Wikileaks’in de yayınladığı bilgiler Yalçındağ’ın istifasına neden oldu. Ama Doğan’ı işgal planı durmadı. Cem Küçük adındaki seviyesiz bir tetikçinin tehdit ve şantajıyla koskoca gruba ayar verildi…

TARİH AKIN İPEK’İ YAZACAK…

Akın İpek ise ne medya alanında kurban verilmesine ne de alın teri üzerinden mafyavari bir şey alınmasına izin verdi ve bedelini ağır ödedi. Hâlihazırdaki manzaraya göre zalimler gasp işini becermiş; hatta üzerinde tepinmiş gibi görünüyor. Ama kaderin büyük fotoğrafında durum hiç de öyle değil. Akın Bey, talep edilen her şeyi yerine getirip malını mülkünü kurtarabilirdi: Ama onurunu, duruşunu zedelemiş olurdu. Bir telefonla hıçkıra hıçkıra ağlama zilletini yaşamaktansa izzet ve şerefiyle direnme yolunu seçti. Şimdi Akın Bey kaybetmiş, el etek öpenler kazanmış görünüyor; ama tarih öyle yazmayacak. Çünkü şahitleri tek tek konuşacak, yazacak hatıralarını ve her yazılan satır zalimlerin alnına yapışacak zamanla…

NOT: Bir de ilişkiler iyi iken de, kötü iken de iktidar karşısında dimdik duran Zaman Grubu’nun hikayesi var. Bu grup iktidardan zerre kadar menfaat temin etmedi. Bir kerecik bile olsa yazarını/muhabirini iktidarın çarklarına teslim etmedi. Zaman severlerin bile farkında olmadığı/bilmediği bu hikâyeyi bir başka yazıya bırakıyorum.

[Nazif Apak] 25.3.2017 [TR724]

Boydak’a son kumpas [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Savcı delil bulamayınca devletin onayı ve bilgisi dahilinde yapılan bankacılık işleminden ‘darbe suçu’ icat etti

Hukuksuz biçimde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devrettikleri şirketleri satabilmek için habbeyi kubbe yapıyorlar. Ne yapıp edip el konan şirketleri darbe teşebbüsü ile iltisaklıymış gibi göstermeliler. Zira şirketleri daha fazla elde tutamayacaklar. Satışa çıkarsalar da devir işlemini yapmaları imkânsız.

Şirketlerin liyakatsiz ellerde gün be gün katlanan zararının hesabı da el koyma kararından mesul savcı, hâkim ve TMSF bürokratlarından sorulacak. Bunun için telaşla elde avuçta ne varsa çarpıtarak ortalığa saçıyorlar. En son tuzağı Boydak Holding’e kurdular. Gizlilik kararı bulunan dosyadan bir bilgi savcının tensibi olmadan hükümete yakın gazete ve internet sitelerine uçurulabilir mi? Maznunların avukatlarından saklanan bilgi veya evrakın sahihliği bir yana bunlar hükümet sözcülüğü ile iftihar eden gazetelerde çarşaf çarşaf haber oluyor.

Dosyada bilgi ya da delil olarak dercolunan evrakın mahiyetini bilmemiz mümkün değil. Amma velakin yazıldığı şekli ile Memduh Boydak ve Bekir Boydak 26 Nisan 2016’da Albay Bülent Gürdoğan’a banka hesabı üzerinden 3+3 olmak üzere toplam 6 milyon lira EFT yapmış. 15 Temmuz 2016’da darbe teşebbüsünün akabinde tevkif edilen Albay Gürdoğan’a bu para gönderildiğine göre Boydaklar darbeye mali destek vermiş. Savcı, darbecilerin EFT ile çalıştığına inanmamızı bekleyerek aklımızla alay ediyor.

ALBAY GÜRDOĞAN ŞİRKET ORTAĞI VE O PARA HİSSE DEVİR BEDELİ

Aile adına avukatlar yazılı beyanatla baştan sona mesnetsiz ithamlara cevap verdi. Haber müsveddesinin sadece ‘EFT yapıldı’ cümlesi doğru. Gerisi kuyruklu yalanlardan ibaret. Evet Albay Gürdoğan’a o para yollanmış. Zira Gürdoğan HES Hacılar Elektrik Sanayi AŞ’de ortak. Kendisi yeni sermaye artışına iştirak etmeyeceğini belirtmiş ve hisselerini devretme kararı almış. Bütün bunlar Genel Kurul zabıtlarında mevcut. Hisseleri devir bedeli olarak 6 milyon lira Gürdoğan’ın banka hesabına geçmiş. Gürdoğan da bu tutarı şirketin diğer ortaklarından Şükrü Boydak’a aynı gün EFT yapmış. Böylece daha evvel Şükrü beyden aldığı borcu ödemiş.

