MİT’çi Sadık Üstün, Savcı Serdar Coşkun’u da aradı mı? [Ahmet Dönmez]

Yargıtay Üyesi Serdar Coşkun’un Anayasal Düzen savcısı olarak 15 Temmuz gecesi tuttuğu tutanağı haberleştirdiğimde bazıları, “Ne yani, birileri önceden olacakları biliyordu da bunu savcıya söylediler ve o da yazdı mı?” diye soruyordu. ‘Burun kıvırma’ desek belki daha isabetli olacak.

15 Temmuz’un perde arkası organizatörlerinden MİT’çi Sadık Üstün’ün, daha lojmanından çıkmamış olan Orgeneral Akın Öztürk’ü “Darbenin 1 numarası” ilan etmesi karşısında ne diyorlar, bilmiyorum.

“Olmaz” denilen her şeyin olduğu, “Bu kadarı da olmaz canım” denilen her şeyin çok daha fazlasıyla vaki olduğu bir ülkeyi, halen evrensel normlarla değerlendirenlerin naifliği değil mi biraz da bizi bu hale getiren? Hâlâ bir şeylere burun kıvırarak “Yok daha neler” demelerine şaşıyorum.

Her ne ise… Sadık Üstün’ün o geceki marifetlerini, Müyesser Yıldız’ın 27 Şubat 2019 tarihli “Darbenin ‘1 numarası’nı kim saat kaçta tespit etti?” başlıklı yazısından, Cevheri Güven’in 3 Mart 2019 tarihli “15 Temmuz’un gizemli ismi MİT görevlisi Sadık Üstün ve faaliyetleri” başlıklı yazısından ve benim 3 Haziran 2017 tarihli “Bir Milli İstihbarat Teşkilatı filmi” başlıklı yazımdan okuyabilirsiniz.


Sadık Üstün, 2013 yılında TC NATO Başkonsolosu iken Brüksel’de düzenlenen ‘Çanakkale Destanı’ isimli programda konuşma yapmıştı.

Sadık Üstün’ün 15 Temmuz gecesi orkestrasyonda rol aldığı, sabaha kadar bir çok komutanla görüştüğü, onların televizyon kanalları ile irtibatlarını sağladığı biliniyordu. Örneğin dönemin Özel Kuvvetler Komutanı Zekai Aksakallı, mağdur müşteki olarak savcıya verdiği ifadede şunları söylemişti: “MİT Müsteşarlığından Sadık Üstün Bey ile görüştük. Medya ile iletişime geçebilmeme yardımcı olabileceğini söyledi. Saat 01.11’de TGRT Televizyonuna, saat 01.47’de NTV Televizyonuna canlı yayın bağlantısına geçtim. Müteakiben Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı İsmail Metin Temel, 8. Kolordu Komutanı Yılmaz Uyar, 7. Kolordu Komutanı İbrahim Yılmaz, 6. Mekanize Tümen Komutanı Osman Erbaş’a NTV’nin telefon numaralarını vererek, darbeye karşı beyanda bulunmalarını talep ettim. Bu komutanların görev yerlerinin kritik olması sebebiyle bu şekilde hareket ettim. Gece birçok kez MİT Müsteşarı Hakan Fidan Bey ile görüştük. Durumla ilgili bildiklerimi aktardım. Önceden tahmin ettiğim FETÖ’cü generallerin isimlerini paylaştım.”

Sadık Üstün’ün Kara Harp Okulu’ndan devre arkadaşı olan ve 15 Temmuz’da Türkiye Gazetesi’nin Ankara Temsilciliği’ni yürütmekte olan Nuri Elibol da “O albay milli bir adamdır” başlıklı yazısında, yakın arkadaşının o geceki medya koordinatörlüğünü şöyle anlatıyor:

“Görevdeki Ordu Komutanlarını, Kolordu Komutanlarını ve Özel Kuvvetler Komutanını bizim ve diğer kanalların yayınlarına o bağlattı. Bizzat beni arayarak bütün televizyonların telefonlarını talep etti. Bize komutanların cep telefonlarını yazdırdı. Birçok üst düzey komutanın erken saatte yayına bağlanmasını temin etti. Korkak, ürkek davranan ve paniklediği için konuşmak istemeyen birçok komutanı da yayına bağlanması için ikna etti. Sayın Cumhurbaşkanı’nın yayına bağlandığı saate kadar; darbenin emir-komuta zinciri içinde yapılmadığını, bunun bir FETÖ ayaklanması olduğunu millete duyurmamız için sarf ettiği samimi çabaya şahidim.”

****

Dediğim gibi, Üstün’ün o geceki ‘halkla ilişkiler’ çalışmaları biliniyor.

Bilinmeyen iki önemli şeyi daha gazeteciler Müyesser Yıldız ve Cevheri Güven sayesinde öğrendik. Cevheri Güven, Sadık Üstün’ün Hakan Fidan tarafından özel bir misyonla MİT’e alındığını, görevinin Türk Silahlı Kuvvetleri’nde cemaate yönelik tasfiye operasyonlarını koordine etmek olduğunu, askeriyedeki isim listeleri üzerinde çalıştığını, direkt Fidan’a bağlı hareket ettiğini ve teşkilat içerisinde ‘paralel MİT’ kurduklarını yazdı. Bir diğer önemli detay da Sadık Üstün’ün, darbeye giden süreçte dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’la sık sık görüştüğü bilgisiydi.


Şu anda Türkiye’nin Avustralya Kanberra Büyükelçiliği Müsteşarı olan Sadık Üstün (duvar dibinde gözlüklü olan), 10 Kasım 2017’deki Atatürk’ü anma töreninde böyle görüntülenmişti. Kaynak: Turkishreport.au http://www.turkishreport.com.au/detay/328/buyukelcilikte-fetocu-musun-sorusu.html

Sadece buraya kadar adı geçenlerin bile 15 Temmuz’daki rollerine baktığımızda ortaya çarpıcı bir fotoğraf çıkıyor: Hulusi Akar, Hakan Fidan, Abidin Ünal ve Zekai Aksakallı, işin merkezindeki 4 isim. Sadık Üstün ise bunlar arasında mekik dokuyan bir nevi köprü eleman.

Bu 5 kişiden 3’ü, darbeden bir gece önce, yani 14 Temmuz günü Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda sıradışı bir buluşma gerçekleştirmişti. Önce teamüllere aykırı bir şekilde kursiyer mezuniyet töreni Cuma gününden Perşembeye alındı. Böylece 15 Temmuz günü boşaltıldı. Yine teamüllere aykırı bir şekilde hem Hulusi Akar hem de Hakan Fidan bu törene katıldı. Ardından Hulusi Akar ile Fidan, tam 3 buçuk saat baş başa görüşme yaptı. Vakit gece yarısını geçerken Akar, ÖKK kışlasından ayrıldı. Fakat Fidan orada kaldı ve bir de Zekai Aksakallı ile baş başa görüşme gerçekleştirdi. İkili, kışlanın içindeki tozlu yolda, yanlarına başka kimseyi yaklaştırmadan 1 saate yakın yürüyüş yaptı. Saat, gece 01.00 civarıydı.

Ertesi gün öğle saatlerinde Binbaşı Osman Karacan MİT’e gidip de darbeyi ihbar ettikten sonra yaşananların başrolünde de yine Akar-Fidan ikilisi var. Onları zaten herkes biliyor, tafsilata gerek yok.

Kalkışmanın başlamasının ardından, bir gece önce Fidan’ın tozlu yolda 1 saat başbaşa yürüyüş yaptığı Zekai Aksakallı, generalleri vurdurma talimatlarından (bkz. “Aksakallı terörist mi?”) arta kalan zamanlarında, Sadık Ünal’la ve Fidan’la sık sık görüşüp televizyon kanallarına propaganda malzemesi taşıyor.

****

İşte bu noktada, Müyesser Yıldız’ın patlattığı bomba habere geliyoruz. Sadık Üstün, telefon trafiği keşmekeşi içerisinde çok önemli bir açık veriyor. Aradığı bir çok komutan arasında, devre arkadaşı olan dönemin Elazığ 8. Kolordu Komutanı Korgeneral Yılmaz Uyar da var. Daha 21.30’dan itibaren faaliyetlerine başlamış olan Üstün, Korgeneral Uyar’ı saat 22:50’de ve 23:17’de arıyor. İkinci aramasında, darbe girişiminin 1 numarasının YAŞ Üyesi Orgeneral Akın Öztürk olduğunu ilan ediyor.

Bu bilginin kaynağı neresi? Bizzat Akıncı dava dosyasına girmiş olan 8. Kolordu Komutanlığı’nın 15-16 Temmuz’a ilişkin ceridesi.

Ceridede, 15 Temmuz saat 21.30 ila 23.45 saatleri arasında yapılan görüşmelerin tipi, iletişim makamı ve açıklamaları yer alıyor. Müyesser Yıldız da bu belgeyi bulup yazıyor.

Buradaki önemli detay nedir? Sadık Üstün’ün Akın Öztürk’ü darbenin lideri ilan ettiği bu telefon görüşmesi yapıldığında, o henüz lojmanında oturmaktadır. Daha Akıncı Üssü’ndeki filoya geçmemiştir. Bunun için yaklaşık 45 dakika vardır.

Burada yine atlanmaması gereken önemli bir nokta var. O da şu: Akın Öztürk, Abidin Ünal kendisine, “Öztürk Paşam, Akıncı’ya gidip orayı kontrol altına alın. Orada sizin sözünüzü dinleyecek çocuklar var” dediği için evinden çıkıp üsse gidiyor. Yoksa kuvvetle muhtemel gitmeyecek.

Böylece, “darbenin 1 numarası” da evinden kaldırılıp “olay mahalline” getirilmiş oluyor.

Hatırlayalım; Sadık Üstün’ün 15 Temmuz’a giden süreçte özel münasebet kurduğu ve sık sık bir araya geldiği iki isimden biri de Abidin Ünal’dı. Hatta Akın Öztürk bu ikili için ‘sırdaş’ diyor.

Abidin Ünal’dan önceki Hava Kuvvetleri Komutanı olan Akın Öztürk, geçtiğimiz hafta Akıncı davasında yaptığı son savunmada Üstün’le ilgili olarak şunları kaydetmişti: “Ben henüz lojmanda iken MİT görevlisi, Abidin Ünal’ın sırdaşı Sadık Üstün, 8. Kolordu Komutanını arayıp darbenin liderinin ben olduğumu söyleyerek startı vermiştir. 20 dakika sonra beni arayan Abidin Ünal, Akıncı Üssü’ne gitmemi rica ediyor. Evet birileri anlaşmış ve ismim lanse edilmeye başlanmıştır. Bu işi de Anadolu Ajansı üstlenerek, ben daha Akıncı’dayken, gözaltına alındığımı, vatana ihanetten yargılanacağımı duyurmuştur.”

Buna bir ilave daha yapalım. Aynı Anadolu Ajansı, ertesi sabah Akın Öztürk’ün ifadesi diye bir haber geçmişti. Bu haberde, Akın Öztürk’ün sözde ifade tutanağı vardı. Güya Akın Öztürk, her şeyi itiraf etmişti. Daha sonra bunun yalan bir haber olduğu anlaşılacak ve AA, bir düzeltme geçmek zorunda kalacaktı. Halbuki gerçek tam tersiydi.

Peki AA, önceden nasıl olup da düzmece bir ifade metni yayınlamıştı?

Bu noktada da Akın Öztürk’e yapılan akıl almaz işkenceleri, hakaretleri, aşağılamaları hatırlayalım. Muhtemelen bu ifade metni önceden hazırlanmış ve önüne konmuştu. Ağır işkence ile kendisine zorla imzalatılacaktı. ‘Bu işi olmuş bilen’ ‘Üstün’ birileri, önceden metni AA’ya da servis etmiş ve erkenden algı operasyonuna başlamıştı. Fakat Akın Öztürk, bütün işkencelere rağmen bu metni imzalamayı reddederek oyunu bozdu. Kendi ifadesini verdi. Ve bu ifadede hiç bir itiraf olmadığı gibi, tam tersine kendisinin darbe ile ilgisi olmadığını anlatan cümleler vardı.

Ve önceden hazırlanmış bir metin, bu şekilde ellerinde patlamış oluyordu.

****

Tekrar Akın Öztürk’ün kumpasa düşürüldüğü akşam saatlerine dönelim. Çünkü bu kronoloji üzerinde konuşurken bazı önemli detayların gözden kaçmaması gerek. Misal, Sadık Üstün’ün cayır cayır sağı solu arayıp bunun bir ‘FETÖ’ darbesi olduğunu anlattığı sıralarda, bağlı bulunduğu Hakan Fidan, kendisini arayan dönemin başbakanı Binali Yıldırım’a bile darbe olduğunu söylemiyor. Yıldırım, saat 22.40 civarında Fidan’ı arıyor ve kendisinden hiç bir bilgi alamıyor. Binali Yıldırım, bu görüşmeyle ilgili olarak, “Müsteşar o anda darbeyle ilgili de bir şey söylemedi. Ben kendisine sordum, ‘Darbe oluyor, ne yapıyorsun?’, ‘Yok’ dedi, ‘Bir şey yok, normal biz çalışıyoruz’ dedi bana.” diyor.

****

Şimdi bir kez daha MİT’çi Sadık Üstün’ün, henüz Akın Öztürk evindeyken onu darbenin lideri ilan ettiğini; yani daha sonra resmi olarak ilan edilecek bir şeyi, çok çok önceden duyurduğunu not edip Savcı Serdar Coşkun’a geçelim.

Coşkun’un, altında 16 Temmuz 2016 tarih ve 01.00 saatinin yazılı olduğu resmi tutanağında ne vardı? Çok şey. Henüz gerçekleşmemiş olaylar bile vardı. Daha sonra gerçekleşecek hadiseler, tutanakta olmuş gibi yazıyordu.

Belgenin bilinen anlamda bir tutanak hüviyetini taşımaktan uzak olduğunu ve normal hiç bir savcının böyle bir tutanak tutamayacağını da ısrarla vurgulayalım.

Darbenin lideri olduğu ilan edilecek Akın Öztürk nasıl ki lojmanından kaldırılıp Akıncı Üssü’ne getirildiyse, bu tutanakta yazılı olup da henüz cereyan etmemiş olaylar da bir bir sahnelenecekti.

Ve dikkat edelim; saat 01.00’den sonra vuku bulan olayların hiç birinin askeri darbe açısından bir mantığı yok. Gerçi bu saatten önceki köprü kapatma gibi saçmalıkların da bir kurmay mantığı yok ama mesela Meclis’i bombalamanın, Emniyet’e saldırmanın, Saray’ın yakınına bomba atmanın, darbe bastırıldıktan sonra 15 tane askerle CNN Türk binasını basmanın, sabaha karşı 13 askerle Saray’ı teslim almaya gitmenin amacı hala çözülebilmiş değil. Halkı, emniyeti, parlamentoyu (bilhassa muhalefet partilerini) ve medyayı darbecilere karşı kenetlemek ve iyice nefret ettirmekten başka… Siyasi iktidarı devirmeyi ve yönetime el koymayı hedefleyen bir askeri darbede olması gereken hiç bir şey yok; olmaması gereken her şey var.

O yüzden Siyaset Bilimci Prof. Nurşen Mazıcı, darbe teşebbüsünün hemen ardından canlı yayında, bu noktaların altını çizmişti: “Benim doktora tezim sadece Türkiye’de askeri darbeler değil. Latin Amerika’yı da kapsayacak şekilde tüm askeri darbeleri inceleyerek bir kuramsal taban oluşturmuştum. Bunun (15 temmuz) ne olmadığını söyleyemem ama ne olduğunu söyleyebilirim: Bir askeri darbe değil bu. Dünyada yapılan askeri darbelerin hiç birisine uymuyor. 1 haftadır tartışılıyor. Benim bunun neden askeri darbelere uymadığını… başlama saatinden tutun da… Bunun bir darbe ile ilgisi yok. Askeri darbe değil bu. Bir olay olduğunda, onun faillerini ararken ‘Bu iş kime yaradı diye sorarsanız fail de onun içerisinde bulunur’ denir. Bu 15 Temmuz olayı kimin işine yaradıysa fail de onun yakınında demektir.”

****

Bunları söylerken “Saat 01.00’den sonra olanların tamamı kurgu” demiyorum. Sonuçta bir şekilde hepsi oldu. Birileri gerçekten o bombaları attı. O askerleri ilgili adreslere gönderdi. Ama bu mantıksız saldırıların kararının nasıl alındığına, hangi yönlendirmelerin yapıldığına, bu sevk ve idarede kimlerin nasıl roller oynadığına çok çok dikkat etmek gerekir diye düşünüyorum.

