Bavulun üstünde [Can Bahadır Yüce]
Bavulun tarihi ayrılığın, göçmenliğin, sürgünlerin tarihidir. Belki bu yüzden, içine hayat parçaları sığdırdığımız o nesnenin yalnızlıkla bir ilgisi var. (Kafka’nın yarım kalan romanında kahraman eline bavul tutuşturulup Amerika’ya yollanınca yalnızlığı keşfeder.)
Çocuk gönlümüzün “kaygılardan azade” oluşu da biraz çantalarımızla ilişkili: Çocukluğun o sonu gelmez gibi görünen günlerinde çantamızı hep annemiz, babamız (bir başkası) hazırlamıştır. Kendi bavulunu dizmeye başlamak, büyümek ve evden ayrılmaya hazırlık demektir.
İlk bavulumu 14 yaşında, yatılı okula giderken hazırlamıştım. Bavul hazırlamak, dünyaya adım atmaktı. Bu yüzden ilk bavullar hep gereğinden büyük olur—her şeyi götürmeye çalışırsınız yanınızda, dünyanızın o bavula sığmasını istersiniz.
Yatılı okulda her cuma akşamı iki günlüğüne ‘evci’ çıkardık. Kurallar katıydı: Ya “James Bond” çanta ya da onun epey büyüğü olan sert kapaklı, şifreli bavula izin vardı. İlk yıllarımda her hafta o koca bavulla eve gittim. Diğer ‘evci’lerin zaman zaman takılmasına aldırmadan hantal çantamı evden okula, okuldan eve bir hazine sandığı gibi taşıyıp durdum. (Bunda annemin, “Her şeyini getir, bir şey bırakma oralarda!” diye tembihlemesinin de etkisi vardı herhalde.) Ama çantanızı alıp hemen okulun kapısından çıkamazdınız. Her izin günü, uzun ‘içtima’lar demekti. İşte o haftalık ritüellerde bavulumun üstüne oturup beklerdim. Arka sıralara geçip bavulun kenarına ilişmek, dakikalarca ayakta durmaktan iyiydi.
Yıllardır uzak bir ülkede yaşadığım için bavul boyları konusunda epey tecrübe kazandığımdan, o kocaman bavula her hafta neler sığdırmış olabileceğimi düşününce şaşırıyorum. Belki de hepsi ilkgençliğin karmaşasıydı, tıpkı Cemal Süreya’nın dizesi: “Hayatım karışık çantam gibi.”
Galiba ‘gurbet’ duygusuyla bavul boyu arasında bir ilişki var: Yatılı okulun son çeyreğinde eve çantasız bile gittiğimi hatırlıyorum. Çünkü artık okul evim olmuştu. İç bahçenin görkemli kapısından girerken kendimi ‘ev’e dönmüş gibi hissederdim.
Gündelik hayatın değişmesi de bavullarımızın boyutunu, şeklini, onlarla ilişkimizi biçimlendiriyor. Açgözlülükle bavula son anda bir düzine kitap sıkıştırıp ağırlık sınırından dolayı havaalanında hepsini geri çıkardığımız günler geçmişte kaldı. Teknoloji sayesinde kütüphanemizi bavula sığdırma derdinden kurtulmuş olsak da bavulun fiziksel varlığına hep ihtiyaç duyacağız. Belki artık -ilk roman taslağını koyduğu bavulu yolda kaybeden Hemingway gibi- edebi bavul hikâyelerimiz olmayacak.
Yatılı okulda bir bavulun üstünde zaman geçirirken, istasyonda çaresiz bekleyen Anna Karenina’nın bavuluna ya da ‘seksen günde devriâlem’ yapabilmek için hafif bir çanta seçen Phileas Fogg’un hikâyesine aşinaydım sadece. Bavulun bir başarı işareti olduğunu, örneğin Amerika’ya geçen Meksikalı işçilerin yeni alınmış pırıl pırıl bir bavulu statü simgesi saydıklarını, henüz bilmiyordum. Hatırladıkça içimi sızlatan (Mandelştam), imrendiğim (Pamuk), içindekileri hep merak edeceğim (Benjamin) bavullar var. Ama hiçbiri imgelemimi hafta sonları üzerinde oturup hayal kurduğum o siyah bavul kadar kışkırtmadı.
Son iki yılda birçok mülteci arkadaşım (daha doğrusu, birçok arkadaşım mülteci) oldu. Bazılarıyla konuşurken söz dönüp dolaşıp ‘bavul’a geliyor. Hayatını bir bavula sığdıranlardan söz ederdik eskiden—yaşamak öğretiyor.
Ian McEwan bavuluyla bekleyen bir adamın yanında neler taşıdığını hayal edip bir roman yazmıştı. Bavulundan yola çıkarak her insanın hikâyesi yazılabilir.
[Can Bahadır Yüce] 31.7.2018 [Kronos.News]
Doları uçuran bu haber: “ABD’nin rahip Brunson yaptırımları başlıyor; tek tek liste hazırlandı!”
ABD’nin Türkiye’de ekonomik yaptırım uygulayacağı kişilerin ve kurumların listesini hazırladığı ifade edildi. 5 TL’ye çıkan dolardaki artışın bu haberden kaynaklandığı belirtiliyor.
Bloomberg Haber Ajansının son dakika haberine göre, ABD hükümeti, Erdoğan hükümetinin bazı ABD vatandaşlarını ve diplomatik misyon görevlilerini hapsetmesine karşılık Erdoğan’ı hedef alacak şekilde Türk şirketler ve kişilerden oluşan ekonomik yaptırımlar listesi hazırladı. Yaptırımlar için Rusya hükümeti ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yakın iş adamları için yürürlüğe sokulan uygulamalar model alındı.
ABD’nin Türkiye’deki bazı kişilere ve kurumlara 2016 tarihli Küresel Magnitsky Yasası kapsamında yaptırım uygulayacağı belirtildi.
Söz konusu yasa, ABD hükümetinin dünyada yolsuzluk ya da insan hakları ihlallerine karıştığı gerekçesiyle bireylere, şirketlere ya da diğer kurumlara yaptırım uygulamasına olanak tanıyor.
Bu kapsamdaki yaptırımlar, bu kişi, kurum ya da şirketlerin ABD’deki varlıklarına el konulması, seyahat yasağı ve ABD’li şirketlerle iş yapmasının yasaklanması gibi kısıtlamaları içeriyor.
Amerikalı pastör Andrew Craig Brunson’ın ev hapsinin ve yurt dışına çıkış yasağının kaldırılması için yapılan itiraz dün reddedilmişti.
ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence, Brunson serbest kalana kadar Türkiye’ye yaptırım uygulamaya hazır olduklarını söylemişlerdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise bu konuda yaptığı son açıklamada “Tehdit diline prim vermeyiz” demişti.
[TR724] 1.8.2018
TÜRKONFED’den sanayiye zam uyarısı: Gözden geçirin aksi takdirde üretim durur
Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED) Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan yaptığı açıklamada, BOTAŞ’ın doğal gaz fiyatlarına yaptığı zammın, Türkiye sanayisini ve iş dünyasını derinden etkileyeceğini kaydetti. Turan, KOBİ’ler başta olmak üzere borç, nakit sıkıntısı ve döviz dalgalanmalarıyla uğraşan üretim sektöründe işlerin duracağı uyarısı yaptı.
Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu Başkanı Orhan Turan, BOTAŞ’ın doğal gaz fiyatlarına yaptığı zamma ilişkin, “İşletmelerimizin küresel rekabet gücünü koruyabilmesi için serbest piyasa koşullarından uzaklaşmadan ve makroekonomik dengelere de zarar vermeden bu zam oranının ivedilikle yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Aksi takdirde enflasyon, ihracat ve küresel rekabet gücümüz olumsuz etkilenecektir.” ifadelerini kullandı.
Elektrik üretim amaçlı kullanılan doğal gaz fiyatına yüzde 49,5’lik zammın yanı sıra sanayide kullanılan doğal gazın fiyatına da yüzde 14’lük bir artış olacağını belirten Turan, Türkiye’de ekonominin çarklarının dönmesi için enerjinin çok önemli olduğunu vurguladı.
BORÇ, NAKİT SIKINTISI VE DÖVİZ’İN ÜSTÜNE ZAMLA ÜRETİCİ OLUMSUZ ETKİLENECEK
Turan, “Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği böylesine kritik dönemde, sanayide maliyetleri artıracak, üretim ve yatırım iştahını azaltacak, ihracat kaybına neden olacak, cari açık ve enflasyonu olumsuz etkileyecek adımlardan kaçınmalıyız. Bugün sanayide maliyetlerin önemli bir kısmını enerji (doğal gaz-elektrik) fiyatları oluşturmaktadır. İşletmelerin enerji maliyetlerini önemli ölçüde artıracak olan bu zam, borç, nakit sıkıntısı, dövizdeki dalgalanma ve ekonomide yaşanan durgunluk nedeniyle halihazırda oldukça zor günler geçiren üreticiyi olumsuz etkileyecektir.” değerlendirmesinde bulundu.
Yüksek zammın sanayici ve iş insanlarının üretim maliyetleriyle birlikte rekabet gücüne de zarar vereceğini belirten Turan, ekonomi yönetiminin OVP ile birlikte ekonomide yaratmak istediği canlandırıcı politikaların uygulanmasını da zorlaştıracağını kaydetti.
ZAMMI İVEDİ GÖZDEN GEÇİRİN
Turan, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Ülkemizin ekonomik olarak içinden geçtiği bu zor dönemde tek çıkış yolu ancak ve ancak katma değerli üretimdir. Ekonomideki gidişatın toparlanması ve üretim odaklı büyümenin şart olduğu bir ortamda, üretimi baltalayacak bu oranda bir zam, zincirleme olarak beraberinde, enflasyon, ihracat, cari açık, canlanma, yeni yatırımlar ve istihdam üzerinde olumsuz pek çok etkiyi getirecektir. Enerji yoğun sektörlerin girdi maliyetlerinde iyileştirmeler yapılmasının yanı sıra Türkiye’de ekonominin çarklarının dönmesi ve KOBİ’lerimiz başta olmak üzere üretim yapan tüm işletmelerimizin küresel rekabet gücünü koruyabilmesi için serbest piyasa koşullarından uzaklaşmadan ve makroekonomik dengelere de zarar vermeden bu zam oranının ivedilikle yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Aksi takdirde enflasyon, ihracat ve küresel rekabet gücümüz olumsuz etkilenecektir.”
Dış girdi maliyetlerini kontrol edebilmek için paranın değerini koruyabilmek, bunun için kararları zamanında ve sorumluluk bilinci içinde almak zorunda olduklarını belirten Turan, makroekonomik dengelerin korunması, sanayi odaklı bir büyüme ile sürdürülebilirliğin sağlanmasının yolunun kurumsal yönetimden geçtiğini de aktardı.
Turan, “Türkiye, hukukun üstün, yargının işlevinin tam bağımsız, kamu yönetiminde hesap verebilirliğin egemen olacağı temel yapısal reformları bir an önce gerçekleştirmeli, yönetime ve ekonomiye güveni hızla güçlendirmelidir.” ifadesini kullandı.
[TR724] 1.8.2018
‘Erdoğan bir diktatör, Türkiye daha da kötüye gidecek’
Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Belçikalı Philippe Lamberts, “Erdoğan bir diktatör, Türkiye daha da kötüye gidecek” dedi. Avrupa Parlamentosu’nun küçük ancak sesi her zaman çok çıkan gruplarından Yeşiller Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini en güçlü destekleyen partilerin başında geliyor. Yeşiller, Türkiye’deki demokratik gerilemeyi, insan hakları ihlallerini de en sert eleştiren siyasi gruptu. Türkiye’nin demokratik hukuk devletini yok eden uygulamalarından sonra Yeşiller adına en ağır eleştirileri Lamberts yapmış oldu.
Ahval’e konuşan Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Belçikalı Philippe Lamberts, 24 Haziran’da Türkiye’nin ilk başkanı seçilen Tayyip Erdoğan’la ilgili çok ağır eleştiriler getirdi. Lamberts’e göre Erdoğan bir diktatör ve Türkiye’yi hızla AB’nden uzaklaştırıyor. Erdoğan yönetimindeki Türkiye’nin Rusya ve Çin’e benzediğini ancak AB ile hiç bir ilgisinin olmadığını vurgulayan Lamberts, Brüksel’in Türk hükümetine yönelik yaptırımlar uygulamasını destekliyor. Belçikalı siyasetçi, 24 Haziran seçimlerinin ‘adil ve hür’ olmadığını vurguluyor.
