Kur'an-ı Kerîm ve Cevşen de yasak!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin cezaevlerinde kitap yasağı yüzünden Kur’an-ı Kerim ve Cevşen talep eden tutuklu ve hükümlülerin talepleri geri çevriliyor

Twitter’da @hsn_geylani isimli kullanıcının paylaştığı fotoğraf ve bilgiler Kur'an yasağını gözler önüne serdi.

Aynı kullanıcı, “Cezaevlerinde kitap okumayı artıracaklarmış:) tam iki ay boyunca 1 adet Kur'an 28 kişi arasında paylaşılıyordu. Baktık olacak değil kâğıda Fetih Sûresi'ni yazmıştık. Bu CHP döneminde değil muhafazakâr, dindar parti olduğunu iddia eden AKP döneminde oldu…” dedi.

[Samanyolu Haber] 20.10.2019


İşgal ve Ambargo [Kadir Gürcan]

Başladığında nerede duracağını kimsenin tahmin edemeyeceği iki tehlikeli oyundan biri savaş. Diğeri yangın. Bu yüzden fazla hevesli olmamak lazım. Başlattıktan sonra neticelerine katlanmak durumundasınız. Dünya Sağlık Örgütü'nün yayınladığı rakamlara göre, bir haftalık Suriye Savaşında, yerlerinden edilen insanların sayısı iki yüz bin. Bir “Barış Operasyonu(!)” için bu rakam biraz fazla değil mi?

Sadece benim dikkatimi çekti zannediyordum ama, öyle değilmiş. Yabancı basının Suriye Operasyonunu ısrarla 'invasion' işgal,  olarak isimlendirmesi garibime gitmişti. Bir kaç gün sonra Sayın Cumhurbaşkanı aynı kelimeden ne kadar rahatsız olduğunu, savaşın hengamesi içerisinde dile getirmekten üşenmedi. Demek ki alemin en akıllısı ben değilmişim. Cumhurbaşkanı, alışılmış refleksini, Avrupa'yı, üçbuçuk milyon mülteci için kapıları açmakla tehdit ederek bir kez daha gösterdi. Elinden gelen şimdilik bu kuru tehditler. Suriye Savaşını bir bitirsin, işi Avrupa ile kalsın. Oraya da muzaffer bir ordu komutanı olarak seferler düzenlemesi yakındır. Sizi çorbacılar sizi! Sizi kılıç artıkları sizi! Hem “Fatih Kumandan(!)” payesi için can atacaksınız sonra da başka bir ülke sınırını ihlal ederken “Barış Harekatı” diyeceksiniz, öyle mi? Barış Harekatından çıksa çıksa beceriksiz bir savunma bakanı çıkar.

Alemin ağzı torba değil ki, büzesiniz. Aklı bir karış havada, kendi dar zihinlerinde sıkışıp kalmış liderlerin, kavramlarını kendilerinin belirleyeceği ütopik bir dünya ısrarı hiç eksik olmaz. Üniversite diplomasının sırrı çözülememiş Sayın Cumhurbaşkanı'nın, dış basının iktidar ve kendisi hakkındaki yazdıklarından, nitelendirmelerinden rahatsızlığı yeni değil.

Ülke içinde vatandaşlara etnik temizlik uygulayıp binlerce masumu, sırf kendisine muhalefet ettikleri için zindanlara tıktığında, Ortadoğu'lu tipik bir diktatör olarak anılmaktan çok alındı. Saray'ın maaş bordrosuna bağlanmayan ve Türkiye gerçeklerini yazan medya organlarını kapattı, basın mensuplarını hapse attı. Gerekçesi “Bunlar gazeteci değil, terörist!” diyerek yeni bir kavram denemesine yeltendi. Kimse de yemedi. Türkiye, özgür basından mahrum, az gelişmiş diktatör rejimler sınıfına geriledi.

Türkiye bugünkü iktidar ve gücü elinde bulunduranlarla demokratik bir ülke görünümünden fersah fersah uzaklaştı. Seçimle iktidar teslim alan partilerin, bir süre sonra çelik bir yumruğa dönüşüp, önce kendi vatandaşlarının, sonra da dünyanın başına bela olması ilk değil.  Geçtiğimiz yüzyıl, seçimle diktatörlüğe yürüyen onlarca zorba idareci örneği açısından hatırı sayılır bir koleksiyona sahip. Sayın Cumhurbaşkanı, “Barış Harekatı(!)” olarak isimlendirdiği Suriye Savaşı'na beklediği desteği bulamayınca, mültecileri pazarlık masasına tekrar getirdi. Hadi bunu girdiği savaştaki kafa dağınıklığına verelim ama, bunu ilk defa yapmıyor ki! Suriyeli mülteciler, Saray'ın arka bahçesinde yedeklenen zor günlerin ticaret metaı olarak tutuluyor. Bunun uluslararası suç kategorisinde “Human Trafficking, insan kaçakçılığı”na tekabül ettiğini bilmem hatırlatmaya gerek var mı?

Kaç zamandır, “Bir gece ansızın gelebiliriz!” kibri ile savaş davulları çalan Saray ve İktidar, dünyanın gözü önünde işi, olup bittiye getireceğini hesap etmiş olmalı. Yine hesap hatası yaptılar. Günün hangi saatinde gideceğinizin bir ehemmiyeti yok. Asıl önemli olan, pisliğe bulaştıktan sonra bunu nasıl izah edeceğiniz.

Neden mi? Küçükten başlayalım. Doksanlı yıllarda Irak diktatörü Saddam'ın Kuveyt'i işgali, önce kendisi sonra da ülkesi için bir felaket oldu. Irak'ın hala artçı sarsıntıları ile yaşamaya devam ettiği iç bunalımlar Saddam'ın kötü mirası. İşgalin ilk günlerinde “Büyük Savaş Başlıyor!” demişti ama, bir tek uçak bile kaldıramadan bütün dünyaya rezil oldu. Sonrası malum.

Rusya, dünyanın gözü önünde Ukrayna'yı Kırım üzerinden cezalandırmaya kalkınca, Avrupa ve Amerika'nın ağır ambargoları ile yüzleşmek zorunda kaldı. Aradan dört yıl geçti. Rusya'nın dünya siyasetindeki stratejisinin ilk kalemini ambargolardan kurtulmak oluşturuyor. Washington'da lobi faaliyetleri yürüten Rus asıllı siyasilerin tek gündemi, ABD ambargolarını kaldırmak, hafifletmek, şarta bağlamak. O da olmazsa hiç olmazsa geciktirmek etrafında dönüyor.

