'Gayri İslamilerin İslam adına cinayetleri' [Eyüp Ensar Uğur]

Bu vahşet bahanesiyle çeşitli platformlarda İslam dinine saldıranları görünce esefler ediyorum. Cahillik ve sığlıkları karşısında şaşırıyorum. Ayrıca bu saldırıları din adına cihad zanneden uzaklardaki dindar insanlara da doğrusu acıyorum.

Evine, ailesine yaklaştırmayacağı sorunlu tipleri dinin izzetini koruduklarını zannetmelerinden dolayı acıyorum onlara.

Bir defa iyi bilinmeli ki Avrupa'daki bu iğrenç saldırıları yapanların kimlikleri dışında İslam'la ne kendilerinin ne de yaptıklarının bir alakası var.

Hadi, "terörün İslam'da yeri yok" konusu çokça konuşulduğu için bu mevzuyu geçelim ama bilinmeli ki bu teröristler için eylem yaptıkları örgütün adı, ideolojisi; İslamcı olmuş, dev-solcu olmuş, ırkçı olmuş hiç fark etmiyor. 

Onlar için önemli olan saldırdıklarının kimliği.

Bunlar genelde Batı'da banliyölerde yaşayan siyasi, sosyal ve bireysel sorunlara karşın tepkisel insanlar. Ve dolayısıyla çeşitli odakların hedefleri için kullanılmaya da müsait kişilikler. Çoğunun dinin özüyle ve dindarlıkla, şeklen dahi alakaları olmadığının ben bu coğrafyaya geldikten sonra bizatihi şahidiyim.

Dini prensipler ve ahlâk bunların hayatlarında çok bir şey ifade etmiyor. 

Emin olun ekseriyeti içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş, gasp vs. gibi en uç günahlarla hem-dem insanlar. Ama adları Heysem, Kasım, Ahmet, Mehmet... Ama bu kadar işte.

Din ve dindarlık bu vahşetin referansı ve teşvikçisi asla değil. 

Bilakis Avrupa'da, bu olumsuz tiplerden, tevbe ederek dindarane bir hayat yaşamaya başlayanlar, negatif alışkanlıklardan kurtuldukları gibi terör gibi vahşetlerden de uzaklaşıyorlar.

Avrupa kurumları ve özellikle polisi de bunun farkında ki İslami merkezlerin açılmasına kimi yerde destekliyor kimi yerde de mani olmuyorlar. Dini ve dindarları terörden mesul görselerdi hiç izin verirler miydi?

Paris'te yaşadığım iki ayrı mahallenin ilki her türlü pisliğin döndüğü, sokakları çok alkol tüketilmesinden kaynaklı idrar kokan, sözde Müslümanların ağırlıkta olduğu bir mahalle idi. Fransa’da Tabac denen bizdeki tekel gibi dükkanlar bulunuyor. Bu mekanların önleri Müslüman ülkelerin gençleri tarafından işgal edilmiş durumda. Peygamber Efendimiz (sas) hakkında olumsuz karikatürize yapanları öldürenlerin mahallesi de burası. Birçok İslam coğrafyasında “İslam Kahramanı” addedilen bu katiller, uyuşturucu kullanan hatta bir tanesi bar işleten biri halbuki. Bu olay sırasında bir de Müslüman polisi öldürmüşlerdi. Tıpkı Kamyonlu terörde Fransa Nice'de öldürülen 3'te 1'i olan Müslümanlardan.

Fransa'da bulunduğum bir diğer mahalle ise bir islami merkeze sahip, dindar Müslümanların yoğun bulunduğu bir beldeydi. 

Burada adi vakalar yok denecek ölçekte, huzurlu ve sosyal hayata entegre olmuş bir mahalle idi. Bombalama ve saldırılar nedeniyle ilan edilen olağanüstü hale rağmen bu mahallede çok nadir polis gördüm.

Ama diğer mahallede geceleri uyuşturucu satıcısı ve kullanıcılarının birbirlerine haber vermek adına uğultulu yüksek sesleri ile polis sirenleri nedeniyle uyanıyordum.

Yani buralarda İslam’ın bırakın terörün kaynağı olmasını, her türlü olumsuz duruma rağmen insanların pozitif dönüşümünün kaynağı.

Ramazan ayı olunca en çok Fransız polisi seviniyor demişti esi Türk olan Cezayirli bir bayan. Zira bu mübarek ayda ismi Müslüman olanların işlediği suçlar minimize oluyormuş.

Müslüman görünümlülerin yaptıklarına bakıp da anti demokrat laik yönetimlere de kimse prim kazandırmaya çalışmasın. Neticede 21 günlük kuluçkadan birden bire çıkmadı bu insanlar. Bunların ezici çoğunluğu düne kadar Cezayir, Tunus, Libya, Suriye, Mısır, Irak gibi uzun yıllar boyu katı Laik devlet otoritelerine sahip ülkelerden. Türkiye dahil Müslümanların içlerinde bulunduğu mevcut perişaniyetten devletlerinin baskıcı laik anlayışının da rolü yok değil.

Velhasıl dinin yakasından düşülmeli artık. 

Din soslu fesadlıkların ve suçluların, dinin özüyle ve dindarlarla ayrımı yapılmalı. Dini sığ bilgilerle ve kimi etiketlere takılarak terör ve katliamların referansı görmek; din adına kimilerin vahşet yapması kadar problemlidir. 

Sadece İslamiyet de değil. 

Ben başta dünya savaşları olmak üzere modern dönemde kitlesel kıyımlarda, savaşan tarafların isimlerine, hatta onların sözlerine ve iddialarına bakarak Hristiyanlığı sorumlu gören anlayışı da yüzeysel buluyorum.

Hatta ve hatta İsrail devletinin yaptığı zulümlerde dahi bilinen ezberler dışında Museviliği sorumlu görmüyorum.

Şablon propagandif bilgi ile kişilerin, kurumların üzerlerindeki dinî sembolleri baz alarak düşüncelerini temellendirmiş insanlarımıza bilmem bu mevzuyu nasıl anlatabilir. Bu uzun bir mevzu ama İsrail'in ilk 3 basbaşkanının ateist olduğunun bilinmesi meramımı bir nebze açıklar belki.

Her birinde "dinler mi bu savaşları ve saldırıları emrediyor?" diye sorgulamadan ve analiz etmeden, doktrinlerini incelemeden sırf faillerin adları Ahmet, Adolf, David diye yapılanları kimlik üzerinden anlamaya çalışmak ve hüküm vermek hakikat peşinde koşan insanın işi değildir.

Osmanlı'yı 1. Dünya savaşına sokan ve uzatılan Kur'an-ı Kerim'i; "İnanmadığım bir kitap üzerine niye yemin edeyim ki" diyebilen bir Meclis başkanına ve geneli itibariyle seküler zihniyete sahip bir otoritenin kimliği, Osmanlı Hükümeti diye bu savaşın dini bir cihad addedilmesi de trajikomik.

Aynı şekilde Kemalist sistemin, yeni kurulan devletin makul vatandaş kimliğini Sünni Türk olarak belirlemesi de böyle bir şey. 

Kuran'a kadar yasak ve engellerin konduğu bir devletin, sünnilikten kastı vatandaşlarının ehli sünnet vel cemaat inancı ve ameliyle yaşaması değildi. Sadece bir aidiyet kimliği belirleme içindi. Anlaşılıyor ki doğrulara ulaşma yolunda en büyük engeller; etiketler ve kavramlar, dolayısıyla bunlara takılan derinliksiz düşünce helezonları...

Modern dönem, realitede devletin yönetimini cumhur seçmediği halde adına cumhuriyet denilen istemediğin kadar örneklerle dolu.

Dinin en temel ahlaki prensiplerini hayatına ve siyasi anlayışına karıştırmayan insanlara da son dönem İslamci denmesi de bu kabilden bir örnek.

"Biz buyuz!" demeyle olmuyor anlayacağınız.

Fransa Devrimi sonrasında giyotine giden devrimci Madam Roland'ın, "Ah özgürlük, adına ne suçlar işlendi!" demesi gibi diyeyim:

"Ah Dinler, adınıza ne suçlar işlendi!"

Ama o suçluların iddiaları bahane edilerek özgürlük de, mikrodan makroya dizayn edilmişliği, gaye-yi hayatı, ölümü en tatmin edici açıklayan din de olumsuzlaşmaz.

[Eyüp Ensar Uğur / Tarihçi] 19.8.2017 [Samanyolu Haber]

Tekrara düşen Senaryo için Cola’lı reklam arası! [Kadir Gürcan]

Üç hafta öncesinden Bayram Tatili havasına girildiği için, erkan-ı devlet’in birinci ve yoğun gündemi tatilin süresini belirlemek oldu. Bu boşvermişliğin dini bir boyutu yok, tamamiyle dünyevi ve ticari bir yoğunluk. Köy yanarken, kız kurusunun ayna karşısında süslenmesi garipliği artık kimseyi rahatsız etmiyor. Bayram telaşındayız, kıyamet “geliyorum!” dese bayram sonrasına erteleyeceğiz.

Düşen reytingleri biraz olsun artırmak için Bayram Tatili müjdesini Sayın Cumhurbaşkanı’na yaptırmaları da ayrı bir garabet. Kuzey Kore ile ABD arasındaki gerilime de laf arasında değinilmesi, dünyayı ayağa kaldıran hadiseler karşısındaki aymazlıkta gelinen noktanın göstergesi. Bütün ciddi işleri bugünden başlamak üzere üç hafta sonraki çalışma takvimine öteleyen devlet idaresinin zaaf karnesini çıkarmak için uzun boylu istihbari bilgilere gerek yok. 

Terör ve iç güvenlik korkusundan turizmin ciddi kan kaybettiği son üç-beş yıl, ekonomisini denize bağlayan sahil şehirlerimizin iştahını kaçırdı. Dini Bayramların mukaddesliğini istismar etme pahasına turizm sektörüne iktidar ambalajlı avantaj paketlemek pek uzun ömürlü olmaz. Avrupa ülkeleri ve ABD’nin her üç ayda, Türkiye’ye seyahat düşünen vatandaşlarını, hem de şehir isimleri zikrederek uyarması boşuna değil. Türkiye insan güvenliğini sağlayamayan az gelişmiş ülke görünümünde süratle dibe geriliyor. 

Nasıl ikna ediyorlar bilmiyorum ama, Sayın Cumhurbaşkanı’nı Anti-Amerikan görünümünden bir anda, Cola reklamında konu mankeni haline getirmeleri gerçekten ilginç. Bu aynı zamanda dünya çapında en pahalı CEO’lar arasında yer alan Cola idarecilerine de göz kırpmak manasına geliyor.

Cola, sıradan bir içecek olmanın yanında, bir hayat tarzının da keşif kolu sayılıyor. Dünya çapında, Cola’nın sağlık üzerindeki tesirleri konusunda koparılan bütün spekülasyonlara ragmen, gazlı içecekler kategorisinde onun kadar meşhur bir tat ve marka sözkonusu değil. Onlarca taklidine ragmen orjinal muhtevası sır gibi saklanıyor. 

Tepeden tırnağa, milli his ve duygularla dolup taşsanız, muhitinizden yabancı uyruklu bir sineğin uçmasına bile tahammüllünüz olmasa, doğu-batı, kuzey-güney, bütün yabancı rüzgarlara pencerelerinizi sıkı sıkıya kapatsanız da, değişen dünyanın tercihlerine kulak vermek zorundasınız. Dışarıdan gelen her şeye ‘milli’ başlıklı alternatifler üretme şansınız yok. Cola-Turka’yı hatırlayan var mı?

Sayın Cumhurbaşkanı, Anti-Amerikan hislerinin tavan yaptığı zamanlarda, Cola’ya alternatif olarak ‘ayran’ı önermiş ve böylece milli bir içeceğimiz olmuştu. Tabii ki, bu alkolden uzak duran milli hisleri ağır basan muhafazakar kanat için bir şey ifade ediyordu. Orhan Veli’nin yolunu takip edenler için milli içeceğimiz başka bir alkollü sıvı…Hani o, Cumhuriyeti kuranların tercih ettiği milli içecek; ayran değil…

Uzun yıllar Amerika’da yaşamış bir arkadaş, ayran ile alakalı bir hatırasını nakletmişti. Yabancı bir ülkede, vatandan ayrı olmanın verdiği yoğun hissilikle, her fırsatta kendi kültürünün zenginliklerini Amerika’lı arkadaşlarına tanıtmayı milli vazifelerden addeden her Türk Vatandaşı gibi o da ayranı Amerikalı misafirine ballandıra ballandıra anlatır. Sonra ilk fırsatta evine davet ettiği, Amerikalılar’ı, buz gibi, hafif tuzlu ayran’la tanıştırır. Sözünü esirgemeyen Amerikalılar’ın tepkisi ilginçtir; “Bu iğrenç bir şey. Hiç tuzlu içecek olur mu?” Öyle ya, içeceklerin neredeyse yüzde doksan dokuzu tatlı ve şeker oranı yüksek şeyler.

