Başyazı “Nefisle Yüzleşmede Hâlede İlk Halka (3)” başlığıyla, Hz. Osman Zinnureyn Efendimizin (S.A.S.) nefisle yüzleşmedeki mücâhede derinliğini anlatıyor: “Şimdi de hâlede, yüzünde güneş gibi nur-i Rahman, Zinnureyn Hz. Osman var. Tavrı düşüncesi, iç derinliği ve bu derinlikte nebî sesi gibi duyulan seleflerinin ah u vâhından –bana ait seviye vefasızlığıyla- birkaç damla!.. (…) O ve selefleri, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı (S.A.S.) bir sarraf titizliğiyle, basiret merceğine bağlı öyle takibe almışlardı ki, güfte aynı, beste aynı, duyulan hep o canfeza nağmelerdi. Söz Sultanı, sözlerin sultanı beyanlarıyla nasıl inlemiş, nasıl sızlanmışsa, ses tonu farklılığıyla nağmeler aynıydı; çünkü onlar o Kamer-i Münir’in hâlesinde her şeyi aynıyla aksettiren birer nur-efşan ayna mesabesindeydi. Dolayısıyla da Hakka teveccühte, O’na iç döküp sızlanmada ve nefisle hesaplaşmada hep o Rehber-i Zîşan’ın dillendirdiği argümanları kullanıyor; hemen her zaman da aynı makam ve ritimde Cenab-ı Hannân ü Mennan’a iç döküp sızlanıyorlardı. Allah’a yalvarıp yakarmada Edeb Sultanı’nın deyip ettiklerine muhalefetten korkuyor ve tir tir titreyip her hallerinde Onun dilini kullanmaya fevkalâde bir özen gösteriyorlardı.”
“(Hz. Zinnureny), Kur’an-ı Kerim’i bu iç çekişlere temel esas ve vesile ittihaz ederek, mebde’den müntehaya Beyan-ı İlahî ufkundaki bu perdeli seyahatini Hakka sığınmanın nuranî vesilesi sayılan ‘Muavvizeteyn’ ile noktalıyordu; noktalıyor ve bir kısım bahtsızların, onun ruhunun ötelere kanatlanmasına sebebiyet verecekleri ana kadar da o farklı vird-i zebanına devam ediyordu. Kur’an’ının üzerine dökülen kanlar onun İlahî Kelam’la yürekten irtibatının şahid-i sâdıkıdır.” (Büyük Cevşen’deki Fatiha’dan Nâs Suresine kadar her sureden alıntılarla meydana gelen hârika MÜNÂCÂT-I KUR’AN duası, Hz. Ali’nin tasdik ve rivayetiyle Hz. Osman’a aittir. M.F. Gülen Hocaefendi bu başyazısının son bölümünde buna işaret ediyor. A.A.)
Nuh Aydın’ın “Adezyon ve Kohezyon Kuvvetleri” başlıklı yazısı, verdiği fennî ilmî bilgiler yanında bir tevhid dersi mahiyetinde…
“Yalnızlık mı Çekiyorum?” başlıklı yazısında Prof. Dr. Said Işık, bize altı cihetimizi koruma altına alacak ve yalnızlığımızı giderecek gerçek dostlarımızdan bahsediyor.
Didem Fırtına “Işıklı Hayvanlar” yazısıyla bizlere yepyeni bir tefekkür ufku açıyor.
“Elmas Kalemli Sıddık Hattat” başlıklı yazıda, Hüsrev Altınbaşak Ağabeyimiz bilhassa yakınlarının hatıralarıyla bilinmeyen taraflarıyla anlatılmaya çalışılmış…
Numan Erciyes “Hücre ve DNA Mucizesi” başlıklı yazısında Dünyanın önde gelen ateistlerinden Antony Flew’in imana gelmesine vesile olan İlahî harika sanattan bahis açmaktadır.
“Devler Geçidi” başlıklı yazısıyla Rümeysa Eren Atlas Okyanusu'ndaki binlerce altıgen ihtiva eden harika bir bölgeden söz etmektedir.
Orta sayfada, M. Fethullah Gülen Hocaefendi, “Farklı Mertebeleriyle Nefis-5” başlıklı yazısında, nefs-i emareden Râdıye ve Mardıyye mertebesine kadar nefis mertebeleri üzerinde duruyor…
Selim Gül “Cumbalarda Seyahat” başlıklı deneme tür yazısında, Asr-ı Saadette cumbasında okuduğu Kur’an ile kalbleri ihtizaza getiren Hz. Ebu Bekir ile Bekir isimli dedesinin, cumbalarının altında okuduğu Kur’an’ı ve kendisine ‘Kur’an’a sahip çık!’ vasiyetini anlatıyor.
“Duyabilsem Seni Her Gece “ münacâtı ile ile M.F. Gülen Hocaefendi, iç çekiş ve sızlanışlarını dergâh-ı İlâhiye arz ediyor.
Dr. Hüseyin Aslan, “İngilizlerin İslam’a İlgisi ve Muhacir Müslümanlar” başlıklı yazısıyla, 8. Yüzyılda başlayan İslamiyete ilginin, günümüze kadar devam eden örnekleri üzerinde duruyor. İngilizlerden ihtida edenlerin sayısının 2001 verilerine göre 61000 olduğu ve bu sayının 2010’da iki katına çıktığının tahmin edildiği ifade edilmektedir.
“Kapı Kulunum” naatı ile M.F. Gülen Hocaefendi, Peygamber Efendimize (S.A.S.) karşı olan kara sevdasını dillendiriyor..
Prof. Dr. Suat Yıldırım Hocamız “Medyen Hicretinin Düşündürdükleri” başlıklı yazısında. Kasas Suresinin 14. 28. Âyetlerini ele alarak bunların yorumlarını, Tevrat’ın Çıkış bölümündeki,11. - 25. Âyetleriyle karşılaştırarak yapıyor. Bu arada salih zatın (Şuayb Aleyhisselam olması muhtemel) yanında bir damat olarak kalan Musa Aleyhisselamın aldığı feyiz ve eğitimle, Firavun’a karşı çıkmaya ve kavmini onun zulmünden kurtarmaya hazırlandığını da ifade ediyor…
“Borş ve Hicret” başlıklı hikayesinde, Emin Osman Uygur, Doğu Almanya’da, Almanya doğumlu iki öğrenci işe karşılaştığını, kaldıkları evde bir de Tacik öğrenci bulunduğunu, sonra Azerbaycanlı Anar Beyle tanıştığını anlatıyor. Anar Beyin evinde yedikleri Borş çorbasının lezzetinden söz ederek Orta Asya’da açılan Türk Kolejlerinin önemine vurgu yapıyor. Doğu Almanya’ya gelen bu sürecin mültecileri ile beraber hizmet etmenin geleceği üzerinde duruyor…
Yusuf Turan “Duada Güller” şiiri ile, Yağmur dergisindeki güzel mısralarını hatırlatır letafetler ortaya koyuyor…
Salih Gülen “Babaların Tarihi” yazısıyla, Osmanlı tarihindeki padişah babaların ideallerini gerçekleştiren oğul padişahların bir nevi resm-i geçitini sergilemiş…
2018 Eylülü'nün Çağlayanı'ndan da sizleri bir nebze haberdar etmek istedim. Tadımlık şeyler sırf iştah açmak içindir. Ümit ederim ki, inşaallah Çağlayan’ı elinize alınca kana kana tefeyyüz edersiniz.
[Abdullah Aymaz] 3.9.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com
Çağlayan Eylül [Abdullah Aymaz]
Üç Seçenek! [Kadir Gürcan]
ABD'nin iç siyaset gündemini elinde tutan Savcı Robert Muller'in Trump'ın 2016 Seçimlerine fesat karıştırma araştırması her gün biraz daha derinleşiyor. Türkiye'de Dolar'ın hareketliliği nasıl birinci gündem ise, Savcı Muller hiç konuşmuyor ama, her gün medyaya sızan yeni bir sanık itirafı merakları gıdıklıyor, emekli FBI görevlisi de olan Savcı'nın gizemini artırıyor.
Trump'ın Seçim Kampanya Menajeri Paul Manafort sekiz suçtan ceza yedi. Daha dün, Trump'ın seçim galibiyetinden sonra, Ukrayna'dan Elli bin Dolar, kanunsuz para aktardığını kabul etti. Halen tutuklu olan Manafort'un şu an önünde üç seçenek var: Savcı Muller ile anlaşmak. Trump'ın Başkanlık gücünü kullanacağı af. Son ve en acı olanı Manafort, kalan ömrünü hapiste geçirmekle karşı karşıya. Şöhret, itibar, kudret ve lüksün göz kamaştıran konforundan sonra, kalan ömrü hapiste geçirmek, Trump'ın menajeri için kabul edilebilir, katlanılabilir bir yol gibi durmuyor. İki seçenekten birisine mecbur durumda; af ya da Muller'in merhameti.
Trump'ın şahsi avukatı Cohen geçtiğimiz hafta, Manafort'tan önce davranıp, son iki ihtimalden vazgeçip, hatta Trump'ın af insiyatifini açık açık reddederek, Robert Muller ile pazarlık masasına oturmayı tercih etti. İlgililer, en makul seçeneğin bu olduğunu söylüyorlar; ülke, hukuk ve ekonomi için. Elbetteki Trump için değil. Başkan'ın her gün daralan ateş çemberi karşısında uykularının kaçtığı muhakkak.
ABD Başkanı'nın dikkat ve bakışları başka taraflara çevirmek için sarfettiği enerji, tükettiği nefese rağmen üzerine yapışıp kalan 'sanık' etiketi bir türlü peşini bırakmıyor. Yazdığı Twitter'larda yaptığı çocukça imla hatalarına mı gülersiniz, eski gayr-ı menkul kralı edasıyla her gün bir adamı Beyaz Saray'dan uzaklaştırma gayretine mi şaşarsınız, yoksa onca iş yapıyor görünmeye çalışırken bir türlü ciddiye alınmayışına mı acırsınız. Başkanlığa geldiği ilk günden itibaren “Ben de Başkan gibi davranabilirim!” vaadini bir kez olsun yerine getirememenin ızdırabı ile şaşkına dönmüş durumda. İş hayatındaki başarısını, hükümet idaresinde de sürdürebileceği yanılgısı kendisine pahalıya mal olacak. “New York'ta başarılı olan, Beyaz Saray'da başarılı olur!” genel kabulü, Trump'la bitmiş oldu. Trump muhalifleri, ABD Başkanı için hapis yolunu uzak bir ihtimal olarak görseler de, hapis söylentisi bile hazmedilir cinsten değil.
Ülke kurumlarının işleyiş ve idaresi o gün için kendilerine görev tevdi edilen iktidar ve iktidar aktörlerinin omuzlarında bulunuyor. Bu süre içinde yaşanan bütün kanunsuzluk, hukuksuzluk ve suistimallerin sorumlusu, bu aktörler. Aksi halde, bizde olduğu gibi, bütün kirli işlerde liste başı olan suçlular ellerini yıkayıp, kenara çekilince enkaz, hiç bir şeyden haberi olmayan zavallı vatandaşın omuzlarına yıkılıyor. O bayat ve ithal ifade ile, sorumluluğu “Pazardaki Ayşe Teyze!” yüklenecek.
Türkiye'de, Trump'ın yakın çalışma arkadaşları için masadaki ölümcül seçenek, Türk Ekonomisi için söz konusu. Bir kaç seçenek var gibi gözükse de, tünelin sonunda ışık yok. Türk Ekonomisi için mukadder akıbet gün sayıyor. Sekerat ve cankeş halinin ne kadar süreceği noktasında kimse tarih veremiyor. Piyasaların, her gün küçük kıyametlerle açtıkları kepenklerin, bir gün nihai olarak kapanacağını beklemekten, sabrı taşmış durumda. Yabancı şirket ve yatırım kuruluşlarının yangından meta kurtarma telaşı içinde gün sektirmeden Türkiye'yi terk etme kararlılıkları yaklaşan ekonomik felaketten en az zararla kurtulma endişelerinden kaynaklanıyor. Onları suçlayamayız. Lider tutkusu, ucuz milliyetçilik ve yerli malı edebiyatlarının, piyasa ekonomisinin gerçekliği karşısında tutunacak dalları yok.
Ekonominin kötüye gidişinin adresini hala, psikolojik ve Türkiye'ye karşı ittifak etmiş dış güçlerde aramak, kısa ve uzun vadede çözüm şıklarından değil. Aslında bu bahanelerin sürekli tekrar ediyor olması çaresizliğin diğer bir göstergesi. Böylesine kırılgan bir ekonomik yapının, tek sermayesi efelenmek, sağa-sola tehditler yağdırmak ya da ülke meselelerini insan ticareti gibi uluslararası suç sayılan sektörlere yatıran liderleri, çok uzun süre taşıması oldukça zor. Maliyeti ağırlaşan itibarın büyük bir gürültüyle çökeceği, artık kehanet olmaktan çıktı.
Yaklaşmakta olan ekonomik sarsıntıyı, Kredi Değerlendirme Kuruluşlarına hakaret ederek savuşturmaya çalışan siyasi aktörler, prensip zaaflarıyla hasımlarının iştahlarını kabartıyorlar. Tecrübeler, Saray konuştukça Dolar'ın yükseldiğini gösteriyor ama, İyi Saatte olsunlar'ı susturmak ne mümkün. Türkiye hakkında sürekli eksi ve düşük notlar veren değerlendirme kuruluşları kimbilir ne kadar eğlenip, gülüyorlardır. Hatta kendi aralarından “Bakın şimdi, Türkiye'nin notunu bir kez daha düşürünce, Saray nasıl ağzını bozacak!” diye birbirlerine dürtüp gülmekten katılıyorlarmış.
İstanbul Borsası'nın akibeti de meçhul. Hayatiyetini devam ettirmek için, her ay bir kaç gün mesaiyi erken bitirmek zorunda kalan İstanbul Borsaları'nın çalışma günlerini haftanın bir kaç gününe indirmeleri bile sözkonusunu olabilir. Yani, her sabah Saray'ı arayıp “Efendim, bu gün konuşmayacaksanız, Borsa'yı açacağız. Sizce de uygun mu?” diye sormaları bile mümkün.
Demokratik toplumlarda, kurumların rutin işleyişlerini sürdürüyor olmalarının ehemmiyetini bir kez daha görmüş olduk. Sistemin arkasından dolanmaya çalışan Trump ve yakın ekibini hakkından, kudretli savcı Robert Muller geliyor. Sistem, gırtlağına kadar pisliğe bulaşmış olanları, birbirinden ağır üç seçeneğe mahkum ediyor. Hukuk, ABD Başkanı'nın uykularını kaçırırken, kimse bundan şikayetçi değil.
On altı yıldır, millet malına musallat olan, devlet itibar ve kredisini hovardaca çarçur edenleri kanun önüne çıkaracak bir kudret olmadığı için Türkiye ekonomisi önünde “Bir ihtimal daha var. O da ölmek mi dersin?” dışında bir seçenek kalmıyor. Daha açıkçası, 1980 öncesinin “75 sent'e muhtaç Türkiyesi” uzak bir ihtimal değil!
[Kadir Gürcan] 3.9.2018 [Samanyolu Haber]
Trump'ın Seçim Kampanya Menajeri Paul Manafort sekiz suçtan ceza yedi. Daha dün, Trump'ın seçim galibiyetinden sonra, Ukrayna'dan Elli bin Dolar, kanunsuz para aktardığını kabul etti. Halen tutuklu olan Manafort'un şu an önünde üç seçenek var: Savcı Muller ile anlaşmak. Trump'ın Başkanlık gücünü kullanacağı af. Son ve en acı olanı Manafort, kalan ömrünü hapiste geçirmekle karşı karşıya. Şöhret, itibar, kudret ve lüksün göz kamaştıran konforundan sonra, kalan ömrü hapiste geçirmek, Trump'ın menajeri için kabul edilebilir, katlanılabilir bir yol gibi durmuyor. İki seçenekten birisine mecbur durumda; af ya da Muller'in merhameti.
Trump'ın şahsi avukatı Cohen geçtiğimiz hafta, Manafort'tan önce davranıp, son iki ihtimalden vazgeçip, hatta Trump'ın af insiyatifini açık açık reddederek, Robert Muller ile pazarlık masasına oturmayı tercih etti. İlgililer, en makul seçeneğin bu olduğunu söylüyorlar; ülke, hukuk ve ekonomi için. Elbetteki Trump için değil. Başkan'ın her gün daralan ateş çemberi karşısında uykularının kaçtığı muhakkak.
ABD Başkanı'nın dikkat ve bakışları başka taraflara çevirmek için sarfettiği enerji, tükettiği nefese rağmen üzerine yapışıp kalan 'sanık' etiketi bir türlü peşini bırakmıyor. Yazdığı Twitter'larda yaptığı çocukça imla hatalarına mı gülersiniz, eski gayr-ı menkul kralı edasıyla her gün bir adamı Beyaz Saray'dan uzaklaştırma gayretine mi şaşarsınız, yoksa onca iş yapıyor görünmeye çalışırken bir türlü ciddiye alınmayışına mı acırsınız. Başkanlığa geldiği ilk günden itibaren “Ben de Başkan gibi davranabilirim!” vaadini bir kez olsun yerine getirememenin ızdırabı ile şaşkına dönmüş durumda. İş hayatındaki başarısını, hükümet idaresinde de sürdürebileceği yanılgısı kendisine pahalıya mal olacak. “New York'ta başarılı olan, Beyaz Saray'da başarılı olur!” genel kabulü, Trump'la bitmiş oldu. Trump muhalifleri, ABD Başkanı için hapis yolunu uzak bir ihtimal olarak görseler de, hapis söylentisi bile hazmedilir cinsten değil.
Ülke kurumlarının işleyiş ve idaresi o gün için kendilerine görev tevdi edilen iktidar ve iktidar aktörlerinin omuzlarında bulunuyor. Bu süre içinde yaşanan bütün kanunsuzluk, hukuksuzluk ve suistimallerin sorumlusu, bu aktörler. Aksi halde, bizde olduğu gibi, bütün kirli işlerde liste başı olan suçlular ellerini yıkayıp, kenara çekilince enkaz, hiç bir şeyden haberi olmayan zavallı vatandaşın omuzlarına yıkılıyor. O bayat ve ithal ifade ile, sorumluluğu “Pazardaki Ayşe Teyze!” yüklenecek.
Türkiye'de, Trump'ın yakın çalışma arkadaşları için masadaki ölümcül seçenek, Türk Ekonomisi için söz konusu. Bir kaç seçenek var gibi gözükse de, tünelin sonunda ışık yok. Türk Ekonomisi için mukadder akıbet gün sayıyor. Sekerat ve cankeş halinin ne kadar süreceği noktasında kimse tarih veremiyor. Piyasaların, her gün küçük kıyametlerle açtıkları kepenklerin, bir gün nihai olarak kapanacağını beklemekten, sabrı taşmış durumda. Yabancı şirket ve yatırım kuruluşlarının yangından meta kurtarma telaşı içinde gün sektirmeden Türkiye'yi terk etme kararlılıkları yaklaşan ekonomik felaketten en az zararla kurtulma endişelerinden kaynaklanıyor. Onları suçlayamayız. Lider tutkusu, ucuz milliyetçilik ve yerli malı edebiyatlarının, piyasa ekonomisinin gerçekliği karşısında tutunacak dalları yok.