Ancak Lamberts, Türkiye’nin bu hale gelmesinde AB’nin payını da unutmuyor ve AB’nin Ankara politikasını ‘utanç verici ve iki yüzlü’ olarak değerlendiriyor. Kanal İstanbul’u ise yerden yere vuran Lamberts’e göre proje ‘delilik alameti’ ve engellenmesi gerekiyor.
Lamberts’in sorulara cevapları şöyle:
– 24 Haziran seçimlerini kazanan Erdoğan artık dünyanın en güçlü başkanlarından biri. Brüksel’den bakınca AB’ye aday ülke Türkiye nereye doğru gidiyor?
Diktatörlük olmasa bile otoriterliğe doğru gidişat Türkiye’de durdurulamadı. Erdoğan’a diktatör deniyor mu bilmiyorum ama bir süredir ben kendisine diktatör diyorum zira ülkede her şey bir kişinin heveslerine göre yapılıyor.
İnsanları işlerinden kovmak istiyorsa kovuyor. Birini bir makama getirmek istiyorsa, hemen yapıyor. Her şeye kendisinin karar verdiği çok açık. Bu, Rus ve Çin modellerine çok benziyor ama Avrupa modeliyle hiç alakası olmadığı aşikar. Bu kadar demokrat Türk tanıdığım varken, ülkede yaşananlara çok üzülüyorum.
Erdoğan’ın iktidara geldiği ilk yılları hatırlıyorum. Avrupa’daki imajı gayet olumluydu. Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir devlet yapılanması için ileri politikalar uyguluyordu. Orduyu kışlasına gönderdi, PKK ile barış görüşmelerine başladı.
Türkiye’yi AB standartlarına yaklaştırıyor ve AB üyeliğini zorluyordu. İlk yıllarına baktığımda ve geçmişteki Türk liderleri ile mukayese ettiğimde ilerici bir demokrattı. Ama iktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar. İktidarda çok uzun süre kalırsanız ve yatkınlığınız da varsa, otoriterliğe giden yol kısalır.
Şu an kendi partisinde bile denge ve fren mekanizmaları yok. Önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibileri yaptıklarından pek memnun değildi. Bu insanlar ya susturuldu ya da susmayı içlerine sindirdiler. Kendi partisinde bile demokrasinin olmadığı bir kişinin Türkiye’yi yönetmesi ciddi bir sorun. İlgisiz kalamayız. Türkiye dünyanın öbür ucunda değil, dibimizde.
ARTIK O BİR DİKTATÖR VE OTORİTER LİDER
– İlk yıllardaki olumlu imaja ne oldu?
Bu sorunun cevabı insanların ne kadar açık konuşmak istediklerine bağlı. Çoğu insana göre artık bir diktatör ve çok otoriter bir lider. Brüksel’de bu konuda açık bir tartışma yapmak yani Erdoğan’la problem yaşamak istemeyenler de var tabi. Zira AB sınırlarının korunması meselesini kısmen ihraç etti ve sınırlarınızı koruyan insanlarla doğal olarak kavga etmek istemezsiniz.
– Yani mülteci anlaşması hala çok önemli.
Ortada anlaşma filan yok. Unutmayın ki bu bir anlaşma değil. Sözlü bir uzlaşma, hukuki hiç bir değeri yok. Hukuki bir değeri olsaydı, Avrupa Adalet Divanı’ndan geri dönerdi. Dolayısıyla hukuki bir belge değil. Ama hala çok önemli.
Ortadoğu’da savaşlar bitmedi. Suriye ve Irak’a bakın. Erdoğan Avrupa’yı acıtmak isterse, mültecilerin tekrar Avrupa sahillerine ulaşmasına yardımcı olabilir. Erdoğan’ın İŞİD’le ne yaptığını biliyoruz. Hiç bir ilkesi yok, tamamen ilkesiz bir siyasetçi. Sadece mesele kendi iktidarına gelince çok ilkeli oluyor. İŞİD’le işbirliği yaptığı çok açık.
– İŞİD’le işbirliği yaptığına mı inanıyorsunuz?
Kesinlikle. Türkiye’nin desteği olmasaydı İŞİD petrolünü nasıl satabilirdi, sizce? Türkiye İŞİD’le mücadele etmek isteseydi, bunu gösterebileceği çok sayıda fırsatı oldu. Kısaca, Avrupa Erdoğan’ı bypass edemediği için iyi geçinmek zorunda.
ERDOĞAN’IN DA AB’YE İHTİYACI VAR
– Aslında diyorsunuz ki Erdoğan’ın Avrupa üzerindeki yaptırım gücü, Avrupa’nın Türkiye üzerindeki gücünden daha fazla.
Bilmiyorum. Türk ekonomisi çok iyi durumda değil. Erdoğan’ın da AB’ye ihtiyacı var. Herkesi neredeyse kendine düşman ettiği için dostlara da ihtiyacı var. Nedense burada eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ‘komşularla sıfır sorun’ siyasetini hatırlıyorum. Rusya ile ilişkiler iyi ama Rusya çok yardımcı olamaz. Rusya’nın tek arzusu Türkiye’yi NATO’ya karşı kullanmak ve ittifakı elinden geldiğince zayıflatmak.
– Yeşiller olarak Türkiye’yi hem en sert eleştiren hem de AB üyeliğine en çok destek veren partisiniz.
Doğru. Zannediyorum doğru bir niteleme bu.
– Yeşillerin lideri olarak bu kadar kuvvetlenmiş bir Erdoğan’la ilişkilerinizi nasıl yürüteceksiniz?
Ben ekonomik yaptırımlar uygulanmasından yanayım. Mesela Gümrük Birliği’nin güncellenmesi kartını ben olsam çok sert oynarım. AB’nin çoğu GB konusunda yumuşak ama şu an elimizdeki tek kart ta bu. Diğer konularda da sertleşebiliriz. Müzakereler durdurulabilir, mesela. Avrupa Parlamentosu’nun en büyük grubu Hristiyan Demokratların müzakerelerin tekrar başlamamak üzere tamamen durdurulmasından yana olduğunu duyuyorum.
– Bu yeni bir tavır mı?
Liderleri Manfred Weber ile geçtiğimiz günlerde yaptığım bir sohbette konu gündeme geldi. Türkiye’nin AB’nde yeri olmadığının açık seçik kamuoyuna açıklanması gerektiğini söyledi bana.
– Bunu nasıl yapacaklar?
İyi bir soru. Tavuk mu yumurta mı sorusu gibi. Erdoğan Türkiye’nin AB üyesi olmasını istemiyor. AB’nin çoğunluğu da Türkiye’yi üye olarak görmek istemiyor. Ama fişi çekmek isteyen de yok. Söylediğim şu: eğer AB olarak ciddiysek, Türkiye’yi sıkıştırmalıyız. Ekonomide sert yaptırım kararları almalıyız. Erdoğan bizi mültecileri göndermekle tehdit ederse, göçmenleri kabul edecek kadar güçlü olmalıyız. Ama tabi Avrupa siyasetinin şu an merkez üssünün nerede olduğunu biliyorsunuz. Avrupa siyasetini şu an sağ değil aşırı sağ belirliyor ve aşırı sağ için mülteciler hiç bir surette Avrupa’ya kabul edilemez.
– Almanya Başbakanı Angela Merkel aşırı sağcı değil ama…
Değil tabi ama aşırı sağa rehine şu an. Macaristan, Avusturya, İtalya gibi ülkelere de bakmak gerekiyor. Macaristan bu ekibin lideri.
– Orban, Erdoğan’ı çok seviyor.
Tabii ki çok seviyor. İkisi de demokratik kurumlardan hazzetmiyor, demokrasiyi aşağılıyor, ikisi de güçlü liderlikten yana.
DEMOKRATİK TÜRKİYE AB’NİN MENFAATİNE AMA TÜRKİYE TAM TERS YÖNDE GİDİYOR
– Geçen yıl AP üyeleri olarak hazırladığınız Türkiye raporunda dediniz ki eğer başkanlık sistemi yürürlüğe girerse üyelik müzakereleri askıya alınmalı. Başkanlık sistemi şu an uygulanıyor.
Diyalog kanallarını açık tutmalıyız ama tango için iki kişiye ihtiyaç var. Ben hala demokratik bir Türkiye’nin AB’nin menfaatine olduğuna inanıyorum. Ama Türkiye AB’nin tersine gidiyor, tam tersine. Türkiye’nin şu anki mevcut kurumları ile AB üyesi olması mümkün değil.
– Türkiye’nin hala demokrasi olduğuna inanıyor musunuz?
Tabii ki inanmıyorum. Seçimler tek başlarına hiç bir sistemi demokratik yapmaz. Demokrasi halkın, halk için, halkı yönetmesidir. Türkiye halkı tarafından yönetilmiyor. Bir kişi tarafından yönetiliyor.
– Ama daha yeni seçimleri kazandı.
O zaman seçimlerin şeffaf ve adil olması gerekir. Yargı ve yasama şu an tamamıyla yürütmenin emri altına girmiş durumda. Yürütme de tek kişiden oluşuyor.
24 HAZİRAN ADİL VE HÜR BİR SEÇİM DEĞİL
– 24 Haziran seçimleri adil ve hür değil miydi?
Değildi tabi. Türkiye’de özgür medyanın olmaması seçimlerim adil olmadığına yeter de artar bir delil. Çok az istisna dışında basın kontrol altına alınmış durumda ki basın da kontrol ve denge sisteminin çok önemli bir parçası. Yargı da kontrol altında. Bu durumda seçimlerin hür ve adil olduğuna nasıl hükmedebiliriz? Herkes Reis’in (Türkçe ‘reis’ ifadesini kullanıyor) iradesine teslim olmuş durumda.
– Basın hürriyeti konusunda ne diyorsunuz?
Bir çok gazeteci hapiste. Basın ya Erdoğan’ın yakınları tarafından satın alınıyor ya da gazeteciler ‘asıl patronun’ hoşuna gitmeyen haberler yaptığında hapse giriyor.
– Eğer Türk demokrasisi bu kadar kötü durumdaysa AB neden Türkiye hala müzakereci aday ülkeymiş gibi yapıyor?
Az önce dediğim gibi kimse fişi çekmek istemiyor. Hiç bir taraf diğerine ‘arkamızdan hançerlendik’ deme fırsatı vermek istemiyor. Fiş çekildiğinde Erdoğan hemen kameralara koşup ‘Avrupa zaten bizi hiç bir zaman istememişti’ diyecek. Bu durumda bir miktarda haklı olacak çünkü hatırı sayılır sayıda AB üyesi ülke Türkiye’nin üyeliğini hiç bir zaman istemedi. Hiç bir Avrupalı bugün çıkıp ta Türk demokrasisinin bugünkü durumunda hiç bir sorumluluğumuz yok diyemez.
AVRUPA’NIN TÜRKİYE TAVRI UTANÇ VERİCİ
– O zaman bazıları da AB utanç verici şekilde ilkeleri üzerinden Türkiye ile pazarlık yapıyor diyebilir.
Tabii ki Avrupa’nın Türkiye tavrı utanç verici. Hem de bir çok açıdan. Sadece Türkiye ile ilişkilerinde de değil. AB kendi içinde bile temel ilkelerine sahip çıkmıyor. Fransa’da hakim kararı olmadan herhangi birinin ev hapsinde tutulabildiğini biliyor musunuz? Bir çok AB üyesi hukukun üstünlüğü gibi ilkelerle dalga geçiyor. Bu konuda dürüst olmalı ve AB’nin bir çok konuda ikiyüzlü olduğunu kabul etmeliyiz.
– Türk yetkililer sık sık Türkiye’deki OHAL ile Fransa’daki uygulamaları mukayese edip, Avrupa’dan farkımız yok diyorlar.
Fransa ile Türkiye’yi mukayese etmek mümkün değil ama bazı benzerlikler var tabi. Fransa, Avrupa’daki son monarşi. Her şey, her karar bir tek adamdan çıkıyor. Ama Fransa’da çok kuvvetli denge ve kontrol mekanizmalarının olduğunu unutmamak gerekiyor. Mesela Macron sevmediği gazetecileri istediği zaman hapse atamaz. Bunu asla yapamaz. Yargı evet Fransa da baskı altında ama hala oldukça bağımsız.
– Türkiye’deki ‘Gulaglar’ gibi bir laf ettiniz sanki…
Evet, Türkiye’de tutuklu olmak istemezdim. Daha da kötüye gidecek. Türkiye tabi ki Stalin Rusya’sı ya da Çin değil, henüz oralarda değil ama o yönde gidiyor.
KANAL İSTANBUL DELİLİK ALEMETİ
– Erdoğan’ın bir rüya projesi var: Kanal İstanbul. Seçim kampanyasında da seçilirse bu rüyasını gerçekleştirmeye söz verdi. Yeşiller ne diyor Kanal İstanbul projesine?