Dünyaya bütünüyle kapanıp, kapalı devre ve izole edilmiş bir devlet anlayışında, iç siyaseti dilediğiniz gibi dizayn edebilirsiniz. Hem milli görünüp hem de yabancı malzemeyle iş görmeye çalıştığınızda, reklam filminde Cumhurbaşkanı’nı da kullansanız reytingleri yerinden kıpırdatamazsınız. Cola’nın karşısına ayran’ı koymak, ABD karşında Kuzey Kore’yi tercih etmek gibi bir şey…

Siyasette tek at’a oynamanın işleri nasıl bir noktaya kilitleyip, telafisi yılları alacak derin hasarlara sebep olduğunu ancak yaşayarak öğrenmek gerekiyormuş. Demokrasinin, siyasi tercihte mevcutlar arasında en iyi idari istikamet olduğunu şimdi daha iyi anladık. Tek adam, ne kadar başarılı olursa olsun bütün istekleri tatmine güç yetiremiyor. O da işler sarpa sarınca, kurtuluşu reklam filminde oynamada buldu.

İşsizliğin tavan yaptığı Türkiye ekonomisinde, Sayın Cumhurbaşkanı’na bile makamına uygun bir iş bulunamıyorsa, kalifiyesiz, sıradan vatandaşlar ne yapsın?

[Kadir Gürcan] 19.8.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Abuzer [Ercümend Perver]

Dereyi geçmiş, dağın ardını bilen, yol güzergahı hakkında malumat sahibi ehl-i firaset; meseleleri basiretle değerlendirip, eşya ve hadiseleri doğru okuyabilen ve bu zamana kadar yüzlerce kere uyarılarında isabet etmiş bir Mürşid-i Kâmil’in, gelecek tehlikeler hakkında hicret etme tavsiyelerine uymayıp hep ertelediğimiz için, şimdi buna mecbur edilerek hicret etmek zorunda kaldık. Hem de ekonomik durumumuzun müsait olmasına rağmen yanımıza bir kaç iç çamaşırından başka bir şey alamadan apar-topar, sevdiklerimizle vedalaşmaya bile fırsat bulamadan. 

Bu gün sizinle hicret etmek zorunda bırakılmış Adıyamanlı, nüktedan bir kardeşimizden bahsedeceğim. Meseleye girmeden önce size Adıyamanlı hemşehrilerimiz hakkında kısa bir malumat vermek isterim.

Türkiye'de bazı illerimizde bazı isimlerin diğer isimlere göre fazlalığı, adeta o şehrimizi o isimle temsil edilir hale getirmiştir. Mesela Urfa’da “Halil İbrahim” Antep de “Mehmet” pardon “Maamed” diyecektik değil mi? Hatta hitap ederken önüne “Yoorum” demeyi de unutmazlar. Maraş’a gelince onları da “Ökkeş” temsil eder. Onlar da Ökkeş'e Hökkeş” derler. Daha bir çok ilimizde böyle isimlerin fazlalığı dikkat çekmektedir. 

Adıyamanlılar; mahalli ağızla “Ebuzer’e  Abuzar” derler. 

Bilmem sizin hiç Adıyamanlı tanıdığınız oldu mu? Daha doğrusu şöyle sorayım; tanıdığın ötesinde muhabbet ettiğiniz dostlarınız oldu mu? Benim onun üzerinde Adıyamanlı tanıdığım oldu. Gerek doğallıklarıyla gerek samimiyetleriyle hürmete ve saygıya layık insanlardı hepsi de.

Hatta güneydoğu denince akla hep terör olayları gelirken Adıyaman'da yıllarca bir-iki küçük hadisenin dışında terör hadisesi yaşanmadı. Ama neylersin ki şer cephesinin projesi olduklarını ancak şimdilerde anlayabildiğimiz, siyasal islamcılara “İslamı yeniden yorumlama karşılığında altın tepside sunulan iktidar olma” ikramının ertesinde, maalesef Adıyaman’ın merkezinde dünyanın başına bela olan “IŞİD” terör örgütünün ofisleri açıldı. Hem de polis karakoluna 200 metre mesafede.

Abuzer kardeşimiz. Adıyaman'da devlet memuru olarak çalışmakta iken, hırsızların suç üstü yakalanıp, bunun hırçınlığıyla sağa sola çemkirmeye başlamasından sonra ona da huzur bırakmamışlar. Eski AKP’li dostları Abuzer’i kendi saflarına çekmek için bayağı uğraşmışlar. Zîra Abuzer kardeşimiz  çevresinde çok sevilen bir insan. Daha doğrusu şöyle diyelim “Hizmet Hareketine mensup olup da çevresinde çok sevilmeyen insan var mı ki?”  

Eğer Hizmet Hareketine mensup olup da çevresinde sevilmiyorsa o insanda bir sıkıntı var demektir. Neden? Çünkü Hizmet Hareketine mensup olan insanlar başlarındaki Mürşid-i Kâmil’den Peygamber ahlakıyla terbiyelenmiş insanlardır. 

Abuzer kardeşimizin sevilen insan olması hasebiyle AKP’li eski dostları onu kaybetmek istemezler. Çünkü Abuzer’i oy deposu olarak görüyorlar. Seçim arefesinde bir AKP’li arkadaşı; “Hadi” der “Seni bizim seçim bürosuna götüreyim” Abuzer:
- İyi gidek de; yalnız benim eve uğramam lazım
- Ya hu niye ki? Seçim bürosu aha şurada. Senin evin taa nerede. Biraz oturur çıkarız.
- Ya hu iyi söylüyon da benim cebim de üç beş kuruş param var. Yani gitmeye teklif ettiğin yer neresi biliyon mu sen?

Bu iğneleyici sözler artık yavaş yavaş Abuzer kardeşimizin çalıştığı kamu kurumuna kadar ulaşır. Abuzer kardeşimiz o kadar rahattır ki tedbir - medbir uygulamaz. Hizmet Hareketinden arkadaşları kendisini AKP’li eski arkadaşlarıyla konuşurken daha dikkatli davranması için uyarsalar da Abuzer kimseyi dinlemez “Parmağım gözüne kör kadı” formatında hareket etmeye devam eder.

Yine bir gün camiden çıkmış evine doğru giderken AKP’li eski dostlarından biri Abuzer’in koluna girer;
- Arkadaş bak görüyorsun, yetmiş iki millet bizimle. Bütün cemaatler, tarikatlar, sivil toplum kuruluşları, bütün sağcılar bizimle. Hatta solcusu bile bizimle olmasa da sizin karşınızda. Bir tek doğru siz misiniz? 
- Eveet! Bak kendin söyledin yetmiş iki millet bizimle dedin. Ha orada bir düzeltme yapalım yetmiş bir olacaktı
- Niye ki 
- Yetmiş ikincisi biziz
- Nasıl yani
-Yanisi şu; Peygamber Efendimiz SAV. “Ümmetim yetmiş iki fırkaya bölünecek içlerinden sadece bir tanesi sırat-ı müstakim üzere olacak” demiyor mu. İşte senin ifadene göre yetmiş bir fırka sizin yanınızda. Bu hadisi-i şerife göre bizim yetmiş ikincisi olduğumuz ve sırat-ı müstakim üzere olduğumuz anlaşılmaz mı..? Ve sana bir şey daha söyleyeyim. Siz çok iyi bilirsiniz de(!) benimkisi sadece hatırlatma. Kur’an’ın çoklukla ilgili ve olumsuz onlarca ifadesi var. “Mesela insanların çoğu inanmaz. İnsanların çoğu gafildir. İnsanların çoğu sapıtmıştır” diye biten. Saymadım ama yüzün üzerinde ayet var. Yani çokluk demek sizin hak üzere olduğunuz manasına gelmez. İnsan sadece peygamberler tarihine baksa çok olmanın haklılık ölçüsü olmadığını anlar. Allah aşkına Hz. Lut’un kaç tane inananı vardı? Hz. Nuh’un rivayete göre 950 senede bir gemiyi dolduracak kadar iman edeni olmamıştı. Ya Hz. İsa; bu gün milyarlarca insan ona inanırken o gün yanında sadece 12 havarisi vardı.

Bu sözler karşısında koluna girdiği Abuzer’in konundan elini sert bir şekilde çeker ve  hakikate gözü ve gönlünün kapalı olduğunu adeta haykırırcasına somurtup, hiç bir şey söylemeden uzaklaşır. 

Fakat Abuzer'in yavaş yavaş suyu ısınmaktadır. Çalıştığı kuruma sürekli şikayetler gitmekte “Hala bu adamı niye tutuyorsunuz?” deyip Abuzer’in aşı ve ekmeğinden etmek için her türlü çabayı gösteriyorlar. Daha fazla baskılara dayanamayan kurumu, Abuzer’e önce soruşturma açıp açığa alıyorlar. Açığa aldıktan sonra kurumlarında bir komisyon kurup Abuzer kardeşimizi sorgulamak istiyorlar. Komisyon başkanı aynı zamanda Abuzer kardeşimizin de idari amiridir. 

Başkan Abuzer'e sorar:
- Söyle bakayım sen bu parelelcilerin sohbetlerine gidiyor muydun?
- He, vallaha gidiyodum.
- Bu yapıyla ilk defa ne zaman irtibat kurdun?
- Çok değil iki üç sene oldu.
- Seni ilk kim tanıştırdı bu yapıyla?
- Yanınızda oturan. 
Başkan şaşkın şaşkın yanında oturan yardımcısına döner;
-Ne diyor bu … bey?
Yardımcısının cevabı ibretliktir 
- Başkanım, bu arkadaş sizinle götürdüklerimizden
:) :) :)

Bu soruşturmanın ardından bir müddet sonra Abuzer kardeşimiz devlet memurluğunda ihraç ediyorlar. 

Artık Abuzer işsizdir ve etrafında salya atanlar günden güne artmıştır. Hatta en yakınları bile onu çocukluğundan beri tanımalarına rağmen; “Devletin bir bildiği vardır. Demek ki bu Abuzer bir pisliğe bulaşmış” deyip AKP Hükümetinin ve taraftarlarının hain ve terörist söylemlerini Abuzer'in yüzüne karşı dillendirmeye başlarlar. 

Abuzer ihraç edildiği günün akşamı evinin önünde AKP’li samimi olduğu komşusuyla karşılaşır.
-Abuzer duydum çok üzüldüm
-Sıkıntı yok gardaş Allah’ın dediği olur
-Ya hu Abuzer sende dilini tutmadın kardeşim. Sürekli îmalı îmalı hükümeti ve başkanımızı hırsızlıkla itham ettin
-Be komşum! Ben tüm dünyanın gözü önünde ayakkabı kutularından çıkan paranın kaynağını ve neden bankada değil de bir banka müdürünün yatak odasında ayakkabı kutusunda durduğunu soruyorum. Hele şu sizin hayvanat bahçesi müdürünün akla ziyan “Hece hece montajlamışlar” lafı ve hisli bakanınızın hisleriyle montaj olduğuna karar verdiği dinleme kayıtları. Sizden başkasının inanmadığı bu hadiseleri bastırmak için de şimdi de “Bu bize Allah’ın büyük bir lütfu” dediğiniz  darbe girişimi hakkında yüzlerce kafa kurcalayan soruları soranları da direk hain ilan ediyorsunuz. Ama siz mantıklı bir cevap vereceğinize ağzınızı açınca en galiz küfürleri savuruyorsunuz. Etmediğiniz hakaret ve atmadığınız iftira kaldı mı Allah aşkına.  Başkanınızın bizim hakkımızda sarf ettiği laflar yenilir yutulur şeyler değil ki. 
-Sen başkanın söylediklerini niye üzerine alınıyorsun ki. Söylenen vasıflar sende yoksa niye güceniyorsun?