İran'a ne diyorsun? İsterseniz bunun cevabını ABD Dış İşleri Bakanı Pompeo'nin geçen hafta verdiği demeçten siz kendiniz çıkarın; “İran, ya uluslararası regülasyonlara riayet eder ya da ciddi bir ekonomik dağılma ile yüzleşmek zorunda kalır!”

Seksenli yıllardaki Irak savaşından sonra İran, askeri bir işgal gerçekleştirmedi. Ne var ki, Ortadoğu'da teröre destek veren ülkeler arasında İran başı çekiyor. İran Terörü, dünya ile bütün bağlantılarını koparan ve ülkeyi ağır bir ekonomik krizin eşiğine getiren ambargo ve kısıtlamalar için yeter bir sebep olarak görülüyor. Hemen her hafta dünyayı yeni bir nükleer savaş ile tehdit eden İran'ın blöflerini kimse yemiyor. İran'ın da Rusya gibi birinci önceliği ambargolardan kurtulabilmek. Hatırlayacağınız üzere, daha bir kaç hafta önce, ülkenin önemli siyasi adamları ABD'de yapılan Birleşmiş Milletler görüşmeleri için vize problemi yaşadı.

Biraz geç oldu ama, Türkiye'nin başlatığı Suriye Savaşı'nın neden ilk günden itibaren “İşgal” olarak isimlendirildiğini şimdi daha iyi anladım. İşgal'in uluslararası ilişkilerdeki en anlaşılır karşılığı ambargo ile veriliyor. Cumhurbaşkanı ve iktidarın meseleyi hala anladıkları kanaatinde değilim.

Neyse ki, Türkiye'nin başka bir ülke sınırlarına müdahalesi kısa sürdü. Hadisenin “İşgal” olduğu konusunda konsensus sağlanmış gibi; İşgal, ambargo ve ateşkes. İşte bu üçlemeyi herkes anlıyor. Ateşkes yaptıysanız, işgaldir o işgaldir!

[Kadir Gürcan] 20.10.2019 [Samanyolu Haber]

Müebbet verilen kanserli askeri öğrencinin görüntüleri ortaya çıktı [Sevinç Özarslan]

Cezaevinde kanser olduktan sonra tedavisi geciktirilen ve çok geç tahliye edilen subay adayı Bilal Gülfidan’ın ardından arkadaşları ve ailesi büyük yas tuttu.

BOLD ÖZEL- Celal Bayar Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe öğretmenliği bölümünden 2015’te mezun olduktan sonra 2016’da Kara Harp Okulu’na sözleşmeli subay olarak giren Bilal Gülfidan (27) beş gün önce hayatını kaybetti.

TİYATRODA ‘DOKTOR BİLAL’ ROLÜNÜ OYNAMIŞTI

Cezaevi sürecinde de eğitim hayatında da güler yüzü, neşesi ve pozitifliğiyle tanınan Bilal Gülfidan Manisa’da okurken arkadaşlarıyla birlikte tiyatro sahnesine çıkmış ve ‘Kadınlık Bizde Kalsın’ adlı oyunda Doktor Bilal rolünü canlandırmıştı. 2015’te okulun tiyatro salonunda sahnelenen oyunda Türkiye’de kadın olmak, kadına şiddet, ailede kadının rolü gibi temalar esprili bir dille anlatılıyor.

HASTALIĞI İYİCE İLERLEDİKTEN SONRA TAHLİYE EDİLDİ

Cezaevinde kanser olduktan sonra raporlarını defalarce kez mahkemeye sunmasına rağmen serbest bırakılmayan askeri öğrencinin, birçok hasta tutuklu gibi tedavisi geciktirildi ve hastalığı iyice ilerledikten sonra bırakıldı.

Nisan 2019’da tahliye edildikten sonra İzmir’de tedavi gören Gülfidan 15 Ekim 2019 sabahı hayatını kaybetti. Aynı gün ikindi vakti defnedildi. Mardin’in Ömerli ilçesinde 12 Nisan 1992’de dünyaya gelen genç öğrenci, ailenin üç evladından biriydi.

Testis kanseri teşhisi konulan Gülfidan’ın hastalığından son ana kadar ailesinin de haberi yoktu. Cezaevinden çıkar çıkmaz tedavisine başlandı. Bir hafta önce hastaneden çıkarken başı dönüp düştü ve kafasını çarptı. Beyin kanaması geçiren ve çekilen röntgende beyninde tümör tespit edilen Gülfidan’a hemen müdahele edildi. Ameliyatla tümör temizlendi ama yoğun bakıma alınan subay adayı kurtarılamadı.

KAŞLARI BİLE DÖKÜLMÜŞ, ÇOK ZAYIFLAMIŞTI

Bir arkadaşının verdiği bilgiye Bilal Güfidan, Mart 2019’da tutuklu bulunduğu Kırıkkale Keskin Cezaevinden Ankara’ya tedavi için getirilmiş ve o süreçte Sincan Cezaevinde kalmıştı.

Bold Medya’nın ulaştığı arkadaşı, Gülfidan’ın tahliye olduğu o günü şöyle anlattı:

“Onunla sadece 1-2 günlük bir tanışıklığımız oldu. Kemoterapi gördüğü için saçları ve kaşları dökülmüştü. Çok zayıflamıştı. 2,5 yıl yattı, hastalığı iyice ilerledikten sonra bıraktılar. Tahliye haberini ilk ben vermiştim kendisine. Sayımdan sonra akşam yemeğini yeni yemiştik. Gardiyan geldi, mazgalı açtı, Bilal’in ismini söyledi, tahliye, hemen hazırlansın, 15 dakika sonra alacağım dedi. Bilal lavabodaydı, koşarak yanına gittim, müjdeyi verdim. İnanamadı. Ayakta zor durdu, sevinçten. Ağlayarak çıktı. Eşyalarını birlikte hazırladık, alkışlarla uğurladık.”

15 TEMMUZ GECESİ NEREDEYDİ?

16 Temmuz 2016’da gözaltına alındıktan sonra 22 Temmuz 2017’de tutuklanan Bilal Gülfidan, Sincan Ceza İnfaz Kurumları Kampüsündeki Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesince görülen Kara Harp Okulu ve Genelkurmay Başkanlığı Davasında 164 kişiyle birlikte yargılandı ve darbeye teşebbüs ettiği iddiasıyla 1 kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Gülfidan, 15 Temmuz gecesi yaşadıklarını 5 Mayıs 2017’de görülen mahkemede anlatmıştı. O gün yaptığı savunmasının tam metnini, hakkında insanlık dışı mütaala veren savcının söylediklerini yarın www.boldmeyda.com’da okuyabilirsiniz.