Bu tamamen delilik alameti. Bu kadar güce ulaşınca, kadir-i mutlak olduğunuza inanır ve tabiatı bile değiştirebileceğinizi düşünmeye başlarsınız. Bu hep böyle olur. Çin Komünist Partisi’ne bakın. Türkiye de aynen Çin gibi fay hattı üzerine nükleer santral yapmaya çalışıyor. Bu tam bir delilik. Bu şu demek: ben her şeye kadirim ve artık doğayı da istediğim gibi şekillendirebilirim.
– AB tavır alabilir mi? Bir şey yapabilir mi?
Son söz tabi ki Türk halkında. Asıl tepkiyi Türklerin göstermesi gerekiyor. Biz elimizden geleni yaparız ama öncelikle Türklerin bu projenin korkunç risklerinin farkında olması gerekir. Biz üzerimize düşeni yapacağız, bu konuda Avrupa Parlamentosu olarak bir karar alabiliriz.
[TR724] 1.8.2018
Gergerlioğlu: OHAL bitti, pasaport yasağı bitmedi, eski eşi soruşturulana bile pasaport yok!
HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, OHAL’in sona ermesiyle pasaport yasağının kalkmasına rağmen pasaport verme işlemlerinin uygulanmadığına dikkat çekti. BoldMedya ve Özgürüz’e ayrı ayrı değerlendirmelerde bulunan Gergerlioğlu, Ege’de 6 kişinin hayatını kaybettiği bot kazasında ölen iki bebeğe ve babası Gökhan Yeni’ye cenaze aracı verilmemesini skandal olarak değerlendirdi.
Özgürüz’e yaptığı açıklamalarda Gergerlioğlu pasaport yasağının sürdüğünü kaydederek, “Hakkında soruşturma olanların yakınlarına pasaport verilmiyor. Bu kabul edilebilecek bir durum değil Bireysel olarak başvuru yapın deniliyor. Böylesine güvensiz bir ortamda insanlar, nüfus müdürlüğüne başvurmaya korkuyor” değerlendirmesinde bulundu.
Hukuksuz uygulamaların marjinalleştiğini kaydeden milletvekili, “Eski eşine soruşturma açılanlara dahi pasaport verilmiyor. Bu, gayri hukuki bir durum” dedi.
“Ege ve Meriç’te yaklaşık 22 insanımız kaçmaya çalışırken hayatını kaybetti” diyen Gergerlioğlu, insan hakları ihlallerini Meclis’te gündem yapmaya ve ilgili bakanlıkların tedbir almasını sağlamaya çalışacaklarını anlattı.
Gergerlioğlu’nun Özgürüz’e değerlendirmeleri şöyle:
HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu BoldMedya’ya ise, Ege ve Meriç’te hayatını kaybeden insanların, Türkiye’de maruz kaldıkları adaletsizlikler ve işsiz bırakma girişimleriyle yurt dışına kaçmak zorunda bırakıldıklarını anlattı. KHK ve OHAL şartlarında onbinlerin açlığa mahkum edildiğini kaydetti.
Milletvekili Gergerlioğlu’nun BoldMedya’ya yaptığı açıklamalar şöyle:
[TR724] 1.8.2018
Yürekler dağlandı: Ege’deki tekne faciasında can veren Gökhan Yeni ve 2 bebeği toprağa verildi
Türkiye’deki zulümden Yunanistan’a sığınmak üzere giderken, Ege’de 6 kişinin can verdiği 1 kişinin kaybolduğu tekne faciasında hayatlarını kaybeden Gökhan Yeni ve 2 çocuğu, Amasya’da toprağa verildi. Cenazeye katılan Gökhan Yeni’nin eşi Gülfem Yeni ve yakınlarının acısı ve yakarışları yürekleri dağladı.
Balıkesir’in Ayvalık ilçesi açıklarında, yasa dışı yollarla Yunanistan’a gitmek isteyen Hizmet Hareketi üyeleri ve ailelerini taşıyan teknenin batması sonucu hayatını kaybeden Gökhan Yeni ve 2 çocuğu, Amasya’da toprağa verildi.
Ayvalık’ta iki gün önce kaçak yollarla Yunanistan’ın Midilli Adasına gitmek isteyen kişiler ve ailelerini taşıyan 16 kişinin içinde bulunduğu botun batması sonucu 6 kişi öldü, 1 kişi kayboldu, 9 kişi ise sağ kurtarıldı.
Bursa Büyükşehir Belediyesi, ‘F..ö’cü’ diyerek skandal bir uygulama ve kararla baba ve bebeklerin cenazelerinin nakline araç tahsis etmemişti. Olayda hayatını kaybeden Gökhan Yeni (31) ile 2,5 yaşındaki oğlu Burhan ve 8 aylık kızı Nurbanu’nun cenazeleri, yakınları tarafından teslim alınarak memleketleri Amasya’ya getirildi.
Kent merkezindeki İstasyon Camii’nde öğle namazına müteakip kılınan cenaze namazının ardından, baba ve 2 çocuğu, Tekir Dede Mezarlığı’nda toprağa verildi. Batan bottan sağ kurtulan ve yasal işlemlerin ardından serbest kalan Gülfem Yeni, törende eşinin ve çocuklarının tabutuna sarılarak gözyaşı döktü.
CENAZE ARACI TAHSİS EDİLMEMİŞTİ
Denizden cansız bedenleri önceki gün çıkarılan 3’ü bebek 6 kişinin cenazeleri Ayvalık Devlet Hastanesi morgundan alınarak Bursa Adli Tıp Kurumu morguna gönderilmişti. Türkiye’deki hukuksuzluktan kaçarken Ayvalık açıklarında hayatını kaybeden 3’ü bebek, 2’si kadın 6 kişi için sözde ‘F… üyesi’ diyen Bursa Belediye Başkanı Alinur Aktaş’ın talimatıyla cenaze aracı verilmemişti.
HDP Kocaeli Milletvekili ve eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Bursa Büyükşehir Belediyesi Cenaze İşleri Müdürlüğü’nü aradığını, müdürlüğe belediye başkanı Alinur Aktaş tarafından “FETÖ’cüye araç yok” talimatı verildiğini öğrendiğini açıklamıştı. “Bursa adli tıp’taki 3 mülteci GÖKHAN, BURHAN, NURBANU YENİ’nin cenazeleri icin arac verilmemiş.Aradım cenaze müdürünü Bursa B.sehir baskani ‘fetocüye araç yok’ demis. Bu skandaldır, bu rezalettir, bu insanlık dışı bir olaydır..! Niye bu ölümler oluyor, hala anlamıyor musunuz?” diye tepki göstermişti.
CENAZELERİ AİLE KENDİ İMKANLARIYLA AMASYA’YA GÖTÜRDÜ
Gelişmeleri yakından takip eden Gergerlioğlu, daha sonra 2’si bebek 3 cenazenin Amasya’ya ailenin imkanlarıyla götürüldüğünü aktardı. İnsan Hakları savunucusu “İnsani yargı ve Allah, bunu, yapanların yanına bırakmasın. Masum bebek cenazelerine bu muamelenin yapıldığı bir devlette yaşıyoruz.” değerlendirmesini yapmıştı.
[TR724] 1.8.2018
Hamile tutukluları tahliye etmeyen yargıçları HSK’ya şikayet etti
İnsan hakları savunucusu ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, infaz kanununa rağmen hamile tutukluları tahliye etmeyen hakim ve tutukluluğa devam yönünde mütalaa veren savcıları HSK’ye şikayet etti.
HDP Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, 5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanu’nda açık hükümler olmasına rağmen hamile tutukluları tahliye etmeyerek ve tutukluluğun devamı yönünde mütalaa vererek görevlerini kötüye kullandıklarını ayrıca hürriyeti tahdit suçunu işlediklerini belirttiği hakim ve savcıları Hakim ve Savcılar Kurulu (HSK) Teftiş Kuruluna şikayet etti.
Gergerlioğlu’nun HSK’ye ilettiği dilekçede adı geçen hakim ve savcılar hakkında ceza soruşturması başlatılması ve gerekli tahkikatın yapılması istendi.
Gebze Kadın Kapalı Cezaevinde tutulan tutuklu Elif Aydın ve Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde tutulan Merve Aydeniz Çokyılmaz’ın hamile olmalarına rağmen haklarında tutukluluğa devam kararı verildiğini belirten Gergerlioğlu, haklarında işlem yapılmasını istediği mahkeme başkanı, üye ve savcıların isimleri ile sicil numaralarına da yer verdi.
[TR724] 1.8.2018
Dolarda rekor üzerine rekor : 5 TL'yi geçti
Dolar kuru yeni güne 4.93 TL seviyesinden başlarken, kur şu dakikalarda 4.98 TL seviyesindeki hareketi devam ediyor. Euro kuru ise aynı dakikalarda 5.75 TL'de bulunuyor. Piyasalar Fed'in faiz kararını takip edecek.
Dolar, saat 19:10 itibariyle 5 TL'yi gördü. Euro kuru ise şu dakikalarda 5.8141 TL'de bulunuyor.
10 yıllık gösterge tahvilin bileşik faizi yüzde 18.53, 2 yıllık gösterge tahvilin bileşik faizi ise 21.03 seviyesinde bulunuyor.
Dolar endeksi yüzde 0.15 yükselişle 94.44 puanda bulunurken, euro/dolar paritesi 1.1678 seviyesinde hareket ediyor.
[Samanyolu Haber] 1.8.2018
ABD'nin ilk yaptırımları İçişleri Bakanı Soylu ve Adalet Bakanı Gül'e
Beyaz Saray, 2 yıla yakın tutukluluğunun ardından ev hapsine alınan ABD’li papaz Andrew Brunson’ın ‘durumuyla’ ilgili sorumlu rol üstlendiği belirtilen Türkiye İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdulhamit Gül'e yaptırım uygulanacağını açıkladı.
Açıklamayı Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders yaptı. Sanders, ABD'li Rahip Andrew Brunson'ın 2016'daki tutuklanmasında rol oynadıkları gerekçesiyle Adalet Bakanı Abdulhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında yaptırım kararı aldıklarını söyledi.
Sanders'ın bu açıklamalarının ardından ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin de ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye'den Rahip Brunson'ın derhal serbest bırakılmasını beklediğini belirtti. Mnuchin "Rahip Brunson'ın haksız yere ev hapsinde tutulması ve devam eden davası kabul edilemez" diye konuştu.
Açıklamada "Amerika Birleşik Devletleri, Rahip Brunson konusunda Türkiye'ye yaptırım uygulamaya karar vermiştir. Hazine Bakanlığı Türk İçişleri ve Adalet Bakanlarına yaptırım uygulanacak. Türkiye'ye yönelik yaptırımların hedefi İçişleri ve Adalet bakanları. Yaptırım gerekçesi iki bakanın Rahip Bruson'un tutukluluğunda ilişkili olması" denildi.
Açıklamanın tam metni şöyle:
Amerika Birleşik Devletleri Hazine Bakanlığı’na bağlı Yabancı Malların Kontrolü Ofisi bugün, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu hakkında harekete geçmiştir. Her ikisi de Rahip Andrew Brunson’ın gözaltı ve tutukluluk surecinin başındaki organizasyonlardan sorumludur. Bu resmi yetkililer Türkiye Cumhuriyeti’nin işlediği insan hakkı ihlallerinin sorumlusudur. Bu şahıslar Hazine’nin Evrensel Magnitsky Yasası’ndan aldığı otoriteye dayanarak Amerika Birleşik Devletleri Başkanlık kararnamesi 13818 uyarınca “İnsan Hakkı İhlalleri ve Yolsuzluğa Karışan Şahısların Mal Varlıklarının Dondurulması” maddesine tabi tutulmaktadır.
Papaz Andrew Brunson, Türkiye Hükümeti tarafından defalarca haksız ve adaletsiz bir şekilde alıkonulmuştur. Türkiye tarafından Ekim 2016'da İzmir'de tutuklanan Andrew Brunson, hakkında iddia edilen silahlı terör örgütlerine yardım ve yataklık, gizli devlet sırlarını politik ve askeri casusluk için çalmak suçlarıyla ilgili olarak mahkemenin elinde hiçbir kanıt olmadan alıkonulmuştur.
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun, Bakanlığa bağlı kişilerin ciddi insan hakları suistimallerine liderlik ettikleri için, ABD yargı yetkisi kapsamındaki mülkü veya mülkiyeti ve bu mal varlıklarından elde edebilecekleri faiz gelirleri donduruldu. Ayrıca ABD vatandaşlarıyla işlem yapmaları yasaklanmıştır.