Tam burada sakin ve nüktedanlığıyla tanınan Abuzer’in şalterleri atar. Cevap tam muhataba layıktır.
-Ya Hu dostum! Sen onu bunu boşver de sana bir şey diyeceğim. Geçen gün çay ocağında bahsediyorlardı şok oldum. Aslında senin baban Remzi dayı değilmiş…

Abuzerin arkadaşı beyninden vurulmuşa döner ve her zaman ki yaptıkları yönteme müracat eder. Yani en galiz küfürleri savurmak. Abuzer taşı gediğine koyar:

-Dostum sen şimdi niye sinirleniyorsun ki. Sen babanın Remzi dayı olduğuna inanıyorsan boş ver kim ne derse desin…
Bu cevapla pancar gibi kızaran AKP’li komşu öfkeyle orayı terk eder ve bir daha Abuzer’e bu konuları açamaz.
Bu arada Türkiye’de mitingler devam etmekte. Devrin zaliminin İstanbul Kısıklıdaki evinin önüne bir platform konulup; zalimin yalladığı cübbeli ve sarıklı, “Bunların malları ganimet, karıları helalinizdir” diyen. Cehenneme iştiyakla kendi odunlarını taşıyan, ahiretlerini üç-beş kuruşluk dünyalığa satan hokkabazları dinleyen tüm Türkiye'de, maalesef Abuzer gibi binlerce kardeşimizden daha önce alınan borçlarının üzerine yatarlar. Hatta bazı arkadaşların evleri taşlanır mahallelerinde değil tüm Türkiye’de sığınacak yer bulamaz olurlar. 

Abuzer ve binlerce Hizmet Hareketine mensup insan mecburen; kimisi sınırdan, önce komşu ülkeye geçer ve daha sonra vizesinin olduğu uzak diyarlara hicret ederler. Kimi de maalesef dağlarda ve bazı şehirlerde aylardır sokağa bile çıkmadan gaybubet hayatı yaşarlar. 

Abuzer'in de bahtına çok uzak diyarlardan bir ülke düşer. Elinde hiç bir maddi imkanı yoktur. Ama Abuzer’in Rezzak-ı Kerim’e öyle itimat etmiş ki bulduğu rızka kanaat ediyor ve çareler arıyor. Çareler ararken de bulunduğu mekanda arkadaşlarının neşe kaynağı oluyor. Abuzer'i görenler “Sanki düğüne gelmiş gibi bir havası” olduğunu söylüyorlar. Onun yanındakiler de bu atmosferden etkilenip stresten azade yaşayıp gidiyorlar. 

Abuzer rızkını temin etmek için çareler arıyor. Aradan aylar geçiyor, bulunduğu ülkenin dilini de bilmeyince çile katlanıyor ama Abuzer’de hiç bir gedik açamıyor. Gurbette geçirdiği ilk bayram sabahı. Herkes bir köşeye çekilmiş efkarın en demli halini yudumluyorlar. Abuzer arkadaşlarına kahvaltı hazırlayıp sofraya buyur ediyor ama kimsede kahvaltı yapacak iştah yok. Arkadaşlarını türlü şaklabanlıklarla zorla sofraya oturtuyor. Sofrada bir iki dilim peynir, biraz da oldukça sert zeytin vardır. Arkadaşın biri sanırım iştahsızlığın da verdiği bir hal ile çatalını zeytine bir türlü batırıp alamıyor. Zeytin tabakta dönüp duruyor. Arkadaş zeytini yemekten tam vazgeçecekken Abuzer espriyi patlatıyor: “Hacım peşini bırakma o birazdan yorulur” 

Arkadaşlar bir anda kahkahalara gülmeye başlıyor. “İyi ki varsın Abuzer abim. Sayende bu gün bayram olduğunu anladık” deyip, Abuzer’e teşekkür ediyorlar.

Abuzer dilini bilmediği ülkede iş aramaya başlıyor. Bu arada bazı arkadaşaların youtubedan bazı meslekler hakkında videolar izleyip yapmaya çalıştıklarını görüyor. Abuzer de aynı yöntemi denemek istiyor ve “Ev boyası nasıl yapılır” yazıp çeşitli videolar izlemeye başlıyor. Bir müddet izledikten sonra bu işi kendisinin de yapabileceğine kanaat getiriyor. Ve yine internetten ev boyama işi buluyor.

Malzemelerini alıp boyayacağı eve gidiyor. Evin rengi “Şampanya” dedikleri koyu kerem rengi bir şey. Fakat Abuzer’in aldığı boya oldukça açık bir renk. Tabi çaresi var youtube'a soruyor hemen karşısına bir video çıkıyor, tarifini seyredip uygulamaya geçiyor. Fakat bir gariplik var, uygulama aynı ama Abuzer’in boyası biraz koyu gibi duruyor. “Her halde kuruyunca açar. Yeşil olacak hali yok ya” deyip çalıyor boyayı duvara. 

Abuzer’in “Yeşil olacak hali yok ya” dediği söz eşref saatine mi denk geliyor ne yapıyor, duvar fıstık yeşili bir renkle çıkıyor karşısına. Ev sahibi rengi görünce Abuzer’in bildiği bir kaç kelimeden oluşan bir cümle kuruyor “Oo may gad!” Abuzer dilini bilmediği kadına izah edecek hali yok ya; kendi dilinde cevap veriyor. “Ya hu bacım ne var yani ha şampanya ha açık yeşil. Hem bak bu mübarek bir renktir haa. Cennetin rengidir” deyip tasını tarağını toplayıp başına daha fazla birşey gelmeden evden uzaklaşıyor.

Eve geliyor arkadaşları soruyor “Bu gün ne kadar kazandın” Abuzer 
- Bugün öyle bir kazancım oldu ki
- Ya hu ne kadar ne kadar?
- 'Bi ton fırça ve çok büyük tecrübe' deyip olanları neşe içinde anlatıp onları de neşelendiriyor.
Ey tarih şimdi bunları kaydet ki yarın Abuzer’ler bugün dilini dahi bilmediği bu coğrafyalarda söz sahibi olacak. Hem hicret etmenin sevabını alırken hem de dünya namına büyük başarılara imza atacaklardır. Nerden mi biliyorum. Hicret eden sahabiler de bugün Abuzer’ler gibi sıfırlanıp çıkmışlardı Mekke'den. Ama çok kısa süre sonra Medine’nin pazarını ele geçirip söz sahibi oldular. Tarih tekerrürden ibarettir. Kur’anın ifadesiyle “İşte böylece biz günleri insanlar arasında değiştiririz. Allah iman edenleri ortaya çıkarmak ve aranızdan bazılarına şahadet nimetini lütfetmek için bunu yapıyor. Allah zalimleri sevmez” 
Her şeyden önce davamızın haklılığından zerrece şüphemiz yok. Hem ahirete inanıp hem de dünyada zalimlerin bize musallat olmasına niye şaşıralım. Evet; galibiyet, bu gün mağlup görünen gariplerin sırası geldiğinde vuku bulacağından kimsenin şüphesi olmasın.

[Ercümend Perver] 19.8.2017 [Samanyolu Haber]
eperver@samanyoluhaber.com

Kalitesiz yabancı oyuncuların adresi olduk [Efe Yiğit]

A Milli Takımın çiçeği burnundaki teknik patronu Mircea Lucescu göreve gelir gelmez stat stat gezerek milli takım için oyuncu arıyor. Beşiktaş – Konyaspor Süper Kupa maçıyla tribündeki yerini alan Lucescu’nun sorunu ise seyrettiği takımlarda oynayan Türk oyuncuların sayısının bir elin parmağını geçmemesi oldu. Son şampiyon Beşiktaş’ın evinde oynadığı Antalyaspor maçından sonra Lucescu, ‘Beşiktaş’ta sadece 3 yerli oyuncu vardı. Bu durum milli takım adına olumsuz bir tablo oluşturuyor. İzlediğim maçlarda 4 Türk oyuncu oynatan takım yok. Fenerbahçe ve Başakşehir de öyleydi. En fazla 3 Türk oynatılıyor. Ben sahada kimi izleyeceğim! Hangi bölgeye kimi alacağım?’ açıklamasını yaptı. Bu durum sadece milli takımı tehdit etmiyor.

İLK 11’LERDE ÇOĞUNLUK YABANCI OYUNCU

Süper Lig’deki 18 takımın kadrosunda bulunan 526 oyuncunun yaklaşık yüzde 50’si yabancılardan oluşuyor. En çok yabancı oyuncu sıralamasında Beşiktaş 19 yabancıyla ilk sırada yer alıyor. Siyah- beyazlı ekibi 18 yabancı ile Alanyaspor ve 17 yabancı ile Kayserispor takip ediyor. Kadrosunda en az yabancı oyuncu olan takım ise 27 kişilik takımda 9 yabancıyla Sivasspor. Ligin ilk haftasında sahaya 61 yerli, 137 ise yabancı oyuncu çıktı.

Yabancı oyuncunun fazla olması sadece Türkiye’nin sorunu değil. Ancak Türkiye liginin kalitesi ve UEFA sıralamasını dikkate aldığımızda Türkiye’de ibrenin yerli oyunculardan yana olması gerekiyor. İstanbul’un 3 büyükleri hariç Türk takımları ekonomik yönden güçlü değiller. Yabancı oyuncuların maliyeti yerlilerden fazla olduğu gibi, yabancı oyuncuya verilen yüksek ücret yerli oyuncuların da ‘biz de aynı miktarı almak istiyoruz’ itirazını beraberinde getiriyor. Bunun tersi de yaşanıyor. Yüksek ücret isteyen yerli oyuncuların yerine ucuz ve kalitesiz yabancılar getiriliyor. Bu durumda ise takıma hiçbir katkı yapmayan sıradan oyuncularla kadro şişiriliyor. Oysa İstanbul’un 3 büyükleri dışındaki takımlar altyapıya önem verseler, bir zamanlar Samsunspor, Gençlerbirliği, Sakaryaspor’un yaptığı gibi hem kendileri başarılı olur hem de yüksek bonservisle sattıkları oyunculardan kulübün kasasını doldururlar.

TÜRKİYE, PORTEKİZ ÖRNEĞİNİ TAKİP EDEBİLİR

Bazı değerlendirmelerde Süper Lig kalite sıralamasında Fransa Ligue 1’den sonra 6. sırada yer alıyor. Ancak ligimize gelen yabancı oyuncuların profiline baktığımızda daha çok 30’lu yaşlara yakın isimler. Yıldız sayılacak oyuncular ise ancak futbolu bırakmadan önce son durak olarak ülkemize uğruyorlar. Türkiye, UEFA ülkeler sıralamasında 10. sırada. Bu sıralamada bulunan bir ülkenin takımlarının yapması gereken, Afrika ve Latin Amerika pazarına açılıp, genç yetenekleri keşfederek kadrosuna katmaktır. Yıldızı parlayan genç oyuncuları yüksek bonservisle Avrupa kulüplerine satmak mümkün olacaktır. Bu uygulamayı yıllarca Portekiz kulüpleri Benfica, FC Porto, Sporting Lizbon yaparken, kasalarına her yıl milyonlarca Euro koyuyorlar. Hollandalı Ajax ise hem Afrika pazarına açılıyor hem de İskandinavya ülkelerindeki genç yetenekleri 20’li yaşların başında kadrosuna katıp, birkaç yıl oynattıktan sonra başka kulüplere satıyor.

Türk takımlarının genç yetenek olarak alıp da yüksek bonservisle sattığı oyuncu yok denecek kadar az. Aldığı fiyatın biraz üstüne satılan tek genç oyuncu Bruma’ydı. Galatasaray 11 milyon Euro’ya aldığı Bruma’yı 12,5 milyon Euro’ya sattı. Bruma, Sporting Lizbon’un altyapısından yetişmiş bir oyuncuydu. Kariyerinin son demlerine gelen oyuncuları bonservis ödemeden kadrosuna katan takımlarımız, bu oyunculara Avrupa standartlarının üstünde ücret ödüyor. Gelir gider dengesindeki farktan dolayı ise UEFA’nın Finansal Fair Play kuralına takılıp, transfer yasağı ile uğraşılıyor.

YETENEK AVCILARI İSTİHDAM EDİLMELİ

Türk kulüpleri için ‘scout’ (yetenek avcısı) kelimesi pek tanıdık değil. Avrupa’nın en önemli kulüpleri genç yetenekleri keşfeden ‘scout’ları sayesinde kadrosuna geleceğin yıldızlarını katarken, bizim kulüpler menajerlerin göz boyamasıyla sattığı oyunculara tomar tomar para ödüyor. Scout işini yapan kulüpler ise dostlar alışverişte görsün babından eski oyuncularına hatır gönül bu görevi veriyor. Ciddiyetten uzak yapılan bu işlerden doğal olarak verim alınmıyor.

