İnsanın yaratılış gayesi [Mehmet Ali Şengül]

İnsanın dünyaya gönderilişindeki asıl gaye, yaratanını tanımak ve O’nun emri dairesinde hayatını sürdürmek ve böylece Allah’ın hoşnutluk ve rızasını kazanmaktır. Yaratılış gayesinin şuurunda olan müminlerin vazifesi bellidir. Onlar tahripçi değil daima tamircidir. Yakıp yıkan değil sürekli yapan ve ıslah edendir.

Bir değil, on defa ellerinde olan her şeyi alsalar, yakıp yıksalar; on birinci defa onların vazifesi, yine baştan başlayıp aksatmadan, kendilerine çok büyük zulüm bile yapılsa, kanunlara karşı gelmeden, toplumun huzur ve güvenini sarsmadan, yeniden imar etmektir.

Onların vazifelerinden biri de, Allah’ı tanımayan, başkaldırıp isyan eden kullarına, tatlı dil-güleryüzle insanlara Allah’ı sevdirmek ve toplum içinde sevgiyle, şefkat ve merhametle kardeşliği telkin ederek evrensel barışa katkıda bulunmaya çalışmaktır. 

Meşru yolun vesilesi de meşru olmalıdır. Ülke huzuru, dünya barışı, yakmak yıkmakla, harp ve darp ile, zulüm ve öldürmekle elde edilemez. Ancak, insanların birbirini yakından tanıması, sevmesi, itimat, huzur, güven ortamının sağlanması ve insanları kendi nefsine tercih etmekle gerçekleşir.

Hakkı temsil edenler, en ağır şartlarda bile olsa; inancını, ümidini kaybetmemeli, ye’se düşmemeli, dünyaya gözünü açtığında hiçbir şeyinin olmadığını, Emr-i Hak vuku bulup Azrail (as) kapısına gelip dayandığında hiçbir şeyi götüremeyeceğini hesap ederek sabretmeli ve katlanmalıdır. Zira insan inancını ve ümidini kaybettiği an, işte o zaman gerçek manada kaybetmiş olur.

İslam’da kul hukuku esastır. Adalet-i İzafiye ile Allah’ın milyonlarca masum kullarının hukukuna tecavüz edilemez, baskı uygulanamaz. Zulümle muamele haramdır. Zulme zulümle mukabele yasaktır. Zulümde kısas yoktur.

İnanan insan dinin temel esaslarına saygılı olmak şartıyla, dünya barışı adına demokrasiden geri adım atmamalıdır.

Şeytanın ve avanelerinin vazifesi, toplumun huzurunu bozmak, aileleri birbirine düşman haline getirmek, kalplere şüphe ve tereddüt atarak bozguna uğratmaktır.

Allah’ın inayeti ile Hizmet’in, vatana, millete ve insanlığa, topyekün dünya barışına katkıda bulunmanın dışında şahsi bir çıkar düşüncesi olmamıştır, olmayacaktır da. Maksatlı içeri sızmış olanlar bulunabilir. Fitne fesat çıkararak ortalığı katıp karıştıranlar her zaman olmuştur, olacaktır da.

Hizmet, gidilen ülkelerin toplum yapılanmasında, müstakbel neslin yetiştirilmesinde bir değerdir. Gayesi Allah’ın rızası ve insanlığa hizmet olan ve dünya barışına katkıda bulunmaya gayret edenlerin içinde, bu davayı istismar eden, çıkarlarına alet eden ve kıskançlık ve inatları yüzünden zarar verenler çıkabilir. Bunlar dünyada olmasa bile ahirette, kötü niyetlerinin mutlaka hesabını vereceklerdir.

Her halükarda hizmete gönül verenler, olup biten hadiseler karşısında ciddi bir muhasebe ve murakabede bulunmak suretiyle, kendilerini sorgulamalıdırlar. Varsa yanlışlıkları tashih etmelidirler.

Bugün olduğu gibi, şahsi hata ve suçlardan dolayı kollektif cezalandırma kabul edilemez. Suçun şahsiliği prensibinden taviz verilemez. Zira ceza, suça terettüp eder. Suçsuz ceza zulümdür.

Müslüman olduğu halde terörist olanın o tavrı, İslam’ın hak din olduğuna gölge düşürmez, düşürmemeli.‘‘ Müslüman terörist olmaz, terörist de müslüman olamaz.“ Gül dikensiz olmaz. Her ne kadar yaban otları olsa da, gül bahçesi yine gül bahçesidir.

Ülkemiz hukuk devletinin askıya alındığı, insan haklarının tanınmadığı, ifade ve inanç özgürlüğünün alabildiğine kısıtlandığı bir döneme girmiştir. İnandığı dinin emirlerine itaatin dışında hiçbir cürmü olmayan insanların, can ve mal güvenlikleri tehdit altında olduğu görülmektedir.

Nasıl gerçekleştiği, kimin yaptığı belli olmayan, esrarengiz bir darbe girişiminin kurbanı olarak seçilen insanların, darbe girişimini bahane ederek şahsi mal ve kurumlarına, eğitim, sağlık ve insani yardım hizmetlerine el koymak, kadın, ihtiyar ve hasta dinlemeden, suçlu suçsuz belli olmadan, olup biten şeylerden hiçbir haberi bulunmayan, hiçbir mesnede dayanmayan bu cürüm ve isnadlar, milyonlarca sivil masum insanlara yüklenemez.

Bu insanların rüyalarında bile görmedikleri yalan ve iftiralarla suçlanmaları, vatan haini, millet düşmanı olarak kamuoyuna tek taraflı tanıtılmaları kabul edilir birşey değildir.

Halkımızın hayali bir düşmana karşı sürekli olarak korkutulduğu, galeyana getirildiği bir toplum yapısının normal olduğu iddia edilemez ve istikbal vaat etmesi düşünülemez. Barış ve kardeşlik dini olan İslam mensupları arasında bu kin ve nefret, bu husumet kabul edilemez. 

Halkın içinden kontrolsüz, sıradan insanların kendilerini yargıç, kolluk kuvveti ve hatta infaz memuru yerine koyması ne korkunç bir tehlikedir. Aslında hükümet, sorumlu ve suçlu olduğunu iddia ettiği kişilerin bile, can ve mal güvenliğini korumakla muvazzaftır. 

Devletin vazifesi suçluyu bulup sorgulamak, kanunların amir bulunduğu cezayı vermektir. Muhbirlik yoluyla kadın-çocuk-ihtiyar demeden herkesi sorgusuz cezalandırmak, İlahi ve beşeri kanunlara uygun değildir.

Millete yol göstermesi gereken, milyonlarca insana Allah ve Peygamberi anlatan, halkı teskin etmesi ve arabuluculuk yapması beklenen nice zulmü teşvik edenler, ağızlarını bozarak, kalbinin derinliklerinden gelen hakaretlerle milletimizi birbirine düşman haline getirmekte, hem de bunu meydanlarda ve cami kürsülerinde seslendirmektedirler. 

Aynı dinin mensupları, aynı kıbleye yönelen ve aynı secdeye baş koyan insanlar olarak, onlara acıyor ve dolayısıyla en büyük kötülüğü kendilerine yaptıklarına inanarak, bu dünyanın ahireti de var diyor, bu işin hükmünü Hakimler Hakimi Allah’a bırakıyoruz. 

[Mehmet Ali Şengül] 28.12.2016 [Samanyolu Haber]

Akrebin kıskacında [Ercümend Perver]

Necip FAZIL'ın ifadesiyle, kaderin; "Akrebin kıskacında yoğurduğu" yiğitlerden bir yiğittir hocam!

Sınıfa; düğün derneğe gitme neşesi ve heyecanı içinde girer, ve sınıftakileri de aynı derece etkileyip, anlattığı dersleri gönüllere ve kafalara hiç silinmeyecek şekilde nakşeder, babasını kaybettiğinin üçüncü günün ertesinde; okula gelen, "Hocam erken döndünüz, kanuni izin hakkınızı bitirmeden geldiniz" dediğimizde, "Ölen gitti işi bitti. Allah rahmet eylesin. Ama dirilerle ilgilenmek lazım" diyecek kadar da metanetli ve  mesleğine sevdalı bir gönül işçisidir O.

O! O gün derse; acısını yansıtmadan aynı tonda devam etmiş, dersten sonra taziyeleri kabul ederken bile bizim dertlerimizle ilgilenmeyi ihmal etmemişti. Kendi ailemizden bile görmediğimiz bu İlgi ve alaka, bizi O'na karşı derin bir saygı ve sevgi ile bağlamıştı 

Kendisine "Hocam emekli olmayı düşünmüyor musunuz" diye sorulduğunda; "Öğretmenlik benim için bir meslekten öte hayatıma devam edebilmem için, ekmek kadar su kadar zaruri ihtiyaç duyduğum meşguliyettir" demişti

Şimdi başına gelenleri duyunca; yerimde kala kaldım. Türkiye'de "Olağanlaşan" bu durumlara rağmen, O'na reva görülenler karşısında; gözlerimden yaşlar süzülürken, "Olamaz olamaz" diye tesbihe durdu dilim. 

O, Efendimizin (SAV) "Kardeşlerim" diye taltif buyurduğu son devrin gariplerinden olmayı hayatına gaye edinmiş garibler kervanının hasbi yiğidi. 

O'nu yakından tanıma şerefine nail olmuş biri olarak elbette bahtiyarım. Ama aynı derecede, gördüğü muamelelere şahit olmaktan dolayı bir o kadar müteessir ve tarifi zor acılar içindeyim. 

Önce; ne fedakarlıklarla büyüttüğü, sonra dünya kadar masrafa girerek evlendirdiği, ismine layık olur ümidiyle meşhur bir Sahabe efendimizin ismini verdiği, son süreçte fitne rüzgarında savrulması ve aile hukukunu, genel ahlak ilkelerini, hele yaptıklarını müslümanlık adına yaptığını zanneden bir evladın bir müslümana yakışmayacak tarzda ihlal etmesine hangi yürek dayanır bilemem..? 
        
Eminim ki O gönül sultanı bunu bile teenniyle savmış, yine o neşesinden bir şey eksiltmeden, gülerek "Amaan hocam boş ver. İtin biri eksik olsun" dediğini duyar gibi olsam da; ama fıtrat itibariyle daha hassas olan eşinin aynı irade ve kararlılığını gösteremediğini acı bir haberle öğrenmiş oldum. 

Evet! Öz evladının, bilmem hangi gerekçeyle, bilmem hangi şartlarda ailesini gammazlaması; belli ki annesinin hassas yüreğine çok ağır gelmiş ve genç denecek yaşta, hocamın en çok ihtiyaç duyduğu bir zamanda kalp krizinden hayata veda etmiş yengemiz. 