[Samanyolu Haber] 1.8.2018
Altı taifeye ayrılan milletimize yapılanlar [Safvet Senih]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, milletimizi altı taifeye taksim edip bir durum muhasebesi ve muhakemesi yaptıktan sonra bu ayrı ayrı gruplara Hizmet-i imaniye ve Kur’aniyenin yaptıklarını da şöyle dile getiriyor: “Evet ben ırkî olarak Türk sayılmıyorum, fakat Türklerin ehl-i takva taifesine ve musibete düşenler kısmına ve ihtiyarlar sınıfına ve çocuklar taifesine, zayıflar ve fakirler zümresine bütün kuvvetimle ve tam bir iştiyakla şefkatle ve kardeşliğe yakışır şekilde çalıştım ve çalışıyorum. Altıncı tâife olan gençleri dahi, dünya hayatlarını zehirleyecek ve âhiret hayatlarını mahvedecek ve bir saat gülmeye bedel, bir sene ağlamalarını netice verecek meşru olmayan hareketlerden vazgeçirmek istiyorum. Yalnız (Barla’da bulunduğum) altı-yedi sene değil, belki yirmi senedir Kur’an’dan alıp Türkçe lisanı ile neşrettiğim eserler meydandadır. Evet Allah’a hamdolsun Kur’an-ı Hakimin nurlar kaynağından iktibas edilip aktarılan eserlerle ihtiyarların en ziyade istedikleri nur gösteriliyor. Musibete uğrayanlar ve hastaların tiryak gibi en faydalı ilaçları Kur’an’ın kudsî eczanesinde gösteriliyor… ve ihtiyarları en ziyade düşündüren kabir kapısı, rahmet kapısı olduğu ve idam kapısı olmadığı o Kur’anî nurlarla gösterildi.. ve çocukların nâzik kalblerinde hadsiz musibetler ve zararlı şeylere karşı gayet kuvvetli bir dayanma noktası ve hadsiz emel ve arzularına vesile olacak bir medet ve yardım isteme noktası Kur’an-ı Hakîm’in kaynağından çıkarılıp gösterildi ve fiilen istifade ettirildi.. ve fukaralar zayıflar kısmını en ziyade ezen ve müteessir eden hayatın yük ve yükümlülükleri, Kur’an-ı Hakîm’in imanî hakikatları ile hafifleştirildi…
“İşte bu beş tâife ki, Türk milletinin altı kısmından beş kısmıdır; menfaatlerine çalışıyoruz. Altıncı kısım ki, gençlerdir. Onların iyilerine karşı ciddi kardeşliğimiz var. Senin gibi mülhidlere karşı hiçbir cihetle dostluğumuz yok! Çünkü inkâra giren ve Türkün hakiki bütün milli iftihar değerlerini taşıyan İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz. Türk perdesi altına girmiş frenk telakki ediyoruz! Çünkü yüz bin defa Türkçüyüz deyip dâva etseler, ehl-i hakikatı kandıramazlar. Zira yaptıkları işler, hareketleri onların iddia ve davalarını yalanlıyor.
“İşte ey frenk-meşrepler ve propagandalarla hakiki kardeşlerimi benden soğutmaya çalışan mülhidler! Bu millete menfaatiniz nedir?
“Birinci tâife olan EHL-İ TAKVA ve SÂLİH İNSANLARIN nurunu söndürüyorsunuz.
“Merhamet ve tımar etmeye şayan İKİNCİ TÂİFENİN (Musibete düşmüşlerin ve hasta olanların) yaralarına zehir serpiyorsunuz.
“Hürmete çok lâyık olan Üçüncü Tâifesinin (ihtiyarların) tesellisini kırıyorsunuz, tam bir ümitsizliğe atıyorsunuz.
“Şefkate çok muhtaç olan Dördüncü Tâifenin (Çocukların) bütün bütün kuvve-i mâneviyesini kırıyorsunuz ve hakiki insaniyetini söndürüyorsunuz.
“Yardıma ve teselliye çok muhtaç olan Beşinci Tâifenin (Fakirler ve zayıflar) ümitlerini, istimdatlarını akîm bırakıp; onların nazarında hayatı, ölümden daha ziyade dehşetli bir surete çeviriyorsunuz.
“İkaza ve ayılmaya çok muhtaç olan Altıncı Tâifesine, gençlik uykusu içinde öyle bir şarap içiriyorsunuz ki, o şarabın sarhoşluk sersemliği pek elim, pek dehşetlidir.
“Acaba bu mudur mahiyet-i milliyeniz ki, o hamiyet-i milliye uğrunda çok mukaddesâtı feda ediyorsunuz. O Türkçülük menfaati, Türklere bu suretle midir? Yüz bin defa Allah korusun!
Ey efendiler! Bilirim ki, hak noktasında mağlup olduğunuz zaman, kuvvete müracaat edersiniz. Kuvvet hakta olduğu, hak kuvvette olmadığı sırrıyla; dünyayı başıma ateş yapsanız, Kur’anî hakikata feda olan bu baş size eğilmeyecektir.
“Hem size bunu da haber veriyorum ki: Değil sizler gibi mahdud, mânen millet nazarında menfur bir kısım adamlar, belki binler sizler gibi bana maddi düşmanlık etseler, ehemmiyet vermeyeceğim ve bir kısım muzır hayvanattan fazla kıymet vermeyeceğim. Çünkü bana karşı ne yapacaksınız? Yapacağınız iş, ya hayatıma son vermekle veya hizmetimi bozmak suretiyle olur. Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok. Hayatın başına gelen ecel ise, şuhud derecesinde kati iman etmişim ki, değişmiyor, mukadderdir. Madem böyledir; Hak yolunda şehadet ile ölsem, çekinmek değil, iştiyak ile bekliyorum. Bilhassa ben ihtiyar oldum, bir seneden fazla yaşamayı zor düşünüyorum. Zâhirî bir sene ömrü, şehadet vasıtasıyla kazanılan hadsiz baki bir ömre değiştirmek; benim gibilerin en âlî bir maksadı, bir gayesi olur.
“Ama hizmet ise, Allah’a hamdolsun Kur’an ve iman hizmetinde Cenab-ı Hak rahmetiyle öyle kardeşleri bana vermiş ki; vefatım ile, o hizmet bir merkezde yapıldığına bedel, çok merkezlerde yapılacak. Benim dilim ölüm ile susturulsa; pek çok kuvvetli diller, benim dilime bedel konuşacaklar, o hizmeti devam ettirirler. Hatta diyebilirim ki; nasıl ki, bir tane tohum toprak altına girip ölmesiyle bir sümbül hayatını netice verir; bir taneye bedel, yüz tane vazife başına geçer. Öyle de; ölümüm, hayatımdan fazla o hizmete vâsıta olur ümidini besliyorum!..”
Gerçekten Üstadımızın bu temennisi tahakkuk etmiştir. Hizmet hareketi de bu altı sınıfa elinden geldiği kadar hizmetler vermiştir. Eğitim yerlerde sürünürken, Hizmet, ülkemizde eğitimi gerektiği yere yükseltmiş gençlerin elinden tutmuştur. Halkımıza insanımızın dünya çapında işler başarabileceği moral duygusunu aşılamıştır. Dünyaya da en güvenilebilecek masum bir hareket olduğu; bu süreçte bütün zulümlere karşı menfi hiçbir şey yapmadan aktif sabırla durarak göstermiştir. Artık bundan hiç kimsenin şüphesinin olmaması gerekmektedir…
[Safvet Senih] 1.8.2018 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com
Soykırım günleri ve sivil itaatsizlik! [Erhan Başyurt]
Acı üstüne acı yürekler dağlanıyor.
Talihsiz şekilde soykırım günlerine şahitlik ediyoruz.
Bir sosyal gruba inançları ve siyasi tercihleri nedeniyle toplu cezalandırma ve kasıtlı yok etme politikası uygulanıyor.
ÖLÜMÜ GÖZE ALIP NEDEN KAÇIYORLAR?
Bir gün Meriç’te bir gün Ege’de özgürlüğe kanat açarken alabora olan botlarda çoğu bebek onlarca insanın ölüm haberini peşi peşine alıyoruz.
Neden ölümü göze alıp ülkesini terk ediyor bu insanlar?
Bu Avrupa’ya daha müreffeh bir yaşam için ekonomi amaçlı bir kaçış değil.
Göç edenlerin çoğu yüksek derecede eğitimli, mesleğinde birikim ve tecrübeye sahip, orta ve üzeri gelir grubundan insanlar.
Azımsanmayacak bir kısmı da işadamı…
Hukuksuzluktan, yargı eliyle toplu cezalandırmaya maruz kalmaktan, yok etme kastı taşıyan bir soykırımdan kaçıyorlar.
Hukuksuz şekilde haksız yere yıllarca hapiste esir tutulmaktan, keyfi KHK’lar ile işinden atılıp aç ve susuz yokluğa mahkum edilmekten, mülkü gasp edilip öz yurdunda parya muamelesi görmekten, pasaportları iptal edilip seyahat özgürlüğü elinden alınıp köle muamelesi görmekten kaçıyorlar.
Zalimin zulmünü kolaylaştırmamak, zulme teslim olup daha büyük felaketlere kapı aralamamak için kaçıyorlar.
Yaşam felsefelerinin kaynağı vahye mazhar tüm peygamberler ve yönlerini tayin etmek için örnek aldıkları yıldız misali tüm şahsiyetler, zulme teslim olmak yerine hicret edip yine de iyiliği ve güzellikleri insanlığa yaymaya çabaladıkları için kaçıyorlar.
BU BİR ‘SİVİL İTAATSİZLİK’TİR
Dikkat edin şu ana kadar talihsiz faciaya maruz kalan tüm aileler, KHK ile hukuksuz şekilde işlerinden atılmış, toplu cezalandırmaya maruz kalıp eşlerinin bile pasaportlarına hukuksuzca el konulmuş, hapis yatmış ya da haklarında hukuksuz yakalama kararı bulunan, zulme iliklerine kadar maruz kalmış, işkence ve insanlık dışı muamelelere yakından şahit olmuş ve halen yok etme odaklı kampanyanın hedefindeki isimler.
‘Ne soykırımı?’ diyenler, sıcak bir olay olduğu için Ege’de yaşanan son faciaya birazcık vicdan ve akıl penceresinden baksınlar…
KHK ile keyfi atılmış bir devlet okulu müdürü, hakkında tutuklama kararı çıkarılmış. Yıllardır işsiz, çevresince horlanmış… Eşinin pasaportu da kendisi nedeniyle keyfi şekilde iptal. Dolayısıyla küçük yavrularının da yurt dışına yasal yoldan çıkma ihtimalleri bulunmuyor.
Son çare olarak yurtdışına çıkmayı deniyorlar. Bir botla Ege’de facia yaşıyorlar. Eşini ve çocuğunu kaybediyor. Kurtarılıyor. Morg kapısından karakola alınıyor, ardından eşi ve çocuğunun yürek acısı içinde tutuklanıyor. Yaşıyor mu o artık yürüyen bir mevta mı Allah bilir…
Bir de facianın haberlerinin veriliş şekline bakın… Kaymakam dili tutulası bir açıkla yapmış: ‘’Ege’de bot alabora oldu, 3’ü bebek, 6 FETÖ’cü öldü…’’
Şimdi anladınız mı? Emzikte bebek bile olsanız, sizi ‘silahlı terör örgütü’ üyesi olarak niteliyorlar. Ve sizin anlı şanlı, yıllarca devletin her ‘terör’ açıklamasına mesafeli yaklaşan ‘muhalif sol’ medyanız bile satın alıyor bu açıklamayı… Ege’de Meriç’te sonsuzluğa kanat çırpan her biri bir melek bebek ve çocukları, havuz medyası ile aynı dilden ‘terörist’ olarak niteliyorlar…
Yetmiyor! Bursa’ya seçilmiş belediye başkanının makamına iktidar tarafından atanan ‘kayyım’, efendisine yalakalık peşinde ve geçmişinin sorgulanmasını önlemeye yönelik diyet ödeme telaşında insanlıktan çıkıp, ’terörist’ olarak nitelediği bebeklerin cansız bedenlerinin taşınması için cenaze aracı vermeyeceğini ilan ediyor…
Şimdi kendinizi o acılı müdürün yerine koyun. Kaçmak mı zor? Kalmak mı zor?
Kimsenin yargılanmaya karşı çıktığı yok, ancak siyasi talimat ve bağımlı bir yargı eliyle hukuksuz şekilde esir alınmaktan kaçıyorlar. Sadece adalet istiyorlar…
Düşünün, 700’den fazla bebek annesiyle birlikte haklarında bir yargı kararı olmadan hapiste tutuluyor.
