Maden Ailesi’nin dramı yayının düşündürdükleri [Erkam Tufan Aytav]

30 Dakika olarak mağduriyetleri elimizden geldiğince dile getirmeye, özel yayınlar yapmaya çalışıyoruz.

Çünkü bunu o dostlarımıza bir vefa olarak görüyoruz.

En son Maden Ailesi’nin dramını ekrana getirdiğimiz gibi daha önce de gözaltında işkence ile öldürülen öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun ve Yunanistan’daki muhacirlere yardım içini koşan ve orada vefat eden Hasan Değirmenci’nin yaşadıklarını anlatan, olayın bilinmeyen arka planını ortaya koyan programlar hazırladık.

Maden Ailesi için hazırladığımız özel yayından sonra kabir görüntülerine ulaşınca 6 dakikalık bir başka özel yayın daha yaptık.


Bu ikinci yayını hazırlarken çok heyecanlıydık. Çünkü elim olayın üzerinden 5 ay geçmiş ve ancak kabirlerine ulaşabilmiştik. Maden ailesinin dostları, sevenleri, arkasından gözyaşı dökenleri kabirlerini ilk kez göreceklerdi.

Bu yayından sonra bir şey dikkatimi çekti, izlenme oranı diğer yayınlara göre oldukça düşüktü. Aynı Gökhan Açıkkollu programı gibi.

Gerçi bu yayınlar reyting için yapılmaz, tarihe not düşmek ve vefa adına yapılır.

Bizim de amacımız bu zaten.

Ama bu izlenme oranının oldukça düşük olmasının bir izahı olmalıydı. İnanın günlerdir bunu düşünüyorum.

İzleyici davranışlarının çok iyi analizi gerekir. Nedenleri üzerine kafa patlatmak elzem.

30 Dakika Programı’nın izleyici profilinin ilgisini mi çekmemişti acaba? Duyarsızlıkla mı izah edilebilir? Hayır bu mümkün değil.

Çünkü çok iyi biliyorum ki, insanların içleri kan ağlıyor bu mazlumlar için. Gözyaşları ile dualar ettiklerini evet çok iyi biliyorum.

Peki, bu tür programların izlenmemesinin izahı ne olabilir?

Geldiğim nokta şu: Açılar o kadar büyük ve sürekli ki, insanların bunları izlemeye mecalleri kalmıyor. Yürekleri dayanmıyor.

Evet sürekli, öncekinin acısı kapanmadan her gün yeni bir acı ile yüreklerimiz burkuluyor. Gerçekten yaşananlar kaldırılacak gibi değil. Acılara yoğunlaşınca bir süre sonra insanın psikolojisi bozulabiliyor.

Hüseyin Maden ve sevgili evlatları Nadire ve Feridun’un mülteciler mezarlığındaki üç küçük tümsek halinde duran kabirlerinin görüntüsü, sarsıla sarsala ağlanarak izlenebilir ancak.

Acılar ile dopdolu her yürek buna dayanamaz, takat getiremez.

Yukarıda ifade ettiğim gibi bu yayınları reyting için yapmıyoruz. Tarihe belge sunmak ve bir vefa adına yapıyoruz.

Yapmaya da devam edeceğiz.

Şimdi bu konu ile ilgili birkaç soruyu daha sorup yazımı sonlandırayım. Belki aynı cevap bu sorular için de geçerlidir, bilemiyorum.

Ama bu sorulara da sizler cevap verin.

Maden Ailesi’nin sevenleri, dostları olayın yaşandığı günden bugüne, yani 5 ay boyunca, aşağıdaki soruları sordular mı?

Neden kabirlerine dair tek bir fotoğraf yok?

Nereye defnedildiler?

Kabirleri ne durumda?

Anne Nur Maden ve ortanca kızları Bahar’ın cenazeleri bulundu mu?

Özel eşyalarına ulaşılabildi mi?

İlgilenen birileri var mı?

Sosyal medya vb mecralardan bu taleplerini duyurdular mı?

[Erkam Tufan Aytav] 26.3.2018 [Tr724]

Affa Vesile Vefa [Mehmet Ali Şengül]

Kazanmak da kaybetmek de bir imtihandır. Öteler ötesinde amellerin hangisi kulun lehine yada aleyhine olduğunu mutlak mânâda kestirmek mümkün değildir. İnsan, bulunduğu ortamı iyi değerlendirdiği takdirde hüzünlü ve kederli anları, âhiret hayâtında belki daha kazançlı olmasını sağlayabilir.
   
Mü’minin en bereketli ve en kıymetli yanı; Allah ile irtibatının sağlam olması, kalbi ile Allah arasındaki bağlantıyı ifâde eden yanıdır. Dünyâ insanın olsa, Allah hoşnut ve râzı değilse, yapılanların hiçbir değeri ve kıymeti yoktur.
   
Mü’minler için; “...Hepsinden âlası ise Allah’ın kendilerinden râzı olmasıdır.  İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı budur. ” (Tevbe sûresi, 72)
     
Dünyada kullar için en büyük musibet, insanları Allah’dan  uzaklaştıran, ölümle sona erecek şu fâni dünyâ misafirhânesinde küfür, dalâlet ve gaflet içinde bulunmalarıdır. Yâni, günahkâr bir ortamda dünyânın gayr-i meşrû lezzetleri, gurur, enâniyet, inat, hased, gıybet ve dedikodularla ömrü heder edip, haram-helâl demeden dikkatsizce yaşamalarıdır.
 
Ehlullah’dan merhum Alvarlı Efe Hazretleri, ‘Belây-ı ekber odur ki, özünü gaflete salmış insan olmaktır’ der. İhlâs ve samimiyetle, Allah için yapılmayan  hiçbir iş ve amel, semeredâr olmayacağına dair, büyük zâtlar ve âlimler dikkat çekmektedir.
 
İnsan, Allah’a karşı vefâ hissiyle dopdolu olmalıdır. Bu yolla elde edilecek başarı, başka hiçbir şeyle elde edilemez. ‘Din nasihattir.’ (Müslim). İnsan, kalp ve ruhunu, akıl ve irâdesini devamlı din ile takviye edip beslemelidir.
   
Abdullah İskenderî (rahmetullahî aleyh); ‘O’nu bulan neyi kaybetmiş, O’nu kaybeden neyi bulmuştur?’ der. Mü’minler için bütün dert ve dâvâ, hülyâ ve rüyâ;  O’nu bulmak, O’nun yolunda olmak  ve herşeyde O’nun rızâsını  gözetmek olmalıdır.
 
Evet, yapılan  her iş O’nun rızâsı için olmalı ama, O’nun muvaffak kıldığı başarılara da nefis hesâbına sâhip çıkılmamalıdır. Zirâ Nisâ sûresi 79.ayette Cenâb-ı Hak; “Ey insan! Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenâlık ise nefsindendir...” buyurmaktadır.
 
Bir defa olmak üzere gözünü şu fâni dünyaya açmış olan insan, bir daha dünyaya gelmeyeceğini hesâba katarak gaflet içinde olmamalıdır.
 
İnsan, ‘gâfil’ dendiği zaman hep ‘benden bahsediliyor’ deyip, mezkûr kelimeye sâhip çıkmalı, eksik ve kusurlarını hatırlatacak vefâlı bir hayırhah bulmalı, oltayı boşa atmamalı, Allah huzurunda kendisini mahcup edecek boş amellerle meşgul olmamalıdır.
   
Vefâ, dost ikliminde yetişen güller mesâbesindedir. O sevginin, mürüvvetin bağrında boy atar ve gelişir. Kalbî ve ruhî hayatı ölmüş insanlarda vefâ hissini aramak beyhûdedir.
 
Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan, verdiği söz ve yeminlere muhâlif hareket eden ve ehl-i iman olmanın mes’uliyetini vicdanında duymayan ehl-i nifâktan, vefâ beklemek aldanmışlıktır.
   
Vefâsızla uzun yola çıkan yolda kalır. Vefâlı ile arkadaşlık kuran huzur bulur. Vefâ duygusu üzere kurulan yuvada huzur ve mutluluk vardır. Eşlerin Cennet’te beraber olma duygusuyla, birbirlerine Allah’ın emâneti şuuruyla hareket etmeleri, evlatlarını geleceğin ümit nesli şuuruyla yetiştirmeleri, karşılıklı saygı, sevgi ve muhabbeti devam ettirir.
   
Vefâlı olan hâkim, âdildir. Hak ve hukuka hassasiyet gösterir. Kendi çıkar ve menfaati için yanlış karar vererek insanlara zulüm etmez.
   
Vefâlı olan öğretmen, talebesine kendi evlâdı gibi gönülden sâhip çıkar. O’nu vatana, millete ve insanlığa yararlı bir fert olma idealiyle yetiştirir.
     
Vefâlı olan millet fertleri, birbirini kardeş bilir. Kardeşini ise, dâima nefsine tercih eder. Kardeşinin her türlü maddî mânevî sıkıntılarına ortak olarak onun, dünyâ ve âhiret mutluluğunu sağlamaya çalışır.
     
Vefâlı olan devlet adamı, vakar ve ciddiyetiyle, şefkat ve merhametiyle, güvenilir bir insan olarak, raiyyetine kendi aile efrâdı gibi sahip çıkmak suretiyle, ırk, din ayırmadan onların mutluluğunu temin etmeye çalışır ve aynı zamanda  kendi itibârını da korumuş olur. Varsa kusurları tashih eder. Onların rızkına mâni olmaz, hak ve hukuklarını korur, isnat ve iftiralarda bulunarak itibarlarıyla oynamaz.
     
Vefâlı mü’min, kendi hayâtını, niyetlerini süzgeçten geçirmelidir. Kendi istekleri mi, Allah’ın rızâsı mı? Dünya mı, âhiret mi? Bu hususta derin bir murâkebe ve muhâsebe gerekmektedir. Zirâ en önemli ve gerçek vefâ, Allah’a ve Resûlullah’a karşı yapılmış olanıdır.
     
Hz.Ebûbekir (ra) babasını, Allah Resûlü’nün (sav) huzuruna getirip iman ettikten sonra ağlıyor. Efendimiz (sav), ‘Ya Ebûbekir, Baban iman etti sevinmeli değil misin?’ deyince; O da (ra), ‘Babamın yerinde, sana sahip çıkan amcan Ebû Talib’in olmasını ne kadar arzu ederdim’  diye cevap veriyor. Keşke mü’minler de, Allah’a, Resûlüne ve dâvâlarına karşı, vefâ ve sadâkat da zirveyi tutan  Hz.Ebûbekir (ra) gibi olabilselerdi.
 
Topyekün dünyâda, husûsiyle âlem-i İslâm’da çıkartılan yangınlar, o ateşte kavrulan insanlık ve geleceğin ümidi olan nesiller hakkında mü’minlerin içi ne kadar yanıyor? Yapılan duâlar, anne ve babanın ölüm döşeğindeki yavrusunun gözünü açması,  yangında yanan evladının kurtulması adına yapılan duâlar kadar samîmi mi?

        ‘Bana Hakk’dan nidâ geldi
         Gel ey âşık ki mahremsin
         Bura mahrem makâmıdır,
         Seni ehl-i vefâ gördüm.’        
                                    (Nesîmî)
   
Günümüzde saldırıya uğramış, hizmet-i imâniye ve Kur’âniye’nin izzeti ve onuruyla oynanmış, meydana getirilen güçlü fırtınalar içinde îmânını, ahlâkını, nâmusunu, haysiyet ve şerefini kaybetmiş evlatlar ve nesillerin, dünyâ ve âhiret saâdetlerine vesile olan imanlarını kurtarma yolunda ne kadar gayret gösteriyor, ne kadar dert ve ızdırap çekiliyor?
   