Ekonominin kötüye gidişinin adresini hala, psikolojik ve Türkiye'ye karşı ittifak etmiş dış güçlerde aramak, kısa ve uzun vadede çözüm şıklarından değil. Aslında bu bahanelerin sürekli tekrar ediyor olması çaresizliğin diğer bir göstergesi. Böylesine kırılgan bir ekonomik yapının, tek sermayesi efelenmek, sağa-sola tehditler yağdırmak ya da ülke meselelerini insan ticareti gibi uluslararası suç sayılan sektörlere yatıran liderleri, çok uzun süre taşıması oldukça zor. Maliyeti ağırlaşan itibarın büyük bir gürültüyle çökeceği, artık kehanet olmaktan çıktı.
Yaklaşmakta olan ekonomik sarsıntıyı, Kredi Değerlendirme Kuruluşlarına hakaret ederek savuşturmaya çalışan siyasi aktörler, prensip zaaflarıyla hasımlarının iştahlarını kabartıyorlar. Tecrübeler, Saray konuştukça Dolar'ın yükseldiğini gösteriyor ama, İyi Saatte olsunlar'ı susturmak ne mümkün. Türkiye hakkında sürekli eksi ve düşük notlar veren değerlendirme kuruluşları kimbilir ne kadar eğlenip, gülüyorlardır. Hatta kendi aralarından “Bakın şimdi, Türkiye'nin notunu bir kez daha düşürünce, Saray nasıl ağzını bozacak!” diye birbirlerine dürtüp gülmekten katılıyorlarmış.
İstanbul Borsası'nın akibeti de meçhul. Hayatiyetini devam ettirmek için, her ay bir kaç gün mesaiyi erken bitirmek zorunda kalan İstanbul Borsaları'nın çalışma günlerini haftanın bir kaç gününe indirmeleri bile sözkonusunu olabilir. Yani, her sabah Saray'ı arayıp “Efendim, bu gün konuşmayacaksanız, Borsa'yı açacağız. Sizce de uygun mu?” diye sormaları bile mümkün.
Demokratik toplumlarda, kurumların rutin işleyişlerini sürdürüyor olmalarının ehemmiyetini bir kez daha görmüş olduk. Sistemin arkasından dolanmaya çalışan Trump ve yakın ekibini hakkından, kudretli savcı Robert Muller geliyor. Sistem, gırtlağına kadar pisliğe bulaşmış olanları, birbirinden ağır üç seçeneğe mahkum ediyor. Hukuk, ABD Başkanı'nın uykularını kaçırırken, kimse bundan şikayetçi değil.
On altı yıldır, millet malına musallat olan, devlet itibar ve kredisini hovardaca çarçur edenleri kanun önüne çıkaracak bir kudret olmadığı için Türkiye ekonomisi önünde “Bir ihtimal daha var. O da ölmek mi dersin?” dışında bir seçenek kalmıyor. Daha açıkçası, 1980 öncesinin “75 sent'e muhtaç Türkiyesi” uzak bir ihtimal değil!
[Kadir Gürcan] 3.9.2018 [Samanyolu Haber]
Son nefesler [Taşkın Deryâdil]
“Senden başka kimsem yok
Kolum yok kanadım yok
Hâlimi soranım yok
Yalan dünyada..” diyordu bir şarkıcı bir şarkıda.
Bugün bir kere daha hissettim yalnızlığı..
ta iliklerimde.
Birini ziyarete gitmiştim.
“Geliyorum” demiştim.
“Çok yaklaştım, birazdan oradayım” da demiştim.
“Vardığımda orda olmazsan da hemen giderim” demiştim.
Gittim.
Yoktu.
Bekledim.
Gelmedi.
Yine bekledim.
Yine gelmedi...
“Geliyorum hemen” de demedi.
Ayrıldım.
Ne kadar yalnız olduğumu hissettim bir kere daha.
Ve nedense “sevilmediğimi” düşündüm.
Ve hatta “önemsenmediğimi”.
Aradı hemen sonra.. açmadım, açamadım.
Mesaj attı.. bakmadım, bakamadım.
Kırılmıştı yüreğim.
Sadece değer verdikleri bu kadar kırabilirmiş yürekleri...
hâlâ öğreniyorum.
Bir hırsız zalimin,
bir alçak millet düşmanının,
binlerce masumun katilinin,
bir şantajcı şerefsizin,
bir cehennem odununun
lain şeytanın iki ayaklı bir emir erinin dağıttığı hayatlarımız,
parçalanan yüreklerimiz,
silinen hatırlarımız,
yok edilen geçmişlerimiz bir yanda..
hiç arayıp sormayan,
aramaya sormaya dahi korkan,
beraber attığımız kahkahaları, dertleşmelerimizi, beraber döktüğümüz gözyaşlarını, gezmelerimizi, yemelerimizi-içmelerimizi..
yani hayatımızı bölüştüğümüzü
neredeyse inkar edip her şeyi “küllenmeye” bırakan “dostların”
suskunluğu bir yanda..
bir yanda da,
tarafından sevildiğini sandığın kimselerin umursamazlığı,
sevgiyi, “özledim”i, arayıp-sormayı çok görüşleri.
Allahım;
nasıl bir yalnızlık..
nasıl bir boğulma hissi..
nasıl bir sevgi açlığı..
nasıl bir çile..
ne yaman bir imtihan.
Ya Râb,
ne zaman gülecek yüzlerimiz,
ne zaman bitecek gönül sızılarımız,
ne zaman dinecek göz yaşlarımız,
ne zaman dinecek bunca acı.
Âkif'in îmanı gibi olsa îmanım,
ben de haykıracağım..
lakin korkuyorum;
“Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!”
Medet ya Râb medet.
[Taşkın Deryâdil] 3.9.2018 [Samanyolu Haber]
twitter: @taskinderyadil
taskinderyadil@gmail.com
Kolum yok kanadım yok
Hâlimi soranım yok
Yalan dünyada..” diyordu bir şarkıcı bir şarkıda.
Bugün bir kere daha hissettim yalnızlığı..
ta iliklerimde.
Birini ziyarete gitmiştim.
“Geliyorum” demiştim.
“Çok yaklaştım, birazdan oradayım” da demiştim.
“Vardığımda orda olmazsan da hemen giderim” demiştim.
Gittim.
Yoktu.
Bekledim.
Gelmedi.
Yine bekledim.
Yine gelmedi...
“Geliyorum hemen” de demedi.
Ayrıldım.
Ne kadar yalnız olduğumu hissettim bir kere daha.
Ve nedense “sevilmediğimi” düşündüm.
Ve hatta “önemsenmediğimi”.
Aradı hemen sonra.. açmadım, açamadım.
Mesaj attı.. bakmadım, bakamadım.
Kırılmıştı yüreğim.
Sadece değer verdikleri bu kadar kırabilirmiş yürekleri...
hâlâ öğreniyorum.
Bir hırsız zalimin,
bir alçak millet düşmanının,
binlerce masumun katilinin,
bir şantajcı şerefsizin,
bir cehennem odununun
lain şeytanın iki ayaklı bir emir erinin dağıttığı hayatlarımız,
parçalanan yüreklerimiz,
silinen hatırlarımız,
yok edilen geçmişlerimiz bir yanda..
hiç arayıp sormayan,
aramaya sormaya dahi korkan,
beraber attığımız kahkahaları, dertleşmelerimizi, beraber döktüğümüz gözyaşlarını, gezmelerimizi, yemelerimizi-içmelerimizi..
yani hayatımızı bölüştüğümüzü
neredeyse inkar edip her şeyi “küllenmeye” bırakan “dostların”
suskunluğu bir yanda..
bir yanda da,
tarafından sevildiğini sandığın kimselerin umursamazlığı,
sevgiyi, “özledim”i, arayıp-sormayı çok görüşleri.
Allahım;
nasıl bir yalnızlık..
nasıl bir boğulma hissi..
nasıl bir sevgi açlığı..
nasıl bir çile..
ne yaman bir imtihan.
Ya Râb,
ne zaman gülecek yüzlerimiz,
ne zaman bitecek gönül sızılarımız,
ne zaman dinecek göz yaşlarımız,
ne zaman dinecek bunca acı.
Âkif'in îmanı gibi olsa îmanım,
ben de haykıracağım..
lakin korkuyorum;
“Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!”
Medet ya Râb medet.
[Taşkın Deryâdil] 3.9.2018 [Samanyolu Haber]
twitter: @taskinderyadil
taskinderyadil@gmail.com
Etiketler:
Taşkın Deryadil
Tevfik İleri, nasıl borçlu çıkmıştı? [Ali Emir Pakkan]
“Ben 27 Mayıs sabahı çoluk çocuğuma 25 senelik memuriyet hayatımın mükâfatı bir tekaüt maaşından başka bir şey bırakmadım. 4 yerli halı, kızımın üstündeki on yıllık manto, küpe, bilezik, hepsi budur. Politik hayatımda yazlığa gitmek nedir bilmedim. Ne vakit buldum ne de para... Bütün hayatımda namuslu insan olmak tek gayem oldu.”
Bu sözler Tevfik İleri’ye ait.
Başbakan Adnan Menderes’ten sonra halkın en çok sevdiği DP’li olan Tevfik İleri, yolsuzluk suçlamalarına tarihî cevaplar verdi. İleri, “Biz 27 Mayıs sabahı hamamda imişiz gibi çırılçıplak yakalandık evlerimizde. Dairelerimizde bütün evrakımıza, dosyalarımıza, not ve hatıra defterlerimize, düşünce ve duygularımıza kadar el kondu. Bir suçumuz olsaydı, bunun vesikası olmamasına imkân yoktur. İhtilalden evvel ve sonra en ağır şekilde itham edilmiş bir iktidarın en mühim vekâletlerinde 6 sene vekillik yapmış olan benim için başsavcının çok kuvvetli delilleri olması lazım gelirdi.” demişti.
Tevfik İleri, Demokrat Parti’nin millî eğitim bakanıydı. Milletin gönlünde taht kurmasının sebebi icraatları ve hayatı boyunca takip etmiş olduğu dosdoğru çizgisiydi. Vefat ettiğinde dünyada dikili tek bir ağacı yoktu. İleri, din derslerini ilkokul programına soktu. İmam hatip liselerinin açılmasına öncülük etti. İstanbul’da Yüksek İslam Enstitüsü’nü kurdu. Öğretmen okulları açtı. 1950-60 arasındaki on yıl boyunca ulaştırma bakanlığından millî eğitim bakanlığına, devlet bakanlığından bayındırlık bakanlığına, başbakan yardımcılığından TBMM baş vekilliğine kadar birçok önemli görevlerde bulundu. Atatürk Üniversitesi, ODTÜ ve Boğaziçi Köprüsü gibi birçok önemli projeyi hayata geçirdi. Yassıada duruşmaları sırasında mal varlığı araştırıldı ve on yıl boyunca devletin birçok önemli kademesinde görev alan İleri’nin borçlu olduğu ortaya çıktı.
Tevfik İleri (1911, Hemşin, Rize) DP’nin en güçlü isimlerinden biriydi. Ailesi İstanbul’a göçtü. Dedesinin himayesinde büyüdü. Yıl kaybetmeden ilk ve ortaokulu bitirdi. 1933’te İstanbul Teknik Üniversitesi’nden (İTÜ) mühendis olarak mezun oldu. Son derece hareketliydi. İTÜ Talebe Cemiyeti üyesi olduğu zaman 20 yaşındaydı. Bir yıl sonra da başkan seçildi. 1930’da Razgrad’da Türk mezarlığını tahrip eden Bulgarları protesto mitingleri düzenledi. Bir gazeteye verdiği mülakatta (Hürriyet 20.8.1950) çocukluk ve talebelik yıllarını şöyle anlatıyordu: “Aslen Rizeliyim. Küçük yaşta kardeşlerimle beraber bir sivil kaymakam mütekaidi olan büyükbabamızın Fatih’teki evine sığınmak üzere İstanbul’a geldik. Harp yeni bitmişti. Hayat hudutsuz derecede pahalıydı. Önceleri ilk mektebe, sonra da Gelenbeyi Ortaokulu’na devam ettim. Akşamları da Akşemseddin Mektebi’nin avlusunda kan ter içinde kalıncaya kadar oynardık. Çok yaramazdım ama bilhassa riyaziyeden sınıfımın birincisiydim. Sıkıntılı seneler ailemizi tam bir fakr u zarûrete düşürmüştü. Onun için tatillerde boynuma astığım bir kutu içinde sigara kâğıdı satıyordum. Okumak ve adam olmak ve hatta yaşamak için bunu yapmak zorundaydım.”
Vatan ve millet sevgisi büyük bir fikir ve hareket adamı olan İleri, 1932’de İTÜ Talebe Cemiyeti Başkanlığı’na seçildi. Üniversiteden mezun olur olmaz da genç bir mühendis olarak Erzurum’a gitti. Eşi Vasfiye Hanım’la burada evlendi. İlk çocukları, kırk günlükken vefat etti. İleri, idealist ve eğitime gönül vermiş bir insandı. Boş zamanlarında gönüllü öğretmenlik yapıyordu. Ay sonunu zor getirdiği hâlde her ay kitapçının yolunu tutmayı unutmuyordu.
İleri, 1937’de Çanakkale’ye tayin edildi. 1937-42 arasında Çanakkale’de nafia (bayındırlık) müdürü olarak görev yaptı. Kızı Cahide burada dünyaya geldi. 1942’de Samsun’a atanan İleri, 1946’da 7. Bölge müdürü oldu. 1950 seçimlerine kadar bu görevini sürdürdü. Seçimlerde DP’den aday olup kazandı. DP’nin ilk kabinesinde bayındırlık bakanı olarak görev aldı. 39 yaşındayken Adnan Menderes, başarılı ve çalışkan İleri’yi Millî Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturttu. Onu ne şöhret ne de makam değiştirdi.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Menderes’le birlikte Yassıada’da büyük işkence gördü. Darbe sabahı bütün bakanlar gibi evinden alınarak Harp Okulu’na götürüldü. Gerek yol boyunca ve gerekse götürüldüğü Harp Okulu’nda büyük eziyetlere maruz kaldı. Tekmelenip tokatlandı, subaylar koro hâlinde hakaret etti. Herkesin ne olacağız endişesi ile kıvrandığı Harp Okulu’ndaki hücrede o bir köşeye çekilip namaza duruyordu. Bir albay gelip bağırıyor: “Tevfik İleri nerede?” Namazda ses vermiyor. Hem kıyamda hem rükûda hem secdede tekmeler iniyor vücuduna. Selam verince yakasına yapışıp “Ben senin belalınım, seni öldüreceğim!” diyor subay. İleri’nin cevabı, “Asıl bela, kendisini bela olarak gönderenin kim olduğunu bilmemektir.” oluyor. İleri, ailesine gönderdiği pantolonun tekme izinden dolayı saklanmasını istiyor. Yassıada’ya naklediliş sırasında subaylar sıra olup her geçene tekme savurup tartaklıyor. İsmi okunan geçiyor. Bu arada ‘Tevfik İleri’ deniyor. Yine bir uğultu… O sırada Tevfik İleri, “Ayıptır beyler! Önce üniformanıza bakın, sonra öyle hareket edin!” diyor. Sesler kesiliyor ve kendisi geçip gidiyor.
27 Mayıs’ta bütün DP’liler gibi Tevfik İleri’nin de banka hesaplarına el kondu. Mal varlığı donduruldu. Evinde arama yapıldı. Kızı Cahide İleri anlatıyor: “Babamı tevkif ettikten sonra diğer Demokrat Parti mebuslarına olduğu gibi bizim eve de arama için bir ekip geldi. Birden içeri daldılar… Kütüphanede, raflarda, annemin yatak odasında, çekmecelerde arama yaptılar. Sonradan annemin mücevherlerini aradıkları anlaşıldı. Tabii hiçbir şey bulamadılar, çünkü annemin doğru dürüst bir mücevheri yoktu. İçlerinden biri, ‘Benim karımın bile daha fazla mücevheri var. Sizin de hiçbir şeyiniz yokmuş!’ dedi ve çıkıp gittiler…”
Yassıada’daki kötü muameleler ve yargılamalardan sonra idam kararı verilmişti. Herkes şaşkındı. Kimse ne olacağını bilmiyordu. Müebbetleri bir kenara ayırıp ellerine kelepçe vuruyorlar. Tevfik İleri kelepçeli ellerini kaldırıyor ve “Sonunda bunu da gördük, iftihar ediyorum.” diyor ve ellerini indiriyor. Hücrede DP’lilere hangi maddeye göre mahkûm edildikleri tebliğ ediliyor. Tevfik İleri hemen namaza duruyor. Oda arkadaşlarından hukukçu İzzet Akçal, mühendis olduğu için İleri’nin bu maddenin ne manaya geldiğini anlayamadığını zannediyor ve bu namazın manasını soruyor. O da “Zalim değil, mazlum olduğumuz için şükür namazı kıldım.” diyor.
İleri, 1961’de Kayseri Cezaevi’ne naklediliyor ve burada hastalanıyor. Durumu kötüleşince Ankara’ya sevk ediliyor. 31 Aralık’ta da hayata gözlerini yumuyor. Tevfik İleri ile ailesi Yassıada’da ancak 8 ay sonra görüşebiliyor. Mektuplaşarak hasretlerini dindirebiliyorlar. Çocuklar işe başlayarak geçimlerini temin edebiliyor. Oğlu Cahit ilk maaşını babasına gönderiyor.
İleri’nin Yassıada’da yaptığı savunmada verdiği mesajlar tarihiydi. Özellikle ‘Memleketi soydunuz’ suçlamasına içerlemişti. İleri’nin evinde darbeden sonra yapılan aramada para pul, mücevher adına hiçbir şey bulunamamıştı.
Yassıada’da duruşmalar 14 Ekim’de başladı. İleri, mahkemelerdeki dik duruşu ile arkadaşlarına moral verdi. Sık sık sözü kesildi, savunma yapması engellendi. Salondan çıkarıldı. Yassıada’da akla hayale gelmez kötü muamelelere maruz kaldı. Savunması kesilerek dışarı çıkarılınca küçük kızı Ayşe tepki gösterdi. Onu da gözaltına aldılar. Mahkemenin idam kararı verdiği 15 kişi içinde Tevfik İleri de vardı. Cezası müebbete çevrildi. Kayseri Cezaevi’nde hastaneye kaldırılınca çocuklarının kendisini kötü bir durumda görmesini istemiyordu.
24 Eylül’de Kayseri Cezaevi’nden eşi ve çocuklarına âdeta son mektuplarından birini yazıyordu: “Allah var. Her şeyi görüyor, biliyor… Gerisi lâf ü güzâf. Yapılacak tek şey tebessüm etmektir. Size mal mülk, servet bırakmadım. Ama şerefli, namuslu, erkek bir ad bırakabildim. Hiçbir zaman başınız yere bakmayacaktır. Bununla müteselliyim, siz de bununla iftihar edeceksiniz.”
Tevfik İleri, müebbet hapis kararının ardından Kayseri Cezaevi’ne götürüldü. Burada bir ay kaldıktan sonra ağırlaşınca önce Kayseri Devlet Hastanesi’ne, ardından Ankara’ya sevk edildi. İki ay tedavi gördü. Takvimler 31 Aralık 1961’i gösterdiğinde hasta yatağında çocukları ve eşiyle son kez buluştu.