[Sevinç Özarslan] 20.10.2019 [BoldMedya]

Alman Parlamentosu'ndaki güçlü isimden sert çıkış: Erdoğan Lahey'de yargılanmalı

SAMANYOLU HABER-Suriye'de Kürt bölgesine yönelik harekatın ardından Avrupa ve ABD başkentlerinden Tayyip Erdoğan'a yönelik tepkiler gelmeye devam ediyor.

Alman Meclisi'nde iktidar ortağı SPD'nin Meclis Grup Başkanı Rolf Mützenich, Suriye'de savaş suçu işlendiğini belirterek Tayyip Erdoğan'ın bu suçlardan dolayı Lahey'de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi'nde yargılanması gerektiğini söyledi. Mützenich, ayrıca Ankara'nın NATO'ya bağlılığının da şüpheli olduğunu vurguladı.

''ERDOĞAN LAHEY'DE YARGILANMALI''

Welt Am Sonntag gazetesine konuşan Alman parlamenter, 'Erdoğan uluslararası hukuku ihlal etti ve savaş suçu işledi, eylemlerinin karşılığı da uluslararası mahkemelerde olmalı' dedi. Ancak SPD'li politikacı, Türkiye'nin, Ceza Divanı'nın kurucu sözleşmesi Roma statüsüne taraf olmadığını hatırlatarak (hukuken şu aşamada mümkün olmasa da) 'yine de bunun uluslararası diplomaside bir etkisi olacaktır' diye konuştu.

Rolf Mützenich, ayrıca ''Türkiye elbette NATO'nun bir parçasıdır ancak 15 Temmuz sonrası yaşananların Türkiye'nin başka bir eksene kaymayı da dışlamadığını gösteriyor' şeklinde konuştu.

[Samanyolu Haber] 20.10.2019

'Erdoğan'ın yurtdışındaki mal varlığı meselesi artık milli güvenlik sorunudur'

Cumhuriyet'ten Hüseyin Hayatsever'in haberine göre Erdoğdu, “Türkiye Cumhuriyeti devletine ve milletimize yapılan yaptırım tehdidini Erdoğan’ın umursamadığını, fakat kendisinin ve ailesinin mal varlığıyla ilgili yaptırım tehdidi ve Halkbank’a yönelik dava geldiğinde ‘asla ateşkes yok’ açıklamasından 180 derece döndüğünü gördük. Erdoğan’ın yurt dışındaki mal varlığı meselesi artık bizim için bir ulusal güvenlik sorunudur” dedi.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, 17 Ekim’de Ankara’ya gelerek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ABD Başkanı Donald Trump’ın “ateşkes” teklifini iletmiş ve yapılan görüşmeler sonucunda Türkiye ile ABD, Barış Pınarı Harekâtı’na 120 saatliğine ara verilmesini de içeren mutabakata varmıştı. Aynı gün ABD’li Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı’na başlamasının ardından Demokrat Senatör Chris Van Hollen ile birlikte hazırladığı yaptırım tasarısını ABD Kongresi’ne sunmuştu. Kongreye sunulan yaptırım tasarısınında Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ailesinin ABD’deki mal varlığının tespitini içeren rapor hazırlanması öngörülmüştü. Pence’in ziyaretinden bir gün önce de New York Federal Savcılığı, “ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının delinmesinde yardımcı olduğu” gerekçesiyle Halkbank hakkında iddianame hazırlamıştı.

"İKİ ÖNEMLİ YAPTIRIM MESELERİ VAR"

CHP Genel Başkanı Aykut Erdoğdu, “İki önemli yaptırım meselesi var. Bir Halkbank davası meselesi var, bir de bundan daha önemlisi ABD tarafından Erdoğan’ın kendisi ve ailesinin mal varlığının dondurulması tehdidi savruldu. Bu yaptırım tehditlerinden sonra Erdoğan’ın kısa süre içinde yaptığı bütün açıklamalardan çark ettiğini gördük” dedi. ABD Başkanı Trump’ın Barış Pınarı Harekâtı’nın başlatılmasının ardından Türkiye’ye yönelik açıkladığı yaptırım paketinde ağır bir yaptırımın bulunmadığını, daha önce kaldırılan alüminyum ve çeliğe ek gümrük vergisinin yeniden getirildiğini kaydeden Erdoğdu, “Erdoğan başlangıçta büyük bir direnç gösteriyordu. Ama ne zaman ki Halkbank ile kendisinin ve ailesinin mal varlığı meselesi ortaya çıktı, ‘Ateşkes yok, güvenli bölgede ilerlemeyi devam ettireceğiz’ gibi açıklamalardan dönüldü” diye konuştu.

Erdoğdu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ne zaman ki Erdoğan ve çevresindekilerin şaibeli işlemleriyle ilgili uluslararası bir tehditle karşılaşsalar her şeyden vazgeçiyorlar. Bu kadar hayati konularda Erdoğan ve ailesinin mal varlığına tedbir konulması tehdidi masaya konuluyorsa ve bu tedbir tehdidiyle bir anda dış politikada 180 derece dönülüyorsa; bu artık Türkiye için bir milli güvenlik konusudur. Yarın öbür gün başka bir hayati konuda, başka bir stratejik durumda, başka bir ülke tekrar bu kozu ortaya atsa Türkiye Cumhuriyeti diplomatik olarak felç olmuş duruma düşüyor ki bunu Suriye’ye yapılan operasyonda gördük.”

[Samanyolu Haber] 20.10.2019

Moskova, Ankara ve Washington: Suriye’de kim kazandı? [Arif Asalıoğlu]

Ankara tarafından Fırat’ın Doğusuna askeri harekat ABD heyeti ile yapılan bir anlaşma ile durduruldu. Washington’un yaptırım tehditleriyle geri adım atan Saray, 120 saatlik ateşkes konusunda Trump’ın acil olarak gönderdiği heyet ile mutabakata vardı. ABD askerleri çekildikten sonra Menbic ve Kobani’ye Rusya ve Şam rejimi birliklerinin girmesi ve devamında Ankara’da operasyonun durdurulma kararının çıkması Moskova’nın bir kazancı olarak değerlendirildi.