Aile hukukunu ihlal eden talihsiz oğlunu saymazsak; biri üniversitede biri daha lisede, biri kız biri erkek iki çocukla baş başa kalmak yetmiyormuş gibi, rızkına vesile; ama her şeyden evvel fıtratına işlemiş, sevdalandığı öğretmenlikten ihraç edilmesi nasıl yıkmıştır bu yiğidi bilemezsiniz... 

Hani, Efendimiz (SAV) mealen "İmtihanın en ağırına, önce Peygamberler ve sonra da Allah'la irtibatı ölçüsünde Allah dostları maruz kalır" diyor ya; adeta yeryüzüne inmiş, ama kulların ihtiyacı olduğu için uçup gitmesin diye kanatları alınmış bu melek misal insana, başta devrin muktederi tarafından Saraylarda ağırlanan zavallı bir muhtar da fitne ateşini kin ve nefret olarak körükleyince mahallenin bazı bahtsız insanları da hayatta hiçbir zararını görmedikleri bu insanın huzurunu kaçırmış o mahalleyi hocama yaşanmaz hale getirmişler.

Belki huzur buluruz diye mahallesini değiştiren bu adanmış yiğide orada da huzur vermemişler. Hani zâlimin bir talimatı vardı ya muhtarlara, "Mahallenize yeni gelenlere dikkat edin, bu paralel yapının adamları olabilir" diye. Her dediğini haşa vahiy gibi kabul eden ham yobaz kaba softalar önce camlarını taşlanmış. Dövene elsiz sövene dilsiz olmak için zorlamış sabrı. Günlerce evden dışarı çıkmamış hocam. Bilmiyorum dışarı çıkamadığı bu günlerde neler yaşadı. 

Haberim olsaydı o zaman hocamın halinden, gider kol kanat gererdim. Ve derdim; 

"Sabredip sık dişini var öteden hoş haber 
Bilseydin sürprizleri üzmez seni hiç keder 
Lafz-ı Nebi beyanı "La tahzen" der maziden 
Ömrü kısa zâlimin âkîbeti derbeder... 

Ey gönül duy da dayan! Deme 
"Ey Rabbimin gayreti çabuk yetiş imdada. 
Yetiş ki zalim azdı, kudurdu. 
Mazluma vurdukça vurdu. 
Yetiş ki dinsin ah u eninler. 
Dinsin bu feryad u figanlar" 

Ben dedim. Demeyen var mı bilmem... 

Ve kuduran zalim bunlara doymamış olacak ki; bir gece basıp evini, otuz beş yıllık öğretmenin kelepçelemiş ellerini arkadan. 

Ey cehennem sen harladıkça harla ateşini. Sana hasret nice zâlim ve avanesi var dünya...

[Ercümend Perver] 28.12.2016 [Samanyolu Haber]

Hangi günahınız yüzünden? [Ebu Abdurrahman]

Yiğit öğretmenlerimizden Vedat Amcamın gönderdiği mektup üzerine babam “Pak-Türk” ve “Siz Bize Demiştiniz” başlıklı iki tane yazı yazdı. Bana birinci yazının en çok giriş kısmında geçen “Meselenin arka planını tarih yazacak elbette… Cenab-ı Hak da mahşer meydanında, hiçbir fidye ve rüşvetin geçmediği o Yüce Divanda hesabını soracak. Hem de onlara değil önce mağdur ve mazlumlara: ‘Hangi günahınızdan dolayı, o yuvanız gibi sevdiğiniz eğitim ocaklarından ve ilim yuvalarından koparılıp atıldınız?’ diye… 

Aynen câhiliye döneminde diri diri torağa gömülen kız çocuklarına, o Büyük Buluşmada ‘Hangi suçtan ötürü öldürüldünüz’ diye sorulduğu zaman (Tekvir Suresi, 81/8) ki gibi bir muhakemenin yapıldığında. Yani zâlimlere, gasıplara, soru bile sorulmayacak. Onları muhatap alan bile olmayacak!.. Soru, mazlum, mağdur ve maktullere sorulacak. Onlar kız çocuklarını toprağa gömüyorlardı. Bu câhilî anlayış, herkesi câhiliyet çölüne gömüyorlar. Mizanda, onlarla bunların hangisinin günahı ağır gelir biz bilemeyiz… Allah, tez zamanda bu gaddarların vicdanlarını uyandırıp  akıllarını başlarına getirerek yanlışlarından dönme, tamir etme ve helâlleşme sürecine getirsin.” İfadeleri tesir etti. “Siz Bize Demiştiniz” başlıklı yazı ise, gerçekten Pakistan’da bir tarih yazıldığını gösteriyor. Bunun belgeseli ve filmi dillere destan olur diye düşünüyorum. Onun için “Ah! Ben keşke bir senarist olsaydım!” diye iç geçiriyorum. Neler yazardım, neler!.. 

Yalnız sizlere, yer darlığından babamın aktaramadığı, Vedat Öğretmene gönderilmiş mektuplardan iki tanesini arzetmek istiyorum:

Birinci Mektup 12. Sınıf öğrencilerinden birisinin:

“Esselâmü Aleyküm Hocam,

“İlk başta ben ve ailem bu zor süreçte hiçbir şekilde yardım edemediğimiz için çok özür diliyoruz. Bunun için umarım affedersiniz bizi ve eğer size karşı bir kötü davranış veya saygısızlık sergilemişsem affedin. Siz benim hayatımda saygı duyduğum rol modellerden birisisiniz sizinle tanişmam ve zaman geçirebilmem benim icin büyük bir şerefti. Siz bizim kalplerimiz ve akıllarımızda en büyük saygilarla anılacaksıniz. Zamanınız ve çabalarınız için çok teşekkürler. Bize fedekarlık ve özverinin ne olduğunu öğrettiğiniz için çok teşekkürler. Bizi daha iyi öğrenci ve Müslüman yapmak icin verdiğiniz emekler için teşekkürler. Allah (c.c) sizi çabalarınız ve niyetleriniz için hem bu dünyada hem ahirette sizi ödüllendirsin... İbrahim”

İkinci Mektup ise, Okulumuzda çalışan Pakistan’ın yerli öğretmenlerinden birisine ait:

“Ağabeylerim yolunuz açık olsun. En yakın zamanda dönmeniz ümidiyle… Bugün sabah, esembly de kendimi yetim gibi hissettim ama siz kalbimizde her daim varsınız. Allah, sizlerden ebeden râzı olsun… Yâsir İgbal”

Böyle bir uğurlanış, kimlere nasip olur. Hizmet eğitim olarak, Türkiye’de vazifesini yaptı. Cenab-ı Hak, diğer ülkelere yönlendirdi. Şimdi de vazifesini yaptığı ülkelerden de daha önemli ülkelere yönlendiriyor. Yani iman-Kur’an  hizmetine yepyeni ufuklar açılıyor vesselam. Onun için biz işimize bakacağız. Babamın hep söylediği gibi Müşterilerimizin Beklediğini asla unutmayacağız vesselam.  

[Ebu Abdurrahman] 28.12.2016 [Samanyolu Haber]

Halay başı kimdi? [Ertuğrul Cihan]

15 Temmuz ile ilgili ilk dava Silivri'de başladı.

Çeşitli rütbelerde ve birimlerde görevli 25’i tutuklu 29 tutuklu sanık var.

Ama sanıklar asker değil polis!

İddianameyi İstanbul Cumhuriyet Savcısı Evliya Çalışkan hazırlamış.

21 polis hakkında 3'er kez ağırlaştırılmış müebbet isteniyor.

8 polis ise 7.5 yıldan 15 yıla kadar hapisle yargılanıyor.

51 sayfalık iddianamede polisler,  göreve gelmemek, darbeye direnen arkadaşlarını ve vatandaşları vazgeçirmeye çalışmakla suçlanıyor.

Suçlu suçsuz yargılama sonunda ortaya çıkacak.

Ama iddianamedeki bir bölüm oldukça dikkat çekici.

Şöyle diyor savcı Çalışkan: 

“Doğru zamanda, doğru yerde bulunan tek bir kişinin, yerinde söylenen cesur bir sözün ve yerinde kullanılan tek bir kurşunun ülkenin kaderini çizdiği, kadınların kucaklarında çocuklarıyla kendilerini, tanklara, bombalara siper ettiği, erkeklerin kendini tankların önüne attığı, terör örgütüne kahramanlık ve direniş dersi verdiği bir ortamda, Emniyet Teşkilatına mensup bir kısım personel, çeşitli bahanelerle görev yerine gelmeyerek terör örgütüne direnmemiş, direnen vatandaş ve kolluk görevlilerinin şevk ve cesaretini kırmak için eylemlerde bulunmuşlardır.”

Kimi ama korkarak ama başka saiklerle göreve gelmemiş kimi ise darbeye direnmemiş.

Ve darbeyi bildiği halde düğüne giden komutanlar hala TSK'yı yönetirken kendilerini Silivri'de bulmuşlar...

15 Temmuz'un üzerinden neredeyse 6 ay geçti ama hala pek çok nokla karanlık.

Tıpkı 15 Temmuz gibi "Darbe Komisyonu" da tiyatro görüntüsü veriyor.

Çabuk unutuyoruz...

TSK 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili 11 maddelik bir açıklama yayınlamıştı.

O açıklamaya göre;

- MİT'ten Genelkurmay'a saat 16'da bilgi gelmişti.

- Genelkurmay Başkanı emriyle Hava Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Merkezi aranmış ve Türk Hava Kuvvetlerine ait tüm hava araçlarının uçuşlarının durdurulması talimatı verilmişti.
Ama bu emre rağmen Hava Kuvvetleri Komutan Abidin Ünal dahil bütün komuta kademesi İstanbul'da Moda Deniz Kulübü'nde bir düğüne katılmışlardı.

Dönemin Jandarma Genel Komutanı Galip Mendi de Ankara'da bir düğüne gitmişti. 

CHP'li Aytun Çıray'ın iddiasına göre MİT Müsteşarı Hakan Fidan'da saat 20:00 21:00 civarı Ankara'da TİKA'dan bir arkadaşının doğum günü partisindeydi.

Yani darbe istihbaratı gelmesine rağmen doğru zamanda doğru yerde değillerdi...

Dahası vardı...

Darbe girişiminin seyrini değiştirdiği söylenen Özel Kuvvvetler Komutanı Zekai Aksakallı da o gece Mendi'yle birlikte aynı düğündeydi.

Nereden mi biliyoruz? 