31 Aralık 1961’de vefat ettiğinde Türk siyasetinden bir yıldız daha kaymıştı.
Bir Tevfik İleri’ye bir de bugünkü saltanat düşkünlerine bakın!
Darbe değirmeni, çapsız, zaafı olan siyasetçiler eliyle değerli evlatlarını yemeye devam ediyor...
[Ali Emir Pakkan] 3.9.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Bu sözler Tevfik İleri’ye ait.
Başbakan Adnan Menderes’ten sonra halkın en çok sevdiği DP’li olan Tevfik İleri, yolsuzluk suçlamalarına tarihî cevaplar verdi. İleri, “Biz 27 Mayıs sabahı hamamda imişiz gibi çırılçıplak yakalandık evlerimizde. Dairelerimizde bütün evrakımıza, dosyalarımıza, not ve hatıra defterlerimize, düşünce ve duygularımıza kadar el kondu. Bir suçumuz olsaydı, bunun vesikası olmamasına imkân yoktur. İhtilalden evvel ve sonra en ağır şekilde itham edilmiş bir iktidarın en mühim vekâletlerinde 6 sene vekillik yapmış olan benim için başsavcının çok kuvvetli delilleri olması lazım gelirdi.” demişti.
Tevfik İleri, Demokrat Parti’nin millî eğitim bakanıydı. Milletin gönlünde taht kurmasının sebebi icraatları ve hayatı boyunca takip etmiş olduğu dosdoğru çizgisiydi. Vefat ettiğinde dünyada dikili tek bir ağacı yoktu. İleri, din derslerini ilkokul programına soktu. İmam hatip liselerinin açılmasına öncülük etti. İstanbul’da Yüksek İslam Enstitüsü’nü kurdu. Öğretmen okulları açtı. 1950-60 arasındaki on yıl boyunca ulaştırma bakanlığından millî eğitim bakanlığına, devlet bakanlığından bayındırlık bakanlığına, başbakan yardımcılığından TBMM baş vekilliğine kadar birçok önemli görevlerde bulundu. Atatürk Üniversitesi, ODTÜ ve Boğaziçi Köprüsü gibi birçok önemli projeyi hayata geçirdi. Yassıada duruşmaları sırasında mal varlığı araştırıldı ve on yıl boyunca devletin birçok önemli kademesinde görev alan İleri’nin borçlu olduğu ortaya çıktı.
Tevfik İleri (1911, Hemşin, Rize) DP’nin en güçlü isimlerinden biriydi. Ailesi İstanbul’a göçtü. Dedesinin himayesinde büyüdü. Yıl kaybetmeden ilk ve ortaokulu bitirdi. 1933’te İstanbul Teknik Üniversitesi’nden (İTÜ) mühendis olarak mezun oldu. Son derece hareketliydi. İTÜ Talebe Cemiyeti üyesi olduğu zaman 20 yaşındaydı. Bir yıl sonra da başkan seçildi. 1930’da Razgrad’da Türk mezarlığını tahrip eden Bulgarları protesto mitingleri düzenledi. Bir gazeteye verdiği mülakatta (Hürriyet 20.8.1950) çocukluk ve talebelik yıllarını şöyle anlatıyordu: “Aslen Rizeliyim. Küçük yaşta kardeşlerimle beraber bir sivil kaymakam mütekaidi olan büyükbabamızın Fatih’teki evine sığınmak üzere İstanbul’a geldik. Harp yeni bitmişti. Hayat hudutsuz derecede pahalıydı. Önceleri ilk mektebe, sonra da Gelenbeyi Ortaokulu’na devam ettim. Akşamları da Akşemseddin Mektebi’nin avlusunda kan ter içinde kalıncaya kadar oynardık. Çok yaramazdım ama bilhassa riyaziyeden sınıfımın birincisiydim. Sıkıntılı seneler ailemizi tam bir fakr u zarûrete düşürmüştü. Onun için tatillerde boynuma astığım bir kutu içinde sigara kâğıdı satıyordum. Okumak ve adam olmak ve hatta yaşamak için bunu yapmak zorundaydım.”
Vatan ve millet sevgisi büyük bir fikir ve hareket adamı olan İleri, 1932’de İTÜ Talebe Cemiyeti Başkanlığı’na seçildi. Üniversiteden mezun olur olmaz da genç bir mühendis olarak Erzurum’a gitti. Eşi Vasfiye Hanım’la burada evlendi. İlk çocukları, kırk günlükken vefat etti. İleri, idealist ve eğitime gönül vermiş bir insandı. Boş zamanlarında gönüllü öğretmenlik yapıyordu. Ay sonunu zor getirdiği hâlde her ay kitapçının yolunu tutmayı unutmuyordu.
İleri, 1937’de Çanakkale’ye tayin edildi. 1937-42 arasında Çanakkale’de nafia (bayındırlık) müdürü olarak görev yaptı. Kızı Cahide burada dünyaya geldi. 1942’de Samsun’a atanan İleri, 1946’da 7. Bölge müdürü oldu. 1950 seçimlerine kadar bu görevini sürdürdü. Seçimlerde DP’den aday olup kazandı. DP’nin ilk kabinesinde bayındırlık bakanı olarak görev aldı. 39 yaşındayken Adnan Menderes, başarılı ve çalışkan İleri’yi Millî Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturttu. Onu ne şöhret ne de makam değiştirdi.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Menderes’le birlikte Yassıada’da büyük işkence gördü. Darbe sabahı bütün bakanlar gibi evinden alınarak Harp Okulu’na götürüldü. Gerek yol boyunca ve gerekse götürüldüğü Harp Okulu’nda büyük eziyetlere maruz kaldı. Tekmelenip tokatlandı, subaylar koro hâlinde hakaret etti. Herkesin ne olacağız endişesi ile kıvrandığı Harp Okulu’ndaki hücrede o bir köşeye çekilip namaza duruyordu. Bir albay gelip bağırıyor: “Tevfik İleri nerede?” Namazda ses vermiyor. Hem kıyamda hem rükûda hem secdede tekmeler iniyor vücuduna. Selam verince yakasına yapışıp “Ben senin belalınım, seni öldüreceğim!” diyor subay. İleri’nin cevabı, “Asıl bela, kendisini bela olarak gönderenin kim olduğunu bilmemektir.” oluyor. İleri, ailesine gönderdiği pantolonun tekme izinden dolayı saklanmasını istiyor. Yassıada’ya naklediliş sırasında subaylar sıra olup her geçene tekme savurup tartaklıyor. İsmi okunan geçiyor. Bu arada ‘Tevfik İleri’ deniyor. Yine bir uğultu… O sırada Tevfik İleri, “Ayıptır beyler! Önce üniformanıza bakın, sonra öyle hareket edin!” diyor. Sesler kesiliyor ve kendisi geçip gidiyor.
27 Mayıs’ta bütün DP’liler gibi Tevfik İleri’nin de banka hesaplarına el kondu. Mal varlığı donduruldu. Evinde arama yapıldı. Kızı Cahide İleri anlatıyor: “Babamı tevkif ettikten sonra diğer Demokrat Parti mebuslarına olduğu gibi bizim eve de arama için bir ekip geldi. Birden içeri daldılar… Kütüphanede, raflarda, annemin yatak odasında, çekmecelerde arama yaptılar. Sonradan annemin mücevherlerini aradıkları anlaşıldı. Tabii hiçbir şey bulamadılar, çünkü annemin doğru dürüst bir mücevheri yoktu. İçlerinden biri, ‘Benim karımın bile daha fazla mücevheri var. Sizin de hiçbir şeyiniz yokmuş!’ dedi ve çıkıp gittiler…”
Yassıada’daki kötü muameleler ve yargılamalardan sonra idam kararı verilmişti. Herkes şaşkındı. Kimse ne olacağını bilmiyordu. Müebbetleri bir kenara ayırıp ellerine kelepçe vuruyorlar. Tevfik İleri kelepçeli ellerini kaldırıyor ve “Sonunda bunu da gördük, iftihar ediyorum.” diyor ve ellerini indiriyor. Hücrede DP’lilere hangi maddeye göre mahkûm edildikleri tebliğ ediliyor. Tevfik İleri hemen namaza duruyor. Oda arkadaşlarından hukukçu İzzet Akçal, mühendis olduğu için İleri’nin bu maddenin ne manaya geldiğini anlayamadığını zannediyor ve bu namazın manasını soruyor. O da “Zalim değil, mazlum olduğumuz için şükür namazı kıldım.” diyor.
İleri, 1961’de Kayseri Cezaevi’ne naklediliyor ve burada hastalanıyor. Durumu kötüleşince Ankara’ya sevk ediliyor. 31 Aralık’ta da hayata gözlerini yumuyor. Tevfik İleri ile ailesi Yassıada’da ancak 8 ay sonra görüşebiliyor. Mektuplaşarak hasretlerini dindirebiliyorlar. Çocuklar işe başlayarak geçimlerini temin edebiliyor. Oğlu Cahit ilk maaşını babasına gönderiyor.
İleri’nin Yassıada’da yaptığı savunmada verdiği mesajlar tarihiydi. Özellikle ‘Memleketi soydunuz’ suçlamasına içerlemişti. İleri’nin evinde darbeden sonra yapılan aramada para pul, mücevher adına hiçbir şey bulunamamıştı.
Yassıada’da duruşmalar 14 Ekim’de başladı. İleri, mahkemelerdeki dik duruşu ile arkadaşlarına moral verdi. Sık sık sözü kesildi, savunma yapması engellendi. Salondan çıkarıldı. Yassıada’da akla hayale gelmez kötü muamelelere maruz kaldı. Savunması kesilerek dışarı çıkarılınca küçük kızı Ayşe tepki gösterdi. Onu da gözaltına aldılar. Mahkemenin idam kararı verdiği 15 kişi içinde Tevfik İleri de vardı. Cezası müebbete çevrildi. Kayseri Cezaevi’nde hastaneye kaldırılınca çocuklarının kendisini kötü bir durumda görmesini istemiyordu.
24 Eylül’de Kayseri Cezaevi’nden eşi ve çocuklarına âdeta son mektuplarından birini yazıyordu: “Allah var. Her şeyi görüyor, biliyor… Gerisi lâf ü güzâf. Yapılacak tek şey tebessüm etmektir. Size mal mülk, servet bırakmadım. Ama şerefli, namuslu, erkek bir ad bırakabildim. Hiçbir zaman başınız yere bakmayacaktır. Bununla müteselliyim, siz de bununla iftihar edeceksiniz.”
Tevfik İleri, müebbet hapis kararının ardından Kayseri Cezaevi’ne götürüldü. Burada bir ay kaldıktan sonra ağırlaşınca önce Kayseri Devlet Hastanesi’ne, ardından Ankara’ya sevk edildi. İki ay tedavi gördü. Takvimler 31 Aralık 1961’i gösterdiğinde hasta yatağında çocukları ve eşiyle son kez buluştu.
31 Aralık 1961’de vefat ettiğinde Türk siyasetinden bir yıldız daha kaymıştı.
Bir Tevfik İleri’ye bir de bugünkü saltanat düşkünlerine bakın!
Darbe değirmeni, çapsız, zaafı olan siyasetçiler eliyle değerli evlatlarını yemeye devam ediyor...
[Ali Emir Pakkan] 3.9.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Haltbank [Semih Ardıç]
Türkçede “halt etmek “uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak” manalarına geliyor.
Kamu bankası Halkbank’ın 31 Ağustos Cuma akşamı Türkiye saati ile 22:00 civarında 1 ABD Doları’nı 3,72 TL’den, euroyu 4,32 TL’den satması öyle birkaç kompleks cümle ile geçiştirilebilecek kadar basit bir hata değil.
Aynı saatlerde Merkez Bankası’nda dolar 6,57 TL, euro 7,65 TL idi. Halkbank indirimli satışları mesai saatlerinden sonraya mı bıraktı?
BANKACILIKTA BİR İLK
Şaka yapılmayacak kadar ağır bir mevzu ile karşı karşıyayız.
O akşam bankacılık sistemine, teamüllerine uygun olmayan bir iş yapıldı. Bu yüzden başlıkta “Haltbank” ibaresini tercih ettim. Türkçede halt etmek aynen böyle tarif edilir: Uygun olmayan bir iş yapmak…
Halkbank’tan internet bankacılığı hizmeti alan bazı müşteriler “3,72 TL” bilgisini sosyal medyada paylaşmasa belki de skandaldan kimsenin haberi olmayacak ve pek çok suale sebebiyet veren işlemlerin üstü kapatılacaktı.
Bankacılık itibar müessesidir. İnsanlar paralarını emanet ettiği bir müesseseye kendisinden daha fazla itimat eder ve itimadı sarsacak zerre kadar ihmali kabul etmez.
TELAŞIN SEBEBİ NE?
Kasıt var mı, yok mu? Bankaya sanal bir saldırı mı oldu? Bunların cevabını bilmiyoruz. Amma velakin Halkbank’ın idare heyeti skandal ortaya çıktığı andan itibaren telaşa kapıldı. Kendinizden eminseniz çıkar tek tek anlatırsınız.
Şeffaf bir şekilde olup biteni anında aktarmak yerine internet sitesi erişime kapandı. Müşteri hizmetleri telefonlara cevap vermedi.
Müşteriler ne yapacağını bilemedi. Belki de o saatlerde hesapları boşaltılıyordu. Ya da banka birileri tarafından batırılacaktı.
Sabaha doğru Twitter üzerinden yeni şüphelere kapı aralayan kısa bir beyanat yayınlandı. Onun haricinde işin mahiyetine dair ikna edici bir izahat yapılmadı.
İlk beyanat banka bünyesindeki ihmal ve hatalar zincirine işaret etti.
GENEL MÜDÜR İKİ GÜN SONRA KONUŞTU
Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan hâdiseden iki gün sonra başka bir vesile ile katıldığı televizyon programında hatalı kur skandalına arada temas etti.
Herkesin cevabını beklediği “İşlem adedi ve tutarı nedir?” sualine Twitter’da iki açıklamada da cevap verilmemişti.
Arslan iki gün sonra 3,72 TL’den 1.762 müşterinin 4,6 milyon dolar satın aldığını itiraf etti. Bu Arslan’ın verdiği bilgi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ve Türkiye Bankalar Birliği (TBB) de şüpheleri giderecek bilirkişi verilerini paylaşmalı.
BDDK o saatte bankalar yeminli murakıplarından ikisini resen teftişe yollamalıydı. Hata Halkbank’tan ya da harici bir müdahaleden kaynaklanabilir.
Sebep ya da sebeplerin ne olduğu ancak teferruatlı bir teftiş neticesinde ortaya çıkarılabilir.
BANKA SİBER SALDIRIYA MARUZ KALDIYSA AÇIKLANMALI
Yine Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) internetten herhangi bir saldırı teşebbüsü olup olmadığını araştırmalıydı.
2016 senesinde yazılım için 70 milyon liraya yakın para harcayan bir bankada “yazılım hatası” yüzünden ABD Doları ve euro, piyasa fiyatının neredeyse yarısına satıldı.
O halde ya yazılımda problem var ya da sistemi ehil olmayan kişiler idare ettiği için Halkbank böyle bir fiyasko ile karşı karşıya geldi.
Hele hele bankanın Twitter üzerinden dile getirdiği “3. parti yazılım” ifadesi var ki evlere şenlik! Cumhuriyet savcıları pazartesi mesai başlar başlamaz bu ifade hakkında soruşturma açmalı.
BANKANIN SIRLARI 3. ŞAHISLARDA MI?
Kendi beyanlarından anladığım kadarıyla Halkbank’ı 3. şahıslar idare ediyor. İşi Asıl yapması icap edenler de koltuk işgal ediyor, yüksek maaşların keyfini çıkarıyor. Yazılım vesaire hizmetlerinin hepsi dışarıdan (outsource) temin ediliyor.
Bankalar belli hizmetleri asla 3. şahıs ya da şirketlere açmaz, açmamalı. Yarın başka bir zaafiyetin olmayacağını kimse garanti edemez.
İKİ GÜN BEKLENDİ, ÇÜNKÜ…
Tamamen doğru bile olsa bu bilgiler niçin iki gün sonra açıklandı? Aradan geçen zaman zarfında o gece olup bitenlere kılıf bulmak için mi beklendi?
Döviz kurlarının Bloomberg ya da Reuters’ten alınması ile bu skandalın hiç alakası yok. Aynı hizmeti diğer bankalar da alıyor. Onlarda niye dolar 3,72 TL, euro 4,32 TL olmadı?
İlk açıklamaya dercedilen “sistemsel ve operasyonel bir hata” ifadesi müteakip açıklamada metinde yer almadı.
Ne oldu da “operasyonel hata” itirafı buharlaştırıldı? Cezai ve malî müeyyidelerden mi korktu banka idaresi?
SOSYAL MEDYANIN KIYMETİNİ BİLELİM
Belki de tarihin en büyük banka soygununa sosyal medya sayesinde mani olundu.
Sosyal medyada bu mevzu paylaşılmasa ve bazı internet siteleri skandalın üzerine gitmese acaba o gece başka neler olacaktı?
Bazen devlette bir kadro (belirli bir tarih aralığında) ilan edilir. O kadroyu sadece haberdar olacak kişi farkeder ve hemen müracaat eder. Sonra o kadro dolduğu için kapatılır.
Halkbank’ın 3,72 TL kuru da o gece birileri için mi ilan edildi?
Türkiye’de “şeffaflık ve hesap verilebilirlik” kuralı işleseydi birkaç bakanı götürecek kadar vahim bir hâdise böylesine komik beyanlarla geçiştirilemezdi.
KASABA BANKASINDA OLMAYACAK İŞ!
Maşeri vicdan ikna oldu mu? Hayır. Böyle bir hata en küçük bir kasaba bankasının şubesinde dahi olamaz.
Genel Müdür Arslan’ın beyanlarına bakılırsa hacker saldırısı söz konusu değil.
O halde ortada kocaman bir işareti duruyor: Dolarları ucuza kim topladı? 3,72 TL’den dolar alanlar arasında 1.762 kişi haricinde büyük müşteriler de var mı?
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tatilde. Muhalefet koltuk derdinde. Saray borç para peşinde. Siyasetin hatalı kur skandalına ayıracak vakti yok!
BDDK BAŞKANI VE DİĞERLERİ
Saray’ın talimatlarını Bankacılık Kanunu’na aykırı olduğu halde anında yerine getiren ve Halkbank’ı Haltbank derekesine düşüren BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben, SPK Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu (Eski Halkbank Genel Müdürü) ve Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan ile diğer yetkili zevata gelince…
Zerre kadar hicap duysalardı Halkbank’ın itibarını yerle bir ettikleri ve Türkiye’yi dünyaya rezil ettikleri için en azından istifa ederlerdi.
Gerçi onlar da gayet iyi biliyor ki Halkbank skandalı iki gün konuşulacak üçüncü gün unutulacak.
[Semih Ardıç] 3.9.2018 [TR724]
Kamu bankası Halkbank’ın 31 Ağustos Cuma akşamı Türkiye saati ile 22:00 civarında 1 ABD Doları’nı 3,72 TL’den, euroyu 4,32 TL’den satması öyle birkaç kompleks cümle ile geçiştirilebilecek kadar basit bir hata değil.
Aynı saatlerde Merkez Bankası’nda dolar 6,57 TL, euro 7,65 TL idi. Halkbank indirimli satışları mesai saatlerinden sonraya mı bıraktı?
BANKACILIKTA BİR İLK
Şaka yapılmayacak kadar ağır bir mevzu ile karşı karşıyayız.