Bütün bu para trafiğinin hülasası şu: Şirket ortakları arasında alacak/borç işlemi de olabilir hisse devri de yapılabilir. Ticaretin en tabiî hallerinden birinden darbe hazırlığı icat ediliyor. Bütün işlemlerin Türk Ticaret Kanunu’nda yer verilen usul ve esaslara uygun yapıldığı 23 Temmuz 2016 tarihli MASAK raporunda da geçiyor.

HES AŞ’NİN BOYDAK’LA BERABER 250 ORTAĞI VAR

HES Elektrik AŞ hisseleri Boydak ailesi ve Gürdoğan grubu gibi 5 aile ve yaklaşık 250 ortak arasında paylaşılıyor. Çok ortaklı şirketlerde sermaye artışına bazen ortaklar iştirak etmeyebilir. Hissesinin kıymetinin düşmemesi için payını ortaklardan birine devredebilir. Ya da ortaklardan birine borçlanarak ortaklığa sermaye koyabilir. Boydak ailesinin avukatları, HES AŞ’deki işlemlerin aynen böyle olduğunu gayet berrak biçimde ortaya koydu:

“Bütün işlemler ilgili kamu kuruluşlarının bilgisi dahilinde, banka yolu ile yapılmış şeffaf bir para transferidir. Bu para transferinin sebebi 23.07.2016 tarihli MASAK raporunda, banka dekontlarında, tüm diğer kayıtlarda da açıkça belirtildiği üzere hisselerin devir bedelidir. Bülent Gürdoğan bu hisselerin devri ile de HES Hacılar ortaklığından da ayrılmıştır. Zaten yukarı da belirttiğimiz borçlanmadan dolayı bu miktar aynı tarihte ve aynı tutarda Bülent Gürdoğan tarafından Şükrü Boydak’a gönderilmiştir.”

MASAK raporunda para transferinin Gürdoğan haricinde başka ortaklara da yapıldığı bilgisi var. Hisselerini devredecek diğer Gürdoğan aile mensuplarına da devredilen hisseleri oranında ilgili tutarlar yatırılmış. Bu çerçevede yeni hisse yapısı muvacehesinde 2016 kâr dağıtımı yapılmış ve bu kâr payları yeni hisse oranlarına göre ortaklara dağıtılmış. Genel Kurul kararlarında Gümrük ve Ticaret Bakanlığı namına gelen hükûmet komiserlerinin de imzası var

SAVCI TEKZİP ETMEZSE KUMPASIN FÂİLİ OLARAK ANILACAK

Bahse konu para transferine dâir isim, tarih, sayı ve IBAN numaralarına kadar her safahat devletin kayıtlarında mevcut iken böyle bir yalan nasıl hakikat gibi takdim edilebildi? Bu dosyaya bakan savcı veya savcılar ya çıkıp malum gazete ve internet sitelerinde yayımlanan haberi tekzip etmedikleri her gün Boydak’a kurulan kumpasın failleri olarak zikredilecek.

Bir şekilde ismine atıf yapılan MASAK da işin aslını izah etmeli ki Boydak ailesi bu haksız ve mesnetsiz ithamdan daha fazla zarar görmesin. MASAK hangi malî işlemin suç olduğunu hangi işlemin suç olmadığını en iyi bilmesi icap eden müessese. Boydak ailesi adına avukatlar işlemlerin sebebini ve mevzuata uygunluğunu açıkladı. Madem son derece sıradan bankacılık işlemeleri çarpıtıldı MASAK da hakikatin ortaya çıkmasına hizmet edebilir. Elindeki bilgileri beyan etmelidir. Ben MASAK’ın bu tezgâhtan bîhaber olduğu kanaatindeyim. Gazeteler kendilerine verilen bilgileri çarpıtmadıysa kumpasta olağan şüpheli savcılıktır.

DARBEYE DESTEK İÇİN BANKADAN EFT Mİ YAPILIR?

Hacı Boydak, Şükrü Boydak, Memduh Boydak, Bekir Boydak ve Sami Boydak gibi ailenin ekseriyeti hapiste. Kendilerini müdafaa etmekten mahrum kalan Boydak’ın şirketlerine el konulması birilerinin iştahını kabartmış anlaşılan.