Aylar sonra ortaya çıkan ifadesinden ve 15 Temmuz Komisyonu'nda anlattıklarından. 

Bakın ne diyor Aksakallı:

"Aynı gün saat 14.00'te Genelkurmay karargahındaki 'Terörle Mücadele' toplantısı başladı. Tam saatini hatırlamıyorum ama 16.00-17.00 arasında Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler'in önüne bir not bırakıldı. Bunun üzerine Yaşar Güler toplantıdan ayrıldı. Toplantı devam ederken, toplantıya başkanlık eden Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar'a da bir not iletildi. O da toplantıdan ayrılınca bir şeyler olduğu şüphesiyle, toplantıya başkanlık eden Genelkurmay MEBS başkanı Uğur Tarçın'dan izin alarak geri dönmek üzere toplantıdan ayrıldım. Aynı katta Mehmet Partigöç ile karşılaştım. Yüzü kıpkırmızı ve çok telaşlıydı. 'Hasta mısın, neyin var?' diye üstüne gittim, 'İyiyim, bir şeyim yok' dedi." 

Ya sonra...

Genelkurmay'da olağanüstü hadiseler yaşandığını fark eden ve geçmişte pek çok generali Cemaatçi olmakla suçlayıp şikayet eden Aksakallı ne yapmış?

Aksakallı anlatımlarına göre neler olduğunu anlamak isterken Genelkurmay'da MİT görevlilerinin de olduğunu öğrenmiş. Komutanlarla görüşemeyince de o da düğüne gitmiş:

"Bir arkadaşımın kızının düğünü olması nedeniyle karargahtan ayrılıp evime gittim.  Saat 20.00'da Beştepe'de bulunan Gazi Orduevi'ndeki düğüne gitmek üzere eşim ve araç şoförü Aykut Yurtseven ile sivil makam aracımla evden çıktık. Saat 20.15 sularında salona ulaştık. Salona gelip masaya vardığımda, askeri protokole uymayacak şekilde masanın en arkada olduğunu gördüm. MİT Sinyal İstihbarat Başkanlığı’nda çalışan K.K. beni gördü, tanımazlıktan geldi. Düğün bitimi saat 21.30 sularında düğün salonundan çıkarken kapının önünde Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi'yi gördüm. Elinde telefon ile bir yeri aramaya çalışıyordu.  Bana, 'Genelkurmaya ulaşamıyorum, herhalde siber saldırı var? Nedir?' dedi. Sivil araca binerek orduevinden ayrıldık."

Saat 21:30 ve Jandarma Genel Komutanı ile Özel Kuvvetler Komutanı İstanbul'da tankların köprüyü kapattığı saatte bir düğündeler ve hala ne olduğunu bilmiyorlar!

Aksakallı, ifadesinin devamında yolunun darbeciler tarafından kesildiğini anlatıyor ve Ömer Halisdemir'i arayıp darbeci olduğu iddia edilen tuğgeneral Semih Terzi'yi vurma emri veriyor.

Özetle Genelkurmay ve MİT'in kimine göre saat 14:00 kimine göre 16:00'da darbe girişiminden haberdar olmasına rağmen Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Kara Kuvvetleri Komutanı Salih Zeki Çolak ve Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler rehin alınıyor, Hava Kuvvetleri Komutanı, Jandarma Komutanı ve Özel Kuvvetler Komutanı ise düğüne gidiyorlar, MİT Müsteşarı ise bir doğum günü partisine katılıyor...

Ama o komutanlar TSK'yı, Fidan MİT'i yönetmeye devam ederken 15 Temmuz gecesi göreve gelmemekle suçlanan polisler 3'er kez ağırlaştırılmış müebbetle yargılanıyor.

Böyle darbe yargılaması olur mu?

Bütün soru işaretleri bir yana hiçbir yetkisi olmayan polis memurları için aranan "Doğru zamanda, doğru yerde bulunma" kriteri neden TSK komuta kademesine uygulanmıyor?

Neden Darbe Komisyonu'na ifade vermeye bile tenezzül etmiyorlar?

Komuta kademesi düğünde dernekteyken Erdoğan neye güvenerek "Allah'ın lütfu" açıklaması yapabildi?

Kısacası bırakın masalı "Halay başı kimdi?" onu söyleyin...

[Ertuğrul Cihan] 27.12.2016 [Samanyolu Haber]

Uber ve AirBnb tecrübesi gelecek adına bize neler anlatıyor? [Kemal Ay]

İstanbul Tophane’de bir kavga çıkmıştı belki hatırlarsınız. Semte yeni açılan bir sanat galerisinde o akşam gala yapılmaktaydı ve mahalleli, buradaki ‘sanat erbabına’ saldırmıştı. Mahallelinin o anki tepkisel gerekçesi, galadaki ‘tiplerin’ ellerinde şarap kadehleriyle mahalleye ‘taşmaları’ oldu. Ancak biraz altını kazıdığınızda, semtte uzun süredir devam eden bir dönüşümün oluşturduğu ‘rahatsızlığı’ görüyordunuz.

Beyoğlu’nun hemen aşağısı olan Tophane, ‘sanat erbabı’ için iyi bir mekân. Yürüyerek İstiklal Caddesi’ne çıkabileceğiniz bu semtte, sanat galerilerinin açılmaya başladı birkaç yıl önce. Sanat galerilerinin ve burada arada sırada galaların yapılmasının ‘doğrudan’ bir zararı yok aslında mahalleliye. Zira bu mahallenin insanları hemen yukarıdaki Beyoğlu’ndaki hayat tarzına aşina. Ancak bu galerilerin semtte asıl değiştirdiği durum, artan kiralar.

Varoşlarda açan yeni tüketiciler

Bir sanat galerisi düşünün, hemen yanı başında eski bir manav, karşısında köhne bir kıraathane, az ileride artık pek rastlanmayan bir tamirci, onun da yanında terzi dükkânı var. Galeriler burada tutunmaya başladıkça, diğer dükkân sahipleri de heyecanlanıyor. Çünkü oradaki bir manava göre sanat galerisi daha çok kira veriyor. Bir anda semtteki kira fiyatları, ev kiraları da dâhil, artıyor. Mahalleli, en çok buna kızmıştı. Belki elli senedir oturdukları semtten uzaklaşmak zorunda kalacaklardı.

Tophane’de yaşananlar, dünyadaki yeni bir trendin Türkiye’deki yansımasıydı aslında. Yeni kuşak üretim ve tüketim alışkanlıklarıyla, eski mahalle örgüsü Amerika ve Avrupa’daki pek çok şehirde benzer şekilde karşı karşıya gelmişti. Yeni ekonomik trendler, eski mahalleleri ‘geri dönüşüm’ yoluyla emlak piyasasına ve ‘şehir kültürü’ne açmaya çalışıyordu. Sanat galerileri, yeni tarz kafeler, restoranlar, çeşitli hobi dükkânları artık ‘varoşlarda’ yükseliyordu.

Dijitalleşme market alışkanlıklarını değiştiriyor

Bu, yeni üretim ve tüketim modelleri arasında, dijitalleşme önemli bir yer tutuyor. Sadece varoşlardaki ‘ucuz’ dükkânlar değil, şehir hayatının hemen her alanı yeni bir mobil uygulama (application) tarafından kullanılabiliyor. Şehir hayatının vazgeçilmezi olan ulaşım ve konaklama, artık özel taksilerin ya da otellerin tekelinde değil. Uber ve AirBnb gibi, ‘kullanıcıları bir araya getiren’ akıllı uygulamalar, ulaşım ve konaklama ihtiyaçlarınızı ‘çok daha ucuza’ çözebiliyor.

Uber, kendisini aracıyla bir yerden bir yere gidecek kimselerle, o esnada araca ihtiyacı olanları bir araya getiren bir ‘buluşturma uygulaması’ olarak tanımlıyor. Amerika’da ortaya çıkan uygulama, Uber sürücüleri ile taksi ihtiyacı duyan kullanıcıları bir araya getiriyor gerçekten de. Taksiye göre ‘daha güvenli’ ve ‘daha ucuz’ olma gibi avantajları bulunan Uber, kısa sürede neredeyse bütün dünyaya yayıldı.

Uber dayak yemezse iyi!

Tıpkı Tophane’deki esnaf gibi, taksici esnafı da duruma tepkili. İspanya, Yunanistan gibi ülkelerde hâlihazırda süregelen ekonomik krizden bunalan taksiciler, bir de Uber’den darbe yedi. Tepkilerini sokak gösterileriyle ortaya koyup hükümetten Uber’i kısıtlama yönünde adım atmasını talep ettiler. Londra, Lizbon, Miami gibi şehirlerde Uber protestoları yayıldı. Türkiye’de dün medyaya yansıyan bilgilere göre, trafik polisi Uber sürücüsü ve müşterilerine ‘ceza yazılmasına’ karar verdi. Ancak bu itirazlar, Uber’i şimdilik yolundan çevirebilmiş değil. Zira ortada ‘müşteri memnuniyeti’ var.

Uber’in ‘masrafları karşılayamayacak kadar ucuz’ olduğunu söyleyen taksiciler aslında haklı.

Şu an sadece ABD’de ‘kâr edebilen’ Uber şirketi her yıl 2,4 milyar dolar para kaybediyor. Evet, şaka değil. Uber müthiş zararda. Ancak bu ‘zarar’, uzun vadeli bir planın parçası. Dünyanın çeşitli yerlerinde ulaşım piyasasını ele geçirmeye çalışan Uber, ilk etapta alabildiğine ‘ucuz’ çalışmak istiyor. İnsanlar bu hizmete ‘bağımlı hâle gelince’ de, fiyatlarını düzenli olarak arttırarak, şirketi sürdürülebilir hâle getirecekler. Şimdilik, masrafları yatırımcılar karşılıyor.

Evet, ortada bir ‘müşteri memnuniyeti’ var. Ucuz, erişimi kolay ve güvenli bir yolculuğu kim talep etmez? Ancak şirketin bu ‘zarar’ politikası sadece taksicileri ve özel araç şirketlerini değil, Uber sürücülerini de bıktırmak üzere. Dünyanın çeşitli yerlerinde Uber sürücüleri, çalıştıklarından yanlarına kâr kalana karşı öfkeli. Afrika’daki en büyük Uber marketlerinden Nairobi’deki sürücüler, geçen yaz ortasında, ‘Uber kölesi’ olmak istemediklerini dile getirdiler.