Nisan yağmuru mesabesinde arada bir kazara yakaladığımız başarılarla övünüp duruyoruz ama gerek milli takım gerekse de kulüplerimizin performansları gelecek adına umut vermiyor. Bu yeni bir durum değil. Acı olan bu kötü tablodan rahatsız olanların reform niteliğindeki kararlara imza atmaktan korkmalarıdır. Veya kurulu düzenin rantını yemek varken kim uğraşacak bu işlerle?


[Efe Yiğit] 19.8.2017 [TR724]

Yol ayrımında bir Hareket (2): Hareket’in yapılanması ve şeffafiyet talebi [Yasemin Aydın]

İçinde bulunduğumuz bu dönemde, şeffafiyet talebinin hem hareketin içinden hem de hareketin dışından sesli bir şekilde dillendirilmesi söz konusu.

Hain darbe girişimi ile hareket, uluslararası medyanın ana gündemlerinden birisi haline gelmiş bulunmakta. Uluslararası ilginin bu denli ilgi odağında olan bir yapının, normalde tercih ettiği, yapısal konularla ilgili bulutsu söyleminin sürdürülemez olduğunu, hareketin bir nevi ‘yüzü’ şeklinde mikrofon karşısına geçmek zorunda olan diyalog kurumlarının temsilcileri çok hızlı bir şekilde fark etmek durumunda kaldılar.

Gazetecilerin soruları cevaplanırken şu hususlar öne çıktı: Karar alma süreçlerinde netlik yok, şeffaf bir şekilde hesap sorulabilen bilinen bir mekanizma yok. Haliyle bunlar daha fazla soru işaretinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bunun da ötesinde, Hareket’in hiçbir inisiyatifini ‘varoluşsal’ olarak yanlış görmeyen, Hizmet mensupları (‘metodolojik hatalar olabilir ama niyetimiz Allah rızası, hukuk dışı hareket etmedik, kimsenin hakkını yemedik’ savunmaları) kamuoyunda oluşan bu ilgiye binaen ‘her şeyi olduğu gibi anlatma’ ile ilgili bir ihtiyaç hisseder oldular.

TÜRKİYE’DEN KAYNAKLI PROBLEMLER

Evet, hareketin mensupları, hareket hakkında kamuoyunun geri kalanından daha fazla bilgiye sahip. Bu, doğal. Hareket’in kendisini anlatma konusunda yetersiz kalması, yapılan işlerin bizatihi ‘iyilik ve güzellik’ eksenli olması ve ‘işler kendini anlatır’ şeklinde bir anlayışa sahip olunması, Hizmet Hareketi’nin, kendisini anlatma konusunda sistematik bir izah geliştirmemesini de beraberinde getirmiş. Öte yandan, içinde neşet ettiği Türkiye toplumda sivil toplum hareketlerine duyulan geleneksel bir güvensizlik söz konusu.

Türkiye’de hâkim olan otoriter siyasi kültür, sivil toplumun gelişmesini arzu etmemiş, otoriteleri buna zorlayacak sivil hareketler ise henüz gelişmemiştir. Bunu, maalesef, bu günlerde daha net görüyoruz. Güç tekelini elinde bulunduran devlet, dünyanın hiçbir yerinde hâkimiyetini ve kontrolünü, yani egemenliğini paylaşma temayülünde bulunmaz. Gelişmiş bir sivil toplumun olduğu ülkelerde ise birey egemen toplum karşısında yalnız olmaz ve aktif sivil dinamikler, adaletin temini konusunda bireyin devletin hak ihlaline karşı adeta bir paratoner vazifesini ifa ederler.

Türkiye’ye hâkim olan kültürde ise maalesef bu böyle değildir: Birey egemen devlet karşısında oldukça yalnız kalmaktadır ve sivil toplumun yadırganması ve şüpheyle karşılanması anlaşılabilir bir durumdur. Bundan dolayı Hizmet’in bugüne kadar sahip olduğu ‘bulutsu’ paradigma da, modern/fonksiyonel kavramlar oluşturma konusunda ortaya koyduğu yavaşlık da anlaşılabilir olmakla beraber, Hareket’in katılımcı olmayan biri tarafından anlaşılmasını zorlaştırmıştır.

‘İÇERİ’ HAKKINDA YETERLİ BİLGİ OLMAMASI

Bu iki sebep ve paradigmasının geleneksel/bulutsu oluşu, Hareket’i sadece merak edenin bilgi sahibi olacağı bir pasif şeffaflık noktasına getirmiştir. Lakin bu pasif şeffaflık, Hizmet Hareketi hakkında birçok efsanenin oluşmasına da sebep olmuştur: Bu efsanelere göre her yerde var olan, olumlu ve olumsuz her taşın altından çıkan ve toplumsal kanaate göre olduğundan çok daha ‘güçlü’ görünen bir hareket kodlaması ortaya çıkmıştır.

Merhum Mehmet Ali Birand’ın ifade ettiği gibi efsaneleşen/muğlaklaşan bir güç olarak sunulan Hareket’in ‘devlet için tehlikeli’ olduğu algısını oluşturmak, buna toplumu inandırmak çok zor olmadı.

Haliyle bulunduğumuz noktada, pasif şeffaflığın artık yeterli olmadığı aşikâr: Hareket şartların da zorlamasıyla kendini daha açık, daha net ve daha evrensel kodlarla anlatacağı bir aktif şeffaflık dönemine geçmekle karşı karşıyadır. Yine rahmetli Birand’ın daha 2010 yılında bu tehlikeye binaen ifade ettikleri artık bir zorunluluk gibi görünüyor. Bu zorunluluk Hareket mensupları tarafından anlaşılsa da, elbette şeffaflığın ‘şekli’ ile ilgili birbiriyle çelişkili yaklaşımlar söz konusu.

EŞİTSİZ KARAR ALMA MEKANİZMALARI

Hareket ile bir şekilde teması olan herkes bilir ki, Hizmet Hareketi’nde karar alma süreçlerinin kritik noktalarında, ‘abiler’ olarak bilinen kişiler vardır. Bu kişilere bakıldığında, hayatlarını insanlığa hizmet düşüncesi etrafında örgüleyen, kariyer planlamasını buna binaen yapmış daha doğrusu bundan dolayı başka bir kariyer yapmamış olan, Fethullah Gülen’e saygıdan da öte, derin bir sevgi besleyen, çoğu zaman çocuklarının her biri farklı bir ülkede dünyaya gelmiş olan, çoğu Türkiye’de yetişmiş, Türkiye’de gördüğü ve kendi çapında algılayıp, anladığı Hizmet anlayışını, kaderinde dünyanın neresi varsa, oraya taşımayı, hayat gayesi olarak belirleyen insanları görmek mümkün.

Hareketin karar alma noktalarında kritik ve etkili bir konumda olmalarının başlıca sebeplerinden biri, Hareket mensuplarının büyük bir çoğunluğunun saygı endeksli itaat kültüründen gelmeleridir. ‘Abiler’in, ‘kaderini bu davaya bağlamış insanlar olmaları ve harekete yıllarını vermiş olmaları, hareket mensuplarının fıtrî bir temayül olarak ‘abiler’i daha etkin ve güçlü konumlandırmalarını beraberinde getirmiş.

Hareketin en önemli momentumlarından biri olan ‘istişare’ kurumunu baltalayan, bu karar alma süreçlerinde oluşan bu eşitsiz güç dağılımı olmuştur. Görünmez bir duvar oluşturan bu eşitsizlik, sahada yapılan projelerin ana taşıyıcılarını bir fikir çilesi çekmekten kurtarmış (!) çoğu zaman, zira zaten her şeyi daha iyi bilen, daha bütüncül bakan, mevzunun ‘Hizmet’ perspektifine daha vakıf olan ‘abilerin’ varlığı, her türlü aktivitesini rasyonel olarak tek bir cümle ile açıklayan bir kitlenin oluşmasına sebep olmuştur: ‘Allah rızası için hizmet ediyorum.’

DİNİ İDEALLER VE MANİPÜLASYON İMKÂNI

Dini idealler, her ideal gibi, manipülasyona açıktır. ‘Allah rızası için’ yapılan bir şeyi sorgulamak, dini hassasiyeti olan insanlarda neredeyse etik dışı bir etkinlik olarak sınıflandırılmakta, bunu yapanlar hareket içi ‘muhalif’ olarak algılanmakta ve bazı konularda dışlanmaktadırlar. Ancak ona bakarsak, Türkiye’de de ‘Allah’ın dinini temsil ettiğini’ neredeyse tüm bir milletin dindar kesimini inandıran bir narsiste karşı yapılan her muhalefet, ‘davaya ihanet’ olarak algılanmakta, zalim zulmünü dini araçsallaştırarak meşru göstermeye çalışmakta.

Ne yazıktır ki, Hizmet Hareketinde de muhalefete karşı verilen tepkiler benzer kodları taşımaktadırlar. Nasıl ki hareket şu an mazlum olarak, zalime karşı hukuk, hesap verilebilirlik, şeffafiyet ve demokrasi taleplerini dillendiriyorsa, aynen öyle kendi içinde de karar vericiler için ‘kuralların’ netleşmesini, onların hesap verilebilir, denetlenebilir bir pozisyonda olmalarını, karar verenlerin resmi ve şeffaf olarak da sorumlu olmalarını, karar alma süreçlerinin, katılımcı ve kapsayıcı bir şekilde gerçekleşmesini de talep etme durumundadır. Gerek yönetim, gerekse denetimin şeffaf olmadığı bir hareketin şeffafiyet ve demokrasi talepleri hiçbir zaman samimi ve inandırıcı olmayacaktır.

REDDİ MİRASLA YENİLENME OLMAZ

Maksadım, ‘abileri’ veya şu ana kadar sergilenen metotları kötülemek değil. Hayatını, kendi perspektifi doğrultusunda insanlığa hizmet için adayan insanlardan bahsediyoruz. Hareket, yıllarca üstün bir başarı sergilemiştir. Ama karar vericilerin yenilenme konusunda, gerekli momentumu sağlayamadığı, dışarıdan gelen eleştirilere tepkisel yaklaştıkları, içeriden gelen eleştirileri ve yenilenme tekliflerini ise ‘aykırı’ olarak kategorize edip, yeterince dikkate almadıkları aşikâr. Elbette ki, sadece karar verici ‘abiler’ bundan sorumlu değil. ‘Biz’, yani harekete mensup olan her bireyin bununla alakalı belli oranda mesuliyeti var.

Yapılan işlerin güzelliğine gölge düşürmek istemedik belki de ama keşke daha gür çıksaymış sesimiz. Eleştirel bakışımız keşke daha keskin olsaymış, keşke hareket olarak Hz. Ömer´e hesap soranlar kadar cesur olabilseymişiz. Yer yer bazı konularda eleştirel davransak da, sesimizin daha gür çıkmamasından mesul olmuş olabiliriz.

‘İşler yolunda gitmemeye’ başladıktan sonra, özeleştiri ismi altında, adeta reddi mirasta bulunanların, kendilerine sormaları gereken en önemli soru belki de bu.

Halbuki aslında bilinen bir hakikattir: Yenilenmek, reddi miras ile olmaz, tecrübeleri yok sayarak olmaz. Yenilenmek aksayan taraflardan kurtulup, var olan güzelliklere, yeni, inovatif çalışmalar ekleyerek olur.

[Yasemin Aydın] 19.8.2017 [TR724]

OHAL’in zulüm tablosu [Maskeli Darbe-Yazı Dizisi -9] [Veysel Ayhan]

Erdoğan’ın son 5 yıldır kırmadığı, üzmediği, bir dediğini iki etmediği tek bir şahıs var: Doğu Perinçek.

AKP tabanı bile yargıyı savunamaz halde iken Perinçek “Bu mu kötü yargı? Bundan daha iyi yargıyı nereden bulacaksınız. Türk yargısı son 50 yılın altın çağını yaşıyor!” demiş bir politikacıdır.

Perinçek kadrolaşma ve tasfiyelerde fevkalade memnuniyetini hiçbir zaman saklamadı. Büyük bir sevinçle “Ordudaki tasfiye listelerini biz hazırladık, verdiğimiz isimlerin tamamı uzaklaştırıldı…” demişti.

Ergenekon, Balyoz, hipnozla işkence gibi suçlardan hapis yatan Emekli Askeri Savcı Ahmet Zeki Üçok’un mutluluğu ise 2017 şura sonrasında zirve yaptı. “Son 10 yılın en isabetli terfilerinin yapıldığı şura oldu.”

Dolayısıyla aşağıdaki zulüm (Erdoğan – Perinçek – Ergenekon) ortaklığının bir ürünü.