Netice olarak; Serdar Coşkun’un tutanağı ile ilgili olarak “Ne yani, birileri önceden olacakları biliyordu da bunu savcıya söylediler ve o da yazdı öyle mi?” tepkisi gösterenlerin, olaya bir de bu kronoloji ve hadiseler gözünden bakmalarını tavsiye ediyorum. Onlar bu tabloda ne görüyorlar acaba?

[Ahmet Dönmez] 8.3.2019 [https://www.ahmetdonmez.net]

El Ahram El Arabi’den Erdoğan kapağı: ‘Terör patronu’

Mısır’ın en önde gelen gazetelerinden El Ahram gazetesi bünyesinde yayın yapan haftalık El Ahram El Arabi dergisi son sayısını “Terör Patronu” olarak nitelediği Erdoğan ve icraatlarına ayırdı.

Yarı resmi bir dergi olması nedeniyle bir yönüyle Mısır Devleti’nin resmi görüşlerini de yansıtan El Ahram El Arabi dergisi, Erdoğan için dış kapağında “Şeytan” ifadesini kullandı. Ayrıca kapakta “Kirli dosyalar”, “Gizli anlaşmalar” ve “Komplo belgeleri” gibi başlıklar dikkat çekti.

Erdoğan “özel” sayısıyla çıkan dergi kapak sayfasında Erdoğan’a ait bir kanlı bir resmin altına “Şeytan” ifadesini kullanıldı. Yine kapak sayfasında dergi editörü Cemal El Keşk’in kaleme aldığı “Erdoğan’ın Çelişkileri” adlı makalenin anonsu yapıldı.

Dr. Eymen Semir, “İsrail Ordusunun ilk ortağı” başlıklı analiz yazısında, Erdoğan’ın İsrail’e karşı retorik düzeyin ötesine geçmeyen düşmanlık söylemine karşın derin ve stratejik ilişkileri koruduğunu çarpıcı örneklerle anlatıyor. Tümgeneral Muhammed Abdulmaksut ise “Türk-İsrail işbirliği Arap bölgesel sistemi için bir tehdittir” adlı makalesiyle aynı konuyu inceleyerek, Erdoğan’ı Arap milli güvenliğini tehdit eden lider olarak tanımladı. İsrail ile Erdoğan rejimi arasındaki Siyasi gerginliklerin ekonomik ilişkilere hiç yansımadığını da vurguladı.

“Halifelik halüsinasyonları” adlı yazı da ise Abdullah Hasan, Erdoğan’ın, Türkiye, Arap ve İslam dünyasındaki “siyasal İslam”ın temsilcileri üzerinden bir halifelik rüyası kurduğunu, ancak bu rüyanın Arap Baharı’nın Sonbahara dönüşmesiyle birlikte çatladığı görüşünü dile getirdi.

Muhammed İsa ise “Türkiye.. Çalınmış özgürlükler ülkesi” başlıklı yazısı ile Erdoğan’ın hukuk dosyasını masaya yatırarak “Kendi politikalarına tehlike olarak gördüğü herkesi avlamak için özel mahkemeler kurdu, yargı mensuplarını, gazetecileri ve kadınları tutukladı.” dedi. Yazısını Türkiye’nin Erdoğan dönemindeki insan hakları karnesi hakkında yayınlanmış yerel ve uluslararası raporlarla destekleyen yazar, Barolar ve Avrupa Hukuk Dernekleri Konseyi Başkanın Erdoğan rejimine yönelttiği “avukatların derhal serbest bırakılması çağrısını” hatırlattı.

İhab Semra ise, ‘Korsan devlet.. Kayyum ekonomisi’ adlı makalesinde darbecilere karşı çıkma bahanesiyle ilan ettiği olağanüstü halin gölgesinde şirketlere kayyum atayarak kendine yandaş kapital bir çevre oluşturduğuna dikkat çekti ve Arap dünyası ve Afrika’ya açılımlarda da ekonomik yardımlar adı altında bölgede kendine ait yerel uzantılar oluşturduğunun altını çizdi.

Dergide dikkat çeken dosyalardan birisi de Dr. Hint Osman’a ait. “Türkiye-IŞİD.. Organik bağ” başlıklı analiz yazısında, Erdoğan rejiminin terör örgütleri ile ilişkisini irdeliyor. Erdoğan ailesi ve IŞİD liderleri arasında “özel bir ilişki” olduğunu, Erdoğan’ın IŞİD üzerinden petrol ticareti yaptığını hatırlatıyor. Diğer yandan Erdoğan’ın IŞİD ve diğer radikal gruplar üzerinden Irak ve Suriye doğalgazı üzerinde söz sahibi olmaya çalıştığını iddia ediyor.

Erdoğan’ın seçimler öncesi İslamcı oyları ütmek için Mısır ve Cumhurbaşkanı Abdulfettah El Sisi’ye sert ifadelerinin ardından özel bir sayı ile Erdoğan’ın ‘kirli ilişkilerini’ konu eden El Ahram El Arabi, aslında diplomatik dil ve dengeleri iyi bilen bir dergi. Bu nedenle gözlemciler, bu kadar sert bir dil ile Erdoğan rejiminin üzerine gitmesini Mısır’ın Erdoğan ile köprüleri tamamen attığının delili olarak görüyor ve Erdoğan’ın varlığında Türkiye ve Mısır arasında siyasi bir iyileşmenin meydana gelmesinin neredeyse imkânsız hale geldiğini düşünüyorlar.

DERGİNİN TAMAMINI OKUMAK İÇİN

[TR724] 9.3.2019

Tarihin sıfır noktasına yolculuk [Bahar Eriş]

UNESCO Dünya Miras Listesi’nde bulunan ve “tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen Şanlıurfa’daki Göbeklitepe Ören Yeri’nin resmi açılışı Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla yapıldı.

ŞANLIURFA ÖRENCİK KÖYÜNDE

Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 20 kilometre kuzeydoğusundaki Örencik köyü yakınlarında, yaklaşık 300 metre çapında ve 15 metre yüksekliğinde geniş görüş alanına hakim bir konumda yer almaktadır. Neolitik döneme ait Göbeklitepe, ilk tapınağın dolayısıyla yeryüzündeki ilk inancın merkezi olabilmesi açısından önemli. Bu bölgede yaklaşık 20 tapınak tespit edilmiş ve şu ana kadar yalnızca 6 tapınak gün ışığına çıkartılmıştır.

EN ESKİ YAPITTAN 7500 YIL DAHA ESKİYE AİT

Göbeklitepe bu zamana kadar bilinen en eski yapıt ve tapınaktan 7500 yıl daha eskiye ait. Göbeklitepe’nin keşfine kadar bilinen en eski tapınak ise Malta’da bulunmakta ve 5000 yaşında. Ayrıca Stonehenge’den 7000, Mısır piramitlerinden ise 7500 yıl daha yaşlı.

KAYALARIN BİÇİMLENDİRİLMESİ VE TAPINAĞIN İNŞASI

Göbeklitepe’nin inşa edildiği dönemde insanoğlu bitki toplayan ve hayvanları avlayan küçük gruplar halinde sürekliliğini sağlıyordu. Kayalık bölgelerden, büyük sütunların ve ağır taşların el arabaları ve yük hayvanları olmadan 2 kilometre taşınarak Göbeklitepe’ye getirilmesi için muhtemelen tarihte insanların ilk defa bu kadar kalabalık bir şekilde bir arada olması gerekmişti.

MAĞARA DUVARLARINDAKİ RESİMLERDEN KABARTMA HAYVAN FİGÜRLERİNE

Mağarada duvarlarındaki avcılığı temsil eden resimlerden ziyade burada hayvan figürleri tek ve kabartma olarak işlenmiş, sanatsal açıdan farklı bir anlayışı etkileyici biçimde yansıtmaktadır. Taşlar üzerinde işlenmiş akrep, tilki, boğa, yılan, yaban domuzu, aslan, turna ve yaban ördeği figürleri yer almaktadır. Bir kısım arkeoloğa göre bu hayvan figürleri tapınağı ziyaret eden farklı kabilelerin sembolü olarak nitelendiriliyor.

BUĞDAYIN ATASI GÖBEKLİTEPE’DE

Bölgede yapılan araştırmalar ve elde edilen bulgular doğrultusunda önemli kültür bitkisi olan ve yüzlerce genetik varyasyonu bulunan buğdayın atasının ilk olarak Göbeklitepe eteklerinde yetiştiği ortaya çıkarıldı.

T SÜTUNLARDA YER ALAN 3 BOYUTLU ASLAN FİGÜRÜ

Arkeologlar boyları 3 ile 6 metre arasında değişen T biçimindeki sütunların stilize edilmiş insan figürleri olduklarını düşünüyorlar. Sütunlar üzerine yansıtılan diğer figürlerden farklı olarak aşağı doğru iner şekilde tasvir edilen 3 boyutlu aslan kabartması dikkat çekiyor. Bu ve diğer aslan figürleri neolitik dönemde aslanların Anadolu’da yaşamış olma ihtimalini güçlendiriyor. İnsanları temsil eden T sütunlarının ağırlıkları 40 ile 60 ton arasında değişiyor.

BİRA İÇİN TARIM

Bulgular taş devri insanlarının bira içtiğini de gösteriyor. Kazılarda şu ana kadar en büyüğü 160 litrelik kapasiteye sahip kireç taşına oyulmuş, altı bira varili bulundu. Klaus Schmidt, bulgular ışığında, insanoğlunun ekmek için değil, bira uğruna tarıma başladığına, bunun da ilk kez Urfa’da gerçekleştiğine kanaat getirmiş.

SIVI KULLANILARAK YAPILAN TÖRENLER

Arkeologlar tapınak kalıntılarındaki zeminlerinin özellikle sıvıyı geçirmeyecek şekilde yapıldığına dikkat çekiyor. Buradan, törenleri ne olduğu şu an kesinleşmese de bir sıvı (kan, su, alkol v.b.) eşliğinde gerçekleştirdikleri fikri oluşuyor.

TARIMLA DEĞİL TAPINAKLA GELEN YERLEŞİK HAYAT

Göbeklitepe, yıllardır tarih derslerinde öğretilen “göçebe toplulukların tarımı öğrenerek yerleşik hayata geçtiği” tezini de çürütüyor. Yerleşik hayata geçişin çiftçilik ve hayvancılığın ortaya çıkışıyla birlikte gerçekleştiği düşünülüyordu. Schmidt’e göre ise avcı ve toplayıcı toplulukların Göbeklitepe gibi dini merkezlerde sürekli olarak bir araya gelmelerinin sonucunda yerleşik hayata geçilmiştir. Kalabalık toplulukların ibadet merkezine yakın olma arzusu ve çevrede bu toplulukların ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde yeterli kaynak bulunmamasından dolayı insanlar tarıma yönelmişlerdir. Yani tarım yerleşik hayatı getirmemiş, dini mabetlerin etrafında kalma arzusu sonucunda yerleşik hayat tarımı getirmiştir.

[Bahar Eriş] 9.3.2019 [Kronos.News]

Bankaların el koyduğu gayrimenkul sayısı: 15 bin 532’ye ulaştı

Türkiye’de ekonomik kriz nedeniyle artan faizler ve vatandaşların bankalardan aldığı kredileri ödemede yaşadığı sıkıntılar nedeniyle bankaların el koyduğu gayrimenkul sayısı Şubat 2019 itibariyle 15 bin 532’ye ulaştı.

Vatandaşın ödeyemediği borçları nedeniyle el konan en fazla gayrimenkul 8 bin 454 adetle kamu bankalarında. Özel bankaların elinde ise 6 bin 296 gayrimenkul var. İnşaat sektöründe ise bir yılda batık kredi oranı yüzde 118 arttı.

Yaşanan ekonomik kriz derinleştikçe bankalardan alınan kredi karşılığında ipotek olarak gösterilen gayrimenkuller, birer birer bankaların eline geçiyor. Halen 13’ü özel, üçü kamu ve üçü de katılım bankası olmak üzere 19 bankanın elinde satışa hazır 15 bin 532 gayrimenkul bulunuyor.

Bir kısım gayrimenkul de değerleme aşamasında olduğu için henüz satışa çıkarılmış değil. Bunlar da dikkate alındığında finans sektörünün elindeki satılık gayrimenkul sayısının daha da yüksek olduğu belirtiliyor.

2019 Şubat ayından bankaların internet sitelerinde verdiği satış ilanlarında el konulan ipotekli gayrimenkullerin çoğunlukla Anadolu’da olduğu görülüyor. Bankaların eline geçen gayrimenkul sayısı son bir yılda yüzde 17 artış gösterdi.

Kamu bankalarının elinde 2018’in başında 4 bin 708 gayrimenkul bulunuyordu. Bir yılda kamu bankalarının icradan aldığı gayrimenkul sayısı ikiye katlandı. Özel bankaların elinde ise şu anda 6 bin 296 gayrimenkul var. Faizsiz bankacılık yaptıklarını savunan katılım bankaları da hacizde adeta yarışıyor.

Katılım bankalarının elinde ise 782 gayrimenkul bulunuyor. Satılık gayrimenkullerde kamu bankalarında Vakıfbank 3 bin 544 adetle, özel bankalarda İş Bankası 1065 gayrimenkulle ve katılım bankalarında ise Türkiye Finans 375 gayrimenkulle ilk sırada yer alıyor.

BATIK KREDİ YÜZDE 118 ARTTI

Ödenemeyen ticari ve bireysel krediler nedeniyle konuttan fabrikaya, otelden düğün salonuna, kümesten bağ-bahçeye kadar binlerce gayrimenkul bankaların eline geçti. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, 2018 başında inşaat sektöründe 5,9 milyar TL olan batık kredi yüzde 118 artışla 2019 Ocak ayında 12,9 milyar TL’yi aştı.

İnşaat tutar olarak en fazla krediyi batıran sektörlerden biri. Emlak komisyonculuğu da dahil edildiğinde inşaat sektörünün batığı bu yılın başında 17.8 milyar liraya çıkıyor. Ferdi konut kredisinde ise 2018 başında 812 milyon TL olan batık miktarı bu yıl ocak ayında 1 milyar TL’yi aştı.2019 başında bankacılık sektörünün takipteki kredi miktarı yüzde 4’ün üzerine çıkarken toplam takipteki krediler bir önceki yıl ocak ayına göre yüzde 56 artışla yaklaşık 100 milyar TL. Ocak sonu itibarıyla toplam bankacılık sektörü kredileri ise 2.3 trilyon TL.

DEVLET İPOTEK FİNANS KURUMU KURACAK

Hazine ve Maliye Bakanlığı 10 milyon TL sermaye ile İpotek Finansman Kurumu kurulmasına karar verdi. Konuya yakın yetkililerin ve kaynakların Reuters’a verdiği bilgiye göre, kurulacak kuruma 12 bankanın ortak olması bekleniyor. Kaynaklar bankalardan yüzde 5 ortak olmasının beklendiğini, diğer ortakların da Hazine Maliye Bakanlığı, Borsa İstanbul, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği (TSPB), Türkiye Sigorta Birliği (TSB) olacağını söyledi.

[MedyaBold.com] 9.3.2019

'Gizli bir rapor geçti elime... Bütün tarikat ve cemaatler Diyanet'e bağlanıyor'

Ahmet Nesin / artigercek.com

 Perinçek-Ergenekon-Erdoğan şeytan üçgeninin Diyanet kitabı...

Bunca yıl gazetecilik ve yayıncılık yaptıktan sonra en azından kimi yazarların yada kurumların nasıl bir yazı dili kullandığını öğreniyorsunuz. Yıllar önce bir öykü geçmişti elime, babamın hiçbir kitabında olmadığı gibi arşivde de şimdilik bulamadık ama yazı tarzı o kadar Aziz Nesin ki 5-10 Aziz Nesin okuyan bile anlar, kimileyin uzman olmak da gerekmiyor.

Önceki gün elime bir kitap geçti, daha doğrusu kitabın PDF hâli geçti, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlayacak. Kitabın adını haber başlığı olarak kullandım ve şimdilik dosyada da yazdığı gibi son derece "GİZLİ". Bu son derece "GİZLİ" kitap bana bir şekilde ulaştı ve yakında kitaplaşacağı söylendi. Kitabın önsözünde ne kadar Din İşleri Yüksek Kurulu'nun İnançlar ve Dini Oluşumlar Komisyonu tarafından rapor edildiği yazılsa da bana dil anlamında pek inandırıcı gelmedi. Nedenlerini aşağıda belirteceğim.