Fethullah Gülen Hocaefendi, ‘En büyük derdimiz dertsiz oluşumuzdur’ ; Hz.Üstad da, ‘Yetmez mi dert derman sana’ buyurarak, en büyük dermanımızın dertli oluşumuza bağlı olduğunu ifâde etmektedirler. Bu beyanlar ışığında, hayatı ne kadar tanzim ediyor, nefisleri bu mevzuya ne ölçüde iknâ etmeye zorlayabiliyoruz?

Ey dost! Allah’a, Resûlullah’a, dâvâna ve insanlara karşı samîmiysen; -samîmi olduğunda şüphe yok- O zaman hayatını, gençliğini, ilmini, sahip olduğun her türlü imkanlarını, hasbî, fedâkarca, hiçbir beklenti içinde olmadan, ihlâs ve samimiyetle hizmete fedâ et ki, vefâlı olasın.
   
Ankebut sûresi 69.âyette Cenâb-ı Hak; “Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücâhede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah, iyi davrananlarla beraberdir” buyurmaktadır.
   
Gerçek mü’min, marziyyât-ı İlâhiye’ye kavuşabilmek için, kalbini, rûhunu, duygu ve düşüncelerini, hiç birşeye alet etmeden O’na (cc) bağlaması gerekir.
   
Ey vefâ ehli, ne olur verilen söz yerine getirilsin! Diklenmeden, dik durup hak bilinen yolda dâvâya karşı geriye adım atılmasın... Zor olsa da sabredilsin... Allah’a dayanıp güvenerek ölüm dahi olsa sıkıntılara katlanılsın...
     
İçinde bulunulan sıkıntılar, çekilen çile ve ızdıraplar kolay değil ama; bütün bunları merhamet-i sonsuz olan, re’fet ve şefkat sâhibi Allah (cc) görüyor, en ince teferruâtına kadar bunları Kirâmen kâtibin olan Allah’ın memurları melekler, emr-i İlâhi ile kayda alıyorlar. Bir gün, zerre kadar hayır ve şerrin mutlakâ hesabının görüleceği Büyük Mahkeme’ye gönderiliyor.
     
Hâkimler Hâkimi Allah (cc), Mahkeme-i Kübrâ’da kâfirlerin, zâlimlerin hesâbını görecektir. Mazlumların hakkını zâlimlerden, en küçüğüne varıncaya kadar zâyi etmeyip alacaktır. Böylece mutlak adâlet gerçekleşmiş olacaktır.
   
Onun için bu musîbet gibi görünen, Allah’ın takdiri ve izniyle gerçekleşen sıkıntılara katlanmak,  sabretmek ve geriye adım atmamak gerekir. Allah kullarına niyetlerine göre  muâmele eder. Hiçbir hakkı zâyi etmez.
     
Hiçbir musibet de devamlı değildir. Kendisi fâni olan dünyânın musibetleri bâki olamaz. Kaldı ki, olup bitenler en ağır şartlarda da olsa, âhiret kazancı olması itibâriyle  gerçek mânâda musibet sayılmaz.
   
Gerçek ve hakîki musibet dine gelen musibettir. Bundan dolayı Allah’a sığınmak gerekmektedir. O’nun yolunda olduktan, rızâsına tâlip bulunduktan sonra, neticesi Cennet meyveleri, Cennet nimetleri  ve mükâfatları olması itibâriyle, sabredip  katlanmak gerekir.
 
Bu dâvâ sağlam omuzlar istiyor. Bu işi, Allah’ın rızâsına kilitlenenler, kendisiyle yüzleşebilenler götürecektir. Elbette imtihanda kaybedenler olacaktır, duâmız olmamasıdır. Bu hizmetin kredisinden istifâde etmek isteyenler, çıkarı adına dost gibi görünenler, hizmeti yarı yolda bırakacaklardır. Buna rağmen gönül erleri, hizmet erbâbı hakta sebât edip, vefâlı olmak zorundadırlar.
 
Yeni bir huzur dünyâsı peşinde koşanların hizmetleri; nifaka yenik düşenler, nefislerine esir olanlar tarafından engellenmektedir. Mü’minler, aslâ ye’se düşmeden, kendi derinliklerine doğru kök salmalı, köksüz ağaçlar gibi devrilmemelidirler.
   
Gelecek nesiller bu asil duruşunuza hayran kalacak, sizleri hayırla yâd edeceklerdir. Sabrınız ölçüsünde bu imtihandan kazançlı çıkacaksınız. Gecenin arkasında gündüz var ama, geceler de gündüz için iyi değerlendirilmelidir. Bilhassa, idrâkiyle şereflenme şerefine erilen mübârek üç aylar ve kutlu gecelerden âzami istifâde edilmelidir.
   
Zulüm, uzun ömürlü değildir. -İnşâallah- zâlimlerin kendi zulümleri içinde boğulup gittiklerini hayatta olanlar göreceklerdir.
   
Vefâ affa vesîledir unutulmamalıdır..

[Mehmet Ali Şengül] 26.3.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Muhsin Yazıcıoğlu ve tarlayı sürenler! [Ali Emir Pakkan]

Kamuoyuna çok yansımadı. Hrant Dink suikastından sonra Muhsin Yazıcıoğlu, Trabzon’a giderek cinayete karışan isimlerle ilgili bir araştırma yaptı. Bir bilgi notu hazırlatıp ilgili kurumlara ulaştırdı. Muhsin Başkan, Yasin Hayal, Ogün Samast, Erhan Tuncel’in ilişkilerini görmüş ve "Bizim tarlayı haberimiz olmadan sürmüşler” demişti.

Muhsin Yazıcıoğlu, tedbirini aldı.

Yazıcıoğlu’nun hazırlattığı raporda, şu dikkat çekici sorulara cevaplar isteniyordu: “Yasin Hayal, tutuklu iken duruşmalara katılmanın haricinde, herhangi bir sebeple ceza ve tutukevi dışına çıkarılmış mıdır? Çıkarılmış ise, nerelere gönderilmiş, kimlerle karşılaşmıştır? Erhan Tuncel muhbir midir, yoksa bir operasyon elamanı mı? Erhan Tuncel’in herhangi bir sosyal güvenlik kurumunda kaydı var mıdır? Ogün Samast, Erhan Tuncel ve Yasin Hayal, son iki yıl içerisinde uçakla seyahat etmiş midir? Trabzon’a turist, gazeteci, bilim adamı veya iş adamı olarak gelip konaklayanların, Kimlik Bildirme Kanunu’na göre, sağlıklı bir şekilde kayıtları tutulmuş mudur?”

Devletin istihbarat teşkilatları, 'Örgüt kullanarak başka bir örgüte sızma' yolunu izliyordu. Mesela Dev–Sol’un içine adam sokulacaksa önce başka bir sol örgütün içine adam sokuyorlar, sonra bu eleman Dev–Sol’a gidiyordu. ‘Sen neredeydin?’ diye sorduklarında, ‘falan sol örgütte’ deyince, kolayca kabul ediliyordu.

Bu metod yıllarca ‘irticai gruplar’ içinde de uygulandı.

Alperen Ocakları’na yakınlaştırılan bazı kişilere eylemler yaptırdılar. Hrant Dink, Rahip Santario ve Zirve Yayınevi katliamında bazı sanıkların izlerinin BBP’ye çıkmasının sebebi buydu.

Yazıcıoğlu olmasa yeni cinayetler işlenecekti. Hatta Hizmet hareketini bu yolla terör örgütü kapsamına daha o yıllarda sokacaklardı.

Yazıcıoğlu 80 öncesi derin yapılanmaları iyi biliyordu. Pek çok bilgi ve belge kendisine akıyordu. Hem derin yapıların planlarına engel olması hem de çok şey bilmesi onu hedef hâline getirmişti.

Bundan tam 9 yıl önce Keş dağında cesedine ulaşılan (25 Mart 2009) Yazıcıoğlu, Turgut Özal’dan sonra derinlerin planlarını bozan ikinci siyasi şahsiyetti.

28 Şubat’ta, “Türkiye İran olmaz, Türkiye Cezayir olmayacak, Türkiye'nin Suriye olmasına da biz müsaade etmeyeceğiz..." çıkışı darbecileri açığa düşürmüştü.

Demokrasi ve hukukun bitirildiği yeni dönemde Muhsin Başkan gibi siyasilere yaşam hakkı yoktu.

Tarlayı sürenler, onu da şehit ettiler....

[Ali Emir Pakkan] 26.3.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

'Zirvede o vardı!' [Abdullah Aymaz]

“Sekiz defa mahpus, bir defa mebus oldum” diyen Osman Yüksel Serdengeçti, bilgili fakat heyecansız, davasız bir alime Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin hayat mücadelesini anlatarak onu itirazlarından çevirip iknaya çalışıyor. Hemen o gece Serdengeçti bir rüya görüyor ve gördüğü rüyayı şöyle anlatıyor:

“Geniş yeşil bir meydan. Meydanda binlerce, on binlerce insan. Bu insanlar hem genişliğine, hem derinliğine meydana yayılmışlar. Omuz omuza göklere kadar yükselmişler. O, onun omuzuna basmış, o onun omuzuna. Böylece bu muazzam insan yığınından adetâ koskoca bir dağ meydana gelmiş… Bu insanların en yükseğinde de Said Nursi Hazretleri… Sanki minarenin alemi gibi… Sanki kâinata Allah’ın varlığını, birliğini işaret eder gibi, bir heybetle duruyor. Ben karşıdayım. Beni gördü. Gülümseyerek iki eliyle selâm verdi. Selâmını aldım. Başı göklere değiyordu. Saçları rüzgarlara karışmıştı. Bütün insanlar ayaklarının altında idi… Omuz omuza vererek onun  dünyadaki mesnetleri haline gelmişlerdi. Rüyada heyecanlanmıştım, uyanıverdim. Daha sonra kendisine bunu anlatınca fevkalâde mütehassis oldular. “O bütün insanların üzerinde gördüğün ben değilim. O Nur’dur, Nur Risaleleridir. Ben bu davanın âciz bir hizmetkârıyım.’ buyurdular.”

Serdengeçti, “Said Nur ve Talebeleri” başlıklı yazında şöyle diyor: “Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı sekiz yaşından seksen yaşına kadar  bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı… Fakat bu ayrılıkta  gayrılık yok. Hepsi de bir şeye inanmış: Allah’a… Âlemlerin Rabbi olan Allah’a… O’nun ulu peygamberine… O’nun büyük kitabına… Kur’an henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hâl var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta asr-ı saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nuri, dışları nur… Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî sonsuz bir şeye bağlanmak; her yerde hazır, nâzır olana, Âlemlerin Yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun  kara sevdalısı olmak… Evet, ne büyük saadet!

“Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir: Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir, büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış. Yalnız bir adam var; o ayakta!.. Şark yaylalarından, güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. İmanı sıradağlar gibi muhkem. Bu adam üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah demiş, Peygamber demiş; başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zâlim onu eğememiş; hiçbir alim onu yenememiş. Kayalar gibi çetin, müthiş bir irade. Şimşekler gibi bir zekâ. İşte Said Nur! Divan-ı Harpler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâplar… onun için kurulan idam sehpaları, sürgünler… Bu müthiş adamı, bu mâneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara imanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur’an-ı Kerim’de: ‘İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz.’ (Âl-i İmran Suresi, 3/139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecelli etmiş.

“Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefis müdafaası değildir, büyük bir davanın müdafaasıdır. Celâdet, cesaret, zekâ eseri şaheseri…

“Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakir gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslam düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. Onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek! O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O, hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yusufiye oldu. Said Nur, zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu iman âbidesinin karşısında eridiler, sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halim-selim müminler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler. Sizin hangi mektepleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?

“Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz müminler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapisane duvarları, onu mümin kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddi kesafetler; din, aşk, iman sayesinde letâfetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdit ve tehditleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı, üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.

“Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler, bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerinden hiç eksik etmedikleri ‘İnkilaba, lâikliğe aykırı hareket ediyor.’ diye tekrar tekrar mahkemeye verdiler. Ona zehirler, panzehir oldu, zindanlar dershane… Onun nuru, Kur’an’ın nuru, Allah’ın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün âlem-i İslamı dolaştı. Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve talebeleri. Bunların dernekleri yoktur, lokalleri yoktur, yerleri yoktur, yurtları yoktur, partileri patırtıları, nutukları, âlâyişleri, nümayişleri yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendilerini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı, inançlı kalabalığıdır.”

Şimdi de Hizmet Erleri, kış soğuğu ve ayazından daha şiddetli şartlarda kardelenler gibi, hatta iri güller gibi dipdiridirler ve her mozaikte parlak renklerle yerlerini almaktadırlar.

[Abdullah Aymaz] 26.3.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

İslam'ın Güncellenmiş Versiyonu; Halife.01.tr [Kadir Gürcan]

Hayatımızın her yerine giren teknoloji harikalarını üretenler, zaman zaman program ve uygulamaların yeni versiyonlarını piyasaya sürüyorlar. Uygulamaların yenilenme periyotlarını takip etmek mümkün. Zaten elektronik cihazınıza uyarı ile birlikte güncelleme de gönderiliyor. Uygulamanın en son şekliyle tanışmanız için bir dokunuşunuz yeterli.

Farkındaysanız artık ‘dokunuş’ kullanıyoruz. “Tuşa basmanız yeterli!” tabiri bile demode oldu. Fizik doktorası yapmış olan yakın bir arkadaşım “Bir dokunma ile yaptığınız bu işlemlerin altında onlarca, mühendislik formülü var!” demişti.

Bu yenileme ve gündeme adapte olmayı kendi sınırları içinde tutup, tadını çıkarmak lazım. Ama öyle olmuyor işte! Bizim bazı aklıevveller ve devletliler de, uyumamış, dinlenmemiş, hatta üşenmemişler “İslam için de bir güncelleme düşünsek!” gibi aşkın, orijinal, hiç kimsenin aklına gelmeyen dahiyane(!) açılımlara kendilerini bırakıvermişler. Böyle kıt akıllılar eline mahkum olduğumuz için ne kadar dövünsek azdır.

“Hangi sıfat, hangi donanım ve hangi yetkiyle böyle bir hakkı kendinizde buluyorsunuz?” diye sorasımız gelmiyor. Hilafet’in son durağı Osmanlı Devleti olduğu için, ölmüş kurumların verasetini ellerinde tuttuğunu düşünen budala sayısı az değil. Ne eksik ki? Saray var. Öyle ya da böyle bir halife adayı da hazır. Alman mühendislik harikası makam araçlarıyla arz-ı endam eden encümen-i diyanet de hazır. İlim, irfan ve dini konularda vukufa gerek yok. Onlar zor iş.

Son yüzyılda İslam için neler konuşulmadı ki? İslami uyanış, yeniden kaynaklara dönme (En popüler ve müşterisi bol olanı bu!), yeniden yapılanma...bunlardan sadece bir kaçı. ‘Reform’ kelimesinden herkes ürktüğü için, kendini bilenler ağzına almaktan dikkatle kaçınıyorlar. Ama hemen hepsi, kıyısından köşesinden, üstü kapalı bir reformun siperine yatmış durumda. Kurtuluşun sihirli anahtarı köklü değişiklikte diyenlerin hemen hepsi İslam’ı yaşadığı asra, hatta daha dar olarak günlük değişimlere uydurmaya çok hevesli. An itibariyle, İslam’ın her şeyi onları rahatsız ediyor. İftar saati iştahıyla, bir değişim için herkesin eli kulağında.

Diğer İslami ülkelerin bu konuda gerek yetişmiş eleman, gerekse İslami birikim açısından üstünlüklerine bakıldığında oralarda daha ciddi hareketliliklerin olabileceğine ihtimal veriyoruz. Türkiye bu konuda bırakın İslami uyanış, yeniden yapılanma gibi ciddi projeleri gerçekleştirme, düşünce olarak bile çok yaya. Böyle ciddi bir iş, dikta rejimin bütün savrulmalarına kendisini salmış olan Türkiye’ye bırakılmayacak kadar ehemmiyet arz ediyor. Eklemeye gerek var mı bilmem ama, son bir asırda Türkiye ve Türk fikir dünyasının İslami birikime kattığı ciddi bir şey hatırlamıyoruz.

Şu an iktidarda olanların ve kendilerine vazife tevdi edilen Diyanet Camiasının düşünce ufku diğer İslam Ülkelerinden ithal edilen üçüncü sınıf İslami Uyanış kitapları seviyesinde. Ayet ve hadislerin harc-ı alem günlük sloganlar içinde tüketildiği yıllar, geride şu an gördüğünüz sathilik ve düşünce sefaletini bıraktı. İslami konularda üretebildikleri sığlık, İmam-Hatip Lise sıralarına takılı. Hemen alınmayın! Bütün dini birikimi İmam-Hatip yıllarından devşiren ‘iyi saatte olsunlara’ şahsi bir takıntımız yok. Ama realite öyle, biz ne yapalım.

İslami Uyanış, Yeniden Yapılanma derken, son olarak, ciddiye alınmayacak kadar ucuz ve günübirlik bir de İslam’ın Güncellenmesi projesine yatırım yapılacak gibi görünüyor. Diyanet İşlerinin yine bunun için, tatsız tutsuz, Türkçesi kötü, okunmaz ve depolarda bekletilecek milyonlarca kitap basması mümkün. İktidar ideolojisi bunlara para bulmakta zorlanmaz.

Ellerini biraz çabuk tutsalar da “Güncellenmiş İslam” uygulamasını Ramazan’a yetiştirseler iyi olur. Belki o zaman, Ru’yet-i Hilal, İmsak, İftar gibi yüz senedir içlerine sindiremedikleri İslami uygulamaları kendilerine benzetmeyi başarırlar. Aynı uygulamayı, vakit geçirmeden tekrar yenilemeleri şart. Çünkü yine, Kurban, Hacc, Arafat gibi konularda Arap Alemine kafa tutmaları gerekecek. Onu da, Halife.02.tr diye piyasaya sürerler. Hele ilkini bir çıkarsınlar!

Ezanı Türkçe okutma, namazda ayet-i kerime ve surelerin tercümesi ile iktifa etme  konusunda Müslümanlara olmadık işkenceler eden geçmiş feseka, zaleme ve hezele, yattıkları yerde yalnız kalmayacaklar gibi görünüyor.

Kızgın mıyız? Elbette ki, hayır. İktidar imkanlarına aldanıp, kendisini bir de  İslam’da denemeye kalkışan acemi nalbantların bugün olmazsa yarın, bütün aleme rezil-i rüsvay olacağına hiç şüphemiz yok.

[Kadir Gürcan] 26.3.2018 [Samanyolu Haber]

Dört Kabir [Taşkın Deryadil]

Yeni kazılmışlar.. belli.
Kara değil.. kırmızıya yakın.. hem de en verimlisinden. Öyle gözüküyor.
Koynunu yeni misafirlerine açmış.. basmış bağrına.



Birinde anne yatıyor. Hayat arkadaşını dünyaya getiren, ayaklarının altına Cennet’in serildiği “ana” yatıyor. Öz anası değil ama.. eşinden dolayı.. onun da anası.
yol gözleyen..
“ne zaman geleceksiniz” diyen..
belki her ziyarete gidişlerinde baklava börek açan..
en sevdikleri yemeklerden yapan..
derdini tasasını hiç belli etmeyen..
gelişleriyle daha bir mutlu olan..
ama ayrılık vakti gelince yüzüne hüzün, omuzlarına özlem çöken..
onlara göstermeden yaşmağıyla gözlerini silen..
şefkat ve merhamet kahramanı ana..
onun da anası.

Ötekinde baba yatıyor.
Hayat arkadaşının babası.
Hayat arkadaşıyla yolları birleşinceye kadar evin çınarı, evin çatısı, hepsinin koruyucu kalkanı olmuş baba.. onun da babası.
“sakın kötüyle kötü olmayın”.. “doğru bildiğiniz yoldan sakın ola sapmayın”.. “evimiz evinizdir, ekmeğimiz ekmeğimizdir, üzülmeyin”.. “sabredin evlat” diyen koca çınar.. karısının babası..
onun da babası.

Berikinde kardeşi yatıyor.
Hayat arkadaşının karındaşı.. sevdiği.. ana parçası.. dert ortağı.. yeri geldiğinde sevinç yumağı.. karısının kardeşi..
onun da kardeşi.

Ve diğeri.
Hani toprağı daha kabarık olan.
Hani diğer üçünden ayrıymış gibi duran..
Hani üstü pembe çiçeklerle bezeli olan..
Hani şu.. kendisini yalnız bırakanın..
kendisini sevgisiz susuz bırakanın..
kendisini yemeksiz aşsız bırakanın..
Hani şu altında yârin yattığı toprak yığını..
Karısının.. sevdiğinin.. meleğinin.. hayat arkadaşının.. hizmetten hizmete koşan.. gayretkeş.. fedakar.. hasbi.. güler yüzlü eşinin.. kadınının kabri.

Ziyaretine gelmişlerdi.
Mutlu etmişlerdi kendisini.
Dertleşmişler.. hal hatır sorup öğrenmişler.. hasret gidermişlerdi.
Bakışmışlar.. sarılmışlar.. tebessüm etmişler.. dertleri, esareti, çekilen acıları bir an olsun unutmuş sarmaş dolaş olmuşlardı.
Bilemezdi son görüş olacağını..
bilemezdi ziyaretin veda olacağını..
bilemezdi zalimin zulmünün bu kadar yürek yakacağını..
bilemezdi zalimlerin, sevdiklerini topluca elinden alacağını.

Yüreğinde kocaman bir kaya.
Dört parça.
Ağlayamadı.
Yutkunamadı.
Sesi çıkmadı.
“Nasıl” bile diyemedi..
Sadece;
“ey zalim..
ey zulüm seviciler..
ey suskunlar topluluğu..
ey vicdanları pörsük millet..
ey nankör insancıklar,
söyleyin.. biz ne yaptık size?
Ne zararımızı gördünüz?
Ne kötülüğümüze şahit oldunuz?
Ne yaptık size!
Ne yaptı bunca masum size?
Ne yaptı anam babam, ne yaptı eşim.. ne yaptı Ege’de-Meriç’te boğulan sabî yavrular.. irfan sahibi öğretmenler.. dün oturup yemek yediğiniz çay içtiğiniz nur yüzlü insanlar size..
Ne yaptılar? Ne yaptık biz size..
Söyleyin ne yaptık biz size…”

[Taşkın Deryadil] 26.3.2018 [Samanyolu Haber]
twitter.com/taskinderyadil

Siz hangisine inandınız? [Semih Ardıç]

Şimşek: Aman dövizle borçlanmayın
Zeybekci: Dövizdeki artış ekonomiyi etkilemez


Mehmet Aydın’ın Çiftlik Bank’ta yaptığı vurgunun 1 milyar liradan fazla olabileceği belirtilirken, Türkiye’de ziraat ve hayvancılıktan mesul olan Eşref Fakıbaba, Patagonya’nın bakanıymış gibi beyanat verdi.

Fakıbaba muhalefet milletvekili gibi, “Önünde sadece çiftlik olduğu için millet Tarım Bakanını görünce hemen diyor ki ‘Çiftlik Bank ne oldu?’ ‘Bank’ kelimesi varsa bu ‘bank’ kelimesi beni hiç enterese etmez. Yani ben bankacı falan değilim. Dolandırıcılar o kadar çok ki insanlar da uyanık olacak arkadaşlar. Açık bir şekilde adam aldı götürdü yani” ifadelerini kullandı

FAKIBABA’YI ENTERESE ETMİYORSA KİMİ ENTERESE EDİYOR?