Zulmün bahanesi 15 Temmuz darbe girişimi idi. Bununla ilgili 19 ilde toplam 40 dava açıldı. Bu davalardaki toplam sanık sayısı 2.064.

Ama bu bahane ile sanıklar ve yakınlarıyla birlikte milyonlarca masum insan mağdur edildi. Erdoğan, bunu açıkça itiraf de etti: “OHAL ile normal zamanlarda yapamayacağımız şeyleri yapabilme gücüne sahip olduk!” dedi.

Dünya darbeler tarihinin şahit olmadığı zulüm ve tasfiye ‘darbeyi önleme’ bahanesiyle yapıldı.


İŞTE KORKUNÇ LİSTE

Meslekten atılan kamu çalışanı: 145.711

Gözaltına alınan: 123.558

Tutuklu: 57.885

         Erkek: 39.623

         Kadın: 18.262

Koğuş ve hücrede kalan çocuk ve bebek: 668

         0 – 12 Aylık    149

         1 Yaş        140

         2, 3  Yaş    241

         4, 5, 6 Yaş    127

Yaşı belirtilmemiş: 11

TOPLAM    668

Adli kontrol şartı ile yargılaması süren: 43.439

Tutuklu gazeteci ve yazar: 274

Tutuklu vali: 24, vali yardımcısı: 74, kaymakam: 100

Hapishane ve gözaltında vuku bulan şüpheli ölüm ve intihar sayısı: 85

Üniversiteden atılan toplam akademisyen: 8.573

312’si barış bildirisi imzacısı olmak üzere ihraç edilen akademisyen: 4.811

Kapatılan üniversiteler nedeniyle işsiz kalan akademisyen: 2.808

Meslekten atılan yargıç: 4.424

         Tutuklu Yargıtay üyesi: 104

         Tutuklu Danıştay üyesi: 41

         Tutuklu AYM üyesi: 2

         Tutuklu HSYK üyesi: 5

Tutuklu avukat: 513

Tutuklu siyasi parti başkanı: HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ

Tutuklu milletvekili sayısı: 12 (1’i CHP, 11’i HDP)

Seçimle kazanılmış belediyelere atanan AKP’li kayyım sayısı: 89

Tutuklu belediye başkanı: 74

Tutuklu HDP il-ilçe başkanı: 117

Tutuklu HDP il-ilçe yöneticisi: 780

Kapatılan medya kurumu (gazete, tv, internet sitesi): 195

 Kapatılan televizyon kanalı: 30, haber ajansı: 6

         Radyo istasyonu: 32,  Dergi: 19, Yayınevi: 30

Kapatılan vakıf üniversitesi : 15

Vakıf üniversiteleri kapatılınca işsiz kalan öğretim üyesi : 2.808

Vakıf üniversiteleri kapatılınca işsiz kalan personel : 3.192

Kapatılan özel okul : 1.060

Kapatılan özel öğrenci yurdu : 848

Kapatılan özel öğretim kurumu : 345

Kapatılan eğitim kurumu toplam: 2.249

Özel öğretim kurumlarında çalışma izinleri iptal edilen öğretmen:  20.292

Kapatılan dernek sayısı: 1.411

Kapatılan vakıf sayısı: 141

Gasp edilen dernek ve vakıfların taşınmazlarının değeri: 15 milyar TL.

Gasp edilen özel şirket sayısı: 966

Gasp edilen küçük kuruluş: (Eczane, bakkal, lokanta…) 4.887

Gasp edilen özel şirketlerin gayrimenkul ve şirket varlığı: 48,5 milyar TL

Hakkında adli soruşturma olan kişilere ait bloke edilen taşınmaz adedi: 190.000.

Toplam 40,5 milyar liralık aktif büyüklüğe sahip bu şirketlerde 44.868 kişinin istihdam ediliyordu.

İptal edilen pasaport sayısı: 140.728

Sarı basın kartı iptal edilen gazeteci : 715


ERDOĞAN’IN İŞKENCEHANELERİ

15 Temmuz sonrası Türkiye’deki tüm hapishaneler, bir anda 1980 darbesinin işkenceleriyle ünlü Diyarbakır cezaevine döndü. İşkenceler 15 Temmuz akşamı başladı. Ve görüntüleri Anadolu Ajansı tarafından servis edildi. Hükümet ilk günler bunu saklama gereği duymadı.

İlk işkence görenler askerler oldu. Fotoğraflarda görülen işkencelere maruz kalanlardan biri Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar’ı, kurtarıldıktan sonra Akıncı Üssü’nden Çankaya Köşkü’ne götüren sanık eski pilot albay Uğur Kapan’dı. Emniyette tutuldukları süre boyunca ağır işkencelere maruz kaldığını anlatan pilot Uğur Kapan Mahkemede şu sözleri söylemişti: “Yıllarca iç güvenlikte, terör örgütüne karşı çalıştım. Eğer Kuzey Irak’ta düşseydim, PKK’lılar bana böyle davranmazdı”


‘ELİF’ İSİMLİ KADIN İŞKENCECİ

“artigerçek.com” yazarı Ahmet Nesin’in programına konuk olan askerler şunları anlatıyordu: “Kimin kimi dövdüğünü kimse bilmiyor. Döverek götürüyorlar. Bir tanesi diyor ki, Muğla’dan sizin için geldik, diyor. İşkence yapmak üzere Muğla’dan getirilmiş.

Eski Hava Kuvvetleri Komutanı ve YAŞ üyesi Orgeneral Akın Öztürk geliyor. Yüzlerce insanın ortasına getirip çırılçıplak dövüyorlar saatlerce. Artık işkence o kadar artıyor ki, polislerden biri durduruyor, ‘yapma Elif’ diye.”

En ağır işkence Genelkurmay Başkanı Akar’ın emir subayı Yarbay Levent Türkkan’a yapılmıştı. Vücuduna defalarca şiş sokulması nedeniyle bağırsakları dışarı çıkmıştı. İfadesi bu işkencelerle imzalatılmıştı. Bu nedenle bütün vücudu sarılı idi.


Sonraki günler hükümet bunun stratejik olarak yanlış olduğunu görmüş olmalı ki yapılan işkenceler servis edilmedi ama şiddetini artırarak devam etti.


ERDOĞAN’IN ‘BAŞÖRTÜSÜ’ ZULMÜ!

Kadın kadındır, başörtülü olması veya olmaması ona yapılan tavır ve davranışı etkilemez ve etkilememeli. Ama yılarca her mitingde “Benim başörtülü bacım…” diye haykıran “28 Şubat’ta başörtülülere yapılan zulmün” ekmeğini yiyen, oy devşiren Erdoğan ve partisi, gücü ele geçirince 28 Şubat’çılara rahmet okuttu. Hamile kadınlardan, yeni doğum yapmışlara, ondan yaşlı kadınlara…

IŞİD’li teröristlere takılmayan ters kelepçe ve kelepçe masum ev kadınlarına takıldı.

Erdoğan zulmünün hiçbir kutsalı yoktu ve tüm kutsallar iktidarda kalmak için paspas edildi.

İŞTE 28 ŞUBAT’TA YÜZDE BİRİ BİLE YAPILMAYAN ZULÜMDEN BİR KAÇ ENSTANTANE…


90’LARA DÖNÜŞ: KAÇIRILMALAR…

15 Temmuz sonrası ardı ardına pek çok kayıp ve kaçırılma vakası yaşandı. Kaçırılanların yakınları seslerini sadece Twitter aracılığıyla duyurabiliyor. Resmi yetkililer bu olayları görmezden geliyor. Aileler ve avukatların oldukça zor şartlarda elde ettikleri kamera görüntülerini Emniyet alıp incelemek bile istemiyor. Mobese görüntüleri avukatların ısrarlarına rağmen toplanmadı.

Kaçırılan kişi sayısı: 10

Ayhan Oran,         1 Kasım 2016’den beri kayıp
Özgür Gültekin, 21 Aralık 2016’den beri kayıp
Hüseyin Kötüce,     28 Şubat 2017’den beri kayıp
Mesut Geçer,         26 Mart 2017’den beri kayıp
Turgut Çapan,       31 Mart 2017’den beri kayıp
Fatih Kılıç,         31 Mart 2017’den beri kayıp
Önder Asan,         1 Nisan 2017’de kayboldu. 42 gün ağır işkence yapılmış olarak bulundu.
Cengiz Usta,         4 Nisan 2017’den beri kayıp
Mustafa Özben,     9 Mayıs 2017’den beri kayıp
Murat Okumuş,     16 Haziran 2017’den beri kayıp


İŞKENCECİLERİN AKIBETİ

İşkence evrensel hukukta insanlığa karşı işlenmiş bir suç kabul ediliyor. Cezai yargılamasında zaman aşımı bulunmuyor. Bu nedenle tüm işkence emrini verenler ve yapanlar günü geldiğinde en ağır cezalara çarptırılacaktır.

İşkence mağdurlarının yaptıkları suç duyurularına hukuki destek sunan avukatlarca kurulan “iskenceraporu.com” hukuk sitesi işkence mağdurları için ulusal ve uluslararası şikâyet ve başvuru mekanizmalarına iletiyor.

Bunun yanında yapılan şikayetleri göz önüne alıp işkence suçu işleyen kamu görevlilerini teşhir ederek savcıları göreve çağırıyor.

İŞKENCE ŞÜPHELİLERİ

İşkenceye karıştığı iddia edilen devlet görevlilerine aşağıdaki linkten ulaşılabilir :


İşkence Türk Ceza Kanunu’nun 94. ve 95. maddelerinde açık şekilde insanlık suçu olarak düzenlenmiş durumda. 3 yıldan 12 yıla kadar ceza öngörülüyor. Suç çocuğa, gebe kadına, avukata ya da başka bir kamu görevlisine karşı işlenirse ceza 8-15 yıl, cinsel yönden taciz şeklinde olduğunda 10 yıldan 15 yıla ceza hükmolunuyor. Kanun, “Suçun işlenişine iştirak edenler de yapan gibi cezalandırılır” diyor.

Yarın son bölüm: İŞKENCELER ULUSLARARASI ÖRGÜTLERİN GÜNDEMİNDE ve 15 TEMMUZ HAKKINDA DÜNYA NE DÜŞÜNÜYOR?

[Veysel Ayhan] 19.8.2017 [TR724]

İslamofaşist Erdoğan rejimi ‘Asimetrik Dünya Savaşı’nın neresinde? [Bülent Keneş]

Siyasi analistler ve stratejistler uzmanı oldukları alanlarda yaptıkları analizlerde ve öngörülerde bilimsel somut veriler kadar o alanlarda edindikleri tecrübelerle hassaslaşmış sezgilerini de kullanırlar. Samuel Huntington’ın ilk kez Soğuk Savaş’ın sona ermesinin hemen ardından 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde ileri sürdüğü, daha sonra 1996’da detaylandırarak kitaplaştırdığı “medeniyetler çatışması” tezi de herhalde somut bilimsel veriler ile uzun yıllara dayalı rafine tecrübeden süzülüp gelen sezgilerin bileşiminden oluşan böyle bir öngörüydü.

Huntington’ın kehaneti, üstelik onun düşündüğünden belki çok bile erken bir tarihte, maalesef gerçekleşmiş durumda. Ciddi bir farkla ki, ortada medeniyetler arası bir çatışmadan bahsedemeyiz. Çünkü yaşanmakta olan çatışma; hiçbir dini, ahlaki, hukuki, insani yaklaşımla tevil edilemeyecek kuralsız, hukuksuz, gaddarca bir barbarlıktan ibaret. Ve çünkü yaşanmakta olan, köklü bir medeniyete ruh veren İlahi bir dinin kutsal bildiği ne varsa hoyratça istismar eden bir barbarlar güruhunun, en başta konjonktürel hastalıklarından türediği kendi kültürel havzası olmak üzere, dünyadaki tüm kültürel havzalarda yeşermiş medeni olan ne varsa ona karşı giriştiği bir yok etme savaşıdır.