Hamile kadınlar, Anayasamıza aykırı tutuklanıyor. Hapisten doğumhaneye, loğusa haliyle yeni doğan bebeğiyle yeniden hapse atılıyor…
Cemaat’e mensupsanız masum bebeklere bile ‘terörist’ muamelesi yapılıyor ve yok etmek kastıyla zulmediliyor…
İnsan hakları ihlallerinin böyle sistematik ve yaygın şekilde uygulandığı bir ortamda, pasaportsuz yurt dışına çıkmaya çalışmak bir suçsa, zulüden kaçmak ve insanlığa aykırı yasaklara şiddet içermeden direnmek ‘SİVİL İTAATSİZLİK’tir.
Ben bu kaçışların, hukuksuz bir karara binaen celladına başına uzatmak yerine, imkan varsa gerekli can güvenliği tedbirlerini de almak şartıyla kurtuluş yolu aramanın doğal insan haklarına daha uygun olduğunu düşünüyorum.
UMARIM HUKUKÇULAR…
Umarım hukukçular mazlumların haklarını aramalarına yardımcı olmak dışında, bir insanlık suçu olan toplu cezalandırma ve bir sosyal grubu siyasi veya dini düşüncesinden dolayı yok etme kastıyla hareket edenlerin eylemlerini bir bir derliyor ve bu insanlık suçunun dosyasını tamamlıyorlardır…
Adil yargılanma hakkı da, seyahat özgürlüğü de, çalışma hürriyeti de, suçu hukuken teyit edilene kadar her kişinin masum olduğu da, suçun şahsiliği de temel insan haklarıdır ve Türkiye’nin de altına imza attığı uluslararası sözleşmelerle kayıt altına alınmıştır.
Hassaten seyahat özgürlüğü, Hitler’in Yahudiler’i Almanya’ya hapsedip sonra yok etmeye girişmesi üzerine alınmış ve benzer soykırımı girişimlerini önlemeye yöneliktir. İktidarın pasaportlara keyfi el koyması, evrensel hukukla güvenlik altına alınmış bir hakkın ihlali ve insanlık suçudur. Umarım hukukçular ve BM’ye akredite örgütler bu insanlık suçuna bir an önce son verilmesi için BM’nin ilgili kurumları nezdinde girişimlerde bulunuyordur.
SON BİR YAKARIŞ!
’’Ecel tekdir değişmez’’ diye iman etmiş insanlarız… Kadere isyan edip başımızı örse vuracak da değiliz…. Ancak zalimin istediği gibi zulmetmesine fırsat vermek yerine, insan gibi özgürce ve hukuk güvencesi içinde yaşama imkanlarını araştırmak da en temel hakkımız ve belirli şartlarda yükümlülüğümüzdür.
Türkiye’de insan hakları ve özgürlüklerini koruyamamış olmamızın kurbanı o bebekler… Bizlerin onlara güvenli yaşama şartları tesis edememiş olmamızın ve halkın körleşen vicdanının, zalimlerin en masum kurbanı onlar…
Umarım ahları arşa ulaşan o melek bebekler bizleri affeder…
Ve sözün bittiği yerde son bir yakarış; ’İçimizdeki zalimlerin katmerlenen günahları, zulme açıktan destek verip veya örtülü meyledenlerin kusurları yüzünden bizleri de helak etme Allah’ım!’
[Erhan Başyurt] 1.8.2018 [TR724]
Beraber çürüdük biz bu yollarda! [Naci Karadağ]
Enfal suresinde şöyle bir ayet vardır: “Bir zamanlar, o kafirler seni bağlayıp, hapsetmesi, ya öldürmeleri ya da Mekke’den çıkarmaları için sana tuzak kurarlarken, Allah’ta onun karşılığını yapıyordu. Allah, tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır.” (8/30)
Daru’n-nedve, bugünün Kaçaksaray’ına denk bir entrika ve hükmetme merkezine dönüşmüştü. Müşrikler orada toplanıyor ve Müslümanlara ne tür zulümler yapabileceklerini tartışıyor ve her türlü kumpası orada kuruyorlardı.
Zamanın kafirleri de sağlam kafirdi hani.
Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Utbe b. Rebia… Her biri tek başına birer zulüm ve alçaklık modeli. Elbette içlerinden bazıları sonradan tövbe ettiler ama bazılarının kini hiçbir zaman bitmedi. Kendilerini tüketme pahasına hak ve hakikate düşmanlık etmeye devam edip bu yolda telef olup gittiler…
İşte yine böylesi bir toplantıda, Hz. Peygamber’e (SAV) ne tür bir kötülük yapabileceklerini düşünürken türlü türlü işkence ve zulüm teklifleri havada uçuşuyordu. Alçaklık tarihinde her biri nadide yer sahibi olan bu eşhastan kimileri, “hapse atalım, yıllarca aydınlık görmesinler” derken kimisi de “Su bile vermeyelim” diyordu. Bir başkasını “sürgün edelim” fikrini savunurken, diğeri “Hayır tam tersi, kaçmış olanları da bulup getirelim burada zulmedelim” teklifinde bulunuyordu. Ebu Cehil söz aldı ve şöyle dedi; “İçimizden her aşiretin güçlü, kuvvetli, gözü pek, şerefli bir delikanlı alalım. Sonra onların her birine birer kılıç verelim. Onlar kılıçlarıyla Muhammed’i tek vuruşla bir anda vursun. Bunu tüm kabileler yaparsa, kan tüm kabilelere dağılmış olur ve böylece Abdülmuttaliboğulları bütün aşiretlerle savaşmayacaktır.”
Ebu Cehil tarihin en eski metodunu teklif ediyordu, suça ve pisliğe bulaştırabildiğin kadar insanı bulaştırırsan, temiz kimse kalmayacağı için kolay kolay karşı çıkabilecek kimse kalmaz…
Tam da bugünün Ebu Cehil’lerinin taktiği…
Suç ve suçlu sosyologları, toplumsal çürümelerin temelinde yatan en önemli sebeplerden biri olarak bunu görürler; toplumda suça ve çürümeye yöneticilerden başlamak üzere, tabana doğru katılım, eğilim, onaylama ya da susarak destek verme…
Türkiye’nin ne tür bir yozlaşma batağında debelendiği gelecek zaman içinde çok daha iyi anlaşılacaktır eminim. Şu anda yara çok sıcak olduğu için hemen hiç kimse fark etmiyor. Fark edenler ise ya duyulmuyor ya da korkudan susuyor…
Recep Tayyip Erdoğan, suça bulaştıktan sonra kurduğu kirli iktidarıyla toplumsal çürümeyi muazzam şekilde yaydı ve genele kabul ettirdi.
Şimdi kendi dünya görüşünden olsun olmasın pek çok suç ve kabahat ortağı var ve onlar da artık geri dönülmez bir yola girdiklerinin farkındalar…
Kimleri zehirlemedi ki bu kirli sarmaşık…
Abdullah Gül’ünden Bülent Arınç’ına, Hulusi Akar’ından muhalefet liderlerine kadar, yüzlerce, binlerce kişi ve kurum bu kirlenmeye ortak oldu, bu yoz tablonun bir parçası olmaktan hayâ etmedi, gocunmadı.
Bu kerih manzaranın içinde tarikatlardan cemaatlere, din adamlarından hukukçulara, yazarçizer tayfasından üniversite hocalarına kadar binlerce suç ortağı var Erdoğan’ın.
Başta ailesi; kızı, oğlu, eşi, damadı olmak üzere herkesi suça bulaştırmakta bir sakınca görmedi Erdoğan…
Oysa en kötü kabadayı, suç örgütü lideri bile en azından ailesinin masum ve kirlenmemiş kalmasını ister, bizim bildiğimiz.
Ancak o öyle yapmadı…
Kardeşini de, dünürünü de, yeğenini de bu kirli saltanatın bir parçası yaptı.
Bir çürüme ortaklığı kurdu adeta…
Çürüyüş topluma sirayet ettikten sonra artık insani düzlemde yapabilecek pek bir şey kalmıyor ne yazık ki..
Toplum büyük acılar yaşamadan düzelmiyor.
Aslında düzelme bile denemez buna, bir çürümenin yok oluşu ve yerine yeniden taze bir toplumun neşet edişi.
Türkiye açık şekilde bu transformasyon dönemini yaşıyor.
Erdoğan ve suç ortakları başta olmak üzere, toplumun hemen her katmanı bu çürüyen ülkede pay sahibi ve hepimiz (susarak ortak olanlar da dahil) bunun bedelini ödüyoruz, ödeyeceğiz.
Ne yazık ki böyle…
Biliyorum bana kızanlar çıkacaktır ama düşüncem böyle…
Beraber çürüttük bu ülkeyi…
Beraber bataklığa dönüştürdük.
Tamam hatamızı anladığımız anda terörist, hain olduk ama yapabileceklerimizi yapmadığımızdan dolayı da sorumluyuz.
Vaktiyle göğe bakarak çözümü başka yerden bekledik. Şimdi ise ne yapabiliriz diye kıvranıp duruyoruz.
Aslında şimdi göğe bakma zamanı. Şimdi artık elimizden bir şey gelmez, gelmeyecek…
Masum değiliz hiç birimiz ve kaderin hükmüne razı olacağız er ya da geç…
[Naci Karadağ] 1.8.2018 [TR724]
Binlerce kişiyi katletmenin fitilini ateşleyenler [Mehmet Yıldız]
15 Temmuz gecesi tuzağa düşürülen askerlerin, arbedenin büyümesini önlemek, katliamın önüne geçmek ve insanların hayatlarını kurtarmak için neler yaptıklarını ele alacağımızı yazmıştım. Bu yazı, serinin üçüncü yazısı.
İki yıllık süreçte mahkeme huzurunda yaptıkları savunmalardan anlıyoruz ki o gece nasıl bir kumpasın içine düştüğünü sonradan fark eden askerler aslında büyük bir katliamı önlemişler. Başta Erdoğan ve çevresi olmak üzere, bu işin perde arkasındaki aktörlerinin öfke ve kızgınlığının nedeni, hedefledikleri kitlesel ölümlerin olmamasıdır. Elindeki bütün medya gücünü ahlaksızca ve insafsızca kullanan iktidarın olağanüstü propagandasına rağmen 15 Temmuz tezlerinin etkisinin sınırlı olması bu yüzdendir.
“Fitili ateşleyeyim dedim…”
Dün internet sitelerinde yer alan şu haber her şeyi ayan beyan anlatıyor aslında: Silivri’de görülen Atatürk Havalimanı’nın işgali davasının dünkü duruşmasında, 15 Temmuz gecesi tankın paletleri önüne yatan Metin Doğan, “müşteki” sıfatıyla ifade verdi. Doğan, evindeki televizyonda olayları gördüğünü ve kendisine en yakın yer olan havalimanına gittiğini anlattı. Müşteki Doğan, evindeki televizyonda olayları gördüğünü ve kendisine en yakın yer olan havalimanına gittiğini anlattı. Havalimanına gitme nedenini ‘insanları sokağa dökmek’ şeklinde açıklayan Doğan, şöyle devam etti:
“Fitili ateşleyeyim, dedim. Oraya gittiğimde de eylemim yaklaşık 5–10 dakika sürdü. Kendimi ezdirmek için bayağı çaba harcadım. Tank durunca da kalktım. Kalktığımda da tankın üzerinde 3 asker vardı. En üstteki, uçaksavarla bana nişan almış, bağırıyordu, ‘Ateş edeceğim.’ diye. Ben de askerde uçaksavar kullanıyordum. Anladığım en iyi silah oydu. O kadar yakın mesafede savurdukları zaman, kan dolu balon gibi patlıyorsunuz. Ne kadar vahşi ölürsem o kadar çok etki gösterir düşüncesiyle o ‘ateş edeceğim.’ dedikçe ‘ateş etmezsen senin ta…’ diye küfürler ettim. Tank ikinci kez hızlı bir şekilde hareket edince sol paletin altına yattım. Ama ikinci yatışım çok daha korkunçtu. Tank hızlı şekilde bir geldi ben durduğunu anlamadım. Palet omzuma, kulağıma değdi, sonra bir baktım beşik gibi sallanmaya başladı. Orada da ölmeyince tekrar kalktım ve bir baktım 10–12 kişi tankın etrafını sarmıştı. Artık insanlar eyleme tepkisini göstermeye geçmişti, böylece amacıma ulaşmıştım. Bir tek tankı kullanan askerden şikayetçi değilim. Davaya katılmak istiyorum.”
Tahrike rağmen soğukkanlılığını korumayı başaran o tankı kullanan asker, iddia edildiği kan dökmek isteseydi, bugün bu sözleri söyleyen şahıs mahkeme huzurunda tanıklık yapabilir miydi sizce?