Özrü kabahatinden büyük. Fakıbaba’yı enterese etmiyorsa köylü Mehmet Ağayı mı enterese ediyor bu çapta dolandırıcılık? O kadar yanlışın içinde bir doğru cümlesi var Fakıbaba’nın. Kendisinin de azası olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmetinin sayesinde ‘adam (27 yaşındaki Mehmet Aydın) açık bir şekilde aldı götürdü yani!’

Soygun, hayal tacirlerinin Çiftlik Bank ve Anadolu Farm ile mahdut kalmamış. Aynı şekilde ‘üyelik’ ismi altında on binlerce kişiden para toplayan en az 17 yapının daha mevcudiyetinden bahsediliyor ki buralara para kaptıranlar için artık çok geç. O paralardan tek kuruş geri gelmeyecek.

İhlas Finans ve Fadıl Akgündüz mağdurlarına yeni mağdurlar ilave olunacak o kadar!

İKTİDARIN AÇTIĞI YOLDA GİDEN YERLİ VE MİLLÎ HIRSIZLAR!

Bir iktidar olur olmaz her mevzuda milliyetçilik, yerlicilik taassubuna iltica ederse maşeri vicdanın meylini istismar etmek isteyenlere gün doğar. İktidarın açtığı çığırdan giderken kitleleri ‘vatan-millet’ beyanları ile aldatırlar.

Çiftlik Bank, Bizim Tavuklar, Anadolu Farm, Çılgın İnekler, Sütbank gibi birbirinin taklidi tabelaları asan fırsatçılar; bakanlıkların, polisin, savcıların gözü önünde ‘Kırmızı çizgimiz Kudüs, millî tarım, Türkiye’nin bekası’ gibi içi boş hamasî sloganlarla milyarlarca lirayı Uruguay’a, Arjantin’e, Malta’ya, Şili’ye, Kuzey Kıbrıs’a ya da Dubai’ye uçurur.

Kendisine tevdi edilen vazifeyi ihmal etmek bir bakan için istifa sebebidir. İstifa diye bir müesseseyi unutalı çok oldu. İnsan en azından samimi bir özür diler. Bu kadar insan mağdur olmuş ve telafisi mümkün değil zararın.

EKONOMİ BAKANI ZEYBEKCİ BİLDİĞİNİZ GİBİ

Özür dilemek yerine her hâlükârda faturayı vatandaşa ödetmeyi alışkanlık haline getiren bakanlar olduğu gibi ekonomiye dair tahminleri tutmadığı halde kerameti kendinden menkul kâhin bakanlarımız da var.

Ekonomiyi yakından takip edenler hemen tahmin etmiştir kimi kast ettiğimi. Dövizde ne dediyse tam aksi tahakkuk eden ekonomi bakanımız Nihat Zeybekci’den başkası değil.

Dolar 4 TL’yi test etti ya! Yeniden sahneye çıktı Zeybekci. Kendinden emin bir eda ile şunları söyledi: “Ekonomimizi etkileyecek bir şey değildir. Türkiye’nin mükellefiyetleriyle ilgili bir sorunu yoktur. Kısa bir süre sonra bu durularak tekrar olması gereken yere doğru dönecektir.”

Ekonomiyi etkileyecek bir şey değil, mamafih geçen hafta 15 kuruş zamlanan benzinin litre fiyatı Hakkari’de 6,03 TL’ye çıktı. Motorin 17 kuruş, otogaz 4 kuruş zamlandı. Dövizdeki artış ışık süratiyle pompa fiyatlarını yükseltiyor, diğer zamlar herkes uykuda iken geldiği için ay sonunda ancak fark edilebiliyor.

ONLAR, ZAMLARI ÜZERİNİZE ALINMASIN LÜTFEN!

Bir hususun altını çizmem elzem: Her seferinde 50 liralık benzin aldığı için “Akaryakıta gelen zamlar bana dokunmuyor!” diyebilen, 50 gram küçüldüğü halde aynı fiyata aldığı ekmek için, “Büyük ekmekler fazla kilo yapıyordu, israf ediliyordu. Allah hükûmetimizden razı olsun, bizi bu dertten kurtardılar.” tespitinde bulunabilen ya da zammı ‘güncelleme’ olarak manşete çekebilen gazeteci zevat lütfen olup biteni üzerine alınmasın.

Muhakeme kabiliyetini birilerinin eline teslim etmemiş ‘vatandaş’ bilmelidir ki Zeybekci gibi Don Kişotların memlekete çıkardığı maliyet günden güne katlanıyor. Zeybekci ve müşavirleri bizim gibi ‘Kral çıplak’ diyen gazetecileri ‘dış mihrak’ görüyor ve kale almıyor. Zat-ı âlîleri hiç değilse her pazartesi aynı masanın etrafında toplantı yaptıkları Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’e kulak verseydi.

MEHMET ŞİMŞEK’TEN PATRONLARA: AMAN BORÇ ALMAYIN

Cumartesi günü Bursa Uludağ’da Ekonomi Zirvesi’nde işadamlarına ne dedi Şimşek? “Aman borç almayın ortak alın, sermaye piyasalarına açılın. Borç yiğidin kamçısı olmakla birlikte bu dönemde büyük bir sorun.” diyen Mehmet Şimşek’e mi inanacağız, ‘döviz artsa da bize işlemez’ minvalinde konuşan Zeybekci’ye mi?

Kırmızı halıya ayak basmadan evvel Denizli’de birilerinin himayesinde yürütebildiği tacirlik ve AKP’den belediye başkanlığı haricinde Zeybekci’nin göz dolduran bir meziyeti kayıtlarda görünmüyor.

Son üç-dört senede bütün itibarını sıfırlasa da Şimşek kariyer basamaklarında yatırımcıların akıl hocalarından Merrill Lynch (en parlak devrinde) katında geçen senelerinin ekmeğini hâlâ yiyor. İhtisası da malî mevzular olduğuna göre Şimşek’in vardır bir bildiği demekte fayda var.

Türkiye’de serbest piyasanın ‘Saray piyasası’ haline gelmesinde Şimşek’in büyük vebali olsa da şu hakkı teslim etmem lâzım: İktidar cenahında popülizm şehvetine en az kapılan nadir isimlerden biri Mehmet Şimşek’tir.

DÜNYADA PARANIN MALİYETİ ARTMAYA DEVAM EDECEK

Amerikan Merkez Bankası (FED) gösterge niteliğindeki faizleri yüzde 1,50-1,75 seviyesine çıkardı. Bu sene sonunda yüzde 2,25 sürpriz olmaz. Birkaç sene evvel aynı faiz yüzde 0,25 idi. Doların maliyetindeki artışı enflasyon, yüksek kur ve işsizlik şeklinde iliklerimize kadar hissetmiyor muyuz? 225 milyar dolar borcu bizi kıskanan Almanlar ödemeyecek. Son sentine kadar bizim bankalarımız ve şirketlerimiz ödeyecek.

Para bolluğu bitti. Enflasyon yükseliyor. Başkan Donald Trump’ın çılgınlıkları Çin ile ABD’yi ticaret savaşının eşiğine getirdi. Dünyada riskler artıyor, kıtlık mevsimi yeni başlıyor.

En son İngiltere’nin başşehri Londra’da 16 büyük bankanın ortalama borç verme faizinin oranını gösteren LIBOR yükseldi. Türkiye’den herhangi bir banka ya da şirket döviz borcu için yabancıların kapısını çaldığında LIBOR faizi esas alınıyor.

ALTI AYLIK LIBOR YÜZDE 2,43’E TIRMANDI

Altı ay vadeli LIBOR faizi yüzde 2,43’e yükseldi. Son altı aydaki yükseliş 1 puana ulaştı. Yine 1 yıl ve 3 ay vadeli LIBOR faizlerinde de altı aylık yükseliş 1 puana yaklaştı. 2008 krizinden beri en yüksek seviyelerde LIBOR faizi.

Bu da demek oluyor ki şirketler daha yüksek maliyete katlanarak döviz borcu bulabiliyor. Bankalar artan maliyeti haliyle kredi faizlerine aksettiriyor. Onun içindir ki ihtiyaç kredisinde senelik maliyet yüzde 20’yi aştı. Konut kredisinde yüzde 18’e geldi maliyet.

Borcu borçla çevirmek artık mümkün değil. Deniz tükendi.

DERİMOD’UN SAHİBİ ÜMİT ZAİM: DONUMUZA KADAR İPOTEKLİYİZ

Borç batağındaki şirketlerin perişan halini Şimşek ile aynı zirvede konuşan Derimod’un Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Zaim gayet berrak şekilde anlattı.

Ümit Zaim, “Bırakın dünya markası olmayı kıçımızı nasıl kurtaracağız, şu anda bu aşamadayız. Banka yöneticilerimiz de burada merak etmeyin paranız güvende. Donumuza kadar ipotekliyiz” dedi.

Zeybekci, Şimşek ve Zaim…

Üçü de Türkiye ekonomisinde masanın bir tarafında. Sözlerini yukarıda hülâsa ettim.

Siz hangisine ya da hangilerine inandınız?

LONDRA’DAN BORÇLANMA MALİYETİ*

13 Ekim 2008 4.37
9 Aralık 2008 2.52
21 Ocak 2010 0.38
27 Ekim 2014 0.52
18 Eylül 2017 1.47
21 Mart 2018 2.43
(*) 6 aylık LIBOR faizi, yüzde.

[Semih Ardıç] 26.3.2018 [TR724]

Yeni başlayanlar için Facebook skandalı [Naci Karadağ]

Gırtlağımıza kadar bataklığa saplandığımız ve karabasan yaşadığımız bugünlerde, şu fakiri tebessüm ettirebilen nadir komedyenlerden biridir Doğu Demirkol. Güldür Güldür’de ara ara sahne alır. Gerçi son dönemlerde film işlerine filan sardı ihmal etti benim gibileri ama önemli değil.

Demirkol kardeşim bir stand-up gösterisinde sosyal medya kullanıcılarını anlatırken nasıl kendimizi mükemmelleştirdiğimizi ve bu zaafı iyi bilen sosyal medya şirketlerinin bunu nasıl kullandığını şahane anlatır. Doğu Demirkol özellikle Facebook gibi mecralarda yaşanan anketlere çok sağlam giydirdiği bu kısa parodisinde “Acaba sen hangi dâhisin?” isimli bir anketten yola çıkar. Yani her Facebook kullanıcısı doğuştan bir dâhidir zaten ancak sorun “hangisi” olduğudur!

Newton mu yoksa Einstein mı?

Doğu Demirkol’un esprisine katıla katıla güleriz gülmesine de, bu gerçekliğin ne tür bir tarih kırıcı ve hakikat bükücüsü olduğunu anlamak biraz vakit aldı.

Biz sıradan sosyal medya kullanıcılarına bir sanal deha yükleyen anketlerin hiç de masum olmadığını ve bu silahın bir gün dönerek bizzat bu ‘Frankeştayn’ı yaratanları vuracağının ilk ve en büyük neticesini görüyoruz bugünlerde.