Fırat’ın Doğusu için bugüne kadar Washington ile diyaloğa giren Ankara, bundan sonra Moskova’nın görüşlerini alması gerekiyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu iki kentle ilgili durumun Türkiye-Rusya arasındaki mevcut kanallarla ele alınacağını, Pence'in de zaten bu bölgelerle ilgili olarak "Ruslarla konuşursunuz" yanıtını verdiğini söyledi. Ortaya çıkan yeni tablo Şam Rejimi güçlerinin, TSK’ya yakın bir noktaya ulaşması ve belki 22 Ekim’de Soçi’de, Ankara'nın Moskova ile yeni bir anlaşmaya girmesine neden olabilir. Moskova’nın en baştan beri önemsediği, Ankara’nın Şam ile irtibata geçme konusunda biraz daha ikna olacak. Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüşmenin 5 günlük sürenin son saatlerine denk gelmesi de ayrı bir öneme sahip.

Şam idaresini destekleyerek, ABD’ye ve Batı devletlerine kaptırmayan Moskova bölgedeki ince bürokrasinin neticesini alıyor. Elbette ki Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Orta Doğu ile ilgili yakın takipte olan Bakan yardımcısı Mihail Bagdanov’un etkileri önem arzediyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı her zaman bölge uzmanları, Arabistler ve Kürdologlarla sıkı irtibat içinde oldu. Diplomatların bölgeye yaklaşımında göstermiş oldukları tutarlılığın arkasında bu etken çok önemli.

Rusya doğrudan müdahale etmeden başardı

Ankara’nın yanılgılarından birisi, Fırat'ın Doğusuna operasyon başlangıcında doğrudan Moskova ile diyalog eksikliği. Ama Moskova adım adım bütün gelişmeleri sahada bulunan bölgenin kılcallarına kadar aktif olan uzmanlarla takip etti. Türk karar alıcıları tedirgin etmeden, yerel etkenleri kullanarak sonuca gitmeye çalıştı. Rusya, Orta Doğu'daki birçok güvenlik sorununu doğrudan müdahale etmeden çözmeyi başardı.

Ayrıca bir çok konuda Rusya, ABD’li partnerlerle mutabık kaldı. Rusya'nın Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentyev, Türkiye'nin Suriye'ye kalıcı olarak asker konuşlandırmaya hakkı olmadığını söylemesi, daha önce varılan anlaşmalar uyarınca Türk ordusunun Suriye'de sadece 5 ila 10 kilometre derinliğe ilerleyebileceğini belirtmesi Washington’un açıklamalarıyla örtüşüyor. Lavrentyev, Türkiye ve Suriye sınırının güvenliğinin sınır boyunca konuşlandırılacak Suriye güçleri tarafından sağlanması gerektiğini dile getirerek “Bu nedenle asla Türk askerlerinin orada olması fikrini desteklemedik" diye konuştu.

Rus heyetler Astana görüşmelerinde Türkiye'nin eylemlerinin Suriye'nin kuzeyindeki kırılgan dini ve etnik hassasiyetleri altüst etme ihtimali olduğunu çokça dile getirdiler. Mesela Türkiye’de sayıları dört milyona ulaşmış sığınmacıları Ankara’nın Suriye'nin kuzeyine yerleştirme planına ilişkin, özellikle Kürtler, Araplar ve Sünnilerin daha önce orada yaşamamış olan kişileri bölgeye yerleştirilmesini kabul etmeyeceği Rus basının da daha önce yazıldı.

Ankara’nın tutumu Rus basınına nasıl yansıdı?

Rus medyası Kürt ve Arap haber kaynakları ile sürekli temas halinde. Realist haber ajansından Sarkis Saturyan bölgeden güvenilir kaynaklardan diyerek bir yazısında Türk silahlı kuvvetlerinin bölge halkına çıkardığı zorlukları anlattı. Ağır suçlayıcı görüntülerin eline geçtiğini belirtilen yazıda mahkemeye verilmesi durumunda görüntüleri ve belgeleri elinde hazır tuttuğunu yazıyor.

Rusya Federasyonu'nun Avrupa Birliği Daimi Temsilcisi, Vlademir Chijov kendisiyle yapılan bir röportajda şu sorulara cevap veriyor:
-Batılı ülkeler, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Suriye’nin Kuzeyindeki eylemlerini eleştirdiler. Erdoğan ise ardından 3,6 milyon mülteciyi Avrupa’ya göndermekle tehdit etti. Böyle ifadeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve operasyonun amacı ne?

-''Öncelikle, hiç kimse Türkiye'de Suriyeli mülteci sayısından emin değil. Çatışma yılları boyunca, Türkiye'ye göçler oldu. ve en az yarım milyon çocuk doğdu. Avrupalıların insani kanallardan gönderdikleri yardımlar oradaki resmi makamlara ulaştırılmadığı için Suriyelilere gitmiyor. Ve Türkiye’nin çok yerine dağılmış bu Suriyelilerin geri döneceklerini düşünmüyorum.

Türkiye kendince bir güvenlik bölgesi oluşturmak istiyor. Kürt’lere baskı yapıyor. Peki bu Kürt’ler nereye gidecekler? Gittikleri yerden yine tehdit oluşturmayacaklar mı? Demek ki bu operasyon çözüm değil. Yerlerine getirilmek istenen başka halklar başka problemleri doğurur. Demografi mühendisliği bu şekilde çalışmıyor.

Erdoğan’ın Avrupa Birliği'ne kafa tutması ilk değil. Ayrıca, şimdi Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkilere bir başka sorun daha ekleniyor: Kıbrıs’ın Güney’inde sondaj çalışmaları. AB bundan rahatsız ve kendi birlik toplantılarında bunu gündem yapıyor.

AB ve Rusya’nın Suriye’nin kuzeyinde problemlerin çözülmesi konusunda yaklaşımları örtüşüyor. Sorunları diyalog yoluyla çözmek gerekiyor. AB, Şam idaresine limoni yaklaşıyor ama Rusya olarak arabuluculuk yapmaya hazırız...''

Günlük yaklaşık bir milyon takipçisi olan Medusa Haber portalından Dimitri Kuznets imzalı analizde “Türkiye Suriye'yi işgal etti, ancak hiçbir sonuç elde edemedi. Putin ve Esad birlikleri kazandı. Çete savaşı taktiği ile hareket eden karşıt gruplar Erdoğan’ın askerlerini durdurmuştu. Ama ABD yine onlara destek çıktı ve anlaşma yapıldı. ABD ve diğer Batılı ülkeler, istilaya derhal son verilmesini talep ediyor ve Türkiye'ye yaptırım uygulamak istiyorlar. Kürt birlikleri, Rejim askerleri tarafından dağıtılmadı. Yani TSK’nın operasyonunun amaçlarından biri gerçekleşmedi.” ifade ediliyor.