Genelkurmay’da kasıtlı olarak çıkarılan arbede
O gece Genelkurmay ve etrafında yaşananlar, hedeflenen katliam planının ipuçlarını veriyor. Meclis’te görevli en kıdemli polis olan Tayfun Karakuş, kendilerine o gece verilen ağır silahlarla 23.00’dan itibaren sabaha kadar Meclis protokol kapısından hedef gözetmeksizin Genelkurmay’ı taradıklarını ve 4 bin mermi yaktıklarını anlatıyor. Karakuş’un ifadeleri olayları tırmandırmak için yapılanları ortaya koyuyor.
Karakuş’un bahsettiği atışların başladığı zaman Genelkurmay başkanı Hulusi Akar Genelkurmay’daydı ve kendisini Akıncı’ya götürmek üzere gelen helikopter pilotunu “neden geç kaldınız?” sözleriyle azarlamıştı. Akar, o gece için Genelkurmay’da planlanan kaosu ve nasıl davranması gerektiğini 20:22’de yanından ayrılan Hakan Fidan’dan öğrenmiş ve bu tehlikeli ortamdan bir an önce uzaklaşmak istemiş olmalı.
Genelkurmay’da oluşturulan planlı kaosun diğer boyutları da var. Kara Havacılık İddianamesinde (Sayfa 201, 202, 570) de ifade edildiği gibi, olaylar başlamadan Genelkurmay’ın etrafına yerleştirilen polisler ve Meclis’teki diğer polisler, gece boyunca Genelkurmay Başkanlığına gelen ve buradan ayrılan helikopterlere ateş açtılar. İsabet alan helikopterlerin bazıları tekrar uçamayacak hale geldi.
Öte yandan, İçişleri eski bakanı Efkan Ala TGRT Haber’e yaptığı açıklamada MİT’in elindeki uçaksavarların o gece Külliye’ye ve Meclis’e sevk edildiğini ve buralardan F-16’lara ve helikopterlere ateş açtıklarını söyledi. Ala, Meclis Komisyonuna verdiği ifadede de aynı bilgiyi paylaşarak, o gece Meclis’e, MİT’e, Cumhurbaşkanlığı sarayına ve Çankaya’daki Başbakanlığa uçaksavar silahları konuşlandırdıklarını, TÜRKSAT’a uçaksavar silahına sahip EJDER isimli sistemi üretildiği fabrikadan çıkararak gönderdiklerini ifade etti.
15 Temmuz akşamı 21:30–22:00 sularından itibaren, yandaş medya, sosyal medyadaki troller ve organize gruplar tarafından yönlendirilen Ankara’daki kalabalıklar “Genelkurmay Başkanı ve komutanlar içeride rehin alındı”, “paralel darbecileri durdurmamız gerekli” söylemleriyle provoke edildi ve Genelkurmay karargâhında bulunan askerlere karşı harekete geçirildi.
Genelkurmay İddianamesinde de belirtildiği gibi, Karargâhtaki askerler vatandaşları içeriye girmemeleri konusunda önce megafonlarla uyardılar. Sayıları binleri bulan kalabalığı caydırmak ve dağıtmak için F-16’lar uzun süre alçaktan yüksek süratle uçtular. Kalabalığın zorla girme çabaları devam edince F-16’lar o gece ilk kez 00:42’den itibaren ses hızını geçerek sonik patlama ile halkı caydırmaya çalıştılar. Bütün bunlara rağmen kapıları kırarak içeriye girmek isteyen kalabalık karşısında Genelkurmay’daki askerler, önce havaya uyarı ateşi açtılar. Sonunda içinde kışkırtıcıların bulunduğu yaklaşık 100–150 kişilik bir grup 02:21’de Genelkurmay Karargâhına girebildi ve Akar’ın makam odasının bulunduğu yere kadar ilerledi.
Çatı İddianamesi (s. 630, 685, 1028, 1197, 1546, 1715, 2194…), kasıtlı olarak çıkarılan bu arbedeyi ve halkın Genelkurmaya nasıl zorla sokulduğunu detaylı şekilde anlatıyor;
“24:00 sıralarında halk nizamiyelerin önünde toplanmaya başladı. Halkın Genelkurmay Karargâhına yaklaşmasını ve girmesini önlemek amacıyla megafonla uyarı anonsları yapıldı, havaya ikaz ateşi edildi, Özel Kuvvetlerden gelen askerler havaya ateş emri verdiler, havaya ateş edildi ancak sivillere ateş edilmedi.
02:21’de sivil halk karargâhın Millî Savunma Bakanlığı köşesi doğu giriş kapısından Genelkurmay kışlasına ve ardından da Genelkurmay karargâhına girdi. 02:25’de doğu çıkış kapısında toplanan vatandaşlar büyük demir kapıyı kırarak kışlaya giriş yaptılar. Genelkurmay’ın çitlerinden atlayarak camları kırıp yerleşkeye girdiler ve ana binanın camlarını kırıp karargâh binasının içerisine girdiler, karargâh binasının camlarını kırdılar. 02:32’de Genelkurmay Karargâhına giren ve Genel Sekreterlik katına giren vatandaşlar karargâh binasının çeşitli katlarında dolaşmaya başladılar. (Akar’ın) makamının olduğu kata çıktılar, bağırıp sloganlar attılar, sağa sola zarar verdiler.
(Karargâhta odalarda mahsur kalan askerler) Halkın kendilerini linç edeceğinden korktukları için dışarı çıkmadılar. Bir kısım personel halkı çıkarmak için silah ile ateş ettiler, halk korkutularak püskürtüldü. Açılan bu ateş sonucu halk yaralanan vatandaşları kışla dışına taşıdı.
02:37’de halkın büyük bir kısmı doğu çıkış kapısını kullanarak karargâhtan çıktı, saat 02.47’de ise sabah çıkan iki üç kişi dışında karargâh içinde kalan son grup vatandaş da kışla dışına çıktı.”
Genelkurmay karargâhındaki ve etrafındaki binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açabilecek bu durum üzerine bir F-16 uçağından 02.33’te Meclis’in batı tarafındaki bahçeye bir bomba atıldı. Bombanın atılma zamanı halkın kışkırtılarak içeriye sokulduğu andan birkaç dakika sonrasına denk geliyor. Haritadan yapılan incelemede, Meclis bahçesinin o bölgede can kayıplarına yol açmayacak tek boş alan olduğu net olarak görülüyor. Bombanın, can kaybı riskini en azda tutacak ve kışkırtılan halkı bombanın patlama sesiyle caydıracak şekilde, kalabalığın 350 metre kadar arkasındaki boş alana atıldığı da fark ediliyor. Bomba o bölgede başka bir noktaya veya kalabalıklara daha yakın bir yere atsaydı yüzlerce sivil halk ve polis hayatını kaybedebilirdi.
Meclis Bahçesine atılan bombanın amacının, ajite edilmiş binlerce kişinin Genelkurmay Karargâhına girmesini engellemek, içeride yaşanacak arbede ve çatışma sonucu yüzlerce askerin ve binlerce vatandaşın ölmesinin önüne geçmek olduğu anlaşılıyor. Atılan bombadan hemen sonra helikopterden aşağıya yapılan caydırıcı atışların da aynı amaca yönelik olduğu görülüyor. F-16’nın ve helikopterin maksadı kalabalıklara direkt saldırmak olsaydı, Genelkurmay önünde toplanan 5.000 kişiden çok azı oradan sağ ayrılabilirdi.
Diğer yandan 02:33’teki bu bombanın Meclis’in çalışmasını önlemeye yönelik olduğu iddiaları gerçeği yansıtmıyor. Bomba bahçeye düştüğünde, önceden toplanmış Meclis’teki oturum sürüyordu. Maksat Meclis’in çalışmasını durdurmak olsaydı bomba daha erken atılır, hedef olarak boş bir bahçe değil Meclis’in binası seçilirdi.
[Mehmet Yıldız] 1.8.2018 [TR724]
Erdoğan ‘Papazı verip’ neyi aldı? [Adem Yavuz Arslan]
Benim bu yazıyı yazdığım saatlerde Türkiye ile Amerika arasında krize yol açan Rahip Andrew Brunson hala ev hapsindeydi.
Avukatının yaptığı itiraz da reddedildi ve Brunson’ın ev hapsinin devamına karar verildi. Fakat bu karar Brunson’ın uzun süre daha Türkiye’de kalacağı anlamına gelmiyor.
Muhtemelen Deniz Yücel örneğinde olduğu gibi önümüzdeki günlerde rahip Brunson özel uçakla Amerika’ya doğru yola çıktığını göreceğiz. Böylece iki yıldır devam eden ‘papaz krizi’ palyatif de olsa çözülmüş olacak.
Bu durum Türk Amerikan ilişkilerini düzeltmeye yetmeyecek fakat önemli bir eşik aşılacak. Bu aşamada durup ‘iyi de biz ne yaşadık şimdi?’ diye muhasebe yapmakta fayda var.
BİR GARİP DAVA
23 yıldır Türkiye’de yaşayan Andrew Brunson 2016 Ekim’den bu yana tutuklu. Hakkındaki suçlamalar ‘ortaya karışık’ türden; PKK ile ilişki var, Cemaat var, casusluk var…
Hatta Havuzun manşetlerine göre 23 yıldır Türkiye’de yaşayan Brunson, 15 Temmuz başarılı olsaydı CIA başkanı olacaktı.!
Tıpkı Deniz Yücel olayında olduğu gibi, burada da iddianamenin, dosyanın ciddiyeti yoktu.
Buna rağmen Erdoğan, Eylül 2017’de kameraların karşısına geçip ABD ile pazarlık yapmaya hazır olduğunu açıkladı.
O meşhur ‘ver papazı al papazı’ konuşmasını yaptı.
Erdoğan ‘yargıda yapalım şeyini’ diyerek tüm dünyaya Türkiye’de yargı bağımsızılığı olmadığını, politik amaçlarla masum insanların rehin alınıp cezaevine atıldığını ilan etmiş oldu.
Gerçi işler sarpa sarınca Erdoğan “Biz hiçbir zaman pazarlık yapma niyetinde değildik” dedi fakat görüntüler Youtube’da duruyor. Bu durum yani Erdoğan’ın kendini yalanlaması dünya medyasının da dilinde.
ZORU GÖRÜNCE TON DÜŞTÜ
Süreç malum.
Türkiye ile ABD arasında yaklaşık iki yıldır süren bir trafik vardı. ABD önce lobi yaparak, ardından da hukuki yollardan rahip Brunson’u kurtarmaya çalıştı.
Bu süreçte Ankara’dan sözler aldılar.
Hatta Washington’da Brunson’un 18 Temmuz’da ki duruşmada tahliye edilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. ‘Müjdeyi’ Pompeo vermişti.
Fakat beklenen olmadı ve ipler koptu.
Mike Pence ve Donald Trump sosyal medya üzerinden çok sert açıklamalar yaptı. Kongre jet hızıyla yaptırımları masaya koydu.
Hatta Washington’un nabzını iyi tutan isimlerden Steven Cook Trump ile Erdoğan arasındaki telefon görüşmesinin çok sert geçtiğini, Trump’ın Erdoğan’a hitaben “Eğer Brunson serbest kalmazsa, F-35’ler endişe edeceğin son şey olur” dediğini yazdı.
ABD tarafından sert tepki gelince Brunson apar topar ev hapsine çıkarıldı. Bu karar da Washington’un öfkesini dindirmedi. Mike Pence bir kez daha ambargo açıklaması yaptı ve Brunson’ın serbest kalmasını beklediklerini açıkladı.
Başta da dediğim gibi, ben bu yazıyı yazarken Brunson ile ilgili mahkeme kararı bekleniyordu. Aslında mahkeme kararı derken lafın gelişi. Zira Erdoğan rejiminde mahkeme kararları Saray’dan hazır geliyor.
ABD tarafından gelen tepkiler üzerine Türkiye tansiyonu düşüren açıklamalar yaptı. Normal şartlarda her önüne gelene ‘Eyy Almanya, Eyy İsrail…’ diyen Erdoğan’ın bu olayda hayli ‘sakin’ olduğu dikkatlerden kaçmadı.
KİM NE KAZANDI ?
Brunson evine döndüğünde konu birkaç gün daha konuşulup sonra gündemden düşecek. Ancak bu durum Türkiye ABD ilişkilerinin düzeleceği, tekrar rayına oturacağı anlamına gelmiyor.
‘Kimin ne kazandığı’ sorusuna cevap aramaya Türkiye’den başlayalım.
Erdoğan’ın ‘ver papazı al papazı’ diyerek yola çıktığı Brunson olayında gelinen noktada Türkiye’nin ‘kazancı’ İsrail’de tutuklanan Ebru Özkan isimli Türk vatandaşının serbest kalması.