AirBnb, turizmcileri çok kızdırdı

Benzer problemler AirBnb için de geçerli. Evini yabancılar açarak para kazanmak isteyenlerle, gittikleri şehirlerde ucuza kalacak yer arayanları bir araya getiren AirBnb uygulaması, özellikle Avrupa’daki pek çok şehirde kısıtlamalara maruz kalıyor. Geliştirdiği yeni ‘ekonomi modeli’ ile turizm pastasından ciddi pay almaya başlayan AirBnb, otelleri ve ucuz motelleri öfkelendirdi. Uygulamanın anavatanı Amerika’da bile zorluklar yaşandı. Frankfurt’ta yerel mahkeme, AirBnb ile tüm evin kiralanmasını yasakladı.

Özellikle Avrupa için problemlerin başında ‘vergilendirme’ meselesi geliyor. Avrupa Birliği’nin ‘ortak pazar’ yaklaşımından faydalanan Uber ve AirBnb gibi şirketler, Avrupa ofislerini vergilerin en ucuz olduğu ülkelerde açarak, AB ülkelerinin tamamında aynı ‘düşük vergiyi’ ödüyor. Yakın zamanda bu sebeple, Apple ve Google’a yönelik davalar açıldı ve Avrupa’da ‘daha fazla vergi ödemeleri’ için baskı yapılmaya başlandı.

Minimum maliyet hesabı

Ancak yeni nesil teknoloji şirketleri, ‘minimum maliyet’ esasına göre çalışıyor. Mobil uygulamalar, dükkân sahibi olmadan, hatta hiçbir somut ürün üretmeden satış yapabiliyor. Tüketicinin alışkanlıklarına yönelik birkaç hamleyle, tamamen farklı bir para akışı sağlıyorlar. İlk bakışta ‘değer ürettikleri’ düşünülebilir ancak bir yandan değer üretilirken, diğer yandan ciddi değer kayıplarına yol açıyor.

Zara, H&M, Primark gibi kıyafet firmalarının Uzakdoğu’da çok ama çok ucuza giysi ürettirip bunları Avrupa ve Amerika pazarında yine ucuza satarak kurdukları ‘saadet zinciri’ ciddi insan hakları ihlallerine dayanıyor. Benzer şekilde Apple’ın Uzakdoğu’daki fabrikalarında yok pahasına üretilen iPhone’lar, dünya pazarında büyük kârlarla satılabiliyor. Maliyetlerin ‘daha kreatif’ yollarla düşürülmesi, karşımıza ‘daha kreatif’ problemler çıkarıyor.

Hayatın olağan akışına darbe

Uber ve AirBnb, ulaşım ve konaklamada bize yepyeni bir imkân sundu. Kendileri içinse yepyeni bir ekonomi modeliydi bu. Piyasaya girmeleriyle çok sayıda iş kolunun etkileneceğinin farkındalardı muhtemelen. Tepki göreceklerinin de. Ancak süpermarketlerin bakkallara yaptığını, Uber taksicilere yapmayı sürdürecek. Tophane sanat galerileriyle dolacak yine muhtemelen ve Tophaneliler, bu ‘değişime’ ayak uydurmak zorunda kalacak.

Yeni ekonomik yollar keşfedenler, hayatın ‘olağan akışını’ değiştirmeyi sürdürecekler. Teknoloji, yaşadığımız yere adaptasyonumuzu biçimlendirecek her zaman. Zenginleştikçe mahalle değiştirdiğimiz gibi, yeni zenginliklere ulaştıran yollar da, eski mahallemizi değişime zorlayacak. Bu süreçte tek yapabileceğimiz, uyum sağlarken kendimizi kaybetmemek.

[Kemal Ay] 28.12.2016 [TR724]

Batı’ya kızabiliriz ama ya halkımız? [Erhan Başyurt]

Türkiye, 1980 askeri darbesinden bu yana insan hakları ve demokrasi adına en karanlık yıllarını yaşıyor.

Evren yönetiminin yaptığı hukuksuzlukları, aynıyla, bazen misliyle bugün ‘sivil darbeciler’ tekrar ediyor.

Yargısız infazlar, mazeretsiz tutuklamalar, iftira ve yalanlar, fişlemeler, işten atmalar, medyaya sansür, kötü muamele ve işkenceler…

Bırakın yargı kararını, daha haklarında iddianamesi bile yazılmamış iş adamlarının, zanlıların ve gazetecilerin mallarına keyfi şekilde el koyuyorlar. 

19.yüzyılın başındaki perişanlık

Türkiye’de yaşanan bu hak ihlallerine, demokrasiden geri dönüşe, evrensel insan hakları ve Kopenhag siyasi kriterlerinin ayaklar altında çiğnenmesine Batı sessiz ya da vermesi gereken güçlü tepkiyi vermiyor.

Sadece Türkiye de değil. Suriye, Mısır, Libya, Irak, Afganistan, Burma, Yemen, Sudan… İslam dünyasının dört bir yanı perişan.

2017’ye girerken, 19. yüzyılın başındaki topyekûn perişaniyeti yeniden yaşıyor gibiyiz.

İşgallerin yerini iç savaşlar, işgalcilerle işbirliği yapan hain idarecilerin yerini ‘kukla’ baskıcı ve dikta yöneticiler almış durumda… 

Batı’nın çıkarları

Kendi halklarına en ileri demokrasiyi yaşatan Batı, ülkerinde evrensel değerleri ayaklar altına alan dikta yönetimlerine ve zulümleri sessizce seyrediyor…

Tasdik etmeseler bile ciddi bir tepki ortaya koymuyorlar. Caydırıcı yaptırımlara yönelmiyorlar.

Batılı sivil toplum kuruluşları raporlar yazsa da tepki gösterse de, yöneticiler ilişkilerini eskisi gibi sürdürüyorlar.

Sebebi basit, milli çıkarlarını ve siyasi emellerini baskıcı ve dikta anlayışı ile ülkelerini yöneten rejimler eliyle temin edebiliyorlar.

Hatta onların uluslararası camiadaki zayıflıklarını, ülkelerindeki kutuplaşma ve bölünmüşlüğü, istedikleri gibi tavizler koparmak ve siyasi çıkarlar elde etmek için kullanıyorlar.

Mülteci krizi gibi ucu kendilerine dokunmadıkça, kıllarını kıpırdatmıyorlar. 

Kızma hakkımız var

Peki, Batı’ya kızma hakkımız var mı? Tabii ki, var.

Kendi haklarına temin etmeye çalıştıkları insanca yaşama hakkını, hukukun üstünlüğünü Türkiye gibi ülkelere reva görmüyorlar.

Türkiye gibi ülkelerin altına imza attığı Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’ni, en temel insan haklarını ihlal etmesine etkin tepki göstermiyorlar.

‘Endişe’ beyan etmekle yetiniyorlar.

Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Yemen’de olduğu gibi iç savaş da yaşansa sanki umurlarında değil… Avrupa’nın göbeğindeki Bosna’ya bile müdahale etmemişlerdi…

Siyasi ilticalara kapı açmakla üzerlerine düşeni yaptıklarını düşünüyorlar.

Yıllarca aynı uluslararası kurumların güvencesi ve Batı’nın teşviki ile demokratikleşme adımları atan bir ülkenin mağdurları olarak bu duyarsızlığa tepki göstermeye hakkımız var.

Peki, halkın sessizliği?

Ne var ki, asıl sorun Türkiye’de ve Mısır’da olduğu gibi ülke halklarının sessizliği.

Halkların, hak ihlallerine ve insan haklarından uzaklaşmaya rıza göstermesi. Yalanlara, algı operasyonlarına gerçeklerden fazla değer göstermemeleri, hiç sorgulama ihtiyacı duymamaları…

Toplumun farklı kesimlerinin mağduriyetini ve hak ihlallerini görmezden gelmeleri.

Demokrasiden uzaklaşmaya, ‘tek adam’ yönetimlerinin tesisine onay vermeleri.

Dikta yönetimlerine yönelik halkın bu pervasız desteği, Batılı yönetimlerin de elini kolunu bağlıyor.

Zulme destek

Halk zulme destek gösterince, Batı da Türkiye’yi artık AB’ye üyelik sürecindeki bir Avrupa ülkesi gibi değil, dikta yönetimlerinin kıskacındaki bir Ortadoğu ülkesi gibi muamele ediyor.

Suriye gibi, Mısır gibi, Irak gibi, Afganistan gibi…

“Halkın çoğunluğu razıysa, biz niye tepki gösterip, siyasi çıkarlarımızı riske atalım ki…” düşüncesi ile prensiplerinden uzak hareket ediyorlar.

Evet, Batı’ya kızabiliriz ama algı yönetimlerinin kıskacındaki kendi halklarımıza ne diyeceğiz?

Dikta yönetimlerinin tavizlerini, rüzgar gülü misali ilkesiz, omurgasız, tutarsız politikalarını, iki günde bir 180 derece ters yönde yaptığı çelişkili açıklamaları avuçlarının içini patlatırcasına alkışlayanlara ne diyeceğiz?

Komşusunu, en yakın akrabasını iftira ve algı yönetimlerine kurban eden, ‘terörist’ diye ihbar etme yarışına giren, ‘karnımı doyuruyor’, ‘çalışıyor ama çalışıyor’ ya da ‘olsun yol yaptılar’ diyerek, zulme katkı yapanlara ne diyeceğiz?

Haber alma haber verme hakkı elinden alınan, twitter’a bile girmesi, doğru habere ulaşması, farklı görüşleri duyması engellendiği halde, bu yasaklara destek veren halklarımıza ne diyeceğiz?

Anlayacağınız, baltanın sapı ağacın dalından…

Sorun ağacın içinde, gövdeye giren kurt misali ağacı yiyip kurutuyorlar.

Zalim, zulmünü içeriden aldığı bu destekle sürdürüyor.

Batıya sessiz kaldığı için kızabiliriz ama peki zalime meyil eden, zulmü besleyen halklamıza ne diyeceğiz?

[Erhan Başyurt] 28.12.2016 [TR724]

AYM, Mumcu, Üçok, Kışlalı cinayetlerini mi Selam-Tevhiti mi kapatıyor? [Haber-Analiz: Erman Yalaz]

Anayasa Mahkemesi (AYM), Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin de yer aldığı Umut Operasyonu kapsamında tutuklanıp hüküm giyen üç kişinin 16 yıl sonra yeniden yargılanmasanın kapısını araladı. Türkiye tarihinin en provokatif suikastleriyle ilgili kararın iki yönü var. İlki, adil yargılanma ve makul sürede yargılanmak haklarının ihlal edildiği tespiti. İkincisi Selam Tevhit örgütüne ilişkin yeni davalara ve belki de Yargıtay kararlarına kapı aralanması.