Bu çalışma 15 Temmuz darbe girişiminden sonra başlamış ve Fethullah Gülen ekibinin dışında bilip-bilmediğiniz ne kadar dini tarikat varsa incelemiş ve sonuç bildirgesinde akıl almaz bir karara imza atılmış. PDF 226 sayfa, kitap olarak kaç sayfa olur, onu bilemeyeceğim, yazı karakterine ve büyüklüğüne bağlı, detaylarını ileride yazacağım, ilk olarak kafama takılanları yazmaya çalışacağım.

Yazının girişinde de yazdım ya, bunca yıldan sonra yazar ve kurumlarda uzmanlaşıyoruz diye, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hazırladığı raporda da dilin nasıl olması bellidir. Bütün tarikatları incelerken Süleyman Hilmi Tunahan Cemaati'ni de incelemişler ve doğal olarak da en geniş bölümlerden birisi. İşte sorun burada başlıyor, Diyanet İşleri gibi bir kurum bu konuda açıklama yaptığında yada kitap hazırladığında Süleyman Hilmi Tunahan Cemaati'nden bahsederken halk dilinde kullanıldığı gibi "Süleymancılar" diye bahsetmez. Bunun nedeni sadece saygı da değildir, sonuçta resmî bir kurumdur ve gereği de budur. Süleyman Hilmi Tunahan öncülüğünde başladığı için ona izafeten "Süleymancılık" olarak bilindiğini de yazmışlar ama ondan sonrası Diyanet raporundan çok MİT raporu gibi yazılmış: "a – Süleymancıların belirgin özelliklerinden biri........" ve buna benzer çok bölüm var.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra bürokraside Menzil-Semerkand Cemaati'nin ciddi bir şekilde yer aldığını artık sağır sultan bile biliyor. Menzil Grubu esas olarak MHP ve Ülkücüleri destekleyen bir cemaat olarak bilinir ve aynı Süleymancılar'da olduğu gibi bunlar da "Menzilciler" diye bilinir ancak kitapta onlardan "Menzil Cemaati" yada "Menzil Grubu" olarak bahsedilmiş.

Gelelim sonuç bildirgesine, işte bilhassa dincilerin Atatürk'e kızdıkları bölüm burada başlıyor, hep derler ya "Mustafa Kemal bizim cemaatlerimizi kapattı" diye, bu kitaba göre kapanmıyor ama önce hemen hemen bütün cemaatlerin devletin kontrolüne alınmasını söylüyorlar.  Bu mantığa göre kayyım mantığı sadece belediyelerle sınırlı kalmayacak, tarikatlara da kayyım atanacak.

Final olarak "Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakültelerinin üzerine düşen en temel vazife bu tür yapılara karşı toplumu bilinçlendirecek ve bilgilendirecek bir çaba ve çalışma içinde olmasıdır. Ülkemizdeki teşekküllerin, yasal bir zemine kavuşturularak mali ve asayiş yönünden denetimlerinin yapılmasının yanında Diyanet İşleri Başkanlığı'nca dini açıdan denetlenmeleri zaruret arz etmektedir" deniliyor kitapta.

Bütün bunları kısaca yazdım, hemen Ergenekon davasından tahliye olduktan sonra Vatan Partisi genel Başkanı Doğu Perinçek'in birkaç konuşması geldi aklıma:

Perinçek: Ergenekon'dan çıkıyoruz. Cemaat ve Tarikatların kökünü kazıyacağız.

Perinçek: Darbeden bizim de, MİT'in de önceden haberi vardı.

Perinçek: Dugin bize Türk askerinin olağanüstü bir hareketlilik içinde olduğunu söyleyince, bunu hükümete söylemesini belirttik. O da bize söylediklerini Ankara'ya gittiğinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'e söyledi.

Perinçek: Erdoğan, İslami Kemalist oldu. Bizim savunduğumuz noktaya geldi.

Şimdi gelelim neler olabileceğine, bu kitap seçimlerden önce yayınlanırsa ne olur. Büyük olasılıkla kitapta yer alacak onlarca tarikat Erdoğan'a oy vermez. İşte tam da burada başlıkta bahsettiğim şeytan üçgeninin bir açısı esasında bozuk, tam da seçim öncesi, oy yalvarma noktasında bir Erdoğan'ın kabul edeceği bişey değil. Ama unutmayın, önceki erken seçim de Erdoğan'ın istediği bişey değildi ama Bahçeli zorladı ve bu zorlamayla İYİ Parti'ye karşın kendi %10'luk baraj seviyesinin garantisini aldı ve hiç oy almadığı Kürt illerinde oylarını 5 misline çıkardı.

Bana öyle geliyor ki AKP ve Recep Tamam Erdoğan'a tam da 1 Nisan şakası hazırlıyorlar.

YAZI KAYNAĞI

[Samanyolu Haber] 9.3.2019

Bediüzzaman’ın Son Günleri [Fikret Kaplan]

Bediüzzaman Hazretleri, ömrünün son zamanlarında uzun sürgün hayatı yaşadığı ve hayatı boyunca unutamadığı yerleri vefa gereği ziyaret etme arzusu duydu. 

İstanbul’dan hareket ederek Emirdağ’a, oradan da Eskişehir’e gitti. Eskişehir Yıldız Oteli’nde de bir süre kaldıktan sonra Isparta’ya döndü. Isparta’da bir hafta kadar kaldı. Oradan da nur hizmetlerinin medresesi olan Barla’yı talebeleriyle birlikte ziyaret etti. Bu hatıralar şehrinin Bediüzzaman’ın gözünde çok kıymetli bir yeri vardı. Risale-i Nur burada telif edilmeye başlamıştı. Kur’ân-ı Hakîm’in hidayet nurlarını temsil eden Sözler ve Mektubat ve Lemeat-ı Nuriye buradan etrafa yayılmıştı. Bu itibarla Barla, Risale-i Nur dershanesinin ilk merkezi idi.

Üstad, Barla’dan on dokuz sene evvel ayrılmıştı. Art arda gelen sürgünler, mahkemeler ve mecburi ikametler nedeniyle o zamana kadar Barla’ya bir daha gidememişti. Güzel bir bahar günü Barla’ya geldi. Barla’daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstad’ı karşıladılar.

Bu esnada yediden yetmişe Barlalılar bayram sevinci içinde “Hocaefendi gelmiş.” diye onu görmek için toplandılar. Nahiyenin üst tarafında dokuz sene kaldığı ilk Nur Dersanesi’ne inerken, yolda 1939 Şubat’ında vefat eden, eski talebesi ve hizmetkârı Marangoz Mustafa Çavuş’un kapısının üzerindeki büyük kilidi görünce dayanamadı. Mübarek gözlerinden damla damla yaşlar boşandı.

Zübeyir Gündüzalp ve Tahiri Mutlu’nun kollarında dershanesine geldi. Kendini yalnız bırakmalarını istedi. Dokuz yıl, üzerinde ibadet ve tefekkür ettiği çınar ağacına sarıldı; hüngür hüngür ağladı.

Bu ağaç onun ibadetinin ve tefekkürünün rasathanesiydi. Kaç geceler dalları arasında sabahlamış, Allah’ı zikretmiş ve Risaleleri yazmıştı. Bu gurbet diyarda uzun yıllar yalnızlığını paylaştığı arkadaşına sıkı sıkı sarıldı, hıçkırıklarla ağladı vefalı insan.
Ardından, hüzünlerine ortak olan odasına girdi ve iki saat kadar orada kaldı. Hazin ağlayışı dışarıdan işitenlerin yüreklerini dağlıyordu.

Benim vazifem artık bitti

Son yıllarında Risaleler’in hızlı basımından Üstad son derece memnundu. Basılan eserlerin formaları geliyor ve müellifin bizzat kontrolünden geçiyordu. Bediüzzaman, “Şimdi Risale-i Nur’un bayramıdır. Benim vazifem artık bitti. Ben bu günleri bekliyordum. Artık gideceğim.” Diyordu.

"Menderes Bizi Anlamadı"

Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti 14 Mayıs 1950’deki seçimlerde 396 milletvekili çıkartarak tek başına iktidar olmuştu. Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes’in Başbakan olmasıyla ülkede yeni bir dönem başlamıştı.
Bediüzzaman Said Nursi, özgürlüklerden yana bir tavır sergileyen Demokrat Parti’yi destekleyip, “benim reyim ehemmiyetlidir” diyerek açıkça oy vermişti. Ayrıca, ülkenin bir çıkmazdan kurtulmaya çalıştığı bu zor dönemde, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a ve Başbakan Adnan Menderes’e çeşitli konularda tavsiyelerde bulunmuştu. Demokrasiyi topluma hâkim kılma gibi siyasilerin güzel icraatlarını takdir ederek Başbakan Adnan Menderes’i “İslam Kahramanı” olarak vasıflandırmıştı. Fakat, sonraki zamanlarda o da hayal kırıklığına uğrayacaktı.

1957 yılında yapılan genel seçimlerde, Demokrat Parti %48 oyla iktidarını korumuştu. Demokrat Parti İslâmî bir parti değildi. Fakat, uzun yıllar süren tek parti iktidarından sonra Türkiye’de bir hürriyet havasının hakim olması Müslüman kesimlerin Demokrat Parti’yi desteklemesinde etkili olmuştu. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri siyasî hayatla ilgilenmediği ve bir parti kurup herhangi bir siyasi faaliyette bulunmadığı halde, o günlerde ülkedeki olumlu havanın devam etmesi için oyunu Demokrat Parti’den yana kullanma kararı almıştı. Bizzat sandık başına giderek oyunu Demokrat Parti lehine kullanmıştı.

Üstad, Demokrat Parti döneminde de çok büyük sıkıntılar yaşamasına rağmen Menderes'e dua ediyor ve talebeleri bunu açıkça biliyorlardı. Isparta’da bir sabah ders yaparken, “Kardeşlerim, ben bu gece Menderes’e dua ettim” dedi. Menderes o gece İngiltere’de uçak kazası geçirmiş, fakat kurtulmuştu.

Bediüzzaman ve talebelerinin “demokrat kardeşlere tavsiye” başlığıyla gönderdikleri mektuplara da Menderes itibar etmiyordu. İktidarın kendisine verdiği rehavet ve güçle Başbakan Adnan Menderes’in basireti bağlanmış, çevresinde dönen hadiseleri okuyamıyordu.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin son aylarında talebeleriyle vedalaşmak ister gibi bir dizi geziye çıkması bile siyasileri rahatsız ediyordu. Yirmi sekiz sene gurbetlerde, hapis ve mahkemelerde çileli bir hayat geçiren Bediüzzaman’ın son günlerdeki bu ‘veda’ yolculuklarını hükümet, muhalefet ve gazeteler mesele hâline getirdiler. Bundan dolayı, 11 Ocak 1960 günü öğleden sonra Ankara’ya gelen Said Nursî’ye hitaben, hükümet bildirisi olarak radyodan Emirdağ’da ikamet etmesi bildiriliyordu.
Ankara'ya gitmeyi arzu ettiğinde emniyet haber almıştı. İçişleri bakanlığı Bediüzzaman’ın Ankara'ya sokulmaması için emir vermişti.

Üstad, Ankara Gölbaşı'ya geldiğinde arabası polisler tarafından çevrilerek İçişleri bakanlığının emri kendisine bildirildi. Polisler mahcup olarak: 'Biz emir kuluyuz, emri tatbik ediyoruz' diyerek mazeretlerini ifade ettiler. Üstad da onlara: 'Ben suçlu değilim, aranmıyorum, o halde sizin kanunlarınıza göre her yere seyahat etme hürriyetim var. Sizin yaptığınız keyfî bir harekettir. Ben sizin kanunlarınızı dinlemiyorum. Yalnız benim altmış senedir tatbik ettiğim bir düsturum var: Asayiş bozmamak.’ dedi ve oradan geri döndü. Polatlı'ya kadar polisler kendisini takip ettiler.

Bediüzzaman, bir zaman sonra Menderes için: 'Menderes bizi anlamadı. Ben yakında gideceğim, onlar -ellerini ters çevirerek- tepetaklak olacaklar' dedi.

Üstad, 20 Ocak 1960 günü gece geç vakit, Emirdağ’dan Isparta’ya geldi. Bey Mahallesindeki ikametgâhına yerleşti. Bir müddet kaldıktan sonra buradan Afyon’a geçti. Burada da bir gece kaldıktan sonra tekrar Emirdağ’a hareket etti. Bundan sonra Isparta’ya geçen Üstad, son günlerini genel olarak Isparta’da ikamet ederek geçirdi.

Bediüzzaman’ın Son Yolculuğu ve Vefatı

Bayram Yüksel Ağabey Anlatıyor:

“Hazreti Üstad, 19 Mart 1960 Cumartesi günü, ikindi namazından sonra Isparta’ya geldi, ikindiden evvel de bir polis gelmişti:

‘Hoca Emirdağ’dan hareket etmiş.’ dedi.

‘Gelmedi.’ dedik.

Hakikaten bir saat sonra geldi. Eve gelmeden korna çalardı. Üstad’ın arabasının kornasını bilirdik. Korna çaldı. Tahirî Ağabey ile beraber hemen aşağıya indik. Kapıyı açtık, araba içeri girdi.
Üstadımız arabanın arka koltuğunda yatıyordu, zorla kucağımıza aldık, arabadan çıkardık. Merdivenden çıkarken sırtımıza almak istedik, binmedi. Kollarına girdik. Tahirî Ağabey ile beraber yatağına yatırdık. Çok şiddetli ateşi vardı, yanından hiç ayrılmadık. Namazları da nöbetle kılıyorduk.
Üstadımızın hizmetinde o anda Tahirî Ağabey, Zübeyir Ağabey ve Hüsnü kardeşimizle dördümüz bulunuyorduk. 19 Mart 1960 gecesi saat iki veya iki buçuktu. Zübeyir Ağabey ile beraber Üstad’ın başında nöbet tutuyorduk. Zübeyir Ağabey kollarını ovuyor, ben de ayaklarını ovuyordum. Üstadımız bana baktı:

‘Gideceğiz.’ dedi.

‘Üstadım, nereye gideceğiz?’ dediğimde,

‘Urfa.. Diyarbakır...’ dedi.

Tekrar, ‘Gideceğiz.’ dedi.

‘Nereye Üstadım?’ dediğimde,

‘Urfa’ya gideceğiz.’ diye söyleyince, Zübeyir Ağabey:

‘Çok ateşli de ondan öyle diyor.’ dedi.

Saat iki buçuk civarında, sık sık tekrarlamaya başladı:

‘Sabah olsun hemen Urfa’ya gideceğiz.’ diyordu.

Diyarbakır, bir sefer ağzından çıktı. Daima Urfa diyordu. Tahirî Ağabey’le Hüsnü kardeşimiz nöbete geldi. Biz Zübeyir Ağabey’le sahur yemeği yemeye gittik.

Üstadımız yine, ‘Urfa’ya gideceğiz hazırlanın.’ diyor, Hüsnü kardeşimize.

Hüsnü de:

‘Lastikler arızalı.’ diyor.

Üstad:

‘Urfa’ya gideceğiz, başka araba da olabilir ve iki yüz lira da olsa veririz. Hatta cübbemi bile satabilirim.’ diyordu.

Hüsnü geldi, hemen arabayı hazırlamaya başladık. Hakikaten lastikler patlaktı. O zaman yeni lastik bulmak zordu. O sırada Üstadımız, Tahirî Ağabey’i:

‘Git, sen de yardım et.’ diye birkaç sefer gönderdi. ‘Kardeşim, ben de yardım edeyim, Üstad acele ediyor, çabuk olun.’ dedi.

Arabayı hazırladık. Üstadımız da hazırlandı, Zübeyir Ağabey de akşamdan beri:

‘Keşke Bayram da beraber gitse bize çok yardım eder, yalnız başımıza çok zor oluyor.’ diyordu.
Çünkü Üstadımız Ankara veya İstanbul’a giderken kimseyi götürmüyordu. Yalnız Zübeyir Ağabey ile Hüsnü kardeşimiz gidiyorlardı. Zübeyir Ağabey de ‘Nazar-ı dikkati fazla celbetmesin diye, Üstadımız yanında fazla kimseyi götürmüyor.’ demişti. Üstadım da hazırlandı, kapıdan çıkacağı zaman, ‘Efendim Bayram da gidecek mi?’ diye Zübeyir Ağabey, Tahirî Ağabey’e sordurdu.
Üstadımız da:

‘Gidecek.’ dedi.

Zaten ben de hazırlanmıştım. Üstadımızı arabanın arkasına yatak koyarak yatırdık. Zübeyir Ağabeyle biz şoför mahalline oturduk.