Ebru Özkan kimdi, bu denklemin içine nasıl girdi hala net olmasa da Ankara’nın ilk ve tek kazanımı bu oldu. Gerçi Erdoğan rejimi Ebru Özkan için pazarlık yapılmadığını söylese de hem ABD hem İsrail tarafı tersini söylüyor.
Türkiye’nin kazanç hanesine başka ne yazılabilir bilmiyorum ama kayıp hanesine yazacak çok şey var.
Öncelikle bu olay tüm dünyaya Türkiye’de hukukun olmadığını, mahkemelerin bağımsız karar almadığını göstermiş oldu. Üstelik bizzat Erdoğan tarafından canlı yayında, kameralar önünde ‘yargıda yapalım şeyini’ denilerek adeta tüy dikildi.
Trump ve Pence’nin sert tepkisi sonrası Brunson’ın apar topar ev hapsine alınması da Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığını tescillemiş oldu.
Erdoğan rejimi, rahip Brunson’ı deli saçması iddialarla tutuklarken Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesinde koz olarak kullanmayı planlamıştı.
Ancak gelişmeler bu ihtimali iyice zayıflattı. Sonuçta keyfiliğin ve işkencenin olduğu bir ülkeye kimseyi iade etmezler.
Erdoğan en büyük darbeyi ise kişisel itibarına aldı. Bugüne kadar ‘kasımpaşalı’ üslubunu dış politikada da sürdürmeye çalışan Erdoğan zaman zaman sonuç da alıyordu.
Ancak Trump’ın tehditleri karşısında yelkenleri indirmek zorunda kaldı.
Almanya’nın Deniz Yücel olayında yaptığını Amerika da Brunson’da yapmış oldu. Bir başka ifadeyle Erdoğan’a karşı sert oynayan, tehdit eden sonuç alabileceğini gördü.
İktidar cephesi ‘kuyruğu dik tutma’ adına “Biz Brunson’a karşı Hakan Atilla’yı alacaktık, Washington anlaşmayı bozdu” desede sahadaki gerçekler farklı.
Öncelikle Hakan Atilla’nın teknik olarak böyle bir takasın taraf olma şansı yok. En azından şimdilik.
İkincisi Atilla, hakim Berman’ın insafı sayesinde az bir ceza aldı. Yakın da Türkiye’ye dönebilecek. Bu pozisyondaki birisi için Türkiye’nin pazarlık yapması mantıksız.
Kaldı ki Erdoğan için Hakan Atilla’nın bir anlamı yok. Zarrab için elinden geleni ardına koymayan Erdoğan, Hakan Atilla için kılını kıpırdatmadı denebilir.
Erdoğan’ın Bronson’ı tutuklatırken amacı aslında Zarrab’a karşı kullanmaktı. Fakat ABD bu konuyu masaya bile getirmedi. Erdoğan, bu kez Halkbank’a kesilecek cezaya karşı Brunson’ı koz olarak kullanmak istedi.
Aslında amaç Atilla’yı almak filan değil, Halkbank’a kesilecek cezayı Brunson kozu ile düşürmekti.
Halkbank ile ilgili ceza miktarı henüz kesinleşmediği için Türkiye’nin girişimlerinin ne kadar sonuç verdiğini henüz bilmiyoruz.
Ancak kulisler Erdoğan için pek parlak değil.
Bu arada şu notu da paylaşalım; Erdoğan’ın Trump ile olan ‘samimi’ fotoğrafları ABD iç kamuoyunda tepkiyle karşılandı. Erdoğan’ın imajı zaten çok kötüydü, bir de Trump’la samimi görüntüleri ortaya çıkınca tepki arttı.
Özetle Türkiye’nin ‘ver papazı al papazı’ diyerek çıktığı yolda bir kazanımı olmadı. Aksine hem ülke itibarı yerle bir oldu hem Erdoğan rejiminin hukuk tanımazlığı tüm dünyaya ilan edildi.
Hem de bizzat Erdoğan’ın eliyle. Bu saatten sonra ‘Yargı bağımsızlığımız var, saygı duyun’ argümanıyla kimseyi ikna edemezsiniz.
Aslında Brunson gibi bir din adamının tutuklanıp ABD’ye karşı koz olarak kullanılmak istenmesi başlı başına stratejik bir hataydı, gelişmelerle bu hata trajediye dönüştü.
Bugün ABD Kongresi’nde Türkiye lehine bir kişi bile kalmadı. Erdoğan’ın Washington’da ki tek dostu Trump’tı, o bile artık ağzına geleni söylüyor.
Sonuç itibariyle Erdoğan’a “Brunson’u tutuklayalım, ABD’ye karşı koz olarak kullanırız ” fikrini pazarlayan her kimse aslında Erdoğan’a büyük bir kazık atmış oldu.
ABD NE KAZANDI ?
Bu denklemin kazananının ABD olduğu açık. Zira ‘bir şey vermeden’ Brunson’ı hapisten çıkarmış oldu.
İkincisi Erdoğan’ın yumuşak karnını test etti. Daha önce Erdoğan’la uyumlu çalışmaya, konuşarak iş bitirmeye çalışan Washington, bu taktiğin işe yaramadığını, sopa göstermesi gerektiğini görmüş oldu.
Erdoğan’ın almak için elinden geleni ardına koymadığı Zarrab’ı vermediği gibi Hakan Atilla’yı da vermedi.
Üstelik Erdoğan’ın üzerinde baskı unsuru olabilecek çok sayıda aparatı olduğunu göstermiş oldu.
Yarın bir gün Trump ile Erdoğan arasındaki yeni bir gerginlikte, Trump’ın nasıl davranacağını tahmin etmek artık zor değil.
ABD tarafı rahip Brunson’dan sonra Türkiye’de tutuklu bulunan elçilik çalışanları ve NASA fizikçisi Serkan Gölge için ‘nasıl bir yol izlemesi gerektiğini’ artık biliyor.
İSRAİL ?
Hem ABD hem Türkiye tarafından yapılan açıklamalar, İsrail’den gelen bilgilere göre cezaevindeki Türk vatandaşı Ebru Özkan, Erdoğan’ın ricası Trump’ın telefonu üzerine serbest kaldı.
Peki ama İsrail neyin karşılığında Özkan’ı serbest bıraktı ? Şimdilik bu sorunu da cevabı yok. Medyaya yansıyan detaylara göre İsrail yönetimi ‘karşılığında bir şey almadık, talep etmedik’ diyor.
Ancak diplomaside mütekabiliyet esastır ve İsrail bu jestinin karşılığını alacaktır.
BUNDAN SONRA NE OLACAK ?
Rahip Brunson evine döndükten sonra kısmi bir rahatlama olsa da Türk Amerikan ilişkileri kolay kolay düzelmez.
Erdoğan’ın Rusya’dan alacağı s-400 savunma sistemleri büyük bir kriz kaynağı. ABD Kongresi bu konuda net; eğer Türkiye S-400’de ısrarcı olursa ambargoya muhatap olabilir.
Halkbankası cezası ve Zarrab’ın durumu da bir başka gerginlik kaynağı. Türkiye’de tutuklu bulunan elçilik çalışanları ve NASA uzmanı Serkan Gölge’nin durumu da Ankara ile Washington arasında bir diğer çatışma alanı.
Beyaz Saray’da ise Trump gibi ‘bilinmez-öngörülemez- bir başkan var.
O yüzden iki ülkenin ‘müttefik’ ve ‘stratejik ortak’ olduğu günler hayli geride kaldı. Bir din adamının rehin alınıp şantaj malzemesi yapılmasının neden olduğu güvensizlik ve şüphe uzun yıllar zihinlerden çıkmayacak.
Listeye çok sayıda madde eklemek mümkün. Türkiye’nin bir şey kazanmadığı, aksine çok şey kaybettiği ortada.
Üstelik, Erdoğan golü kendi kalesine atmış oldu.
[Adem Yavuz Arslan] 1.8.2018 [TR724]
Portekiz kulüplerine nazar değdi! [Hasan Cücük]
Portekiz Ligi denince akıllara 3 takım gelir; FC Porto, Benfica ve Sporting Lizbon. Son yıllarda şampiyonluk yarışında Sporting Lizbon rakiplerinin gerisinde kalırken, zirve yarışı Benfica — FC Porto arasında geçmeye başladı. Sadece kendi liglerinde değil Avrupa’da başarılı olan Portekiz kulüpleri Şampiyonlar Ligi ve UEFA Kupası’nı müzesine götürdü. FC Porto özellikle 2002–04 arasında Jose Mourinho yönetiminde önce UEFA Kupası’nı ertesi sezon ise Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak büyük sükse yapmıştı. Yeşil sahalarda başarılı olan Portekiz kulüpleri sattığı oyuncularla da kasalarını doldurmakla mahirler. Uzun bir aradan sonra bu sezon Portekiz kulüpleri oyuncu satışlarından beklediği parayı kasasına koyamadı.
Geçen sezonun şampiyonu FC Porto, 26 milyon Euro’luk transferle kadrosunu güçlendirdi. Newcastle’den Chancel Mbemba’yı 8 milyon Euro, FC Loirent’ten Majeed Waris’i 6 milyon Euro, Sao Paulo’dan Eder Militao ve Palmeiras’tan Joao Pedro için 4’er milyon Euro bonservis ödedi. FC Porto’nun kadrosuna kattığı isimlerin 20’li yaşların başında olması, bu oyuncuların ilerde daha yüksek ücretlere başka kulüplere satılacağının işaretidir.
Geçen sezon Benfica’nın 4 yıllık hegomanyasına son veren FC Porto’nun kadrosu doğal olarak diğer kulüplerin ilgisini çekmişti. FC Porto’nun kapısını defans oyuncuları Diogo Dalot ve Ricardo Pereira için Premier Lig kulüpleri Manchester United ve Liecester City çaldı. İngiliz kulüpleri 22’şer milyon Euro ödeyip iki defans oyuncusunu satın alırken, FC Porto kasasına 44 milyon Euro koydu. Bir başka İngiliz kulübü Wolverhampton stoper Willy Boly için ise 12 milyon Euro ödedi. FC Porto diğer oyuncu satışlarıyla birlikte kasasına 65 milyon Euro koydu. FC Porto geçen sezon oyuncu satışından kasasına 70 milyon Euro koymuştu. FC Porto 2015–16 sezonunda ise tam 133 milyon Euro’luk oyuncu satışı gerçekleştirmişti.
Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda eşleşen Benfica, kadrosunu 15 milyon Euro’luk transferle güçlendirdi. Portekiz ligini 36 kez şampiyon tamamlayan Benfica geçen sezon Şampiyonlar Ligi’nde sıfır çekerek herkesi şaşırtmıştı. UNAM Pumas’tan Nicolás Castillo için 6,85 milyon Euro ödeyen Benfica bu sezon en pahalı transferini gerçekleştirdi. Arjantin’in Colon takımından German Conti’yi ise 3,5 milyon Euro bedelle kadrosuna kattı.
Benfica’nın 21 yaşındaki orta saha oyuncusu Joao Carvalho’yu gözüne kestiren İngiltere Championship kulüplerinden Nottingham Forest 15 milyon Euro ödedi. Carvalho, bu sezon şuana kadar Benfica’nın sattığı en pahalı oyuncu oldu. Bir başka genç orta saha oyuncuları Andre Horta’yı ise Los Angeles FC takımı 5,7 milyon Euro ve Bryan Cristante için Atalanta 5 milyon Euro ödeyip kadrosuna kattı. Benfica toplamda 30 milyon Euro’luk oyuncu satışı gerçekleştirdi.
Bu sezon transferde fazla gelir elde edemeyen Benfica geçen sezon 131 milyon Euro’luk satış yapmıştı. Kaleci Ederson’u Manchester City’ye 40 milyona, defans oyuncusu Victor Lindelöf’ü Manchester United’e 35 milyona ve sağ bek Nelson Semedo’yu Barcelona’ya 30 milyon Euro’ya satan Benfica bu üç oyuncunun satışından kasasına 105 milyon Euro koymuştu. Benfica 2016–17 sezonunda 121 milyon Euro, 2015–16 sezonunda ise 104 milyon Euro transfer geliri elde etmişti.
Şampiyonluk yarışında FC Porto ve Benfica’nın oldukça gerisine düşen Sporting Lizbon kadrosunu 14 milyon Euro’luk transferle takviye etti. Sporting, Guimaraes’ten Raphinha’yı 6,5 milyon Euro’ya, Fiorentina’dan Bruno Gaspar ise 4,5 milyon Euro’ya renklerine bağladı. Benfica 26 yaşındaki önliberosu William Carvalho’yu Real Betis’e 20 milyon Euro satıp kasasına şuana kadarki en yüksek rakamı koydu. Sağ beki Cristiano Piccini’yi ise Valencia’ya 8 milyon Euro bedelle satan Sporting Lizbon toplam oyuncu satışından 30 milyon Euro gelir elde etti.