HİZBULLAH LİDERİ VELİOĞLU’NUN DİJİTAL ARŞİVİNDEN ÇIKAN ÖRGÜT

Önce AYM’nin bireysel başvurular kapsamında ele aldığı dosyanın serencamını hatırlayalım. 17 Ocak 2000 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Hizbullah terör örgütüne yönelik operasyonunda Beykoz’daki çatışmalardan sonra Hüseyin Velioğlu ölü olarak ele geçirildi. Döneme imza atan ve Hizbulvahşet denecek kan dondurucu cinayetlerin (meşhur domuz bağı ile infazlar) birer birer çözülmesini de beraberinde getirdi bu operasyon. Velioğlu’nun kaldığı evde ele geçirilen bilgisiyarlardaki örgüt arşivleri yeni operasyonların da altyapısını hazırladı.

Mayıs ayı içinde yapılan operasyanlarda, bugün haklarında AYM’den yeniden yargılanma kararı çıkan Yusuf Karakuş, Hasan Kılıç ve Mehmet Şahin gözaltına alındı. İstanbul TEM’de 6 Mayıs 2000 tarihinde ifadesi alınan bu üç ismin yanlarında avukatları yoktu. O dönemki Devlet Güvenlik Mahkemeleri mevzuatı gereğince de ifade alma sırasında avukat bulundurma zorunluluğu da yoktu. İfadelerindeki itirafları nedeniyle Uğur Mumcu cinayetiyle irtibatlı oldukları gerekçesiyle Ankara’ya sevk edildiler.  Yusuf Karakuş 1997’de Hizbullah’tan gözaltına alınmış, 1999’da tahliye edilmiş bir isimdi. Mehmet Şahin ise emniyet ifadesinde Tevhid-Selam grubuna nasıl girdiğini baskıya maruz kalmadan tek tek anlatmıştı.

DGM SONRASI YARGILAMA VE ÖRGÜT KURMAK VE ÖRGÜT ÜYELİĞİNDEN MAHKUMİYET

Hasan Kılıç, silahlı suç örgütü kurmaktan hüküm giyen bir isimdi. Her üç isim de dönemin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde(DGM) yargılanmaya başladı önce. Sonra  bu mahkemelerin özel yetkili mahkemelere çevrilmesiyle yargılanmaları tekrar edilerek hükümleri ihdas edildi. Süreç şöyle işlemişti.

Ankara 2 Nolu DGM’de açılan dava karara bağlandığında bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesince 12 Kasım 2002’de bozuldu. Bozma üzerine davaya DGM’lerin kapatılması nedeniyle özel yetkili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesine taşındı.  Bu mahkemede 28 Temmuz 2005 tarihinde mahkumiyet kararı verdi.  Yargıtay 9. Ceza Dairesince 8 Kasım 2006’da bu karar da bozuldu. Yeniden yapılan yargılamada aynı mahkemenin 17 Ocak 2013 tarihli kararıyla Mehmet Şahin ve Yusuf Karakuş “silahlı örgüt üyesi olma”, Hasan Kılıç ise “silahlı suç örgütü kurma” suçundan hapse mahkum edildi.

EGM TERÖR ÖRGÜTÜ LİSTESİNDEKİ 12 ÖRGÜT VE SELAM TEVHİT

Bahse konu örgüt Selam-Tevhid Örgütü idi. Ya da nam-ı diğer Selam Tevhid Kudüs Ordusu örgütü. Hizbullah’ın kurucularından İranlı Musa el Sadr’ın fikirleri temelinde İslam devleti kurmaya amaçlıyordu örgüt. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2007 yılı terör listesinde 12 örgüt yer alıyordu. Bunların 4’ü yasadışı sol, 3’ü bölücü, 5’i dini motifli örgüt olarak anılıyordu.

Bunlar, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi (DHKP/C), MKP (Maoist Komünist Partisi), TKP/ML – KONFERANS, Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) adlı yasa dışı sol örgütler, PKK/KONGRA-GEL (Kürdistan Halk Kongresi-KHK), Kürdistan Devrim Partisi (PŞK), Kürdistan Demokrat Partisi/Bakur (PDK/Bakur), Hizbullah, Hilafet Devleti (HD), İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi (İBDA/C),Tevhid-Selam (Kudüs Ordusu) ve El Kaide Terör Örgütü Türkiye Yapılanması adlı örgütlerden oluşuyordu.

YARGITAY’DAN İKİ KEZ TERÖR ÖRGÜTÜ KARARI

Selam-Tevhid sadece emniyet listesine giren bir örgüt olarak kalmadı,  daha sonra  Yargıtay tarafından iki ayrı kararla terör örgütü olduğu tescillendi. Örgütle ilgili en detaylı bilgiler, Ocak 2000’deki Hizbullah Lideri Velioğlu’nun öldürüldüğü operasyonlarda ortaya çıkan dijital deliller arasında yer alıyordu. O günlerde konuları manşetlerine taşıyan ‘laik’ hassasiyetli medyanın tabiriyle Hizbullah arşivinden ‘şeriatçı bir başka örgütün ayak izleri’ çıkmıştı.

Ankara ’da yapılan baskınlarda örgütün cephaneliğine ve yönetici kadrosuna ulaşıldı. Baskında yakalanan Mehmet Ali Tekin, Yusuf Karakuş, Abdülhamit Çelik, Muzaffer Dağdeviren, Fatih Aydın, Mehmet Şahin, Talip Özçelik ve Arif Tarı’nın 1993 yılında gerçekleştirilen Uğur Mumcu suikastinin de failleri olduğu ileri sürüldü. Aynı zamanda bu örgütün Bahriye Üçok ve Ahmet Taner Kışlalı’ya yönelik bombalı saldırıları yaptığı da iddia edildi.

KİM BU SELAM TEVHİTÇİLER?

Uğur Mumcu Davası iddianamesinde yer verilen bilgilere göre bu örgüt, iki ayaktan oluşuyordu. İlk ayağı, 1979’da İran’da Devrim Muhafızları bünyesinde kurulan Kudüs Ordusu’ydu. D iğer ayağı ise, 1985’te Nurettin Şirin tarafından çıkarılan İstiklal ve onu izleyen Şahadet dergileri ile 1989’da yayınlanan Tevhid dergilerinin birleşmesiyle oluşmuştu. İran tarafından finanse edildiği ileri sürülen grup, 1993’ten itibaren Selam gazetesini çıkardı. Bir yıl sonra Selam ve Kültür Dayanışma Vakfı’nı kurulunca grup ‘Selam’ adıyla anılır oldu. Yayınlar 1990’ların sonlarına kadar sürdü.

Selam grubu daha sonra  yasadışı Hizbullah’ın İlim ve Menzil gruplarıyla ilişki kurdu. Yine aynı grupla birlikte İstanbul ve Ankara merkezli  başörtüsü eylemlerini yapan gençlik yapılanmalarının içinde yer aldı. Her iki yapının da kesişim kümesi İran’dı. İlk ayağın İran devriminden sonra eğitim alıp geldiği ardından örgütlenme ve silahlı eylemlere geçtiği ileri sürüldü. Örgüt resmi olarak hiçbir eylemi üstlenmedi.

İKİNCİ SELAM TEVHİT ÖRGÜTÜ OPERASYONLARI YOLSUZLUK SKANDALINA KURBAN EDİLİYOR

Selam Tevhid örgütü en son kamuoyunun gündemine 2011’de 4 sayfalık ihbar mektubu ve örgütle ilgi itiraf ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün casus filmlerini aratmayacak titizlikteki takip ve İran ajanlarını deşifre etme operasyonlarıyla geldi. Bu kez bürokrat, asker, istihbaratçı ve siyasetçilerin de bulunduğu kişilerin İran adına casusluk faaliyeti yürüttüğü delillendiriliyordu.

İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatıyla ve mahkeme başkanlarının kararlarıyla örgüt adeta kafesa alındı. Ancak 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandallarını ortaya çıkaran polis müdürlerinin de içinde yer aldığı emniyetçiler AKP ve dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan tarafından hedef alınmıştı. Operasyonların devamı istenmedi.

Üstelik önce emniyet, sonra davanın savcıları ve mahkeme başkanlarına uzanan silsile de tam bir cadı avı yürütüldü. Bununla da yetinilmedi. Selam-Tevhid örgütü kapsamında 234 kişinin dinlendiği dosyadaki dolaylı dinlemeler ve bazı istihbari dinlemelerle, hedefe konan polis müdürlerinin dönemindeki bütün yasal dinlemeler tek torba yapıldı.

Star ve Yenişafak gazeteleri eliyle atılan yalan haber manşetleriyle Selam Tevhit kapsamında 7 bin kişinin sonra 3 bin küsur kişinin dinlendiği ileri sürüldü. 23 Temmuz 2014’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu’nun açıklamalarıyla olay vuzuha kavuştu. Salihoğlu ‘Dolaylı dolaysız 2 bin 280 kişinin dinlendiğini’ belirtti. Böylece, 7 bin rakamı, resmen 2 bin 280’e daha sonra bunların sadece 251 sanık/şüpheliden 234’ünün dinlendiği kesinleşti.

Gerçekler er ya da geç ortaya çıkıyordu. Ancak bu gerçeklerde Selam-Tevhid operasyonunu yapan 76 emniyetçiyi Silivri cezaevine gönderen süreci durdurmaya yetmedi. Hakimlerin ve savcıların iktidar borazını olduğu bir ortamda, Yargıtay’ın iki kez terör örgütü hükmü verdiği bir örgütü, cumhuriyet savcılarının talimatı, mahkeme kararlarıyla izleyen polisler hapse giderken, bugün Selam-Tevhit örgütü sanığı üç kişinin yeniden yargılanmasını konuşuyoruz velhasılı.

AVUKAT OLMADAN İFADE HÜKÜMSÜZ DİYEN AYM, YENİ MAĞDURİYETLERİ ELE ALACAK MI?

Gelelim Anayasa Mahkemesinin kararının iki yönüne. Biz sürecin içinde savrulanlar gibi adaletsiz davranmayalım herkese hakkını teslim edelim. AYM, adil yargılanma ve makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği tespiti doğrudur ve hukuki bir boşluğu ortadan kaldırmıştır. Çünkü bu üç ismin yargılanmaları tamı tamına 13 yıl 10 ay 25 gün sürmüştür. Bu süre makul sürede yargılanma hakkının aşılması anlamına geliyor. Bu çok net.

Hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hem mer’i hukuk açısından ihlal vardır. Aynı vechede ikinci ayrıntı adil yargılanma hakkının ihlali ise hüküm giymiş bu isimlerin ilk sorgularında yanlarından avukat olmadığı halde verdikleri ifadelerinin mahkemelerin gerekçeli kararlarında yer alması.