Regnum Haber Ajansında kendi köşesinde değerlendirme yapan Stanislav Tarasov şöyle değerlendiriyor: “Washington ve Moskova arasında gel-gitler yaşayan Ankara sona yaklaşıyor. Erdoğan şimdi ‘sınırları açarım ve sığınmacıları gönderirim tehdidi yapıyor. Ancak Türkiye için asıl tehlike, operasyon tiyatrosuna hem Kürtlerin hem de cihatçı grupların dahil olması. O zaman Ankara, Şam’ın devreye girmesine razı olacak.

[Arif Asalıoğlu] 20.10.2019 [Samanyolu Haber]

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-37 [Tarık Burak]

Yol, Çile ve Izdırap

‘Izdırap ve çileler her zaman istihkak ile alakalı değildir; onları yolun şiarı bilip yürekli olmak ve elemleri ahiret sermayesine dönüştürmek gerektir.’

Ülkeye Hizmet İçin Çekilen Sıkıntılar

Suriye’nin 'hafiye bir devlet' olduğunu Hocaefendi ve yanındaki arkadaşları hemen anlamıştı. Kaldıkları Yeşil Oteli'nin sahibi, gayr-ı meşru işlerini saklamak için her konuda polise bilgi veriyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi ve arkadaşlarına yakınlık gösteriyor, biraz sahip çıkar gibi görünüyordu... Otelcinin gelip giden polislerle kumar oynadığı kafiledekilerin gözünden kaçmamıştı. Niyetinin ne olduğu belli olmayan otelci, bir gün Hocaefendi ile arkadaşlarını davet etti. Birlikte evine gittiler. Otelci yemek ikram etti. Çünkü Hocaefendi ve arkadaşlarını gizli iş çeviriyor zannediyor, onlara ortak olup para almayı hesaplıyordu. Sınırdan eşya değil sadece kendilerinin geçeceğini öğrenince korktu. Bir daha ne yanlarına gitti, ne hatırlarını sordu.
Artık tek çare kalıyordu. Kendi çabaları ile geçeceklerdi. Üstelik bunu kısa zamanda yapmak zorundaydılar. 15 günlük vizelerinin 11. günüydü. Cuma Namazı'nı Hanefi Camii'nde kıldılar. 'Bu durum için çok şükrettim.' diyor Hocaefendi.

Halep’te gördükleri ve yaşadıkları Suriye’deki otoriter rejimin insanlar üzerinde nasıl baskı kurduğunu gösteriyordu. Hocaefendi, Halep’te otelde kaldığı 11 gün boyunca, bir an önce Türkiye’ye giriş yapmak için dua etti.
Kasvetli, karanlık bir zamandı. Bu arada birisi onlara:
‘Huduttan geçmek isteyen bir kişinin üzerinde para bulmuşlar, İhvan'a para getirdin diyerek hapse atmışlar' dedi. Oysa üzerinde para bulunan adamın Müslümanlıkla bir alakası yoktu ki, İhvan-ı Müslimin ile bir ilgisi olsun. Üstelik adam aranmıyordu bile!.. Fakat bu söylenti, Hocaefendi ve arkadaşlarının ne kadar tehlike içinde olduğunu gösteriyordu. Suriye, yok etmek için her türlü yola başvurduğu bir gizli örgüte, her an ve keyfi olarak Hocaefendi ile arkadaşlarının adını da karıştırabilirdi! Çünkü Suriye'de devlet, istediği insanı, istediği zaman sebepsiz yere hapse koyabiliyordu. Tabii bu tutum sadece turistik amaçla bu ülkeye gelenleri etkilemiyordu. Asıl tehlikede olanlar Fethullah Gülen Hocaefendi gibi ülkesinde Müslümanlarca çok sevilen kişilerdi. Nitekim Hocaefendi, o sırada arkadaşlarına tedbirli olmaları gerektiğini anlattı:
“Birçok bakımdan tehlike içinde olabiliriz. Bundan dolayı daha dikkatli olmaya çalışalım.”
Tedbir tavsiye eden Hocaefendi en başta buna kendisi uydu. Annesinin amcası Halepliydi. Zamanında burada kadılık, müftülük yapmıştı. Bu yönüyle Halep anne tarafından memleketi bile sayılırdı. Fakat şartlar burasını gezmeye müsait değildi.

Halep'teki 11. günleri de bitmek üzereydi. Bu arada Türkçe konuşan birisiyle görüşme imkânı doğdu. Birisi Hocaefendi ve arkadaşlarını sınırdan geçirecek adamları bulmayı kabul etti. Zira, ülkelerine girmekten başka niyetleri yoktu Hocaefendi ve arkadaşlarının. Mihmandarlık yapacak kişiler hududa 40 kilometre mesafede bir köyde kalıyorlarmış. Fakat, bütün çabalarına, istenilen parayı verecekleri konusundaki vaatlerine rağmen iş yürümedi.

Türkiye'ye uzanan yollar birbiri ardına kapanıyor, yollar ve dağlar geçit vermiyordu. Kilis sınırına 10 km. mesafede bir köyde anlaşma yapılacaktı. Hocaefendi yanında arkadaşları da bulunduğu halde o köye gitti. Türkçe de bilen bir Kürt ailesine misafir oldular. Adam çocuklarını bahçeye çıkarıp yatırdı. Kafiledekileri de salona alıp yemek verdi. Hocaefendi, burada karşılaştığı davranıştan hoşnut olmuştu. Diyor ki:

“Hiçbir menfaatleri olmamasına rağmen o civanmertlikleri beni çok etkiledi. Hacdan döndüğümüz için bize çok hürmet ediyorlardı. Yatsı namazını kılmayı teklif ettim. Bizi yatak odalarına geçirdiler. Duvarda Barzani'nin büyük bir resmi ile Yılmaz Güney'in posterleri, aile resimlerinin yanında asılı. Böyle bir siyasi düşünceleri olmasına rağmen dini hisleri kuvvetliydi. Demek ki, onlara fikren bağırlarını açmışlar. Çok önemli geldi bana. Bir de anlayışa bakın. Biz namaza duracaktık. Adam abdestli olmalı, gelip bize uydu. O gece o şartlara rağmen böyle bir evde kalmak bana çok ağır geldi. Aile dışarıda yatarken bizim içeride uyumamız bani çok üzdü. Bizi sınırdan geçirecek adam Kilis'ten gelmedi. Ümitlerimiz bir kere daha sarsıldı.