Facebook’un kısa tarihi

Facebook, 4 Şubat 2004 tarihinde Harvard Üniversitesi’nde okuyan Mark Zuckerberg isimli öğrenci tarafından “The Facebook” adı ile kuruldu. Facebook ilk zamanlar Harvard Üniversitesinde öğrenim gören öğrencilerin kendi aralarındaki iletişim sağlaması amacıyla kurgulanmış ücretsiz bir uygulamaydı. Fakat kısa süre içerisinde kullanıcılarının beğenisini toplamış ve Harvard Üniversitesi dışında da popüler hale gelmiştir. Facebook’un nihai amacı insanların arkadaşlarıyla iletişim kurmasını sağlamaktı. Facebook kullanıcıları arkadaşlarıyla iletişim kurmak için not, durum güncellemesi, fotoğraf, video vb. öğeleri kullandılar. Bu da “sosyal paylaşım sitesi” kavramını doğurdu. Bu gelişmelerin ışığında ilk yılında Facebook’un üye sayısı 5.5 milyonu aşmıştı.

2008 yılına gelindiğinde ise Facebook sunduğu birçok hizmetin yanında FarmVille gibi popüler oyunlarla da popülaritesini korudu. Aynı sene içerisinde insanların birbirlerini Facebook’u kullanmaya davet etmesi ile beraber Facebook’un kullanıcı sayısı iki katına çıkarak toplamda 10 milyona ulaşmıştı.

2009 yılında kırılma noktası yaşandı. Bunun sebebi inanılmazdı. Site yöneticileri, paylaşımlara ‘like-beğenme’ butonu koyunca insanlığın en büyük zaafını keşfetmiş oldular: Beğenilme arzusu!

Facebook, kullanıcıları “like” özelliği / kavramı ile tanıştırdı. Bununla birlikte “like” kavramı günümüz popüler kültürünün yadsınamaz bir gerçeği, ifadesi haline geldi. Ünlü reyting kuruluşu Alexa istatistiklerine göre Facebook 2010 itibariyle dünyanın en fazla ziyaret edilen 2’inci sitesiydi. Başarıları katlanarak artan Mark Zuckerberg, Time Magazine tarafından ‘’Yılın Adamı’’ seçildi. Facebook bu yılı akıl almaz bir rakamla, 500 milyon kullanıcı ile kapatmıştı.

2013 yılına gelindiğinde dünya nüfusunun önemli bir kısmı Facebook kullanmaya başladı. Facebook sadece sıradan kullanıcıların değil, reklamcıların ve marka değerini arttırmak isteyen firmaların da odak noktası haline gelmişti. Burada dikkat etmemiz gereken konu ise iletişim, fotoğraf paylaşımı, bilgi aktarımı gibi sosyal kullanımlarının dışında Facebook’un ekonomik anlamda kazanç elde etmek isteyen firmalar için de uygun bir mecraya dönüşmesiydi.

Son iki yıla (2016 ve 2017) baktığımızda Facebook 1 milyardan fazla ziyaretçisiyle dünyanın en çok ziyaret edilen siteleri sıralamasında üçüncü olduğunu görüyoruz. Facebook günümüzde iletişim, fotoğraf / video paylaşımı, bilgi aktarımı gibi özelliklerinin ötesine geçip insanların anlamlı topluluklar oluşturduğu ve kriz anlarında dayanışma gösterdiği bir platform olma özelliği de taşımaya başladı.

Örneğin 2017’de Meksika’da meydana gelen depremde “Kriz Yardım Merkezi“ aracılığıyla milyonlarca kişi güvende olduklarını yakınlarına duyurdu bununla birlikte uygulama tekrar bir iletişim, fotoğraf paylaşımı, bilgi aktarımın ötesine geçip insanların anlamlı topluluklar oluşturduğu ve kriz anlarında dayanışma gösterdiği bir platform halinde karşımıza çıktı. Aynı sistem ülkemizde yaşanan terör ve deprem gibi üzücü olaylarla ve kriz anlarında da devreye sokuldu ve insanlar güvende olduklarını Facebook aracılığıyla arkadaşlarına bildirdiler.

Kısacası lokasyon fark etmeksizin dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan kitlesel ve olumsuz olaylara Facebook duyarsız kalmıyor gibi görünüyordu ama bu kadar içli dışlı bir yakınlığın art niyetlilerin kontrolüne geçtiğinde nelere yol açabileceğini henüz bilmiyorduk…

Bu arada değerine değer katan Facebook, 2012 yılında 1 milyar dolara popüler fotoğraf / video paylaşım mecrası Instagram’ı satın aldı. Ardından 2014’te 450 milyon kullanıcısı olan popüler mesajlaşma uygulaması Whatsapp’ı 19 milyar dolara bünyesine kattı. Bu iki büyük satın almanın ardından Facebook yeni bir satın alma daha yaparak TBH (yani To Be Honest) uygulamasını sepetine ekledi. Genç Zuckerberg, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük şirketlerinden birine hükmediyordu.

50 milyar dolar…

Bizimkiler gibi gırtlağına kadar yolsuzluğa bulaşmış ve çok affedersiniz ‘tırt’ bir bürokratın bile milyon dolarla rüşveti cukka edebildiği ve kimsenin hesap sormadığı ülkede çok anlam ifade etmeyebiliyor bu rakam.

Bir günde dibe vuruş!

Şöyle söyleyelim: Yukarıda bahsini ettiğimiz Facebook, geçtiğimiz yaz büyük bir değer atağı yaparak tamı tamına 497 milyar dolara ulaştı ve ünlü Amazon’u (482 milyar dolar) bile sollayarak dünyanın en büyük 4. şirketi oldu. O ana kadar dünyanın en değerli şirketi Apple’ı, Google’ın bağlı olduğu Alphabet şirketi takip ediyor, üçüncü sırada Microsoft, dördüncü sırada ise enerji devi ExxonMobil yer alıyordu.

Ülke bazına vuracak olursak, Türkiye’nin bir yıllık bütçesi bu yıl (gerçi rakamlar artık tamamen gizlendiği için kimse emin olamıyor ama) 762 milyar TL olarak tahmin ediliyor. 1 dolar yaklaşık 4 TL olduğu için bu rakamı böl dörde: 190 milyar dolar civarı bir rakam. Yani bir Facebook şirketini satarak ülkemizi iki buçuk yıllığına alabilirsiniz.

50 milyar dolar ise koskoca Türkiye’nin yani 75 milyon insanın 2 aya yakın üretimine eşdeğer.

Ve Facebook geçtiğimiz hafta, bir günde bu kadar değer kaybetti; tamı tamına 50 milyar dolar. Kaybettiği itibar da cabası…

İşin özüne inildiğinde bu büyük kaybın ve yaşanan skandalın üçlü sacayağı şöyle: İlki elbette bizzat Facebook (FB). İkincisi Amerika’nın dünyanın başına bela ettiği Trump (DT) ve nihayet İngiliz araştırma şirketi (bu ismin büyük bir numara olduğu, aslında AKP merkezli pek çok ilkel yapının çok gelişmiş bir modeli olduğunu bu yazıda bizzat göreceğiz) Cambridge Analytica (CA)… Gelin görün ki aslında bu büyük skandalın gerçek faili bizleriz, yani sosyal medya kullanıcıları ve bizim zaaflarımız.

Bu CA denen şirket kurulduğu günden itibaren şaibeli. Ancak para için babalarını bile kesebilecek tiplerden oluştukları için herhangi bir Reis’in ya da diktatörün güdümüne girmiyorlar. Lakin bugünlerde onları epey zorlu gelişmeler bekliyor. Gerek CEO’ları, gerek bu şirkete para yatıran siyasiler, gerekse çalışanları ölüp ölüp dirilecek gibiler. Zira, tarihin en büyük siyasi entrikasını çevirmiş durumdalar.

Peki, bunu nasıl yaptı CA?

Kısaca özetleyelim: Facebook’tan en az 50 milyon kullanıcının profil bilgilerini toplayıp, bir yerde küpe basmışlar. Ardından para ile her şeyi satın alabileceğini düşünen Donald Trump’a haber uçurup (ki kendisi bunu yaptı, para ile ABD Başkanı bile olup hevesini aldı) ellerinde datalarla arzu edilirse seçmen algısıyla oynayabileceklerini bildirmişler. Zaten şirketin aleni sloganı da böyle bir şey: “Data yönetimi davranışlarınızı değiştirir!”

Her şey gibi, seçmen meylini de parayla satın alabileceğine inanan (ve bunda haklı olan) Trump da, domuzdan bir kıl kopsa ne olur ki, deyip yüklü servetinden epey yüklüce bir bölümü bu şirkete aktarmış. Yalnız bizimkiler gibi elden ya da peçeteye yazarak yapmamış bunu. Rus bilim adamları araştırma yapıyoruz ayağına Facebook’a bir dolu anket yoluyla yaptırmışlar. Yani biz hangi dâhiyiz ya da hangi Star Wars karakteri bizi temsil ediyor diye saf saf anket doldururken onlar da cukkalarını doldurmakla beraber, dünya tarihine de yön vermeye başlamışlar.

Dolayısıyla bu tuzağın en önemli ayağı, biz sıradan insanlar ve zaaflarımız olmuş.

Bitti mi?

Elbette hayır. Esas en heyecanlı kısım var ve inanın çok karmaşık değil tabiri caizse Bilal’e anlatır gibi anlatacağım ama bir sonraki yazıya inşallah!

[Naci Karadağ] 26.3.2018 [Tr724]

Sosyal ağlara takılan çocuklar mutsuzluktan kurtulamıyor…

Sürekli sosyal medyada çevrimiçi olma ve sosyal ağlar üzerinde yapılan bilgi bombardımanı, çocuklara çocukluklarını yaşatmıyor. Ödev yapması, dışarıda oynaması, sosyalleşmesi gereken çocuklar, zamanlarını sosyal ağlarda geçiriyor. İngiltere’deki University of Essex’in uzun süredir üzerinde çalıştığı araştırma, bu durumdan kaynaklanan olumsuzlukları ortaya koydu. Araştırmaya göre, sosyal medya hesabı bulanan 10 yaşındaki çocuklar, sonraki beş yıl içinde sürekli şekilde kendilerini daha kötü hissediyor. Araştırmacıların dikkatini çeken en önemli hususlardan biri de, kız çocuklarının erkeklere göre daha mutsuz olması.

Araştırmayı kaleme  alan Cara Booker, bu durumu şöyle açıklıyor: “10 yaşında bir çocuk, sadece olumlu paylaşımlar yapan insanların kötü günler de geçirebileceğini anlayacak düzeyde değil. Yani sadece başkalarının paylaştığı güzel ve heyecanlı olayları görüp, kendi hayatlarını sıkıcı buluyorlar ve bu da mutsuzluğa neden oluyor.”

Kız çocukları daha mutsuz…

Hemen cevap verilmeyen bir WhatsApp mesajı, arkadaşlar arasında gerilim ve güvensizliğe yol açabiliyor. Çünkü herkesin her zaman ve her yerde ulaşılabilir vaziyette olduğu varsayılıyor. Çok sayıdaki WhatsApp grubundaki tartışmalara anında dâhil olmayanlar, önemli gelişmeleri kaçırma ve grup dışına itilme endişesi yaşıyor. Sonuçta hiç kimse, dışlanmayı göze alamıyor. Kız öğrencilerden biri, bazı kızların bu baskıdan bunalarak kendi kendini yaraladığını anlatıyor.

‘Beğen’i yarışı uyuşturucu gibi

Sosyal bilimci Cara Booker, özellikle kızlar arasında kıyas ve rekabetin had safhada olduğunu belirtiyor. Arkadaşı kadar takipçi elde edip onun gibi ilgi çekme çabası, son derece yıpratıcı olabiliyor. Bu da büyük bir mutsuzluk faktörü haline geliyor. Nörobilimciler arasında yaygın olan bir teze göre, sosyal ağlarda süren beğenilme yarışı, tıpkı uyuşturucu gibi bağımlılık yapabiliyor.