Bir an için böyle bir teşebbüsün içinde yer aldıklarını düşünelim. Hangi akl-ı evvel darbe hazırlığı için lazım gelen parayı ileride aleyhine delil olacak şekilde bankadan yollar. Kaldı ki mahalle bakkalından bahsetmiyoruz! Boydak gibi her adımı devletin bilgisi dahilinde olan şeffaf şirketlerde gayr-i resmî işlem yapılamaz. Patron da olsanız mevzuat harici adım atamazsınız. Boydak gibi enerji şirketlerine ve bir katılım bankasının (Türkiye Finans) yüzde 20 payına sahip bir grup iseniz hesaplarınız ilgili bakanlıklara ilaveten Hazine, Merkez Bankası, Rekabet Kurumu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Enerji Piyasası Denetleme Kurulu (EPDK) tarafından da 24 saat mercek altında tutulur.

Mahalle bakkalının bile yapmayacağı usulsüzlüğü Boydak’a yamamaya çalışanlar delilden suçluya gitmeyenlerin ta kendisidir. Memduh Boydak bir seneden beri Ankara Sincan Cezaevi’nde. Diğer isimler Ağustos 2016’dan beri mahpus. Haklarında suç delili olarak bula bula mevzuata göre yapılmış EFT’yi buldular. Evvela hapse at, akabinde delil uydurmaya çalış! İsminde ‘adalet’ kavramı geçen AKP’nin meğer adaletten kastı bu imiş.

BOYDAK’A BU ZULMÜ REVA GÖRENLER MİLLÎ, ÖYLE Mİ?

Kayseri’de tahsil edilen her 100 liralık verginin yarısını ödeyen, doğrudan 15 bin kişiyi istihdam eden ve 500 büyük şirket arasında 8 markası ile ekonomiyi sırtlayan bir aileye bunları reva görenlerin yerli ve millî olduğuna inanmıyorum. Acı hakikat şu ki Anadolu sermayesi, kendilerinin yerli olduğunu iddia eden AKP kadroları tarafından talan ediliyor.

Boydak gibi Naksan, Koza, Kavuk, Davulcuoğlu (Alfemo), Sesli, Akbulut (Ortadoğu Tekstil), Coşkun (Süvari) gibi binlerce ailenin şirketlerini delilsiz gasp edenlerin telaşı sebepsiz değil. Şimdi böylesine kumpaslarla çaldıkları minareye kılıf dikmeleri lazım. Satışa çıkardıkları o şirketlerde müsadere hükümlerini tatbik edemeyecekleri için sahte veya çarpıtılmış evrakı sözde delil diye dosyalara koyuyorlar. Öfkeleniliyorlar. Zira Boydak gibi malları yağmalandığı halde duruşundan, inandığı değerlerden taviz vermeyen yiğit insanları gördükçe iyiden iyiye çileden çıkıyorlar.

İRAN DEVRİMİ’NDEN AL, TÜRKİYE’YE UYARLA

Karıncayı incitmemiş insanlardan terörist ya da darbeci çıkarmak için habbenin kubbe yapılmasından her ehl-i vicdan derin elem duymalı. Hukuksuzlukların zararı sadece Boydaklara dokunmuyor. Memleketin ufku kararıyor, bizi bir arada tutan zemin ayaklarımızın altından kayıp gidiyor.

İranlı yazar Daryush Shayegan’ın ‘Yararlı Bilinç’ isimli kitabında geçen o kısa hikâye nasıl da denk düşüyor bugünün Türkiye’sine…

“Yıllarca ülkesinden uzak kalmış orta yaşlı bir adam İran’a döndüğünde Tahran Hava Limanı’ndan evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, ilk tütüncü dükkânında durmasını söyler.

Şoför sorar:

–Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?

–Sigara alacağım.

–Sigarayı artık camide satıyorlar beyim.

–Camide mi? Cami Allah’ın (cc) evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?

–Hayır beyim! İbadet etmek için artık üniversiteye gidiliyor.

–Peki, o zaman öğrenim nerede yapılıyor?

–Öğrenim hapiste yapılıyor beyim.

–Hapiste hırsızlar, soyguncular yok mu?

–Hırsızlar, soyguncular artık memleket idaresinde beyim!”

[Semih Ardıç] 25.3.2017 [TR724]