Ümitlerimiz sarsılmıştı evet. 'Şimdi ne olacak' Bundan sonra ne yapacağız'' diye düşünmeye başlamıştık. Yeniden Halep'e dönmek zordu. Çünkü yirmi yerde aranmıştık. Pasaportumuz, vizemiz olduğu halde yollarda didik didik ediliyorduk… Yani geriye dönmek en az, mayınlı araziden Türkiye'ye geçmek kadar tehlikeli idi. Onun için ileriye atılan her adımı kar sayıp hep ileriye gitmeliydik. Mecburen orada kalıp, araya birilerini soktuk. Başka bir ailenin yanına gittik. Onlar da biraz Türkçe biliyorlardı. Evleri, ilk kaldığımız eve göre daha dardı. Bizi salona aldılar. Evin bir de küçük yatak odası vardı. Ben önceki gün zaten çok az uyumuştum. Bir yastık verdiler hemen uzandım. Diğer arkadaşlar işleri ayarlıyordu. Evin gelini yemem için önüme bir şeyler koydu. Yemediğimi görünce beni kayın pederine şikayet etti.

Meğer onlar, gelip geçen kaçakçıları misafir ederlermiş. Ev sahibimiz bir hatırasını anlattı: 'Bir gün buradan koyun geçiriyorlardı. Yanımızda bir de resmi biri vardı. Ben, Türkçe bir iki kelimeyi kem küm söyleyince alay ederek güldü. Dedim ki: Ben Fransızca ve Arapça konuşabiliyorum. Türkçe'yi bu kadar biliyorum. Bu bildiğim Türkçeyi de bizim evde yirmi gün kadar misafir olan Türkler aralarında konuşurken öğrendim. Peki sen hangi dili biliyorsun' Adam fena bozuldu.'”

Fethullah Gülen Hocaefendi, ev sahibi hakkındaki kanaatini de şöyle açıklıyor: “Zeki biriydi. Bize o gün iyilik adına ne varsa yaptı. Oğlu Halep'te memurmuş. Akşam bulunduğumuz eve geldi. Hacdan döndüğümüzü duyunca o da çok iltifatkar davrandı. Abdest almam gerekti. Memur olan oğlu, bizim şarktaki edep usulüne göre havluyu omzuna attı. İbriği eline aldı, başıma dikildi.”
‘Abdest suyunuzu ben dökeceğim, dedi. O sıkıntılar içinde yer yer Allah'tan rahmet esintileri geliyor...’

Dikenli Yollar
“Nihayet bizi almaya geldiler. Arkadaşlardan biri oradan geriye döndü. Biz de dağa çıkmaya başladık. Önce dağa çıkıp sonra ineceğiz. Mihmandarımız, Ahmet, 'Altı kilometre yolumuz var' dedi.

Ben adama hiç güvenmiyorum fakat bir şey var ki, diğerlerinin akrabası. Çünkü geçmişte köylerin bir kısmı Türkiye'de bir kısmı da Suriye'de kalmış. Hepsi akraba. Neticede dağa tırmanmaya başladık. Onların sırtında eşya bellerinde silah vardı. Bizde ise sadece çantalarımız.

Dağda dinlenirken birden bir grup insan belirdi. Hemen kayaların arakasına saklandık. Bizi görmediler. Kendi aralarında konuşarak önümüzden geçip gittiler. Hem bizim askerden korkuyor, hem de bizi yakalayıp Suriye'ye götürür diye Suriye askerinden korkuyorduk. Çünkü oradan bir daha dönmek çok zor olurdu.

Dağda ine çıka yürüyoruz. Hava çok sıcaktı. Hacda tavaf ederken kalbim sıkışıyor, terden sırılsıklam oluyordum. Artık dağdaki halimi varın siz düşünün. Üstelik bizim ayakkabılarımız dağda yürümeye hiç elverişli değildi, kayıyordu. Mihmandarlarımız tam teçhizatlıydı. Devamlı dağda dolaştıkları için yolları çok iyi biliyorlardı. Yollar o kadar dolambaçlıydı ki, sanki Hayber Kalesi'nde dolaşıyorduk. Mayın ve tel örgü bulunmayan yerlerden geçiyorduk. Bu arada bazı ağaçları yakmışlar. Özellikle bu yanık ağaçlar arasından geçiyoruz. Üstümüz başımız islendi. İnce toprak ve kum serpilen bir yere geldik. Kumdan sonra özellikle dikenli tarla yapmışlar. İz bırakıp yakalanırız diye kumda ayakkabılarımızı çıkarmıştık. O dikenli tarlayı yalın ayak geçmek çok ıstıraplı oldu.

Bir kilometre kadar daha yürüdük. Dizlerimin üzerine kadar dikene battım. Ayaklarımın altı paramparça oldu. Öyle ıstırap çektik... Bize yol gösterenlerden biri dedi ki: 'Nöbet değişimi sırasında biraz boşluk oluyor. Biz tam o esnada geçmeye çalışacağız. Orada mayın da yok.' Ve mihmandarlarımızdan biri keşif için gitti. Diğerleri yanımızda kalmıştı. Dağdaki dolambaçlı yollarda dolaştırılırken düşündüm: ‘Elimizde çanta da var. Bizi tam tanımıyorlar, bilmiyorlar. Acaba bize bir şey yaparlar mı?' Böyle endişe ettim. İçimden, ‘bunlar herhalde bizi dereye öldürmeye götürüyorlar, çantalarımızda kıymetli şeyler olduğunu sanıyorlar’ diye geçirdim. Adamlar silahlılar. Dikine dikine konuşuyor, 'Asker ateş açarsa biz de karşılık verir, onlar kurşunlardan kaçarken biz de geçeriz' diyorlar. Bu bizim asla istemeyeceğimiz bir durum. Dehşetli bir gerilim içindeyiz...’

Hoacefendi, yolun bu kısmında güvenlik gerekçesiyle yanına sadece bir kişiyi almıştı: Hayati Yavuz… Az kişi ile yakalanmadan hareket etmek daha kolaydı. Yanında olan diğer arkadaşları çoktan Türkiye’ye dönmüştüler.