20 Mart 1960 saat tam dokuzdu. Üstadımızın evinin önünde caddede iki polis bekliyordu. O zaman hükûmet bildirisi olarak radyoda ‘Said Nursî’nin Emirdağ veya Isparta’da oturması tavsiye olunur.’ diye okumuşlardı. Polisler, ekseri Ankara veya İstanbul’a gider diye çok korkuyorlardı. Onun için bilhassa o günlerde çift polis bekliyordu. Araba hareket etmeden, ev sahibi Fitnat Hanım, arabanın yanına geldi.

Üstadımız:

‘Hemşirem Allah’a ısmarladık, bana dua edin, çok rahatsızım.’ demişti.

Üstad çok hüzünlü ayrıldı. Fitnat Hanım’ın da gözleri yaşarmıştı. Biz ayrıldıktan sonra, Fitnat Hanım, Tahirî Ağabey’e, ‘Bu sefer Üstad’dan ben şüphelendim. Vallahi yerini aramaya gidiyor.’ Demişti.

Devam edecek…

[Fikret Kaplan] 9.3.2019 [Samanyolu Haber]

Sudanlı muhalif liderler Tr724’e konuştu: “Siyasal İslamcı diktatörler, Sudan’ı ve Türkiye’yi bölüyor” [Türkmen Terzi]

Güney Afrika merkezli Afrika-Ortadoğu Araştırmalar Merkezi’nin (AMEC) organize ettiği, “El Beşir iktidarda kalabilecek mi?” başlıklı panel, Hartum büyükelçisini ve Sudanlı muhalifleri biraraya getirdi. Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey örgütü (SPLM-N) Güney Afrika temsilcisi Sabir İbrahim, Sudanlı Ortadoğu-Kuzey Afrika uzmanı Salah Eddin Elzein ve AMEC araştırmacılarından Ebrahim Deen program sonunda TR724’ün sorularını cevapladı.

Sürgünde yaşayan Sabir İbrahim, “Siyasal İslam Sudan’ı böldü, petrol kaynaklarının yüzde seksenini kaybettik, şimdi de Kuzey’de insanları din ile siyaset ile bölüyor.” tespitinde bulundu. İbrahim, “Türkiye ve Sudan’ın benzerliği, Siyasal İslam diktatörlüğünü yaşıyorlar. Erdoğan ve Beşir’in dar görüşleri, bir ulus inşa etmekten çok uzak. Erdoğan, Mustafa Kemal Atatürk’ün çok zorlanarak kurduğu ulus devleti yıkıyor.” dedi.

Sabir İbrahim’e, son dönemde protestolarla, iç çatışmalarla ve şiddetli ekonomik krizlerle boğuşan Sudan’ın geldiği durumu sorduk. İbrahim gelinen noktayı şöyle anlattı: “Biz Sudan’ın özgürlüğü için mücadele ettik, 2005 yılında Hartum hükümeti ile barış anlaşması imzaladık. Ne yazık ki Hartum hükümeti bizim istediğimiz şartlarda bir barış anlaşmasını kabul etmedi. 2011’de Güney Sudan referanduma giderek bağımsızlığını kazandı. Tek bir Sudan için mücadele eden bizim hareketimiz de, Güney’in bağımsızlığını kazanması ile ikiye bölündü. Biz Güney’den değiliz, ben Kuzey’denim, Darfurluyum. Kuzey’de de Beşir rejimine karşı olanlar var. Biz 22 yıl savaştığımız bir Sudan rejiminin emrinde yaşayamayız. Değişime ihtiyacımız var. Bu yüzden 2011’de silahlandık, büyük bir alanı özgürleştirdik. Bizim eğitim sistemimiz Kuzey’den farklıdır, kendi okullarımız, hükümetimiz var, bütün bir Sudan’ı özgürleştirmekte kararlıyız.”


Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey örgütü (SPLM-N) Güney Afrika temsilcisi Sabir İbrahim | Fotoğraf: Türkmen Terzi, Tr724
Modern devletin temellerini atamadık!

Ömer El-Beşir’e karşı mücadele eden İbrahim, ‘Sudan’ın büyük çoğunluğunu oluşturan gençlerin artık, rejiminin insanları din, ırk, kültür, coğrafi bölge gibi farklılıklara göre ayırmasına karşı çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?’ sorusuna ise, şu sözlerle cevap verdi: “Bizim Sudan kurulduğundan beri yönetici elit problemimiz var. İngilizlerden bağımsızlığımızı kazanınca, modern devletin temellerini sağlam atamadık. Aç gözlü elitler devleti “din ve etnik” temeller üzerine kurdular. İngilizler yönetimi ülkeyi terk ettikten sonra, 1954’te ilk kurşun, devlet sisteminin tamamen “İslamlaştırılmasına” tepki olarak atıldı. Kuzey Sudanlılar, İngilizlerden boşalan devlet kademelerine bütün Sudanlıları getireceklerine (ayrım yapmadan), sadece kendileri bütün devletin sahibi oldular. Müslüman ve Arap olmayanlar marjinalleştirildi ve silaha sarıldılar. 1983’de şeriat kanunlarının getirilmesi, Müslüman Kardeşler örgütünün yardımıyla oldu. Bu kanunlar Müslüman olmayan herkesi dışladı; Müslüman olmayanları ikinci, Arap olmayanları da üçüncü sınıf vatandaş yaptı. Bu bir apartayt (Güney Afrika’da uygulanmış, azınlık beyazların üstünlüğüne dayan sistem) rejiminin katmerlisidir. Yani senin toplumdaki yerini ırkın ve dinin belirliyor. Bu Araplaştırma ve İslamlaştırma politikasına biz hayır dedik.” 2005’teki barış anlaşmasında Dr. John Garang (Güney Sudan Özgürlük Hareketi lideri) “Gelin bir masa etrafında toplanalım, hepimiz Sudanlıyız. Herkesi içine alan seküler bir devlet yapısı ortaya koyalım” cağrısına Beşir yönetiminin hayır dediğini söyleyen İbrahim, Hartum’un bu yüksekten bakan, dışlayıcı tavrının Sudan rejiminin çöküşünü başlattığını ifade etti. İbrahim Kuzey’in durumunu şöyle özetledi, “Bugün halen Kuzeyliler, Güney’in ayrıldığını hissetmiyor. Doğal kaynakların yüzde 80’i Güney’e gitti. Petrol kaynakları, tarım arazileri, akarsular…bütün zenginlikler Güney’de kaldı. Neden? Dini meselelerden dolayı. Biz şimdi Kuzey’de savaşıyoruz, çünkü Hristiyanlar, Afrika dinlerine inananlar, Afrika’nın yerel dillerini, kültürlerini geliştirmek isteyen Sudanlılar Kuzey’de de yaşıyor. Ama Sudan kanunları bu insanlara izin (kendi kimliklerini yaşamalarına) vermiyor. Hartum hükümeti bizim için ayrıştırıcı, bir apartayt rejimidir.”

Bölünmenin temelleri 52 yıl önce atıldı

Bölünmeye giden yolun 1947’de başladığını söyleyen Sabir İbrahim, Sudan’ın acı iç savaş tarihini şöyle özetledi: “Cuba Konferansı’nda Güneyliler, Kuzey’e, ‘hepimiz Sudan’ın parçasıyız, tek bir ülke kuralım dediler’ ama İngilizler Güneylilere, ‘hayır Kuzey’le beraber olamazsınız, onlar Arap ve Müslüman’ dediler. Ama Güneyliler ‘Hayır, Kuzeyliler de bizim kardeşlerimiz, biz bir plan yapacağız, sorunları çözeceğiz’ diye samimi yaklaştılar. İngilizler ayrıldıktan sonra Kuzey’de ülkenin kurulmasına Güneyliler yardım etti ve ‘tek bir arzumuz var, bizim sizden farklılıklarımız var, bizim dilimizi, kültürümüze karışmayın, bize İslami kanunları uygulamayın’ isteğinde bulundular. Sudan bağımsız olunca Kuzeyliler dedi ki, ‘Federasyon, bölünmedir, size kesinlikle izin vermeyeceğiz’. Güney’e karşı çok acımasız bir savaş başlattılar. Binlerce köyü yaktılar. 1954’de gereksiz bir ideolojiden dolayı iç savaş başladı. 1972’e kadar savaş devam etti. Dönemin Sudan lideri Numeyri Güney Sudan’a geçici olarak bir barış getirdi. 1983’de ne oldu? Müslüman Kardeşler şeriat istedi ve uyguladı. Yeni bir savaş başladı, öncekilerden çok daha acımasız. Bu savaşa “cihat” savaşı dediler. Irak’tan, farklı bir çok Ortadoğu ülkesinden cihadcıları getirdiler, bize, yani Sudanlılara karşı savaşmaları için. 2005’te geçici bir barış sağlanmıştı.”

Güney’i bölen politikalar, şimdi de Kuzey’i bölüyor

Sabir İbrahim, sözlerini şöyle sürdürdü: “2011 referandumunda Güneylilerin yüzde 99’u Kuzeyden ayrılmak istedi. Şimdi ne yapılıyor? Güney’in ayrılmasına yol açan bütün bölücü, dışlayıcı politikalar şu anda Kuzey’de uygulanıyor. Darfur’da Beşir’e karşı savaşanlar bizim kardeşlerimiz. Bizim artık yeni, seküler bir Sudan’a ihtiyacımız var. Bende bir Müslümanım. Farklı renklerin olduğu, kültürlerin yaşadığı bir toplumda şeriat kanunlarını uygulayamazsın. Sudan sistemi “çift apartayt” sistemidir. Eğer Arap ve Müslüman isen birinci sınıfsın, Müslüman değilsen ikinci sınıf, Arap ve Müslüman değilsen, üçüncü sınıf. Bu sistem ülkeyi bir yere götürmez. Ben evimde Afrika dansımı yapamam, dilimi konuşamam, böyle bir mantalite Sudan’ı yönetiyor bugün.”

Çıkarcı Arap ülkeleri ve Erdoğan, Sudan rejimini destekliyor

Ne yazık ki birçok Arap ülkesi Beşir rejiminden yararlandıkları ve ülkenin kaynaklarından çıkar sağladıkları için Sudan’ı desteklediklerini belirten İbrahim, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da siyasal İslamdan ve çıkarlarından dolayı Beşir’i desteklediğinin altını çizdi. Sudan’da özellikle büyük Türk işadamları için büyük fırsatlar olduğunu, ülkenin mineraller ve aynı zamanda jeopolitik açıdan çok önemli olduğunu belirten İbrahim, geçmişte Osmanlının Sudan’ı bir dönem yönettiğini, şimdiki AKP hükümetinin ise Müslüman Kardeşlere yardım ettiğini ve siyasal İslam ideolojisi ile ülkeye geldiğini anlattı.

“AKP diğer muhalif grupları istemiyor, Türkiye’de özgürlük yok”

“Sudan’daki Hizmet okullarının, yardım kuruluşlarının kapatıldığı” sorusuna ise İbrahim şu cevabı verdi, “Sudan’da Hizmet okullarını, hastanelerini biliyorum. Erdoğan bu kurumları kapattı, bu mesele Türkiye’nin iç meselesidir. Erdoğan kendine rakip olacak hiçbir güçlü muhalif grup istemiyor. Erdoğan’ın politikaları Türk halkını çok böldü. Eğer bir siyasi parti kendi ideolojisini başka partilere empoze ederse orada toplum bölünür. Bu arada Türkiye’de artık özgürlük yok.”

‘Türkiye ve Sudan, siyasal islam diktatörlüğünü yaşıyor’

“Beşir’in geleceğini nasıl görüyorsunuz” sorusunu ise Sabir İbrahim şu cümlelerle yorumladı: “Ulus kurma işi zeka gerektirir, entelektüeliniz olması gerekir, fikirlere açık insanlarınızın olması lazımdır, Türkiye’de muhalefetin de ülkeyi yönetme hakkı vardır; Türkiye ve Sudan arasındaki benzerlik, diktatörlükleridir. İki ülkenin liderleri de kendi fikirlerini, dünya görüşlerini bütün topluma dikte ediyorlar, 21. Yüzyılda yaşıyoruz! Bu durum artık mümkün değil. Türk toplumu farklılıklarıyla çok zengin bir toplum. Türkiye’de şunu diyemezsin, bu benim fikrim ve tartışmasız doğru. Türkiye ve Sudan’ın benzerliği, Siyasal İslam diktatörlüğünü yaşıyorlar. Erdoğan ve Beşir’in dar görüşleri, bir ulus inşa etmekten çok uzak. Erdoğan, Mustafa Kemal Atatürk’ün çok zorlanarak kurduğu ulus devleti yıkıyor. Sudan’da da bağımsızlığımızı kazandığımızda birbirimizi dışlamıyorduk ama şimdi Beşir sayesinde dışlıyoruz. Bugün ben Sudan’da bir işe başvursam, siyasi görüşlerimden dolayı bana iş vermezler.”

“Uluslararası ambargolara rağmen Beşir 20 yıldır ayakta!”

Amerika’nın ve uluslararası güçlerin, kuruluşların ambargolarına rağmen Beşir’in 20 yıldır iktidarını devam ettirmesinin ilginç olduğunu söyleyen İbrahim, Sudan rejiminin Ortadoğu’dan destekle ayakta durduğunu ifade etti. İbrahim şöyle devam etti: “Beşir’e gece-gündüz yardım eden dış ülkeler var. Bu ülkeler siyasal islamın devam etmesini isteyen güçler. Saddam Hüseyin 4-5 yıl dayanamadı, Libya’nın petrol kaynakları Sudan’ın yüz katı idi ama Kaddafi ayakta kalamadı. Katar, Suudi Arabistan gibi ülkeler Beşir’i destekliyor. Eğer Beşir düşerse, Müslüman Kardeşleri destekleyen hükümetler Sudan’daki muhalefetten hiç bir destek alamazlar. Güney Sudan’da 2 milyon insanın, Darfur’da 300 bin insanın kanları Beşir hükümetinin ellerinde. Beşir daha geçen ay zengin körfez ülkelerine gitti, mali yardım istedi. Sudan’daki devalüasyon inanılmaz boyutlarda. Eğer Arap ülkeleri desteklemese Beşir bir gün iktidarda kalamaz.”

Sudanlı Ortadoğu-Kuzey Afrika uzmanı Salah Eddin Elzein | Fotoğraf: Türkmen Terzi, Tr724
“Eskiden gençler rejim için savaşırdı, şimdi ise rejimi yıkmak istiyor”           

Sudanlı siyasi yorumcu Salah Eddin Elzein de Sudan’da devam eden protestolar üzerine yaşanması muhtemel farklı senaryoları özetledi.

Sudan nüfusunun yüzde 60’dan fazlasını gençlerin oluşturduğunu ifade eden Elzein, bir devlet yetkilisinin, “20 yıl önce, Güney Sudan’da Beşir rejimini korumak için savaşan gençlik vardı, bugün ise Beşir rejimini gençlere karşı savunuyoruz” sözlerinin şu anki durumu anlattığını söyledi. Ekonomideki kötü durumun, son rejim karşıtı protestolarda çok etkili olduğunu anlatan Elzein, 2011’deki bölünme ile petrol rezervlerinin yüzde 70’inin Güney’de kalmasının Hartum’u çok zor duruma düşürdüğünü söyledi. Bu kaybedilen yüzde 70’lik rezervlerin, 2011’e kadar, ülkenin sağlam para gelirlerinin yüzde 75’ini karşıladığını belirten Elzein, “Sudan artık bu kaybı çok ağır hissediyor, ekonomi iyice dibe vurdu. Beşir’in ve diğer siyasi liderlerin ne söylediğine artık kimse inanmıyor. Sadece ekonomi değil, halk 30 yıldır bekliyor ama bu rejim hiçbir başarı gösteremediği gibi her alanda başarısız oldu.” dedi.

Sudan’da değişim kaçınılmaz

Sudanlı analist, yakın gelecekte Sudan’ı bekleyen muhtemel üç senaryoyu ve sonuçlarını ise şöyle değerlendirdi; “İnsanların değişim istemesinden ve kötü ekonomiden dolayı rejim düşebilir. İkinci senaryo da ise; askerlerin, güvenlik güçlerinin rejimi destekliyor olması ve Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır gibi ülkelerin Sudan’da rejim değişikliğine karşı çıkmasından dolayı, Beşir iktidarda kalabilir. Ama rejim devam etse bile bu uzun süreli olamaz, çünkü sorunlar çok derin. Üçüncü senaryo ise siyasi uzlaşı. Protestocular rejimi deviremez, Beşir de sokaklara inen halkı durduramazsa, bir uzlaşı olur ve ülkenin daha da kötü şekilde diktatörlüğe ve iç savaşa sürüklenmesi engellenir. Her ne olursa olsun Sudan’da geriye dönüşüm olmaz ve bir değişim yaşanır. Umarım bu değişim şiddete başvurmadan, darbe ve karşı darbeler yaşanmadan iyi yönde gerçekleşir”.