Özel paylaşımların yol açtığı vahim sonuçlar

Öğrencilerin çoğuna göre, özel hayatıyla ilgili bir paylaşımda bulunan biri, sadece beğeni ve övgü alamayacağını, olumsuz yorum ve değerlendirmeleri de göğüslemeye hazırlıklı olması gerektiğini düşünüyor. Bu nedenle pek çok öğrenci, özel yaşantısıyla ilgili bir paylaşım yapmadan önce iki kez düşünüyor. Ancak öğrencilerin özellikle de bazı kız öğrencilerin çok güvendiği arkadaşlarıyla paylaştığı özçekimlerin büyük sorunlara kapı araladığı saptandı. (Deutsche Welle)

[Tr724] 26.3.2018

Hizmet ve musibet-bela ilişkisi [Veysel Ayhan]

Bediüzzaman Hazretlerinin çok önemli bir cümlesi şudur:

“Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir… Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler.”

Şimdi seküler (dini olamayan) bir bakış açısıyla baktığınızda bu cümleyi kabullenmeniz mümkün değil. Eğer ahiret inancınız yoksa her musibet musibettir. Her bela gerçekten beladır. Ve bu “inanç” mistik ve metafizik bir bakış açısıdır.

Fiziğe, metafizik delil getiremezsiniz.

Metafiziğe ise fiziki deliller suni ve yapmacık kalır.

Hizmet’in kaynağı, motoru, gücü maneviyattır. Bu ayrımı baştan yapmazsanız Kur’an’daki kıssaların anlatılması bile sizi rahatsız eder. Sahabi hayatı ve örneklenmesi itici gelir. Hadis duyduğunda “Niye bu argümanlar” falan dersiniz. Oysa bunlar Hizmet’in ta kendisidir. Manevi sütunlarıdır.

Sizce aşağıdaki musibetlerden hangileri Hizmet için beladır, gerçek musibettir ve Hizmet’i bitirir?

1- DÜNYEVİ MUSİBETLER

– Hapse girmek,

– İşten atılmak,

– Sürgüne gitmek,

– Mal ve mülkü gasp edilmek,

– Ailesinden mahrumiyet,

– Çocuklardan ayrılık…

Dünya tarihinde şu altı maddenin bitirdiği bir iyilik hareketi yok. Bilakis hemen her sosyal hareket bu tür zulümler sonrası katlanarak büyümüş.

2 – UHREVİ MUSİBETLER:

– Güç zehirlenmesi,

– Kibir, caka satma

– Bina-perestlik

– Makam-perestlik

– Yalanla “hizmet”

– “Batıl vesile” ile Hakka hizmet

– “Biz’leme” (grup enaniyeti ve egosu)

Birinci grup musibetler dünya hayatındaki fani mahrumiyetlere sebep olur. Ama cenneti netice verir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “musibet” değildir. Ama ikinci grup uhrevi musibetler insanın tüm hasenesini silip süpüreceği gibi ahiretini de bitirebilecek gerçek belalardır.

Mesela kibirli olacağıma kanser olsam daha iyi…

Yalan ve batıl vesilelerle hizmet edeceğime verem olsam daha iyi…

Güç zehirlenmesiyle adaleti duygusunu kaybetmektense bir an önce ölsem daha iyi…

Biz Allah’tan dünyada ve ahirette “hasene” (iyilik, sihhat ve afiyet) isteriz. Duamız budur. Ama musibetler çıkıp geldiğinde ise sabrederiz.

Bu sıkıntılara düçar olanlar sabırla mükelleftir.

Mağdurlara yakışan sabır ise dışarıda kalanlara düşen ise dua, gözyaşı ve ölesiye el uzatmak, yardım etmek için koşmaktır.

ŞEKERLE NEYİ TERBİYE EDEBİLİRSİNİZ Kİ?

Bu imtihanlar bize mahsus değil. Hz. Yusuf’un bir peygamber olarak Allah’ın nazarında değerini biz takdir edebilir miyiz?

Daha çocuk yaşta çölün ortasında yılanın çiyanın olduğu bir kuyuya atılıyor.

Köle pazarında satılıyor.

Afif olmanın bedeli (!) olarak 7 yıl zindanda kalıyor. Niye 7 uzun yıl?

Bana kalsa derim ki: “6 ay, olmadı 2 sene yeter.” Ama öyle olmuyor. Herkes makamına göre, Allah’ın takdir ettiği hizmet mecrasının gereği kadar veya başka saiklerle kalıyor. İnsan şekerle, balla terbiye olmuyor, tekamül etmiyor.

İnsanın tekamülü için uzun bir çile dönemi vazgeçilmez bir katalizör.

Hz. Yusuf, 7 yıl ufunetli, nemli, bin bir haşeratın kol gezdiği Mısır zindanlarında kalıyor. “Öf” bile demiyor.

Hz. Yusuf’a sorsak: “Hayat hikayenin yani ‘kıssa’nın neresiyle, hangi bölümüyle daha çok iftihar edersin?”

Ne derdi acaba?

“Kuyuya düşüş”le mi,

“Esir olup satılmak”la mı,

“İffetini muhafaza gayreti” ile mi,

“Zindanda 7 yıl geçirmek”le mi,

Yoksa “Mısır hazinelerine vezir olmak”la mı?

Buyrun tahmin edin.

Peki Hz. Yusuf’a desek ki: “Sana hayat hikayenin bir kısmını silmek imkanını versek yani o kısmı yaşamamış olacaksın.”

Yaşamamış olmak istediğin bir kısmı var mı?

Mesela “zindan bölüm”ünü siler miydi?

Belki bilakis şunu derdi: “Allah o mahrumiyet ve mazlumiyet günlerimde öyle nimetler verdi ki bir başka yerde onu elde edemezdim.”

Dünyanın zati bir değeri olsaydı Allah, bu sevgili kuluna bunları çektirir miydi?

Ne kadar önemli bir hadistir:

“Herkesin çile ve ıstırabı Allah’a kurbiyetiyle orantılıdır. “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla (Allah’a yakın) insanlara gelir” Tirmizî, zühd, 57.

CENNET’E EFENDİLİK…

Cennet kadınlarının efendisi Hz. Hatice validemizin (r.anha) Allah nazarındaki değerini kim takdir edebilir?

Küçük bir anekdot: Efendimiz Hira’da uzlete devam ettiği zamanlardır. Hz Hatice çoğu zaman Mekke’den çıkar o uzun sarp yokuşu tırmanır, yemek taşırdı. Bir gün Cebrail (a.s.) geldi. “Şu uzakta görünen ve gelen Hatice’dir. Yanında içinde yemek olan kap var. Yanına geldiğinde ona Rabbi’nin ve benim selamımı söyle. Ve ona cennette inciden bir saray müjdele” der.

Hz Hatice (r.anha) budur.

İşte bu kutlu validemiz ilk vahyin gelmesiyle birlikte hiç gün yüzü görmedi. 3 yıl Şi’bi Ebu Talip’te boykot yıllarında her gün ızdırap yudumladı. Aç kaldı. Gönlü o yoklukta çocuklarının ağlayış ve ıstırabıyla dağlandı. Çok zengin ve varlıklıydı. Tüm varlığını o dönemde kaybetti.

O kadar ağır bir dönemdi ki, 3 yıl bitmek üzereyken artık hayatta kalmaya takati kalmamıştı, vefat etti.

Ama Allah’ın rızasını kazandı, cennette kadınların efendisi oldu.

GÖRMEZ AİLESİ

Şimdi benzer ıstırap ve çileleri çeken binlerce kadın var.

Sadece bir örnek kafi:

Görmez ailesi. Fatma Görmez. Videosunu seyrettiğinizde bir çektiklerine bakıp ıstrapla ağlayacaksınız bir de o muazzam sabrı ve tevekkülü ile Hz. Hatice’nin dizi dibinde oturduğunu görecek bu defa da sevinçten ağlayacaksınız.

Süreç binlerce Fatma Hanım’ın içinde taşıdığı velayet istidadını ve sahabi keyfiyetini açığa çıkardı.

Hapishanelerde işkence gören, vefat eden yüzlerce Gökhan öğretmen var.

Bu mazlum insanları Abdullah b. Hüzafetü’s-Sehmî’lerin, Zübeyr b. Avvam’ların yanına  koymayıp da nereye koyacaksınız?

İffetini korumanın bedeli hapse düşen Hz. Yusuf misali, dürüstlükle vazifesini yaptığı için zindana atılan binlerce masum var.

Bu insanlar herhangi bir yanlışlıklarından dolayı hapse girmediler

Kader bu insanların içlerinde meknuz sonsuz bir hayatı kazanma istidadını açığa çıkarıyor. Her biri insani kemalat semasında sahabenin izdüşümü burçlara yükseliyor.

DÜNYA TARLASINI 2. DEFA SÜRMEK

Sürgüne gidenler, ilk muhacirlerin yolunu takip ediyor. Daha hafif bedellerle yol alıyorlar.

Malı – mülkü gasp edilenler, her şeylerini sonsuzla takas ediyor.

Ali Kervancı’lar, Ali Akbulut’lar, Ali Açıl’lar, Akın İpek’ler; Ali Rıza Bey’ler, İzzet Bey’ler ve daha binlerce emsali… Bunlar, birilerinin yanlışlığına veya kendi yanlışlıklarına binaen bu mağduriyetleri ve mahrumiyetleri yaşamadı.

Doğruluk ve dürüstlüğün “günah” sayıldığı bir atmosferde bu “günah”larının bedelini ödediler ve ödüyorlar.

Daha hayatta iken tüm varlıklarına ebediyet kazandırdılar.

Şimdi “Dünya tarlası”nı ikinci defa sürme hakkını kazandılar.

Ve alınları açık, başları dik olarak dünyaya açılıyor, ikinci baharlarına yürüyorlar.

ESKİŞEHİR HAPİSHANESİ SONRASI

Tabi ki kolay değil. Herkes gibi onlar da hayatlarının en zorlu dilimini yaşıyorlar. Ama rükuda ve secdedeler…

İsyan ve şikayet etmiyorlar. Herhangi bir çileye maruz kalmadan, tatlı sularda kulaç atıp “süreç”e isyan edene rastladım.

Ama zindanda kaldığı için veya çektiklerinden dolayı isyan edene rastlamadım.

En küçüğü olmakla müftehir olduğum bu hareket müntesipleri Allah’tan gelen çile ve ıstıraplarla iki büklümler ama hemen hepsi derin bir teslimiyet şuuruyla, her şeyin Allah’tan geldiği inancı içinde sabrediyor, yaşananlara hamdediyor.

Milyonlarca hizmet mensubu belki bir daha bu kadar dua ile içli dışlı olur mu bilmiyorum.

Bu kadar Allah diyerek yatıp Allah diyerek kalkarlar mı bilmiyorum.

Ne dünyevi ne de uhrevi hiçbir semere bundan büyük olamaz.

“Kim ne yaptı da böyle oldu?”, “Kim ne etti de bunlar başımıza geldi?”

Kim ne yanlış yaptıysa müstahakını bulur. Allah’ın adaletinden endişe mi edeceğiz?

Esbabı elimizin tersiyle itip Allah’ın şu neticeyi doğuran takdirine bakınca, insan ancak şu şükran hisleri duyabilir.

Bediüzzaman Hazretleri 11 aylık Eskişehir hapishanesi sonrası Kastamonu’da sürgünde yazdığı 4. Şua’da şunları der:

“Beni yaratan ve yaşatan bir Rabb-ı Rahîm’in mahlûku ve masnuu ve memlûkü ve terbiyegerdesi ve nazarı altında olmam… hem bana karşı gayet merhametli ve şefkatli bulunduğuna olan kat’î imanım, öyle kâfi ve vâfi ve elemsiz ve daimî bir lezzet ve saadettir ki, tarif edilmez.”

(Devamı var)

[Veysel Ayhan] 26.3.2018 [TR724]

İslam, bir ‘şey’ değildir [Hakan Zafer]

Kimse ağzıyla söylemiyor ama İslam’a bir din muamelesi yapmadığımız ortada.