‘Benim candan sevdiğim Hayatî kardeşim vardı, Kazakistan’da defnedildi. Arandığım dönemde Türkiye’ye kaçak olarak girmiştim; arandığım için kaçak Türkiye’ye girdiğimde yanımda bizden tek insandı o. Yaya, yedi-sekiz kilometrelik yeri beraber geçtik; tir tir titriyordum soğuktan. “Hocam, sırtını sırtıma ver benim!” demişti. Ama gitti Kazakistan’a… Hasta idi, “Türkiye’ye dön! Hastanede tedavi olursun!” dedim. “Hayır, ben Hizmet için oraya gittim, dönemem!” dedi.’ (Bamteli: Yol, Çile ve Akıbet, 06/10/2019)

Hocaefendi, bu sıkıntılı yolculuğu şöyle anlatmaya devam ediyor:

‘Vakit bir hayli ilerlemişti. Bu arada terlemiş sırılsıklam olmuştum. Birden öyle bir soğuk bastı. Ben öyle bir soğuğu ancak zemheride (kışın tam ortası) Erzurum'da görmüştüm. Zangır zangır titremeye başladım. Bir ara yol arkadaşımla (Hayati Yavuz’la) sırt sırta verdik. Faydası yok. Atlet değiştirdim, nafile. Sırtımda sadece ceketim var. Hâlâ zangır zangır titriyorum. 'Bari kalkıp bir namaz kılayım. Üzerimde yatsı namazı borcu kalmasın. Vurulur da borçlu kalırım, onun için namazımı eda edeyim' diye geçiriyorum içimden. Namaz esnasında birden hava değişti. Sanki Ağustos ayındayız. Yakıcı bir yel esmeye başladı. Öyle ki, sırılsıklam olan iç çamaşırlarım namaz bitinceye kadar kurudu. Belli ki bir inayet idi. Cenabı-ı Hak bizleri bu dağlarda şükrettirmek için, bu nimetleri gösterdi. ‘Arkadaşıma söylemeyim de, bu inayet devam etsin!’ diye düşündüm. Fakat sonra 'Bir sıcak rüzgar esiyor, iliklerime kadar hissediyorum' dedim. O da; 'Deminden beri ben de bunu hissediyorum' dedi.

İki, iki buçuk saat sonra giden kişi geri geldi. Derlenip toparlandık. Ben namazımı kılmıştım. Daha sonra istirahat etmeye çalıştık. Sabah namazını teyemmüm ile kılmayı düşünüyorduk. O sırada diğer adam da geldi. 'Tamam' dedi. Yola koyulduk. Gittiğimiz yolda bazen sürünüyoruz, bazen kayıyoruz. Zaten ayaklarımızda ayakkabı yok. Bazen önümüze bir kaya çıkıyor, tırmanıp geçmek zorunda kalıyoruz. Askerlerin arasından iki yüz metre kadar yürüdük ve uzaklaştık. Köpekler kokumuzu alıp havlamaya başladılar. Artık peşimize düşseler bile koşarak kaçabileceğimiz kadar mesafe kat etmiştik. Bize yetişemezlerdi.

'Türkiye'ye Geçince İçimde Gül Açtı...'
‘Nihayet Türkiye'deydik! Ahmet bizi Kilis'teki bir Türk köyüne, yani kendi köyüne götürüyordu. Kayaların üzerine çıktık. Aşağıda dağın yamacına sıvanmış gibi görünen bir köy gösterdi. Orayı görünce içimde büyüyen ümitler, bir gül gibi açtı! Bir inşirah duymaya başladım. 'Elhamdülillah kurtulduk' dedim.

Ahmet: 'Türkiye'ye geçmemize rağmen bizi bekleyen tehlikeler geçmedi. Sizi evime götüreyim. Ama ne olur ne olmaz babama söylemeyelim' dedi. Evine gittik. Öbür tarafta kaldığımız eve benziyordu. Aynen uzun bir salonu var. Kenarlara koydukları minderlerin arasına kilime benzeyen bir şeyi boydan boya sermişler. Orada yine bir gelin odası vardı. Oğullarından biri evliydi. İyi hatırlıyorum. O gelin de bize hizmet etmek için elinden ne geliyorsa yapıyordu. 'Çay mı, süt mü getireyim' diye telaş içinde koşuşturuyordu.

Birkaç inekleri vardı onları dışarıya çıkarttılar. O an bizim derdimiz ayaklarımızdaki dikenleri ayıklamaktı. İlk fırsatta ayaklarımıza batan dikenleri temizlemeye başladık. Bir aralık çocuk ağladı. Ben onlar içeri girmesin diye beşiği salladım. Sonra abdest aldık. Ahmet'in babası geldi. Ahmet, bizi arkadaşları olarak tanıttı. Hep birlikte sabah namazı kıldık. Çıkmak için havanın aydınlanmasını bekledik. Köy sınıra yakın ve o sıralar sınır kaçakçılığı da yaygın olduğundan arama olabilir diye düşünüyoruz. Ahmet'in babası huysuzlanmaya başladı. Oğullarıyla Kürtçe konuşuyordu. Herhalde bizim nereden geldiğimiz merak edip 'Neden getirdin?' diye sitem ediyordu.

Oğlu da sert cevaplar veriyordu. Kaçakçıları evinde saklayanları jandarma götürüp çok fena dövüyormuş. Canlarına tak demiş. Biz de kendilerinin başına dert açarız diye çok tedirgin oluyordu. O güzel, nurani sakallı, bizi çok iyi karşılayan adam, oğluyla konuşmasını da kafi bulmayarak sordu: 'Siz ne zaman gideceksiniz?'

‘Bize o kadar iyi davrandılar. Şimdi kalkıp hemen buradan gidelim. Bizim işimizi Allah görür. Adamcağızı fazla kızdırırsak Gayretullah'a dokunan bir şey yaparız. Kalk en iyisi biz gidelim. Bu işi tatlıya bağlayalım. Hatta cami açıksa gidip orada oturalım’ dedim. Artık orada kalamazdık. Kalkıp yola koyulduk. Köyden iki-üç yüz metre uzaklaştık. Baktık ki birkaç jandarma tarlanın içinde pusu kurmuş bekliyor. Elimizde çantalar olduğu için kaçakçılık yaptığımızı sanıp bizi tutabilirlerdi. Fakat öylece baktılar ve hiçbir şey yapmadılar. Biz yolumuza devam ettik...”