Geçen sezon 52 milyon Euro’luk oyuncu satışı yapan Sporting Lizbon, Adrien Silva’yı 24,5 milyon Euro bedelle Leicester City’ye vermişti. Sporting, 2016–17 sezonunda ise oyuncu satışından kasasına 81 milyon Euro koymuştu. Joao Mario’yu İnter’e 40 milyona ve Islam Slimani’yi 30 milyon Euro’ya Leicester City’ye satmıştı.
[Hasan Cücük] 1.8.2018 [TR724]
Lale Devri’nin Damat Paşası [Padişah Damatları-3] [Dr. Serdar Efeoğlu]
Osmanlı Devleti “Muhteşem Yüzyıl” sonrasında içeride ve dışarıda çok büyük problemler yaşadı. İçeride Celali isyanları ile uğraşırken doğuda İran, batıda Avusturya ile uzun yıllar devam eden savaşlar yaptı.
Dönemin hükümdarları artık bir Fatih, Yavuz veya Kanuni değillerdi. Yeniçeri ve sipahiler ülke yönetiminde çok fazla etkili olmaya başlamış, Valide Sultanların devlet yönetiminde etkisi iyice artmıştı. Çocuk yaşta tahta çıkan padişahlar nedeniyle saray kadınları her şeye karışmaktaydı. Kötü gidişi durdurabilecek devlet adamları ise uzun süre iktidarda kalamıyorlardı.
Devletin içine düştüğü durumun en iyi göstergesi, Anadolu’yu kasıp kavuran Celali isyanlarıydı. Dönemin padişah ve devlet adamları ise olayların nedenlerini incelemek yerine “kuvvet ve şiddet” yoluyla sorunu çözeceklerini zannediyorlardı.
SİLAHTAR (ŞEHİT) ALİ PAŞA
Bu kötü gidiş, yüzyıl sonunda Karlofça Antlaşması’ndaki ilk büyük toprak kayıplarıyla sonuçlandı. Osmanlı Devleti’nin 18. Yüzyıldaki hedefi kaybettiği yerleri geri almaktı ve başlangıçta başarılı da olundu.
Prut Seferi ile Ruslardan Azak Kalesi geri alındı. Yeni hedef, Karlofça Antlaşması’nda Avusturya ve Venedik’e bırakılan yerlerin kurtarılmasıydı. 1715–1718 Savaşlarında bu iki devletle savaşa girişildi. Bu savaşların başında Sadrazam “Damat” Silahtar Ali Paşa bulunuyordu.
Ali Paşa, II. Ahmet zamanında saraya girmiş ve daha sonra padişah III. Ahmet’in “musahibi” olmuştu. 1709’da da padişahın kızı Fatma Sultan’la nikâhlanarak saraya “damat” oldu, ardından ikinci vezirlikle “taltif” edildi. 1713’de de Sadrazamlık görevine getirildi.
Ali Paşa’nın ilk hedefi Mora’nın geri alınmasıydı. 1715’de yapılan Mora seferi başarıyla sonuçlandı ve yarımada yeniden Osmanlı topraklarına katıldı. Ali Paşa da “Mora Fatihi” unvanını aldı.
Paşa bu başarısından sonra Avusturya’ya karşı sefere çıkmaya karar verdi. Meşveret Meclisinde böyle bir sefer için daha fazla hazırlığa ihtiyaç olduğuna dair görüşleri dikkate almadı. Hatta sefere olumlu fetva vermeyen Anadolu Kazaskerini sürgüne gönderdi.
Ordu, 1716’da top ve mühimmat eksikliğine rağmen Ali Paşa’nın Serdar-ı ekremliğinde sefere çıktı. Paşa, Petervaradin’de askeri cesaretlendirmek için at üstünde yalın kılıç harekete geçince alnından vurularak şehit oldu. Vefat ettiğinde otuz beş yaşındaydı.
Ali Paşa’nın gençliğinin de etkisiyle hırsla hareket ettiği ve Avusturya seferinin masraflarını karşılayabilmek için binden fazla ayanı idam ettirerek mallarını müsadere ettiği ileri sürülmektedir.
Olumlu icraatları olarak para karşılığı ilmi rütbelerin verilmesini yasaklaması, küçük yaşta müderris tayinini engellemesi ve Mısır’da Afrika kökenli kölelerin hadım edilmeleri geleneğine son vermesi gösterilebilir.
NEVŞEHİRLİ DAMAT İBRAHİM PAŞA
Savaş, Ali Paşa’nın şehadeti sonrasında Osmanlılar için tam bir kâbusa dönüştü. Osmanlı kuvvetleri büyük mağlubiyetler yaşadı. 1718’de bir başka “damat”, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Pasarofça Antlaşması’nı yaparak savaşa son verdi. Antlaşma ile Mora Osmanlılarda kaldı. Ancak Belgrat dâhil olmak üzere bazı yerler Avusturya’ya bırakıldı.
O zamanki adı “Muşkara” olan Nevşehir’de doğan İbrahim Paşa, Edirne Sarayı’nda tanıştığı Şehzade Ahmet’in itimadını kazanmış ve onun güvenilir bir adamı olmuştu. Şehzadenin “III. Ahmet” olarak tahta çıkmasından sonra da Padişahın idari işlerde emin bir müsteşarı gibi görev yaptı. Ancak muhaliflerin faaliyetleriyle saraydan uzaklaştırıldı.
1715’den itibaren savaşa iştirak eden İbrahim, daha sonra yine Padişahın yanında görev yaptı ve hızla terfi etti. Ali Paşa’nın şehadetinden sonra da padişahın dul kalan kızı Fatma Sultan’la evlendirilerek “damat paşa” oldu. 1718’de sadrazamlık görevine tayin edildi.
İbrahim Paşa, kaybedilen toprakları savaş yoluyla geri alabilecek bir yapıda değildi. Asıl arzusu yaşanan toprak kayıplarını unutturacak bir sulh devrinin yaşanmasıydı.
LALE DEVRİ
“Lale Devri” tanımlaması ilk defa Yahya Kemal tarafından kullanıldı. Ancak asıl yaygınlaşması, “tarihi halka sevdiren adam” olarak bilinen Ahmet Refik vasıtasıyla oldu. Ahmet Refik, İkdam’da 1913’de tefrika ettiği makalesinde ve daha sonra bastırdığı kitapta bu adı kullanmıştı.
Lale devri, Osmanlıların Batı’nın gerisinde kaldığının farkına vardığı ve Batının üstünlüğünü kabul ederek yenilikler yapmaya çalıştıkları bir dönemdir. Dönemin başlıca aktörü, Damat İbrahim Paşa idi. Paşa, Avrupa’ya gönderdiği elçilerle Batı kültür ve medeniyetini yakından öğrenmeye ve bunları Osmanlı Devleti’ne tatbik etmeye çalıştı.
Bu dönemde Paris’e giden Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin oğlu Sait Efendi ve Macar mühtedisi İbrahim Müteferrika’nın gayretleriyle Üsküdar’da bir devlet matbaası kuruldu. Bu matbaada dini eserler dışında çeşitli konularda eserler basıldı.
Sistemli bir tercüme faaliyetine girişilerek Batı ve Doğu klasiklerinden eserler tercüme edildi. O zamana kadar İstanbul’u mahveden yangınlara karşı da “Tulumbacı” teşkilatı kuruldu.
Asıl yoğun çalışmalar ise imar faaliyetlerinde oldu. Fransa örnek alınarak pek çok eser inşa edildi. Bu eserlerde Barok ve Rokoko tarzları örnek alındı.
İstanbul’da ve özellikle Saray çevresinde dönemin meşhur şairi Nedim’in “yiyelim içelim kâm alalım dünyadan” mısraında ifade ettiği anlayış öne çıktı. Boğaziçi ve Haliç kıyıları Saray mensupları, devlet adamları ve zenginlerin köşkleriyle donatıldı. Diğer taraftan yeni yalı ve köşklerin yanına yeni camiler inşa etmek de ihmal edilmedi.
Dönemin sembolü ise Kâğıthane’de Damat İbrahim Paşa’nın takibiyle iki ayda tamamlanan Sadabat Kasrı oldu. Bu kasrın inşasından sonra Kâğıthane deresinin iki tarafı Versailles’ı örnek alan beyaz köşklerle dolduruldu.
İbrahim Paşa, kayınpederi III. Ahmet’e neşeli bir ortam hazırlamaya çalışmakta ve kışın helva sohbetleri, yazın da çeşitli eğlenceler düzenlenmekteydi. Bu eğlencelerin en önemli sembolü “lale” idi. Çok çeşitli laleler yetiştirilmekte, lale soğanlarının fiyatı astronomik seviyeye çıkmaktaydı. Bu dönemde lalenin 839 çeşidinden söz edilmektedir.
Eğlenceler çok şaşaalı oluyor, lalelerin altında kandiller ve kaplumbağaların üzerinde mumlar yakılıyordu. Kış mevsimiyle birlikte de helva sohbetleri öne çıkıyordu.
İbrahim Paşa’nın en büyük katkılarından birisi de doğduğu köy olan Muşkara’ya oldu. O zamanlar bir köy olan Muşkara, Paşa’nın imar faaliyetleri ve nüfus iskânıyla gelişerek yeni adıyla “Nevşehir” ortaya çıktı.
HÜZÜNLÜ BİR SON
Lale devri bir taraftan yeniliklerin yapıldığı ama diğer taraftan lüks ve israfın öne çıktığı, Osmanlı toplumunun dünyaya bakışının değiştiği bir dönemdi. Bir tarafta zengin kitle gününü gün ediyor, diğer tarafta halkın sefaleti gittikçe artıyordu. Bu dönemde gereksiz harcamalara ve kadınların aşırı süslenmelerine karşı ferman çıkarılması bunu doğrulamaktadır.
Sarayın gereksiz israfı, Avrupa’yı taklit eden hayat tarzının yaygınlaşması ve ortaya çıkan aşırı vergiler, halkın tepkisine yol açtı. Halk İstanbul’da sefahatin artmasından şikâyet ediyor, askeri reformlarla menfaatlerini kaybedeceğini düşünen yeniçeriler ve ulemanın bir kısmı da gayrimemnun halka destek veriyordu. İbrahim Paşa’nın önemli makamlara kendi akrabalarını getirmesi de memnuniyetsizliği artıran diğer bir nedendi.
Bardağı taşıran son damla ise İran meselesi oldu. Osmanlı-Rus savaşı çıkmak üzereyken İstanbul’daki Fransız elçisinin aracılığıyla 1724’de bir antlaşma yapılarak İran toprakları iki devlet arasında paylaşılmıştı. Ancak İran’a hâkim olan Eşref Han’ın bunu kabul etmemesiyle mücadele yeniden başladı.
Tebriz’in kaybedilmesine rağmen bunun gizlendiği iddiası ve Üsküdar’da toplanan ordunun sefere çıkmaması gibi nedenlerle 1730’da Patrona Halil isyanı çıktı.
Padişah III. Ahmet asileri yatıştırmak için ilk olarak damadını feda etti. Padişahın emriyle Damat İbrahim Paşa ve Paşa’nın damatları sarayda boğdurularak cesetleri isyancılara teslim edildi. Paşa’nın cesedi günlerce dolaştırıldıktan sonra III. Ahmet Çeşmesi civarına defnedildi.
İsyancılar; dönemin köşkleri, bahçeleri ve diğer eğlence yerlerini tahrip ettiler. Padişah III. Ahmet ise damadı İbrahim Paşa’yı feda etmesine rağmen tahtını koruyamadı ve yerine yeğeni I. Mahmut geçti.
Yeni inşa edilen köşklerin yanına cami yaptırılması ve halka bol bol ihsanda bulunulması da halkın memnuniyetsizliğine çare olmamıştı. Böylece “damat paşa ve kayınpeder padişahın birlikteliği” iktidarlarını korumaya yetmiyor ve on iki yıl süren “Lale devri” sona eriyordu.
Kaynakça: A. Özcan, “Şehid Ali Paşa”, “Lale Devri”, TDV İA; M. Aktepe, “Damad İbrahim Paşa”, TDV İA, Patrona İsyanı, İÜ Edebiyat Fak, 1958; M. Eravcı, İ. Kiremit, “Lale Dönemi ve Patrona İsyanı Üzerine Yeni Değerlendirmeler”, Tarih Okulu, 2010, S. 8.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 1.8.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)