İşimize nasıl geliyorsa öyle alaka kuruyoruz. Halbuki İslam, içinde barındırdığı niteliklerle tam bir dindir. Senin benim dinim olması, istediğimiz boyayı çalmaya, “bakma, adımız öyle ama…” diyerek bayramda seyranda akla gelecek kadar küsmeye hak doğurmaz.

Çok boyutludur. İnanç, pratik, duygu, bilgi ve etki boyutları vardır. Bunlardan herhangi birine, bir nesneye, kişiye veya kavrama indirgenemez. Şekilden ibaret değildir ama sadece akılla da olmaz. Mesela, başörtüsünden, sakaldan vs. ibaret olmadığı gibi “benim kalbim temiz” tıraşı da pek gitmez.

Tabiatüstüdür. Kutsalları ve birtakım sembolleri vardır. Bu alan, insana açık ama dokunamayacağı, restorasyon yapamayacağı kadar da gücünün uzağındadır. Buna rağmen derunidir. Her bireyin gönlüne bakan yönü vardır. Orası da kişinin kendine geniş ama başkasına uzak, pinhandır.

İslam’ı korumak Allah’a, anlamak insanadır. Ana kaynakları bellidir. Getiren Elçi (sav) dahil kimsenin editörlüğünü kabul etmeyen (Hakka 43-48) Kutsal Kitabı ve bünyesinde sarsılmaz yeri olan bir Peygamberi vardır. Kim ve ne olursa olsun ve biz onları ne kadar çok seversek sevelim, Kuran ve Sünnet’ten başkası, kıyamet kopsa asıl kaynak olamaz. Bir yorumdan öteye geçemez. Hatta bu yorumların sağlaması da yine bu iki temel kaynak üzerinden yapılır.

Pratiği vardır. İbadet ister. Bu ibadetler, nimetten yana borçlanmış kul için borç iadesinden daha öte anlam taşır. Hem biliş hem marifet hem de ahlaki yapının inşası için ıskalanamayacak önemdedir.

Yalnızca mistik, entelektüel beklentilere cevap veren bir disiplin değildir. Sade, doğal ve insana en uygun dünyalı istekleri vardır. Mesela, uçsuz bucaksız evrenden bahsetmenin yanı sıra, çocukların ebeveyn odasına ne vakitlerde izinle girmeleri gerektiğine de değinir.

Her dönemde dinin çıkar uğruna kullanıldığını, siyasetin, taban bulmak için din bilginlerinin eline törpüler vermek istediğini, almayanı perişan düşürdüğünü görmek durumundayız. Bu sebeple İslam’ın ne olduğu kadar ne olmadığı üzerinde durmak daha sağaltıcı olacaktır.

***

İslam;

Sınanmamış, akışı henüz bozulmamış görüşlerinle çelişiyor mu diye her istediğinde yerinden kaldırıp, benzesin istediğinin yanına koyacağın kadar hafif bir şey değildir.

Etrafa, zamana uygun düşmüyor diye marangoz tezgahına koyabileceğin bir malzeme de, canının istediğine “neden İslam’da yok?” diye hayıflanacağın bir yarım da değildir.

Gözler üzerine yöneliyor diye bazen utanacağın bazen de havasını atacağın bir şey değildir.

“Ne gereği var?” dediğin, öylesine sırtına yüklenmemiş sorumluluklarından uzak yaşamayı tercih ettiğin hayatla seni çelişkiye iten, arada göz atmaya korkacağın bir kontrol listesi değildir.

Üzerine örtünce, tembel ve perişan halini, müttaki zannettirecek bir örtü de değildir.

Aslında seni tutmasa koşup uçacağın ağırlık, gayret etmişsin ama seni kıskanıp yarı yolda çelmeyi ayağına uzatmış bir hasetçi hiç değildir.

Sesi çıkmıyor diye tüm ihmalini, kabahatini ona yükleyeceğin bir sırt değildir.

Hayal dünyası geniş kimselere masalsı bir atmosfer, bir korku tüneli, gizem yumağı ve kendini iyi hisset diye gerçekten koparan bir araç da değildir.

Niyetini gizleyen perde değildir.

Karakterini kutsayacağın vaftiz suyu olmadığı gibi insanlar seni iyi bilsin diye onların hoşuna gidecek şekle büründüreceğin her kabın sıvısı da değildir.

Hak etmediğin saygıyı, üzerinden toplayacağın bir şey, kendini farklı hissetmen için ilginç bir renk olmadığı gibi dışlamak için de bir sopa değildir.

Müşteri ikna ederken imdadına yetişen bir pazarlama stratejisi de değildir.

El alem boynunu senin gurur bıçaklarının altına uzatsın diye kolay idare ettiren uyuşturucu değildir.

***

Değildir işte…

İslam, bir dindir. Başkası değildir.

[Hakan Zafer] 26.3.2018 [TR724]

İlk sezonlarında Premier Lig’e damga vurdular [Hasan Cücük]

Sezon başlarken İngiltere Premier Lig’de kim gol kralı olur diye sorulduğunda muhtemel adaylar Harry Kane, Romelu Lukaku, Jamie Vardy ve Sergio Agüero gibi tescilli golcülerdi. Bu isimler arasına Muhammed Salah’ı yazmak cesaret isterdi. Roma’dan Liverpool’a gelen Mısırlı Salah’ın iyi bir performans göstermesi beklenebilirdi ama gol krallığı yarışında iddialı bir isim olması… Yok bu kadarını kimse tahmin edip, Mısırlı oyuncuya kredi açmazdı.

GOLCÜLER BEKLENENİ VEREMEDİ

Son dönemde dünya çapında forvet çıkaramayan İngiltere’nin ümidi Harry Kane olmuştu. Tottenham’lı yıldız oyuncu son iki yıl üst üste Premier Lig’in kralı olup, uzun bir aradan sonra bu unvanın sahibi olan ilk İngiliz olmuştu. Kane, bu sezon da gol krallığının bir numaralı adayıydı. İngiliz oyuncu beklentileri boşa çıkarmadı ve gollerini sıralamayı sürdürdü. Harry Kane’in gol atması ne kadar normalse krallık yarışında rakibinin Muhammed Salah olması o derece sıradışıydı. Lukaku, Vardy gibi isimlerin gol yollarında tutuk olması ve City’li Agüero’nun yavaşlamasıyla yarışta Kane ve Salah baş başa kaldı.

KANE’İN SAKATLIĞI, SALAH’IN AVANTAJI

Ligde 31. haftaya girilirken Salah ve Kane’in gol sayısı 24’tü. Kane’li Tottenham’ın rakibi Bournemouth olurken, Salah’lı Liverpool Watford’la oynayacaktı. Tottenham deplasmanda rakibini 4-1 yenerken, forveti Kane’i kaybedecekti. Maçın 34. dakikasında sakatlanan Kane oyundan çıkarken, kulübü yıldız oyuncunun haftalarca sahalardan uzak kalacağını açıkladı. Liverpool ise konuk ettiği Watford’u 5-0’lık skorla geçerken gollerin 4’ünün altında Muhammed Salah imzası vardı. Kane’in sakatlandığı hafta 4 gol atan Salah, rakibini geride bırakırken krallık yarışında oldukça iddialı hâle geldi. Salah şu an sadece Premier Lig’in gol krallığına yürümüyor, Altın Ayakkabı yarışmasında da ilk sırada bulunuyor.

Muhammed Salah, 31 hafta geride kalırken attığı 28 golle aynı zamanda adım adım tarihe geçmeye hazırlanıyor. Alacağı unvanın adı, Premier Lig’e en iyi başlangıç yapan oyuncu. Önünde geçmesi gereken sadece bir isim var. Geride kalan 7 haftada eğer 3 gol daha atarsa Muhammed Salah, Premier Lig’e en iyi başlangıç yapan oyuncu olacak. Peki kimler var bu listede?

TEK SEZONLA TARİHE GEÇTİ

Listenin ilk sırasında Kevin Phillips bulunuyor. 1997’de Watford’dan Sunderland’a transfer olan Kevin Phillips, takımının 1998-99 sezonunda Premier Lig’e yükselmesinde önemli rol oynadı. Attığı 23 golle kadrodaki en skorer oyuncu olan Kevin Phillips’in Premier Lig’de göstereceği performans merak konusuydu. Phillips, Sunderland’le Premier Lig’deki ilk sezonunda muhteşem bir görüntü çizip 30 golle sadece Premier Lig’in gol kralı olmakla yetinmeyip, Avrupa liglerinde en çok gol atan isim olarak Altın Ayakkabı’nın da sahibi oluyordu. Ada futbolunun bu yeni kralından gelecek sezonlar da benzer bir performans bekleyenlerse yanılacaktı. Bir daha bu performansı gösteremedi ama Premier Lig’e en iyi başlangıç yapan oyuncu olarak da tarihe geçti.

TORRES, SIRADANLAŞMADAN ÖNCE

Fernando Torres, 2007’de yıllarca formasını giydiği Atletico Madrid’e veda edip Ada yolunu tutarken yeni takımının adı Liverpool’du. 6 yıl formasını giydiği Atletico Madrid formasıyla 82 gol atan genç yıldız, başarısını Premier Lig’e de taşıyıp, ilk sezonunda 24 gol atıyordu. İspanyol futbolcu ilk sezonunda gösterdiği başarıyı bir daha tekrarlayamadığı gibi giderek sıradan bir oyuncuya dönüşecekti.

İLK SEZONDA 23 GOL ATAN İKİ İSİM

PSV’den Manchester United’a transfer olan Ruud van Nistelrooy, 2001-02 sezonunda acemisi olduğu bu ligde gollerini sıralamaya devam etti. Sezon biterken Ruud van Nistelrooy attığı 23 golle kendisini transfer eden Alex Ferguson’un yüzünü güldürmüştü. Manchester City, 2011’de Atletico Madrid’den Sergio Agüero’yu kadrosuna katarken, Arjantinli forvetin performansı merak konusuydu. Sezon biterken 23 gol atan Agüero, daha ilk sezonunda Premier Lig’de kalıcı olduğunu gösteriyordu.

İKİNCİ LİGDEN GELDİ, 21 GOL ATTI

Andy Johnson, 2002’de Crystal Palace kadrosuna katlıyordu. Takımının 2003-04 sezonunda Premier Lig’e yükselmesine attığı 27 golle katkı sağlayan Andy Johnson, Premier Lig’deki ilk sezonunda da 21 gol atarak klasını konuşturmuştu. Andy Johnson ilerleyen yıllarda bir daha Premier Lig’de ilk sezon gösterdiği başarıyı yakalayamadı. Diego Costa, Atletico Madrid’i terk edip 2014’te Chelsea kadrosuna katılırken, ilk sezonunda attığı 20 golle Ada futboluna iyi bir başlangıç yapanlar arasında yerini aldı. İkinci sezonunda 12 gol atan Diego Costa, Ada’daki son sezonunda yine 20 gol atacaktı.

Premier Lig’e en iyi başlangıç yapan oyuncular

1-Kevin Phillips, Sunderland (1999 -2000) – 30 gol
2- Muhammed Salah, Liverpool (2017-18) – 28 gol
3-Fernando Torres, Liverpool (2007- 08) – 24 golRuud van N
4-istelrooy, Manchester United (2001-02) – 23 gol
5-Sergio Agüero, Manchester City (2011-12) – 23 gol
6- Andy Johnson, Crystal Palace (2004-05) – 21 gol
7- Diego Costa, Chelsea (2014-15) – 20 gol

[Hasan Cücük] 26.3.2018 [Tr724]

Fıkhı kafaya takmak lazım (1) [Ahmet Kurucan]

“Fıkhı kafaya takmamalı” diyenlere karşılık, tam aksine “fıkhı kafaya takmak lazım” diyorum. Zira bizim asırlardan beri Müslümanlar olarak yaşadığımız problemlerin kökeninde zihniyet sorunu gelmektedir. Benim sorun olarak nitelendirdiğim zihniyeti besleyen en önemli kaynaklardan biri hiç şüphesiz fıkıhtır. Okuyacağınız yazıda bunu açmaya çalışacağım.