O akşam bankacılık sistemine, teamüllerine uygun olmayan bir iş yapıldı. Bu yüzden başlıkta “Haltbank” ibaresini tercih ettim. Türkçede halt etmek aynen böyle tarif edilir: Uygun olmayan bir iş yapmak…
Halkbank’tan internet bankacılığı hizmeti alan bazı müşteriler “3,72 TL” bilgisini sosyal medyada paylaşmasa belki de skandaldan kimsenin haberi olmayacak ve pek çok suale sebebiyet veren işlemlerin üstü kapatılacaktı.
Bankacılık itibar müessesidir. İnsanlar paralarını emanet ettiği bir müesseseye kendisinden daha fazla itimat eder ve itimadı sarsacak zerre kadar ihmali kabul etmez.
TELAŞIN SEBEBİ NE?
Kasıt var mı, yok mu? Bankaya sanal bir saldırı mı oldu? Bunların cevabını bilmiyoruz. Amma velakin Halkbank’ın idare heyeti skandal ortaya çıktığı andan itibaren telaşa kapıldı. Kendinizden eminseniz çıkar tek tek anlatırsınız.
Şeffaf bir şekilde olup biteni anında aktarmak yerine internet sitesi erişime kapandı. Müşteri hizmetleri telefonlara cevap vermedi.
Müşteriler ne yapacağını bilemedi. Belki de o saatlerde hesapları boşaltılıyordu. Ya da banka birileri tarafından batırılacaktı.
Sabaha doğru Twitter üzerinden yeni şüphelere kapı aralayan kısa bir beyanat yayınlandı. Onun haricinde işin mahiyetine dair ikna edici bir izahat yapılmadı.
İlk beyanat banka bünyesindeki ihmal ve hatalar zincirine işaret etti.
GENEL MÜDÜR İKİ GÜN SONRA KONUŞTU
Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan hâdiseden iki gün sonra başka bir vesile ile katıldığı televizyon programında hatalı kur skandalına arada temas etti.
Herkesin cevabını beklediği “İşlem adedi ve tutarı nedir?” sualine Twitter’da iki açıklamada da cevap verilmemişti.
Arslan iki gün sonra 3,72 TL’den 1.762 müşterinin 4,6 milyon dolar satın aldığını itiraf etti. Bu Arslan’ın verdiği bilgi.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ve Türkiye Bankalar Birliği (TBB) de şüpheleri giderecek bilirkişi verilerini paylaşmalı.
BDDK o saatte bankalar yeminli murakıplarından ikisini resen teftişe yollamalıydı. Hata Halkbank’tan ya da harici bir müdahaleden kaynaklanabilir.
Sebep ya da sebeplerin ne olduğu ancak teferruatlı bir teftiş neticesinde ortaya çıkarılabilir.
BANKA SİBER SALDIRIYA MARUZ KALDIYSA AÇIKLANMALI
Yine Ulusal Siber Olaylara Müdahale Merkezi (USOM) internetten herhangi bir saldırı teşebbüsü olup olmadığını araştırmalıydı.
2016 senesinde yazılım için 70 milyon liraya yakın para harcayan bir bankada “yazılım hatası” yüzünden ABD Doları ve euro, piyasa fiyatının neredeyse yarısına satıldı.
O halde ya yazılımda problem var ya da sistemi ehil olmayan kişiler idare ettiği için Halkbank böyle bir fiyasko ile karşı karşıya geldi.
Hele hele bankanın Twitter üzerinden dile getirdiği “3. parti yazılım” ifadesi var ki evlere şenlik! Cumhuriyet savcıları pazartesi mesai başlar başlamaz bu ifade hakkında soruşturma açmalı.
BANKANIN SIRLARI 3. ŞAHISLARDA MI?
Kendi beyanlarından anladığım kadarıyla Halkbank’ı 3. şahıslar idare ediyor. İşi Asıl yapması icap edenler de koltuk işgal ediyor, yüksek maaşların keyfini çıkarıyor. Yazılım vesaire hizmetlerinin hepsi dışarıdan (outsource) temin ediliyor.
Bankalar belli hizmetleri asla 3. şahıs ya da şirketlere açmaz, açmamalı. Yarın başka bir zaafiyetin olmayacağını kimse garanti edemez.
İKİ GÜN BEKLENDİ, ÇÜNKÜ…
Tamamen doğru bile olsa bu bilgiler niçin iki gün sonra açıklandı? Aradan geçen zaman zarfında o gece olup bitenlere kılıf bulmak için mi beklendi?
Döviz kurlarının Bloomberg ya da Reuters’ten alınması ile bu skandalın hiç alakası yok. Aynı hizmeti diğer bankalar da alıyor. Onlarda niye dolar 3,72 TL, euro 4,32 TL olmadı?
İlk açıklamaya dercedilen “sistemsel ve operasyonel bir hata” ifadesi müteakip açıklamada metinde yer almadı.
Ne oldu da “operasyonel hata” itirafı buharlaştırıldı? Cezai ve malî müeyyidelerden mi korktu banka idaresi?
SOSYAL MEDYANIN KIYMETİNİ BİLELİM
Belki de tarihin en büyük banka soygununa sosyal medya sayesinde mani olundu.
Sosyal medyada bu mevzu paylaşılmasa ve bazı internet siteleri skandalın üzerine gitmese acaba o gece başka neler olacaktı?
Bazen devlette bir kadro (belirli bir tarih aralığında) ilan edilir. O kadroyu sadece haberdar olacak kişi farkeder ve hemen müracaat eder. Sonra o kadro dolduğu için kapatılır.
Halkbank’ın 3,72 TL kuru da o gece birileri için mi ilan edildi?
Türkiye’de “şeffaflık ve hesap verilebilirlik” kuralı işleseydi birkaç bakanı götürecek kadar vahim bir hâdise böylesine komik beyanlarla geçiştirilemezdi.
KASABA BANKASINDA OLMAYACAK İŞ!
Maşeri vicdan ikna oldu mu? Hayır. Böyle bir hata en küçük bir kasaba bankasının şubesinde dahi olamaz.
Genel Müdür Arslan’ın beyanlarına bakılırsa hacker saldırısı söz konusu değil.
O halde ortada kocaman bir işareti duruyor: Dolarları ucuza kim topladı? 3,72 TL’den dolar alanlar arasında 1.762 kişi haricinde büyük müşteriler de var mı?
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tatilde. Muhalefet koltuk derdinde. Saray borç para peşinde. Siyasetin hatalı kur skandalına ayıracak vakti yok!
BDDK BAŞKANI VE DİĞERLERİ
Saray’ın talimatlarını Bankacılık Kanunu’na aykırı olduğu halde anında yerine getiren ve Halkbank’ı Haltbank derekesine düşüren BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben, SPK Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu (Eski Halkbank Genel Müdürü) ve Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan ile diğer yetkili zevata gelince…
Zerre kadar hicap duysalardı Halkbank’ın itibarını yerle bir ettikleri ve Türkiye’yi dünyaya rezil ettikleri için en azından istifa ederlerdi.
Gerçi onlar da gayet iyi biliyor ki Halkbank skandalı iki gün konuşulacak üçüncü gün unutulacak.
[Semih Ardıç] 3.9.2018 [TR724]
Çağın Frankenştaynları! [Naci Karadağ]
Gündem çok hızlı değiştiğinden yetişmek mümkün olmuyor sevgili dostlar. Bu sebeple bir önceki yazımızın devamı niteliğindeki “Akit Harikalar diyarında” başlıklı yazıyı erteledik mecburen…
Modernizm son dönemde yeni bir hastalık keşfetti: Dijital Körlük…
Aslında ekran körlüğü, mobil körlük gibi adlandıranlar da var ama sanki bu tanım daha kapsayıcı geliyor bana. Anlamı şu: Yaygın olarak bireylerin gündelik hayatta gözlerini ekrandan uzun süre ayırmaması. Şehir-taşra uzayında farklı parametreleri oluyor bu sıkıntının. Şehirliler daha ziyade mobil körlüğe yakın dururken, taşralılar ekran körlüğüne duçar. İster telefon ekranı olsun ister televizyon… Farkı yok aslında. Bu körlük ekrana konsantre olan bireyin gerçek yaşamdan giderek kopması ve yaşadıklarını umursamaması. Bir süre sonra izlediği şeye hapsolma durumu…
Batılı devletlerde özellikle büyük alış veriş merkezi işletmecileri ve dev marketler bu hastalıktan şikâyetçi. Çünkü personellerindeki verimin inanılmaz düştüğünü fark etmiş durumdalar.
Aptal Puma Sendromu!
Evet var böyle bir sendrom gerçekten. Puma malum, hızlı koşan, ancak avının cinsine göre enerjisini ayarlayan, tavşan için daha az, ceylan için daha fazla enerji harcamasını bilen bir hayvan. Buna Puma Davranışı deniyor. İnsanların başarmak istedikleri işlerde bazılarına fazla, bazılarına az enerji ve zaman harcamasına Puma Sendromu demiş işin ehilleri. İnsanların hafif iş, ağır iş ayırımı yapmadan aynı enerji ve zaman harcamasına ise uzmanlar Aptal Puma Sendromu diyor.
Etolojik olarak eşildiğinde epey bereketli bir sendrom spektrumuna denk gelmek mümkün. Maksadımız malumatfuruşluk değil şüphesiz, birazdan izah etmeye çalışacağımız durumları anlamak için kolaylaştırıcı kavramlar bunlar.
Hazır lafı sendromlardan açmışken konumuzla doğrudan ilintisi olan Frankeştayn Sendromu’na bakabiliriz şimdi. Önce kitap ve yazarıyla ilgili birkaç ayrıntıyı aktarmalıyım.
1818 yılında ilk kez basılan Frankenstein romanını başyapıt yapan şey yazarının henüz 19’unda bir kadın olması değildir şüphesiz. Başka ve daha derinlikle sebepleri vardır.
Annesini küçük yasta kaybetmiş olan Mary Shelley, 16 yaşında iken (Bak bu habere Akit güruhu çok sevinecektir) evli bir adamla kaçmış Frankenstein’i yazdığında ise ilk bebeğine hamiledir. Hikayenin yazma koşulları da ilginçtir. Kaçtığı adam kendini beğenmiş bir züppedir ve zengin çevresiyle hafta sonları oturup eğlence amaçlı hikaye üretmektedirler. Shelley romanının sonraki baskılarına yazdığı önsözde kocasının kendi üzerindeki etkisinden rahatsızlığını ifade eder. Öyle bir şey olmadığını iddia eder ama romanda hayatının ayak sesleri ciddi anlamda hissedilir aslında.
Her neyse, hikayesinin özetinden zengin züppelere bahsedince çoğu ürperir ve merak ederler. Yazmaya başlar genç kadın. Fakat talihsizlik bu ya, romanı yazarken çocuğunu düşürür. Bundan dolayı Allah inancı ciddi sarsılır ve kadere acayip kızgındır Mary. Aslında dindar olduğunu ileri sürmüştür ve görünüşte öyledir ama içten içe bir nefret vardır ilahi makama duyduğu.
Kısa süre önce kaybettiği annesinden dolayı travma yaşamış ve bu ruhsal türbülansı doğuracağı evladıyla atlatmayı umut etmekteyken onun da elden kayması…
Muazzam bir karamsarlık girdabı sarmıştır Mary Shelley’i.
Şöyle bir Galat-ı Meşru (vet Meşhu7dan bir sonraki eşiktir) vardır: Roman okumaktan pek hazzetmeyen millet olduğumuz için Frankenstein karakterini filmlerden biliriz ve bir tür zombi olan yaratığı Frankenstein zannederiz. Oysa öyle değildir, Frankenstein ölü beden parçalarından bir tür zombi inşa eden doktorun ismidir ve romanda yaratıktan bildiğimiz yaratık (Creature) olarak bahsedilir.
Romanın yayımlanmasından bu yana, canavarı nitelemek için “Frankenstein” ismi kullanılmaktadır. Bu kullanım bazen yanlış kabul edilir fakat bu ifadeyi kullanan eleştirmenler bu tanımlamayı, oturmuş ve kabul edilebilir bir ifade sayarlar. Yaratık romanda “yaratık”, “canavar”, “iblis”, “başarısızlık”, “sefil”, “arkadaş” ve “o” olarak adlandırılır. Victor Frankenstein ile konuşmasında kendini “Âdem olması gerekirken haksız yere mutluluktan mahrum edilen, cennetinden kovulmuş bir meleğe” benzetir. Ayrıca yaratığın okuduğu ve kitabın alt başlığıyla da bağlantılı olan Kayıp Cennet’teki Lucifer ile de kendini durumunun timsali olarak görür.
Yazar Shelley’nin Victor Frankenstein karakterini 17.yüzyıl’da Almanya’da Frankenstein Şatosu’nda yaşayan simyacı Konrad Dippel ve 18.yüzyıl İtalyan bilim adamı Giovanni Aldini’den esinlenerek yazdığı söylenir, yazar bu dip koçanlar hakkında pek sır vermez.
Kitaptaki ıskalanan güzel ayrıntı: Safiye
Evet, Frankenstein romanındaki küçük ama etkin karakterlerden birinin ismidir safiye. Annesi Arap, babası Türk’tür (ya da tersiydi). Yaratık, doktorun şatosundan kaçtıktan sonra ormanda bir kulübeye gizlenir. Burada gizli gizi yapılan İngilizce dersinden konuşmayı çözer. Evin genç oğlu Felix, aşık olduğu genç kıza İngilizce öğretmektedir.
Ve esas kitabın tek kelimelik özeti olan cümleye geldik…
Kontrolden çıkıp sevgisizlikten ve kimsesizlikten şikâyet edecek kadar insanlaşan “Yaratık” kendisine bir eş “yaratılmasını” talep eder. O anda doktor bir tür tehlikeli “tanrıcılık” oynadığını anlar ve reddeder bunu. Ve o meşhur tirat gelir: “Madem sevmeyecektin, beni neden yarattın!”
Müslüm Gürses şarkı sözü gibi değil mi?
Baba yapınca Arabesk, elin kızı yazınca Gotik oluyor işte, ne yaparsın!
Aslında şahsen hoşuma gidiyor bu mevzuların arasında at koşturmak ama bir şekilde gündeme bağlamayınca okurlarımız tepki gösteriyor, “bize ne faydası var yani?”
Lokanta işletiyoruz sanki!
Neyse…
Kitapta, Dr. Victor’un neden böylesi bir haddi aşmaya giriştiğini şu cümleyle izah ediyor Shelley: “Yeni bir tür beni yaratıcı ve kaynakları olarak yüceltirdi; birçok mutlu ve mükemmel yaratık varlığını bana borçlu olurdu. Hiçbir baba benim kadar çocuğuna sahip olma memnuniyeti hissedemezdi. Bu fikirleri takip ederek, eğer maddeye can katabilirsem belki de zaman içerisinde (artık bunu imkânsız bulsam da) ölümün vücudu çürümeye bıraktığı noktada hayatı yenileyebileceğimi düşündüm…”
(Haşa) Bir tür Allahlık taslamak, düpedüz haddi aşmak…
İşte bu yönüyle bakıldığında tüm distopik ve bilim-kurgu eserlerde olduğu gibi Frankenstein de oldukça tutucu bir romandır esasen.
Necip Fazıl’ın muhteşem eseri Bir Adam Yaratmak’taki başkarakteri Hüsrev ile Mary Shelley’in Frankenstein’deki başkarakter Dr. Victor arasında tüyler ürpertici bir yakınlık vardır. Hüsrev de şöyle der; “Ben ne yaptım? Bir hududu zorladım. Kendimin dışına çıkmak isterken, kendime rast geldim. Meğer kul olduğumu anlamak için Allahlık taslamalıymışım! Meğer nasıl yaratıldığımı anlamak için bir adam yaratmaya kalkmalıymışım!”
Tamam, meseleyi fazla dallandırıp budaklandırmıyor ana meselemize dönüyorum hemen. Meselenin özü şudur; Frankestein’ın yaratığı ;insanlıktan uzak bir toplumun, farklılığı ve ötekiliği anlamayı nasıl reddettiğini ve yeterince insan olmayıp farklı görünenlere nasıl zalimce davrandığını da gösterir.
Hatta bir adım daha ilerleyelim; Aslında Shelley’nin hayal ettiği en kötü kâbusların çoktan bir gerçeklik halini aldığını görüyoruz ve en önemlisi bize öğretilmiş bir körlük sayesinde bunu yadırgamadığımız gibi gönüllü bir parçası olmayı kabul de ediyoruz.
Bir güç, ister bu bir top doktoru olsun ister kalem erbabı fark etmiyor, kurguladığı bir karakteri insanileştirdikçe içindeki kötülüğün nasıl dışarı fışkırdığını bize romanda gösterebiliyorsa, aynı gücün hayat pratiğinde inşa ettiği “Yaratık”ları görmemek için kör olmak lazım.
Mesele şu; bir korku klasiği olan ve insanın “Tanrıcılık” oynarken canavar üretmesinin anlatıldığı Frankenstein romanı despotlukla anılan rejimlerde bir şekilde hayatın bizatihi kendisi oluyor.
Tıpkı Türkiye’nin yaşadığı gibi.
Mary Shelley kalemiyle Victor Frankenstein’a “Yaratık” ürettiriyor.
Ergenekon ise Tayyip Erdoğan vasıtasıyla yandaşlarla benzeri bir üretim bandı oluşturuyor.
Açın televizyon ekranlarını ya da gazete sayfalarını… Sürüyle “Creature” göreceksiniz. kimi kendine eş istiyor, kimi iş, kimi aş, kimi imkan, kimi makam, kimi doğrudan para, mal, mülk, şöhret filan… Ölmüş hücreler hayat damarlarında despot kanı dolaştırdıkça zalime teşne olmayı hayatlarının gayesi haline getiriyorlar.
Ruhları uşaklaştırma kuşağı
Radikalizm necis bir dikenli tel. Tutmanıza gerek yok, yakınından geçerken bile bir yerinize değdiği anda, çizip kanatmasa bile pisliğini bulaştırıyor size, üstünüzü başınızı yırtıyor. Siyasal dincilikle besleniyorsa hele bu meret, bir de elektrik verildiğini düşünün leş gibi pisliğe bulanmış dikenli tellere.
Başta bu ülkenin iktidarı, medyası, yardakçıları olmak üzere, (klişe olacak ama yüzde 50 demeyeceğim) toplumun hiç de azımsanmayacak bir kesimi bu dikenli tele öylesine bulaşmış ki, yün çuvalından dikenli tel çıkarmak gibi zor artık.
Saçınıza yapışan sakızı çıkarma eşiğini çoktan aştınız demektir çünkü. Dolam dolam sizi içine alan bu pis dikenli tel yumağı, işinizi bitirene kadar sizi bırakmayacaktır. Çırpındıkça canınız yanacak, daha çok bağıracaksınız…
Turgay Güler ismini duymuşsunuzdur.
Birkaç yıl öncesine kadar üfürükten İslamcı televizyonların koridorlarında ayakçılık yapan, konuk organizatörlüğünden programcılığa tırmanan, ardından görme engelli halk sanatçısı bir çocuk ile dümbelek çalarak kendi çapında reyting yakalamaya çabalayan bir garibandı Turgay. Şansı yaver gitti. Şimdilerde Recep Erdoğan’ın uçağından inmiyor.