ORTADA BİR MEDENİYETLER ÇATIŞMASI YOK, SADECE BARBARLIK VAR

Tarihinin en büyük krizini, en korkunç çürümesini, en derin kokuşmasını, yani bir nevi Ortaçağı’nı yaşayan İslam medeniyet havzasının cehalet ve fanatizmin elinde can çekişen tüm medeni unsurları için diğer medeniyetlere olduğundan çok daha büyük bir baş belası olan korkunç bir barbarlıkla karşı karşıya olduğumuzu bile söyleyebiliriz. Yani, ortada, Huntington’ın ileri sürdüğü tarzda bir medeniyetler çatışması değil, tüm gücünü cehaletten devşirdiği yobazlıktan alan kıyıcı bir barbarlığın her kültürden medenilere karşı saldırganlığı bulunuyor. Dünyaya kan banyosu yaptıran bu amorf barbarlar güruhunun şu ya da bu coğrafyada çıkmış olması herhangi bir medeniyet havzasına ait oldukları şeklinde yorumlanmasını gerektirmiyor. Yaptıkları vahşetlerin herhangi bir dinle tevilini ya da izah edilmesini de…

Hiç evirip çevirmeden, eğip bükmeden diyeceğimizi doğrudan diyelim: Dünya şehirlerini tek tek dolaşan radikal İslamcı terörün İslam’la olan alakası sadece isimlendirilmesinden ibarettir. Çünkü, her ne kadar 18 bin alemden bahsedilse de, bildiğimiz anlamdaki tüm kaide ve pratikleriyle İlahi dinler sadece insanlar içindir. Ayrım gözetmeksizin insanları katletme alçaklığını şiar edinmiş herhangi bir fanatik yaratıklar topluluğunun insanlığından bahsedilemeyeceğine göre, dininden bahsetmek de abesle iştigaldir. İnsanlıktan çıkmış bu insanlık düşmanlarının insanlığı temelden sorunluyken tüm ilkelerine ihanet ettikleri dinlerini tartışmalara mevzu etmek, bu barbar vahşilere hak etmedikleri büyük bir prim vermektir.

ÖYLE BİR DÜNYA SAVAŞI Kİ NUMARASI YOK, ADI VAR

Hal bu iken, sahadaki gerçeklik maalesef değişmiyor. Dünya tıpkı “Soğuk Savaş” gibi numarası değil, belki sadece adı konulabilecek olan korkunç bir dünya savaşı ile karşı karşıya bulunuyor. Köklü bir medeniyet havzasının konjonktürel çürümüşlüğünün üreterek korkunç bir epidemik gibi hızla yaydığı ölümcül hastalıklardan beslenen fanatizm kendisine diğer havzalardan karşıtlar üretmekte de gecikmiyor. Irkçılık, yabancı düşmanlığı kendisine yeniden mümbit bir zemin bulurken son yıllarda çok ciddi bir hastalığa dönüşen İslamofobi bu karşılıklı etkileşimin korkunç bir mahsulü olarak dokunduğu her yerde hayatları karartıyor.

En son Perşembe gecesi İspanya’ya uğrayarak kendisini önce Alcanar’daki bir patlamayla gösteren bu barbarlık Barselona’da 13 kişinin hayatını yok ederken, 100’den fazla insanı yaralamış bulunuyor. Bu saldırıdan hemen sonra ülkenin bir sahil kasabasında ikinci bir saldırı hazırlığının farkedilerek önlenmesi, barbarların son saldırısının kapsamı hakkında bir fikir veriyor. İnsanlığın yüz karası 4 saldırganın öldürülüp, 1’inin yaralı olarak ele geçirilmesinin çok büyük bir felaketi engellediği söyleniyor. St. Petersburg, Stockholm, Paris, Nice, Nantes, Brüksel, Londra, Barselona ve diğer Avrupa şehirlerini hedef alan bu barbar saldırıları, tıpkı İslamofaşist Erdoğan’ın tehdit ettiği gibi, gün be gün “Avrupalıları kendi sokaklarında rahatça yürüyemez” hale getiriyor.

GLOBAL TERÖR VE DÖRDÜNCÜ NESİL SAVAŞ

Gündelik hayatta kullanılan herhangi bir aracı en ölümcül silahlara dönüştürebilen bu fanatik barbarlar, yeryüzünde medeniyete, özgürlüğe ve insanlığa dair ne varsa ona karşı asimetrik bir savaş başlatmış bulunuyor. Strateji uzmanları bu türden asimetrik bir savaşı, güçsüz olan askeri birliklerin daha güçlü olan askeri birliklere karşı yürüttüğü gayrinizami harp niteliğindeki bir yöntem olarak tanımlasa da, aslında burada sözkonusu olan hiçbir kurala tabi olmayan en vahşi terör yöntemlerinin alçakça kullanılmasından ibaret.

Terörün en önemli unsur haline geldiği bu saldırganlık türüne “dördüncü nesil savaş” diyenler de yok değil. Üzerinde uluslararası mutabakat sağlanmış ilk üç neslinin kümelendiği konvansiyonel savaşlara dair tüm kuralların ve kısıtlamaların devre dışı kaldığı bu yeni nesil savaş türünde, harp ile siyaset, asker ile sivil, barış ile çatışma, savaş alanı ile emniyetli bölge arasındaki hatlar iyice bulanıklaşarak yok oluyor. Bahsi edilen aslında ahlaksız ve kuralsız bir savaş türü olarak terörden başkası değil.

Bu savaşta saldırganı, konvansiyonel savaşların aksine, bir devlet oluşturmuyor. Şiddete yatkın ve hatta şiddeti kutsayan sapkın bir ideolojik ağ ya da örgüt saldırıya geçiyor. “Dördüncü nesil savaş,” terörizme ve asimetrik savaşa benzerlik gösterse de aslında daha geniş bir alanı kapsıyor. Bu tür savaşlarda önceki nesil savaşlarda kabul edilemez addedilen tüm insanlık dışı yöntemler sıklıkla kullanılabiliyor. En iyi temsilini IŞİD ve el-Kaide’nin terör eylemlerinde bulan bu kuralsız savaş türü belki de dünyanın bugüne kadar karşı karşıya kaldığı en büyük belayı teşkil ediyor.

DÜŞMAN GÖRDÜKLERİNİN KÜLTÜRÜNÜ, YAŞAM TARZINI HEDEF ALIYOR

Uzmanlarına göre, bu tür savaşlar klasik savaşlarla mukayese edilemeyecek düzeyde karmaşık ve uzun dönemli olabiliyor. Hukuka bağlı meşru yapıların hareket alanlarını kısıtlayan ülke sınırlarıyla kendisini bağlı hissetmeyen ve milli sınırlara takılmayan bir karakter taşıyor. Neticede uluslararası hukukla belirlenen sınırlar terör örgütleri gibi hukuksuzlar için hiçbir anlam ifade etmiyor. Sınırlara takılmıyor ve Huntington’un tezini de büyük ölçüde dayandırdığı gibi düşman olarak gördüklerinin doğrudan kültürünü ve yaşam tarzını hedef alıyor.

Oluşturduğu şok ve tedhiş travmasıyla terörize ettiği kitlelere bir nevi psikolojik harekât uyguluyor. Aynı yolla nüfuz edebildiği medyayı manipülasyonla toplumdaki şok etkisini büyütüyor ve paralize ediyor. Kullandığı araçların ise ne ahlaki, ne fiziki herhangi bir sınırı bulunmuyor. Politik, ekonomik, sosyal ve askeri bütün unsurları bir silah gibi kullanabiliyor.

Savaş ve barış arasındaki ayrımın bulanıklaşıp ortadan kalktığı bu savaş, önceden belirlenmiş muharebe alanlarının veya cephelerin olmadığı, siviller ve askerler arasındaki farkın ortadan kalktığı savaş türlerinin en adisini teşkil ediyor. Düşman olarak görüleni topyekûn yok etmeyi hedeflemese de terörize ederek maneviyatını kırmak suretiyle etkili olmayı amaçlıyor. Terörist saldırılarla yıldırmak, asimetrik savaş unsurları ile hareket ve tepki kabiliyetlerini kısıtlamak suretiyle toplumları çaresizlik psikolojisine düşürmek bu savaşın başlıca taktiklerini oluşturuyor.

İSLAMOFAŞİST ERDOĞAN REJİMİ HANGİ SAFTA YER ALIYOR?

Peki İslamofaşist Erdoğan rejimi, tüm dünyayı kasıp kavurduğu için “dünya savaşı” şeklinde adlandırılmayı fazlasıyla hak eden bu savaşta nerede duruyor? Hangi safta yer alıyor? Medeniyet ve medenilerin safında mı, yoksa insaniyet ve medeniyet açısından nesepsiz ve soysuz barbarların safında mı?

Erdoğan rejiminin bu savaşta durduğu yerin koordinatlarının belirlenmesinde kullanabileceğimiz iki esaslı unsur bulunuyor: Söylemleri ve eylemleri… Her iki unsur açısından da ele alındığında Erdoğan ve İslamofaşist dikta rejiminin, retorik düzeyde farklı bir pozisyonda olduğuna dair aldatıcı bir algı oluşturma çabalarını bir yana bırakacak olursak, bu ahlaksız ve kuralsız savaşın barbarlar safında yer aldığı rahatlıkla söylenebilir.

Erdoğan rejimi, zihniyet akrabalığı içerisinde bulunduğu IŞİD ve el-Kaide gibi barbar örgütlerin ideolojik temellerini inşa eden tüm aktörlerle açıktan ya da örtülü ilişkiler geliştirmiş durumda. Dahası Türkiye’de de medyadan Diyanet’e, polisten istihbarata, eğitimden dinci oluşumlara varıncaya kadar kullandığı tüm araçlarla başta genç nesiller olmak üzere kitleleri aynı zihniyet doğrultusunda sistematik şekilde radikalleştirmek için kapsamlı bir toplum mühendisliği yürütüyor.

Öte yandan, Erdoğan ve ailesi ile başında bulundukları İslamofaşist rejimin IŞİD, el-Kaide ve benzeri radikal terör yapılarıyla alengirli ilişkilerinin onlarca somut delili bulunuyor. Erdoğan rejiminin HAMAS’tan Hizbullah’a, İBDA-C’den Tahşiyecilere varıncaya kadar el-Kaide ve diğer radikal dinci terör örgütlerinin Türkiye’deki tüm uzantılarına olabildiğince geniş bir alan açtığını, bu tür terör yapılanmalarını koruyup kolladığını sağır sultan bile duydu. Ve iş nihayet, müthiş bir özgüven patlaması yaşayan Erdoğan dikta rejiminin, bu tür radikal terör yapılarıyla olan tuhaf ilişkilerini saklamaya ihtiyaç duymadığı bir noktaya gelip vardı.

IŞİD’E, EL-KAİDE’YE DESTEK VE HOŞGÖRÜ, POLİSE, GAZETECİYE CEZA

Tahşiyecilerin, Hizbullah’ın, el-Kaide, IŞİD ve benzeri lokal ya da global radikal örgütlerin fanatik militanlarının Türkiye’de rahatça hareket edebilme serbestisi, propaganda yapabilme, adam devşirme ve eğitme imkanları dünyanın hiçbir yerinde bulunmuyor. Göstermelik bazı operasyonlara aldanmayın. Erdoğan rejimi altındaki Türkiye’de daha düne kadar El-Kaide ve IŞİD propagandası açıktan yapılıyorken, bu tür yapılarla ilgili haber yapan gazeteciler, operasyon yapan polis ve savcılar Erdoğan’ın düzmece mahkemelerinde halen müebbet hapislerle yargılanıyor. Bu somut gerçeğin ötesinde başka bir söze belki gerek yok ama, Erdoğan’ın IŞİD, el-Kaide gibi radikal terör örgütleriyle yakın ilişkilerine dair delilden çok bir şey de bulunmuyor.

Neticede, işgal ettiği Musul Konsolosluğu’nda Konsolos dahil 49 vatandaşımızı rehin aldığı günlerde bile IŞİD’e terör örgütü diyemeyen bir rejimden ve İslamofaşist bir liderden bahsediyoruz. Kapısına kadar dayanmış IŞİD’e olan güveninden dolayı Konsolosluğu tahliye etme ihtiyacı duymayan Erdoğan rejiminin ciddi şüpheler uyandıran bu sorunlu güveninin kaynağını enine boyuna sorgulamak gerekmiyor mu? Kaldı ki, binlerce MİT TIR’ı IŞİD ve benzeri örgütlere yıllarca silah taşımadı mı? Konya-Adana hattında Suriye’ye gitmekte olan roket parçaları yakalanmadı mı? Daha da ötesi, Erdoğan rejiminin Suriye’deki katliamcı radikal örgütlere verdiği sarin gazı yapımında kullanılabilecek kimyasallar belgelenmedi mi?