Uluslararası güçler Beşir rejiminin durmasından yana

Salah Eddin Elzein, Sudan’ın bölünmesini yakından takip eden uluslararası güçlerin, Sudan’da Beşir rejiminin devam etmesinden yana olduklarını söyledi: “Çin ve Rusya’nın Ömer El-Beşir ile arası çok iyi. Avrupa ülkeleri de Sudanla sığınmacılar konusunda anlaştı. Göçmenlerin Libya’ya gitmesi ve oradan Avrupa’ya geçmelerinin önüne geçilmesi konusunda işbirliğine varıldı. Amerika Başkanı Donald Trump’ın da otoriter rejimlerle arası iyi. Sudan’da da güçlü Beşir ile sorunu yok. Beşir gitse bile daha güçlü lider gelmesini isterler, çünkü demokrasi olduğu zaman istedikleri anlaşmaları yapmaları zorlaşır.”

‘Sudan’ın istikrarı bölge için çok önemli’

Salah Eddin Elzein, “Sudan çok türbülansı bir bölgede yer alıyor. Kuzeybatı’sında krizdeki Libya var. Batı komşusu, Orta Afrika, krizde. Güney’de, Güney Sudan var, krizde. Allah korusun Sudan’da yaşanacak kargaşa bölgedeki 4-5 ülkenin de güvenliği için çok kötü olur. Daha fazla göçmen Avrupa’ya akar, daha fazla terrorist bölgeye gelir. Sudan’ın istikrarsızlığının kimseye faydası olmaz. Rejimle arası iyi olan Türkiye gibi ülkeler, bölgede istikrarın devam etmesi, Sudan’a demokrasi gelmesi için katkılarını sunmalılar.” diye çağrıda bulundu.

AMEC araştırmacılarından Ebrahim Deen ise, Sudan’daki protestocuların ülke geneline yayılmış olmalarına rağmen, eylemlerin küçük gruplarla gerçekleştiğini, bu gösterilerin rejimi devirmeye  yetmeyeceğini, askerlerin Beşir’i desteklediğini, Afrika ülkelerinin de rejim değişikliğine sıcak bakmadığını ifade etti.Güney’in bölünmesinin istikrarsızlığa sebeb olduğunu, Libya ve Mali’de cihadcı grupların aktif olduğunu belirten Deen, Afrika Birliği’nin bölgede daha fazla istikrarsızlık istemediğini belirtti. Beşir yönetiminin Suriye’de olduğu şekilde aşırı güç kullanmaktan çekineceğini ifade eden Deen, öte yandan, ekonominin kötüleşmesinin ve protestoların, Beşir yönetimini daha da otoriterleştireceği, olağanüstü hal ilan edilmesinin bu durumu kanıtladığı yorumunda bulundu.

Sudan’da Cuma namazı sonunda başkent Hartum’a yakın büyük camilerde yüzlerce kişi Beşir’i protesto etti. Omdurman şehrindeki protestoları ise, muhalefet Milli Ümmet Partisi organize etti. Polis, göstericilere gözyaşartıcı bomba ile müdahele etti. Beşir geçen ay hükümeti fesederek, 1 yıllığına olağanüstü hal ilan ederken, hükümet karşıtı olaylarda ölü sayısı 50’ye yaklaştı.

[Türkmen Terzi] 9.3.2019 [TR724]

Şampiyonlar Ligi’ne Fransız kaldılar! [Hasan Cücük]

Fransızların, PSG’nin deplasmanda 2-0 yendiği Manchester United’e sahasında 3-1 elenip, 3. kez üst üste Şampiyonlar Ligi’ne son 16 turunda elenmesinin şokunu uzun süre yaşayacak gibi gözüküyor. Kadroda bulunan dünya yıldızlarına rağmen ne PSG ne de diğer takımlar Şampiyonlar Ligi’nde Fransızların yüzünü güldürmeyi başaramıyor. Bir anlamda başarısız olma fobisi oluştu.

Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası yerini 1992’de yerini yeni formata kavuşan Şampiyonlar Ligi’ne bırakmıştı. Kısa sürede dünyanın bir numaralı kulüpler turnuvası olan Şampiyonlar Ligi’nin ilk kazananı Fransa’dan Marsilya idi. Finalde Milan’ı 1-0 yenen Marsilya’nın adı Şampiyonlar Ligi tarihine kupayı kazanan ilk takım olarak kazınıyordu. İlerleyen yıllarda kupanın adresi İspanyol, İtalyan, Alman ve İngiliz takımları hatta Portekiz’den FC Porto oldu ama bir türlü Fransız takımları ikinci kez kupayı kazanma başarısını gösteremedi. Kupaya en fazla 2004’te Monaco ile yaklaştılar. Finalde Monaco’nun kupa hayaline Mourinho’nun FC Porto’su engel olmuştu.

Katar sermayesinin desteğini arkasına aldıktan sonra Fransa Ligue 1’in bir numaralı hakimi olan PSG’nin en önemli hedeflerinden biri Şampiyonlar Ligi oluyordu. Chelsea’nin izinden gitmeyi planlıyordu. Premier Lig’de esamesi okunmayan Chelsea paranın gücüyle lig şampiyonluğuna ulaşmıştı. Abramovich’in en büyük hayali olan Şampiyonlar Ligi 2012 yılında gerçeğe dönüşmüştü. Chelsea’nın başarısı PSG’ye ilham kaynağı oluyordu.

2012’den bu yana sadece bir kez Fransa Ligue 1’de şampiyonluk yaşamayan PSG, bu sezonda ligde açık ara şampiyonluğa koşuyor. Lig cepte olunca asıl hedefe odaklanması için hiçbir sebep yoktu. Neymar ve Cavani’nin sakatlığı moral bozsada Mbappe, Di Maria, Draxler gibi isimler PSG’yi taşımaya yetiyordu. Şampiyonlar Ligi arenasında 2012-13 sezonundan itibaren tartıya çıkan PSG 4 yıl üst üste çeyrek finalde eleniyordu. Devler Ligi için tecrübe kazanan PSG için hedef büyütme zamanı geliyordu. Ancak Fransa’daki hesap Avrupa’ya bir türlü uymuyordu. Son 3 yılda üste son 16 turunda Şampiyonlar Ligi’ne veda ediyordu. Sırasıyla Barcelona, Real Madrid ve Manchester United, PSG’yi Avrupa’dan evine gönderiyordu.

Fransız takımlarının son 10 yıl Şampiyonlar Ligi serüvenine baktığımızda karşımıza en başarılı takım olarak Lyon ve Monaco çıkıyor. 2009-10 sezonunda yarı finale kadar gelen Lyon’un final rüyasına Bayern Münih engel oluyordu. 2016-17 sezonunda ise bu kez Monaco yarı finale kadar yükseldi. Juventus’a elenen Monaco Avrupa defterini kapattı.

Fransız takımlarının son 10 yıl Şampiyonlar Ligi performansı

2009-10

Bordeaux (Çeyrek final – Lyon’a elendi)
Lyon (Yarı final – Bayern Münih’e elendi)
Marsilya (Gruptan çıkamadı)

2010-11

Lyon (Son 16 turu – Real Madrid’e elendi)
Marsiya (Son 16 turu – Manchester United’e elendi)
AJ Auxerre (Gruptan çıkamadı)

2011-12

Lille (Gruptan çıkamadı)
Lyon (Son 16 turu – APOEL’e elendi)
Marsilya (Çeyrek final – Bayern Münih’e elendi)

2012-13

PSG (Çeyrek final – Barcelona’ya elendi)
Lille (Gruptan çıkamadı)
Montpellier (Gruptan çıkamadı)

2013-14

Lyon (Play-off turunda Real Sociedad’a elendi)
PSG (Çeyrek final – Chelsea’ya elendi)
Marsilya (Gruptan çıkamadı)

2014-15

Lille (Play-off turunda FC Porto’ya elendi)
Monaco (Çeyrek final – Juventus’a elendi)
PSG (Çeyrek final – Barcelona’ya elendi)

2015-16

PSG (Çeyrek final – Manchester City’ye elendi)
Monaco (Play-off turunda Valencia’ya elendi)
Lyon (Gruptan çıkamadı)

2016-17

PSG (Son 16 turu – Barcelona’ya elendi)
Monaco (Yarı final – Juventus’a elendi)
Lyon (Gruptan çıkamadı)

2017-18

PSG (Son 16 turu – Real Madrid’e elendi)
Monaco (Gruptan çıkamadı)
Nice (Play-off turunda Napoli’ye elendi)

2018-19

PSG (Son 16 turu – Manchester United’a elendi)
Monaco (Gruptan çıkamadı)
Lyon (Son 16 turunda ilk maçta Barcelona ile sahasında 0-0 berabere kaldı, rövanş haftaya)

[Hasan Cücük] 9.3.2019 [TR724]

Kaybedeni baştan belli olan bir kriz [Semih Ardıç]

Seçimden evvel düşen oyları yükseltmek için yine ateşle oynanıyor. Hep bir düşman bulma ve bütün günahları onun boynuna asma ucuzculuğu ile kitleleri aldatan bir tarz-ı siyaset.

Krizin fâili de patlıcan-biberi 15 TL yapan da başkaları. 17 senedir tek başına iktidarı elinde bulunduran, 24 Haziran 2018 tarihinden beri de Türkiye’yi aile şirketinin patronu gibi idare eden Recep Tayyip Erdoğan hiç üzerine alınmıyor.

Sütte leke var onda yok.

SEÇİM GELDİ BÖYLE OLDU


30 Mart Mahallî İdareler Seçimi’ne doğru vatandaş en şedit baskılara, “hapsi boylarsın” tehditlerine rağmen öfkesini saklamıyor.

Artık oğluna Tayyip Erdoğan ismini veren bazı anne-babalar bile bin pişman. Rey verenler, “Elim kırılsaydı da vermeseydim.” diyor.

Öfkenin, infialin bir hükmü yok. Kale alma eşiği çoktan aşıldı. Erdoğan iktidarda kalmanın öyle zannedildiği kadar girift, sofistike karar ve icraata bağlı olmadığının farkında.

Bir düşman buldukça bütün başarısızlıkların o düşmandan bilinmesini sağlıyor. 30 Mart’tan evvel yine bildik taktikler, şablon cümleler ve içi boş hamasetle ABD’ye ayar verdiğini zannediyor.

S-400 KRİZİ VE EKONOMİ

Rusya’dan S-400 hava savunma sistemine ABD ilk günden beri karşı. Başlangıçta Erdoğan’ın blöf yaptığını ve işin resmiyet kazanmayacağını düşünen ABD Başkanı Donald Trump ve ekibi, aldatılmış olmanın verdiği öfke ile son iki haftadır üst perdeden mesajlar veriyor.

Pentagon Sözcüsü Charlie E. Summers 8 Mart’ta yaptığı açıklamada, “Türkiye, S-400’leri alırsa bunun askeri ilişkilerimiz bakımından ağır sonuçları olur. F-35 ve Patriotları almaları söz konusu olmayacak.” diyerek derin Amerika’nın resmî görüşünü beyan etti.

OKYANUS ÖTESİNİN ŞAKASI YOK
Üç gün evvel de ABD Avrupa Kuvvetleri (EUCOM) Komutanı Orgeneral Curtis M. Scaparrotti, füze krizinde Beyaz Saray’ın daha net tavır almasını tavsiye etti. Amerikalı general, F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye teslim edilmemesi ile ilk adımın atılabileceğini söylemişti. 

Erdoğan’ın okyanus ötesinde gelen tehdit imalı sözlere cevabı şöyleydi: “Şimdi biz Ruslarla anlaştık, ortak üretime gireceğiz. Belki S-400’den sonra S-500’e gireceğiz. Bizim için o iş bitmiştir.”

BRUNSON KRİZİNDE NE OLMUŞTU?

Erdoğan, 2018 senesi ağustos ayında pastör Andrew Brunson’ın tamamen serbest bırakılması için Trump ve ekibi tarafından atılan tweetlere buna benzer bir eda ile cevap vermişti.

Güya o can o tende durduğu müddetçe o papazı kimse alamayacaktı. Dolar aldı başını gitti ve Erdoğan tükürdüğünü yaladı.

Evvela “ev hapsi şartı” ile tahliye edilen Brunson 14 Ekim’de özel uçaklardan biriyle ABD’ye uçtu. Kendisinden 7 ay evvel de benzer bir şekilde gazeteci Deniz Yücel’i Alman hükûmeti İstanbul Silivri zindanından çekip almıştı.

BALYOZLA iPHONE KIRANLAR KAYIP

O arada iPhone’un taklitlerini balyozla parçalayanlar, Trump’a “adam ol” diyenler bir anda süt dökmüş kediye döndü. “Diriliş” dizisi seyircilerinin sesi soluğu kesildi.

Zira dolar 7 lirayı bile geçti. Zamlar artık günlük gelmeye başladı. O dönemde ABD fiilen hiçbir müdahalede bulunmadı. Sadece iki tweet attılar ve Brunson’ı hapisten çıkardılar.

S-400, başta ABD olmak üzere bütün NATO için Rusya’ya karşı en ileri harp teknolojisidir. Ellerindeki en kıymetli kozu, dost ve müttefik Türkiye’nin altın tepside Moskova’ya hediye etmesine sessiz kalmazlar, kalmayacaklar.

Türkiye’nin haklı olup olmamasının bu krizde zerre kadar kale alınmaz.

14 OCAK’TA ATILAN TWEETİ YİYİP YUTTUK

Trump, 14 Ocak’ta ne demişti? “Suriye’de Kürtlere ilişirse Türkiye’yi ekonomik olarak çökertiriz.”

Erdoğan’ın “Üzüldüm.” diyerek sineye çekeceği bir söz müydü o? Demek ki Suriye’nin kuzeyinde Fırat’ın doğusuna askerî birlikleri sınıra yığmakla girilmiyormuş.

Fırat’ın doğusu oradaysa Trump’ın sözleri Twitter hesabında hâlâ duruyor. Ne sildi ne de tevil etti.

Amerika gibi dünyanın iki süper gücünden biri ile 6-7 ayda bir bilek güreşine tutuşana, saniyesinde tuş olup akabinde “Ben ettim, sen eyleme!” diye dil dökene ne denilebilir ki! Kifayetsiz muhteris…

ABD İLE İNATLAŞMA TL’Yİ ÇÖKERTİR

S-400 krizinde Amerika’nın vetosu ile inatlaşılırsa bunun neticeleri ağustos krizinden daha vahim olur. O gün Türkiye’nin az da olsa bir takati vardıysa kur şoku ile hepsi tükendi.

Ekonomi komada iken hangi dirayet ve mukavemeti gösterecek Türkiye? Ocaktan beri 5,10 TL’den 5,45 TL’ye tırmanan doların bir gecede nerelere çıkabildiğini çok değil, 8 ay evvel yaşayarak tecrübe ettik.

Hasarın tespiti dahi yapılamamışken Erdoğan’ın yıkıcı sarsıntıları davet etmesinin iki mânâsı olabilir: Ya “Ben zaten batıyorum. Benimle birlikte herkes batsın.” diyor. Ya da “Elimde çok gizli bir silah var. Ucunu göstersem değil ABD bütün cihan önümde diz çöker.” diyecek.

KAOS STRATEJİSİ DEVREDE


İkinci ihtimal 100 milyonda bir olduğuna göre her diktatörün iktidar ömrünün uzatmak için tevessül ettiği kaos stratejisini Erdoğan da Türkiye üzerinde adım adım tatbik ediyor.

Şayet Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak isteyen birileri varsa şartlar ancak bu kadar lehlerine olabilirdi. Erdoğan sayesinde gökte aradıklarını yerde buldular.

Ekonomisi batmış…

Devlet mekanizması dişlileri sökülmüş makineye dönmüş…

İşin ehli kadralor ya hapse ya da sürgüne mahkûm edilmiş…

Temel hak ve hürriyetlerin teminatı hukukun üstünlüğü, üstünlerin hukukuna irca edilmiş..

Kuvvetler ayrılığı tek adamın elinde küle dönmüş…

Tarafsız medyanın yerini Saray’dan sesler korosu almış…

Türkiye’nin hakikî tek dostu kalmamış…

Türkiye bu kadar tahribata ancak fiilen işgal altındayken maruz kalabilirdi. Herkesin kendi imkân ve kabiliyeti nispetinde tedbirini almasında fayda var.