Sezai Karakoç, şehre gidip ruhunu satan çocuklarını anlattığı şiirinde en ağır kelimeleri bu tür ayakçılar için kullanır ve şöyle der;
“Şef oldu emrinde birçok kişi.
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri…
Patron oldu ama hala uşaktı.
Ruhunda uşaklık yer etmişti çünkü…”
Devamı daha ağır suçlamalar var ama Turgay’dır bakarsın anlar da alınır filan çok rencide etmeyelim.
İşte bu Dümbelekçi Turgay, Tayyip Erdoğan’ın tiranlık yoluna koyulmasıyla acayip bir imkan buldu. Geceleri kravat bağlamayı öğrenirken, gündüz özenle yaladı her basamaktaki erkleri.
Erdoğan çöktüğü medya kurumlarından birinin başına koydu onu.
Hikmetinden sual olunmaz elbette lakin doğru düzgün Türkçe yazamayan birinden yayın yönetmeni nasıl olurmuş göstermek için zaar!
Durumun farkında Turgay ve onun gibiler. O sebeple her haberde, her ayrıntıda Erdoğan ve ekibinin gözüne girmek zorundalar. Aksi halde kullanılmış kirli yara bandı gibi çöpe gitmeleri mukadder.
Kurban bayramında kasabın elinden kaçıp, nehirde 40 kilometre yüzerek kurtulan tosundan bile dış güç üretebilecek bir donanıma sahip bizim yaratıklar.
Bir kere Dr. Frankenstein’in emrine girdikten sonra benliğinizi iptal ediyorsunuz bir şekilde. ve öğrenerek ilerletebiliyorsunuz yeteneğinizi. Romandaki yaratık nasıl okuma yazmayı öğrenip, taleplerini her geçen gün artırıyorsa, bu yaratıklar da işlerinde her geçen gün daha profesyonel ve daha talepkâr oluyorlar.
Şarbonlu koyundan üst akıl oyunu fotoğrafı çekebilecek kadar gelişiyor yetenekleri. Yağmuru, suyu, havayı, karayı, denizi, her şeyi dış güçlere bağlayabilme donanımına sahip oluyorlar. Öyle ki, bir süre sonra sahiplerinin işaretini bile beklemiyorlar hamle yapmak için. Çünkü neyin onun hoşuna gideceğini biliyorlar ya da bildiklerini sanıyorlar.
Yalnız kimi zaman şap gibi açıkta da kaldıkları oluyor. Nasuhi Güngör gibi. İyi eğitilmiş oldukları için en çıkışsız durumda bile icap ederse kendi kendilerini imha etmeyi göze alarak ele geçirdikleri mevki ve mevziyi kaybetmemeye çabalıyorlar. Çünkü Dr. Victor’un gözünden düşmek demek hain ilan edilmekle eşdeğer.
O kadar idrak tükenmişliği yaşarlar ki, önlerine konulan aynı metnin sadece üzerine isimlerini yazarak köşe yazısı adı altında yayınlamakta hiç sakınca görmezler.
Onların şarbonu varsa bizim de Allah’ımız var!
Halkbank’ta pis kokular gelen gece yarısı operasyonları düzenleniyor. Savunmaya o kadar motive olmuşlar ki banka yetkilerini bile hayrette bırakacak kadar hayal güçlerini çalıştırma yetisi geliştirmişler. Bu konuda Turgay, Ergün, Karaalioğlu gibi isimlerin hakkını teslim etmek lazım. bulundukları makamın ve imkanın hakkını veriyorlar.
Matrix filminde ihanet eden bir karakter vardı bilmem hatırlar mısınız? Neo ve arkadaşlarını ajan Smith ve ekibini gammazlayıp yok etmeye kalkmıştı. Yarısından fazlasını da saf dışı bıraktı. Matrix’in içindeyken lüks bir lokantada dediklerini hatırlıyor musunuz?
“Şu yediğim biftek yalan, sadece simülasyondan ibaret biliyorum ama ben yalandan bir dünyada yaşamaya razıyım. O sebeple beni tekrar uyutmaları için anlaştım onlarla!”
Erdoğan bunları yalakalığa ve nemalanmaya o kadar alıştırmış ki, Morpheus önlerine çıkıp kendilerine seçsinler diye iki hap uzatsa, “Şefim ikisi birden kaça olur?” diyecek kıvama gelmiş durumdalar.
Vaziyet bu yani…
NOT: Ruşen Çakır, Nedim Şener, Cem Küçük, Ersoy Dede, Soner Yalçın, Ahmet Hakan, torbacı Fatih gibi isimler yukarıdaki “Creature” sınıfının dışında olduğu için isimleri ve resimleri yazıda geçmiyor. Onlar sadece her dönemin gücü elinde tutanlarının temizlik malzemesi olarak kullanılmıştır!
[Naci Karadağ] 3.9.2018 [TR724]
Modernizm son dönemde yeni bir hastalık keşfetti: Dijital Körlük…
Aslında ekran körlüğü, mobil körlük gibi adlandıranlar da var ama sanki bu tanım daha kapsayıcı geliyor bana. Anlamı şu: Yaygın olarak bireylerin gündelik hayatta gözlerini ekrandan uzun süre ayırmaması. Şehir-taşra uzayında farklı parametreleri oluyor bu sıkıntının. Şehirliler daha ziyade mobil körlüğe yakın dururken, taşralılar ekran körlüğüne duçar. İster telefon ekranı olsun ister televizyon… Farkı yok aslında. Bu körlük ekrana konsantre olan bireyin gerçek yaşamdan giderek kopması ve yaşadıklarını umursamaması. Bir süre sonra izlediği şeye hapsolma durumu…
Batılı devletlerde özellikle büyük alış veriş merkezi işletmecileri ve dev marketler bu hastalıktan şikâyetçi. Çünkü personellerindeki verimin inanılmaz düştüğünü fark etmiş durumdalar.
Aptal Puma Sendromu!
Evet var böyle bir sendrom gerçekten. Puma malum, hızlı koşan, ancak avının cinsine göre enerjisini ayarlayan, tavşan için daha az, ceylan için daha fazla enerji harcamasını bilen bir hayvan. Buna Puma Davranışı deniyor. İnsanların başarmak istedikleri işlerde bazılarına fazla, bazılarına az enerji ve zaman harcamasına Puma Sendromu demiş işin ehilleri. İnsanların hafif iş, ağır iş ayırımı yapmadan aynı enerji ve zaman harcamasına ise uzmanlar Aptal Puma Sendromu diyor.
Etolojik olarak eşildiğinde epey bereketli bir sendrom spektrumuna denk gelmek mümkün. Maksadımız malumatfuruşluk değil şüphesiz, birazdan izah etmeye çalışacağımız durumları anlamak için kolaylaştırıcı kavramlar bunlar.
Hazır lafı sendromlardan açmışken konumuzla doğrudan ilintisi olan Frankeştayn Sendromu’na bakabiliriz şimdi. Önce kitap ve yazarıyla ilgili birkaç ayrıntıyı aktarmalıyım.
1818 yılında ilk kez basılan Frankenstein romanını başyapıt yapan şey yazarının henüz 19’unda bir kadın olması değildir şüphesiz. Başka ve daha derinlikle sebepleri vardır.
Annesini küçük yasta kaybetmiş olan Mary Shelley, 16 yaşında iken (Bak bu habere Akit güruhu çok sevinecektir) evli bir adamla kaçmış Frankenstein’i yazdığında ise ilk bebeğine hamiledir. Hikayenin yazma koşulları da ilginçtir. Kaçtığı adam kendini beğenmiş bir züppedir ve zengin çevresiyle hafta sonları oturup eğlence amaçlı hikaye üretmektedirler. Shelley romanının sonraki baskılarına yazdığı önsözde kocasının kendi üzerindeki etkisinden rahatsızlığını ifade eder. Öyle bir şey olmadığını iddia eder ama romanda hayatının ayak sesleri ciddi anlamda hissedilir aslında.
Her neyse, hikayesinin özetinden zengin züppelere bahsedince çoğu ürperir ve merak ederler. Yazmaya başlar genç kadın. Fakat talihsizlik bu ya, romanı yazarken çocuğunu düşürür. Bundan dolayı Allah inancı ciddi sarsılır ve kadere acayip kızgındır Mary. Aslında dindar olduğunu ileri sürmüştür ve görünüşte öyledir ama içten içe bir nefret vardır ilahi makama duyduğu.
Kısa süre önce kaybettiği annesinden dolayı travma yaşamış ve bu ruhsal türbülansı doğuracağı evladıyla atlatmayı umut etmekteyken onun da elden kayması…
Muazzam bir karamsarlık girdabı sarmıştır Mary Shelley’i.
Şöyle bir Galat-ı Meşru (vet Meşhu7dan bir sonraki eşiktir) vardır: Roman okumaktan pek hazzetmeyen millet olduğumuz için Frankenstein karakterini filmlerden biliriz ve bir tür zombi olan yaratığı Frankenstein zannederiz. Oysa öyle değildir, Frankenstein ölü beden parçalarından bir tür zombi inşa eden doktorun ismidir ve romanda yaratıktan bildiğimiz yaratık (Creature) olarak bahsedilir.
Romanın yayımlanmasından bu yana, canavarı nitelemek için “Frankenstein” ismi kullanılmaktadır. Bu kullanım bazen yanlış kabul edilir fakat bu ifadeyi kullanan eleştirmenler bu tanımlamayı, oturmuş ve kabul edilebilir bir ifade sayarlar. Yaratık romanda “yaratık”, “canavar”, “iblis”, “başarısızlık”, “sefil”, “arkadaş” ve “o” olarak adlandırılır. Victor Frankenstein ile konuşmasında kendini “Âdem olması gerekirken haksız yere mutluluktan mahrum edilen, cennetinden kovulmuş bir meleğe” benzetir. Ayrıca yaratığın okuduğu ve kitabın alt başlığıyla da bağlantılı olan Kayıp Cennet’teki Lucifer ile de kendini durumunun timsali olarak görür.
Yazar Shelley’nin Victor Frankenstein karakterini 17.yüzyıl’da Almanya’da Frankenstein Şatosu’nda yaşayan simyacı Konrad Dippel ve 18.yüzyıl İtalyan bilim adamı Giovanni Aldini’den esinlenerek yazdığı söylenir, yazar bu dip koçanlar hakkında pek sır vermez.
Kitaptaki ıskalanan güzel ayrıntı: Safiye
Evet, Frankenstein romanındaki küçük ama etkin karakterlerden birinin ismidir safiye. Annesi Arap, babası Türk’tür (ya da tersiydi). Yaratık, doktorun şatosundan kaçtıktan sonra ormanda bir kulübeye gizlenir. Burada gizli gizi yapılan İngilizce dersinden konuşmayı çözer. Evin genç oğlu Felix, aşık olduğu genç kıza İngilizce öğretmektedir.
Ve esas kitabın tek kelimelik özeti olan cümleye geldik…
Kontrolden çıkıp sevgisizlikten ve kimsesizlikten şikâyet edecek kadar insanlaşan “Yaratık” kendisine bir eş “yaratılmasını” talep eder. O anda doktor bir tür tehlikeli “tanrıcılık” oynadığını anlar ve reddeder bunu. Ve o meşhur tirat gelir: “Madem sevmeyecektin, beni neden yarattın!”
Müslüm Gürses şarkı sözü gibi değil mi?
Baba yapınca Arabesk, elin kızı yazınca Gotik oluyor işte, ne yaparsın!
Aslında şahsen hoşuma gidiyor bu mevzuların arasında at koşturmak ama bir şekilde gündeme bağlamayınca okurlarımız tepki gösteriyor, “bize ne faydası var yani?”
Lokanta işletiyoruz sanki!
Neyse…
Kitapta, Dr. Victor’un neden böylesi bir haddi aşmaya giriştiğini şu cümleyle izah ediyor Shelley: “Yeni bir tür beni yaratıcı ve kaynakları olarak yüceltirdi; birçok mutlu ve mükemmel yaratık varlığını bana borçlu olurdu. Hiçbir baba benim kadar çocuğuna sahip olma memnuniyeti hissedemezdi. Bu fikirleri takip ederek, eğer maddeye can katabilirsem belki de zaman içerisinde (artık bunu imkânsız bulsam da) ölümün vücudu çürümeye bıraktığı noktada hayatı yenileyebileceğimi düşündüm…”
(Haşa) Bir tür Allahlık taslamak, düpedüz haddi aşmak…
İşte bu yönüyle bakıldığında tüm distopik ve bilim-kurgu eserlerde olduğu gibi Frankenstein de oldukça tutucu bir romandır esasen.
Necip Fazıl’ın muhteşem eseri Bir Adam Yaratmak’taki başkarakteri Hüsrev ile Mary Shelley’in Frankenstein’deki başkarakter Dr. Victor arasında tüyler ürpertici bir yakınlık vardır. Hüsrev de şöyle der; “Ben ne yaptım? Bir hududu zorladım. Kendimin dışına çıkmak isterken, kendime rast geldim. Meğer kul olduğumu anlamak için Allahlık taslamalıymışım! Meğer nasıl yaratıldığımı anlamak için bir adam yaratmaya kalkmalıymışım!”
Tamam, meseleyi fazla dallandırıp budaklandırmıyor ana meselemize dönüyorum hemen. Meselenin özü şudur; Frankestein’ın yaratığı ;insanlıktan uzak bir toplumun, farklılığı ve ötekiliği anlamayı nasıl reddettiğini ve yeterince insan olmayıp farklı görünenlere nasıl zalimce davrandığını da gösterir.
Hatta bir adım daha ilerleyelim; Aslında Shelley’nin hayal ettiği en kötü kâbusların çoktan bir gerçeklik halini aldığını görüyoruz ve en önemlisi bize öğretilmiş bir körlük sayesinde bunu yadırgamadığımız gibi gönüllü bir parçası olmayı kabul de ediyoruz.
Bir güç, ister bu bir top doktoru olsun ister kalem erbabı fark etmiyor, kurguladığı bir karakteri insanileştirdikçe içindeki kötülüğün nasıl dışarı fışkırdığını bize romanda gösterebiliyorsa, aynı gücün hayat pratiğinde inşa ettiği “Yaratık”ları görmemek için kör olmak lazım.
Mesele şu; bir korku klasiği olan ve insanın “Tanrıcılık” oynarken canavar üretmesinin anlatıldığı Frankenstein romanı despotlukla anılan rejimlerde bir şekilde hayatın bizatihi kendisi oluyor.
Tıpkı Türkiye’nin yaşadığı gibi.
Mary Shelley kalemiyle Victor Frankenstein’a “Yaratık” ürettiriyor.
Ergenekon ise Tayyip Erdoğan vasıtasıyla yandaşlarla benzeri bir üretim bandı oluşturuyor.
Açın televizyon ekranlarını ya da gazete sayfalarını… Sürüyle “Creature” göreceksiniz. kimi kendine eş istiyor, kimi iş, kimi aş, kimi imkan, kimi makam, kimi doğrudan para, mal, mülk, şöhret filan… Ölmüş hücreler hayat damarlarında despot kanı dolaştırdıkça zalime teşne olmayı hayatlarının gayesi haline getiriyorlar.
Ruhları uşaklaştırma kuşağı
Radikalizm necis bir dikenli tel. Tutmanıza gerek yok, yakınından geçerken bile bir yerinize değdiği anda, çizip kanatmasa bile pisliğini bulaştırıyor size, üstünüzü başınızı yırtıyor. Siyasal dincilikle besleniyorsa hele bu meret, bir de elektrik verildiğini düşünün leş gibi pisliğe bulanmış dikenli tellere.
Başta bu ülkenin iktidarı, medyası, yardakçıları olmak üzere, (klişe olacak ama yüzde 50 demeyeceğim) toplumun hiç de azımsanmayacak bir kesimi bu dikenli tele öylesine bulaşmış ki, yün çuvalından dikenli tel çıkarmak gibi zor artık.
Saçınıza yapışan sakızı çıkarma eşiğini çoktan aştınız demektir çünkü. Dolam dolam sizi içine alan bu pis dikenli tel yumağı, işinizi bitirene kadar sizi bırakmayacaktır. Çırpındıkça canınız yanacak, daha çok bağıracaksınız…
Turgay Güler ismini duymuşsunuzdur.
Birkaç yıl öncesine kadar üfürükten İslamcı televizyonların koridorlarında ayakçılık yapan, konuk organizatörlüğünden programcılığa tırmanan, ardından görme engelli halk sanatçısı bir çocuk ile dümbelek çalarak kendi çapında reyting yakalamaya çabalayan bir garibandı Turgay. Şansı yaver gitti. Şimdilerde Recep Erdoğan’ın uçağından inmiyor.
Sezai Karakoç, şehre gidip ruhunu satan çocuklarını anlattığı şiirinde en ağır kelimeleri bu tür ayakçılar için kullanır ve şöyle der;
“Şef oldu emrinde birçok kişi.
Kravat bağlamasını öğrendi geceleri…
Patron oldu ama hala uşaktı.
Ruhunda uşaklık yer etmişti çünkü…”
Devamı daha ağır suçlamalar var ama Turgay’dır bakarsın anlar da alınır filan çok rencide etmeyelim.
İşte bu Dümbelekçi Turgay, Tayyip Erdoğan’ın tiranlık yoluna koyulmasıyla acayip bir imkan buldu. Geceleri kravat bağlamayı öğrenirken, gündüz özenle yaladı her basamaktaki erkleri.
Erdoğan çöktüğü medya kurumlarından birinin başına koydu onu.
Hikmetinden sual olunmaz elbette lakin doğru düzgün Türkçe yazamayan birinden yayın yönetmeni nasıl olurmuş göstermek için zaar!
Durumun farkında Turgay ve onun gibiler. O sebeple her haberde, her ayrıntıda Erdoğan ve ekibinin gözüne girmek zorundalar. Aksi halde kullanılmış kirli yara bandı gibi çöpe gitmeleri mukadder.
Kurban bayramında kasabın elinden kaçıp, nehirde 40 kilometre yüzerek kurtulan tosundan bile dış güç üretebilecek bir donanıma sahip bizim yaratıklar.
Bir kere Dr. Frankenstein’in emrine girdikten sonra benliğinizi iptal ediyorsunuz bir şekilde. ve öğrenerek ilerletebiliyorsunuz yeteneğinizi. Romandaki yaratık nasıl okuma yazmayı öğrenip, taleplerini her geçen gün artırıyorsa, bu yaratıklar da işlerinde her geçen gün daha profesyonel ve daha talepkâr oluyorlar.
Şarbonlu koyundan üst akıl oyunu fotoğrafı çekebilecek kadar gelişiyor yetenekleri. Yağmuru, suyu, havayı, karayı, denizi, her şeyi dış güçlere bağlayabilme donanımına sahip oluyorlar. Öyle ki, bir süre sonra sahiplerinin işaretini bile beklemiyorlar hamle yapmak için. Çünkü neyin onun hoşuna gideceğini biliyorlar ya da bildiklerini sanıyorlar.
Yalnız kimi zaman şap gibi açıkta da kaldıkları oluyor. Nasuhi Güngör gibi. İyi eğitilmiş oldukları için en çıkışsız durumda bile icap ederse kendi kendilerini imha etmeyi göze alarak ele geçirdikleri mevki ve mevziyi kaybetmemeye çabalıyorlar. Çünkü Dr. Victor’un gözünden düşmek demek hain ilan edilmekle eşdeğer.