İleride IŞİD’ın parçalarını oluşturacak radikal militanlar Türkiye’de eğitilmedi mi? Türkiye uluslararası radikal dinci teröristlerin kolayca Suriye’ye gidip geldiği konforlu bir otobana dönüştürülmedi mi? Bundan dolayı St. Petersburg’dan Brüksel’e, Berlin’den Stockholm’e kadar dünyanın neresinde bir IŞİD ya da el-Kaide saldırısı olsa saldırganların yolunun mutlaka Türkiye’den geçtiğine dair korkunç bir gerçekle karşı karşıya kalınmadı mı? Bu tür kanlı terör saldırıları ajanslara düşer düşmez yine bir Türkiye bağlantısı çıkacak diye halen herkesin yüreği ağzına gelmiyor mu?

EĞRİ OTURUP DOĞRU KONUŞALIM…

Eğri oturup, doğru konuşalım; yaralanan IŞİD komutanlarının Hatay ve Kilis hastanelerinde tedavi edildiklerini gösteren fotoğraflar sayfa sayfa yayınlanmadı mı? Ortadoğu’daki tüm terör şebekeleri ile ilintili hale gelen, ilinti kurabileceği bu türden bir örgüt yoksa bizzat kuran MİT, Libya’dan sevk ettiği silahları Suriye’ye taşıyarak IŞİD ve benzeri radikal terör örgütlerini silahlandırmadı mı? Her gün IŞİD’in boşalttığı alanlardan Türkiye menşeli silahlar, patlayıcılar, mühimmat çıkmıyor mu? IŞİD’in Suriye ve Irak’ta ele geçirdiği bölgelerde çıkardığı petrolü Erdoğan rejimi alıp satarak bu terör örgütüne yüz milyonlarca dolarlık kaynak sağlamadı mı?

Erdoğan, Reyhanlı’da onlarca vatandaşımızı katlettiği durumda bile IŞİD’e terör örgütü diyemezken, depderin stratejik dehasıyla Türkiye’nin başına türlü gaileler açan Ahmet Davutoğlu “öfkeli gençler”, sonradan olma AKP’li Orhan Miroğlu gibi derin devlet devşirmeleri “IŞİD terör örgütü değildir” demek suretiyle bu katil barbarlar sürüsünü halka sevimli göstererek meşrulaştırma çabasına girişmediler mi? Erdoğan’ın Avrupalı siyasetçileri tehdit ettiği her defasında, tehdidin üzerinden günler, bazen de saatler geçmeden bir Avrupa şehri bombaların ya da katliamların hedefi olmadı mı? Bunların hepsi mi çok kötü bir tesadüften ibaretti?

ERDOĞAN’IN DURDUĞU YERİN KOORDİNATLARI BARBARLARINKİYLE ÖRTÜŞÜYOR

Türkiye’yi radikal terör örgütlerinin üssü, beslenme ve güçlenme alanı haline getiren Erdoğan rejimi, SADAT, Osmanlı Ocakları, parti gençlik örgütleri, Nurettin Yıldız ve türevleri gibi radikal dinbazları, mafya ve çete örgütlerini, Diyanet’i, eğitim sistemini radikal dinciliğin kuluçkalandığı üretim merkezleri haline getirmedi mi?

Huntigton öngörüsünde belki haklıydı ama bir noktada yanıldı. Ortada medeniyetler arasında bir çatışma yok. Her medeniyet havzasının medenilerine düşman yobaz ve fanatik barbarların ahlak ve kural tanımaz saldırıları var. Tüm dünyayı hedef alan bu saldırılar maalesef gün be gün asimetrik bir dünya savaşı görüntüsüne daha fazla bürünüyor. Tuhaf ama gerçek: İslamofaşist Erdoğan rejiminin bu savaşta konuşlandığı yerin tüm koordinatları barbarların durduğu yerle birebir örtüşüyor.

[Bülent Keneş] 19.8.2017 [TR724]

IŞİD (ve benzerleri) nasıl mağlup edilebilir? [Kemal Ay]

Önceki gün bir başka Avrupa şehrinde IŞİD saldırısı oldu. Barselona’da ve Katalan bölgesinin güneyinde araçlarla düzenlenen terör eyleminde 14 kişi öldü 100’den fazla kişi yaralandı. Daha büyük saldırılar için hazırlanmış bazı teröristlerin polis tarafından ele geçirildiği akşam saatlerinde medyaya yansıdı.

IŞİD’in Batı ülkelerindeki ne ilk ne de muhtemelen, maalesef son saldırısı. Bazıları bu terör eylemlerinin Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı yürütülen kara harekatlarına bir ‘cevap’ niteliğinde olduğunu düşünüyor. Musul’da başlayan ve Rakka ile devam eden IŞİD’i ‘yok etmeye’ yönelik harekatlar, askerî anlamda ‘başarılı’ gidiyor. Ancak siyasi ve toplumsal etkileri konusunda henüz yeterli bilgimiz yok. Sadece bazı öngörüler var. Bunlardan en ürkütücü olanıysa şu: IŞİD’i yok ettiğimizde, ona benzer başka örgütler devreye girecek.

Bu analizin sebebi belli. IŞİD’in militan devşirmesini, para kazanmasını ve terörist eylem yapma motivasyonu bulmasını sağlayan gerekçeler ortadan kalkmayacak. Peki, nedir bu gerekçeler?

IŞİD’in 2003’teki Irak İşgali sonrasında ortaya çıktığı, bu işgal sırasında ‘onurlarının çiğnendiğini’ düşünen Sünni gençlerin zamanla radikalleştiği düşünülüyor. Ancak sadece onlar değil. Irak ve Suriye’de sadece Batılı ülkelerin değil bizzat o ülkelerin diktatörlerinin eliyle ‘radikalleştirilmiş’ yığınlar var. Üstelik IŞİD’in Avrupa’dan ve Amerika’dan militan devşirdiği, son yıllarda Orta Asya’dan ya da diğer Asya ülkelerinden de IŞİD ve benzeri örgütlere katılımın arttığı bir gerçek. Bu durumda ‘radikalleşme’ konusu tek bir olguya bağlanamayacak kadar ‘yaygın’.

IŞİD’in kontrol ettiği topraklarda (Suriye ve Irak) var olabilmek için ciddi bir maddi yardıma ihtiyaç duyduğu ortada. Bunun Körfez ülkelerindeki iş adamlarından, Ortadoğu’daki rejimlerin ‘illegal’ örtülü ödeneklerinden geldiği düşünülüyor. Bölgede ‘silah temin etmek’ çok zor değil. Neredeyse yüzyıldır buralarda devlet altı gruplar çeşitli şekillerde silah bularak, ‘meşru otoritelerle’ çarpışıyor. Bunun yanı sıra Avrupa ve Amerika’daki eylemlerin lojistiği son yıllarda daha da ‘kolaylaştı’. Bir bıçakla, bir kamyonetle ya da silah elde etmenin kolay olduğu ülkelerde ateşli silahlarla ‘terör estirmek’ neredeyse çocuk oyuncağı.

Terörün motivasyonu konusunda çeşitli yaklaşımlar var. Bu türlü eylemlere başvuran kişiler öncelikle derinlikli bir ‘yenilgi’ duygusuyla hareket ediyorlar. Bu duygunun oluşmasında ‘radikalleşmeye’ imkân veren doktrinasyonun etkisi var. Yani bir ‘nefret vaizi’ çıkıp insanları belirli otoritelere karşı her türlü yöntemi kullanmanın meşru olduğu konusunda ikna edebiliyor. Bu yenilgi duygusu, içinde yaşanan toplumun genel karakteristiğini ifade edebiliyor. Yoksulluk, kenara itilmişlik, ‘önemli biri olma arzusu’, kontrolsüz öfke gibi iç motivasyonlar kolaylıkla IŞİD gibi örgütlerce sömürülüyor. Bu hissiyatı Afganistan kırsalında edinmek mümkün olduğu kadar, Fransa’nın varoşlarında içselleştirmek de ihtimal dâhilinde.

Radikal cihatçı örgütler ‘düşmanın’ hamlelerini kendilerini meşrulaştırmak için kullandıkları gibi ‘dostların’ yetersizliğini de militan devşirmekte işlevsel hâle getiriyorlar. Ortadoğu coğrafyasında bir zamanlar ‘muteber’ görülen ne kadar ‘ılımlı’ cemaat, tarikat varsa şimdilerde ya liderleri IŞİD benzerleri tarafından öldürülmüş durumda ya da diktatör rejimler tarafından bu yapılar radikalleşmeye itilmiş. Bazı ülkelerde Batı tarafından da desteklenen sivil ya da siyasî İslamî gruplar, partiler ise çeşitlilik arz ediyor. Tunus’taki Nahda gibi ‘kapsayıcı’ olmayı tercih edenlerle Türkiye’deki AKP gibi ‘yoldan çıkanlar’ arasında geniş bir yelpaze var.

Ortadoğu’daki ‘Batı imajı’ konusunda elbette Ortadoğu’nun ‘nefret vaizlerinin’ ciddi bir sorumluluğu var. Ancak ta Napolyon’un Mısır Seferi’ne kadar geriye götürülebilecek bir ‘Batı müdahalesi’ tarihi de gözümüzün önünde. Coğrafyanın sistemsel sorunları olan yoksulluk, cehalet ve kan davaları (politik ayrışmalar) gibi meselelerine karşılık Batı’nın taraf tutan politikaları, sistemi daha da tıkamaktan başka işe yaramıyor. Buralarda evrensel değerler olarak yüceltilmek istenen insan hakları, demokrasi ve seküler politika gibi değerlerin Batı’da iki yüzlülerce ‘iğdiş edilmesi’ Ortadoğu’ya yüzyıllık yaralarını hatırlatıyor ve anti-Batı söylemi güçlendiriyor.

Irak ve Afganistan’ın işgal edilmesiyle El Kaide nasıl bitmediyse, Suriye ve Irak’ta askerî operasyonlarla da IŞİD bitmeyecektir. Batı’daki göçmen sorunu derinleştikçe, bu problemin Avrupa ve Amerika’daki şehirlere taşınacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok. İslam’ın içinde bu türlü radikalleşmenin panzehiri mevcut. Ancak silahlı (bir çeşit güçle cazibe bulan), ‘sonuç alan’ ve ‘propaganda gücü’ yüksel radikal örgütlerin karşısında ‘ılımlı’ İslamî grupların, liderlerin fazla şansı yok. Hele ki bu gruplar bulundukları her yerde Müslümanlar tarafından ‘fazla ılımlı’ olmakla, Batılılar tarafından ise ‘Batılı değerlere sahip olmamakla’ itham ediliyorlar. ‘Batılı İslam’ olarak medyada temsil edilen ve Doğulu Müslümanlara ‘marjinal’ görünen yüzlerin ise bu soruna çare olamayacağı açık.

Batılı politikacıların kısa vadede seçim kazanmak için gösterdiği ‘göçmen karşıtı’ tutumlar, uzun vadede IŞİD gibi yapıların propagandasına destek veriyor. Bunun yerine göçmenlerin dâhil edileceği diyalog masaları kurmak, eğer Müslüman göçmenler bu ülkelerin bir gerçeğiyse ona göre hareket etmek ama her şeyden çok Müslümanlara ‘medya görünürlüğü’ vermek çok daha etkili bir çözüm olarak önümüzde duruyor. Bunun için de kendini toplumun politik tepkilerinin ‘güvenli sularına’ bırakan değil inisiyatif alarak öne çıkan liderlere ihtiyaç var.

Müslümanların yoğun yaşadığı ülkelerdeki siyasî ya da toplumsal sorunlar kısa sürede çözülecek gibi görünmüyor. Bu krizler Müslümanların her açıdan sürekli bir yoksulluk döngüsünde kalmasına sebep oluyor. Madem Birleşmiş Milletler’in (BM) ya da Dünya Bankası’nın ‘kalkınma hedefleri’ var, Batılı liderler bu ülkelerle daha uzun vadeli projeler geliştirerek ‘taraf ülke’ değil ‘hakem ülke’ olmanın yollarını aramalı. Bunun yolu da küreselleşmenin nimetlerinden faydalanarak daha eşit ilişkiler geliştirmek ve diyalog kapılarını açmaktan geçiyor.

Sadece IŞİD’in değil uzun vadeli olarak bütün devlet altı silahlı grupların kaynaklarının kesilmesi için geniş bir katılımla ciddi bir koalisyon oluşturulabilir ve bu gruplara yardımda bulunan ülkelere ve liderlere ciddi yaptırımlar uygulanabilir. Yeter ki insanlığın ortak çıkarları, bencilce taleplere feda edilmesin.