AYM kararında, savunma hakkının sağlanmadığı bir yargılamanın adil olduğundan söz edilemeyeceği belirtilerek, şüpheli ve sanığın savunma için Anayasa’nın 36. maddesinde belirtilen meşru vasıta ve yollardan yararlandırılması gerektiği ifade ediliyor. Avukat yardımının da bunlardan biri olduğu aktarılan kararda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesine göre, bir suçla itham edilen herkesin seçeceği bir müdafinin yardımından yararlanma, buna imkanı yoksa resen atanacak bir avukat yardımından ücretsiz faydalanma hakkına sahip olduğu kaydediliyor.

Buna karşın, söz konusu hakkın mutlak olmadığı ve sınırlandırılabildiği anlatılan kararda, yine de böyle bir kısıtlamanın adil yargılanma haklarına zarar vermemesi gerektiği, avukata erişim yönünden getirilen kısıtlamanın sonraki aşamalarda telafi edilmesi halinde savunma hakkının ihlal edilmiş sayılmayacağı vurgulanıyor.

Ve şöyle deniliyor: “Sonraki aşamalarda sağlanan müdafi yardımı ve yargılama usulünün diğer güvencelerinin soruşturmanın başında başvurucuların savunma hakkına verilen zararı gideremediği anlaşılmaktadır. Yargılama devam ederken yürürlüğe giren 5271 sayılı Kanun’un 148. maddesi, hakim veya mahkeme önünde doğrulanmayan müdafi yardımı sağlanmadan alınan kolluk beyanları bakımından kovuşturma aşamasında savunmanın etkinliğini sağlayacak niteliktedir. Ancak mahkemece bu husus gerekçede tartışılmamış ve temyiz aşamasında da bu eksiklik telafi edilmemiştir. Gözaltında avukata erişim imkanı sağlanmaması ve bu sırada elde edilen ifadelerin mahkumiyet kararına esas alınması müdafi yardımından yararlanma hakkıyla bağlantılı olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlali sonucunu doğurmuştur.”

GÜNÜMÜZ MAĞDURİYETLERİ MAĞDURİYET DEĞİL Mİ?

Evet. Yerinde bir ihlal kararı gerekçesi. Sanık da olsa mağdurların hak ihlalleri tespit edilmiş. Asıl sorun ve ve soru şu ki, AYM kararının siyasi gözüken yanı ise yukarıda özetlediğimiz süreçte gizli. AYM bu kararıyla Selam Tevhit örgütü ile ilgili önümüzdeki günlerde Yargıtay’da görülecek ve bir anlamda tersine çevrilip, sanıkların elini kolunu sallayarak gezdiği, onları gözaltına alan tutan polis ve savcıların mahkum edildiği bir dosyanın gerekçesini mi oluşturuyor? Burası şimdilik meçhul.

Ancak AYM’nin silahlı örgüt üyeliği kesinleşmiş şahısların bırakın, Trabzon ya da Çemişkezek’teki bir cinayet davasında bile yeniden yargılanma hususunda bu kadar cesur olamayacağı, bu kararın da zamanlaması itibariyle sipariş bir karar olduğu kokularını yaydığını not düşmekte fayda var.

AYM’nin yeniden yargılanma kararını eline alacak iki avukatın (Cüneyt Toraman, Murat Sadak)  bundan sonra soluğu Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde alacakları kesin. Üç isme yapılan hak ihlaline bakarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi ve Yargıtay, Selam-Tevhid örgütünün ‘terör örgütü’ olduğuna ilişkin  iki kez kesinleştirdiği kararından vazgeçer mi, bekleyip göreceğiz.

45 BİN BİREYSEL BAŞVURU 100 BİN OLMADAN YAPILACAKLAR

Onu beklemeden yapılacak bir başka değerlendirme ise AYM kararının hali hazırda 15 Temmuz darbesi sonrası mağdur edilen yüzbinlere bakan yönü. AYM Başkanvekili Prof. Dr. Engin Yıldırım, 15 Temmuz’dan sonra Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru sayının 45 bine ulaştığını, yeni işten çıkarmalarla birlikte bunun yıl sonuna kadar 100 bini bulacağını söylemişti geçtiğimiz günlerde.

Prof. Dr. Yıldırım, “100 bin başvuruyu değerlendirmek gerçekten çok zor bir iş. Biz kara kara düşünüyoruz” demişti. Artık kara kara düşünmeye gerek yok. Emsal var önümüzde. Hiç olmazsa avukatlarıyla ve aileleriyle görüştürülmeyen onbinler için…. Üç örgüt üyesinin avukatı olmadan ifadesinin alınmasını ve yargılama hakkından yararlanamamasını hassasiyetle inceleyen AYM’nin kendisine gelen onbinlerce bireysel başvuru ve dönemin hak ihlallerini de aynı incelikte ele alması beklenir.

Tabi bir de avukata erişimin engelendiği, gözaltı süresinin 30 güne çıkarıldığı bu ortamda, işkence ve kötü muamele şartlarında alınan ifadelerin evrensel hukuk ve AİHS standartlarına, AİHM kararlarına göre hiçbir şekilde karşılığının olmadığı gerçeği var karşımızda. Bu kez AYM’ye düşen iş daha ciddi ve ağır bir yük aslında.

Selam-Tevhid örgütü sanıkları ve hükümlüleri gerçekten mağdur edildiyse ve Türkiye şartlarında 13 yıl boyunca bunun doğruluğunu, siyasi iktidarın payanda ve desteği sayesinde de olsa, ispatlayabildiyse, Türkiye’de yargılama ve hukukun pek de iyi işlediğinden sözedilemez herhalde. Bu durumda AYM’nin önünde 100 binleri bulma ihtimali olan hak ihlallerini de bekletmeden karara bağlaması, Yüce Mahkeme sıfatının ve adaletin gereği olsa gerek. Bekleyelim görelim. Dünün ihlallelerini konjonktürel gündem yapan mahkeme bugünün haklı acı ve mağduriyetlerini görecek mi?

[Erman Yalaz] 28.12.2016 [TR724]

Buna Trump bile cesaret edemez [Adem Yavuz Arslan]

Artık hiç birimiz şaşırmıyoruz. AKP iktidarı, aleyhlerine gelişen yada gelişme ihtimali olan her olaydan sonra hemen yayın yasağı getiriyor. Hem de öyle böyle bir yasak değil. Kararlar ‘her şeyi kapsayacak şekilde’ çok geniş bir çerçevede çıkarılıyor. Böylece kimse gerçekleri duymuyor, bilmiyor.

Son örnek Rus Büyükelçi Andrey Karlov suikastında yaşandı. Cinayetten on gün sonra kapsamlı bir yayın yasağı getirildi ve artık suikasta dair herhangi bir haber yazmak mümkün değil.

Gerçi son yayın yasağı öncekilerden biraz farklı oldu. Normal şartlarda daha ambulans olay yerine ulaşmadan yayın yasağı aldıran AKP iktidarı bu kez geç kaldı.  Zira hesap ve hedef başkaydı fakat evdeki hesap çarşıya uymadı.

Her olayda Cemaat’i suçlayan hükümet ve kontrolündeki medya, büyükelçi suikastını da –daha ceset yerde ve katil polis El Nusra marşları söylerken– Cemaat’e bağladı. Tüm AKP’liler, Havuz medyası, Aktroller hep birlikte suikastçi Mert Altıntaş’tan bir ‘Cemaatçi suikastçı’ çıkarmaya çalıştılar fakat neresinden tutsalar ellerinde kaldı.

Bu kez devreye ‘araştırmacı gazeteci rolü oynayan’ bazı isimler girdi; katil polisin dershanesi, okulu vs ortaya atıldı. Her zaman olduğu gibi pervasızca yalanlar söylediler. Fakat ne hükümetin ne de medyasının çabası katil polisten Cemaat hikayesi çıkarmaya yetmedi.

Aksine suikastçının hem kendisi hem yakın çevresi AKP ile iltisaklı çıktı.

Çaresiz, 10 gün gecikmeli de olsa, yayın yasağı getirdiler. Böylece kimse katil polisin gerçek hikayesini araştırıp yazamayacak. Hükümet ise algı operasyonlarına devam edecek.

Mesela yayın yasağını savunmak için hemen devreye giren AKP’liler ve Havuzcular ‘ABD ve Avrupa’da da yayın yasakları var, onlar da sık sık yapıyorlar’ yalanına sarıldılar.

Peki, gerçekte öyle mi? Tabi ki değil.

Her zaman olduğu gibi burada da yalan söylüyorlar. Çünkü ABD’de bizde ki gibi bir yayın yasağı uygulaması yok. Her şeyden önce basın özgürlüğü anayasal güvence altında. Üstelik basın özgürlüğü, Türkiye’de olduğu gibi kağıt üstünde de kalmıyor.

Mesela ifade özgürlüğünün sembolü haline gelen ABD Anayasası’nın 1.ek maddesi; ‘first amendment’ diyor ki ‘Kongre ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayacak kanun çıkartamaz’.

Bugüne kadar –ABD Başkanları dahil– basına yasak getirmeye çalışan herkes yüksek mahkemenin kapısından geri döndü. ‘Devlet sırrı’ ya da ‘ulusal güvenlik’ gibi gerekçeler de işe yaramadı. ABD medya tarihi bu tür girişimler ve mahkemelerin verdiği ibretlik kararlar ile dolu. Ancak sonuç değişmiyor.

ABD Başkanı ya da başka bir makamın vatandaşın haber alma, medyanın haber verme hakkını engelleme şansı yok.

AKP’lilerin diline doladıkları ’11 Eylül sonrası ABD’de de yasak getirdi’ tezi de doğru değil zira oradaki yasak medyanın haber yapması değil kamu görevlilerinin demeç vermesine dair bir yasaktı.

Amerika’da ki yayın yasakları genellikle dava aşamasında ve mağdurun kimliğini korumaya yönelik çıkarılıyor. Aynı şey Avrupa’da da geçerli. Mesela tarihinin en büyük terör saldırılarından birini yaşayan Fransa’da yaşananlara bakalım…

Paris saldırıları sonrası bizzat Cumhurbaşkanı Hollande basının karşısına çıktı.(Bu arada Erdoğan’ın en son ne zaman gerçek bir gazetecinin karşısına çıkıp sorulara cevap verdiğini hatırlayan var mı ?)

İlgili bakanlar da düzenli olarak kendi alanlarına dair bilgilendirme yaptılar. Paris savcısı medyayı bilgilendirmek için ekip kurdu. Yayın yasağı getirilmediği gibi ‘doğru bilgilendirme’ adına özel düzenlemeler bile yapıldı. Sosyal medyayı yasaklamadıkları gibi resmi Twitter hesaplarının takibi istendi.