O kadar idrak tükenmişliği yaşarlar ki, önlerine konulan aynı metnin sadece üzerine isimlerini yazarak köşe yazısı adı altında yayınlamakta hiç sakınca görmezler.
Onların şarbonu varsa bizim de Allah’ımız var!
Halkbank’ta pis kokular gelen gece yarısı operasyonları düzenleniyor. Savunmaya o kadar motive olmuşlar ki banka yetkilerini bile hayrette bırakacak kadar hayal güçlerini çalıştırma yetisi geliştirmişler. Bu konuda Turgay, Ergün, Karaalioğlu gibi isimlerin hakkını teslim etmek lazım. bulundukları makamın ve imkanın hakkını veriyorlar.
Matrix filminde ihanet eden bir karakter vardı bilmem hatırlar mısınız? Neo ve arkadaşlarını ajan Smith ve ekibini gammazlayıp yok etmeye kalkmıştı. Yarısından fazlasını da saf dışı bıraktı. Matrix’in içindeyken lüks bir lokantada dediklerini hatırlıyor musunuz?
“Şu yediğim biftek yalan, sadece simülasyondan ibaret biliyorum ama ben yalandan bir dünyada yaşamaya razıyım. O sebeple beni tekrar uyutmaları için anlaştım onlarla!”
Erdoğan bunları yalakalığa ve nemalanmaya o kadar alıştırmış ki, Morpheus önlerine çıkıp kendilerine seçsinler diye iki hap uzatsa, “Şefim ikisi birden kaça olur?” diyecek kıvama gelmiş durumdalar.
Vaziyet bu yani…
NOT: Ruşen Çakır, Nedim Şener, Cem Küçük, Ersoy Dede, Soner Yalçın, Ahmet Hakan, torbacı Fatih gibi isimler yukarıdaki “Creature” sınıfının dışında olduğu için isimleri ve resimleri yazıda geçmiyor. Onlar sadece her dönemin gücü elinde tutanlarının temizlik malzemesi olarak kullanılmıştır!
[Naci Karadağ] 3.9.2018 [TR724]
Menemene yumurta konur mu? [Levent Kenez]
Menemene soğan konup konmayacağı ile ilgili olarak bir gurmenin yaptığı ankete ‘Vay efendim ülkedeki gündeme bak’ nevinden taş atanları şiddetle kınıyorum. Gündem bir anda İsveçleşiyor ve dünya bir saniyeliğine güzelleşiyor hissini bile çok gördüler. Vedat Milor’e tepkiyi hele hiç anlamak mümkün değil. Bir kere adam gurme ya, işi yemek, ne sorsaydı? ‘S-400 alalım mı, almayalım mı?’ diye mi? Yoğun katılım da gayet normal herkes twitterda yaşıyor. Hem evet desen bir risk yok, hayır desen bir risk yok. Ha yarın birisi çıkar bence menemen böyle olmalı, öbür türlüsü içimizdeki hainlerin uydurması falan derse, ki derse kim şaşırır, işte o zaman işin rengi değişir. Milor’u bile kimse kurtaramayabilir. Hatırlayalım, bu ülkede menemen şöyle olacak bundan sonra diye buyurma potansiyeli yüksek, aklınıza hemen ilk gelen malum zatın yiye içe file benzeyen danışmanı Türkiye’de televizyonculuk yapan Hollandalı yemek şeflerinden bir tanesini casus ilan etmiş, ülkeyi gezerek istihbari bilgi bankası oluşturmakla suçlamıştı.
Neyse, esas konumuz başka. Bence bu küçümsenen konular ülkemizin pek yakında tek gündemi olacak.
-Menemene soğan konuyor muydu?
-Soğan çok pahalı zaten soğansız oluyormuş.
-Biberi uzatsana
-Sen delirdin mi ne biberi! Kilosu kaça haberin var mı?
-O zaman domates de koymayalım…
-Bi de koysaydın. Batıracak mısın sen bizi?
Yakında havalar soğuduğunda doğalgaz ve elektriğe gelen zamlar etkisini iyice gösterecek. Artık bütün evi ısıtmak birçoğumuz için lüks olacak. Bütün temel tüketim mallarının fiyatının nasıl arttığını iyiden iyiye hissetmeye başlayacağız.
2009’da Yunanistan’da feci bir ekonomik kriz yaşanmıştı malum. Hepimizin Yunanlılara dalga geçtiği zamanları hatırlarsınız. Almanların, para istemek için gelen Papandreu’yu ‘Sayın başbakan biz burada işe gitmek için sabah 6’da kalkıyoruz’ diye müstehzi manşet atarak karşıladığı ekonomik kriz. Dünya ekonomisindeki küçülmeye bağlı olarak Yunanistan’ın lokomotif sektörleri turizm ve gemicilik gelirlerinin hızla düşmesi sonucu, Yunanlıların AB’yi kandırmak için bütün istatistiklerle oynadıkları, kamu borcu ile ilgili verilerin tamamen yalan olduğu anlaşılmıştı. Hatta kaç devlet memurunun istihdam edildiği dahi net olarak ortaya konmamıştı. Sonuçta ülke siyasi, sosyal ve ekonomik olarak büyük bedeller ödemişti ki işsizlik ve ekonomik istikrarsızlık halen devam ediyor.
Türkiye’de herhalde ekonomik verilerin sağlıklı olduğunu düşünen yoktur. Türkiye yaşayacağı olası ekonomik krizi geçmiştekilerden çok daha ağır yaşayacak. Neden mi? Bir kere hiçbir zaman mesele ekonomik olarak görülmüyor. Yok dış güçler, haçlı saldırısı falan filan. Siyasi yaklaştıkça sorun daha da büyüyor. Ekonomik olarak sorunu çözmekle kim yetkili? Damat. Geçmişte yeterli olmasa da kamu denetimi mümkündü. Şimdi kim kimi denetleyebilir? Kim hesapları inceleyebilir? Hangi bürokrat, savcı, hakim bir şey yapabilir? Yine geçmiş krizlerde herşeyin bir şekilde yazılabildiği medya aritmetiği vardı. Şimdi “Ekonomik kriz var” diyenin hakkında soruşturma açılıyor. Geçmişte krize sebeb olanları siyasi olarak tasfiye etmek ya da cezalandırmak mümkündü? Bugün sandıktan hilesiz bir sonuç almak mümkün mü? Ülkede güvenilir seçim yapılmadığını bilmeyen var mı? Kaldı ki bu muhalefet mi kurtaracak Türkiye’yi? Ve listeye daha bir çok şey eklenebilir. Şu an ülkede büyük bir soygun düzeni olduğunu ve parti yandaşlarının en miniğinden en semirmişine kadar küpü doldurma yarışında olduğunu zaten gözlemliyorsunuz. Bir tane ihale yoktur ki temiz olsun. Bir tane iş yoktur ki kamu zarara uğramamış olsun. Kısaca patladığında cukkasını yapanlar hariç bütün millet altında kalacak.
Türkiye’den alacaklı olan AB ülkelerinin kriz çıktığı takdirde kendi bankaları zarar göreceğinden hareketle ‘aman batmasın da yüzsün’ diye çıkma ihtimali olan desteğe çok bel bağlıyorlar. Ama adamlar para verince nasıl harcandığını görmek istiyor. Daha önce mültecilere verilen paranın nasıl cukkalandığını çok iyi biliyorlar çünkü. Devlet 25 milyona yakın kişiye sosyal ödeme yapıyor. Erdoğan’ın, saltanatını ayakta tutmak için devlet imkanları ile finanse ettiği patronaj ve rüşvet sistemi ilk hedefte olan.
En ortasından konuşalım, ülkede ekonomik kriz çıksın istiyor muyum? Asla. Türkiye’nin fakirleşmesini ve itibar kaybetmesini arzulayan haindir. Bu rejim defolup gidecek geride yine biz kalacağız. Erdoğan ve AKP, Türkiye demek değildir. Eğer bu zalim ve insanlara zulmeden, öldüren katil rejimin sonunu ekonomi getirecekse ben ekonomik krizi kurtuluş olarak görürüm. Bu ülkenin şansı olur. Çünkü bu diktatör kendi saltanatı için bu şekilde devam ederse Türkiye’nin milli güvenliğinden, sokaktaki can güvenliğine ve sonra elbette ekonomisine uzun yıllar tamir olunmaz zararlar verecek. Ülkeyi yakıp yıkmadan da asla gitmeyecek. İç savaş çıkarmaktan zerre tereddüt etmez. Benim tek dert ettiğim bu zalim idare yüzünden zaten sıkıntı çeken masumlar. Eğer çok daha büyük felaketlerin yaşanmasına engel olacaksa sadece ekonomik krize razıyım. Uyuyan büyük bir kitlenin başka türlü uyanacağı yok meselesi değil. Bencil, korkak, ikiyüzlü, 40 yıldır tanıdıkları insanlara akrabalarına zulm edilirken ses çıkaramayan, vefasız ve karaktersiz insanların ceplerine vurunca fikir değiştirdiklerini görüp bir kere daha ne kadar iğrenç olduklarını görmek gibi basit hayallerim yok.
Bilirsiniz Kuran’da bu tür liderler için iki şeyin altı çizilir. Ekinleri ve nesilleri mahvetmekten bahseder. Ekinleri de nesilleri de mahvettiler. Dibe vurmuş bir ekonomi, itibarı kalmamış bir ülke ve zihinleri iğfal edilmiş nesiller bırakacaklar.
[Levent Kenez] 3.9.2018 [TR724]
Neyse, esas konumuz başka. Bence bu küçümsenen konular ülkemizin pek yakında tek gündemi olacak.
-Menemene soğan konuyor muydu?
-Soğan çok pahalı zaten soğansız oluyormuş.
-Biberi uzatsana
-Sen delirdin mi ne biberi! Kilosu kaça haberin var mı?
-O zaman domates de koymayalım…
-Bi de koysaydın. Batıracak mısın sen bizi?
Yakında havalar soğuduğunda doğalgaz ve elektriğe gelen zamlar etkisini iyice gösterecek. Artık bütün evi ısıtmak birçoğumuz için lüks olacak. Bütün temel tüketim mallarının fiyatının nasıl arttığını iyiden iyiye hissetmeye başlayacağız.
2009’da Yunanistan’da feci bir ekonomik kriz yaşanmıştı malum. Hepimizin Yunanlılara dalga geçtiği zamanları hatırlarsınız. Almanların, para istemek için gelen Papandreu’yu ‘Sayın başbakan biz burada işe gitmek için sabah 6’da kalkıyoruz’ diye müstehzi manşet atarak karşıladığı ekonomik kriz. Dünya ekonomisindeki küçülmeye bağlı olarak Yunanistan’ın lokomotif sektörleri turizm ve gemicilik gelirlerinin hızla düşmesi sonucu, Yunanlıların AB’yi kandırmak için bütün istatistiklerle oynadıkları, kamu borcu ile ilgili verilerin tamamen yalan olduğu anlaşılmıştı. Hatta kaç devlet memurunun istihdam edildiği dahi net olarak ortaya konmamıştı. Sonuçta ülke siyasi, sosyal ve ekonomik olarak büyük bedeller ödemişti ki işsizlik ve ekonomik istikrarsızlık halen devam ediyor.
Türkiye’de herhalde ekonomik verilerin sağlıklı olduğunu düşünen yoktur. Türkiye yaşayacağı olası ekonomik krizi geçmiştekilerden çok daha ağır yaşayacak. Neden mi? Bir kere hiçbir zaman mesele ekonomik olarak görülmüyor. Yok dış güçler, haçlı saldırısı falan filan. Siyasi yaklaştıkça sorun daha da büyüyor. Ekonomik olarak sorunu çözmekle kim yetkili? Damat. Geçmişte yeterli olmasa da kamu denetimi mümkündü. Şimdi kim kimi denetleyebilir? Kim hesapları inceleyebilir? Hangi bürokrat, savcı, hakim bir şey yapabilir? Yine geçmiş krizlerde herşeyin bir şekilde yazılabildiği medya aritmetiği vardı. Şimdi “Ekonomik kriz var” diyenin hakkında soruşturma açılıyor. Geçmişte krize sebeb olanları siyasi olarak tasfiye etmek ya da cezalandırmak mümkündü? Bugün sandıktan hilesiz bir sonuç almak mümkün mü? Ülkede güvenilir seçim yapılmadığını bilmeyen var mı? Kaldı ki bu muhalefet mi kurtaracak Türkiye’yi? Ve listeye daha bir çok şey eklenebilir. Şu an ülkede büyük bir soygun düzeni olduğunu ve parti yandaşlarının en miniğinden en semirmişine kadar küpü doldurma yarışında olduğunu zaten gözlemliyorsunuz. Bir tane ihale yoktur ki temiz olsun. Bir tane iş yoktur ki kamu zarara uğramamış olsun. Kısaca patladığında cukkasını yapanlar hariç bütün millet altında kalacak.
Türkiye’den alacaklı olan AB ülkelerinin kriz çıktığı takdirde kendi bankaları zarar göreceğinden hareketle ‘aman batmasın da yüzsün’ diye çıkma ihtimali olan desteğe çok bel bağlıyorlar. Ama adamlar para verince nasıl harcandığını görmek istiyor. Daha önce mültecilere verilen paranın nasıl cukkalandığını çok iyi biliyorlar çünkü. Devlet 25 milyona yakın kişiye sosyal ödeme yapıyor. Erdoğan’ın, saltanatını ayakta tutmak için devlet imkanları ile finanse ettiği patronaj ve rüşvet sistemi ilk hedefte olan.
En ortasından konuşalım, ülkede ekonomik kriz çıksın istiyor muyum? Asla. Türkiye’nin fakirleşmesini ve itibar kaybetmesini arzulayan haindir. Bu rejim defolup gidecek geride yine biz kalacağız. Erdoğan ve AKP, Türkiye demek değildir. Eğer bu zalim ve insanlara zulmeden, öldüren katil rejimin sonunu ekonomi getirecekse ben ekonomik krizi kurtuluş olarak görürüm. Bu ülkenin şansı olur. Çünkü bu diktatör kendi saltanatı için bu şekilde devam ederse Türkiye’nin milli güvenliğinden, sokaktaki can güvenliğine ve sonra elbette ekonomisine uzun yıllar tamir olunmaz zararlar verecek. Ülkeyi yakıp yıkmadan da asla gitmeyecek. İç savaş çıkarmaktan zerre tereddüt etmez. Benim tek dert ettiğim bu zalim idare yüzünden zaten sıkıntı çeken masumlar. Eğer çok daha büyük felaketlerin yaşanmasına engel olacaksa sadece ekonomik krize razıyım. Uyuyan büyük bir kitlenin başka türlü uyanacağı yok meselesi değil. Bencil, korkak, ikiyüzlü, 40 yıldır tanıdıkları insanlara akrabalarına zulm edilirken ses çıkaramayan, vefasız ve karaktersiz insanların ceplerine vurunca fikir değiştirdiklerini görüp bir kere daha ne kadar iğrenç olduklarını görmek gibi basit hayallerim yok.
Bilirsiniz Kuran’da bu tür liderler için iki şeyin altı çizilir. Ekinleri ve nesilleri mahvetmekten bahseder. Ekinleri de nesilleri de mahvettiler. Dibe vurmuş bir ekonomi, itibarı kalmamış bir ülke ve zihinleri iğfal edilmiş nesiller bırakacaklar.
[Levent Kenez] 3.9.2018 [TR724]
Güney Kore şampiyon oldu, Tottenham bayram yaptı! [Hasan Cücük]
Premier Lig’de artık zirve mücadelesi veren Tottenham’ın başarısında rol oynayan oyuncular sayılırken, Dele Alli, Christian Eriksen, Harry Kane ve Min Son isimleri ilk sırada yer alıyor. Bu sezon başarısına kaldığı yerden devam eden Tottenham’ın kadrosunda herkesin gözü Min Son’u aradı. Sadece ligin ilk maçında Newcastle karşısında 11 dakika forma şansı bulan Min Son, son 3 maçta yoktu. Sebebi ise; Güney Kore milli takımıyla 18. Asya Oyuncuları’nda ter dökmesiydi. Tottenham, yıldız oyuncusundan 3 hafta mahrum sahaya çıkarken asıl büyük tehlike bu ayrılığın 21 ay sürmesiydi. Ancak korkulan olmadı.
Endenozya’nın ev sahipliğini yaptığı 18. Asya Oyunları’nı Tottenham ve Min Son için farklı kılan bir özelliği vardı. Güney Kore için ter döken Min Son’un askerlikten muaf olması için 18. Asya Oyunları son şanstı. Güney Kore’de 1957 yılından bu yana 21 ay askerlik zorunluluğu vardı. Bu kural tüm ülke vatandaşları içinde geçerli olduğu için Tottenhamlı Heung Min Son’un 28 yaşına kadar 21 ay vatani vazifesini yapması gerekiyordu. Ülkede kuralın esnek olduğu durumlarda vardı. Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunları’nda üçüncü olmak askerlikten kurtulmanın vizesi oluyordu.
2018 Dünya Kupası vizesini alan Güney Kore, bir taraftan Almanya, İsveç ve Meksika’nın yer aldığı gruptan çıkmanın diğer taraftan ilk 3’e girmenin hesabını yapıyordu. Kadroda bulunan 23 oyuncu hem ülkeleri hem de kendileri için oynuyordu. 21 ay futboldan uzak kalmak bir oyuncunun kariyeri için müthiş bir düşüş demekti. Hele Avrupa’da oynayanlar için… Güney Kore’nin hesabı Rusya’da tutmamıştı. İsveç ve Meksika’ya yenilmişler, kupanın favorisi Almanya’yı 2-0 yenip, tarihi bir başarı imza atmışlar ama grupta 3. olup evlerine dönmüştü.
Heung Min Son için önüne çıkan yeni fırsat 18. Asya Oyunları’ydı. Güney Kore, oyunlara U23 takımıyla katılırken, kurallar gereği kadroya dahil edilen 23 yaşından büyük isimlerden biri de Heung Min Son’du. Malezya, Bahreyn ve Kırgızistan ile aynı grupta yer alan Güney Kore, 6 puanla ikinci olarak bir üst tura çıkıyordu. Son 16 turunda İran’ı 2-0 yenip çeyrek final vizesi alan Güney Kore, bu turda uzatmalarda Özbekistan’ı 4-3 yeniyordu. Güney Kore adım adım hedefine doğru ilerlerken yarı finalde rakibi Vietnam oluyordu. 3-1’lik skorla Vietnam’ı safdışı bırakıp finale geliyordu.
Finalde aşması gereken engel ise Japonya idi. İki ekibin şampiyonluk mücadelesinde uzatma devrelerinde bulduğu gollerle gülen taraf Güney Kore oldu. Japonya’yı 2-1 yenen Güney Kore, 18. Asya Oyunları’nda şampiyon oldu. Finalde 90 dakikada eşitlik bozulmazken Asya Oyunlarında altın madalya kazanan Güney Kore’nin gollerini 93. dakikada Seungwoo Lee ve 101. dakikada Hee Chan Hwang kaydetti. Japonya’nın tek sayısı ise 115. dakikada Ayase Uefa’dan geldi.
Heung Min Son ve arkadaşlarının askerlikten muaf olması için tek şansları Asya Oyunları’nda şampiyon olmaktı. Zira, Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunları’nda askerlik muafiyeti için 3. olmak yeterken, bölgesel turnuvalarda şampiyon olmak gerekiyordu. Asya Oyunları futbolda altında madalyaya ulaşan 20 Güney Koreli futbolcu askerlikten artık muaflar. Kadroda Tottenhamlı Heung Min Son’un yanı sıra Hamburglu Hwang Hee-chan, Veronalı Lee Seung-woo da yer alıyordu.