[Kemal Ay] 19.8.2017 [TR724]

Alman kedileri de trafoya girsin mi? [Semih Ardıç]

AKP LİDERİ, REİS-İ CUMHUR ERDOĞAN, ALMANYA’DA 24 EYLÜL’DE YAPILACAK SEÇİMLERE MÜDAHALE SAYILABİLECEK SÖZLER SARF ETTİ. ERDOĞAN, ALMANYA’DAKİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ VATANDAŞLARINA “HRİSTİYAN DEMOKRATLAR (CDU), SOSYAL DEMOKRATLAR (SPD) VE YEŞİLLER, TÜRKİYE DÜŞMANI. TÜRKİYE’YE KARŞI DÜŞMANLIK YAPMAYAN SİYASÎ PARTİLERİ DESTEKLEYİN” ÇAĞRISINDA BULUNMASI KRİZİN TUZU BİBERİ OLDU.

ALMANYA’DA SOSYAL DEMOKRAT PARTİLİ (SPD) BAŞBAKAN ADAYI MARTİN SCHULZ ERDOĞAN’A, TWİTTER HESABINDAN ŞU SÖZLERLE CEVAP VERDİ: “ERDOĞAN ÖLÇÜYÜ İYİCE KAÇIRDI. ÖZGÜR VE DEMOKRATİK TÜRKİYE İÇİN SAVAŞANLARA DAHA ÇOK DESTEK OLACAĞIZ.” ALMAN DIŞİŞLERİ BAKANI GABRİEL İSE TEPKİSİNİ, “BU, ÜLKEMİZİN EGEMENLİĞİNE YÖNELİK EŞİ BENZERİ GÖRÜLMEMİŞ BİR SALDIRIDIR.” SÖZLERİYLE DİLE GETİRDİ.


Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel ve koalisyon ortağı Martin Schulz, Türkiye’yi demokrasi ve hukuk zeminine rücu ettirmek maksadıyla uyguladıkları malî müeyyidelerin Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan tarafından sulandırılmasından endişe ediyordu. Korktukları gibi oldu.

Baskı ve zulüm üzerine inşa etmeye çalıştığı tek adamlıktan vazgeçmeyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Erdoğan, Almanya’nın ‘temel ve hürriyetleri iade et’ taleplerine cevap vermekten imtina etti, zamana oynadı ve köşeye sıkıştığını anladığı anda nevi şahsına münhasır tarz-i siyasetine sarıldı. Nedir o tarz? Kinaye yaparak, imada bulunarak, boyundan büyük sözler sarf etmek, ona buna haddini bildirmeye kalkmaktır…

ALMANYA’DAKİ SEÇİME MÜDAHALE KABUL EDİLEBİLİR Mİ?

İşte o tarzıyla Erdoğan yine bir Cuma namazını müteakip cami merdivenlerinde arz-ı endam eyledi. Bu sefer Almanya’da yapılacak seçimlerde gurbetçilerin nasıl oy vermesi icap ettiğini söyleyecek kadar haddi aştı. 50 senedir Almanya’da ikamet eden, çalışan, eğitim-öğretim gören Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bu topraklara ne kadar intibak ettiği münhasır bir makalenin mevzuudur. Şimdiki bahis Erdoğan’ın bu sosyolojiyi istismar etme teşebbüsüdür.

Erdoğan’ın, “Hristiyan Demokratlar (CDU), Sosyal Demokratlar (SPD) ve Yeşiller, Türkiye’nin düşmanı. Türk kökenli seçmenler Türkiye’ye karşı düşmanlık yapmayan siyasî partileri desteklesin” çağrısında bulunmasının izah edilecek tarafı yok. CDU, SPD ya da Yeşiller’i düşman olarak ilan ettiğine göre elinde sağlam deliller olmalı.

CASUS İMAMLARIN İFTİRALARI İLE OLMAZ O İŞLER

Almanya’nın Türkiye düşmanlığını ispat etmek için MİT’in fişleri ve casus imamların iftiralarından ibaret içi boş dosyalardan daha fazlası lazım. Böyle bir iddia ancak hukuk ve diplomasi vasıtası ile tespit edilebilir. Siyasîlerin geride durmasını icap ettirecek hassas safahatın ardından tespit edilen hususlar olursa şayet onlar da yine nezaket ve içişlerini hürmet çerçevesinde müzakere edilmelidir.

Erdoğan’ın böyle bir derdi yok. Aleyhine haber yapan gazeteci Alman, Fransız, İsveçli ya da Türk olmuş fark etmiyor. 200’den fazla gazetecinin hapiste olmasının yegâne müsebbibi en basit tenkide bile tahammül gösteremeyen Erdoğan’dır. Onun kürsüdeki sözlerini talimat kabul eden savcılar, hâkimler, polis ve jandarma teşkilatları göze girmek için insan tutuklama avına çıkıyor adeta.

ERDOĞAN, GURBETÇİLERİ ZOR DURUMDA BIRAKIYOR

AKP lideri, Almanya’daki gurbetçileri ikide bir sopa gibi kullanmaktan vazgeçmeli. Almanya’da artık ‘Türkiye’ ve ‘Türk’ kelimeleri ile emlakçıya müracaat ettiğinizde ev kiralamak bile zorlaştı. ‘Erdoğanist’ kavramı medyanın en fazla atıf yaptığı kavram haline geldi.

Erdoğan’ın ‘Nazi artığı’ hakaretine ve 680 Alman şirketin Türkiye’de fişlenmesine duyulan öfke dinmemişken gurbetçi seçmenlerin iradesini hiçe saymakla nereye varılabilir. Kaldı ki Erdoğan, gurbetçilerden Almanya’da en büyük üç siyasî harekete oy vermemelerini isteyerek neyi murad etmektedir.

Merkel’e verme. Schulz olmaz. Yeşiller zaten düşman! O halde reyi kime verecekler? Erdoğan’a yakın işadamı Remzi Aru’ya mı versinler? Aru’nun Köln şehrinde kurduğu, hem ismi hem de logosu sağcı parti AfD’nin logosuna benzediği için ismi Köln Mahkemesi tarafından yasaklan Alman Demokratlar Birliği’ne (Allianz Deutscher Demokraten/ADD) mi destek olmalılar?

ÇİFTE VATANDAŞLIK HAKKI TAMAMEN YANABİLİR

Bir devletin sinir uçları ile daha ne kadar oynayabilir ki Erdoğan? Gurbetçilerin çifte vatandaşlık hakkı bu manasız ve boş çıkışlar yüzünden yanabilir. Zaten o kapı çoktan kapandı. Daha evvel kendisinden vatandaşlık alıp T.C. vatandaşlığından çıkmayanların önüne ‘ya burası ya Türkiye’ tercihi konulursa ne olacak? Avusturya’nın 16 Nisan 2017 Referandumunu müteakip benzer bir adım atacağını duyan çifte vatandaşlar, T.C. pasaportunu iptal ettirmek Türk büyükelçiliği önünde kuyruğa girmişti.

Hissiyatın muhakemenin, iktisadî ve içtimaî hakikatlerin önüne geçmesi kimseye fayda sağlamaz. Hele hele devlet idaresindekilerin ağzından çıkanı kulaklarının duyması şart. Erdoğan’ın sözleri en hafif tabirle “Aklından zoru mu var?” mukabelesine müstahaktır. Aynı sözleri Merkel, Türkiye’de vatandaşlık hakkı almış Almanlar için seçim arifesinde sarf etse Erdoğan’ın cevabı ne olurdu?

TÜRKİYE’Yİ CÜMLE ÂLEME RÜSVA ETTİNİZ

Biraz hassasiyet biraz basiret. Bin küsur odalı Saray’da akl-ı selim sahibi birileri kalmadı mı? Bu yol yol değil. Türkiye’yi de insanını da rezil rüsva ediyorsunuz. Erdoğan’ın merdivenlerden indiği esnada Alman mevkidaşını demokratik tavır içinde kalmaya davet etmesi tam evlere şenlik!

Almanya’da tweet attığı için hapse giren tek kişi yok. Medya olabildiğince hür. Siyasetçi hududunu biliyor, vatandaş da haklarının sonuna kadar takipçisi. Türk şirketleri diğerleri gibi serbest piyasa şartlarında rekabet ediyor, para kazanıyor. Her şeye rağmen Almanya’nın ikamet izni verdiği Türkiye vatandaşlarını bu kavganın uzağında tutma gayreti takdire şayan.

ALMANLAR TUZAĞIN FARKINDA

Erdoğan bunun farkında ve son talihsiz beyanları ile güya Almanlar’ı öfkelendirip hata yapmalarını sağlamak istiyor. Almanlar bu tuzağa düşmeyecek kadar hazırlıklı ve temkinli. Müeyyidelerden geri adım atmayacaklarını, Erdoğan’ın boş sözlerine karınlarının tok olduğunu Sosyal Demokrat Partili (SPD) Başbakan adayı Martin Schulz gayet berrak bir şekilde ifade etti: “Erdoğan ölçüyü iyice kaçırdı. Özgür ve demokratik Türkiye için savaşanlara daha çok destek olacağız.”

Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ise tepkisini, “Bu, ülkemizin egemenliğine yönelik eşi benzeri görülmemiş bir saldırıdır” sözleriyle dile getirdi. Gabriel de Erdoğan’ın Almanya’daki insanları birbirine karşı kışkırtmak istediğinin altını çizdi ve ilave etti: “Almanya’da hangi milliyetten olursa olsun insanlar Erdoğan’ın Türkiye’de yok etmek istediği şeyleri buluyor: Özgürlük, hukuk devleti ve demokrasi.” Ehl-i insaf herkes bu sözlerin altına imza atacaktır.

GURBETÇİLER ‘BABA’ TAVRINDAN RAHATSIZ

Gurbetçiler de Schulz ve Gabriel’in sözlerine destek verdi. Almanya Türk Toplumu Başkanı Gökay Sofuoğlu, Erdoğan’a şu çağrıda bulundu: “Demokrasi ile ilgili konularda derse ihtiyacımız yok. Erdoğan’ın Almanya’daki Türkler üzerinde sahip olmak istediği ‘baba’ tutumu artık sona ermeli.”

Almanya Kürt Toplumu Genel Sekreteri Cahit Başar ise Erdoğan’ın tutumunu, “Benzeri olmayan bir utanmazlık.” diye nitelendirdi. Başar, “Türk hükümetinin etkisi altında bulunan DiTiB ya da UETD gibi örgütler, Cumhurbaşkanı’nın çağrısını uygulamaya koymaya çalışacaktır.” ifadelerini kullandı.

Dün tr724.com okurları ile paylaştığım ‘Seçimden sonra Almanya’nın tepkisi daha büyük olacak’ (http://www.tr724.com/secimden-sonra-almanyanin-tepkisi-daha-buyuk-olacak/)

kanaatimi muhafaza ediyorum. Erdoğan’ın son tahrikine rağmen Almanya, günü birlik ağız dalaşına girmemeye ihtimam gösterecek.

PARAYI VERİRKEN İYİ, ‘DEMOKRASİ’ DEYİNCE FENA!

Zira Erdoğan’ın baskıcı rejimine karşı başlattığı müeyyidelere gölge düşmesini istemiyorlar. Parayı verdiğinde AB iyi, ‘demokrasi’ deyince fena öyle mi? Yok öyle çifte standart. O destekler Ankara’yı Kopenhag Kriterleri’ne yaklaştırmak için tahsis edildi.

Hem AB’nin hibesini, kredisini ve itibarını kullanacaksın hem de kuvvetler ayrılığını, medyayı ve serbest piyasayı şeklî bir hüviyete büründüreceksin. Berlin buna artık tahammül göstermeyecek.

25 EYLÜL SABAHINDA SÜRPRİZ YOK

Erdoğan’ın maksatlı sözlerine rağmen tuzağa düşen, iradesini ipotek ettiren gurbetçiler olursa 16 Nisan’dan beri şartların çok değiştiğini onların kulağına birilerinin fısıldamasında fayda var. 24 Eylül’de çok büyük bir sürpriz beklenmediğine ve 25 Eylül’de hükûmeti Merkel ve Schulz’un kurma ihtimali yüksek olduğuna göre Erdoğan ve taraftarları için asıl zor günler o tarihten sonra başlayacak.

Erdoğan seçmen kozunu da bu şekilde heder ettiğine göre sıra kedilere gelmiş olabilir. Türkiye’de olduğu gibi seçim gecesi trafoya giren kedilerle Merkel’in, Schulz’un siyasî kariyerlerine nokta koyabilir.

Erdoğan’a da birileri Almanya’da elektrik kesintisinin hayli uzak ihtimal olduğunu söylese de bu taraflara göndereceği kedileri boşuna tehlikeye atmasa!

[Semih Ardıç] 19.8.2017 [TR724]