Borçlanma şöyle dursun ne kadar nakitte kalabiliyorsanız kalın. Aksini söyleyen kimseye kulak asmayın. Malınıza mülkünüze mukayyet olun.

82 milyon üç vakte kalmadan Erdoğan’ın bilmem kaçıncı U dönüşünün ağır faturasını ödeyecek. Bu seferki restleşmenin şakası yok.

Çok yazık oldu çok.

[Semih Ardıç] 9.3.2019 [TR724]

Bu dönemde yazmanın zorlukları ve üslup zabıtaları [Ramazan Faruk Güzel]

Bir önceki yazımızda, alternatif medyanın ortadan kaldırıldığı ve haberleşmede tekelleşmenin yaşandığı günümüz Türkiye’sinde sosyal medyanın oynadığı role değinmiş ve bu mecrada yaşanabilecek bazı arızalara dikkat çekmiştik.

Bugün ise adeta insanların kendisini ifade etme noktasında belki de elde kalmış tek mecrada yaşanan ‘üslup dayatmalarına’ ve ‘yazmaya ya da susmaya zorlanmaya’ dair yazmak istiyorum. Zira internet ortamında ve özellikle de sosyal medyada yaşanan anlık bazı iletişim kazaları ve insan hakları ihlalleri öyle bir noktaya geldi ki iş artık uluslararası kriminal bir mesele haline bile geldi. Böyle bir ortamda da bazı izlenimlerimi ve düşüncelerimi paylaşma ihtiyacı hissettim.

ZOR ZAMANDA KONUŞMAK…

Muhalifliği geçtim, tam biat etmemiş medyanın bile neredeyse hiç kalmadığı yerde insanlar bilgilenme ve haber alma hakkını sosyal medya kanalları üzerinden gidermeye çalışıyor. Bir de neredeyse ülkenin yarısının terörist ilan edildiği, sırf “Fetö” dedikleri davalar yüzünden 500 binden fazla insanın soruşturmalar geçirdiği, işsiz kaldığı günümüzde; sosyal medya, insanlar için belki de bir can simidi, bir nefes alma menfezi…

Kısa bir zaman öncesine kadar işi, makamı, meşgalesi olan bu on binlerce insan bir anda “boşa çıktı”. Zamanı boşalan bu kadar insan, belki de doğal olarak internete ve sosyal medyaya yöneldi, bu ortamda ‘bilgilenme’ yanında başkalarına “sarma” yoluna gidenler de oldu haliyle.

Fakat böyle bir zamanda sosyal medyada insanın kendi ismiyle inisiyatif alabilmesi ve doğruları seslendirmeye çalışması zor ve riskli bir iş. Zira mevcut iktidar hiçbir alternatif söylemi, en ufak bir eleştiriyi dahi kabul etmiyor. Konvansiyonel medyayı tamaman domine ettikleri yerde, sosyal medyada da tam markaj ve engelleme içindeler.

Mesela şöyle engellemeler:

– Eleştirel yaklaşım getirebilecek herkese dava açıyorlar, mahkeme/ hakimlik  kararları ile o tür hesaplara ve yayınlara anında yayın yasakları getiriyorlar.

– O tür yayın yapan insanların üzerine paralı askerlerini/ trollerini salıyorlar. Bazı adamlarını da adeta belli kişiler üzerine zimmetliyorlar ve bu kişiler sabah akşam o kişileri ve hesapları manipüle etmek ve morallerini bozmak için sabah – akşam uğraş veriyorlar.

– Muhalif, alternatif söylem getirebilecek kimselere anında ceza davaları açılıyor. Her şeyi ile tam bir “Partili Cumhurbaşkanı” olan Erdoğan ile ilgili söylenecek muhalif her söz “Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu”na sokulup davalar açılıyor.  (Direkt onunla ilgili olmasa da düzeni eleştirmeniz, onu da eleştirmeniz sayılıp davalar açılabiliyor. Kafka’nın Dava romanı bu düzene hafif kalır yani!)

TCK 299’da yer alan “Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu” ile ilgili olarak TCK 125’den farklı olarak 1 ila 4 yıl arasında hapis cezaları verilebiliyor ve bu suçun –haliyle- aleni işlenmesinden dolayı da cezası 6’da 1 oranında artırılıyor.

Kendisi ülkedeki hemen herkes için en ağır ifadeleri, hakaretleri kullanan Cumhurbaşkanı Erdoğan, buna mukabil itiraz edebilecek herkese karşı da hemen davalar açtırıp cezalar yağdırabiliyor. “Silahların eşitliği” yok anlayacağınız. Halbuki bu düzenleme, “tarafsız ve partisiz” ve “devleti temsil”edecek bir cumhurbaşkanı için yapılmıştı. Yeni partili Cumhurbaşkanından sonra ise bu madde hükmünü kaybetmiştir. Buna rağmen bu madde ile ilgili olarak hemen her yıl on binlerce soruşturmalar ve davalar açılıyor. Sadece 2017’de 20 bin 539 soruşturma başlatılmış, 6 bin 33 ceza davası açılmış. Hem de öyle alıngan ki.. Eski bir öğrencisinin ihbarı üzerine hakkında dava açılan akademisyen Cenk Yiğiter’in “Eskiden reis deyince aklıma ilk Temel Reis gelirdi ama şimdi yavşağın biri geliyor” ifadesinin yer aldığı sosyal medya paylaşımı “Cumhurbaşkanına hakaret” olarak değerlendirilip 1 yıl 5 ay 15 gün hapis cezası verilmişti.

“Cumhurbaşkanı’na hakaret”i düzenleyen madde nedeniyle sadece 2014-2017 arasında 68 bin 827 kişi hakkında soruşturma açılmış, 3 bini aşkın kişiye ise hapis cezası verilmiş durumda. 2018 yılında ise bu rakam katlanmış vaziyette!

Ayrıca söylenen her söz bir şekilde “mevcut hükümeti yıkma”ya, “devlet aleyhine suç”a sokuluyor ve insanlar hakkında sürekli olarak bunaltıcı, taciz edici davalar açılıyor. Böylesine zor bir ortamda kendi adıyla, resmi kimliği ile paylaşımda bulunanlar, haber yapanlar büyük bir cesaret örneği gösteriyorlar.

Bu baskı konusunda o kadar pervasızlaştılar ki, geçenlerde İçişleri Bakanı S.Soylu, miting meydanlarında açıkça Erdoğan’ı ve iktidarını eleştirenlerin Türkiye’ye gelir gelmez havaalanında “paketleneceğini” pişkin pişkin anlatmıştı da… Haliyle bu ifadeler Times gibi yayınlara konu olmuş ve Almanya’dan da tepkiler gelmişti.

Yurt dışında olup da muhalif beyanlarda bulunanların riski sadece “ülkeye gelmeye kalktığında paketlenmesi” değil. Zira bu insanlar sürekli olarak dışarıda risk altında yaşıyorlar. Erdoğan’ın devletinin elinin ulaşabildiği yerlerde bu insanlar her an kaçırılabilir, Türkiye’ye getirilebilir, işkencelere maruz bırakılabilinir.

Hatta bu insanlara suikastler düzenlenmesi de ihtimaller dahilinde.  Nitekim “havuz medyası”ndaki kalemşörler sürekli olarak bu meseleyi gündemde tutuyor ve bu muhaliflere suikastler düzenlenmesi çağrısı yapıp duruyorlar. Hatta geçenlerde kan donduran bir haber yapılmıştı Yeni Şafak gibi kağıt parçalarında; bu tür muhaliflerin kaçırılması, suikasti için ihbar vb yardımda bulunanlara şimdiye kadar 18 milyon TL civarında ödüller dağıtılmış… Yani bildiğiniz, kelle avcılığı yapılıyor şu an!

SOSYAL MEDYA FAŞİZANLIKLARI

Bu “zor zamanda konuşma”nın zorluğu, sadece mevcut iktidarın tehditi değil. Çevrede de üslubunuzdan ve içeriğinizden dolayı sürekli baskılanmanız söz konusu.

Roland Barthes’in meşhur sözüne daha önce de referans vermiştim: “La fascisme ce n’est pas l’inderdiction de dire c’est l’obligation de dire”. Yani: “Faşizm, susma memnuîyeti değil, söyleme mecburiyetidir.” Bu sözün içeriğini şu an bütün yönleri ile yaşamaktayız. Bir tarafta insanlar susturulmak için uğraşılırken, bir taraftan da birileri konuşmaya, destek vermeye zorlanmaktadır.

Faşizanlık şu an sadece mevcut iktidara özgü değil. Şu anki iktidar, bütün gücü eline geçirdiği için içindeki bastırılmış faşizanlıkları dolu dolu, sonuna kadar kullanabilmekte sadece… Neticede diğer gruplar, cemaatler, tarikatler, siyasi yapılar vs de hep bu toprakların ürünü. Bu faşizmden nasipli.

Konuşmaya kalkanlara her yerden herkesten müdahaleler söz konusu dolayısıyla da.. (Ne solcular, ne diğer muhalifler, ne de Cemaat üyeleri bundan ari!..)

Yaşadıklarımdan kısa kesitlerle meseleyi örneklendirmek isterim. (Başkalarının deneyimlerini burada aktarmayı uygun görmedim, zira herkesin tek tek onayını almam gerekecekti, bu kısa vakitte buna gerek görmedim.)

İZLENİMLER…

Bundan 2 yıl kadar önce Perinçek “Yargı, hukuk siyasetin köpeğidir” demiş ve bu, kamuoyunda çok tartışılmıştı. Ama yargı camiasından bir tek itiraz gelmemişti! Eski bir yargı mensubu olarak ben de sosyal medya hesabımda, “ Siz beni mesleğimden ettiniz, sıkıntılar oldu. Ama ben de sizin köpeğiniz olmadım ya, bu da size dert olsun!” şeklinde bir paylaşımda bulunmuştum. Bunun üzerine youtube üzerinde kanalı olan ve kendisi de halen yurtdışında “sürgün” olan bir gazeteci benimle irtibata geçmiş ve benimle bir yayın, bir röportaj yapmak istediğini söylemişti.

O noktada biraz tereddüt yaşamıştım açıkçası. Zira bulunduğum yerde polis koruması altında idim ve kendimi tehdit altında hissediyordum. Polisin tavsiyesi ise “low profile” içinde olmam idi. Ama sonunda yayına çıkmaya karar vermiştim ve akabinde de yine havuz medyasının ve yurtdışındaki uzantılarının saldırılarına maruz kalmıştım. “Talimatla hareket ettiğim, algı sorumlusu olduğum” vs bir sürü zırvalar, ithamlar sıralanmıştı; kavgada gözü dönmüş bir kimsenin yerde bulduğu her şeyi karşısındakinin kafasına fırlatması gibi…

Bu yayınlardan kendi ailem bile etkilenmişti, kendisi de sadık bir AKP seçmeni olan babam beni arayarak kızmış ve “talimatlarla işler” mi yaptığımı sormuştu. Sadece gülerek şunu demiştim:

“Hayatım boyunca hiç talimatla hareket etmedim ki! Hakimlik yaparken de vicdanım, aklım neyi emrediyorsa onun gereğini yaptığım gibi, şimdi de verdiğim kararlarımı tamamen kendi irademle verdim. Dinlesem senin talimatını dinler, en baştan tıbbı seçer, doktor olurdum. Orda bile kendi istediğimi yapmıştım.”

Sonra bulunduğum ülkede -özellikle bu yayından sonra- yolumu kesip yakama yapışanlar oldu. Hele bir akademisyenin tavrı çok enteresan idi. “Talimat alıp almadığımı, almadıysam da neden almadığımı, böyle bir yayına çıkarken birisine danışıp danışmadığımı” soruyordu ısrarla! (“Yayında neden saçlarım taralı imiş”, “kıyafetim neden düzgünmüş” gibi daha bir sürü tuhaf hesap sormalar… es geçiyorum.)

Bu Prof’a sözlerim de babama söylediklerimden farklı değildi. Bu hesap soranların maksatları neydi, bilemiyorum; Belki gerçekten hesap sorma, belki nabız yoklama… Fakat karar vermemde spesifik bir faktörün rol olduğunu söyleyebilirim. Yayına çıkmadan önce sabah rüyamda tarihi bir camideydim. (Sultanahmet gibi gelmişti bana.) Bu dönemde mağdur olmuş bazı yargı mensubu arkadaşlar çevremi sarmış ve bana “Lütfen bir şeyler söyle, bizler için, mevcut hukuki yapıya dair!” diyorlardı. Ben ise, “Ne söyleyeyim ki?” diyordum, onlar ise beni sırtımdan ileriye itip: “Söyle de ne söylersen söyle!” demişlerdi o rüyada… Ve o sabah gazeteci beni tekrar arayıp kararımı sorduğunda kendisine; her türlü yayına hazır olduğumu, “her konuda/ istediğini sorabileceği açık çekini” vermiştim. Ve o yayın gerçekleşmişti.

SOSYAL MEDYADAKİ ZABITALAR

Yine kendi gözlemlerime devam edecek olursak… Açık kimliğimle bazı meseleleri dillendirmeye başladıktan sonra ok yaydan çıkmıştı artık ve sosyal medyada içimden geldiği gibi konuşmaya ve yazmaya başlamıştım. Bunu da bir bakıma “Haksızlık karşısında susup da dilsiz şeytan olmama” saiki ile gerçekleştirmeye çalışıyordum.

Özelden genelden gelen art niyetli mesajları saymıyorum. Zira onlar zaten vazifelerinin, aldıkları paranın gereğini yapıyorlardı. Fakat bunlar haricinde üslup hesabı yapanları da yakinen görmüş oldum orada. Faşizmin her türlüsü işliyordu bu sosyal medya ortamında!

Bazıları “niye belli konuları yazmadığımın” hesabını soruyorlardı. O konuda yazdıklarımı sıralıyordum, bu sefer de, “Niye daha fazla yazmadığımı” sorguluyordu. Daha başka yazdıklarımı söyleyince, “Niye daha daha yazmadığımı” soruyordu. Geriye, böylelerini engellemek kalıyordu.

Bazısı, niye sadece belli konularla sınırlı olarak yazmadığımı sorguluyordu. “Bir hukukçu olduğum için sadece hukuki, yargı ile ilgili mevzuları yazacakmışım”. Hukuk, hayatın neresinde başlıyor ve neresinde bitiyor ki?!

Birisi niye daha çok yazmadığımı, bir başkası niye daha az yazmadığımı sorguluyordu.

Misalen “Bir kedi sahibi olma”yı yazmışız. Burada 80’lerde yurtdışına çıkmak zorunda kalmış olan Kemal Burkay gibi aydınlarla yaşadığımız hatıralar ışığında bir ülkenin 40 yıllık sür-gitini bir kedi metaforunda anlatmaya çalışmışız. Her yazmaya başladığımızda gözyaşlarına boğulmuşuz, yazıyı zor bela bitirebilmişiz. (Ki halen bitmiş bile sayılmaz ama yürek o kadarına el vermişti.) Sonra gelen bazı tepkilere bakıyorsun; “insanlar sıkıntıda iken kediden mi bahsedilirmiş”, “Bu kadar sıkıntı varken bir kediyi almak için o kadar yol mu gidilirmiş” vs, akla hayale gelmedik tuhaf ve empatiden, hatta insanilikten uzak mesajlar…

Bütün bu yersiz sözlere söylenecek olan (en kibar ifadesi ile): “Sana ne?!”

Evet, “Sana ne?!” deyip geçmek lazım belki de. Çoğu zaman susmayı tercih ediyor insan. Bunda da iki saik var:

1- Karşı taraf bu kadar pervasız, düşüncesiz yaklaşsa da siz o şahsa kıyamıyorsunuz. Söyleyeceğiniz bir ters söz ile karşı tarafın sıkıntıya girebileceğini düşünüyorsunuz. Çünkü şu an mağdur olmuş on binlerce insan var ve her tarafa saçılmış vaziyetteler. Onlardan birisine denk gelip de onun bu kızgın halinde onun kırgınlığını, kızgınlığını daha da arttırabileceğiniz kaygısı ile sadece susuyorsunuz.

2- Size bu kadar teklifsizce müdahale eden, ırgalayan kimseyi tanımıyorsunuz. Belki altında daha nice kötü sözler var! Ve siz bir mukabelede bulunmaya kalksanız daha size kim bilir ne kadar yakışıksız sözler sarf edebilir! Bu ihtimali de göz önünde bulundurup susuyorsunuz.