Fransa OHAL’e geçerken medyayı kısıtlayacak bir düzenleme de yapmadı. Fransa basını ise bir yandan sorumlu davranırken bir yandan da başta istihbarat zaafı olmak üzere ihmalleri sorguladı.

Özetlemek gerekirse dünyanın hiç bir yerinde, yani medeni ve demokratik ülkesinde, Türkiye’de ki gibi bir yayın yasağı yok. Bizde ise yayın yasakları iktidarın zaaflarını örtmek için kullandığı bir araç haline geldi.

Gelin hafızaları biraz tazeleyip hükümetin yayın yasağı aldırdığı olaylara bakalım:

Soma maden faciası

Ankara ve Suruç patlamaları

İstanbul patlamaları

Reyhanlı katliamı

IŞİD’in rehin aldığı konsolosluk çalışanları

MİT tırları

Dışişlerindeki skandal toplantıya dair ses kayıtları

Şike soruşturması

Aktütün saldırısı

Roboski (Uludere) faciası

Tecavüz ve istismar olayları

17/25 Aralık yolsuzluk skandalları

Başbakanlıktaki meşhur böcek skandalı

Havalimanı patlamaları

Daha sayısız örnek var. Öyle ki mahkemelerden alınan yayın yasakları için artık yüzler ifadesi kullanılıyor.

Yayın yasağı getirilen bu olaylara dair tatmin edici bir soruşturma da yok.

AKP iktidarında tutuklanan gazeteci sayısı 200’e yaklaştı, rakam her gün artıyor. Onlarca medya kuruluşu kapatıldı, iki bine yakın gazeteci işsiz bırakıldı.

‘Terör propagandası’ gibi muğlak bir ifadeyle binlerce dava açıldı.

Yetmedi haklarında henüz iddianame bile olmayan ve çoğu tutuklu gazetecilerin mal varlıklarına da el kondu. Hatta vefat etmiş gazetecinin (Ahmet Selim) bile.

Böylece Erdoğan ve AKP iktidarının hoşuna gitmeyen şeyler yazıp çizdikleri için cezaevine atılan, eşleri çocukları dahi cezalandırılan gazeteciler üzerinden ‘henüz hapse atılmamış’ gazetecilere gözdağı veriliyor.

Hani olur da, bunca baskı ve zorluğa rağmen çıkıp da soru sormaya, haber yapmaya yeltenen olursa diye kapsamlı bir yayın yasağı da çıkarılarak hiçbir boşluk bırakılmamış oluyor.

Velhasıl, nasıl ki Suriye tipi muhaberat devleti düzenlemesi yapıp ‘ABD tipi başkanlık getiriyoruz’ diye yalan söylüyorlar siyaseten aleyhlerine olabilecek her olaydan sonra da ‘ABD ve Avrupa’da da var’ diyerek yayın yasağı adı altında sansür uyguluyorlar.

[Adem Yavuz Arslan] 28.12.2016 [TR724]

En riskli üç ekonomiden biri Türkiye [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Türk Lirası 2016’yı dolar karşısında yüzde 20’ye yakın kayıpla kapatırken, 2017’ye dâir tahminler de hiç iç açıcı değil. Bank of America (BofA) bünyesinde faaliyet gösteren Merrill Lynch’in son raporuna göre TL’yi yine zor bir sene bekliyor. Şirketlerin kur riski en üst seviyede. Yüzde 4-5 aralığında açıklanan büyüme tahminleri ise gerçekçi görünmüyor.

BofA Merrill Lynch, gelişmekte olan piyasalar içinde Türkiye ile birlikte Güney Afrika ve Brezilya’yı en riskli üç ekonomi olarak gösterdi. Bu üç ekonomi, ‘durgunluk ile yüksek enflasyonun bir arada yaşanması’ olarak tanımlanan stagflasyon tehlikesi ile karşı karşıya. Borç dağılımında döviz borçlarının yüksekliği de kur riskine karşı kırılganlıklarını artıracak.

TÜRKİYE’NİN YAPAMADIĞINI MACARİSTAN BAŞARDI

Raporda ‘kırılgan üçlü’ için dikkat çekici tespitler var: “Brezilya, Türkiye ve Güney Afrika halen ‘kırılgan üçlüyü’ oluşturuyor. Güney Afrika, stagflasyon sebebiyle gelişmekte olan 10 ülke arasında en dipte. Güney Afrika ekonomisi yüksek borçlu şirketler ve ‘ikiz açık’ taşıyor. Türkiye ise dış açığı ve net uluslararası yatırım pozisyonu/GSYH rasyosunda 56 piyasa arasında 55. sırada olmasıyla en zayıf ikinci. Macaristan sadece iki yıl önce bu rasyoda Türkiye ile benzer seviyedeydi. Mali dengesi ve kamu borcu ise Türkiye’nin görece güçlü noktaları olmaya devam ediyor. Diğer taraftan Brezilya ise makro göstergelerini iyileştirerek Türkiye ve Güney Afrika ile farkı açmayı başardı. Brezilya, gelişen piyasalardaki en iyi rezerv karşılama oranlarından birine sahip.”

TÜİK’İN HESABI İNANDIRICI DEĞİL

Geçen hafta Alman Commerzbank, Türkiye’nin 3. çeyrekte yüzde 1,8 değil 4,4 daraldığını açıklamıştı. Bankanın analistleri, TÜİK’in millî gelir (GSYH) serisinde değişikliğe gitme gerekçelerini  ‘ikna edici’ bulmadı ve ekonomideki daralmanın 2016’nın son çeyreği ile 2017’de de devam etmesini beklediklerini kaydetti.

Fransız Societe Generale (SocGen) de Türk bankaları için daha karamsar bir tablo ortaya koydu. Societe Generale’e göre yatırımcıların Türk bankalarıyla ilgili en temel iki endişesi var: Dolar kurundaki yükseliş ve artan tahvil faizleri.

REFORM VAATLERİ SÖZDE KALDI

Daha önce yatırımcıların düşük değerlemeler ve hükümetin reform vaatlerinin cazibesine kapıldığını belirten SocGen analistleri, öngörülebilirliğin azaldığını ve büyüme endişelerinin de etkisiyle önümüzdeki yıl için risklerin yükseldiğini söyledi. Buna göre bankalar için kredi büyümesi beklentilerini düşüren analistler, kârlarda düşüş beklentilerini ise yüzde 1,9’dan 6,1’e yükseltti.

1,8 DEĞİL 2,7 KÜÇÜLDÜK

12 Aralık’ta mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış GSYH’ye değinmeyen TÜİK gecikmeli de olsa bu veriyi 27 Aralık’ta açıkladı. Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte bir önceki çeyreğe göre yüzde 2,7 daraldı. İkinci çeyrekte, çeyreklik bazda yüzde 1,1 artan GSYH, birinci çeyrekte ise yüzde 0,4 daraldı. Son çeyrekte yüzde 2,1 ve üzeri büyüme elde edilemezse Türkiye 2016’da daralmış olacak. Bu veri 2009’dan sonraki ikinci kriz olarak tarihe geçecek.

[Semih Ardıç] 28.12.2016 [TR724]

Yakılmasanız sorun yok aslında [Barbaros J. Kartal]

IŞİD’in 2 askerimizi diri diri alçakça yaktığı iddia edilen görüntüler ile ilgili olarak henüz kamuoyunu tatmin eden bir cevaba ve gerçeğe ulaşamadık. Bazı yabancı prodüksiyon şirketleri görüntünün maalesef gerçek olduğuna dair açıklama yaptılar. İnşallah gerçek değildir ve iki askerimiz bu kadar vahşi bir yöntemle öldürülmemişlerdir. Savaşa yolladıkları gençlerin onlar için hiçbir değerinin olmadığını zaten biliyoruz. Şehitlik gibi kutsal mertebe nedense hep fakir aile çocukları için. Sizin çocuklarınızın da bu yüce mertebeye erişmesini neden istemiyorsunuz?

Esas meselenin ne olduğunu hepimiz biliyoruz aslında, insan hayatının zerre kadar önemi olmaması. “Benim çocuğum neden ölüyor?” diye isyan eden yok. Kimseyi suçlamıyorum. Bunun birçok siyasi ve sosyolojik sebebi var. Ama senin canın ciğerin, beyzadeler ve çocukları rahat yaşasın diye için ölecekse o vatan neden sağolsun ya?

“Askerlerimiz nerede?” diye soranlar neden sadece hükümet muhalifleri? Neden hükümeti destekleyen bir tane vicdanlı biri çıkıp “N’oldu bizim çocuklara” diyemiyor?

Bakın, iki askerin yakıldığı iddia edilen görüntülerin yayınlandığı günlerde ne olmuştu?

“Suriye’nin El Bab kentinde bulunan Özel Kuvvetler (Bordo Bereliler) ve komando timleri, salı gecesi terör örgütü DEAŞ’ın cephanelik olarak kullandığı eski şehir hastanesine girme planı için harekete geçti. Terör örgütü DEAŞ, önce havan ve uçaksavarlarla saldırdı. Teröristler daha sonra sisli havayı fırsat bilerek bomba yüklü araçlar patlattı. Bu saldırılarda 14 Mehmetçik şehit düştü. TSK, dün yaptığı açıklamada 2 askerin daha şehit olduğunu bildirdi.” (Hürriyet, 23 Aralık)

16 şehit! Konuşan var mı? Yok. O kadar alışığız ki… Ancak askerler yakıldığı zaman ilgimizi çekiyor artık.

Bir de sisli havadan faydalanmak ne demek? Hangi çağdayız Allah aşkına! Çocukları nasıl gönderdiniz oraya? Termal kamera dediğin artık pazarda satılıyor. Yazık çok yazık…

ŞAKİR’E ÇAY YOK HA!