Güney Kore’nin şampiyonluğu şüphesiz en çok Tottenham patronu Mauricio Pochettino’yu mutlu etti. Bu sezon transfer yapmadan lige başlayan Pochettino, bir de yıldız oyuncusunda 21 ay mahrum olma riskiyle karşı karşıya bulunuyordu. Neyse ki korkulan olmadı. Geçen sezon lig, kupa ve Avrupa maçlarında 53 kez Tottenham formasını giyip 18 gol atıp, 12 asist yapmıştı.
[Hasan Cücük] 3.9.2018 [TR724]
Endenozya’nın ev sahipliğini yaptığı 18. Asya Oyunları’nı Tottenham ve Min Son için farklı kılan bir özelliği vardı. Güney Kore için ter döken Min Son’un askerlikten muaf olması için 18. Asya Oyunları son şanstı. Güney Kore’de 1957 yılından bu yana 21 ay askerlik zorunluluğu vardı. Bu kural tüm ülke vatandaşları içinde geçerli olduğu için Tottenhamlı Heung Min Son’un 28 yaşına kadar 21 ay vatani vazifesini yapması gerekiyordu. Ülkede kuralın esnek olduğu durumlarda vardı. Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunları’nda üçüncü olmak askerlikten kurtulmanın vizesi oluyordu.
2018 Dünya Kupası vizesini alan Güney Kore, bir taraftan Almanya, İsveç ve Meksika’nın yer aldığı gruptan çıkmanın diğer taraftan ilk 3’e girmenin hesabını yapıyordu. Kadroda bulunan 23 oyuncu hem ülkeleri hem de kendileri için oynuyordu. 21 ay futboldan uzak kalmak bir oyuncunun kariyeri için müthiş bir düşüş demekti. Hele Avrupa’da oynayanlar için… Güney Kore’nin hesabı Rusya’da tutmamıştı. İsveç ve Meksika’ya yenilmişler, kupanın favorisi Almanya’yı 2-0 yenip, tarihi bir başarı imza atmışlar ama grupta 3. olup evlerine dönmüştü.
Heung Min Son için önüne çıkan yeni fırsat 18. Asya Oyunları’ydı. Güney Kore, oyunlara U23 takımıyla katılırken, kurallar gereği kadroya dahil edilen 23 yaşından büyük isimlerden biri de Heung Min Son’du. Malezya, Bahreyn ve Kırgızistan ile aynı grupta yer alan Güney Kore, 6 puanla ikinci olarak bir üst tura çıkıyordu. Son 16 turunda İran’ı 2-0 yenip çeyrek final vizesi alan Güney Kore, bu turda uzatmalarda Özbekistan’ı 4-3 yeniyordu. Güney Kore adım adım hedefine doğru ilerlerken yarı finalde rakibi Vietnam oluyordu. 3-1’lik skorla Vietnam’ı safdışı bırakıp finale geliyordu.
Finalde aşması gereken engel ise Japonya idi. İki ekibin şampiyonluk mücadelesinde uzatma devrelerinde bulduğu gollerle gülen taraf Güney Kore oldu. Japonya’yı 2-1 yenen Güney Kore, 18. Asya Oyunları’nda şampiyon oldu. Finalde 90 dakikada eşitlik bozulmazken Asya Oyunlarında altın madalya kazanan Güney Kore’nin gollerini 93. dakikada Seungwoo Lee ve 101. dakikada Hee Chan Hwang kaydetti. Japonya’nın tek sayısı ise 115. dakikada Ayase Uefa’dan geldi.
Heung Min Son ve arkadaşlarının askerlikten muaf olması için tek şansları Asya Oyunları’nda şampiyon olmaktı. Zira, Dünya Kupası ve Olimpiyat Oyunları’nda askerlik muafiyeti için 3. olmak yeterken, bölgesel turnuvalarda şampiyon olmak gerekiyordu. Asya Oyunları futbolda altında madalyaya ulaşan 20 Güney Koreli futbolcu askerlikten artık muaflar. Kadroda Tottenhamlı Heung Min Son’un yanı sıra Hamburglu Hwang Hee-chan, Veronalı Lee Seung-woo da yer alıyordu.
Güney Kore’nin şampiyonluğu şüphesiz en çok Tottenham patronu Mauricio Pochettino’yu mutlu etti. Bu sezon transfer yapmadan lige başlayan Pochettino, bir de yıldız oyuncusunda 21 ay mahrum olma riskiyle karşı karşıya bulunuyordu. Neyse ki korkulan olmadı. Geçen sezon lig, kupa ve Avrupa maçlarında 53 kez Tottenham formasını giyip 18 gol atıp, 12 asist yapmıştı.
[Hasan Cücük] 3.9.2018 [TR724]
Beton Hastalığı [Hakan Zafer]
Her gün, “bu da mı oldu, biz ne ara…” denecek onlarca garip haber okuyoruz. Güvenlik kameraları vs. derken kendi eliyle rezaletini çekip sosyal ağlarda paylaşmak da eklenince birçoğunun videosu da oluyor. Mevcut ahlaki profilin yere kapaklanmasından hareketle daha fazla saflığa dayanamadığım için, bunların bir komplo teorisi çerçevesinde çoğaldığı kanaatinde değilim.
Elbette önceden de oluyordu. Bizim daha fazla görüyor olmamız, istatistik olarak bir şeyin çoğaldığı anlamına gelmeyebilir. Gördüklerimiz sınırlı, hatta olan bitenin hepsi de olabilir. Olayların sınırlılıklarının olması bizim için anlam ifade edebilir etmesine de Charlie Chaplin filmindeymiş gibi aynı anda bir ton iş başına gelen kimselere bunların rastlantısal değerinden ve genelleme yapılamayacağından bahsetmek ikna eder mi?
Görünür olma durumu, kavram ve olguların insan zihnindeki imajını değiştirebilir. Dindarların bu konuyu çok daha iyi anlayacağını beklesek de ayıp ve günahtan pişmanlığın işareti olması gereken örtmenin, nasıl yanlış kullanıldığını şimdi daha fazla görüyoruz. Bu arada bir şeyi ifade etmek durumundayım. Dindeki günahı örtmek, asla bir başkasının hakkını ihlal etmek, hesap sorulmasını engellemek, üstünü örtmek veya iz kaybettirmek anlamına gelmez. O, bireyin kötülükle mücadelesinde bir aşamadır.
*****
Geçen haftanın en sarsıcı videosunda bir çocuk öldü. Öğrenci yurdunda akranı ile kavga ettikten sonra merdivenlerden düşüp başını zemine çarparak yaralanan ve sonra tedavi gördüğü hastanede vefat eden 14 yaşındaki İsmail Kerem.
4 Ağustosta vefat ediyor. “Yaz günü hangi öğrenci yurdu açık olur” sorusu benim de aklıma geldi. Dini içerikli eğitim veren bir cemaat yurdunda olmasının üzüntümü artırması gibi bir çelişkiye düşmek istemem. Falandan feşmekândan bağımsız olarak benim derdim, 14 yaşında bir çocuğun ölümü, buna sebep lakaytlık ve sonrasında sorumlu tutulmamak için ölüm nedeninin tespitine bilinçli müdahale.
Annesi metanetle, “iki çocuk kavga edebilir…” diyor. Bu anlaşılır ama görevli birinin kavgayı müdahale etmeden izlemesi anlaşılır gibi değil. Olay travmatik, kabul ama bön bön kavga izleyen birinin yurtta çocuklara “hocalık” yapmasına neden izin verilir? Çocuk düştükten sonra aranan doktorun kesinlikle sarsılmaması gerektiği uyarısına rağmen kavga izlerini yok etmek adına iç çamaşırına varana dek bütün kıyafetleri neden değiştirilir? Neden aileye kamera kaydının kavga kısmı kesilerek sadece çocuklarının yerdeki elektrik süpürgesi kordonuna takılıp merdivenden aşağı düştüğünü gösteren bölümü verilir? Neden acılı aileye elinde para kozu ile adam gönderilir, “istediğiniz yardımı yapalım” denir, yanına ne tür izah koyarsanız koyun, bunları anlamak mümkün değil.
Olayın vuku bulduğu yerin tabelasından hareket gibi bir çukura kendimi itmeden soruyorum, o çocuğa öğrettiğiniz Kuran’ı, sadece mahreç ve tecvit kurallarından ibaret görmüyorsanız, örtbas etmenin devamlılık sağlayacağı yanılgısına düşmektense çok mu zor çıkıp sorumluluk almak? “Ne olursa olsun hiçbir şey insan hayatı kadar ağır değildir” deyip, ölçüp biçtiklerini bir yana bırakarak insan kalmak çok mu zor?
Bu tür olaylarda bizim milletin garip bir refleksi var, “ne yapsınlar…” diye başlayan, yapılanı mazur gördüğü yetmezmiş gibi bir aşama sonrasında “ben nasıl laf ettim böyle” diye kendinizi kötü hissettirecek duygusal manevi baskılama. Bundan önceki benzer olaylarda da aynısı oldu. Mesela, onlarca çocuğun tecavüze uğradığı bir yerde, 12 çocuğun diri diri yandığı bir başka yerde çocuklara Kur’an öğretilmesi, bu meşum hadiseler sebebiyle o beton yığınlarının kapanma tehlikesi veya ait olduğu dini grubun imajı bozulacağından mukaddes(!) işlerine devam edemeyecekleri gibi kaygılarla -başkasına bırakmadan- insanların kendi kendilerini baskıladığına şahit olduk. Bu tür bir olay sonrası “onlar da hizmet ediyor, çok şaaapmamak lazım” demenin insan dilinde bir tercümesi olabilir mi mesela? Lafı ateşleyen ucuna “hele şu dönemde…” takmışsa zaten hiç şansınız yok.
Hastalık çok belki ama bizde sosyal yapıların en büyük problemi, insan algısı. Yoksa belediye kepçesi, ruhsatsız duvarına değdiğinde çıkardığı gürültüyü, yitip giden çocukların ardından çıkarmayan kimselerin tutulduğu beton hastalığından kim kurtulmuş da onlar kurtulsun?
[Hakan Zafer] 3.9.2018 [TR724]
Elbette önceden de oluyordu. Bizim daha fazla görüyor olmamız, istatistik olarak bir şeyin çoğaldığı anlamına gelmeyebilir. Gördüklerimiz sınırlı, hatta olan bitenin hepsi de olabilir. Olayların sınırlılıklarının olması bizim için anlam ifade edebilir etmesine de Charlie Chaplin filmindeymiş gibi aynı anda bir ton iş başına gelen kimselere bunların rastlantısal değerinden ve genelleme yapılamayacağından bahsetmek ikna eder mi?
Görünür olma durumu, kavram ve olguların insan zihnindeki imajını değiştirebilir. Dindarların bu konuyu çok daha iyi anlayacağını beklesek de ayıp ve günahtan pişmanlığın işareti olması gereken örtmenin, nasıl yanlış kullanıldığını şimdi daha fazla görüyoruz. Bu arada bir şeyi ifade etmek durumundayım. Dindeki günahı örtmek, asla bir başkasının hakkını ihlal etmek, hesap sorulmasını engellemek, üstünü örtmek veya iz kaybettirmek anlamına gelmez. O, bireyin kötülükle mücadelesinde bir aşamadır.
*****
Geçen haftanın en sarsıcı videosunda bir çocuk öldü. Öğrenci yurdunda akranı ile kavga ettikten sonra merdivenlerden düşüp başını zemine çarparak yaralanan ve sonra tedavi gördüğü hastanede vefat eden 14 yaşındaki İsmail Kerem.
4 Ağustosta vefat ediyor. “Yaz günü hangi öğrenci yurdu açık olur” sorusu benim de aklıma geldi. Dini içerikli eğitim veren bir cemaat yurdunda olmasının üzüntümü artırması gibi bir çelişkiye düşmek istemem. Falandan feşmekândan bağımsız olarak benim derdim, 14 yaşında bir çocuğun ölümü, buna sebep lakaytlık ve sonrasında sorumlu tutulmamak için ölüm nedeninin tespitine bilinçli müdahale.
Annesi metanetle, “iki çocuk kavga edebilir…” diyor. Bu anlaşılır ama görevli birinin kavgayı müdahale etmeden izlemesi anlaşılır gibi değil. Olay travmatik, kabul ama bön bön kavga izleyen birinin yurtta çocuklara “hocalık” yapmasına neden izin verilir? Çocuk düştükten sonra aranan doktorun kesinlikle sarsılmaması gerektiği uyarısına rağmen kavga izlerini yok etmek adına iç çamaşırına varana dek bütün kıyafetleri neden değiştirilir? Neden aileye kamera kaydının kavga kısmı kesilerek sadece çocuklarının yerdeki elektrik süpürgesi kordonuna takılıp merdivenden aşağı düştüğünü gösteren bölümü verilir? Neden acılı aileye elinde para kozu ile adam gönderilir, “istediğiniz yardımı yapalım” denir, yanına ne tür izah koyarsanız koyun, bunları anlamak mümkün değil.
Olayın vuku bulduğu yerin tabelasından hareket gibi bir çukura kendimi itmeden soruyorum, o çocuğa öğrettiğiniz Kuran’ı, sadece mahreç ve tecvit kurallarından ibaret görmüyorsanız, örtbas etmenin devamlılık sağlayacağı yanılgısına düşmektense çok mu zor çıkıp sorumluluk almak? “Ne olursa olsun hiçbir şey insan hayatı kadar ağır değildir” deyip, ölçüp biçtiklerini bir yana bırakarak insan kalmak çok mu zor?
Bu tür olaylarda bizim milletin garip bir refleksi var, “ne yapsınlar…” diye başlayan, yapılanı mazur gördüğü yetmezmiş gibi bir aşama sonrasında “ben nasıl laf ettim böyle” diye kendinizi kötü hissettirecek duygusal manevi baskılama. Bundan önceki benzer olaylarda da aynısı oldu. Mesela, onlarca çocuğun tecavüze uğradığı bir yerde, 12 çocuğun diri diri yandığı bir başka yerde çocuklara Kur’an öğretilmesi, bu meşum hadiseler sebebiyle o beton yığınlarının kapanma tehlikesi veya ait olduğu dini grubun imajı bozulacağından mukaddes(!) işlerine devam edemeyecekleri gibi kaygılarla -başkasına bırakmadan- insanların kendi kendilerini baskıladığına şahit olduk. Bu tür bir olay sonrası “onlar da hizmet ediyor, çok şaaapmamak lazım” demenin insan dilinde bir tercümesi olabilir mi mesela? Lafı ateşleyen ucuna “hele şu dönemde…” takmışsa zaten hiç şansınız yok.
Hastalık çok belki ama bizde sosyal yapıların en büyük problemi, insan algısı. Yoksa belediye kepçesi, ruhsatsız duvarına değdiğinde çıkardığı gürültüyü, yitip giden çocukların ardından çıkarmayan kimselerin tutulduğu beton hastalığından kim kurtulmuş da onlar kurtulsun?
[Hakan Zafer] 3.9.2018 [TR724]
Yıllardan beri işte bunu diyorum!.. [Ahmet Kurucan]
“Güler misin ağlar mısın?” denir ya Anadolu’da. Erdem Çelik’in 250 TL’yi ödememek için çıkardığı arbede sonucu polis tarafından yakalanıp karakola götürülürken söylediği “Ben vatan haini değilim. Vatanı satmadım. Altı üstü İsrailli turistlerin kartını kopyaladım. Bunun için de 150 yıl ceza aldım. Yatacak yeriniz yok sizin!” satırlarını okuyunca gülmek ile ağlamak arasında buldum kendimi. Yıllardan beri söylediğim “en büyük sorunumuz zihniyettir” tespitini yeniden hatırlarken ağzımdan gayri ihtiyari “İşte bunu diyorum!” cümlesi döküldü.
“Bir dönemdeki sosyal, siyasi, idari, adli, askeri, dini güçler, sivil toplum örgütleri, ticari hayat ve eğitim etkinliklerinin birlikte oluşturdukları ama bunların hiçbirine indirgenemeyen duygu, düşünce, anlayış ve zevk bütününe zihniyet denir.” Bu unsurların fertler üzerinde etki derecesi farklı olabilir. Söz gelimi dindar bir aile ve dindar bir muhitte yetişen ve yaşayan insan ile tam aksi bir atmosferde büyüyen ve yaşayan bir insanın zihniyet oluşumunda ve bu zihniyete bağlı olarak düşünce ve davranışlarında dinin etkisi ya da etkisizliği itibariyle elbette fark vardır ve olacaktır. Ali Şeriati’nin tarih, toplum, coğrafya ve ene’yi sayarak insanın dört zindanı tespitine bu zaviyeden bakarsanız çok derin anlamlara ulaşabilirsiniz.
Zihniyetle ile alakalı bir cümlelik bu tarif ve yine bir cümlelik izahtan sonra gelelim Erdem Çelik’e. Önce olayı hatırlatalım. Haber sitelerinde yazdığına göre 54 farklı suçtan 95 yıl kesinleşmiş hapis ve ödenmemiş 98 bin liralık para cezası gerekçeleriyle aranan Erdem Çevik, içkili lokantada 250 TL tutan hesabını ödememek için itiraz ediyor. İhtimal alkolün de etkisi ile itirazlar arbede boyutuna yükseliyor ve yapılan ihbar sonucu polis gelip Çelik’i üzerinden kimlik kartı çıkmadığı için gözaltına alıp karakola götürüyor. Yukarıda okuduğunuz cümleleri işte tam da bu anda görüntü alan basın mensuplarına karşı polis ekibi aracına binerken söylüyor Çelik.
“Ben vatan haini değilim.” Çok güzel. Tebrikler, teşekkürler…
Tek tek ele alalım ama hatırlatayım yazının geri kalanı yarı ironik bir üslupla kaleme alındı. “Ben vatan haini değilim.” Çok güzel. Tebrikler, teşekkürler. Bu vatanda yaşayan herkes sizin vatan haini olmamanızdan dolayı size minnettar. Bir dakika; neden vatan haini olacaksınız ki? Bu vatan, vatanın yöneticileri, çevrendeki vatan sakinleri sizin vatan haini olmanızı gerektirecek ölçüde büyük bir yanlış mı yaptılar ki bunu söylüyorsunuz? Ya da siz, içinde doğduğunuz, büyüdüğünüz, ekmeğini yediğin, suyunu içtiğiniz, havasını kokladığınız vatanına karşı ihanet edecek kadar sütü bozuk, karaktersiz ve şahsiyetsiz bir insan mısınız ki vatan haini olasınız?
İkincisini geçelim. Sizi tanımadığım için bir şey demem ve diyemem. Hüsnü zanna memurum. Ama ilki ile alakalı şunu diyebilirim; araştırmalar gösteriyor ki insanı vatan haini yapan unsurların başında başta siyasi sistem ve idarecilerinden karşılaşılan zulümler geliyormuş. Hukuk dilinde “menfi statü hakları” denilen insanın doğuştan insan olarak yaratılması ile hak kazandığı tabii hakları bile vermeyen devlet, hükümet, rejim ve yöneticilerinin yaptıkları insanın canına tak ettiriyor ve ihanet ediyormuş.