Bu iki ihtimalin ötesinde, dünyada ne kadar güzel insanlar olduğunu görüp, hayat da buluyorsunuz! En başta da “hayırhah” kimseler. Bir yanlışınız, bir eksiğiniz olduğunda bunu size bir şekilde dostane ileten “halil”ler! Sağolsunlar. Sizinle empati yapan, sevinçlerinizi, kaygılarınızı, üzüntülerinizi paylaşan niceler.. Bunları da görüp yalnız olmadığınızı hissedip mutlu oluyorsunuz, şükrediyorsunuz.

Seyyit Mir Hamza Nigari’ye ait güzel bir söz var:

“Cânân dileyen dağdağa-yı câna düşer mi, 
Cân isteyen endişe-i cânâna düşer mi;
Girdik reh-i sevdaya cünûnuz… 
Bize namus lâzım değil,
Ey dil ki bu iş şâne düşer mi!..”

Evet bazen Nigari gibi, bazen de Yunus gibi:

“Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Sen derviş olamazsın..
Derviş gönülsüz gerek..”

Ama neticede insanız ve derviş de değiliz, etkileniyoruz bu sosyal ortamda yazanlar olarak. Bazen ölçüsüzce “üslup, içerik zabıtalığı yapanlar” ve hatta “karakter suikasti yapanlar” olduğunda kırılabiliyoruz. Ama ülkenin daha demokratik ve hukuk çerçevesinde, evrensel ilkeler etrafında yerini alması için kırılmadan, dökülmeden ayakta kalmak ve yola devam etmek ve de mücadele etmek gerekiyor.

Her şeyin başı insan olmak/ insan olarak kalabilmek ve kalp kırmamak.

“Niye hemen kırılıyorsun, kırılmayacaksın!” deyip de yıkıcı sözlerine devam eden “Molla Kasımları” da yine Yunus’a havale ediyorum:

“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil 
Yetmiş iki millet dahi 
Elin yüzün yumaz değil.”

[Ramazan Faruk Güzel] 9.3.2019 [TR724]

Ağlarız mücrim gibi, baktıkça Cezayir’e! [Naci Karadağ]

Yukaradaki fotoğrafta bir Cezayirli genç kız elinde tuttuğu pankartta şöyle sesleniyor: “Hükümete ihtiyacımız var, mafyaya değil. Oyun bitti!”

Meselenin ortasından girelim:

Cezayir’de Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın, iktidarını uzatma girişimini protesto için yapılması planlanan gösteriler öncesi, başkent Cezayir’deki tren, metro ve otobüs seferleri durduruldu. Buna rağmen kentin merkezinde slogan atan binlerce eylemcinin toplandı. Ancak bu haber Cezayir ulusal medyasında değil, uluslararası medyada yer aldı.

Şu ayrıntı da önemli; barışçıl devam eden eylemde, protestocuların Büyük Postane Meydanı’nda toplandıkları ve Cezayir bayrakları salladıkları görüldü.

Yaklaşık bir aydır devam eden gösteriler karşısında Cumhurbaşkanı Buteflika, protestocuları, “kaos” ihtimaline karşı sert bir dil kullanırken protestocuların arasına sızan “iç ve dış” güçler olduğunu iddia etti.

Nasıl?

Kullanılan dil ve cümleler size bir şeyler çağrıştırıyor mu?

Siyaset garip bir hastalık.

Tuhaf bir virüs adeta…

Şu görsele bakınız lütfen:

Deniz Baykal 80 yaşında.

Henüz genç bir öğrenci iken rahmetli Menderes’in yakasına yapışıp, “Özgürlük istiyoruz” diye bağırdığı söylenir. Buna karşılık Menderes’in de “Bir Başbakan’ın boğazına yapışıp haykırabiliyorsun ve özgür değilsin öyle mi?” dediği pek anlatılmaz.

Aktif ve iniş çıkışlarla dolu bir siyasi yaşamı var. Ancak kaderin garip cilvesi, Türk siyasi hayatının en önemli figürlerinden olan Baykal’ın maliyeden, dış işleri bakanlığına kadar pek çok görev yapmasına rağmen hiçbir zaman Başbakan olmadığını görüyoruz.

1968 yılında resmi olarak siyasete atılmış Baykal.

50 yıllık siyasetçi…

45 yıllık milletvekili.

Sağlık durumu iyi olmadığı halde CHP, vefa hisleriyle son seçimlerde aday gösterdi Baykal’ı.

Ancak yaklaşık 3 yıl önce geçirdiği rahatsızlık sebebiyle sağlığı olağanüstü kötü durumda. Aylarca hastanede tedavi gördü. Yürüme ve konuşma gibi temel insani fonksiyonlarını yitirdiği söylendi. Öyle ki, TBMM yeminini seçildikten iki yıl sonra yapabildi. Tekerlekli sandalyeyle kürsüye gelerek.

Siyaset söyle bir şeydi işte. 80 yaşındaki bir insana bile emekli olup hayatının geri kalanını torunlarıyla, ailesiyle geçirmesine imkan vermiyordu.

Ancak, bu durumun sadece doğu ve gelişmemiş toplumalar ait olduğunu vurgulamak zorundayız.

Cezayir’de ülkesinde dış güçlerin oyunu oynandığını söyleyen Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın durumu da çok farklı değil.

Kavga da biraz bu sebepten çıkıyor Cezayir’de.

Yirmi yıldır iktidarda Buteflika…

Dahası o da Baykal gibi ağır bir rahatsızlık geçirdi ve 7 yıldan beri kamuoyundan gizleniyor. Yüzünü doğru düzgün gören yok yani. En son 2 yıl önce tekerlekli sandalye ile oy kullanırken görülmüştü.

Cezayir’de en çok duyulan dedikodulardan biri Cumhurbaşkanı’nın öldüğü haberidir.

O kadar ki,  geçtiğimiz pazartesi günü Fransa’nın Cezayir Büyükelçisi ‘Buteflika tabii ki yaşıyor’ diye bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

Cezayir’in kaderi ülkemize benziyor epeyce.

Ülke 1960’lı yıllarda uzun ve zorlu bir savaş sonucu Fransa’ya karşı bağımsızlığını kazandı. Ancak savaş yerini kırılgan bir demokrasiye bıraktı. Sonra 28 Şubat’a benzer bir süreç yaşandı Cezayir’de. Ordu, 1990 yerel seçimlerini İslamcı grupların kazanmasına engel olmak için seçimleri iptal etti.

Ve iç savaş… 10 yılda 200 binden fazla insan öldü.

Bu süreç Buteflika’yı iktidara getiren ortamı hazırladı. Uzmanlar Buteflika generaller ve istihbarat örgütlerini kullanarak İslamcı grupları uzakta tuttuğunu söylüyorlar. Ülkede İstikrar isteyenler ise kırık dökük bir demokrasiye razı olmuş..

Lakin bugünlerde Buteflika’nın gitmemek üzere iktidara geldiğini yeni anlıyor Cezayir Halkı.

Yaşlı lider, “ben gidersem Cezayir dağılır”, diyor mesela!

Son seçiminde çok ciddi bir beka ve dış güçler vurgusu yapıyor.

İşsizlik oranının yüzde 30’ları aştığı ülkede, iktidarın gerçekleriyle ülke gerçekleri arasındaki makas o kadar açılmış durumda ki, artık kendi gerçekliğiyle yönettiği bir ülke var Buteflika’nın. Cezayir parası Dinar’ın 2014’den bu yana yüzde 40 değer kaybetmesi, enflasyonist baskıları arttırarak bu daralmayı ağırlaştırmış durumda. Rakamlarla oynanmasına rağmen, bütçe ve cari açıkların 2019’da GSMH’nın yüzde 10’una ulaşması bekleniyor.

2013’te felç geçiren ve sağlığı giderek zayıflayan Buteflika, son 7 yılda keşiş hayatı yaşadı ve kamuoyu önünde hiç konuşmaması halkı ile arasındaki uçurumu derinleştirmiş durumda ama buna rağmen hiç görünmeden 5. Kez adaylığını tekrar koydu 82 yaşındaki ihtiyar ve hasta cumhurbaşkanı.

Siyaset uzmanları, Buteflika’nın kurguladığı sistem ile 18 Nisan’daki seçimi tekrar kazanmasının yüksek ihtimal olduğunu söylüyor.

Ömrü seçimlere girmeye yeterse büyük ihtimal kazanacak ve tıpkı Deniz Baykal gibi tekerlekli sandalye ile yemin etmeye gelecek Buteflika…

Son olarak cesur 1000 kadar hukukçu tüm baskılara rağmen Buteflika’nın sağlık sorunları nedeniyle tekrar aday olamayacağına dair bir gösteri yaptı.

Yaşlı cumhurbaşkanının bizdeki Metin Feyzioğlu gibi besleme hukukçuları da var elbette ve karşı atağa geçmekte gecikmediler.

Burası enteresan, her şeye rağmen Cezayir demokrasisi bizimkinden epey sağlam. Ki, hukukçuların talebi göstermelik de olsa Anayasa Mahkemesi tarafından kabul gördü. 14 Mart’ta kararını açıklayacak Cezayir Anayasa Mahkemesi.

Pek umutlu değil kimse ama Buteflika lehine bir karar çıkmasıyla ülkenin daha büyük bir kaosa girmesinden endişelenenlerin sayısı hiç de az değil.

Öte yandan Buteflika, 24 Şubat’tan beri İsviçre’de tedavi görüyor. Ne zaman döneceği ya da dönüp dönmeyeceği belli değil henüz.

Cezayir, tüm kavşakların karanlık ve kaosa açıldığı bir kavşakta şu anda.

Le Monde gazetesine konuşan Cezayirlilerin “Bu ülkede bir gelecek kalmadı, ben gideceğim”, “Ülkenin servetini hep aynı kafalar paylaşıyor”, “Ne yapalım, protesto edecek olsak, hemen karanlık 10 yılı (1990’lardaki iç savaşı) anımsatıyorlar” gibi ifadeleri, Liberte gazetesi yazarı Amin Zaoui’nin, “Arap dünyasında seçim sonuçlarına inanmanın, deve sidiğinin kansere çare olduğuna inanmaktan farkı yoktur” sözleriyle durumu ortaya koyuyor.

Cezayir iktidarının, bir yandan dış güçler ve büyük resim, üst irade gibi hayali düşmanlar ile halkı yanında tutmaya çabalarken diğer yandan toplumsal barış ve ülkenin kenetlenmesinden bahsetmesi de bize yabancı değil esasen.

Mouwatana (demokratik vatandaşlık) hareketinin sözcüsü Zoubida Assoul, “Başkan toplumsal mutabakattan söz ediyor ancak 20 yıl oldu hala bir toplumsal mutabakat kurulamadı” diyerek bu diskurun içi boş olduğuna vurgu yapıyor.

Cezayir ile bizim aramızdaki farklardan biri de muhalefet sanırım.

Son olarak 5 Mart’ta Cezayir halkı her yerde büyük gösteriler düzenledi.

Sokaklar “Hırsızlar, memleketi yediniz”, “Maskaralığa son”, “Halk rejim değişikliği istiyor” sloganlarıyla çınladı, sloganlar futbol maçlarını da etkili oldu. Mouloudia d’Alger’in taraftarları “Burası monarşi değil”, “Faslı Buteflika artık git” sloganlarıyla tribünleri sarstı.

Toplumların geçmişten ders almadıkları çok açık. Öyle olmasa, tarih bir tekerrür fasit dairesi olmazdı sanırım. Ancak toplumların çağdaşı başka toplumlardan da ders almadığını görmek Cezayir örneğini bizim kaderimiz olacağı gerçeğini bize gösteriyor ki, bu da en az Cezayir halkı kadar Türk halkı için de vahim.

[Naci Karadağ] 9.3.2019 [TR724]

İyi ve kötü [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Her insanın içinde iyiden ve kötüden oluşan bir evren var. İyiyi arttırmak, kötüyü azaltmaktan önemli bir mücadele var mıdır? Ahlakın temeli de, empati de, sevgi ve aşk da, merhamet ve müşfiklik de, yardımseverlik ve alicenaplık da hep kötünün azalması ve iyinin artması üzerine kurguludur. İnsan olmak nedir ki iyi olmak mücadelesi dışında? Kendin için istediğini başkası için de istemezsek nasıl insan olabiliriz? Kendine istemediğini başkası için istemek hiç iyi olabilir mi? Temeli iyilikle alakalı olmayan gelenek de dini ritüel de, tasavvuf da felsefe de, entelektüel çaba da sanat da benden uzak olsun. Çağlardan bağımsız, zamandan münezzeh, kültürlerarası, dinler arası, uluslararası, kozmopolitan bir şey varsa o da insanın iyilikle kötülük arasındaki savaşımına dairdir.

Kader birliği dediğimiz öznel his, bizi biz yapan, üzerine kimlik inşa ettiğimiz ana zemindir. Kader birliği salt güneşli havalarda değil, esasen tam da fırtınalı havalarda gereksinim duyduğumuz bir şey. Gemi yolunda giderken, her şey olması gerektiği şekilde ilerlerken, garantideyken, risk yokken, tıkırındayken işler, kader birliği olağanüstü bir performans mıdır? Esas önemli olan, yollar çatallandığında, hava bozduğunda, rutinin dışına çıkıldığında yaşanan süreçtir. Kurtuluş Savaşı’nda bir ülkenin ve toplumun en dibe vurduğu bir anda bile birleştirici bir şeyler bulabilmiş olan bir toplum, bugün 21. yüzyılın kıyısında karaya vuruyorsa, düşünmek gerekmiyor mu?

Toplumun kader birliği duygusunu yıkan etmen kutuplaşmadır. Kutuplaşmanın temeli ise değerler ve semboller evreni bakımından birbirine yabancılaşan toplumsal kesimler. Bu hastalık belki de hep vardı. Ama sanıyorum, olan “virüsün” aktif hale gelmesinde milat, Ermenilerin başına gelen trajedidir. Komşunun ötekileştirilmesi ve insanlıktan çıkartıcı diskurun benimsenmesi, sadık millet olarak nitelenen bir Osmanlı vatandaş kitlesinin bir anda “hain” ilan edilmesi, Ruslarla işbirliği yapan Ermeni söylemi üzerinden şahsi suçun kitleselleştirilmesi, sonrasında kadınların, yaşlıların, çocuk ve (doğmamış olanları da dâhil) bebeklerin bu ölümcül öteki çemberine dâhil edilivermeleri, sonrasında yaşanan sistematik ve devletlu yok etme dinamiği, yabancılaştırılmanın Türk devlet aygıtı tarafından “keşfedilmesinden” başka bir şey değildi. Ermeniler Anadolu’dan silindiler. Auschwitz’te Yahudi mezar taşlarının kamp girişindeki yolun düzleştirilmesindeki sembolik gibi, Ermeni kadınları kuma olarak evlenilen, kız çocukları – belki de ilerisi için bir tür izdivaç yatırımı olarak düşünülerek – evlat edinilen, Ermeni mallarını mülklerini gasp eden, kilisesini camileştiren, köyünün adını değiştiren, bahçesinde gömü define arayan bir mekanizma işletildi. “Af edersin Ermeni!” söylemine döşenen yolun malzemesi budur. Bu dil, şu an Kürtlere, Cemaat’e, hatta tüm muhalefet partilerine kullanıldığında yadırgıyoruz. Oysa kimliksel jargonunda, yani sosyolojik genetiğinde vardır bu kutuplaştırılma ve ayrıştırılma.

Birbirinden bu kadar nefret eden bir başka toplum daha var mıdır? Biz azalsak da, homojen olalım bize yeter mantığı, Osmanlı’dan beri yakamıza yapışan bir virüstür oysa. Çoğul dokunun eşitliğinde kardeş olmak yerine, ayrışmanın sonucu olan hayali bir homojenlikte eşitlenmek, esasında daha sonraki mikro kırılmalar ve bölünmeler için Pandoranın kutusunu ardına kadar açtı! Fakat ayrıştırmanın ardından yaşanan ganimete dalış çok cazipti. Boşalan makamlara atanma hevesi, kapatılan gazetelere çöreklenme ihtirası, el koyulan firmaların sermayesinin yağmalanmasına duyulan şehvet, hatta bunların çok daha ötesinde, IŞİD türevi bir ideolojinin diskuruyla, kadınların-kızların “helal kılındığı” politik savaşlar, affı olmayan, özrü olmayan bir yıkımı, hücresel seviyede bir parçalanmayı beraberinde getirdi. Ve şaşırıyoruz! İnsanların acılarının her gün bir başka doruğa çıkışına, yaşanılan etik çöküşe, tecavüz edilen oğlan çocuklarından, her gün uğradığı cinsel tacizi kanıksayan kadınlara dek, rüşvetin kurumsallaşmasından milletinin orasına koyan Saraycı “işadamına” kadar, bir tür toplumsal anomi, bir sosyolojik kanser, her gün metastaz yaparak ve daha da yıkıcı hale gelerek, Türkiye toplumunun tüm bünyesini yerle bir ediyor!