Hocaefendi, bu çok sıkıntılı yolculuktan sonra Gaziantep üzerinden Ankara’ya, oradan da İzmir’e geldi. İzmir’de bir sabah saat 07:30’da İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gitti. Sabahın erken saatinde savcılar henüz yerlerine gelmemişti. Bir saat kadar bekleyen Hocaefendi, yerine gelen DGM Başsavcısı Enver Güner Tuncelli’nin odasına girerek, “Ben aradığınız Fethullah Hoca’yım. Beni arıyormuşsunuz. İfade vermeye geldim” dedi. Başsavcı Tuncelli, beklenmedik bir anda onu bu şekilde karşısında görünce şaşırdı. Askeri savcılardan Yüzbaşı Mustafa Çamuk’u arayarak “Fethullah Hoca geldi” dedi. Ardından da Hocaefendi’ye, “Savcı Mustafa Bey’in odasına gidin, ifadenizi alsın” dedi.

İfadeyi alan askeri savcı, ona yalnızca Diyarbakır’daki Mehmet Özyurt’un tutuklanması olayı hakkında sorular sormadı. “12 Eylül’den sonra niçin teslim olmadınız?” gibi sorular sordu. Hocaefendi: “Önce teslim olmak istemedim, sonra giderim dedim. Ama daha sonra güvenim sarsıldı. Teslim olmadım” cevabını verdi. Askeri Savcı Çabuk, sorgu sırasında ilginç bir şey daha yaptı. “Size özel bir şey soracağım” dedi. Daktilonun başında, Hocaefendi’nin ifadesini yazan kâtibe kıza, “Burasını yazma” uyarısını yaptıktan sonra Hocaefendi’ye dönerek, “Atatürk için ne düşünüyorsunuz?” dedi. Hocaefendi, Atatürk hakkında: “Askeri bir dehaydı” dedi. Üstad Bediüzzaman’ın da Atatürk hakkındaki görüşü aynıydı: ‘...Ankara reislerinde, hususan reis-i cumhurda …büyük bir deha hissettim..’(Müdafaalar, 47-48)

Cevap savcıyı memnun etmişti. Daktilonun başındaki görevli kıza dönerek, “Bu kısmı da yaz” dedi. Böylece savcının Atatürk sorusu ve Hocaefendi’nin cevabı da ifadeye geçti. İfadenin bitiminde Savcı, Hocaefendi’ye “Gidebilirsiniz, fakat İzmir’den ayrılmayın. Sizi yine çağırmak icap edebilir” dedi.

Askeri savcı bir süre sonra Hocaefendi’yi yeniden çağırdı. Hocaefendi’nin pasaportunda Suriye’ye gittiği belliydi. Savcı, Suriye’ye neden gittiğini ve neden Suriye üzerinden geldiğini merak ediyordu. “Bu Baasçıların memleketinde ne var?” dedi. Hocaefendi, hac dönüşü karayolunu tercih ettiği için Suriye üzerinden gelmek zorunda kaldığını anlattıktan sonra, “Bu ülkeler acayip şekilde idare ediliyor. Benim için bu geçiş çok faydalı oldu. Türkiye’nin cennet bir vatan olduğunu bir daha öğrendim” dedi.

Askeri Savcı Mustafa Çabuk, Ege Ordu Komutanlığı’na ve İzmir Emniyet Müdürlüğü’ne birer yazı yazdı. Sonuç olarak, Hocaefendi hakkında herhangi bir soruşturma emri bulunmadığını, hakkında suç delili niteliğinde herhangi bir tutanak ve belge düzenlenmediği bilgisini aldı. Ayrıca, askeri savcılığın Hocaefendi hakkında 15 Nisan 1983 tarihli bir takipsizlik kararı vardı.
Bütün bunlardan sonra savcı Hocaefendi hakkında takipsizlik kararı verdi ve tutanağına şunları yazdı:
“Sonuç olarak, uzun müddet sürdürülen soruşturmaya rağmen, Fethullah Gülen’in Bornova’da görev yaptığı süre içinde ve daha sonraki dönemde laikliğe aykırı ve şeriat düzeni kurulması yönünde çalışmalar yaptığına dair delil elde edilememiştir.”

Zaman Gazetesi Yayın Hayatına Başladı (3 Kasım 1986)
3 Kasım 1986 yılında kurulan Zaman Gazetesi ‘’Gerçekler Zamanla Anlaşılır’’ sloganı ile yayıncılık hayatına başladı.  Gazete 35 ülkede 10 farklı dilde yayın hayatını sürdürdü. 15 Temmuz Düzmece Darbesi’ne kadar Zaman Gazetesi günlük gazeteler arasında en fazla tiraja sahip olan gazeteydi.
Ayrıca, Konsensus Araştırma Şirketinin yaptığı ankette “Türkiye’nin En Tarafsız Gazetesi” seçilmişti.
Gazetenin tiraj denetimi dünyadaki tiraj denetim örgütlerinin federasyonu IFABC'nin de kurucu üyesi olan BPA tarafından yapılmaktaydı. Gazete, 35 ülkede 10 farklı dilde, 2 farklı alfabede yayınlanmakta ve 10 ülkede basılmaktaydı. Aynı zamanda Türkiye'nin ilk internet sitesine sahip gazetesiydi. Görselliği ile çeşitli konularda defalarca SND tasarım ödülü almıştı.

Ülkeyi Karıştırmak İsteyenler Yine İş Başında
1986 yılında bu güzel gelişmeler yaşanırken, diğer taraftan da Türkiye, inanan-inanmayan, laik-antilaik gibi kutuplaşmaya doğru adım adım ilerliyordu. Provakatörler bu yıllarda yine iş başındaydı. 6 Eylül 1986’da İstanbul Neve Şalom Sinagogu'na yapılan baskında 21 kişi katledildi.
Bunun yanında 1986 - 1987 yıllarında terör de Türkiye’yi çok zorluyordu. Hocaefendi her zaman olduğu gibi bu dönemde de çağrısını yeniliyordu:
“Gidin, dükkânlarınızı açın ve malınızı korurken şehit olun; paniğe kapılıp üç beş çapulcuya teslim olmayın.” Güneydoğu’ya gitmekte ciddi sorunlar yaşayan doktor ve öğretmenler tayin edildikleri bölge illerine gitmeyince de onlara şöyle diyordu: “Milletimiz adına ölmek için başka hangi günü bekliyorsunuz?’

Bu arada, 1986’da Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in Çukurova Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı bir konuşmadan sonra türban problemi ortaya çıkmış ve 12 Ocak 1987’de YÖK'ten ilk türban yasağı uygulaması gündeme gelmişti.

Devam Edecek…

[Tarık Burak] 19.10.2019 [Samanyolu Haber]