Bu bakış açısını merkeze koyarak şimdi size soruyorum; siz vatanınıza ihanet edecek derecede zulümlerle, baskılarla, haksızlıklarla karşılaştınız mı? Eğer cevabınız evet ise, sizi vatan haini olmanın eşiğine getiren ya da vatan haini yapan hadiseleri bizimle paylaşır mısın? Sabık Diyanet İşleri Başkanının makamına hediye edilen Mercedes’i geri verirken söylediği deyimle “ibret-i alem” olur. Gelecek nesillere anlatırız. Deriz ki; Erdem Çelik öyle kötü muamelelere maruz kaldı ki, eğer ihanet etseydi hiç kimse ona neden ihanet ettin demez ve diyemezdi? Onun yerine kim olsaydı aynı ihaneti yapardı. Ama o sağ duyusunun sesini dinledi, inancının yaptırım gücüne sığındı ve ihanet etmedi. Örnek alın bunu. Siz de onun gibi olun. Ama vatan haini değilim dediğinize göre demek ki karşılaşmadınız? Şahsiyet ve karakteriniz de buna müsait değil. O zaman paragrafın başında söylediğim şeyi tekrar söyleyeyim; tebrikler, teşekkürler, vatan size minnettar.!
“Vatanı satmadım.” Ne kadar güzel!..
Bu da takdire şayan. İyi ama bir sorum var size; vatanı satmak ne demek? Vatana ihanet etmedim ile aynı anlamda mı vatanı satmadım sözünüz? Tersinden düşünerek soruyorum, vatanınızı satsaydınız ne yapardınız? Ölçüsü ne vatanı satmanın? Mesela bu vatanın vatandaşı olduğunuz halde kanunlara riayet etmez miydiniz? Hukukun ve kanunun çizdiği çerçeve içinde hayatınızı idame ettirip hiçbir şekilde suça bulaşmaz mıydınız? Diyelim ki beşerdir, şaşar. Suça bulaştınız, adil mahkemelerde, tarafsız yargı önünde yargılandınız ve maddi tazminat cezası aldınız; o cezayı ödemez miydiniz? Hürriyetinizi tahdit yani hapis cezası verdiler; hapse girmemek için kaçar mıydınız?
Benim bildiğime göre vatanı satmamak, hukukun ve kanunun çizdiği çerçeve içinde yaşamını sürdürmek demektir. Vatanı satmamak, suça bulaşan ve ceza alan bir insanın cezanın gereğini hemen ve anında yerine getirmesiyle mümkün olur. Ama sayın Erdem Çelik, haberde geçen bilgilere göre 54 farklı suçtan 95 yıl kesinleşmiş hapis cezası ve ödenmemiş olan 98 bin liralık para cezanız varmış; bununla vatana ihanet etmemek ve vatanı satmamak arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz? Bunu bize izah etseniz de biz de vatanı satmasak?
Yoksa siz de sihirli 4 harflik kelimeyi mi söyleyeceksiniz? Ya da adil mahkemeler, tarafsız hakimler-savcılar ve yargılamalar yok. Diktatör bir rejim hakim şu an. “Yargı siyasetin köpeği” haline geldi. Her şey bir kişinin iki dudağı arasında. Bütün dünya da bunu biliyor; yoksa sen bilmiyor musun diye mi bana cevap vereceksiniz?
“Altı üstü İsrailli turistlerin kartını kopyaladım.” Ne kadar güzel!
İsraillerin kartını –kimlik kartı da olabilir ama ihtimal kredi kartını kastediyor- kopyalamak ahlaken ayıp değil, hukuken suç değil, dinen günah değil, evrensel insani ilkelere göre de meşru. Öyle değil mi? Neden; çünkü İsrailli. Yahudi! Musevi! Onların kredi kartlarını kopyalamanın mahzuru yok! Eğer kredi kartı bir Türk’ün olsaydı doğru olmazdı. O ayıp, suç, günah, haram! Aman Allah’ım, daha neler! “Altı-üstü” diyorsunuz ya, oradan çıkartıyorum bu sonucu. Altı-üstü kavramının Türkçedeki anlamını biliyorum çünkü. Size bir soru daha; başka altı-üstü diyebileceğiniz milletler, ırklar, dinler, kültürler hangileridir? Mesela Amerikalıların, Rusların, Almanların, Fransızların, İngilizlerin kartını kopyalayabilir miyiz? Ya da Suudilerin, Katarlıların? Hıristiyanların, Yahudilerin? Gerçekten cevabınızı çok merak ediyorum.
Ha unutmadan cümlenizin devamında “Altı üstü İsrailli turistlerin kartını kopyaladım. Bunun için de 150 yıl ceza aldım.” diyorsunuz. İhtimal vatanını satan hain hâkim ve savcılara denk geldiniz. 150 yıl yaşayan insan bile yok günümüz dünyasında. Size nasıl olur da 150 yıl verirler? Müebbet hapis cezası demek bu? Kim bu size müebbet hapis cezası veren satılmış hâkim ve savcılar? Kararı temyiz için bir üst mahkemeye baş vuru yapmışsınızdır umarım. Yargıtay, Anayasa mahkemesi vs. Onlar da cezayı onadılar mı yoksa? Vah hain oğlu hainler!. Yahu bu emniyet ve adliye vatanını satan hainlerle dolu. Altı üstü İsrailli turistin kartını kopyalayan Türk vatandaşına nasıl olur da 150 yıl ceza verirler? İbret-i alem için asmalı bu hakimleri!
Ama bir yerde siz haklısınız. Şaka yapmıyorum, ciddiyim şu an. Seçilmiş ve atanmış olarak bu millete hizmet edeceğiz deyip en üst idari makamlarda bulunan insanlar deveyi hamutu ile götürürken sizin altı üstü bir İsrailli turistin kartını kopyalamanıza 150 yıl ceza verilmez ki? Deveyi hamutu ile götürenlere ceza vermeyip gariban ve sade bir vatandaş olarak size ceza verenlere ben şimdi ona satan hain demem! Hakikaten haklısın.
Ve son sözünüz: “Yatacak yeriniz yok sizin!” Kim bu siz? Sizi karakola götüren polisler mi? Yoksa 250 liralık borcunu ödememek için lokantada arbede çıkartan sarhoş Erdem Çelik’e sahip çıkmayıp manzarayı seyreden halk mı? Aklıma başka bir alternatif gelmiyor. Gerçekten yatacak yeri olmayan kim? Yoksa, yatacak yeri olmayan siz olmayasınız?
İtiraz hakkınız var Erdem Bey bu yazıda yazdıklarıma. “Aşırı derecede alkol almıştım, ağzımdan ne çıktığını bilmeyecek kadar sarhoştum.” diyebilirsiniz. Kabulümdür. Ama sizin şu sarhoş ağzınla söylediğin şeyleri ayık halleriyle söyleyen ve uygulayan o kadar çok insan var ki ülkemizde, sizin yaptıklarınız onların yaptıkları yanında solda sıfır kalır. Siz yaptıklarınızla 150 yıl ceza almışsınız, onlar aynı hukuk sistemi, aynı kanunlara göre aynı hâkim-savcılar tarafından yargılanmak şartıyla muhakeme edilseler inan bana 1500 yıl ceza alırlar. Onun için size bir açıdan hak veriyorum. Sizin düşüncelerinize göre siz vatana ihanet etmediniz, vatanınızı satmadınız, altı üstü İsrailli bir turistin kartını kopyaladınız ve ceza evinde bile olsa yatacak bir yeriniz var. Yaptıklarınız yanlış olmakla birlikte bu yanlışlıklarını erkekçe, yiğitçe ve mertçe itiraf ettiğiniz için belki insanların gönlünde de yeriniz var. Asıl dünya-ukba yatacak yeri olmayan başkaları. Ne diyordu birisi; “ağababaları.” Yani deveyi hamutu ile götürenler. Milli irade diye diye milli irade hırsızlığı yapanlar. Şahsi ikballeri uğruna milleti soyup soğana çevirenler. Hırsızlıkları ortaya çıkartanları zindanlarda çürütenler. Ahiretteki büyük buluşma çok çetin geçecek.
[Ahmet Kurucan] 3.9.2018 [TR724]
“Bir dönemdeki sosyal, siyasi, idari, adli, askeri, dini güçler, sivil toplum örgütleri, ticari hayat ve eğitim etkinliklerinin birlikte oluşturdukları ama bunların hiçbirine indirgenemeyen duygu, düşünce, anlayış ve zevk bütününe zihniyet denir.” Bu unsurların fertler üzerinde etki derecesi farklı olabilir. Söz gelimi dindar bir aile ve dindar bir muhitte yetişen ve yaşayan insan ile tam aksi bir atmosferde büyüyen ve yaşayan bir insanın zihniyet oluşumunda ve bu zihniyete bağlı olarak düşünce ve davranışlarında dinin etkisi ya da etkisizliği itibariyle elbette fark vardır ve olacaktır. Ali Şeriati’nin tarih, toplum, coğrafya ve ene’yi sayarak insanın dört zindanı tespitine bu zaviyeden bakarsanız çok derin anlamlara ulaşabilirsiniz.
Zihniyetle ile alakalı bir cümlelik bu tarif ve yine bir cümlelik izahtan sonra gelelim Erdem Çelik’e. Önce olayı hatırlatalım. Haber sitelerinde yazdığına göre 54 farklı suçtan 95 yıl kesinleşmiş hapis ve ödenmemiş 98 bin liralık para cezası gerekçeleriyle aranan Erdem Çevik, içkili lokantada 250 TL tutan hesabını ödememek için itiraz ediyor. İhtimal alkolün de etkisi ile itirazlar arbede boyutuna yükseliyor ve yapılan ihbar sonucu polis gelip Çelik’i üzerinden kimlik kartı çıkmadığı için gözaltına alıp karakola götürüyor. Yukarıda okuduğunuz cümleleri işte tam da bu anda görüntü alan basın mensuplarına karşı polis ekibi aracına binerken söylüyor Çelik.
“Ben vatan haini değilim.” Çok güzel. Tebrikler, teşekkürler…
Tek tek ele alalım ama hatırlatayım yazının geri kalanı yarı ironik bir üslupla kaleme alındı. “Ben vatan haini değilim.” Çok güzel. Tebrikler, teşekkürler. Bu vatanda yaşayan herkes sizin vatan haini olmamanızdan dolayı size minnettar. Bir dakika; neden vatan haini olacaksınız ki? Bu vatan, vatanın yöneticileri, çevrendeki vatan sakinleri sizin vatan haini olmanızı gerektirecek ölçüde büyük bir yanlış mı yaptılar ki bunu söylüyorsunuz? Ya da siz, içinde doğduğunuz, büyüdüğünüz, ekmeğini yediğin, suyunu içtiğiniz, havasını kokladığınız vatanına karşı ihanet edecek kadar sütü bozuk, karaktersiz ve şahsiyetsiz bir insan mısınız ki vatan haini olasınız?
İkincisini geçelim. Sizi tanımadığım için bir şey demem ve diyemem. Hüsnü zanna memurum. Ama ilki ile alakalı şunu diyebilirim; araştırmalar gösteriyor ki insanı vatan haini yapan unsurların başında başta siyasi sistem ve idarecilerinden karşılaşılan zulümler geliyormuş. Hukuk dilinde “menfi statü hakları” denilen insanın doğuştan insan olarak yaratılması ile hak kazandığı tabii hakları bile vermeyen devlet, hükümet, rejim ve yöneticilerinin yaptıkları insanın canına tak ettiriyor ve ihanet ediyormuş.
Bu bakış açısını merkeze koyarak şimdi size soruyorum; siz vatanınıza ihanet edecek derecede zulümlerle, baskılarla, haksızlıklarla karşılaştınız mı? Eğer cevabınız evet ise, sizi vatan haini olmanın eşiğine getiren ya da vatan haini yapan hadiseleri bizimle paylaşır mısın? Sabık Diyanet İşleri Başkanının makamına hediye edilen Mercedes’i geri verirken söylediği deyimle “ibret-i alem” olur. Gelecek nesillere anlatırız. Deriz ki; Erdem Çelik öyle kötü muamelelere maruz kaldı ki, eğer ihanet etseydi hiç kimse ona neden ihanet ettin demez ve diyemezdi? Onun yerine kim olsaydı aynı ihaneti yapardı. Ama o sağ duyusunun sesini dinledi, inancının yaptırım gücüne sığındı ve ihanet etmedi. Örnek alın bunu. Siz de onun gibi olun. Ama vatan haini değilim dediğinize göre demek ki karşılaşmadınız? Şahsiyet ve karakteriniz de buna müsait değil. O zaman paragrafın başında söylediğim şeyi tekrar söyleyeyim; tebrikler, teşekkürler, vatan size minnettar.!
“Vatanı satmadım.” Ne kadar güzel!..
Bu da takdire şayan. İyi ama bir sorum var size; vatanı satmak ne demek? Vatana ihanet etmedim ile aynı anlamda mı vatanı satmadım sözünüz? Tersinden düşünerek soruyorum, vatanınızı satsaydınız ne yapardınız? Ölçüsü ne vatanı satmanın? Mesela bu vatanın vatandaşı olduğunuz halde kanunlara riayet etmez miydiniz? Hukukun ve kanunun çizdiği çerçeve içinde hayatınızı idame ettirip hiçbir şekilde suça bulaşmaz mıydınız? Diyelim ki beşerdir, şaşar. Suça bulaştınız, adil mahkemelerde, tarafsız yargı önünde yargılandınız ve maddi tazminat cezası aldınız; o cezayı ödemez miydiniz? Hürriyetinizi tahdit yani hapis cezası verdiler; hapse girmemek için kaçar mıydınız?
Benim bildiğime göre vatanı satmamak, hukukun ve kanunun çizdiği çerçeve içinde yaşamını sürdürmek demektir. Vatanı satmamak, suça bulaşan ve ceza alan bir insanın cezanın gereğini hemen ve anında yerine getirmesiyle mümkün olur. Ama sayın Erdem Çelik, haberde geçen bilgilere göre 54 farklı suçtan 95 yıl kesinleşmiş hapis cezası ve ödenmemiş olan 98 bin liralık para cezanız varmış; bununla vatana ihanet etmemek ve vatanı satmamak arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz? Bunu bize izah etseniz de biz de vatanı satmasak?
Yoksa siz de sihirli 4 harflik kelimeyi mi söyleyeceksiniz? Ya da adil mahkemeler, tarafsız hakimler-savcılar ve yargılamalar yok. Diktatör bir rejim hakim şu an. “Yargı siyasetin köpeği” haline geldi. Her şey bir kişinin iki dudağı arasında. Bütün dünya da bunu biliyor; yoksa sen bilmiyor musun diye mi bana cevap vereceksiniz?
“Altı üstü İsrailli turistlerin kartını kopyaladım.” Ne kadar güzel!
İsraillerin kartını –kimlik kartı da olabilir ama ihtimal kredi kartını kastediyor- kopyalamak ahlaken ayıp değil, hukuken suç değil, dinen günah değil, evrensel insani ilkelere göre de meşru. Öyle değil mi? Neden; çünkü İsrailli. Yahudi! Musevi! Onların kredi kartlarını kopyalamanın mahzuru yok! Eğer kredi kartı bir Türk’ün olsaydı doğru olmazdı. O ayıp, suç, günah, haram! Aman Allah’ım, daha neler! “Altı-üstü” diyorsunuz ya, oradan çıkartıyorum bu sonucu. Altı-üstü kavramının Türkçedeki anlamını biliyorum çünkü. Size bir soru daha; başka altı-üstü diyebileceğiniz milletler, ırklar, dinler, kültürler hangileridir? Mesela Amerikalıların, Rusların, Almanların, Fransızların, İngilizlerin kartını kopyalayabilir miyiz? Ya da Suudilerin, Katarlıların? Hıristiyanların, Yahudilerin? Gerçekten cevabınızı çok merak ediyorum.
Ha unutmadan cümlenizin devamında “Altı üstü İsrailli turistlerin kartını kopyaladım. Bunun için de 150 yıl ceza aldım.” diyorsunuz. İhtimal vatanını satan hain hâkim ve savcılara denk geldiniz. 150 yıl yaşayan insan bile yok günümüz dünyasında. Size nasıl olur da 150 yıl verirler? Müebbet hapis cezası demek bu? Kim bu size müebbet hapis cezası veren satılmış hâkim ve savcılar? Kararı temyiz için bir üst mahkemeye baş vuru yapmışsınızdır umarım. Yargıtay, Anayasa mahkemesi vs. Onlar da cezayı onadılar mı yoksa? Vah hain oğlu hainler!. Yahu bu emniyet ve adliye vatanını satan hainlerle dolu. Altı üstü İsrailli turistin kartını kopyalayan Türk vatandaşına nasıl olur da 150 yıl ceza verirler? İbret-i alem için asmalı bu hakimleri!
Ama bir yerde siz haklısınız. Şaka yapmıyorum, ciddiyim şu an. Seçilmiş ve atanmış olarak bu millete hizmet edeceğiz deyip en üst idari makamlarda bulunan insanlar deveyi hamutu ile götürürken sizin altı üstü bir İsrailli turistin kartını kopyalamanıza 150 yıl ceza verilmez ki? Deveyi hamutu ile götürenlere ceza vermeyip gariban ve sade bir vatandaş olarak size ceza verenlere ben şimdi ona satan hain demem! Hakikaten haklısın.
Ve son sözünüz: “Yatacak yeriniz yok sizin!” Kim bu siz? Sizi karakola götüren polisler mi? Yoksa 250 liralık borcunu ödememek için lokantada arbede çıkartan sarhoş Erdem Çelik’e sahip çıkmayıp manzarayı seyreden halk mı? Aklıma başka bir alternatif gelmiyor. Gerçekten yatacak yeri olmayan kim? Yoksa, yatacak yeri olmayan siz olmayasınız?
İtiraz hakkınız var Erdem Bey bu yazıda yazdıklarıma. “Aşırı derecede alkol almıştım, ağzımdan ne çıktığını bilmeyecek kadar sarhoştum.” diyebilirsiniz. Kabulümdür. Ama sizin şu sarhoş ağzınla söylediğin şeyleri ayık halleriyle söyleyen ve uygulayan o kadar çok insan var ki ülkemizde, sizin yaptıklarınız onların yaptıkları yanında solda sıfır kalır. Siz yaptıklarınızla 150 yıl ceza almışsınız, onlar aynı hukuk sistemi, aynı kanunlara göre aynı hâkim-savcılar tarafından yargılanmak şartıyla muhakeme edilseler inan bana 1500 yıl ceza alırlar. Onun için size bir açıdan hak veriyorum. Sizin düşüncelerinize göre siz vatana ihanet etmediniz, vatanınızı satmadınız, altı üstü İsrailli bir turistin kartını kopyaladınız ve ceza evinde bile olsa yatacak bir yeriniz var. Yaptıklarınız yanlış olmakla birlikte bu yanlışlıklarını erkekçe, yiğitçe ve mertçe itiraf ettiğiniz için belki insanların gönlünde de yeriniz var. Asıl dünya-ukba yatacak yeri olmayan başkaları. Ne diyordu birisi; “ağababaları.” Yani deveyi hamutu ile götürenler. Milli irade diye diye milli irade hırsızlığı yapanlar. Şahsi ikballeri uğruna milleti soyup soğana çevirenler. Hırsızlıkları ortaya çıkartanları zindanlarda çürütenler. Ahiretteki büyük buluşma çok çetin geçecek.
[Ahmet Kurucan] 3.9.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)