Neredesin iyilik? Hani çocukken dedemizin anlattığı masallardaki kahramanlardan öğrendiğimiz, daima kötüyü ve kötülüğü mağlup eden, Keloğlanın ve Ali Baba’nın kazandığı masallar nerede? Köroğlu’nun ve Ayvaz’ın yetiştiği bir toplumda, bugün utanmasa ruhunu bile satacak seviyeye gerilemiş şahsiyetsizlik nasıl izah edilecek? İyilikten uzaklaştık, çünkü iyiliğin aptallık olduğuna inandırdılar bizi. İşini bilen memurun yanında işini hakkıyla ve kuralına uygun yapan memurun aptal addedildiği yılların çürümesi kadar, Anayasa’nın bir defa delinmesinden bir şey olmayacağına inanan cumhurbaşkanlarına, çok yol kazaları yaşandı. Ve nesiller, kum kadar kalabalık çocuklar ve gençler, bu çürüyen değerlerin kokusunda yetiştiler. Yunus Emre, dergâhına eğri odun götürmeyi içine sindiremezken, devletin bir nesil memuru evine götürdüğü kalemle çocuğuna yazı yazdırmazken, birdenbire ihalelerden komisyon alan başbakan ve bakanlara ışınlandık!

Neredesin iyilik? Eski Yeşilçam filmlerinde iyiyle kötüyü ne güzel ayırt ederdik, tüm naifliğimizle oysa biz! Hırsızlık bugünkü gibi görecelileştirilmemişti daha. İyi olmak, mahalle arasında daha çocukken öğrendiğimiz bir şeydi oysa. Yaşan biçimindeki farklıklara karşın, Türkiye toplumu belki de fakirliğinde ve naifliğinde eşitti. Ve etik değerleri bakımından!

Oh olsuncu bir topluma nereden vardık? Denizlerin idamı mı, yoksa 12 Eylülde yaşı dolmadığı halde asılan çocuk mu? Berkin Elvan mı? Sivas’ta yananlar mı? Zulümden kaçarken, Ege’nin serin sularında denize düşen evlatları arasında tercih yapmak durumunda kalan babanın hıçkırıklarında mı? Kuran Kursu ile oğlan çocuklarına musallat olmayı aynı cümlede kurdurtan İslamcı pislik mi? 500 bin kişi işlemden geçti derken, o telaffuz edilen rakamın korkunçluğunu bile algılamaktan aciz bir içişleri bakanı mı? Miladı nerededir oh olsuncu toplumun? Nerede kaybettik aidiyetimizi? Ülkemiz derken yere göğe sığdıramadığımız topraklar, ne zaman açık hava toplama kampına dönüştü? Gulaklaştı?

Ben Can Dündar’ın oğlu Ege’ye üzülüyorum, Dilek Dündar’a üzülüyorum, Barış Akademisyenlerine üzülüyorum, Selahattin Demirtaş’a, Kürt vekil ve belediye başkanlarına üzülüyorum – üzüldükçe üzülüyor, üzülüyorum da, benim oğluma, kızıma, eşime, bizler gibi tam beş yüz bin insanın durumuna, onların iki milyonu bulan aile bireylerin kaderine kim üzülüyor? Üzülme yarışması değil bu, biliyorum da, herkesin birbirine sahip çıkması gerekmez miydi? Benim çocukken okuduğum roman kahramanları, Keloğlan ve Köroğlu’lar, çizgi romanlardaki Kaptan Swing, Zagor, Mandrake, tüm öfkesine karşın Kaptan Nemo, en kötülere karşı çıkan Superman öyle diyor! Rıfar Ilgaz’ın Hababam Sınıfı da, Yaşar Kemal’in İnce Memed’i de, babamın yazdığı Rüyaların En Güzeli’ndeki “Ay Nene” de, Livaneli ve Grup Yorum’un, Ahmet Kaya, Barış Manço ve Sezen Aksu’nun şarkıları da, aynı şeyi anlatıyor. Uzaktan o çizgi romanların, romanların, şarkıların kahramanlarının fısıltılarını duyuyor gibiyim. Aidiyetimizi kaybettiğimizi anlıyorum. Neden “biz büyüdük ve kirlendi dünya”? Ortak acılarda birleşmek bir yana, ortak acıların varlığını bile sorgulayan bir “post-modern” topluma, deforme edilmiş bir algının salgın hastalık gibi bölüp parçaladığı bir ay yıldızlı mezbahaya dönüştü Türkiye! Sanki bir şeyler oldu ve bir anda doğru bildiğimiz, güvendiğimiz, kokusunu ve tadını bildiğimiz kadar duygusunu düşüncesini – en önemlisi de saflığını – tanıdığımıza inandığımız insanlar gitti, yerine Matrix’teki ajan Smith gibi, dokunduğunu kendinin aynı haline getiren bir toplum epidemisine hapsolduk. Can, Dilek ve Ege Dündar – sesim oralara kadar gelirse eğer, sizce neden böyle olduk? Bu soruyu yanıtlarken, Abidin Dino’ya söyleyen Nazım gibi deyivereyim de anlayın: kolayına kaçmadan ama, bir anlatsanız? Benim Aylin’im ve Deniz Ege’mle Can ve Dilek Dündar’ın oğlu Ege Dündar’a neden farklı muamele yapmak gerektiğini bir izah etseniz? Tüm saflığım ve iyi niyetimle rica ediyorum ama. Lütfen bunu düşünün.

İyinin ve kötünün evreni var içimizde. Ben çocuklarıma “başkaları için ayağa kalkmayı” öğretiyorum. Kime ne olduğuyla ilgilenmeden, doğru-yanlış belirleyicisi olan ilkelerinin kadını ve adamı olsunlar diye! İyinin kazanması için çok mücadele etmeli. Bunu bireysel bir vicdan muhasebesiyle irdelemek lazım kanısındayım. Yeniden yazayım önemli kısmını da, tam anlaşılsın ama: bireysel diyorum. Bırakmalı bu çoğulcu, grup aidiyetli konuşma üslubunu ve o insanlar kalabalığında tüm biricikliği ile apaçık var olan yüz binlerin, milyonların öykülerini anlatmalı. Etiğin temeli de, empati de, sevgi ve aşk da, merhamet ve müşfiklik de, yardımseverlik ve alicenaplık da hep kötünün azalması ve iyinin artması üzerine kurguludur dedim ya başta. İnsan olmak mücadelesi vermeli!

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.3.2019 [TR724]

Türkiye’de bir Havva kızı olmak [Fatma Betül Meriç]

“Kötünün zafere ulaşması için gereken tek şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.”
Edmund Burke

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün; mağazalar için indirim fırsatı, tüketim çılgınlığına hizmet eden ‘sıradan’ bir özel gün olması dışında başka anlamı var mıdır?

Ülkemizde kadınlara kıymet veriliyor mu ki, kadınlar gününe bir değer atfedilsin?

Ya da insana kıymet veriliyor mu, demeli miydim?

***

“Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak için verdiği mücadelenin başlangıcı, 8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının, düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grevler yapması olarak kabul edilmektedir. Bu grevler sırasında çıkan yangında,  işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda, çoğu kadın 129 işçi can vermiş. Bu olaylardan 52 yıl sonra (1910), Danimarka’nın Kopenhag kentinde düzenlenen II. Sosyalist Enternasyonal toplantısında Clara Zetkin’in önerisiyle, 1857’de başlayan, kadın haklarının kazanılması ve kadınların birlikteliği mücadelesinin her yıl “Kadın Günü” olarak kutlanması kararlaştırılmıştır.

1975 yılında Uluslararası Kadınlar Yılı olarak kutlanmış. Yapılan etkinlikler kapsamında Birleşmiş Milletler, 8 Mart’ı “Dünya Kadın Günü” olarak kutlamaya başlamıştır. İki yıl sonra 1977 de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda 8 Mart, “Kadın Hakları, Uluslararası Barış Günü” olarak kabul edilmiştir.”

World Economic Forum (Dünya Ekonomik Forumu)  144 ülke üzerinde yaptığı Toplumsal Cinsiyet Araştırması 2017 raporuna göre, kadın ve erkek eşitliğinin sağlanabildiği yalnızca 25 ülke bulunuyor.

Peki, güzel ülkemiz bu eşitsizliğin neresinde?

Türkiye, 144 ülkenin bulunduğu raporda küresel cinsiyet eşitsizliği sıralamasında; Asya’daki Bahreyn Krallığı’nın bir gerisinde, Moritanya İslam Cumhuriyeti’nin bir önünde. Tam 131. Sırada.

***

İnsan haklarının, evrensel değerlerin, ahlakın, birbirine karşı hoşgörülü davranmanın, birliğin, beraberliğin, ayrıştırmadan birleştirmenin, kardeşçe yaşamanın valizini toplayıp ülkeyi terk etmesinden beri; hasretini çektiğimiz nice güzel şeylerden biridir: Bu ülkede kıymet verilmiş bir havva kızı olmak.

Anne ya da bacı olduğu için değil sadece; kadın olduğu, bir kalbi bulunduğu için değer görmek.

Ülkemin kadınları hapishanelerde çile doldururken; kendini kadın hakları savunucusu, aktivist kabul edenler; lal olmuş,  yakın körü olmuş olmalı ki; uzak hapishanelerin aynı kaderi yaşayan kadınlarına sözde sahip çıkıyor. Kendi ülkesinde ise üç maymunu oynuyor.

Tek sesli, tek merkezli, gayeleri gazetecilik değil:  “Padişahım çok yaşa!” naraları atmak olan gazete görünümlü suç duyurusu bültenleri, insanları hedef göstermeye yarayan karanlık ellerin ağızları dilleri. Hiçbir mazlumiyetten bahsetmemeye, hiçbir masumun hakkını gözetmemeye devam etse de. Karanlığa bir mum yakmayı bırakın, yangına su yerine körükle gitse de, hakikatleri değiştiremeyecekler. Doğruları yenemeyecekler. Bir Meksika atasözünde de denildiği gibi, “Bizi gömmeyi denediler. Fakat bizim bir tohum olduğumuzu unutmuşlardı.”

***

Benim kadınlar günümün kahramanları, şu anda ya ülkemin dört bir yerinde; esarette. Ya Meriç’in öbür kıyısında hicrette.

Ya dört duvar, üstü bir çatı. Her ay gelen kirayı denkleştirebilme endişesinde. Ya çocuğuna cezaevinde hangi yiyeceği bulup da yedirebilirim, derdinde.

Benim kadınlar günümün kahramanları ya ismini bilmediği gurbet diyarlarında bir dil okulunun sokağını arşınlamakta.  Bir başına dünyaya kafa tutmakta.

Ya, minicik bebeği ile günlerce bırakıldığı, unutulduğu hücresinde dört metrekarelik alanda elleri duada.

Benim kadınlar günümün kahramanları, şu anda pazarda limon satmakta. Siz hiç pazarcıya benzemiyorsunuz diyenlere, gülümseyerek mukabele etmekte Allah şahit.

Kadınlar günümün kahramanları, tek başına hicret etmiş, çocukları ile kaldığı mülteci kampında insan kazanmakta. Dost edinmekte. En iyi bildiği işi, kendi değerlerini örmekte bir dantel gibi.

Bir başka kahramanın, öğretmenken, eline kalemden başka şey almayı bilmezken; en iyi terzilere taş çıkarırcasına dikiş dikmekte gece gündüz. Hem kendi evinin hem Yusuf olan eşinin ihtiyaçlarını görmekte alın teriyle. Avuç  açmadan namerde, aman dilemeden.

Benim kahramanım, Sise ANA’dır. Sise Bingöl. Tam 78 yaşında 2 yılı aşkın süredir cezaevinde tutulan. Onca hastalığına ve doktor raporlarına rağmen, 24 ay sonra ancak tahliye olan.

Benim kahramanım, Dilek Özçeliktir. 27 yaşında. Lenf kanseri ile savaşırken, bir de vicdanını yitirmiş insanların önyargıları ile savaşan. Şehrine ziyarete gelen,  dönemin Çevre ve şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ a yaklaşmış, Kullanması gerekli olan ilaçların temini için yardım isteyecekken, bir dilenci gibi muamele gören. Ağzından “Ben dilenci değilim. İnsanlık adına bir kez daha hayal kırıklığına uğradım. Görüyorum ki, çaresizliği hiç tatmamışsınız hayatınızda” sözleri dökülen Dilek. Ruhun şad olsun..

Kadınlar günü kahramanım, Emine Akçay’dır benim. Henüz 26 yaşında. İki minik  çocuk annesi iken. Adana’daki evinde intihar eden.

Yoksulluk bu ülkenin kaderi mi? Kadınlar mı çeker en çok bu derdi?

Emine Akçay, cebinde 6 lirası ile oduncuya gider. Evde yakacak bir şey kalmamıştır. 6 aylık Kardelen ve 6 yaşındaki ağabeyi İsa ısınmalıdır. Oduncu, kızım bu paraya odun mu olur, derken Emine’nin gözlerin ile  gökyüzündeki bulutlardan aynı anda boşalır yaşlar. Kıyamaz ve bir pazar arabası dolusu odunu verir oduncu. Yol boyunca ıslanan odunlar eve gelince yanmaz bir türlü. Son bir gayret, ısıtmak için yavrularını bir kamyon lastiğini de parçalayıp atar sobaya Emine. Ama nafile. İnat etmiş gibi yanmaz soba.

Ah Emine, nasıl verdin 6 yaşındaki İsa’nın eline saç kurutma makinesini prize takıp. Nasıl dedin, yüreğin yana yana, “Oğlum, bununla hem kendini hem kardeşini ısıt.”

Nasıl geçtin, uykusuz gecelerde ‘uyusun da büyüsün’ diye beşik yapıp salladığın odadaki tavanda asılı duran çengelin başına?

Bu kadar mı çaresizdin sen? Ölürken hiç ses etmedin mi, hiç geri dönmek istemedin mi annem?

Benim kahramanım Merve Demirel’dir. Yüzünde saflığın, masumiyetin vakarı duran. Susmayan ve kendisine yapılan haksızlığı duyuran. Utanması gereken utanmadı, ceza alması gereken, alkış aldı belki ama; sen doğru olanı yaptın Merve’m. Bu yüzden kahramanımsın sen.

Kahramanlarımdan bir diğeri Şeyma Tekin’dir. Onun ismi aklıma hep Yusuf bebek ile birlikte düşer. Hamile iken tutuklanır. Ne baby shower, ne doğum odası süsleme. Anneciği ile babası yanında bulunamaz bile. Bir başına henüz yeni doğum yapmış halde bebeği ile. Tekrar cezaevi. Kendini terk eden eşine rağmen, güçlü bir anne Şeyma Tekin. Sabır çeker. Şimdi, sonu selamet. Yusuf bebek ve annesi babaevlerinde.

Burnumun direği sızlar. Kalbim yerinden fırlayacak gibi çarpar. Harflerim yolunu şaşırır da, yazamam tek kelime.

Ah, Esma…   Dupduru yüzünle, yaşlı gözlerinle, ağlamaktan kızarmış burnunla seni Atina’da iken ziyarete gelen gönül dostlarına ettiğin teşekkür, dün gibi aklımda. Bir de bükülmüş belin, üç emanetin ile hicret yollarına düşmen. Gurbet elde tek başına bir kadın olarak,  mücadele etmen. Yavrularını babalarına kavuşturmak için, uğraşıp didinmen. Son nefesine kadar, sadakatin davana ve vefan sevdiğin adama. Sen benim kahramanımsın Esma. Karanlık gecelerimi sen ve senin gibi adı güzel, kendi güzel, huyu güzel kadınların varlığıyla aydınlatıyorum. Çıkmaz sokaklara düşmüşse yolum, kör kuyularda merdivensiz kalmışsam, sizin sözlerinizle ‘Vira bismillah’ diyor, yeniden başlıyorum.

Saydım isimlerinizi, ama eksik kaldı hala biliyorum. İsmini bilmediğim yerlerde ismini bilemediğim kadınlar destanlar yazıyorken, bahtıma yaşamak değil, yazmak düştü benim. Yine de bilin.  Ben de sizin yandığınız ateşlerde yandım. Korkulu rüyalardan ben de sizin gibi uyandım. Ben de dua ettim, dayandım.

Kahramanların masallarda kaldığına ve erkeklerden olacağına inananlara inat; sizler benim asil kahramanlarımsınız.

Kutlu olsun kahramanlığınız!

[Fatma Betül Meriç] 9.3.2019 [TR724]