“Hava soğuktu. Gözüm hep Cumhurbaşkanımız’daydı. Baktım ve üşüdüğünü hissettim. Zaten gündemi Çok yoğun çok koşturuyor. Dayanamadım. Çayımı demledim. Bir bardak çayımı koydum. Zaten çayı açık sevdiğini biliyordum. Tepsimi hazırlayıp balkona çıktım. Başkanım, buyurun. Sizin için çay demledim diye seslendim. Sesimi duyuramayınca reisim, çay içer misiniz diyerek elimle çay işareti yaptım. Cumhurbaşkanımız ikinci seferde fark etti” dedi. Erdoğan’ın korumalarının evine geldiğini söyleyen Çakır, “Tepsiyi onlara verdim. Onlar da çayı götürdü. ‘Cumhurbaşkanımı da buraya davet ediyorum, eğer müsaitlerse buyursunlar’ dedim. Daha sonra gündemi yoğun olduğu için teşrif edemediğini öğrendim. İşaretle beğendiğini dile getirince çok mutlu oldum. Sonradan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız Mehmet Müezzinoğlu evime geldi.” (Sabah, 26.12.2016)

Şükriye Çakır’ın geçen haftasonu Maltepe’de yaşadığı çay hikayesi. Okurken bile içiniz ısındı, gözleriniz yaşardı kabul edin. Aynı günlerde Cumhuriyet gazetesinin çaycısı Şenol Buran, gazetedeki sivil polisin ve güvenlik görevlisinin şikayetiyle “Cumhurbaşkanı’na çay vermem” dediği için Cumhurbaşkanı’na hakaretten gözaltına alındı.

İşte böyle! Cumhurbaşkanına çay verirsen bakan gelir evine, çay vermem dersen girersin cezaevine!

BÖYLE DAHA ZEVKLİ!

Doğan Grubu ayın 30 günü yaptığı ve yapmadığı  binlerce haber ile eğildikçe eğiliyor, kapandıkça kapanıyor yerlere. Bir gün bir bakıyorsun bir Bylock haberi yapıyor bütün senaryolar bitiyor. Katilin ablası ile konuşuyor bütün yalanlar ortaya çıkıyor. Hürriyet’in becerisinden değil bu, biraz habercilik yaptığınızda propaganda makinasının bütün dişlileri dökülecek ondan. Bu yüzden zaten ortalıkta bağımsız ve özgür kanal ve gazete bırakmadılar. İki dakika dürüst olup gerçekleri yazmakla, yayınlamakla ilgili bir şey.

Büyükelçi katilinin ablası ile görüşüp cemaate atfettikleri bütün yalanlar ortaya çıktı ya şimdi yeniden “Doğan Grubu’na el koyma” öfke nöbetleri başladı. Zaten Aydın Doğan’ın adamını içeriye atarak yeter şart oluştu. Ama sanki böyle daha iyi gibi Erdoğan için. Arada saçmalıklar yapsa da, her saçmalıktan sonra biraz daha ezikleşiyor grup. Hürriyet, Posta, Kanal D ve CNN Türk yaptıkları yayın ve varlıkları ile ülkede olanları meşrulaştırıyor. Nasıl olsa el koymanın da zamanı gelecek. Böyle her gün yaranmaya çalıştıklarını görmek çok daha fazla zevk veriyordur…

[Barbaros J. Kartal] 28.12.2016 [TR724]

Annesi üzülmesin diye bir köşede ağlayan çocuk [Veysel Ayhan]

Türkiye’de artık adalet, hukuk ve vicdan kelimelerinin bir anlamı kalmadı. Ali Bulaç iki yıl önce “AK Parti Çanakkale Savaşı’ndan sonra başımıza gelen en büyük felaket” diyordu. Felaket 5 ay önce onun da kapısını çaldı. Aylardır hiçbir hukuki gerekçe olmaksızın diğer yazar ve gazeteciler gibi hapiste. Türkiye’nin şimdiki hali için ne diyordur bilmiyorum. Sadece yazar ve gazeteci değil 40 bin masum insan sadece “Cemaat’ten olma ihtimali” üzerine hapiste savaş esiri gibi tutuluyor. İddianame hazırlanmıyor. Çünkü yazacak hukuki gerekçe yok.

Bugün size “Erdoğan’ın nefret ve kin savaşı” mağduru bir ailenin dramını aktaracağım.

EŞİ TUTUKLU BİR HANIMEFENDİ’NİN MEKTUBU:

“… Söylenecek çok şey var fakat nasıl anlatmalı nereden başlamalı bilemedim.

Şöyle söyleyeyim siz hiç hayatta kimsesiz ve çaresiz kaldınız mı?

İçinizde kasırgalar, fırtınalar birbiri ardına esti mi ve hayatta Allah’tan sonra sırtınızı yasladığınız insan bir sabahın kör karanlığında sizden koparıldı mı?

O götürülürken arkasından şaşkınlıkla baktınız mı hiç?

Hayatın yükünü iki kişi omuzlarken, bu yükün tek kişinin omzuna bindiğini, içinizdeki yangın tüm dünyayı yakacak kadar büyükken bunu bir damla gözyaşı ile söndürmeye çalıştınız mı?

Canınız yanarken çocuklara yemek yedirip ders çalıştırmaya çalıştınız mı?

Onun yokluğunu ve o boşluğu nasıl yapsam da doldursam deyip saatlerce ağladığınız oldu mu?

‘Ne olur Allah’ım çocuklarım bu gece ağlamadan uyusunlar’ diye dua dua yalvardığınız oldu mu?

Çocuklarınıza gözyaşınızı göstermemek için geceleri gizli gizli ağladığınız oldu mu?

Ve en acı vereni de Annesi üzülmesin diye çocuğunuzun gizli bir köşede ağlayarak Allah’la konuştuğunu görmek, içini gözyaşlarıyla Allah’a döktüğünü gece yarısı fark etmek.

Okulu kapanan ve bilmediği bir ortamda başka bir okula başlayan bir çocuğun günlerce adı ‘Fethullah’ diye ve o malum okullardan gelme diye dalga geçilmesi, sevdiği saydığı insanlara terörist yaftası vurulması ve bunların o küçük çocuk kalbini incitmesi ve sizin yıkılmanız…

Artık bizim evde her şey ‘babam gelince yaparız’ diye ertelenir oldu. Bazen yemek yerken bile ‘eşim veya babam bunu çok severdi. Babam olsa böyle yapardı gibi’ kelimelerle konuşuyoruz. Bu vesilelerle hatırlıyoruz.

Ama Allah bizimle. Bunu hissediyoruz. Çok değişik şeyler de oluyor yaşıyoruz. Gerçi dışarıdan bakan için yani herhangi biri için önemli mi bilmem ama bazen çocukların ağzından çıkanların hemen gerçekleştiği oluyor hatta içimizden geçirip dillendirmediklerimiz bile.

Mesela bir gece bizim bir akrabamız gece geç saat bir fotoğraf paylaştı bizimle. O gece eşiyle balık yemişler onun resmini gönderdi. Ben de içimden geçirdim dedim ki biz de her hafta sonu böyle yapardık. Balık sezonu açıldı. Eşim balığı çok sever. Karadenizliyiz hepimiz severiz balığı. Ertesi gün bir arkadaş aradı ‘abla müsait misin’ diye. Geldiğinde elinde bir paket vardı. Dedim ‘bu ne?’ Balık, dedi. Hatta pişirilmiş. Ben şoktayım tabi. Birincisi balık. İkincisi ise pişirilmiş olması. Normalde balık severim ama evde pişirmem. Kokusu her yere siner diye. Akşam bizim oğlana gösterdim demez mi ki o da ‘anne dün gece benim canım çok çekmişti’ diye. Gizlemiş alamayız üzülürüm diye söylememiş bana. Bu sadece biri. O kadar çok oluyor ki saymakla bitmez.

Mesela kıza ayakkabı almam lazım. Dua ediyorum çok pahalı olmasın diye. 50-60 liradan fazla olmasın diye. Ayakkabı almaya gittik. Kızımın beğendiğini bulduk. Seri sonu indirimde. Gayet güzel bir ayakkabı aldık. 20 lira. Sanki bize ayrılmış gibi. Ayak numarası tam istediğimiz numara. Bu ve bunun gibi birçok şey yaşadık ve yaşıyoruz.

Nedendir bilmem özellikle çocukların ağzından çıkan dua gibi hemen oluyor. Hatta bir keresinde takıldım oğlum M’e. ‘Her dediğin gerçek oluyor, babanın gelmesini de iste de baban gelsin’ diye 🙂

Her şey bir yana, maddiyat da, maneviyat da, varlık da bizim için yokluk da. Narı da hoş Rabbimin nuru da.

Hizmet farklı. Ben bunu eşim tutuklandığında en iyi anladım. Eşim tutuklanıp da gözümü hastanede açtığımda kimse yoktu yanımda. Hastanede gözümü açtığımda yanımda gördüğüm ilk kişi benim akrabalarım değildi. Karı koca beni hastaneye getirenler de benim gibi mağdurmuş, eşiyle 8 gün gözaltında kalmışlar.

Bir de şu var ki üzülsem mi sevinsem mi bilemedim. Anlatayım, görüş gününe gittim ve eşimin koğuşundan 1 kişinin tahliye edildiğini öğrendim.

Ben akşam oğlum M’e söyledim ‘arkadaşının babası çıkmış’ dedim. Bizimkinin hemen gözleri parladı. Çünkü çok aşırı düşkündür babasına. Onun kokusu olmadan uyuyamaz. Öyle ki şehir dışına çıktığında bile babası gelinceye kadar ateşlenir, hasta olur. Neyse sordu bana ‘anne o zaman babam da çıkar gelir demi’ diye. Ben de ‘hayır gelemez baban’ dedim. Çünkü çıkan kişi kendisini kurtarmak için sohbete gelen 6 kişinin ismini vermiş. Öyle çıkmış dedim. Muhbirliği mahkemede herkesten istiyorlar, babandan da istemişler o reddetmişti. Aldığım tepki beni o kadar çok mutlu etti ki anlatamam şöyle söyledi ‘anne o zaman 12 aile daha ağlayacak 12 çocuk daha ağlayacak değil mi’ dedi ve ekledi ‘Babam inşallah böyle bir şey yapmaz yoksa bir daha ben ona baba diyemem’ dedi.

İşte bu zor günler 10 yaşındaki çocuğu bile bu olgunluğa getirdi. Bundandır ki hayır gibi görünen şeyde şer, şer gibi görünen şey de hayır olabilir.

Rabbim bu yaşananları hayra tebdil eylesin. Şu da var ki yaşananlar anlatılmıyor sadece ve öylece yaşanıyor. Bu da varmış nasibimizde. Hakka teslim olmak en iyisi. Aslında belki halimizi dillendirmemeliydik. O güzellik, o büyü bozulmamalı, mahrem kalmalıydı. Ötelere saklanmalıydı ya neyse yine de paylaşmak istedim. Duanıza vesile olur. Herkes döner, eşim de döner, kapıyı açıp karşımızda buluruz…”

On binlerce, yüz binlerce insana aileleriyle beraber velayet kapılarını açan, sahabiyle aynı çizgiye ulaştıran Rabbimize binlerce defa hamdolsun.

[Veysel Ayhan] 28.12.2016 [TR724]