KADİM SORUNLARIMIZDAN…

Fıkhi düşüncede yenilenmeyi ed-Dine/el-İslam’a yapılmış bir saldırı olarak görme bizim Müslümanlar olarak kadîm bir sorunumuzdur. Halbuki fıkıh hayatın değişkenlerine binaen sürekli yenilenmesi (update) gereken dinamik bir sistemdir. Yenilenme mevcudu bütünüyle kaldırıp atma ve yerine yenisini getirme demek değildir. Fıkıhta yenilenmenin gerektiğinden bahsedenlerin -eğer gerçekten konunu uzmanı kişilerse- ‘Fıkhı kafaya takmamak lazım’ diye düşünmesi ilimlerini ve mesleklerini inkarla eş anlamlıdır. Fakat İslam fıkhının mahiyetinden habersiz, kaynak ve bilgi sorunu olan sıradan kişiler böyle düşünebilirler. Bunda da suçlu sadece onlar değil, geriye doğru uzadıkça asırları bulan fıkhı gerçek mahiyet ve muhtevası ile anlatamayan ulema da en azından onlar kadar suçludur.

ARTIK BU KONULARI HERKES TARTIŞIYOR

Bugün şu gerçeği kabullenelim: Eskiden sadece ulema arasında tartışılan nice şeyler bugün harc-ı alem mevzularmış gibi hemen herkes tarafından konuşulmaktadır. Zaten milletimizin temel özelliklerinden biri olan dini konuda neredeyse herkesin uzman olma gerçeği iletişim teknolojisinin baş döndürücü gelişmesi daha yaygın bir hal kazanmıştır. Eskiden ilgili ama yetkisiz ve bilgisiz kişilerin kahve köşelerinde, köy odalarında etki alanı alabildiğine dar ve sınırlı alanda yaptıkları tartışmalar, şimdilerde global çapta yapılabilmektedir. Sosyal medya mecraları bunun en büyük şahididir.

İslam hukuku söz konusu olduğunda bir zihniyet, hatta bir inanç sorunu ile karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır. Bu sorun sadece “şimdinin” ve “bizim” değil atalarımızdan devir aldığımız asırlardan beri devam edegelen bir sorundur. Nedir bu sorun? İsterseniz bundan sonrasını kısa ve net cümlelerle maddeler halinde yazayım.

‘İSLAM HUKUKU’ KAVRAMI DOĞRU MU?

1- İslam hukuku isimlendirmesinden başlayalım. İslam ekonomisi, İslam tarihi, İslam sosyolojisi, İslam psikolojisi, İslam sosyalizmi vb. kavramlar nasıl yanlışsa İslam hukuku ismi tabiri, kavramı, tamlaması da -adına ne derseniz deyin- yanlıştır. Çünkü İslam bir dinin adıdır. Din her şeyden önce iman demektir. Her din gibi İslam’ın da sabit, değişmez ve değiştirilemez esasları vardır. Allah’ın ayeti ve Peygamber Efendimizin (sas) sahih beyanları ile ortaya konan bu esaslar kıyamete kadar bu hüviyet ve mahiyetlerini korumak zorundadırlar. Aksi takdirde din olma iddiasının ne anlamı ne de karşılığı kalır.

Hukuka gelince, o Kur’anî düzlemdeki isimlendirilmesi ile şeriat demektir. “Sizden her biriniz için bir şeriat ve (onu) uygulama yolu, yöntemi belirledik” (5/48). Hukuk/şeriat inanç alanını değil sosyal hayatı düzenleyen kaide, kural ve kanunlar bütünüdür. Bunların yapıcısı ise hiç şüphesiz insandır, bireydir, Müslümandır. Hukuk bu özelliği ile beşere aittir, dinamiktir, değişkendir. Öyle de olmak zorundadır. Çünkü hayat, yatağında akan bir nehir gibi akmakta ve dinamik yapısından hareketle her gün yenilenmektir.

DAHA DOĞRU BİR TANIMLAMA ŞART

İslam hukuku isimlendirmesinin yanlış oluşu, işte bu izahlardan da anlaşılabileceği gibi, birbiriyle tamlama yapılamayacak iki ayrı husustan kaynaklanmaktadır. Bir tarafta İlahi, sabit ve değişmez esaslar, diğer tarafta beşerî, dinamik ve değişebilen düşünceler, görüşler, kanaatler, hükümler. Bu ikisini bir araya getirip bir tamlama yapmak mümkün değildir. Dolayısıyla illa hukuk tabiri kullanılacaksa İslam Hukuku yerine “Müslümanların Hukuku” demek daha doğrudur.

Beşer iradesinin İslam dininin sabitelerinden anladığı şeyler manasında “İslam’ın fıkhı” da denebilir ama benim tercihim ilki.  Şunu da ilave edebilirim, hem sözlük hem de ıstılahî manasıyla fıkıh, hukuka nispetle ayakları daha çok yere basan ve müsemmayı olduğu gibi aktaran bir kelime ve kavramdır. İmam-ı Azam’ın “Fıkhu’l ekber” kitabının muhtevasını birlikte düşündüğünüzde bu gerçek kendini bütün çıplaklığı ile  göstermektedir.

(Devam edeceğim nasipse.)

[Ahmet Kurucan] 26.3.2018 [TR724]

Bizi kandırmışlar, cennet aslında cehennemmiş! [Av. Nurullah Albayrak]

İktidarın propaganda aracı olan ve propagandayı da hedef kitlesinin akli ve mantıki yapısına uygun olarak yapan ‘havuz medyası’ yeni bir iddia ortaya atmış: ‘Cemaat, Cumhurbaşkanına AIDS virüsü bulaştıracakmış’. Bu iddiaya tabi ki şaşırmadım ve ciddi de bulmadım. Zaten bu yazının ana teması da iddiaya cevap vermek değil.

Doğrusu ben 15 Temmuz’dan çok önce havuz medyasının haberlerini ciddiye almayı bırakmıştım. İlk zamanlar yaptığım işin gereği medyada çıkan tüm haberleri; müvekkilim Sayın Gülen adına açıklama yapmak, gerçek dışı bir iddia varsa tekzip etmek, iftira varsa yasal yollara başvurmak ve haberin veriliş tarzına göre de tazminat davası açmak amacıyla takip ettim.

Önceleri haberde yer alan iddia doğru olabilir mi düşüncesiyle araştırma yaptım/yaptırdım ve her seferinde iddianın iftira olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Sonraları ise haberlerin iftira olacağı ön kabulüyle hareket ettim. Ancak, bugüne kadar bu ön kabulümde yanıldığım bir durumla ne yazık ki karşılaşmadım. Haberlerin içerisinde elbette doğru olan kısımlar vardı ancak asıl iddia her zaman iftira çıkmıştı.

BU HABERLER NASIL HAZIRLANIYOR?

AİDS  iddiasının yer aldığı yazıda da doğru olan bazı bilgiler var. Cemaat kastedilerek söylenen ‘Uluslararası baskı mekanizmalarını harekete geçirme konusunda da oldukça mahirler’ bilgisi gibi. Ancak, buradaki ‘başarıyı’ sadece Cemaat mensuplarına vermek doğru olmayacaktır! Kendilerinin yaptığı haberler ve iktidarın icraatlarının başarılı netice alınmasında katkısının çok büyük olduğunu itiraf etmemiz gerekir!

Haberlerin nasıl hazırlandığını somut bir örnekle izah edeyim isterseniz: İyi niyetli saf dönemimde, Akit gazetesinden bir haberle ilgili arandım. Muhatap, bir haber yazacağını, benim de görüşümü almak için aradığını gayet medeni bir şekilde söyledi ve haberde yer alan iddiayı anlattı. Ben, bu iddianın doğru olmadığını basit bir araştırmayla da iddianın doğru olmadığının anlaşılacağını söyledim. Eğer iftira olan bu iddiayı haber yaparlarsa da Anayasal bir hak olarak dava açmak durumunda kalacağımı aynı nezaket içerisinde kendisine anlattım ve konuşmamızı sonlandırdık. Ertesi gün gazetenin manşeti şöyleydi: ‘Gülen’in avukatından tehdit’. İftira olan iddiayı yazmakla kalmamış bir de tehdit ettiğime dair yeni bir iftira daha atmış.

Bu şekilde haber yapan bir  gazetede çıkan iddiaya inanmak mümkün mü? Benim açımdan tereddütsüz hayır. Bu haberden sonra da kendi arkadaşlarıma ve görüştüğüm kişilere havuz medyasındaki insanlarla görüşmenin beyhude olduğunu anlattım ve havuz medyasından arayan kişilerle de görüşmedim.

1 İDDİAYA CEVAP VERİRKEN ATILAN 10 İFTİRA

Bu süreçte bir gerçeği göz ardı etmemek gerekir; tüm çıkan haberlerle ilgili araştırma yapma, bilgi, belge bulma ve iddianın gerçek olup olmadığını öğrenme imkanı olan biri olarak kimi zaman acaba bu iddia doğru olabilir mi düşüncesine kapılmama rağmen bilgi, belge, kaynak bulamayan kişilerin bu iddialara inanmasının çok da zor olmadığıdır.

Biz bir iddianın doğru olmadığı konusunda bilgi ve belgeyle açıklama yapmaya çalışırken onlar peşi sıra 10 ayrı iftirayı sıralamış oluyorlar. Muhatap kitle açısından bakıldığında biz bir haberin doğru olmadığını izah etsek dahi diğer 9 iddia zihinlerde yerini almış oluyor. Kara propagandacı zihniyet, ‘biz ne diyorsak gerçek odur’ anlayışıyla hareket ettiği için de asıl gerçekle onların yaydığı gerçek arasında kocaman fark olduğunu muhataplarımıza anlatma imkanını bulamadık.

YİNE DE DOĞRUSUNU ANLATMAYA DEVAM ETMELİ

Hitler, Kavgam adlı kitabında, ‘ustaca bir propaganda ile insanları cennetin cehennem olduğuna ve cennette en sefil hayatın yaşandığına inandırmak mümkündür’ deyip bir propaganda süreci başlatmıştı. Büyük bir propaganda kampanyası ile harekete geçirdiği Alman halkını II. Dünya Savaşı’nda tam bir felakete sürüklemiş ve cennet vaatlerine inanan insanların hayatlarını cehenneme çevirmişti. Hitler Almanya’sında yaşayan insanlara sorulduğunda cehennemin gerçekten cennet olduğunu zannettiklerini söyleyeceklerdir. Tıpkı şu an ülkemizdeki insanların gerçekle hayal arasındaki farkı göremediği gibi.

Türk halkını, cehennemin aslında cennet olduğuna inandırmayı başaran bu zihniyetin yaydığı ve yaymaya devam ettiği iddiaların gerçek olmadığını anlatmak gerçekten zor. Bize düşen, tarihe not düşmek ve muhataplarımızın ‘bu iddiaların gerçek olmadığını söyleyen olmadı’ dememesi için yazmaya ve anlatmaya devam etmektir.

İktidarın ve havuz medyasının ülkemizde yaydıkları yalanlara inanan bir kitle var, ancak bu iddiaların açık birer iftira olduğunu dünya kamuoyu görmekte ya da yakın bir zamanda görecektir. Yeter ki biz doğrusunu anlatmaya devam edelim.

[Av. Nurullah Albayrak] 26.3.2018 [TR724]